17.9 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 328

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 15

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-8

 

Sabih

İbnülemin
Mahmud Kemâl İnal’ın roman türünde kaleme aldığı ilk eseridir. 24 yaşında iken
1895 yılında tefrika hâlinde yayınlanmaya başladı. 1899 yılında kitap olarak
yayınlandı. Roman, neşredildiği vakit edebî mahfillerde ve sarayda akisler
uyandırmıştır. Gazetedeki tefrikası biter bitmez o devrin tanınmış
edebiyatçılarından Fazlı Necib, aynı gazetede yazdığı yazıda Sabih’i ‘gayet metin bir hakîkate, en güzel en
şiddetli bir vâkıa-i târihiyyeye istinâd edilmiş kıymettâr bir eser
’ olarak
tavsif ve tevkîr etmiştir.

İbnülemin’in
esaslı bir müellif olarak ortaya çıkışı, geniş kitlelerin dikkatini çekmesi bu
roman vâsıtasıyladır. Destansı bir roman olarak tasarlanan eserin gözden
kaçırılmayacak meziyeti, konusunu Türkistan coğrafyasının İslâmlaşma sürecinden
almasıdır. Bu tarafıyla da İbnülemin’in, dolayısıyla o devir aydının, başka
meselelerin yanında Türklerin İslâmlaşma süreciyle de ilgilendiğini gösterir.
Tanzimat sonrası edebiyatımızda biraz da devrin kendine mahsus şartları
sebebiyle târih-edebiyat örneklerinde güncelden târihe gitme hususuna çok
rastlanır. Özellikle devrin ve Nâmık Kemâl’in etkisiyle târihin arasındaki
farklılıklar incelendiğinde siyâsî muhtevâya sâhip bazı terkiplerle, kişilerin
özelliklerini anlatırken kullanılan benzetmelerin değiştirildiği görülür.
Devrin siyâsî hayatını aksettiren ‘istibdat’,
taht’, ‘tac’ ve ‘saltanat
kelimeleri özellikle romandan çıkartılmış veya değiştirilmiştir. Romanın menfî
karakterlerinden Firuz’un evsâfından bahsolunurken geçen ‘devlet-i visâle bir de taht-ı saltanat ilâve etmek için’ cümlesi,
Şirin’le Sabih’in konuşmalarında geçen ‘tâc
u tahtım
’ terkibi ve Firuz’un romanın son kısımlarında Şirin’e söylediği ‘Seni hufre-i ademe attıktan sonra yine
serîr-i saltanat benimdir
. / Seni
yokluk çukuruna attıktan sonra saltanat-sultanlık makamı yine benim olacatır
.’
cümlesindeki ‘saltanat’ kelimesi
Yıldız Sarayı’na ve Hanedân-ı Âlî Osman’a telmih olduğu için çıkartılan metinlerdendir.

Fazlı Necip,
yazısında, bu eserin toplumu bilinçlendirdiğini ve târihin şanlı sahifelerini
okuyucunun gözleri önüne serdiğini söyler. 

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, romanında Türkçülüğünün muhtevasını belirleyen muharrik
unsurun İslâm olduğunu vurgulamaktadır. Sabih’in şahsında Mâverâünnehir
bölgesinin İslâmlaşmasını sağlayan fetihlerin en önemli merhalesi ve bu süreçte
kahramanların târihî, psikolojik ve dramatik hikâyesi okuyuculara sunulur.
Romantik bakış açısıyla kaleme alınan romanda toplam on sekiz kişiye yer
verilmiştir. Romandaki ana kahramanlardan Velid, Kuteybe, Nizek Tarhan, Verdan
Hudâ, Hibîre târihî şahsiyetlerken Sabih, Şirin, Firuz, Habib, Hümayun, Alp,
Elvend, Talha, Zindancı gibi şahıslar ise yazarın muhayyilesinde kurguladığı şahıslardır.
İbnülemin, târihî şahsiyetleri kaynak olarak kullandığı eserlerin anlatış
şekliyle paralel ele almış, özellikle Mâveraünnehir bölgesinin fetihlerini
kronolojiye uygun sıralamıştır.

Şahıslar
romanda dış görünümünden çok; mizaçları, ahlâkî yapıları ve davranışlarından
hareketle tasvir edilir. Bu yönüyle Sabih psikolojik romana yaklaşır. Yazar,
şahısları mübalağalı bir üslupla tasvir ederken hâdiselerin anlatımında daha
gerçekçi bir yol tâkip eder. Ana kahramanlar, temel özellikleri itibâriyle iyiler
ve kötüler olarak ikiye ayırır. Romanda kötülüğün sembolü Firuz ve Zindancı
iken idealize edilen tipler ise Sabih, Kuteybe* ve Halife Velid’dir.

Mahmud Kemal
İnal, Tanzimat devri romancılarının yaptığı gibi, romanı fikirlerini ifâde
etmek için bir vasıta olarak görmüş ve aynı dönemde gazete ve mecmualarda
yazdığı fikirlerle paralel birtakım düşüncelerini okuyucuyla aktarmıştır.
Romanlarındaki bu fikirler, esasen fikrî eserlerinde söylediklerinin teyididir.
Bu tutum yazılan romanları tezli roman sınıfına sokmaktadır. Romanda İslâm
medeniyeti ve ahlâkı çerçevesindeki fikirler, olaylar aktarılırken veya
karakterler yaratılırken verildiği gibi, zaman zaman da anlatıcının vakanın
akışını kesip araya girmesiyle okuyuculara ulaştırılır.

İslâm
târihiyle ilgili bu romanda din, özellikle de ‘Î’lâ-yi Kelime-t’ullah’ için
mücâdele fikri önemli bir yer tutar. Sabih’te; cemiyete her bakımdan nizam
veren, kahramanları harekete geçiren ve onları bütünüyle yönlendiren dindir.
Allah kelâmını yeryüzüne hâkim kılma düşüncesidir. Barış, adâlet ve ahlâk için
din olmazsa olmaz şartlardan biridir. Din, aynı zamanda kahramanların akıl ve
ruh sağlığını da muhafaza eder. Dinle bağlantılı olarak vatan, romanda dinin
yaşandığı yer olarak gösterilir.

Yazarın, roman
aracılığıyla verdiği mesajlardan öne çıkanlar: Yanında bulunan kimseler, hatâ
yaptıkları takdirde yöneticilerini ikaz etmelidir. İyi yöneticinin
vasıflarından bir diğeri de müşâvereye önem vermesidir. Sabih hapse düştükten
sonra alacağı bütün kararlarda Şirin, Habib, Alp ve Elvend’e danışır. Onlarla
birlikte meseleyi uzun uzun müzâkere ettikten sonra, karara bağlar.

Romanın önde
gelen kadın kahramanı üzerinden Müslüman-Türk kadınının gerektiğinde üzerine
düşen vazifeyi îfa etmekten canı pahasına da olsa vazgeçmeyeceği mesajı verilmektedir. 

Din, ideal ve
vicdanî boyutuyla romanda yer bulur.

Roman, üç
kıtayı çevreleyen bir coğrafyayı içine alır. Bu mekânlar, fethedilen yerleri ve
İslâmiyet’in yayılmasını göstermek gayesine mâtuftur. Romanda geçen iç mekânlar
saray, sarayın bahçesindeki köşk ve Sabih’in ruh hâlini değiştiren bir unsur
olarak zindandır. Romanda saray, eski edebiyattaki saray imajıyla aynı mânâda
kullanılır. Saray, maddî – manevî iktidarın, ikbâlin sembolüdür.

 

Kemâlü’l-Kiyâse Fi Keşfi’s-Siyâse

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’ın diğer eserlerine nisbetle ‘Kemâlü’l-kiyâse fî Keşfi’s-Siyâse’ biyografik, bibliyografik son
eserlerinden önceki döneme tekābül eden bir eserdir. Eserin telif edildiği
yıllar Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın saltanatı ve fakat İttihad ve Terakki’nin
etkisini artırdığı, İkinci Meşrutiyet’in ilanına yakın bir dönemdir. Aydınların
birçoğunun muhalif bir tutum benimsediği; ittihad, hürriyet, meşveret gibi
terimlerle birlikte kanun, ıslah, müsâvât, medeniyet gibi meselelerin
tartışıldığı ve bu konuların ağırlıklı olduğu metinlerin neşredildiği
yıllardır. İbnülemin’in bu iklimde telif ettiği ‘Kemâlü’l-kiyâse fî keşfi’s-siyâse’nin adı kalıp olarak klâsik
eserlerin isimlerine yakın durmaktaysa da -problem ve imkânlarıyla birlikte- bu
dönemin tartışmalarına farklı bir zâviyeden bakabilme gayretininmahsulüdür.

Osmanlı
Devleti’nde modernleşme tecrübesi, devlete, neşriyata yeni problemler
getirmiştir. İbnülemin Mahmud Kemal İnal da bu problemlerle meşgul olmuş
münevverlerdendir. Kendisi mesleği icabı Bâbıâlî’de memurluk yapmıştır. Şâirlere,
sadrıâzamlara, hattatlara, mûsikîşinaslara dâir hal tercümeleriyle bilinmekle
birlikte farklı türde eserlerin de müellifidir. Bu eserlerden biri de ‘Kemâlü’l-Kiyâse fî Keşfi’s-Siyâse’dir ki
hem müellifinin İbnülemin olması hem yazıldığı yılların Meşrutiyet ve İkinci
Abdülhamid Han yılları olması hem de siyâsete dair bir metin olması onun önemini
göstermektedir. 2020 yılında Eflatun Kitap tarafından yayınlanan bu eser,
Çağdaş Türk Düşüncesi, İslâm-Osmanlı târih ve siyâsetine dair birçok hususta
katkı sağlamıştır.  

Bir mukaddime
ile târih, tedbîr-i mülk, diplomasi, askeriye ve çeşitli konulara dâir fıkralar
olmak üzere beş bölümden meydana gelen eser; Doğu’dan Batı’ya, mâzîden devrine
kadar birçok şahıs ve metne atıfla bunların görüşlerini ihtiva etmektedir. Eser;
siyâsetnâme türü metinler devrine göre farklılık göstermekle birlikte hükümdar,
vezir, ordu, hazine ve millet başlıkları etrafında şekilleniyor.

Duygu Miyâse
Şimşek’in yayına hazırladığı eser, 15 X 23 santim ölçülerinde 496 sayfadır.

EFLATUN
KİTAP:

 

Yeni Matbaacılar Sitesi, Yazar Caddesi 3.
Blok Nu: 11 Karatay, Konya.

Telefon: 0.332-342 00 15 e-posta: ugurofset@mynet.com 

 

Bir İnsan Bir Devir

İbnülemin Mahmud Kemal’in Hutût-ı Meşâhir Defteri

Mahmut Kemal
Beyefendi; Millî ve mânevî değerlerimizle alakalı faydalı makaleler ve
kitaplardan sonra, 1897 yılında yazmaya başladığı ‘Hutût-ı Meşâhir Mecmuâsı’ ile yeni bir sâhada ve geleceğe yâdigâr
olacak nâdir eserler vermeye başladı. Yaşadığı dönemin tanınmış
şahsiyetlerinden, kendi el yazıları ile duygu ve düşüncelerinden, şiirlerinden
birşeyler yazmalarını isterken, târihe hizmet gayesi yanında, ileride onların
hayat hikâyelerini yazacak olanlara ve kendisine yarayacak malzeme toplayıp
depoladı. Nitekim birkaç sene sonra defterinde yazıları olan bu kimselerden,
resimleriyle birlikte bu defa doğrudan doğruya hayat hikâyelerini yazıp
vermelerini istemekte gecikmedi.

 ‘Hutût
‘çizgiler, yazılar, yollar’ demektir. ‘meşâhir
ise sergiler…’

‘Hutût-ı
Meşâhir’ mecmuaları bir nevi hâtırâ defterlerini andıran çalışmalardır. Hâtırâ
defterlerinden farkı, çok çeşitli kimselerin, kendilerine sunulan deftere, el
yazıları ile o an akla gelenleri, şiirleri, özlü sözleri yazmaları veya mahâretlerini
aktarmalarıdır. Dönemin kültür, sanat ve edebiyat anlayışının da yansıdığı bu
defterde birçok isim; şiirleri, görüşleri ve sanat eserleri ile yer almaktadır.

Mahmud Kemal
İnal; Türk kültürünün tanınmış şahsıyetleri hakkında eserler yazdığı gibi,
hazırladığı defterlerde de söz konusu şahsiyetlerin el yazılarını, şiirlerini,
hatlarını ve hayatlarıyla alâkalı kısa bilgileri bir araya getiren defterler de
hazırlamıştır. ‘Hutût-ı Meşâhir’, ‘Meşâhir-i Kemal’, ‘Kemâlü’l- Meşâhir’, ‘Meşâhir’e
Dâir Mecmuâ
’, ‘Mecmuâ-i Hutût-ı
Meşâhir
’, ‘Defter-i Hutût’ veya ‘Defter-i Meşâhir / Mecmuâ-i Eş’ar’ gibi
isimlerle andığı birkaç defteri vardır. Bu defterlerden biri İstanbul
Üniversitesi Nâdir Eserler Kütüphânesi’nde kayıtlıdır. ‘Hutût-ı Meşâhir’, bu
nüshadan faydalanılarak Şemsettin şeker ve İsmail Kara tarafından hazırlanmıştır.

