12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 330

Türk Dili Sevdâlıs Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçe hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinolu: Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilmiş veya
âmiyâne tâbirle ‘uydurulmuş
kelimelerle ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

 

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Muhakkak ki her dilin yeni mefhûmlar
için yeni kelimeler türetmeye ihtiyâcı vardır. Fakat her biri müstakil, kapalı
bir sistem teşkîl eden diller bunu kendi mantıklarına, kendi kaidelerine göre
yaparlar. Bu kaidelere göre teşkîl edilmiyen kelimeler -lisâniyatta- “Uydurma”
veyâ “Barbarca” (Fransızcadaki “barbarisme” tâbirini bu sûretle
Türkçeleştiriyoruz) kabûl edilirler. Her dilin bekçileri mesâbesinde olan
dilciler, edîpler veyâ o dilin her bir konuşanı bu çeşit kelimelere karşı
müteyakkızdır ve onların yaygınlaşmaması için karârlılıkla mücâdele ederler.
Zîrâ bunlar, dilin mantığını, bünyesini bozar ve onu keşmekeşe, binâenaleyh
tereddîye sürüklerler. Bâzan böyle kaide hârici bir kelime, muhtelif sebeplerle
yaygınlaşır ve “galat-ı meşhûr lûgat-i fasîhden evlâdır” kaidesince umûmî kabûl
görür. Şu var ki bu ameliye isimsiz bir şekilde bütün bir halkın eseridir ve bu
çeşit kelimeler istisnâî kalırlar veyâ hiç olmazsa nâdirattandırlar.

 

Hâlbuki Türkiye’de, 1930’lardan
îtibâren, iktidâr gaasıbı bir zümre, kasd-ı mahsûsa ile Uydurma veyâ Barbarca
kelime îmâline yönelmiş ve bu yolla yeni bir Resmî Dil ihdâs etmiştir. İşte
Milletimiz için tahammül edilmez olan, onun dili üzerinde bu şekilde sû-i niyetle
ve cebren tasarruf edilmesidir. Dilimize bu gayr-i meşrû müdâhalenin başlıca
gayesi de, kimisi için hâinâne sâiklerle, kimisi için de anlaşılmaz bir eziklik
hâlet-i rûhiyesiyle, Türkçeyi Fransızcalaştırmak, yâni hem türetme kaideleri,
hem kelime hazînesi, hem zevki, hem de cümle kuruluşu bakımından olabildiğince
Fransızcaya benzetmektir. Hâinâne sâiklerle hareket edenleri tesbît, teşhîs ve
kendileriyle -meşrû vâsıtalarla- mücâdele lâzımdır. Eziklik hâlet-i rûhiyesiyle
davrananları ise îkaz ve şuûrlandırmak iktizâ eder. Onlara hitâben bizim
ezcümle söyliyeceğimiz şudur: Hem medeniyet, hem insanlık bakımından târihe şân
veren ve insanlığın bin küsur senedir gidişâtı üzerinde müessir olan Türkler
gibi büyük bir millete mensûb olan bir ferdden, asırlardır dünyâya kan kusturan
şu Avrupalılar karşısında eziklik hissine kapılmak şöyle dursun kibirli olmak
beklenir ve buna rağmen, bir Türk, dîğer insanlara karşı mütekebbir
davranmıyorsa, bunun sebebi, ancak Müslüman fazîletine sâhib olmasıdır.

 

Çetinoğlu: Bu kelimeler nasıl oluyor da kısa zamanda ayrık otu gibi
Türkçemizi sarıyor?

 

Dr. Yasa: Barbarca kelimelerin “ayrık otu gibi sür’atle Türkçeyi
sarmasının” esâs sebebi, 1930’lardan îtibâren cebren ve hîleyle ve (maâriften
matbûata, kanûn diline kadar) her çeşit vâsıtaya mürâcaat ederek bu kelimelerin
halkımıza dayatılması, ana mektebi sıralarından başlıyarak Milletçe hepimizin
Resmî Temessül İdeolojisi (RESTİ) tarafından bir beyin yıkama ameliyesine tâbi
tutularak bu kelimelerin ve daha umûmî olarak “Yoztürkçe” diyebileceğimiz
uydurma Resmî Dilin bize zoraki benimsetilmesidir.

 

Dikkat edilirse, Târihî
Türkçemizin asıl kırılma noktasının 27 Mayıs Balyoz Darbesi olduğu görülür.
Yeni Esâs Kanûn “Yoztürkçe”yi Devlet Dili yapmış, 12 Eylûl Balyoz Darbesi de
aynı vetîreyi daha ileri bir merhaleye ulaştırmıştır. Meş’ûm 12 Eylûl Darbesine
kadar memleketimizde hâlâ uydurmacaya şuûrla mukavemet eden geniş bir
milliyetçi zümre mevcûddu; hayfâ ki İhtilâl sonrasında bu zümre küçük bir
ekalliyet hâline gelmiştir!

Çetinoğlu: Dilin, kültürün teşekkül etmesi, kültürün de insan
topluluklarını millet hâline getirmesindeki rolü nedir? [Bu çerçevede] bu
kelimelerin kültürümüz üzerindeki zararları hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Dr. Yasa: İçtimâiyatçıların umûmiyetle kabûl ettikleri ve UNESCO
öncülüğünde imzâ edilen mukavelelerde de têyid edildiği vechiyle, “kültür”ü,
biz de, bir beşerî topluluğun nesilden nesle aktarılan muayyen düşünüş ve
davranış şekilleriyle bunların maddî tezâhürleri şeklinde târif ediyoruz. Bu
düşünüş ve davranış şekillerinin başlıca iki unsuru dil ve dîndir. Dil, zâten
dîğer kültür unsurları için de cârî olduğu üzere, hem -uzun bir târihî süreç
içinde- bir topluluğun eseri olarak ortaya çıkar, hem de o topluluk üzerinde
müessir olur. O, kendisine vücûd veren ve şekillendiren topluluğun aynasıdır.
Bir dili tedkîk ederek, onu yoğuran topluluğun zihniyetini ve târihî mâcerasına
-büyük ölçüde- anlamak mümkündür. Aynı şekilde, millet de bir kültür
topluluğundan ibârettir. Onda ırkın, soy-sopun, sülâlenin, akrabâlığın rolü,
bunların kültürü nesilden nesle aktarmak için en tabiî vâsıta olmasından
ibârettir; yoksa millî râbıta ile ırkî râbıta aynı şey değildir. Bu ilmî
hakîkati, rahmetli Ziyâ Gökalp de çok isâbetle tesbît etmiş ve Türkçülüğün Esâsları’nda, Türk
köylüsünün de, “dili dilime uyan, dîni dînime uyan” düstûruyla ilmî bir
milliyet anlayışını dile getirdiğini kaydetmiştir.

 

Binâenalyeh millet, milliyet
zâten kültürden ibârettir ve kültürün de başlıca iki unsurundan biri dildir.
Nasıl ki bir topluluğun dînî anlayışı bozulduğunda milliyet şuûru da bozulursa,
aynı şekilde dili bozulduğunda milliyeti de çözülmeye başlar.

Bir milletin dili, onun sâdece
yaşıyan nesillerine değil, bunlarla berâber geçmiş ve gelecek nesillere de
âiddir. Öyleyse hiçbir neslin dil üzerinde kendi başına istediği gibi tasarruf
hakkı yoktur. Her nesil ecdâdından devraldığı dili hassâsiyetle korumak ve
sâdece yeni ihtiyâçlara, yeni gelişmelere binâen onu daha da inkişâf ettirerek
müstakbel nesillere devretmekle mükelleftir. Aksi takdîrde nesiller arasındaki
râbıta kopar ve yeni nesiller artık atalarının mensûb olduğu millete mensûb
olamazlar.

Tek kelimeyle, dil üzerinde keyfî
tasarruf, dille oynama, onu yoğuran milletin canına kasdetmektir.

 

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu, Türkçenin yozlaşmasını önlemede tesirli
olabiliyor mu? Nasıl veya Neden?

Dr. Yasa: Dil Kurumu’nun esâs kuruluş maksadı, Târihî Türkçenin
-büyük bir kısmı İslâm medeniyeti kaynaklı olan- kelimeleri yerine, onu
Fransızcaya benzetecek şekilde yeni kelimeler îmâl etmekti. Yâni Târihî Türkçenin
yerine Fransızcaya benzer yeni, sun’î bir dil ikame etmek… Dil İnkılâbı denilen
şey bundan ibârettir. Nasıl ki Târihî Yazımız yerine Latin Yazısı ikame edilip
buna Harf İnkılâbı denmiştir… Yine aynen kıyâfet inkılâbı, hukuk inkılâbı gibi…
Dahası, tam bir şahsıyetsizlik, tam bir maymun tavrı içinde Avrupa’nın her şeyi
kopya edilip mürâice bunların “Türk yazısı”, “Türk kıyâfeti”, “Türk hukuku”,
“Türk mûsıkîsi”, ilh… olduğu iddiâ edildiği gibi, Fransızcaya benzer bu uydurma
resmî dil de “Öztürkçe” olarak kabûl ettirilmiye çalışılmıştır. Yâni Eski
Anadolu Türkçesinin asırlar boyunca tekâmülüyle teşekkül eden o cânım İstanbul
Türkçesi hâlis Türkçe değilmiş de, bunların uydurma, sun’î, Frenk mukallidi
dili “Öztürkçe” imiş! İşte Türkçeye yönelik bu korkunç tahrîb faâliyetinde Dil
Kurumu’nun rolü birinci derecededir.

Mâmâfih, Dil Kurumu, bu tahrîbkâr
faâliyeti yanında Türk diline ve Türk edebiyâtına âid yüzlerce pek kıymetli
eser neşrederek Millî Kültürümüze büyük hizmetlerde de bulunmuştur. Ayrıca, son
senelerde, Uydurmacılığın öncüsü olma rolünü terk ettiği müşâhede edilmektedir.
(Şu var ki şimdilerde, sârî, yaygın bir hastalık hâlinde, başta akademisyenler,
yazarlar, mütercimler olmak üzere herkes kelime uydurmaktadır…) Hâl-i hâzırdaki
Dil Kurumu Başkanı gayet şuûrlu bir Türkçeci olarak bilinmektedir. Lâkin bütün
Devlet imkânlarını arkasına alarak pek kuvvetli bir cereyân hâlinde sürüp giden
“Öztürkçecilik”le başa çıkabilmek için her kesimden milliyetçilerin (yâni Türk
milleti, Türk kültürü âşıklarının) seferber olarak aksi istikamette daha
kuvvetli bir cereyân meydana getirmelerine ihtiyâç vardır.

 

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu’nun
neşrettiği lügatleri nasıl buluyorsunuz?

Dr. Yasa: “Türkçe Sözlük” ve ihtisâs lûgatleriyle (“biyoloji”,
“matematik”, “ekonomi sözlükleri” gibi) “Yoztürkçe”ye hizmete devâm ettiği
gözlenmektedir. Bu lûgatler, baştan sona Uydurmaca kelimelerle doludur. Hâlbuki
bu lûgatlerde hiçbir uydurma kelimeye yer verilmemesi, aksine bunların bir
“Barbarca-Türkçe Lûgat” veyâ her lûgatte bu başlık altında bir bölümle Türkçe
mukabilleri gösterilerek teşhîr edilmesi, kara listeye alınması ve
vatandaşlarımızın bunları kullanmaktan caydırılmaya çalışılması iktizâ ederdi.

