17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 329

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 12

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Eserleri-5

Son Hattatlar-2

Son Hattatlar Hakkında Yazılanlar-2

Fahri Celal
Göktulga

Son Hattatlar’, ‘Son Osmanlı Sadrıâzamları’nın mübdîi (îcâd eden / yazan) aziz ve
mümtâz İbnülemin’imizin bir yeni eseridir. Tuhfe-i
Hattâtin
‘den sonra gelen bunca büyük hattatların nâmını yarınki nesillere
nakledecek biyografîye mutlak ihtiyaç vardı. Süleyman Sâdeddin Efendi
Hazretleri’nin o ölmez eserini baştan başa, bir satırını kaybetmeden okumak
zevklerin zevkidir. Her vefâta bir başka, bir ötekine benzemez mânâlar vermekte
olmaz bir kudret gösteren bu büyük insanın zamânının hayâtına zarif bir mâkes
olan kitabını roman gibi okumak bile keyiflerin keyfidir. Birkaç örnek
isterseniz arz edeyim:

‘Mahzun sanduka-i
türbet oldu’, ‘Mimi makar oldu’, ‘Düşdü nigin elinden yâkut pârelendi’,
‘Târihinde revân dâr-ı mücâzat oldu’, ‘Sahrây-ı bekâya teveccüh ile tenbih
olundu’, ‘Ramazân-ı Şerifinde şerbet-i vuslâtla iftâr eyledi.’ ‘Terk-i cism-i
kesif eyledi.’

Böylece binlerce
hattatın her birine miktârınca birer satırlık mersiyeler yazmak hünerleridir.
Tuhfe-i Hattâtin’de yegâne eksik olarak bulabileceğimiz ise o zamanda
fotoğrafın olmayışıdır. Süleyman Sâdeddin Efendi merhûmun o kadar bilerek,
anlayarak nakil buyurduğu üstatların yazılarını da ilâveleri mümkün olsaydı
kimbilir ne dereceye kadar bahtiyâr olacaktık. Mahmud Kemal Beyefendinin ‘Son Hattatlar’ında ise, bu noksan
tamâmen halledilmiş, hemen ismi geçen yüzlerce değerli hattatın yazılarının ve
kendilerinin fotoğrafları da ilâve edilmiştir ki cidden 1956 yılına lâyık
biyografilerin tamâmına delil mâhiyettedir. Şimdilerde Taş Mektebli Mustafa
Râkım Efendi’nin (1757-1825) en mûtenâ yazılarını hemen buluvermek, insana
tükenmez bir haz vermektedir. Hele biyografilerdeki mâlûmatın tetkik ve tahlili
ve tenkidi ise üstâdın kendilerine has tarzda ve pek mânîdardır. Mevcud
mâlûmâtı zamânın haddesinden geçire geçire en doğruyu bulup söylemekteki
kudretleri müsellem-i enâmdır. (Herkes tarafından teslim edilmektedir.) Meselâ devrine
hükmetmiş Sâmi Efendi gibi, bir büyük adamın, meşhur yazılarının tahlilini
ehlinden okumak elbette hoştur. Şimdiki üniversitenin kapısındaki ‘Dâire-i Umûr-ı Askeriye’nin harikulâde
hattâtı da Şefik Bey merhûmdur. O Şefik Bey ki Kadıasker Efendi nin baş
tilmizidir (öğrencisidir).

Doldur getir ey sâki-i gülçehre piyâle /
Sâgar yetişir bu gecelik def -i melâle

şarkısının da
bestekârıdır. Bâbıâlî nin önündeki küçük câmiin kapısındaki âyet-i kerimenin yazısı
da bu pek büyük san’atkârın eseridir. Bu yazının târihimizde geçirdiği
tekâmülün tâkibi de şâyân-ı nazardır. Hemen her câminin bir köşesinde bu âyet-i
kerîme yazılıdır. Zamânın hattatları her defâsında biraz daha tarzını tekemmül
ettire ettire nihâyet Kadıasker Efendiye sıra geldiği vakit bu kemâli bulmuştur.
Ondaki zarâfet, rikkat (incelik), tevâzün (denklik), hesab, hendese (geometri)
eslâfin (geçmiştekilerin) hiçbirisinin vâsıl olamadığı (ulaşamadığı) bir
derecededir.

Mahmud Kemal
Beyefendi’nin Son Hattatlar’ı bu zevâtn hepsinden derin bir anlayışla
bahsediyor. Zârifâne telmihler (söz arasındaki mânâlı kelimeler, îmâlar),  uzaktan uzağa kinâyelerle müterâfık (iç içe
geçmiş) mukayeselerdeki beyan tarzı da, her zaman olduğu gibi kendilerine
mahsus bir tavır arz eder. Hele güzel san’atları ehlinden dinlemekte garblılar
sebepsiz o kadar itinâ göstermemişler.

Üniversitedeki
yeni kütüphânelerinde ziyâretleri kabul ederek, mürâcatları sabırla, sükûnla,
huzurla karşılayarak derdlilere devâ, hastalara şifâ dağıta dağıta şöyle bir
son hattatları yazmaya imkân bulmaları da, mâşallah, dile kolaydır. Meğer
bilmediğimiz ne üstâdlar varmış, yazı ile uğraşmak ne kadar terbiyemize,
zevkimize, selikamıza (güzel konuşma ve yazma yeteneğimize) dâhilmiş… Ancak
kitabı görüp tetkikten sonra anlaşılır bir şey oluyor. Ketebe almadan, hiçbir
iş yapmadan gelip geçtiğine yanılan ömürlere dedelerimiz esef ederlermiş.
Hakîkaten hakları da var. Güzel yazı bizim elimizde ne İran’ı, ne Arabistan’ı
aratmamış. Şeyh Hamdullah gibi, Demirci Kulu Yusuf Efendi gibi büyük adamlar
gelmiş geçmiş. Gelip geçenlerin arasında kıymetsizlerin yeri belli ola dururken
ehline de hayran olmamak elde değildir. Yazıyı biz onlardan almışız, fakat ona
da o kadar hârikulâdeliği biz vermişiz. Bizde evliyâ işi olan bu san’ata
kerâmetler saçmışız.

Mahmud Kemal Beyefendi’nin
bu eseri için de üstâdımız Hakkı Süha, Süleyman Saadeddin Efendinin eserinin
bir temâdisi (devamı) telâkkisindedir (düşüncesindedir). Cidden yerinde bir
mütâlaâdır. Zâten Beyefendi de bu koca evliyânın takdirkârıdır. Demek
hattatlardan bahsediş bir büyükten bir büyüğe nasip imiş. Mübârek olsun.

Fahri Celal Göktulga: Mahmud Kemal İnal’ın Yeni Eseri. Cumhuriyet
Gazetesi, İstanbul 20.03.1956.

 

Nihad Sâmi
Banarlı:

Harflerin
şekilleri üzerinde, dalların veya sevgililerin vücut çizgileriymiş gibi duyup
düşünerek, harflere dâir türlü mısrâlar söyleyen şâirler gibi; harfleri her gün
biraz daha güzel çizerek, resim ve süsleme san’atına engin ufuk açan Türk
hattatları da İslâmî Türk yazısını özel ürperişle seviyorlardı.

Bunun içindir
ki hat san’atının şâheserleri sâdece güzel bir şekilden, üslûblu ve tenâsublu
bir çizgiden ibâret değildir.

Bunların çoğu
size göz zevki kadar duyma, düşünme, hayâle dalma, okşama hevesi veren, sıcak
ve duygulu birer söyleyiştir: Satırlarından sanki sesler, türlü hisler yükselir.
Her biri bir ney değerindeki kamış kalemlerle yazılan levhalar, ya bir
kavuşmanın şevki içindedir, yahut ayrılıklardan şikâyet eder. 

Bu levhalarda
neler yoktur? Yüz yıllarca Hak yolunda ferâgatle çekilmiş kılıçlar gibi
keskinleşen elifler, bâzan aynı hattat 
elinde sevgili endâmı kadar nârin bir vücut çizgisidir: Kızlarına ‘Elif’ adını koyan Türk milletinin zevk
ve hayal âlemini rikkatle hatırlatırlar.

Allah’ın adı,
yazılışta, ‘elif’ harfiyle başladığı
için, Müslümıııı Türk hattatları bu harfi ‘ibâdet’ eder gibi ‘kudsî’ duygularla
çizerdi.

Öteki harfler
de mukaddesti. Öyle şekiller alırdı ki, bâzan onlardan birinde:

Ervah açılır engine yelken yelken

mısrâındaki
ruhlar gibi mâvi deniz ortasında ince bir yelkenli çizgisi görürdünüz. Hareket
eder gibi duran bu yazıyla birlikte, siz de ‘esrar dolu’ enginlere açılırdınız.

Zâten bizim
yanılarak, ‘Arap yazısı’ dediğimiz ‘İslâmi Türk yazısı’ yalnız Türk
san’atkârının elinde bir şiirdi. Eski zamanların öteki Müslüman memleketlerinde
hat san’atını böylesine yücelmiş göremezdiniz. Yazının benimsenmesinde ‘Tanrı
kelâmının’ önce bu yazıyle yazılmış olmasının büyük bir tesiri vardı. Her
mukaddes olanı şiirleştirmek kadar millîleştirmekte de özel şahsiyet gösteren
Türk rûhu, onu; ilmin, fikrin ve şiirin ifâde vâsıtası olduğu için de sevdi.
Ona saygıyla bağlandı.

Böylelikle ya
bir âyet, ya bir hadis, ya bir duâ, hikmet veya bir şiir söyleyen harfler,
tezhibli ve Türk desenli levhalar üzerinde aşk ve harâret dolu bir izdivâç
güzelliğiyle birleştiler; tabiat manzaralarını, dalları, çiçekleri
hatırlattılar; içten gelen ‘Allah
nidalarına benzediler; sevgili bakışlarını, yâr dudağını, güzel kadın endâmını
andırdılar.  Levhalarda el falı, kahve
falı, bulut falı gibi ısrarlı ve ümitli çizgilerle derinleştiler. Kazanılan
zaferlerle ilgilenip, Tanrı ya şükran duyguları söylediler.

İbnülemin
Mahmed Kemal Bey’in kitabını böyle duygularla okuyorum. Yâhut okumuyor,
dinliyor, seyrediyorum. Kemal Bey, kitabının mukaddimesinde yazıya ‘elin dili’ diyor. Ben bu ‘dil’de ‘gönül’ kelimesini de gizlenmiş buluyorum. Değerli ve muhterem
müdekkikimiz (inceden inceye araştırarak en gizli hususları görerek) bize ‘Son Asır Türk Şâirleri’nden, ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’dan
sonra, ‘Son Hattatlar’ı da tanıtarak
Tanrı’nın kendisine uzun ve dâima zinde bir ömür vermesindeki sırrı açıklamış
bulunuyor.

Son Hattatlar, aziz müellifinin diğer
eserleri gibi, Maârif Vekâleti neşriyâtı arasında yayınlanmıştır. Kitabında
müellifin üslûbundan imlâsına kadar ‘eski
bizi, yâhut hakîkî bizi
’ hassâsiyetle muhafaza eden birçok ince
husûsiyetler yer almış… Bu imlâda, bu ifâdede ve bu cümlelerde kendimizi,
kendi yarattığımız medeniyeti daha iyi tanıyorz. Son Hattatlar, vukuf dolu, özlü bir mukaddimeden ve ‘Menâkıb-ı Hünerverân’dan beri,
hattatlara dâir yazılan eserler hakkında, aynı vukufla, bir kitâbiyat bilgisi
verdikten sonra, bize alfabe sırasiyle son hattatlarımızı tanıtıyor. Bu, 840
sayfa tutarında özel bir himmet eseridir.

Son Hattatlar, güzel yazı san’atımıza
hizmet etmiş son hattatlarımızın hal tercümelerini, resimlerini ve seçme
eserlerinin birer fotoğrafını ihtivâ ediyor ve sayfalarını çevirdikçe sizi
yukarıda ifâdeye çalıştığım bir duygu ve düşünce âlemine götürüyor.

Resimli Türk
Edebiyatı Târihi:

 

Son Hattatlar, ‘sülüs, nesih, celî
hattatları, ta’lik1 hattatları, rik’a2 hattatları gibi,
işledikleri yazı çeşitlerine göre sınıflandırılmıştır. Ben bu hattatların
yalnız ‘tablolarına’ değil, ‘kendi resimlerine’ de dikkat ettim. Gözlerimin
önünde ışıklı bir dünya açıldı: Hepsi de ne nur yüzlü, mübârek çehrelerdi.
Bütün oyma, yontma, süsleme san’atkârlarının çehrelerine işlenen sabır,
incelik, san’at ve îman güzelliğiyle, güzeldiler.

