12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 329

Ötüken Neşriyat’tan Muhteşem İki Eser:

Goethe
Faust
Tragedya

Alman edebiyatının zirvedeki ismi Johann Wolfgang Von Goethe (1749-1832); aynı zamanda ressam,
bakanlık yapmış siyâset ve devlet adamı idi. Tabiat âlimi ve farklı disiplinlerde
bilgi sâhibi olması sebebiyle de ‘hazerfen
olarak anılırdı.

Fakir ve inançlı bir âilenin evlâdı olarak dünyaya
gelen, ilâhiyat sâhasında Dr. unvanına sâhip olan Faust’un ifsânevî hayatının
anlatıldığı ‘Faust’ isimli eser, Batı
halk kültürü ve edebiyatında en kalıcı eserlerden biridir. Goethe, ortaçağda
yaşayan, büyücülük yapan, bilgi ve güç elde etme karşılığında ruhunu şeytana
satan efsânevî bir şahsiyet olan Faust’u en başarılı ve etkili bir şekilde
kaleme almıştır. Eser, tiyatro, opera ve bale olarak da sahnelendi. Tema;
Faust’u lânetleyen, yücelten, kötü bir sonla bitiren, antik ve çağdaş
anlayışlarla da kaleme alındı.

Goethe ve en önemli eseri Faust, yerli ve yabancı pek
çok felsefeci, yazar ve edebiyat araştırmacısı, münekkidi tarafından olduğu
gibi, ülkemizin önde gelen Goethe uzmanı Senail
Özka
n tarafından da geniş ve derin bir şekilde incelenmiştir.

Senail Özkan Almancadan tercüme ettiği Faust isimli esere yazdığı
önsözde; ‘Tercüme cesâret ister. Çünkü
muhataralı
(tehlikeli – korkulu) bir iştir. …
Dünya edebiyatının zirvesi sayılan Faust trajedyasını tercüme etmekse, benim
için hakîkaten bir cüret meselesiydi. İtiraf edeyim ki Erol Kılınç Bey’in
ısrarları olmasaydı. Elinizdeki tercüme olmayacaktı
’ diyor. Bu ifâdeleri, ‘tercümede noksanlık ve hatâlar varmış gibi düşünüp, okuyucudan mâzur
görülme talebinde bulunmak
’ şeklindeki yorum, âdil bir hüküm olmaz.

Kelime kelime tercüme, okuyucuya işkencedir, azap
verir. Mütercim, müellifin söylemek istediklerini, kurduğu cümlelerin, hatta
kullandığı kelimelerin derinliklerine inip ne demek istediğini anlayacak, hattâ
hissedecek, anladığı ve hissettikleriyle kendi dil zevkine göre cümleler
oluşturup Türkçeye çevirecektir. Bunu yaparken gerekirse asıl metinden, mânâ
kaybna sebebiyet vermeyecek şekilde bir miktar da uzaklaşmayı kendisine tabîi
bir hak olarak görecektir.

Necip Fâzıl üstâdımızın; ‘bir dil kanunumuz olsaydı, seceresi temiz kalem erbabı bulmak
imkânsızlık ölçüsünde zordur
’ sözünün ‘mutlak
doğru
’ olduğunu kabul eden bu sayfanın hazırlayıcısı, Senail Özkan’ın tercümesine gönül rahatlığıyla 100 üzerinden 100 puan
vermenin hakşinaslık olduğu kanaatindedir.

En mükemmele ulaşmak için ekipteki bütün elemanların
gayreti ve Ötüken Neşriyat’ın maddî fedakârlığıyla meydana gelen eser sâdece muhteva
ve tercüme açısından değil, göz kamaştırıcı bediiyatı ile de hayranlık
uyandırıyor. Gravürlerle zenginleştirilen sayfalar görülmemiş üstün bir estetik
anlayışıyla düzenlenmiştir.

Yetersiz kalan târifleri tamamlamak için kitabın arka
kapak içindeki satırları sunmak gerekecek:

‘Bu çevirinin
hazırlıklarına

 2009 yılında başlanmış

  ilk
mısralar 26 Kasım 2016 târihinde

tercüme edilmiştir.
Eser, 25 Ağustos 2020’de

yayınevine teslim
edilmiş, 26 Ekim 2021’de

son tashihleri
işlenerek baskıya hazır hâle getirilip

 Aralık 2021’de 1000 adet basılmak üzere

  matbaaya
gönderilmiştir.

  Kitabın
ilk neşri, 18 x 26 santim ebadında,

 kuşe kâğıda basılı 170 gram şömizle muhafaza
edilen

brillanta kumaş dokulu
sert kapak içinde

90 gram vivid kâğıda
yapılmıştır.

 Metinde Broadsheet (gövde), Amador (başlıklar)

 ve Baskerville (önsöz, epilog fontları

kullanılmıştır.

Kitaplık rafına değil, gümüş ve altın yaldızlı seramik
ve porselen objelerin sergilendiği camlı vitrinlere lâyık eserin arka kapak
yazısı:

Goethe’nin, 16.
yüzyılın ilk yarısında yaşamış George Faust isimli magusun etrafında şekillenen
fakat aynı zamanda demonlarla sözleşme akdetme, simya yoluyla unsurları
dönüştürme gibi antik motiflerle de beslenen bir Alman halk efsânesine dayalı
Faust tragedyasına 1773 yılından itibâren çalışmaya başladığını birtakım
belgelere dayanarak söyleyebiliyoruz.

İlk fragmanlar ise
1790 ilkbaharında neşredilmiştir. Yıllar boyunca sahne sahne çalışılan eserin
ilk kısmı, bugün de muhafaza edilen düzeniyle, 1808 yılında Goethe
Külliyatı’nın sekizinci cildi olarak Tübingen’de J. G. Cotta tarafından
basılmıştır. İkinci kısmın da dâhil edildiği 12.111 mısradan oluşan bu büyük
edebiyat anıtının nihâyete ermiş yayımı ise 1832’de şâirin ölümünden sonra
gerçekleşebilmiştir.

Şâirler Prensi’nin
hayatının altmış yılına yayılan Faust, dünya edebiyatının şahikalarında yer
alan, insan zihninin bir mitoloji kataloğu içinde harmanlanan derinlikli
hâllerinin hepsine temas edilmiş muhteşem bir epik tragedyadır. Eser bize, daha
yüce olana ulaşmak isteyen sancılı insan ruhunun sihir, simya ve şeytanî
güçlerin anaforunda kayboluşu, taşıdığı ikilikten yakalanıp uçuruma sürüklenişi
ve nihâyet Tanrı’nın, bütün nakısaları içinde bu ruhu takdir edişinin kusursuz
bir anlatısını ve dayandığı arkaik halk hikâyesinin çok ötesine geçen mütekâmil
uyarlamasını sunar. Böylece, Shattuck’un değerlendirmesiyle; ‘Faust’un büyüklüğü, insanın yüceliğinin
aynı zamanda zayıflığını da kapsıyor olması ve göz kamaştırıcı şiir sanatında
yatar.’ Goethe, folklorun, târihin ve mitlerin yeknesak ve yalın irfanından bir
edebî heykel inşa etmiştir. Şâiri tarafından nazım türlerinin hemen hepsinin
denendiği Faust, büyük Rus şâiri Puşkin’in ifâdeleriyle ‘eşi benzeri olmayan
bir eserdir. Alman edebiyatının en yüksek ifadesidir ve tıpkı Dante’nin ‘İlâhî Komedya’sı gibi kendi başına bir
dünyâdır, başka hiçbir eserle kıyas edilemez […] Shakespeare’in eserleri gibi
başlı başına bir kozmostur […] Bu eserde Leibniz, Kant, Lessing, Herder […]
dâhil olmak üzere bütün Alman filozoflarını toplayın, bunların hepsinden daha
fazla düşünce, daha orijinal fikirler, daha fazla felsefe mevcuttur. Faust
hayatın gerçek felsefesidir.’

303 sayfalık eserin ilk 226 sayfalık bölümün hemen her
sayfası muhteşem gravürlerle zenginleştirilmiş ana metin, son 72 sayfasında
eserin mütercimi Senail Özkan’ın
epiloğu (sonuç bölümü) yer alıyor. 

 

  

SENAİL ÖZKAN:                                                                    

1955 yılında
Gümüşhane’de doğdu. 1974’te başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik
Mühendisliği Bölümü’nden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti ve burada
1979-1985 yılları arasında Bonn Üniversitesi’nde Felsefe, Alman Edebiyatı ve
Sosyoloji tahsil etti. 1998’de Türkiye’ye dönen Senail Özkan, Felsefeci,
yazar ve mütercim olarak çalışma hayatını devam ettirmektedir. Mevlâna ve
Goethe (2006), Nietzsche: Kaplan Sırtında Felsefe (2004), Schopenhauer:
Paradokslar Üzerinde Raks (2006), Aşk ve Akıl Doğu ve Batı (2006), Ölüm
Felsefesi (2013) gibi telif eserlerinin yanı sıra Goethe’den Doğu-Batı Divanı
(2009), Genç Werther’in Istırapları (2014), Faust (2022); Hammer’den İstanbul
ve Boğaziçi 1 (2011); Katharina Mommsen’den Goethe ve İslâm (2012), Goethe ve
Dünya Kültürleri (2015); Annemarie Schimmel’den Yunus Emre ile Yollarda
(1999), Ben Rüzgârım Sen Ateş (1999), Muhammed İkbal (2007), Şark Kedisi
(2009) gibi tercümeleri neşredilmiştir. Doğu-Batı Divanı tercümesiyle Türkiye
Yazarlar Birliği’nin Tercüme armağanına (2009), tercüme ve telifleriyle Türk
kültürüne katkıları dolayısıyla Star Gazetesi tarafından verilen Necip Fâzıl
Kısakürek Ödülü’ne (2015) lâyık görülmüştür.
  

