17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 330

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 9

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-2

Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar-1

Sadrıâzam,
Osmanlı devlet teşkilâtında pâdişâhın vekili olarak devlet idâresini elinde
bulunduran, günümüzde ‘bakan’ olarak
anılan nâzırlar, vezirler ve vekiller heyetine başkanlık eden devlet adamıdır.
Vezir-i Âzam’ kelimesinin de aynı
mânâda kullanıldığı dönemler olmuştur. Günümüzdeki ‘Başbakan’ kelimesinin karşılığıdır. Sadrıâzam veya vezir-i âzam, padişah
sefere katılmıyorsa ordunun başına geçer, bu görevi sırasında ‘Serdar-ı Ekrem’ sıfatıyla padişahın
bütün yetkilerini kullanırdı. Sefer ve savaş sırasında verdiği idam kararı,
hiçbir makamın tasdikini beklemeksizin infaz edilirdi.

Osmanlı
Devleti’nin kuruluş döneminde sâdece ‘vezir’ sıfatı kullanılmaktaydı. Orhan
Gazi saltanatındaki dört vezir ilmiye sınıfından vezirliğe yükselmiştir.
Birinci Murad saltanatında Çandarlılar kazaskerlikten vezir olmuşlar, aynı
dönemde vezir sayısının artmasıyla, önce ‘birinci vezir’, ‘ikinci vezir’
isimlendirmeleri kullanılmıştır.

15. yüzyıl
sonlarına kadar vezir adedi üçü geçmemiştir. Vezirler Divan-ı Hümayun’da,
Kubbealtı’nda toplandıkları için, kendilerine ‘kubbe veziri’ veya ‘kubbenişin
ismi de verilmiştir.

Sadrıâzam
hükümdarın mutlak vekili sıfatıyla onun tuğralı mührünü taşırdı. Bu sadrıâzamın
sözü ve yazısı padişahın irâdesi ve fermanı demekti. Nitekim Fatih
Kanunnamesi’nde sadrıâzamın devlet içindeki yeri şu şekilde yazılıdır: ‘Bilgil ki vüzera (vezirler) ve ümeranın
(emirler), vezir-i azam, başıdır, cümlenin ulusudur, (büyüğüdür) cümle umurun
vekil-i mutlakıdır ve malımun vekil-i defterdarıdır ve ol vezir-i azam
nazırıdır ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir
(önce gelir)
.’

Güçlü
hükümdarlar tarafından tâyin edilmiş dirâyetli sadrıâzamlar devlete büyük
hizmetlerde bulunmuşlardır. Ancak 16. yüzyıl sonlarından itibâren devletin
duraklama dönemine girmesinin sonucu ve/veya âmili olarak siyâsî kudret
boşluğunu Valide Sultanlar, saray personeli veya başına buyruk davranabilen Yeniçeriler,
sadrıâzamların konumunu zayıflatmıştır. Yine de, duraklama ve gerileme
dönemlerinde de; Sokullu Mehmed Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa, Köprülü Mehmed
Paşa, Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Halil Rifat Paşa, Gazi
Ahmed Muhtar Paşa gibi  çok değerli
sadrıâzamların göreve geldiği olmuştur.

Tanzimat’tan
itibâren sadrıâzamlar daha ziyâde Batılı anlamda ‘kabine şefi’ görevini
yürütmüşler, bir yandan da padişaha muhalif bir güç olabildikleri gibi, muhalif
mihraklara dayanan bir çizgi de tâkip edebilmişlerdir. Son dönemde sadrıâzamlar
daha sık değişmiştir.

Osmanlı
Devleti’nde sadrıâzam, protokolde şeyhülislâmdan önce gelir. Sadrıâzam, bütün
tebaanın pâdişâh nezdindeki mümessili ve pâdişâhın mutlak vekilidir. Vekilliğin
göstergesi, pâdişâhın kendisine verdiği mühürdür. Pâdişâh, sadrıâzamın devlet
işleri hakkında ileri sürdüğü teklifleri kabul etmek mecburiyetindedir. Bununla
birlikte sadrıâzam, pâdişâhın kendisine verdiği yetkileri, dilediği gibi
kullanmakta tam anlamıyla serbest değildi. Bütün büyük işlerde dîvanın1,
bâzen da özel meclislerin görüşlerini
almak
şarttı. Sadrıâzam, padişaha
karşı sorumludur.

Osmanlı
Devleti’nde sadrıâzamlık makamına; 292 tâyin yapılmıştır. Bu rakam, göreve
başlama ve görevin sona erdiği,
târihler
itibâ
riyle
kayıtlara geçen bilgilere göre belirlenmiştir. Bazı şahıslar iki ve daha fazla
defada sadrıâzamlık makamına oturmuşlardır. Bu sebeple, kişi itibariyle sadrıâzamlık
yapanların sayısı
215’tir. Bu 215 kişinin
yalnı
zca
78’i Türk’tür. 15 kişinin Türk olup olmadığı şüphelidir. Geri kalan 122 kişinin
Türk olmadığı bilinmektedir. Bu 122 kişiden 16’smın Türk olmadığı bilinmekle
birlikte, milliyetleri hakkında hiçbir bilgi yoktur. 8’i milliyeti bilinmeyen Devşirme,
l’i milliyeti bilinmeyen Dönme’dir. Türk olanların dışında milliyeti bilinen 82
sadrıâzamın: 3l’i Arnavut, 1l’i Boşnak, 1l’i Gürcü, 9’u Abaza, 4’ü Rum, 3’ü
Hırvat, 3’ü Çerkez, 2’si Ermeni, 2’si İtalyan, l’i Rus, l’i Sırp, l’i Bulgar,
l’i Pomak, l’i Hersekli Slav, 1’i Çeçen’dir.
Milliyeti şüpheli olanların 3’ü belki Arap, 2’si belki Ar
navut, l’i Boşnak veya Hırvat, 1’i belki Rum veya
İtalyan veya Ermeni, l’i Hırvat veya Macar, 2’si Rum veya Hırvat, 2’si Arnavut
veya Rum, l’i Frenk veya
Rum, 1’i
Felemenk veya Rum’dur.       

Tâyin
edildiği makamın adı Sadrıâzamlık olmamakla birlikte sadrıâzamlık
benzeri makama tâyin edilen ilk kişi;
Orhan
Gazi’nin kardeşi
Alâeddin Bey’dir. Bâzı kayıtlarda kendisinden Alâeddin Paşa olarak
söz edilmekte ise de, o
târihlerde Paşa
olarak adlandırılan bir unvan yoktu.

Osmanlı
Devleti’nde, Sadrıâzamlarla ilgili dikkat çekici hususlar:

*Kanûni’den sonra gelen Osmanlı
padişahların çoğu, devlet yönetiminden uzaklaşmışlardı, seferlere
katılmıyorlardı. Böylelikle sadrıâzam
lar padişah
adına devleti idâre
etmeye başladılar.

*Sokollu Mehmet Paşanın
yönetim kabiliyeti
ve Köprülü Sülâlesi’nin başarıları, padişahları gölgede
bırakmıştı. Kanunlara uyulmamış,
saray
kadınları
, ocak ağaları ve ulema devlet işlerine karışınca devlet yönetimi
bozulmuştu.

*Sultan Üçüncü Mehmet Han’dan sonra şehzâdelerin sancağa çıkma2
usulü kaldırılınca, şehzâdeler devlet
yönetiminde tecrübe kazanmaktan mahrum kaldılar. Sarayda, bir nevi kafes hayatı
yaşadılar.
  

İbnülemin Mahmud
Kemal’in ‘Osmanlı Devrinde Son
Sadrıâzamlar
’ isimli eserinde Otuz yedi sadrıâzamın hal tercümesiyle birlikte
son bir asırlık siyâsî târihimizin panoramasını da veren 2192 sayfalık bu büyük
eser, vezîriâzamlar hakkındaki biyografi geleneğinin yolunu açan Osmanzâde
Ahmed Tâib’in Hadîkatü’l-vüzerâ’sına yapılmış zeyillerin sonuncusu ve arkası
getirilmemiş olan Ahmed Rifat Efendi’nin Verdü’l-hadâik’ine zeyil olmak üzere
hazırlanmıştır. Verdü’l-hadâik’te çok basit ve sathî kalan hayat hikâyeleriyle
mukayese bile edilemeyecek şekilde yeniden işledikten sonra diğer sadrıâzamlara
geçmiştir. Eserde, Koca Hüsrev Paşa’dan Mustafa Reşid ve İbrâhim Sârım Paşa’ya
kadar Tanzimat devrinin ilk beş sadrıâzamı dışarıda bırakılıp 1855’teki ikinci
sadâreti itibariyle Mehmed Emin Âlî Paşa’dan başlayarak gelen sadrıâzamlar
silsilesi tâkip edilmiştir. O’nun hal tercümesinde 1852’deki sadâretine de
temas edildiğinden eser, 1852’den sadâret makamının Bâbıâli ile birlikte 4
Kasım 1922’de ilgasına kadar olan zaman dilimi içinde bir sadrıâzamlar târihi
olmuş bulunmaktadır. İbnülemin, Âlî Paşa dışında eserde hal tercümelerini
sadârete son geliş târihine göre değil ilk gelişi esas alan bir sıralama tâkip
eder. Bundan dolayı eser, son sadrıâzam Ahmed Tevfik Paşa olduğu halde ondan
iki önceki sadrıâzam Sâlih Paşa ile sona ermiş görünür.

Mahmud Kemal İnal Bey,
Son Sadrıâzamlar’ı yazmaya 1913 yılının son ayında başlamış, Sâlih Paşa’nın
Mart-Nisan 1920 târihleri arasına rastlayan sadâreti sırasında tamamlamıştır.
Basılmak için uzun süre bir imkân bekledikten sonra zamanın Maarif vekili Hasan
Âli Yücel’in teşebbüs ve gayretleri neticesinde basılması karar altına
alındığında hazır olan ilk şeklini, bizzat ifâde ettiği gibi ‘yeniden yazılmışçasına’ elden geçirerek
basılmamış haliyle 681 sayfa tutmakta olan eseri 2100 küsur sayfaya
çıkarmıştır. Cumhuriyet devrinde resmî mercilerce
basılan öbür eserlerinde olduğu gibi aslında taşıdığı ‘Kemâlü’s-sudûr’ ismi zamanın zihniyetine yabancı gelmesi
dolayısıyla şimdikine çevrilir.

Otuz üç yıl boyunca hep
sadârete bağlı kalemlerde, bu arada uzun bir süre Bâbıâli’nin en merkezî
noktası Sadâret Mektûbî Kalemi’nde yaşadığı bürokrasi tecrübesi İbnülemin’e bu
büyük çaplı sadrıâzamlar târihinin malzemesini, gözlem ve dikkatlerinden bir
şey kaçırmayan keskin tecessüsünün eşliğinde kendisine en tabii yoldan kazandırmış
bulunuyordu. Hele İkinci Meşrutiyet’ten sonra Yıldız Sarayı evrakının tetkik ve
tasnif işinin kendisine emânet edilmesi, O’na bu zengin ve bâkir arşiv
hazinesinin bütün imkânlarını sunar. İkinci Abdülhamid’in tahta çıkışından bu
yana sadâret makamı ile saray arasındaki yazışma ve işlemlerle ilgili evrakın
hepsinin Yıldız’da saklı tutulmuş olmasından dolayı, konusunun gerektirdiği
malzemeyi ayağına getiren 800 sandık tutan vesikayı ‘avucunun içi gibi’ tanıma fırsatını vermiştir. Yıldız evrakı
arasında târihî ehemmiyetini kuvvetli bir sezişle hemen fark ettiği vesikaları
büyük bir sabır ve şevkle istinsah3 edip bir kenara koyan İbnülemin,
eserinin muhtaç olduğu arşivi de böylece kurmuş bulunuyordu. Bâbıâli kalemlerindeki
yaşlılardan zamanlarına yetişemediği sadrıâzamların, nâzırların menkıbelerini
dinleyen, doymak bilmeyen bir tecessüsle o sırada cereyan edenler kadar
geçmişte olup bitenler hakkında da bilgi edinmeye çalışan, duyduklarını hemen
kayda geçiren, dedikodu ocağı dediği Sadâret Mektûbî Kalemi’nde yıllar boyu
Bâbıâli ve ricâl dedikoduları ile kulağı dolan İbnülemin’in eserine sâdece
arşivden değil dinlediği, kendilerine sual sorduğu o insanlardan zamanla kimse
kalmadığı için, kendisinden sonra gelenlerin artık hiçbir suretle erişme
imkânını bulamayacakları yığınla bilgiyi, değerlendirmek üzere depoladı.  Bunun yanında bir o kadar da baba ocağında
başlayıp ricâl konaklarında çok erken yaştan meclislerine girdiği târihî
şahsiyetlerden duyulmuş, tecessüsünün sondajı ile kazanılmış bilgiler eserinin
bir başka sözlü kaynağını teşkil ediyordu. Kendisi gibi genç yaşta Bâbıâli’nin
mühim mevkilerinde vazife almış, Sadrıâzam Yûsuf Kâmil Paşa’nın yanında yirmi
yedi yıl boyunca pek çok târihî hâdiseye şâhit olmuş, devrin önde gelen
ricâlinin çoğu ile münâsebet ve dostluğu olan babası da eserde dâima bir
referans olarak yer alır. Bundan başka kütüphânelere, arşivlere intikal
etmemiş, eski aile ve şahıslarla ilgili birtakım bâkir vesikalar görmek
imkânına kavuşmuş, Abdülaziz’in Mâbeyin başkâtibi Âtıf Bey’in Hâtırat’ı, Mehmed
Süreyyâ’nın bizzat yaşadığı son devirler hakkındaki Târîh-i Mahmûd’u,
Celâleddin Paşa’nın Mir’ât-ı Hakîkat’inin müsvedde hâlindeki orijinal şekli
gibi el değmemiş eserlerden, yandıkları veya kayboldukları için başkalarınca
bir daha erişilmesi mümkün olmayan kaynaklardan da istifâde edebilmiştir.
İbnülemin, eserinde bildiklerini ve duyduklarını sâdece aktaran bir kimse
durumunda olmayıp kaynaklarını, çeşitli eserlerdeki rivâyetleri sıkı bir
tenkitten geçiren, mevcut bilgileri gerekli kontrol ve muhâkemeye tâbi tutan
titiz bir târihçi hüviyeti gösterir. Son Sadrıâzamlar, İbnülemin’in
biyograflığı yanında siyâsî târihçiliğini göstermesi bakımından da önemlidir.
Bu sorumluluğu çok iyi idrak ettiğinden yeri geldikçe, müverrihin hâdiseler ve
onların içinde yer alan insanlar karşısında davranışının ne olması gerektiği
meselesine sık sık dönerek târihçiliğin ahlâkî problemine dikkat çekmeye
çalışır. Bu hüviyetini çok belirgin bir şekilde ortaya koyan eserinin
arkasında, yıllar önce târihçiliğin bu meselelerini işlediği Kemâlü’l-kiyâse fî
keşfi’s-siyâse’nin müellifi olarak varlığı bir kere daha hissedilir. İbnülemin,
târihçinin daima gerçeği gözetmeye ve hislerine kapılmamaya, gerek üstlendiği
vazife gerekse vicdan gereği mecbur olduğunu vurgulayarak aksine hareketin
târihe ihânet etmek olacağını belirtmektedir. ‘Bildiklerini ve duyduklarını gerçeğe uygun olmayan bir şekilde
nakletmek târihin hukûkuna tecâvüz etmek demektir. Doğruluğu hakkında kesin
kanaate varılmamış bilginin târih sayfalarında yeri yoktur
’ diyerek tavrını
açıkça ortaya koyan İbnülemin’in bunları, kendisinin taraf tutmak isnatlarına
uğradığı Said Paşa konusuyla ilgili olarak söylemesi önemlidir. İbnülemin’in
eserini, sadrıâzamların her birini icraatları bakımından yargılayan, içinde yer
aldıkları olaylar ile birlikte onları sorgulayan tahlilci bir zihniyet
yönlendirir. O, bu tutumu ile sığ ve tek taraflı yönlendirme ve
değerlendirmelerle okuyucunun zihnini lehte veya aleyhte bir istikamette
çelmeye itibar etmeyen, en yakını olduğu şahsiyetlerin dahî icraat ve karakterlerini
gerçek mâhiyetleriyle değerlendirmekten kaçınmayan, bazı çevrelerin gözü kapalı
bir şekilde yüceltmeye veya alçaltmaya çalıştığı şahsiyetleri sorgulama ve
tahlilden geçirirken tok sözlü bir yargıç davranışı içindedir. Bunun en tatmin
edici örneklerinden birini baba dostu ve kendisini çocukluğundan beri tanıyan,
son sadâretlerinde evinde beraber çalıştıkları, mutemedi, sırdaşı gibi muamele
gördüğü Küçük Said Paşa’ya ayırdığı 275 sayfa hacmindeki bahis verir.
İbnülemin, o kadar yakını olduğu Said Paşa hakkında ne söylemek gerektiyse,
lehte ve aleyhte, olumlu ve olumsuz ne tarafı varsa hepsini gizlemeden açıkça
söylemiştir. Hiçbir lûtfunu görmeden ailece türlü sıkıntılara mâruz kalarak
saltanat devrini yaşadığı Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın icraat ve şahsiyetine
ayırdığı özel bölümde kimilerince hep yerilmiş, kimilerince de göklere
çıkarılmış hükümdar hakkındaki icmali kadar, onu hatâ ve savabı ile en objektif
surette mîzana vuran yazı ve eser bulmak kolay değildir.

Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’ın esas ismi ‘Kemalü’s-sudur’dur. Mehmed Emin Ali Paşa
(1814-1871) ile başlayıp Sâlih Hulûsi Paşa (1864-1939) ile biten eserde Osmanlı
Devleti’nin son 37 sadrıâzamının hayat hikâyesi yer almaktadır. ‘Son Sadrıâzamlar’, bir biyografi kitabı
olmakla beraber, birçok yerde siyâsî olaylar, devrin fikir ve kültürle alâkalı
yapısı, zaman zaman da edebî ürünler ağırlık kazanmaktadır. İlk baskısı Maarif
Vekâleti’nce 14 fasikül olarak yapılmıştır. İbnülemin merhum pek çok önemli
memuriyette bulunduğu ve târihin hararetli bir dönemine bizzat şâhid olduğu
için eserinde diğer kaynaklarda rastlanamayacak son derece önemli bilgiler
verir. Her yönüyle orjinal ve kaynak bir eserdir.
Son Sadrıâzamlar’da, olayların perde arkasında kalan bilgiler, bütün
teferruatı ile ve akıcı bir uslûpla veriliyor. Böylece eser, târihe meraklı
olanların da târihî roman okuyucularının da beklentilerini karşılıyor. Bu
bölümlerden biri de, Osmanlı târihinin en fecî, en utanç verici ve hatta
insanlık dışı cinâyeti olan Sultan Abdülaziz Han’ın (1830-1876 / Pâdişahlık
dönemi: 1861-1876) Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa,  Mütercim Rüşdü Paşa ve Süleyman Paşa şebekesi
tarafından tertip edilen suikast ile şehit edilmesidir. Mahmud Kemal İnal, bu
olayı, kalemini yağlı boya ressamının fırçası gibi kullanarak çizdiği müthiş
tablo ile okuyucuya sunuyor.

Sultan Abdülaziz Han,
32.  Osmanlı padişahı olarak 25 Haziran
1861’de tahta oturdu. 14 yıl, 11 ay, 5 gün pâdişahlık yaptı.

Şehzâdeliği ve
veliahtlığı döneminde iyi bir eğitim görmüştü. Arapça dili ve edebiyatı, şer’i
ilimler ve müzik dersleri aldı. Sporla ilgilendi. At binme, av, güreş, yüzme ve
cirit atma dallarında başarılı idi.  Sâde
ve mazbut bir hayat yaşadı, halkın saygı ve sevgisini kazandı. O günlerde
Osmanlı Devleti’nin durumu son derece karışıktı. Para sıkıntısı had safhadaydı.
Karadağ’da Hersek’te isyanlar, savaşa dönüşecek gibiydi. Batılı ülkeler,  Sultan’ın Tanzimat Fermanı’nı iptal
edeceğinden endişe ettikleri için karışıklıkları tahrik ediyorlar, Osmanlı’nın
iç işlerine karışıyorlardı. 

1Divan: Yüksek rütbeli devlet adamlarının bir araya gelmesi ile oluşturulur. Günümüzdeki Bakanlar Kurulu konumundadır. Bu kurulun icra yetkisi yoktur. Sadrıâzamın danışma
meclisidir.

2Sancağa çıkma: Şehzâdelerin, vâlilik yaparak devlet tecrübesi kazanması.

3istinsah: Bir yazının veya
eserin aynısını kopya etme, çoğaltma işlemi. Matbaanın olmadığı dönemde bu işi,
müstensih’ denilen şahıslar
yapardı.  

Kocaelispor Hakkında…

Kulüp
yönetimi belirlenirken!

Sen başkan ol!

Sen
yardımcısı, sen de genel sekreter!

Falancaları
listeye almayın, filancaları da dışarda bırakmayın şeklinde!

İlgi, yetenek, bilgi ve
tecrübe gerektiren görevlere!

“Belediyelerde
olduğu gibi!”

Başkanın
gönlüne göre yönetici atarsak!

Olacağı buydu!

Atamaları
Belediye başkanımız yaptığı için, Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin bu günkü durumu
ne ise takımın durumu da “hemen hemen”
aynı oldu!

Düz mantık(!)

***

Hali
hazırda da!

Tüm
yöneticileri Tahir Büyükakın başkanımızın
atadığı,
Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin ve belediyemize bağlı yan
kuruluşların borç durumlarını, hizmet noktasında ki performans durumlarını, İSU
ve benzeri kuruluşların çalışma ”ma”
larını, yollarımızın durumunu falan düşününce de!

Kocaelispor’umuzun
geleceğine şimdiden ne kadar üzülsek
azdır!!!

#diyedüşünüyorum.

***

Hepsi
bu kadar, şimdi yazacaklarımın hepsi işin edebiyatı, maksat sayfa dolsun.

***

Hal bu ki eskiden böyle
miydi?

Kocaelispor’umuz
her anlamda şehirde yaşayan herkesin takımıydı!

Evet;
Sefa Sirmen de bir belediye başkanıydı
ama!

O
zamanlar, her siyasi görüşten, her memleketten, her meslekten kendini futbola
adamış, futbolu seven, futbolu bilen herkes dâhil olabiliyordu yönetişime!

Gazeteci, sanayici,
taksici, balıkçı, tuhafiyeci sağcı, solcu herkes!

***

Maç
oldu mu, Çene suyu mahşer yeri gibi olur
şehirde hayat dururdu!

Stadın
etrafındaki köftecilerden çıkan duman ve stattan gelen sesler, kilometrelerce
öteden görünür duyulurdu!

Bu
işler, borcunu biz ödedik, biz ne dersek o olur diyerek!

Ya
da muhalifleri yönetimlerden uzak
tutalım
diye düşünülerek yapılırsa!

Takımımız
ve şehrimiz adına çok büyük hata olur!

Yazık
olur!

Oldu gibi!!!

***

Demem
o ki spor kulüpleri parti siyasetinin ve ya yerel yönetimlerin bir parçası gibi
yönet ”tir” ilmemeli!

Öyle
olursa, şehrin yarısı her anlamda
dışarıda kalmış olur!

Dışarıda
bırakılanların bilgisi, tecrübesi ve desteğinden
yoksun takımda
ancak bu kadar!

***

Hal
böyle iken, futbol takımımızın bu günkü durumunda hatalar futbolcuda, Başkan Engin Koyun ya da istifa etmek
zorunda bırakılan Futbol Şube Sorumlusunda aranmamalı.

Hata!

Tüm
inisiyatifi ve iradeyi elinde bulundurduğunu okuyup gözlemlediğimiz, yönetimin kimlerden oluşturulacağına neyin
nasıl ve kimler tarafından yapılacağına karar veren Tahir başkanımızda aranmalı!

***

Bence
Tahir başkanımız acilen; Kocaelispor’umuzun yönetimini…

Şehrimizi
tüm dinamikleri ve siyasi görüşleri ile birlikte sahiplenebilecek, herkesi sürece
dâhil edebilecek, sadece futbolu değil,
Kocaelispor’u bilen…

Mümkünse
geçmişinde top koşturmuş!

Siyaset
dışında da hayatı ve yetenekleri olan!

En
önemlisi #Hodrimeydan ruhunu bilen birilerine
devretmeli.

***

Yani demem o ki sadece şehrin siyasetine,
bürokrasisine ve bütçesine hükmetmek yetmez, Futboldan da biraz anlamak lazım!

Diyerek…

Herkesin
ramazan ayını tebrik ediyor, körfez ilçede ikamet eden biri olarak belediye başkanımız Şener Söğüt bey’in
sivil toplum kuruluşlarının eğlencelerini mümkünse biraz ihmal ederek Körfez ilçenin
kangren olmaya yüz tutan sorunları ile ilgilenmesinin önemini vurgulamak
istiyorum.

Selam ve dua ile…

Tarihten Önemli Bir Sayfa! (Kıbrıs gerçeğinin son 25 yılı…)

          Tarih
sayfaları yaşanan tüm gerçekleri bünyesinde saklayan en değerli hazinedir. Kimi
zaman yaşanan gerçekleri yok sayan, çarpıtan odaklar; tarihe emanet edilen o
gerçeklerin belgeleriyle, tanıklarıyla karşılaştıklarında: ‘’Ben bunun böyle
olduğunu bilmiyordum!’’ diyerek anlattıkları yalanlardan sıyrılmaya çalışırlar!

         Ülkemizin dış sorunlarının en başında gelen
Kıbrıs Milli Davamızla ilgili ardımızda kalan 25 yıl içinde gerçeklerle
bağdaşmayan pek çok eylemler, söylemler, yazılar, anlatılar, görüşmeler
yapılmış ama daha da önemlisi siyaset arenasında görev alanlarımız kimi zaman
ada tarihine emanet edilen bu gerçekleri görmezden gelerek bu konuda pek çok
taviz verilmesine neden olmuştur.

      Bu yazımda Kıbrıs konusuyla ilgili önemli
bir tarih sayfasını aralamak, bu sayfada yazılanları sizlerle paylaşmak
istiyorum.

       İşte o önemli tarih sayfasında yazanlar:

        Kıbrıs’ın son 25 yılına baktığımızda adanın
kuzeyinde kurulu KKTC’de yaşayan yurttaşlarımızın iki ana fikir üzerinde
yoğunlaştıkları görülür.

        Bu iki ana fikrin ilki; ulusal güçlerin
savunduğu KKTC devletinin yaşatılması, Türkiye’nin ada üzerindeki yasal
garantörlük hakkı ile Türk askerinin adadaki varlığıdır. Bu üç önemli konu
Kıbrıs Türk Halkının ezici çoğunluğunun vazgeçilmezi olmasıdır.

       İkinci
ana fikri savunanlar ise adada Rumlarla iç içe yaşayabileceklerini savunan;
‘’Birleşik Kıbrıs’’ taraftarlarıdır. KKTC’deki nüfusun % 30’unu geçmeyen bu
insanlarımızın arkasındaki güç Rum hükümetleri olduğu kadar, adada türlü
menfaatler kovalayan emperyalist güçlerdir. Bu güçlerin en başında da
ABD-İngiltere ikilisi gelmektedir.

       Bu noktada akla gelen soru şudur?

        Ada tarihi boyunca Rum tarafının türlü
baskılarına, zulmüne ve hala devam eden insanlık dışı ambargolarına tabi olan
Kıbrıs Türk Halkının kısmen de olsa özellikle ikinci ana fikri savunmasının
sebebi nedir? Rumlarla birlikte yaşayabiliriz diyenler neleri unutmuştur?

        Bu
soruya verilecek ilk cevap; adalı Türkiyeli ayrımının özellikle son 25 yılda
çok öne çıkarılarak, bu konunun ‘Rumlarla iç içe yaşayabiliriz’ fikrini
savunanlarca kabul görmesi, özellikle de bu hassas konuyu suiistimal eden Rum
propagandasına karşı koyabilmek adına yeterince karşı propaganda
yapılmamasıdır.

       Unutulan diğer sebeplere gelince:

         
Özellikle Annan Planı döneminde ve Türkiye’nin
AB müzakereleri sürecinde neredeyse KKTC’nin egemenliğinin ısrarından
vazgeçilmesi,

         
Türkiye’nin 50 yıl boyunca savunduğu Kıbrıs
konusundaki kazanılmış haklarımızdan AB’ye giriş uğruna vazgeçilebileceği
görüntüsü ile ortaya konulan ‘’Ver-Kurtul’’, ‘’Rumlardan bir adım önde ol’’
söylemleri ile uygulanan sessiz teslimiyet politikalarının Kıbrıs Türk toplumu
üzerinde yapmış olduğu olumsuz etki,

         
Rum idaresini tanımadığımızın kanıtı olarak 24
Nisan 2004 tarihinde yapılan Annan Planı referandumunda ‘’Hayır’’ diyemeyişimiz
ve o süreç öncesinde KKTC de yapılan ‘’Yes Be Annem’’ mitingleriyle, AB’ye üye
olacağız söylemleriyle halkın önemli bir bölümünün kandırılması,

         
‘’Biz 1960 yılında Kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini
oluşturan anayasal kurucu iki halktan bir tanesiyiz. Self Determinasyon
hakkımız vardır’’ diye haykıramayışımızın, teslimiyetmiş gibi algılanması,

         
Türkiye’nin Gümrük Birliği Ek Protokolünü
imzalamasıyla bunun GKRY’ni tanıdığı anlamına geldiği konusunu Rumların çok iyi
bir şekilde kullanarak suiistimal etmeleridir!