İçlerinde
Sultan Abdülmecid gibi hükümdar san’atkârlar, Esmâ Hanım gibi kadın san’atkârlar,
Yesârizâde gibi şöhretler, Feyhaman gibi ressamlar, Hakkı Bey gibi müderrisler,
Aziz Efendi gibi san’atımızı başka ülkelere öğreten üstadlar, daha kimler
vardı.

Kitapta en
güzel tablolar, ya hat san’atımıza âid nefis bir koleksiyona sâhip bulunan
Ekrem Hakkı Ayverdi Bey’in koleksiyonundan yâhut müellifin bizzat kendi
koleksiyonundan seçilmişti.

Bu arada ve bu
kitabın içinde veya dışında hattatlarımızın eserleri kadar güzel menkıbeleri de
vardır: Meselâ son asrın hat ve tezhip üstâdlarından Aziz Efendi, Kral Fuad
tarafıdan bir Kuran yazması için Mısır’a dâvet edilmişti. Sanatındaki hârikayı
sezen Mısır hükümeti, Aziz Efendiye yazı tâlimi için özel medrese açtı. Aziz
Efendi tam bir müslüman Türk hocası olgunluğuyla, talebesine ne biliyorsa
öğretti. Her şeyi öğreten bir usta sıfatıyla tenkide uğradı. Şimdi öğreniyoruz
ki talebesi, Mısır İslâm âbidelerindeki levhalarında, onun imzâsını
öpüyorlarmış…

Nihad Sâmi Banarlı: Son Hattatlar. Hürriyet Gazetesi: İstanbul
24.03.1956.

 

Eser Hakkında:

İbnülemin Mahmut
Kemal İnal’ın Osmanlı hattatlarının biyografi kaynağı olan ‘Tuhfe-i Hattâtîn’in bir devamı
niteliğinde olan, kendisinin ‘Kemâlü’l-Hattâtîn
adını verdiği ‘Son Hattatlar’ isimli
eseri eseri, bizlerin 18. yüzyıldan genç cumhuriyete kadar olan dönemdeki
gelmiş geçmiş en önemli hattatları, örnek işleriyle berâber görmemiz adına
oldukça önemlidir. İbnülemin bu eserde bizzat tanıdığı veya kaynaklar üzerinden
kendileri hakkında bilgi sâhibi olduğu hattatların biyografilerini bir araya
getirmiştir. Eser, hattatları sâdece kitap kaydında yer almaktan çıkarıp,
haklarında derinlikli bilgilerin târihe kalmasına da vesile olmuş. Basıldığı
dönemde de kültür sanat câmiasından geniş ölçüde alâka görmüş ve bugünlere
kadar sanat dünyasında önemli bir boşluğu doldurmuştu. Ancak bellibaşlı
kütüphânelerin raflarında bulunabilen çalışmanın gözden geçirilmiş hâliyle
yeniden basılması ve okura sunulması kültürümüze çok üst seviyede hizmet olmuştur.
 Abdullah Zühdî Efendi (1832-1899), Abdülfettah
Efendi, Ali Vasfi Efendi, Cemaleddin Efendi, Halîm Efendi, Abdülkadir Hamdi
Efendi (?-1795), Abdülkadir Şükrî Efendi (?-1806), Sultan Abdülmecid Han
(1823-1861), Alâeddin Bey (1844-1887), Aliyyül Mısrî Efendi, Ali Vasfi Efendi
(?-1837), Ârif Bey (?-1892), Hâşim Bey, İbrahim Sükûtî Efendi, Mahmud
Celaleddin Efendi, Mahmud Es’ad Efendi, Mehmet Fahreddin Efendi, Kâmil Paşa
(1836-1876), Osman Enverî Efendi, Re’fet Efendi, Süleyman Hikmetî Efendi, Selmâ
Hanım, Şeyh Musa Azmi (Hâmid Aytaç Bey (?-1982), Necmeddin Efendi (1885-1976)
bu önemli eserde yer alan hattatlardan sâdece bâzılarıdır. Eserde 11’i kadın
olmak üzere 329 hattat yer almıştır. Eserler; Sülüs, Nesih, Tâlik, Rık’a olarak
isimlendirilen yazı çeşitleriyle hazırlanmıştır. Herbir sanatkârın hayat
hikâyesiyle eserlerinden tablo güzelliğinde örnekler verilmiştir.

***

Örnek hayatı ve irfanıyla
kendisinden pek çok şey öğrendiğimiz, ismi anıldığında hayır ve rahmetle yâd
ettiğimiz, ilim ve sanata dair uzmanlık isteyen pek çok alana vâkıf olan
cennetmekân İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal Bey, vakıf insandı. Her şeyden önce
mahir bir muharrirdi. Çeşitli ilimlere vâkıf bir müellif ve mütefekkirdi. Önemli
bir müverrih; tarihçi, kültür ve edebiyat târihçisi, şâir, hat sanatı alanında
ilk müzeyi kuran şahsiyet, ehl-i tasavvuf, ehl-i iman ve ehl-i hakêkat bir zat
idi.

İbnü’l-Emin Beyefendi, Osmanlı
Cihan Devleti’nin son münevver temsilcilerinden biri olarak günümüz
entelektüellerine rehberlik ediyor. O’nun hazırladığı diğer bütün kitaplar gibi
Son Hattatlar’ isimli eseri de
alâkadar olanların başucu eseridir. Eserinde sâdece hattatlar hakkında bilgi
vermekle yetinmiyor, hat sanatlarına ilgi duyanlara, kendini bu sâhada
geliştirmek isteyenlere de rehberlik ediyor.

Kitabı okumak fırsatı bulanlarda
oluşan kanaat şudur: ‘cismanî âletlerle
îfa edilen rûhanî mühendislik
’ şeklinde târif edilen hat sanatına gönül
verenler, tam bir iç huzuru ile âsûde bir hayat yaşama imkânına sâhip olurlar.
Geçmişte yaşayan hat sanatkârlarının hepsi, olgun ve kâmil, kimseye zararları
olmayan, faydalı olmaya çalışan insanları iyiyi, doğruya ve güzele yönlendiren
ele öpülesi, saygıya lâyık insanlardır.   

İbnü’l-Emin
Mahmud Kemal İnal, Yahya Kemal Beyatlı ve Süleyman Nazif’in veciz bir şekilde
ifâde ettiği gibi ‘nev’i şahsına münhasır
bir şahsiyet
’tir. Diğer eserlerinde olduğu gibi, ‘Son Hattatlar’ isimli eserini hissiyatı ile renklendirerek
yazmıştır. Pek hoşlanmadığı hattatların sanat ve estetik duyuşlarına kısaca
temas etmiştir. Halim Efendi (Mustafa Halim Özyazıcı) bağcılık yaptığı dönemde
İbnü’l-Emin’e yeteri kadar üzüm getirmemiş. Bu keyfiyet de kitapta yerini ‘Silivri kapusu haricinde Merkez Efendi
mahallesinde Tepebağı’nda senelerce üzüm bağcılığı yapmıştır. Yetiştirdiği
mütenevvi üzümlerden -ilk ve son defa olarak- vaktiyle bana bir sepet
getirmişti
’ diye yazıyor.

…………………..

1tâlik
yazı:
Sözlükte ‘asılmak,
askıya alınmak
’ mânâsındaki ‘talîk
kelimesi, İran’da tevkî ve rik’a yazılarından geliştirilmiş bir yazı çeşididir.
Erken dönemden başlayarak İslâm devlet teşkilâtında, dîvanlarda kalem ağzı 2-3
mm. olan tevkî hattıyla kısa, kalem ağzı 1 mm. olan rik’a ile uzun metinler
yazılırdı.

2rik’a:
Sözlükte
kâğıt, deri parçası’ mânâsına gelen
rik‘a (ruk‘a) hat sanatında çabuk, kolay yazma ve okuma ihtiyacından doğmuş,
kalemin tabii akışına uygun divanî özelliklerini taşıyan bir yazı türünün
adıdır. Ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmeyen rik‘a yazının 15.
yüzyılın ikinci yarısından sonra Dulkadıroğulları döneminde kullanıldığı ileri
sürülmektedir. Bu yazı 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlılarda
Dîvân-ı Hümâyun’da belli kaidelere bağlanmış ve ana çizgileriyle beliren bir
karakter kazanmıştır. 19. yüzyılda günlük hayatta, mektuplarda ve resmî
yazılarda yaygın biçimde kullanılmış, Bâbıâli hükümet dâirelerinde işlek hâle
getirilmiştir. Kısa sürede diğer İslâm ülkelerinde de beğenilen rik‘a günümüze
kadar basitliği ve kolaylığı sebebiyle eğitim ve öğretimde önemini korumuş,
matbu kitap dışında geniş kullanım alanı bulmuştur. 

Ramazanı İdrak Etmek

“Ramazan bereket
ayıdır. Allah-ü Teâlâ bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın
hakkını gözetin! “[
Taberani]

Ramazan ayında
ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda
yapılan harcama gibi sevaptır.”
[İbni
Ebiddünya]

 

“Oruç
sabrın, sabır da imanın yarısıdır” hadis-i şerifi oruç tutanın, “sabırlı
olması” gerektiğini bildirmektedir. “Temizlik imanın yarısı, oruç da sabrın
yarısıdır.” [Müslim]

Oruçla;
bencilliğimiz, tamahkârlığımız, açgözlülüğümüz kırılır. Nefsimiz uysallaşır, taşkınlıklarımız,
kızgınlıklarımız, kırıcı tavrımız, isyankârlıklar yatışır. Kıskançlıklarımız
törpülenir, ötelemeden, hoş görmeyi, sınırsız ve koşulsuz sevmeyi başarırız.
Böylece dilimiz, gıybet, kötü ve çirkin konuşmak, yalan söylemek, kırıcı olmak,
dedikodu gibi afetlerden kurtulur.

Sinir
sistemimizin vücuttaki yeri çok mühimdir. Siniri bozuk kimse, huzursuz olur,
sabredemez. Toplumdaki kavgaların, cinayetlerin çoğu sinirli olmaktan, kibirden,
sabredememekten, affedememekten, hep kendisini haklı ve üstün görmekten ileri
gelmektedir. Bütün bu olumsuzlukları oruç ortadan kaldırır. Bize olumsuzlukları
unutturup, iyiliği, güzellikleri, hoş görüyü, yardım etmeyi, gönüllere
dokunmayı, affetmeyi vb. güzellikleri hatırlatır ve teşvik eder.

Açlık,
günah işleme arzusunu kırar, kötülük etmeye mani olur. Hadis-i şerifte, “Oruç tutan sağlıklı olur” buyuruldu.
Kendisine dünya ve hazineleri sunulduğunda Peygamber efendimiz, “Hayır, istemem. Bir gün aç, bir gün tok
olmak isterim”
buyurmuştur.

Oruç
tutan; suç ve günah işlemez. Vücudun zekâtı açlıktır. Oruç tutarak aç kalanın
arzuları kırıldığı için sabretmesi kolay olur. Aç duranın basireti açılır.
Anlayış kabiliyeti artar. Öksüz, düşkün ve mağdurların hallerini anlar ve
bilir. Bunlara şefkat gösterir, yardımda bulunur. “Oruç tutun ki sağlığa kavuşun” hadis-i şerifi gösteriyor ki, vücut;
oruç, açlıkla ve az yemekle hastalıklardan kurtulup sağlığa kavuşur.

Çok
yiyen çok uyur, çok uyuyanın da ömrü boşa geçer, dimağı yorulur. Ömrü boşa geçtiği
için dünya ve ahiret kazancını elden kaçırır. Açlık, kalpte incelik husule
getirir. Merhametli ve müşfik olur, naif hareket eder. Şefkatli ve duygulu bir
mizaca sahip olur. Bu hal insanı; kibar, hoşgörülü ve duyarlı yapar. Hadis-i
şerifte, “Az yiyenin içi nurla dolar ve
Allah-ü Teâlâ, az yiyip içen ve bedeni hafif olan mümini sever”
buyuruldu.

Çok
yemek, gafleti doğurur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki, “İnsan kalbi tarladaki ekin, yemek ise yağmur gibidir. Fazla su ekini
kuruttuğu gibi, fazla gıda da kalbi öldürür.”
Her zaman tok olan şefkatsiz
ve merhametsiz olur. Tok, açın hâlini bilmez. Hadis-i şerifte, “Çok yiyip içmekle kalbinizi öldürmeyin!”
buyuruldu.

