12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 328

İyi Partiler, Kötü Partiler

Siyasî
partiler Türkiye’nin, Türk milletinin refahı ve kalkınması için farklı yollar,
farklı projeler teklif ederler. Temel amaçları birdir. Bu amaca gidiş için
tutulmasını teklif ettikleri yollar farklıdır.

 

Bu ideal
durum. Demokrasiler için geçerli tarif.

 

Bir de pek o
kadar demokrasi olmayan haller var. Bunlara daha önce, “Biraz da biz yiyelim”
veya “Yeme sırası bizde” rejimleri demiştim. Onlarda da siyasî partilerin
amaçları birdir: Ülkenin zenginliklerinin, yandaşlarla birlikte emilip
tüketilmesi. Bu “emilmeye”, Acemoğlu ve Robinson, “extraction” diyor, yani
istihraç. Limonun sıkılarak suyunun çıkarılması gibi. Amaç, yine bir. Ancak bu
rejimlerde, projelerin, programların önemi yoktur. Siyasî partiler,
programlarıyla değil, temsil ettikleri yeme gruplarıyla farklılaşır.

 

Kötüyü sonra
ele almak üzere şimdi tekrar ideal hâle dönelim. Bir partiyi parti yapan, ülke
için sunduğu farklı reçete, farklı yol haritasıdır. Parti, o yola inanan, o
yola ikna olmuş insanları bir araya getirir. Belki önce bir dernekten
ibarettirler ve sonra çoğalırlar. Amaçları ülke ve toplum olduğuna göre
siyasete girip ülkeyi yönetmeye talip olurlar. Bu amaçla siyasî parti kurarlar.
Artık çokturlar. Ülkenin her tarafında aynı düşüncelere sahip arkadaşları
vardır. Kendilerine bir yönetim ve bir başkan seçerler.

 

Liderlik zor
zanaat

Yöneticilik
de başkanlık da zor işlerdir. Külfettir. Yüktür. İnsanın yaşantısına ipotek
koyar. Fakat hangi iş, hangi meslek fedakârlık yapmadan size başarının kapısını
açar ki… Üstelik siyasetin gayesi şüphesiz ulvîdir. Kendiniz için değil, bütün
bir toplum için çalışırsınız. Fakat eninde sonunda yorulursunuz ve yönetime başka
fikirdaşlarınız gelir. Hatta “hadi artık, biraz da siz yüklenin” deyip
çekilirsiniz.

 

Kendi
tecrübemden, geçen asırda, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki Teorik Kimya
Bölümünü örnek verebilirim. Bölüm başkanı seçme zamanı geldiğinde kavga
kopardı. Ama “sen olma, ben olacağım” kavgası değil, “yeter artık başkası
olsun” kavgası. Aynı üniversitede başka bir kuruluşun seçimindeydik. Çoğumuzun
sevdiği bir hocamıza başkanlık yapmasını teklif ettik. Bütün cana yakınlığıyla
verdiği cevabı unutmam: “Yedim kazın etini; unutmam lezzetini!”

 

 

 

İyiydi,
kötüydü bu başka konu ama İttihat ve Terakki için yetkin bir tespit beni
şaşırtmıştı: “İttihat ve Terakkî’de lider yoktu!” diyor Feroz Ahmed. Zamana
göre, şartlara göre, konulara göre önderlik yapanlar vardı. Ama tek ve değişmez
lider olmamış.

 

Lider ve
yönetim neye yarar?

Partinizin
teklif ettiği refah, kalkınma ve ülkenin güçlenme reçetesi, programınızda
anlatılmıştır. Fakat kâğıt üstündeki program, güncel problemleri, her an
değişen ortamı önceden kestiremez. Sürekli değerlendirme, yön ve yol
düzeltmeleri gerekir. Bu iş için gereken bilgi, parti üyelerinden gelir.
Milletvekilleri, seçildikleri bölgelerden, parti teşkilatından gelen
teklifleri, bildirilen fırsatları, sıkıntıları arkadaşlarıyla ve yönetimle
paylaşır. Yönetim sürekli ülkenin bütününü ve şartları gözler, yerelden gelen
bilgilerle birlikte değerlendirir ve kararlar alır.

 

Liderin asıl
işlevi, yönetimdeki diğer fikirdaşları ile birlikte partinin ilkelerini canlı
tutmaktır. Değişen şartlarda izlenecek stratejinin örgütün en uzak noktalarına
kadar içselleştirilmesini sağlamaktır. Bilgi ve düşünce akışını bir fıskiyeye
benzetebiliriz. Fıskiye dipten beslenir. Gelen su tepede birleşir ve aşağı
yağar. Böylece bütün parti, ortaklaşa geliştirilen, birleştirilen ve icraat
planlarına dönen bilgi ve fikir akışına, değerlendirmelere erişebilir.

 

 

 

Bu ideale
erişmiş bir siyasî toplulukta, örgüt, her konuyu merkeze sorma gereğini
hissetmez. Çünkü bilgi ve değerlendirmeler her an deveran hâlindedir. Üyeler,
fikri, programı, stratejiyi yaşarlar. Onu zaten tuğla tuğla kendileri
örmüşlerdir. En küçük adımında bile yüce liderin işaretini, talimatını
beklemezler.

 

Hayrat
çeşmesi

Kötü örneğe,
“biraz da biz yiyelim” yapısına dönelim.

 

Fark en
baştan başlar. Bir araya gelinmesinin sebebi paylaştıkları bir fikir, bir
reçete değildir. Bir araya gelmelerinin sebebi, iktidarın nimetlerinden
yararlanmaktır. En basitinden, bir yerlere seçilip o yerin sunduğu maaş, hakkı
huzur veya ne isimle olursa olsun gelir elde etmektir. Bu gelir, emeklilikle
ömür boyu garanti altına da alınabilir. Böylece siyaset, bir kazanç kapısı, bir
meslek hâlini alır. Fakat asıl büyük ödül, iktidarın sağladığı ek çıkarlardır.

 

Bu yapıda
plan, program, fikir, önemli değildir. Önemli olan liderin gözüne girip
mutluluk piramidinde önce aşağılarda da olsa bir yer edinmektir. Sonra yavaş
yavaş yukarı tırmanılacaktır. Bu tırmanış için de aşağınızdakinin üstüne
basmak, yanınızdakinin o basamağa doğru hareketlenmesine engel olmak, basamakta
biri varsa, onu alaşağı etmek olağandır, hatta gereklidir.

 

 

 

Altta veya
üstte fikir üretmek gerekmez. Bütün fikirler liderden gelir. Bütün kararlar ona
danışılarak alınır. Siz karar almazsınız, lider alır ve size bildirir.
Bildirmezse, siz lütfen, talimat vermesini dilersiniz; vakti varsa size dönüp
hikmetini paylaşır.

 

İyi dediğim
yapıda bilgi alttan kaynaklanıyor, yukarıda birleştirilip paylaştırılıyordu.
Fıskiyeye benzetmiştim. Kötü yapıda aşağıda kuraklık vardır. Rahmet ancak
yukarıdan yağar. Felsefedeki südur anlayışı gibi. Tepeye ne kadar yakınsanız o
kadar nemalanırsınız. Fıskiye değil, hayrat çeşmesidir onlar. Liderin zekâtı
aşağı akar. https://millidusunce.com/iyi-partiler-kotu-partiler/

 

Türk Dünyâsı Türkçesi Hakkında M. Halistin Kukul ile Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus Emre’nin vefatının 700. yılı
münâsebetiyle, 2021 yılı, UNESCO tarafından ‘Yûnus Emre Yılı’ olarak ilân
edildi. Buna bağlı olarak, Türkiye de, Cumhurbaşkanlığı nezdinde hem Yûnus Emre
hem de ‘Dünyâ Dili Türkçe’ adıyla bir faaliyetin başlatılması cihetinde adım
attı. Konu hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

M. Halistin Kukul: Bu güzel, fevkalâde ve mânalı
faaliyeti takdir etmemek mümkün değildir. Ancak…

Ne Yûnus Emre ne
de Türkçe böyle gelip geçici, belli bir zamanda, âdeta gösteriş için yapılan
faaliyet olmalıdır. Bu tarzda yapılan faaliyetlerden de fazla bir fayda elde
edildiği söylenemez. Bir defa başta üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyâtı
ve Târih Bölümleri buna her an hazır olmalıdır. Yûnus Emre olmadan bir dil ve
edebiyat tahsili; Orhun Kitâbeleri olmadan da ne dil ne târih ne de Türk
sosyolojisi olabilir. Ne yazık ki, Türkiye üniversitelerinde, Yûnus Emre
okunmadan/okutulmadan Türk Dili Edebiyatı Bölümü; Orhun Kitâbeleri okunup
tanınmadan da Târih Bölümü bitirilen dönemler olmuştur.

Bu; ‘anatomi’
dersi görmeden Tıp Fakültesi’ni bitirmek demektir. Türk kültürü; diliyle, dinî,
askerî, iktisâdî, an’anevî, bediî hattâ coğrafî değerleriyle bir bütündür. Bu
bütünün baş tâcı ise onun lisânı’dır ki bu da Türkçedir.

Çetinoğlu: Türkçe neden baş tâcımızdır?