 

 

 

Faustun Tahlil ve
Tefsiri

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve
Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmış olan Burhanettin Batıman (1909-1960) tarafından telif edilen, Göktürk Ömer Çakır tarafından yayına
hazırlanan eser, sert kapak cilt içerisinde, 17 x 24 santim ölçülerinde, Ivory
kâğıda basılı 690 sayfadır. 2022 yılında okuyucuya sunulmuştur.

Goethe’nin uzun yıllar çalışarak kendisini seçkinliğin
doruğuna yerleştiren âbide eserin künhüne varabilmek için tefsir, yorum ve
açıklamalara ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Müellif eserini bu maksatla
hazırlamıştır. Çalışma, ilk olmadığı gibi son da değildir. Edebî ve felsefî
eserlerdeki aşılamayan belirsizliklerin sebebiyet verdiği düşünce fırtınası,
böyle bir ihtiyacı okuyucunun önüne koyuyor. İnsanoğlu; parçası olduğu tabiatın
işleyişi hakkında son derece sınırlı bilgilere sâhiptir. Gidenin asla geri
gelmediği hayat ötesi âlem hakkında ise, tahminde bile bulunamamaktadır. Dr.
Faust; felsefeden dine, astronomiden tıbba kadar birçok sâhada, bilgi sâhibi olan
fakat sâhip olduğu bilgilerle tatmin olamayan, daha fazlasını isteyen bir
karakterdir. Bunun için varlığına inanılan fakat gücü ve ulaştırabileceği son
hakkında hiçbir bilgiye sâhip olunamayan şeytanla işbirliği yapmayı göze
almaktadır. ‘Faust’un Tahlil ve Tefsiri
isimli kitap, Goethe’nin Faust’unu okuyanları, zihin tusunamilerinde harap
olmaktan kurtaracak güvenilir bir limandır. Aksi takdirde Faust’un düştüğü
girdapta kaybolması kaçınılmaz olacaktır. İşte o girdaplardan biri: ‘Dr. Faust, tıp bilgisiyle hasta bedenleri
iyi edebileceğini fakat bedenî varoluşun sonsuzluğu konusunda hiçbir şey
yapamayacağını ve Allah gibi yoktan var edemeyeceğini bilmektedir. Yine de
araştırmaktan vazgeçemez
.’… “Faust,
insanlığın dramıdır. İnsanlık ise binlerce cephesi olan bir muammadır. Bu
muammayı tamamıyla halletmek, insan gücünün hudutları dışında olmakla berâber,
Tanrı kıvılcımı taşıdığını iddia eden ‘âdemoğlu’ bu ‘sert lokmayı’ çiğneyip
öğütmeye çalışmaktan hiçbir an geri kalmamıştır
.”

Eserden tadımlık bir bölüm:

Faust’u âdi sevgi ve
bayağı zevklerle oyalayarak bağrındaki iyi ruhu öldürmek, ideal ve irâdesini
baltalayarak kendisine kul yapmak için Mefistofeles’in giriştiği ikinci büyük
teşebbüs, zindan ve idamla neticeleniyor. Ruhunda yüksek bir gaye ve ilâhî kıvılcım
taşıyan, Tanrı’ya; ‘karmakarışık’ dahi olsa kulluk eden, ‘karanlık isteğinde
doğru yolu tamamıyla müdrik olan’ Faust’u Tanrı’dan uzaklaştırmak, ‘iyi ruhunu’
öldürerek hayvan mertebesine, hattâ hayvandan daha aşağı bir seviyeye indirmek
ve ‘severek toprak yedirmek’ için Prolog’da tutuştuğu bahsi Mefistofeles bu
sefer de tamâmen kazanamamıştır. Şeytan, Faust’un Gretchen’i baştan çıkardıktan
sonra derhâl unutacağını, daha fazla maddî zevkler tadabilmek hırsıyla diğer
mâsum kızları da iğfale çalışacağını, zevk ve sefa içinde ‘yaşayıp kalacağını’
ümit etmişti 1âkin bu ümit ve gayretleri boşa çıkmıştır. Zira aşkına sâdık
kalan Faust, yaptıklarına pişman olmuş, felâketten felâkete sürüklediği zavallı
Gretchen’i kurtarmak için hayatını bile tehlikeye koymaktan çekinmemiştir. Bu
hareket de gösteriyor ki Şeytan’la yaptığı mukaveleye ve uzun arkadaşlığa
rağmen Faust’un bağrındaki iyi duygular tamamen sönmemiş, ‘Mağara ve Orman’
sahnesinin son mısralarında Mefistofeles’in iddia ettiği gibi, tamamıyla
‘şeytanlaşmamış’tır Aynı zamanda Faust’un bu hareketi Gretchen’i sırf maddî
zevkler tatmak arzusu ile değil, bilakis bambaşka bir duyguyla, hayat yaratan
ve cinsin idâmesini temin eden müspet ve ilâhi bir aşkla sevmiş olduğunu ve bu
sevginin el’an mevcut bulunduğunu ispat ediyor. Yüksek uğraşmalarında çok kere
yanılacak ve kötü yollara sapacak olan Faust’un Gretchen’e karşı gösterdiği
sadakat bilhassa Tanrı’nın affına ve ebedî necata mazhar olabilmesi için büyük
bir şefaat yerini tutacaktır. Bunu şimdiden tahmin etmek mümkündür. Faust’un
büyük âlemde geçireceği imtihanların başlangıcını teşkil eden Gretchen
faciasının sonu aynı zamanda ileride mazhar olacağı ilâhî affa da bir
işârettir. ‘Ebedî kadınlığın’ zavallı
bir timsâli ve hazin bir kurbanı olan Gretchen, varlığını ve mukaddes
duygularını Faust uğrunda fedâ ederek bağrındaki iyi ruhu uyandıracak ve onun
kurtulmasını temin edecektir. Bu bakıma göre ‘Zindan’ sahnesi Faust’un dünya
yolculuğunda bir dönüm noktası teşkil ediyor.
(s: 276)

Goethe’nin, dünya klâsikleri arasında yer alan Faust
isimli eseri, muhtevâsının çok zengin felsefî derinliği sebebiyle pek çok
farklı yorumla yüzlerce defa yeniden incelenmiş, dünyanın birçok ülkesinde çok
farklı yorumlarla sahnelenmiştir. Eserin sahnelenmek için değil, düşünerek
okunmak için yazıldığı belirtilmesine rağmen, sahne oyunları da büyük âlâka
görmüştür.

 

Faust’un ilk bölümü veya Faust 1 olarak bilinen ‘Faust
Trajedisi’, Goethe’nin 1808 yılında yayımladığı eserdir. Alman Edebiyatı ve
Faust geleneğinin en önemli ve çok alıntılamalı eserlerinden biridir. Drama,
birçok defa târihi Doktor Faustus hikâyelerini oluşturan diğer yazarlar
tarafından ele alınmakta ve bu hikâyeleri, insanlığın temsili konusunda Faust
2’de genişletmektedir.

Faust’u
ana metinden okumak cesaretine sâhip kişilere kolaylık olması bakımından
eserdeki figürleri şöylece özetlemek mümkündür:

Üç Melek: Raphael, Gabriel ve Michael; Mefisto: Şeytan; Faust:
İlim adamı; Wagner: Faust’un
asistanı; Öğrenci: Faust’un
öğrencisi; Büyücü: Mefisto’nun
hizmetçisi; Margarete (Gretchen): Genç
bir kadın,   Faust’un sevgilisi; Marthe: Gretchen’in komşusu, Lieschen:
Gretchen’in tanıdığı, Valentin: Gretchen’in erkek kardeşi.

***

Bir ortaçağ efânesi olan Faust temasını
işleyen Alman, Fransız, İngiliz, Rus, Amerikalı ve diğer milletlerden pek çok
yazar olduğu gibi Faust, Türkçeye en çok tercüme edilen kitaplar arasında
bulunmaktadır. İlk Faust tercümesi 1886’da Nâmık Kemal tarafından
gerçekleştirildi. Leon Cahun’un Gökbayrak isimli eserini Türkçeye çeviren Galip
Bahtiyar, 1932 yılında Faust’u kitap hâlinde Türk okuyucusuna sundu. 1935,
1939, 1942, 1950, 1958 yıllarında değişik kişilerin tercümesi ile çeşit
zenginliği sağlandı. 1960 yılından sonraki çalışmalar, kısmî tercümelerdir.

Ötüken Neşriyat’ın, değerli bir armağan gibi
okuyucuya sunduğu Senail Özkan’ın
Faust tercümesi ve Göktürk Ömer Çakır’ın
yayına hazırladığı ‘Faust’u okuma ve
anlama rehberi
’ olarak vasıflandırılabilecek eseri, çok önemli bir ihtiyacı
karşılamaktadır.