Ayrıca, Dil Kurumu’nun “Türkçe
Lûgat”i, lûgat tekniği bakımından da pek kötüdür, hatâlarla mâlûldür. İki misâl
vereyim: “Tercüme” ne demektir diye lûgate mürâcaat ettiğinizde, “harfiyen
tercüme” anlayışı üzerine kurulu tipik “Öztürkçeci” zihniyetiyle “çeviri”
kelimesine yönlendirilmektesiniz; pekâlâ bâri bu yanlış kelimeye bakarak tercüme
vâkıasını anlamaya çalışalım diyerek o kelimenin îzâhatını okuduğunuzda, bu
sefer de “tercüme” kelimesine yönlendirilmektesiniz! Hâlbuki bir lûgatte bir
kelime, karşısına gûyâ anamdaşı olan bir başka kelime konularak îzâh edilemez;
o kelimenin, alâkalı mütehassıs tarafından yapılacak “efrâdını câmî, ağyârını
mânî” bir târifinin o maddede yer alması ve örnek cümlelerle de onun nasıl
kullanılacağının gösterilmesi lâzımdır. Bu bakımdan, Fransızların Le Petit Robert’i dört dörtlük bir
lûgattir ve biz eskiden beri lûgatçilerimize onu kendilerine nümûne-i imtisâl
almalarını tavsıye edegelmişizdir.

Dîğer bir misâl de, “mübâdele”
kelimesinin “Türkçe Sözlük”teki gûyâ îzâhıdır. Bu lûgat, bu mefhûmu, “değişim,
takas, trampa, değiş-tokuş” mefhûmlarıyle karıştırarak tamâmen mânâsız hâle
getirmiştir. Uzun uzadıya îzâhatına girmeden Fransızcayla mukayese ederek şu
kadarını söylemiş olalım: “Mübâdele”, “échange” karşılığıdır. İktisâddaki
“échange en nature” “aynî mübâdele”, “échange monétaire” “nakdî mübâdele”dir.
Bunlardan birincisi Fransızcada ayrıca “troc”, Türkçede “takas veyâ trampa”
tâbir edilir ve çocuk diline âid olan “değiş-tokuş” da ilmî bir ıstılâh olamaz.
“Değişim”e gelince, o (sayacaklarımızın tıpatıp hiçbirisi olmaksızın)
“tahavvül”, “tebeddül”, “istihâle”, “inkılâb” gibi mefhûmlarla alâkalıdır ve
Fransızcada daha ziyâde “changement” kelimesinin karşılığıdır. Bu arada şu
husûsa da dikkat çekmiş olalım ki bütün bu kelimelerden her birinin de birçok
farklı mânâsı ve kullanılışı vardır. Binâenaleyh bu kelimelerden her birinin
karşısına bir uydurma kelime koyarak onu ifâde etmiş olmazsınız ve ayrıca, bunu
yaptığınız zaman, her kelimenin, târihî seyir içinde kazandığı derin mânâları,
çağrıştırımları (“connotation”lar) ve onlarla berâber Milletin târihî hâfızasını
da yok etmiş, Millî Kültürü fecî şekilde budamış olursunuz. Meselâ Târihî
Türkçenin “hayât” kelimesine mukabil uydurulan “yaşantı” ve “yaşam”ın hayâtla
ne alâkası vardır? Birincisi, fiilden isim yapan -tı eki kelimeye küçüklük mânâsı veyâ değer düşürücü bir mânâ
kazandırdığı için ancak kötü bir hayâtı ifâde edebilir: “Şu bizimkisi hayât
değil, yaşantı be birâder!” gibi. Yine fiilden isim türeten –m ekiyle teşkîl edilmiş ikincisi ise, doğum, ölüm, yudum misâllerinde
görüldüğü üzere, bir hamlede yapılan bir işi veyâ onun netîcesini ifâde ettiği
için, aslâ “hayât” kelimesinin karşılığı olamaz. Hele bir de “hayât”
kelimesinin târihî süreç içinde kazandığı farklı mânâlar ve onunla yapılmış
tâbirler, atasözleri düşünülürse… “O, hayâtına girince, hayâtının seyri değişti
ve hayâtı başka bir mânâ kazandı.” “Hayâtının baharında ölümcül bir hastalığa
yakalandı.” “Ben ilmî araştırmalarımla hayât buluyorum.” “Hayâta gözlerini
yummak”, “hayât pahalılığı”, “sâat beşte kampüste hayât durmak”, “hayât felç olmak”,
“hayât-memât mes’elesi”, “Hayâtım!”, ilh…

 

Çetinoğlu: Neden Böyle oluyor?

 

Dr. Yasa: Dil Kurumu’nun, artık Uydurmacılığın öncülüğü rolünü terk
etmiş olsa dahi, lûgatlerinde -maatteessüf- Barbarca kelimelere yer vererek
onları resmî dil planında meşrûlaştırmasının ve bu sûretle daha da
yaygınlaşmalarına âlet olmasının başlıca sebebi, Kültür Bakanlığı’nın 1.  Türk Dili Kurultayı’nda resmen benimsenen şu
sakîm anlayıştır: “Yapıca ve anlamca
bozuk olan terimlerden tutunmuş, benimsenmiş ve dilde yer etmiş olanları birer
galat örnek sayarak bunlara dokunmamak”… (Hamza Zülfikâr, Terim Sorunları,
1991: 18) Hâlbuki bunlar ne halkın galatlarıdır, ne de dilde her nasılsa
yaygınlaşmış tek tük örneklerdir. Bunlar, resmî kültür jenosidi siyâsetinin bir
tezâhürü olarak cebren ve hîleyle yaygınlaştırılmış ve Türkçenin irsiyetini
(“génétique”), bünyesini bozan, Türkçeyi tabiî inkişâf  mecrâından çıkarıp tereddî ettiren
kelimelerdir. Binâenaleyh ne kadar şüyû bulmuş olurlarsa olsunlar, kat’iyen
meşrû kabûl edilemezler! Bunlar, Türkçenin ayrık otlarıdır ve onları tek tek
ayıklıyarak Türkçeye resmî dil planında da tekrâr hayât vermek lâzımdır.
(“Yaşam” vermek değil!)

 

Çetinoğlu: Batı dillerinden gelen yabancı kelimeler baş tâcı
edilirken, Farsça ve Arapça kelimelerin Türkçeden kovulması hakkında neler
söylemek istersiniz?

 

Dr. Yasa: Bu
tavır, tamâmen ideolojiktir ve yerine göre taassub, cehâlet, sû-i niyet veyâ
marazî bir rûh hâlinin mahsûlüdür.

 

İdeolojik kasıd, husûsen
1930’larda ortaya çıkmıştır. Esâs mayası, Türkçe ve Türk târihi kadar
Müslümanlık olan Milletimizin hayâtından İslâm bütünüyle kovulmak ve yerine
tamâmen materyalizm, şahısperestlik ve Frenk kültürü ikame edilmek istenmiştir.
Yâni bahis mevzûu olan topyekûn bir kültür jenosidir. Dikkat edilirse, ısrarârla
ve istikrârlı bir şekilde hep İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeler Resmî Dilden
tasfiye edilmeye ve yerlerine, ya Frenkçeleri, ya da onlara benzer
Uydurmacaları ikame edilmeye çalışılmaktadır. Bu bir Devlet projesidir ve
proje, 1930’lardan beri (1950-1960 devresi bir dereceye kadar istisnâ edilirse)
aksamadan yürütülmektedir. Bu husûsları hem Türkçenin
Istılâh Mes’elesi
’nde, hem de Milletimize
Revâ Görülen Kültür Jenosidi
’nde bütün delîlleri ve tafsîlâtıyla îzâh
ettiğimiz için üzerinde daha fazla durmayı zâid addediyoruz.

Bâzıları da bütünüyle dilimizin
malı olmuş, dilimize zenginlik ve güzellik katmış, gönüllü ve hazmedilmiş bütün
bu kelimeleri dilden ayıklamayı milliyetçilik îcâbı zannetmektedir. Hâlbuki
İslâmsız bir Türklük düşünülemiyeceği gibi İslâm Medeniyeti kaynaklı
kelimelerden ayıklanmış bir Türkçe de düşünülemez. Zîrâ böyle bir sun’î dil,
ecdâdımızla aramızdaki râbıtayı koparır ve bizi köksüz, şekilsiz, şahsıyetsiz,
kolayca Avrupa’ya temessül edecek bir kitle, âdeta bir sürü hâline getirir.
Nitekim, Milletimizin büyük bir kesiminin bu hâinâne siyâset netîcesinde
Avrupa’ya temessül ettiğini esefle müşâhede ediyoruz. Bu resmî, bu Avrupacı
siyâset sâyesinde, içimizden, aynen İsmet İnönü’nün ifâde ve temennî ettiği
gibi, Avrupalılardan hiçbir farkı kalmamış geniş bir kesim çıkarmışlardır.
Yanlış bir milliyetçilik anlayışıyla hareket eden kesim şu hakîkati idrâk
etmeli ki bugün dîğer Türk topluluklarıyla da aramızdaki dil bağı, Eski
Türkçeye dayanan kelimelerden ziyâde İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimelerle
kurulmaktadır.

 

Çetinoğlu: Yapılanlar sizce ne
mânâ ifâde ediyor?

 

Dr. Yasa: Sû-i niyet ise, bilhassa Sabataî, Mason, Avrupaperest ve
Şahısperest zümre için bahis mevzûudur. Bunlar sırf Türk milletini benliğinden
koparıp laik ve emperyalist Avrupa’nın kuyruğuna takmak için bile bile böyle
bir proje geliştirmişler, böyle bir harekât planlamışlardır. Bu zümre için
sayısız isim arasından sâdece Tekinalp, mâhut adam ve İbrahim Necmi Dilmen’i
hatırlatmakla iktifâ ediyoruz.

 

Çetinoğlu: Sebep nedir?

 

Dr. Yasa: Marazî bir rûh hâli… Ne kendi milletini ve Millî
Kültürünü, ne de Avrupa’yı ve Dünyâ târihini lâyıkıyle tanımıyan bir zümrenin
Avrupa karşısında kapıldığı aşağılık kompleksi, eziklik hissiyle ortaya
çıkmaktadır. Hâlbuki maddiyat ağırlıklı Avrupa Medeniyetinin üstünlüğü, hem
kısmî, hem de muvakkattir. Kısmîdir, zîrâ mânevî derinlikten mahrûmdur ve bu
bakımdan insanoğlunu sığ bir mahlûk hâline getirmektedir. (Buna mukabil İslâm Medeniyeti,
madde-mânâ, dünyâ-âhiret muvâzenesi üzerinde yükselir ve bu haseple insanı daha
fazla mes’ûd etmeye kabiliyetlidir.) Muvakkattir, zîrâ Avrupa’yı bize üstün
kılan ilmî zihniyet ve usûlün, müsbet ilimlerin kaynağı İslâm Medeniyetidir ve
biz bu planda da aslımıza rücû ettiğimiz zamân sür’atle Avrupa’yla maddeten de
yarışabilecek hâlâ geleceğiz.

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Alparslan Bey, Cevaplandırmanızı isteyeceğim pek çok soru var. Başka bir
röportajda inşallah…
  

Slava Ukrayini!

Adamların
savaş bölgelerinden kaçışları bile nizami!

Silah
sesleri arasında bile, mümkün mertebe panik yapmadan, birbirini ezmeden, yıkılan köprünün altında sıra ile karşıya
geçirilmeyi bekliyorlar.

İnsanca!

Ne
bir yardım dağıtımı rezaleti ne de
birbirinin üzerine atlayan açgözlüler!

Üzgünler
mutsuzlar endişeliler ama duygu sömürüsü
yapmıyorlar!

***

Onların
yerine duygu sömürüsünü bizim savaş muhabirleri yapıyor!

Evi
bombalanan kadına kameralar önünde öyle bir sarılıyor ki!

Vay
vay vay çok insanca,

CNN TÜRK muhabiri,
HABERTÜRK muhabiri hepsi aynı
!

Her
yaptıklarını abartıyorlar!

