12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 331

Olabilir!

Çok sağlıklıyım
derken, Covid seni bulabilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

Gökdelenin
olsa bile, yarın deprem olabilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

Bugün sana
yarın ona, çark tersine dönebilir,

Her şeyin bir sırası var, sıra sana gelebilir,

Bana bir şey
olmaz deme, her an her şey olabilir.

Güvenme hiçbir şeyine, bir sel gelip alabilir,

 

Fazla liran
olsa bile, yarın döviz artabilir

Altın arttı alayım dersin, sabah dibi bulabilir

Bozdurursan
artabilir, sonra tekrar düşebilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

Tatil
planları yapsan, Odesa’ya bilet alsan

Bavulunu alıp çıksan, o gün savaş çıkabilir

Planına plan
katsan, belki alt üst olabilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

25 yıl tam
çalışsan, pirimini de yatırsan

Emeklilik hayali kursan, yasa ve yaş vurabilir

Bana bir şey
olmaz deme, Her an her şey olabilir!

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

4 yıllıklara
girsen, hep takdir de getirsen

Birincilikle bitirsen, atanmama olabilir

Senin hakkın
olsa bile, yerin birden dolabilir

Bana sakın olmaz deme, mülakatla olabilir

 

Marsta hayat
var mı derken, marslı seni bulabilir

Yenidünya mümkün derken, uzaylılar gelebilir

Kıyameti uzak
sanma, belki yarın kopabilir

Dünya zıvanadan çıktı, her an her şey olabilir!

 

Şükret bu gün
ki haline, dalma dünya hayaline

Mutlu olmayı dene, yarın çok geç olabilir.

Siyasetle bak
ne hale, geldik daha gelebilir

Öyle bir zamandayız ki, her an her şey olabilir.

 

#diyedüşündüCKA

Azer Bülbül’
e rahmetle…

Zafer Ukrayna’nın Mı, Rusya’nın Mı Olacak?

Yeni
nesil pek bilmez ama eskiden çok satan gazetelerde “pehlivan tefrikaları”
yayınlanırdı.

Çocukluğumun
Tercüman Gazetesinde (Hergün ve Hürriyet Gazetelerinde de) yazan Murat
Sertoğlu
pehlivan tefrikaları” ile gazetesine müthiş tiraj kazandırırdı.

Murat Sertoğlu yağlı
güreşin en ünlü ustalarının hayatını ve güreşlerini son derece akıcı ve merak
uyandırıcı bir üslupla yazardı. Ünlü pehlivanların güreşlerini anlatırken
çabucak sonunu getirmez, okuyucunun merak duygusunu körükleyerek hikâyeyi olabildiğince
uzatırdı.

Bu
yüzden “arkası yarın” tarzı bu yazı dizilerinden ilhamla, uzayıp giden
ve bir türlü sonuca gitmeyen durumları ifade için “pehlivan tefrikası gibi”
diye bir söz kullanılırdı.

Rahmetli
babam ve komşusu esnaf arkadaşları bu usta pehlivanların güreş hikayelerini
okumaktan büyük zevk alırlardı. Hatta müşteri olmadığı zaman birkaç arkadaş çay
eşliğinde sohbet ederken bana “hadi oku bakalım Koca Yusuf’la Kel Aliço’nun
güreşinde ne oldu?” derler ve bana okuturlardı.  Fakat çoğu zaman güreş bir türlü bitmez, merak
uyandırıcı bazı gelişmelerden sonra, “arkası yarın” şeklinde ertesi günkü
gazetede devam ederdi.

Bu
güreşlerden en çok haz duyulanlar ise 120- 140 okkalık ağır pehlivanlara karşı
güreşen Arnavutoğlu ve Hergeleci İbrahim gibi 70-80 okkalık, nispeten
küçük cüsseli pehlivanların güreşi olurdu. Mesela çok güçlü ve ağır olduğundan
yenileceklerine ihtimal dahi verilmeyen rakibi Hergeleci İbrahim’i bastırır.
Kıspetinin belinden ve paçasından O’nu tutarak kündeler. Yani O’nu
havalandırarak sırtını yere vurmaya çalışır. Fakat bu hareket esnasında doruğa
çıkan seyirci tezahüratı bir anda kesilir ve meydanı büyük bir sessizlik
kaplar.

İşte
burada hikâye kesilir ve meydandaki şaşkınlık ve sessizliğin sebebi ertesi
günün gazetesinde anlatılırdı. Meğer kündelenmekte olan Hergeleci İbrahim başı
ve kolları aşağıda, ayakları yukarıya bakar durumda iken son anda rakibin “topuğunu
ellemiştir.” Yani rakibin topuğundan tutarak çekip dengesini bozmuş, rakip sırt
üstü düşerken Hergeleci de rakibinin göbeğine oturmuş, elleri yukarıda zaferini
kutlamaktadır.

****

Rusya’nın
Ukrayna’yı işgali için yaptığı savaş da uzadıkça TV’lerde yorum yapan
uzmanların anlattıkları bana bu pehlivan tefrikalarını hatırlatıyor.

Başlangıçta
herkes Rusya’nın cüssesinin büyüklüğü, Ukrayna’nın çelimsiz hali ve güçler
arasındaki dengesizliği görüp Ukrayna’nın kısa zamanda pes edeceğini veya
ezilip gideceğini düşünmekteydi.

Fakat
Ukrayna beklenildiğinden daha dirençli ve cesur çıktı.

Ukrayna
elindeki gücü ekonomik kullanmak, ülkesinin içinde çatışmaya girerek bir
gerilla savaşı ile rakibini yıpratmak istiyor. Gerilla harbi küçük kuvvetlerle
büyük düzenli ordulara karşı yapılan savaşta avantaj sağlar. Bu tür savaşta 1 gerilla
8 askeri etkisiz hale getirme imkanına sahiptir.

Mesela
Afganistan’da hem Rusya ve hem de ABD gerilla savaşlarının yıpratıcı etkisi
yüzünden bu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Esasen
Ukrayna, Hergeleci İbrahim’in çok az kuvvet kullanarak, rakibin dengesini
bozması gibi bir sonuca ulaşmak istiyor. Bu kolay değil ama imkânsız da değil.

******************************

ÜÜÜÜLE İSTERİM BE YAAA!

Sözcü
yazarı Memduh Bayraktaroğlu sevimli bir üslupla YouTube videoları
yapıyor. Son dinlediğim videosunda “Enseyi karartmayın, göreceksiniz
generaller ve oligarklar Putin’i yıkacaklar”
dedi. Bu cümleden sonra ilave
etti: “Ben böyle temenni ediyorum. Hani fıkrada olduğu gibi ‘üüüle isterim
beyaaa’.
Yıkamazsalar ben ne yapabilirim, ama öyle olsun istiyorum.”

Aslında
bütün yorumcular gönüllerinden geçeni istiyor, “üüüle istedikleri gibi”
olsun temenni ediyor.

****

Askeri
güçleri mukayese edince Rusya’nın Ukrayna’yı yenmesi kaçınılmaz gibi
görülüyor. Fakat savaşlarda her zaman matematik işlemiyor. Bu savaşta da moral,
motivasyon ve
ekonomi daha çok etkili olacak gibi görülüyor.

Kırım Türklerinin
efsanevi lideri, Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu
Rusya’nın Batının ekonomik yaptırımlarına 3-4 hafta anca dayanabileceğini
söyledi. Kırımoğlu, Ukrayna bu kadar süre direnebilirse işgalden kurtulur
kanaatinde. Böyle olursa Rusya, Kırım dâhil, Ukrayna’da işgal ettiği bütün
bölgelerden çekilmek zorunda kalır inancında.

Rusya’nın kaybedeceğini iddia edenlerin bir başka gerekçesi daha var: İşgalci Rusya’nın
askerlerinin uğrunda ölmeyi göze alabileceği bir motivasyon sağlayıcı gerekçesi
yok. Fakat Ukrayna halkının vatanlarını savunmak, ülkelerinin bağımsızlığı için
gerekirse ölmek gibi bir motivasyonları var. Halkını öldüren, ülkelerini
mahveden işgal gücüne karşı direnen Ukrayna gerçek bir millet olma yolunda.

Ancak unutmayalım
ki esas savaş Ukrayna ile Rusya arasında değil. Rusya ABD ve NATO ile
savaşıyor.
ABD ve NATO’nun planı Ukrayna halkının duygularına
paralel değil.

ABD ve
NATO savaşan kuvvetler arasındaki aşırı dengesizliği biliyor. Buna rağmen savaş
öncesi Ukrayna hava sahasını korumaya almadı. Bunlar Ukrayna’nın uzun süren bir
savaşla Rusya’yı yıpratmasını istiyor.

ABD planı Rusya’nın
Ukrayna içine girmesi ve yaratılacak Afganistan benzeri bir ortamda
yıpranması üzerine kurgulanmış gibi. ABD bir yandan ekonomik yaptırımlarla
zayıflatacağı Rusya’yı (Putin’i) başka ülkelerle ilgilenemeyecek şekilde Ukrayna’da
meşgul etmek istiyor.

Savaş “pehlivan tefrikası” gibi uzadıkça Ukrayna milleti ve ülkesi çok yıpranacak,
çok acı çekecek. Acılarını azaltmanın tek yolu rakibinin bir boşluğunu
yakalayıp, dengesini bozmasına bağlı. Bu fırsatı ne kadar erken yakalarsa o
kadar iyi olacak.

Olmazsa
ne olur diye düşünmüyorum. “Üüüle isterim beyaaa.”

Ölümünün 102. Ve Doğumunun 138. Yılında Milli Edebiyatın Mimarı Ömer Seyfettin

1789
Fransız İhtilâli’nin dünya gündemine getirdiği kavramların başında “milliyetçilik”
gelir. Kısa sürede bütün Avrupa’yı etkileyen bu kavram, feodal ve monarşik
yapıları sarsarak millî devletlerin oluşumuna zemin hazırladı. Ondokuzuncu
yüzyılın ilk yarısında Yunanistan’ın ayrılmasıyla bu rüzgârdan etkilenen
Osmanlı İmparatorluğu, ikinci yarıda bütün Balkanların bu etki alanına
girmesiyle siyasi yapısında büyük sarsıntılar yaşamaya başladı. İşte Ömer
Seyfettin (11 Mart 1884- 6 Mart 1920), Balkan kavimlerinin milliyetçilik ve
bağımsızlık mücadelelerinin doruk noktasına çıktığı ve Balkan komitacılarının
Türk ve Müslümanlara en ağır zulümleri reva gördüğü bir dönemde dünyaya geldi.

            Ömer Seyfettin’in 1884’te Gönen’de
başlayan hayat macerası, 1903’te başlayan askerlik hayatıyla yeni bir mecraya
kavuştu. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra önce III. Ordu’nun
Selânik’teki nizamiye taburlarından birine, ardından da, iki yıl kalacağı
Makedonya hudutlarındaki Yakorit Bölüğü’ne komutan olarak görevlendirilmesi,
Ömer Seyfettin’in ruhunda var olan milliyetçilik duygusunun gelişip
serpilmesine yol açtı. Dilde sadeleşme cereyanına gönül veren yazar Ali Canip’e
1910 yılında yazdığı bir mektupta “Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir
ihtilâl vücuda getirelim” diyerek dil ve edebiyat alanında açacağı milli
çığırın sinyalini veriyordu.[1]

            Ömer Seyfettin, Türk toplumunca
millî, tarihî ve sosyal temalı hikayeleri ile usta bir hikaye yazarı olarak
tanınır. Fakat o, sadece bir hikayeci değil, aynı zamanda şair, eğitimci,
orijinal görüşleri olan bir sosyolog, bir fikir adamı ve bir dil inkılâpçısı idi.
Onun bütün eserlerinde ve düşüncelerinde temayüz eden, milliyetçi kimliğidir.
Onun milliyetçiliği, Türk milletini bütün özellikleriyle tanıyan ve kucaklayan,
gerçekçi ve ölçüleri sağlam bir milliyetçilik anlayışıdır.

