17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 331

Ne Tuhaf Şey!

0

Nasreddin Hoca
bir köye gider. Köye tam girerken köpekler birleşip başlarlar havlamaya. Hoca,
bakar ki iş ciddidir, saldırıya uğramak üzeredir. Şaşkın ve korku içinde…
Köylüler köpeklerine sahip çıkmıyor. Çaresiz, “İş başa düştü.” deyip yerden bir
taş alarak köpeklere atmak ister. Eğilir, ama taşı yerinden kımıldatamaz..
Hangi taşa el atsa hiçbirini oynatamaz. “Allah Allah” der Hoca, “Bu memlekette
taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar. Ne tuhaf şey!…”

 

Sosyal medya
grubundan bir komşumuz yazmış: “Geceleyin siteye geldim. Beni beş hırçın köpek
karşıladı. Ne yapacağımı bilemedim. Korktum, evime giremedim. Geceyi başka bir
yerdeki yakınımın yanında geçirdim.”

 

İnsanlar
evlerine köpek yüzünden giremiyorlar. Ne tuhaf şey.

 

Yazılı ve
görsel medyada günlerce yer alan haber. Köpekler okula giden çocuğa yolda
saldırıyorlar, onu fena halde yaralıyorlar. Çocuk ve aile perişan. Köpeğin
sahibi ortaya çıkmıyor. Çocuk, günlerce bu travmanın etkisi nedeniyle okula
gidemiyor.

 

Köpekler serbest, insanlar yollarda tutsak. Ne tuhaf şey.

Birkaç gün önce, bir gezintiye çıktım. Anlamadığım bir koku hep beni takip
etti. Eve döndüğümde baktım ki evin önünde köpek dışkısı… Meğer üzerine
basmışım farkında olmadan.

Artık yolda da yürüyemez olduk. Ne tuhaf şey.

Bir yakınım, eve misafir kabul etmediğini, zaten misafirlerin de kendisine
gelme arzusu duymadıklarını söyledi. Pek yadırgadım bu durumu. Neden, diye
sorduğumda bana, evdeki beş kedinin her yeri işgal ettiğini, kedi kokularının
evi sardığını, hatta evde değil yatacak oturacak bir yerinin dahi kalmadığını
söyledi.

Evlerin patronları hayvanlar, hizmetçisi insanlar olmuş. Hayvanları konuk
ederken insanları kendimizden uzaklaştırmışız. Ne tuhaf şey!

Adana’dan başka
bir haber:  “Seyhan ilçesinde kaldırımda
bisiklet süren on üç yaşındaki çocuk, sürü halinde gezen köpeklerin saldırısına
uğramaktan kurtulmak için yola fırladı. Otomobilin çarpması ile ağır yaralanan
çocuk, hayatını kaybetti”

Şehir eşkıyası,
katil köpekler, güvenliğimizi tehdit ediyor, çocuklarımızı ve kendimizi
onlardan koruyamıyoruz. Ne tuhaf şey!

Bu tuhaflık manzaraları sıradanlaştı, haberleri iyice arttı. İşin kötüsü,
önceleri tepki verdiğimiz bu kedili, köpekli yaşam tarzını olağan karşılar
olduk. Ne tuhaf şey!

Ahir zamanda evlerde çocukların efendi, anne ve babaların ise onlardan emir
olan hizmetçiler olacağı anlatılırdı. Bu durum eğitim açısından tenkit
edilirdi. Şimdi bunu geçtik, artık köpekler ve kediler hükümdar, insanlar hizmetkâr
oldu. Başlar ayak, ayaklar baş. Ne tuhaf şey!

Güneşin olağan akışından saparak bir gün batıdan doğup doğudan batacağı,
kıyamet alameti olarak anlatılır. Biz de bunu somut biçimiyle güneşin eksen
kaymasına uğrayacağını anlıyoruz. Eksen kaymasını, mecaz anlamıyla
insan-hayvan, insan-eşya ilişkilerindeki sapma, tersyüz olma şeklinde
yorumlamak bana daha mantıklı gelmeye başladı. Niçin olmasın? İlişkilerdeki
sapkınlık, çarpıklık, sıra dışılık; hem varlıkların doğasını bozuyor hem de
toplumda huzursuzluğa yol açıyor.

Tek sorun, köpeklerin sokaklarda terör estirmesi değil. Kendini “hayvan sever”
olarak tanıtan güruhun medyada ve sosyal hayatta oluşturduğu algı ayrı bir
dert. Can Yücel’in, “Farkında Olmalı İnsan şiirinde  “Evinde
kedi, köpek beslediği halde çocuk
sahibi
olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.” dizeleriyle tanıttığı insan
tiplerinin estirdiği terör sebebiyle, bu durumdan şikâyetçi olanlar, seslerini
çıkaramıyorlar, biraz cesur olanlar ise “Hayvanları aslında ben de çok
severim.” diye söze ezik başlıyorlar.

Teröre yardım ve yataklık yapanlar
büyük bir yüzsüzlükle şarlatanlık yapabiliyor, mağdur olanlar, mağduriyetinin
mahcubiyetini duyuyor. Ne tuhaf şey!

Evrenin dengesi yasalar üzerine
kurulmuştur. Fiziğin, biyolojinin, sosyolojinin yasalarına aykırı hareket
edilirse bu denge bozulur, kıyamet o zaman başlar. Suyun, akışının tersine
çevrilmesi, bir gün taşması demektir. Fiziğin yasalarına müdahale ederek ozonu
deldik. Sosyolojinin yasalarına müdahale ederek insanlar ve toplumlar arasında
güvensizlik iklimi oluşturduk. Kendi biyolojisinin gereğini yapmaktan kaçınan
insanoğlu şimdi de hayvanın biyolojisiyle oynuyor, onu insana, insanı da ona
düşman yapıyor. Kedinin de köpeğin de yaşayacağı, mutlu olacağı yer bellidir.
Kedi fare yakaladığı zaman mutludur, evde süs hayvanı olduğu zaman değil.
Köpek, çobanın yanında bulunduğu, sürüyü kurda karşı koruduğu sürece mutludur,
fıtratının gereğini yapmanın huzuru içindedir. Bir köpeği eve hapsetmek, onu
kısırlaştırmak, köpeğe karşı haksızlıktır. Hayvan severlerin karşı çıkması
gereken yer burası olmalıdır. Köpek sadıktır, sahibine sadakatini
göstermelidir; hırçındır, dağdaki çakala ya da kurda karşı hırçınlığını
yaşamalıdır. Her hayvana fıtratına göre ortam hazırlamak, iş üretmek hayvan
severliğin gereği, hayvan severlerin görevi olmalıdır. Her hayvanı kendi
fıtratı dışı bir mecrada yaşatmak o cinse karşı saygısızlıktır, haksızlıktır,
suyun akışını tersine zorlamaktır. Her kedi ve köpek terörü, anlayanlar için,
aslında insanlara karşı bir başkaldırma eylemidir.

Her baş ağrısı, bir hastalık
belirtisidir, der hekimler. Ağrının, baştaki yerine göre hastalık teşhisi koyan
hekimler var. Hastalık da vücudun bir isyanıdır. Fizik, biyoloji, sosyoloji yasalarının
egemen olduğu bünyelerde de aynı tepkileri görebiliriz. Her sıkıntı, işlerin
yolunda gitmediğini haykırır anlayanlara. Salgın hastalıklar, iktisadi
dengesizlikler, savaşlar; birer denge bozukluğudur, doğal yasaların ihlalidir.
Saldırganlaşmak, eve ve sokağa mahkûm edilen, kısırlaştırılarak biyolojik
yasası ihlal edilen köpeğin hakkıdır. İnsanlar bunu anlamıyor, ne tuhaf şey”

Tuhaflıklar dünyasındayız. Bunu
yaşamak, kaderimiz. Bu yanlışlıklar iklimindeki yerimiz, duruşumuz ise,
imtihanımız. Hangi olay ve olguya nasıl bakıyor, yaklaşıyor, olaylar karşısında
nasıl davranıyor, ona nasıl çözümler üretiyoruz? Bizim için temel mesele bu.

Her devir, kendi sorunlarını
üretir, çözümlerini de getirir. Sen neredesin?

Kırım’ın İlhakını Tanımıyoruz (8 Senedir)

Yalnızca Rus asıllıların
katıldığı bir Referandumla alınan sonuç, hele hele işgalci Rus askerlerinin güvenliğini sağladığı bir seçimin yüzde 93 buçukluk neticesi asla
tanınanamaz, tanınmamalıdır. Bu noktada – kendi adıma söyleyeyim – ilk defa Obama, Kerry ve Rasmussen‘le
aynı düşünüyoruz.

Bir ülke seçim tantanası ve yolsuzluk / ahlâksızlık kampanası içinde için içini yerken yenir asıl tarihî goller dedik; yiyoruz. Yarın 30 Mart sonrasında bizim Güneydoğu’muzdan
da oldu-bittili bir özerklik / otonomi golü, 1 ay sonrasında da Kıbrıs’ta Birleşik Cumhuriyet
golü yersek maç 3-0’dır. Kim gelirse bunları 3-5 senede çıkaramaz.

Yunanistan kaç senedir krizdeydi; Ege’de
ihtilaflı adaları bile zilliyetimize geçiremedik, aksine eller (Elenler) aldı. Çeçen davasında hem Rus yanlısı Ramzan Kadirov’un keyfine uygun
camileri, sarayları TOKİ’ye yaptrıdık hem de Çeçen mücahitleri ülke dışına kovaladık.