Hutût-ı Meşâhir Defteri’, ‘Âlimlerden’ olduğu belirtilen Mehmed
Zihni Efendi (1845-1914) ile başlıyor. Kısa hayat hikâyesi ve O’nun el yazısı
ile;

Me’s-semeru’l yâfi‘u tahte
hadrati’l-varak                                                                                                           
Bi-ahsene mine’l-hattı’r-râi‘i fî beyâzi’l-varak

Şeklindeki
beyti okuyucuya sunuluyor.

İkinci sırada
Makber’ mersiyesi ile tanınmış
Abdülhak Hâmid Tarhan (1851-1937) var. ‘Sultân-ı
Şuârâ / Şâirlerin Sultanı
’ unvanına sâhip üstâdın ‘Bihi’ başlıklı şiiri de kendi el yazısı ile mecmuâda yer alıyor.

Gumûm-ı bî-hisâbından cihânın rûz u şeb
mağmum

Ne var gönlümde ben bilmez idim keşf etdi
bir ma‘sûm

Güzergâhında bir necmin durur mu perde-i
zulmet

Fedâ olsun sana ey nûr-ı mâderzâd bin hikmet

Sen olmazsan güler mi çehre-i maksûd-i
insânî

Sadâ-yı akldan bertersin ey ilhâm-ı vicdânî

Neler gördüm neler ben çeşm-i ibret eşk-i
rikkatle

Ne dağlar aşmadım âlemde sevdâ-yı hakîkatle

Evet her tecrübe bir kûhdur her ilm bir
girdâb

Nedir bîdârlık hiç bilmedim kaldımsa da
bî-hâb

Gelir bir gün dedim ma’lûm olur elbette
mâhiyyet

Hep ikdâmâtıma heyhât gâlib geldi ümit

                                                                      Abdülhak Hâmid /13
Teşrinievvel sene 1312

Üçüncü sırada, Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye’nin yayın organı Mecmuâ-i Fünûn il şöhrete ulaşan ilmiye sınıfından
Münif Paşa (1828-1910)  bir dörtlüğü ile
yer alıyor.

Ahmet Midhat
Efendi (1844-1912) ‘nefs’ ile alakalı veciz cümlelerden oluşan bir demetle
dördüncü sırada yer alıyor. Ahmed Midhat Efendi, Mısır Çarşısı’nda çıraklık
yaparken okuyup yazmayı kendi kendine öğrendi. Daha sonra da Fransızca öğrendi.
Mithad Paşa (1822-1884 / sadâreti: 31.07.1872 – 19.10.2982) ile tanışınca,
memuriyet hayatında hızla yükseldi. Osmanlı döneminin en velût yazarlarından
biridir.

Hutût-ı Meşâhir’ isimli eserde en çok
yer alanlar, hatatlardır. Çünkü kendisi de ilk gençlik yıllarında Hattat Hasan
Tahsin’den hat sanatı meşk eden Mahmud Kemal İinal, bu sanatın, sevilmesi,
yaşatılması için her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmiştir. İkinci sırada
ise şâirler vardır. Eserde Sultan İkinci Mahmud Han ile Sultan Abdülaziz Han’
yer alması dikkat çekmektedir.

Bilindiği gibi
öğretim, en çok 17 en fazla 20 senedir. Eğitim ise hayat boyu devam eder. Görgü
kuralları, söz söyleme, güzel ve etkili yazma sanatı hayat boyu devam eden
eğitim müfredatının öncelikli maddeleridir. Bu kabilden bir cümle; 1841-1904
yılları arasında yaşayan Abdurrahman Süreyyâ Bey tarafından esere kendi el
yazısıyla yazılmış: Nefse galibiyet gibi izzet-i nefs olmaz. Nafse mağlûbiyet
gibi mezellet (alçaklık, bayağılık, hakirlik, rezillik) olmaz.

Doğum târihi,
alfabetik sıralama gibi bir ölçüye dayanmaksızın devam eden sayfalarda;
Abdurrahman Süreyya, Mahmud Esad Efendi, Kemal Paşazâde Said, Recâizâde Mahmud
Ekrem, Hasan Fehmi Paşa’dan sonra; Dâmâd Mahmud Celâleddin Paşa, Ebüzziya
Tevfik, Şemseddin Sâmi, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Ressam Feyhaman Duman, Fâruk
Nâfiz Çamlıbel, Yahya Kemal Beyatlı, Leyla Hanım (Saz), Sâmi Paşazâde Sezâî,
Dâmâd Ferid Paşa, Ahmet Tevfik Paş (Okday), Cenab Şahabeddin, Süleyman Nazif,
Said Halim Paşa, Musa Kâzım Efendi (Şeyhülislâm), Rauf Yekta (bestekâr), Mehmed
Memduh Paşa, Ahmed İzzet Paşa ve Güzin Duran gibi sâhasında isim yapmış mümtaz
kişilerle değerlenen sayfalarda toplam olarak 91 seçkin şahsiyet hakkında
bilgiler yer alıyor. 

1837-1912
yılları arasında yaşayan Beyrut eski vâlisi Abdülhâlik Nasuhî Bey diyor ki:

Lûtfedip Hakk, evliya himmet

Olmuşuz çünkü vâli-i Atana

Edelim bizde sıdk ile hizmet

Dîn-i İslâm’a, devlete, vatana.

Cenab
Şeşâbeddin (1870-1939) kapkara bir mizahla 195. sayfadan günümüz insanına
sesleniyor:

Medeniyet evvel be evvel dışını parlak
tutmağı emretmiştir. Yaya kaldırımından daha kirli bir kalb taşıyalirsiniz.
Be-an şart ki gömleğiniz na kabil-i müâheze bir nezâfetle parlasın
.’

Kitabın son
sayfasında Kadınlar Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk talebelerinden ve
mektepteki resim hocası Feyhaman Duran’la evlenen Güzin Duran’ın (1898-1981)
yaptığı İbdülemin portresi ve 5 mısralık şiiri bulunuyor. Feyhaman Duran,
Mahmud kemal İnal’ın da portresini çizmiştir.

21 X 21 santim
ölçülerinde, renkli baskılı karton kapak içerisinde, mat kuşe kâğıda basılı
şahısların el yazılarının bulunduğu 239 sayfalık eser, İstanbul Büyük Şehir
Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dâire Başkanlığı Kültür Müdürlüğü tarafından
2010 yılınla yayımlanmıştır. 

………………….

*Saygıdeğer üstâdımız
Efendimiz’in, 695-715 yılları arasında Horasan Vâlisi olan Kuteybe bin Müslim’i
(669-715), kötülüğün sembolü olarak göstermemesi, bu eserini yazdığı dönemde,
muhtemelen Kuteybe hakkındaki doğru bilgilerin kayıtlara intikal etmemiş olması
sebebine bağlanabilir. Kuteybe; şehri savaşmaksızın teslim etmeleri hâlinde
kimseyi öldürmeyeceğine dâir söz vermiş olmasına rağmen Baykent şehrine
girdiğinde, şehrin zenginliğini gördü, yağmaladıktan sonra her tarafı yakıp,
yıktı, eli silah tutan bütün erkekleri idam etti, çocuk ve kadınların bir kısmını
başka bölgelere gönderdi, işe yarayan kişileri esir aldı. Girdiği bölgelerde
elde ettiği ganimetin devlet payını başşehir Şam’a göndermediği için valilikten
azledilip merkeze çağrıldı. Emre riâyet etmeyince, Şamdan gelen ikinci emir
üzerine, emrindeki askerler tarafındans katledildi. Kuteybe’nin ve Ömer bin
Abdülaziz dışındaki Emevi halifelerinin başka kötülükleri de var. Bu
hareketleri sebebiyle Türkler, Emevi Devleti’nin aleyhine döndü. Özellikle Türk
asıllı Ebu Müslim Horasânî Abbâsilere destek verdi ve 750 yılında Emevî
Hânedanlığı sona erdi.)   

Gökler Bile Sana Ağlıyor

Yaşlı kadın yatağından kalktı.

Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde
yankılanıyordu.

88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru
yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın
güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.

Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı
ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, saba

h namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki
lokma bir şeyler atıştırdı.

Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki
koltuğuna ilişti.

Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı,
camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.

Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız
bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine
bakarak gülümsüyorlardı.

Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne, Günaydın Baba’ dedi. Usulca
yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi
eline aldı.

Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir
gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.
‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve
son çerçeveye uzandı.

Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek
diğeri kız çocuklara bakıp ‘Günaydın Evlatlarım’ dedi.

Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi çok
özledim’ dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile
yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna
doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama ‘Bir taksi
istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine
yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının
en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.

Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı
inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. Nihayet taksiye binebildi.

’Teyze hoş geldin’ dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. ‘Nereye
gidiyoruz?’

Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün beni
taşırmısın?’ diye sordu.

‘Sana 500 lira veririm.’

Adam küçümser bir gülümseme ile ‘Mal sahibi benden her gün
500 lira istiyor teyze’ dedi.

Kadın gülümsedi

‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’

‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce
nereye gideceğiz?’

‘Anıtkabir’e’

‘Anıtkabir’e mi?

‘Evet’

‘Tamam teyzeciğim’

‘Yaş kaç teyzeciğim?’

‘Seksen sekiz’

‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’

‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’

‘Haklısın teyzecim’

Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim
geldik’ dedi. Dalgın görünen kadın ‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’
dedi. ‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi. Kuşkulu gözlerle ‘Bizi
buraya alırlar mı?’ diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda
irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne demek almamak? Sen daha önce hiç
gelmedin mi buraya?’ dedi ‘Hayır’

‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’

‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’

‘Ee o zaman’

‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram
olmayınca burası kapalı sanıyordum ben’

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar
konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.

‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’

‘Her ay geliyormusun?’

‘Evet’

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır
ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan
kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin
önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını
açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu.
Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü
fark etti.

‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’.
Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa
bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra, ‘Hadi
gidelim’ dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler.
Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.

‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.

Kadın sustu.

Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’ diye
cevapladı. Nereye gidiyoruz?’

‘Bankaya’!

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını
anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda
dayanamadı.

‘Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?’

‘Sor bakalım evladım’

‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O
söz nedir?’

‘Uzun hikaye evladım’

‘Olsun be teyze anlat ne olur’

‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de
ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende
‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin varmış’ dedi. ‘Okulu bitirince ne
olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek ama bence sen Hakim ol
ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı,
‘Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’

‘Sen ne dedin peki?’

‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’

‘Peki olabildin mi Adalet Teyze?’

‘Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.’

‘Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze’

‘Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de
kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen
insanlara daha anlayışlı davranabilirsin’ ‘Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı
gelmek istediğin’?

‘Evet’!

‘Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?’

‘Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi
evladım?’

‘Osman teyzeciğim’

‘Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur
mu?’

‘Tamam teyzeciğim’!

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin
geldiğini

fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.

‘Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür’ diye düşündü. Tam
vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

‘Hoş geldin Hakim Teyze’

‘Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.’

‘Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?’

‘Yok aksine hoşuma gitti. Sağol’

‘Nereye gidiyoruz?’

‘Seyranbağlarına’

‘Tabii’

‘Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen’

‘Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla’

‘Ne iş yapardı amca?’

‘Subaydı.’

‘Ne zaman vefat etti?’

‘1952′de’

‘Çok olmuş. Gençmiş’

‘Kore savaşında şehit oldu.’

‘Allah rahmet eylesin Hâkim teyze’

‘ Sağol’

‘Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?’

‘Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.’

‘Tamam.Buyur Hakim Teyze. Geleyim mi ben’ ‘Yok bekle burada’

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan
görünen levhasına baktı. ‘Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu’ yazısını okudu.
Anlam veremedi. ‘Bu kadın burada ne yapar ki?’ diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet Hanım göründü. Yanında orta yaşlı
kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın ‘Adalet
Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda
sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin’ dedi.

Adalet hanım, buğulu gözlerle ‘İnşallah. Kızlara selamımı
söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın’ dedi.

Araba hareket etti.

‘Nereye Hâkim Teyze?’

‘Hemen iki sokak öteye’

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park
etti.

Bu binada da ‘Ankara Seyranbağları Huzurevi’ yazıyordu.

‘Bekle beni’

‘Tabii Hâkim Teyze’

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında
bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp

öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından
Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

‘İyi misin Hâkim Teyze’

‘İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor’

‘Nereye gidiyoruz?’

‘Cebeci Asri Mezarlığına’

‘Tamam’

‘Teyze nerelisin sen?’

‘Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev
hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz
dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük.
Allah’a Şükür Babam’da sağ salim döndü savaştan.’

‘Sonra ne oldu?’

‘Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le
karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a gittim. Hukuk fakültesine girdim.
Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o zaman. Mezun olunca
evlendik..’

‘Çocuğunuz var mı?’

‘Bir kızım bir oğlum vardı.’

‘Neredeler şimdi?’

‘Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.’

‘Ne güzel’

‘1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.’

‘Üzüldüm Hâkim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi
şehit oldu yani’ Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı
vermesin.’

‘Amin. Ya kızın?’

‘O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi.
1999′da depremde hepsi vefat ettiler.’

‘Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim
Teyze kusura bakma’

‘Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme
sağol’

‘Geldik Teyze’

‘Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.’

‘Hâkim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim
eve bırakayım.’

‘Yok beni alacaklar buradan’

‘Hâkim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim.

Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350
‘yi ona veririm. Gerisi kalsın.

Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin
parasal karşılığı yok zaten.’

‘Çocukların var mı?’

‘İki tane ellerinden öperler.’

Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp
gösterdi.

‘Adları nedir?’

‘Kemal ve Ayşe’

‘Oğlumun adı da Kemaldi.’

Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet
Hanım..

‘Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız,
dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut.

Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark
etmelerini sağla.

Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.’

Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar
yetiştireceğine söz verdi.

Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken;
Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.

Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı
acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.

Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün
daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök
delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.

Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki
haberlere göz gezdirdi.

Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli
olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili
kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.

Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti:

’Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan
cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hâkimlerinden Adalet YILMAZ’a ait olduğu
belirlendi. Adalet YILMAZ’ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait
olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu
parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir
huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’ın mezarlığa ölmek için
gittiğini düşünüyor.’

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu.
Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.

Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.

Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan
yağmur altında

’Gökler bile sana ağlıyor’ diyerek ağladığıydı..

.

.

İşte bu günlerde de adalet ağlıyor.

Siyasi Davalarda Hâkimler Neden Değiştirilir?

Biriyle
aranızda bir hukuki uyuşmazlık çıktığında veya suç işlediğiniz iddia
edildiğinde yargılanacağınız mahkeme önceden belirlenmiş olan yetkili ve
görevli mahkemedir.

Yasada
objektif ve herkes için düzenlenmiş kurallara göre belirlenmiş mahkemenin hâkimi/
hâkimleri de
o mahkemede görev yapmakta olan hâkimdir.

Davanızda
karşı taraf olarak herhangi bir kişi de olsa devlet başkanı da olsa
durum aynıdır.

Olaydan
önce kurulmuş ve somut olay ile kuruluşu bakımından ilgisi olmayan mahkemeye “tabii
mahkeme”
, bu mahkemenin hâkimine de “tabiî hâkim” denir.

Hukuk
devletlerinde, “kişiye veya olaya özgü mahkeme kurma ve hâkim görevlendirme
imkânını ortadan kaldıran bu ilke vatandaşlar için adil yargılama güvencesi
veren temel bir ilkedir.”

Anayasa Mahkemesi, 20
Ekim 1990 tarih ve K.1990/30 sayılı Kararında bu ilkeyi şöyle açıklamıştır:

“Hukuk
devletinde tabiî hâkim (doğal yargıç) kavramı, suçun işlenmesinden veya
çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi
diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, doğal yargıç ilkesi,
yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana
gelmesinden sonra
kurulmasına veya yargıçların atanmasına engel
oluşturur; sanığa veya davanın yanlarına göre yargıç atanmasına imkân
vermez.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu ilkeye aykırı örnekler az da olsa
vardır.
Bunlardan biri “1920-1927
yılları arasında faaliyet gösteren “İstiklal Mahkemeleri” tabiî hâkim
ilkesinin ihlâli niteliğindedir.”

Bir
diğeri 27 Mayıs 1960 hükûmet darbesinden sonra kurulan “Yassıada Mahkemesi”
de olaydan sonra kurulmuş, hâkimleri olaydan sonra atanmış, bir “olağanüstü
mahkeme” idi.

Anayasa
Hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler’in açıkladığı gibi “adil bir yargılama
için, hâkimin sadece ‘tabiî hâkim’ olması yetmez; aynı zamanda ‘bağımsız
hâkim’
olması gerekir. Hâkim, tabiî hâkim olsa bile, bağımsız değil ise,
adalet gerçekleşmez.
Bu nedenle hâkimlerin bağımsız bir organ tarafından
atanması, atandıktan sonra da siyasî ve idarî makamların etkisi altında
kalmamaları
ve bunun için de çeşitli teminatlara sahip olmaları
gerekir. Kendilerini bağımsız hissetmeyen hâkimlerin tabiî hâkim olması,
tek başına yargılananlar için bir güvence teşkil etmez.”

Şimdi
bu temel bilgiler ışığında “Man Adası Davası” olarak bilinen Ana
Muhalefet Partisi (CHP) lideri
Kemal Kılıçdaroğlu ile Cumhurbaşkanı ve
AKP lideri
R. Tayyip Erdoğan arasındaki uyuşmazlıklarda yaşanan dava
sürecinde olanlara bakalım.

*********************************

MAN ADASI Davasında Yaşananlar

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kara para aklama ve vergi kaçırma cenneti olarak bilinen Man
Adası’ndan, CB Erdoğan’ın yakınlarına
(oğlu, kardeşi, dünürü ve eniştesine)
toplam 15 milyon dolar transfer yapıldığını
iddia etti.  (Tarih: 5 Aralık 2017, yer: CHP Meclis Grup
Toplantısı)

Erdoğan,
bunun “yalan olduğunu” söyledi. Hatta “İspat edilirse ben
cumhurbaşkanlığını ve siyaseti bırakacağım”
dedi.

·        
Kılıçdaroğlu
hakkında Erdoğan ve ismi geçen yakınları tarafından 5 ayrı dava açıldı.

·        
5 davanın görüleceği
4 mahkemenin hâkimi, talepleri olmadığı halde bu davalara bakan mahkemelerden
alındılar
yani görev yerleri değiştirildi.

·        
Yaklaşık 2
milyon TL tazminat talepli
bu davalarda mahkemeler, tartışmalı bir
“yargılama” sürecinden sonra
, Kemal Kılıçdaroğlu’nu olağanüstü yüksek tazminatlara
mahkûm etti.

·        
Dosyalar İstinafa
(Bölge Adliye Mahkemesine) gitti. İstinaf mahkemesi yerel mahkemelerin
verdiği kararları hukuka aykırı bulup kaldırdı.

·        
Akabinde, Kılıçdaroğlu
lehine karar veren istinaf mahkemesinin başkanı ve üye hakimleri başka
yerlere tayin edildiler.

·        
İkinci defa
dosya istinafa geldiğinde, yeni atanan başkan ve üyeler bu defa Kılıçdaroğlu’nun
aleyhine yani cezaların hukuka uygun olduğuna dair karar verdiler.

·        
Davalar temyiz
edildi, dosyalar Yargıtay’a taşındı. Dört dava hakaret kapsamında açılmış
davalardı. Esas önemli olan Man Adası Davasında ise 4. Hukuk Dairesi,
Halkbank’ın yazısı ve MASAK’ın cevaplarına dayandırarak, “Para
transferlerinin doğru olduğunu”
tespit etti. Hatta kararda CHP liderinin
açıklamasında kamu yararı bulunduğu anlatıldı.

Sonuçta,
Kılıçdaroğlu’nun “eleştirilerinin olgusal temelinin olduğunu
belirterek, yerel mahkemenin verdiği kararın bozulmasına ve Kılıçdaroğlu’nun
tazminat ile sorumlu tutulmasına yer olmadığına
ve davanın tümden reddi
gerektiğine
karar verdi. Yani davayı Kılıçdaroğlu kazandı.

****

Bu
yazının konusu Man Adası davası sürecinde verilen farklı kararların
doğruluğu veya yanlışlığını yorumlamak değil.

Kemal
Kılıçdaroğlu’nun iddiasının doğruluğu artık mahkeme kararıyla ispat edildiğine
göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz verdiği gibi istifa edip etmeyeceği de
değil.

Bu yargılama
sürecinin yerel mahkeme ve istinaf aşamasında, “Tabii hâkim” ilkesinin çiğnendiği
durumlarda vatandaşın asla adil bir şekilde yargılanamayacağı
çok somut bir
şekilde ortaya çıktı.

Bereket
Yargıtay’da tabii hâkim ilkesinin çiğnenemediğini ve hala “bağımsız
hakimlerin”
olduğunu gördük.

Kararın
kimin lehine olduğu beni çok ilgilendirmiyor. Hatta keşke belgeler yalan
olsaydı. Halktan vergi isteyen Cumhurbaşkanının yakınları bu tür işlere
karışmamış olsaydı diyorum.

Ama bu
kararın verilebiliyor olmasından çok mutluyum.

Çünkü,
çok şükür ki hala, “Ankara’da hakimler var” diyebiliyoruz.

*********************************

Söz Dinleyen Hâkimler

Partili Cumhurbaşkanının bağımsız kurumların başında hep “söz dinleyen” başkanlar
istediğini biliyoruz.

Mesela
bazı Merkez Bankası başkanlarını “söz dinlemediği için” görevden alıyor.

“Enflasyonla
mücadelede yeterince başarılı olamayan (!) TÜİK Başkanlarını
değiştiriyor.

Mahkemelerde
“tabii hâkimler” görevden alınıyor. Yerlerine atananlar ne tesadüf ki “iktidarla
uyumlu” kararlar
veriyor.

Nihayet
İl ve İlçe Seçim Kurulu Başkanlarının “Tabii Hâkim” ilkesi gereği en
kıdemli hâkim olması kuralı değiştiriliyor. Yerine “talipli 1. Sınıf hakimler
arasından seçimle gelecek olanlar başkan olabilir” diye kural getiriliyor.

Ondan
sonra da bizim adil yargılama ve adil seçim istediklerine inanmamızı
istiyorlar.

Demokratik Hayata Atılan İlk Adım, 23 Nisan 1920

0

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi, 19
Mayıs 1919’da başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın; 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin açılışı da 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun
önsözü ve demokratik hayata atılan ilk adımdır.

                Ülkesi
ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri,
millî egemenlik ve bağımsızlıktır. Millî egemenlik, halkın kendi kendini
yönetmesi; millî bağımsızlık ise bir devletin, kendisi ile ilgili kararları
alma yetkisinin, uluslararası bir güçlerde değil, kendisinde olması demektir.
Günümüzün en gelişmiş devlet yönetim biçimi, “Demokrasi”dir.  Demokrasinin temeli, milli egemenliktir. Egemenliğin
tek, meşru kaynağı ve sahibi, millettir.

                Bugün
102. yılını kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, demokratik
hayata geçişimizin de ilk adımıdır. Bu adımla Türk milleti, kulluktan vatandaşlığa
yükselmiş ve egemenlik, bir hanedandan ve saraydan, millete geçmiştir. Millet
egemenliğini, millî iradenin temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet
Meclisi eliyle kullanmaya başlamıştır. Millî Kurtuluş Savaşımız, bu meclis
eliyle yönetilmiştir. Kurulan yeni Türk ordusu,” TBMM Ordusu”dur. Gazi Mustafa
Kemal’in önderliğinde zaferle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı’ndan sonra hayata
geçirilen, Türkiye Cumhuriyeti, bu meclisin kararıyla kurulmuştur.

                Demokratik
ülkelerde millet, egemenlik yetkisini şu üç organ eliyle kullanır: Yasama,
yürütme ve yargı. Millet, yasama, yani kanun yapma yetkisini TBMM eliyle; yürütme
yetkisini kendi seçtiği devlet başkanı, bakanlar ve bürokratlar eliyle ve yargı
yetkisini ise bağımsız yargı organları eliyle kullanır. Demokratik düzen, insan
hak ve özgürlüklerinin en iyi şekilde korunduğu ve saygı gördüğü düzendir. Bu
düzen; adaletin bağımsızlığının, hukukun üstünlüğünün, insan onur ve
haysiyetinin, söz, düşünce, kanaat, din ve vicdan özgürlüğünün en büyük
güvencesidir.

                Atatürk,
millet iradesinin tecelli ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23
Nisan tarihini, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak Türk çocuklarına
armağan etmiştir. Atatürk, bu bayramı, milletin gelecekteki güvencesi olan
bugünün küçüğü, yarının büyüğü olan çocuklarımıza armağan etmiştir. Çünkü,
çocuk yaşta egemenliğin ve bağımsızlığın değerini kavrayan bir kişi, onun
sürekli koruyucusu ve kollayıcısı olur.

                “2022
Türkiyesi”nde uygulanan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile maalesef,  TBMM işlevini kaybetmiştir. TBMM’nin yasama
yetkisi azalmış, bu yetkiyi daha çok Cumhurbaşkanı KHK (Kanun Hükmünde
Kararname)’larla kullanmaya başlamıştır. Yürütme yetkisi, tek başına Cumhurbaşkanınca
kullanılmaktadır. Yargının bağımsızlığı ise, siyasi iradenin müdahaleleri ve
yönlendirmeleri ile büyük ölçüde zedelenmiştir.

                Eğer
çocuklarımıza özgür, bağımsız, demokratik, çağdaş, gelişmiş ve zengin bir
Türkiye bırakmak istiyorsak, hızla şu anda uygulanmakta olan tek kişinin
yönetimine dayanan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nden kurtulmalıyız. Bu
sistemin yerine en kısa zamanda “İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter
Sistem”e geçmeliyiz. Bunun için, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği
Seçimleri en büyük fırsattır. Milletçe bu fırsatı çok iyi değerlendirmeli ve
milli egemenliği zedeleyen bu sistemden kurtulmalıyız.

                Bu
duygularla 23 Nisan  Ulusal Egemenlik ve
Çocuk Bayramınızı kutluyor, bu günleri bizlere armağan eden Mustafa Kemal
Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle ve şükranla anıyoruz. 

Beklenti!

İnsanoğlu yaşamı boyunca bir beklentiler yumağı içindedir. Kimi iyi
bir yaşam sürmek, kimi zengin olmak, kimi siyaset yolu ile hükmetmek, kimi de
dünyayı gezerek keşfetmek ister… Örnekleri çoğaltabiliriz.

 

Bunlar bir insan için makul isteklerdir. Yeter ki, bu beklentilerin
karşılanması haksız, hukuksuz, yalansız riyasız ve hakkaniyete uygun bir
şekilde olsun…

 

Ancak insanoğlu çoğu zaman hakkına razı olmaz ve hep daha fazlasını
ister. Bu sebeple gerçekleşmesi zor beklentiler içine girer.