“Ramazan
ayı gelince, “Ey hayır ehli, hayra koş! Şer ehli, sen de kötülüklerden el çek”
denir.” “Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Biri size sataşırsa,
ona “Ben oruçluyum” deyin!” [Buhari]

Ramazan
ayında, hayırların ve bereketlerin hepsi toplanmıştır. Sadece yeme, içmeyi terk
etmek yetmez. Yalandan, gıybetten, kalp kırmaktan, dedikodudan, insanları
rencide etmekten, kötülük yapmaktan da uzak durmalıdır. İyilik yapmayı, yardımı
ve ibadet etmeyi de çoğaltmalıdır. Halis gönülle, samimiyetle, huşu ile tutulan
oruç o kişiyi bütün kötülüklerden korur.

“Bu
ayın günleri de, geceleri de kıymetlidir. Kur’an-ı kerim, Ramazan ayında
inmiştir. Kadir Gecesi bu aydadır. Bu yüzden Ramazan-ı şerif; bütün hayırları,
güzellikleri, bereketleri, huzuru ve mutlu olmayı kendinde toplamıştır.

Bu
aydaki hayırlar, iyilikler, ibadetler diğer aylardakinden kat kat kıymetli ve
bereketlidir. Bu ibadetleri, gösterişten, riyadan kaçınarak, halis niyetle,
Allah-ü Teâlâ’nın emri, rızası ve sevgisi için, itina ile saygı ile büyük bir
arzu ile yapmalıdır.

Peygamber
efendimiz, “Bir kimse, bu ayda bir
oruçluya iftar verirse günahları af olur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevap
verilir”
buyurdu. Ashaptan bazıları, bir oruçluya iftar verecek kadar
zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben, “Bir hurmayla iftar verene de, yalnız suyla oruç açtırana da, biraz
süt ikram edene de bu sevap verilir”
buyurdu.

 Yemek yedirmek, iftar vermek çok sevabadır.
Dost ve arkadaşlara yemek yedirmek, sadaka vermekten daha eftaldir.  Allah-ü Teâlâ, yemek yediren cömertle
meleklerine övünür.” [İmam-ı Gazali]

Fakirlerin
davetine gitmeyip, zenginlerinkine gitmek kibirdendir. Kendinden düşkün
olanları ziyaret etmek tevazu alametidir. Kimseyi küçük ve hakir görmemeli,
mütevazı, alçakgönüllü, hoşgörülü, güler yüzlü ve iyiliksever olmaya
çalışmalıdır. Her anlamda oruç tutmak da budur.

Oruç
bütün bedeni ve ruhi güzellikleri bir araya toplamalıdır. Ruhumuzun,
benliğimizin, tüm duygu ve düşüncelerimizin huzura kavuşabildiği, yaşamanın
anlamını yüreğimize sindirdiğimiz ahlak tarzı budur.

“Allah-ü
Teâlâ’nın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline
bile gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.”
Günlerin uzun
olmasından ve oruç tutmanın güç olmasından şikâyet etmemelidir. Zorluklar
içinde yapılan ibadetin sevabı daha çoktur. Maniler karşısında, ibadeti yapmak
güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini ve kıymetini yükseltir.

Ey
insan!.. Bu dünya bir han ve rüyadan ibarettir. Bir gün bu rüya bitecek,
gerçekler acıtacaktır. Çabuk uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama
zamanıdır. Birçok sevdiklerimiz bu Ramazanda aramızda yoklar. Seneye de
başkaları, “belki de bizler” olmayacağız. Bu günleri bir fırsat, bir ganimet
bilmelidir. Öyle yaşayalım ki arkamızdan ağlayanımız, götüreceğimiz ecrimiz çok
olsun.

Rabbim,
şanına yakışacak, beğendiği, insan olmamıza değer katan güzellikleri,
iyilikleri yaşamayı cümlemize nasip etsin. Âmin…

 

Sevgiyle
kalın…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 11

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-4

Son Hattatlar-1

 ‘Hat
sanatı
’ veya ‘Hüsn-i hat’, İslâm
(Arap) harfleriyle güzel yazı yazma sanatıdır. Bu sanatla meşgul olan kimselere
hattat’ denir. MÖ 1500-540 yılları
arasında Akdeniz çevresinde hüküm süren Finikeliler medeniyetinin ürünüdür.
İslâm sonrası Araplar tarafından geliştirilmiş, Osmanlı Cihan Devleti döneminde
sanat hâline gelmiştir. Bütün İslâm dünyâsında kabul edilen bu gerçek, en güzel
biçimde; ‘Kur’ân-ı Kerîm Hicaz’da nâzil
oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı
.’ Sözleriyle ifâde edilmiştir.
Hakîkaten İstanbul, Türkler tarafından fethedildikten sonra hat sanatının
ölümsüz merkezi hâline gelmiş ve sonraki yıllarda bu sanat, İstanbul’dan dünyâya
yayılmıştır. Bütün İslâm âlemi, hat sanatını en güzel şekilde öğrenebilmek için
İstanbul’a akın etmiştir. Böylece Türkleşen ve Türk-İslâm sanatlarının en
muhteşem dalı olan hat sanatının kalbi İstanbul’da atmıştır.

İslâm
târihinde bütün alanlarda olduğu gibi hattatların hayatına dâir bilgiler de
önceleri genel biyografi kitaplarında yer almış; zamanla bu alanda müstakil
eserler yazılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti târihinde ise hattat
biyografilerinin başlangıcı 16. asırda devrin entelektüel, târihçi, şair ve
yazar Gelibolulu Mustafa Ali (l541-1600) tarafından 1587 yılında telif edilen ‘Menalab-1 Hünerveran adlı eserdir.

Suyolcuzade
Mehmed Necib Efendi (v. 1757) hattat biyografisi kaleme alan bir başka
müelliftir. ‘Devhatü’l-Küttab’ adlı
eseri hat sanatları konusunun bir başka önemli başvuru kaynağıdır. Nefeszâde
İbrahim’in (v: 1650) ‘Gülzar-ı Sevab
/ Doğruluk Bahçesi’ adlı eserine zeyl
(ekleme – devâmı) olarak yazılmıştır. Gülzar-ı Sevab gibi eserlerden
faydalanılmış, çağdaşı hattatlarla alâkalı bilgiler de bizzat kendilerinden ve
yakın çevrelerinden toplamıştır.

Sanatın her
dalı ile yakından ilgilenen İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın hat sanatlarıyla
alâkadar olmaması düşünülemezdi. Bu muhteşem eser, 2021 yılında 620 sayfalık
kitap hâlinde Ketebe Yayınları tarafından hat sanatı sevenlerine yeniden
sunulmuştur.

Osmanlı
hattatları hakkında en zengin biyografi kaynağı olan ‘Tuhfe-i Hattâtîn’in sonrası getirilemediği için, onun telif târihi olan
1760’tan 1953 yılına kadar olan süre içinde gelmiş geçmiş hattatların hal tercümelerini
tesbit maksadıyla onun zeyli (devâmı) olarak yazılmış eserde, 11’i kadın 329
hattatın, şöhret sâhibi oldukları yazı şubesine göre sınıflandırılmış hal
tercümeleriyle yazılarından seçilmiş örnekler yer almaktadır. Bunlar arasında
esas şöhretleri başka sahalarda olduğu halde edebiyatçı, mûsikîşinas, devlet
adamı, hükümdar, hatta tulumbacı gibi şahsiyetlerin hat sanatıyla meşgul
olmaları dolayısıyla eserde beklenmedik bilgiler getiren hal tercümelerine de
rastlanır. Gençliğinden beri büyük fedâkârlıklar pahasına, en eskilerden kendi
zamanındakilere kadar topladıkları ile bir hat eserleri müzesi hâline getirdiği
konağındaki zengin koleksiyonunun levhalarını, murakkalarını1
fotoğraf ve klişeleriyle cömertçe kitabına aktarması ona ayrı bir değer katmıştır.

Yaşlılık
çağının verimlerinden olan eser, Türk hat sanatının iki yüzyıla yakın son târihi
içinde vardığı merhaleleri, devam ettirdiği, yaşattığı gelenekleri görmek,
bunda emeği geçen sanatkâr kalemleri tanıyabilmek için müstesna bir kaynak
teşkil etmektedir.

İbnülemin
Mahmud Kemal, Osmanlı tabakat kitapları geleneğinin son temsilcisidir. ‘Son Hattatlar’ adlı eserinde Tuhfe-i
Hattatin’den bu yana yetişen hattatların hal tercümelerini de yazarak bu sanat
zümresini zamanımıza kadar getirmiştir: Kitap O’nun sıra dışı kişiliğine uygun
olarak farklı bir üslûp ile yazılmıştır.

Hattat
biyografilerinin yazarları dönemlerinin önemli şahsiyetleridir. Kendilerinin
biyografilerine baktığımızda aldıkları eğitim, devlet kademesinde veya ilim ve
sanat çevrelerindeki önemli mevkileri vesilesiyle itibarları, ilgi alanlarının
çokluğu gibi meziyet ve entelektualiteye sâhip olmalarından ötürü birden çok
alan üzerine çalışmışlar ve eserler ortaya koymuşlardır.

Konuya
eserlerin kendileri açısından bakıldığında şöyle tespitlerde bulunulabilir:
Osmanlı devrinde yazılan Hattatların biyografilerinin içinde en kapsamlı olanının
Müstakimzâde’ye âit olan ‘Tuhfe-i
Hattâtîn
’ olduğu görülür. Hem bütün İslâm coğrafyasından toplam 2069
hattatın hayat hikâyelerine yer verdiği hem de hüsnühat sanatıyla ilgili
hadisler, makaleler ve daha birçok önemli bilgiyi ihtiva etmesi ve günümüzde
belki de geçmişten daha fazla önemi hâiz olması bakımındandır.

Aynı şekilde
İbnülemin’in ‘Son Hattatlar’ adlı
eseri de her iki eser arasında klasik tarzda yazılmış eserlerden sonra ise
büyük ölçüde bu eserlerden istifâde edilerek günümüz insanına/konuyla
ilgilenenlere hitap edecek bazı yeni kitaplar da yazılmıştır. Bunlar arasında
Şevket Rado, ‘Türk Hattatları’ adh
eseri kaleme almıştır. (baskı târihi belirtilmemiştir) Bu konuda en fazla
makaleleri ile eser veren Dr. Uğur Derman Hoca’dır. Yukarıda bahsedilen
kitaplardaki bilgileri Hocası hattat Necıneddin Okyay’ın hâtırâları ve
hattatların eserleriyle birlikte birçok makaleler ve koleksiyon kitaplarında
yayınlamıştır. Meşhur Hattatlar adlı kitabında bu kaynaklarda geçen hattatların
eserlerini yurt içi ve yurt dışı yazma kütüphânelerindeki eserlerini toplayarak
hacim olarak genişletmiştir. Aynı şekilde Ali Alparslan Ünlü Türk Hattatlarını,
Ekrem Hakkı Ayverdi, Fâtih Devri Hattatlarını hep yukarıda bahsedilen
kitaplarda araştırma yaparak oluşturmuşlardır.

Genç
akademisyen Hilâl Kazan ise milletlerarası bir sempozyum vesilesiyle daha önce
başlamış olduğu kadın hattatlar üzerindeki çalışmalarını hızandırmış, hem bahsi
geçen eserlerden hem de yurtiçi ve yut dışında yaptığı çalışmalar neticesinde
2010 yılında ‘Dünden Bugüne Hanım
Hattatlar
’ adıyla 91’i geçmişte yaşamış, 71’i günümüz kadın hattah olmak
üzere 162 kadın hattatın hayat hikâyelerini derlemiştir.

‘Son Hattatlar’ yahut İbnülemin Mahmud
Kemal İnal’ın verdiği isimle ‘Kemâlü’l-Hattâtîn’;
Gelibolulu Âlî’den ve Müstakimzâde Süleyman Saadeddin Efendi’den (1719-1788)
devralınan biyografi yazımının son halkasını temsil ediyor.

İbnülemin
kaynaklardan ulaştığı yahut bizzat tanıştığı hattatların teferruatlı hayat
hikâyelerini ve eserlerinden numuneleri bir araya getiriyor. Bu sâyede
Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş hattatların büyük bir kısmı isim olmaktan
kurtuluyor; isimleri, resimleri, hatt-ı destleri İbnülemin’in eserinde hayat
buluyor. İbnülemin’in bütün biyografik eserleri aynı zamanda otobiyografik
eserlerdir. Bu bakımdan hatta ve hat sanatına ilgisi olmayanlar da bu kitapta
son devir bir İstanbul efendisinin hayatına, ikili ilişkilerine, siyâsî
hâtıralarına, kitap kültürüne dâir alâka çekici hikâyeler bulabilirler.