Dağistan’da Doku Umarov’un
öncülüğünde kurulan ve Rusya ile savaşı orada sürdüren Kafkasya İslam Emirliği’nin
savaşçılarını Rusya öyle istediği için yok saydık. Ama para karşılığı Suriye’de Esad’a karşı savaşmalarına ve
Suriyeli sivillerin iç savaşta
öldürülmelerine aracılık yaptık.

Çeçen generallerin İstanbul’da
Rus gizli servisince avlanmalarına ses çıkarmadığımız
gibi çok İslamcı (!) İktidarımız devrinde Çeçen
mülteciler Somalili sığınmacılar kadar bile ilgi görmediler
Türkiye‘nin en büyük ‘metropol’ünün böyük böyük ilçelerinde.

İyi de ne yapmalıyız artık bu
saatten sonra:

-1- Türkiye doğalgazda Rusya
tekelini kıracak hamlelerini hızlandırmalıdır.

-2- Türkiye, Ukrayna’nın
kuzeydoğusundaki ve kraldan daha çok kralcı Rus Kazaklarının (Kozaklar) yenir
bir parçayla Rusya’ya iltihakını engelleyici bir çalışma içine girmelidir.

-3- Rusya’nın Kırım’a
çökmesini “Sıcak Denizlere İnmek ve Boğazları Almak” politikasında
geleneksel bir tehdit olarak algılamalıdır ve bu yönde bir MGK kararı
çıkarmalıdır.

-4- Bağımsız Devletler
Topluluğu’na (BDT) üye olan Türk Cumhuriyetlerine üyeliklerini gözden geçirme
kararı aldırmaya gayret etmelidir.

-5- Yarı bağımsızlığı diğer
cumhuriyetlerin önünde olan Tataristan Cumhuriyeti’nin özerklikten bağımsızlığa
geçişi için aşamalı bir referandum süreci tasarlanmalıdır.

-6- Türk Konseyi ve TÜRKPA
(Türk Parlamenterler Asamblesi) acilen toplanmalıdır, Rusya’yı uyarmalıdır.

-7- Gürcistan’dan ayrılan
Abhazya ve Güney Osetya’nın da aynı yöntemlerle ilhakı olasılığına karşı
şimdiden uluslararası kamuoyu oluşturulmalıdır.

-8- Ahmet Davutoğlu’na seçim
yasağı konmalı ve yerel seçimler için gezmesine müsaade edilmeyerek BM, AB,
AGİT ve NATO nezdinde temaslar sağlaması için yurtdışı gezilerine
çıkarılmalıdır.

-9- Hatta mümkünse Stratejik
Derinliği daha kuvvetli biriyle (örneğin Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan
Bozkır) Dışişleri Bakanımız behemahal değiştirilmelidir.

-10- Bu kısım ‘off the record’dur: Başkent
Moskova’nın asla güvenli bir şehir olmadığı mukabeleten ve mütekabiliyeten
dünyaya gösterilmelidir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 5

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne
kend
i kimseye benzer ne kimse
kend
isine 

Şâirliği

Edebiyat ve
yazı dünyâsına girişi, devrinin gençlerinin çoğu gibi şiir yolu ile olan
İbnülemin Mahmud Kemal İnal, erken yaşta Mehmed Âkif Ersoy’la birlikte ilk
nazım denemelerine başlamış bulunuyordu. On iki-on üç yaşlarına geldiğinde
ifâde ve teknikçe epey gelişmiş olmakla beraber şiiri Mehmed Âkif gibi kendisi
için tek saha olarak almadı. Şekil ve muhtevaca zamanının yenilik modalarına
iltifat etmeyip eski şiirin izinde yürüyerek çoğu gazel tarzında olan
manzumeler meydana getirdi. Hersekli Ârif Hikmet gibi üstatları örnek tuttu, o
vaktin ünlülerinin şiirlerine nazîreler söylemekten hoşlandı. Zaman zaman ‘Nâlânî’ mahlasını kullandı. Şiirlerinde
tema dâima aşk idi. Yılların akışı içinde kaleme aldığı manzumeler hacimlice
bir şiir mecmuasını dolduracak miktara ulaşmakla birlikte bunlara fazla değer
vermedi. Bununla beraber ilmî çalışma ve araştırmalarının iyiden iyiye öne
çıktığı zamanlarda da şiiri büsbütün bırakmadı. Sonraları mizacının sevkiyle
şiirde çok defa latîfe ve mizah vâdisine yöneldi. Ayrıca târihî ve biyografik
eserlerinde, fikrî yazılarında, konu arasına kendi kaleminden çıkma manzum
parçalarla müdâhaleler yapmaktan da hoşlanıyordu. Daha Millî Edebiyat akımı hız
kazanmadan önce hece veznine ilgi gösteren İbnülemin’in bu vezinle yazdığı
manzumeler de az değildir.

Manzumeleri
arasında duygu ve dinî heyecan bakımından na‘tlarının en başta söylenmesi
gerekir.

Şiirin bütün
inceliklerini bilen bu muhteşem tetkik ve tenkit âbidesi, kendisinin şâirliği
ile ilgili menfî hükmünde de büsbütün haksız değil… Ahmet Hamdi Tanpınar için
de aynı hüküm verilebilir: Şiirin sırlarını bilen ender tenkit ve tetkik âlimlerindendi,
buna mukabil, şâirliği çizginin hemen üstünde idi. Yarının edebiyat tarihçisi
O’nun şiirine bir cümle yer verirken, bir olayı hikâye  edişindeki ifâde gücü söz konusu olduğunda uzunca
bir bölüm ayıracaktır. Edebiyat Târihi ile makaleleri ise aşılması zor
metinlerdir.

Fikrî
yazılarında ayrıca ifâdesini bulduğu üzere Hz. Muhammed’e karşı derin bir sevgi
duyan İbnülemin’in na‘tlarının büyük bir kısmı Hüseyin Sadettin Kaynak, Hüseyin
Kâzım Uz ve Hâfız İsmail Nisfet gibi zamanın ileri gelen mûsikîşinasları
tarafından bestelendi. Yakın arkadaşı Hüseyin Vassaf’ın Süleyman Çelebi’nin ‘Vesîletü’n-necât’ına yazdığı takriz ve
bunun içindeki manzum parça, O’nun Hz. Peygamber’e olan duygularının en
kuvvetli olduğu kadar en güzel ifâdesini verir. Bunlardan başka bestelenmiş
ilâhileri ve diğer bazı manzumeleri de vardır. Dağınık olan şiirlerinden elinde
kalabilenleri ‘Mevzun Sözler’ adıyla
bir araya getirdiyse de bastıramadı. Şâir Tâhir Selâm’ın (v. 1844) bir
gazelinin görebildikleri iki beytine şâir arkadaşlarıyla beraber söyledikleri
on dokuz nazîreyi ‘Gülzâr-ı Nezâir
adı altında topladı İbnülemin’in tasavvufî bir kıtasına Feyzü’l-Kemâl ve bir
na‘tına da ‘Mir’âtü’l-Kemâl’ adıyla
Hüseyin Vassaf tarafından etraflı birer şerh yazılmıştır.

Birinci Dünya
Savaşı’nın yaşandığı günlerde bir cuma sabahı konağının, Fransız askerleri
tarafından işgal edilmesi üzerine İbnülemin’in kaleme aldığı dörtlük O’nun
güçlü bir şâir olduğunun göstergesidir:

Dârımızdan dûr edüb berbâd ü tarâc ettiler

Hazret-i Âdem gibi cennetten ihrac ettiler

Zevk bahşâ beyt-i Firdevsî’de eylerken karar

Bir temelsiz külbe-i ahzâne muhtâc ettiler

Şiirlerinden Örnekler

Râm edilmez bir güzelsin vuslatın hulyâ gibi

Her nigâh-ı iltifâtın tatlı bir rüyâ gibi

Bir mücessem neşvesin keyfiyyetin sahbâ gibi

Yok mudur bir niyyetin üftâdeni ihya gibi

Açıklama:

Ele geçirilmez bir güzelsin, seninle beraber olmak hülya
gibi

Her iltifatlı bakışın tatlı bir rüyâ gibi

Neşenin madde hâline gelmiş bir şeklisin, vasfın ise
şarap gibi.

 Sana düşkün olana
hayat vermek gibi bir niyetin yok mudur?

Gazel

Hitâb-ı lutfunu yârin itâba benzetirim

Safâ-yı âlem-i aşkı azâba benzetirim

Görünce rûyini zîr-i nikabda o mehin

Sehâb içinde kalan mâhitâba benzetirim

O nûr-ı çeşm-i mahabbet tebessüm ettikçe

Tulûa mâil olan âfitâba benzetirim

Geçer neşâtı gönülde hazîn yâdı kalır

Zamân-ı vuslatı fasl-ı şebâba benzetirim

Zuhûr edince peyinde hafâ da zâhir olur

Vücûd-ı zâili ayni habâba benzetirim

Ne güllerinde vefa var ne gülşeninde safâ

Cihânı lâne-i bûm u gurâba benzetirim

Nasibi ehl-i kemâli bahâr-ı âlemden

Nasib-i bülbül-i mihnet-nisâba benzetirim

 

Gazel’in Açıklaması:

Sevgilinin lütfeden hitabını azarlamaya benzetirim.

Aşk âleminin zevkini azâba benzetirim.

O ay yüzlü güzelin yüzünü, örtü altında görünce

Bulutlar içindeki aya benzetirim.

 O sevgi gözünün
nûru gülümsedikçe,

 Doğmaya yakın
güneşe benzetirim.

 Sevgiliyle beraber
olma zamanının sevinci geçer,

 Üzüntülü bir hâtırası
kalır, onu gençlik çağına benzetirim.

 O ortaya çıkınca,
arkasından gizlilik de görünür,

Yok olan varlığı su damlalarına benzetirim.