Kukul: Türkçe, bir Türk’ün, tesadüfen
birilerinin uyarılarıyla üzerinde durulması gereken bir lisân değil; her zaman,
her yerde, her hâl ve şartta ve her coğrafyada gönül seferberliğiyle ve fakat
ilimle gelecek nesillere ulaştırılması gereken en mühim ‘kültür bağımız’dır.
Türkçe’nin ‘Dünyâ Dili’ olması için önce ‘anavatanlarında, yâni Türkiye’de,
Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da, Kazakistan’da,
Doğu Türkistan’da, Kuzey Kıbrıs’ta, Balkanlar’da, Kırım’da, Kerkük’te ve dîğer
Türk mekânlarında ‘müştereklik’ kazanmasıyla, ilim dallarında ve bilhassâ söz
san’atlarında kendini ispat etmesi gerekir. Bu ‘hâkimiyet’ yok mudur? Kesin
olarak söylüyorum ki, vardı ve vardır ve dâima da olacaktır. Sıkıntımız şudur
ki bu hususta gerekli ve yeterli mesâfeyi alabilmiş; koruma ve gelişmeyi
sağlayabilmiş değiliz.

Sık sık
‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’ diye telâffuz edilen/ettiğimiz tâbir elbette ki bu
mesâfeyle de sınırlı değildir. Hangi ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne?’ ABD’den
Avustralya’ya, Almanya’dan Kuzey Afrika’ya, Arabistan’a kadar yürünen her
sahada Türkçe’nin gönül sesi bulunur. Ancak biz sâdece bu konuşulan/anlaşma
vâsıtası olan lisânı/Türkçeyi kastetmiyoruz: Biz; şiirde, romanda, tiyatroda,
hikâyede olduğu gibi, matematikte, fizikte, biyolojide, kimyâda, astronomide,
sosyolojide, hukukta, iktisatta, tıpta veya dînî ilimlerde de Türkçenin zirvede
yer almasından söz ediyoruz. Çünkü dil/lisân, her sahayı ilgilendirir. Onsuz
hiçbir şey olmaz; ne ilim, ne de san’at. Yâni insan hayatının yegâne
olmaz/olamaz şartlarının en başta geleni de dildir; bu ise bizim için
Türkçe’dir.

Çetinoğlu: Türkçe’mizin ‘problemli bir dil’ olduğu söyleniyor…

Kukul: Doğrudur. Kendi iç mes’elelerini
hâlletmiş bir Türkçe, ‘yabancı kelime
ve ‘uydurukça‘nın tesirinden uzak,
aslî hüviyetinde yâni, ayrıca; bütün unsurlarını da ‘kaideleştirmiş’ bir merhaleye ulaşmalıdır. Ne yazık ki bu henüz
mevcut değildir. Meselâ; ‘Türkçe’nin
dilbilgisi
’ -ortalama olarak- herkesin mutabık olduğu bir hâle
gelebilmiş/getirilebilmiş midir? Hayır! Niçin? Çünkü; lisân/Türkçe bir türlü
kendi zeminine oturtulamamıştır. Bir defa; Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimelerimiz
hakkında mutabık olunacak kaideler mevcut değildir. Ayrıca kaidelere uygun bir
türetmeyle değil uydurma kelimelerle ve yabancı kelimelere her türlü
serbestliği tanıyarak bir Türkçe inşâsına gidilmiş/gidilmektedir. Seneden
seneye âdeta ‘Vay be!’ denilerek
düşünülmeye çalışılan bir dil kendi içindeki muzırlarla mücâdele sebebiyle
korunmasını ve gelişmesini nasıl sağlayabilir? Tabiî ki sağlayamaz ve arzu
edilen seviyede de sağlayamamıştır!

Denebilir ki her
dil, dünyâ dilidir. Doğrudur. Çünkü; başlangıç îtibâriyle, dil de Allahü
Teâlâ’nın bir lütfu, bir ikrâmı olarak biz insanlara sunduğu büyük bir
nimettir. Hâdisenin İlmî, siyâsî ve içtimâî bir hâl alması, maalesef, bu temel
hareket noktasını gözden ırak tutmakta veya bu husus bilerek nazarlardan
kaçırılmaktadır.

Çünkü Rûm
Sûresi’nin 22. âyetinde Yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: ‘Gökleri ve yeri
yaratması ve dillerinizin/lisânlarınızın ve renklerinizin çeşit çeşit/türlü
türlü/farklı farklı/değişik oluşu da yine onun
delillerinden/derslerinden/âyetlerinden/ibretlerindendir.’

O hâlde; Bizim
mes’elemiz; hem ‘dînî bir emir’ ve hem de ‘millî bir şuûr’ olarak mensubu
bulunduğumuz Türkçe’nin dünyâ dilleri arasındaki mevkisinin ne olduğunu
tespittir. Buna rağmen bu dil ilmi/lisâniyyât, bizde arzu edilen seviyede
gelişememiştir. Bundaki müessir menfî tavır ve unsurlar da pek çok olmasına
rağmen, bunların giderilebilmesi bir yana neler oldukları tespit edilip
müşterek kanaate varılamamış ve zamana bırakılarak yenilerinin de ilâve
edilmelerine sebebiyet verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkçe’nin ‘hakîki mânâda dünya dili olabilmesi için yaplması gereken daha çok iş
var
’ mı diyorsunuz?

Kukul: Evet! Bir dilin cihânşümûl olabilmesinin
şüphesiz ki belli şartları vardır. Bu şartlar; nüfus yâni çok kişi tarafından
konuşurluluk, târihîlik yâni mâzîsinin çok eskilere dayanması ve bir diğeri de
mekân/coğrafya yâni o dilin geniş vatan sathında kullanılmasıdır. Bu
cihetlerden bakıldığında Türkçe; takriben üç yüz milyon kişi tarafından
konuşulan, târihî derinliği birlerce yılı bulan ve dünyânın bir ucundan bir
ucuna geniş mekânlarda/vatanlarda, büyük kitlelerin kullandığı bir mükemmel
lisândır.

Nihad Sâmi Banarlı
‘Türkçenin Sırları’ adlı eserinde şu hususlara dikkat çekerek dünyâ dili
olmanın âdeta şartlarını ortaya koyar:

“Diller, fonetik
gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit
veyâ sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kaanunlarına göre türlü
araştırmalara mevzû olmuştur.’ Fakat dillerin bir de milletlerin târîhine,
târîhî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre bizzat târih eliyle yapılmış bir
sınıflanışı vardır. Buna göre bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka
dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisânlardır. Bunların bir
kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet,
kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller umûmiyetle bir vatanda -hattâ küçük
bir vatanda- işlenirler.

Bir kısım diller
de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş,
hâkimiyyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir. Bu diller, pek tabiî olarak,
medeniyyet ve hâkimiyyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş
kelimelerle de zengin, büyük diller’dir. Bir başka söyleyişle bunlar alelâde
devlet dilleri değil imparatorluk dilleri’dir. (…) Dünyâ târîhinde hem askerî
ve hem de idârî imparatorluk hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş
milletler azdır. Bu saydığımız vasıflara şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun
imparatorluk dilleri denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir.
Bu dillerin hiçbiri özdil değildir. Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve
medeniyet dili hiçbir zaman özdil olmak taassubuna ve basitliğine iltifât
etmemiştir.”

Çetinoğlu: Merhum Banarlı’nın bu cümlelerini nasıl
yorumluyorsunuz?

Kukul: Bu cümleler çok sıhhatli bir tahlile tâbi
tutulunca görülür ki, Türkçe, ne bir “sentetik/sunî/yapma dildir ne de bir
kabîle dilidir. Pek çok dil âilesinden gelmiş kelimeleri bünyesine katabilmiş
ve herbirine mevcut mânâsının üzerinde mânâlar yükleyebilmiş bir kültür ve
medeniyet dilidir. Kaldı ki Türkçe, dünyâda konuşulan birçok dile de kelime
vermiştir. Bu kelime alış-verişleri dilin ana kaidelerine ve yapısına zarar
verip onları bozacak derecede faaliyet göstermiyorsa fazla diyecek bir şey
yoktur. Ancak; mevcut kelimeleri saf dışı bırakmayı hedefliyor ve anlaşma unsuru
ve vasıtası olarak ârızalara sebebiyet veriyorsa, bu durum mahzurludur hattâ
vahîmdir.

Çetinoğlu: Türkçemizin günümüzdeki durumuna da
bakabilir miyiz?

Kukul: Türkçemiz, bugün, senelerdir yapılan
yanlışlar ve aynı yanlışların tekrar edilmesi sebebiyle zor günler
yaşamaktadır. Dünyânın gelişmiş ülkelerinde, linguistique (lengüistik) yâni dil
ilmi büyük mesâfeler aldığı hâlde, bizde, Türkçe hakkındaki gerek şekil ilmi
(morphologie/morfoloji) gerek menşe ilmi (etymologie/etimoloji) ve gerekse ses
bilgisi (phonetique/fonetik) belli bir merhale kat ederek birer ilim hâlinde
sunulamamıştır. Böyle bir lisânın sözdizimi olarak adlandırılan syntaxe
(sentaks) bahsindeki başarısı ne kadar olabilir?

Çetinoğlu: Mevzunun uzağında olanlar tarafından
daha iyi anlaşılabilmesi için misallendirmeniz mümkün müdür?

