Türk Dünyâsı Türkçesi Hakkında M. Halistin Kukul ile Konuştuk

33

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus Emre’nin vefatının 700. yılı
münâsebetiyle, 2021 yılı, UNESCO tarafından ‘Yûnus Emre Yılı’ olarak ilân
edildi. Buna bağlı olarak, Türkiye de, Cumhurbaşkanlığı nezdinde hem Yûnus Emre
hem de ‘Dünyâ Dili Türkçe’ adıyla bir faaliyetin başlatılması cihetinde adım
attı. Konu hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

M. Halistin Kukul: Bu güzel, fevkalâde ve mânalı
faaliyeti takdir etmemek mümkün değildir. Ancak…

Ne Yûnus Emre ne
de Türkçe böyle gelip geçici, belli bir zamanda, âdeta gösteriş için yapılan
faaliyet olmalıdır. Bu tarzda yapılan faaliyetlerden de fazla bir fayda elde
edildiği söylenemez. Bir defa başta üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyâtı
ve Târih Bölümleri buna her an hazır olmalıdır. Yûnus Emre olmadan bir dil ve
edebiyat tahsili; Orhun Kitâbeleri olmadan da ne dil ne târih ne de Türk
sosyolojisi olabilir. Ne yazık ki, Türkiye üniversitelerinde, Yûnus Emre
okunmadan/okutulmadan Türk Dili Edebiyatı Bölümü; Orhun Kitâbeleri okunup
tanınmadan da Târih Bölümü bitirilen dönemler olmuştur.

Bu; ‘anatomi’
dersi görmeden Tıp Fakültesi’ni bitirmek demektir. Türk kültürü; diliyle, dinî,
askerî, iktisâdî, an’anevî, bediî hattâ coğrafî değerleriyle bir bütündür. Bu
bütünün baş tâcı ise onun lisânı’dır ki bu da Türkçedir.

Çetinoğlu: Türkçe neden baş tâcımızdır?

Kukul: Türkçe, bir Türk’ün, tesadüfen
birilerinin uyarılarıyla üzerinde durulması gereken bir lisân değil; her zaman,
her yerde, her hâl ve şartta ve her coğrafyada gönül seferberliğiyle ve fakat
ilimle gelecek nesillere ulaştırılması gereken en mühim ‘kültür bağımız’dır.
Türkçe’nin ‘Dünyâ Dili’ olması için önce ‘anavatanlarında, yâni Türkiye’de,
Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da, Kazakistan’da,
Doğu Türkistan’da, Kuzey Kıbrıs’ta, Balkanlar’da, Kırım’da, Kerkük’te ve dîğer
Türk mekânlarında ‘müştereklik’ kazanmasıyla, ilim dallarında ve bilhassâ söz
san’atlarında kendini ispat etmesi gerekir. Bu ‘hâkimiyet’ yok mudur? Kesin
olarak söylüyorum ki, vardı ve vardır ve dâima da olacaktır. Sıkıntımız şudur
ki bu hususta gerekli ve yeterli mesâfeyi alabilmiş; koruma ve gelişmeyi
sağlayabilmiş değiliz.

Sık sık
‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’ diye telâffuz edilen/ettiğimiz tâbir elbette ki bu
mesâfeyle de sınırlı değildir. Hangi ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne?’ ABD’den
Avustralya’ya, Almanya’dan Kuzey Afrika’ya, Arabistan’a kadar yürünen her
sahada Türkçe’nin gönül sesi bulunur. Ancak biz sâdece bu konuşulan/anlaşma
vâsıtası olan lisânı/Türkçeyi kastetmiyoruz: Biz; şiirde, romanda, tiyatroda,
hikâyede olduğu gibi, matematikte, fizikte, biyolojide, kimyâda, astronomide,
sosyolojide, hukukta, iktisatta, tıpta veya dînî ilimlerde de Türkçenin zirvede
yer almasından söz ediyoruz. Çünkü dil/lisân, her sahayı ilgilendirir. Onsuz
hiçbir şey olmaz; ne ilim, ne de san’at. Yâni insan hayatının yegâne
olmaz/olamaz şartlarının en başta geleni de dildir; bu ise bizim için
Türkçe’dir.