            Ömer Seyfettin’in milliyetçiliğini
üç ayrı bölümde inceleyebiliriz: Dil milliyetçiliği (Türkçeciliği), Edebî milliyetçiliği,
Siyasi ve fikrî milliyetçiliği.

            Biz bu
yazımızda özellikle Ömer Seyfettin’in Dil milliyetçiliği (Türkçeciliği) ve
Edebî milliyetçiliği üzerinde duracağız. Tanzimat’la birlikte güçlenen dilde
sadeleşme faaliyetlerini sistemli ve somut bir biçimde fikrî platforma taşıyan
Ömer Seyfettin’dir.  11 Nisan 1911’de Genç Kalemler Mecmuası’nın 2. Cilt 1.
Sayısı’nda yer alan “Yeni Lisan” makalesi, millî dile dönüşün manifestosudur. [2]

Yeni Lisan Hareketi’nin ilkeleri şunlardır:

a.    Yazı
dilini konuşma diline yaklaştırmak; 
İstanbul Türkçesi ile yazmak; yani konuşma dilinden yeni bir yazı dili
meydana getirmek,

b.    Dilimizdeki
Arapça ve Farsça gramer kurallarını kullanmamak, bu kurallarla yapılan isim ve
sıfat tamlamalarını-bazı istisnalar dışında-kullanmamak;

c.    Dilimizde
kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerle kurulan isim ve sıfat tamlamalarını
Türkçe kurallarına göre yapmak,

d.    “Şayed,
amma, lâkin, hemen, henüz, yani” gibi konuşma diline geçmiş olan Türkçeleşmiş
edatlar dışında Arapça ve Farsça edatlar kullanmamak,

e.    Arapça
ve Farsça kelimeler içinde halk dilinde telaffuzu değişmiş olanları, yazı
dilinde bu değişik şekilleriyle kullanmak; “kalabalık, hoca” gibi. Buna
karşılık “güneş” varken “şems”, “ay” varken “kamer” kelimesini kullanmamak,

f.     Arapça
ve Farsça kelimeleri Türkçede söylendikleri gibi yazmak; ilmî terimler dışında
Arapça ve Farsça kelime kullanmamak,

g.    Bu
ilkelerden hareketle millî bir dil ve millî bir edebiyat meydana getirmek.

Edebiyat mahfillerinde büyük tartışmalara sebep olan “Yeni
Lisan” makalesindeki fikirler, kısa bir süre sonra geniş bir taraftar kitlesi
bularak Millî Edebiyat çığırının açılmasında öncü rolü oynadı. Ömer Seyfettin,
millî bir edebiyat meydana getirmek için, önce millî bir dilin ortaya çıkması
gerektiğini belirtmiştir. Ona göre, eski dil hastaydı ve bu hastalığın sebebi
de içindeki lüzumsuz ve yabancı kaidelerdi.

Ömer Seyfettin’e göre milli mefkûre (ülkü) üç sevginin
birleşmesinden meydana gelir: Dil sevgisi, millet ve din sevgisi, vatan
sevgisi. Yazar, Türk milletinden olmayı da şöyle tarif eder: ”Türkçe konuşan
bütün Müslümanlar, Türk milletindendir.” Milleti de “aynı dili konuşan ve
dinleri bir olan bütün insanlar” diye tarif eder.[3]

Ömer Seyfettin, dili manevi bir vatana benzetir. Bu vatan
bozulursa ne milet kalır, ne devlet… Ona göre, “Milliyetimiz nasıl Türklük,
vatanımız nasıl Türkiye ise, lisanımız da Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve
mukaddes vatanımızdır. Bu manevi vatanın istiklâli, kuvveti, resmî ve millî
vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir.[4]

Ömer Seyfeddin “Yeni Lisan” makalesinde “milli dil” kadar
“millî edebiyat” ve “edebiyatın milliliği” meselesi üzerinde de durmuştur. Ona
göre, bu makalenin yayınlandığı tarihe kadar (1911) millî bir edebiyatımız
yoktur. “Olanlar da muharebe ve tasavvuf tasvirlerinden ve iptidaî şarkılardan
ibarettir. Görülüyor ki, şimdiye kadar millî bir edebiyat vücuda
getirememişiz…”

Ömer Seyfettin Türk milletinin yavaş yavaş “ yeni bir
hayata ve yeni bir intibah devresine” girdiği kanaatindedir. Bu sebeple, “Biz
bütün bu karanlıklardan uzak, hür ve müstakil, ilim ve edebiyat için
çalışacağız. Gayemiz millî lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmek
olacaktır.” [5]

“Millî edebiyat şekilce,  lisanca, manaca bizim hususiyetlerimize hâiz
bulunacaktı. Milli veznimiz hece usulü idi. Milli lisanımız bütün Türklüğün
dimağı olan İstanbul’da her gün konuştuğumuz lehçe idi. Edebiyatımızın başka
milletlerin edebiyatlarına benzemeyen hususiyetleri ancak bize ait
sayılabilirdi”. [6]

Ömer Seyfettin, “milli edebiyat” oluşturabilmek için üç
unsuru esas alıyordu:

a)    Dil ve
anlatımda, milli dil ve sade üslûp kullanmak,

b)    Konuları
millî tarih ve milli coğrafyadan seçmek.

c)    Şiirde
millî ölçü olan heceyi kullanmak.

O, “edebiyatsız edebiyat yapmak” istiyordu. Yani edebî
eserleri; lüzumsuz söz, şekil, mecaz ve hayal sanatlarıyla süslemeden, parlak
cümleler kullanmadan yazmak düşüncesindeydi. Bunu da başardı. Ahmet Midhat
Efendi’den sonra Türk halkına okumayı en çok sevdiren yazarlardan biridir.
Çünkü o, dilini konuşulan halk Türkçesinden, konularını millî tarihimizden ve
toplum hayatımızdan alıyordu.

Ömer Seyfettin, hikâyeciliğimizde bir dönüm noktasıdır.
Ondan önce de hikaye yazan yazarlarımız vardı, ama dilleri sürçüyordu ve edebî
endişelerden arınamıyorlardı. Dili, deyişi, konuları “Türk” olan hikayeyi Ömer
Seyfettin’e borçluyuz. O, sanatıyla ülküsünü birleştirmiş bir sanatçıydı. Onun
ülküsü, milliyetçilik ülküsüydü. “Mademki Türküz, o halde Türk gibi görür, bir
Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi yazarız.”

 Ömer Seyfettin, otuz
altı yıllık kısa ömrünü, Türk milletinin kaderini değiştirecek, dil, edebiyat
ve siyaset alanlarındaki düşünceler ve eserlerle doldurmuştur. O, bu
özellikleri ve hassasiyetleri ile milli dilden sonra, Millî Edebiyat’ın da
temelini atan kişidir. Milli Edebiyat akımının diğer yazarları ile birlikte
Milli Mücadele’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi mimarları arasında yer
almıştır. Milli dil ve Milli Edebiyat’ın kurucusudur.  Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

 

 

 

 

 



[1]
Ali Canib Yöntem, Ömer Seyfeddin ,
İst. 1947, s.11

[2]
Yeni Lisan” makalesinin tam metni
için Ali Canip Yöntem’in adı geçen eserine bakınız.

[3]
Ömer Seyfeddin, Türklük Ülküsü (Hz. Sakin Öner), 2. Baskı, İstanbul 1977.

[4]
Ömer Seyfeddin, Türkçeye Karşı
Enderunca” Türk Sözü dergisi, yıl 1, S. 4, 1 Mayıs 1330/1914

[5]
Ömer Seyfeddin, Bütün Eserleri Makaleler I, Dergah Yay, İst 2001, s. 111

[6]
Ömer Seyfeddin, age., s.369

Zaman Makinesi de İcat Edilmiş…

İlkokul çağlarımdan önceydi…

1970’li yılların sonu.

Hiç unutmam anneannemin elinden tutmuş, bakkalın önünde
kuyrukta bekliyorduk. Saatler geçiyor, bakkalın önüne bir kamyonet yanaşıyor, içinden
birkaç koli indiriliyor ve ardından sıra ile bakkala girip yağ alıyorduk.
Aldığımız yağ margarindi, yanlış hatırlamıyorsam…

Kar, yağmur, çamur, güneş fark etmiyor biz kuyruklarda yağ,
ampul, tüp vs. için sıraya giriyorduk…

Bazen annemle gidiyor kuyrukta bekliyorduk, bazen de
anneannemle gidiyorduk.

Ama çocukluğumun bir kısmı kuyruklarda geçiyordu.

Hatırladığım kadarıyla cebimizde paramız vardı ama yağ
yoktu.

Büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla Kıbrıs çıkartmasının
ardından konulan ambargonun neticesi olarak yağ, ampul veya tüp bulamıyorduk.
Ama Kıbrıs Türkleri’ni kurtarmanın onuru vardı.

Üstelik paramız vardı.

Alım gücü vardı. Yağ yoktu sadece..

12 Eylül filan derken aradan 40 yılı aşkın bir zaman geçti.

Türkiye’nin kişi başı millî geliri 2010’ların başında 12.500
ABD Doları’nı bile aştı hatta…

Ama gel zaman git zaman, Rahmetli Cem Karaca’nın
şarkısındaki gibi “dön baba dönelim, aynı yere geldik…”

Ne diyordu Rahmetli Karaca?

“Bindik bi alamete gedeyoz gıyamete
Amanieyynn

Yol dediğin yol gibi
Ulaşmalı bir yere
Biz dön baba dönelim
Geliyoz aynı yere
Bu döngü kısır döngü
Başı var da sonu yok
Dönüyom dönemiyom
Sonunda bir cıgış yok
Amanieyynn…”

Ülke 40 sene sonra aynı yere gelmişse bu işte bir hata var
demektir. Kısır döngü yaşıyoruz demektir.

40 yıl önce tüpgaz kuyruğundaydık, şimdi LPG’ye neredeyse
iki günde bir gelen zamlar nedeniyle Oto gaz kuyruğundayız…

40 yıl önce margarin yağ kuyruğundaydık, şimdi ayçiçek yağı
kuyruğundayız….

Ama bu kez cebimizde paramız da yok. Alım gücü de yok. Üstelik
Kıbrıs’ı filan da kurtarmadık…

Eğer böyle giderse yakında un, şeker ve ekmek kuyruğuna
gireceğiz demektir ki; o daha vahim.

40 değil, 80 sene geri gittik demektir ki; bu da İkinci
Dünya Savaşı yıllarına tekabül eder.