Kukul: Hâlâ, t(i)ren mi diyelim yoksa tren mi,
Kur’ân mı diyelim Kuran mı, sür’at mı diyelim sürat mı, mesele mi doğru yoksa
mes’ele mi, k(ı)ravat mı diyelim kravat mı, p(i)sikoloji mi diyelim psikoloji
mi… tartışması içindeki bir dil nasıl gelişebilir? Dolayısiyle; dilimizin
ciddî bir şekilde düşünülmesi gereken imlâ mes’elesi de mevcuttur. Dilimize
dâir değişmez bir kaide vardır: ‘Türkçe yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi
yazılan bir dildir. O hâlde; Trabzon yazıp onu nasıl Tırabzon okuyabiliyoruz?
Trakya yazıp onu nasıl Tırakya okuyabiliyoruz? Plan yazıp niçin pilân okuyoruz;
laik yazıp niçin lâik hattâ lâyik okuyoruz? Branş mı yazıp okuyalım yoksa bıranş
mı? Ne dersiniz? Gaaye mi, gâye mi yoksa gaye mi doğrudur? Gaazi mi, gâzi mi
yoksa gazi mi demeliyiz? Kaabiliyet mi, kâbiliyet mi yoksa kabiliyet mi
yazıp-okuyalım? Aaşık mı, âşık mı, aşık mı doğrudur? Gaaliba mı, gâliba mı,
galiba mı doğrudur?

Çetinoğlu: Bu mesele Cumhuriyet öncesinde
halledilmişti…

Kukul: Evet! 1911 yılında Ömer Seyfettin’in Genç
Kalemler Dergisi’nde yazdığı ‘Yeni Lisan’ makalesiyle başlayan Ali Canip Yöntem
ve Ziya Gökalp’in yürüttüğü Millî Edebiyat akımı/hareketi ile. Bu mes’elenin
alevlenmesi 12 Temmuz 1932 ‘de Mustafa Kemal’in tâlîmâtıyla kurulan ve daha
sonraları Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin
faaliyetleriyle devam etti. Bu dönemin bir hulâsasını Yavuz Bülent Bâkiler’in
kaleminden naklediyorum:

“Atatürk’ün Türkçe
konusunda birbirine tamamen zıt üç görüşü vardır…

Atatürk 1932-1934
arasında dilde tasviyeci oldu. Bin yıldan beri dilimize giren, yerleşen ve
herkes tarafından bilinen, sevilen, kullanılan Arapça-Farsça kelimeleri,
Türkiye’mizden yasakladı. ‘Şey kelimesini
kullanmayacaksınız
.’ dedi. Sonra kimsenin kimseyi anlamadığını görünce, bu
hatâsından kendisi vazgeçti. 1934-1935 yılları arasında, dilde ırkçılıktan
uzaklaştı. ‘Türkçeleşen Türkçedir’
dedi. Bu çok doğru bir yoldur. Ben de şimdi bu düşüncedeyim. 1935-1938 yılları
arasında, Güneş Dil Nazariyesine kayarak iddia etti ki: ‘ilk insan Türk’tür, ilk lisan Türkçedir. Dünyadaki bütün diller
Türkçe’den doğmuştur
.’ Bu görüş yanlıştır. Nitekim İnönü, 1940 yılında Dil
ve Târih Coğrafya Fakültesi’ndeki Güneş-Dil Nazariyesini anlatan dersi
yasakladı. Elbette doğru yaptı.” 

Bâkiler’in bu
tarafsız/ilmî tespit ve bakışına rağmen Türkiye’deki dil münâkaşası, ilmî
faaliyet ve hareketten ziyâde siyâsî bir tartışma hâlinde sürüp  devam edip gitti ve hâlen de devam edip  gitmektedir. Bir kısım zevât; Atatürk’ün,
1934-1935 yıllarındaki görüşünü değil de 1932-1934 yılları arasındaki,
reddettiği birinci ‘tasfiyecilik/arı dilcilik/öz Türkçecilik/uydurmacılık’
görüşünü ısrarla tâkip ederek, Türkçe’yi tam mânâsıyla bir çıkmaza soktular.
Güneş-Dil Nazariyesi’ni (Teorisi’ni) artık söz konusu yapan hiç kimse yoktur.

Türk Dil Kurumu
Yazmanlarından Ömer Asım Aksoy; ‘Cumhuriyetin
50. Yılında Gelişen ve Özleşen Dilimiz
’ adlı kitabında ‘Dilin Layikliği’ başlıklı yazısında
şöyle diyor:

Dilde layiklik, dinin dile karışmamasıdır.
Türkler İslâmlığı kabul ettikten sonra bu dinin dili sayılan Arapça, Türkçeyi
yavaş yavaş gölgelemeye başlamış; giderek küçümsenen, kullanılmasından utanılan
bir dil sayılmasına, bu yüzden de yoksullaşmasına, unutulmasına yol açmıştır.
Bu durum dilin ulusallığı ilkesine de bağımsızlığı ilkesine de devletin
layikliği ilkesine de ters düşmektedir. Bundan dolayı dilde din dilinin
egemenliği bulunmamalıdır
.’

Utanılan bir dil’ nasıl olur? Sâdece
bunu bilmek isterim! Kaldı ki; iddiasına göre, Aksoy, en azından “din, kabul, devlet, ters
kelimelerini kullanmamalıydı.

Bahtiyar
Vahabzâde, benim de katıldığım ve bizzat şâhit olduğum 23-25 Ekim 1992
târihleri arasında Ankara’da toplanan Türk Dünyası 1. Yazarlar Kurultayı’nda
yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

Biz, bütün bu zulüm ve çile rejimine,
diktanın getirdiği alfabe değişikliğine rağmen dilimizden kopmadık. Ama şimdi
ben sizden soruyorum: Hür, müstakil bayrağı göklerde dalgalanan Türkiye
Türkleri olarak siz, nasıl koptunuz güzelim Türkçeden? Uydurukçanın sizi bizden
ayırmasına nasıl müsaade ettiniz? ‘Eser’i, ‘kitap’ı atıp nasıl
zayıflaştırdınız? Niye fakirleştirdiniz Türkçemizi
?”

Yine Ömer Asım
Aksoy’a göre, Bahtiyar Vahabzâde, ‘zulüm, ve çile, rejim, dikta, alfabe,
rağmen, ama, hür, müstakil, müsaade, eser, kitap, fakîr’ dememeliydi!..

Tabiî ki, bu kadar
değil!..

Bahtiyar
Vahabzade’den aldığım 26.09.2001 târihli mektubunda da bu hususta şunları
yazıyordu: “(…) Türkçe’nin geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle
okudum. Benim Azerbaycan’daki 50 yıllık mücadelemin esasını ana dili ve onun
korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye’de dil
kurumunun yarattığı  uyduruk sözler
(eser-yapıt, millî-ulusal, hikâye-öykü gibi) Türkiye Türkleri’ni Türk Dünyası
halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz,
öte yandan Türk Dünyası ile ortak kelimelerimizi dilinizden çıkarıyorsunuz.
Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan ‘Öğrenci Seçme Sınavı’ adlı makaleniz
benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı. Bu konularla ilgili olarak sizinle karşı
karşıya konuşmak arzusundayım, inşallah Allah nasip ederse dertlerimizi,
fikirlerimizi karşılıklı olarak konuşuruz…’

Türk Dünyâsı
Türkçesinin hedefi budur ve bu olmalıdır.

Birçok makalemde
sözünü ettiğim ‘Türk Dünyâsı Türkçesi
hedef ilke olmadıktan sonra bütün bu nemelâzımcılıklar ilimsizlik içinde devam
edip gidecektir. Türk Dünyâsı Türkçesini hedefleyen millî bir Türk Dili
çalışmasının mevcut şartlarda, mevcut üniversitelerimizde yapılabileceği
kanaatini taşımıyorum. Millî Türk Dili şuûru yeterince gelişmemiş yapıların bu
mes’eleye yaklaşmaması ve ona çözüm aramaması zâten görünür vaziyettedir. Kaldı
ki; biraz endîşe taşıyan üniversite mensuplarının da ders yükleri otuz-kırk
saate ulaşırsa, siz varın garabeti seyredin.

Çetinoğlu: Türkçe konulu bilgi şölenlerinde
yapılan Türkçe hatâları dikkatinizi çekiyordur…

Kukul: Yapıldığı târihteki bütün İstanbul
gazetelerinde yer alan ibretlik bir haber naklediyorum: ‘26-27 Nisan 2001
tarihinde Türk Dili konuşan Ülkeler Zirvesinin yedincisi İstanbul’da yapıldı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan Nursultan Nazarbayev,
Kıtgızistan Askar Akayev, Türkmenistan Saparmurat Türkmenbaşı ve Özbekistan
Meclis Başkanı Erkin Halitov ve ev sâhibi Türkiye Ahmet Necdet Sezer idi.  Türkiye ve Azerbaycan Cumhurbaşkanları ancak
TÜRKÇE konuşabildi. Zirvenin ortak dili RUSÇA oldu. İstanbul Türkçesi ile ortak
alfabe hâlâ gerçekleşmedi.

Türkiye, maalesef,
endişeli, çekingen ve ürkek hareket ediyor. 8. zirve 2002’de Türkmenistan’da
(Aşkabat’ta) yapılacak.’

Bugün ne
değişmiştir, bilmek hakkımızdır!..

İstikametimizi,
hiç değilse bundan böyle sağlam bir iz üzerinde devam ettirebilmemiz gerekir.
Her şeye rağmen, en azından bin üç yüz senelik yazılı ve beş bin senelik sözlü
kültüre sâhip büyük bir medeniyetin temsilcisi sıfatıyla, Türk milletinin güzel
ve güzîde dili olan Türkçenin öncelikli hedefinin ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’ olmalı ve ardından, cihânşümûl vasfını,
ilmiyle, kültürüyle, tefekkürü ve siyâsetiyle ortaya koymalı ve devam
ettirmelidir.