Dünyânın ne güllerinde vefa var, ne de gül bahçesinde
zevk var.

Dünyâyı baykuş ve karga yuvasına benzetirim.

Olgun kişilerin bu dünyanın baharından nasibini,

 Kısmeti ıztırab
olan bülbülün nasibine benzetirim.

Mahmud Kemal İnal, şiiri hiciv sâhasında kullanmakta çok
mâhirdi.

Öyle zenginmiş ki fikri benzemez

En büyük milyarderin sâmânına

Böyle şâir gelmemiş dünyâya hiç

Şiir ü şâ’rı benzemez akrânma

Şi ‘rinin uymaz hesâbı parmağa

Bâhusus gelmez aruz evzânına

Öyle hayranmış ki şi’r ü nesrine

Ehli irfan turp sıkar iz’ânına

Veçhi benzer şi’rine canlar yakar

Şi’ri benzer vech-i nâ râhşânına

Baksa mir’ata olurmuş bî şuur

 Kendi âşık kendi hüsnü ânına

Postu sermiş çıkmamış meyhâneden

Yan verip pîr-i mugan yârânına

Öyle mihnetkeş imiş ki bî misâl

 Düşman ağlar derd-i bî pâyânına

Şişe şişe nûş edüp boş durmamış

Akıbet girmiş zavallı kânına

Kendine her veçhile hemdem bilüp

 Bekri Mistik almış ânı yânına

Yazdılar târihi lâfzi serhoşân

İçti içti s… Orhan cânına.

Çok sık
tekrarlanan ziyaretlerinden rahatsız olduğu şahsa yazdığı hiciv şiiri:

Bir takım lâf ile teşviş-i huzur

Etme ey şâir-i bî şi’r ü şuur

 Her
dakika bana gelmekten ise

Yılda bir kendine gelsen ne olur?

Köpeğe Mersiye:

Mürd olunca eyledi herkes keder,

 Çünki
nâdir bir köpekti Mösyö Pit

Farkı yoktu bâzı insandan ânın

Rûyine baksa demezdi kimse it

Bir mücessem kibr idi pür debdebe

Kuyruğunda var idi sırma şerit

Âleme gelseydi vaktinde eğer

 Arman’ı
sevmezdi Gotye Margirit

Na’t -1

Ey ruh müşahhas ki bütün canlara
cansın

Ağyare nihansın dili yarâne
iyansın

Bayındır eden güllere İrası
revayih

Rayinle de mihrü mehe envar
feşansın 

Her zerre senin lem’ai vechinle
celidir

Zahirde fekat mühri
hafiyüllemansın

Hüsni ezeli, âşıkı hüzni
ezelindir

Bir öyle cemilsin ki cemallerde
nihansın

Aşkındır eden sureti hestiyi
nümayan

Aşkınla ki ayinei imkânü mekânsın

Keşf eyle nikabı ruhuni sırrını
göster

Görsün ki cihan ruhi
lâtifüseryansın

Dünyada yere düşmedi sayen fekat
ey nur

Ukbada rüusı beşere saye resansın

Ey nahbei mahlûkı ahad, gelmedi
mislin

Vallahi ve billâhi vahidi dü
cihansın

Ümidi kerem etmededir salihü
talih

Sen kânı kerem, melcei âfet
zedegânsın

Atfı nazar et haline biçare
Kemalin

Biçarelere lûtfile daim
nigeransın.

 

Na’t 2

Öyle ekmel halk olunmuşsun ki ey
mihri hüdâ

Hâlik-ı âzam, senin halkında
etmiş itinâ

Ferd yaratmış, ferd bırakmış tâbe
mahşer zâtını

Suretü siretde mislin halk
olunmaz bir daha

Etse mirata tekabül hak nüma
vechin senin

Misli mevhumun olur belki o
yüzden runümâ

Lemai hüsnün bütün dünyayı Şeyda
eylemiş

Zerre zerre incizab eyler bütün
dünya sana

Her güzel senden eder ahzi füyuzı
hüsnü an

Afitabı hüsnü ansın matlaın vechi
hüdâ

Öyle bir hüsni müşehassın ki seyr
etse seni

Hüsni mutlak, şübhesiz tekbire
eyler ihtidâ

Hangi cânândır o kim aşkiyle
olsun sine çak

Alkı Âdemden beri uşşakı vahdet
âşinâ

Sad hezarân kere mahv olsa vücudi
ehli aşk

Aşkı canbahşin gönülde ruh gibi
bulmaz fenâ

Can fidayı aşkınız, aşkınla
bulduk biz hayat

Âşık olmuşdur şehidi aşkına çünki
beka

Öyle ümmisin ki ilmin etdi ihyayi
ulûm

Müftekirdir tâ ezelden âlemi
irfan sana

Öyle ümmisin ki tâlim eyleyen
hakdır seni

Bildiren mahlûka sensin halikı
eyhak nüma

Hangi dâhidir o kim nurundan
olmaz müstefiz

Müstefizi nurun olmakdır
hakikatde dehâ

Isrı pekinden eder mi ehli biniş
inhiraf

Devleti sermed, senin irsinde
etdi incilâ

Akli Kâmil, tabiî hükmi cehlindir
senin

Mevlâ aklıselim yektedı ya satıfî

Rahmeti uzmayı haksin cümle
mevcudate sen

Sabitü seyyare nurındır eden
neşri ziya

İsmini ismi İlâhiyle beraber zikr
eder

Çar aktarı cihanda her nefes ehli
nüha

Ey veliyi nimeti âlem, senin sâyendedir

Bunca küfranla beraber nimeti bi
intiha

Ya Resûlullah senin şevkinle oldı
cezbe nak

Zerrei hâki derin Mahmud kemâli
bi nevâ.

 

Gül yüzlü güzelim

Düşdüm senin aşkın ile dağlara

Bak bir kere sinemdeki dağlara

Gönlüm hazin, fikrim ise perişan

Hasretinle oldu halim pek yeman

Bahar geldi, buldu âlem bin safa

Bülbül ile ben ağlarım daima

Behar zevki yerde göğde uyandır

Sensiz behar benim içün hazandır

Yaklaşırdın diken olsam yanıma

Benden kaçar, kasd edersin canıma

Seni seven firkatinle âh eder

Her dakika dost ağlar, düşmen
güler

Yok mu rahmin derdin ile ağlara

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Gece gündüz eyliyorum ben figan

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Güller güler, culer akar her yana

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Güller gibi açılacak zemandır

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Bülbül oldum girdin benim kanıma

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Sevmeyenler gül yüzünü seyr eyler

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim.

 

Lâtifeâmiz bir manzumenin ilk beyitleri

Mandıra çiftliğinin manzarai
mergubi

Getirir hatırı naşadımıza mahbubi

Öyle bir manzara kim cenneti
tanzir eyler

Tabişi zevku safa gözleri tenvir
eyler

Gülşeninde görünür feyzi rebiî
her dem

Hiç tasavvur edemez anda hazanı
âdem

Didei âşıkı şeyda gibi culer
çağlar

Bezmi vuslatda sanırsın ki
gönüller ağlar

Gülleri, dilberi gül ruh gibi can
bahşadır

Bülbüli, bülbüli cennet gibi zevk
efzâdır.

 Her tarafdan geliyor gûşe sadayı şadi

Her sada olmadadır cuşü huruşe
badi

Böyle bir çiftliğe mâlik olanın
unvanı

Olsa lâyık mı değil mülki safa
sultanı

Beyitler

Cilve zari vechi kudret sanma
yalnız turdır

Didei hak bine her bir zerre turı
nurdır

Çeşmi jenk alûdeye etmez tecelli
bir zeman

Nuri paki aşk ancak didei bina
arar

Gözü dünya görür seni görenin

Nuri çeşmi mehabbet olmuşsun.

Şu gülistanı gam alûde misâli
günce

Hande ber Leb geliriz, âh perişan
gideriz.

Muktezayı fitrata ekmekde cümle
ittiba

İsmi zâhir, herkese bir neş’e
izhar eyledi

Ağyâr değil, yâr ediyor derdini
efzun

Güldür seni güldürmiyen ey
bülbüli nalân

İzdihamından şuam etme şekva ey
melek

Bir İlâhî nursun pervanen olmuş
âfitab. 

Bahşi hayret ediyor doğrusu ehli
hirede

Kredi sahibidir bankada şimdi
kırede.

Vermesün adaya fürsat rüzgâr 

Âdemi bir sözle eyler tarümar.

Yayımlanmamış bir şiiri:

Bayezıd Kütüphânei Müdür-i

Umûmîsi İsmâil Efendi vefatına
tarih:

Kırk sene talim’i cilm’u marifet

Etti İsmail Efendi millete

Sâhib’i hulk’i hasen bir zât idi

Lâyık olmuştu bihakkin hürmete

Müşkilâtı hallederdi rıfk ile

Talibi teşvik ederdi gayrete

Nazikâne hâl’ü kali bi riya

Herkesi mecbur ederdi rağbete

Hubb’i hirre cilleti bi çâreyi

Gark ederdi her dakika zahmete

Hirreler uğrunda sarfı nakd’i cân

Eyledikçe vakf olurduk hayrete

Vardı seksenden ziyade hirresi

Hasr’ı evkat eylemişti hizmete

Birbirinden her kedi bedter idi

Seyredenler duş olurdu nefrete

Gözlerinden ekseri mahrum idi

Nail olmazdı zavallı vuslata

Bazısı şiddetle olmuştu uyuz

Uğramıştı her biri bir illete

Nail olmazdı zavallı vuslata

Bazısı şiddetle olmuştu uyuz 

Uğramıştı her biri bir illete

Çünki her gün etle sütle
beslenûp 

Sevk olunmuştu muhalif âdete

Sütlü aşla ballı kaymak pirzola

Onları etmişti hasret sıhhate

Dostlarından bir kaçile kendi
de 

Mübtela olmuş idi ol âfete

İrtihaliyle bütün ahbâbını

Doğrusu uğrattı derd’i zecrete

Geldi yüz hirre dedi tarihini

Gitti İsmail efendi cennete.

