Kabulünün 101. Yılında İstiklâl Marşı Nasıl Doğdu?

56

Eserlerinde, çöküş sürecindeki
Osmanlı toplumunu, Osmanlının son zaferi olan Çanakkale Zaferindeki Mehmetçiğin
büyük kahramanlığını anlatan “Çanakkale Şehitlerine” destanını yazan  Mehmet Âkif’in Milli Mücadele’ye en büyük
desteği,  İstiklal Harbi’ni yürüten
kahraman ordumuzun ve milletimizin maneviyatını 
yükselten “İstiklâl Marşı”nı yazmasıdır.

                İngilizlerin
himayesindeki Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmış ve batı illerimizi
birer birer işgal etmeye başlamıştır. Türk milleti, bu gelişmeler üzerine
hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma korkusuna kapılmıştır. Bu
korku, vatanı, bayrağı ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı
devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları,
İstiklâl Savaşı’nın meşalesini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da böyle bir atmosferde
yaktılar. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler,
binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden milli bir ordu
kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu bu korku ve
umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve
başarmanın ilk şartı, özgüveni sağlamak ve moral gücü yükseltmekti. Savaşacağımız
düşman hem sayıca, hem de silahça bizden üstündü. Karşımızda dünyanın en gelişmiş
savaş teknolojisine sahip ülkelerin orduları ve onların desteklediği Yunan
orduları vardı. Anadolu’nun üçte ikisi düşmanlarca işgal edilmişti. İşte
İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı.

                 Milletin ve ordunun acilen maneviyatını
yükseltecek bir milli marşa ihtiyacı vardı. Milli bir marş yazdırılmasına karar
verildi. Garp Cephesi Erkân-ı Harbiye Reisi Kurmay Başkanı olan İsmet Bey
(Paşa), Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’u ziyaret etti ve Fransızların Marseyyez’i
gibi orduya milli heyecan verecek bir millî marş yazdırılması konusunda anlaştılar.
Rıza Nur, İsmet Bey’i bu işlere bakan Orta Tedrisat Müdürü Kâzım Nami (Duru)
Bey’e gönderdi. Kâzım Nâmi Bey, bu olayı hatıralarında şöyle anlatır:

                “Bir
gün orta tedrisat müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına
koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkân-ı Harbiye albayı girdi.
Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim, buyurunuz dedim. Bu zat “Ben Garp
Cephesi Erkân-ı Harbiye Reisi İsmet” dedi. Kendisini masanın önündeki iskemleye
buyur ettim, oturdu. “Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik,
bir İstiklâl Marşı istiyoruz. Bunun güftesini, bestesini ayrı ayrı müsabakaya
korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz.” dedi. Emirlerini hemen
yapacağımı söyledim. 7 Kasım 1920 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de “Türk
şairlerinin nazar-ı dikkatine – Maarif Vekâleti’nden” başlıklı bir ilanla,
İstiklâl Marşı Yazma Yarışması’nın düzenlendiği ve gönderilecek eserlerin 23
Aralık 1920’de Maarif Vekâleti’ne teslim edilmesi istendi. İlanda eserlerin
edebî bir heyet tarafından değerlendirileceği, kazanana 500 lira mükâfat
verileceği, bestesi için de ayrıca müsabaka açılarak kazanana 500 lira
verileceği bildirildi. O sıralarda Dr. Rıza Nur’un yerine Maarif Vekilliğine
getirilen Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ise, millî marş yazabileceği tahmin
edilen şairlere mektup göndererek yarışmaya katılmaya davet etti. larını
duyurmuştur.

                O
gün için Ankara’da 140 liraya bir çiftlik almak mümkündür.  Mehmet Âkif, kazanacak şaire nakdî bir
mükâfat vaat edildiği için “para ile milli marş yazılmaz” düşüncesiyle bu
yarışmaya katılmadı. O anda cebinde bir milletvekili arkadaşından borç aldığı
iki lira ve üzerinde yamalı bir pantolon vardır. O soğuk Ankara kışında sırtına
giyecek bir paltosu yoktur. Ama O, yine de milli marş için para almayı şerefsizlik
saydı. İşte İstiklal Marşı, böyle engin bir ruhun ilâhî coşkusundan doğmuştur. 