Bir üniversite
mensubu dostumuzun makalesinden bir cümleyle sözü bağlamak istiyorum. Diyor ki:
Tam 39 ülke ‘Uygur kültürü, din ve inanç
özgürlüğü, serbest dolaşım hakkı, ifade hürriyeti kısıtlanıyor.
’ diye
haykırıyor” Cümledeki ‘serbest’ ve ‘hürriyet’ kelimelerini anladım da bunların
arasında kıvranan ‘özgürlüğü’ kelimesi neyin nesi oluyor, onu anlamakta
zorlandım!?

Türk Dünyâsı
Türkçesi; Dünya Dili Muhteşem Türkçenin eşiğidir. Bu eşiği atlamadan oraya
geçmek zordur. Bunu bir ilke ve bir hedef olarak ortaya koyup çalışmadıktan
sonra bir ileri bir geri gidip geliriz ve hâliyle yerimizde sayarız değil,
yerimizde bile sayamayız; çünkü başkaları hızla ilerliyor. Biz ise, birbirimize
övgüler düzer, bocalar dururuz!

M. HALİSTİN KUKUL (Em.
Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

 01 Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un
Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961 yılında
Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara Harp Okulu’na girdi. 21
Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı. Sonra, Atatürk Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve
fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre liselerde öğretmenlik yaptıktan
sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve
bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim
Görevlisi olarak çalıştı.

İlk şiirini, 1961 yılında
‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk Edebiyatı, Defne,
Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz, Zafer, Kültür ve
Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim Ece, Bizim Külliye,
Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye
Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi,
Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün,
Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz
gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve samsunhabertv yaygınağ (internet)
sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 Edebiyât ödülleri: Ülkemiz Dergisi şiir
yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir yarışması 2. Teşvik ödülü
(1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu (1985); Türkiye Millî
Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı
Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite Öğretim Üyeleri
G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması
3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Türkiye
Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994).

Yayınlanmış Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak Sesleri
(1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları
(1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak Zamanı (2017)

Resimli Nasreddin Hoca Çocuk Şiirleri
Kitapları: Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye (1998); Buyurun
Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz Ölelim, (1998);
Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006); İçinde Ben de
Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga Bitti (2006),
Ayçiçekle Nurdede (1989)

Manzûm Destanları: Kıbrıs Destanı
(1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997); Kanije
Destanı (1992-1997)

Tiyatro dalında: Gelincikler Narindir
(1986); Havada Bulut Yok (1986 )

Sorguluyorum Çünkü İtirazım Var!

Eksik

Şehirler
doluşur gözlerime

Gölgemin
düştüğü kaldırımlar

Yamalı
düşlerle adımladığım yollar

Dalgın
bakışlarımın değdiği caddeler doluşur.

Bazen
mavi bir deniz bazen heybetli bir dağ büyür içimde

Hiçbirinde
tam değildir.

Tam
dediğim yerden eksilir hikâyelerim

Cümlelerim
noktasız, düşüncelerim dalgın

Uzun
yollardan gelen bakışlarım yorgun

Yıllandıkça
yıpranır yıllarım

Yalnızca
ellerim, yüzüm değil

Gülümsemem,
kederim de çizgilenir

Eskise
de heveslerim

Donmuş
ümitlerin durağına seferler keserim

Kutsiyetsiz
bir sunak

Taçsız
bir taht kurulur gönül otağına

Bir
masal…

Bir
Yusuf masalıdır yaşanan

Zihnim
kör kuyularda Züleyha’sını arar

Çakmak
taşlarına, toprağa, rutubete

En
çok da sensizliğe dökülür yüreğim.

Atatürk: “Çanakkale’de Bir Darülfünun Gömdük”

0

Çanakkale Zaferi’nin 107.
Yıldönümünde Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale Savaşlarında
şehit düşen liseli ve üniversiteli öğrencilerin ve bıyığı terlememiş
Onbeşlilerin (1315’lilerin)
hatırasını yâd etmek istiyorum. Bu
savaşların ağır şartları, İstanbul ve Anadolu’daki medreseler, liseler ve
Darülfünun gibi eğitim kurumlarının tamamına yakınının düzenli bir öğretim
hayatı sürmelerini engellemiştir. Öğrencilerin ve genç öğretmenlerin çoğunun
askere gitmesi nedeniyle, okulların çoğu boşalmış ve hastane, karargâh gibi
çeşitli hizmetlerde kullanılmıştır. Ayrıca okulların büyük bir kısmında
öğretmen ve öğrenci yokluğundan eğitim-öğretime ara verilmek zorunda
kalınmıştır.

             Balkan Savaşları,
Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale Savaşlarında, eğitimli ve aydın bir nesil
kaybettik. Özellikle Çanakkale Savaşlarında ortaya çıkan asker ihtiyacı
üzerine, henüz askerlik çağına gelmemiş lise, üniversite ve medrese öğrencileri
eğitimlerini yarıda bırakarak gönüllü olarak orduya katılmışlardır. Gönüllüler,
öğrenci ve darülfünun taburları adıyla çeşitli cephelerde savaşmışlardır.  Mustafa Kemal Atatürk bu kaybı şöyle ifade
etmiştir: “Biz Çanakkale’de bir Darülfünün
(üniversite) gömdük
”. Çanakkale’de hezimete uğrayan İngiliz generali
Oglander ise şu tespiti yapmıştır: “Çekildik…
Çanakkale’yi geçemedik ama Türk milletinin genç neslini, eğitimli neslini,
çiçeğini yok ettik. Dolayısıyla geleceğini yok ettik. Bellerini zor doğrulturlar.”

            Çanakkale Zaferi’nin 107. yıldönümünde bu savaşlarda
şehit düşen liseli ve üniversiteli öğrencilerin yazdıkları, hazin fakat hazin
olduğu kadar onurlu destandan söz etmek istiyorum. Bu savaş, “Çanakkale içinde
Aynalı Çarşı” türküsündeki gibi ülkeye “Gençliğim eyvah” dedirten bir savaştır.
Ama o askerlik çağında bile olmayan öğrencilerin cesaret aşılayan mücadelesi
hem Çanakkale’den zaferle dönenlerin hem de sonraki kuşakların vatanı müdafaa
kararlılığını artırmıştır. “Çanakkale ruhu” dediğimiz, vatanın bağımsızlığı ve
milletin hürriyeti için canını ve kanını feda etme şuurunun ve iradesinin
doğmasını sağlamıştır.

            1909-1914 yılları arasında Askerî Mükellefiyet Kanunu’na
göre, Sultaniye (Lise) öğrencilerinin askere alınması mümkün değildi.  Fakat cephede asker ihtiyacı doğunca Sultan
V. Mehmet Reşat bir emirle Askerî Mükellefiyet Kanunu’nda bir değişiklik
yaptırarak lise öğrencilerini de cepheye çağırmak zorunda kalmıştır. Kanunun
42. maddesindeki “Sultaniye 10. Sınıf öğrencilerinin askere alınamayacağı” şeklindeki
fıkra, gelecekte uygulanmak üzere ertelenmiştir. Harbiye Nezareti de bir tebliğ
yayınlayarak, 1314 (1896) doğumlu 19 yaşındakilerin henüz askerlik hizmetine
çağrılmamışları ile 1315 (1897) doğumlu 18 yaşındakilerin bedenleri gelişmiş ve
silah kullanmaya kabiliyetli olanların kıtalara teslim olmalarını istemiştir.
İşte “Hey onbeşli onbeşli / Tokat yolları taşlı” diye başlayan Tokat türküsü,
18 yaşında askere alınan ve hepsi Çanakkale’de şehit düşen  1315 doğumlulara yakılan bir türküdür.

            Çanakkale Savaşlarına, o dönemde adları Sultani olan
Galatasaray, İstanbul Erkek, Kabataş Erkek, Vefa, Ankara, İzmir Erkek, Aydın,
Erzurum, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Konya, Adana, Kastamonu
Abdurrahman Paşa, Trabzon, Yozgat, Kayseri ve Sivas Liseleri ile İstanbul
Darü’l-muallimini (Erkek Muallim Mektebi) ve Balıkesir
Darü’l-muallimini
öğrencileri ve genç öğretmenleri katılmıştır. Çoğu savaşta şehit düştüler ve bu
yüzden okulları o yıllarda mezun vermedi.. Balıkesir’de yayınlanan Karesi
Gazetesi’nin o günlerde verdiği bir habere göre, babaları Balkan Savaşı’nda
şehit düşen ve Edirne Lisesi’nden Balıkesir Lisesi’ne yatılı olarak nakledilen
25 izci öğrencinin tamamı gönüllü olarak Çanakkale’ye gitmiş ve orada şehit
düşmüşlerdir.