Goethe’nin İslâmiyet’e olan yakınlığı ve Hz.
Muhammed’e olan hayranlığı sebebiyle anlaşılıyor ki Türk okuyucusunun Goethe ve
Faust’a ilgisi artarak devam edecektir.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

GÖKTÜRK ÖMER ÇAKIR:

Araştırma –
İnceleme, Araştırma ve Başvuru Kitapları, Biyografi kategorilerinde eserler
yazmış bir yazardır. Başlıca kitapları alfabetik sırayla; *Küçük Asya
Sikkelerinde Grifon Tasvirleri, *Millî ve Mânevî Târihimizin Büyük Simaları,
*Kronograf – Müntahabat-ı Ayarsız olarak sayılabilir.

Göktürk Ömer
Çakır’ın kitapları; Cedit Neşriyat, Gece Kitaplığı aracılığıyla
kitapseverlerle buluşmuştur.

 

 

 

 

 

 

KISA KISA… / KISA
KISA…

1-MİSYONERLİK
VE EVANJELİZM:
Alâeddin
Usta / Bilgeoğuz Yayınları.

2-AŞI
Biontech Aşısına İden Yol ve Geleceğin Tıbbı:
Joe Miller, Özlem
Türeci, Uğur Şâhin. Çeviren: Kemal Atalay / Kronik Kitap.

3-KORKU
VE TİTREME
:
Gulam Hüseyin Saedi. Çeviren Matbule Aras Eivazi-Ferhad Evazi / Yapı Kredi
Yayınları.

4-KADİM
TÜRK YURDU FERGANA VÂDİSİ VE BÜYÜK GÜÇLERİN HÂKİMİYET MÜCÂDELESİ:
Dr. İlter Türkmen /
Berikan Yayınevi.

 5-KİM
KORKAR ÇAĞDAŞ SANATTAN:
Kiyung An – Cesica Cerasi. Tercüme: Mehmet Üstünipek /
Hayatperest Yayınevi

 

Ulusal Güvenlik Açısından Uzay

“Devletin hava ülkesindeki
(sahasındaki) egemenlik sahasının sınırsız olduğu görüşü uzay hukuku kuralları
ile değişmiştir. Uzayın bilimsel anlamda tanımı, atmosferin dikey sınırı
meselesi açısından da son derece öneme sahiptir. Çünkü uzay, devletlerin kara
ve deniz ülkesi üzerinde yükselen hava tabakalarının aksine, insanlığın ortak
malı olarak kabul edilmektedir. Diğer yandan pozitif uluslararası hukuk
bakımından uzay kavramı, yalnız uzay boşluğunu değil, aynı zamanda dünya ve
onun atmosferi dışındaki tüm gök cisimlerini (insan yapımı uydular hariç) de
kapsamaktadır.” (1)

 

Uzay, Ay ve diğer gök cisimleri,
egemenlik iddialarına ve milli iktisaba konu olamazlar. Ancak uzaya fırlatılan
cismi (uydu vb.) sicile kaydedilmiş olan Devlet, bu cisim ve üzerindeki
şahıslar üzerinde uzayda iken yetki ve kontrolünü muhafaza eder.(2)

 

Birleşmiş Milletler Online
Endeksi’ne göre bugün (15 Mart 2022) itibariyle dünya yörüngesinde 8576
bireysel uydu bulunuyor. Bu alanda ABD 4364 adet uydu ile başı çekiyor. ABD’yi
1553 uydu ile Rusya, 655 adet ile Çin ve 524 adet ile İngiltere (Birleşik
Krallık) izliyor. Türkiye’nin uydu sayısı ise 16. En son 13 Ocak 2022 tarihinde
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi tarafından eğitim ve araştırma amacıyla
üretilen Grizu-263 ile Türkiye’nin uydu sayısı 16’ya yükselmiş durumda. (3)

 

Neden Bu Kadar Çok
Uydu Var?

 

Uydular çeşitli kullanım amaçları
ile üretilip uzaya gönderilmektedirler. Bunlar arasında iletişim, dünya gözlem,
teknoloji geliştirme ve sergileme, navigasyon ve konumlandırma, uzay bilimi ve
gökbilimi, yerbilim gibi muhtelif amaçlar yer almaktadır. Uyduların yer altı
kaynaklarının (maden vb gibi) tespitinden tutun, meteorolojik gözlemlerin
yapılmasına, küresel seyahat ve lojistik ağının sağlanması ve denetimine kadar
pek çok ekonomik amacı bulunmaktadır. Ancak bu kadar çok uydu gönderilmesinin
asıl amacının istihbarat sağlamak ve askeri amaçlar olduğunu bilmek lazım.
Bugün sıradan kullanıcıların bile Google Earth sayesinde oturduğu yerden
dünyanın bir ucunda havuz başında güneşlenen bir insanın fotoğrafını
çekebildiğini göz önüne alırsak, devletlerin uydular vasıtasıyla nasıl bir
istihbarat gücüne sahip olduklarını daha iyi anlayabiliriz. Ancak savaş
uçaklarının, savaş gemilerinin, kara birliklerinin, binlerce kilometre uzaktaki
pireyi gözünden vuran füzelerin elinin, ayağının, gözünün ve kulağının uydular
olduğunu bütün bu devasa askeri düzeneğin uydular sayesinde faaliyet
gösterdiklerini bilmek lazım.

 

Ülkelerin hava kontrol ve savunma
sistemlerinin, kara ve deniz kontrollerinin uydular sayesinde ayakta
kaldıklarını da bir kenara yazmak lazım. Yine uydular aracılığıyla herhangi bir
ülkenin konusu yazılım olan herhangi bir savunma sisteminin rahatlıkla devre
dışı bırakılabileceğini de bilmek gerekmektedir. Bu manada uzayda uydu
hakimiyeti olan bir ülkenin istediği herhangi bir ülkenin hava savunma
sistemleri başta olmak üzere genel olarak bütün savunma sistemlerini oturduğu
yerden kilitleyebilmesi mümkündür.

 

Bir ülke kendi uyduları vasıtasıyla
başka ülkelerin savunma sistemlerini bertaraf edemese bile, en azından o
ülkenin uydularını saf dışı bırakarak uydusuz kalan bir ülkeyi kör, sağır ve
hatta elsiz-ayaksız bir rakip haline getirebilir. Bu nedenle, uzayda fazla
sayıda uydu bulundurmanın yanı sıra, diğer devletlerin uzaydaki uydularının
sayılarını, hareketlerini denetleme ve gerektiğinde bunlara müdahale
edebilmenin yollarını aramak Türkiye için gerçek anlamda bir ulusal güvenlik
meselesidir.

Nitekim hafızam beni
yanıltmıyorsa 2002 veya 2003 yılında (Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanı olduğu
dönemdi) TSK bünyesinde dördüncü bir kuvvet olarak Uzay Kuvvetleri Komutanlığı
kurulması için bir planlama yapılmaktaydı. Ancak ülkedeki siyasi iktidarın
vizyonu böyle bir projenin önemini anlamak için yeterli olmadığından proje
hayata geçmedi.

 

Burada bir parantez açarak kısa
bir açıklama yapalım. Evrenin oluşumu hakkında bugün için kabul edilen en genel
geçer teori olan Big Bang Teorisi’ne göre evren evren sonsuz küçüklükte ve
sonsuz sıcaklıkta bir noktanın patlamasıyla meydana gelmiştir. Bu büyük
patlamanın meydana getirdiği merkezkaç gücün etkisiyle genişlemeye başlamıştır
ve bu genişleme hala devam etmektedir. Ancak bu teori de akıllara başka başka
sorular getirmektedir. Evren neyin içinde genişliyor ve evrenin içinde
genişlediği “şeyin” içinde başka evrenler de var mı? yine o evrenin içinde
genişlediği “şey” de başka bir “şeyin” içinde mi ve ondan da başka “şeyler” var
mı?

 

Konumuza dönecek olursak uzay
çalışmaları Türkiye için olmazsa olmaz derecede hayati bir konudur. Bu nedenle
Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” sözüne iyi kulak vermek ve buradaki “gökler”
kavramını sadece kuşların uçtuğu hava sahası veya uyduların döndüğü alan ve
hatta uzay boşluğu olarak bile kabul etmemek lazım. “Gökler” kavramını geniş
anlayıp gözümüzü ve ufkumuzu evrenin içinde genişlediği “şeye” ve hatta o şeyi
de içinde barındıran “şeye” genişletmek lazım. Bu yazıda genel olarak
uydulardan ve onların kullanım alanlarından bahsetmeye çalıştık ama bu konuyu
sadece uydular ile kısıtlı olarak görmemek gerekmektedir. Uzay ne kadar büyük
ve geniş bir saha ise bu alanda yapılabilecek çalışmalar da o kadar büyük ve
geniştir. Zamanın izafiliğinden mekanın bükülebilmesine, oradan moleküler
transportasyona kadar her türlü çalışmayı bu kapsama dahil edebilirsiniz.

 

Ama bunların boş işler olduğunu
düşünüyorsanız; ihale kovalamak, kamunun imkânlarıyla finanse edilen projeleri
kullanarak zenginleşmek, küçük siyasi menfaatlerin peşinden koşmak, doktorlara
çatmak daha cazip ve önemli geliyorsa buna yapabileceğim hiçbir şey yok.

 

“Kul innemâ enâ munżir(un)(s) vemâ
min ilâhin illa(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)” der geçerim. Vesselam…

 

 

(1) Gündüz, Arslan:
Milletlerarası Hukuk, Ed: Günel, Reşat Volkan, Beta Basım, 11. Baskı, İstanbul,
2021, s. 434.

 

(2) Arslan, s. 435.

 

(3) https://www.unoosa.org/oosa/osoindex/search-ng.jspx?lf_id=

Suya Sabuna Dokun(ma)mak!