 

Türkiye malumunuz 85 milyonluk bir nüfusa sahip kocaman bir ülke…
Doğal olarak insanlarımızın her birinin kendince beklentisi var.

 

Burada karşımıza tuhaf bir ikilem çıkıyor. Çünkü üretmeden,
çalışmadan, hak etmeden beklentilerimizin karşılanmasını istiyor ve bekliyoruz.

 

Siyaset yapanlar için siyaset kapısı, beklentilerin karşılandığı bir
yapıdır. Bu yapıdaki beklentiler bize ne hikmetse büyük kayıplar olarak geri
dönüyor.

 

Siyaseti yönlendiren genel başkanların himmeti ile bir koltuk kapanlar
genellikle ülkenin uçuruma gidişine bu koltuğu korumak adına sessiz kalıyorlar.
Geriden gelip o koltuğa oturmak için bekleşenlerde beklentileri nedeni ile
büyük bir sessizlik içinde kalıyorlar… Onların güç aldığı hikâye de,
Nasreddin hocanın göle yoğurt mayalaması gibi: ya tutarsa!

 

Keza bürokratlar ne kadar siyasi iradeye teslim olurlarsa,
beklentilerinin o kadar çabuk gerçekleşeceğine inanıyorlar. Oysa ülke büyük bir
açmaza doğru gidiyor!

 

Yine devletten siyasetin oluru ile ihale ve teşvik almak için iktidarların
yanlış politikaları karşısında susup beklentilerinin gerçekleşmesini
bekleyenlere ne diyelim? Kimse bunlara demiyor mu; memleket batarsa paranın,
ihalenin, teşvikin bir önemi kalmaz diye?

 

Ya siyasi partilere üye olup, kendi veya çocukları için iş ve aş
talebi beklentisinde olanlara ne diyeceğiz? Bunlar yanlışlar karşısında dilsiz
şeytan gibiler! Kendi partileri iyi gelişmeler dış güçlerin işi
savunmasındalar… Onlar da her şeyi biliyor ama şu “beklenti” işi var ya, her şeyi bozuyor!

 

Bu beklentiler, Türkiye’de yanlış giden işlere “dur” denilmesini engelleyen en büyük faktördür. Eğer bu
beklentiler eşiğini aşamaz isek işimiz daha da zorlaşacak…

 

Hepimiz biliyoruz ki, son yıllarda hiç bir ulus-devlet işleyişinde
görülmeyecek şeyleri Türkiye’de yaşıyoruz. Buna karşılık dişe dokunur bir tepki
yok. Bunun sebebi bu ülkede siyaset yapanların, bürokratların, medya sahibi ve
mensuplarının, sermayenin, aydınların, sanatçıların ve halkın içinde uyanık
geçinenlerin tamamının sorunların kaynağından bir beklenti içinde olmasıdır.

 

Bu ülke batarsa unutmayın hiç kimsenin “beklenti”si karşılanamaz! Onun için bir hastalık haline
gelmiş beklentilerinizden bir an önce vaz geçin ve ülkenin önünü açın.

 

Gelin hep birlikte geleceğimizi sıkıntıya sokacak sorunları bugünden tezi
yok temizleyelim.

 

Bu konu sizin cumhurbaşkanı, parti genel başkanı, milletvekili,
sermaye sahibi, bürokrat, akademisyen, sanatçı vs. olmanızdan çok daha önemli
bir konudur.

 

Beklentim var deyip susanlar bu memlekete en az ihanet edenler kadar
suçludur. Allah bu tipleri ıslah etsin!

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 14

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-7

 

Hoş Sadâ-2

İbnül Mahmud Kemal İnal Efendi Hazretleri bir toplantıdan çıkarken ‘Önümüzdeki Pazar bana geleceksin, seninle
Necmettin Molla’ya gideceğiz
.’ dedi. Söylediği günde konağa gittim ve
birlikte yaz günü olmasına rağmen Yusuf Ziya Ortaç’ın makalesinde okuyacağınız
kıyafetiyle Karaköy iskelesinden vapurla Necmettin Molla’nın Büyükdere’deki
konağına ulaştık. Konağın bahçesinde karşılıklı koltuklarda oturmuş halde, bu
bilgi hazînesi iki ihtiyar, geçmişteki hâtırâlarını dile getiriyorlardı: Ben de
22-23 yaşlarında bir genç olarak -bir köşeye âdeta büzülmüş halde- neler
konuştuklarıı tâkip etmeye çalışıyordum. Daha sonra yemeğe geçildi; sofrada
herhalde 15-20 kadar, yaşları, belki en genci 60-70 yaşlarında dâvetliler
bulunuyordu. Efendi Hazretleri beni yanına oturtmuştu. O mecliste Enver
Paşa’dan iki yaş küçük olan amcası ve Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı
Devleti’nin yaptığı bütün savaşlara katılmış olan Halil (Kut) Paşa’yı tanımıştım.

Bu toplantıda bestekâr, hukukçu, politikacı aynı zamanda İttihat ve
Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden birisi olan Servet Yesari Bey’den
bahsedilerek O’nun meşhur hisar buselik şarkısını okumam istendi. Şarkının aslı
-bir hadise var can ile canan arsında- olmasına rağmen Efendi Hazretleri bu
şarkıyı ‘can ile canan arasında hâdise
olur mu hiç, olsa olsa râbıta olur
’ diyerek bize hâdise’yi rabıta şeklinde
çaldırıp söyletirdi. Ben de tabiî ki üstadın istediği şekilde okudum. Üstadın
bu münâsebetle bir başka şarkıda da değişiklik yaptığını söylemeliyim. Yesari
Asım Arsoy’un Hüseyni şarkısındaki –Çıkmam
Allah etmesin meyhaneden
– mısraını –Girmem
Allah etmesin meyhaneye
– şeklinde değiştirerek çaldırıp okuturdu.

Efendi Hazretlerinin pazartesi toplantılarına çok tanınmış da olsa
şöhret de olsa hanım giremezdi. Doğrusu ben hiç rastlamadım; ancak son yıllarda
Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil’in hanımı, bir keresinde de Dr. Necmettin
Hakkı İzmirli’nin hanımının katıldığını duymuştum.

Mesut Cemil Bey1, 1952-1955 arasında İstanbul radyosu
müdürlüğünü ifa ederken ‘Efendi Hazretleri’nin kendisini aramadığından şikâyet
ederdi. Tamburi Cemil Bey’in ise Mühürdar Emin Paşa döneminde sazlarını bir
faytona koyarak konağa geldiğinden bahisle kızgınlığını ifâde edecek sitemlerde
bulunurdu.

Efendi Hazretlerine en yakın sima olarak tanınmış târihçi
ve nüktedan Mükrimin Halil2 Bey’i hatırlıyorum; birbirlerine
karşılıklı latîfeler ve şakalar bile yaparlardı.

1950-1951 yıllarında Cerrah Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan (1905-1972)
İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne seçilmişti. Rektörlük üniversite kapısının
sağındaki binada idi. Efendi Hazretleri Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan’ın yeni
görevini tebrik etmek üzere önce rektörlüğe geliyor bulamayınca kapalı çarşıdan
geçerek Cağaloğlu’nda Kâzım İsmail Bey’in apartmanına kadar yürüyor. Önce
asansöre binip en üst kattaki oturduğu dâireye çıkıyor, orada bulamayınca da en
aşağı kattaki muayenehanesine iniyor. Hocayı orada da bulamayınca şu latîfeyi
ihtiva eden notu bırakarak ayrılıyor:

Rektörlüğünüzü tebrik için önce
rektörhâneye geldik sizi bulamadık, kapalı çarşı tarîkiyle devlet hanenize
geldik, orada da yoktunuz. Bir ümit ile muayenehânenize indik, ne çâre orada da
yoktunuz. Bilmem ki hangi hânedesiniz
?’

Efendi Hazretleri çok hatırşinas idi. 1952 yılında oğlum Bülent’in
doğumunu öğrenince Lâleli’ye kadar gelerek ezan ve kameti kulaklarına okumuştu.
Yakınlarının cenâzelerine çok uzak da olsa mutlaka giderdi, hastaları aradığını
da çok iyi hatırlıyorum. Beni mahcup edecek kadar memnun eden davranışlarına da
şâhit oldum: 1951 yılında Beyazıt’tan Tünel meydanına kadar zahmet ederek nikâh
merasimimde bulunarak bizleri taltif etmişti. Daha sonra Cağaloğlu’ndaki
evimize Kâzım İsmail Gürkan ve Sıddık Sami Onar ile birlikte gelerek şeref
vermişlerdi.

Mûsikî Allah’a ve ahlâka götürücü yollardan biridir. Mûsikî, insanı
arıtan, iyileştiren yöntem ve araçlardan biridir. Ayş ü nûş eylemeyi (yiyip
içmeyi) mûsikînin ayrılmaz parçası sayan yeterince arınmamış insanlar,
İbnülemin’in veya Ekrem Karadeniz’in konaklarındaki tertip olunan mûsikî
iklimlerinde bulunabilmiş olsalardı…

İbnülemin’in sekseninci yaşı dolayısıyla İstanbul Üniversitesinde
yapılan muhteşem jübile töreninde ‘Efendi Hazretleri’nin şiirlerinden Ekrem
Karadeniz tarafından bestelenmiş olanlarından meydana gelen ‘icra’yı dinlemiş
olsalardı; o muhteşem törenin parçası olan o mûsikî icraâsındaki arındırıcı
yüceliğinin orada bulananlardan biri ve benim gibi bir parçası olabilselerdi…
O’nun ‘ilme, sanata hizmeti
konusunda ‘jübile’ türünden büyük bir töreni İstanbul Üniversitesi
Rektörlüğünün yapmış olması bir kadir bilirlik idi; görev almış olmaktan haz ve
şeref duyduğum o günkü özel konser, gerçek aydınların Türk mûsikîsine
saygısının da gösterilmesidir.

Hoş Şadâ’ isimli eserinden
sık sık bahsederdi; biz o târihlerde bestekârlar ve mûsikî târihimiz hakkında
bilgi edinecek kaynak bulamazdık ve bu eserin bir an evvel yayınlanması için
duâ ederek bekleşirdik. Üstad 1957 de Hak’ın rahmetine kavuşunca müsveddeler
Yeğeni Selma Hanım’dan alınarak, son kısmı Avni Bey tarafından tamamlanarak,
kitap, Hasan Âli Yücel’in yönettiği İş Bankası kültür yayını olarak sonraları
basıldı. Başına konulan yazılar da resimler de gerçek târihçilerin
değerlendirebileceği metinlerdir. Eserin mûsikî kitaplığımızdaki yeri emsalsizdir.

İbnülemin Bey bilgisi ve yaşayışı ile bugün çok yaygın kullanılan
niteleme ile bir ‘fenomen’ idi.
Târihçi, biyograf, bibliyograf, hat ve ebru sanatı uzmanı, mûsikîyi bir zevk
aracı değil, insanla cennet arasındaki uyumlandırma temrinleri sayan, fart-ı
hassasiyet sâhibi bir şahsiyet idi. O’nun hakkında birçok yazı vardır. Merhum
dostum Faruk Kadri Timurtaş’ın, Kâzım İsmail Bey merhum ile Tanpınar’ın
yazıları mutlaka okunmalı.

Yetmiş yıldır milletime ve kültür hayatımıza hekimlik ve mûsikî sanatı aracılığı
ile hizmet etmeye çalıştım. Eskilerin ‘irfan
dedikleri servetten hisseme düşenleri toplamaya, sonra da tekrar paylaşmaya
gayret ederek yaşamanın mutluluğunu tadarak ömür sürdüm. Bu ömrün içinde ilim,
sanat, siyâset, idaâre ve ticâret alanlarının gerçekten ışıklı yıldızları
vardı. Bazılarının hakkının yenmiş, bazılarının ise dil ve zevk değişmeleri
yüzünden gölgede kaldıklarını üzülerek ifâde etmek isterim. O yıldız
şahsiyetlerden biri nev’i şahsına münhasır ‘Efendi
Hazretleri
’ veya ‘İbnülemin’ unvanıyla
tanınan Mahmud Kemal İnal’dır. 

Prof. Dr. NEVZAD ATLIĞ 

Hoş Sadâ Hakkında…

Eser, Yusuf
Ziya Ortaç’ın; ‘Takdim’, Hasan Âli
Yücel’in; ‘Üstad İbnülemin Mahmud Kemal
İnal’
,  Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmâil
Gürkan’ın; ‘Üstad İbnülemin’e Dâir’,
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın; ‘İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’a Dâir
’, Muzaffer Esat Güçhan’ın; ‘Bâzı Husûsiyetleri ile İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ başlıklı
makaleleri, Avni Aktunç’un; ‘Üstada
Kaside
’ başlıklı şiiri ve Üstâdın ‘Vasiyetnâmesi’nden
sonra İbnülemin Mahmud Kemal İnal üstâdın, eserine yazdığı 12 sayfalık ‘Giriş’ başlıklı yazısı ile  ‘Hoş Sadâ’
isimli eseri başlıyor. Eserde yer alan bestekârlar, harf sırası ile tanzim
ediliyor. Beste sâhibinin önce hayat hikâyesi, eşkali mezarının bulunduğu yer,
bestelerinin güftesi yer alıyor. Gerekli açıklamalar dipnotlarda veriliyor.
Birinci bestekâr ‘Basmacı’ unvânı ile
anılan Abdi Efendi, ikinci bestekâr Hüseyin Avni Paşa önderliğindeki cinâyet
şebekesi tarafından, hâince bir tertiple şehid edilen Sultan Abdülaziz Han’dır.
Abdülbâki Nâsır Dede (1765-1820), Abdülkadir Bey (1873-1946), Âfet Mısırlıyan
Efendi (1850-1922), Ahmed Ağa (vefatı: 1794), Ahmed Efendi (vefatı: 1883),
Ahmed Efendi (Yağlıkçızâde)’den sonra 32 bestekâr hakkında bilgi verilmesini
takiben üstâdın vefatı sebebiyle yarım kalan eser, hazırladığı belge ve
notlardan faydalanarak Avni Aktunç tarafından tamamlanıyor.