            Gönüllü olarak savaşa katılan İstanbul
liselerinin öğrencilerinden oluşan İstanbul Alayı, iki üç gün süren bir askeri
eğitimden sonra 16 Mayıs 1915’te cepheye sevk edildiler.
2.
Tümene dâhil olan
İstanbul Alayı, Kabatepe bölgesinde “Kanlısırt”
adı verilen dar bir tepeye yerleştirilir. Cephe o kadar kalabalıktır ki,
siperlerde  adeta üst üste yığınak
halindedirler. Tümenin başındaki Yarbay Hasan Bey üstlerine, ”Bunlar daha yeni
geldiler, biraz cepheyi tanısınlar, sabah çatışmalara girsinler” derse de fakat
sözünü dinletemez. 18 Mayıs 1915’i 19 Mayıs 1915’e bağlayan gece saat 03.30’da düşman
mevzilerine ani bir saldırı planlanır. Saldırıdan önce, marş söylenmeyecek ve
borazan çalınmayacaktır. Düşman, gündüzden keşif uçaklarıyla bu hazırlığı
tespit eder.
2. Tümen tam saldırıya kalkarken gençler, emre rağmen coşku
ile milli marşlar söylemeye başlarlar. O anda hazır olan düşman, ani bir
taarruzla saldırır. Bu baskında maalesef 2500’ün üzerinde liseli ve
üniversiteli genç şehit düşer.

            Bugün İstanbul Erkek Lisesi’nin tarihi binasındaki
(Düyun-ı Umumiye binasındaki) tarihi saatler, 50 İstanbul Erkek Liseli şehidin
şehadet saati olan 03.30’da durmaktadır. İstanbul Erkek Lisesi’nin “sarı-siyah”
renkleri de, Çanakkale’de şehit düşen öğrencilerinin, bugünkü kardeşlerine
armağanıdır. Balkan Savaşları’na gönüllü olarak katılan Kabataş Erkek Lisesi
öğretmen ve son sınıf öğrencilerinin çoğunun şehit ve gazi olması üzerine, okul
flamasının kırmızı-beyaz olan renkleri, 7 Mart 1913’te kırmızı-siyah olarak
değiştirilmiştir. Vefa Lisesi’nin Fransızca öğretmeni Ahmet Rıfkı Efendi de
Çanakkale Savaşı’nda şehit düşmüştür. Bugün, 
Ahmet Rıfkı Efendi’nin adı Vefa Lisesi’nin Öğretmenler Odası’na
verilmiştir.

            Çanakkale Savaşlarına o dönemin yükseköğretim öğrencileri
de katılmıştır. 1915’te İstanbul Darülfünunu 1. sınıfında öğrenim gören 2 bin
500 Tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkale’ye koştular. İki tümen halinde
Gelibolu’ya gelen gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldular. 1915’de
fakülte bir süre kapalı kaldı ve okul yaralılar hastanesi olarak kullanıldı.
Okul bir yıl aradan sonra 4 Mart 1916 tarihinde yeniden açıldı. Büyük bir hekim
açığı ortaya çıktığı için okula, lise ve idadi mezuniyeti aranmaksızın öğrenci
alınıp kaybedilen zamanın telafisi için tatil yapılmayarak derslere bütün yıl
devam edildi. 1915 yılında mezun olamayan son sınıf da mezun edildi. Bu nedenle
sonraki yıl açılışında siyaha boyanan Darülfünun, 1921 yılında hiç mezun
veremedi.

            I. Dünya ve Çanakkale Savaşı’nda, İstanbul ve
Anadolu’daki medreselerin çoğu kapandı. Medreselerin çok sayıda öğrencisi
askere alındı. Ekim 1914’te “Darü’l-Hilafeti’l-Âliye Medresesi” adıyla
birleştirilen İstanbul medreselerine, 1914-1915’te 2.880 öğrenci kaydedildi.
Ancak aynı yıl başlayan I. Dünya Savaşı nedeniyle pek çok öğrenci Çanakkale ve
diğer cephelere gönderildi. Bu yüzden sonraki öğretim yılında, ancak 1.354
öğrenci okuma imkânı bulabildi. Aralık 1912’de açılan “Medresetü’l-Vaizin”e
150’den fazla öğrenci kaydedildi. Fakat I. Dünya Savaşı dolayısıyla askere
alınan bu öğrencilerin çoğu şehit ve gazi oldu.

            Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale
Savaşlarında 100 bine yakın okumuş ve aydın gencimizi, yani bir nesli
kaybettik, Bu kaybın olumsuz etkileri Türk İstiklal Harbi’nde ve Cumhuriyet
Türkiyesi’nde de görülmüştür. Genç ve eğitimli bir neslin savaşlarda
yitirilmesi, ülke genelinde ekonomik ve sosyal açıdan ciddi bir açığın meydana
gelmesine sebep olmuştur. Fakat Çanakkale Savaşları kazanılmasaydı, Osmanlı
devleti ömrünü 1915’te tamamlardı, Maneviyatı bozulan Türk milleti, İstiklal
Savaşı’nı yapamaz, Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Bağımsız bir toplum olma
yerine, ABD veya İngiliz mandası olur, onların himayesine girerdik. Çanakkale
Muharebeleri ve sonunda kazanılan zaferle, Balkan Savaşı felaketi ile bozulan
milletin ve ordunun maneviyatı düzelmiş, onuru kurtulmuştur. Bu zafer, Mustafa
Kemal Paşa’nın askeri dehasının ortaya çıkmasına ve Millî Mücadele ruhunun
doğmasına yol açmıştır. Çanakkale’de Türk milleti büyük bir özgüven kazanmıştır.
Bu zaferle millet, kurtarıcı liderini bulduğu ve büyük bir
özgüven
kazandığı için Millî Mücadele’ye başlama cesaretini göstermiştir. Bu
sonuçlarıyla Çanakkale Zaferi, İstiklal Savaşı’nın önsözüdür.

            Çanakkale Zaferi’nin 107. yıldönümünde, gençliklerini
yaşamayıp hayallerini bir yana bırakarak, vatanın bağımsızlığı ve milletin
hürriyeti aşkıyla gönüllü olarak savaşa katılıp kanlarını ve canlarını seve
seve fedâ eden liseli ve üniversiteli öğrenciler ile öğretmenlerin aziz
hâtırasını rahmet ve şükranla anıyorum. Hâtıralarını asla unutmayacağız,
unutturmayacağız. Bizlere bu büyük zaferin gururunu armağan eden, başta Kurucu Önderimiz
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, bütün şehitlerimizi rahmet ve
şükranla anıyor, ruhları şâd, mekânları cennet olsun diyorum. 

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (21)

     “Kaaleti’l-a’râbu:
Âmennâ. Kul: Lem tü’minû. Velâkin kulû: Eslemnâ ve lemmâ yedhuli’l-îmanu fî
kulûbiküm.” (Hucurât: 14)

x

      “Araplar: ‘İman
ettik.’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz. Lâkin: ‘İslâma girdik.’ deyiniz.
İman  henüz kalblerinize girmemiş.’ ”

x

     Ey Peygamber!
Çöldeki Bedevî Göçebe Araplardan bir kısmı sana gelip : “Biz iman ettik /
inandık” dediler. Sen de onlara de ki: “Siz aslında, gerçek mânâda, yani
gönülden iman etmediniz / inanmadınız. En iyisi siz ‘Güçlü olduğunuzu gördük ve
siyasî otoriteyi tanıma, vergi verip hizmet alma anlamında, yanınızda yer almak
için, Müslüman / İslâm olduk / teslim olduk.’ deyin. Çünkü iman henüz kalb ve
yüreklerinize tam olarak girmemiş, yerleşmemiştir.” 

x

     “Ayette, Müslüman
olduğunu söylemenin, sadece Müslüman olduğunu sözle ifade etmek olduğu
açıklanmaktadır. Böylece de iman etmenin oldukça farklı birer aşama olduğu anlaşılmaktadır…(Çünkü)
imanı içselleştirmek için pratik yaşamda da, muhkem-kesin hükümlere uygun
olumlu / salih ameller için çaba içinde olmak da gerekmektedir. Diğer bir ifade
ile iman, pratik uygulamalar demek olan salih amellerle birlikte gerçekleştirilerek
içtenleştirilmelidir.

     “Hucurât – 14 ve
15 nci ayetteki ‘imanın kalbe inmesi’ ifadesinden sadece, ‘Ben Allah’ın
varlığına inandım’ demenin yetmediği ve şirk-ortak koşulmamasını istediği
açıklaması ile birlikte değerlendirmek gerekir.

     “(Çünkü) Müslüman
olduğunu söylemek, ancak imana ve müminliğe yönelmenin sadece başlangıcında
olmak demektir.