        Aslında Türkiye, bu protokolü
imzalamasının GKRY tanıdığı anlamına gelmediğini Rum gemilerinin limanlarına
yanaşmasına izin verilmeyeceği açıklamasına rağmen, gerek AB ilerlemeden
sorumlu komisyon başkanı, gerekse Rum tarafı bu konuyu özellikle Kıbrıs
anlaşmazlığı konusunda kendi lehlerine çok iyi kullanmışlar, ‘’Birleşik
Kıbrıs’’ taraftarlarını da oldukça etkilemişlerdir.

              
 Adanın son 25 yılında yaşanan
gerçeklerin özeti yukarıda sıraladıklarımdan ibarettir. Ancak sıraladığım bu
gerçeklere ilaveten vurgulamak istediğim çok önemli bir gerçek daha vardır ki,
o da şudur:

         
Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının
kaldırılması ve Türk askerinin Kıbrıs’tan ayrılmasıdır.

               Bu gerçek, sadece son 25 yıldan beri
değil;  1968 yılından günümüze süregelen
tüm Kıbrıs müzakereleri sürecinde Rum tarafının asla vazgeçmediği en önemli
talebidir.

               Rum
–Yunan ikilisi; ada üzerindeki Türkiye’nin garantörlük hakkı kalkmadığı, Türk
askeri adadan ayrılmadığı sürece Kıbrıs adasını ele geçiremeyeceklerini çok iyi
bilmektedir!

              Aslında bu önemli gerçeği KKTC’de yaşayan
‘’Birleşik Kıbrıs’’ fikrini savunanlar da bilmelidir. Çünkü Türkiye ve Türk
askeri adadan ayrıldıktan sonra onları bekleyen yaşam; Rumlarla iç içe değil,
Rumların boyunduruğu altında yaşamak olacaktır.

              20 Temmuz 1974 tarihide çözülen Kıbrıs konusu,
günümüz dünyasında ne yazık ki hala, ‘’Kıbrıs Sorunu’ olarak tanımlanmaya devam
etmektedir!

              Türkiye’deki yönetimin Kıbrıs adasına
bakışı çok nettir. Çünkü tarihi gerçekler iyice anlaşılmış, geçmişte yaşanan
nice olumsuzluktan geri dönülmüş, Türk Milletinin Kıbrıs Milli Davasından tek
bir adım dahi geri atmayacağı görülmüştür.

              KKTC devlet yönetimi ile Türkiye Cumhuriyeti
Devlet yönetimin Kıbrıs konusundaki görüş birlikteliği gelecek hakkında umut
vermektedir.

             Pekiyi, hala çözüm bekleyen Kıbrıs sorunu
nasıl çözülebilir?

               Bu
sorunun çözümü için söylenebilecek yegâne gerçeği; 22 Aralık 2005 tarihinde Ankara’da
TBMM’ne son kez hitap eden Kıbrıs Milli Davamızın Lideri ve KKTC Kurucu
Cumhurbaşkanı rahmetli Sn. Rauf Raif Denktaş şu sözleriyle ifade etmiştir:

         ‘’ Türk Milleti’nin yumruğu ağır vurulursa,
‘Bu dava benim davam, Kıbrıs’ı 13’ncü ada olarak Yunanistan’a bırakmam’
denilirse bu iş halledilir.’’

             İşte Kıbrıs konusunda yakın tarihimize yazılanların
en önemli sayfası bu gerçeklerden ibarettir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 8

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

Eserleri

Son Asır Türk Şâirleri

Şâirlerin
hayatlarıyla ilgili bilgiler, şiirlerinden örnekler ve bâzen hâtıra, hikâye ve
tenkit ihtiva eden eserler ‘şuarâ
tezkiresi
’ olarak adlandırılmaktadır. Râmiz Efendi, Sahaflar Şeyhizâde Esad
Efendi, Sâlim Efendi gibi isimler bu türde eserler kaleme almışlar ve klasik
tarzda son tezkire olarak kabul edilen ‘Hâtimetü’l-eşâr
ise Fatîn Efendi tarafından ortaya konmuştur. İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın ‘şuarâ tezkiresi’ sınıfından olan ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli eseri
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınlanmıştır.

Cumhuriyet
döneminde şuarâ tezkireciliği geleneğini devam ettiren İbnülemin Mahmud Kemal
İnal, eserlerine de kendine has usûlünü devam ettirerek ‘Kemâlü’ş-Şuâra’ adını vermiş ise de Türk Târih Encümeni tarafından
Son Asır Türk Şâirleri’olarak
değiştirilmiştir.

Cumhuriyet
devrinde ortaya koyduğu en hacimli eseri olan ‘Son Asır Türk Şâirleri’nde ilk olarak medeniyet kavramı üzerinde
durmaktadır. Medeniyetin mârifetten doğduğunu söyleyen İbnülemin’e göre
şâirler, sanatkârlar, mütefekkirler birer ‘mârifet sâhibi’dir. O’na göre bir
millette mârifet sâhiplerinin yetişmesi ve bu kişilerin tercüme-i hallerinin
diğer bir ifâdeyle biyografilerinin veya en uygun isimlendirme ile ‘hayat hikâyeleri’nin yazılması
medeniyetin gereklerinden biridir.

Mahmud Kemal
İnal’ın, konağındaki mûsikî ziyâfetlerine kadınlar kabul edilmezken, dönemin
tanınmış şâire hanımları, ‘Son Asır Türk
Şâirleri
’ arasında yer alabilmişlerdir. Şükûfe Nihal Başar (1896-1973)
kitapta yer aldığı gibi ayrıca üstâdın meth-ü senâsına da mazhar olmuştur.  Dikkat çeken bir başka husus da eserde
gayrimüslim şâirlerin bulunmasıdır.

Eserde sıradan
bir antolojiden farklı olarak bazı isimlerin hayat hikâyelerinden yola çıkarak
çeşitli meseleler üzerinde durulduğu da görülmektedir. Bu kişilerden biri
tanınmış târihçi, tıp âlimi ve şâir Şânîzâde Mehmed Atâullah Efendi’dir. Arapça
ve Farsça’nın yanı sıra İtalyanca, Fransızca, Latince gibi Batı dillerini bilen
Şânîzâde; fizyoloji, anatomi, matematik, astronomi gibi alanlarda çalışmış ve
Batı dillerinden de faydalanarak pek çok eser hazırlamıştır.

Son Asır Türk Şâirleri’, İbnülemin
Bey’in pek çok şâiri yakından tanıması sebebiyle bir tür hâtırat niteliğine de
sâhiptir. Daha da önemlisi, farklı zevk ve zihniyetlerden çeşitli nesil ve
fertlerin teşkil ettiği edebî panoramayı gözler önüne sermekte, temel bir
kaynak olarak büyük bir ihtiyacı karşılamaktadır.

Eser yalnızca
Son Asır Türk Şâirleri’ni tanıtmakla
kalmıyor, Daha önce yazılmış şuarâ tezkirelerini ve yazarlarını da tanıtıyor.
Eserin sonunda; ‘Kendime Dâir
başlığı altınd, bereketli ve mâcerâlı hayatını, renkli taplolar hâlinde
okuyucuya sunuyor.  Ayrıca, kendine
mahsus bir üslûpla, kitabın yazılış hikâyesini anlatıyor.

Son Asır Türk
Şâirleri 1853’ten eserin ilk basıldığı 1930 yılına kadar yetişmiş olan 574
şâirin hayat hikâyesini kapsamaktadır. Şâirlerin arasında eski şâirler olduğu
gibi yeniler de yer almaktadır. Yazarın diğer eserleri gibi bu eseri de sırf
bir hal tercümesi olmanın ötesinde bir devrin şiir, edebiyat, sanat anlayışı
yanında kültürü, mizahı, zaafları, avantajları, yaşama tarzları ve benzeri
konularda yazarın bakış açısı, dikkati ve nükteleri ile birlikte kendine has
bir tarzda yazılmış önemli bir kaynaktır. Yüksek hacimli, geniş kapsamlı
olması, verdiği bilgilerin orijinalliği sebebiyle, sâhasının en mükemmel eseri
olarak kabul edilmektedir. Kitap, kuru bilgilerden ibâret değildir. Harfler ve
kelimelerle şâirlerin portreleri çizilmiştir.

Prof. Dr.
Mehmet Çavuşoğlu eser hakkında diyor ki: ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’, Türkçemizin
artık kaybolmaya yüz tutan inceliklerini tespitte, konuşma ve yazı dilimizin
ifâde kabiliyetini, zenginliğini öğrenmekte bulunması güç kaynaklarından
biridir. Ben, zaman zaman bu eserin herhangi bir bahsini açıp okuyor ve okuma,
öğrenme zevkimi tatmin ediyorum
.’

Nihat Sırrı
Örik’in, Reşat Fevzi’nin, M. Turhan Tan’ın, Mehmed Zeki Pakalın’ın, Abdülbâki
Gölpınarlı’nın, İsmâil Habib Sevük’ün, Süleyman Nazif’in kitap hakkındaki
yazıları, müstakil bir kitap teşkil edecek kadar zengin ve mühimdir.

Mahmud Kemal
İnal, ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli
eserini hazırlarken çektiği sıkıntıları, karşılaştığı zorlukları kendine has
üslûbu ile anlatıktan sonra şiirin ne olduğunu, kime şâir denmesi gerektiğini
belirtiyor. Şeyh Galip, Nâmık Kemal, Yenişehirli Avni Bey, Muallim Cûdî Efendi,
Cenap Şahâbeddin, Abdurrahman Fehmi Efendi gibi şâir ve yazarlardan konuyla
ilgili nakillerde bulunuyor: ‘Memleketin
en liyâkatli şâirlerinden Halil Nihat Boztepe ve Ahmet Hâşim beylerle bir gün
şiirden, şâirden söz ederken şiir ve şâir konusuna nasıl yaklaştığımı
sormuşlardı. Ben de, rûhun münbasit (açılmış-genişlemiş) veya münkabiz
(büzülmüş-daralmış) olduğu her şeyde şiir vardır. Her güzel şeyi hisseden ve
ettiren şâirdir demiştim’
diyor.

Mahmud Kemal
Bey’in diğer bir târifi de şöyledir: ‘Rûhun
münbasit veya münkabiz olduğu her şeyde şiir vardır. Şâir, o şiiri, görüp
başkalarına da gösterendir. Üstâdın bu tarifine göre, şâir bulmak imkânsız
değilse de, her halde zordur. Diğer bir ifâdeyle manzum söz söyleyen her ferdi
şâir kabul etmek ‘memnû’ değilse de, ‘mücâz’ ‘(icâzet/izin verilmiş, serbest
bırakılmış) da değildir. Yüzyıllardan beri şuarâ tezkirelerini, dolduran
binlerce isim içinde herkesin ittifak ettiği ve şâir unvânını hakkıyla
kazandığı ve tabiî ki şöhretini sonuna kadar koruduğu kaç isim gösterilebilir?
Eğer şâirler yazılıp, müteşâirler (şâirlik taslayanlar) dışarıda bırakılmış
olsaydı, bu esere kaç ismin kaydedileceğini artık siz düşününüz
’ diyor.

Esâsen şiirin
değerini, sayısının azlığı eksiltmediği gibi, çokluğu da değerini artırmaz,
dedikten sonra ‘Eğer maksad eserse,
mısrâ-ı berceste kâfidir
’ mısrâını naklediyor.

Mahmud Kemal
Bey, vefat etmiş olan şâirlerden ziyâde, hayatta olanların şahsiyetlerine ve
eserlerine dâir, uzun uzun fikir beyan etmekten, mümkün olduğu kadar kaçınıyor.
Ona göre ‘hakkı kabul eden, hakkına râzı
olan insaf sâhibi kimselerin varlığını inkâr etmek mümkün değildir. Fakat
kendisine yönelik en küçük bir tenkidi bile zihninde büyüten, aklına
sığdıramayan, dâima takdir bekleyen, eleştiriden nefret eden kimselerin varlığı
da bir gerçektir
’ diye yerinde bir teşhiste bulunuyor.  İbnülemin, ‘kendimde edebî kudretin ve eleştiri hakkımın bulunduğunu kabul edip
hâle ve kale dâir birkaç söz söylesem o hal ve kal sâhiplerinin öfkesini
üzerime çekeceğime şüphe yoktur
’ diyerek içini döktükten sonra şu çarpıcı
cümleyi söylüyor: ‘Zira hakka râzı
olanlar, Hakkın râzı olduğu kullar gibi nâdirdir
!’

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, yine kendisi naklettiğine göre, ‘aruzla yazılan şiirleri kabul edip hece şâirlerini reddetmiyor. Ona
gere söz güzel olduktan sonra aruz ve hecenin farkı yoktur. Hece ölçüsüyle
güzel söz söylemek, aruz vezniyle söylemekten daha zor olduğu için, hece
vezniyle söylenilen güzel sözleri, daha fazla şiir kabul etmek, yerinde bir
harekettir. Aruz vezninde görülen âhenk, dinleyenlerin kulaklarına hoş gelir ve
genellikle sözün kusurlarını örter. Aruz ile söylenilen nazımlar, süslü
elbiselerle arz-ı endam edenlere benzerler. Zinet, onlara âit kusurları,
dikkatli bakışlardan, mümkün olduğu kadar saklar. Hece ile söylenilen nazımlar,
çıplaklara benzer. Her türlü kusurları, daha ilk bakışta göze çarpar. Kusurdan
uzak ve her bakımdan güzel olmalıdır ki, gözleri, gönülleri cezbetsin
.’
Aruz ve hece şâirleri hakkındaki görüşlerini bu cümlelerle belirten İbnülemin
Bey, ‘bâzı şâirlerin bizzat yazdıkları
hayat hikâyelerini aynen aldım. Herkes, kendini elbette başkasından iyi bilir

diyor.

Yine Mahmud
Kemal Bey, Şinâsi, Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal, Recâizâde Mahmud Ekrem, Abdülhak
Hâmid gibi haklarında daha önce ve bilâhere hayli yazı yazılan tanınmış
üstadların biyografilerini kısa tutmayı tercih ediyor. Malûmu ilâmda bir fayda
görmüyor. Bilinenlerden çok, bilinmeyenler veya az bilinenler hakkında fazla
bilgi vermeyi tercih ediyor. Üstâdın eserlerini orijinal hâle getiren
özelliklerden biri de budur. ‘Son Asır
Türk Şâirleri
’nde öyle isimlere yer vermiştir ki, başka hiçbir kaynakta
onlar hakkında yeterli bilgi yoktur.