Şehadet Kelimesi

     “Eşhedü en lâ
ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh.”

     “Şehadet /
şahitlik ederim ki, Allah’tan başka hiçbir İlâh / Tanrı yoktur. Yine şehadet /
tanıklık ederim ki, Hz. Muhammed Allah’ın resûlü / elçisidir.”

     Bu yüce kelime,
cümle ve ifade; İslâm’ın asıl ve sağlam temelidir.

     Kâinat / evren
üstünde dalgalanan İslâmiyet’in; en nuranî / nurlu, parlak ve en yüce bayrağıdır.

     Evet iman / inanç
ve itikadımız; misak-ı ezelî / ezelî misakımızdır.

    “Elestü bezmi” veya
“Kalu Bela” diye tabir edilen ezelî sözleşmemize dayanan ant ve yeminimizdir.

     Hani, Allah
ruhları yarattığı zaman, onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye
sormuştu.

     Onlar da “Evet,
Rabbimizsin.” diye cevap vermiştiler.

     İşte o hâdise ve
olaydan sonra, ant vermiş. Yemin etmiştik.

     İşte iman; bu
mukaddes / kutsal menşur / ferman ve buyruk olan şehadet kelime ve cümlesiyle
yazılmış ve ifade edilmiştir.

     Âb-ı hayat /
ölümsüzlük suyu olan İslâmiyet ise, bu şehadet kelime ve cümlesinin hayat göze
ve pınarından kaynamaktadır.

     Evet, insan; ebede
/ sonsuzluk ve daimîliğe namzet ve aday kılınmıştır.

     Ancak bu mübarek
kelime, insanlar içinde sadece ebedî saadet ve mutluluk sarayına tayin olunan
ve müjdelenen insanların eline verilen; ezelî bir ferman ve buyruktur.

     Bu mübarek kelime
ve cümle; insanın kalp denilen gayb âlemlerine açık penceresinde kurulmuş
bulunan Rabbanî lâtifenin -ki Allah’ın yalnız kendi sevgisi için yarattığı,
kalbe bağlı ince bir duygudur.

     İşte bunun
fotoğrafıyla alınan nuranî, nurlu timsali / parlak simgesi ile, Ezel Sultanı
olan Allah’ı -ki kudret kuvvet ve iktidarı zamanla kayıtlı olmayan, saltanatının
başlangıcı olmayan Ezel Sultanı  Allah’ı-
ilân eden nuranî / parlak haritadır. Üstelik belâgatlı ve çok beliğ bir
tercümandır.

     Evet, bu Şehadet
Kelimesi -insanın içindeki, iyiyi kötüden ayırabilen, iyilik etmekten lezzet
duyan ve kötülükten elem alan manevi his olan- vicdanın; esrarengiz / esrarlı,
sırlı, gizli ve gizemli olan beligane / belâgatlı nutkunu / konuşmasını;
kâinattaki varlıklara karşı vekâleten / vekalet yoluyla okuyan fasih / duru
sözlü hatibi / açık ve güzel konuşanıdır.

     Evet bu Şehadet
Kelimesi; Kâinata / evrene Hâkim-i Ezelî / ezeldenberi hâkim olup hükmeden
Allah’ı ilân eder.

     Evet, bu Şehadet
Kelimesi; imanı beliğ, noksansız ve güzel bir şekilde, belâgatli konuşarak
tebliğ eden / duyuran, haber veren lisan ve dilin elinde; bitmeyen, zeval
bulmaz bir ferman ve bir buyruktur.

x

     Bu Şehadet
Kelimesi’nde; “Lâ ilahe illallah.” / “Allah’tan başka İlâh diye bir şey
yoktur.” ve “Muhammeden Resûlullah.” / “Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi’dir.” diye
iki kelâm / iki söz vardır. Üstelik bu sözler, birbirini doğrular mahiyette
olup, birbirine en doğru birer şahit ve tanıktır.

     Evet, ulûhiyet /
ilâhlık; Allah’ın hâkimiyeti ile kâinattaki her şeyi kendisine ibadet ve itaat
ettirme özelliği; nübüvvete / peygamberliğe bürhan-ı limmîdir. / Müessir ve
etkileyenden esere, sebeplerden neticelere geçmeyi dile getirir. “Ateş varsa
dumanı da vardır.” denmesi, yani, ateşin dumana delâleti / dumanı, yani yapanın
yapılanı göstermesi gibi.

     Hz. Muhammed ise,
Yüce Allah’ın varlığına; zatı ve lisanıyla bürhan-ı innîdir. / Eserden müessire
/ tesir eden ve etkileyene, neticelerden sebeplere yapılan geçiştir. Dumanın
ateşe delil olması, yani yapılanın yapanı göstermesi gibi.

     Kâinatta görülen
eserlerden; eser sahibinin varlığına geçişi gösteren delilleri düşün. Hem:

   “Madem Allah var, o
halde peygamberle kendini tanıtacak, fermanlarını bildirecektir. Keza,

     Madem peygamber
var, elbette onun davasının esası olarak Allah da vardır.” (Prof. Dr. Şadi
Eren)

“Milli Şehit” Kaymakam Kemal Bey…

Onbir Ayın Sultanı

“Gerçek oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca
sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.”
[Hâkim]

Mübarek
vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her
çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allah-ü Teâlâ, tarafından sevilen kimse,
faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur.
(Mev’iza-i hasene)

 

Eşsiz güzellikler, iyilikler yardımlaşma, huzur
ve mutluluk gibi nadide hazineler getiren sevilmez mi? Elbette sevilir. Geçen
Ramazanın bize bahşettikleri damağımızda tat kaldı. Aramayı, aranmayı,
kavuşmayı, yardımı severliği, affetmeyi, velhasıl iyiliklerde yarışmayı özler
olduk.

Hele pandeminin olumsuzlukları, sevdiklerimizden
uzak kalmak, kimilerimizin yakınlarını, sevdiklerini kaybetmesi içimizde yanan
ateş olmuştu. Yaşadığımız bu hüzünlü günlerin ardından Ramazana kavuşmak ne
kadar huzur verici.

Tatlı koşuşturmalar, ikramlar, hatır sormalar,
özlenen o sıcacık komşuluklar hayatımızda adeta güllerin açmasına vesile oldu.

 İslam’ın
beş şartından dördüncüsü, on bir ayın sultanı, mübarek Ramazan ayında, her gün
oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir
gazasından bir ay evvel farz oldu.
Ramazan, “yanmak” demektir. Bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin
günahları yanar, yok olur. Bu ayda, Allah için az bir iyilik yapmak, başka
aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka aylarda yetmiş
farz yapmak gibidir.

Bu ay; sabırlı, yardımsever, özverili,
hoşgörülü ve affedici olmak, iyi geçinmek ayıdır.

Kimseyi; “kırmamalı, üzmemeli, rencide
olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme, aşağılama” vb. kötü
kelam ve davranışlardan kaçınmalıdır.

 Kendisine kötülük edenlerden, kırıcı söz
söyleyenlerden, münakaşa etmek isteyenlerden, “ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Oruç tutmak, sadece belli bir süre midemizin aç
susuz kalması değildir. Ya da en leziz yemeklerle nefsimizi doyurup, sahura
kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak günü doldurmak hiç değildir.

Ramazan bereketli ve muhterem bir aydır.
Bizlere sunulan bir fırsat, bir ihsandır. O yüzden bu ayı her türlü
güzelliklerle bezeyerek dolu dolu yaşamak gerek. Kendimize güzel ve leziz
ziyafetler sunduğumuz gibi, akrabaya, konu komşuya, aç ve yoksullara da iftar
vererek, yardımda bulunarak, ibadet ve iyiliklerle, güzel davranışlarla ruhumuzu
da doyurmalıyız.

Ramazanın her gecesi, gündüzü, her anı, “bedeni
yormadan, sıkıntıya sokmadan” maddi ve manevi tüm uzuvlarımızla, kalbimizle,
zihnimizle, birlikte ibadetle, iyilik yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle,
huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde değerlendirilmelidir.

Yani bütün azalarımızı, düşüncelerimizi,
gönlümüzü kötülüklere kapatmalıyız.

Güzel, tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı
iyi iş ve söylemlerle, ibadetle meşgul olmalıdır. Tüm insanlara karşı güler
yüzlü, tatlı sözlü, mütevazı, nazik, yüreği sevgi ve merhametle donatılmış,
duygulu, hoşgörülü, yardımsever vb. olmalıdır.

Anne baba, dede nine vb. akrabalar, hısımlar ve
dostlar unutulmamalı, ihmal edilmemelidir. Uzaktaysalar hal ve hatırları
sorulmalı, yakındaysalar davet edilerek gönülleri alınmalıdır. Komşular da
ihmal edilmemeli, hatırları sorularak, gönülleri hoş tutulmalı, gerekli
yardımda bulunulmalıdır.

Bu ayda rızklar artar. Bir kimse, bu ayda, bir
oruçluya iftar verirse, günahları af olur. Bir hurma ile iftar verene de,
yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de, büyük ecirler vardır.

Niyetimiz Mevla’nın rızası için, samimi, sade
ve mütevazı iftarlar verebilmek olmalıdır. İftarın zenginliği, aşırı külfete
sebep olması, nefsi okşayan şaşaalı, gösterişe kayan, israfı körükleyen türden
olması da uygun değildir.

Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ay,
öyle bir aydır ki,” ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu
Cehennemden azat olmaktır.” Bu ayda her tarafta hayır, hasenat, bolluk bereket
olur. Kurtlar kuşlar, börtü böcek bile bu aydan doya doya nasibini alır.

. Edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık bir
kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı, geceler; istiğfar, münacat ve tefekkürle yad
edilmelidir. Böylelikle bedenler latif, geceler huzurlu, gündüzler bereketli,
duygular deruni, zaman kıymetli, ömür mesut geçer. Böyle bir dünya hayatı olanın
ahireti de mamur demektir.

Ramazan, bol sevap kazanmak için bir fırsat, af
edilmek için büyük bir ganimettir. O yüzden iyilik yapmakta, sevap kazanmakta
adeta yarış etmeli, kendi davranışlarını ve yaşantısını en güzel insani
hasletlerle bezemeli, yararlı, sevilen, örnek insan olmalıdır. Bu ayda, amirler
de, emri altında olanların vazifesini hafifletir, oruçlarını rahat tutmalarına
yardımcı olurlarsa büyük kazanç elde ederler.

Ramazan ayı, en büyük nimetlerden, eşsiz
hazinelerden biridir. Kur’an-ı kerim, bu ayda indi. Affın, ihsanın, bereketin,
iyiliklerin, güzelliklerin, manevi atmosferin yağmurlar gibi gönüllere aktığı,
eşsiz müjdelerin dolu olduğu bir aydır. Bir günü, bine bedeldir. Farzlara
yetmiş kat sevap verilir. Nafilelere farz gibi sevap verilir. Hele içinde bir
de, “bin aya bedel olan Kadir Gecesi” vardır ki, nimet üstüne nimettir.

Bu öyle mübarek bir aydır ki, orucunu bütün
uzuvlarıyla, bütün ruhuyla en samimi, içten duygularla tutan mümin tertemiz
olur. İşte hakiki oruç budur ve böyle olmalıdır.

O yüzden Ramazanın her günü bayramdır, çünkü her
gün binlerce, yüz binlerce Müslüman affa uğruyor.

Bu günlerin kıymetini bilip değerlendirenin,
bütün bir senesi bereketli geçer.

Oruçluya Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur.
Hazineler elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf aleyhiselama sorulunca; “Tok olunca açları unutmaktan korkuyorum”
buyurmuştur.

Dünyada misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak
ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir.
Her fani ölümü tadacaktır. Geçen sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda
yoklar. Kimilerimiz de bundan sonraki Ramazanda olmayacaktır. Öyleyse bu Ramazan
bir fırsat, bizlere hediye edilmiş büyük bir ihsandır. Bu nimetten
yararlanmasını bilenlere, gönlüne hikmet pınarlarını, merhamet duygularını,
sevgi ve dayanışma aşkını akıtanlara ne mutlu.

Allah-ü Teâlâ, bu mübarek ayda O’nun şanına
yakışacak, kulluk yapmayı, razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, sağlığı,  maddi ve manevi, huzuru cümlemize nasip
eylesin! Âmin.

Sevgiyle kalın…

Kocaeli’nin En Küçük Problemi Kocaelispor

Kocaeli Türkiye’nin en büyük
köyüdür. Kocaeli’nin büyük bir köy olması hususunu hem çarpık kentleşme hem de
sosyolojik olarak İbn-i Haldun’un deyimiyle “bedeviliğin” modern sosyologların
tabiriyle ise “köylülüğün” şehre tahakküm etmesi şeklinde anlayabilirsiniz.
Anti parantez olarak şunu ifade edelim buradaki “köylülük” kavramı köyde doğma
büyüme anlamına gelmemekte, sosyolojik olarak sadece kendini düşünen, kendi
menfaati için toplumun ortak menfaatlerine zarar veren hatta yok eden, içinde
yaşadığı toplumla birlikte yaşamaya dair en ufak bir sorumluluk ve hatta
umursama özelliği taşımayan dar görüşlü bir kitleyi kast etmektedir. Kocaeli
maalesef siyasetinden iş dünyasına akademik yapısından spor camiasına kadar her
alanda bu köylülüğün boyunduruğu altındadır. Bu “köylü” tahakkümü de şehri her
alanda umursamazlığa, sorumsuzluğa, vizyonsuzluğa, beceriksizliğe mahkum
etmektedir.

 

Kocaeli’ye baktığınızda 20 yıldır
iktidar partisi tarafından yönetilmesine rağmen plansız, düzensiz, daracık bir
bölgeye sıkıştırılmış çirkin bir şehircilik, kötü bir alt yapı, bugün bile
insanı çileden çıkartan ve yarın bu yöneticilerin asla çözüm bulamayacakları
seviyeye gelen trafik sorunu, çağın çok gerisinde kalmış bir toplu taşıma
sistemi (!), bozuk yollar, özellikle merkezi yerlerde kangrene dönmüş bir
otopark sorunu, kültür sanat faaliyetlerindeki kısırlık vs. vs. gibi pek çok
problemi görüyorsunuz. İşin daha da kötüsü, bu problemleri görüp çözmeleri
gerekenler, yani başta Büyükşehir Belediye Başkanı olmak üzere ilçe belediye başkanlarının
bu problemler karşısında “summun, bukmun
ve umyun”
olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla da Kocaeli’nin
problemlerinin bu zat-ı muhteremler tarafından çözülebilmesi imkan ve ihtimali
bulunmamaktadır.

 

Şehrin yerel yönetici olan bu
zat-ı muhteremlerin iş yapar görünmek ve göz boyamak amacıyla sığındıkları en
büyük liman ise Kocaelispor. Boyunlarında Kocaelispor atkısıyla tribünlerde poz
vermeyi bir yerel yöneticilik başarısı gibi göstermeye çalışırken son derece
komik duruma düşüyorlar.

 

Burada yeri gelmişken
Kocaelispor’a da değinmek lazım. Kimse kusura bakmasın ama Kocaelispor bu
şehrin büyük bir ayıbıdır. Bu ayıbın sebebi takımın başarısız olması falan
değildir. Bu ayıbın sebebi, Kocaelispor’un tıpkı Kocaeli’nin yerel
yönetimlerinde olduğu gibi iş bilmez, vizyonsuz, günü birlikçi zihniyetle
yönetiliyor olmasıdır. Kocaeli gibi 2,5 milyon nüfusu olan bir şehrin takımı
toplama transferlerle oluşturulmamalı, bu şehrin bütün amatör kulüpleri
Kocaelispor’un pilot takımı olmalı ve Kocaelispor sadece alt yapıdan
yetiştirdiği ve/veya pilot takımları olan Kocaeli’nin amatör kulüplerinden
yetişen oyuncuları oynatan ve bu oyuncuları yıldızlaştırıp başka kulüplere
transfer ederek devasa bonservis gelirleri kazanan bir kulüp olmalıydı. Ama
heyhat!

 

Konumuz Kocaelispor değil. Ancak Kocaelispor
geçen maçta Denizlispor’dan 5 gol yiyip de bütün şehirde ciddi bir üzüntü hakim
olunca şunları ifade etme ihtiyacı hasıl oldu;

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
belediyecilikte başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
şehir planlamacılığında başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
çarpık kentleşme konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
toplu taşımacılık konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
trafik sorunu konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
otopark sorunu konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
hava kirliliği konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
kültür sanat faaliyetleri konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
şehrin imkânlarının şehir için yani sizler için kullanılması konusunda başka şehirlerden
5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, boyutları bu
yazının hacmini aşacak pek çok hususta başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Bu kadar 5 yedikten sonra müsaade
edin de Kocaelispor da bir kerecik 5 yesin. Emin olun diğerlerinin yanında
bunun pek bir ehemmiyeti yok.

 

Bu ülkede İstanbul’dan sonra en
fazla vergiyi şehir olarak siz ödüyorsunuz ancak devletten ve belediyelerden
hizmet alma konusunda en kötü hizmeti siz alıyorsunuz! Siz böyle bir kötülüğü
hak etmiyorsunuz. Hak etmeden maruz kaldığınızın bu kötülüğün yanında Kocaelispor’un
başarısızlığının ne ehemmiyeti olabilir ki? Bilin ki bu şehrin pek çok büyük
problemi var ve bu problemlerin en küçüğü Kocaelispor. Vesselam…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 4

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 Hayatından Kesitler – 4

Er Kişi

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, hâkîki mânâda bir ‘er
kişi
‘ idi. Sözünü kimseden sakınmaz. Allah’tan başka hiçbir kudrete bel
bükmez, beşerî zaafların çoğundan kurtulmuş, zillet nedir bilmez, Hakk’tan
başka her şeye kafa tutmuş, geleneklere bağlı, mert, dostluklarına sadık…
Hâsılı, kuvvetli bir Müslümandı. Kısacası, adamdı. Etrafımızda bütün bu
vasıfların tersine yaşayan insanları görüp de O’na ve O’nun gibilere hürmet
duymamak başlı başına bir küfür olur. Çünkü küfür, hakkı kabul etmemektir.

***

Geveze ve
fuzûlî insanlarla karşılaşınca hiç acıması olmayan bir insan kılığına bürünür,
saldırgan bir üslup kullanırdı. O’nun huzurunda bulunulduğu sırada Osmanlı edep
ve erkânına son derece riâyet edilir meselâ yerden temennalarla selamlaşılırdı.
Bu uygulamaya aykırı davranan kimseden hiç hoşlanmaz, hemen azarlayıverirdi.