164

Üstâdın Jübile Nutku

Aziz vatanımızın medarı iftiharı olacak surette
yetişeceklerini ümit ettiğim münevver geçlerimizin hakkı âcizanemde dâimâ ibraz
ettikleri muhabbet ve hürmet âsarı cemilesinden olarak geçen sene yine bu
mevsimde tertip ettikleri jübilenin teşekkürünü lâyıkiyle îfa edemediğim halde
bu sene de namı âcizaneme izâfe ettikleri bu şerefli toplantıdan dolayı da
hissiyatı müteşekkiranemi nasıl izah edeceğimi bilemiyorum. Çok defa mânalı
sükût, sözden daha müessir olur. Ben de hâlisâne ve beligane şükür ve minnet
ifâde eden sükûtu, riyâya mahmul olabilecek sözlere tercih ederim.

Memlekete hizmet edenlere gösterilen hürmet,
görenlerden ziyâde gösterenlere aittir. Kıymeti olmıyan âdem kıymeti olan âdeme
riâyet etmez. Esâsen o kabil âdemler indinde kıymetin mânâsı yoktur. Kıymeti,
kıymeti olanlar bilir.

Yine
erbabı bilir ehli kemalin kadrin / Nezd-i cühhalde âlim ile câhil birdir.

 diyenler,
hakîkate tercüman olmuşlardır. Hayatını, vatanın saadetine vakfedenler,
vatandaşların takdir ve tevkirine mazhar olurlarsa hizmetlerinin dünyaya
teallük eden mükâfatını gördüklerine kanaat ederek mesrur ve daha fazla hizmet
etmeğe vicdanen mecbur olurlar. Nankörlük, hem sâhibini, hem memleketi
mutazarrır eder.

Vaktiyle bir İngiliz âliminin, bir eserde ‘İnsanlık âleminin velii ni’meti’ nam-ı
hakikat encamiyle yâd ettiği Resuli âzam, mürebbii âlem efendimiz ‘Nâsın hayırlısı, nâse nef’i olandır
buyurmuşlardır. Nâse hizmet edenler, madem ki nâsın hayırlısıdırlar, onların
kadrini bilmek, lâyık oldukları hürmet ve muhabbette kusur etmemek hamiyyeti
vataniyye, erbabı için en mühim bir vazifedir. O vazife hakkiyle eda olunursa
pek çok hayırlı ve kıymetli insan yetişmesine ve hakîkatte vatanı azize büyük
hizmet edilmiş olur. ‘Söyleyenden
dinleyen ârif gerek
’ müeddasını ihtar ile bu sadedde bu kadarla iktifa
etmek münasiptir.

Mûsikî günü
nâmı verilen bugünkü toplantıda – eyyamı sahavetten beri muhibbi olduğum –
mûsikîden bahsetmemi arzu eden zevatı kırmamak iç bu husustaki aczimden iğmaz
ederek ve malûmu i’lâm kabilinden olduğunu bilerek birkaç söz söyleyeceğim.

          Mahlûkatın ekmeli olan insanda değil,
can taşıyan diğer mahlûkatta da teganniye tabiî bir meyl vardır. Beşikteki
çocuklar teganniden mütehassis olurlarken, mûsikînin mecnunlar üstünde tesiri
görülürken, ejderler ve timsahlar mûsikî ile avlanırlarken, hattâ bazı erbabı
fennin beyanlarına göre çiçekler bile mûsikîden müteessir olurken mûsikîden
hazzetmeyenlere ne demek lâzım geleceğini yine onlar takdir etsinler. İslâm’ın
en büyük âlimlerinden olan İmamı Gazali ‘Baharın,
çiçeklerin, ve mûsikînin müteessir etmediği şahsın mizacı fasittir.

demiştir.

          Erbabı tetkik ‘Taam bedenin gıdası olduğu gibi gına3 da ruhun gıdasıdır. Gına, fehme safvet,
zihne rikkat, haşine linet, cebine cesaret, bahîle sehavet verir
.’
demişlerdir ki bütün tecrübeler, bu hakîkati ispat etmektedir. Ben de bir
eserde mûsikîye ‘ruhun tekellümü
demiştim. Ruh, cesede hâkim olduğu gibi ruhun tekellümü de havas üzerinde
nafizül ahkâmdır. Bir yerde de ‘Aşkın
lisanı
’ demiştim. Aşkın lisanıdır ki tekellüm ettikçe ruhumuzu i’lâ ve
hüsni ezeliyi temaşa etmişçesine can ve cananımızı ihya etmektedir. Bu
sebepledir ki eski eserlerde mûsikî ‘ilmi
şerif
’ nâmiyle yâd edilmiştir. Şerâfeti muhâfaza etmek için nasıl hareket
etmek lâzım geleceğini iz’an sâhipleri tâyin eder. Vaktiyle mûsikîden anlıyan
bazı ehibba ile bir mûsikîhaneye gitmiştik. Okuduğunu bilen bir hanende, en
kıymetli üstatlardan Kömürcüzâde Hafız Efendi merhumun en nefis eserlerinden olan
Hüzzam bestesini şevku letâfet ile okurken zâhiri beşer, bâtını har olan bir
şahıs ‘Biz güzel şeyler dinleyip eğlenmek
için para verdik. Böyle can sıkıcı saçmalar dinlemeyiz
.’ dedi, gitti.
Anlamıyana anlatmak, hissetmeyene ettirmek kabil midir? Şu noktaya da işâret
etmek lâzımdır ki bîpâyan bir deryâ olan mûsikîde biraz behre hâsıl etmekle
bestekârlığa kalkışmamalıdır. Cüz’i malûmatla bestelenecek âsarın hayatı pek az
zamana münhasırdır. Bir müddet terennüm olunur, sonra unutulur, gider. Yıllarca
çalışarak ihtisas kesbeden üstatların eserleri, aradan asırlar geçerek – mâhiyeti
asliyesini az çok kaybettiği halde de – kemâli zevk ve şevk ile okunuyor ve
okunacaktır.

          Mûsikîye müncezip olduğumdan envai
müşkilâta rağmen elli yıldan beri haftada bir gece fakirhânede mûsikî bezmi
tertip ederim. Mûsikî erbabından olan muhiplerimiz lütfen gelirler, bilerek
okurlar, çalarlar. Şikâyet değil, hikâyet olarak söyliyeyim: ‘Mutlaka gelirim’ deyip de gelmiyen, bizi
intizarda bırakan bazı hânende ve sâzende dostlarımızla mûsikî ile
münâsebetleri olmadığı halde erbabı mûsikî arasına katılanlardan, fasıl esnâsında
uykuya, yahut yanında oturan adamla lâfa dalanlardan, bahusus şahıslarını
tanımadığım halde kendi kendilerini dâvet ederek, yahut tanıdıklarımdan birinin
ardına takılarak çalgılı gazinolara gider gibi bîpervâ gelenlerden, vedâ
etmeden gidenlerden maddî ve manevî çektiğim mihnet, aldığım zevke galebe eder.
Ne diyeyim, ‘Bağban bir gül için bin hâre
hizmetkâr olur
.’

          Pek uzayan söze nihâyet verirken bu
toplantıyı tertip eden talebei kirama şükranımı kemâli ihlâs ile tekrar ederim
ve mesleklerinde kesbi imtiyaz ve vatanı azize mühim hizmetler ibraz ile dünyâ
ve ukbâda mesut olmalarını temenni ederim. Toplantıyı açmak lûtfunda bulunan
üniversitemizin vücudiyle fâhir olduğu muhterem rektör beyefendiye ve
istihkakımın fevkinde kelimatı tayyibe irat eden en büyük hukuk âlimlerimizden
Ali Fuad ve en değerli şâir ve ediplerimizden Hamdi Beyefendilerle şâiri mümtaz
Yenişehirli Avni Bey merhumun hafidi erbabı musikiden Avni Bey’e ve Talebe
Cemiyeti Reisine, bahusus beni taltif için teşrif eden zevatı kirama arzı
şükran ederim. Toplantıya ziynet ve letâfet vermek üzere buraya gelmek
zahmetini ihtiyar eden mûsikî sanatkârlarımıza da teşekkür ederim.

         

Hoş Sadâ
Hakkında Birkaç Kelime

Eserin son iki bölümünden birincisi ‘Sözlük’ başlığını taşıyor. Burada, eserde
geçen; günümüze erişemeden kullanımdan düşmüş veya bâzı okuyucuların
hatırlamakta zorluk çekeceği düşünülen kelimelerin açıklaması verilmiş. Ancak
bu sayfalar için bir miktar ‘cimrihasis’ davranıldığını düşünenler
olabilir. Bu cümleden olmak üzere; Âsar, bikes, fart, ibraz… gibi kelimelerin
karşılıklarının verildiği yerde ‘tesâvii
ârâ’
tâbirinin, ‘intizar
kelimesinin karşılıklarının da verilmesi faydalı olurdu. Çünkü okurken veya
yazarken masasında lügat bulunduranlar çok azdır. Ferit Devellioğlu ve İlhan
Ayverdi gibi leksikologların adını bile duymamış insanlarımızın ise pek çoktur.

          Kapağına, kâğıdına, cildine ve sayfa
düzenine âzami ihtimam gösterilen bir kitabın tashihlerine de aynı ihtimam
gösterilse idi; s: LXX’de ‘tevfiz
kelimesi, ‘tefvîz’ şeklinde
düzeltilir ve ‘sözlük’ bölümünde
açıklaması verilirdi.  S: 73’de ‘sende dumak’, s: 158’de ‘Gözümde dâim hayali cânan’, s: 277’de ‘Sildi aşkım gözlerimden her şeyi’ gibi
hatâlar gözden kaçmazdı.

KETEBE
YAYINLARI:

Maltepe
Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6 Dk: 2 Topkapı 34010 İstanbul.

Telefon:
0.212-612 29 30 e-posta:
ketebe@ketebe.com 

………………..

1Mesut Cemil Bey: (1902-1963) Tamburî Cemil Bey’in oğludur.
Müzik eğitimine, batı mûsikîsi ile başladı. Daha sonra tambur ve viyolonsel
sanatkârı oldu. Müzik hocalığı, Ankara ve İstanbul radyolarında müdürlük yaptı.

2Mükrimin Halil Yinanç: (1900-1961) Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümünü ve Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, Türk Târihi Ord. Profesörü.

3gına: Halk arasında
yaygın olarak kullanılan ‘gına
kelimesinin mânâsı, ‘bıkma, usanma
demektir. Az bilinen başka bir mânâsı daha vardır: ‘Nağme ile okumak, şarkı söylemek…’

Ak Parti Gitsin Kim Gelsin?

Ak Parti’ye oy veren seçmen
kafalarda sanal olarak oluşmuş bir çıkmazda. Konu siyaset, özellikle de Ak
Parti’nin ülkeyi kötü yönetmesi olduğu zaman çok büyük bir kısmı Ak Parti’nin
ülkeyi kötü yönettiğini kabul etmekle birlikte “İyi de oy verecek kimse yok ki,
kime oy verelim?” veya “Tamam Ak Parti gitsin de yerine kim gelsin? Ülkeyi kim
iyi yönetir?” şeklinde en ufak haklılık payı taşımayan itirazlarını öne
sürüyorlar. Haklılık payı taşımayan diyorum çünkü yaptıkları itirazlar gerçeğe
de aykırı mantığa da…

 

Bir kere; Ak Parti denenmiş ve
ülkeyi kötü yönettiği tescillenmiş bir parti. Mevcut siyasi partilerin hiçbiri
mevcut yönetimleriyle ve/veya kadrolarıyla ülkeyi yönetmediler. Mevcut siyasi
partilerin hiçbirisi (MHP hariç) ülke yönetimi konusunda denenmiş ve başarılı
olup olmadığı test edilmiş partiler değil. Dolayısıyla, ülkeyi kötü yönettiği
ispatlanmış bir Ak Parti ile ülkeyi kötü yönetme ihtimali bulunan diğer
partiler arasında tercihte bulunurken mantıklı olan kötü olduğu ispatlanmış
olan partiyi yani Ak Parti’yi eleyip diğer partilere şans vermektir.

 

İkincil olarak; Ak Parti’ye oy
veren seçmenin yoğun bir şekilde dile getirdiği argümanlardan biri de “CHP mi
gelsin?” argümanıdır. Hâlbuki CHP, milli mücadeleyi veren, ülkeyi kuran parti
olmasının yanında ülkenin sanayileşme hareketinin dinamosu olan ve ülkeye
tarihinin en büyük ekonomik büyümesini yaşatan partidir. Öyle ki, Ak Parti’nin
özelleştirme adı altında yandaşlarına peşkeş çektiği fabrikaların çok büyük bir
kısmı CHP döneminde yapılmış ve on yıllar boyunca yüz binlerce insanın istihdam
edilmesine ve milyonlarca insanın geçimini sağlamasına vesile olmuş
fabrikalardır. Yine, Hatay şehrimizi dâhiyane bir operasyon ve sonucunda şahane
bir diplomatik hamle ile ve tek bir kurşun atmadan anavatana dâhil eden parti
yine CHP’dir. Yine Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirerek Kıbrıs’ı fiilen
yavru vatan haline getiren yine CHP’dir ki Ak Parti’nin iktidara gelir gelmez
Kıbrıs’ı Türkiye’nin kontrol alanından çıkarma girişiminde bulunduğunu ve bu
skandal hatanın Rum tarafındaki oylamada “Hayır” çıkması sayesinde
gerçekleşmediğini hatırlarsınız. Dolayısıyla icraat yönünden de mantıklı olan
CHP’yi Ak Parti’ye tercih etmektir.