Çetinoğlu: Türkçe’mizin ‘problemli bir dil’ olduğu söyleniyor…

Kukul: Doğrudur. Kendi iç mes’elelerini
hâlletmiş bir Türkçe, ‘yabancı kelime
ve ‘uydurukça‘nın tesirinden uzak,
aslî hüviyetinde yâni, ayrıca; bütün unsurlarını da ‘kaideleştirmiş’ bir merhaleye ulaşmalıdır. Ne yazık ki bu henüz
mevcut değildir. Meselâ; ‘Türkçe’nin
dilbilgisi
’ -ortalama olarak- herkesin mutabık olduğu bir hâle
gelebilmiş/getirilebilmiş midir? Hayır! Niçin? Çünkü; lisân/Türkçe bir türlü
kendi zeminine oturtulamamıştır. Bir defa; Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimelerimiz
hakkında mutabık olunacak kaideler mevcut değildir. Ayrıca kaidelere uygun bir
türetmeyle değil uydurma kelimelerle ve yabancı kelimelere her türlü
serbestliği tanıyarak bir Türkçe inşâsına gidilmiş/gidilmektedir. Seneden
seneye âdeta ‘Vay be!’ denilerek
düşünülmeye çalışılan bir dil kendi içindeki muzırlarla mücâdele sebebiyle
korunmasını ve gelişmesini nasıl sağlayabilir? Tabiî ki sağlayamaz ve arzu
edilen seviyede de sağlayamamıştır!

Denebilir ki her
dil, dünyâ dilidir. Doğrudur. Çünkü; başlangıç îtibâriyle, dil de Allahü
Teâlâ’nın bir lütfu, bir ikrâmı olarak biz insanlara sunduğu büyük bir
nimettir. Hâdisenin İlmî, siyâsî ve içtimâî bir hâl alması, maalesef, bu temel
hareket noktasını gözden ırak tutmakta veya bu husus bilerek nazarlardan
kaçırılmaktadır.

Çünkü Rûm
Sûresi’nin 22. âyetinde Yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: ‘Gökleri ve yeri
yaratması ve dillerinizin/lisânlarınızın ve renklerinizin çeşit çeşit/türlü
türlü/farklı farklı/değişik oluşu da yine onun
delillerinden/derslerinden/âyetlerinden/ibretlerindendir.’

O hâlde; Bizim
mes’elemiz; hem ‘dînî bir emir’ ve hem de ‘millî bir şuûr’ olarak mensubu
bulunduğumuz Türkçe’nin dünyâ dilleri arasındaki mevkisinin ne olduğunu
tespittir. Buna rağmen bu dil ilmi/lisâniyyât, bizde arzu edilen seviyede
gelişememiştir. Bundaki müessir menfî tavır ve unsurlar da pek çok olmasına
rağmen, bunların giderilebilmesi bir yana neler oldukları tespit edilip
müşterek kanaate varılamamış ve zamana bırakılarak yenilerinin de ilâve
edilmelerine sebebiyet verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkçe’nin ‘hakîki mânâda dünya dili olabilmesi için yaplması gereken daha çok iş
var
’ mı diyorsunuz?

Kukul: Evet! Bir dilin cihânşümûl olabilmesinin
şüphesiz ki belli şartları vardır. Bu şartlar; nüfus yâni çok kişi tarafından
konuşurluluk, târihîlik yâni mâzîsinin çok eskilere dayanması ve bir diğeri de
mekân/coğrafya yâni o dilin geniş vatan sathında kullanılmasıdır. Bu
cihetlerden bakıldığında Türkçe; takriben üç yüz milyon kişi tarafından
konuşulan, târihî derinliği birlerce yılı bulan ve dünyânın bir ucundan bir
ucuna geniş mekânlarda/vatanlarda, büyük kitlelerin kullandığı bir mükemmel
lisândır.