Yapmayın… Yapmayın…

Türkiye’nin
yetiştirdiği çok değerli ekonomistlerimiz var. Bunlar yaşadığımız
ekonomik buhranın sebebi ve körükleyicisi olan yanlış politikaları görüp adeta
saçlarını başlarını yoluyorlar.

Çünkü Türkiye’yi
yönetenler pandemi süreci ve akabinde Rusya- Ukrayna savaşının
getirdiği ve getireceği çok riskli ortamda hiç yapılmaması gereken şeyler
yapıyor.

İktidar
ekonomiyi bir deneme yanılma yöntemiyle yönetmeye çalışıyor. Yetkililer
genel kabul görmüş yöntemlerin dışında heterodoks dedikleri politikaları
savunuyorlar. Bir uçtan öbür uca savrulmakta olan politikalar belirsizlik ve
güvensizlik yaratıyor.

Ekonomist Hakan Kara son
durumu değerlendiren mesajında şu tespitleri yaptı:

“Cari denge hızla bozuluyor, enflasyon beklentisi artıyor ve ekonomi
yavaşlıyor.
(Cari açık ve üretim
verisi henüz savaşın etkisini içermiyor.)

Ekonomide
ender görülen bir durumdur. Bu üç temel göstergeyi birden bozmak özel çaba
gerekir.”

Değerli
ekonomist Mahfi Eğilmez, iktidarın “Faizi indirince kur yükselecek,
kur yükselince cari açık düşecek, cari açık düşünce enflasyon düşecek….”

söyleminin sonunda geldiğimiz yeri tanımladı: “Hepsinin tersi oldu.”

Zanka
TV’de çok değerli yorumlarını dinlediğimiz Rubil Gökdemir de “Bütün
ceremesine milletçe katlanmamıza karşın; Cari fazla hedefiyle yola çıkıp,
sadece OCAK ayında 7,11 milyar $’lık cari açıkla bütün zamanların rekorunu
kırdınız!
Hiç mi utanmıyorsunuz?” diyerek iktidarı eleştirdi.

Sonuçta
kur yükseldi, cari açık yükseldi, enflasyon yükseldi, işsizlik yükseldi.
Bu dört parametreyi birden yükseltmek hakikaten özel bir çaba ve beceri
gerektirir.

Yönetim hatalarının sonucu olarak, insanlarımız arabasını kullanamaz, kaloriferini yakamaz, elektrikli
cihazlarını kullanamaz, tatil yapamaz ve hatta temel gıda ihtiyaçlarını alamaz
hale geldi. Sağlık ve eğitim hizmetleri dahi aksamakta.

*******************************

Kur Korumalı Mevduat Hesabı Çok Riskli

Baktılar
ki, kur yükselince başta enerji olmak üzere ithal ettiğimiz her şey
pahalanıyor. İthalata bağımlı bir sanayi ve tarım altyapımız olduğundan maliyetler
artıyor ve enflasyonu tutmak mümkün olmuyor. Ancak “faizi
artırmayacağız”
diye de kendilerini bağladıkları için faiz silahını
kullanamadılar.

Bu
yüzden Kur Korumalı Mevduat (KKM) diye bir mevduat türü icat ettiler. Yeniçağ’dan
Remzi Özdemir’in verdiği bilgilere göre bu hesaplar 500 milyar lirayı
geçti.  “Yaklaşık 800 bin kişinin
parasına devlet, dövizle garanti verdi.”
 Garantiyi veren bankalar değil. 800 bin kişiyi
koruma altına almak için 85 milyon nüfusu kefil yaptılar.

“Bu
kişilerin ortalama baz alınan kuru 13.40 lira. Vade sonunda dolar kuru şu
andaki seviyede (14,90 TL) kalırsa Hazine’nin
(halkımızın) zararı
yaklaşık 50 milyar TL olacak.

Eğer kur
vade sonunda 16.40 olursa Hazine 100 milyar lira bunların hesabına
vergisiz para yatıracak.”

Allah
korusun diyeceğim ama gidişat o yönde, “eğer dolar kuru 20 lira olursa,
işte o zaman yandık. Çünkü bu 800 bin kişiye ödeyeceğimiz rakam yaklaşık
230 milyar lira olacak.”

Buradaki
milyar TL rakamlarını küçümsemeyin, bunlar korkunç meblağlar. 6 sıfır atılmadan
önceki söyleyişle 100 katrilyon lira, 230 katrilyon lira gibi
meblağlardan bahsediyoruz.

Tam bir
bataklık yaratıldığı açık değil mi?

*******************************

Prof. Dr. Özgür Demirtaş Yalvarıyor

İşler o
kadar kötüye gidiyor ki saygın ve çok takip edilen ekonomi profesörümüz Özgür
Demirtaş
adeta yalvarırcasına şu açıklamayı paylaştı:

1)   
“Hükümete ve
Yönetenlere Tavsiyem: Döviz satarak piyasayı tutmaya çalışmayın. Bu konu
100 kez söylendi, 100’ünde de dinlenmedi, 100’ünde yanlış olduğu anlaşıldı.

Döviz satışı (hele dünyanın ve Jeo-politiğin bu kadar
ısındığı dönemlerde) son derece yanlış.

2)   
Faizi
“inatla” düşük tutmanızın maliyeti ÇILGIN Enflasyon oldu. Yapmayın.

Yapacağınız
şey NET: Faizi “Olması Gereken Yere” bırakmanız. Olması
gereken yer diyorum. Çünkü inatla oranın altında tutuyorsunuz.

Enflasyonun %120 olduğu yerde Faiz %14’te TUTULMAZ. Yapmayın!

3)   En sonunda:

a) Ya Faizi Arttırmak zorunda kalacaksınız. b) Ya SUPER-BONO
çıkarmak
zorunda kalacaksınız.

Türkiye de bu geçen zamanda Enflasyon altında ezildiği ile kalacak.

Politikanız NET olarak yanlış. YAPMAYIN… Daha ne diyeyim YAPMAYIN…”

*******************************

Faizi Artırırlarsa

RTE’ninfaiz
sebep enflasyon sonuçtur”
tezi ve “Nas var” söylemiyle ekonomimiz
bir çıkmaz sokak içine saptı.

Prof. Dr. Özgür Demirtaş, bu çıkmaz sokaktan çıkabilmek için iktidarın politika faizini yükseltmek,
faizleri enflasyon oranına yaklaştırmak zorunda kalacağı kanaatinde.
Diğer
birçok ekonomi uzmanı da benzer görüşü savunuyor.

O zaman
biz Eylül 2021 ayından bu yana altı buçuk ayda dolar kurunu 8 TL’den 15
TL’ye; bir litre motorini 7,5 TL’den 22,5 TL’ye neden çıkardık?
Neden bir
yıllık üretici fiyat artışlarını yüzde 120’lere
yükselttik; İnsanlarımızın
en az yüzde 90’ını bir iki kademe fakirleştirdik?

Faiz yükseltilirse de bu çektiklerimiz geri gelmeyecek. Muhtemelen kurlar düşmeyecek, fiyatlar
inmeyecek. Ancak kurların ve enflasyonun yükselmesi duracak.

Bunu
biliyoruz, çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan bir sene kadar önce Naci
Ağbal’ı Merkez Bankası Başkanı
olarak atadığında, yüksek faizi “acı
ilaç”
kabul ettiği dönemde bu tecrübeyi yaşadık. O zaman faizleri
yükselttiler, kur ve enflasyon artışı durdu.

Ağa ile
marabanın bir iddia sonucunda ilk hale gelince, “biz bu b..’u neden yedik?”
dedikleri hikâyedeki gibiyiz.

Faizler resmen yükseltilirse, ekonomide savrulma duracak, kısmi bir normalleşme ve
dengelenme
olacak.

Ama bizler
madem bir sene önceki politikaya dönecektik, halkımız bunca ceremeyi
niye çekti?”
diye soracağız.

14 Mart Tıp Bayramı ve Tıbbiyeli Hikmet

0

Her yıl Mart ayının 14’ünde kutlanan Tıp Bayramı,  Türkiye’de tıp alanında çalışanların
hizmetlerinin anıldığı, hizmet sorunlarının tartışıldığı, bilime ve ülke
sağlığına katkılarının ödüllendirildiği bir anma ve kutlama günüdür. Özellikle
pandemi sürecinde doktorlarımızın ne kadar fedakârca çalıştıklarına, bu yolda
hayatlarını hiçe saydıklarına ve çok sayıda doktorumuzun canlarını verdiklerine
tanık olduk. Bu nedenle 14 Mart Tıp Bayramları ayrı bir anlam ve önem kazandı.

Peki, neden Tıp Bayramı, 14 Mart’ta kutlanıyor? 14 Mart
1827, “Tıphane-i Amire” ve “Cerrahhane-i Amire” adlı tıp
okullarının açılış tarihidir. 14 Mart 1827’de, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı
Mustafa Behçet’in önerisiyle ilk cerrahhane, Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı
Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulmuştur.  Bu tarih, Türkiye’de modern tıp eğitiminin
başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Tıp Bayramı ilk defa, Birinci Dünya
Savaşı sonunda İstanbul’un işgal edildiği günlerde yabancı işgal kuvvetlerine
karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılının 14 Mart’ında
gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet (Boran)’ın
önderliğinde, tıbbiyeliler işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü
doktorları da destek vermiştir. Böylece Tıp Bayramı, tıp mesleği mensuplarının
yurt savunma hareketi olarak başlamıştır.