 

Üçüncü olarak; Ak Parti’ye oy
veren seçmen genel olarak muhalefeti yapıcı olmamakla ve problemlere çözüm
önerisi getirmemekle suçlamaktadır. Hâlbuki 20 yıldır iktidarda olan parti Ak
Parti’dir ve ülkenin problemlerine çözüm önerisi getirmesi ve problemleri
çözmesi gereken parti de doğal olarak Ak Parti’dir. Ancak Ak Parti’nin ülkenin
problemlerine çözüm getirmek bir yana, bu problemleri çözme konusunda beceri
sahibi olmadığı hatta daha da kötüsü niyet sahibi olmadığı ortadadır. Hal böyle
iken problemlere çözüm önerisi getirmediği için eleştirilmesi ve oy verilmekten
imtina edilmesi gereken parti Ak Parti’dir. Kaldı ki, Haziran 2015
seçimlerinden önce CHP’nin asgari ücret zam oranı ve bayramlarda emeklilere
ikramiye ödenmesi projeleri, Ak Parti Haziran 2015 seçimlerinde tek başına
iktidarı kaybettiği için seçmeni geri kazanmak adına icraat geçirilmiştir. Yani
bugün asgari ücretlinin ve emeklinin azıcık yüzü gülüyorsa bu da CHP
sayesindedir. Bu nedenden dolayı da Ak Parti’yi oy vermekten vazgeçip CHP’ye
veya genel olarak muhalefete oy vermek daha gerçekçi ve daha mantıklı bir
tercih olur.

 

Dördüncü olarak; Ak Parti icraat
yaparken ülkeye bir katkı sağlamamakta hatta tam tersine her icraatıyla ülkenin
kucağına ayrı bir problem bırakmaktadır. Son günlerde gündemde olan
Suriyeliler, Afganlar meselesi ortada. “Reform yapıyoruz” söylemiyle eğitim
sistemini mahvetmiş oldukları ortada. Eğitimde fırsat eşitliğini ortadan
kaldırıp insanları eğitim alarak iyi bir hayat sahibi olmaktan uzaklaştırmaları
ortada. “Yargıda reform yapıyoruz” söylemiyle ülkenin hukuk bilincini ve yargı
sistemini yerle bir ettikleri ortada. Adalet hissini öldürdükleri ortada.
Ülkenin güvenlik politikalarını mahvettikleri ortada. “Büyüyoruz, kalkınıyoruz,
Nisan Marttan daha iyi olacak” gibi söylemlerde bulunurken öte yandan ülkenin
ekonomisini mahvettikleri ve temel ihtiyaç maddelerinin bile satın alınmasını
zorlaştırıp bütün milleti fakirliğe mahkûm ettikleri ortada. Milleti
fakirleştirirken kerameti kendinden meçhul bazı zat-ı muhteremleri ballı
kaymaklı ihalelerle, birkaç yerden bağlanan yüksek maaşlarla
zenginleştirdikleri ortada. Ülkede işsizliği artırdıkları ortada.

 

Hal böyle iken, yani Ak Parti her
icraatı ile ülkeye zarar verirken ülke öyle bir hale geldi ki Ak Parti
iktidardan gidip de yerine gelen iktidar hiçbir şey yapmayarak sadece boş boş
durarak ülkeyi düze çıkartabiliyor. Çünkü ülke Ak Parti’nin yıkıcı, tahrip
edici politikalarından kurtulmuş oluyor.

 

Sözün özü bugün ülkenin
problemlerinin çözülebilmesinin birinci şartı Ak Parti’nin iktidardan
gitmesidir. Bu şartlarda Ak Parti’nin yerine kim gelirse gelsin ülkeyi Ak
Parti’den daha iyi yönetebilecek durumdadır. Üstelik boş durarak, hiçbir şey
yapmayarak.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 13

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-6

 

Hoş Sadâ

Hoş Sadâ, Türk
müziğinin yaklaşık son iki yüz yılının târihini içeren bir mûsikişinaslar
tezkiresidir. Şeyhülislâm Esad Efendi’nin (1685-1753) 17. yüzyıl ve 18. yüzyılın
ilk çeyreğinde yetişen bazı mûsikîşinasların hayat hikâyelerine yer verdiği ‘Atrabü’l-âsâr fî tezkireti urefâi’l-edvâr
adlı eserde müzikle uğraşan yüze yakın isimden söz edilmektedir. Türünün tek
örneği olan bu eser, Osmanlı döneminin eldeki tek mûsikîşinas tezkiresidir.
Şeyhülislâm Esad Efendi’nin eserinin ardından yazılan mûsikişinaslar tezkiresi
ise 20. yüzyıl ortalarında İbnülemin tarafından kaleme alınan Hoş Sadâ’dır.

Eserin
girişinde ilk önce mevcut yayınlardan söz eden İbnülemin, Şeyhülislâm Esad Efendi’nin
eserinin yanı sıra Doktor Subhi Bey’in ‘Amelî
ve Nazarî Türk Mûsikîsi
’, Mustafa Rona’nın ‘Elli Yıllık Türk Mûsikîsi’, Sadeddin Nüzhet Ergun’un ‘Türk Mûsikîsi Antolojisi’ adlı
eserlerinden kısaca bahsetmektedir. Mustafa Rona’nın eserinde önemli pek çok
mûsikîşinasın biyografileri, besteleri ve resimlerinin bulunduğunu söyleyen
İbnülemin, bu eserden faydalandığını belirtmektedir.

Bu eserler
içinde Sadeddin Nüzhet Ergun’un 1942 yılında yayınlanan ‘Türk Mûsikîsi
Antolojisi’ adlı eseri de mühimdir. Türk müziğinin târihi seyrini ortaya
koyabilmeyi hedef edinen bu eserde Türk târihinin İslâmiyet öncesindeki ve
sonrasındaki farklı dönemlerinde müziğin gelişimi, Türk müziğindeki önemli
bestekârlar ve besteledikleri eserler incelenmektedir.

İbnülemin’in
eserinde ise Şeyhülislâm Esad Efendi’nin
eserinden sonraki mûsikîşinaslar konu edilmekte ve eser 1942’den daha ileri bir
târihte son bulmaktadır. 18. yüzyıl ve sonrasını kapsayan Hoş Sadâ’da
mûsikîşinasların hayat hikâyelerine ve resimlerine yer verilmesinin yanı sıra
kaleme alınan metinlerin önemli bir kısmının hâtırat niteliği taşıdığı da ifâde
edilmelidir.

Hoş Sadâ, 1958
yılında yayınlanmakla birlikte, 1937 yılında kısmen kaleme alınmış ve Son Asır
Türk Şâirleri’nin 1942 târihli son cüzünde ‘basılmıyan
eserler
’ arasında gösterilmiştir. Her Ay Mecmuasında 1937 yılında
yayınlanan ‘Unutulan Adamlar’ adlı yazısında ‘mûsikîşinasların, zamanımıza
yakın olanlarının ve zamanımızda yaşayanların bâzıları hakkında mümkün mertebe
toplayabildiğim malûmatı ve mûsikîye müteallik fıkaratı ihtiva etmek üzere
nâçiz bir risaâe yazmağa teşebbüs etmiş ve “Bakî
olan bu kubbede bir hoş sada imiş
mısraından
ilham alarak risaleye ‘Hoş Sadâ’ ismini vermiş idim. İkmal edebilirsem belki
ileride işe yarar
” diyen İbnülemin Bey, bu yıllarda Son Asır Türk Şâirleri,
ardından Son Sadrıâzamlar ve Son Hattatlar’ın yazılması ve yayına
hazırlanmasıyla meşgul olmuş bu eserlerin basılmasının ardından Hoş Sadâ
üzerinde yeniden çalışmaya başlamıştır.

Seksenli
yaşlarında sağlık problemleri yaşayan ve vefatından bir buçuk ay önce yazdığı
bir mektupta ‘bakiyye-i hayâtı (kalan
hayatı) istirahata hasr etmeyip de kendimi mihnetlere sokmak, bâ-husus bu kış
üç ay mütemâdiyen hasta olduğum hâlde yine rahat durmamak bilmem ki kâr-ı akıl
mıdır
?’ diyen İbnülemin’in Hoş Sadâ üzerinde yeniden çalışmasının en önemli
sebeplerinden birisi, yakın çevresi tarafından bu eseri yayınlaması için teşvik
edilmesidir.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’ın ‘Hoş Sadâ
isimli eseri de; ‘Son Sadrıâzamlar’,
Son Şâirler’, ‘Son Hattatlar’ ve diğer muhteşem eserleri gibi sâhasında büyük bir
boşluğu doldurmuştur.

Müellifinin
ebedî âleme intikali sebebiyle yarım kalan eserin 128. Sayfadan sonrası,
merhumun hazırladığı belge ve bilgilerden faydalanılarak 19. yüzyıl dîvan şâiri
Yenişehirli Avni Bey’in (1886-1884) torunu Avni Aktunç1 tarafından
kitaba dâhil etilmiştir.

Eser, önceki
baskılara göre daha kaliteli olarak Ekim 2019’da, İstanbul’da Ketebe Yayınları
tarafından yayınlanmıştır. 16,5 X 24,5 santim ölçülerinde, sert kapaklı cilt
içerisinde, iplik dikişli, mat kuşe kâğıda basılı 360 sayfadır. 2021 yılı
Ağustos ayında, Ketebe Yayınları, üstâdın ‘Son
Hattatlar
’ isimli kitabını da ‘Hoş
Sadâ
’ isimli kitabı ile aynı kalitede yayınlanıştı. Belirtildiğine göre,
Yayınevi, İbnülemin Mahmud Kemal İnal külliyatının diğer eserlerini de
yayınlanmaya devam edecektir.

Eser,
yayınevi’nin takdim yazısı ilebaşlayıp her sayfada bir adet olmak üzere üstâdın
5 adet fotoğrafından sonra Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın ‘Soluk Hâtırâlardan Yankılanan Nağmeler’ başlıklı yazısı ile devam
ediyor. Yazının metninde ve dipnotlarındaki bilgilerin her satırı, esere önemli
ölçüde değer katıyor. Ehemmiyetine binâen bâzı dipnotlarla birlikte ve
özetmenerek aşağıya dercedilmiştir:

 

Soluk Hâtırâlardan Yankılanan
Nağmeler

1940’lı yıllar… Antakya. İkinci Dünya Savaşı başlayalı aylar olmuştu.
Henüz lise öğrencisiydim. Savaş dolayısıyla Trakya ve özellikle İstanbul halkı,
hükümetçe daha güvenli yerlere tahliye edilmişti. Tahliye mecbûrî olmamakla
birlikte daha güvenli olması sebebiyle, İstanbul ve Trakya halkının, atalarının
veya akrabaların bulunduğu memleketlerine savaş süresince iskân olunması idi.
Bu tahliyenin bir sonucu olmak üzere, Nâmi Karslıoğlu isminde benden 4-5 yaş
büyük bir genç ailesiyle birlikte İstanbul’dan Antakya’ya göç etmişti.

Evlerimizin yakın oluşu dolayısıyle müzikle de ilgisi olan Nâmi ile
kısa zamanda aramızda bir arkadaşlık kurulmuştu. Evimizde geceli gündüzlü olmak
üzere mûsikî ile ilgili toplantılar yapıldığından Nâmi de zamanla mûsikî
toplantılarına katılır olmuştu. Kendisi Kumkapı Mûsikî Cemiyeti’nde küçük
yaşlardan itibaren mûsikî çalışmaları yapmış ve bir vesile ile İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in bir meclisine katılmış. Efendi Hazretleri’nin ismini ilk defa bu
arkadaşımdan işittim. Nâmi her fırsatta ‘Efendi
Hazretleri
’ diyerek İbnülemin Bey’in konağını ve bu konakta her pazartesi
yapılan mûsikî toplantılarını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. O’na
göre İstanbul’un tanınmış şöhretleri, üniversite hocaları ve müzik adamları bu
konağa gelerek Üstad’ın meclisine katılmaya can atıyormuş. Ben bunları
dinledikçe hayâlimde ‘Üstâd’ı ve meclislerini canlandırmaya çalışıyordum.

* * *

1943 de Antakya lisesini bitirmiştim o târihlerde tek üniversite
İstanbul Üniversitesi’ydi. Eylül ayında bu büyük şehre giderken iki hedefim
vardı: Birincisi, hekim, tabip, doktor olmak; İkincisi, İstanbul mûsikî
muhitinde kendime bir yer edinebilmek. Tıp fakültesine sınavı kazanarak kaydımı
yaptırmıştım artık doktorluk yolu açılmıştı.