Hani şu bazı politikacıların diline pelesenk ettiği, meşhur
‘ekmek karneli’ günlere…

Hoş o günlere aslında zaten geri döndük de, ilan edilmedi…

Belediyelerin Halk Ekmek Büfeleri’nin önünde uzayan onlarca
metre uzunluğundaki ekmek kuyrukları, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki ekmek karneli
günleri hatırlatıyor…

Ama böyle giderse, yani güzelim Anadolu ovaları son on
yıldır ekilmediği şekliyle devam ederse ve Ukrayna ve Rusya’dan da buğday
alamazsak; sanırım ekmek karneli günleri de ciddi ciddi yeniden yaşamaya
başlayacağız…

Ki bu da 70 kûsur yıl geriye gittiğimizin ilanı olur.

 * * *

İnsan merak etmiyor değil:

Acaba ülkemizde sadece geriye doğru çalışan bir zaman
makinesi icat edildi de bizim mi haberimiz olmadı. Çünkü hep geriye gidiyoruz.
Bir zahmet “an’ımızı yaşasak”, meseleler hal olacak aslında…

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve

Eserleri –
14

Türk Edebiyatı
Dergisi – 4

Türk Edebiyatı Dergisi 2022 yılına 579 sayı
ile Serhat Kabaklı’nın sâhipliğinde, İmdat Avşar’ın Genel Yayın Yönetmenliğinde
girdi. Bu sayı ile dergi. 50. yaşını idrak ediyordu.

Şubat 2022’de 580. sayı okuyucu ile buluştu.
Kapaktan tanıtımı yapılan yazılar ve yazarları: *Millî Edebiyatımızın Kalesi
Türk Edebiyatı Dergisi 50 Yaşında: M. Mehdi Ergüzel. *Ahmet Kabaklı’nın İlk
Şiirleri: Tahsin Yıldırım. *Almanya Mektupları / Sürgünde Bir Mezar ve Mustafa
Çokay: Orhan Aras. *Şiir ve Düşünce: Kâzım Yetiş. *Kafka ve Soljenitsin’de
Totalitarizm / Şato ve Gulak: Akşın Yenisey. *Günay Karaağaç’ın Terkçe
Verintiler Sözlüğü: Vahit Türk. Söyleşi: Mustafa İsen ve Tuba Işınsı Durmuş ile
Kılıcın ve Kalemin Sultanları
Kitabı Üzerine / Konuşan: Bilâl Güzel.

Diğer kalem ürünleri ve yazarları: *Son Gün:
Ahmettahsin Erdoğan. *Dik Durma: Hüzeyme Yeşim Koçak. *Şâir Sözü Yalandır:
Cemal Kurnaz. *Dostoyevski’nin ‘Suç ve Cezâ Romanının Şerhi 2: Zeki Özdemir.
*Toprağın Terbiye Ettiği Bir Güzel adam / Günay Karaağaç: Özkan Öztekten. *Ben
Bilal Hadi: Özsan Koban. *Nurettin Topçu / Sorumlu Bir Öğretmen, Akademisyen,
Fikir Adamı, Filozof, Yazar: Şaban Kumcu. *Fotoğraf (Hikâye): Zübeyde Andıç.
*Perde (Hikâye): Yıldırım Türk. *Kayıp Miras (Deneme): Sultan Polat.

Derginin bu sayısındaki şiirler: Şâdi Oğuzhan, Rıdvan Yıldız, Celâlettin Kurt, Selim Tunçbilek, Mehmet Baş, Aysel Hanlarkızı ve Mahmut
Bahar’ın kalem ürünleriydi.

İsmail Tuna, Tayfur Özer, Mehmet Menderes,
Ali Çeviksoy, Emrah Aydemir tarafından hazırlanan ‘Kitaplık’ sayfasında tanıtımı yapılan kitaplar ve yazarları:
*Mâveraü’-Nehr’in Sosyal ve İdârî Yapısı (8-12. Yüzyıllar) (Selenge Yayınları):
Sinan Şâhin. *Batarya İle Ateş: Süleyman Nazif (Ötüken Neşriyat):
İmparatorluklararası Türkler (1856-1914): James H. Meyer. Tercüme: Renan Akman (Türkiye
İş Bankası Yayınları) *Türklerle Berâber / Osmanlı Cephelerindeki Avusturya
Askerî Birlikleri 1914-1918: Emre Saral ve İsmail Tosun Saral (Kronik Kitap)
*Osmanlı Manzum Hadis Edebiyatı: Dr. Mustafa Yüceer. (Türkiye Diyânet Vakfı
Yayınları)

Derginin; ‘Ajanda’ başlıklı sayfalarında: Mehmet Konuk; İranlı şâir Füruğ
Ferruhzad’ın sahnelenen oyunu, Samet Lüleci ise ‘İstanbul’dan Bizans’a Yeniden
Keşfin Yolları’ isimli sergi hakkında bilgi veriyor.

AHMET
KABAKLI HOCA’NIN 2 ŞİİRİ

FATİH SÖYLER

Ferman eylerim şan ile

Şehitlerim at üstüne

Ceng-olunsun hengâm ile

Şer kırılsın düşman deyû

Ta be zaman sefer olsun

Şafaklar rengi kan ile

Allah’ın seher be seher

Gökyüzünden mavilikler

Yüklenen kemer be kemer

İnşa edin iman ile

Söylenesiz insan deyû

Yurduma nur bahşeylerim

Yeşil vatanlar süsüdür

Evliyalar görgüsüdür

Türk’e gurur bahşeylerim

Karanlık çevrem dışıdır

İrfan ilen eğleşiriz

Şâirler sofran başıdır

Sohbet ilen bilişiriz

Sevda padişah işidir

Usul iken sevişiriz

Zulüm yıkılsın

Adâletten gayrı demem

İstanbul’u alır isem

İslâm demem, gayri demem

Bir sayarım insan deyû

Kadıların hükmeylesin

Zamanlara ihsan deyû

Tanrım kitabının dili

Gülpembe vatanlar yolu

Görgülü atam töresi

Beyler büyüsü adalet

Behey vatanlar güzeli

Çok denizli İstanbul’um

Pembe batın gül şafağın

Yedi tepen başüstüne

Sen gibi oynaş üstüne

Ceng-olunsun destan ile

Baka… yiğitlerim benim

Sema oldum üstünüze                                                                                                                                                                                             Göresiz
her seher beni

Kubbelendim denizlendim

Vatan oldum üstünüze

Sevesiz her seher beni

                                         Mart
1954

 

ESKİ
KAVGA

Ben kurumuş incir ağacı

Koyu koyu yeşerirdim bir zaman

Baharlarda yeraltından, semâdar

Renk ile bal devşirirdim bir zaman

Çalım satma komşum incir ağacı 

Gölgem vardı, senin yaprağın ermez

Neşem vardı, senin rüyâna girmez..

 Sevdam
vardı komşum, kelâma gelmez.

İyi dinle komşum incir ağacı: 

Geçen yıllar Nisan yeli esende

İnsan oğlu aşk derdine düşende

Benim gölgem hasbahçeye dönerdi

Nasıl mı ya… komşum incir ağacı

Nasıl mı ya… sen sevişme gördün mü?

Ak giyimli, boylu boslu bir güzel

Yiğidin dizinde yatar, gördün mü?

Kurumuş gitmişsem ne beğenmezsin!

Yaşamaya pırıl pırıl başlanır…  

Şahdamardan can çekilir, iş biter.

Yoksul komşum… sen hayatı bilmezsin

Görüp sevdiğimiz bizlere yeter.

Sefâ sürdüm, komşum incir ağacı

Kumrulara, bülbüllere naz oldum.

 Süslü
yaprak arasında

İri, ballı meyvem ile

Sevdasına el ulaşmaz kız oldum

Anladın mı komşum incir ağacı?

 Senin
yaprakların daha çiğ yeşil

Küçük gölgen âşıkları gizlemez

Çalım satma, gökçe dostum

Senin ömrün benimkine benzemez.

                                                              
Ocak 1956

 

AHMET
KABAKLI’NIN İLK ŞİİRLERİ

580. sayıda, yukarıdaki başlıkla Tahsin
Yıldırım imzâlı yazı dikkat çekici bilgiler ihtiva ediyor:

Türk Edebiyatı Vakfı, Türk Edebiyatı Dergisi
ve eserleri ile adını ve ideallerini unutulmaz kılan Ahmet Kabaklı daha öğrenci
iken müktesebatı ve kendine güveninin yansıması olan yazıları ile yayın
dünyasına adım atmış, Türk kültürünün tezâhür biçimi olarak gördüğü şiire her
zaman önem vermiş ve bu sâhada kalem oynatmıştır. O’nun şâir kimliğine dâir
detaylı çalışma yapılmasa da kendisi ‘Şâir
unvanını hak eden bir edebiyatçıdır. Yayınladığı şiirler, dönemin önemli
kalemleri tarafından dikkate değer bulunan Ahmet Kabaklı’ya dâir ilk müstakil
değerlendirme, Nurullah Ataç tarafından yapılmıştır. Yayın yeri ve yayın târihini
tam olarak tespit edemediğimiz ‘Kadın
Sesi
’ adlı şiiri dönemin önemli ismi Nurullah Ataç’ın yazısına konu
olmuştur.

KADIN
SESİ

Şu
gelen kadın sesidir…

 Aklın donuklaşır serinlikte,

İçinde
ihtilal olur.

 Anan sütü gibidir delilik

Helal
olur.

 İnce esişine kul olduğumun

‘Hey
gidinin efesi!’

Dolaşı
dolaşı hal olduğumun!

 Adam kahrından ölesi…

 Şu gelen kadın sesidir…

Kabaklı’nın Ataç’a yazdığı mektuba eklediği
yukarıdaki şiirini ‘Bir Şiir1
başlığı altında değerlendiren Ataç, ‘Kadın
Sesi
’ni beğendiğini yazıp, ondan bahsetme ihtiyacı duyarak şu satırları
kaleme almıştır: ‘Güzel bir şiir. Benim
bugün size okuyacağım şiir, belli ki vergili bir şâirin elinden çıkmıştır.
Eskilerden değil yenilerden birinin, bir gencin, daha ilk şiirini yazan bir
gencin. Ahmet Kabaklı’nın adını belki duymamışsınızdır, ben de duymamıştım.
Kendini de görmedim, tanımıyorum. Bu şiirini okuduktan sonra kendisine bir
mektup yazdım. Cevap verdi. Bütün dostluğumuz ahbaplığımız işte bu kadar.
Karşılaşsak belki de sevmeyiz birbirimizi. Kendi de söylüyor: Okurmuş benim
yazılarımı ama düşüncelerim arasında, kullandığım kelimeler arasında
hoşlanmadıkları varmış. Kızıyordur onlara. Kızsın. O’nun hatırı için düşüncelerimden,
kullandığım kelimelerden, kimini özene özene seçtiğim, kimini de benim
uydurduğum tilciklerimden geçecek değilim a! Ahmet Kabaklı ile geçinmeğe
niyetim yok. Ama inanın bana, iyi bir şâir
.’

Ataç’a göre Kabaklı şiir üzerine kafa yormuş,
çalışmış ve duygularını bütünlüklü olarak sunmuştur.