1929-1937 yılları arasında 12 Mayıs günü Tıp Bayramı olarak
kutlanmıştır. Bu tarih, Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp
derslerinin başladığı tarih olarak kabul edildiği için Tıp Bayramı yapıldı.
Ancak zamanla bu uygulamadan vazgeçildi ve yeniden 14 Mart Tıp Bayramı oldu.
1976’dan beri sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart’ı içine alan hafta boyunca
kutlama yapılmakta ve bu hafta Tıp Haftası olarak kabul edilmektedir.

Dünyada da benzer kutlamalar vardır. ABD’de ameliyatlarda
genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü;
Hindistan’da ünlü doktor Bidhan Chandra Roy’un doğum (ve aynı zamanda ölüm)
yıldönümü olan 1 Temmuz günü “Doktorlar Günü” olarak kutlanmaktadır.

Tıbbiyeli Hikmet

Askeri Tıbbiyeliler, ülkemizdeki, modernleşme ve
milliyetçilik çalışmalarında da öncülük yapmışlardır. 1912’de Türk Ocağı’nın
kuruluşunda, Çanakkale Savaşları’nda ve İstiklal Harbi’nde de Askeri
Tıbbiyelileri en ön saflarda görüyoruz. 
İstanbul’daki Askeri Tıp Okulu öğrencileri, İstiklal Harbi başlamadan
önce Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta vatanın işgalini önlemek için bir  kongre toplayacağını ve “Gençlerin de
görüşlerini almalıyız” davetini 
öğrenince kongreye en az 3 öğrenci arkadaşlarının katılmasını  isterler. Fakat aralarında ancak 9,5 lira,
yani bir arkadaşlarına yetecek kadar yol parası toplayabilirler. Bunun üzerine
kendilerini temsilen Hikmet Bey’i Sivas Kongresi’ne delege olarak gönderirler.

Tıbbiyeli Hikmet, 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’ne
Askeri Tıbbiyelerin temsilcisi olarak katılır. Kongrede bazı delegelerin,  imparatorluğun aciz, devletin başsız,
ordusuz, silahsız oluşu yanında işgal devletlerinin ordularının kuvvetli ve
silah güçlerinin üstün olduğunu öne sürerek ABD veya İngiltere’nin mandası olma
(boyunduruğunu veya himayesini kabul etme) eğiliminde olduklarını görünce
Tıbbiyeli Hikmet söz alır ve şunları söyler: “Beyler! Delegesi bulunduğum Türk
gençliği,  beni buraya bağımsızlık
yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz. Eğer
manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder ve kınarız.
Eğer manda fikrini kabul ederseniz sizleri hain ilan ederiz.“ Konuşmasını
tamamladıktan sonra Mustafa Kemal ‘e de dönerek aynı kararlılık ve heyecanla; ”
Paşam, siz de manda fikrini kabul ederseniz sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i
vatan kurtarıcısı olarak değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve
lanetleriz” der.

 

Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gencin çıkışını çok beğenir,
hatta mutlu olur) ve o meşhur cevabı verir: “Evlat içiniz rahat olsun. Biz
azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de yok.
Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm! Beyler gördünüz mü, muhtaç
olunan kudret gençliğin asil kanında zaten mevcut. Gençler, vatanın bütün umut
ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.” Mustafa
Kemal’in bu sözleri üzerine Hikmet Bey yerinden fırlar “Varol Paşam” diyerek
coşkuyla Mustafa Kemal’in elini öper, o da onu alnından öper.

Büyük Millet Meclisi kurulunca;  Tıbbiyeli Hikmet arkadaşı Yusuf (Balkan)’la
birlikte Askeri Tıbbiye’deki öğrenimini gönüllü olarak yarıda bırakarak
Ankara’ya gelir. İki arkadaş Cebeci Asker Hastanesi’nde görevlendirilir. Daha
sonra Sıhhiye Subayı olarak Büyük Taarruz’a katılır, zaferden sonra İstanbul’a
dönerek Tıbbiye’deki öğrenimini tamamlar. Arkadaşı ile birlikte Üsteğmen
rütbesiyle mezun olurlar. Sonrasında yurt çapında birçok askeri birlikte Askeri
Tabip olarak görevini ifa eder ve Albaylığa kadar terfi eder.

Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa yakınındakilere ve meclis
İdarecilerine ”Bize Sivas kongresinde çok güzel yol gösteren Tıbbiyeli genç
vardı, onu bulun Mebus yapalım, vatana hizmet eder ” der. Bu teklif kendisine
ulaştırıldığında; ”Paşamın ellerinden öperim. Kendisine söyleyin burada ülkeme
daha yararlı oluyorum ” demiş. Bazı kaynaklarda bu cevap kendisine
aktarıldığında Mustafa Kemal’in gururla ve keyifle “Ben o değerli çocuktan
böyle bir cevap bekliyordum”  dediği
aktarılmaktadır.

Tarihi boyunca Türk milletinin sağlığı yolunda büyük
hizmetler ifa eden ve Cumhuriyetimizin banisi aziz Atatürk’ün “Beni Türk
hekimlerinize emanet ediniz” diyecek kadar güvenini kazanan yiğit ve fedakâr
doktorlarımızın onur günü olan 14 Mart Tıp Bayramı’nı, şükran duygularımla
kutluyorum, çalışmalarında başarılar diliyorum. Vatan size minnettardır.

Sağlık, Yılan ve 14 Mart

Sağlık ile ilgili meslekler olan
hekimlik, eczacılık ve veterinerlik mesleklerinin sembolünde yılan vardır. Bu
hayvan, çeşitli çizim şekilleriyle sağlık konusundaki iş ve mekanlarda
kullanılmıştır, kullanılmaktadır.

Yılan yer altında yaşaması,
derisini değiştirerek kendisini yenileme gücünde olduğuna inanılması gibi
özellikleriyle, insanoğlu tarafından her zaman esrarengiz yaratık olarak görülmüştür.
Efsane, masal ve hikayelerde ya olumlu yönüyle kuvvet, kudret, zenginlik ve şifayı
temsil etmiş ya da olumsuz şekliyle; tehlike, şeytanlık, zehri ve ölümü temsil
etmiştir. Bazı toplumlarca çok uzun ömürlü olduğuna inanılmış, 100 yıl
yaşadıktan sonra da ömrünü ejder olarak sürdüğüne inanılmıştır. Mitolojik bir
yaratık olarak destanların konusu olmuş, resim ve heykellerde kullanılmıştır.
Hint’te, Çin’de, Orta Asya Türklerinde, Perslerde, Sümer – Mısır – Grek – Roma –
Bizans toplumlarından, Orta Amerika Aztek medeniyetlerine kadar, yılan / ejder
figürlerini görmekteyiz. M.Ö. 10. Yüzyıla ait Urfa Göbeklitepe kalıntılarında
da yılan belirgin bir figür olarak kullanılmıştır. Yani ilkel kabilelerden,
kadim medeniyetlere kadar, insanlık tarihi boyunca bu hayvan esrarengiz yönüyle
ya korkulan ya da iyilik beklenen sembolik bir özellik taşımıştır.

Eski Grek Mitolojisinde sağlık
tanrısı Asklepios’tur. Elinde yılan sarılmış bir asa ile sembolize
edilir. Askalabos Yunanca’da yılan demektir. Tanrının şifa verici gücü olarak
inanılır. Hekim de yılan gibi sessiz olmalı, sır saklamalı, sabır ve sükunetle
hareket etmelidir. Asa hayat ağacını sembolize ettiği gibi, hekimlik
öğretisinin ömür boyu sürdüğüne, öğrenme ve tecrübenin hayatın sonuna kadar
devam edeceğine işaret eder. Hekimler Asklepionlarda çalışır. Bunlardan
Bergama’daki günümüze kadar ayakta kalmış olanlardan bir tanesidir. Burası
hekimliğin babası sayılan ve M.Ö. 5. Yüzyılda’ yaşamış olan Hipokrat’ın da
çalıştığı yerdir. Hipokrat hastalık ve tedavi anlayışına doğa üstü güçler
yerine, akla dayanan bir yaklaşımı kazandırmıştır. Hasta eden etken ile bedenin
mücadelesini önemsemiş, hekimin, hastanın tabiatını gözeterek beslenme, banyo
tedavileri, kusturma veya ishal yapma, hacamat gibi uygulamaları ile hekimliğe
güven ve saygınlık kazandırmıştır. Hekimin ilk önceliğinin ise ‘önce zarar
vermemek’
olduğunu önemsemiştir.

Büyük hekim Galenos da M.S 1.
Yy’da Bergama’da hekimlik yapmıştır. Hipokrat’ın bilgilerini yeniden
düzenlemiştir. Ona göre kan, safra, kara safra ve balgam arasındaki dengesizlik
hastalık sebebidir ve şifa bunlar arasındaki dengeyi sağlamakla bulunur.
Bergama’daki yılanlı sütun onun zamanında dikilmiştir. Galenos İslam Dünyasında
da Calinus olarak bilinir. Anatomi, fizyoloji ve farmakoloji ile ilgili
eserleri Arapçaya çevrilmiş ve İslam tıp dünyasına etkisi olmuştur. M.S 11.
Yy’da yaşayan İbn-i Sina bunlardan biridir. Avrupada kilise ve papazların
hekimliği şeytanlaştırdığı, tedavi için ilaca başvurmanın büyük günah sayıldığı
bu dönemde, Horasan’da doğan ve Türkistan’da hekimlik yapan İbn-i Sina yazdığı
5 ciltlik KANUN isimli eseriyle 1900’lere kadar hekimliğin üstadı sayılmıştır.
Onun da “İlaç, hekim tavsiyesine uygun kullanılırsa tedavi eder, aksi halde
hasta eder.”
gibi özlü sözleri vardır.