***

Şâibeli bir
politikacı, İbnülemin’in konağındaki bir mûsikî meclisine geldiğinde sormuş: ‘Siz burada ne çalıyorsunuz?’

Üstâdın
cevabı: Biz burada saz çalıyoruz; ya siz Mecliste ne çalıyorsunuz?

***

Rus sefiri
meşhur İgnatiyef, izinli olarak memleketine giderken vedâ için geldiği sırada
Sadrıâzam Yusuf Kâmil Paş’ya sorar: ‘Efendimize
Rusya’dan ne getireyim
?’ Paşa’nın cevâbı pek güzeldir: ‘Bir problem getirme, başka hiçbir şey
istemem
!’

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Basın
Hayatına Girişi

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, erken yaşlarından itibaren şiire başlamış olmakla beraber
basında imzasının görünmesi bu yoldan olmadı. O’nun yazı ve basın hayatına
girişi gazetedeki yazıları iledir. İlk basılı yazısı ‘Ömr-i Beşer’ adlı uzunca bir makaledir. Bu ilk yazıyı aynı gazetede
Ticâret ve Erbâb-ı Ticâret’ ve ‘Hulâsa-i Zirâat’ adındaki hacimli
makaleleri tâkip etti. Yazıları Tarîk Gazetesi’yle sınırlı kalmayıp devrin
muteber diğer basın organlarında da yer bulmakta gecikmedi. Basın dünyâsına
girişinin sekizinci ayında artık devrin en önde gelen gazetesi Tercümân-ı
Hakîkat’te idi. Oradaki ilk yazısı, Irak’tan gönderilmiş bir okuyucu mektubuna
cevap olarak yazdığı ‘Umrân-ı Irâk
adlı makalesidir. Kendisini gazeteye bağlayan ve devamlı yazma yolunu açan ‘Bir Hâlet-i Fizyolokiyenin İzahı’ adlı
ikinci yazısı oldu. Gazetenin tertiplediği bir anket dolayısıyla kaleme alınan
bu yazı Ahmed Midhat Efendi ile kendi arasında karşılıklı bir yazışmayı
başlattı. Ahmed Midhat Efendi’den devamlı gördüğü takdir ve teşvik İbnülemin’i
O’nun gazetesine iyiden iyiye bağlar. Tarîk ve Mürüvvet’e de yazmakla beraber
Tercümân-ı Hakîkat böylece İbnülemin’in en fazla yazı yazdığı gazete oldu.
Önceleri makale ve kitapçıklarından bazılarına Emin Paşazâde Mahmud Kemal diye
imza atmakta iken daha sonra isminin başına İbnülemin künyesini koydu ve o
zamanda itibâren bu künye ile meşhur oldu.

Ahlâk, terbiye,
iktisat ve mûsikî gibi bahisleri ele alan İbnülemin’in, ansiklopedik mâhiyetteki
birkaçı bir tarafa bırakılırsa yazılarında sosyal konular ağır basmakta idi.
İslâm’ın çalışma ve başkalarına faydalı olma prensibinden hareketle bir çalışma
ahlâkını temellendirmeye gayret eden İbnülemin’in ‘Hulâsa-i Ticâret’, ‘Hulâsa-i
Zirâat
’, ‘Umrân-ı Irâk’, ‘Reddiye’, ‘Sa‘y ü Gayret’, ‘Atâlet
Mûcib-i Mazarrattır
’, ‘İhtiyaçtan
Kurtulmak Kabil mi
?’, ‘Tesviye-i
İhtiyaç
’, ‘Sanat ve Maarif Bâis-i
Servettir
’, ‘Ekālîmin İnsan
Üzerindeki Tesiri
’ adlı makaleleri hep bu felsefe etrafında toplanır.
Bunları ‘Sa‘y-i Beşer’ adıyla bir
kitapta bir araya getirdiyse de bastıramadı.

Kültür Târihimiz ve İbnülemin Mahmud Kemal
İnal

Semere-i hayât,
(hayatın meyvesi, verimi) hayır ile yâd olunmaktır
’ diyen İbnülemin Mahmud
Kemal, bu millete ve vatana hizmet etmeyi şerefli bir vazife telakki eder. ‘Vatanımızda yetişen erbâb-ı mârifeti bilen
ve bilmeğe çalışan da kalmadı. Kimden öğrenip kime öğretelim
?’ diyerek
hemen işe girişen bu ‘kalem ve kelâm
efendisi
’ büyük insanın, bizlerden, yaptığı güzel hizmetlere karşılık tek
istediği hayırla yâd edilmek ve duâdır. Eğer ‘Son Sadrıâzamlar’, ‘Son Asır
Türk Şâirleri
’, ‘Son Hattatlar’,
Hoş Sadâ’ gibi tezkirecilik
geleneğinin devâmı olan o kıymetli eserler ortaya konulmasaydı, Türk kültür
hayatı büyük bir boşluğun içinde kalacaktı. Meselâ bu eserlerin içinde ‘Son Asır Türk Şâirleri’nde edebiyat
târihimizde yer alan pek çok şâir olduğu gibi, isimleri sâdece bu eserle
bilinecek olan birçok kişi de vardır. Peki İbnülemin ve edebiyat târihimiz bu
eserle en mükemmel şâirlerden üçüncü dördüncü seviyedeki şâirleri de bilmekle
ve en hurda teferruatlara kadar girmekle ne kazandı? Kuşkusuz büyük bir eser ve
büyük bir bakış açısı kazandı. Nasıl Himalayaların en yüksek noktası Everest,
bu yüceliğini kendisini vücûda getiren dağ silsilelerine borçluysa; şiirleriyle
sevindiğimiz, hüzünlendiğimiz, Türkçemizi güzelleştirdiğimiz büyük şâirlerin ve
sanatlarının ortaya çıkmasında da bu basit ve sıradan insanların kurduğu kültür
meclislerinin büyük rolü olmuştur.

İbnülemin
Mahmud Kemal’in diğer bir özelliği eserlerinin merkezinde dâima kendisinin
bulunmasıdır. Şüphesiz gelenekten gelen bu husûsiyet, tezkireciliğimizin son
temsilcisi İbnülemin’e de tesir edecekti. Bu konuya bir örnek teşkil etmek
üzere Tanpınar’ın şu sözlerini nakletmek yerinde olacaktır:

İbnülemin Mahmud Kemal Bey, sonradan gelen
bir şâhit gibi yazardı. O’nun için aktüalite ve polemiğin muayyen bir zaman
hududu yoktu. Bu yüzdendir ki, eserlerinin mevzuu ne kadar değişirse değişsin,
dâima kendi tercüme-i hâli imiş hissini verir. Son Sadrıâzamlar’ı, belki Son
Asır  Türk Şâirleri’ne ilave ettiği kendi
tercüme-i hâli kadar şahsına bağlıdır. Çünkü bize, Mahmud Kemal Bey’i içinde
yetiştiği müessese ve etrafındaki insanlarla verir
.’

Tanpınar’ın
belirttiği üzere İbnülemin anlattıklarında dâima hâdiselerin merkezindedir.
Kişiler O’na ya dostluk mevkiinde ya adâvet (düşmanlık, hasımlık) üzere
bulunurlar veya akrabalık bağıyla bağlıdırlar. Tâbir câizse, İbnülemin bütün eserlerinin
başrol oyuncusudur. Tam da Tanpınar’ın dediği gibi eserleri ‘dâima kendi tercüme-i hâli imiş hissini
verir
.’

İbnülemin’in
kültür târihimizde oynadığı en önemli rollerden biri de ‘Evkaf-ı İslâmiye Müzesi’nin açılışındadır. Müze, bu adıyla 27 Nisan
1914 târihinde açıldı. Bugün adı ‘Türk-İslâm Eserleri Müzesi’ olan bu kültür
yuvasının teşekkülünde İbnülemin’in hayatî hizmetleri olmuştur. Yaşadığı mâziyi
âtiye intikal ettirmesini bilen bu mahâretli adam bu hizmetiyle de vatanın
üzerine millet nâmına en güzel mühürlerden birini nakşeylemiştir. İbnülemin bu
müzenin teşekkülünde bizzat çalışmış, İstanbul’da gücünün yettiği her yere
gitmiş, hiç ummadığı yerlerden topladığı kıymetli sanat eserleriyle Türk kültür
hayatını bir kere daha ihya etmesini bilmiştir. İsterseniz bu müzenin
hikâyesini, biraz da kendisinden dinleyelim:

‘Uzun müddet
enva-ı müşkilâta (çok ve çeşitli güçlüklere) mukavemet edilerek İstanbul ve
havâlisindeki câmiler, mescidler, tekkeler, vakıf mektepler, türbeler, mâmur ve
harab sair mebani-i Hayriye, mahzenler, bodrumlar ve tavan araları arandı. Ümid
edilmeyen yerlerden pek mühim ve nâdir asar ve eşya meydana çıkarıldı. Mimar
Sinan merhumun eseri olan ve pek berbad bir halde bulunan Süleymaniye İmareti
tathir ve tâmir ettirildi. Eşya tanzir ve tasnif edildi. (…)

‘Bu müze tesis
olunmasaydı mefahir-i milliyeden (millî iftiharımızdan) madud (sayılan) olan
nefis ve nadir eserler-emsali gibi- Avrupa ve Amerika müzelerini tezyin
edecekti (donatacaktı, süsleyecekti) ve bir kısmı da yangınlarda yahut birtakım
kıymet na-şinasların (kadir-kıymet bilmezlerin) ellerinde mahvolub
gidecekti.(…)

Vatana ve
millete edilen hizmetleri, Allah zâyi etmez, ecrini (mükâfatını) ihsan buyurur.