Genç yaşta dile hâkimiyetini şiirlerinde
gösteren Kabaklı, bâzı şiirlerini sâde dille yazsa da dikkatlerinize sunduğumuz
şiirler diğerleri kadar sâde değildir. Kabaklı, genç yaşta aruz ölçüsü ile
kaleme aldığı bu şiirlerde devrin siyasîlerini şiire malzeme yaparak dönemi
îtibâriyle güncel siyâsetin panoramasını çıkarmıştır. CHP’nin yıllardır topluma
yaşattığı olumsuzluklara yer verilen şiirlerde bir umut olarak görülen Demokrat
Parti övgüsü yer almıştır. Politik, keskin ve eleştirel şiirleri ile dönemin siyasî
atmosferine, günümüz îtibâriyle unutulan hadiselerine kayıt düşülmüştür. Kelime
hâzinesinin zengin, milliyetçi ve dînî bir söylemin hâkim olduğu şiirlerde
dönemi îtibâriyle bilinen ancak günümüzde unutulan birçok hâdise olduğunu
düşünmekteyiz. Bundan dolayı onun bazı göndermelerini çözmek imkânına sâhip
olamadığımızdan bunlara bilgilendirici notlar eklenememiş ve metinlerde
herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.

NEDİM’CE OKUMA

Gez
memleketi gör ki ne hâlet var içinde

Gaflet
ve cehalet ve sefâlet var içinde

Kurtulmadı
millet C.H.P. saltanatından

Mensuplarının
sanma nedâmet var içinde

Hürriyeti
baştan başa gasbetti Celâli2

Güya
ki demokrat ama hiddet var içinde

Ken’an
gibi arslanlara saldırmada
Yalman3

Ali
Kemal’in4 ruhuna rahmet var içinde

Vazgeçtiği
demden beri Çek’ten Gagavuz’dan

Hamdullah’ı5
gör ekmel-ül ümmet var içinde

Sinmiş
‘Vatan’ın6 bağrına küffar ile efrenç7

Marşal,
Eden, Atle, Emin, Ahmet var içinde

Türk’ün
yeri yoktur ‘Yedigün’lerle8 ‘Salon’da9

Dans,
içki ve şehvet diye sohbet var içinde

Hayır
umma; a dostum: ne siyahtan, ne kızıldan

Her
lahza emin ol ki hıyanet var içinde

‘İnsan’10
diye bir yosmaya meftun şuâra11lîk12

 ‘Milliyeti nisyan13 diye feryat var
içinde

Düştük
kaderin destine14 hep ah çekerken

Esbâ-ı
ceta kahrına lânet var içinde

Seyranda
Boğaz’da yine ‘üç çifte kayık’lar15

Gel
gör ki Nedima16 ne rezâlet var içinde

Devletlilerin
şanına hürmet ne Kabaklı

Şad
ol ki senin koskoca millet var içinde

[Mefûlü/mefâîlü/mefâîlü/feûlün]
[Kabaklı, Bizim Türkiye, Ocak 1948, S: 1.]

 

C.H.P.
TÜRKÜSÜ

Halk
Partisiyiz… hey!.. Süreriz zevk u safayı,

 Şu ümmet-i merdudeyi17 dilşâd18
ederiz biz.

Halk
Partisiyiz… Hey!.. Çekeriz hatta kafayı,

 İstersek eğer milleti berbad ederiz biz.

Merdane
misal mürd ederiz19 merd-i gayuru,20

Asla
komayız elden öğün meyle gururu

Var
ise; şudur fırkamızın şart-ı zuhuru,21

İslâm’ı
boğar; âlemi hem şad ederiz biz.

 

Dök
derdini ağyare!22 Devâ bekleme bizden,

Söylevle
tüzük; gayrisi gelmez elimizden…

 ‘Halk’ ismi eğerçi yine düşmez dilimizden;

    İcaba göre… Şan ile ric’at ederiz23
biz…

Falih24
ile Behçet25 ile âlem bizi bilsin.

 Şalcıyla,26 Yücel’le27
beli, âlem bize gülsün.

 Bir başka Fazıl28 var ise koşsun o
da gelsin;

Billah…
rey-i âm29 ile evlad ederiz biz.

Allah’a
atıp sonra koduk sizleri, dilsiz;

 Bin devrimi, Sehhar30 elimiz yaptı,
temelsiz

Enstitü31
kurup köylere; Tonguç32-ca-Misilsiz

Engels
ile Marks’ı ana üstad ederiz biz.

Vicdanımızın
kürkünü sayman meded Allah!

 Geçmişimizi ortaya koyman! Meded Allah!

 Suphi33 gibi şeytanlara uyman!
Meded Allah!

 Bak! Kahrımızı sizlere cellad ederiz biz.

Barbar
elinin farkı şudur ellerimizden,

 Kanun-sesi ayyuka çıkar tellerimizden

Hoşnud
ola millet de Düşünsellerimizden!34

Mebusanı35
çün zam ile abad ederiz biz.

Malum
ki derununda neler var daha saklı

Gel
olma fakat, şirk ile sen kanlı bıçaklı

Allah’a
güven… Gayrine-boş ver-ki Kabaklı

Layık
olan hayr ile hem yad ederiz biz.

[Mefûlü/mefâîlü/mefâîlü/feûlün] [Kabaklı,
Bizim Türkiye, Mart 1948, S. 2]

D.P. DESTANI

Uyup
iz’an ile Cellü Celale

Sizi
gark eyledik vad-i muhale36

Sazak’tan37
Menderes’ten38 arzuhal’le

Ne
potlar kırmadık biz bu emelle.

Sorulsa
fikrimiz bir gün kazara

Cehalet Cehaleti Besler- Sözler Anlamsızlaşır

İktidar cephesinden unvanlı birileri çıkıp tutarsız bir laf ediyor. Mesela, “Fransa’da müthiş enflasyon var, eskiden 150 Euro’ya dolan sepet şimdi 750 Euro’ya doluyor.” gibi. %7 ile 7 katı karıştırmış galiba, sonra da 1050 Euro kulağına fazla gelip, biraz indirim yapmış. Adnan İslamoğulları’nın deyişiyle, “Ayağımız alışsın!” diye. Mesela ABD’deki %7 enflasyona “hiper enflasyon” demek gibi… (Sahi Biden’e insanlık icabı hiper enflasyon yaşadıklarını bildirsek. Farkında olmayabilir.)

Muhalefet de bunları yakalayıp her biri için en az iki gün patırtı yapıyor. Muhalif kanallara bakıyorum. Süreç şöyle: Önce saçma sapan beyan, söyleyenin görüntüsüyle veriliyor ve asabi bir sunucu bunun niçin yanlış olduğunu anlatıyor. Sonra bir daha, bir daha… “Eyice” anlayalım diye herhâlde, üç veya dört defa aynı söz ve görüntüler tekrarlanıyor. Sonra 4 ila 8 âkil adam saatlerce bu konuyu tartışıyor. O lafı eden “maksadımı aşan sözler” veya “demek istedim ki…” diye bir daha konuşursa daha da iyi; gösteri yeniden başlıyor. Gazetecilikte “haberi takip etmek” denilen iş, kendiliğinden ve kolayca gerçekleşiyor. Sonra tekrar 4-8 akıllı uzman.

Geri besleme

Bu hâliyle iktidar da muhalefet de çözüm üreten, fikir üreten odaklar değil. Bırakın çözüm üretmeyi, nitelikli soru bile soramıyorlar. Olsa olsa, kendi tribünlerinin amigoluğunu yapıyorlar. Ve amigolar tribünleri bağırtıyor, tribünler siyasileri bağırtıyor ve bu bir döngü hâlinde, ses, gittikçe yükselerek devam ediyor. Buna bilimde “olumlu geri besleme” veya “pozitif geri besleme” denir. “Olumlu” dendiğine bakmayın, bu mekanizmayla, iyi bir şey de kötü bir şey de beslenebilir.  Hani şahit olmuşsunuzdur, amatörlerin kurduğu bir ses sisteminde, mikrofonun aldığı ses hoparlörden çıkınca mikrofon onu tekrar alır, ses yükselip tekrar hoparlöre verilir ve sonunda herkese kulak tıkatan, anlamsız ve çok yüksek bir “iiiiii” sesine dönüşür.

Türkiye’nin, hele şu geçitte, aritmetik bilmeyen siyasilerden daha acil ve önemli işleri yok mu? Mesela bu insanlar nasıl bu kadar basit hatalar yapabiliyor, eğitimimiz niçin bu derece tekliyor… Üstelik hazırlanmış ve dahi prompterli konuşmalarda bile bu nasıl mümkün? Buradan başlayıp eğitim gibi, ilk ve orta öğretim gibi, hele hele üniversite gibi konuları konuşsak olmaz mı? Veya uzman olmayanların da kolayca anlayacakları düzeyde ekonomiden, dış siyasetten bahsetsek?

Evet mi? Eveeet! Hayır mı? Hayııır!

İktidar mensuplarının iler tutar tarafı olmayan beyanlarında da, muhalefetin onlara karşı kendi tribünlerini ayağa kaldırmaya yönelik amigoluğunda da iki cehalet birbirini güçlendiriyor. Bu da bir olumlu geri besleme midir ne? Biri tarafta, bu garip lafları söyleyenlerin cehaleti. Belki de o demeçleri yazıp siyasilerin eline verenlerin cehaleti. Eh… Beklenir. O yazarları da liyakate değil sadakate bakarak almışsınızdır, sonucuna katlanacaksınız. Diğer tarafta, dinleyicilerin, yani halkın cahil sayılması. “Biz ne dersek diyelim, halk anlamaz, kabul eder. Ne kadar sert, ne kadar bombastik, ne kadar şiddetli söylersek o kadar hoşlanır.” kabulü. Bu kabul muhalefette de var. Sonuçta ahali de kendisine biçilen roldeki gibi davranıyor. Ne de olsa burası bir fikir meydanı değil, bir arena, bir stadyum. Stadyumdayken her seyirci, kendi tribünündekilerin davrandığı gibi davranır. Ve tezahürat, yükselir de yükselir…

“Sovyet polisi kime hayvan denileceğini bilir”

Hatırlıyor musunuz, Sayın Cumhurbaşkanımız bir mitingde, dinleyicilere bir soru sormuş ve hep bir ağızdan ve yüksek sesle, “Eveeeet!” cevabını almıştı. Hâlbuki hatip, hayır denmesini bekliyordu. Meydanı uyardı, “Yanlış anladınız, hayır diyecektiniz.” ve meydan hep bir ağızdan bağırdı: “Hayıııır!”. Neye evet, neye hayır dediğimiz önemli değil. Neyin tartışıldığı hiç mi hiç önemli değil. Tribün ne bağırıyorsa odur. O kadar!

Hadi ben de eleştirdiğim davranışı yapayım. İnsan, ölmeden önce eleştirdiği hatayı en az bir kere, mutlaka yaparmış. Ben peşin ödeyeyim. Bakın Geççek’in bana hatırlattığı eski bir Demir Perde fıkrası var. Stalin, Moskova’da, caddede, kortejiyle ilerliyor. Halk kaldırımlara birikmiş, tezahürat yapmakta. Derken bir adam, yüksek sesle “Hayvan!” diyor. Ve söz ağzından çıktığı anda omzunda bir el! “Yürü karşı devrimci!” diyor. Adamcağız, “Dur!” diyor, “Yanımdaki herif nasırıma bastı, ona hayvan dedim.” KGB cevap veriyor, “Sen onu külahıma anlat. Sovyet polisi, kime hayvan denileceğini bilir.” ( millidusunce.com )

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 25

Yeğeni ve Hayr-ül-halefi SERHAT KABAKLI, AHMET
KABAKLI HOCA’mızın 
Müstesna
Şahsiyetini Anlattı.