                Yarışmaya
724 şiir katıldı. Edebiyatçılardan oluşan seçici kurul, bu şiirlerden hiç
birini milli marş olmaya layık bulmadı. Bu şairler içinde İstiklal Harbi’nin
komutanlarından Kazım Karabekir bile vardı. Milli Şairimiz Mehmet Akif’in
yarışmayaya para ödülü olduğu için katılmadığını öğrenen Atatürk’ün talimatı
üzerine, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey harekete geçti.  Araya Âkif’in yakın arkadaşı Hasan Basri
(Çantay) Bey’i soktu. Ayrıca şu mektupla Âkif’i yarışmaya katılmaya davet etti:  “Pek aziz ve muhterem efendim, İstiklâl Marşı
için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok
tedbirler vardır. Zatı üstadânelerinin matlûb şiiri vücuda getirmeleri maksadın
husûlü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişenizin icap ettiği ne varsa
hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehiç vâsıtalarından mahrum
bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve
tekrar eylerim.”

                Âkif,
“kazandığı takdirde mükâfatı istediği hayır kurumuna bağışlayabileceğini”
belirten bu mektup üzerine İstiklâl Marşı yazma yarışmasına katılmaya karar
verdi. Âkif, 1920 yılının sonlarında ikamet ettiği Taceddin dergâhında ve
Ankara’nın o soğuk ve o çok heyecanlı günlerinde İstiklal Marşı’nı aziz ve
şanlı bayrağımızın ruhaniyetine sığınarak yazdı. Âkif’in, Taceddin Dergâhı’nın
manevi ikliminde yazdığı bu milli marşa, İstiklâl Harbi’nin o kan ve barut
kokan günlerinde, bağımsızlığını kaybetme korkusu içinde olan ordumuza ve
milletimize umut, moral ve heyecan verecek bir hitap kelimesi ile başlaması
gerekiyordu.  Mehmet Âkif, ilk mısrayı
yazdıran duyguyu yakın arkadaşı Eşref Edip’e şöyle anlatır: “Boş odaya
girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımda bir müslüman daha yaşadı mı diye
düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken Peygamber
Efendimizin Mekke’den Medine’ye yanında sadece Hz. Ebubekir ile Hicret’ini
hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Sevr Mağarası’na sığındıklarında
Hz. Ebubekir’in endişelendiğini fark edince “Korkma ey Ebubekir! Allah
bizimledir.” deyişini hatırladığım zaman Peygamberimizin daha büyük bir
zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve bunun üzerine marşı yazmaya ‘Korkma!’
diyerek başladım; Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak/ Sönmeden
yurdumun üstünde tüten en son ocak. ”

                Şairin
kahraman ordumuza ithaf ettiği İstiklâl Marşı, on gün aralıksız çalışılarak
yazıldı ve 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı.
Marş, birden bire bütün vatan sathında bir inanç ve heyecan rüzgârı estirdi.
Türk milleti bu marş için,  “Büyük bir
milleti asırlarca ayakta tutacak kadar kuvvetli mısralarla örülmüştür” dedi. 12
Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’te Hamdullah Suphi Bey tarafından Mecliste
okunup ayakta dinlendikten sonra alkışlarla millî marş olarak kabul edildi. Büyük
şair, şaheserini bütünleyen örnek bir davranışı daha sergileyerek marş için
konan 500 liralık mükâfatı, Hilâl-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş
öğreten ve cepheye elbise diken Darü’l- Mesai Vakfı’na bağışladı.