Nihad Sâmi Banarlı
‘Türkçenin Sırları’ adlı eserinde şu hususlara dikkat çekerek dünyâ dili
olmanın âdeta şartlarını ortaya koyar:

“Diller, fonetik
gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit
veyâ sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kaanunlarına göre türlü
araştırmalara mevzû olmuştur.’ Fakat dillerin bir de milletlerin târîhine,
târîhî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre bizzat târih eliyle yapılmış bir
sınıflanışı vardır. Buna göre bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka
dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisânlardır. Bunların bir
kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet,
kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller umûmiyetle bir vatanda -hattâ küçük
bir vatanda- işlenirler.

Bir kısım diller
de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş,
hâkimiyyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir. Bu diller, pek tabiî olarak,
medeniyyet ve hâkimiyyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş
kelimelerle de zengin, büyük diller’dir. Bir başka söyleyişle bunlar alelâde
devlet dilleri değil imparatorluk dilleri’dir. (…) Dünyâ târîhinde hem askerî
ve hem de idârî imparatorluk hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş
milletler azdır. Bu saydığımız vasıflara şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun
imparatorluk dilleri denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir.
Bu dillerin hiçbiri özdil değildir. Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve
medeniyet dili hiçbir zaman özdil olmak taassubuna ve basitliğine iltifât
etmemiştir.”

Çetinoğlu: Merhum Banarlı’nın bu cümlelerini nasıl
yorumluyorsunuz?

Kukul: Bu cümleler çok sıhhatli bir tahlile tâbi
tutulunca görülür ki, Türkçe, ne bir “sentetik/sunî/yapma dildir ne de bir
kabîle dilidir. Pek çok dil âilesinden gelmiş kelimeleri bünyesine katabilmiş
ve herbirine mevcut mânâsının üzerinde mânâlar yükleyebilmiş bir kültür ve
medeniyet dilidir. Kaldı ki Türkçe, dünyâda konuşulan birçok dile de kelime
vermiştir. Bu kelime alış-verişleri dilin ana kaidelerine ve yapısına zarar
verip onları bozacak derecede faaliyet göstermiyorsa fazla diyecek bir şey
yoktur. Ancak; mevcut kelimeleri saf dışı bırakmayı hedefliyor ve anlaşma unsuru
ve vasıtası olarak ârızalara sebebiyet veriyorsa, bu durum mahzurludur hattâ
vahîmdir.

Çetinoğlu: Türkçemizin günümüzdeki durumuna da
bakabilir miyiz?

Kukul: Türkçemiz, bugün, senelerdir yapılan
yanlışlar ve aynı yanlışların tekrar edilmesi sebebiyle zor günler
yaşamaktadır. Dünyânın gelişmiş ülkelerinde, linguistique (lengüistik) yâni dil
ilmi büyük mesâfeler aldığı hâlde, bizde, Türkçe hakkındaki gerek şekil ilmi
(morphologie/morfoloji) gerek menşe ilmi (etymologie/etimoloji) ve gerekse ses
bilgisi (phonetique/fonetik) belli bir merhale kat ederek birer ilim hâlinde
sunulamamıştır. Böyle bir lisânın sözdizimi olarak adlandırılan syntaxe
(sentaks) bahsindeki başarısı ne kadar olabilir?

Çetinoğlu: Mevzunun uzağında olanlar tarafından
daha iyi anlaşılabilmesi için misallendirmeniz mümkün müdür?