Ukraynalılar
duygularını öyle abartarak yaşayan yaygaracı bir toplum değil!

Bilmiyorlar!

Peki,
Niçin böyle yapıyorlar!

Daha fazla izlenmek için!

***

Duydukları
silah ve bomba seslerini abartarak,

      Katliam
vahşet çok kötü!

Perişanlar
can güvenlikleri yok nereye gidecek bu insanlar!

Sanki
o insanlar durumlarının farkında değilmiş gibi!

Nereye
gideceksiniz?

Ne
yapacaksınız diye olabildiğince dramatize
ederek endişeli korkmuş yüz ifadeleri ile
yaşananları sergilemeye
çalışıyorlar!

Elbette
ölümle burun buruna geliyorlar, ateş hattında can güvenlikleri olmadan
çalışıyorlar, savaş var nihayetin de!

      Riskli anları kaydedemediklerinden olsa
gerek, sergileyecekleri zaman da yaptıkları yapmacık tavırları çok belli oluyor!

Neden?

***

Nedeni
şu; sundukları izleyici kitlesi,
yani biz öyle istiyoruz!

Kan
gözyaşı dram vahşet izdiham!

Geldiklerinde
de programlara çıkartıp hepsine ayrı ayrı ödüller verelim, anlatsınlar bire 5 katarak!

Savaşın
mağduru Ukrayna, ama sen gel bizim muhabirleri izle!

***

Ukraynalılar
bizim muhabirlerden daha metanetli, ve daha sakin!

Kurşun yiyip kucakta
taşınan adamın sesi

bizim muhabirler kadar çıkmıyor!

Vatandaş
yoldan karşıdan karşıya yavaş yavaş geçiyor, kimse olayı abartmayınca bizim
muhabirler koşturup koluna girip sürüklüyor!

Desinler ki vay vay vay…

Mermilerin
arasından insan kurtarıyorlar!

Onların
Askerleri polisleri de bizimkilere bakıyor şaşkın şaşkın, ne yapıyor bunlar diye!

***

Bir
de yalan yanlış bilgiler!

Anlamsız
abartılı sorular soruyorlar halka!

Ama yine de istedikleri
cevapları alamıyorlar!

Yok
Ruslar her yere girmiş, Kiev düştü düşecekmiş, Zelenski kaçtı kaçacakmış?

Açlık,
sefalet, silah yok, analar ağlıyor!

Çeçen
suikastçiler ortalığı kana bulayacak?

3
gün dayanamazlar!

Yok
artık…….

16 gün oldu hala düşen
şehir yok!

Ukraynalıların
Rus ağzıyla yayınlanan haberlere itibarı yok!

***

Yok
zaten, gerçekten öyle bir şey yok!

Açın
Ukrayna kanallarını, vurdukları Rus uçak, helikopter, tank ve askeri araçlar
ile yakaladıkları esirleri
gösteriyorlar!

Vatanımızı
savunuyoruz, sorun yok, endişeye mahal yok, buradayız, biz kazanacağız
moralinizi yüksek tutun diyorlar!

Sonrası genel TV yayını!

Bizdeki
gibi 7 x 24 savaş yeri canlı yayın da yapmıyorlar!

***

Ukraynalılar Allah’tan bizim kanalları
izlemiyorlar!

Bizimkilerde
sanki Rus propagandası!

Artık
bilerek mi bilemeyerek mi orası tartışılır!

Yok
şuraya barikat kurdular, yok Ruslar şuradan girerse ortam daha müsait
Ukraynalılar şöyle tedbir aldı, silah
eğitimi alanların yüzlerini gösteriyorlar
, şuralar ormanlık alan şehir
çatışması öncesi bombalanabilir!

Falan
filan…

Sanki
cephe gerisinden istihbarat veriyorlar!

Ayıp!

Başka ülke olsa kovar
bunları!

***

Sadece
bu kadar mı?

Değil
elbette, bir de haber yorumcularımız var!

Hani
herb*kolog diye bir tabir var ya öyle!

Ne
Ukrayna’ya gitmişler, ne insanlarını
tanımışlar
, ne de doğru düzgün bilgileri var, ne de orada ki insanların
psikolojisinden haberleri var!

Ağzı olan konuşuyor!

Açıyorlar
ortaya bir Ukrayna haritası, Ruslar buradan girer, şöyle olur böyle olur,
lojistik şuradan sağlanır…!

Rus
istese 2 günde alır, Kiev ikiye bölünür!!!

Ukrayna’da
yaşayan Türk arkadaşlarım var diyor ki başkanım
bunlar ne saçmalıyor!

Ben
izlemiyorum sizde izlemeyin diyorum, ne diyeyim!

Bir
insan bir millet hakkında onların mağduriyeti hakkında konuşurken ağzından
çıkacak lafları iyice tartar!

Utanır!

Ruslar
sivilleri katlettikleri yetmiyormuş gibi hastaneleri anaokullarını bile vuruyorlar!

Utanmayan
bazı yorumcular da Nato’yu Amerika’yı bahane edip Putin’e haklı gerekçeler uydurmaya çalışıyorlar!

***

Her
şey bir yana böyle zor bir durumda Ukrayna halkının asaletlerini birlik
beraberliklerini de görüyoruz?

Hiçbir
devlet bize gelmesinler demiyor, herkes kapılarını açıyor!

Öyle zengin falan da
değiller!

Hele
hele Suriyeliler Iraklılar Afganistanlılar kadar paraları da yok!

Ortalama
zaten aylık 300-500 dolar gelirleri olan kazandığını yiyen insanlar!

Dinleri
bir kenara, insanlıkta epey yol almışlar!

Kadınları
yaşlıları çocukları yollayıp eli silah
tutanları şehre geri dönüyor
, nargileci Araplar gibi değiller!

***

Ayçiçek
yağı, salça pirinç biter derdinde de değiller!

Kontrollü
ve sıra ile girdikleri marketlerde ihtiyaçları kadar alıyor!

Bizim
kanallar da Ukrayna’dan Rusya’dan yeterince buğday gelmezse halimiz nice olur
edebiyatı?

Sanki yarına çıkmaya
garantimiz var gibi!

Ukraynalılar
bu savaş mağduriyetinde ne kadar ahlaklı ve düzenli bir millet olduklarını bir
kez daha gösterdiler!

E
öyle!

Önce
Ahlak lazım, ahlakın az olduğu milletlere de bolca Din!

Düşünsenize
hem ahlak yok! hem de Din!

Allah muhafaza!!!

***

Son
olarak belirtmeliyim ki Ruslar bu defa sert kayaya çarptı, elbette savaşın
zarar göreni Ukrayna olacak ama
kaybedeni olmayacaklar!

Bu
vesile ile daha önce defalarca gittiğim ekmeklerini yediğim ve tanımaktan
memnuniyet duyduğum dost Ukrayna halkına ve orayı hala terk etmeyen Ahmet Nazari
gibi bütün Türk Dostlarıma selamlarımı gönderiyorum Слава Україні!

Slava Ukrayini!

Gündeme Dair

Son günlerde
Türkiye’nin olduğu gibi dünyanın gündemi de oldukça yoğun. Malûm Rusya’nın
Ukrayna’ya saldırısı, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’nin de gündemine
oturdu.

 

ABD’nin
Rusya’nın arka bahçesi saydığı komşu devletleri NATO çemberiyle kuşatıyor
olması, Rusya‘yı haliyle karşı vaziyet almaya yöneltti ve görüldüğü gibi
Ukrayna 16 gündür Rus bombardımanları altında mücadele vermeğe çalışıyor.

 

Şu bir
gerçek ki bu savaşın kazananı olmayacak, savaştan sonra geriye kalan on binlerce
ölü, bir o kadar yaralı, yıkılıp viran olmuş şehirler, açlık ve yoksullukla
karşı karşıya gelinmiş iki ülke kalacak. Bu savaşın etkileri sadece çarpışan iki
ülkeyi değil, başta komşu devletler olmak üzere dünyanın birçok ülkesini
etkileyecek.

 

Dünya enerji
ihtiyacının büyük bir bölümünü tek başına karşılayan Rusya, enerjiyle birlikte aynı
zamanda buğday üretiminde de hatırı sayılır ülkelerden biri. Aynı zamanda
Ukrayna’nın birçok ülkeye buğday ihracatı konusunda oldukça büyük bir paya sahip
olduğunu biliyoruz. Bu da gösteriyor ki başta Türkiye olmak üzere birçok ülkede
gıda konusunda hayli sıkıntılar olacağını varsayabiliriz.

 

Düşünün bir kere
İran Doğalgaz boru hattındaki bir arıza sanayimizin birkaç günde olsa durmasına
sebep oldu. Aynı zamanda Rusya’dan Ayçiçek yağı hammaddesi taşıyan
gemilerimizin Rus limanlarında mahsur kalması, çok kısa zamanda fiyatların
astronomik derecede yükselmesine yol açtı.

 

Mustafa Kemal
Atatürk’ün her devre hitap eden klasikleşmiş fikirlerinin önemini bugün
yaşanılan savaşta da görmüş oluyoruz. Düşünün bir kere MONTRÖ-BOĞAZLAR
SÖZLEŞMESİ imzalanmamış olmasaydı, şimdi Marmara ve Karadeniz de birçok ülkenin
savaş gemileri cirit atıyor olacaktı. Bu savaş inşallah hükümet yetkililerine
KANAL İSTANBUL(İSTANBUL KANALI) projesi konusunda bir defa daha düşünme fırsatı
sağlar.

 

AKPARTİ Hükümetleri
dış politikada ilk defa doğru bir yol izleyerek iki tarafa da eşit mesafede
duruş göstermiştir. Aksi bir durum Allah korusun sonucu belli olmayan neticelerle
bitebilirdi.

 

Şunu da
unutmamak gerekir ki her kriz bir veya birçok fırsatlar doğurur. Dileğim odur
ki devletimiz, kılı kırk yararak bu fırsatları değerlendirebilsin.

 

Bu konuda
sonsöz; sebebi ne olursa olsun Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması iki taraf içinde
bir felaket olmuştur. Özellikle milyonlarca insanın bu karda kışta komşu
ülkelere sığınmaya zorlanması, hastanelerin ve sivillerin vurulması bir
insanlık suçudur. İnsanlık tarihi umulur ki bu adil olmayan saldırıdan ders
çıkarır.

 

Doktorlar

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dünya Emekçi Kadınlar günü
dolayısıyla Kadın Muhtarlara yaptığı konuşmada doktorları hedef alarak: “Son zamanlarda bir şey daha çıktı.
Hastanelerde şöyle oluyor böyle oluyor vesaire. Hatalarımız olabilir. Devasa
şehir hastanelerini yapanlar kim? Devasa eğitim araştırma hastanelerini yapan
kim? Adeta ülkemizde şu anda hastanesi olmayan ilimiz, ilçemiz yok. Bunları
bizzat takip eden birisiyim. ‘Doktorlar az para aldıkları için ayrılıyorlar’.
Samimi konuşuyorum. Dost acı söyler ama gerçeği söyler. Bu hastaneyi inşa eden
biziz. Bu doktorları okutan, yetiştiren bu devlet değil mi? Bu devlet sizi
okuttu yetiştirdi, en çok maliyeti yüksek olan da sağlık birimidir. Ama şimdi
efendim az para veriyormuşuz. En az alan 8-9 bin, en yüksek alan 25 bin
civarında alıyor. Buna rağmen özel sektör çok daha fazla verdiği için oralara
kaçıyorlarmış.

 

Açık konuşuyorum. Açık
konuşmayı severim. Varsın gidiyorlarsa gitsinler bizler de üniversiteyi yeni
bitiren doktorlarımızı istihdam edip yolumuza devam ederiz. Daha da ileri
gidiyorum: Gerekirse yurt dışından ülkemize dönmek isteyenleri süratle davet
eder ve onları istihdam ederiz. Buralar boş kalmaz merak etmeyin. Asistan
doktorlarımızla biz bu yola devam ederiz.”