Üstattan bu
bahsi bir veciz sözle kapatıyor: ‘Hakir
nefsimi milletin en âciz, fakat en hâlis hizmetçilerinden kabul ettiğim için
sonraki nesillerin nâçiz nâmımı hayırla anmasından başka emelim yoktur
.’

***

Son
Asır Türk Şâirleri
’ hakkında yazılanlar:

Hocaların
Hocası, edebiyat târihi uzmanı Prof. Dr. Ömer Fâruk Akün (1926-2016):

Son Asır Türk Şâirleri’, sanıldığı gibi,
sâdece zeyli (devâmı) olduğu Fatin Tezkiresi’nin1 kaldığı 1855
yılından sonraki zamânın şâirleriyle sınırlı kalmayarak Fatin Efendinin ele
aldığı devrede yaşadıkları halde kendilerinden haberdar olamadığı, haklarında
bilgi edinemediği ve bu yüzden tezkiresinde atladıkları ile oradaki hayat
hikâyelerinin zayıf ve çok yetersiz kalmış şâirleri de içine almaktadır.
İbnülemin Bey, bundan da öteye arada Hâtimetü’l-Eş’ar’ın, Ramiz ve Sahaflar
Şeyhizâde Esad Efendi tezkirelerinin varlığı bilinmeksizin doğrudan doğruya
zeyli olduğu Sâlim Tezkiresi’nin zaman kadrosuna girip ondan bu yana da Fatin
Efendi’ye kadar olan zaman içinde gelmiş olmakla berâber her iki eserde mevcut
olmayan, başka şâirlerin hayat hikâyelerini de araştırmış ve kitabına almıştır.

Boylece doğum
ve ölüm târihleri 1800’lü yılların başına veya daha önceye çıkan bir kısım
şâirlerin girmesiyle eserinin sınırı o zamandan 1941 yılına kadar bir buçuk
asrı aşan bir devre uzanmaktadır. Bu kadar açık bir gerçeğe rağmen ‘Son Asır Türk Şâirleri’ni Fatin
Efendinin kaldığı yerden, yâni 1855’ten bu yana bir devâmı gibi görme ve
göstermenin ne derece yanlış ve tahkikten mahrum, götürü bir bilgi olduğu
anlaşılır. İbnülemin Hâtimetü’1-Eş’ar’daki bâzı şâirlerin hayat hikâyelerini
ele alırken yeni bilgiler ilâvesi ve birçok düzeltme ile bunları çok
zenginleştirip geliştirmiştir.

Bütün
bunlardan anlaşılan şu ki, İbnülemin Mahmud Kemal’in bâzı eserlere ve dîvânlara
yazdığı kitap hacmindeki mukaddimeler, o eserlerden ve dîvanlardan -belki de-
daha büyük bir önem arz ettiği gibi, Son
Asır Türk Şâirleri
de dâhil diğer bâzı kitaplarında gerek hacim yönünden
gerek muhtevâ bakımından esas aldığı kaynaklardan daha değerlidir. Hatta zeyl
olarak yazılan bu eserleeri, o kaynak kitaplarla kıyaslamak bile mümkün
değildir. Başka bir ifâdeyle söylemek gerekirse, üstâdın bu zeyilleri, kaynak
kitaplar arasında yerini çoktan almış bulunuyor.

Kütüphâneci
ve edebiyat araştırmacısı Dr. Müjgân Cunbur:

Zamanımızda,
klâsik üslûpdaki biyografi yazarlığının, umûmi bir ifâde ile tezkireciliğin,
son temsilcisi olan İbnülemin Mahmud Kemal Bey, edebî türlerin hemen hemen her
kolunda eser vermişdir. Müstakimzâde’nin ‘Tuhfe-i
Hattâtin
’ini tâkib eden hattatlarla ilgili biyografik eserlerin sonuncusu
O’nun ‘Son Hattatlar’ıdır. Es’ad
Efendi nin ‘Atrabü’l-Asâr’ adlı
eserinin son halkası O’nun ‘Hoş Sada’sıdır.
Osmanzâde Tâib’in Osmanlı Devleti vezirlerini konu edinen ‘Hadîkâtü’l Vüzera’sının son örneği O’nun ‘Son Sadrıâzâmlar’ıdır. Ve nihâyet, Sehî Bey’in ‘Heşt Behişt‘i2 ile veya
meseleyi Türk şuâra tezkireciliği olarak görürsek, Ali Şir Nevâî’nin ‘Mecâlis’ün-Nefâis’ ile başlayan
geleneğinin ‘Son Asır Türk Şâirleri
ile son örneğini vermişdir. Niçin ‘son
kelimesini her tür için ısrarla kullanıyorum? Çünkü İbnülemin Mahmud Kemal Bey
ele aldığı kişileri seçerken, değerlendirirken (kendi şahsî meselelerini de
ilâve ederek) aynı üslûbu kullanmışdır. Seleflerinden biraz daha farklı olarak
sık sık kaynaklara başvurması, iktibaslar yapması O’nun modern mânâda
târihçiliğinin, vesikalara ehemmiyet verişinin bir özelliğidir. Söz konusu
etdiği kişilerden bâzılarının hayat hikâyelerini en hurda teferruâtına kadar
belirtmek husûsunda itinâ gösterdiği dikkati çekmekdedir. Bunların çoğu
yakından tanıdığı, bir kısmı da şu veya bu münâsebetle alâkalandığı kişilerdir.
Eserinde, kimseyi ne tam övmüş ne tam yermişdir. Süleyman Nazif gibi çok yakın
bir dostunu bile zaman zaman iğnelemekde mahzur görmemişdir. En objektif
görünmeye gayret ettiği zamanlarda bile onun kendine mahsus bakış tarzının renk
ve çizgileri portreye hâkimdir. Çünkü merhum Ahmed Hamdi Tanpınar’ın yaman bir
dikkatle teşhis etdiği gibi, dâima merkez kendisidir ve her hâdise, her insan
O’nun tâyin etdiği bir küllî irâdenin çerçevesinde yine O’nun müsâade buyurduğu
cüz’i irâdeleriyle mevcuddur. Ancak yerine oturmuş bir karakterin ve sağlam bir
kültürün yoğurduğu müstesnâ şahsiyetlerde görülen kendine güven duygusuyla,
herkes ve her hâdise hakkında onda yerleşmiş bir insan kavramı, en ince
teferruâtına kadar tesbit edilmiş bir ahlâk anlayışı vardır. Bunlar uzun ömrü
boyunca her sımfdan insanla tanışmış olmasının, okuduğu sayısız kitab, makale
ile vesikaların kendisine kazandırdığı niteliklerdir. Tanzimat fırtınası birçok
ahlâkî ve fikrî kıymet hükümlerini alt-üst ederken ortaya çıkan yeni aydın
tipleri arasında Mahmud Kemal Bey, Yahyâ Kemal’in tâbiriyle ‘kökü mâzîde âtî’ olarak kalabilmiş nâdir
insanlardandır. Onun içindir ki, çevresinde Hasan Ali Yücel, Kâzım İsmâil
Gürkan, Tevfîk Remzi Kazancıgil, Mükrimin Halil Yinanç, Süleyman Nazif, Ahmet
Hamdi Tanpınar, Hamâmîzâde İhsan gibi farklı düşünce ve karakterde bir
hayranlar halkasını ölünceye kadar muhâfaza edebilmişdir.

……………………

1Fatin Tezkiresi: 1814-1866 yılları arasında yaşayan Fatin
Efendi’nin, 1721 yılından 1853 yılına kadar hayatta bulunan 672 şâirin hayat
hikâyelesini ve edebî görüşlerini yazdığı eserdir. İbnülemin Mahmud Kemal
İnal’ın telif ettiği ‘Son Asır Türk Şâirleri’ 
isimli  eserin, devâmı olduğu
kabul edilmektedir. Tazkire; fars ve Türk edebiyatında, şâirlerin hayat hikâyelerini
veren eserlerin ortak adıdır. 

2Heşt Bihişt denildiğinde;, 1452-1520 târihleri arasında
yaşayan İdris-i Bitlisî’nin; Osman Gazi’den İkinci Beyazıd Han’a kadar 8
pâdişahın hayat hikâyesinin verildiği eser akla gelir. Aynı adı taşıyan bir
eser daha vardır: Bâzı kaynaklarda ‘Heşt
Behişt
’ şeklinde de yazılan ve ‘Sekiz
Cennet
’ olarak ifâde edilen ikinci eser, 1548 yılında vefat eden Sehî Bey’e
aittir. ‘Tezkire-i Şeyhî’ olarak
anılır. Bu eserde; başta eserin kendisine ithaf edildiği Kanunî Sultan Süleyman
Han olmak üzere, şiir yazmış padişahların, vezirlerin, kazaskerlerin,
defterdarların, nişancıların ve beylerbeyi gibi devlet büyükleri ile yazarın
tanıdığı şâirlerin, yekûn olarak 241 kişinin hayat hikâyeleri yer
almaktadır.  

Allah’ın Varlık Delilleri

     Kur’an-ı Kerîm’in
maksat ve gayelerinin esası ve özü dörttür.

     Biri: Sâni’-i
Vâhid’in, bir olan ve her şeyi sanatlı olarak yaratan Allah’ın ispatı ve
kanıtlanması.

     Fakat nihayeti ve
sonu olmayan mârifetullah / Allah’ı tanımak; böyle sınırlı sözlere sığmaz.

     Çünkü O’nun
varlığını bilmek başka, isim ve sıfatlarıyla O’nu tanımak daha başka bir
şeydir.

     Gayeler ötesi bir
gaye olan mârifetullah ise, en geniş ve nuranî bir fendir.  

     Bütün gerçek
ilimlerin esası, madeni ve rûhudur.

     İkincisi: Nübüvvet
/ nebîlik yani peygamberlik hususu.

     Üçüncüsü: Cismanî
haşir. Ruhla beraber bedenlerin haşri / yeniden ihyası ve diriltilmesi.

     Dördüncüsü: Adl,
adalet; her hak sahibine hakkının verilmesi keyfiyeti.

x

     Birinci maksat:
Sâni’ olan Allah’ın varlığı ve birliğine ait delil ve kanıtları açıklar.

     Ki bunun bir
burhan ve delili de Hz. Muhammed’dir.

     Tüm kâinatın bütün
zerre ve atomları; birer birer asıl, öz ve sıfatları ve diğer yönleriyle;
sayısız imkân ve olasılıklar arasında kararsız iken, bir hedefe doğru; bir
canlı ve varlıkta, hayret verici faydalar için bir araya gelir. Allah’ın
varlığına şehadet ve tanıklık eder. Gayb / bilinmez âlem ve dünyaların örneği
olan ve kalp denen Rabbanî lâtifeden; Allah’ın varlığını ilân eden itikat ve
inancın lâmbasını ışıklandırırlar.

     Evet, her bir
zerre / atom, kendi başına Allah’ı ilân eder. Aynı zamanda kâinat; iç içe
girmiş tasvir ve resimlere benzeyen terkip ve varlıklardan ibarettir. Bunların
her bir makam ve her bir nispetinde, her bir zerre genel işleyiş ve akışın
dengesini korur. Her nispet / oran ve değerde, farklı faydalarla sonuçlanır.
Böylece Allah’ın kast ve hikmetini gösterir ve okuturlar. Bundan ötürü Allah’ın
delil ve kanıtları, zerre ve atomlardan sayılamıyacak kadar çoktur.

     Fakat zuhurunun
tam, mükemmel ve parlak olmasından dolayı, herkes aklıyla göremiyor. Evet,
zuhurunun şiddetinden görünmemek derecesine gelenler var. Güneşin cisim ve
büyüklüğünün görünmemesi gibi.

     Âlemin engin
mesafe ve alanlarında Ezelî Nakkaş hükmünde olan Yaratıcının yazdığı olaylar
zincirinin satırlarına hikmet nazarıyla baksan, gerçek düşünceyle sarılsan
mesele kalmaz. Zira yüce âlemden gelen mektuplar dizisi, bizi en mükemmel ve
tam bir inanç derecesine çıkarır.

     İnsanın vicdanı;
kalbindeki istimdat / yardım isteme ve istinat / dayanak ve güven noktaları ile
Yaratanı unutmamaktadır. Her ne kadar dimağ, akıl ve şuur, kısaca beyin aradan
çıkıp unutsa da, vicdan kenara çekilip unutmaz. Çünkü vicdan iki önemli görev
ile meşguldür.

     Nitekim vicdana
başvurulsa görülür ki, kalp bedenin her yerine kan göndererek hayat verir.
Ayrıca kalpteki hayat ukdesi / düğümü olan marifetullah / Yaratanı bilmek de,
insanda var olan sınırsız kabiliyetlere uygun emel ve çeşitli meyillere hayat
verir. Lezzeti içlerine atar, onlara kıymet verir, genişlik kazandırır. Destek
olur. İşte istimdat / yardım noktası budur. Hem de kavga ve kargaşanın meydanı
olan hayat dağdağasını telâşa veren, durmadan hücum eden, âlemin binler
felâket, belâ ve eziyetlerine karşı tek dayanak noktası, Allah’ın  marifeti yani O’nu bilmektir.

     Evet, insan her
şeyi hikmetli, gayeli ve intizamla / düzgün bir şekilde görüp gözeten, hikmet
sahibi bir Yaratana inanmazsa bocalar. Varlıkların ortaya çıkmasını kör
tesadüfe bırakırsa şaşkınlaşır. Bu durumda, belâlara karşı elindeki kudretin
yetersizliğini düşünür, yalnızlaşır. Dehşet içinde kalır. Telâş ve korkudan
cehennem hâli yaşar. Bu yüzden en şerefli, en güzel ve en mükemmel bir şekilde
yaratılmış olan insan; her şeyden daha perişan olur. Bu durumda, kâinattaki
mükemmel nizam ve düzen gerçeğine muhalif / zıt ve karşıt bir vaziyet ve durum
alır. İşte istinat ve dayanak noktası. Evet melce ve sığınak yalnız
mârifetullah yani Allah’ı bilmektir.

     Demek şu iki
nokta, yani vicdandaki dayanak ve yardım isteme noktası, bu derece âlemin
nizamında hükmünü yürüten bir hakikat veya hakikatin en has bir özelliğidir.
Böyle olduğu içindir ki, her vicdanda iki pencere olan bu iki noktadan Allah’ın
varlığı tecellî ediyor.

     Akıl görmese de
fıtrat ve tabiatımız görüyor. Çünkü seyreden vicdana, kalp pencere oluyor.    

Senin Ekonomik Kurtuluş Reçeten Ne?