Kukul: Hâlâ, t(i)ren mi diyelim yoksa tren mi,
Kur’ân mı diyelim Kuran mı, sür’at mı diyelim sürat mı, mesele mi doğru yoksa
mes’ele mi, k(ı)ravat mı diyelim kravat mı, p(i)sikoloji mi diyelim psikoloji
mi… tartışması içindeki bir dil nasıl gelişebilir? Dolayısiyle; dilimizin
ciddî bir şekilde düşünülmesi gereken imlâ mes’elesi de mevcuttur. Dilimize
dâir değişmez bir kaide vardır: ‘Türkçe yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi
yazılan bir dildir. O hâlde; Trabzon yazıp onu nasıl Tırabzon okuyabiliyoruz?
Trakya yazıp onu nasıl Tırakya okuyabiliyoruz? Plan yazıp niçin pilân okuyoruz;
laik yazıp niçin lâik hattâ lâyik okuyoruz? Branş mı yazıp okuyalım yoksa bıranş
mı? Ne dersiniz? Gaaye mi, gâye mi yoksa gaye mi doğrudur? Gaazi mi, gâzi mi
yoksa gazi mi demeliyiz? Kaabiliyet mi, kâbiliyet mi yoksa kabiliyet mi
yazıp-okuyalım? Aaşık mı, âşık mı, aşık mı doğrudur? Gaaliba mı, gâliba mı,
galiba mı doğrudur?

Çetinoğlu: Bu mesele Cumhuriyet öncesinde
halledilmişti…

Kukul: Evet! 1911 yılında Ömer Seyfettin’in Genç
Kalemler Dergisi’nde yazdığı ‘Yeni Lisan’ makalesiyle başlayan Ali Canip Yöntem
ve Ziya Gökalp’in yürüttüğü Millî Edebiyat akımı/hareketi ile. Bu mes’elenin
alevlenmesi 12 Temmuz 1932 ‘de Mustafa Kemal’in tâlîmâtıyla kurulan ve daha
sonraları Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin
faaliyetleriyle devam etti. Bu dönemin bir hulâsasını Yavuz Bülent Bâkiler’in
kaleminden naklediyorum:

“Atatürk’ün Türkçe
konusunda birbirine tamamen zıt üç görüşü vardır…

Atatürk 1932-1934
arasında dilde tasviyeci oldu. Bin yıldan beri dilimize giren, yerleşen ve
herkes tarafından bilinen, sevilen, kullanılan Arapça-Farsça kelimeleri,
Türkiye’mizden yasakladı. ‘Şey kelimesini
kullanmayacaksınız
.’ dedi. Sonra kimsenin kimseyi anlamadığını görünce, bu
hatâsından kendisi vazgeçti. 1934-1935 yılları arasında, dilde ırkçılıktan
uzaklaştı. ‘Türkçeleşen Türkçedir’
dedi. Bu çok doğru bir yoldur. Ben de şimdi bu düşüncedeyim. 1935-1938 yılları
arasında, Güneş Dil Nazariyesine kayarak iddia etti ki: ‘ilk insan Türk’tür, ilk lisan Türkçedir. Dünyadaki bütün diller
Türkçe’den doğmuştur
.’ Bu görüş yanlıştır. Nitekim İnönü, 1940 yılında Dil
ve Târih Coğrafya Fakültesi’ndeki Güneş-Dil Nazariyesini anlatan dersi
yasakladı. Elbette doğru yaptı.” 

Bâkiler’in bu
tarafsız/ilmî tespit ve bakışına rağmen Türkiye’deki dil münâkaşası, ilmî
faaliyet ve hareketten ziyâde siyâsî bir tartışma hâlinde sürüp  devam edip gitti ve hâlen de devam edip  gitmektedir. Bir kısım zevât; Atatürk’ün,
1934-1935 yıllarındaki görüşünü değil de 1932-1934 yılları arasındaki,
reddettiği birinci ‘tasfiyecilik/arı dilcilik/öz Türkçecilik/uydurmacılık’
görüşünü ısrarla tâkip ederek, Türkçe’yi tam mânâsıyla bir çıkmaza soktular.
Güneş-Dil Nazariyesi’ni (Teorisi’ni) artık söz konusu yapan hiç kimse yoktur.

