Kanla Yazılan Destan Çanakkale

54

‘’Tarih kitaplarında Türkler
hakkında yazılı olanlar, hatta onlarla savaşanların anlattıkları, gerçekleri
ifade etmekten acizdir. Mutluluk Türklerle birlikte savaşmaktır. Bu şerefi
ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Taş üstünde yatıyor, güneşe, fırtınalara,
soğuğa, yağmura karşı korumasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiyor.
Fakat dünyanın bütün araç ve imkânlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi
dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz ve gösterişsiz bir vatan sevgisiydi. ’’Allah’ın
Adını Yürekten Haykırarak’’ saldırganın üzerine atılıyorlardı. Düşmanları da
onlara hayrandı.’’
(Çanakkale Osmanlı Orduları Komutanı Mareşal Liman
Von Sanders Çanakkale, 1916)

         Çünkü onlar Allah’ın adıyla şahadete
koştular, tarih onları böyle tanıdı. İşte bu destanın her sayfası, o yiğitlerin
kanıyla yazıldı.

       Tam 107 yıl geçti ‘’kanla yazılan o destanın’’ ardından…

        Tarihten silinmek istenen bir devletin, yok
edilmek istenen bir milletin; toprağını, bayrağını, namusunu, şerefini,
ecdadından yadigâr her ne varsa korumak adına; canını verdiği ama bu
değerlerinden, vatan topraklarından bir zerresini bile düşmanına teslim
etmediği bir dönemi anlatır bu zaman.

         Çanakkale;
Türk Milletinin vatanına sevdalı 213.882 yiğidinin bu aziz vatan toprakları
uğruna seve, seve hayatlarını feda ettiği destanın adıdır.

         Bu destan; Çanakkale sırtlarına ‘’Allah’ın
Adını Yürekten Haykıranların’’ kanlarıyla yazılmıştır. Dünya var olduğu sürece,
Türk Milletini tarih sahnesinden silmek isteyen emperyalist güçler; tarih
sayfalarını aralayıp, bu savaşta yaşananları hatırladıkça:

        Büyük Türk Ulusunun; vatanına, bayrağına,
milletine, devletine olan sevdasını daha iyi anlayacak, vatan bellediğimiz bu
gazi toprakları ele geçirmeye kalkışmanın bedelinin ne olduğunu, bir kez daha
öğreneceklerdir.

        Çanakkale’de
hem deniz savaşlarında, hem de kara savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrayan
düşmanın hiç tahmin edemediği, aklına dahi getirmediği iki gerçek vardır:

       Birisi
savaş meydanlarının yiğit askeri Mehmetçik, diğeri ise Yarbay Mustafa Kemal’dir.

        Mevzi
savaşları olarak, şanlı tarihimizde yer alan Çanakkale muharebelerinin en
çarpıcı yönü; Mehmetçiğin Komutanına, Komutanın da Mehmetçiğine olan sarsılmaz
güvenidir.

         Mustafa
Kemal’in Çanakkale Savaşları sırasında vermiş olduğu emir; Türk askerinin
Komutanına olan inancını, güvenini ama daha da önemlisi; hayatını vatanı için gözünü
kırpmadan nasıl feda ettiğinin çarpıcı bir kanıtıdır.

          İşte o emrin verildiği an:

          19’ncu Tümen Kumandanı Yarbay Mustafa
Kemal Conk Bayırındadır. Kıyıya çıkan düşmanın gücü karşısında, cephanesi biten
birliklerimiz geri çekilmektedir. Yarbay Mustafa, çekilen birliklerimizin
karşına geçerek durdurur ve yere yatırır. Bunu gören düşman da duraksar ve yere
yatar. İşte bu duraksama; 19’ncu Tümen Komutanı Yb. Mustafa Kemal’in ileriye
hareket ettirdiği 57’nci Alay’a, kıyıya çıkan düşmana taarruzu etmesi için
önemli bir zaman sağlar.

       Ve o büyük dahi dünya savaş tarihine
geçen şu emri verir:

    
“Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar
geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir.”

        Bu
emir üzerine yapılan taarruz hava kararırken sahile yakın ilk sırtlara kadar
ulaşır. Böylece Çanakkale savunmasının omurgası teşekkül etmiş olur.

       Bu
olay için Mustafa Kemal;  “57’nci Alay
meşhur bir alaydır. Çünkü hepsi şehit olmuştur” der.

        Böylece Çanakkale destanı kanla yazılırken, dünya
savaş tarihinde bir ilk yaşanmıştır. Çünkü hiçbir savaşta; askerlerine “Size
taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyebilen bir komutan yoktur.

 Ölüm emrini de, tereddütsüz yerine getiren
Mehmetçik’ten başka bir asker, Türk milletinden başka bir millet de bulunamaz.