Modern manadaki ilk Türk tıp
eğitim kurumu Sultan II. Mahmut tarafından 14 Mart 1827’de açılmıştır.
Öğrencilerin yakalarına da yılanlı rozet takılmıştır. İlk tıp bayramı kutlaması
ise 14 Mart 1919’da İstanbul’un işgalini protesto amacı da güdülerek
yapılmıştır. 3. Sınıf öğrencisi Hikmet Boran başkanlığındaki komitenin organize
ettiği bu kutlamaya, Dr. Akil Muhtar, Dr. Besim Ömer, Dr. Fevzi İzmidi
gibi paşalar da katılmış ve çok dikkat çekmiştir.

Hekimlik, yaptığı hizmet şekliyle
insanlık tarihinden beri var olan, bu işi yapanların hep saygın olduğu,
kutsallık da atfedilen bir meslek olmuştur. Bu vesileyle tüm hekimlere ve
sağlık çalışanlarına, Covid 19 büyük salgınının şu son günlerinde sağlıkta ve
iyilikte yaşayacakları nice bayramlar dilerim.

Yemen’de Yıkılan Sadece Taş mı?

Haberlerde dün kısa bir alt yazı geçti, “Yemen’deki Türk
Şehitliği’ne İran yanlısı isyancı güçler saldırdı.”

Böylesi durumlar için dilimizde güzel bir söz vardır:
“Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” diye.

Benim aklıma da direkt olarak bu söz geldi.

İran yanlısı gruplar durduk yere 2011’den beri orada duran
Türk şehitliğine niye saldırırlar?

Şehitlik dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 2011
yılında törenle açılmış. Açılışta hiç kimse protesto bile etmemiş. Zaten
oradaki Türk şehitliğini protesto etmek ya Yemen tarihini hiç bilmemeyi
gerektirir, ya da Yemen dışından geldiğinizi gösterir.

Çünkü Yemen ilk olarak 1174 tarihinde Türk hâkimiyetine
giriyor. Eyübî Türk Sultanı Selâhattin Eyubi, kardeşi ‘Turan Şah’ı Yemen’i
fethetmekle görevlendiriyor ve daha sonrasında Yemen Türk Atabeylikleri ve
Sultanlıkları yönetiminde uzun yıllar ferah ve mutlu bir yaşam sürüyor.
Portekiz işgaline karşı Memlük Türkleri tekrar geliyor, Yavuz Sultan Selim
zamanında ise Osmanlı Devleti’ne katılıyor. Mondros ateşkes antlaşmasına kadar
da yeniden bilfiil Türk idaresinde kalıyor. Lozan Antlaşmasıyla da Yemen’deki
varlığımız hukuken sona eriyor. Yani 1923 – 1174 = 749

Neredeyse 750 yıl çeşitli Türk devletlerinin idaresinde
kalmış stratejik bir ülke.

Yemen’de hiç kimse diyemez ki ‘benim sülalemde Türk soylu
kimse yoktur’ diye. O kadar basit yani…

Dahası belki de bu yüzden diğer Arap kardeşlerimiz Lawrence
ile bir olup Mehmetçikleri şehit ederken; Yemen Emiri İmam Yahya 1’inci Dünya
Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti’ne sadık kalan belki de tek Arap emirliği.
Bunu da bir kıyıya not etmek lazım. Savaşın son anına kadar Mehmetçik ile omuz
omuza İngilizlere karşı savaşıyorlar.

Bu nedenle Mehmetçik de Yemen’i vatan kabul ediyor ve meşhur
Muş türküsündeki gibi giden gelmese de Yemen çöllerine şehit olmaya gidiyor…

Hal böyle iken eniştemiz bizi niye öptü öyleyse?

Yemen nüfusunun % 35’i şii ve % 65’i sünni. İran bir süredir
Rusya’nın teknik ve askeri desteğiyle bölgede organize ettiği Husiler adlı
teröristleri himaye ediyor. Ve bu isyancılar Yemeni tekrar bölünme noktasına
getirmek için oldukça kanlı saldırırlar düzenliyorlar. Suudi Arabistan ise
sünni grupları terörize ederek karşılık veriyor.

Türkiye basını ise bu kardeş kavgasını olabildiğince
görmezden gelerek Türk halkına duyurmamaya adeta özen gösteriyor. Oysa
Ukrayna’da ölen nasıl insan ise Yemen’de ölenler de insan. Ukrayna bizim için
ne kadar önemli ise Yemen de o kadar önemli (pek farkında olmasak da).

Hatta basınımız olayları o kadar perdeliyor ki, Husilerin
Türk şehitliğini dozerler yıkmaya kalkmasını bile alt yazı ile verme gafletinde
bulunuyor.

Haydi bizim basın durumun vahametinin farkında değil, her
şeye yalan yanlış atlayan sosyal medya hesapları bile duyarsız.

Türk halk müziğinde Arap yarımadası için söylenmiş kaç türkü
vardır ‘Yemen Türküsü’ kadar bilinen? Bu bile ışık yakmıyor beyinlerine…

Neyse eniştenin öpme mevzuna geri dönelim biz yine…

Görüntüleri youtube’de izleyince kan beynime sıçradı. Eli
kalaşnikoflu iki kişi ve bir kepçe operatörü Türk şehitliğini talan ediyorlar.
Orada yıkılan sadece bir taş parçası değil. Türk milletinin Yemen’deki 750
yıllık geçmişidir aynı zamanda. Yemenli kardeşlerimizle olan 850 yıllık
dostluğumuzdur da…

Dış İşleri Bakanlığı’nın kınamasıyla geçiştirilecek bir konu
değildir.

Bu saldırının arkasındaki güç bellidir.

İran bu uyarıyı neden yapmıştır? İran’a bu talimatı kim,
neden vermiştir? Bunların üzerinde durulması gerekmez mi?

Yoksa iki baldırı çıplağın bu saldırıyı ‘hayal bile’
edemeyeceğini herkes biliyor.

Husiler, İran ve Rusya toprağın altındaki şehit Türklerin
bile varlığına bu kadar nefretle bakıyorsa, ya şu an toprağın üstündeki
‘bizler’ için sizce neler düşünüyordur?

Karabağ’ın Azerbaycan tarafından kurtarılışı savaşında Rus
medyasında hakkımızda çıkan haberleri perdelemekle Rusların ve müttefiklerinin
hakkımızdaki düşüncelerini değiştiremezdiniz. Zaten değişmedi de. Sadece Türk
halkını kandırdınız.

Hatta sanki Rusya, Azerbaycan’ın Karabağ’a geri almasına göz
yummuş gibi verdiniz haberleri. Ama Rus ve İran basını öyle demiyordu. Yalan
mı?

Beyler, sadece ‘Sputnik News’ izleyip ardından her akşam TV
kanallarında Ukrayna konusunda ‘sallayan’ sözüm ona strateji uzmanları biraz da
buna kafa yorsanız…

Rus seviciliği de bir yere kadar.

Gerçekler elbette gün yüzüne, bir şekilde çıkar.

Sarı Saçlı Mavi Gözlü Çocuklar da Ölür

 Rusya, dünyanın tüm uyarılarına rağmen Ukrayna’nın
topraklarını 24 Şubat tarihinden
itibaren zorbalıkla işgal etmeye başladı.

Daha önce
Kırım’ı işgal ederek büyük devletlerin
nabzını yoklayan Rusya,  AB ve ABD nin
pısırık, vurdumduymaz ve korkak tutumlarından cesaret alarak, Ukrayna’yı
 tamamen işgal etmeye başladı.

Rusya’nın bu
kararında, ABD’nin ve AB’nin Ukrayna’yı kendi menfaatleri uğruna Nato’ya ve BM
alma planı da kışkırtıcı rol oynamıştır. Çünkü ABD Ukrayna’yı Nato’ya üye yaparak
Rusya’nın burnunun dibine üs ve füze kurmayı planlamaktadır.

Bat;ı
kalleş, ikiyüzlü, menfaatçi, dönek ve korkak olduğundan
Ukrayna Cumhurbaşkanı
Volodimir Zelenskiy’i önce kışkırttılar, sonra da ufak tefek vaatlerle tamamen yalnız
bıraktılar.
Zelvenskiy ve halkı; vefalı, vatanperver ve kahramandır.
Topraklarını savunmada büyük bir kararlılık göstermektedirler. Fakat oyuna
gelerek Rusya’ya adeta yem edilmişlerdir.

Aslında
en büyük kahramanlık; toprağını kaybetmemek ve halkını zulüm ve ölümden
korumaktır. Fakat şu an şartlar eşit değildir. Ukrayna halkı işgal altındadır
ve halkına soykırım uygulanmaktadır.

Oysa
zamanında Nato’ya ve AB’ye girmeyeceğini, bağımsız kalacağını ilan etseydi bu
felaketleri yaşamayacaklar, topraklarını da kaybetmeyeceklerdi. Volodimir
Zelvenskiy bu doğrultuda bir karar vermediği sürece, toprakları işgalden ve
halkı felaketten kurtulamayacaktır.