Sıra mûsikî muhitine girmek ve daha sonra meşhur konağa ulaşmaya
gelmişti. Yeğenim Vedat da benim gibi mûsikî ile meşguldü ve tambur çalıyordu.
Birlikte kılavuzumuz Nâmi’nin peşine takılıp Kumkapı’da oturan Recâi Bey’i
bulduk. Bu zat Mahmud Kemal Beyin Pazartesi toplantılarında uzun yıllardan beri
kemençe çalan ve sözü dinlenen biriydi. Meramımızı anlattık, aracılığını
istirham ettik, gönlünü aldık, bize kemençe çaldı. Bunun üzerine, önümüzdeki
ilk pazartesi akşamı, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in konağındaki toplantıya
götürüleceğimizin sözünü aldık. Ama öyle paldır küldür, biz geldik deyip
gidilmeyecekti. Toplantılara kabul edilmemiz için, kapıdan girip, Beyefendi’nin
elini öpene kadar neyi nasıl yapacağımız, konuşma sırasında nelere dikkat
edeceğimiz, oturup kalkmamızdan ikram edilen çayı nasıl içeceğimize kadar her
davranışımızın biçimi bir bir anlatıldı, târif edildi.

Kısacası, sazlarımızı yanımıza alıp konağa gittik. İbnülemin Bey’e
tanıtıldık. Babalarımızın ne iş yaptığı ve öğrenim durumumuz ilk sorular
arasındaydı. Toplantı bir sohbetle başladı. Mahmud Kemal Bey’in ‘tertib-i bezm eyleyelim’ deyişiyle,
sazlar kılıfından çıkarıldı bu arada bizim de icrâya katılacağımız işâret
edildi, akortlar yapıldı. Taksim peşrev derken ben de kendimi fasla kaptırdım.
Tambur çalan Ali Bey ve ûdi Ethem Bey o günden aklımda kalan saz
icracılarından. Çalanlar da sesleriyle okuyanlara katılıyorlardı. Ortada nota
falan yok, ezberden çalıp söyleniyor. Zâten tambur çalan Ali Bey nota bilmiyor,
ama herkesten güzel çalıp söylüyor, hâfızasında her şey var, faslı götüren de
o.

Bilmediğim, iyi hatırlayamadığım eserlerde durumu idâre ettim, bildiğim
eserlerde de fazla bastırmayıp, hafif ve yumuşak sesle çalmaya gayret
ediyordum. (Vaktiyle ustaların yanında, sesin fazla yükseltilmemesinin edep işi
olduğunu babam ısrarla tembih etmişti).

Toplantı sonu, ayrılırken, İbnülemin Bey bir elini omzuma koyup diğer
eliyle başımı okşarken, ‘çok mühim
mâzeretin olmadıkça sen daima geleceksin
’ deyip adımı soyadımı yeniden sordu
ve tekrar etti ‘sen, dâimâ geleceksin.’

Meclise ilk katılışımda yapılan mûsikîyi doğrusunu söylemek gerekirse
pek beğenmemiştim: Nota kullanılmıyordu, sazlar da o zamanın deyimiyle pratik
çalıp söylüyorlardı. Ne yapabilirim diye düşündüm, daha sonraları yakından
tanıdığım müzisyen arkadaşlarımı Efendi Hazretlerine takdim etmeye başladım.
Bunlar arasında Dr. Selahattin İçli, sonradan mâliye profesörlüğüne kadar
yükselen Halil Nadaroğlu, genç yaşta kaybettiğimiz Ahmet Çağan, kanûnî Fikret
Kutluğ ve daha sonraları tıbbıyeyi bitiren Dr. Alaeddin Yavaşça ilk
hatırladığım isimler. Bu arkadaşlarımızın iltihakıyle benim gittiğim gecelerde
mûsikî daha güzel olurdu. Efendi fiazretleri de bu değişikliği hemen
sezdiğinden bana olan teveccühünü esirgemezdi.

Bir pazartesi toplantısında, daha önce adı saygıyla anılan, gelmesi
dört gözle beklenen ünlü neyzen Süleyman Erguner’le tanıştım. Fasıla katılmayıp
sadece sonunda uzunca bir taksim yapmıştı. Başta Mahmud Kemal Bey olmak üzere
herkes nefes almadan dinliyordu. O zamanki yetersiz nazariyat bilgimle
gösterdiği türlü icra tekniklerini pek anlayamamıştım, ama orada bulunanların
hepsindeki içlenme beni de sarmış, âdetâ kendimden geçirmişti. İlk defa bir
virtüözü bu kadar yakından dinliyordum ve şaşırıyordum.

Toplantının sona erişinde dışarıya birlikte çıktık: İkinci Dünya
Savaşı’nın karartılmış geceleri yaşanıyordu, tramvaylar mor ışık kullanıyor,
pencerelere kalın siyah perdeler gerilmiş, göz gözü görmüyordu. Merhum Süleyman
(Erguner) Bey bir ara ‘keman çalmayı
kimden öğrendiğimi
’ sordu. Babamın subaylığından, keman çaldığından,
Edirneli olduğumuzdan söz edince, ‘Sakın
sen Ali Nazmi Bey’in oğlu olmayasın
?’ Benden ‘evet’ cevabını alınca; ‘Bak
sen şu işe yahu… Senin bebekliğini bilirim. Askerliğimi babanızın yanında
Balıkesir’de yaptım. Evinizde yapılan mûsikî toplantılarına katılırdım,
inşallah seninle de devam ettiririz
.’ deyiverdi.

Efendi Hazretlerinin konağının vesile olduğu bu tanışmadan sonra
birbirimize sarıldık ve bu sarılış, aynı heyecanla 1953’te çok genç sayılabilecek
yaşta hakkın rahmetine kavuşmasına kadar devam etti.

Süleyman Erguner… Ne samîmi, ne kadar alçak gönüllü, ne mübarek bir
insandı.

Büyük târihçi ve müzikolog merhum dostum Yılmaz Öztuna2 Türk
Mûsikîsi Ansiklopedisi’nde Efendi Hazretleri hakkında şu cümleleri yazmıştı:

‘… Kendine has mizacı ile de
eşsiz bir şahsiyetti. Fevkalade milliyetçi, dindar, topluma bağlı kendini
milletine borcunu ödemek için dünyaya gelmiş sayan bir zattı. O’nun
menkıbelerini ve söylediklerini Taha Toros* günü gününe yıllarca kaydetmişse
de, pek çok kişiyi kızdırabileceği endişesi ile bu defterleri yayımlamamaktadır
.’

Taha Toros Bey’i üstadın pazartesi toplantılarında tanıdım. Görevi
Ankara’da olmakla beraber sık sık yolu İstanbul’a düşer ve pazartesi
toplantılarında mutlaka bulunurdu. Taha Bey, Efendi Hazretleri’nin çok sevdiği
dostlarından biriydi. Taha Bey her toplantıdan sonra o gece neler konuşulduğunu
kimlerin bulunduğunu hangi şakaların yapıldığını muntazaman defterlere
kaydetmiştir. Kendisiyle ömrünün son 25-30 yılında Etiler semtinde komşuydum.
Bu defterlerin ne kadar değerli olduğunu çok yakından bildiğim için
kendilerinden bunları yayınlamasını çok kereler rica etmiştim ama ne çâe ki
başaramadım.

Efendi Hazretleri’nin bir zamanların çok tanınmış Maarif Vekili Hasan
Âli Yücel’e olan sevgisi ve bağlılığını da zikretmeliyim.

………………………

1Avni Aktunç: 1888 İstanbul’un Eyüp İlçesi’nde doğdu.
Yüksek eğitimini de Dâr’ül-Fünûn Edebiyat Şubesi’nde tamamlayarak 1912
de mezun oldu. Uzun yıllar
öğretmenlik ve memurluk yaptı.
Müzik dersleri aldı Ud ve keman çaldı. Güftelerinin bir kısmını kendisinin
yazdığı 14 kadar bestesi bulunmaktadır. Bunların dışında, İbn’ül-Emin Mahmud
Kemal İnal’ın ‘Hoş Sadâ’ adlı eserini (C) harfinden sonraki bölümlerini
yazmıştır. (Eyüp’lü Bestekârlar’ isimli kitapta bu kadar bilgi vardır.
Sağlığında hazırlandığı tahmin edilen bu metinde, vefat târihi kayıtlı değildir.)

2Yılmaz Öztuna: (1930-2012) şiir, mûsiki sahaları ile
siyâset ve medeniyet târihi konularının aşılmamış üstadıdır. Fuad Köprülü gibi
zengin bir kütüphâneye doğan Yılmaz Öztuna 1950-1957 yılları arasında Paris’te
Siyâsî İlimler Enstitüsü ve Sorbonne’da Fransız Medeniyeti Bölümü’nde okudu.
Ayrıca Paris Konservatuvarı’na devam etmiştir. 1957 sonunda Türkiye’ye vatan ve
millet aşkı ile dönmüştür. O, öldüğü ana kadar okudu, bilgi servetini yazarak
paylaştı. Hayat Târih Mecmuası’nı kurup yaşatan bu yolla 1940 sonrasında
doğanlara târihi tanıtan, sevdiren, târih şuuru kazandıran; önce 12 cilt orta
boy, daha sonra 14 cilt büyük boy Büyük Türkiye Târihi’ni (Ötüken Neşriyat)
yazan çalışkan ve bilgin târihçi… Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından
yayınlanan üç ciltlik Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi ile Atataürk Kültür Merkezi
tarafından bastırılan Türk Mûsikîsi Kavram ve Terimleri Ansiklopedisi’nin
müellifi… MEB tarafından basılan Türk Ansiklopedisi’nde 2700 mûsiki ve târih
maddesi yazan 100 (yüz) cildi bulan kitaplara imzasını koymuş bulunan bu velût
ve gerçek araştırıcının eserlerinin vitrinde olmasını dilerim. Merhum Yılmaz
Bey’in Konservatuvar’ın kurulmasındaki hizmetleri ise gerçekten çok değerlidir.
Akademik unvanlı bazı kıskanç ruhluların Yılmaz Öztuna’nın hizmetlerini
küçültmeye çalışmaları, O’na saldırarak şöhret kazanma hırsları ise, ne kadar
çirkindir. Yılmaz Öztuna, İsmail Hâmi Danişmend, İbnülemin, Atsız, Ekrem Hakkı
Ayverdi üniversitemizin dışında kaldığı halde aşılamamış beş büyük târihçimizdir.
Bunlara Emel Esin, Orhan Şâik Gökyay, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kâzım Mirşan ve
Cengiz Özakıncı isimleri eklenmelidir. Akademik unvanlı bazı mütekebbirler
(kendini beğenmiş, kibirli)  ile millî
şahsiyetlere tahammül edemeyenlere saldırarak kendine yer açma hastalığıyla
malûl bâzı kimseler, bu on kişiye örtülü ve açık düşmanlıklarda bulundular,
bulunmaktalar. Öztuna, Almanca, Fransızca dillerini kaynakları okuyabilecek,
tartışma yapabilecek ölçüde, İngilizceyi, Arapçayı, Farsçayı ise yeterince
bilirdi. Yılmaz Öztuna’nın, Türk târihine ve kültürüne hizmetinin, son otuz
yılda târih alanında Prof, unvanı kazanmış kimselerden daha fazla olduğu
hususu, inkâr edilemez bir gerçektir.

3Taha Toros (1912-2012) İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden mezun oldu, mâliye teşkilâtında çalıştı. Kültür târihi dalında
araştırmacı yazar, halk kültürü araştırmacısı ve şâir yönü ile bilinir. Çok
zengin bir arşivi vardı.
  

Bir Kitabın Hissettirdikleri

     Çok güzel, çok
seçkin ve üstün bir kitap okudum. Bitirdiğimde kitabın son sahifesine;
duygularıma tercüman olan, şu içten sözleri yazmaktan kendimi alamadım:

 

     Kâh, mâziye indim.
Kâh, hâlde yaşadım.

     Bâzen oldu ki,
istikbale / geleceğe doğru kanatlandım.

     Mahza / sırf akıl,
fikir ve mantıkla örülü,

     Tefekkürle
müzeyyen / süslü mânâ cennetine girdim.

     Cennete girmeden,
mânâ cennetini tanıdım.

     “Ölmeden önce
ölmek.” sırrına erdim.

     Türkiye, İslâm ve
Dünya insanlarının;

     Mes’eleleriyle
zihnen yoğruldum durdum.

     Kaosta nizamı,
karışımda terkîbi,

     İnsanda, Esmayı /
Allah’ın güzel isimlerini müşahede ettim / gördüm.

     İnsan olarak
yaratıldığıma, bin şükür ettim.

     Bu eser gençlere,
adeta bir iksir! Yaşlılara şifa.

     Hanımlara
cennet-âsâ / cennet gibi bir yuva,

     Tefekkür / düşünce
ufuklarına açılan bir ova,

     Batı insanına “Sen
de bundan faydalan!” diyor doyasıya.

     Yer yer ağlayarak
okudum!

     Zaman oldu,
geçmişin havasını soludum.

     An geldi, suud
ettim / yükseldim göklere,

     Çıkmış gibi oldum
mele-i a’lâya / melekler âlemine.

     Katmanları
aşarken, selâm verdim meleklere.

     Ellerimi açtım
Rabbime etmek için duaya;

     Çünkü başım erdi
Yıldızlara ve Ay’a.

     Sual dalgaları
içinde yükseldim semaya.

     Cevaplar geldi
sanki, bir bir sırayla.

     Haykırmadan
edemedim ve kükredim o an:

     Bu milletin
torunlarına, hiç çekilir mi silâh?

     Çekenlerin olur
elbet son sözleri, ah ile vah!

     Elleri nasıl
varır; çekmek için tetiğe?

     Nasıl sığar
bunların yaptıkları etiğe?