Son
Hattatlar’ın tekrar basımında önceki baskıların maddî şartların izin vermediği
fakat bugün mümkün olan değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan en önemlisi hat
levhalarının renkli olarak basılması ve siyah beyaz silik hattat
fotoğraflarının elle çizilmesidir.

İkinci
Meşturiyet döneminde Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi Evkaf Nâzırı iken
Medresetü’l-Hattâtîn’in açılmasında önemli bir rol üstlenen İbnülemin,
Cumhuriyet döneminde de hat sanatı hakkındaki çalışmalarına devam ederek
Gelibolulu Mustafa Âli Efendi’nin ‘Menâkıb-ı
Hünerverân
’ ve Müstakimzâde Süleyman Sa‘deddîn Efendi’nin ‘Tuhfe-i Hattâtîn’ adlı eserlerinin 1926
ve 1928 yılında yeniden yayınlanmasını sağlamıştır. Bunun yanı sıra İbnülemin
Efendi, 1932’de ‘Türklerin Arap
Harflerini Tanzim ve İhya Etmek Suretile İlme ve Medeniyete Hizmetleri
’ ve
1941 yılında Çınaraltı dergisinde ‘Hat ve
Hattatlar
’ adlı yazıları kaleme almıştır. Aynı zamanda kendisi de bir
hattat olan İbnülemin, 1955 yılında ise ‘Son
Hattatlar
’ adlı eserini yayınlamak suretiyle bu alandaki literatüre oldukça
önemli bir katkıda bulunmuştur.

Hattatlara
dair yazılan eserler arasında Menâkıb-ı Hünerverân (Gelibolulu Mustafa Âli
Efendi), Hat ve Hattâtîn (İranlı Habib Efendi), Tezkiretü’l-Hattâtîn (Mehmed
Şem’i Efendi), Tuhfe-i Hattâtîn (Süleyman Sa‘deddîn Efendi) Mir’at-ı Hattâtîn
(Süleyman Efendi) gibi eserlerden söz eden İbnülemin, bu eserler içinde en
kapsamlı olan Hat ve Hattâtîn’de Türklerden ziyade İranlı hattatların yer
alması sebebiyle 18. yüzyıl sonlarına ait Tuhfe-i Hattâtîn’in kapsadığı
dönemden 1955 yılına kadarki hattatların hayatını yazmaya koyulmuştur. ‘Bizim
hattatlarda bir birini çekememekden ve kendinden daha büyük hattat tasavvur
etmemekden vaz geçüb de ellerinden geldiği kadar bezli mesai etselerdi
Hattatlar târihi 173 sene mühmel (ihmâle mâruz kalmış) ve muattal (kullanılamaz
durumda) kalmazdı’ diyen İbnülemin, uzun yıllar süren bir çalışmanın sonucunda
Son Hattatlar’ adlı eseri ortaya
koymuştur.

İkinci
Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde hat ile ilgili birden çok eser ortaya
koyan İbnülemin, bu sanata karşı özel bir ilgiye sâhiptir. Evi âdeta bir ‘hat eserleri müzesi’ olan İbnülemin’in
koleksiyonunda başta Şeyh Hamdullah olmak üzere Hafız Osman, İsmail Zühdi,
Yedikuleli Seyyid Abdullah, Şekerzâde Mehmed Efendi gibi tanınmış hattatların
eserleri bulunmaktadır. İbnülemin, Recaizâde Mahmud Ekrem’in Mercan’daki
konaklarına geldiği günü anlatırken ‘odanın divârlarına –bir birine muttasıl
(birbiriyle bitişik) olarak asılan- yazı levhalarına mütehayyirâne  (hayranlıkla) baktıktan sonra ‘Burası tekke midir?’ su’âlini pek zarîf
bir sûrette irâd etti” demektedir.

Kitaplarının yanı
sıra pek çok yazı örneğinden oluşan bu zengin koleksiyonu da üniversiteye
bağışlamıştır. Hat sanatıyla yakından ilgilenen İbnülemin’in 1955’te yayınlanan
Son Hattatlar’ı yazmayı da daha önceki yıllarda düşündüğü anlaşılmaktadır.
Nitekim, 1941 yılında basılan ‘Hat ve
Hattatlar
’ başlıklı yazısında Tuhfe-i Hattâtîn’den söz ederken ‘Müellifi, onu yazalı bir buçuk asrı geçti. O
müddettenberi yetişen hattatlar için bir eser yazmağa himmet eden olmadı.
İçimizde bunca sayın târihçi ve engin bilgin, müellif ve kopist musannif mevcut
iken bu hususta da ben cür’et göstersem, bilmem ki had naşinaslık etmiş
(haddimi aşmış) olur muyum
?’ ifâdesini kullanmaktadır.

İstanbul
Üniversitesi’ndeki kütüphânede çalışmalarına devam eden İbnülemin, çevresinden
gördüğü istek ve teşvik üzerine 1953’ten sonra Son Hattatlar üzerinde çalışmaya
devam etmiş ve Tuhfe-i Hattâtîn’de yer almayan pek çok hattata zeyl (ekleme)
kısmında yer vermiştir.

Maarif
Basımevi tarafından 1955 yılında basılan Son Hattatlar, 1780’lerden 1950’li
yıllara kadarki hattatların biyografilerini ve yazı örneklerini içermektedir.
Osmanlı hattatları hakkındaki en önemli kaynak olan ve iki binden fazla
hattattan söz edilen Tuhfe-i Hattâtîn’in zeyli (devâmı) olarak kaleme alınan
Son Hattatlar’da 329 hattatın hayatına yer verilmektedir. Bunun yanı sıra
İbnülemin, kendi şahsî koleksiyonundan ve önemli ölçüde Ekrem Hakkı Ayverdi
koleksiyonundan faydalanarak bu kişilerin hat örneklerine eserinde yer
vermiştir.  Şevket Rado, Son Hattatlar’ın
Tuhfe’den sonra yeni zamanlar için en
zengin kaynak
’ olduğunu ifâde etmektedir.

İbnülemin,
eserinin önsözünde öncelikle Türk hattatların yazı sanatındaki çalışmalarından
bahsetmekte ve bu alanda diğer milletlere mensup hattatlardan daha başarılı
olduklarını belirtmektedir: ‘Hakka riâyet
ve hakikata hidmet etmiş olmak üzre söyleyim ki sülüs, nesh ve celi4
yazıların tekemmülüne, akvamı İslâmiyye içinde en ziyâde Türkler ve bilhassa
Osmanlı Türkler, fevkalâde himmet ve bu suretle medeniyete ve ilme hizmet
etmişlerdir. Zevk-i selim erbabını hayran ve sitayişhan edecek derecede zarif,
lâtif, metîn, dilnişin, nefîs, nazar rüba yazılar yazmışlardır ki Arab, Acem ve
diğer Müslim milletler arasında zuhûr eden hattatlar, hiçbir devirde Osmanlı
Türkler mertebesinde sülüs2, nesh3 ve celi4
yazamamışlardır.

İbnülemin,
İslâm âleminde resmin pek ilgi görmemesi sebebiyle hat sanatının güzel sanatlar
içinde önemli bir yere sâhip olduğunu söylemekte ve pek çok devlet adamının da
güzel yazı sanatı öğrendiğini ifâde etmektedir.

Bunun yanı
sıra İbnülemin, Tuhfe-i Hattâtîn’in yazılmasının üzerinden bir buçuk asır
geçmesi sebebiyle aradaki hattatların tespitinin ve eserlerine ulaşmanın
zorluğuna dikkat çekmekte ve pek çok hattat hakkında bilgi edinmenin neredeyse
imkânsız olduğunu ifâde etmektedir. Söz gelişi, elli yedi mushaf-ı şerif yazan
Nailî Efendi hakkında daha önce tek satır yazılmadığını belirtmektedir. 

Son
Hattatlar’ın yazılış maksadına uygun olarak dönemin en meşhur hattatlarının
yanı sıra bu sanatla ilgilenen yüzlerce hattatın hayatına ve yazı örneklerine
yer verilmektedir.

 

Son Hattatlar Hakkında Yazılanlar-1

Hakkı Süha
Gezgin

Tenâsühe
inansaydım; biyografi âlimi, hattat ve mutasavvıf Müstakimzâde Süleyman
Saadeddin Efendi’nin (1719-1788) İbnülemin Mahmud Kemal adıyla, ikinci kere
dünyâya geldiğine and içerdim. İkisinin arasında bilgi derinliği, tahkik
genişliği, terkip kabiliyeti bakımlarından o kadar büyük bir benzerlik var.

Son Hattatlar, Tuhfetü’l-Hattâtin’in âdeta ikiz kardeşi. Gelibolulu Ali’nin rûhu,
Menâkıb-ı Hünerverân’ mukaddimesi
ile şâd olmuştu. ‘Son Hattatlar’,
Süleyman Sadeddin’i Fâtihaların en makbulü ile kanatlandırdı.

Bizde
tercüme-i hal toplamak, eser bulmak çok güçtür. Yol, kutup dağları kadar tenha
ve ıssızdır. Tutunduğumuz yerler kopar. Dayandığınız deliller çürür. Yeniden
başlar, tekrar yorulursunuz. Eser sâhipleri, kendilerinden bahsi tevâzûlarına
yaraştırmazlar. Geride kalan en yakınları ise, ya babalarının, dedelerinin
kudretinden habersizdirler yâhut da bunları değerlendirecek bilgi ve anlayıştan
nasipsiz.

Son Hattatlar gibi azametli bir cild,
nasıl, hangi emeller, ne çileler pahasına elde edildi. Bunu, kendi kendime
sorarken bile, derin bir boşluğa düşer gibi oluyorum.

İbnülemin
Mahmud Kemal Beyefendi üstâdımız, bütün bunları önceden kestirmiş ve her
fırsatta meşhurlarımızı söyleterek not almış. Eseri bir ilim kalesi hâlinde
yükselten taraflardan biri de bu.

Bildiklerimi,
bilirim sandıklarımı bu kitapta tekrar gözdesi geçirirken, ne yeni şeyler
öğrendim. Meselâ Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876) hakkında
bildiklerimiz, incir çekirdeğini doldurmazdı. Bize ‘neyzen’, ‘bestekâr’ ve
‘hattat’ Mustafa İzzet’i, bütün varlığı ile üstâdımız öğretti. Kitapta bunun
gibi daha ne hazîneler var.

Üstâdın hiç
özenmediği halde, renkli ve ışıklı üslûbu göz alıyor. Gerçek bilgi,
bulutsuzdur. Söylediklerinde karanlık nokta bırakmaz. Çünkü şüphelerin en
çetrefilini o, herkesten önce kendi yaratmış ve sonra onları dağıtacak sened ve
vesikaları sıralamıştır. Sâhifelerdeki berraklık, işte bu kudretten doğuyor.

İbnülemin’in
himmetini kuru bir şükranla ödemek ne mümkün. Ancak bu âbidenin yanına bir taş
ilâve edebilenler, ona lâyık şâkird (öğrenci) sayılabilirler.

Üstâdımız,
kitabın sonunda: ‘Bizden evvel ekdiler,
ekl eyledik / Şimdi biz ekdik, gelenler ekl eder
’ buyurmuş. ‘Mâzi’nin hakkını bu kadar asâletle ödeyene
ve gelececeğe böyle şâhâne bir miras bırakanlara ne mutlu. Allah O’na uzun ömür
versin ki, nimetini daha çoğaltsın, memleketin minneti de o nisbette artsın
.’

Hakkı Süha Gezgin: Son Hattatlar. Vakit Gazetesi, İstanbul
17.03.1956.

…………………

1murakka: Birkaç kâğıdın suları aksi yönde olmak üzere
üst üste yapıştırılmasıyla elde edilen mukavvaya verilen ad. Üzerine yazı
sayfası yapıştırılır veya cilt kapağında kullanılır. Bunların üzerine
yapıştırılan Sülüs ve Nesih yazılara da ‘Murakka’ denir.

2Sülüs yazı: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı
veya kalınca bir yazı türüne verilen ad. Osmanlı mimarisinde de camilerde,
kervansaray ve medrese kitabelerinde sülüs yazı türünün celîsi (büyük yazılanı)
yaygındır.