Çünkü
Rusya, burnunun dibinde Nato füzelerini görmek istememektedir. ABD ise
Ukrayna’yı perişan etme uğruna kendi menfaatleri için kullanmaktadır.
Dünya, Kırım’ın
işgalinde Rusya’ya karşı kararlı ve caydırıcı tavır alsaydı, Ukrayna felaketi
yaşanmazdı. Rusya Karadeniz’i hâkimiyetine almaya kararlıdır. O yüzden
öncelikle
Kırım’la Donbas bölgelerini alıp aradaki boşluğu kapatma niyetindedir.

            Dünya bu duruma seyirci kalmakta, yaptırım ve kınamanın
ötesine geçememektedir. Türkiye’nin arabuluculuğunu da istememektedir. Çünkü
batı, ikiyüzlü ve kıskançtır. Kaprisleri ve çıkarları uğruna insanların ölümüne,
çocukların felaketine zemin hazırlamaktadır. Bunlara rağmen Rusya Dışişleri
Bakanı Sergey Lavrov ve Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, Dışişleri
Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ev sahipliğinde Antalya’da bir araya geldi. Çünkü İki
ülkenin de tek güvendiği ülke Türkiye dir.

Ancak
toplantıdan iki ülke arasındaki sorunun çözümüne yol açacak ya da kapsamlı bir
ateşkesi doğuracak bir sonuç çıkmadı. Çünkü Rusların istediği; “Kırım ve
Dombas’ın Rusya’ya verilmesi, Ukrayna’nın Nato ve AB ye üye olmaması” dır. Ukrayna’nın
bu şartları kabul etmesi mümkün değildir. Oysa Ukrayna zamanında tarafsız
kalacağını ilan etseydi Kırım ve Dombas bölgesi de elinden çıkmayacak, bütün bu
felaketleri yaşamayacaktı.

Rusya
acımasız ve tavizsizdir. Kendi ırkından da olsa Ukrayna’ya acımamıştır. Bu
saatten sonra dedikleri olmadığı sürece Ukrayna daha çok acı çekecektir. Zelvenskiy
Batının tuzağına düşerek, halkının göçüne ve çocukların ölümüne ülkesinin
yakılıp yıkılmasına itilmiştir. Nitekim hastaneler bile vurulmakta, hasta, yaşlı,
kadın ve çocuklar hunharca katledilmektedir. Bu tavır daha acı olayların
yaşanabileceğinin işaretidir.

Batının
yaptığı tek şey, ufak tefek silah yardımlarıyla Ukrayna halkını kışkırtarak soykırıma
sürüklemektir. Ukrayna’nın Rusya ile eşit şartlarda mücadele edecek silah
üstünlüğü yoktur. Batı uçak bile vermemektedir.

Yıllarca
Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de ve başka Ortadoğu ülkelerinde yaşanan savaş ve
acıların sebebi de Batıdır. İsrail tankları önünde ezilen, kurşunlanan, denizde
boğulan körpecik çocukları görmezlikten gelen Batı, Ukrayna halkına ve
çocuklarına güya bağır açmaktadır. Oysa çocuk her yerde çocuktur. Korunup,
kollanıp gözetilmesi gerekir. Saçının rengi, gözlerinin mavi olması bir şeyi
değiştirmez.

Nitekim
Türkiye, her mülteciye, her mağdur çocuğa sıcacık kucak olmuştur. Filistin’de
“sizi Allah’a şikâyet edeceğim, diye Batıya sitem eden kara gözlü çocuğun da,
Ukraynalı mavi gözlü çocuğun da umudu ve şefkat kucağı Türkiye’dir. Ukrayna,
halkına Türkiye ye güvenmelerini ve gitmelerini salık vermektedir.

Şu iyi
bilinmelidir ki, Batıda insan hakları ve sevgisi, merhamet, vicdan vb. diye bir
müspet duygular yoktur. Çıkarı her şeyin üstündedir. Ukrayna’ya bağır açması da
yaptığı kalleşliklerin ve ikiyüzlülüğün bir nebze hafifletilmesidir. Buna
rağmen bu dalkavuklukları fazla sürmeyecektir. Yeri geldiğinde Ukrayna
göçmenlerini de yüzüstü bırakacaktır.

Ukrayna
batıdan umduğu yardımı ve vefayı görememenin hayal kırıklığı içindedir. Anneler,
yaşlılar, çocuklar aç susuz sığınaklarda ya da yollarda perişan haldedir.
Babalar ülkelerini savunma uğruna sokak savaşlarına ve ölüme hazırlanmaktadır.

Batının
yaptırımları Putin’i durduramayacaktır. Gözü dönmüş, hırsı ve kini tavan
yapmıştır. Kendi yaralı askerlerini bile acımasızca öldürten bir lider, dünyanın
korkulu rüyasıdır. Ukrayna halkının vatanlarını savunma uğruna büyük bedeller
ödeyeceği bellidir.

Vatanını ve
erkeklerini gözyaşları içinde terk eden kadınlar, geride bir enkaz ve belki de
bir daha göremeyecekleri topraklarını, babalarını, kocalarını, evlatlarını
bırakmaktadırlar.

Sarı saçlı
mavi gözlü çocuklar, her gün daha fazla ölmektedir. Yollarda, sığınaklarda,
hastanelerde… Savaşın ve Batının kanunu budur. Ülkeleri işgal et, böl parçala
soy kırım uygula… Bunu şu an en iyi anlayan ülke sanırım Ukrayna’dır. İhanete
uğramanın, işgalin ve soykırımın bedelini canları ve topraklarını kaybederek
ödemektedir…

Çocuklarının
gözlerinin mavi olması, acı gerçeği ve dünyanın merhametsizliğini
değiştirmemektedir maalesef…

Sevgiyle
kalın…

Mecburi Bir Yazı

Gücüm kalmadı artık
korkuyorum, başıma bir şey gelirse: (çok mücadele verdi ama kaybetti) diye
yazar mısınız?”

 

Yukarıdaki sözler sosyal medyadan yazılarımı okuyup acaba
derdime bir çare olur mu diye benimle iletişim kuran 9 yıl önce boşanmış ama
halâ eski eşinin kendisini psikolojik baskı altında tutan, doğup büyüdüğü,
evlenip yuva kurduğu şehri terk edip izini kaybettirmeğe çalışan bir kadına ait.

 

Aslında bu tür yazılar yazmanın yabancısıyım, bugüne kadar
böyle konularda bir yazım olmadı.

Ancak mağdurun:

 

“Gücüm kalmadı artık
korkuyorum, başıma bir şey gelirse (çok mücadele verdi ama kaybetti) diye yazar
mısınız
?”

 

Sözü içimde büyüdü, büyüdü inanın ki vicdanen rahatsız olmaya
başladım ve bu yazıyı yazmaya kendimi mecbur hissettim.  

 

Gün geçmiyor ki, haberlerden bir kadın cinayetine şahit
olmayalım.

 

Ve biliyorum ki öldürülen her kadının kendi içinde yaşadığı
ama topluma yansımayan nice nice acılı hikâyeleri var.

 

Yazılan her acılı hikâyenin ardından: “Biz böyle değildik bize ne oldu…” cümleleri dökülür oldu
dudaklardan.

 

Türkün tarihinde ve töresinde bildiğim kadarıyla kadın
cinayetlerinin yeri yoktur. Toplum arabeskleştikçe(Kültürel yozlaşma) kadın
cinayet haberlerine de gittikçe alışır olduk. Alışır olduk diyorum, gazetelerin
3. Sayfasında yayınlanan kadın cinayet haberlerine artık o sayfalarda da
rastlayamıyoruz.

 

Kadın cinayetlerine gecekondulaşma, iç göçler dolayısıyla
büyük şehirlerin kozmopolitleşmesi, alt ve üst gelir guruplarının arasındaki
mesafenin gittikçe açılması, değişen toplum yapımıza karşı kanunların yetersiz
kalışı gibi sebepler sayabileceklerimden birkaçı.

 

Düşünün bir kere… şiddetli geçimsizlik, eşler arasında
kıskançlık, içki ve kumar yüzünden ayrılan eşlerin akıbetlerini. Arada bir de
çocuk varsa o da ayrı bir felâket.

Her kadın baba ocağına geri dönemiyor, dönse bile eğer
kendisini koruyacak kadar arkası yoksa psikopat, ruh hastası kocanın fiziksel ve
psikolojik şiddeti devam ediyor.

 

Hülasa toplumumuzda kangren olmuş bu meselenin yetkili
organlarca bir şekilde masaya yatırılıp çözülmesi gerekiyor. Aksi takdirde ihmaller
zincirinin bir halkasına da bu kadın cinayetleri eklenmiş olacak.

 

Diliyorum ki; Allah bana “Çok mücadele etti ama kaybetti” yazısını yazdırmasın.

 

Sağlıklı Kalın.

Kabulünün 101. Yılında İstiklâl Marşı Nasıl Doğdu?

0

Eserlerinde, çöküş sürecindeki
Osmanlı toplumunu, Osmanlının son zaferi olan Çanakkale Zaferindeki Mehmetçiğin
büyük kahramanlığını anlatan “Çanakkale Şehitlerine” destanını yazan  Mehmet Âkif’in Milli Mücadele’ye en büyük
desteği,  İstiklal Harbi’ni yürüten
kahraman ordumuzun ve milletimizin maneviyatını 
yükselten “İstiklâl Marşı”nı yazmasıdır.