 

     Şahlanan millî
hissiyatım Midhat Cemal Kuntay’ın şu muhteşem beytini hatırlattı:

 

     Ölmez bu vatan
farz-ı muhal ölse de hattâ,

     Çekmez kürenin
sırtı, bu tabut-u cesîmi.

 

     Ve tabii
şehitlerin büyük sözcüsü Mehmed Âkif Ersoy, ulu makamından söze karışmadan
edemedi! Bizim adımıza Yüce Rabbinden ricacı oldu:

                                                             

     Yetmez mi musab
olduğumuz (uğradığımız) bunca devahi (felaket)?

     Ağzım kurusun yok
musun, ey Adl-i İlâhî (İlahî Adalet)?

 

     Ben de duramadım!
Hemen atıldım ileri:

 

     Olmaz olur mu ey
aziz Kaarî (Ey Okur)!

     Bizi bırakır mı
hiç, O Yüce Bâri, biraz dur!

Kuman-Kıpçak Diyarı: Ukrayna

Türkiye’de
halkın tarih birikimi eskiden
rivayetlerden ibaretti
, şimdilerde
dizilerden ibaret
. Entelektüellerinki ise Batıda fırınlanmış ön bilgi ve
yargılardan ibaret. Misal mi istersiniz: Boşnaklarla
Sırplar
ve Ruslarla Ukraynalılar
aynı ırktır ama Türklerle Kürtler
ayrıdır. Aynı ırk dedikleri niye birbirine ölümüne düşman ve farklı ırk
dedikleri neden tüm çabalara rağmen birbirinden ayrışmıyor? Cevap veriyorum:
Yanıt yok.

Hâlbuki meraklısına
meramını giderecek çokça akademik yayın var. Ve fakat bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma hastalığından şekvacı
değilse yapacak bir şey yok. Hint Yarımadasından
Ortadoğu coğrafyasına değin mantra/zikir denilen sakızın/esrarın sosyal
ve siyasal izdüşümüne abonelik
bu vesilelerle toplumsallaşır, salgınlaşır. Otomatik kullar, tele-sekreter
enteller
, kanaat diye geviş getirenler…

Tarihi Yeniden Yorumlamak’ kitabımız bu bağlamda bir yeniden
değerlendirme ve farklı bakış denemeleri hüviyetindeydi. Örneğin “Coğrafya Ölçeğinde Devlet” bahsinin Ukrayna Coğrafyası kısmındaki
sayfalarda (57-59) bu bölgede kurulan Türk/Türkî devletler sıralanmış: Bir Oy Bil
Konfederasyonu, İskit (Saka) İmparatorluğu, Aktaş Hanlığı (Kıpçak İsitepi),
Sabar Hakanlığı, Büyük Bulgarya İmparatorluğu, Ograyna Kağanlığı, Hazar
İmparatorluğu, Peçenek Hanlığı, Kiev Krallığı, Doğlat Prensliği, Suzdal
Knezliği, Volga (İtil) Bulgar Devleti, Kuman – Kıpçak Federasyonu,          Altın Orda İmparatorluğu, Kazan
Hanlığı, Ejderhan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Nogay (Orda) Hanlığı, Küçüm (Sibir)
Hanlığı, Kasım Hanlığı, Kazak Atamanlığı, Kırım Halk Cumhuriyeti, Kuban Halk
Cumhuriyeti, Don Cumhuriyeti, Tavrida (Kırım) Sovyet Cumhuriyeti, İdil – Ural
Devleti, Kırım SSC, Karaçay – Çerkes SSC, Özerk Kırım SSC, Şapsığ Özerk SSC, I.Kırım
Otonom SSC, Karaçay – Çerkes Özerk Bölgesi, II.Kırım Otonom SSC, Adigey Özerk
Bölgesi, Kırım Cumhuriyeti (Rusya Federasyonu), Karaçay – Çerkes Cumhuriyeti
(Rusya), Kırım Özerk Cumhuriyeti (Ukrayna)…

4-5 yıl önce
hazırladığımız ve birçok konferansa konu ettiğimiz fakat henüz yayımlanmayan ‘Bilinmeyen Türkler’ adlı çalışmamızda Ukrayna Bölgesi hakkında yine
meraklısına notlar bâbında / tarih taramalarına girizgâh meyanında bilgiler
var:

“91 – UKRAYNA
TÜRKLERİ / TÜRKÎLERİ: Adı bile muhtemelen Karay’lardan gelen (Ukraina /
Karay-na) Ukrayna; Sakalardan Kıpçaklara, Sabarlardan Bulgarlara, Hazarlardan
Tatarlara, Nogaylardan Sibirlere; 
devletten devlete, hanlıktan hanlığa onlarca Türk siyasal
organizasyonuna sahne olan Deşt-i Kıpçak topraklarındaki soydaşlarımız ne oldu?

Yarmalenko,
Nazarenko, Sevçenko, Tıkaçenko, Aliyev, Sapunov, Tagirov, Aldatov, Temirov,
Turçinov, Alkımova, Yanukoviç, Garmaş, Butko, Karsak, Şelek, Kozar, Koval,
Baran, Şişkin, Karlan, Saladukha, Kuşer, Mancuk, Tereşuk (Güncel İsimlere Düşürdüğümüz İzler bölümünde tek tek inceledik)..
Çıkarın “oğlu” anlamına gelen –enko’ları, -ov’ları, -oviç’leri, -ova’ları hatta
birçoğundan bir şey çıkarmayın; yalıngözle bakın, bakalım ne çağrıştırıyor?

Nasıl ki “Bir Rus’u
hamamda yıkayınca altından Tatar çıkıyor”sa yani Rus Devlet geleneği ve
toplumsal kültür Tatarlardan miras ise bir Ukraynalı’yı kazıyın altından
Kıpçak-Hazar-Bulgar çıkar. Yetmez; Başkurt, Çuvaş, Kazak, Nogay, Kalmuk,
Çerkez, Türkmen, Özbek, Çeçen hatta Gagavuz, Udmurt, Tuvan, Hakas, Buryat,
Evenk, Nenet, Mişer, Oset de çıkabilir.

45 milyonluk
Ukrayna’nın en az % 10’u, yani 4 yada 5 milyonu akrabamız. Örneğin “-enko”
soyadlarının Türkik aileleri nitelediğiyle ilgili akademik çalışmalar bile var.
Zaten stratejik birlikteliğimiz coğrafî zorunluluk gibi gözüküyor. Yeni Rus
Yayılmacılığına (Putinizm) karşı Ukrayna’yla safları sıklaştırmanın ve
Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü öncelemenin tam zamanı..” (s.57-58)

“Kiev: Ukrayna’nın
başkenti, diğer okunuşla Kyiv. Proto Türkçe hane anlamındaki ‘key’den türetme
Ev-hane, kurucu Kyi’den gidildiğinde Kayı’ya ait.” (Coğrafyaya Düşürdüğümüz İzler – s.93)

“10 – KIRIM ÖZERK CUMHURİYETİ:
Mustafa Cemiloğlu önderliğindeki ve Kırım Tatarlarının varlık yokluk
mücadelesinin meyvesi ve sürgünler – katliamlar sonrası yeni yeni yeşeren bir
devletti; 2014 yılında Ruslar bir oldu-bittiyle yeniden ele geçirdi. Rusya
Federasyonu’na karşı Türkiye ile Ukrayna’nın kesişim kümesiydi; sonuçta Rus
Donanması tekrar Azak Denizi’ne (Sıcak Denizler) indi.

Nüfusu 2 milyon,
yüzölçümü 26.100 km2 ve doğrudan Rusya’ya bağlanan Sivastopol bu verilere dâhil
değil. Bu nüfusun 300 bini Türk; Türkiye’dekiler hariç 100 bin civarında Kırım
Tatarı da komşu coğrafyalarda mukim. Hâlen Başkent Simferepol / Akmescit (350
bin) ve diğer önemli kentler: Kezlev / Gözleve, Kerç, Yalta, Kefe (100 bin
üzeri).” (s.31)

“79 – KARAYLAR:
Musevilikte Karaim mezhebini kuran ve Hazar Devleti’nin hatırasını yaşatan
Türkler. Musevîlikleri İsrail’den farklıdır ve günlük hayatta halen Türk
kültürünü yaşatırlar. Birçok yer adı onlardan türemiştir: Karaim – Kırım
(Crimea), Karayna/Karaina – Ucraina, Gara/Garay (Macaristan),
Craiova/Krajina/Karay-ova (Romanya).

Yahudi bankerlerin
desteklediği Hitler’in öldürdüğü Musevîlerin Hazarların bakiyesi olanlar olduğu
kuvvetli bir iddiadır.  Nitekim II.Dünya
Savaşı’nın bitiminden 3 yıl gibi kısa bir süre sonra bağımsız İsrail Devleti
kurulmuştur. Hem ebedî mazlum pozisyonu aldılar hem de Yahudilerin çoğu  – korkudan – Filistin’e adeta aktı.

Bugün sayıları 40 bin
civarında.. Bu sayıya Kırım’da yaşayan ve Karay’larla karışmış olan Musevî
Kırımçaklar da dahil. Litvanya’da Vilnius ile Trakay, Polonya’da Krakovi ve
Ukrayna, Dağistan (Cuhutlar), Beyaz Rusya, İsrail, ABD gibi ülkelerde
yaşamaktalar.”

Türkiye’de de hatırı
sayılır Karay göçmeni vardır. Kara(y)köy’ün adının buradan geldiği kabul
edilir. Bir de meşhur şahsiyet; Refik Halit Karay. Dünyaca meşhurlar arasında
Arjantin Millî Takımı futbolcusu Ezeqiuel Garay; Belarus millî atlet Natalya
Karayeva, ABD’nin finans ve akademisyen ailelerinden Moşe, Paul ve Aleksander
Baran; İsrail Dışişleri Bakanlarından Zippi Livni ile Genelkurmay
Başkanlarından Silvan Şalom da var.” (s.53)

“80 – SABATAYLAR:
Delilikle dâhilik arasında tarif olunan ve biraz da her devre farklı görevler
almasından kaynaklanan bilgi bolluğuyla tuğla kitaplar yazan Yalçın Küçük, her
taşın altında bir Sabataist-Dönme-Gizli Yahudi arama geleneğini başlatarak Türk
Milleti’nin diz bağlarını gevşetme operasyonunun koçbaşılığını yaptı. Ve
spordan sanata, kültürden siyasete her şeyimizi hatta bayrağımızı, başkentimizi,
marşımızı hep onlar belirlemişti. Oysa Yahudilikle Musevîliği eşdeğer göstermek
bile başlı başına büyük bir aldatmacaydı.

Sabataizm de Karaim
gibi Musevîlikte ayrı bir mezheptir. Ve 17.yy Osmanlı’sında yaşayan Sabatay Sevi’nin
ardılları olarak bilinirler. Fakat bize Yeniçağda Kırım Hanlığı’ndan, Leh
Krallığı’ndan, Rus Çarlığı’ndan gelenlerin ve yakınçağda da Polonya, Ukrayna,
Beyaz Rusya ve Rusya gibi yerlerden gelenlerin içinde mühim miktarda Musevî
Türk vardı.

Bunlar arasında
Türkçülüğün kitabını yazan Moiz Kohen (Tekin Alp), hem Leh Ordusunda dövüşen
hem de Osmanlı Ordusunda dövüşerek şehit düşen Mahmut Celalettin Paşa
(Konstantin Borzeçki)  gibi Türk Kurtuluş
Savaşı’nda ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşatılmasında görev alan pek çok
Sabataycı mevcuttur.

Türkiye’deki her
Musevî Sabataycı değildir. 15 ve 16.yy İspanya’sından kaçan Seferadlar
çoğunlukla Yahudidirler fakat Doğu Avrupa ve Sovyetler tarafından gelen ve
Eşkenaz olarak isimlendirilenler ise genelde Yahudi olmayan Musevîlerdendirler.
Ernest Renan’dan Wittmayer’e, Samuel Krauss’dan Firkoviç’e Subbotniklerin
(Rusça Sabataistler) Hazar-Türk bakiyesi olduğu fikri paylaşılır.

Sabataycılardan millî
ülküye hizmet edenler de olmuştur, düşmanla işbirliği edenler de.. Tıpkı diğer
Türkler gibi. Sayısal bir tasnif çok akıllıca olmasa da birkaç yüzbinlik bir
kitleden söz etmekteyiz.” (s.54)

“109) URUMLAR- Diğer
ismiyle Urum Kıpçaklar ama kendilerine Greko Tatar diyorlar. Diyar-ı Rum
tabirinin günümüzdeki uzantıları. Gagavuzlar gibi hem Ortodokslar hem de
Türkçeye ve Türk kültürüne sadıklar.

110) Ukrayna’da Eski
Kırım, Balıklava, Kerç, Kefe, Yalta, Gözleve ile Donetsk şehirlerinde ve
Abhazya, Ermenistan, Kazakistan gibi ülkelerde yaşıyorlar. Sayıları 80 ila 100
bin arasında. Yunanlıların üzerlerinde yoğun bir Helenleştirme politikası var.”
(108 – Küçük Topluluklar, s.77)

“77) RUMEYLER –
Urumların din haricinde dil olarak yabancılaşanları. Yunanca konuşuyorlar ve
Yunanistan’la Güney Kıbrıs’a öğrenci gönderiyorlar. Sayıları 40 – 50 bin
civarında. Urumlar gibi ağırlıklı olarak Ukrayna’da yaşıyorlar.” (108 – Küçük Topluluklar, s.75)

Isınma hareketleri
olarak kabul buyrunuz efendiler; şimdilik..