İkinci Bölüm   

 

Oğuz Çetinoğlu:  En çok üzüldüğü
olaylardan birkaçını lütfetmeniz mümkün mü? Neye üzülürdü?

Serhat Kabaklı: Rahmetli babaannem
Elâzığ’da. Babaannem ve anneannem bizde kalırdı. Dedem öldükten sonra, Yakup
dedem ölünce babaannem, Şükrü dedem ölünce anneannem bizde kalırlardı. İkisine
bir oda vermişti annem, o odada kalırlardı. Hatta namaz kılacakları zaman
seccade yeri için yarıştıklarına da çok şahit olmuşuzdur, çok görmüşüzdür.

Ben askere
gittim, askerden döndüğümde anneannemi göremedim. Anneannem vefat etmiş ve bunu
bana babaannem söyledi, ağlayarak anlattı, “Sabah
kalktık, ölmüştü
” dedi. Günü geldi, artık babaannem rahatsızlandı, ölümcül.
Kabaklı hocaya haber verdik. Kabaklı hoca kalktı, Elâzığ’a geldi. Artık uçak
var çok şükür, uçakla geldi. Geldi, yerleşti bizim eve. Bizim ev de 4 odalı bir
evdi; 3 oda, büyük bir salon. Yazısını orada yazıyor, telefonla yazdırıyor,
zaman zaman Servet’e ya da bana, “Gidin,
bunu faks çekin
” diye veriyor. Böyle bir durumda 15 gün kaldı. Annesi
ölecek diye gelmiş. Babaannem de gözlerini açtı, ölmüyor inadına. “Çocuklar, ben gideyim. Annem iyi artık
dedi, çıktı gitti. O gece babaannem vefat etti. Ertesi gün bir daha kalkıp
geldi, cenazesini yaptık. Ona çok üzüldü, “15
gün başında bekledim, olmadı
” diye ona çok üzüldü.

Bir gün ben
Afyon’dayım, Servet telefon açtı, “Amcam
kalp krizi geçirdi
” dedi. Hemen apar topar kalkıp geldik. Türkiye Gazetesi
Hastanesine yatırmışlar. Servet’le, “Biz
bunu falan doktora emanet edeceğiz. Oraya aktaralım
” dedik ve aktardık.
Yoğun bakıma aldılar, biraz enfeksiyon kaptı vesaire. Biz de başında
bekliyoruz. Ben sürekli başındayım, nöbetteyiz. Servet burada, Esat da geldi.
Bekliyoruz başında. Başında beklediğimiz günlerden birinde kapı çalındı ve
içeriye biri girdi. Bu gelen kişi yasaklı olan biriydi; Recep Tayyip
Erdoğan’dı. Belediye Başkanlığından sonra hapis yatmıştı, yasaklıydı. İçeri
girdi, Kabaklı hoca “Hoş geldin
dedi. Sarmaş dolaş oldular, sohbet ettiler, konuştular ve Kabaklı hoca Recep
Tayyip Erdoğan’a, “Unutma, sen Mandela
olacaksın
” dedi. Sonra Kabaklı hoca yoğun bakımdan çıktı, iyileşsin diye
bekliyoruz. O sırada bir haber geldi. Biraz önce beni duygulandıran, ağlatan
yengem, ana yarısı yengem, evde kendiliğinden vefat etmiş. Yengemin cenazesi
defnedilecek, amcamın haberi yok. Bunu söylemek gerek bir şekilde. Bir zaman
geçtikten sonra, “Öldü, gömdük” demek
olmaz ki. Ama bizim aile çok duygusal. Sıtkı amcam, Esat’ın babası, “Amca, büyüğümüz sensin, sen söyle” dedi.
Gitti içeri, hiçbir şey söyleyemeden ağlayarak çıktı. Babam gitti içeri,
ağlayarak çıktı, hiçbir şey söyleyemedi. Baktım, iş bana düştü. Gittim, dedim
ki, “Amca, sana bildirmek zorundayım; bu
gece yengem vefat etti
.” Ben de ağlıyorum. Gayet sâkin, “O niye öldü yahu, ben ölecektim” dedi.
Yengemin vefatından sonra belki de amcamdan duyduğum son sözler bunlar oldu.
Çünkü tekrar rahatsızlandı, yoğun bakıma kaldırıldı. Bizim ailede evlilikler
hep aşk evliliği gibidir hocam. Amcam aşk evliliği yapmıştı. Eşiyle kırkı
birbirine karıştı. Elâzığ’da babam vefat etti, annemle babamın kırkı birbirine
karıştı. Bu duygusallık biraz taşıyor.

 

 Çetinoğlu: 
Biraz da iyiliklerden konuşalım. Çok üzücü
durumlar, siz de bir hayli duygulandınız.

Hocamızın kültüre ilgisi engindi. Şüphesiz idealleri
vardı. Birçok idealinin en önüne koyduğu mesele neydi?

Kabaklı: Türk dili…

Çetinoğlu: Başka?

Kabaklı: Buraya şöyle bir giriş yapayım hocam.
Bir gün, evde olduğum günlerden birinde -ki, o zaman televizyon paket yayın
yapıyordu, akşamları bir-iki saat bir yayın yapıyordu, bunun içinde de belki
bir 15-20 dakikalık canlı yayın dönemi vardı- televizyonun başında haberleri
dinlemek için toplanmışız, herkes bakıyor. Hani, “Zeki Müren de bizi görecek mi?” diyordu ya Vizontele’de. Bir kâğıt
getirdiler, spiker Jülide Gülizar kâğıda baktı, “Çok önemli bir gelişme var; İsmet Paşa hayatını kaybetti” dedi. Ben
döndüm, amcamın yüzüne baktım. Başını eğdi, kalktı, içeri gitti, fakat giderken
hıçkırarak ağladı. Sonra biraz zaman geçti -biraz da çocuğuz ya- ben gittim,
dedim ki, “Amca, hep aleyhinde
yazıyorsun; ama adam öldü, ağladın
.” O kadar hoşgörüyle baktı ki bana, “Yavrum, bunlar büyük insanlar. Bunlar
gidecek, bir daha gelmeyecekler. Sen de benim bildiklerimi bilseydin sen de
ağlardın
” dedi.

Türk Dil
Kurumunun uydurmacalarına karşı hep mücadele etti. ‘Türk edebiyatı’ isimli külliyatın Birinci cili tamamlandı, ikinci
cilt tamamlandı, üçüncü cilt tamamlandı diye böyle gönülden Türk Edebiyatı
tarihini bitirdikçe mutlu oldu, bitirdikçe sevindi. Ben evlendim, çocuk oldu,
kızım doğdu ve kızım doğduğu zaman kalkıp Elâzığ’a geldi, adını koydu, “Adı Gülşah olsun” dedi. Sonra bizden,
Gülşah’ı İstanbul’a getirmemizi istedi. Kalktık, otobüse bindik, çocuğu aldık
ve İstanbul’a geldik. Tabii, biliyorsunuz, amcamın çocuğu yoktu. Taner ağabeyim
yengemin ilk eşinden olan çocuğuydu, fakat amcam onu nüfusuna kaydetti ve
korkunç sevdi. O da çok sağlıklı bir insan … Çocuğu kucağına aldı, Gülşah’ı
kucağına aldı. Gülşah da o zaman 1 yaşında, belki 1,5 yaşında. Aldı, içeri
gitti ve içeriden çocuğun kahkahaları geliyor. Hanım, “Ne oldu?” dedi. Beraber bir gittik. Bir Elâzığ tekerlemesi vardır;
Bıcı bıcı bıcı leblebeci.” Çocuk
kahkaha atıyor. Mutlu olduğu bir şeydi.

Mutlu olduğu
bir şeyi daha hatırlıyorum. Yine
Edirnekapı yurdunda kaldığım dönemdi. Dergide, “
Mermer ve İnsan” diye bir
şiirim çıkmıştı. Ben daha üniversite 2’de öğrenciyim, dergide böyle bir şiir
çıktı. Akşam saat 16.00 gibi beni yurttan aradı, “Hemen çık, cemiyete gel” dedi. “Amca,
geç olur
” dedim. “Taksiyle gel
dedi, “Param yok” dedim. “Sen gel, ben kapının önünde veririm
dedi. Ben taksiye bindim, geldim. Kapının önünde bekleyen bir görevli taksinin
parasını verdi, ben yukarıya çıktım, odaya girdim. Odaya girer girmez titremeye
başladım. Necip Fazıl’la oturuyorlar. Amcam dedi ki Necip Fazıl’a, üstada, “İşte bu delikanlı hocam.” Bana döndü,
baktı böyle. Biraz sert baktı. “Ulan, sen
kim oluyorsun
?” dedi üstat Necip Fazıl. Ben hemen amcamın yüzüne baktım,
amcamın yüzünde bir mutluluk var. O bana, “Ulan,
sen kim oluyorsun
?” diyor, amcam gülümsüyor. Ben her şeye rağmen çok
etkilendim ve biraz ağlamaya başladım. “Ulan,
benim önümüzdeki sene yazacağım şiiri bu sene yazmaya senin ne hakkın var
?”
dedi. Bu çok güzel bir iltifattı, hayatta aldığım en büyük iltifattı. Gittim,
elini öptüm. Amcamın yüzündeki gülümseme devam ediyordu. O bir mutluluk anıydı.

Çetinoğlu: 
Ahmet Kabaklı’nın mümtaz şahsiyetinin
oluşmasında annesi Münire Hanım’ın çok büyük etkisinin olduğu biliniyor. Annesi
bu olgunluğu nasıl elde etmişti? Bildiğim kadarıyla ümmiydi. Bu nasıl bir
kültürdür? Harput’un târihini öğretmiştir, Ejderha Taşı menkıbesini anlatmıştır
ve bir başka seferinde de insanlar kaçışırken, “Kaçmayın, Allah’a dua edin” diye bütün Harputlulara âdeta bir tâlimat
vermiştir, herkesi duâya dâvet etmiştir. Bu çok büyük bir imanın göstergesidir.
Bu kültürü nereden aldı acaba? Siz karşılaştınız mı Münire Hanım’la?

Kabaklı: Tabii. Onun kucağında büyüdüm.
Bizim hepimizde emeği vardır. Esat’ın babaannesi -biz nene deriz- nenesi daha
önce vefat etmişti. Hepimiz Münire Hanım’ın torunuyduk, hepimiz onun
eteğindeydik.

Başka bir şey
söyleyeyim. Harput’un mayaları vardır. Türkü, maya, uzun hava.

Muzaffer
Sarısözen bunları derlemiştir ve TRT arşivinde derleyen kişinin adı Harputlu
Sündüz Hanım diye yazıyor. Harputlu Sündüz Hanım da dedemin büyük eşidir,
Esat’ın babaannesidir. Yani tamamen bir kültür tezgâhı içinde bulunmuş. Sündüz
Hanım maya söylermiş. Ben inşallah onları derleyeceğim. Bugünkü gibi teyp
vesaire yok, ama onun anlattıklarını yazarak yaklaşık 2-3 tane defter
doldurmuştum. Bunları derleyeceğim. Sanıyorum, bize herhâlde 100’ün üzerinde
masal anlatırdı. 

Çetinoğlu: 
Çok engin ve zengin bir kültür.