3Nesih yazı: Osmanlılar tarafından yazmalarda kullanılan,
yumuşak, köşeleri yuvarlaklaşmış, işlek bir yazı türü ve Arap harflerinin,
basımda ve yazma kitaplarda en çok kullanılan çeşidi…

4celi yazı: Celî kelimesi bir yazı çeşidini değil karakterini
ifâde eder. Hemen bütün hat nevilerinde yazının, bir yazı cinsi meşk edilirken
kullanılan meşk kaleminden daha geniş bir kalemle yazılan iri şekline celî
denir.

Türk tarımı ve Meseleleri

Türk tarımı
ve çiftçinin durumu son günlerde gündemden hiç düşmüyor. Düşmüyor çünkü tarım
ürünleri çarşı ve pazarda tüketicinin canını yakıyor. Akaryakıta, Gübreye,
tarım ilacına Peş peşe gelen zamlar neticesinde ne üretici bu işin altından
kalkabiliyor ne tüketici.

 

Ama hükümet
sözcüleri ve tarım bakanına sorarsanız: “Türkiye tarımda Avrupa’da birinci,
Dünyada 10. Sırada.” Bu nasıl birincilik ki patlıcanın, salatalığın,
kabağın bir tanesi 6 -7 lira tutuyor.

 

Bu hayat
pahalılığı böylesine sürüp devam edemeyeceğine göre ne yapılması konularında
fikirlerinden istifa ettiğim ekonomist ve tarım uzmanı Ali Ekber Yıldırım’ın
önerilerine göre:

 

“Öncelikli
olarak gıda fiyatlarını düşürmek için hükümetin yapması gereken iki seçenek
var, 1 – Üretimi artırmak, 2 – Girdi maliyetlerini düşürmek.”

 

Zaten
hükümet yukarıda saydığım iki seçeneğin haricinde ellerinde ne varsa hepsini
denedi ama hiç birini tutturamadı.

 

Peki, ama
Sorun Nerede?

 

İstanbul
başta olmak üzere bazı büyük şehirlerimizin tarım arazilerini ve ovalarını betona
çevirirseniz, TOKİ konutları yaparsanız, tarım topraklarını amaç dışı
kullanırsanız, üretim yapacak araziniz kalmaz. İstanbullunun yiyeceği maydanozu,
kıvırcık salatayı yüzlerce kilometre öteden, Mersin’den, Antalya’dan, İzmir’den
getirirseniz ucuz sebze meyve yemeyi aklınızdan geçirmeyin. Çiftçiye verilecek
paranın bir kaç katını nakliyeye ödersiniz.

 

Ziraat ve
tarım konusunda demek ki oluyormuş deyip haklarını teslim etmek istediğim
sayıları az da olsa bazı belediye başkanlarımız var.

 

Mesela:
İzmir de Aziz Kocaoğlu’nun başlattığı Ziraat-tarım ve kooperatifçilik
çalışmalarını şimdiki Belediye Başkanı Tunç Soyer devam ettiriyor.

 

Eskişehir
B.Ş.B. Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Ankara B.Ş.B. Başkanı Mansur Yavaş,
İstanbul B.Ş.B. Başkanı Ekrem İmamoğlu, İzmit Belediye Başkanı Fatma Hürriyet
Kaplan

Belediye başkanları
tarım ve ziraatla direk ilgileri olmasa da en azından kendi bölgelerinde tarım-ziraat
ve kooperatifçilik konularında bazı eksikleri kapatmak için bölgelerindeki hem
üreticiye hem tüketiciye ellerinden gelen desteği gösteriyorlar kanaatindeyim.

 

Ekonominin
hangi dalında olursa olsun buna Tarım ve Ziraat te dâhil üretmeden
tüketemezsiniz. Üretmeyince ithal etmek zorunda kalıyorsunuz. İthal etmek için de
elinizde dövizinizin olması gerekiyor.

 

Yirmi yılda
Türkiye’nin yüz yıllık birikimleri, öz kaynakları satıldı, geliri ya betona
gömüldü ya da başta saman dâhil, bakliyat, hububat ürünleri ve et ithal edildi.

 

Tarım
uzmanları ve muhalefet tarafından: “yapmayın,
etmeyin bu gittiğiniz yol yol değil Türk ekonomisi bir gün tıkanacak zor
durumda kalacağız
” dedikleri halde dinlenilmedi. Israrla: “Hamdolsun paramız var alıyoruz” sözleri
söylendi.

 

Tam bir
Temel fıkrası: “Temel günden güne
hastalandığını biliyor ama buna kimseyi inandıramıyor. Ölmeden önce mezar
taşını yazdırıyor, mezar taşında: Öleceğim dedim inanmadınız, öleceğim dedim
inanmadınız ne oldi
?”

 

Şimdi döviz
de kalmadı, elde avuçta satacak başka bir varlığımız da Ne olacak şimdi?

Tarım
ürünleri ithalatı yüzünden köylü toprağını ekemez oldu, ekmez olunca çiftçi
topraktan soğudu, büyük şehirlere iş aramaya gitti.

 

 İç göç sebebiyle şehirlerde işsizlik ve konut
sıkıntısı, çarpık kentleşme kendini gösterdi. Buna İlaveten bir de Suriye,
Afganistan Pakistan ve İran dan gelenleri eklerseniz tam bir arapsaçı karmaşasıyla
karşı karşıyayız.

 

Tarım ve
ziraatta olumsuzluklar zincirin halkaları gibi halka ardına halka ekleniyor. Ve
bu halkalar birbirini tetikleyip başka halkaların eklenmesine sebep oluyor.

 

Ayçiçeği
yağımızı büyük oranda Rusya ve Ukrayna dan alıyorduk,  bu iki ülke şimdi savaş halinde olduğuna göre
sıkıntı büyük boyutta alarm veriyor.

 

Şeker yine
ha keza uzmanlar Şeker stoğumuzun ancak Temmuz ayına kadar yetebileceğini
söylüyorlar.

 

O Halde Ne
Yapmalı:

 

Aklın yolu
bir… Üretimi artırıp, girdi fiyatlarını azaltacaksınız, tarımda ithalatı
durduracaksınız, pancarda kotayı kaldıracaksınız, ithalata verdiğiniz parayı
çiftçiye teşvik olarak vereceksiniz, Yurtiçi üretimi sıkı takip edip planlı bir
şekilde sürekliliğini sağlayacaksınız.


Uzun vadede
bölünmüş küçük arazilerin birleştirme çalışmaları yapılması gerekiyor.

Yurt
genelinde yeni açılan Tarım Kredi Marketleri fiyatlarının diğer marketlere
örnek olması için ürünlerde belli bir fiyat belirlenmesi şart görülüyor ama
takip ettiğimiz kadarıyla Tarım Kredi Marketlerinde birçok ürünün fiyatı diğer
zincir marketlerden daha pahalı.

 

Son söz
olarak her yolu denediniz olmadı, bu saydıklarımdan başka da çareniz maalesef yok.

 

Sağlıklı kalın.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Ebedî Hayata Yürüdüğü Gün

16 Ramazan 1357 10 Kasım 1938 Perşembe (Hatırlattığı için Muammer İKİTAŞ Ağabeyime
teşekkürlerimle)

 

Aylardan Ramazan günü on altı

Cennetten bir yiğit bir selam[1] aldı

Aleykum selam[2]ı Ahret’e
saldı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Güzeller güzeli ahlakı vardı

İlmine ten beden her zaman dardı

Melekler[3]
toprağı nur ile kardı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

İnsanlık ismine bin emek kattı

Cephede rütbesiz taşlarda yattı

Ömrünü bir tek Allah’a sattı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Her nefes daima bir tek Hak andı

Varlığı hiç yoktu cümlesi yandı

Irmaklar imrendi coşan bir kandı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Yetime öksüze kol kanat idi

Beytülmal için kul hakkı[4] dedi

Neferle fakirle oturup yedi

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Anadolu yıllarca garip çoraktı

İlim[5] irfan[6] dedi
işte Burak’tı

Dürüstlük doğruluk miras bıraktı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Çamurdan lokmayı tuza bansan da

Hakikat güneşi doğmaz sansan da

Kuran’ın ahlakı örnek insanda

 O günden
beridir Türk öksüz kaldı

 

Özden anlat gayrı sen Atatürk’ü

Cümle Cihan duysun o Şanlı Türk’ü

Sazlarda çalınan ebedî türkü

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

HAKKINI TÜRK MİLLETİNE VE İNSANLIĞA HELAL EYLESİN

 1 “İyiliklerini sağ tarafından verileceklere melekler SELAMÜN
ALEYKE
(Sana selâm olsun) derler” (Vakıa sûresi.  90-91.
ayet.)

2Atatürk’ün komaya
girmeden son nefes anı: “Dr. Neşet Ömer Bey “Dilinizi dışarıya doğru çıkartın”
diye telaşlı bir şekilde seslenmeye çalışıyor. Ata, doktora gülümsüyor: Ve
oradakilerin telaşlı konuşmaları ile hiç ilgisi olmayan bir şey söylüyor: VE
ALEYKÜMÜSSELAM…
Ve gözlerini kapatıyor…” Hulusi Turgut .(2013). 
Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları   Türkiye İş Bankası Yayınları,
İstanbul, s.659.

3  Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra
dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki:
“Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”(Fussilet
sûresi.  30.ayet.) “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle
veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği
gibi yapandır.” (Nisâ sûresi. 86. ayet)

4 Yrd. Doç. Dr. Ali Güler(2016). Atatürk ve Beytülmâl
(Atatürk’ün Devlet Hazinesine Bakışı), Halk Kitapevi, İstanbul.

5 Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat
için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında
rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır (Atatürk).

6 Bir millet irfan ordusuna sahip olmadıkça,
muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin
kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır(Atatürk).



[1] “İyiliklerini sağ
tarafından verileceklere melekler SELAMÜN ALEYKE (Sana selâm olsun)
derler” (Vakıa sûresi.  90-91. ayet.)

[2] Atatürk’ün
komaya girmeden son nefes anı: “Dr. Neşet Ömer Bey “Dilinizi dışarıya doğru
çıkartın” diye telaşlı bir şekilde seslenmeye çalışıyor. Ata, doktora
gülümsüyor: Ve oradakilerin telaşlı konuşmaları ile hiç ilgisi olmayan bir şey
söylüyor: VE ALEYKÜMÜSSELAM… Ve gözlerini kapatıyor…” Hulusi Turgut
.(2013).  Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları   Türkiye İş
Bankası Yayınları, İstanbul, s.659.

[3]  Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra
dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki:
“Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”(Fussilet
sûresi.  30.ayet.) “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle
veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği
gibi yapandır.” (Nisâ sûresi. 86. ayet)

[4] Yrd. Doç. Dr. Ali Güler(2016). Atatürk ve Beytülmâl
(Atatürk’ün Devlet Hazinesine Bakışı), Halk Kitapevi, İstanbul.

[5] Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat
için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında
rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır (Atatürk).

[6] Bir
millet irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak
zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan
ordusuna bağlıdır(Atatürk).

 

Konudan Konuya (26)

     Bir kara kış
gecesi. Dışarıda kar fırtınası ve uğuldayan rüzgâr. Evinde sıcak odasında
yumuşacık minderinde ocak başında oturan ve çayını yudumlayan bir ihtiyar. O
sırada kapı gümbür gümbür şiddetle çalınır. Telaşla kapıyı açan ihtiyar bir de
ne görsün. Üstte yok başta yok bir genç. Soğuktan zangır zangır titremekte.
“Üşüyorum ve çok acım!” diye yalvaran gözlerle, hâl diliyle içeri alınmasını
istiyor. İçeri alır, başköşeye oturtur. Yedirip içirir. Dinlenmesini sağlar. Bu
şekilde bir kaç saat geçer geçmez, ev sahibi: “ Yedin içtin dinlendin. Benden
bu kadar!  Hadi bakalım yolcu yolunda
gerek!” dediğinde zavallı perişan genç, yıkılır! Bu durumda içinden: “Madem
beni bu kış kıyamette sokağa atacaktın; öyleyse niye içeri aldın, izzet ve
ikramda bulundun? Keşke, ne içeri alsaydın, ne de yedirip içirseydin. Değil mi
ki, yine sokağa düşecektim, bütün bunların hiçbir kıymeti yok.” demez mi?

x

     İnsan da dünyada
böyle değil mi? El bebek gül bebek, korunup gözetilmekte. İpekten
giydirilmekte, süt ve balla beslenmekte, binbir meyvalar tattırılmakta, çeşitli
sebzeler yedirilmekte.