 

Neresinden bakarsanız bakın sadece doktorları değil bütün
insanları yaralayıcı talihsiz bir konuşma. Bu hastaneler sadece sizin hükümetleriniz
zamanında yapılmadı, sizden önceki hükümetler döneminde de il ve ilçelerimizde
hastaneler yapıldı ve onların zamanında da tıbbiyelerden doktorlarımız mezun
oluyordu.

 

Vatandaş vergisini veriyor ki; devletim bana yol, su,
elektrik, hizmetleri getirsin, hastane okul ve sağlık hizmetlerimi karşılasın diyor.
Sizden herhangi bir lütuf istemiyor siz de sosyal devletin yapması gereken
neyse onu yapmakla yükümlüsünüz.

 

Beyin göçünün bu millete neler kaybettirdiğini herkesin
bilmesi gerekiyor. İyi bir doktorun yetişmesi o doktorun 15 yılını alıyor.
Dışardaki doktorları geri çağırırız diyorsunuz. Peki, o doktorların dışarıya
gidiş sebeplerini de hiç araştırıp düşündünüz mü?

Sağlıklı Kalın.

Türkiye’yi Okumak!

Dünyada ve Türkiye’de şaşkınlıkla (birileri için değil) izlediğimiz birçok
hadise cereyan ediyor. Bunları değişik platformlarda yorumlayanlar var. Ancak
bana göre bu olayları halkın iyi okuması ve yorumlaması lazım… Çünkü çıkan
fatura, dönüp dolaşıp halk tarafından ödeniyor. Onun için:

 

1-) Türkiye iç ve dış borçlanmada, rekorlar kırıyor. Hazinesinde para
kalmamış, meteliğe kurşun atar hale gelmiş! Üretim anlayışı onlarca yıl
öncesinde terk edildiğinden, üretimsizlik ve bunun sonucu aşırı bir pahalılıkla
karşı karşıyayız… Yani mutfakta söndürülemeyen bir yangın var!

 

2-) Türkiye adına sığınmacı, mülteci, göçmen, ensar ne derseniz deyin
dünyada eşi benzeri görülmedik bir insan işgaline uğramış…

 

3-) Türkiye’nin elindeki tüm ekonomik varlıkların neredeyse tamamı
satılmış ve Türk vatandaşlığı para ile alınır hale gelmiştir. Yabancılara
gayrimenkul satışları da üzerinde çok düşünülmesi gereken ayrı bir konu!

 

4-) Onlarca yıldır uygulanan ekonomik politikalar büyük bir işsizliğe
sebep olmuş. İnsanlarımız borç batağına ve yoksulluğa düşürülmüş. Gençler ve
meslek sahipleri rahat bir yaşam için ülkeden gitmeyi düşünmeye başlamış!

 

5-) Cemaat ve tarikatlar ülke yönetiminde adamları marifetiyle etkili
bir pozisyona geçmişler. Neopotizm ve adam kayırmacılık tarihte görülmeyen
seviyelere ulaşmış… Hukuk ise ayağa düşmüş!

 

6-) Aynı merkezden kontrol edilen siyasi partiler ve kadroları
birbirine benzer şeyler söylemeye başlamış ve halkın ümit beslemesini iyice
dumura uğratmışlar!

 

Bu kadar olumsuzluğun bir araya gelmesi elbette tesadüfi değildir…

 

Türkiye bu ve benzeri ağır sorunlarla cebelleşirken etrafında ve
ilgili olduğu coğrafyalarda da, ilginç şeyler olmaya başladı:

 

1-) Irak’ın durumu malum! Kuzey Irak’taki “Barzani Cumhuriyeti”nin Irak Türklerine ve Türkiye ‘ye
bakış açısı belli… Ortada daima bize sorun olan ve PKK ile daha da sıkıntı
yaratan bir Irak var karşımızda!

 

2-) Suriye’de olanlar ise bizi daha bir derin düşünceye sevk etmeli.
Orada hepimiz biliyoruz ki; ABD ve Rusya ile komşu olduk! YPG/ PYD adı ile
aslında PKK olan örgüt ABD desteği ile bir devlet kurma ve düzenli orduya geçiş
aşamasına geldi. Kime karşı? Tabii ki, Türkiye ‘ye ve Türklere karşı!

 

3-) Yunanistan başta ABD olmak üzere İngiltere ve Fransa gibi
ülkelerin askeri güçlerine topraklarını açtı. Ege ‘de adaları
silahlandırıyorlar. ABD ise bu ülkeye haddinden fazla yığınak yapıyor.

 

4-) Ermenistan ‘da artık Rusya var. Orası için konuşacak olan patron
Rusya’dır. Karabağ işgalinin sona erdirilmesinin Rusya’nın isteği ve göz
yumması sonucu gerçekleştiğini herkes biliyor.

 

5-) Kazakistan’da olan bitenleri konuşan kalmadı. Sahi ne oldu bu
Kazakistan’da? Rusya Ukrayna operasyonunu başlatacağından Kazakistan’ı
hallederek arkasını sağlama aldı.

 

6-) Şimdi Ukrayna’da olan bitenleri izliyoruz. Çocuklar, kadınlar ve
ihtiyarlar dâhil olmak üzere binlerce insan hayatını kaybediyor. Milyonlarcası
evinden barkından oluyor ve göç ediyorlar! Bizde hala buğdayımız gelecek mi,
ayçiçeği yağımız yolda mı, diye dertleniyoruz!

 

İşte kısaca ülkemizin ve ilgili coğrafyanın hali bu… Ateş, barut,
katliam, tecavüz, göç ve gözyaşı!

 

Sakın bu işler bize de bulaşmasın! Bulaşmaz demeyin… Osmanlı göz
göre göre yıkılırken, “Devlet -i Âli’ye bir şey olmaz” diyenlerin
günümüzdeki versiyonları şimdi de halkın gelişmeleri okumasını kesinlikle
istemiyorlar.

 

Türkiye’nin de bu gelişmelere benzer olumsuzluklar yaşaması ret
edilemeyecek bir öngörüdür. Esasen Türk milletinin böyle bir olasılık öncesinde
ve sırasında ne yapması gerektiği bizce çok önem arz etmektedir.

 

Onun için Türk milleti, ülkesinde ve dünyada olup bitenleri iyi
okumalı ve özellikle Cumhuriyet’in 100.yılında yapılacak olan seçimlerde,
Türkiye’nin yönetimine yerli, millî, bağımsız ve bağlantısız, Atatürk
Devrimlerine ve Cumhuriyete bağlı bir Cumhurbaşkanı ve siyasi kadroları
getirmeyi başarmalıdır. Bu başlayacak olan restorasyonun ilk adımı olacaktır.

 

Bu nedenle karşımızdaki en güncel olay olan Ukrayna – Rus Savaşı’nın
Türk Milletince okuması çok iyi yapılmalıdır.

Konudan Konuya (25)

     Kişinin zâtına
düşmanlık olmaz. Ancak kişinin sevmediğimiz, beğenmediğimiz sıfatlarına düşman
olabilir, karşı çıkabiliriz. Çok zaman bu ince farkı unutuyor, kaale almıyoruz.
Bir insanın içkisine, sigara içmesine, ağzının bozuk olmasına, yanlış ve bozuk
hareket ve davranışlarına karşı çıkmamız; karşı olduğumuz taraflarını
sevmememiz, doğru bulmamamız; ne kadar doğru ve yerinde bir davranış ise, o
kimsenin bu menfî tutkuları var diye, o kimsenin zâtına düşman olmamız, ona
cephe alamız, onu sevip saymamamız; o nispette yanlış ve ters bir davranıştır.

     Çünkü, menfî
yönlerimiz; beşerî ve insanî yönlerimizle ilgili olup, ya inanç zaafiyetinden
veya eğitim noksanlığından, yahut ailede gördüğümüz kötü örneklerden ileri
gelmektedir. Zatımız ise, Allah’ın “Fe iza sevveytühü ve nefahtü fihi min
ruhi.” / “Ben ona güzel bir şekil verip ruhumdan üflediğimde.” (Hicr: 29)
diyerek özene bezene yarattığı insandır.

     Bundan dolayıdır
ki, insanın zâtına karşı oluş ve cephe alış; Allah’ın zâtını inciten, yaralayan
şuursuz / bilinçsiz bir vaziyet alıştır. Kulunu rencide etmek, dolayısıyla
bizzat onu yaratan Allahı üzer.

     Öyleyse kişileri
eleştirip tenkit ederken; hedefimiz kişinin zâtı değil, onun nahoş tutum ve
davranışları olmalı. Kişinin yanlışlıklarını en güzel şekilde, onu
aşağılamadan, kalbini kırmadan, gönlünü incitmeden yapıcı bir şekilde
düzeltmesini sağlayacak hitapda bulunmalı; Allah’ın zâtını tecelli ettirdiği;
kulun manevi şahsiyetini incitmekten kaçınmalıyız.

     Sadece bu kadar da
değil. Hangi dinden, hangi milletten olursa olsun, hiçbir insanın zatına düşman
olmamamız lâzım. Çünkü müslümanlar din kardeşlerimiz olduğu gibi, müslüman
olmayanlar da, insan olarak kardeşlerimizdir.

     Hatta Müslüman
olmayanların, yani kâfirlerin de zatlarına düşman olmayacağız; elimizden
geldiği kadar, onların hakkı bulmalarını, hakkı bilmelerini sağlamaya
çalışacak; dinsiz ve inançsız olmalarını gidermek için, en güzel şekilde gayret
sarf edecek, onların bu hâllerine üzülecek, sonucu Allaha bırakacağız. Çünkü
hidayet Allahtandır; fakat bu durumlarından ötürü, asla onların zâtlarına  düşman olmayacağız. Çünkü onlar da bizler
gibi aynı Allahın kullarıdırlar.

     Tabii bu tutum ve
davranışımızı “Hüsnü zan, ademi itimat.” düsturunu ihmal etmeyerek. Yani herkes
hakkında güzel düşünecek. Fakat daima tedbirli olacak şekilde göstermeliyiz.

 x

     Filmler, Kasetler,
Sidiler, Kara Kutular, Teypler, Kitaplar, Hafızalar; hepsi Allahın
“El-Hafîz”  /    “Koruyan, muhafaza eden.” isminden haber
veriyorlar.

     Keza Tohumlar,
Çekirdekler, Nutfe / Meniler; hepsi zımnen, o isimden bahsediyorlar.

     Levhi Mahfuz / her
şeyin yazılıp korunduğu levha ve Beyinler; hep onu, yani Allahın “Hafîz” ismini
nazara veriyorlar.   

x

     Bir şehri toplu
olarak görmek istiyorsanız; insana bakınız. Şehrin azametini, insan vücuduna
sığdıran Allahın yüce kudretini, onun bedeninde seyredip tefekkür ediniz. Çünkü
insan küçük bir şehir, şehir büyük bir insan sayılır. Şehirdeki kanalizasyon
şebekesini, insanın boşaltım sisteminde müşahede edebilirsiniz. Şehirdeki
haberleşme ağlarını, sinir sisteminde görebilir. Acı tatlı su kanallarını,
insanın damarlarında bulabilir. Kısaca şehirdeki her türlü düzeneğin benzerini,
insan vücudunda görmeniz mümkün.

     Bu âlemi yani
kâinat ve evreni bütünüyle bir çırpıda, bir anda her şeyiyle, topluca, bir anda
seyretmek istiyorsanız; yine gözünüzü insana çevirin. Ona bakın. Damlada denizi
görmenin zevkine  varın. İnsanda kâinatı
görmenin hayret, taaccüp ve şaşkınlığına erin.