            İstiklal Marşı, varlık-yokluk
mücadelesi veren bir milletin can suyu olmuş, dağılmaya yüz tutmuş milletin
aynı hedef doğrultusunda birleşmesini sağlamıştır. Bağımsızlığı bir ruh olarak
tarihte var olduğu günden bu yana yaşatan Türk milleti, esaret zincirlerini
paramparça ederek, kükremiş bir sel gibi önüne konan bentleri aşmıştır. Bunu
yaparken adeta milli bir yemin ederek İstiklal Marşı’nın sözlerinde hayat
bulmuştur. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal Atatürk
İstiklâl Marşı hakkında şunları söylemiştir: 
“Bu marş bizim inkılabımızı anlatır, inkılabımızın ruhunu anlatır. Bunu
ne unutmak ne de unutturmak lazımdır. İstiklal Marşı’nda, istiklal davamızı
anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim
yeri de burasıdır: ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/ Hakkıdır Hakk’a
tapan milletimin istiklâl!’ Benim, bu milletten asla unutmamasını istediğim
mısralar, işte bunlardır. Hürriyet ve istiklal aşkı bu milletin ruhudur.”

                Türk
İstiklâl Marşı, milli tarihimizin en önemli dönüm noktası olan İstiklâl
Savaşı’nda, hâkim olan psikolojiyi ve ruhu ortaya koyar. İstiklâl Marşı, Türk
milletinin sahip olduğu değerleri de bir bütün halinde ortaya koymaktadır. Bu
değerler;  “vatan, millet, bayrak, din,
hürriyet ve istiklâl”dir. Bu şiir, Bilge Kağan’ın Orhun Yazıtlarındaki hitabı,
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi gibi, bağımsızlığımızın tehlikeye düştüğü her
dönemde başvurulacak uyarıcı bir metindir. 
Bu şiir, o günlerin durumunu, duygusal atmosferini, karşı karşıya
kalınan tehlike ve tehditleri, bunlara karşı milletin yapması gereken
fedakârlığı  nesilden nesile aktaracak
olan bir edebi âbidedir.

                Türk
milletinin ve ordumuzun maneviyatını güçlendirmek amacıyla yazılan İstiklâl
Marşı, bir ümit ve cesaret şiiridir. Bu marş, yeni yetişen Türk nesillerine
millî şuurlarını kazandıracak en önemli eserdir. Kıyamete kadar yaşayacağına
inandığımız Türk milletinin bütün fertlerine her şeyden önce bayrak ve İstiklâl
Marşı’nın ihtiva ettiği anlam ve önemi öğretmeliyiz. Vatansız, bayraksız ve
İstiklâl Marşsız bir hayatın, aslında bir ölüm olduğu fikrini zihinlere
yerleştirmeliyiz.

Önceki İçerikTürk Dili Sevdâlıs Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçe hakkında konuştuk.