Kabaklı: Bu masalları anlatırken de
sorardı, “Hangisini anlatayım?”
derdi, biz de istek verirdik, onu bir daha anlatırdı. Ben yazılı metin içinde
görmedim; onun bana anlattığı, yazdığım maniler vardı. O maniler gerçekten
belki unutulmuş manilerdi. Biri şöyleydi: “Karşıda
kar taneler / Oturmuş nar taneler / Ölürse çoklar ölsün / Ölmesin bir taneler
.”

Baba evinde
komşu muhabbetiyle büyüyen Münire ninem, dedemin evine geldiğinde, orada da o
günün şartlarında bir kültür müessesesiyle karşılaşıyor. Okuma yazması yok, ama
birilerinin okuduğu şeyleri dinliyor ve korkunç bir hafıza var. Masallar,
hikâyeler, maniler, türküler, bunların hepsi Elâzığ’da babamın evindeydi.
Babamın evini ata evi diye saklıyorduk. Sağ olsun, kardeşim, “Sonra çocuklar birbirine düşer. Ben burayı
satayım ağabey
” dedi. Belki paraya ihtiyacı vardı. Sattı. Orada birtakım
doneler vardı, yazdığım şeyler. Onları büyük çuvallar içinde

 getirdim, hâlâ açamadım. Onları açacağım ve
inşallah onları deşifre edeceğim. Eğer becerebilirsem, birtakım şeyleri
yazabilirsem, onu da Münire neneme ithaf edeceğim.

Çetinoğlu: 
Sündüz nenenin mayalarından aklınızda olan
var mı?

Kabaklı: Mayada önemli olan ahenktir,
her söz ona uydurulur. Mesela, biraz önce söylediğim maniye göre, o alır gider.
Ben dinlerken, bir türkünün hem türkü formunu, hem maya formunu çok
görmüşümdür. “Alma atışan gurban / Atıp
tutuşan gurban / Âlemde yol gidiyor / Senin gidişen gurban
.” Harput manisi.
Bunu bir başkası maya olarak söylüyor.

Al alma dört olaydı / Yiyene dert olaydı /
Al almayı veren yar / Sözüne mert olaydı
.’

Çetinoğlu: Efendim,
Çok teşekkür ederim. Sorularla sınırlı kaldığımız için veremediğiniz bir mesaj
varsa lütfeder misiniz?

Kabaklı: Estağfurullah hocam. Şu anda
Türk Edebiyatı Vakfı’nın hadimiyim. Her ne kadar burada işin present’ı olma
konumu varsa da, biz hizmet noktasındayız. Salonda, bir çarşamba sohbeti
sırasında Ahmet Kabaklı hoca kürsüde konuşurken birden duygulandı ve ağlamaya
başladı. Çünkü parasızlık nedeniyle buranın işleri yürümüyordu.

Çetinoğlu: Kaloriferler
yanmıyordu, gaz sobasını, ‘misâfirlerimiz
üşemesin
’ diyerek oradan oraya taşıyordu.

Kabaklı: Tabii, tabii. ‘Bu vakfı yeğenlerime emanet ediyorum, bu vakfı
öğrencilerime emanet ediyorum’ dedi. 

Çetinoğlu: 
Maşallah, siz de emaneti Servet’ten başlamak
üzere güçlendirdiniz. Hocamızın zamanındakinden çok daha geniş imkânlara sahip.
Sizin eseriniz…

Kabaklı: Estağfurullah.

Kabaklı hoca,
bizim yetişmemizde maddî-manevî çok büyük katkıları olan biridir. Bana telefon
açıp, “Serhat, oğlum, vakıftaki insanlara maaş veremedim” dediği günler, ben
hemen getirip, “Ne kadar amca?” deyip ortaya koydum.

Mutlu oldu mu;
mutlu oldu. Biraz önce o öğrencinin söylediğinde anlattığım gibi, biz
gittiğimiz yerde onunla gururlanıyoruz. Azerbaycan’a gidiyorum, İsa Habibbeyli
bana değer veriyor, “Ben Serhat Bey’e
değer veriyorum, Türk Edebiyatı Vakfının Başkanıdır; soyadı Kabaklı’dır

diyor. Elimizden ne geliyorsa yapacağız. İnşallah, Vakfı da bizim Ömer ağabey,
Ömer Balıbey, Öğretmen Okulları Genel Müdürü… Ömer Balıbey bizim İkinci
Başkanımızdır Mütevelli Heyetinde. Ömer Balıbey konuşmalarında “Türk Edebiyatı Vakfı” demez, “Kabaklı Vakfı” der. Bir-iki defa, “Ağabey, sanki bu bizim malımız gibi
söylemeyelim
” dedim, “Ben senden
bahsetmiyorum oğlum, ben Kabaklı hocamdan bahsediyorum
” dedi.

Çetinoğlu: 
Çok teşekkür ederim, hocam.

Kabaklı: Ben teşekkür ederim.

(BİTTİ)

 SERHAT
KABAKLI’DAN BİR ŞİİR

Gün gidende ay gelende gel oğlum

Cihan yanar sen gülende gül oğlum

Bir yol vardır hak yoludur bul oğlum

Yeri bilmek göğü bilmek bil oğlum

Çabuk büyü çabuk yetiş tez oğlum

Çakal gezen şu dağlarda gez oğlum

 Gez oğlum

Vatanına göz dikeni ez oğlum!

 Dostun kim
düşmanın kim sez oğlum

Tarihini şerefinle yaz oğlum

Yaz oğlum!

Senden gider sonsuzluğa yol oğlum

Dört bir yana salmalısın kol oğlum

Ekmeğini aç olanla böl oğlum

Haram yeme, hakk uğruna öl oğlum!

Çabuk büyü çabuk yetiş tez oğlum

Çakal gezen şu dağlarda gez oğlum

Çabuk büyü çabuk yetiş tez oğlum

Hain gezen şu dağlarda gez oğlum

Gez oğlum

Zulüm dolu saltanattan in oğlum

Zalimlere duymalısın kin oğlum

Nefis kibir mantık yutan dev oğlum

Mağrur olma insanları sev oğlum

Gez oğlum

Vatanına göz dikeni ez oğlum!

Dostun kim düşmanın kim sez oğlum

Söz ver bana geç karşıma söz oğlum!

Al sana Yeni Dünya Düzeni!

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 24

Yeğeni ve Hayr-ül-halefi SERHAT KABAKLI, AHMET
KABAKLI HOCA’mızın                                                                                                     
Müstesna Şahsiyetini Anlattı.

Birinci Bölüm     

 

Oğuz Çetinoğlu: Uygun görürseniz Ahmet
Kabaklı Hoca’mızla aranızdaki akrabalık bağı ile alâkalı bilgilerle başlayalım.
 

Serhat Kabaklı: Önce rahmetli dedemden başlayayım, Ahmet
Kabaklı’nın babası Hacı Ömer Efendi Harput’ta, Sâre Hâtun Camii’nde din
görevlisi. Hacı Ömer Efendi’nin, o günün şartları sebebiyle 3 hanımı, Her bir
hanımından da 2’şer oğlu var. Aile içinde, çocuklar arasında, bu öz, bu üvey
ayırımı asla olmamıştır. Harput’un eteklerinde Hüseynik diye bir köy vardır;
Şeyh Sait ayaklanmasında Şeyh Sait oraya kadar geliyor. Şeyh Sait, sonuçta bir
din adamı. Bunun üzerine Harput’ta toplanıyorlar, “Şeyh Sait’e bir heyet
yollayalım, Harput’a karışmasın” diyorlar ve dedemin de içinde olduğu 5-6
kişilik bir heyeti gönderiyorlar. Şeyh Sait, gelen bu insanların hepsini
cephaneliğe bağlıyor ve havaya uçuruyor. Ahmet Kabaklı’nın babasının mezarı
yoktur, çünkü parçalanmıştır. Belki ondan bize geçen Kabaklı hocanın
Türkçülüğü, ondan bize geçen Türkçülük bu bakımdan biraz da tepki olarak
gelişmiştir. Zaten Şecere-i Terakime’de, Harput’a ilk gelenlerden birinin
Kabaklı Mehmet olduğu yazar. Bizim yerimiz yurdumuz, gelişimiz bellidir.
Kabaklı hocanın annesi Münire Hanım hem Kabaklı hocanın annesidir, hem de benim
babamın annesidir; yani babamla Ahmet amcam aynı karından olan çocuklardır. Ama
Ahmet Kabaklı’nın en büyük idolü büyükannesinden olan Ârif ağabeydir. Onun gibi
olmaya çalışmıştır. Yakışıklı, babayiğit, sözünü bilen, çok iyi ata binen
biridir ve onun gibi olmaya çalışmıştır. Biraz önce sorduğunuz soruya şu cevabı
vereyim: Kabaklı hoca benim amcamdır ve benim … Babam 4 tane çocukla Elâzığ’da,
bir işçi maaşıyla hiçbir şey yapamayacak durumdayken, ben üniversiteyi
kazanınca babama, “Artık Serhat bana ait, onun bütün masrafları bana ait” demiş
ve babam beni o noktada tamamen Kabaklı hocaya bırakmıştır. Kabaklı hoca da
bana geldiğimiz nokta itibarıyla hem hâmilik, hem babalık yapmıştır. Ancak,
şurası çok önemli: Ben eğitim camiasında bulundum ve Kabaklı hoca bir bakıma
bana burs verdi mantığıyla bakarak, bugüne kadar, yaklaşık bir 40 yıl içinde 5
bine yakın öğrenciye burs verdim ve her verdiğim bursu da kabaklı hocanın
hayrına vermiş oldum. Çünkü Kabaklı hoca olmasaydı, ben burs verecek durumda da
olmazdım.

Çetinoğlu: : Kabaklı Mehmet
Harput’a nereden gelip yerleşmiş? Muhtemelen Türkistan’dandır. Bölge belli mi?

Kabaklı: Kitapta ‘Horasan
erenleri
’ olarak kayıtlı. Oraya nereden geldikleri bilinmiyor. Bizim
Harput’taki şivemiz tamamen Azerbaycan şivesidir. Yani şive olarak tamamen
Azerbaycan kökenli olduğumuzu düşünüyorum.

Çetinoğlu: : Sizin Ahmet Kabaklı
hocamızla ilk temasa geçiş gününüzü, o anı hatırlıyor musunuz?

Kabaklı: Oğuz hocam, o sırada biz ailece Elâzığ’dayız. Sıtkı amcam,
Esat Kabaklı’nın babası askerî fırında çalışıyor; hamur yapıyor, ekmek yapıyor.
Benim babam … greyder operatörü. Bizler mütevazı geçinen, mütevazı yaşayan
insanlar olarak gidiyoruz; ama yavaş yavaş, amcam İstanbul’a geldikten sonra
gazetelerde yazmaya başladı. Tabii, amcam Elâzığ’la hiç bağını koparmadı. Her
yıl Elâzığ’a gelirdi. Gelir, ailesiyle birlikte en az bir hafta 10 gün
geçirirdi. Onun gelişini çok büyük bir özlemle, çok büyük bir hasretle
beklerdik. Geldiği zaman giderdik ailece. Otobüsle gelirdi o dönemler. Ailece
giderdik, karşılardık, alıp gelirdik. Akşamları bütün aile bizde toplanırdı.
Ailenin çocukları bütün maharetlerini göstermek için yarışırdı. Halamın oğlu
vardı, Sabahattin; ud çalardı. Sabahattin daha sonra Elâzığ Musiki Cemiyetinin
kurucularından oldu ve orada ud hocası olarak epeyce çalıştı. Esat sazını
çalardı, rahmetli Servet şiirlerini okurdu.