     Çünkü insan büyüse
büyüse, kâinat şeklini alır. Kâinat küçülse küçülse, insan şekline girer.

     Çünkü kâinat büyük
bir insan, insan küçük bir kâinattır.

x

     Kur’an; öldükten sonrasından
ziyade, bu dünya ve bu dünyadaki insan içindir.

     Ölen insan
vesilesiyle, ölecek insana, harekete geçmesini hatırlatır.

     Öyleyse, ölmeden
evvel, senden beklenenleri yap; sana düşenleri yerine getir.

     Ölmeden evvel,
ölmeye bak. Yani dünyada, orayı hesaba katarak yaşa.

     Nereye gideceğini
bil.

     Ne olacağını anla.

     Ne yapman
gerektiğini idrâk et.

     Olmaya bak. Çünkü
orada oluş yok.

     Dolmaya bak. Çünkü
orada doluş yok.

     Ermeye bak. Çünkü
orada eriş yok.

     Unutma! Burada kör
olan, orada da olur kör.

     Öyleyse, bu
gerçeği, oraya gitmeden önce, burada gör.

     Zira hayat;
koyuyor gerçeği önümüze.

     Hiç hoşumuza
gitmese de.

“Ölüm Terbiyesi” Ve Tedaileri – II

Ölüm
mürebbisi Zeynep Sayın’ın kitabını önceki yazıyla tanıtmaya çalışmıştık.
İmdiyse bizdeki çağrışımlarına bakalım ve biraz da terbiyenin tedailerine
takılalım:

*
Muska bir maskedir.

*
Din uygarlıktır.

*
Düşünmek mekândan münezzeh olmak demektir. Düşünmek varlığa konuşlanmaktır.

*
Ezan ezgi değildir, uzun hava değildir; müzikal okumalarla
anlamsızlaştırılmamalı. Ezan bir iz’andır, ilândır; mesajı, özü vakitler üzerinden
zamansızlaştırılmamalı.

*
Geçmiş güzelliklere yenileri eklemek ve eskinin hatalarını tekrar etmemek mi; ecdat
– mecdat diyerek cedlerimizin tüm medeniyet birikimini / uygarlık tasavvurunu
haklamak ve günümüzün belleğini heklemek mi; getirin seçmene soralım.

            * ‘0’ (sıfır) Osmanlı simülasyonu: Sermayenin
Sünnîlasyonu

*
Rüya, belki de insanlığın şifreleri.. Belki levh-i mahfuzdan pasajlar… Korunan
levha ne ola; amigdala mı?

            * Hac, kendinden hicrettir. Öteye muhacerettir.

            * Tavaf, anne karnındaki boşluğa dönüştür. Dokunmak,
resetlenerek yeniden doğmaktır.

            * Siyahî Hacer, Hacer-i Habeşî; kara budundan kara
hacer/taş, kara delik

            * Paraya bok muamelesi yapmak (Kalenderîler) para-hümaniter
düzeni bozmaktır. En boktan adamlar paradan en çok hoşlananlardır.

            * BALÇIK (İnsan) boklaşacak mı, pâklaşacak mı? Pak-istan/land
or Bok-istan/land.. İşkembevîler ile infakîler…

            * Erkekte temel içgüdü: iktidar. Kadında çocuk; çocuk
üzerinden iktidar. Hükmetme ereği, acziyetin gereği.

            * Yok olmaktan (varlığın sonluluğu) korkan insan,
ötekileri yok ederek varlığını çoğaltmak ister. Cinayet: insanın kendini var
etmesi için başkasını yok etmesi.

            * Kader seçimdir, seçilendir, seçilimdir. Demokrasi
kaderdir; seçilmiş kaderokrasi.

            * Ejder; yerleşiklerin değil konar-göçerlerin
muhayyilesidir. Bozkır ve vahşi hayat ortaklığıdır. Türklerin – Moğolların
içtimaî ve ihtiyacî edebiyatıdır, anlam arama anlatısıdır.   

            * Yerleşiklerin hasmı ve hayaleti böceklerdir. Ha insanı
ha insanın rızkını yeme hatta kemirme kan davasıdır, can davasıdır. Düşmanından
nefret eden onu yer, içer. Düşmanına saygı duyan ona kimlik yani kişilik verir.

            * Tük kozmolojisiyle Çin kozmolojisinin bakış farkı
bugünden yarına ne yapabileceklerinin de potansiyel bilincidir. Ejder
destanlaştırılır, böceklerse atıştırmalıklaştırılır. Hayâl (olumlu) ile hayalet
(olumsuz) farkı..

            * Türklerde yabancı, bilinmeyen hatta yağı/düşman
ejderhalaştırılır; hem korkulur hem saygı duyulur, hem de merak edilir. Can
alırsa kanı dökülür yoksa kontrollü bir yaşam alanı bırakılır. Çinlilerdeyse
düşman böcekleştirilir ve ya yenir ya imha edilir; insan yahut canlı değil
haşerat muamelesi görür. Vefayât değil telefâttırdırlar.

            * Türkler, bilip tanımadıklarıyla dostluk kurmaya
çalışırlar, yabanıl olsalar da. Çinliler düşmanı düşman bile görmezler; ezer,
eza ederler.

            * KISA KISA – İş insanı: amelatör, maneviyât: anlamsal
mülkiyet, vecd: vücutlanma, mahya: haya sözü, Babaîler: Müslümcüler

*
Kendime bile mâlik değilim; mülkiyet dediğin nedir! Bırak maddiyatı, maneviyatı
bile mülk edinme; taşıyamazsın. Kimliksiz ve çırılçıplak geldiğin dünyadan gene
öyle gitmeye bak. 

Varsın Gidiyorlarsa Gitsinler

“Bir Cumhurbaşkanı böyle bir söz söylemiş olamaz” dediğim çok sözünü duydum. “Artık hiçbir
sözüne şaşırmam” diyordum. Ama beni yine yanılttı.

Cumhurbaşkanı
ve AKP Genel Başkanı Erdoğan inanılmaz bir söz daha etti: Yurt dışına giden
hekimleri eleştirerek “Varsın gidiyorlarsa gitsinler, bizler de
üniversiteleri yeni bitiren doktorlarımızı buralarda istihdam eder, buralarda onlarla
yola devam ederiz.
Gerekirse yurt dışından ülkemize dönmek isteyenleri
süratle davet ederiz. Buralar boş kalmaz merak etmeyin.” ifadelerini
kullandı.

Bir
kere bu üslup çok yaralayıcı, rencide edici.

Bir
işyerinden istifa eden doktora, bütün zenginliği parasından ibaret olan bir
patronun bile söylemekten çekineceği bir yaralayıcı dil bu.

Doktorlarımız
mevcut eğitim sistemimiz içinde en nitelikli meslek gruplarının başında
geliyor. Diğer meslek gruplarının çoğunda, isteseler de gelişmiş ülkelerde
mesleğini icra edebileceklerin oranı doktorlardan düşüktür. Fakat doktorlarımız
lisan sorununu çözdüyse her yerde mesleğini icra edebiliyor.

****

Tıp
fakültelerine girmek için yapılan sınavlarda en iyilerden olmak gerekiyor. Çok
ağır ve uzun bir eğitimden geçiyorlar. Hekimlik yaparken de gerçekten büyük
fedakârlık gerektiren yoğun bir tempo ve riskli bir ortamda çalışıyorlar.

Pandemi
sürecinde herkes diğer sağlık çalışanlarımızla birlikte doktorlarımızın fedakâr
çalışmalarına minnettarlık ifade ediyordu.

Fakat devlet
sağlık çalışanlarının özlük hakları ile ilgili birçok iyileştirme vaadinde
bulunduğu halde verilen sözler tutulmadı.

****************************

Bir Doktorun Kaybının Maliyeti

Bir
doktorun eğitim sürecinde hem ailelerine ve hem de devlete/ millete ağır bir
maliyeti oluyor. Ayrıca uzmanlık ve akademik unvanları alış sürecinde de bu
maliyetler artıyor. Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra tecrübe kazanmak ve
uzmanlaşmak için geçen sürede, yaptıkları hatalardan dersler çıkararak hatasız
hale gelinceye kadar da topluma maliyetleri var.

İşte
bütün bu süreçleri bitirmiş, en az hatayla ve en yüksek verimle çalışacağı
bir dönemde bu en değerli beşerî sermayemizi yabancılara kaptırıyoruz.

Bundan daha büyük bir milli kayıp olamaz.

Bir
devlet başkanı bu durumda başını iki elinin arasına alır ve kendine sorar: “Biz
nerede hata yaptık? Bu kaybı nasıl durdururuz ve gidenleri döndürebiliriz
miyiz?”
sorularına cevap arar.

Yurtdışına
giden hekimlerimiz bu kararı kolay mı verdiler sanıyorsunuz? Eminim ki, onlar
da bizler kadar, devleti yönetenler kadar vatanlarını, milletlerini seviyor.

Devleti yönetenlerin görevi bu en değerli kaynağımızı tehdit etmek, korkutmak değildir.
Onlarla bir duygudaşlık (empati) kurmaktır.

Yapılması
gereken şey küstürerek, ülkemizden umutlarını keserek kaçırdığımız bu
insanlarımıza “gelin ülkemizin, milletimizin size ihtiyacı var. Sizi anlıyoruz,
hakkınız olan standardı sağlayacağız, itibarınızı koruyacağız”
demektir.

****************************

Yeni Mezunlarla Sağlık Sistemi Yürümez

Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın “giden uzman hekimlerin yerini üniversiteleri yeni bitiren
hekimlerle doldurma”
fikrini anlamak mümkün değil.

Aslında
sadece uzmanlar değil, yeni mezunlar ve asistan durumunda olanlardan fırsatını
bulanlar da dışarı gidiyor. Gidemeyenler de mutsuz çalışıyor.

Bakın
Tayyip Erdoğan’ın eski doktoru ve başdanışmanı olan ve yıllardır Londra’da
yaşayan Dr. Turhan Çömez ne diyor? “Orduyu nasıl yedek subaylarla
yönetemezseniz, sağlık sistemini de genç, deneyimsiz, yeni mezun hekimlerle
yönetemezsiniz.”

Yeni
mezun hekimler yetişmiş uzman hekimlerin nezaretinde gelişebilir. Sırf kendi
tecrübeleriyle ve deneme yanılma yöntemiyle yetiştirmeye çalışırsanız topluma
maliyeti ağır olur.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan bu yöntemi uzmanlık alanı ekonomi olmayan Hazine ve Maliye Bakanı ve
Merkez Bankası tecrübesi olmayan Merkez Bankası Başkanıyla deniyor.

Heterodoks yani alışılmamış, genel kabul görmemiş yöntemleri denemeye kalkan bu
zatlar o makamları boş bırakmıyor sanıyor.
Ama ekonominin hali ortada.

****

Cumhurbaşkanının
“Gerekirse yurt dışından ülkemize dönmek isteyenleri süratle davet ederiz”
sözü de sorunlu.

Çiftçilerimize “varsın
üretmesinler, paramız var ithal ederiz”
diyen zihniyete ne çok benziyor.
Kendi çiftçisini desteklemeyip, yabancı çiftçilere katkı veriyoruz. Buğday,
ayçiçek yağı, et vd gıda maddeler için kıtlık korkusunun ve fahiş zamların
sebebi bu kafa değil mi?

Bir
kere gidip dışarıda kendilerine yeni bir düzen kuran, kariyer edinen doktorların
geri dönmesi kolay değil.
Hele bu üslupla yapılacak davete kimse gelmez.