Sonraki İçerikMecburi Bir Yazı
Avatar photo
Bulgaristan göçmeni bir ailenin oğlu Sâkin Öner 05.10.1947 tarihinde Denizli ilinin o zaman Çal ilçesine bağlı bulunan Dedeköy bucağında doğdu. Bugün Dedeköy 'Baklan' adıyla Denizli'ye bağlı bir ilçedir. Babası Emniyet Komiseri merhum Celalettin Öner, (1922-16.12.1970) annesi Denizli'nin Honaz ilçesinden ev hanımı merhume Ulviye Öner (Akkuş)'dir. Annesi 1951yılında vefat etmiştir. Babası 1953 yılında Polis Memuru olarak görev yaptığı Aydın ilinin Nazilli ilçesinde Zarife Öner (Meriçoğlu) ile ikinci evliliğini yapmıştır. Sakin Öner 1951-1953 yılları arasında Dedeköy (Baklan)'da dedesinin ve babaannesinin yanında kalmıştır. İki yıl köy ortamında kalan Öner, burada kırsal kesimdeki Türk insanının yaşantısını, gelenek ve göreneklerini, zengin halk kültürünü tanıma imkânını bulmuş ve bu döneme ait izler şiirlerine ve yazılarına yansımıştır. ÖĞRENİM HAYATI Babasının memuriyeti sebebiyle 1954-1955 der yılında Manisa'nın Kırkağaç ilçesinde başladığı İlkokul hayatı; Manisa'nın merkezinde devam edip Afyon'un Sandıklı ilçesinde tamamlandı. 1959-1960 Öğretim yılında Sandıklı Ortaokulu'nda başlayan ortaokul tahsili, Bandırma'da devam edip Van'da tamamlandı. Lise'ye Van'da başlayıp Yozgat'ta tamamladı. 1965 Haziranında girdiği Üniversite Giriş sınavı sonunda birinci tercihi olan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni kazandı. Burada öğretimini sürdürürken Babıâli'de Sabah Gazetesi'ne muhabir olarak çalıştı. 1966 yılında Bugün Gazetesi'ne teknik sekreter olarak transfer oldu. Bu arada Hukuk Fakültesi'nden ayrıldı. 1967'de yeniden girdiği Üniversite Giriş İmtihanı'nı kazanarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne kayıt oldu. 1967-1972 yılları arasında bu bölümde okudu. Bu süre içinde dergicilik, kitapçılık ve yayıncılık yaptı. 1972 yılı Şubat ayında diploma aldı. Babasının vefatı sebebiyle Denizli iline tâyinini istedi ve aile fertlerinin sorumluluğunu üstlendi. 1981 yılında doktora çalışmalarını başlatan Öner, 1987 yılında doktora yeterlik sınavını verdi. Ancak, idarî görevleri sebebiyle doktora çalışmalarına uzun süre ara vermek mecburiyetinde kaldığından, 2003 yılında Türk Dili ve Edebiyatı Doktoru oldu. MEMURİYET HAYATI Denizli Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak memuriyet hayatına başladı. 17.02.1973 tarihinde Denizli ilinin Acıpayam ilçesi Darıveren bucağında Fidan Oymak ile evlendi. 1975 yılı Temmuz-Ekim ayları arasında İzmir-Bornova'daki Topçu Taburu'nda kısa süreli askerlik görevini yaptı ve Topçu Asteğmen olarak terhis oldu. Memuriyet hayatı; İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'ne Müdür Yardımcısı ve Edebiyat Öğretmeni, Tahakkuk Müdür Yardımcısı ve Türkçe Bölümü Öğretim Görevlisi, Sinop Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak devam etti. Çalışma şartlarının uygun olmaması ve ailesinin İstanbul'da kalması sebebiyle, çok sevdiği meslek hayatına Mayıs 1977 tarihinde istifa ederek İstanbul'daki günlük Hergün Gazetesi'nde önce Haber Müdürü sonra da Yazı İşleri Müdürü oldu. 01 Ocak 1980 tarihinde yeniden öğretmenlik mesleğine dönek için başvurdu. Görev emri gelinceye kadar büyük düşünür ve yazar S. Ahmet Arvasi'nin kurduğu Türk Gençlik Vakfı'nın müdürlüğünü yaptı ve bu vakfın yayın faaliyetlerini yürüttü. 