Yaşadığımız
ağır ekonomik kriz ortamında dahi iktidara hesap sormak riskli. Fakat Muhalefet
partilerine dönüp “sizin ekonomik kurtuluş reçeteniz var mı?” diye sormak hem
kolay ve hem de entelektüel bir hava verdiğinden konforlu bir alan yaratıyor.

Sanki iktidarın
sınırları, yönü ve hedefi belli istikrarlı bir programı varmış da muhalefetin
yokmuş gibi.

İktidar,
“heterodoks” yani genel kabul görmüş politikaların dışında yeni yöntemler
denemekte olduğunu kendisi açıkladı. Buna karşılık muhalefetin ekonomi biliminde
genel kabul görmüş politikaları benimsediğini biliyoruz.

Türkiye’de 9
Temmuz 2018 tarihinden itibaren Cumhurbaşkanlığı Sistemi uygulanmaya başladı.
Yeni sistemin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 4 yılda 3 ekonomi bakanı değiştirdi.

Her ekonomi
bakanı döneminde ayrı politikalar izlendi.

20 ayda 4
Merkez Bankası Başkanı değişti. “Söz dinleyen” Başkanlar döneminde, tek görevi
enflasyonu kontrol etmek ve Türk Lirasına değer ve itibar kazandırmak olan
Merkez Bankası bu hedeften vazgeçti.

Demek ki
iktidarın bir reçetesi hatta bir yol haritası bile yok!

************************************

Değişen
Ekonomi Politikaları

•       Damat Berat Albayrak’ın Maliye ve Hazine
Bakanı olduğu dönemde kur artışını önlemek için MB rezervlerini sattı. Faizi
enflasyonun altında tutmaya çalıştı. Sonuçta 128 milyar dolar rezerv satışına
rağmen, kur artışı önlenemedi. Bu politikanın başarılı olmadığı görülüp,
Türkiye bir ödemeler dengesi krizine girmek üzereyken Berat Albayrak sosyal
medya üzerinden görevini bırakıp kayıplara karıştı.

•       CB Erdoğan vaziyetin kötüye gidişini
görünce Berat Albayrak’ın yerine Lütfi Elvan’ı atadı. Elvan ancak bir yıl kadar
görev yapabildi. (10 Kasım 2021- 2 Aralık 2021) Yerine Nureddin Nebati atandı.

Erdoğan
Merkez Bankası Başkanlığına da Eski Maliye Bakanı Naci Ağbal’ı atadı. Ağbal 7
Kasım 2020- 20 Mart 2021 arasında sadece 132 gün görev yaptı. Politika faizini
iki kademede yüzde 15’ten 19’a çıkardı. Dolar kuru 8,5 TL’den 7,2 TL’ye düştü.
Bu görevden alındı. Yerine Şahap Kavcıoğlu atandı.

Bu görevden
alma Merkez Bankası’nın en başarılı eski Başkanlarından, İYİ Parti Milletvekili
Durmuş Yılmaz tarafından “ekonomik intihar” olarak nitelendirildi.

Lütfi Elvan-
Naci Ağbal ikilisi 2018 öncesi politikalarına dönüş işaretiyle piyasalara güven
verdi. Merkez Bankası politika faizlerini yükseltti. Akabinde ekonomideki diğer
temel parametrelerde düzelme görüldü.

•         Özellikle Eylül 2021 ayından sonra
keskin bir politika değişikliğine gidildi. “Faiz sebep enflasyon sonuçtur”
iddiasıyla, politika faizleri indirildikçe kur artışları kontrol edilemez hale
geldi. Kurlar yükseldikçe CB Erdoğan ve ekonomi kurmayları “Çin Modelini
deniyoruz. Başarılı olursak yapısal bir sorunu çözmüş olacağız” dediler.
“Kurlar yükseldikçe ihracat artacak, Türkiye işgücü ucuzlayacağı için dışarıdan
yatırım gelecek. Böylece cari açık yerine cari fazla vereceğiz, istihdam
artacak” iddiasında bulundular. Hiçbiri olmadı.

•         Bu politikaya Dolar kuru 18 TL’yi
geçip, yükselen maliyet enflasyonu sebebiyle her şeyin fiyatları artmaya
başlayınca son verdiler. Kurları tutmak için, faizleri yükseltmek yerine, Kur
Korumalı Mevduat (KKM) denilen bir enstrüman getirdiler. TL hesaplarını dahi
dolara endeksleyen bu sistemle tam bir dolarizasyon yaşanmakta. Bu sistemle çok
parası olan mevduat sahiplerine Hazine tarafından (milletin cebinden) örtülü
yüksek faiz ödendi. KKM’nin uygulandığı 3 aylık dönemde kur artışı %27 oldu.
Kredi ve tüketici faizleri de yükseldi.

****

Halen Dolar
kuru 15 TL’ye yakın. Gerçek tüketici enflasyonu ENAG’a göre yüzde 142, TÜİK
Üretici Enflasyonu: %115, TÜİK’in makyajlı Tüketici Enflasyonu yüzde 61.

Hayat
pahalılığı hiç görmediğimiz mertebede ağır. Vatandaşların çoğu en temel
ihtiyaçlarını karşılayamaz halde.

Metropoll
Araştırma Şirketinin Şubat anketine göre; ekonomik durumu sebebiyle nüfusun
%50,3’ü yemek öğünlerini azaltmış; %31,9’u zaman zaman aç kalıyor; %61,8’i et
tüketmeyi bırakmış; yüzde 53,7’si kalın giyinerek evini ısıtmaktan vazgeçmiş;
araç sahiplerinin %62,5’i özel aracının kullanımını bırakmış…

Dehşet
verici bir derin yoksullaşmanın işaretleri bunlar.

************************************

Kurtuluş
Reçetesi Belli

Siz yine de,
Türkiye’deki kontrolsüz ekonominin ve derin yoksullaşmanın mimarı olan, 4 yılda
4 çeşit politika uygulayan ve bundan sonra ne yapacağı belli olmayan iktidarı
sorgulamayın.

Muhalefet
partileri zaman zaman ekonomik kurtuluş için fikirlerini paylaşıyorlar. “Merkez
Bankasının bağımsızlığını sağlayacağız, ekonominin gereği olan kararları
alacağız. Tarımda ve sanayide üretimi ve niteliği artıracağız. Ülkeye kambur
olan Yap-İşlet Devret projelerine son vereceğiz. Yeni eserleri devletin kendi
kaynakları veya dış borçlanmasıyla yapacağız. Yapılmış olan YİD borçlarına
hukuki çözüm bulacağız ve makul fiyatlar üzerinden yeniden yapılandıracağız.
Suriyelileri ülkelerine göndereceğiz” gibi çözüm yollarını açıklıyorlar.

Siz, yine
muhalefetin bunları ve benzeri açıklamalarını duymazdan görmezden gelin ve
hemen soruyu yapıştırın:

“Senin
ekonomik kurtuluş reçeten ne?”

Kardeşim,
senin anlayacağın şekilde ben özetleyeyim:

AKP
iktidarının yaptıklarını yapmasınlar…

Tek adam
yönetiminden vazgeçip ortak aklı esas alsınlar…

Ekonomi
tahsili olmayanı ekonomi bakanı, Merkez Bankası tecrübesi olmayanı MB Başkanı
yapmasınlar…

Diplomasını
ve “yazdım” dediği ekonomi kitabını görmediğimiz fakat kendisinin “ekonomist”
olduğunu iddia eden muhteremler uzmanlık gerektiren işlere karışmasınlar yeter.

Türkiye’nin
iyi yetişmiş uzman ekonomistleri var. Yeter ki ekonominin başına yetişmiş ehil
insanlarımızı getirsinler. Herkesin kabul ettiği akla ve ekonomi bilimine uygun
çözüm yollarına başvursunlar kâfi.

Cin fikir ve
mucizevi çözüm yolları denemelerinin başarılı olduğu görülmemiştir.

Tek adam
yönetiminin uzun vadeli istikrarlı bir program uygulanmasını sağlamadığını acı
bir şekilde tecrübe ettik.

Bilimin ve
ortak aklın rehberliğinde çözüm aramanın zamanı geldi de geçmektedir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 7

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine  

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

Edebî, Fikrî Ve İlmî Şahsiyeti

Devrinin ve
çevresinin insanlarının bir bir hayattan çekilmekte oluşu, müesseselerde ve
cemiyet yaşayışında şâhidi olduğu büyük ve hızlı değişme, geçmiş zamana,
tanınmış simalara duyduğu merak, İbnülemin’in ilgisini biyografi ve ona bağlı
olarak târih sahasına yöneltmiştir. Bunun ilk işâreti, 1891’de yayımladığı ‘Eser-i Kâmil Paşa’ adındaki küçük
kitabından gelir. Burada hâtırasına ailece büyük bir saygı ile bağlı oldukları
Kâmil Paşa’nın hayatına dâir ayırdığı sayfalar, kendisinin bilinebilen ilk
biyografi denemesini müjdelerken O’nun Mercan yangınından artakalmış ve
sonradan ele geçmiş evrakını bu eserde yayımlayışı da târihî vesikalar derleme
ve değerlendirmeye yönelik çalışmalarının habercisi olur. 1897 yılında
tertibine başladığı ‘Hutût-ı Meşâhîr
Mecmuâsı
’ ile bu tarafı artık iyiden iyiye kendini göstermeye başlar. Bu
hacimli deftere, geleceğe bir yâdigâr ve hâtıra olmak üzere zamanının tanınmış
şahsiyetlerinden el yazıları ile duygu ve düşüncelerinden bazı şeyler
yazmalarını isterken târihe hizmet gayesi yanında ileride onların hal
tercümeleri için işe yarayacak malzeme toplamak düşüncesi de arka planda hazır
durur. Nitekim birkaç sene sonra defterinde yazıları olan bu kimselerden
resimleriyle birlikte bu defa doğrudan doğruya hal tercümelerini yazıp
vermelerini istemekte gecikmeyecektir.

İbnülemin’in
biyografi yazarlığı tarafını asıl ortaya koyan çalışma 1898’de yayımladığı ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’ makalesidir. Burada
onun biyografi yazıcılığı konusunda nasıl bir mesâfe almış olduğu, bu mesele
etrafında zihninde olgunlaştırdığı düşüncelerin ne noktaya geldiği açıkça
görülür. Fikir hayatı ve kültürümüzde eksikliğine ehemmiyetle dikkatleri
çekmek, bu hususta zihinlerde bir uyanış meydana getirmeye çalıştığı biyografi
yazıcılığına ne derece ihtiyacımız bulunduğunu, hal tercümesi alanındaki eser
ve yazıların kendi kültürümüz yönünden ne gibi rolleri olduğunu etraflı bir
şekilde açıklayan bu uzun yazı, onun sonraki yıllarda meydana çıkacak biyografi
çalışmalarını doğuran gaye ve istikametin bir beyannâmesi hükmündedir.
Basılmasından bir yıl önce yazmayı tasarlamış olduğu aynı addaki eserin önsözü
olarak yazılan bu yazı, onun bu yolda bir ömür boyu sürecek çalışmalarını idâre
eden, onlara yön veren temel ilke ve düşüncelerinin de bir anahtarını verir. ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’den başlayıp en son
biyografi eserine kadar ardını bırakmadığı bir mesele olarak bu konuda değişik
yerlerde ve değişik zamanlarda söyledikleri topluca ele alındığında, onun
altmış yıl boyunca hayatının baş meşgalesi olmuş biyografi yazıcılığındaki
esaslar ve buna hâkim olan gaye ve felsefe aşağıdaki noktaları arzeder:

Her işinde
‘nef‘-i nâs ile hayrü’n-nâs’ olmak (başkalarına yararlı olarak insanların hayırlısı
safına yükselmek) ilkesini hayatının değişmez gaye ve felsefesi kılmış olan
İbnülemin’in hal tercümesi yazıcılığına yaklaşımını ifâde eden esas bu anlayış
olmuştur. Toplumumuzda acı örnekleri hep bilindiği üzere görülmektedir ki ‘erbâb-ı ma‘rifet’ denilen seçkin ve
erdemliler hal tercümeleri yazılıp tesbit edilmediğinden zamanla unutulup
gitmekte ve zamanla isimleri bile hatırlanmaz olurken gereği gibi biyografileri
yazılıp kimliklerinin, yaptıklarının ve erdemlerinin çağdaşları kadar ahlâf
tarafından bilinmesine ve unutulmamasına hizmet etmekle eslâfa karşı yerine
getirilmiş bir hayır ifâde ettiği gibi bu aynı zamanda eslâfın gerçekleştirmiş
olduğu hizmetler, temsil ettiği erdemler bakımından onlar gibi olmak hevesini
telkin etmek, ideal modeller teşkil etmek gibi bir fonksiyon yönünden de ahlâfa
karşı diğer bir hayır yerine getirmektir.

Bir nevi eslâf
kültürü (önce ve önde gelenlere saygı anlayışı) İbnülemin’in biyografi
çalışmalarını etrafında toplayan bir merkez olmuştur. Eslâf (eskiler, öncüler)
ile bunun karşısında ahlâf 
(yaşayanlardan sonra gelecek nesil) İbnülemin’in biyografi yazıcılığında
dâima bir arada, biri diğerine bağlı iki ana kavram olarak yer almaktadır.
Eslâf ve ahlâf kendilerine karşı bir sorumluluk bulunulan iki kutup hâlindedir.
Biyografi yazarı bu iki cepheye karşı bir sorumluluğu yerine getiren kimsedir.
Geçmişimizin mârifet ve erdem sâhibi insanlarından gerek günümüzde yaşayanlar
gerekse gelecektekiler için öğrenilecek, örnek alınacak çok şey vardır. Eslâf,
toplum ve insanlığa yaptığı hizmetler, ortaya koyduğu güzel ve faydalı eserler
dolayısıyla kendilerine şükran borcu bulunulan dünün seçkinleridir. Öte yandan
‘eslâf’ nâmına şahsiyetleri ve erdemleri, hizmet ve eserlerinin zihinleri
açacak, seciyelerinin ve mânevî hayatlarının gelişmesine yardım edecek güzel
örnekler olarak kendilerine bildirilmesi ve öğretilmesi yükümlü bulunulan bir
ahlâf vardır. Bir vakitler büyük hizmetler görmüş eslâfı unutulmuşluğa mahkûm
etmemek, şahsiyetlerini ve eserlerini değerlendirerek hâtıralarını bugünün ve
geleceğin nesillerine taşımak her şeyden önce kadir bilirlik denen bir erdem
borcu, eslâfa karşı yükümlü olduğumuz ahlâkî bir vazifedir. Bir toplumun
içinden mârifet ve erdem sâhibi kişiler yetiştirmiş olması kadar toplumca
onlara karşı gösterilen değer bilirliğin derecesini de bir medeniyet ölçüsü
sayan İbnülemin, kendisine hizmet etmiş seçkinlerine gösterdiği değer
bilirliğin o toplum ve onun fertleri için en büyük bir erdem olduğunu söyler.