Çetinoğlu: : Sonra Esat Bey devreye
girdi.

Kabaklı: Tabii, tabii. Esat bunu zaten çok net anlatır. Amcama, “Amca, şu TRT’de bana bir program yaptırsalar,
biraz işler açılır, ekstra işler olur, ben de sana yardımcı olurum. Elâzığ’da
herkese se
n bakıyorsun” falan diyor. Amcam da, “Ben senin Nida Tüfekçi gibi
olmanı istiyorum” diyor. Allah’a çok şükür, şimdi Esat da Nida Tüfekçi gibi
oldu, en azından onun izinde giden biri oldu.

O dönemlerde Harput’ta bağ var.
Bağa gidip oturuyoruz.

Çetinoğlu:  Göllü Bağ.

Kabaklı: Göllü Bağ.

Yerde yayılıyoruz, yayılıp
oturuyoruz Kabaklı hocayla beraber. İçeride fotoğrafları var hocam.

İlk temas bu geliş gidiş sırasında.

Çetinoğlu: Kaç yaşındaydınız o
dönemde?

Kabaklı:13-14.

Orta son sınıfta kendimi biraz
futbola verdim. Elâzığspor’da falan futbol oynadım. O sıralar epey bir dersten
ikmale kaldım. O sıra evlerde telefon yok, postaneden telefonla çağrılıyor.
Amcam aramış, çağırmışlar, babam gidip konuşmuş. Babama demiş ki, “Serhat’ı da al da gel. Ben bir daha
arayacağım
.” Gittik, biraz bekledik, aradı. Babamı çağırdılar, babam beni
çağırdı, bana telefonu verdi. “Ben senden
çok ümitliydim. Beni hayal kırıklığına uğrattın. Hemen baban seni İstanbul’a
gönderiyor, geliyorsun. Burada seni kursa yazdıracağım. O dersleri vereceksin,
sınıfını geçeceksin
” dedi. 15 yaşında kalktım, otobüsle tek başıma
İstanbul’a geldim. Hatta öyle bir hatıra ki, beni ilkokuldaki sınıf arkadaşıma
emanet ettiler; çünkü o kız evlenmişti, kocasıyla beraber geliyordu. Ona emanet
ettiler. Geldik, Topkapı’da indik. Onlar taksiyle beni Haseki’de … Apartmanı
önünde indirdiler. Ahmet diye bir çocuk vardı, kapıcının çocuğu. Ahmet beni
karşıladı, hoş geldin dedi.

Size sürpriz olacak, ama Ahmet
kim, biliyor musunuz; Ahmet Maranki.

Çetinoğlu: Kastamonulu.

Kabaklı: Evet. Amcamlar yok, ben de biraz ağlama moduna girdim.
Bunun üzerine, ‘Gelecekler, pazara
gittiler
’ dedi ve beni biraz oyaladı. Onlar geldi, ben rahatladım.

Burada işin içine Sayın Ahmet
Maranki’yi de katmış olduk. Ahmet Maranki, orada o apartmanın kapıcısının
çocuğuydu ve ona okuma zevkini aşılayan da o zamanlar Kabaklı hoca olmuştu.  

Çetinoğlu: Ahmet Kabaklı’nın
sizin üzerinizde bıraktığı ilk intiba neydi? Sevgi, korku, bağlılık?

 

Kabaklı: Sevgi vardı, bağlılık vardı. Korku yoktu. Hiçbir şekilde
kendisinden korkmamızı istemezdi. Ama hoş bir yan vardı. Bir İstanbul
beyefendisiydi. Sürekli güzelim İstanbul Türkçesiyle konuşurdu; akrabalarını,
bizi gördüğü anda hemen Elâzığ şivesiyle konuşmaya başlardı. O bir haslet
olarak ortaya çıkardı.

Çetinoğlu: Kabaklı Hocamızın
hangi yönlerini beğeniyordunuz? ‘Ben de
bu yönlerini alayım
’ diye düşündüğünüz birtakım hasletleri olmuştur
mutlaka.

Kabaklı: Üniversiteye başladım ve üniversiteye başladıktan sonra da
Türk Edebiyatı Cemiyetinde sürekli birlikte olmaya başladık. Türk Edebiyatı
Cemiyeti Yeşilay binasındaydı. Ben, o sıra karşıda, Marmara Üniversitesi
Fikirtepe Kampusunda okuyordum. Her gidiş sonrasında, dönüşümde vakfa gelmek
zorundaydım, gelip orada sohbetlere katılmak zorundaydım. Turgut Güler
ağabeyimiz vardı orada, yazı işleriyle uğraşıyordu. Biz de Beşir Ayvazoğlu’yla
beraber gemici sandalyelerinde oturup dinleyen genç çocuklardık. Ama çok büyük
aşama kaydetti Beşir. Biz, o sırada edebiyat camiasında kalmadık çünkü ekmek
parası için öğretmenlik yollarına düştük.

Kabaklı hoca ailesine çok bağlı
bir insandı. Biraz önce saydığım, “Biz
öz-üvey bilmezdik
” dediğim kardeşlerine sürekli maddî ve manevî yardım
yapardı, sürekli. Kız kardeşi vardı. Dedem vefat ettikten sonra, Yakup Bey diye
bir insanla babaannemi ortada kalmasın diye evlendirmişler. O da son derece
mükemmel bir insan. Ahmet Kabaklı’ya o da babalık etmiştir bir bakıma.

Herkese iyilik düşünen bir insandı.
Biz çok büyük iyiliklerini gördük. Bir hatıramı anlatayım. Bu çok önemli. Bir
gün, bayram öncesi, Kurban Bayramı olabilir -yola çıkıp Elâzığ’a gitseniz, bir
gün gidiş sürüyor otobüsle, bir gün geliş sürüyor, kalıyor 2 gün- “Bizim gazete
bizi yarın Fransa’ya gönderiyor. Yengenle biz Fransa’ya gideceğiz, ama seni
götürme şansım yok. İstersen seni Elâzığ’a göndereyim. Turgut ağabeyin Aydın’a
gidecek. İstersen Turgut ağabeyinle beraber git, oraları gez, gel” dedi bana.
Ben de Elâzığ’a 2 gün otobüsle gideceğime, Turgut ağabeyle -zaten sevdiğim bir
ağabeyim- beraber gideriz dedim, gittik. Orada çok farklı günler yaşadım
gerçekten.

Ondan sonra dönüşte bana dedi ki
Kabaklı hoca, “Gittin, gördün, gezdin.
Yediğin içtiğin senin olsun, ama bana bu 3-4 günü yazıp getireceksin bana.
Neler gördün, neler oldu, neler yaşadın
?” dedi. Bunları yazıp getirdim.

Çetinoğlu:  İlk yazınız mıydı?

Kabaklı: Tabii. Bunu yayınlamadı.

Çetinoğlu:  Bazıları yazı işlerini sevmiyorlar. Siz ilk defa mı böyle
bir yazı yazdınız?

Kabaklı: Tabii. Daha önce yazdığım şeyler vardı mutlaka, ama o ilk
defaydı.

Bir gün eve gittim. Edirnekapı
yurdunda kalıyordum, ama haftada 3 gün eve yemeğe gidiyordum. Bu kuralımızdı o
sırada. 2 yıl evde kaldım, ama diğer dönemde de yine amcam dedi ki gidişimden
birinde, “Yavrum, ben Almanya’ya
gidiyorum
” dedi. Ama bunu söylemeden önce şunu anlatmam gerek. Her eve
gidişimde bana o 3 günü geçirecek bir para verirdi. Giderdim, yemeğimi yerdim,
bana 3 günü geçirecek bir para verirdi, o parayla 3 günü geçirirdim, bir dahaki
gittiğimde tekrar verirdi; ama para verme yöntemleri çok farklıydı. Kitabın
arasına koyardı parayı, “Bu kitabı oku
derdi, bana verirdi. Yani para noktasında beni hiç utandırmazdı. Kış günü,
paltomu giyiyorum, çıkacağım, “Oğlum,
paranı düşürdün yere
” derdi.

Ben Almanya’ya gidiyorum. Sen gelmeye devam edeceksin, yengen gerekeni
yapacak
” dedi. O gittikten 3 gün sonra gittim. 3 günde bütün paramı
bitirmiştim. Gittim, yengeme hizmetimi yaptım, sohbet etti, iltifat etti,
yemeğimi verdi, yemeğimi yedim. Sağ olsun. Çıkarken, yengem unuttu parayı.
Zaten amcamın gidişi de bir haftalık bir şey. Elâzığ’la çok konuştuğum için,
çoklu jeton almıştım. Herhâlde bir 20-25 tane jeton vardı. Kartım vardı.
Edirnekapı’dan Karaköy’e kadar yürüyüp, vapur kartıyla karşıya geçip, oradan
Marmara Üniversitesi Fikirtepe’ye kadar yürüyüp, dönerken aynı yolla gidip,
yemek için de iskelede birkaç tane jeton satıp simit aldığımı çok iyi
hatırlıyorum. Amcam geldiğinde, dişim şişmiş, çok kötü. “Ne olmuş sana oğlum?” dedi. Turgut ağabey durumu biliyordu, Turgut
ağabey anlattı. Ertesi gün beni çağırdı, gittim. Bana o zamanın parasıyla 1000
lira para verdi. “Aklından geçen hangi bankaysa,
gönlünde yatan banka hangisiyse, bunu götür, o bankaya yatır. Böyle bir durum
olduğu zaman bu paradan harcayacaksın. Aksi takdirde, o orada kalacak
” dedi
ve bana böyle bir jest yaptı. Bana göre, bu bir bonkörlüktü. Bonkörlük değil, o
bir tedbirdi de, bana göre bonkörlüktü. Ben, o paraya hiç dokunmadım, o para
düyuna kaldı.

Çetinoğlu: Hocamız genelde
iyimser bir insandı. Onu en çok memnun eden olaylar nelerdi, neye dikkati
çekecek kadar memnuniyet duyuyordu?