23.03.1970 tarihinde İstanbul Kız Lisesi'ne tâyini çıktı. 07.04.1980 tarihinde İstanbul Şehremini Lisesi'ne Edebiyat Öğretmeni ve müdür yardımcısı oldu. 13.12.1982'de İstanbul Pertevniyal Lisesi'ne Edebiyat öğretmeni olarak nakledildi. Bu okulda 23.08.1983'te Müdür Başyardımcısı oldu. 05.12.1984'te de İstanbul Behçet Kemal Çağlar Lisesi'nde Müdür olarak vazifelendirildi. 27.06.1987 tarihinde İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü'ne Müdür Yardımcısı olarak görevlendirildi. 16.10.1992 tarihinde Vefa Lisesi Müdürlüğü'ne. 29 Haziran 1995 tarihinde ikinci defa İstanbul Millî Eğitim Müdür Yardımcılığına, 01.07.1998 tarihinde Vefa Lisesi camiasının umumi isteği üzerine ikinci defa Vefa Lisesi Müdürlüğüne, 18.08.2010 tarihinde İstanbul lisesi Müdürlüğü'ne kâyin edildi. Mart 2012'de yaş haddinden emekliye ayrıldı. EDEBİYATTA 50 YIL Sâkin Öner'in edebiyatla ilgisi, 1957 yılında şiir yazmakla başladı. Merakı gelişerek, dosya kâğıdından dergiler yaptı. İlk şiirini 1957 yılında, ilkokul dördüncü sınıfta iken yazdı. "Gurbet" başlıklı bu şiir aynen şöyleydi: Gurbetteyim bugünlerde Geziyorum sahillerde Oturup ağlıyorum Hicran dolu bahçelerde Sızlar gizli yaralar Gönlümde hatıralar Günler geçer de sonra Yaşlar gönlüme dolar Ayrı düştüm sıladan Kan damlıyor yaradan Gurbet ayırma beni Yurttan, eşten ve dosttan. Ortaokul 2. sınıfa Bandırma'daki dayılarının yanında okurken ilk şiiri, Bandırma Ufuk Gazetesi'nde yayınlandı. Öğretmeni Münevver Yardımsever her dersine, Sâkin Öner'e bir şiir okutarak başlardı. Böylece şiir okuma sanatını öğrendi. Şiir okuma görevi Van Lisesi'nde de devam etti. Millî bayramlar ve törenlerin değişmez elemanı idi, okul adına günün anlamına uygun şiiri o okuyordu. Şiirleri Van'da çıkan gazetelerde yayınlandı. Şiir yarışmalarına katılıp dereceler aldı. Ortaokul 3. sınıfta okul idaresinden izin alarak şahsı adına 'Doğuş' adıyla bir duvar gazetesi çıkardı. Bu gazetedeki bütün yazı ve şiirler kendisine aitti. Lise 1. sınıfa geçtiğinde Okul Müdürlüğü, okulun Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanlığına Öner'i getirdi. Okulun camekânlı büyük bir duvar gazetesi vardı. Artık onu o çıkarıyordu. Gazetede makale, deneme, röportaj, hikâye, şiir, haber, karikatür, bulmaca ve spor olmak üzere çok çeşitli türlere ve konulara yer veriliyordu. 15 günde bir değişen bu gazetede kendisine çeşitli haberler ve spor haberlerinde Cafer İpek, karikatür ve bulmacada da Metin Haldenbilen isimli bir arkadaşı yardım ediyordu. 