        Mustafa
Kemal’in aşağıdaki Bomba sırtı taarruzunun tasviri, Çanakkale muharebeleri
sırasındaki Türk taarruzlarını anlatan bir başka çarpıcı örnektir:

     “Karşılıklı siperler arasındaki mesafemiz
sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına,
hepsi düşüyor; ikincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek
bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya
kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor; Sarsılmak yok…’’

     Aynı
taarruzları izleyen İngiliz kuvvetleri komutanı, General Hamilton ise
yaşananları şöyle anlatmıştır:

    “Gebe
dağlar Türk doğurmakta devam ediyor.’’

      Evet, o destanın yazıldığı tarihte
Çanakkale savaşlarının yaşandığı boğaz bölgesini çevreleyen, dağlar, taşlar,
ağaçlar hülasa vatanımıza kucak açan ‘toprak ana’ dâhil, her yer Türk
doğurmuştu.

      Çünkü bu vatan, düşman çizmesi altında
değil,  ay yıldızlı bayrağımızın altında
yaşamak isteyenlerin yurduydu.

     Çünkü o gazi topraklar, işgal edenlerin,
mazluma zulmedenlerin değil, Allah’a büyük bir tevekkülle iman edenlerin
vatanıydı. Tabii ki, ‘Gebe dağlar Türk’ten’ başka ne doğuracaktı ki?

     Denizden
geçemeyeceğini anlayan düşman; bu defa 25 Nisan 1915’de Gelibolu Yarımadası’na
asker çıkararak yeniden şanslarını denerler!

     Ancak bu teşebbüsleri karşısında yine unuttukları,
hesaba katamadıkları önemli bir şey daha vardır!

      Çünkü Çanakkale’deki Türk Ordusu, sadece Alman
Mareşali, Liman Von Sanders’in, bir avuç Alman subayının komutasında
değildir.  İşte düşmanın unuttuğu, hesaba
katamadığı şey de budur.

      Çünkü
onların karşısında ölümü hiçe sayarak savaşan; bu vatanın gerçek sahibi Türk Milletinin
kınalı kuzuları Mehmetçikler, onların Türk Komutanları vardır.  Ve İngilizlere de, Fransızlara da, tarihin en
acı yenilgisini tattırdılar.

     ‘’Çanakkale
savaşlarında; 47.000 Fransız, 205.000 İngiliz/Hintli, Avustralyalı, Yeni
Zelandalı (Anzak) Senegalli ölmüştür.

        Tarihe; ‘’Kanla
Yazılan Destan Çanakkale’’
olarak geçen, ‘’Çanakkale Geçilmez’’ deyimini yazdıran bu savaş sonrasında, Türk
Milleti İstiklal savaşını kazanacak ruh birlikteliğini ve bu savaşa önderlik
edecek liderini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kazanmıştır.

        Bu destanı yaratan tüm şehitlerimizin aziz
hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

        Ey
Bayrak, uğruna veremediğimiz canı gölgende yaşatmaya hakkımız yok.

 

Önceki İçerik16 Mart 1920 Şehitleri
Sonraki İçerikErken Seçim İhtimali Hâlâ Var
Avatar photo
1967 yılında Teğmen rütbesiyle T.S.K da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada tüm hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rum’lar; adada yaşayan Kıbrıs Türk’üne her türlü mezalimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türk Halkını adadan göçe zorluyorlardı… O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, BM’ler tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, ada da bulunan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevini başarıyla sürdürdü, ‘Gazi‘ unvanı ile onurlandırılarak Türkiye’ye döndü. 1974–1975, 1985–1987 yıllarında Kıbrıs’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen takip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbrıs Türk Kültür Derneğinin İstanbul Şubesi yönetim kurulunda da görev yaptı. Bu uzun süreçte ’mili davamız’ olarak bilinen Kıbrıs konusuna sahip çıkarak, Kıbrıs Türk Halkının kazanılmış tarihsel ve hukuksal haklarını savunmak adına değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbrıs konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir. T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan sonra; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; ’’Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995)’’, ‘’Girne’den Doğan Güneş (1997)‘’, ‘’Unutanlar Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004)’’, ‘’Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006)’’, ‘’Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007)‘’,’’Tarihten Gelen Çığlık (2010)’’, Kıbrıs ‘’Yes Be Annem’’ 2002-2016 (Eylül-2016) isimli kitaplarıyla; Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: ‘’10’ların İzleriyle Türkiye (2014)’’,’’Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015)’’, ‘’Önce Vatan (Eylül 2017) isimli kitapları da bulunmaktadır… Sivil iş hayatına ‘Türkiye Sigorta Sektöründe’’başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; ‘’CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş’’ bünyesinde, görevine devam etmektedir. Pek çok üniversitenin ‘Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingir’in: Sigorta sektöründe 27 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; ‘’Sigortalı Hayatın Gerçekleri’’ (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır. Atilla Çilingir; bugüne değin kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında ‘K.K.T.C Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Derneğine’ ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2012’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B. (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda içinde 20 adet bilgisayarı bulunan ve kendi adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de Samsun’un Tekkeköy ilçesi Büyüklü İlköğretim okulunda da adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphanenin açılışını sağlamıştır.