     “Zaten Tegabün-5
nci ayette, Allah’ın biz insanların sadece O’nu tanıdığımızı sözle ifade
etmemize ihtiyacı olmadığı hatırlatılmıştır.” (Prof. Dr. Gazi Özdemir)

x

     “(Kalplerine iman
yerleşen, derinleşen ve kökleşen) müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden
(imanlarını bilgi, belge ve delillerle sağlamlaştırıp) ondan sonra asla şüpheye
düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla (fedakârca) mücadele eden
kimselerdir. İşte (“Biz inandık” dediklerinde) doğru (ve samimi) olanlar
bunlardır.” (Hucurât: 15, Veli Tahir Erdoğan)

x

     “Müslümanlığı
kabul etmenin, imana götürücü yolun başlangıcı olduğu…Yani Müslüman olduğunu
söylemek, ancak imana ve müminliğe yönelmenin sadece başlangıcı olmakta ve
kişinin bunu kabul etmesi, onun sadece Müslüman topluma dahil olmasını o
toplumdan sayılmasını sağlamaktadır…Demek oluyor ki, her Müslüman, ancak
gerçek imanlı ve mümin oluşun adayıdır anlamı çıkmaktadır. Ve gerçek imanlılık
ile müminliği ise ancak Allah değerlendirecektir. Ve buna göre de, ‘Müslüman
çok, gerçek imanlı ve mümin çok az, makbul kişi ise çok çok az’ diyebiliriz.”
(Prof. Dr. Gazi Özdemir)

x

     “(Gerçek anlamda)
inananlar, ancak o kimselerdir ki Allah’ın adı anıldığı zaman yürekleri titrer,
O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, (bu) onların iman (nur)larını
artırır (kuvvetlendirir). (İmanın artması muhteva ve tafsil bakımından olurken,
imanın kuvvetlenmesi takvâda ve ibadetleri ihlasla yerine getirmekte tezahür
eder. Çünkü salih amelle / Allah’a itaatle iman artar, günahlarla zayıflar.) Ve
(her işlerinde) ancak Rablerine güvenirler.” (Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli)

x

     “Erkek ve
kadından, mümin olarak kim de salih ameller işlerse işte onlar cennete girerler
ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa: 124, Prof. Dr. Hasan Tahsin
Feyizli)

Erken Seçim İhtimali Hâlâ Var

AKP+MHP uzun
süredir çalıştıkları Seçim Yasası değişiklik teklifini açıkladı. Teklifin
Cumhur İttifakının çoğunlukta olduğu Meclis’te kabul edilmesi bekleniyor.

Değişiklik
teklifini açıklayanlardan MHP’li Feti Yıldız “Bu kanun yürürlüğe
girdiği andan itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz. Erken
seçim tartışmalarına son verilmiştir…”
dedi.

Gerçekten erken seçim tartışması sona erdi mi?  Seçimler normal zamanında yani Haziran
2023’te mi yapılacak? Bundan emin değiliz.

Çünkü
iktidar her geçen gün zayıflamaya devam ediyor. Ekonomik sıkıntıların
azaltılması, mevcut zihniyet ve yönetim anlayışıyla mümkün olamayacak gibi
görünüyor.

Bir
diğer sıkıntı, zamanında yapılacak bir seçimde R. Tayyip Erdoğan aday
olamayabilir.
Çünkü Anayasaya göre 2 dönem Cumhurbaşkanlığı yapan kişi 3.
Defa aday olamaz. Anayasa’nın çok net hükmüne rağmen neden “aday
olamayabilir” diye net olmayan bir ifade kullandığımı sorabilirsiniz.

Çünkü
bu konuda son kararı Yüksek Seçim Kurulu (YSK) verecek. Ve “Erdoğan
bu kurulun kararını şimdiden garanti altına almıştır”
şeklinde bir inanç
var.

Bağımsız ve tarafsız yargıya olan inancın en fazla sarsıldığı bir dönemdeyiz. Yüksek Seçim
Kurulu’nun
önceki seçimlerde sandıkların kapanmasına az bir süre kala mühürsüz
oyları geçerli kılarak
seçim sonucunu etkilediğini biliyoruz. İstanbul B.
Belediye seçimlerinde AKP’nin “bir şey olmadıysa bile muhakkak bir şey
olmuştur”
tarzı itirazlarını kabul edip seçimleri yenilettiğini de
unutmamız mümkün değil.

Bu
durumda dahi ben süresinde yapılacak bir seçimde YSK’nın kararınınR.T.
Erdoğan 3. Defa aday olamaz” şeklinde olabileceğini düşünüyorum.
Belki de meseleye
duygusal bakıyorum. Bir hukukçu olarak yılların hakimlerinin “vicdanları ile
cüzdanları arasına sıkıştırılamayacağına”,
tamamen yasalara ve vicdanlarına
göre karar vereceklerine inanmak istiyorum.

Diyelim ki, Erdoğan YSK’nın kendi lehine karar vereceğini garantiledi. Bu mesele o kadar açıkça hukuka aykırı ki
yıllarca tartışılacaktır. Oysaki TBMM erken seçim kararı alırsa Erdoğan
anayasal olarak tekrar Cumhurbaşkanı adayı olabiliyor.

Bu tartışmalı duruma sebebiyet vermemek için Erdoğan, TBMM’nin erken
seçim kararı almasını sağlayabilir. Hatta ekonomi daha kötüye giderse erken
seçime mecbur kalabilir.

Muhalefet
bir erken seçime destek verecektir. Çünkü Erdoğan’ı yenerek iktidar olma
fırsatı
hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Bu
değişiklikler Nisan 2022 içinde kabul edilirse, Nisan 2023’ten öncesinde
yapılacak bir erken seçimde seçim kanunundaki bu yeni değişiklikler
uygulanamaz.

Yani hala erken seçim ihtimali var ve bu yapılacak değişiklikler ilk
seçimde uygulanmayabilir.

*******************************

Siyaset Mühendisliği ile Seçim Kazanamayacaklar

AKP ve MHP’nin ortak hazırladığı seçim yasası
değişiklik teklifi tam bir siyaset mühendisliği projesi. Masa başında iyi
çalışılmış, Millet İttifakına karşı mayınlar döşenmiş bir metin bu.

Milli iradeye saygısızlıkla da olsa,
demokrasi ilkelerine aykırı da olsa, asla adil olmasa da, ahlaka ve etik
kurallara ters olsa da “yeter ki biz kazanalım” mantığıyla çalışılmış.

Teklif metni “Kamu yararı düşüncesi olmaksızın,
yalnızca özel çıkarlar için veya yalnızca belli partilerin veya kişilerin
yararına olarak”
hazırlanmış.

Önceki seçimde olduğu gibi Cumhurbaşkanı
ve AKP Genel Başkanı sıfatını taşıyan Erdoğan devletin bütün gücünü,
imkanlarını kendisi ve partisi lehine kullanabilecek.
Muhalefet fiilen
seçimin tarafı olan devlete karşı mücadele edecek.

Teklifte öncelikle DEVA ve Gelecek
Partilerinin ve oy oranları küçük DP, SP, MP, BBP gibi partilerin önünü kesmek
için tuzaklar hazırlanmış. Küçük partilerin oylarının ittifak partilerine
değil, büyük partinin hanesine yazılacağı bir sistem kurgulanmış.
Buradan MHP
de zararlı
çıkacak.

Bu durumda oy oranları küçük partiler
büyük partilerin içinden aday göstermeye mecbur olacak.

****

Evdeki Hesap Çarşıya Uyar Mı?

Bu teklif geçen seçimdeki oy oranları göz
önüne alınarak
hazırlanmış. Fakat o seçimden bu yana köprülerin altından
çok sular geçti.
Ekonomik kriz, sağanak yağmur gibi zamlar, hayat
pahalılığı ve derin yoksullaşma yüzünden Cumhur İttifakının oyları eridi ve
artık Millet İttifakının çok gerisinde kaldı.

Birçok ankete göre AKP hala birinci parti
durumunda olsa bile, CHP ile başa baş görünüyor.  İYİ Parti yükselişini devam ettiriyor. Seçime
kadar olan sürede bu eğilim devam ederse AKP’nin birinci parti olacağı
varsayımına dayalı hesap ters tepebilir.

MHP’nin AKP listelerinden adaylar göstermesinde taraflar anlaşmışlar
gibi.

DEVA ve Gelecek Partilerinin CHP
listelerinden
aday
göstermeleri halinde bu partilere AKP’den gelen bir kısım oyların geri döneceği
varsayılıyor. Bu varsayım temelsiz değil.

Acaba DEVA ve Gelecek Partilerinin İYİ
Parti içinden aday göstermeleri söz konusu olursa
ne olur?

Bu arada MHP’nin bütün illerde veya
bir kısım illerde AKP’den aday göstermek zorunda kalması durumunda MHP
fire vermez mi? MHP’nin AKP güdümüne girmiş halini hiç beğenmese de eli 3
Hilal’den başkasına gitmeyen seçmen ampule mühür vurabilecek mi?
MHP ava
giderken avlanmış olmaz mı? MHP’nin de sırf bu sebeple de kayıpları olacağı
kesin ama ne kadar bilmiyoruz.

****

Çaresiz Değilsiniz, Çare Sizsiniz

Küçük partilerin büyük partilerden aday
gösterilmesi halinde her iki ittifakta da sarsıntılar olacaktır.
Teşkilatlarda çalkantılara, seçmenlerinde kararsızlıklara yol açacaktır.

Ama tecrübeler gösteriyor ki, oyları hızla
eriyen bir iktidar seçim kanunlarında oynamalarla, siyaset mühendisliğiyle
kazanmaya çalışıyorsa işi bitmiştir.

Ülkeyi yönetemeyenler, seçimler için ince
çalışmalar da yapsa, tuzaklar da kursa, bütün il ve ilçe seçim kurullarını
yandaş hakimlere de teslim etseler çare olmaz.

Millet daha bir azim ve kararlılıkla oylarına
ve sandıklara sahip çıkar ve siyaset mühendislerine gereken dersi verir. 

Kanla Yazılan Destan Çanakkale

‘’Tarih kitaplarında Türkler
hakkında yazılı olanlar, hatta onlarla savaşanların anlattıkları, gerçekleri
ifade etmekten acizdir. Mutluluk Türklerle birlikte savaşmaktır. Bu şerefi
ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Taş üstünde yatıyor, güneşe, fırtınalara,
soğuğa, yağmura karşı korumasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiyor.
Fakat dünyanın bütün araç ve imkânlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi
dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz ve gösterişsiz bir vatan sevgisiydi. ’’Allah’ın
Adını Yürekten Haykırarak’’ saldırganın üzerine atılıyorlardı. Düşmanları da
onlara hayrandı.’’
(Çanakkale Osmanlı Orduları Komutanı Mareşal Liman
Von Sanders Çanakkale, 1916)

         Çünkü onlar Allah’ın adıyla şahadete
koştular, tarih onları böyle tanıdı. İşte bu destanın her sayfası, o yiğitlerin
kanıyla yazıldı.