1962 yazında Ağrı'da bulunan teyzesinin yanına gittiğinde orada yayınlanan günlük Mesuliyet Gazetesi ile temasa geçti. Bu gazetede de 'GÜN-KİN' isimli şiiri yayımlandı. Lise 1. sınıfta iken 1963 yılında Sakin Öner Yeşil Van gazetesinde 'Bahçemin Çiçekleri' başlıklı bir sütunda 'Bülbül' mahlasıyla günlük fıkralar yazmaya başladı. Mahlas kullanmasının sebebi, ailesinin bu tür çalışmalara, derslerini aksatacağı gerekçesiyle karşı olmalarındandı. İçindeki yazma aşkını frenleyemeyen Öner, takma isimle de olsa yazmayı sürdürüyordu. Artık yazma işini, gazetelerdeki kendisinden yaşça büyük ve deneyimli köşe yazarlarıyla polemiğe girmeye kadar götürmüştü. Bu arada Yeşil Van ve diğer gazetelerde sık sık şiirleri yayımlanıyordu. Bu arada Serhat Postası isimli gazetenin açtığı şiir yazma yarışmasında üçüncü oldu. Bir gün, yeni taşındıkları evin sahibiyle girdiği polemiği içeren 'Ev, ev, yine ev...' başlıklı bir yazıya rastlayan babası, 'Bülbül' mahlaslı yazıları onun yazdığını anladı. Fakat hayret ki, hem fazla yüzgöz olmadı, hem de kızmadı. Belki de gizli gizli gurur duydu. Bu süreç, Van'dan Yozgat'a tayin oldukları 1964 yazına kadar devam etti. Babasının 1964 yazında Yozgat'a tâyin olması üzerine Öner, Lise 3. sınıfı Yozgat Lisesi'nde okudu ve buradan mezun oldu. En yakın sınıf arkadaşı Cemil Çiçek'ti. Sakin Öner, ailesinden, Van ve Yozgat'taki arkadaşlarından aldığı etkilerle milliyetçi ve maneviyatçı duyguları ağır basan, fikrî ve siyasî hareketlerle ilgilenen, şiir ve nesir alanında epey deneyim kazanmış bir genç olarak İstanbul'a gelince Yine şiir, edebiyat dergi yayıncılığı ile ilgilendi. Gazetelerde, muhabir, sayfa sorumlusu ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Yayınevi kurdu, kitap yayınladı, kitaplar yazdı. Üçdal Neşriyat'ta sekreter ve musahhih olarak çalıştı. Bu arada, 1 Kasım 1966 tarihinde Ali Muammer Işın ve Ahmet Karabacak tarafından Millî Hareket adıyla Alparslan Türkeş'in lideri olduğu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)'ni destekleyen milliyetçi düşünceyi temsil eden 15 günde çıkan dergi yayımlanmıştı. Bu derginin 15 Aralık 1966 tarihli 4. sayısında Öner'n 'Bekamız İçin Birleşmeliyiz' başlıklı ilk yazısı yayımlandı. Ali Muammer Işın'ın ayrılması üzerine 8. sayıdan itibaren derginin sahibi Ahmet B. Karabacak oldu. Bu sayıdan itibaren Öner de, derginin Teknik Sekreteri, 48. sayıdan itibaren derginin Genel Yayın Müdürü oldu. Dergi, Eylül 1970'de yayımlanan 50. sayısı ile kapandı. 1969 yılında kurulan Ülkü Ocakları Birliği'nin de Genel Sekreteri olan Öner, bu dönemde, Birlik tarafından düzenlenen konferansı kitap hâline getirerek bastırdı. Erol Kılıç'ın başkanlığı döneminde de Birlik adına 'Ergenekon' adıyla bir dergi yayımladı. Bu arada, Cavit Ersin'in 'Millî Ekonomi ve Ziraat', Mustafa Eşmen'in 'Türk Köyü' ve Öncüler Dergisi'nde fikrî yazıları yayımlandı. Millî Hareket Yayınevi, 1970 yılında Cağaloğlu'na taşınınca Beyazsaray 41 numarada Öner, Ergenekon adıyla bir yayınevini kurdu ve Alparslan Türkeş'in Genişletilmiş Dokuz Işık kitabını yayımladı. 1972 yılı başında Ömer Seyfettin'in 'Millî Tecrübelerinden çıkarılmış Ameli Siyaset' isimli eserini Osmanlıca'dan yeni yazıya çevirerek sadeleştirdi. Bu çalışması Göktuğ Yayınevi tarafından 'Amelî Siyaset' adıyla bastırıldı. Bu, Öner'in basılan ilk kitabıdır. 