                İngilizlerin
himayesindeki Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmış ve batı illerimizi
birer birer işgal etmeye başlamıştır. Türk milleti, bu gelişmeler üzerine
hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma korkusuna kapılmıştır. Bu
korku, vatanı, bayrağı ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı
devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları,
İstiklâl Savaşı’nın meşalesini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da böyle bir atmosferde
yaktılar. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler,
binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden milli bir ordu
kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu bu korku ve
umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve
başarmanın ilk şartı, özgüveni sağlamak ve moral gücü yükseltmekti. Savaşacağımız
düşman hem sayıca, hem de silahça bizden üstündü. Karşımızda dünyanın en gelişmiş
savaş teknolojisine sahip ülkelerin orduları ve onların desteklediği Yunan
orduları vardı. Anadolu’nun üçte ikisi düşmanlarca işgal edilmişti. İşte
İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı.

                 Milletin ve ordunun acilen maneviyatını
yükseltecek bir milli marşa ihtiyacı vardı. Milli bir marş yazdırılmasına karar
verildi. Garp Cephesi Erkân-ı Harbiye Reisi Kurmay Başkanı olan İsmet Bey
(Paşa), Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’u ziyaret etti ve Fransızların Marseyyez’i
gibi orduya milli heyecan verecek bir millî marş yazdırılması konusunda anlaştılar.
Rıza Nur, İsmet Bey’i bu işlere bakan Orta Tedrisat Müdürü Kâzım Nami (Duru)
Bey’e gönderdi. Kâzım Nâmi Bey, bu olayı hatıralarında şöyle anlatır:

                “Bir
gün orta tedrisat müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına
koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkân-ı Harbiye albayı girdi.
Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim, buyurunuz dedim. Bu zat “Ben Garp
Cephesi Erkân-ı Harbiye Reisi İsmet” dedi. Kendisini masanın önündeki iskemleye
buyur ettim, oturdu. “Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik,
bir İstiklâl Marşı istiyoruz. Bunun güftesini, bestesini ayrı ayrı müsabakaya
korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz.” dedi. Emirlerini hemen
yapacağımı söyledim. 7 Kasım 1920 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de “Türk
şairlerinin nazar-ı dikkatine – Maarif Vekâleti’nden” başlıklı bir ilanla,
İstiklâl Marşı Yazma Yarışması’nın düzenlendiği ve gönderilecek eserlerin 23
Aralık 1920’de Maarif Vekâleti’ne teslim edilmesi istendi. İlanda eserlerin
edebî bir heyet tarafından değerlendirileceği, kazanana 500 lira mükâfat
verileceği, bestesi için de ayrıca müsabaka açılarak kazanana 500 lira
verileceği bildirildi. O sıralarda Dr. Rıza Nur’un yerine Maarif Vekilliğine
getirilen Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ise, millî marş yazabileceği tahmin
edilen şairlere mektup göndererek yarışmaya katılmaya davet etti. larını
duyurmuştur.

                O
gün için Ankara’da 140 liraya bir çiftlik almak mümkündür.  Mehmet Âkif, kazanacak şaire nakdî bir
mükâfat vaat edildiği için “para ile milli marş yazılmaz” düşüncesiyle bu
yarışmaya katılmadı. O anda cebinde bir milletvekili arkadaşından borç aldığı
iki lira ve üzerinde yamalı bir pantolon vardır. O soğuk Ankara kışında sırtına
giyecek bir paltosu yoktur. Ama O, yine de milli marş için para almayı şerefsizlik
saydı. İşte İstiklal Marşı, böyle engin bir ruhun ilâhî coşkusundan doğmuştur. 

                Yarışmaya
724 şiir katıldı. Edebiyatçılardan oluşan seçici kurul, bu şiirlerden hiç
birini milli marş olmaya layık bulmadı. Bu şairler içinde İstiklal Harbi’nin
komutanlarından Kazım Karabekir bile vardı. Milli Şairimiz Mehmet Akif’in
yarışmayaya para ödülü olduğu için katılmadığını öğrenen Atatürk’ün talimatı
üzerine, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey harekete geçti.  Araya Âkif’in yakın arkadaşı Hasan Basri
(Çantay) Bey’i soktu. Ayrıca şu mektupla Âkif’i yarışmaya katılmaya davet etti:  “Pek aziz ve muhterem efendim, İstiklâl Marşı
için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok
tedbirler vardır. Zatı üstadânelerinin matlûb şiiri vücuda getirmeleri maksadın
husûlü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişenizin icap ettiği ne varsa
hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehiç vâsıtalarından mahrum
bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve
tekrar eylerim.”

                Âkif,
“kazandığı takdirde mükâfatı istediği hayır kurumuna bağışlayabileceğini”
belirten bu mektup üzerine İstiklâl Marşı yazma yarışmasına katılmaya karar
verdi. Âkif, 1920 yılının sonlarında ikamet ettiği Taceddin dergâhında ve
Ankara’nın o soğuk ve o çok heyecanlı günlerinde İstiklal Marşı’nı aziz ve
şanlı bayrağımızın ruhaniyetine sığınarak yazdı. Âkif’in, Taceddin Dergâhı’nın
manevi ikliminde yazdığı bu milli marşa, İstiklâl Harbi’nin o kan ve barut
kokan günlerinde, bağımsızlığını kaybetme korkusu içinde olan ordumuza ve
milletimize umut, moral ve heyecan verecek bir hitap kelimesi ile başlaması
gerekiyordu.  Mehmet Âkif, ilk mısrayı
yazdıran duyguyu yakın arkadaşı Eşref Edip’e şöyle anlatır: “Boş odaya
girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımda bir müslüman daha yaşadı mı diye
düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken Peygamber
Efendimizin Mekke’den Medine’ye yanında sadece Hz. Ebubekir ile Hicret’ini
hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Sevr Mağarası’na sığındıklarında
Hz. Ebubekir’in endişelendiğini fark edince “Korkma ey Ebubekir! Allah
bizimledir.” deyişini hatırladığım zaman Peygamberimizin daha büyük bir
zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve bunun üzerine marşı yazmaya ‘Korkma!’
diyerek başladım; Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak/ Sönmeden
yurdumun üstünde tüten en son ocak. ”

                Şairin
kahraman ordumuza ithaf ettiği İstiklâl Marşı, on gün aralıksız çalışılarak
yazıldı ve 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı.
Marş, birden bire bütün vatan sathında bir inanç ve heyecan rüzgârı estirdi.
Türk milleti bu marş için,  “Büyük bir
milleti asırlarca ayakta tutacak kadar kuvvetli mısralarla örülmüştür” dedi. 12
Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’te Hamdullah Suphi Bey tarafından Mecliste
okunup ayakta dinlendikten sonra alkışlarla millî marş olarak kabul edildi. Büyük
şair, şaheserini bütünleyen örnek bir davranışı daha sergileyerek marş için
konan 500 liralık mükâfatı, Hilâl-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş
öğreten ve cepheye elbise diken Darü’l- Mesai Vakfı’na bağışladı.

            İstiklal Marşı, varlık-yokluk
mücadelesi veren bir milletin can suyu olmuş, dağılmaya yüz tutmuş milletin
aynı hedef doğrultusunda birleşmesini sağlamıştır. Bağımsızlığı bir ruh olarak
tarihte var olduğu günden bu yana yaşatan Türk milleti, esaret zincirlerini
paramparça ederek, kükremiş bir sel gibi önüne konan bentleri aşmıştır. Bunu
yaparken adeta milli bir yemin ederek İstiklal Marşı’nın sözlerinde hayat
bulmuştur. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal Atatürk
İstiklâl Marşı hakkında şunları söylemiştir: 
“Bu marş bizim inkılabımızı anlatır, inkılabımızın ruhunu anlatır. Bunu
ne unutmak ne de unutturmak lazımdır. İstiklal Marşı’nda, istiklal davamızı
anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim
yeri de burasıdır: ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/ Hakkıdır Hakk’a
tapan milletimin istiklâl!’ Benim, bu milletten asla unutmamasını istediğim
mısralar, işte bunlardır. Hürriyet ve istiklal aşkı bu milletin ruhudur.”

                Türk
İstiklâl Marşı, milli tarihimizin en önemli dönüm noktası olan İstiklâl
Savaşı’nda, hâkim olan psikolojiyi ve ruhu ortaya koyar. İstiklâl Marşı, Türk
milletinin sahip olduğu değerleri de bir bütün halinde ortaya koymaktadır. Bu
değerler;  “vatan, millet, bayrak, din,
hürriyet ve istiklâl”dir. Bu şiir, Bilge Kağan’ın Orhun Yazıtlarındaki hitabı,
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi gibi, bağımsızlığımızın tehlikeye düştüğü her
dönemde başvurulacak uyarıcı bir metindir. 
Bu şiir, o günlerin durumunu, duygusal atmosferini, karşı karşıya
kalınan tehlike ve tehditleri, bunlara karşı milletin yapması gereken
fedakârlığı  nesilden nesile aktaracak
olan bir edebi âbidedir.

                Türk
milletinin ve ordumuzun maneviyatını güçlendirmek amacıyla yazılan İstiklâl
Marşı, bir ümit ve cesaret şiiridir. Bu marş, yeni yetişen Türk nesillerine
millî şuurlarını kazandıracak en önemli eserdir. Kıyamete kadar yaşayacağına
inandığımız Türk milletinin bütün fertlerine her şeyden önce bayrak ve İstiklâl
Marşı’nın ihtiva ettiği anlam ve önemi öğretmeliyiz. Vatansız, bayraksız ve
İstiklâl Marşsız bir hayatın, aslında bir ölüm olduğu fikrini zihinlere
yerleştirmeliyiz.