Kabaklı: Birincisi, “Biz
ailece sana Topkapı Sarayı’nı gezdireceğiz
” dedi. Çıkıp geldik buralara,
gezdik. Genç bir Fransız bayan tek başına geziyor. “Keşke bizim gençlerimiz de böyle olsa, tek başına böyle gidip gezecek
seviyeye gels
e” dedi. Bu, onun bir isteğiydi. Bir gün, ben yurttayım yine
-o sırada cep telefonu falan yok- yurtta adımı anons ettiler. Aşağı indim, bir
baktım, amcam gelmiş. Şaşırdım. Tabii, Edirnekapı yurdu da ülkücülerin elinde.
Hocayı da görünce hemen almışlar aralarına. Gittim, biraz sohbet etti, “Hadi, gidiyoruz” dedi, çıktık. Araba
kullanmayı yeni yeni öğrenmişti. Bir Murat 124’ü vardı; 34 PN 590. Arabaya
bindik. Nereye gideceğini sormaya korkuyorum. “Kumburgaz’a gidiyoruz” dedi. Gittik Kumburgaz’a. Kumburgaz’da bir
yazlığı vardı, küçük bir yazlık, bir apartman dairesi. Gittik oraya. Giderken
hiçbir şey konuşmadı. Gittik, eve çıktık. Sinirlendiği zaman konuşa konuşa
ferahlardı. “Yahu, ben daha ne yapayım?”
falan diyordu. Yengemle ufak bir tartışmaları olmuş. “Ben ne yapayım? Nasıl olur?” falan. Çıkarken, “Kitaplarını al” demişti bana, ben de kitaplarımı almıştım. Oraya
telefon çektirmişti, yazlığa. Ayrıca orada bir masası vardı, daktilosu vardı.
Günlük yazılarını orada yazdı, telefonla yazdırdı, yazıları çıktı gazetede. Ben
dersime çalıştım. Oradaki o 3 gün bana çok yaradı. Çıkıp yürüdük. Manavdan
domates, biber, patates vesaire aldık, et aldık, geldik, ben amcama yemekler
yaptım. Annem rahatsızken, yemekleri ben yapardım, o dönemde kardeşlerime
yemekleri ben yapardım. Akşam amcam dedi ki, “Hadi, gidelim.” Giderken de çok gergin olduğunu görüyorum. Çünkü
artık durumu biliyordum ve gerginliğini biliyordum. Gittik, arabayı park ettik,
yukarı çıktık.

Bunu söylerken ağlayabilirim.

Yengem kapıyı açtı, “Ahmet, seni çok özledim” dedi. O da, “Ben de seni özledim” dedi. O tartışmanın
hiçbir izi kalmadan -o sahneyi her hatırlayışımda ben böyle oluyorum- güldük,
oynadık, sevindik, yemek yedik, ondan sonra beni gönderdi.

Ahmet Kabaklı gibi olmak
aklımızın ucundan bile geçmiyordu, geçmezdi. Onun her iyi özelliğini kapmaya
çalışıyorduk, ama Ahmet Kabaklı gibi olmak bir mucizeydi. Anadolu’nun
Harput’undan geleceksin, bir İstanbul beyefendisi olacaksın ve İstanbul’da
insanlar seni sevecek.

Çetinoğlu:  Hattâ Türkiye’nin bütün insanları sevecek…

Kabaklı: Türkiye’nin bütün insanları ve yurtdışından Türkler. Şimdi
gidip bakıyorum, “Biz 50 yıldır Kabaklı
hocayı okuyor, onun izinden gidiyoruz
” diyorlar. Ama elbette, gördüğümüz
her iyi özelliği kapmak durumundayız.

Tayinim çıktı, Bitlis’e gittim.
Bitlis Öğretmen Okuluna tayinim çıktı. İlk tayinim oraya çıktı. Kendisine, “Böyle böyle, ben gidiyorum” dedim. “Orada Ali Fuat Çapanoğlu validir, sana
yardımcı olur
” dedi. Ben Bitlis’e gittim. Bitlis’te, Öğretmen Okulunda çok
huzurlu bir ortam bulamadım. Bir gün bir baktım, Vali geldi. Beni çağırdı,
benimle tanıştı. “Hazırlan, gidiyoruz
dedi. Beni aldı, Ahlat’a götürdü. Ahlat Yatılı Bölge Okuluna vekâleten idareci
yaptı. Biliyorsunuz Ahlat, Alpaslan Gazi’nin şehitlerini bile Malazgirt
Ovası’nda bırakmayıp götürdüğü yerdir. Orada çok büyük bir Selçuklu mezarlığı
vardır. Orada da Kabaklı hocanın bir özelliğini gördüm.

Azerbaycan’da, Azerî lehçesinde
kabak, ilk gelen, önce manasında. Bunu gördükten sonra, soyadımı hiç
yüksünmedim. Bir gün bir öğrencim bana dedi ki… Öğrencimin adı da Ali Tilki. “Benim soyadımla çok dalga geçildi hocam.
Sizin soyadınızla hiç dalga geçmediler mi
?” dedi. Düşündüm, hiç dalga
geçmediler; çünkü o soyadına bir özellik katmıştı o. Kim dalga geçer; onu
tanımayan küçük çocuklar. Benim oğlum okula gittiğinde, “Ulan kabak” demiş olabilirler, o ayrı; ama onun dışında, böyle bir
şey yaşadık hocam.

Devam Edecek

Tebliğde Usûl ve Metot

     Hz. Muhammed’e
Peygamberlik verilip “Tebliğ et.” emri gelince, ortam tam bir karanlık içinde,
tam bir zulüm altındaydı. Ezen ezene, sömüren sömürene idi. Çok az sayıdaki
“İyiler” hariç; çoğunluk edep ve ahlâkdan uzak ve yoksundu. Faiz almış yürümüş,
kadın âdeta yerlerde sürünmeye mahkûm edilmiş, kız çocuklarına hayat hakkı
tanınmaz olmuş, yerin altına gömülmeye lâyık görülmüştü. Kölelik revaçta, hak
hukuk hak getire. Putperestlik almış yürümüş, şirk çoğunluğun inanç ve itikadı
olmuştu. Putlara tapılıyor, Kâbe putlarla dolup taşıyordu. Adalet meçhul,
merhamet tanınmaz, büyük küçük bilinmez olmuştu.

     İşte böyle bir
toplumu yola getirmek, onlara bir Allahı tanıtmak, onlara hakkı hukuku
göstermek, doğru ve âdil olmalarını sağlamak için, Hz. Muhammed
görevlendirilmişti.

     Böyle bir toplumun
ileri gelenlerine karşı Hz. Peygamber; tebliğine, İslâmı onlara duyurmaya,
İslâmdan onları haberdar etmeye; onların menfî / olumsuz, yanlış, kötü ve bozuk
söz, davranıış ve hareketlerini yüzlerine vurarak başlamadı.

     Çünkü olacaksa
onlar İslâm olacak, onlar İslâma gelecek, onlar putları terk edecek, onlar
İslâm ahlâkını benimseyeceklerdi.

     Bunun içindir ki,
Hz. Muhammed tebliğine “Ey dinsiz ve imansızlar! Ey müşrik / şirk içinde
olanlar / Allaha ortak koşanlar! Ey rezil topluluk! Ey kendini bilmez aşağılık
mahlûklar!” gibi aşağılayıcı ifadelerle sözlerine başlar olmadı.

     “Sizler nasıl insanlarsınız?
İnsan bile değilsiniz! Her türlü mel’anetleri ve mel’unlukları / lânetlik
işleri yapan; insan suretinde şeytan ve iblislersiniz!” diye de, itici,
uzaklaştırıcı bir üslûpla tebliğine başlamadı.

     Çünkü olacaksa
bunlar İslâm olacaktı. Ancak bunlardı İslâma gelecek olanlar.

     Onların bu
yönlerini nazara vermeden, onların rezilliklerini ve gayri insanî taraflarını
hatırlatmadan; yani onları rencîde etmeden, kırıp incitmeden, Kur’andan aldığı
ders ile: “Ya eyyühennas! / Ey insanlar!” hitabıyla, mealen / anlam olarak şu
tarzda konuşmalar yaptı: “Allaha gelin. Allah birdir. Eşi benzeri yoktur. Sizi
O yarattı. Ben O’nun abdi / kulu ve Resûlü / Elçisiyim. Beni sizlere O
gönderdi. Beni sizler için, O vazifelendirdi. O’nu tanıynız, biliniz. İstediği gibi
olunuz. Ben işte size O’nu tanıtmak için gönderildim. Kendinize geliniz. Allahı
tanıyınız. Beni de  O’nun elçisi olarak
kabul ediniz. Unutmayınız ki, “Elçiye zeval olmaz.”

     Evet, Hz.
Muhammed; onların ne olduğunu yüzlerine vurmadan, ne olmaları gerektiğini
nazara veriyor. Üstelik nasıl olmaları lâzım geldiğini, kendi yaşayışı ve güzel
sözleriyle dile getiriyordu.

     Müjdeliyor, nefret
ettirmiyor, zoru değil kolayı gösteriyordu.

     Çünkü biliyordu
ki, aslında insan mükerrem / hürmete lâyık bir varlıktır. İstemeyerek,
bilmeyerek ve gafletle; yanlış görüş ve düşüncelere sapmış, maalesef müşrik ve
putperest olmuşlardı.

     Öyleyse onları
kazanmak lâzımdı. Bu da en güzel örnek olmakla mümkün ve olası idi. En güzel,
en müessir / en etkili hak sözleri söylemekle kabildi.

     İşte Hz. Muhammed;
bu güzel müjdeli ve muştulu tavır ve sözleriyle gönülleri fethetti. Onları
karanlıklardan aydınlıklara çıkardı.

     Bunu yaparken
parası pulu ve askeri yoktu. O’nu bu kutsal davasından vazgeçirmek için, yüklü
miktarda paralar vermeyi, en güzel kadını kendisi için bulmayı ve hatta isterse
O’nu başlarına geçirmeyi bile teklif ettiler! Yeter ki, bu davasından
vazgeçsindi. Ama O hepsini reddetti.

     “Bunları kabul
edip, hak davama âlet edeyim!” deseydi, davası o anda çöker ve ölü doğmuş
olurdu. Daha doğmadan kaybolur giderdi.

     İnsanlığı
kurtaracak büyük davasına evinden başladı. Hz. Hatice ve Hz. Ali’nin müslüman
olmalarıyla ilk adımı attı. İslâmı önce en yakınlarına tebliğ ederek kutsal ve
büyük, cihanşümul / evrensel davasına başladı. Sonra merkezden ufuklara doğru
dairesini genişlettikçe genişletti. Zamanla milyonları içine aldı. Attığı ilk
adım, göle atılan bir taş gibiydi. Düştüğü yer bir noktaydı, ama dalgası
kıyılara ulaştı.

     Evet, çok büyük
insanlık davasına, çok küçük bir adımla evinden başladı. Fakat davası cihana
yayıldı. Muvaffak olup başardı mı? Evet başardı.

     Öyleyse bizler de,
çevremize ışık tutmak istiyorsak; güzellikle, tatlı sözlerle, incitmeden,
kırmadan gönüllere girmeye çalışalım.

    Zira düşmanı yok etmenin en güzel yolu, onu
kendimize dost kılmaktır. Böylece düşman yok olur, biz de bir dost kazanmış
oluruz.

     Çünkü “Bin dost
az. Bir düşman çoktur.” Bir düşmanın yapacağı kötülüğü ve vereceği zararı; bin
dost önleyemez. Zira düşman yapmak istediğini; çok gizli ve sinsi bir şekilde
yapmaya çalışacaktır.

     Demek ki, kimse
‘ayranım ekşidir’ demeyeceği için, kimsenin karanlık yüzlerini nazara verip
dışarı vurmadan; onu karanlığından aydınlığa çağıran usûl ve metotları baş tacı
etmeli. Neticeyi de, Allahdan beklemeli. Çünkü hidayet / doğru yolu buldurmak
O’nun işi. Bizlere sadece tebliğ ve duyurmak düşüyor.

     Kaldı ki, bu
konularda; kaderin anlayamadığımız, hikmetli yönleri de var. Onun için,
üzerimize düşenleri yapıp, sonucu O’na bırakmalıyız. Unutmayalım ki:

 

   “Hak şerleri hayr
eyler

     Zannetmeki gayr
eyler

     Ârif onu seyreyler

     Mevlâ görelim
neyler

     Neylerse güzel
eyler.”