1972 Mayıs'ında Denizli Lisesi'nde öğretmenliğe tâyin edilince Ergenekon Yayınevi'ni gençlere bıraktı. Denizli Lisesi'ndeki görevi sırasında sınıf ve okul gazetelerinin çıkarılmasına öncülük etti, Mevlana ve Âşık Veysel'le ilgili yazdığı senaryoları sahneye koydu, önemli şairlerimizin anma günlerini yaptı. Okula edebî ve kültürel faaliyetler yönünden bir hareket getirdi. Orada iken yazdığı Abdülhak Hâmit Tarhan isimli biyografi çalışması, 1974'te Toker Yayınları'nca basıldı. Ömer Seyfettin'in 'Türklük Mefkûresi' isimli eserini de Osmanlıca'dan yeni yazıya çevirerek 'Türklük Ülküsü' adıyla 1975'te Türk Kültür Yayınları arasında yayımlattı. 1975 Kasımında İstanbul'a Atatürk Eğitim Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Öğretim Görevlisi olarak döndükten sonra, bir taraftan anarşinin at koşturduğu okulda düzeni sağlamaya ve derslere girmeye çalışırken, bir taraftan da edebî çalışmalarına devam etti. Burada görev yaptığı üç yıl içinde 'Ülkücü Şehitlere Şiirler' (1975), 'Ülkücü Hareket'in Şiirleri ve Marşları' (1976) isimli antolojileri, 'Ârif Nihat Asya' (1978) isimli biyografi kitabını, Müslim Ergül ve Osman Nuri Ekiz'le birlikte Eğitim Enstitüleri Türkçe Bölümü 2. sınıf Yeni Türk Edebiyatı (Servet-i Fünûn'dan Cumhuriyet'e kadar) isimli ders kitabını hazırladı ve yayımlattı. Ortadoğu gazetesinde de bazı edebî makaleleri yayınlandı. Bu arada, aralarında S. Ahmet Arvasi'nin de yer aldığı bu okulda görev yapan yirmi arkadaşıyla 'Dokuz Işık' adıyla bir yayınevi kurdu ve bu yayınevi iki yılda on kitap yayımladı. Öner, şimdi geriye dönüp baktığında, her gün anarşik olayların yaşandığı arada öğretmenlerin ve öğrencilerin dövüldüğü ve yaralandığı hatta öldürüldüğü saat 08.00'den 24.00'e kadar devam eden bir mesai sırasınca bu kadar çalışmanın nasıl yapılabildiğine şaşırmakta, bunu gençliğine, dâvâsına olan inancına ve heyecanına bağlamaktadır. 1978 yılı ortalarında, Sinop'a tâyin olduğu ve orada anarşi nedeniyle güvenli bir çalışma ortamı bulamadığından çok sevdiği mesleğinden istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Bu yıl içinde mezuniyet tezi olan Yusuf Akçura'nın Türk Yılı (1928)'nda yer alan 'Türkçülük' isimli 128 sahifelik uzun makalesini Osmanlıca'dan yeni yazıya çevrilmesini, sadeleştirmesini, önemli kişi, kurum ve kavramlarla ilgili notları içeren çalışmasını Türkçülük adıyla Türk Kültürü Yayınları arasında yayımlattı. Bu arada, hayatının üçüncü gazetecilik dönemi olan Hergün Gazetesinde Haber Müdürü olarak göreve başladı. Gazetede, bir taraftan bu görevi yürütürken, bir taraftan da haftada üç gün 'Ülkücünün Gündemi' isimli köşede güncel siyasî konularda fıkralar ve önemli olaylarda 1. sahifede imzasız yorumlar yazıyordu. 'Öz Yurdumda Garibim' başlıklı yurtlardan atılan milliyetçi öğrencilerin dramını anlatan röportajı ile 1978 yılında Ülkücü Gazeteciler Cemiyeti'ne 'En İyi Röportaj Yazarı' seçildi. 1979 yılında yine bu gazetede çalışmasını sürdürürken Toker Yayınları'ndan 'Nihal Atsız' isimli biyografik çalışmasını, Su Yayınları'ndan 'Köy Enstitülerinden Eğitim Enstitülerine' isimli araştırma kitabını yayımlattı. 