Ayrıca Saadet
Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun
bu konudaki değerlendirmesi çok
haklı: “Madem yurt dışına gidenlerin dönmesini sağlayacak imkanlar verilecekse;
şu anda yurtta bulunanlardan bu imkânlar neden saklanıyor? Hatta bu imkanlar
var idiyse; neden daha öncekilerin yurt dışına gitmesine neden olundu ve
seyirci kalındı?”

****************************

Liyakata Değer Vermezseniz

Şirketlerin,
kurumların ve devletlerin en önemli sermayesi yetişmiş insan gücüdür.
İnsan kaynağını geliştiren, niteliğini artırabilen milletler en kötü
şartlardaki coğrafyalarda bile huzur, zenginlik ve medeniyet üretebiliyor.
Fakat en zengin yeraltı ve yerüstü doğal kaynaklara sahip ülkeler eğer insan
kalitesini artıramıyorsa geri kalmaktan kurtulamıyor.

Yurtdışına beyin göçü sadece hekimlerden ibaret değil. Boğaziçi, ODTÜ gibi nitelikli
üniversitelerin bilgisayar, elektronik vd branşlarından mezun olanlarda da
görülüyor.

Bir
yandan eğitim kalitemiz düşüyor, bir yandan da en iyileri yurtdışına
kaçırıyoruz. İhracatımız içindeki yüksek teknolojili ürünlerin payının yüzde
3’ü geçmemesi tesadüf değil.

Bu felaketi durdurmalıyız. Bunun için insanlarımıza güven vermek, ülkemizin geleceğine dair
ümit yaratmak zorundayız.

Ancak ehliyet
ve liyakatin yerine partizanlığın ve yandaşlığın tercih edilmesi devlet
yapısını çürütüyor,
umutları yok ediyor.

Ehliyetli
ve liyakatli insanlar bu niteliksiz, cahil ve fakat her şeyi bildiğini
zanneden
, ukala/ nobran / kaba üsluplu kadroların altında çalışmak
istemiyor.

Nitelikli
beyin göçünü durdurmak, AKP’nin bu yerleşmiş yönetim anlayışını değiştirmeden
mümkün görülmüyor. 

Kurtuluş, Dünyayı Robotların Ele Geçirmesinde

İnsanlığın robotlarca yönetilmesi
temalı bütün bilim kurgu filmlerinde robotlar kötü, robotlarla iktidar
mücadelesi veren insanlar ise iyi olarak gösterilir. Mükemmel bir felsefi
hikaâyesi olan Matrix’de makineler tarafından ele geçirilen insanların
bağımsızlık mücadelesi anlatılır mesela ve o hikâyede makineler ve makinelerin
dünyasını koruması için geliştirilen Smith (Satan/Şeytan) adlı yazılım kötülüğü
simgeler. Gerçek bir siyaset bilimi dersi olan Battle Star Galactica’da da
benzer bir durum vardır. İnsanlar ile insansı robotlar olan “Cylonlar”ın
mücadelesi anlatılır orada da.

 

Ancak son birkaç yılda şahit
olduğumuz hadiseler, hem ülkemizde hem de dünyada kötü insanların yönetiminin
ülkeyi ve dünyayı yaşanmaz hale getirdiğini görmemiz yapay zekâ ve makineler
konusunda beni Hollywood’dan daha farklı düşünmeye sevk etti. Samimi düşüncem
ve inancım odur ki; keşke şu yapay zekâ denen şey daha hızlı gelişse de
insanlık artık robotlar tarafından yönetilir hale gelse.

 

Çünkü sinema sektörü robotların
ciddi şekilde hakkını yiyor ve hatta robotlara düpedüz iftira atıyor. Bir robot
hiç kötü olabilir mi Allah aşkına?

 

Bir kere bir robotun açgözlü
olduğunu göremezsiniz, robotlar dünya nimetlerini ancak ihtiyaç duydukları
zaman yani şarjları bitmek üzereyken ve ihtiyaç duydukları kadar yani
bataryaları dolana kadar kullanırlar. Bir robotun ihtiyacından fazla dünya
nimeti tükettiğini ve dolayısıyla ihtiyacından fazla olan dünya nimetine göz
diktiğini göremezsiniz. Dolayısıyla robotlar âleminde aç gözlülüğe asla yer
yoktur.

 

Robotlar açgözlü olmadıkları için
insanların malına mülküne göz dikmezler. Bir robotun kendi istek ve iradesiyle
hırsızlık yaptığına, gasp suçunu işlediğine veya insanları dolandırdığına asla
şahit olamazsınız. Robotların kap-kaç çetesi kurup motosikletle sokakta yürüyen
kadınlara yaklaşıp çantalarını kapıp kaçtıklarını göremezsiniz.

 

Robotlar kamu malını ve genel
olarak kamunun kendilerine görevleri nedeniyle verdiği imkânları şahsi
menfaatleri için kullanmazlar.

 

Robotlar dürüst varlıklardır.
Robotlar rüşvet yemezler, ihaleye fesat karıştırmazlar, “hazine garantili”
denilen ihale tipiyle devletin kasasını boşaltmazlar. İmar yolsuzluğu
yapmazlar, kendi yandaşlarına imar kıyağı yapıp imar uygulaması adı altında
gariban vatandaşların gayrimenkullerine çökmezler. Yargı camiasında görev yapan
robotlar “…. borsası” kurup masum vatandaşlardan para koparmak için onlara asılsız
suçlamalarda bulunmazlar veya gerçekten hakkında soruşturma yapılması gereken
kişilerin dosyalarını birkaç milyon TL/USD/Euro karşılığında sümen altı
etmezler.

 

Robotlar döviz ve borsa
spekülasyonları yaparak vatandaşların cebindeki parayı iç etmezler.
Vatandaşların birkaç yıl sonra üzerinde kamu projeleri yapılacak olan
arazilerini erkenden yok pahasına toplayıp vatandaşları kazıklamaya
çalışmazlar.

 

Robotlar, kamu tarafından
gerçekleştirilen projeleri olduğu gibi kendi yakınlarına aktarıp o projelerin
ekmeğini / kaymağını o yakınlarının yemesi gibi bayağılıklara asla tenezzül
etmezler.

Liyakat robotlar için olmazsa
olmaz bir kavramdır. Robotlar liyakati ve becerisi olmayan robotları sırf kendi
ailesinden/partisinden/cemaatinden/memleketinden diye makam sahibi yapmazlar.
Belli projeler ihale ile yapılacaksa, ihaleyi o projeyi en iyi yapacak olan
robotlara verirler.

 

Robotların yönettiği bir dünyada
robot yargıçlar sürpriz kararlar vermezler. Yargılamalar son derece şeffaf,
adil ve süratli bir şekilde gerçekleştirilir. Yargı camiasının mensubu olan
robotlar haktan yana olurlar, siyasi iktidarın emir kulu gibi hareket etmezler.

 

Robotlar hiçbir vatandaşlarını
ötekileştirmezler; sırf muhalif diye vatandaşlarına “hain”, “terörist” vb. gibi
yaftalar yapıştırmazlar.

 

Robotlar, suçlularla kol kola
girmezler. Organize suç örgütü liderleri ile yakın ilişkiler kurmazlar,
onlardan siyasi kariyerleri için yardım istemezler. Robotlar, organize suç
örgütü liderlerinin maaşlı elemanı haline gelmezler. Bir organize suç örgütü
lideri hakkında soruşturma açılacaksa hiçbir yetkili robot gidip de o
soruşturmayı ilgili organize suç örgütü liderine haber vermez, o organize suç
örgütü liderinin ülkeden kaçıp kendisini kurtarmasını sağlamaz.

 

Robotlar ehl-i namus
varlıklardır. Kimsenin karısına, kızına, namusuna yan gözle bakmazlar. Harama
uçkur çözmezler.

 

Robotların, gayri meşru
ilişkileri de olmaz. Bir robotun gayrimeşru ilişkisinin kayda alınıp rakipleri
tarafından o kayıtların o robot aleyhine kullanılması gibi bir durum asla
yaşanmaz. Zaten hiçbir robot, başkalarının özel hayatlarını kurcalayıp oradan
kendisine siyasi menfaat elde etme gibi küçük hesaplara tenezzül etmez.

 

Özetle; robotlar camiasından
katil, tecavüzcü, çocuk istismarcısı, hırsız, uğursuz, dolandırıcı, şantajcı, terörist
vs. gibi alçakça sıfatları taşıyan kimse çıkmaz.

 

Robotlar her biri adeta melek
gibi günahsız, işinde gücünde, namazında niyazında varlıklardır. Her hal ve
hareketleri istikamet üzere, yalandan dolandan arınmış varlıklardır. Ve hem
ülkemizin hem de gezegenimizin yegâne kurtuluşu robotların devr-i dilara-i
iktidarındadır.

Ümit Yalım’ı Dinlerken

“Toprak su ile karışırsa çamur olur, Toprak eğer kan ile karışırsa
vatan olur.”

05 Mart 2022 günü KMKB Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliğinin
düzenlemiş olduğu (Rusya – Ukrayna
Savaşı
) Başlıklı, “Türkiye ve
Dünyaya Etkileri
” konulu Panel’i kalabalık bir dinleyici kitlesiyle birlikte
dinlemiş olduk.


Moderatörlüğünü Eğitimci Sayın Fatma Gülşen’in yaptığı
Panelin konuşmacıları, Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetiminden İşadamı Nail Baki,
İşadamı Bülent Fırat ve Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Emekli
Kurmay Albay Ümit Yalım’dı.


İşadamı Sayın Nail Baki’nin Çocuklarını almak için Ukrayna’ya
gidip döndüğünde KOVİT-19 test sonucu Pozitif çıkınca panel’in konuşmacıları
haliyle ikiye düşmüş oldu. İşadamı Bülent Fırat, Ukrayna’nın genel olarak bir
portresini çizdi, ekonomi ve sosyolojisi yönünden geçmişini, şu anki durumunu
ve savaş sonrası tahminlerini sıraladı.


Ancak Panelin esasını teşkil eden konuşmayı emekli Kurmay
Albay Sayın Ümit Yalım yaptı. Kısa olarak Ukrayna-Rusya savaşına değindikten
sonra Türkiye jeopolitiğinden, sınırlarımızı çevreleyen komşularımızdan, onlardan
gelebilecek saldırılardan ve sınır güvenliğimiz konusunda oldukça iddialı
açıklamalarda bulundu.


Konuşmasının büyük bölümünü her zaman olduğu gibi bu
konuşmada da Ege Denizi ve Ege adaları konusunu dile getirerek çok çarpıcı
açıklamalarda bulundu. Hükümetin Ege Denizin deki oldubittilere seyirci kaldığını
söyleyince durumun vahametini kavrayan müzmin hükümet yandaşlarından birisinin:
Komutan! şimdi bu anlattığın konular
vatana ihanet değil mi
?” diye sormak zorunda kaldı.

On iki Adanın ne zaman kimler tarafından kimlere nasıl
verildiği tarih kitaplarında ve çeşitli makalelerde yüzlerce defa yazılmış
olmasına rağmen yine de her seferinde çarpıtılarak siyaseten polemik konusu
yapılmaktan bir türlü vaz geçilemiyor.

Ümit Yalım: “1945 BM.
Antlaşması ve 1969 Viyana Sözleşmesi’ne göre Yunanistan’ın onikiada üzerinde
egemenlik hakkı yoktur!…21 Devlet arasında imzalanan 1947 Paris Antlaşması’nın
14. Maddesine göre Onikiada gayri askeri statüde olup Yunanistan, bu adalara
asayişi sağlayacak miktarda jandarma ve polis dışında asker yerleştiremez.
Onikiada’nın mülkiyet hakkı Türkiye’ye aittir, sadece kullanım hakkı
Yunanistan’a verilmiştir.”
İddialarında bulundu.

Hâlbuki Yunanistan     Onikiada’nın
her birisini silah deposu haline getirdi. Tankların ve Topların hedefi direk
Türkiye’ye çevrili.