       Tam 107 yıl geçti ‘’kanla yazılan o destanın’’ ardından…

        Tarihten silinmek istenen bir devletin, yok
edilmek istenen bir milletin; toprağını, bayrağını, namusunu, şerefini,
ecdadından yadigâr her ne varsa korumak adına; canını verdiği ama bu
değerlerinden, vatan topraklarından bir zerresini bile düşmanına teslim
etmediği bir dönemi anlatır bu zaman.

         Çanakkale;
Türk Milletinin vatanına sevdalı 213.882 yiğidinin bu aziz vatan toprakları
uğruna seve, seve hayatlarını feda ettiği destanın adıdır.

         Bu destan; Çanakkale sırtlarına ‘’Allah’ın
Adını Yürekten Haykıranların’’ kanlarıyla yazılmıştır. Dünya var olduğu sürece,
Türk Milletini tarih sahnesinden silmek isteyen emperyalist güçler; tarih
sayfalarını aralayıp, bu savaşta yaşananları hatırladıkça:

        Büyük Türk Ulusunun; vatanına, bayrağına,
milletine, devletine olan sevdasını daha iyi anlayacak, vatan bellediğimiz bu
gazi toprakları ele geçirmeye kalkışmanın bedelinin ne olduğunu, bir kez daha
öğreneceklerdir.

        Çanakkale’de
hem deniz savaşlarında, hem de kara savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrayan
düşmanın hiç tahmin edemediği, aklına dahi getirmediği iki gerçek vardır:

       Birisi
savaş meydanlarının yiğit askeri Mehmetçik, diğeri ise Yarbay Mustafa Kemal’dir.

        Mevzi
savaşları olarak, şanlı tarihimizde yer alan Çanakkale muharebelerinin en
çarpıcı yönü; Mehmetçiğin Komutanına, Komutanın da Mehmetçiğine olan sarsılmaz
güvenidir.

         Mustafa
Kemal’in Çanakkale Savaşları sırasında vermiş olduğu emir; Türk askerinin
Komutanına olan inancını, güvenini ama daha da önemlisi; hayatını vatanı için gözünü
kırpmadan nasıl feda ettiğinin çarpıcı bir kanıtıdır.

          İşte o emrin verildiği an:

          19’ncu Tümen Kumandanı Yarbay Mustafa
Kemal Conk Bayırındadır. Kıyıya çıkan düşmanın gücü karşısında, cephanesi biten
birliklerimiz geri çekilmektedir. Yarbay Mustafa, çekilen birliklerimizin
karşına geçerek durdurur ve yere yatırır. Bunu gören düşman da duraksar ve yere
yatar. İşte bu duraksama; 19’ncu Tümen Komutanı Yb. Mustafa Kemal’in ileriye
hareket ettirdiği 57’nci Alay’a, kıyıya çıkan düşmana taarruzu etmesi için
önemli bir zaman sağlar.

       Ve o büyük dahi dünya savaş tarihine
geçen şu emri verir:

    
“Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar
geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir.”

        Bu
emir üzerine yapılan taarruz hava kararırken sahile yakın ilk sırtlara kadar
ulaşır. Böylece Çanakkale savunmasının omurgası teşekkül etmiş olur.

       Bu
olay için Mustafa Kemal;  “57’nci Alay
meşhur bir alaydır. Çünkü hepsi şehit olmuştur” der.

        Böylece Çanakkale destanı kanla yazılırken, dünya
savaş tarihinde bir ilk yaşanmıştır. Çünkü hiçbir savaşta; askerlerine “Size
taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyebilen bir komutan yoktur.

 Ölüm emrini de, tereddütsüz yerine getiren
Mehmetçik’ten başka bir asker, Türk milletinden başka bir millet de bulunamaz.

        Mustafa
Kemal’in aşağıdaki Bomba sırtı taarruzunun tasviri, Çanakkale muharebeleri
sırasındaki Türk taarruzlarını anlatan bir başka çarpıcı örnektir:

     “Karşılıklı siperler arasındaki mesafemiz
sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına,
hepsi düşüyor; ikincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek
bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya
kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor; Sarsılmak yok…’’

     Aynı
taarruzları izleyen İngiliz kuvvetleri komutanı, General Hamilton ise
yaşananları şöyle anlatmıştır:

    “Gebe
dağlar Türk doğurmakta devam ediyor.’’

      Evet, o destanın yazıldığı tarihte
Çanakkale savaşlarının yaşandığı boğaz bölgesini çevreleyen, dağlar, taşlar,
ağaçlar hülasa vatanımıza kucak açan ‘toprak ana’ dâhil, her yer Türk
doğurmuştu.

      Çünkü bu vatan, düşman çizmesi altında
değil,  ay yıldızlı bayrağımızın altında
yaşamak isteyenlerin yurduydu.

     Çünkü o gazi topraklar, işgal edenlerin,
mazluma zulmedenlerin değil, Allah’a büyük bir tevekkülle iman edenlerin
vatanıydı. Tabii ki, ‘Gebe dağlar Türk’ten’ başka ne doğuracaktı ki?

     Denizden
geçemeyeceğini anlayan düşman; bu defa 25 Nisan 1915’de Gelibolu Yarımadası’na
asker çıkararak yeniden şanslarını denerler!

     Ancak bu teşebbüsleri karşısında yine unuttukları,
hesaba katamadıkları önemli bir şey daha vardır!

      Çünkü Çanakkale’deki Türk Ordusu, sadece Alman
Mareşali, Liman Von Sanders’in, bir avuç Alman subayının komutasında
değildir.  İşte düşmanın unuttuğu, hesaba
katamadığı şey de budur.

      Çünkü
onların karşısında ölümü hiçe sayarak savaşan; bu vatanın gerçek sahibi Türk Milletinin
kınalı kuzuları Mehmetçikler, onların Türk Komutanları vardır.  Ve İngilizlere de, Fransızlara da, tarihin en
acı yenilgisini tattırdılar.

     ‘’Çanakkale
savaşlarında; 47.000 Fransız, 205.000 İngiliz/Hintli, Avustralyalı, Yeni
Zelandalı (Anzak) Senegalli ölmüştür.

        Tarihe; ‘’Kanla
Yazılan Destan Çanakkale’’
olarak geçen, ‘’Çanakkale Geçilmez’’ deyimini yazdıran bu savaş sonrasında, Türk
Milleti İstiklal savaşını kazanacak ruh birlikteliğini ve bu savaşa önderlik
edecek liderini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kazanmıştır.

        Bu destanı yaratan tüm şehitlerimizin aziz
hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

        Ey
Bayrak, uğruna veremediğimiz canı gölgende yaşatmaya hakkımız yok.

 

16 Mart 1920 Şehitleri

Su uyur ama düşman uyumaz! Ama Türk daima uyur… Ve
İngilizler ebedi ve ezeli düşmandır!

 

“13 Kasım 1918’den beri işgal altında bulunan İstanbul,
16 Mart 1920 ‘de ikinci kez işgal edilmiştir. İngilizler bu işgalin resmi
olarak saat 10.10’da başlayacağını bildirmelerine rağmen, kendileri için
zararlı gördükleri şahsiyetleri tutuklamak için İstanbul’un uykuda olduğu
zamanı seçmişler ve ani baskınlarla bu tutuklamaları yapmışlardır.

 

50-60 askerden oluşan bir İngiliz müfrezesi, 16 Mart 1920
sabahı saat 05.45’te Şehzadebaşı 
Direklerarası’nda bulunan 10. Kafkas Tümeni Karargâhı ve bu tümene bağlı
Muzika Takımı’nın koğuş olarak kullandığı binaya aniden girerek, yataklarında
uyuyan Türk askerlerine saldırmışlardır. Askerlerimizi uykudan uyandırıp
yataklarından kaldırıp üzerlerine ateş açmışlardır. Bu arada üst kat koğuşlarda
kalan Karargâh Mızıka efradını koridora çıkarıp iki sıra halinde dizen İngiliz
subay, hiçbir direnme göstermeyen silahsız bu efrat için ateş emri vermiştir.  Açılan ateş sonucu 16 askerimiz yaralanmış, 6
Mehmetçiğimiz de şehit olmuştur.

 

Şehzadebaşı Baskını, İstanbul’un işgalinin en ibret verici
olaylarından biridir. Bu baskının İstanbul halkına dehşet havası vermek ve
Karakol Cemiyeti kurucularından olan 10. Kafkas Tümen Kumandanı Yarbay
Kemalettin Sami Bey’i tutuklamak için yapılmıştır. Ancak baskın sırasında
kumandan karargâhta değildi.

 

Baskın sırasında karargâhta bulunan 61 Türk askerinden 5’i
hayatını kaybetti, 16 asker yaralandı, 1 asker kayboldu. Yaralı erlerden biri
(Ödemişli Er Halil oğlu Osman) yolda hayatını kaybetmiştir.