Sevgi hâlesine büründürülmekte. Belli bir yaşayıştan sonra,
farelere yem olmak için kara toprağa konmakta! İnsan düşünmez mi? Madem sonunda
farelere yem olunacakdım! Öyleyse niye bu kadar masraf? Niye bu kadar
önemseyiş? Bütün bunlar boşuna yapılmış sayılmaz mı? Elbette bütün bunlar,
farelere yem olmak için değil. Daha güzel ve devamlı bir âleme doğmak için.
Unutmayın ki, güneş batmıyor! Hep yeniden doğuyor. Tıpkı çocuğun, anne
rahminden dünyaya doğması gibi. Evden çıkanın, cennet-âsâ daha büyük ve
muhteşem bir ortama çıkması gibi.

x

     Tarihe bakacak
olursak; mazlumlar, zulme uğrayanlar, hakarete maruz kalanlar, ezilenler,
haksızlığa uğrayanlar; genellikle durumlarını düzeltmeye fırsat bulamadan bu
dünyadan göçüp gidiyorlar! Zalimler, haksızlık yapanlar, kötü davrananlar,
hırsızlar, yolsuzluk yapanlar ve bu gibiler; rahat bir hayat geçiriyorlar!
Öldüklerinde ise, tüm yaptıkları yanlarına kalıyor! Nitekim tarih boyunca, bu
böyle cereyan ediyor! İşte buna vicdan isyan ediyor! Mutlaka hakların
alınacağı, suçluların cezalandırılacağı büyük bir mahkeme olmalı diyor. Çünkü:
Her insanın vicdanına konmuş olan bu adalet isteğinin; karşılıksız kalması
kabul edilecek bir şey değil. İşte bu adalet ihtiyacı; öldükten sonra,
Mahkeme-i Kübra’da / Haşirden sonra kurulacak büyük, âdil mahkemede görülecek.
Öyle ki, boynuzsuz koyunun hakkı bile, boynuzlu koyundan alınacak. İşte bundan
ötürüdür ki, bu adalet duygusu; haksızlığa uğrayan herkese: “Yaşasın zalimler
için cehennem.” dedirterek, gönüllerine su serpmektedir.

x

     Canınız mı
sıkılıyor? Kitap okuyun. Yazarın bir ömür boyu öğrendiklerini sizler; birkaç
günde öğrenmiş. Böylece ömrünüze ömür katmış. Geçmiştekilerden kat kat  fazla yaşamış gibi olursunuz. Başkalarının
canı bahâsına edindikleri bilgileri sizler; rahat koltuklarınızda, çaylarınızı
yudumlayarak, yani keyif çatarak kısa zamanda edinirsiniz.

     Bu ne büyük
kazanç.

     İnsan dâima
bilmeye muhtaç.

     Kitapsız ortamdan
durma kaç!

     İlim ve irfan
kapısını hemen aç.

     Her kitabı
okudukça,

     Daha nice kitaplar
olduğunu anlayacak;

     İstediğim kadar
kitap okuyamadım!

     İstediğim kadar anlıyamadım!

     İstediğim kadar
yazamadım!

     Diye hayıflanacak;

     Noksanlarımı
giderecek ömür istiyorum,

     Diyeceksin.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 10

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-3

Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar-2

Sadrâzama
yazdığı yazıda, Tanzimat Fermanı ile ilgili hükümlerin aynen uygulanmasını
isteyerek, batılıları bu konuda rahatlattı. Sonra da mâliyenin para sıkıntısı
konusu ile ilgilendi. Saray masraflarının azaltılmasını teklif etti. Tek
hanımla yetinmeyi, harem kurmamayı vaat etti. Sarayda bol maaş alan gereksiz
memurları, faydalı olabilecekleri yerlere gönderdi. Siyâsî mahkûmlar için af
çıkardı. Rüşvet olaylarını şiddetle cezalandırdı ve en sert şekilde üzerine
gidilmesini emretti. Bütün bu tedbirlerle devletin mâlî durumu düzene girdi.
O’nun bu düzenlemelerinden rahatsız olanların başında, hakkındaki şikâyetler ve
adının karıştığı yolsuzluklar sebebiyle birkaç defa azledilen Hüseyin Avni Paşa
geliyordu. Mithad Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa ve Süleyman Paşa ile cinâyet
şebekesi oluşturdu. Kiraladığı izbandut yapılı katillerle saraya baskın
düzenledi. Güçlü bir pehlivan olan Sultan, yanına yaklaşanı derhal tepeliyordu.
Uzaktan kement atarak bağladılar. Sultan’ın iki bileğindeki ana damarları
sakal-bıyık düzeltme makası ile keserek kan kaybından ölümünü sağladılar. Sonra
da Hüseyin Avni Paşa ve güruhu pâdişahın intihar ettiğini açıkladı. Otopsi
yapılmasını isteyenlere, ‘Sultan,
lâlettayin bir insan değildir. Cansız bedeninin orası burasının kurcalanması
düşünülemez
’ denilerek cinâyet örtbas edilmeye çalışıldı. Dörtlü şebeke
duruma hâkimdi. İtiraz edenler cezalandırıldı, ısrar edenler ölümle tehdit
edildi ve susturuldu.

Câniler
bununla da yetinmediler. Sultan’ın eşi Neş’erek Hanım’ı saraydan alıp şiddetli
yağmura rağmen açık bir sandala bindirip, korunacak bir şal bile vermeden
Topkapı Sarayı’na götürdüler. Birkaç gün sonra Neş’erek Hanım, zatüre oldu. Tedâvi
ettirmediler ve O’nun da bu şekilde vefatına sebebiyet verdiler.

***

Hüseyin Avni
Paşa, Isparta’nın Şarkîkaraağaç kazasına bağlı Avşar nâhiyesinin Gelendost
köyünde doğdu. Babası bir çiftlik ağasının hizmetkârı olarak çalışan Ahmed
Efendi’dir. Fakir bir ailenin çocuğu olan Hüseyin Avni, medrese eğitimi için
İstanbul’a gitti. Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde müderris olan dayısının
yanında beş altı ay kadar eğitim gördükten sonra Harbiye Mektebi’ne girdi.
Burada eğitimini tamamlayıp mülâzım rütbesini aldı, 1847’de Erkân-ı Harbiyye
sınıfına ayrıldı. Bu sınıfı da birincilikle bitirip Erkân-ı Harbiyye kolağası
rütbesiyle Harbiye Mektebi’nden diplomasını aldı. Sonrasında hızla yükselerek
Mekteb-i Harbiyye nâzırlığına getirildi. Bu görevine ek olarak Erkân-ı Harbiyye-i
Umûmiye Reisliğ’ini de üstlendi.

Bir müddet
sonra rüşvet aldığı tesbit edilerek azledildi, on dört ay açıkta kaldı. Girit
İsyanı’nın patlak vermesi üzerine Girit kumandanlığı göreviyle oraya
gönderildi. İsyanı bastırınca Girit vâliliği vazifesi verildi. Kısa bir süre
İstanbul’a çağrılarak serasker olarak görevlendirildi. Bir suçu sebebiyle bu
görevinden de azledilerek Isparta’ya sürgüne gönderildi ve yalısına el konuldu.
On bir ay sürgünde kaldıktan sonra affedildi, İstanbul’a dönmesine izin verildi
ve yalısı kendisine iâde edildi. Bir müddet sonra tekrar seraskerliğe tâyin
edildi. 15 Şubat 1874’te seraskerlik makamı uhdesinde kalmak şartıyla sadrıâzam
oldu. Devletin mâli durumunun düzelmemesi, yönetimdeki aksaklıkların
giderilememesi ve yakınlarına çıkar sağladığı gerekçesiyle bütün vazifelerinden
azledildi. Avrupaya gidip Paris ve Londra’da Osmanlı Devleti aleyhinde komplo
hazırlığı yaptı. Destek vaadi alıp İstanbul’a döndü ve Sultan Abdüaziz Han’ın
katledilmesi projesini gerçekleştirdi. Yerine, Sultan Abdülmecid Han’ın oğlu,
sağlığı ve iddia edildiğine göre aklî dengesi bozuk olan Şehzâde Murad’ı
pâdişah yaptı. Sultan Murad’ın pâdişahlığı 93 gün devam etti.

***

Sultan
Abdülaziz Han’ın eşi Neş’erek Sultan’ın kardeşi Çerkez Hasan Bey, şehzâdelere spor
ve askerî eğitim veren bir saray görevlisi idi. Çok sevdiği eniştesini öldüren
ve ablasının ölümüne sebebiyet veren cinâyet şebekesinin, toplantı hâlinde
bulunduğu Lâleli’deki binayı tek başına bastı. 
Kendisine mâni olmaya çalışan Bahriye Nâzırı Hüseyin Avni Paşa’yı ağır
şekilde yaraladı. Kendisine mâni olmaya çalışan Bahriye Nâzırı Ahmed Paşa’yı
öldürdü. Sonra da can çekişmekte olan Hüseyin Avni Paşa’nın üzerine oturarak
göğsünü ve karnını hançerle delik deşik etti. Hedefinde Mithad Paşa vardı. Binada
O’nu ararken bir manga askerle karşılaştı. Manga komutanını öldürdü askerleri
de Hasan Bey’in canını aldı.

Çerkez Hasan
Bey’in cenâzesi, muazzam bir kalabalığın kıldığı cenâze namazından sonra, daha
da artan kalabalığın elleri üzerinde Edirnekapı Mezarlığına götürüldü.

***

İkinci
Abdülhâmid pâdişah olunca, Abdülaziz Han’ın katli faciâsında ismi geçenler
Yıldız Mahkemesi’nde muhakeme edildi. Mahkeme Midhat Paşa’yı îdama mahkûm etti.
Fakat Sultan Abdülhâmid Han, îdama taraftar olmadığı için kendisini, o dönemde
Osmanlı toprağı olan, Arabistan’ın Taif şehrine sürgüne gönderdi.

Muhakemenin
son şâhidi olarak söz alan Yedi-Sekiz Haşan Paşa şunları söyledi: ‘Çırağan
Sarayı’nda Ali Suâvi’yi bastonla öldürdüğüm zaman, cebinden küçük bir sahtiyan
cüzdan yere düştü. Aldım, baktım. İçindeki kâğıtta şunlar yazılıydı: ‘Eğer muvaffak olur, Sultan Abdülaziz’i’i hâl
eder, yerine Sultan Murad’ı tahta geçirirsen, seni şeyhülislam yapacağım
.’
Yazının altında Midhat Paşa’nın imzâsı vardı.’

***

Cumhuriyet
Gazetesi’nin ilk Yazı İşleri Müdürü Kemal Sâlih Sel; ‘Son Sadrıâzamlar’ isimli eserde ‘Sultan Abdülaziz Han’ın katledilişinin yer aldığı bölümün, çok önemli
ve canlı olduğunu belirtiyor. Çünkü Hüseyin Avni Paşa ve Çerkez Hasan vak’ası
usta bir gözlemcinin kaleminden anlatılmaktadır. İbnülemin bu konuyla alâkalı
olarak lehte ve aleyhte yazılmış ve söylenmiş bütün bilgilerin hepsini büyük
bir dikkatle sıralamıştır. O kadar ki bunların arasında şimdiye kadar hiç
işitilmeyen ve bilinmeyenler de vardır
’ diyor ve devam ediyor:  ‘Mahmud
Kemal İnal, işte bu önemli belgelerden, ayrıca bildiklerinden, duyduklarından
bizim de faydalanmamızı sağlamış, daha da önemlisi, gelecek nesillere böyle
mükemmel bir eser bırakmıştır
.’

Yazar, bu
belgelerden bâzılarmın mum ışığı gibi zayıf olduğunu ileri sürüp îtirazda
bulunacak kimselere de cevap veriyor ve ‘bu
adamlar bir mum ışığının bâzen ne büyük bir nimet olduğunu bil-meyenlerdir

diyor.