Mahmud Kemal
İnal, ahlâk anlayışı yönüyle üzerinde o kadar ısrarla durduğu biyografi işinin
bizdeki durumunu ele alarak bu sâhadaki zaafımıza işâret ettikten sonra
yapılması gereken zihniyet ve tutum değişikliği üzerinde durur. O’nun çizdiği
tablo şudur: Geçmiş asırlarda bazı müelliflerimizin ulemâ, meşâyih, şâirler,
hattatlar yanında vezirler, kaptan-ı deryâlar gibi başka kesim ve sınıflardan
meşhur kimselere dâir tertip ettikleri, daha sonra zeyilleri de yazılan umûmi
çerçevede biyografik eserler sâyesinde milletimizin geçmişte yetiştirdiği
şahsiyetlerden bir kısmının varlığından haberdar olunabilmekteyse de bunlar o
zamanlardaki mevcudu tam mânası ile tesbit etmek ve göstermekten uzaktır.
Hakîkatte eslâftan bu eserlerin dışında kalmış pek çok sîma vardır. Hal
tercümeleri zamanında kaydedilmediğinden birçoğunun adları dahi kaybolup
gitmiştir. Bundan dolayıdır ki bizim toplumumuza mahsus bir şey olarak ‘meşâhîr-i mechûle’ diye kökleşmiş ve
genel kabul görmüş görüşe aykırı bir düşüncenin ileri sürülmesi bahis konusu
olabilmektedir.

Tabakat,
tezkire, sefîne, mecmûa-i terâcim gibi adlar altında ortaya konulmuş eski hal
tercümesi eserlerinin mâhiyet ve yapısına bakılacak olursa gerçek mânâsı ile
bir biyografide verilmesi şart olan esas bilgiler, gözden kaçırılmaması gerekli
dikkatler yerine bunlarda lafız sanatları ve süslü ifâdelerle sayfalar
doldurulmuş, bahis konusu ettiklerinin memuriyetlerini ve buralara geliş
târihlerini sıralamak ve birtakım ehemmiyetsiz anekdotlar nakledilmekle
yetinilmiş, buna mukabil o kimselerin karakterleri, mânevî şahsiyetleri, kendi
sahalarında ne gibi hizmetler yapmış oldukları, bu hizmetlerin derecesi,
meydana getirdikleri eserlerin mâhiyet ve değeri gibi hususlar üzerinde
durulmamıştır. İbnülemin, bu zaaf ve noksanlara işâret etmekten maksadının bu
eserleri ve müelliflerini istihfaf etmek değil bundan böyle yazılacak biyografi
eserlerinin ne gibi noktalara değer verilerek, nelere dikkat edilerek
hazırlanması gerektiğini belirtmek olduğunu söyler.

Kültürümüz
adına diğer bir üzücü husus da eslâfın çeşitli kesim ve meslekten şöhret ve mârifet
sâhiplerine dâir ortaya koymuş oldukları eserlerin devam ettirilmemesi, ileri
sürülen bir takım yeni bilgilerin bir zamandan sonra ardının kesilmiş
olmasıdır. Bu nokta İbnülemin’i, ahlâkî vazifenin ötesinde millî bir vazife
sorumluluğunu üzerine alarak harekete geçiren bir çıkış noktası olur. Bu açığı
kapamanın yükümlülüğünün kendisine yöneldiğini hissederek kendi zamanının
seçkinlerinin de geçmiştekilerle aynı âkıbete uğramaması için bunlardan
tanıyabildiği, haklarında bilgi sâhibi olma imkânını bulabildiklerinin hal
tercümelerini tesbit etmeyi vazife edinir. Başlangıçta ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’de kadirşinaslıkla alâkalı bir vazife olarak
düşündüğü gaye ilmî tecessüs, araştırıcılık merak ve hevesini tatmin etmenin
çok üstünde millî bir vazife anlayışına yükselir, vatanî vazife hükmünde bir
değer ve ehemmiyet kazanır. İbnülemin bu hususu şöyle ifâde etmektedir:
‘Mârifet ve sanat sâhiplerini aramak ve bulmak, isimlerini ve eserlerini
evlâd-ı vatana bildirmek hususundaki ihmal ve kayıtsızlığımız ve mârifet ve
ehline revâ gördüğümüz kadirnâşinaslık ve kayıtsızlık vatan sevgisiyleyle aslâ
bağdaşmaz… Kemal ehlini tanıyanların tanımayanlara bildirmesi ise hizmet-i
vataniyye cümlesindendir’

Müstesna
birikiminin, tâlihin kendisine tanıdığı, herkese nasip olmaz târihî şartların,
yetiştiği zamanın bahşettiği imkânların kazandırdığı yetki dolayısıyla, içinde
bulunduğu mârifet ve erdem sâhibi seçkin şahsiyetlere ilgisiz, onların hayat ve
eserlerine eğilmek ihtiyacını duymayan ortamda, doğrudan doğruya kendi vatanî
hamiyetine havâle olunmuş kabul ettiği bu işin eslâfa karşı tek sorumlu ve
yükümlüsü olarak, ‘Muhakkak biliyorum ki
ben yazmazsam kimse yazmayacak
…’ der. Gençlik yıllarında kendilerine
yetiştiği, artık mâzide kalmış o insanların hayatlarını yazmada şahsının son
imkân ve fırsatları temsil ettiği, bunu yapabilecek imkânlara sâhip son
yetkilinin de yine kendisi olduğu inancı İbnülemin’e nihâyet şu sözleri
söyletecektir: ‘Mesleğime tamamıyla
muhalif olmakla beraber bilmecburiye söylüyorum, ben de gözlerimi kaparsam
gelip geçen güzîde adamlarımızı bilen kalmayacak. Ey gençler gözünüzü açınız,
gelip geçmişlerinizi tanıyınız
!’

1898’de ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’ (Osmanlı’nın meşhurları,
tanınmışları) ile açılan kapıdan biyografi dünyasına girerek bu işin
yazarlığını büyük bir şevkle benimseyen İbnülemin, 1902-1903 yıllarına
geldiğinde büyük bir çalışma hamlesi içine girer. Bazan bir şâirin hal
tercümesine erişebilmek veya onunla ilgili bazı noktaları aydınlatabilmek yahut
da değer verdiği bir metnin tam ve sağlam bir şeklini elde edebilmek için
Trabzon’lara, Erzurum ve Diyarbekir’lere, Medine’lere kadar uzanan yazışmalarda
bulunur, güvenilir bilgilere erişebilmek için çalmadık kapı bırakmaz. Onun tek
kişiyi konu alan monografilerden zamanla belirli bir kesime mensup simaların
hal tercümesini topluca içine alan, kendisinden başkasının altından
kalkamayacağı büyük çapta eserlere geçtiği görülecektir. Tek kişinin hal
tercümesini işleyen eserlerinin çoğu ise yakından tanıdığı veya dost
çevresinden kendi zamanının insanlarına ait bulunmaktadır. Karşılaştığı çetin
şartlara ve engellere, önüne çıkan birçok güçlüğe rağmen azmi kırılmaksızın
vicdânî ve millî bir misyon şuuru ile hiçbir maddî yardım almadan devam
ettirdiği büyük çalışmanın pek çok zahmet pahasına siyâset, ilim, sanat ve
edebiyat târihimize altmış yılı aşkın bir zaman içinde çok sayıda değerli
eserler kazandırmıştır.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal

Bâb-ı Âlî’deki
32 yıllık görevinde daima sadâret (başbakanlık) dâirelerinde çalıştığı için,
Devlet’in bütün önemli evrakını ve daha önce yazılmış bulunanlarını gördü.
Eserlerinde kullanılmak üzere birçoğunu kopya etti. 1909’da Yıldız Arşivi’ni
tasnifle görevlendirildi. Bu suretle Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinin en
gizli vesikalarını teker teker gördü. 1924’te, büyük takdirkârı olan Fuad
Köprülü tarafından Osmanlı Arşivi’ni tasnif için tâyin edildi. Bu görevinde de
bütün imparatorluk arşivi, İbnülemin’e açılmış oldu.

Bibliyografya
ve biyografya alanlarında eski tâbirle ‘âlim-i
küll
’ idi. Bilmediği, görmediği, incelemediği Osmanlı kitabı yoktu.
Tanımadığı, hayatını öğrenmediği Osmanlı devlet, ilim ve san’at adamı da mevcut
değildi. Bunlardan herhangi birini sordunuz mu, hemen bütün şeceresini ezbere
söylerdi. Tabiî bu bilgisi, bilhassa 19. asır Osmanlı toplumu için
yoğunlaşıyordu. Şüphesiz 19. asır Osmanlı sosyal ve dâhilî târihinin en büyük
mütehassısı idi. Ancak dış ilişkiler târihi, ihtisasının dışında idi. Zira bu
sâhada mütehassıs olmak için Fransızca şarttır.

Tafsilât ve
teferruata verdiği önem, psikolojik tahlillerindeki isâbet, şahısları
değerlendirme ölçüsü, verdiği bilginin teferruattan ve yanıltıcı bilgilerden
arındırılmış olması gibi özellikler, ne kadar şahsî olursa olsun, Batı kültürü
olmayan bu bilginin, Batılı büyük biyografları incelediğini zannettirecek
derecede hayrete şayandır. Şüphesiz bütün Türk edebiyatının en büyük
bibliyografya ve biyografi yazarıdır. Biyografi yazmayı, o kişinin övülmesi
veya yalnız müsbet taraflarının gösterilmesi zanneden eski ekolden kesin
şekilde ayrılır. Ele aldığı kişinin hem müsbet, hem menfi taraflarını, aynı
ağırlıkta inceler.

İbnülemin,
bâzı eski metinleri, büyük başarı ve tam bir ilim adamı gibi yayınladı. (Müstakıym-zâde’nin
Tuhfe-tü’l-Hattâtıyn’i, Âlî’nin Menâkıb-ı Hünerverân’ı, Şeyhülislâm Yahya
Dîvânı, Hersekli Âkif Hikmet Dîvânı, Leskofçalı Gaalib Dîvânı). Zaten 16. asrın
Âlî’si, 18. asrın Müstakıym-zâde’si ayarında bir ansiklopedisi, târihçi ve
müellifti. Telif dehâsı ile doğmuştu.

Zengin
kütüphânesini, baba konağını, her şeyini millete bıraktı. Büyük çalışma gücü
vardı. Kudretli hâfızası, nükte ve mizah yeteneği, tenkit merakı, bildiğini
bilmesi ile, çevresinde belki biraz ürkek, fakat geniş bir aydın hayranlar
zümresi toplamıştı.

Hoş Sadâya
önsöz yazan Hasan Âli Yücel, Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan, Prof. Ahmed
Hamdi Tanpınar, Ord. Prof. Dr. Muzaffer Es’ad Güçhan, Avni Aktuç, İbnülemin’i
göklere çıkarırlar. Bunlardan yalnız Tanpınar’ın onu tahlil eden yazısı,
doğrusu olağanüstü ilgiyle okunuyor. Bir şahsiyet, bu şekilde sunulur. Tanpınar
belki İbnülemin’in karakterini, hattâ ilmini mübalağa ile hırpalamıştır. Belki
kendisine yüzlerce defa meclislerde ağır şekilde takılan üstâdına hayatında
söyliyemediklerini ifâde etmiştir. Belki hiç biri değildir. Muhakkak olan,
şâhâne bir tahlil yapmış olmasıdır. Bu tahlil eksik olabilir. Fakat birçok
gerçeği de aksettiriyor. Büyüklerimizin yalnız müsbet taraflarını gösteren,
onları sâdece öven târihçilik ve yazarlık çok da makbul değildir. Zaten gerçek
târihçi ve yazar, önemsiz kişiler hakkında yazı yazmaz.

Filhakika
İbnülemin’in çok kolayca hakarete varabilen, fakat hiç bir dostunun hakaret
şeklinde tefsire cesâret edemediği nükte, tenkit ve mizahına hedef olmayan
ancak üç beş kişi hatırlayabiliyorum.

Biri Sâdeddin
Arel’dir. Ona gösterdiği ciddî saygıyı kimseye gösterdiğini görmedim. Zira
karaktere nüfuz edebiliyordu ve karakterleri biribirinden ayırabiliyordu.
Arel’in cumartesi meclislerine devam eder, Arel ise âdeti olduğu üzere, iâde-i
ziyârette bulunmazdı.

İbnülemin’in
bir defteri varmış. İlk bölümüne ‘Sevdiklerim
ikincisine ‘Sevmediklerim’ şeklinde
ikili tasnifle birçok kişiyi kaydetmiş. Hepsi kültür hayatımızda yer alan
isimlerdir. Defteri Taha Toros görmüştü, bana bir kaç isim söyledi. Sevdikleri
arasında Nevzad Atltığ’ı kaydetmiş. Sevmediklerinden örnek vermek istemiyorum.
Ama bu defterin yayınlanması çok ilgi çekici olur.

İbnülemin’in
bir kısım kitapları basılmamıştır. Bir kısmı eski harflerledir. Bunları ve
koleksiyonundaki kâğıtların, belgelerin, defterlerinin ve gündelik notlarının,
hâtıralarının basılması, sosyal hayatımızı, edebiyat dünyamızı aydınlatacaktır.
Bir kısmı kardeşi Selim İnal’ın kızı Selma Akay’dadır ki, Nihat Akay’ın eşidir.
Bu işi Prof. Sadık Tural’ın vakit bulup üzerine alması sevindirici olurdu.

İbnülemin, çok
eski diline rağmen bugün de zevkle okunuyor. Kaldı ki eserlerinin hepsi kaynak
mâhiyetindedir. Meselâ seçkin meslekdaşımız Hasan Pulur, yazılarında sık sık
İbnülemin’den alıntılar yapar. Eminim kitaplarını defalarca okumuştur.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, nev’i şahsına münhasır denilen tipin mücessem örneği idi.
Dindar, milliyetçi, tutumlu, zeki idi. Kitapları ve kâğıtları olmaksızın
yaşayamazdı ama, çevresinde insanlar olmadıkça da yaşayamazdı. Münzevi olmaktan
uzaktı. Galiba -Ahmed Hamdi Tanpınar haklıdır- tevazuun yanından da geçmemişti.
Ama büyük adam, eşsiz bir bilgindi. Hepimizi gerçek bir meş’ale gibi
aydınlattı. O’nu en iyi, takdirkârlarından Yahyâ Kemâl ifâde edebilmiştir:

Hezâr gıbta o devr-î kadîm efendisine
(Yahya Kemal
Beyatlı)

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine (Süleyman Nazif)

Yılmaz Ötuna: Türk Târihinden Portreler. (s: 262-265)
İstanbul 1999 

Kakafoni!