Türk Dil Kurumu
Yazmanlarından Ömer Asım Aksoy; ‘Cumhuriyetin
50. Yılında Gelişen ve Özleşen Dilimiz
’ adlı kitabında ‘Dilin Layikliği’ başlıklı yazısında
şöyle diyor:

Dilde layiklik, dinin dile karışmamasıdır.
Türkler İslâmlığı kabul ettikten sonra bu dinin dili sayılan Arapça, Türkçeyi
yavaş yavaş gölgelemeye başlamış; giderek küçümsenen, kullanılmasından utanılan
bir dil sayılmasına, bu yüzden de yoksullaşmasına, unutulmasına yol açmıştır.
Bu durum dilin ulusallığı ilkesine de bağımsızlığı ilkesine de devletin
layikliği ilkesine de ters düşmektedir. Bundan dolayı dilde din dilinin
egemenliği bulunmamalıdır
.’

Utanılan bir dil’ nasıl olur? Sâdece
bunu bilmek isterim! Kaldı ki; iddiasına göre, Aksoy, en azından “din, kabul, devlet, ters
kelimelerini kullanmamalıydı.

Bahtiyar
Vahabzâde, benim de katıldığım ve bizzat şâhit olduğum 23-25 Ekim 1992
târihleri arasında Ankara’da toplanan Türk Dünyası 1. Yazarlar Kurultayı’nda
yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

Biz, bütün bu zulüm ve çile rejimine,
diktanın getirdiği alfabe değişikliğine rağmen dilimizden kopmadık. Ama şimdi
ben sizden soruyorum: Hür, müstakil bayrağı göklerde dalgalanan Türkiye
Türkleri olarak siz, nasıl koptunuz güzelim Türkçeden? Uydurukçanın sizi bizden
ayırmasına nasıl müsaade ettiniz? ‘Eser’i, ‘kitap’ı atıp nasıl
zayıflaştırdınız? Niye fakirleştirdiniz Türkçemizi
?”

Yine Ömer Asım
Aksoy’a göre, Bahtiyar Vahabzâde, ‘zulüm, ve çile, rejim, dikta, alfabe,
rağmen, ama, hür, müstakil, müsaade, eser, kitap, fakîr’ dememeliydi!..

Tabiî ki, bu kadar
değil!..

Bahtiyar
Vahabzade’den aldığım 26.09.2001 târihli mektubunda da bu hususta şunları
yazıyordu: “(…) Türkçe’nin geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle
okudum. Benim Azerbaycan’daki 50 yıllık mücadelemin esasını ana dili ve onun
korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye’de dil
kurumunun yarattığı  uyduruk sözler
(eser-yapıt, millî-ulusal, hikâye-öykü gibi) Türkiye Türkleri’ni Türk Dünyası
halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz,
öte yandan Türk Dünyası ile ortak kelimelerimizi dilinizden çıkarıyorsunuz.
Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan ‘Öğrenci Seçme Sınavı’ adlı makaleniz
benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı. Bu konularla ilgili olarak sizinle karşı
karşıya konuşmak arzusundayım, inşallah Allah nasip ederse dertlerimizi,
fikirlerimizi karşılıklı olarak konuşuruz…’

Türk Dünyâsı
Türkçesinin hedefi budur ve bu olmalıdır.

Birçok makalemde
sözünü ettiğim ‘Türk Dünyâsı Türkçesi
hedef ilke olmadıktan sonra bütün bu nemelâzımcılıklar ilimsizlik içinde devam
edip gidecektir. Türk Dünyâsı Türkçesini hedefleyen millî bir Türk Dili
çalışmasının mevcut şartlarda, mevcut üniversitelerimizde yapılabileceği
kanaatini taşımıyorum. Millî Türk Dili şuûru yeterince gelişmemiş yapıların bu
mes’eleye yaklaşmaması ve ona çözüm aramaması zâten görünür vaziyettedir. Kaldı
ki; biraz endîşe taşıyan üniversite mensuplarının da ders yükleri otuz-kırk
saate ulaşırsa, siz varın garabeti seyredin.

Çetinoğlu: Türkçe konulu bilgi şölenlerinde
yapılan Türkçe hatâları dikkatinizi çekiyordur…

Kukul: Yapıldığı târihteki bütün İstanbul
gazetelerinde yer alan ibretlik bir haber naklediyorum: ‘26-27 Nisan 2001
tarihinde Türk Dili konuşan Ülkeler Zirvesinin yedincisi İstanbul’da yapıldı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan Nursultan Nazarbayev,
Kıtgızistan Askar Akayev, Türkmenistan Saparmurat Türkmenbaşı ve Özbekistan
Meclis Başkanı Erkin Halitov ve ev sâhibi Türkiye Ahmet Necdet Sezer idi.  Türkiye ve Azerbaycan Cumhurbaşkanları ancak
TÜRKÇE konuşabildi. Zirvenin ortak dili RUSÇA oldu. İstanbul Türkçesi ile ortak
alfabe hâlâ gerçekleşmedi.

Türkiye, maalesef,
endişeli, çekingen ve ürkek hareket ediyor. 8. zirve 2002’de Türkmenistan’da
(Aşkabat’ta) yapılacak.’

Bugün ne
değişmiştir, bilmek hakkımızdır!..

İstikametimizi,
hiç değilse bundan böyle sağlam bir iz üzerinde devam ettirebilmemiz gerekir.
Her şeye rağmen, en azından bin üç yüz senelik yazılı ve beş bin senelik sözlü
kültüre sâhip büyük bir medeniyetin temsilcisi sıfatıyla, Türk milletinin güzel
ve güzîde dili olan Türkçenin öncelikli hedefinin ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’ olmalı ve ardından, cihânşümûl vasfını,
ilmiyle, kültürüyle, tefekkürü ve siyâsetiyle ortaya koymalı ve devam
ettirmelidir.

Bir üniversite
mensubu dostumuzun makalesinden bir cümleyle sözü bağlamak istiyorum. Diyor ki:
Tam 39 ülke ‘Uygur kültürü, din ve inanç
özgürlüğü, serbest dolaşım hakkı, ifade hürriyeti kısıtlanıyor.
’ diye
haykırıyor” Cümledeki ‘serbest’ ve ‘hürriyet’ kelimelerini anladım da bunların
arasında kıvranan ‘özgürlüğü’ kelimesi neyin nesi oluyor, onu anlamakta
zorlandım!?

Türk Dünyâsı
Türkçesi; Dünya Dili Muhteşem Türkçenin eşiğidir. Bu eşiği atlamadan oraya
geçmek zordur. Bunu bir ilke ve bir hedef olarak ortaya koyup çalışmadıktan
sonra bir ileri bir geri gidip geliriz ve hâliyle yerimizde sayarız değil,
yerimizde bile sayamayız; çünkü başkaları hızla ilerliyor. Biz ise, birbirimize
övgüler düzer, bocalar dururuz!

M. HALİSTİN KUKUL (Em.
Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

 01 Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un
Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961 yılında
Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara Harp Okulu’na girdi. 21
Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı. Sonra, Atatürk Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve
fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre liselerde öğretmenlik yaptıktan
sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve
bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim
Görevlisi olarak çalıştı.

İlk şiirini, 1961 yılında
‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk Edebiyatı, Defne,
Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz, Zafer, Kültür ve
Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim Ece, Bizim Külliye,
Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye
Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi,
Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün,
Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz
gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve samsunhabertv yaygınağ (internet)
sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 Edebiyât ödülleri: Ülkemiz Dergisi şiir
yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir yarışması 2. Teşvik ödülü
(1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu (1985); Türkiye Millî
Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı
Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite Öğretim Üyeleri
G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması
3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Türkiye
Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994).

Yayınlanmış Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak Sesleri
(1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları
(1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak Zamanı (2017)

Resimli Nasreddin Hoca Çocuk Şiirleri
Kitapları: Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye (1998); Buyurun
Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz Ölelim, (1998);
Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006); İçinde Ben de
Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga Bitti (2006),
Ayçiçekle Nurdede (1989)

Manzûm Destanları: Kıbrıs Destanı
(1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997); Kanije
Destanı (1992-1997)

Tiyatro dalında: Gelincikler Narindir
(1986); Havada Bulut Yok (1986 )

Önceki İçerikSorguluyorum Çünkü İtirazım Var!
Sonraki İçerikİyi Partiler, Kötü Partiler
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.