Evet, Allah
vatana ve millete edilen hizmetlerin ecrini boşa çıkarmaz. Ülkenin en zor
zamanlarında cephede askerlerimizin yaptığı müdafaayı, içte kültür hayatımızda
yapan bu harikulâde insanın güzel hizmetleri bunlarla sınırlı değil elbette. ‘İsimleri unutulmuş, nesilleri kesilmiş, bir fatiha
okuyacak kimsesi kalmamış
’ sanat, edebiyat ve ilim erbabımızın, özellikle
de bizlerin İbnülemin’e şüphesiz büyük bir vefa borcu vardır. Otuz yılı aşkın
bir zaman diliminde hazırlanan eserler; tezkîreler; vatan sathında çürümeye,
yağmalanmaya ve O’nun ifâdesiyle kıymet nâ-şinasların eline terkedilmiş paha
biçilmez sanat eserlerinin ihyası… Bunlar kelimelerle ifâde edilmez. Bunlar
kıymet bilmekle anlatılabilir şeylerdir.

Henüz on altı on yedi yaşımda iken
gazetelere yazı yazmağa başlamıştım
.’ diyen İbnülemin, tam yetmiş yıl o
kalemi elinden düşürmemiştir.

İbnülemin,
yukarıda da çeşitli vesilelerle belirtildiği gibi bizim olanı, bize ait olanı
anlatıyordu. O’nun bize bu kadar sıcak gelmesindeki hikmet belki buna dayanır.
Nasıl ki, insan her an uzaklaştığı hâtıralarından bir şeye tesâdüf edince
tuhaf, tatlı bir ıztırap hissi duyarsa, İbnülemin’i okurken de böyle duygulara
kapılmak pek mümkündür. İnsanların süratle sıradanlaştığı, yerli kıymetlerin
kozmopolitlik uğruna yok edildiği bu devirde bizim olana, bize kimliğimizi
veren kültürümüze ne kadar çok ihtiyacımız vardır! Bu sebeple İbnülemin’i
dikkatle okumalıyız. Onun eserlerini her fırsatta tanımalı ve tanıtmalıyız. Bir
Selçuklu mîmârisinin kapısındaki ihtişam nasıl bizi mest ediyorsa, bir Osmanlı
çeşmesinden dökülen suların şırıltısı bizi nasıl eski âlemlerin güzelliklerine
dâvet ediyorsa, aynen bunlar gibi İbnülemin de bizim olanı hissettiren
şahsiyeti ve eserleriyle hepimizi etkileyecek ve kendisine hayran bırakacaktır.

İslâm Mütefekkiri ve Ahlâkçısı Mahmud Kemal
İnal

1896 başından
itibâren yılı Aralık ayı başında Tercümân-ı Hakîkat Gazetesi’nde ‘İslâmiyet’ konulu yazılar yazmaya
başladı. Bu yazılar, okuyucuların dikkatini çekiyor, diğer gazetelerde de bu
yazılardan takdirle bahsediliyordu. Yazılarda; İslâm dîninin yüceliğini,
ahlâkî, medenî ve insânî değerleri ele alınıyordu. Bu yazılar 1900 yılına kadar
devam etti. Yazılarında; İslâmiyet’in terâkkiye mâni teşkil etmediği,
aksine;  kendinden önceki dinlerle kıyaslanamayacak
ölçüde medeniyete ve insanlık âlemine değerler kazandırmış olduğunu ısrarla
ortaya koyuyordu. Yazdıklarıyla sâde okuyucuların ve meslektaşlarının değil,
İslâmî otoritelerin de yakından ilgilendiği görülüyordu. Umûmî kanaat;
İbnülemin Mahmud Kemal’in mükemmel bir İslâm ahlakçısı orduğu noktasında
birleşiyordu. Yazılarının takdirle karşılanmış olması O’nu, mesele ile daha
yakından ilgilenmeye yönlendirdi. Mâtüridî’nin yolunu tâkip ediyor,
İslâmiyet’in akıl ve bilgiye dayanan ve sâdece ona îtibar eden bir din olduğunu
Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadislerden örnekler vererek açıklıyordu. Zaman zaman
tekrarladığı düşünce; İslâmiyet’in insanlığa saâdet ve aydınlık getirdiği
hakîkatı idi.  Bu hizmetin farz-ı ayın
olduğunu belirtiyor bu arada; Kur’ân-ı Kerim’in mevcut tefsirlerinin günümüz
insanının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığını belirtiyordu. Yeniden
hazırlanacak tefsir kitaplarının Avrupah araştırmacıların da faydalanacakları
özellikte olması gerektiğini iddia ediyordu. 

Devam
ettirdiği makalelerden bazılarının başlıkları şöyle idi: ‘Âlem-i İslâmiyet’, ‘Dîn-i
İslâm
’, ‘Hayrü’n-nâs men yenfeu’n-nâs’,
Hel yestevillezine ya’lemûne vellezine
lâ ya’lemûn
’, ‘Medeniyet-i Sahiha’,
Bir Mektub-Fezâil-i İslâm’, ‘İslâm’, ‘Garb Mektûbu’, ‘Fezâil-i
İslâmiyye ve Üç Yüz Bin Nüfusun İhtidâsı
’, ‘Şehr-i Ramazan’, ‘Aleyke’s
Selâm ey Nebiyyü’l- Vera
’, ‘ltizâm-ı
Hasenât ve İsti’dâ-yı Merhamet
’, ‘Nizâm-ı
İlâhiyye
’, ‘Terbiye-i Esâsiyye’,
Dîn-i Hak’ ve diğerleri…

İbnülemin
Mahmed Kemal İnal’ın yakından ilgilendiği bir başka konu, ‘Medeniyet’tir.  Medeniyet
felsefesinin esaslarını ortaya koyarken ‘medeniyet-i zâhire’ ‘medeniyet-i
kâzibe’ ve ‘medeniyet-i sahiha’ ‘medeniyet-i hakîka’ yâhut ‘medeniyet-i bâtına’
olmak üzere iki ayrı medeniyet tipinin mevcud olduğunu ileri sürüyor. O’na göre
medeniyet-i zâhire, teknik ve sanâyinin meydana getirdiği bir takım göz
kamaştıran görüşleri sergiler. Ancak bu medeniyet tarzı mânevi değer ve
faziletlerden mahrum, insanların refah ve saâdetten aynı şekilde
faydalanamadığı, bir kısmının açlıktan öldüğü veya intihar ettiği, işsizlerin
fakirlik içinde kıvrâhdığı ve insanı yücelten ahlâkî değerlerin mevcut olmayışı
neticesi en başta cinâyet işlemek gibi kötü fiil ve yollara düşüren bir
sistemdir. Medeniyet-i sahiha ise din, ahlâk, adâlet gibi üstün mânevi
değerlere sâhip, insanlara her türlü refah ve saâdetin sebep ve şartlarını
sağlamayı gaye edinmiş bir medeniyettir. Bu medeniyet, insanlara maddî ve
mânevî saâdetlerini kazandırma yolunda birbirilerine yardım ve merhamet etmek,
her hususta adâlet, başkalarının hakkını çiğnememek. kendi menfaati için umûmun
menfaatine zarar vermemek, nesânî hazlar uğruna insânî meziyetleri fedâ
etmemek, vicdânı her şeyin üstünde bir hakem olarak kabul etmek, Allah’ın
rızâsını kazandıracak hayırlı işlerde bulunmak gibi ahlâkî güzellik ve fazîletlerin
hâkim olduğu bir medeniyettir. Allah’ın emrettiklerini yerme getirmek, men
ettiklerinden ise kaçınmak sûretiyle kazanılan bu erdemlerin, bütün ahlâkî
güzelliklerin temeli ve kaynağı dindir. Bütün bunlar hak din sâyesinde meydana
gelir. Daha sonraki yıllarda bu konuda son hüküm olarak şöyle der: ‘Târihin kesin dellilerle ortaya koyduğu ve
isbat ettiği hakîkat, beşeriyetin tekâmülü ve medeniyet-i hakîkiyyenin vücud
buluşunun İslâmiyet’in gelişiyle mümkün olduğudur’

Bilgiyi,
aydınlanmayı ve çalışmayı emreden İslâm, bu bakımdan getirdiği disiplinle öbür
dinlerin çok üstünde olduğu gibi, insanları öğrenme ve çalışmaya memur kılmakla
hem ferdin, hem toplumun refah, saâdet ve yükselme şartlarını sağlama yolunu da
açık tutmuştur. İslâm dünyâsmda O’nun doğrultusuna girmeyenler geri kalmışlar,
bilgi ve çalışmanın getireceği nimetlerden nasip alamamışlardır. Müslüman
ülkeler, İslâm’ın bu disiplinine sâdık kaldıkları zamanlarda medeniyet ve
refaha yükselmişler, onu ihmal ettiklerinde de gerilemişlerdir. Geri kalma, yüce
dînin kendisinden kaynaklanmayıp onun emir ve hedeflerinden uzak kalmanın bir
neticesidir.

Bütün bu
fikirler, Mahmud Kemal İnal’a çok genç yaşında iken, büyük îtibar sağlamıştır.