“Bu bir dertlenme
yazısıdır…”

 

Kakafoni demek aslında bir uyumsuzluk demektir. Her ne kadar Türk Dil
Kurumu sözlüğünde “ses
uyumsuzluğu”
olarak tarif edilse de, sosyal olaylarda “uyumsuzluktan dolayı ortaya çıkan bir
kargaşa”
yı ifade etmektedir.

 

Bugün bir Türk için her şey “kakafoni”den
ibarettir diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

Türkiye ‘de ve dünyada olan bitenleri yakından takip etmeye
çalışıyorum.

 

Bütün yaşanan gelişmelere bakarak dünya üzerinde en kafası karışık
insan topluluğu Türk milletidir diyebiliriz…

 

Yoğun bir ekonomik, kültürel ve siyasal saldırı altında olduğumuzdan
hiç bir şüphe yoktur.

 

Ancak bu yoğun saldırının dozajı doğru stratejilerle düşürülebilir,
etkileri azaltılabilir veya def edilebilir. İşte başarısız olduğumuz nokta
budur.

 

Türkler, Osmanlı’nın çöküşe geçmesi ile milyon kilometrekarelerle
ifade edilen vatan parçalarını kaybetti. Kendileri gibi özü sözü Türk olan
insanları kaybedilen topraklarda bıraktı.

 

Fakat olan biten Türklerde çok çabuk unutuldu ve halen geri dönüp
bakmayı ve kendimizle yüzleşmeyi başaramadık!

 

Bu yüzden Ukrayna devlet başkanı Zelenski ‘nin Etnik-i Eterya ‘yı
övmesini bile temelsiz boş tepkilerle karşılıyoruz.

 

Niye kızıyorsunuz? Siz unutuyorsunuz onlar unutmuyor diye mi? Hâlbuki
daha dün İstanbul’daki Patrikhane, Ukrayna Kilisesi için ABD istedi diye
bağımsızlık kararı verip Moskova Patrikliği ile tüm ilişkisini 2018’de
koparmadı mı? Bu Ukrayna – Rusya savaşına giden yolda döşenen ilk taşlardan
biri değilmiydi? Bunları bilmeden Zelenski ‘nin Fener Rum Patrikhanesi’nin
güdümündeki Yunanistan’ın parlamentosunda Etnik-i Eterya ‘yı övmesini
anlamlandıramazsınız…

 

Yani işin özeti şu: Fener Rum Patrikhanesi 1940’lı yılların sonundan
itibaren ABD’nin Doğu Avrupa’ya yönelik politikasının en önemli araçlarından
biri… ABD İstanbul Patrikliğini Rusya ile olan mücadelesinde Ortodoks
halkları etkilemek amacıyla kullanıyor.

 

Maalesef günümüzde savaşlara emperyalist tekelci sermaye karar
veriyor. Çatışmaları onun orduları direkt ya da endirekt olarak yürütüyor.
Kamuoyu desteğini ise her dine mensup iyi örgütlü tarikatlar ve cemaatler ile
sağlıyor.

 

Son cümlenin size tanıdık gelmesi lazım!

 

Bir Türkiye düşünün ki, ekonomik gücü nerede ise sıfırlanmış…
Kapitülasyon benzeri uygulamalar almış başını gitmiş! Gün geçmesin ki kasıtlı
(!) veya kasıtsız Londra tefecilerinden borç arandığı haberleri yapılmasın…

 

Üretim terk edilmiş ve ithalat cehennemine düşülmüş! Yani bayrak bizim
ama ekonomi kimin durumu!

 

İşsizlik, umutsuzluk, asgari ücret köleliği can sıkıcı boyutlarda…

 

Demografik denge süratle aleyhimize değişiyor ve gelecek için tehlike
sinyalleri artıyor…

 

Bunlara karşın biz kimi cumhurbaşkanı seçeceğimizi tartışıyoruz.
Boyacı küpü misali bir kişi değişecek ve her şey düzelecek diye algımız yönlendiriliyor…

 

Dikkatimi çeken bir hususta; bu ülkede Filistinlilerin topraklarını
Yahudilere para ile sattıkları ve sonradan vatansız kaldıkları hikâyeleri
onlarca yıldır her yerde anlatılıyor olmasıdır. Şimdi kimse sormuyor; “bizde topraklarımızı yabancılara
satıyoruz sakın vatansız kalmayalım”
diye! Hatta Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığının bedeli 250 bin ABD doları ile bir gayrımenkul almak olmuş…
Yani atalarımın kan dökerek kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde, benimle 250 bin
doları basıp vatandaşlık alan aynı haklara sahip… Deyyuslar, Filistinlilerin
ahmaklığını konuşuyor da kendi ayağımıza bu örnek var iken sıktığımız
kurşunları gören yok!

 

Bu anlattıklarım tam bir “kakafoni”
içinde olduğumuzu gösteren örnekler!

 

Bu gidişe dur diyecek bir ortak akıl ve fikir yok mu? Nerede Türk
Milliyetçileri? Onlarda mı, akıl ve vicdanlarını yitirdiler?

 

Nerede halkın içine düştüğü uyumsuzlukları ortadan kaldıracak önderlik
yapacak Türk aydınları?

 

Nerede mimberlerde konuşacak millî din adamları? Yoksa onlarda mı, patrikhane
gibi ABD ve İngiltere’nin güdümüne girdi?

 

Bu kakafoni sona ermek zorunda! Bunu gidermek için hepimiz sorumluluk
altındayız. O nedenle üzerimize düşenleri yerine getirmeliyiz…

 

Yoksa bu uyumsuzluk yani kakafoni başımıza daha büyük felaketlerin gelmesine
sebep olacak!!!

 

Türkiye’nin gidişatının sorumlusu bu kakafoniyi görüpte ses
çıkarmayanlar ile bu gidişattan bana da bir pay çıkar mı, diye menfaatleri için
bekleşenlerdir.

Milli Şehidimiz Kaymakam Kemal Bey

Tehcirde ölen Ermenilerden sorumlu tutularak 10 Nisan
1919’da Beyazıt Meydanı’nda asılan Kemal Bey’in cenazesine binlerce kişi ‘Büyük
şehit’ pankartıyla katılmıştı. 102 yıl önceki bu idam, bugün de en çok
tartışılan konulardan biri…

 

*

‘’Ermeni Patrikhanesinin iftiraları; Nemrut Mustafa’nın
hükmü; Mustafa Sabri’nin fetvası; İşgâlci İngiliz’in Fransız’ın baskısıyla;
Vahdettin’in onayıyla; ecnebilere yaranmak için beni asıyorlar. Fertler ölür
Türk Milleti yaşar’’ söylediği son sözleriydi.

*

102.yılında Milli Şehidimiz Kaymakam Kemal Bey’i anıyoruz.
1.Dünya Savaşında Osmanlı devletini sırtından vuran Osmanlı vatandaşı
Ermenilerin son kurbanı Milli Şehidimiz Kaymakam Kemal Bey’in içler acısı
idamına alkış tutan Ermeni’yi ve diasporasını Türk gencinin çok şümullü
tanıması üzerlerinde milli bir görevdir.

Birinci dünya savaşı günleri ve öncesi, Ermeniler Azerbaycan
ve Anadolu’da 2 milyon insanımızı emsali görülmemiş bir vahşetle katletmiştir.
Osmanlı Devleti, 24 Nisan 1915 günü bir kanun çıkararak, bu hainlerin bir
kısmını Anadolu’dan, Osmanlı Devletinin bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç
ettirmiştir. Ermenilerin suçu büyüktür. Anadolu’nun birçok yerinde erkeği
savaşa gitmiş, erkeksiz kalan köylerimizde ve şehirlerimizde insanlarımızı
katletmiş, samanlıklara, camilere doldurarak diri diri yakmış milyonla
insanımızın canına kıyılmıştır. En önemlisi, cepheye giden silah ve mühimmatı
engellemişler ve bu silahlar ele geçirilerek Müslüman halka karşı
kullanmışlardır. Bu hainlerin başında genellikle Osmanlı Devletinin Ermeni
milletvekilleri yer almıştır. Bu göç sırasında Ermenilerin tüm ihtiyaçları
karşılanmış, belirli istasyonlarda dinlendirilmiş, yaraları sarılmış ve
gittikleri yerlerde ekecekleri buğdayına kadar her ihtiyaçları yanlarına
verilmiştir.

1919 yılında müttefikler İstanbul’u işgal ettiğinde, Kana
susamış Ermeniler işgal kuvvetlerini kandırarak, bütün bu mecburi göç olayından
Yozgat Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyi sorumlu tutmuşlar ve işgal kuvvetleri
işbirlikçisi Nemrut Mustafa Paşa mahkemesinde yargılanmasını sağlayarak 10
Nisan 1919 günü Beyazıt meydanında idam ettirmişlerdir.

Bu kahraman vatan evladı; “beni haksız yere idam ediyorlar,
ben masum bir devlet memuruyum, tek suçum bana verilen görevi yerine getirmek
olmuştur. Kimsenin de burnunun kanamasına sebep olmadım. Adalet buna diyorlarsa
kahrolsun adalet. Ben şimdi cephede düşman üzerine giden bir nefer gibi şahadet
şerbetini içmeye gidiyorum. Çocuklarımı yüce Türk milletine emanet ediyorum.
Allah vatana millete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Yaşasın Türk
milleti” demiştir.

Kaymakam kemal bey, Kadıköy’de Kuşdilindeki ebedi
istirahatgâhında yatmaktadır.

Atatürk 14 Ekim 1922 de TBMM’nde çıkmasını sağladığı özel
bir kanunla Kaymakam Kemal Beyi milli şehit ilan etmiştir.

Kaymakam kemal beyin idam kararı, Şahsında Türk milleti ve
devletinin idam kararıdır. Fakat onun şahadeti, onu değil, ona kast edenleri
boğmuş ve yok etmiştir.

Türk milleti adına Kaymakam Kemal Bey ve şehitlerimize
Allah’tan rahmet diliyoruz. Nur içinde yatsınlar.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 6

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 Mehmet Emin Paşa Konağı:

Prof. Dr.
Nevzad Atlığ’ın, Mithat Cemal Kuntay’dan iktibas ettiği yazıda, meşhur konak
bütün haşmetiyle anlatılıyor:

* * *

Edebiyat Hocamız Mehmet Âkif’i çok sevdiği
için olacak ki uzun uzun bahsetmiş ve bizden Mithat Cemal Kuntay’ın Mehmet Âkif
için yazdığı kitabı okumamızı ısrarla istemişti. Hocamızın bahsettiği kitabı
Antakya şehir kütüphânesinden bularak okumaya başladım. Ne göreyim? Kitabın
henüz birinci sayfasında yazar, Mehmet Âkif’i anlatmaya başlarken İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in dilden dile anlatılagelen meşhur meclislerinin geçtiği odayı târif
ediyor. O günden bu yana aradan uzun yıllar geçmesine rağmen beni çok etkilemiş
olan Mithat Cemal Kuntay’ın o meşhur odayı tasvir eden ifâdelerini yazıma aynen
koymayı uygun buldum. Bu oda herhalde daha güzel anlatılamazdı, bunu ‘Konak’taki
meclis’e dâhil olunca anlayacaktım:

1903 senesinde Beyazıt’ta Mercan yokuşunda,
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in evinde yazı odası:

Cuma günü bu odada toplananlar, Tanzimatın
ilan olunacağı günün gecesi Koca Reşid Paşa’nın sabaha kadar kaç kahve içtiğini
bilen Aziziye fesli, Pertev Paşa torunu Aziz Bey (meclisi evkaf âzâsından);
Elindeki pertavsızla Sahaflar Çarşısı’nda Nedim’in kabrini arayan Ali Emîri
Efendi (Fatih’teki kütüphânenin sâhibi) sesi ihtara benzeyen şâir Adana’lı
Hayret Hoca; Avlunyah İsmail Kemal’in arkadaşıdır diye Yanya mektupçuluğundan
atıldığı için herkesin hürmet ettiği şâir Adanalı Hakkı Bey; iki eliyle
şalvarının iki dizine dümtek vurarak Itri’nin bestelerini okuyan yetmiş yaşında
Halil Efendi Hoca (Darülmuallimat Farisi hocası); gözlerini yumarak tespihinin
her tânesine dudağının bir hareketini ilâve eden, arasıra gözlerini açıp
misâfirlere alayla bakan, sonra kapayıp tekrar murakabesine dalan Tahsin Hoca
(Bayazıt kütüphânesi kütübü) ‘Boileu’nun ‘art poetique’sinden Türkçe’ye tercüme
ettiği beyitleri Konya şivesiyle okuyan Ispartalı Hakkı Efendi (İsparta mebusu
iken öldü) Şâir Nedim’den başka bir şâir Nedim daha olduğunu söylediği günden
beri gözümde büyüyen ‘Edebiyat Târihi’ müellifi Fâik Reşat bey; Muallim
Naci’den başka büyük şâir olduğu kendisine ispat edilemeden ölen şâir Halil Edip
Bey (Meclis-i Maarif baş kâtibi); Üç padişah devrinin çamurları içinden tertemiz
alınla çıkan eski mutasarrıflardan Mehmet Emin Paşa (İbnülemin Mahmud Kemal
Bey’in babası); Tanzimat devrinin vezirlerini sakal boyalarına kadar tanıyan
İbnülemin Mahmud Kemal Bey; Mekteb-i Mülkiye’in beyaz havasıyla bu odanın yeşil
loşluğunda bir gölge gibi titreyerek şeklini bir türlü bulamayan ve
kardeşlerine mi arkadaşlarına mı benzeyeceği o târihte daha belli olmayan
İbnülemin Mehmed Selim Bey (İbnülemin Mahmud Bey’in küçük kardeşi).