İbnülemin
Bey’in adı geçen fasikülde sıraladığı belgeler, verdiği bilgiler acaba
Abdülaziz’in ölümüyle ilgili sır perdesini ortadan kaldırıyor mu? Bu sorunun
cevâbını da yine Kemal Sâlih Sel veriyor. Yazarımıza göre, eğer İbnülemin
isteseydi, lisanı gibi keskin olan kaleminin kuvvetiyle bu iki taraflı
belgeleri karşılaştırıp keskin bir hükme varırdı. Halbuki üstad tarafsız bir
târihçidir. Kitabının bir yerinde de söylediği gibi; ‘târih kişinin kendi istediği gibi yazılmaz. Böyle yapılırsa yazılan şey
târih değil, roman olur
.’ Tarafsızlık ilkesine sımsıkı sarılan İbnülemin,
lehte ve aleyhte bütün senetleri incelediği, sandıklar dolusu evrâkı gözden
geçirdiği halde, Abdülaziz intihar etmiştir veya öldürülmüştür diye kesin bir
kanâat belirtmiyor. Bu korkunç olaya sebep olan Hüseyin Avni Paşa’yı merkeze
alarak kâfi bir hüküm veriyor. İbnülemin diyor ki:

Sultan Abdülaziz katledilmişse, katlettiren
Hüseyin Avni Paşa’dır. İntihar etmişse müsebbibi, diğer bir deyimle mânevi
katili yine Hüseyin Avni Paşa’dır.

***

İbnülemin’in
Cumhuriyet devrinde kaleme aldığı en önemli eseri 1940-1953 yılları arasında
yayınlanan ‘Osmanlı Devrinde Son
Sadrıâzamlar
’dır. Sadrıâzam Âli Paşa’dan itibaren Saltanat’ın kaldırıldığı
1922 yılına kadarki sadrıâzamların hayatlarını ve her birinin dönemindeki
önemli siyâsî olayları ele alan İbnülemin’in Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar
adlı eseri Türk siyâsî târihi alanındaki en önemli eserlerden biridir. Hilmi
Ziya Ülken, ‘siyâset, ilim ve edebiyat
adamlarının hâtırâları ve mektupları, padişahların devlet ricalîle muhabereleri
de içtimaî târihi aydınlatacak mahiyettedir
’ dedikten sonra İbnülemin’in
Son Sadrıâzamlar’ını örnek olarak vermektedir. Nitekim Son Sadrıâzamlar’da
dönemin siyâset adamlarının ve edebiyatçıların hâtırâlarına, Sultan Abdülmecid,
Sultan Abdülaziz, Sultan Abdülhamid Han ile dönemin sadrıâzamları arasındaki
görüşmelere ve önemli sosyal olaylara yer verilmekte; devlet adamlarının bu
gelişmeler karşısındaki tutumlarından söz edilmektedir. Faruk Kadri Timurtaş bu
eser için ‘yalnız Sadrıâzamların
terceme-i hâlini aydınlatan bir kitab değil, aynı zamanda o devirlerin târihine
de ışık tutan bir eserdir
’ demektedir. ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’, ‘Son Hattatlar
ve ‘Son Sadrıâzamlar’ı İbnülemin’in ‘yakın Osmanlı târihine ve medenî hayatına
ait bilgisinin bir âbidesi
’ olarak kabul eden Nâhit Sırrı Örik de Son
Sadrıâzamlar’ı ‘İbnülemin’in en mühim
eseri
’ olarak vasıflandırmakta ve bu eseri ortaya koyması sebebiyle
İbnülemin’in yakın Osmanlı târihinin en ciddî âlimlerinden biri olduğunu ifâde
etmektedir. Nahit Sırrı Örik; ‘Osmanlı
devletinin kuruluşundan Büyük Millet Meclisinin bu devleti ilgaya karar
vermesine kadar sadâret mevkiini 214 kişi işgal etmiştir. İbnül Emin bu 214
vezirin Âli Paşadan sonuncuya kadar 37 sinin hayat hikâyelerini ve bu hayat
hâyesi dolayısiyle yaşadıkları ve iş başında bulundukları zamanın siyâsî
târihini yazmıştır’
demekte; İlber Ortaylı da ‘Son Sadrıâzamlar’ın muhtevasına hâkim olmayan birinin 19. asır târihi
için konuşması mümkün değildir
’ ifâdesini kullanmaktadır.

Başlangıçtan
itibâren Osmanlı devlet teşkilâtında etkili bir kurum olan sadrıâzamlık, Selçuklular’daki
başvezirliğin devâmı olarak ortaya çıkmış; 16. Yüzyıla kadar daha çok ‘vezîr-i a‘zam’ tâbiri kullanılırken,
‘sadr’ (yukarı, üst) kelimesinin makam ifâde eden şekli olan ‘sadâret’ten
hareketle ‘sadr-ı a‘zam’ ve ‘sadr-ı âlî’ unvanları kullanılmaya başlanmış, 16.
yüzyılın ikinci yarısından itibâren yaygın hâle gelmiştir.

Sadrıâzamlar,
serdâr-ı ekrem’ sıfatıyla ordu
komutanı olarak da görev almışlar; bu gibi durumlarda İstanbul’da ‘sadâret kaymakamı’ ismiyle vekil
bulundurmuşlardır. Sultan İkinci Mahmud Han döneminde ‘sadrıâzam’ yerine kısa bir süreliğine ‘başvekil’ kelimesi kullanılmış, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın
kaldırılmasından üç gün sonra Sadrıâzam Ahmed Tevfik Paşa’nın istifasının
ardından sadrıâzamlık kurumu fiilen ortadan kalkmıştır. Ortaylı’ya göre ‘Osmanlı başvezirleri ile Türkiye
Cumhuriyeti’nin başvekilleri hiç şüphesiz ki kurum olarak birbirinin devâmıdır
.’

İbnülemin,
Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’ı Hadîkatü’l-Vüzerâ’nın son zeyli olan
Verdü’l-Hadâ’ık’a zeyl olarak yazdığını ifâde etmektedir. 1913 yılında eseri
yazmaya başlayan İbnülemin, yedi yıllık bir çalışmanın ardından 1920 yılında
eserini tamamlamış; fakat yayınlama imkânı bulamamıştır. İbnülemin’in bu eseri
aradan uzun yıllar geçtikten sonra Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel’in
gayretleriyle ve ısrarlı tâkipleriyle yayınlanmıştır.

1940 yılında
yayınlanmaya başlayan Son Sadrıâzamlar’ın tamamlanması 13 yıl devam etmiş ve
eserin son cüzü 1953 yılında basılmıştır.

1889-1922
yılları arasında 33 sene boyunca Bâbıâli’de görev alan İbnülemin, bu dönemde 16
sadrıâzam ile birlikte çalışmıştır.

Vesika
toplamaya Bâbıâli’de başlayan İbnülemin, önemli kaynak ve belgelere ulaşabilmek
için kütüphâne ve arşivlerde uzun yıllar boyunca araştırmalar yapmıştır.

Mühürdar
Mehmed Emin Paşa’nın oğlu olması sebebiyle erken yaştan itibaren devlet
büyüklerinin konaklarında, meclislerinde bulunan İbnülemin; pek çok hâtırâ
dinlemiş, kaynaklarda yazılı olmayan bilgilere sâhip olmuştur.

45 yıllık
çalışmanın ürünü olan Son Sadrıâzamlar’ın müellifi yarısına yakını yazma dört
beş bin cildli kütüphânesinin önündeki bir hokka kalemlik küçük masada
hazırladı. Konağının dışındaki çalışmaları da çileliydi: Sinirli, sakallı bir
adamın sükûtuna veya aşağılayıcı lâfına katlanmak, resmî kütüphânelerden
göğsünde kitab tozu ile dönmek; birkaç aylığını, birkaç ayını buruşuk bir
kâğıdı almak için vermek… O eser bu emeklerle yazıldı. Ve Viyana elçi kâtibi
Âli Efendinin sefarethâne bahçesindeki büyük ağacın altında frenkçeye
çalıştığını da bilmek gerekir. 

19. asır
Osmanlı sosyal ve dâhilî târihinin en büyük mütehassısı olduğu ifâde edilen ve
Mithat Cemal Kuntay’ın ifâdesiyle: ‘Tanzimat
devrinin vezirlerini sakal boyalarına kadar biliyordu.  Dönemin devlet adamlarıyla ve önemli siyâsî
olaylara şâhitlik etmiş kişilerle yakın temasları, Cumhuriyet döneminde de
devam etmiştir
. ‘

Son
sadrıâzamların el yazılarının tespiti konusunda mahkemede şâhitliğine
başvurulacak derecede sadrıâzamları yakından tanıyan ve 33 yıl boyunca
Bâbıâli’de çalışması ve sadrıâzamlarla yakın ilişkilere sâhip olması sebebiyle
‘Son Sadrıâzamlar’da çok canlı bir Bâbıâli resmi çizmektedir. Hâtırat niteliği
taşımasının yanı sıra İbnülemin’in kendine has siyâsî zekâsı ve olağanüstü
arşiv hâkimiyeti, esere emsalsiz bir târih kaynağı niteliği kazandırmıştır. Bu yönüyle
Son Sadrıâzamlar, yakınçağ Türk târihçiliğinde ‘büyük eser’ sıfatına layık olan ender kitaplardandır.

İbnülemin,
1940-1953 yılları arasında kaleme aldığı eserinin önsözünde temel olarak üç
konudan söz etmektedir. Bu gibi eserlerin ortaya konabilmesi için gerekli olan
yazılı ve sözlü kaynaklara ulaşma imkânının giderek kaybolduğunu ve genç
kuşakların bunlara ulaşamayacaklarını söyleyen İbnülemin, bildiklerinin
kaybolmaması için bunları yazıya döktüğünü belirtmektedir.

Mahmud Kemal
İnal eserinde; İngiliz sefirinin, Sultan Abdülmecid Han’dan Reşid Paşa’nın
Sadâret’e atanmasını istediğini, isteğinin kabul edildiğini, daha sonra da
Fransız sefiri Padişah’a Reşid Paşa’nın görevden alanmaması hâlinde İstanbul’u
terk edeceğini söyleyince Mustafa Nâili Paşa sadrıâzam olduğunu belirtiyor.
İbnülemin, Son Sadrıâzamlar’da Âli Paşa ve Fuad Paşa’nın ülke içinde ve Batılı
devletlere karşı yürüttükleri siyâseti sıklıkla övmekle birlikte, yabancı bir
sefirin doğrudan Padişah ile görüşerek Sadâret’te değiklik talep etmesini,
dahası bu talebin Padişah tarafından kabul görmesini sert bir dille
eleştirmekte; Reşid Paşa, Âli Paşa ve Fuad Paşa’nın sefâretler tarafından bu
yıllarda himaye edilmesini de tenkit etmektedir: İbnülemin’in vardığı hüküm: ‘O devirde tâyinleri yapan Padişah değil,
maalesef yabancı sefirlerdir. Bu halde muahedelerle temin edilen ‘İstiklâl!’
kelimesinin mânâsı ne oluyor
?’

‘Son Sadrıâzamla’da yer alan iki hâdise:

Milletlerarası
anlaşma metni son seklini almadan önce Padişahın, Sadrıâzamı yalnız görmesi usulden
olduğu cihetle Âli Paşa, bir muayedede vükelâ ile vezir odasında oturub emre
intizar eder. Epey zaman geçtiği halde huzura dâvet olunmaması üzerine başkâtib
Emin Beyi celb ile muamelei vakıa, teveccüh-i şâhanenin noksanına delâlet
etdiğini söyliyerek möhri hümayunı iade etmek istediğinde, Emin Bey telâşa
düşerek keyfiyeti kemali sür’atle Padişaha arz eder. Paşa derhal dâvet ve
teehhürün (gecikmenin) sebebini beyan ile iltifatta bulunur.

***

Âli Paşa,
sağlığının bozulmaya başladığı günlerden birinde saraya gitmiş ve orta katta
bulunduğu sırada Sultan Abdülaziz, Âli Paşa’nın üst kata çıkarak yorulmaması
için O’nun bulunduğu odaya gelmiştir. Bir başka gün Abdülaziz, Âli Paşa için ‘Allah, şu âdemi başımdan kaldırsın’ diye
söylenirken Mabeynci Hasan Bey, ‘Efendimiz,
niçin üzülüyorsunuz? Azledersiniz, başınızdan kalkar
’ demesiyle Sultan, ‘Çık dışarı, ben O’nu azletmeği senin kadar
bilmiyor muyum? Azl edüb de Avrupa’da bu kadar tanınmış bir âdemin yerine kimi
getireceğim?’
demiştir.

Devletin Fiyatlara Müdahalesi ve Sütlü Nuriye

“Narh” kavramını
ilk olarak 1980 İhtilali sonrasında duydum.

1980
öncesi İstanbul’da üniversite öğrencisiydim. O tarihlerde İstanbul’da çok
kaliteli Gaziantep usulü baklava yapan marka değeri yüksek üç firma vardı. Öğrenci
bütçesiyle bazen kendimizi şımartmak istediğimiz durumlarda, bu tatlıcılardan birinden
baklava, kadayıf gibi tatlılar yerdik. Bu anlar öğrencilik hayatımızın güzel
hatıraları arasında yer alır.