1979 yılı başlarında gazetenin boşalan Yazı İşleri Müdürlüğü'ne getirildi. Dokuz ay bu görevi sürdürdükten sonra yıl sonunda öğretmenlik görevine dönmek için Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurdu. 1980 yılı Mart'ında İstanbul Kız Lisesi'nde depo öğretmeni olarak göreve döndükten sonra Nisan ayına da Şehremini Lisesi'ne tâyin edildi. Sakin Öner 12 Eylül 1980 İhtilâli'den sonra, Şehremini Lisesi'nde Müdür Yardımcısı olarak yeniden idarecilik görevine başladı. Burada okulun Kültür ve Edebiyat Kolu çalışmalarını yürüttü. Doğa isimli bir okul dergisinin yayınlanmasına öncülük etti. Bu arada Eğitim Enstitüsü'nde iken hazırlamaya başladığı Kompozisyon Sanatı (Düzenli Konuşma ve Yazma Sanatı) isimli kitabı tamamladı. Bu kitap, 1981 yılında Veli Yayınları tarafından yayımlandı. Ortaöğretim ve Yüksek Öğretim kurumlarında ders kitabı olarak okutulan bu kitap, Öner tarafından ancak 2005 yılında güncelleştirildi ve genişletildi. Okulun Tiyatro Kolu Başkanlığı'nı da yürüten Öner, 1981 yılında 'Gün Işığı' isimli oyunla Millî Eğitim Vakfı 1. Tiyatro Yarışması'na katıldı ve başarı kazanıldı. Aynı yıl Veli Yayınları'ndan İmla-Noktalama ve Cümle Bilgisi, Örnek Açıklamalarla Atasözleri ve Özdeyişler isimli kitabını yayımlattı. 1992 yılında Prof. İskender Pala ve Rekin Ertem'le birlikte Ortaokul 1., 2. ve 3. sınıflar için Türkçe ve Dil Bilgisi kitaplarını hazırladı. Bu altı kitap Deniz Yayınları tarafından yayımlandı. Beş yıl süre ile okutulan bu kitaplar eğitim camiasında büyük ilgi gördü. 'Millî Eğitimin İçinden' adıyla bir kurum içi halkla ilişkiler dergisi çıkardı. 1997 yılında Vefa Lisesi'nin 100. kuruluş yılı anısına bir anı kitabı hazırladı. Bu kitap Vefa Eğitim Vakfı yayını olarak 'Vefa Lisesi 125. Yıl Anısına' adıyla yayımlandı. 1997 yılı sonlarında seçtiği öğretmenlerle Milli Eğitim Bakanlığı'nın talimatıyla Lise 9., 10. ve 11. sınıfların Edebiyat, Kompozisyon ve Türk Dili kitaplarının yazımını sağladı ve editörlüğünü yapı. 2005 yılında da yeni öğretim programları ve tekniklerine göre hazırlan Lise 9. sınıf Türk Edebiyatı kitabının da editörlüğünü yaptı. Özlü Sözler isimli kitabı da1998 yılında Yuva Yayınları tarafından basıldı. 1998 yılı ortalarında yeniden Vefa Lisesi Müdürlüğü'ne dönen Öner, Kırk yılı aşkın bir süredir yazdığı şiirlerini topladı. Değerli Şairlerimiz Mehmet Zeki Akdağ, Ayhan İnal, Bestami Yazgan ve Yusuf Dursun'un beğenisi üzerine ilk şiir kitabını 2002 yılında 'İlk Dersimiz Sevgi' adıyla yayımladı. Sakin Öner, son olarak Vefa Lisesi'nin 13. kuruş yıldönümü münasebetiyle Edebiyat Öğretmenleri Hayri Ataş ve Hatice Gülcan Topkaya ile birlikte 'Vefa Lisesi 135. Yıl Anısına' isimli kitabı hazırladı. Bu arada 2001 yılından bu yana Yeşil-Beyaz isimli okul dergisinin yayınlanmasına öncülük etti ve bu derginin her sayısında bir yazısı yer aldı. 12 Eylül 1980'den sonraki dönemde başta Güneysu, Türk Edebiyatı, Dil ve Edebiyat olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları ve şiirleri yayımlandı.