Bu odanın dört duvarından ikisinde Türk ve
Acem hattatlarının el yazıları… Bu yazıların Türkçe olanları bile
lâmelifleriyle bana o zaman Arapçadır hissini verir, yanlış yapacağım diye
korkumdan yüksek sesle okuyamazdım. Üçüncü duvarda çürük kaplı ruhanî ciltli
kitaplarla dolu kütüphâne. İçinden Sultan İkinci AbdülhamidHan’ın, Sultan Üçüncü
Selim Han’ın el yazılarını İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in çıkarıp misâfirlerine
uzaktan gösterdiği cilbendler…

Dördüncü duvar hep pencere… Ve bu
pencereler asıldığı için perde sandığım sevailer, buhara işlemeleri… Bu odada
dünya içkilerinden yalnız ikisi malûmdu: Devetüyü renginde kulpsuz fincanlarda
Yemen kahveleri… Bir de misâfirler yudum yudum içmezse İbnülemin Mahmud Kemal
Bey’in halâvetine yandığı turunç şerbetleri…

Bu odada levhaların, kitapların üzerindeki
tozlar bir veli türbesinin toprak zerreleri gibi mukaddesti. Hizmetçi bu
mukaddes şeylere ancak ev sâhibinin izniyle yalnız ayda bir defa el
sürebilirdi. Burada her şey eskiydi; okunan şiirler eski; oturulan sedirler
eski; kelimeler eski; hattâ sesler bile eski. Bu odadan sokağa çıktığım zaman
bir devrin cenâze namazından dönüyorum sanırdım. Fakat laakal iki asır eski
olan bu odanın mâziliğine rağmen burada mânevi bir aydınlık vardı. Buraya
gelenler Fuzûlî’nin bir imâlesinden başka tu’l ü emel bilmezler; burada Nâima’nın
bir nüktesiyle bütün mahrumiyetler unutulurdu. Ve bu oda, mukaddes bir
mahremiyetin rutubeti içinde yazın bile serindi. Ancak bu serinlik selvilerden
inen gölgeler kadar loştu. Buradan çıkınca sokaklara, insanlara şaşırarak
bakardım. Bu odada mühim ilim vak’aları olurdu; Ali Emiri Efendi bir yazma
kitapta bir sineğin bir damla münasebetsizliğini diliyle ıslatıp eliyle
siler… Ve Revan sekarının Revan seferi olduğunu bu odada keşfederdi. Ve 93
âyânından Bursalı Rıza Efendi’nin Şehnâme’yi ezber bildiğini, Târih-i Edebiyat
müellifi Faik Reşat Bey gözlerini açarak bu odada söylerdi. Nâmık Kemal’in
temiz ve beyaz çoraba meraklı olduğunu da, şâir Adanalı Hakkı Bey ’den yine bu
odada öğrenirdim.

Yine bu odada mühim politika meseleleri de
geçerdi. Meselâ bir gün Hayret Hoca memleketi fenâ idâre ediyor diye Sultan
İkinci Abdülhâmid Han’a öfkelendi; Yıldız’ın bahçe duvarına merdiven dayayıp
yatak odasına pencereden dalarak pâdişahı boğmaya kalkıştı. Hayret Hoca 55
yaşında olduğu için padişahın hakkından geleceğine odadakiler emindi. Yalnız
Hoca o kadar miyoptu ki, kendi kızını tanımak için burnunu yanağına
yapıştırırdı. Bu miyopluk meselesini, odadakilerin kulaklarına hafız-ı kütüp
Tahsin Hoca tebessümle fısıldadı ve Hayret Hoca bu niyetinden zorla
vazgeçirildi; 10 Temmuz Meşrutiyeti de bu yüzden beş yıl gecikti.

İşte Safahat şâiri Âkif’i bu odada tanıdım.’

 

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Konağı

İbnülemin’in
yakın dostu Süleyman Nazif’in buluşuyla, Mehmet Emin Paşa’dan büyük oğlu Mahmud
Kemal İnal’a intikal eden, ‘darü’l-kemâl
olarak adlandırılan bu ilim irfan yuvası konak, pek çok ilim, fikir ve sanat
adamının, ediplerin, devlet adamlarının buluşmalarına sahne olmuştur.

Bu konaktaki
toplantılara katılanlar; Tanzimat döneminin meşhur vezirlerinden Âli Paşa’nın
odasında armut yerken kâtibi Sâib Bey’i nasıl kovaladığı anlatılır,
Abdülaziz’in kanına giren cuntanın lideri Hüseyin Avni Paşa’nın babasına niçin
Eşekçi Ahmet’ denildiği araştırılır,
Plevne savaşında Gazi Osman Paşa’nın kullandığı kılıcın sağ yüzündeki yazıyı
kimin yazdığı tartışılırdı.

Konağın
müdavimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar da bu renkli konağı şöyle tasvir
ediyor:

‘İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’ı kendi muhitinde, evinde tanımak lâzımdır. Muharrik, âdeta
islim üzerinde duran ve her an misâfire hürmet etmek lâzım geldiğini hatırlamak
mecbûriyetinde kalan bir mizacın muhtelif cilveleri arasında, üst üste gelen
çok lezzetli nüktelerin bir nevi şehrayin gibi renk ve ışıkla doldurduğu bir
musahebe için bu ev, muasırı olduğumuz hayattan birdenbire ayrılır ve bütün
duvarlarını, raflarını, kıyı bucağını dolduran sayısız mâzi yadigârlarının ait
olduğu, daha doğrusu temsil ettiği bir zamandan, olduğu gibi kalmış istisnaî
bir köşe olur ve biz orada ev sâhibini, herhangi bir muasırdan çok daha yüksek
bir şey, geçmiş devirlerin en güzel ve iyi taraflarının gelecek nesillere
intikalini temine çalısan ilmin kendisi ve sohbetin sihriyle dinleyicilerini
şaşırtıp teshir eden bir sanatkâr olarak buluruz.

Fakat
İstanbul’un işgal yıllarında bu konağın târih içinde geçirdiği felâketlere bir
yenisi daha eklenir. En zor günlerinde sâdece dostlarına değil, bir vesile ile
kendisine cephe almış insanlara yardımda bulunma ihtiyacı hisseden bu yüce
gönüllü insan, nezârethaneye alınan Said ve Abbas Halim Paşaları da sık sık
ziyâret eder. Fakat Fransızlar bu korkusuz adamı yıldırmak için evinin işgal
edileceğini bildirirler ve yirmi dört saat içinde konağın boşaltılmasını
isterler. O günkü şartlarda bu konağın yirmi dört saat içinde boşaltılması
mümkün değildir. Aksi gibi İzmir’in işgalini protesto için kepenk indiren esnaf
o gün çalışmıyordur ve eşyaların taşınması için araba bulmak da hayli zordur.
Neticede bazı dostlarının yardımıyla bir kısım eşya taşınır, bazılarını yine
arkadaşlarına emânet eder; fakat yağmur taşınan bu eşyaları perişan etmiştir.
Pek çok gazete, mecmua koleksiyonu ve bazı kıymetli eşyalar konakta bırakılır.
Ne yazık ki onlar da konağın bir buçuk yıllık işgal döneminde Fransız ve
İngiliz askerlerle göçmenler tarafından yağma edilir. İbnülemin evinin işgal
süreci hakkında şunları söylüyor:

‘Fransızlar
verdikleri mühletin hitamında bizi cebren çıkardılar. Yarım asırdan beri ikamet
olunan ve Süleyman Nazif merhumun bir makalede bahsettiği vechile erbab-ı kemal
tarafından ‘darü’l-kemâl’ nâmı
verilen bir evin yirmi dört saatte tahliyesi nasıl mümkin olurdu?

Binlerce cilt
kitabı ihtiva eden dolaplar ve raflar bir oda dolusu eski ve yeni gazete ve
mecmua koleksiyonları, eşya-yı nefise, antika masnuat, elvah-ı bedia ve sâireyi
yirmi dört saatte değil, en müsaid zamanda bile üç dört günde taşımak, bahusus
o gün İzmir’i Yunanlılar istila ettiklerinden ‘alâmet-i matem olarak’ İslâm dükkânları mesdud, arabalar işlemekte
mesnu, mesken bulmak muhal ve şiddetle yağmur yağmakta iken nereye ve nasıl
nakledilebilirdi?

İbnülemin,
evinin işgali sırasında kendisinin ve ailesinin uzun yıllardır biriktirdiği
sanat eserlerinin, kitapların, çeşitli evrak ve yazıların işgal sırasında
insanın söylemekten haya edeceği çeşitli maksatlarda kullanıldığını söylüyor ve
şu çok mânidâr cümleyi sözlerine ekliyor: ‘Garb
medeniyetinin ne demek olduğunu zâten bilirdik, bu defa daha iyi öğrendik
.’

Netice:

Nev’i şahsına münhasır’ insanlar
yetiştirmek asırların getirdiği tecrübeyi incelikle işleyip mensuplarına
aktarabilen kültürlerin başarabileceği bir şeydir. Kültür, insanın ebediyet
iştiyakının eşyaya, düşünceye ve söze yansımış bir şeklidir. Bu sebepten mevcut
birikimini taşıyabilecek, onu gelecek nesillere emânet edebilecek kudrette bir
şahsiyet yetiştirmek kültürün varlığının tabiî bir neticesidir.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey de aktıkça çoğalan, çoğaldıkça zamana ve hayata taşan büyük
bir medeniyetin mensubu olduğunu biliyor, bu şuurla yaşıyor, bu düşünceyle eser
veriyordu. İbnülemin’i tanıyanların O’nu bir Tanzimat efendisine benzetmeleri
medeniyetin kendisinde mevcut bir direnci İbnülemin’de tecelli ettirmesinden başka
bir şey değildir. Çünkü medeniyet birikimdir. İnsanlık tecrübelerinin en iyisi,
en güzeli ve en sağlamı medeniyetin kendisini meydana getiren malzemeyi teşkil
eder. İbnülemin de bu malzemeyi renkli şahsiyetinde biriktirmeyi başarmış ârif
bir insandı.

İbnülemin’in
millî kültürümüze eserleri, sohbet meclisleri ve dönemin kültür ve edebiyat
adamlarına tesirleri yoluyla yaptığı hizmetlerin kıymetini takdir etmek, en
azından bu hizmetleri bilmek hepimizin boynunun borcudur. Şahsiyetleri yeni
nesillerin yoluna ışık tutan böyle insanları sevmeli ve sevdirmeliyiz. Bu
sâyede hiç değilse onların aziz hâtırâsını yâd etmek haklı bir kadirşinaslık
örneği olacaktır. Sözlerimi İbnülemin’in şu güzel vecizesiyle bitirmek
istiyorum:

Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir.’

708

Konak Hayatından Kesitler:

Sâdeddin Kaynak ve sakal meselesi

Konağındaki ‘Mûsikî Meclisleri’, İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in en çok sevdiği toplantılardandı. Genellikle insanlardan kaçan ve
yalnız yaşamayı seven üstad, bu tür toplantılara nazlanmadan giderdi.

Yine böyle bir
meclisteydi. Toplantıda zamânın tanınmış bestecilerinin önemli bir bölümü ve bu
arada Sâdettin Kaynak da bulunuyordu. Uzun yıllardır sakallı gezen Sâdettin
Kaynak, o dönemde yeni ilân edilmiş cumhûriyete daha uygun düşsün diye sakalını
kestirmişti. İbnülemin Mahmud Kemal Bey, O’nun yüzüne uzun uzun baktı ve şöyle
dedi:

Canım efendim; çehreniz bana hiç de yabancı
gelmiyor. Sız daha önceleri sakallı değil miydiniz
?

Gerçekten de
yakın bir zamâna kadar sakallı gezdiğini nerdeyse kendisi de unutmuş olan
bestekâr zor durumda kalmıştı. Başkalarının hatırlamasını hiç istemediği için
inkâr yoluna seçti:

Üstâdım; yanılmış olmalısınız. Ben oldum
bittim sakalsızdım
!..

Aman efendim nasıl olur? Hattâ bir gece
bendenizin evinde

Sâdettin
Kaynak işin belgelere döküleceğini, kendisinin bir zamanlar sakallı olduğunun
ispatlanacağını nedense arzu etmiyordu. Hemen üstâdı zayıf tarafından
yakalamayı düşündü. Sözü değiştirerek şöyle konuştu:

Bu yenilerde bir beste geçtim. Bilmem
dinlemek lütfunda bulunur musunuz
? diye sordu.

Mahmud Kemal
Bey’in:

Minnettar kalırım!

Demesiyle
birlikte, yaptığı yeni ve çok güzel besteyi okumaya başladı. Üstad, gerçekten
güzel bir eser olan besteyi, âdeta kendinden geçerek, derin bir haz ve saadet
içinde dinledi. Sâdettin Kaynak, okumasını bitirdiği zaman içinden: ‘Neyse, adamın dikkatini başka tarafa
yönelttik
…’ düşüncesiyle seviniyordu ki, İbnülemin Mahmud Kemal Bey yeniden
dile geldi:

Cidden şâheser bir şey olmuş efendim. Beni
ihyâ ettiniz. Fakat siz bunu okurken gözümün önüne hep o eski sakallı hâliniz
geldi. O sakallı hâlinizle okusaydımz, hiç şüphem yok ki, size çok daha fazla
yakışırdı
!

Salondakiler
gülmelerini zor tutarlarken Sâdettin Kaynak baygınlıklar geçiriyordu.

Sordular, cevap verdi: 

Ben bu evlenme meselesinde daima
pederimle vâlidemin hayatını nümûne olarak alıyorum. Otuz altı sene beraber
yaşayan vâlidemle pederim bir kere bile kavga etmemişlerdi. Rahmetli vâlidem
pederimin yanında gayet hürmetkârâne bir tarzda dururdu. Otuz altı sene
vâlidem, pederime çok büyük biı hürmet göstermişti. Ben de böyle bir hayat eşi
düşünüyordum.

İzdivaçta iki tarafın da yüz göz
olmamaları çok lüzumludur. Şimdi bazı çiftlere bakıyorum da birbirlerine ‘bey’
ve ‘hanım’ sözünü bile çok görüyorlar. Yekdiğerini sâdece ismiyle çağırıyorlar
Tanıdıklarımdan birine gittim. Kapıdan içeriye girdim. Kadın, kocasına
bağırıyor: ‘Lütfi! Lütfi!’ Beyefendi
meydanda yok. Nihayet kadın aşağıya indi: ‘O,
maşallah, buyurunuz
.’ dedi. ‘Lütfi de
meydanda yok
!’

Tecâhülle (bildiğim halde,
bilmemezlikten gelerek) sordum ‘Lütfi
kim? Uşak mı sâdece ismiyle çağırıyorsunuz
?’ ‘Hayır kocam. Ben onaLütfi
derim. O da banaCici‘ der.’

Ben âilede bu derece yüz göz
olmanın taraftarı değilim. İki tarafın da birbirlerine karşılıklı, mütekabil
hürmetleri olmalıdır.

***

Türkiye’de
misâfir olarak bulunan profesör Mahmud Kemal İnal’a sorar:

Türkiye’de üç biyografi âlimi bulunduğunu
söylüyorlar. Biri sizmişsiniz. Kimin
en üstün olduğunu anlamak istiyorum.

Böyle saçma sual mi olur? Sorduğunuz
âlimlerden biri 26 yıllık muallimdir. Öğretmek için öğreniyor. Öbür âlim, bırk
yıldır en zengin kütüphânenin müdürüdür. Her gün bir kelime öğrenmişse, kırk
yıllık sermâyesi elbette benden üstündür. Eğer ben de onlar gibi hep ilimle
meşgul olsaydım, hiçbirine ağız açtırmazdım
.

O iki âlim,
bir toplantıda Üstada;

Profesöre söylediğinizi duyduk. Fakat bize
zâten ağız açtırmıyorsun ki

***

Üstat İnal’a
sordular:

En değerli kitaplarınızdan birkaçının adını
söyler misiniz
?

-‘En değerli’ ne demek? Hepsi değerlidir.