Roman ve Hikâye Yazarlığı – Edebiyat
Üzerine Yazıları:

İbnülemin’in
yazı faaliyeti bir müddet sonra Selânik basınına da açıldı. Bir yandan
İstanbul’daki gazetelere yazarken bir yandan da Selânik’in başta gelen yayın
organlarından Asır Gazetesi’yle edebî Mütâlaa Dergisi’ne yazılar
yetiştiriyordu. Selânik basını sansürün baskısından oldukça uzak kalabildiği
için zamanın diğer bazı yazar ve edebiyatçıları gibi bir kısım yazılarını oraya
göndermeyi tercih etmekteydi. Tercümân-ı Hakîkat’e yeniden döndüğü 1895 yılı Aralığının
sonlarına doğru Asır Gazetesi’nde de imzâsı görülmeye başlanan İbnülemin, 1896
Ağustos’undan itibâren artık Mütâlâa’nın da yazar kadrosundaydı. Ayrıca Mehmed
Âkif Ersoy gibi arkadaşlarıyla berâber önceki kadrosu yerine idâresini ele
aldıkları edebiyat ve fikir dergisi ‘Resimli
Gazete
’de makaleler yazıyordu. Bu devredeki kalem faaliyeti, O’nun fikrî
şahsiyetini aksettirmesi kadar roman ve hikâye yazarlığına açılan edebiyatçı
tarafını da ortaya çıkarmaktaydı. Bu türe giren eserlerinde sürükleyici ve
başarılı bir tahkiye kabiliyeti gösteren İbnülemin M. Kemal, ilkin ‘Sabîh’ adlı târihî romanla işe başlayıp
daha sonra hissî konular seçerek gözyaşı döktürecek durum ve halleri işlemekten
hoşlandığı roman ve hikâyelere yöneldi.

Cismanî Haşir

     “Ve’l-ba’sü
ba’de’l-mevt hakkun.” / “Ölümden sonra (Kıyamet günü, hesaba çekilmek üzere
yeniden) dirilme haktır.”

     Şüphesiz, cismanî
haşir haktır, doğrudur ve olacaktır. Ağacın meyvası olduğu gibi, dünya
hayatının da meyvası vardır. O da ebedî / sonsuz hayattır. Meyvasız ağaç
kesilip atıldığı gibi, ölümden sonrasız hayat da, meyvasız ağaç sayılır.
Anlamsızdır.

     Geceden sonra
sabah, kıştan sonra bahar olduğu gibi, ömrün de sabahı ve baharı vardır. O ise,
haşir sabahı ve baharıdır. Yani cismanî / bedenî haşirdir. Beden ve ruhumuzla,
haşir meydanında yer almamızdır.

     Evet, insan ömrü
gece ve kış gibidir. Ömür gecesinin sabahı, ömür kışının bitiş ve sonrası ise,
ebedî / sonsuz hayatın başlangıcıdır.

     Yatağa uyanmamak
ve kalkmamak için mi uzanırız? Tabii ki, daha zinde, daha canlı, daha enerjik,
daha istek ve arzulu olarak uyanmak üzere yatarız.

     İşte mezara da,
haşir sabahında uyandırılmak için konuluruz.

     Maddî-manevî ilk,
orta, lise ve üniversite denen eğitim kurumlarından mezuniyet: Dünya hayatını
tanzim ettiği ve belirttiği gibi, aynı zamanda, ölümden sonra başlıyacak olan
müspet-menfî ebedî hayattaki huzur, refah ve manevî mevkiimizi, yani cennet
veya cehennemlik oluşumuzu da tayin eder.

     Zira insan;
hayatının en güzel yıllarını vererek elde ettiği sonucun; fıtrat ve yaratılış
gereği olarak devamını da istiyor. Evet insan elde ettiği, kazandığı hiçbir
şeyi kaybetmek istemiyor. Bitmesini arzu etmiyor. Hep devam ve hiç bitmesin
diyor.

     İçimize bu “devam
arzusunu” biz koymadık. İçimizden bize seslenen ve dinmeyen bir arzu, bir istek
olan bu ses, bu haykırış; kulaklarımızda yankılanıp durmakta ve şu hakikati,
daima dile getirmektedir:

     “Vermek
istemeseydi, istemek vermezdi.”

     Kulak için
sesleri, göz için tabiatı, kalp için sevilecekleri, mide için sayısız rızıkları
yaratan Mükrim / İkram edici, Kerîm bir Zât olan Yüce Allah; elbette -kendisi
için yarattığı- kulunun mahiyetine yerleştirdiği; ebed ve sonsuzluk arzusunun
sesine kulak vermemesi mümkün mü?

     Elbette mümkün
değil. Çünkü: “Vermek istemeseydi; istemek vermezdi.”

     Öyleyse, cismanî /
bedenî haşir haktır, doğrudur ve olacaktır.

     Bu hakikat; yalan
söylemesi asla söz konusu olmıyan Hz. Muhammed tarafından, yeterince
dillendirilmiş. Bu gerçek; şüpheye yer bırakmıyacak şekilde Kur’an-ı Kerîm’de
en güzel, en veciz bir üslûpla dile getirilmiştir.

     Vasıta ve araçlara
niye bineriz? Bir yere varmak için değil mi? Yoksa, biraz da vaktimiz araçlarda
geçsin diye mi? Böyle bir cevap karşımızdakine, hakkımızda: “Delinin zoruna
bak!” dedirtir ancak.

     İşte dünya da, bir
araç. Hem de ne araç! Hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında, baş
döndürücü bir hızla dönerek; insanları haşir meydanında indirmek üzere yol
almaktadır.

     Gelmiş geçmiş tüm
insanların hesabının görülmesinden sonra; kâinatın ebed sayfası açılacak ve bir
daha hiç kapanmıyacaktır. Çünkü okula mezun olmak, işe emeklilik için
gittiğimiz gibi, dünya mektebine de, bizleri ebediyete mezun etmesi maksadıyla
gitmiş oluyoruz.

     Evet insan
kaybetmek, unutmak, sonlu ve bitimli olmak istemiyor. Nitekim bunun için
sidiler, plâklar hazırlıyor, kitaplar yazıyor, filimler çekiyor; hafızası her
şeyini hıfz edip muhafaza ediyor.

     İnsan da, çevresi
ve kendisinin; yaptıkları, gördükleri, işittikleri ve bildikleri kaybolmasın,
hiç olmasın ve yok olmasın diye, bunca buluş ve icatları yapmış ki, olanlar,
yapılanlar ve söylenenler; nisyan ve unutulma gayyasına düşmesinler. Elimizden
uçup gitmesinler; hep devam üzere kalsınlar diye.

     O halde “Ölümden
ne korkarsın? Korkma ebedî varsın.”

     Hem “Ölüm güzel
olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”  

Türk Ekonomisinin Ölçüsü: Bergen Filmi mi?

Çarşı Pazar
malûm neye dokunsanız el yakıyor. Fiyatlar, çok değil sekiz ay öncesine göre en
az 4-5 kat arttı. Bu artışları görmek için ekonomist olmaya gerek yok.


Sokak
röportajlarından dinliyoruz. Halka bir soruluyor bin ah işitiyoruz. Ancak
halktan kopuk yöneticiler ise uçuk kaçık öneriler sunuyorlar.

-Cumhurbaşkanı
milletten sabır istiyor.

-Maliye
Bakanı: “gözlerimin içine bakın, parıltıyı göreceksiniz”

-Hükümet
sözcüsü: “Zamları Devlet yapmıyor.”

-İktidar
gurup başkanvekili: “Pide almayın hemen bayatlıyor.”

-İktidar
milletvekili: “Kışın domates yemeyin tadı yok.” Diyor.

-Ekranların
gediklisi yandaş Cem Küçük: “Ekonomi abartıldığı kadar kötü değil, Bergen Filmini
7 Milyon kişi izledi” diyor.


Yandaşın
sözlerinden anlıyoruz ki ekonominin göstergesi Bergen filmiymiş. Güler misin
ağlar mısın, aslında yapımcılar bir filim de Cem’in bu sözüne filim yapsalar hiçte
fena olmaz hani. En azından geçim sıkıntısından bunalan millet güzel bir komedi
izlemiş olur.

Çarşı-Pazar
öyle de köylü vatandaşın hali çok mu iyi?


Onlarınki
bin beter. Traktörü haciz edilmiş, gübreye son bir senede 3, 4 misli zam gelmiş,
hayvan yem fiyatları ha keza, mazot ve benzin astronomik rakamlara fırlamış.
Ama yetkililer: “bir karış boş toprak bırakmayın ekin” diyor.


Köylü
perişan, nakliyeci perişan, tüketicinin halini yukarıda arz ettim… İyi de
nereye varacak bu işin sonu?

Sayın
Cumhurbaşkanı, her gece yatarken Medine hurması ezmeli, kestane balı karışımlı manda
yoğurdu yediğinden bahsediyor afiyet olsun.

Üstelik
gençlere tavsiyesi de hayli ilginç. Dünya yı dolaşmalarını, aromalı kahve
içmelerini tavsiye ediyor. Rahmetli Kemal Sunal’ın bir filminde konuşması
geliyor insanın aklına: “Ağam bizimle
dalga geçiği
.”

Yirmi yıldır
AKP iktidarının başında bulunan bir şahsın milletten bu kadar kopuk olabileceğini
düşünmek istemiyorum.

Hani Anadolu
da bir söz vardır: “Ben diyorum hadımım,
o diyor çoluk çocuktan ne haber.

Buraya kadar
Yap-İşlet modelli oto yollardan, köprülerden, havaalanlarından ve şehir
hastanelerinden bahsetmedik. Üstüne üstlük birde kur korumalı mevduat hesabı
sahiplerine ödenmesi gereken paralar var.


İyi de bu
millete yazık değil mi?

Geçmediği
köprünün, gitmediği yolun, yatmadığı hastanenin, bankada 5 kuruş parası yokken
mevduat sahiplerine ödenecek paranın ceremesini neden çeksin?

Avrupa
ülkeleri içinde bizden beterleri var diyenlere şunu da hatırlatmak isterim ki,
bütün Avrupa ülkelerinin enflasyon oranlarını toplasanız bizim hayat
pahalılığımızın yarısına bile yetişmiyor.

Sağlıklı kalın