Yunanistan’ın yaptıkları bununla da kalmıyor. 2004 Yılından
2021 yılına kadar mülkiyet hakları Türkiye’ye ait olmasına rağmen Ege Denizinde
22 Türk adası ve 2 kayalığı resmen işgal etti. İşgal ettiği adalara
çıktıklarında yaptıkları ilk icraat; oraya bir kilise kondurmak, sonra da namluların
ucu Türkiye’yi hedef alan silah yığınağı yapmak. Arkasından Türkiye’ye göstere
göstere cumhurbaşkanları, başbakanları ve bakanları bu adalara gelip kuzu
çeviriyorlar. Akıl alacak şey değil. Türk yetkililerinden bir ses çıkmıyor,
Türk milleti resmen akıl tutulması yaşıyor.

Ümit Yalım haklı olarak soruyor: “Onlar bu adalara gelip kilise yaparken biz neden gidip bir cami
yapmamışız.
” Bunun cevabı da benden olsun. Onlar Türk adalarına kilise
yaptırırken bizim dindar! hükümetimiz; Vangölü’nde bulunan Akdamar Ermeni
Kilisesinin tamir ve tadilatıyla meşguldü. O Akdamar kilisesi ki, Ermeni
alçakları tarafından kaçırılan sonra tecavüz edilerek öldürülen yüzlerce
Müslüman Türk kadınlarının çığlıklarıyla inlemekte.

Ezcümle sayın okur: bakmayın siz atılan eyyyt Amerika, eyyyt
Almanya nağralarına…maalesef milli meselelerde nedense hep cambaza
baktırılıyoruz. Bu olay iktidarda da öyle muhalefette de. Birbirlerine lâf
yetiştirmekten ne yazık ki üzerinde yaşadığımız vatan toprağı büyük tehdit
altında.

Sağlıklı Kalın.

Dilimizdeki Dikenler (Uydurma ve Yabancı Kelimeler)

Bir topluluğa
millet vasfını kazandıran değerlerin başında, onun lisânı yâni dili gelir. Bizim
için, bu dil, güzel Türkçe’dir.

O kadar ki, büyük
şâirimiz Yahya Kemâl’in ‘Edebiyâta Dâir
adlı eserinde ifâde ettiği gibi: ‘Türkçe’nin
çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatan olmaktan çıkar, vatanın
gövde ve rûhu Türkçedir
.’

Bu, şu demektir
ki, ‘Vatan önemlidir fakat dil/lisân ondan
da önemlidir
!’ Çünkü kuru coğrafyayı vatanlaştıran unsurlardan biri de ‘dil’dir.

Bu düşüncelerin
ışığında; Yavuz Bülent Bâkiler ve Oğuz Çetinoğlu tarafından hazırlanan ve Yakın
Plan Yayınları tarafından neşredilen 288 sayfalık ‘Dilimizdeki Dikenler / Uydurma ve Yabancı Kelimeler’ adlı eser;
Türkçe’nin bozulmasına ve tahribatına sebep olan, Türkçe’de karşılıkları
bulunduğu hâlde ‘uydurulan kelimeleri
veya bunların yerine, bilhassa Batı dillerinden ve Amerikanca’dan geçen
kelimeleri kullananların hatâlarını ortaya dökmektedir.

Eserin
TAKDÎM’inde, Prof. Dr. Cihan Okuyucu şu isâbetli tespitte bulunuyor:

Dil, bir yandan nesiller arasında köprü
olma, geçmişle günümüzü buluşturma vasfını, bir yandan da yeni ve değerli
eserler verme imkân ve kaabiliyetini kaybediyor. Yavuz Bülent Bâkiler’in eserin
birçok yerinde veciz ifâdelerle belirttiği üzere bu yeni ve sığ dille hem diğer
Türk topluluklarıyla anlaşmamız hem de yeni Mehmet Âkifler, Yahya Kemaller,
Necip Fâzıllar ve Ârif Nihat Asyalar çıkarma imkânımız azalıyor
.’ (s. 11)

Eserin yazarlarından
biri olan Yavuz Bülent Bâkiler; Nihat Sâmi Banarlı, Prof. Dr. Fâruk Kadri
Timurtaş, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Necip Fâzıl Kısakürek, Hüseyin Nihal Atsız,
Seyit Ahmet Arvasî, Mehmet Çınarlı, Doç. Dr. Ali Karamanlıoğlu, Ord. Prof. Dr.
Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu gibi, Yûnus Emreler’den,
Karamanoğlu Mehmet Beğler’den ve Ömer Seyfettinler’den süzülüp gelen Türkçe’nin
günümüzdeki sevdâlılarından ve savunucularından biridir. Bilhassa; bu konuda
yayınladığı ‘Sözün Doğrusu (1-2)
adlı kitaplarının, Türkçe’yi korumayı ve geliştirmeyi arzu edenler için iki
kılavuz eser olduğunu da hatırlatmalıyım.

Bâkiler; ‘Başlarken’ başlığıyla yaptığı
açıklamada, bâzı soruları dile getiriyor ve şöyle diyor:

Dünyâ’da, alfabesi ve dili üzerinde en çok
oynanan milletlerden birisi, belki de birincisi biziz. Her milletin bir
alfabesi vardır. Dünyâda yirmi dokuz ayrı alfabeyle okuyup yazan tek millet
biziz; neden acaba?

Dünyâ’da yanlış bir dil ve eğitim siyâseti yüzünden
bir önceki neslin edebiyatını okuyamayacak, anlamayacak nesilleri de biz
yetiştiriyoruz; niçin acaba?

Türkiye dışındaki Türk topluluklarıyla aramızdaki
ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atan resmî ve hususî kuruluşlar da sâdece
bizde var; garip değil mi
? (s. 17)

Değişik konularda
birçok kitabı bulunmasına rağmen, Türkçe hakkında ‘Ses Bayrağımız Türkçe’ adlı bir kitabı da hazırlayan, eserin diğer
yazarı Oğuz Çetinoğlu da, Önsöz’de şu görüşlere yer veriyor:

Hiçbir dil, kelime türetme imkânları
bakımından Türkçe kadar zengin imkânlara sâhip değildir. Ne yazık ki bu imkân,
dil hassasiyeti olmayan hoyrat zihniyet sâhipleri tarafından kötüye
kullanılmaktadır.

Türkleri târih sahnesinden silmek için Haçlı Seferleri
düzenleyen Hristiyan batı, günümüzde seferlerine kültür alanında devam ediyor.
Ne yazık ki içerden de destek görüyor.

Dilimizi tahrip edenlere karşı çıkan Türkçe’nin
mücâhitleri sâyesinde dilimiz varlığını ve canlılığını korumaya devam
etmektedir
.’
(s. 21)

Eserdeki konu
başlıkları ise, şöyledir:

*Türkçemizin
Başına Gelenler-Dil, *Türkçe,*Sâdeleştirme Hareketi ve *Türkçe’de Kelime
Türetilmesi, *Evsel Oda, Evsel Kira, Evsel Kadın, Evsel Erkek, Evsel Geçim *Türk
Dil Kurumu’nun İmlâ Kılavuzuları ve Sözlükleri. *Dilimizdeki Dikenler
(Kısaltmalar, Açıklamalar) *Dilimizdeki Dikenler (Liste) *Harflerde ‘^’ işâreti. *Bilgisayarın/İnternetin
Dilimize Sokuşturduğu Zehirli Dikenler. *Hangisi Yanlış / Hangisi Doğru? ‘Hangisi
Ayrı / Hangisi Bitişik Yazılır? *Din Aleyhtarlığı Sebebiyle Türkçe’ye
Düşmanlık. *Türkçemizin 120 Yıldır Çözülemeyen Problemi: ‘Ne… ne’ ve ‘Ne… Ne de’
*Röportajlar: (Oğuz Çetinoğlu / Yavuz Bülent Bâkiler), *(Yavuz Bülent Bâkiler /
Oğuz Çetinoğlu), *(Mehmet Şâdi Polat / Yavuz Bülent Bâkiler), *(Mehmet Şâdi
Polat / Oğuz Çetinoğlu), *Bitirirken/1, *Bitirirken/2

Dilimizdeki Dikenler
şâir ve Yazar Yavuz Bülent Bâkiler ve yazar Oğuz Çetinoğlu tarafından
büyük emekle hazırlanmış, güzel dilimiz Türkçe’nin korunması ve geliş(tiril)mesi
hususlarında teferruatlı bilgiler veren kıymetli bir eserdir. 

Türkçe sevdâlıları
ve Türkçe hakkında bilgi sâhibi olmak isteyenler için önemli bir kaynaktır.

YAKIN PLAN YAYINLARI:

 Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli –
İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta:
bilgi@yakinplan.com.tr  /www.yakinplan.com.tr     

 

OHRİLİ EYÜP SABRİ

Nurettin Beyaz, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 543 sayfalık eserinde;
Teşkilât-ı Mahsusa kurucularından ‘Sorgusuz
İttihatçı
’ olarak vasıflandırdığı ‘Ohrili
Eyüp Sabri
’nin kendisine verilen vazifeleri îfa edişi sırasında
yaşadıklarını hızlı tempolu roman akıcılığı ile anlatıyor.

İttihat ve Terakki Partisi’nce, Enver Paşa’nın tâlimatı ile
kurulan ve kendisine bağlı olarak faaliyet gösteren yarı resmî bir kuruluştur.
İttihatçılar yurt dışına kaçtıktan sonra ve hatta Cumhuriyet yönetiminde de
çalışmalarına devam etmiştir.

Ohri, günümüzde Kuzey Makedonya Cumhuriyeti sınırları
içerisinde bulunmaktadır. Bir dönemde nüfusunun % 70’i Müslüman Türklerden
oluşuyordu. Günümüzdeki oran % 30’lar seviyesindedir.   

Ohrili Eyüp Sabri (1876-1950); İttihat ve Terakki’nin önde
gelen simasıydı. Askerdi. ‘Hürriyet
Kahramanı
’ olarak anılan Resneli Niyazi’nin en yakın arkadaşıydı. O’nun
dağa çıkmışına destek verdi. Sonra kendisi, komutanı olduğu Ohri Redif
Taburu’ndan 200 askeri, halktan 200 sivili yanına alarak dağa çıktı.

Balkanlar kaynıyordu. Avrupa; Selanik, Kosova ve Manastır
şehirlerini içini alan Makedonya’yı Osmanlı’dan koparmak için, Rum, Bulgar,
Sırp çetelerini cesâretlendirmiş, büyük destek sağlamıştı. Ohrili Eyüp Sabri Çetelere
karşı çete savaşı verdi. Kolağası (önyüzbaşı) olarak, 1909’da 31 Mart
ayaklanmasını bastırmak için Hareket Ordusuyla İstanbul’a girdi.

1910’da ordudan ayrıldı, aynı yıl, partiye dönüşen İttihat
ve Terakki’nin, Genel Merkez Teşkilâtı’na üye olarak seçildi. Bu üst seviyedeki
yöneticiliği döneminde İttihat ve Terakki Partisi’ni iktidara getirecek
çalışmalarda önemli roller üstlendi ve başardı. Üyeliği Birinci Dünya Savaşı
sonuna kadar devam etti. 1913 Babıali Baskını’nda, perde arkasında büyük rol
oynadı.

Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurucuları arasındaydı. Gizli görevle
tekrar Balkanlara gitti. Osmanlı’dan ayrılan Arnavutluk’ta, Osmanlı taraftarı
Müslüman halkı teşkilâtlandırma çalışmasında yer aldı. İngilizlerin takibi
sonunda yakalanarak Malta’ya sürüldü. Buradan kaçıp İstanbul’a döndü. Parti faaliyetlerine
devam etti. Birinci Dünya Savaşı’nda Anadolu’da halkı ‘uyandırmak’ için görünürde devlet memuru sıfatıyla Antep’e gitti.
Yine İngilizlere esir düştü, Mısır’da esir kampında çile çekti.