 

Baskın sırasında ve hayatını kaybeden beş şehidimizin adları
şöyledir:

 Fırka Karargâhından Onbaşı Veli oğlu Mehmed (Reşadiye)

 Fırka Karargâhından Çavuş İbiş oğlu Abdullah/Abdulkadir (Zile)

 Mızıka Efradından Ahmed oğlu Nasuh (Balıkesir)

 Mızıka Efradından Kadir oğlu Ömer Osman
(Şehirkışla/Şarkışla)

 Yaralıyken yolda hayatını kaybeden Er Halil oğlu Osman
(Ödemiş/İzmir)

 

Şehitlerden üçü Eyüp yolu üzerindeki mezarlığa törensiz ve
gösterişsiz biçimde defnedilmiştir. Mezar taşları Kurtuluş Savaşı’nın zaferle
sonuçlanmasından sonra dikilmiştir. 1947’de de Edirnekapı Şehitliği’ne
nakledilerek buradaki Sakızağacı Şehitliği’ne gömülmüşlerdir. Gazeteci Galip
Kemali Bey, şehitlerden Kadiroğlu Ömer Osman’ın İplikhane Hastanesi
karşısındaki selviler arasında defnedildiğine dair bilgi vermiştir. Yaralıyken
yolda hayatını kaybeden Ödemişli Er Halil oğlu Osman’ın defnedildiği yer
bilinmiyor. Kayıp askerimizin akıbeti de bilinmiyor.

 

Vatani hizmetlerini yaparken İngilizlerce haince uykuda
hayatlarını kaybeden 16 Mart Şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. Ey
Türkoğlu Bu ihanetleri ve şehitlerimizi unutma ve unutturma.”

 

Bu yazıyı yılların eğitimcisi Dr. Sakin Öner kaleme almış.
Bugün 16 Mart ve bu şehadetlerin 100.yıldönümü… İstanbul 13.Kasım.1918’den
06.Ekim.1923’e kadar beş yıl işgal altında kalmıştır… Ve 16.Mart.1920
olayları ile İstanbul’un işgalinin ikinci safhası başlamıştır..

 

İstanbul’un işgali, işgal sırasında yaşananlar, işgalcilerin
zulümleri, katliamları, tecavüzleri üzerinde çok konuşulması gereken
hususlardır…

 

Bakın bakalım bu önemli gün hem de 100.yılı olmasına rağmen
nerede konuşulacak, tartışılacak ve Türk Milleti bilgilendirilecektir…

 

Diyanet bu güne bir sayfa açacak mıdır? Misvakla dış
fırçalatma veya taharet usulleri hakkında kampanyalar yürüten tarikat ve
cemaatler bu konuda müritlerine ne anlatacaktır? İktidar yanlısı veya karşıtı
gazeteciler ne diyecektir? Hangi televizyon kanalları bugün için açık oturumlar
yapacaktır? Siyasi partilerin tümü ve liderleri konu hakkında bülbül gibi
şakıyacakmıdır?

 

Bu soruları okuyanların tebessüm ettiğini görüyorum.. O
kadar kalp gözüm açık yani!

 

Maalesef Türk; salaklığını, aptallığını, zeka sorununu,
gevşekliğini, unutkanlığını, saflığını bir karakter zenginliği yani insani bir
değer olarak ifade ediyor!!!

 

Ne bileyim ben öyle diyen Türklere buradan
“yuhhhhh” diye bağırıyorum…

Nulla Potentia Perpetuo Manet

“Nulla potentia perpetuo manet”
ifadesi Latince bir
özdeyiş olup, “Hiçbir güç sonsuza dek
sürüp gitmez” anlamına gelmektedir. İfadenin tamamı 25 Eylül 1453 tarihinde
Papa II. Pius (Enea Silvio Piccolomini) tarafından söylenmiştir ve İtalyan
tarihçi Geovanni Ricci’nin “Türk Saplantısı – Yeniçağ Avrupası’nda Korku,
Nefret ve Sevgi” adlı kitabında şu şekilde aktarılmaktadır;

“Omnium
rerum vicissitudo est, nulla potentia perpetuo manet. Fuerunt Itali rerum
domini, nunc Turchorum incohatur imperium.” (Her şeyin yazgısıdır bu: Hiçbir
güç sonsuza dek sürüp gitmez. Evrenin efendileri daha önce İtalyanlardı, şimdi
Türklerin egemenliği başlıyor.)

 

Hiçbir gücün sonsuza dek sürüp gitmemesi meselesi
fizik kanunlarında da karşımıza çıkan bir realitedir. Termodinamik kanunlarını
bilenler bilirler, fizikte “entropi” diye bir kavram vardır. Entropi, bir
sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik (kaos) olarak tanımlanır
ve istatistikten teolojiye birçok alanda yararlanılır. Entropi
kanunu belki de insanların yeryüzünde keşfettikleri en büyük kanunlardan
biridir. Bu kanunun en güzel tariflerinden bir tanesi de “Evrende her şey,
kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister.”
şeklindedir. Aslına bakarsanız tanımdaki “maksimum düzensizlik”
kavramı da bir “düşük enerji” eğilimini ifade eder, ancak kanunun
biraz daha anlaşılabilir olması için güzel bir ilavedir. Yani aslında gerçek
tanım şudur: “Evrende her şey kendini minimum enerjiye çekmek ister.”
Bu kanun evrenin her yanında o kadar çok gözümüz önündedir ki örnekleri
saymakla bitmez. Birkaç örnek verelim.

Ör 1: Yukarıdan bırakılan bir taş, aşağı düşmek
ister. Çünkü aşağı dediğimiz nokta, yukarı dediğimiz noktadan daha düşük bir
enerji seviyesine sahiptir.

Ör 2: Demir bir kaba sıkıştırılan bir gaz kendini
dışarı atmak ister. Çünkü dış ortamdaki gazlar daha düzensizdir.

Ör 3: Baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o
baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak
toplum daha düzensiz olmak ister. (Vikipedi)

 

Görüldüğü üzere, evrendeki her varlık sahip olduğu
enerjiyi kaybetmeye meyillidir ve eninde sonunda enerjisini kaybeder. Bu kural
elbette sosyoloji ve siyasette de geçerlidir. Vakt-i zamanında Cumhuriyet Halk
Partisi’nin, Demokrat Parti’nin, ANAP’ın, DYP’nin, DSP’nin enerjilerini
kaybettikleri gibi bugün için Türkiye’de iktidar olan Adalet ve Kalkınma
Partisi (AK Parti) de enerjisini ve iktidarını eninde sonunda kaybedecektir.

 

AK Parti, Türkiye’de belki de daha önce hiçbir
siyasi partiye nasip olmayan halk desteğine ve iktidar nimetine sahip oldu. AK
Parti genel anlamda iyi niyetli bir parti olsaydı, sahip olduğu bu imkânı asli
görevine uygun bir şekilde ülkeyi daha iyi noktalara taşımak için kullansaydı
bugün herkesin kazanç içinde ve mutlu olduğu bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık.

 

Ancak AK Parti, önüne çıkan iki yoldan kötü olanı
seçti. Ülkenin imkânlarını üstelik ülkeyi genel anlamda yoksul ve güçsüz
bırakacak şekilde yağmalama yolunu seçti. 12 Eylül 2010’daki referandum
sonrasında AK Parti’yi denetleyen kontrol mekanizmalarının AK Parti’nin
kontrolüne geçmesinden sonra ise organize şekilde kötülük üreten bir yapıya
döndü.

Ülkeyi son derece kötü yönetmesine ve üstüne
kötülük üreten bir yapıya dönmesine rağmen arkasındaki halk desteğinin
azalmaması AK Parti’yi tamamen şımarık, 
hoyrat ve kibirli bir hale getirdi. Kendilerinin asla mağlup
edilemeyeceklerini ve asla iktidardan inmeyeceklerini düşündüler. Bir dönem
milleti de bu düşünceye inandırdılar.

 

Gerçi bugün için anketlerde oylarının hala
%30’larda çıkıyor olması, halkın içinde hatırı sayılır bir kesimin ülkenin kötü
yönetimini AK Parti’ye değil de muhalefete veya “dış güçlere” bağlıyor olması
AK Parti’nin gerçekten siyasi sonunun geldiği hususunda ciddi bir tereddüt
uyandırıyor.

 

Ama ne olursa olsun, ister tabiat kuralları deyin,
ister termodinamik kanunu deyin, ister siyasi/sosyolojik gerçekler deyin,
isterse de hayatın değişmez kuralı deyin ne derseniz deyin evrende sonsuz güç
diye bir kavram yoktur ve her güç son bulmaya, her galip eninde sonunda mağlup
olmaya ve her nefis ölümü tatmaya mahkumdur.

 

AK Parti eninde sonunda iktidarı kaybedecek ve
iktidarı kaybettikten sonra da millet tarafından hiç de hayırla yad edilmeyecektir.
Çünkü AK Parti giderken geride enkazdan başka bir şey bırakmayacaktır.

 

Türkiye’yi gerçekten seven, ömrünün geri kalanını
Türkiye’de geçirmek isteyen herkesin AK Parti sonrasında geride kalacak olan bu
enkaz üzerine yeni bir yapının temellerini atmaya ve bu defa herkesin gerçekten
mutlu olacağı bir Türkiye inşa etmeye hazır olması lazım. Yoksa AK Parti’nin
gitmesinin hiçbir anlamı olmayacaktır.

 

“Kullu
nefsin żâ-ikatu-lmevt;

Kullu şey-in hâlikun
illâ vecheh(u)(c) lehu-lhukmu ve-ileyhi turce’ûn.”