İhtilal
olduktan sonra İstanbul dışında çalışıyor olmama rağmen sık sık yine bu ilimize
geliyordum. İhtilalin baklava keyfimize de dokunacağı hiç aklıma gelmezdi.
Ama aklımıza gelmeyen başımıza geldi.

O
sıralar aklımda kaldığına göre, İstanbul’da diğer tatlıcılar kilosu 8 TL’ye
baklava satarken, bu üç meşhur markanın baklavalarının fiyatı 12 TL idi.
Lokantada yediğimiz bir öğün öğrenci yemeği ücretiyle ile 1 kg baklava
alabiliyorduk.

Bir gün
duyduk ki İstanbul Belediye Başkanlığı görevini kayyum olarak yürüten generalin
(İsmail Hakkı Akansel) imzasıyla baklava fiyatlarına “narh” konulmuş.
Baklavanın kilogramının 8 TL’den fazlaya satılması yasaklanmış.

Bahsi
geçen 3 meşhur baklavacının ürünlerinin maliyetleri yüksektir. Çünkü kullandıkları
yüksek kaliteli malzemeler, hakiki tereyağı, fıstık, ceviz, şeker pahalıdır.

Böyle
olunca bu firmaların önünde birbirinden kötü üç seçenek bulunmakta idi:

·        
Ya maliyeti
8 TL’nin üzerinde olan baklavayı maliyetinin altında bir fiyatla yani
zararına satacaklardı
.

·        
Veya malzeme
kalitesini ve miktarını düşürüp maliyetleri azaltacaklardı.
Bu durumda
bunca yıllık baklavalarının lezzeti ve şirketlerinin marka değeri düşecekti.

·        
Üçüncü
seçenek ise hiç baklava satmayıp dükkanları kapatacaklardı.

Böyle
zor durumlarda insanların yaratıcılığı devreye girer. Bu firmalar bir
dördüncü seçenek buldular.

Narh’tan önce bunların dükkân
vitrinlerinde çeşit çeşit baklava ve kadayıf tepsileri sıralanırdı. Narh
sonrası
sadece “Sütlü Nuriye” adı verilmiş yeni bir tatlı türü teşhirine
ve satışına başladılar.

Bu yeni
tatlının yapımında şerbet yerine şekerli süt, fıstık yerine fındık
kullanıldığı
için maliyet düşmüş, bu ürünü 8 TL’den satma imkânı doğmuştu.
Böylece baklava tutkunlarını tam tatmin etmese de daha hafif bir tatlı olan Sütlü
Nuriye
ülkemize kazandırılmış oldu.

Fakat narh
uygulaması çok sürmedi. Türkiye’yi yönetenlerin de çoğunun alışık olduğu “damak
çatlatan lezzetler” ortadan kalktığı için olsa gerek, bir gün aniden “narh”
kaldırıldı.
Kaliteli Gaziantep baklavaları yeniden üretilmeye ve hak ettiği
fiyattan satılmaya başlandı.

******************************

Osmanlı’da Narh Uygulaması

Osmanlı
İmparatorluğu’nda, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, her türlü eşya ve
gıda maddeleri ile hizmetlerin fiyatları en yüksek resmi makamlar tarafından
düzenlenirdi.

Malların
fiyat seviyesinin devlet tarafından belirlenmesi ve bunun üzerinde bir
fiyatlamaya izin verilmemesine “Narh” denirdi. Narh sistemi
Osmanlıda devletin ekonomiye müdahale etme vasıtaları arasında önemli yere
sahipti.

Serbest piyasa kavramının
bilinmediği yıllardı. Fiyatların kontrolden çıkmaması ve aç sınıfın tepkisini çekmemek
için belirlenen fiyatlara uymayan esnafa ilginç cezalar verilirdi. Falaka,
kulağından dükkânı önünde asılmak, bir kalede hapsedilmek, sürgüne gönderilmek
gibi ağır cezalardı bunlar.

*******************************

Milli Korunma Kanunu

Türkiye
Cumhuriyeti’nde benzer bir uygulama, tek parti yönetiminde iken, İkinci
Dünya Savaşı yıllarında görüldü. 1940’ta çıkartılan Milli Korunma Kanunu
ile olağanüstü hâllerde fiyatları belirlemek, ürünlere el koymak, hatta
zorunlu çalışma yükümlülüğü getirmek gibi yetkiler veren bir kanun yürürlüğe
girdi.

Muhalefette
iken Demokrat Parti bu uygulamaya şiddetle karşı çıkmıştı. Fakat kendi
iktidarında döviz stokları eritilip enflasyon fırlayınca bu kanun 1956
yılında Menderes hükûmeti tarafından yeniden getirildi.

Bu
kanunun uygulandığı yıllarda “stokçular ve savaş vurguncularının yanı sıra
arada pek çok masumun da maliyenin sopası ve hapis cezaları ile canının
yakıldığı”
anlatılır.

********************************

Demokrat Parti’nin Günlük Piyasa Müdahaleleri

1950’li
yıllarda, devletin piyasaya müdahale yöntemini uygulayan Demokrat Parti de
başarılı olamamıştı.
 Bu dönemi
anlatan birkaç cümle sunalım.

“Kısa
vadeli ticari borçların faizleri ödenemeyip, yenileri alınamayınca yerini günlük
piyasa müdahalelerine
bıraktı. Devletin özel kesim üzerindeki kontrol ve
denetimleri
savaş yıllarını aratacak düzeye yükseldi.

Cumhuriyet
tarihinde ilk defa Türkiye borçlarını ödeyemez, en basit ilaç ve hammadde ihtiyaçlarını
karşılayacak dövizi veya dış krediyi karşılayamaz hale geldi.”

Sonunda
“1958 Ağustos’unda IMF ile bir istikrar programı üzerinde anlaşmaya varıldı.”

*******************************

Erdoğan’ın Fiyatlara Müdahale Niyeti

Türkiye’de
enflasyon çok yüksek. En yüksek enflasyon sıralamasında G-20 ülkelerinde
birinci, dünyada 6. sıradayız.

Temel
ihtiyaç malzemeleri fiyatlarının her gün arttığı, bu malzemelere erişimin
gittikçe kısıtlandığı bir dönemdeyiz. Bu yüzden “açların lanetinden”
çekinen iktidarın kolay çözüm olarak fiyatlara devletin müdahale etmesi
fikrine kapıldığı görülüyor.

Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, “Kamunun denetim ve yaptırım yetkilerini
kullanarak serbest piyasa sistemi içinde tamahkarlarla mücadele ediyoruz”

dedi.

Maliye
ve Hazine Bakanı Nureddin Nebati de
“fahiş fiyat, fiyat manipülasyonu ve stokçuluğa karşı önlemler
kapsamında 40 bini aşkın işletmeyi saha denetimine tabi tuttuklarını”
açıkladı

Türkiye’de enflasyonun çoğu maliyet artışından ve belirsizlikten
kaynaklanıyor.
Buna rağmen
İktidarın
enflasyonu önlemek için belirlediği yöntem serbest piyasa
ekonomisinin gerektirdiği ekonomik önlemleri almak değil. “Enflasyonu devletin
ağır yumruğunu vurarak ezmek” fikri Erdoğan’ın şu cümlesinden belli:

“Terör örgütlerinin başını nasıl ezdiysek fiyatlardaki yükselişin
belini de aynı şekilde yine biz kıracağız.”

Daha
önce de “fahiş fiyatların” sözde faili market ve mağazaları denetleyen
ekiplerden
medet umdular. Bin tane tanzim satış mağazası açma
fikrini açıkladılar. Ama bunların çare olmadığı görüldü.

Şimdi
de, 2. Dünya Savaşı dönemi CHP’sinin ve DP’nin Milli Korunma Kanunu gibi
yöntemlerine başvuracaklar gibi.
Oysaki bugünkü Türkiye çok farklı.

“IMF’nin kucağına düşmek” ihtimali her geçen gün yükseliyor.

Meğerse Kürtmüşüm!

Milli Mücadele Kahramanlarından: Şahin Bey

       Milli Mücadele’nin
büyük kahramanlarından Şahin Bey, 1877 yılında Gaziantep’te dünyaya geldi. 1899
tarihinde Yemen’e asker olarak gitti. Burada göstermiş olduğu üstün hizmetleri,
yeteneği ve cesareti sayesinde başçavuş rütbesine yükseltildi. 1991 yılında
Trablusgarp savaşına arkadaşları ile birlikte gönüllü olarak katıldı. Balkan
savaşlarında görev aldı ve Çatalca cephesinde savaştı. Galiçya’da 15. Kolordu
emrinde savaşa katıldı. Daha sonra Sina cephesinde görev aldı. Tehlikeli
görevlere gönüllü olarak katılan ve bu cephede göstermiş olduğu kahramanlık ve
fedakârlık sayesinde kendisine teğmenlik rütbesi verildi. İngilizlerle Sina
cephesinde yapılan savaşta esir düştü. Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919
Aralık ayı başına kadar esir olarak kaldı. Yapılan ateşkesten sonra diğer
esirlerle birlikte serbest bırakıldı.

       Daha sonra
Türkiye’ye dönerek muhtelif yerlerde görevlerde bulunuyor. Şahin Bey pek
huzurlu değildi.  Doğup büyüdüğü Antep ve
çevresi düşman işgali altındaydı. Hemen gönüllü olarak Antep ve çevresinde düşmana
karşı savaşmak için Antep Heyet-i Merkeziyesi’ne müracaat ediyor. Müracaatı
kabul edilerek kendisine Antep ve Kilis yolunu kontrol altında tutma görevi
veriliyor. Etrafına toplamış olduğu 200 civarında gönüllü ile birlikte
çatışmalara giriyor. Böylece, düşmanın bu yoldan Antep’e asker ve mühimmat
sevkiyatı yapması Şahin Bey ve arkadaşları sayesinde büyük ölçüde engelleniyor.
 
Düşman cesedimi çiğnemeden Antep’e giremez “
diyen Şahin Bey, gece-gündüz
uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek silah arkadaşlarının
maneviyatını yükseltmek için konuşmalar yapıyor. 03 Şubat ve 18 Şubat 1920 tarihlerinde, tam donanımlı Fransız birlikleri
darmadağın ediliyor ve bu zaferin ardından düşman kumandanına yazdığı mektupta
şunları söylüyor: “ Kirli ayaklarınızın bastığı
şu toprakların her zerresinde Şuheda
Kanı karışıktır
Vatan için, din
için, namus için, hürriyet için
ölüme
atlamak bize, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir an
önce topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza.”
Son köprübaşında
ise;  Fransız ordusuna meydan okuyarak, Şahin
gibi bir avuç gönüllü arkadaşıyla düşmana saldırıyor, kelimenin tam anlamıyla
son kurşununa varıncaya kadar. Son kurşunu da bitince, son sözlerini söylüyor:  
Allah’ım vatanımı ve Antep’i kurtar!…Alçak düşman, sen de gel beni sen
süngüle!…”  Şahin Bey, 28 Mart 1920
tarihinde
bütün Türk Milletine örnek olacak bir cesaret sergileyerek silah
arkadaşlarıyla birlikte kendisini vatan ve millet uğruna feda ederek düşman
tarafından şehit ediliyor.

       Asıl adı Mehmet
Sait olmasına rağmen, Urya yolunda ve katıldığı diğer savaşlarda göstermiş
olduğu büyük mücadeleden dolayı kendisine
Şahin Bey “
lakabı takılmıştır. Ayrıca, Antep’in Şahinbey ilçesine Şahin Bey’in anısına binaen adı verilmiştir.
Şehit olduğu Elmalı Köprüsü yakınlarında, Gaziantep Kilis karayolunun 28.
Kilometresinde kendisi için bir “ Anıt
Mezar “
yapılmıştır.

       Yavuz Bülent Bakiler’in
şu dörtlüğü:

      “ Ben
Antepliyim, Şahin’im ağam.

        Mavzer omuzuma
yük.

       Ben
yumruklarımla dövüşeceğim.

       Yumruklarım
memleket kadar büyük.”

       Bu büyük
kahramanın ne denli vatanına, milletine bağlı olduğunu tam manasıyla ortaya
koyuyor.

       Bu vatan için
canlarını çekinmeden verenler, bu topraklar için toprağa düşenler; bu vatan ve
millet size minnettardır. Yerinizde huzur içinde yatın.

       13 Nisan
2022, İstanbul