Roman kahramanlarının hemen hepsi yüksek ideallerle ruhunu
dolduran insanlardır. Yalnızca kendilerini değil, çevre bölgelerdeki halkın da
huzur ve refaha kavuşması için ellerinden geldiğince gayret gösteriyorlar,
tab’ası oldukları Osmanlı Devleti’nin de içerisinde bulunduğu bunalımlı
dönemden kurtulması için fikir üretiyorlardı. 

Romanda okuyucuya yabancı olmayan pek çok isim var: Enver
Paşa’nın tetikçisi Yakup Cemil, Resneli Niyâzi, Mustafa Kemal, Mustafa İsmet
(İnönü), Abdullah Cevdet, Süleyman Askerî, Talat Paşa, Tevfik Fikret ve
diğerleri…

Yazarın usta işi anlatımlarıyla okuyucu, Eyüp Sabri ile
esaretteki mahrumiyetlerin sıkıntılarını, en sonunda ise kurtuluşun sevincini
yaşıyor.    

Esâretten dönüşünde Millî Mücadele’ye katıldı. İlk Meclis’te
Eskişehir milletvekilliği yaptı. Yeşil Ordu Cemiyeti’nin kurucuları arasında
yer aldı. 1923’te Meclis dışında kaldı. 1926 yılında İzmir’de Mustafa Kemal’e
karşı düzenlenen suikast teşebbüsüne katıldığı iddiasıyla eski ittihatçılarla
birlikte İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı ve beraat etti. 1935-1950 arasında kesintisiz
olarak 3 dönemde Çorum, tâkip eden 2 dönemde de Erzurum milletvekili olarak TBMM’nde
vazife gördü.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI: 

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com

 

RUH HEKİMİNİN HÂTIRALARI

Ruh Hekimi Prof. Dr. Ayhan
Songar
çok yönlü bir sanatkârdı. Şâir, edib, müzisyen, mütefekkir, muharrir
ve müellif. Az bilinen iki yönü daha vardı. Mükemmel bir araştırmacı ve
tahlilciydi.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 135 sayfalık eserinde bir
özelliğini daha ortaya koyuyor: Candan ve vefalı bir dost. Bu eserinde hepsi
Rahmet-i Rahmana kavuşmuş dostları anışındaki  samimiyet, sıcaklık ve candan ifâdeler, göz yuvalarına
dâvetiyeler gönderiyor. Balıkesir’in küçük bir sâhil kasabası olan
Küçükkuyu’daki balıkçı ve O’nun ayrılmaz cüz’ü mesabesindeki dostu pelikan kuşu
ile olan dostluğa gıpta etmemek mümkün değil.

Merhum Songar’ın, -Önsöz hâriç- 32 bölümden oluşan eserinde
andığı rahmetlilerden bâzıları: (Alfabetik sırlama ile)

Erol Güngör, Fahri Celal, Fâruk Kadri Timurtaş, Fethi
Gemuhluoğlu, Mazhar Osman, Mehmet Kaplan, Mevlâna, Necip Fâzıl Kısakürek,
Nevzad Atlığ, Neyzen Tevfik, Peyâmi Safa, Yahya Kemal Beyatlı.

Bölümlerden kısa kısa…

 ‘Mösyö Dögol’ olarak anılırdı. Asıl ismini kimse bilmezdi. Yıllarını
Bakırköy Akıl Hastahânesi’nde geçirmişti. Teşhisinde çok farklı fikirler,
ihtilâflar vardı. Fakat ‘iyi insan, iyi
dost
’ teşhisinde O’nu tanıyanların ihtilafı yoktu. Havada, karada, denizde
giden taşıt plânları yapar, bunları bir paket sigara fiyatına satardı.
Hastahânenin bahçesinde gelip gidenlere memleketi nasıl ıslah edeceğine dâir
nutuklar irad ederdi.

Adını herkesin bildiği Mazhar Osman…

Hayatımın hususiyeti durmaksızın çalışmak oldu. Çalışmaksızın geçen
ömrüm çok sıkıcı usandırıcı olduğuna kaniim.

Peyâmi Safâ ile…

Biraz konuştuktan sonra benim mesleğimi, -hiç mübalağa etmiyorum- en
az benim kadar bilen ve birçok tıbbî meseleleri tartışmaktan çekineceğim bir
kimse olduğunu anladım.

Acaba dünyada kaç kişinin kapısını sabaha karşı çalıp da sâdece
dertleşmek için geldiğini söylerseniz sıcak yatağından kalkar, eliyle pişirdiği
kahveyi getirerek size uykusuz bir gecesini fedâ edebilir.

Yahya Kemal’e ve Türkçe’ye hasret…

Dünyada bizden başka ‘dil meselesi’ olan bir millet yoktur. Ne
bütün lisanı 30-40 kelimeden ibâret Hotantolularda, ne dilinin hemen hemen
bütün kelimeleri Lâtince ve başka dillerden gelmiş Fransız ve İngilizlerde, ne
bütün saflığına rağmen gene de yabancı kelime sızmalarından masun kalmamış
Arapça konuşan milletlerde…

Biz, Osmanlı’nın temellerinin sallanmaya
başladığı devirlerden beri devamlı bir propaganda ve telkinle kendi kendimize
düşman olduk. Yoldan rastgele bir delikanlı çevirin, konuşun. Bildiği, ‘seçenekli, olanaklı’ birkaç yüz
kelimeden ibârettir. Sorarsanız, en büyük düşmanı Osmanlı… Kendisine bu
memleketi, bu toprakları bağışlayan ecdadına kin kusuyor. Edebiyatını, mûsıkîsini,
sanatını, asırların kültür birikimini anlamaz, bunlardan bihaber, bir ‘Batılılaşma’dır tutturmuşuz.

………………..

Yazılı ve sözlü dil, insan beyninin en
yüksek ve mücered fonksiyonu, mahsulüdür. Zihin gelişmesi dildeki tekâmül ile
kendini gösterir. Zekâ da ifâde kabiliyeti ile belli olur. Bu bakımdan
diyebilirim ki, Yahya Kemal, tanıdığım üstün zekâlı nâdir kişilerdendi.

Benim için Yahya Kemal hasreti, dâima
güzel Türkçe hasreti ile birlikte olmuş, aynı mânâya gelmiştir.

Bilgilendirirken öğretiyor, öğretirken bilgilendiren
bilgilendiriyor. Ayhan Songar, hâzık bir hekim, mâhir bir kalem üstadı
.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI:

 Dîvanyolu Caddesi: Nu: 14 Sultanahmet, Fâtih
İstanbul. Telefon: 0.212-526 16 15

Belgegeçer:
0.212-513 77 49 e-posta:
tedev30@gmail.com  www.turkedebiyati.com.tr 

 

ÇİN
TÂRİHİ

Yakın zamanların en önemli tarihçilerinden Doç. Dr. Kürşat
Yıldırım; Çince. Rusca, Japonca, Moğolca ve Arapça gibi dilleri, ilgili
ülkelerde çalışmıştır. Türk dünyâsında sâha araştırmaları, Batı ve Doğudaki
büyük bilim merkezlerinde proje ve kütüphâne çalışmaları yürütmüştür. Yıllar
boyunca Çin’de ilmî incelemeler yapmıştır. 
12 X 19,5 santim ölçülerindeki 334 sayfalık eserinde Çin târihini
efrâdını câmi ağyarını mâni ölçüler içerisinde okuyucuya sunuyor. Çinliler, çok
erken dönemlerde kayıtlar tutmaya başlamışlardır. Bu kayıtlar sâyesinde
târihlerini bütün teferruatı ile öğrenebildiğimiz Çin’i anlamak için de onun
binlerce yıllık geçmişine vâkıf olmak lazımdır.

Çin târihinden Türkleri çıkarmak mümkün değildir. Çinlilerin
siyâsî, sosyal ve iktisâdî dönüşümlerinde kuzeyden gelen Türklerin ve diğer
konar-göçerlerin büyük etkisi vardır. Üstelik Çin’deki hanedanlıkların çoğu da
Türkler, Moğollar ve Tunguz-Mançular tarafından kurulmuştur. Hâliyle Çin
târihi, Türk târihinin ve hatta Dünyâ târihinin bilinmesi açısından çok
önemlidir.

Doç. Dr. Kürşat Yıldırım’ın Ötüken Neşriyat’ın ‘Kısa Dünya Târihleri’ serisinden
yayınlanan bu eserinde başından sonuna kadar Çin siyâsî târihi ele alınmış,
gerekli yerlerde iktisat, toplum, din gibi bahisler üzerinde durulmuş ve
bilhassa toplum ve ekonomideki dönüşümlerin siyâsete ve devlete ne tür etkiler
yaptığı vurgulanmıştır.

Ana kaynaklara ve araştırma eserlerine göre kaleme alınan bu
kitapta, konular bir Türk târihçisinin bakış açısıyla tarafsız ve önyargısız
olarak işlenmiş, metnin yazımında genel okuyucu seviyesi de göz önünde
bulundurulmuştur.

Eserde yer alan bölüm başlıklarından bâzıları, kitabın
bütünü hakkında tatminkâr bilgilere ulaşmak mümkün olacaktır: *Çinde ilk
insanlar ve kültürler. *Erken kalıntılar. *Ölü gömme ve atalar kültü. *Çindeki
ilk yabancı kültürler. *Hânedanlar: Xia (MÖ 2070-1600), Shang (MÖ 1600-1046),
Zhou MÖ 1046-256), Qin (221-206), *Kültür Devrimi, Türkler ve diğer komşularla
ilişkiler. Han Hânedanlığı (MÖ 206-MS 220), *Konfüçyüsçülüğün Dönüşü, Yeni Sınıf,
Konfüçyüsçülüğün devlet ideolojisi hâline gelmesi, *Üç hanedanlık dönemi
(220-280), *Kuzey Çin’de Türk etkisi ve Kuzey-Güney Çin ayırımının
belirginleşmesi, Toplum ve ekonomi, İsyanlar Wu Hânedanlığı (222-280, Jin
Hânedanlığı (266-420), *Kuzeyden gelen boyların etkisi, Hunlar ve Tibetliler,
On altı devlet dönemi (304-439), *Çin’de Kuzey ve Güney Hânedanlıkları dönemi. *Kuzey
Hânedanlıkları (386-581), *Sui Hânedanlığı (581-618), *Tang Hânedanlığı
(618-907), *Beş Hânedanlık Yönetimi (906-960), *Song Hânedanlığı (960-1279), *Yuan
Hânedanlığı (1271-1368) Kubilay’ın yükselişi – Çin’de yeniden yapılanma, *Ming
Hânedanlığı (1368-1644), *Quing Hânedanlığı (1644-1911), Çin Cumhuriyeti
(1912-1949), *Çin Halk Cumhuriyeti (1949-)

Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türklerin Çin ile
alâkaları, Doğu Türkistan’da esâret altında yaşamak mecburiyetinde bırakılan
Türkler sebebiyle daha da artmıştır. Doç. Dr. Yıldırım, bu sebeple kitabında
Uygur Türklerine de yer veriyor. Oradaki hassas konu, Doğu Türkistan’da yaşayan
Uygur Türklerinin, kendilerini ‘Uygur
olarak tanıtmaları ve aynı bölgede yaşayan Kazakistan ve Kırgız Türkleri ile
Taciklerden ayrı tutmaları, yanlış bir politika olarak yıllardan beri devam
ettirilmektedir. Çin zulmünün karşısında, Doğu Türkistan Türkleri olarak
yekvücut olmaları elzemdir.  Aksi
takdirde Çin zulmü önlenemez.

 ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr