12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 327

Belgelerle Ve Kronolojik Erzincan Târihi – 1

16 X 23 santim
ölçülerinde, tamamı 8 cilt ve toplam 4713 sayfa olan bu muazzam eserin müellifi
Kenan Mutlu Gürses, Erzincan Târihi isimli kitabı yazmış
olmasının sebebini, bütün ciltlerin arka kapağında yer alan sunuş yazısında
şöyle açıklıyor:

Doğduğumuz ve
doyduğumuz topraklarda, asırlar öncesinden başlayarak günümüze kadar nasıl
gelindiğini; milletlerin, medeniyetlerin, dinlerin ve dillerin var ve yok
oluşlarına nasıl beşiklik ettiğini, gerçekler karşısında bir kesim aydının
târihe yalan söyletmiş olduğunu, tek bir bakış açısı ile Batılılarla birlikte,
Doğu toplumlarına nasıl önyargılı baktıklarını, taraftarlığın bilinçli olarak
yaratıldığını, ‘resmî ve gayrı resmî
târih
’ gibi ifâdelerle insanların aldatılarak var olan kaynakların
yeterince kullanılmadığını, Erzincan ve çevresinde yaşanmış Dersim ve Ermeni
meselesinin bütün çıplaklığı ile aydınlatıldığını, genel kabul görmüş
kaynakların titizlikle değerlendirildiğini, hiçbir yorum katılmadan arşiv
belgelerinin tıpkı basım ve çevirileriyle sizlere aktarıldığını, Gilbert Keith
Chesterto’un ‘Geçmişi bilmeyenlerin
zaafı, bugünü bilmemeleridir. Târih, insanların oturdukları şehri veya
yaşadıkları çağı görebildikleri tek gözlem kulesidir
’ ifâdeleriyle Erzincan’ın
günümüze nasıl geldiğini, Belgelerle
Kronolojik Erzincan Târihi
’nde bulacaksınız.

Mustafa Kemal
Atatürk 1931 yılında; ‘Târih yazmak,
târih yapmak kadar mühimdir. Târihi yazan, târihi yapana sâdık kalmazsa
değişmeyen hakîkat, insanlığı şaşırtacak bir mâhiyet alır.
Demişti. Kenan
Mutlu Gürses, Atatürk’ün bu sözünü direktif kabul etmiş olmalı ki, doğup
büyüdüğü Erzincan’ın târihini, târihi yapanlara ve onların bıraktığı belgelere
sâdık kalarak yazmayı kendisine aslî vazife olarak kabul etmiş. Çok da iyi
etmiş, Eline, gönlüne, aklına sağlık…

Memleket /
vatan sevgisi, insanın doğduğu büyüdüğü şehri tanımakla başlar. Çünkü insan,
tanımadığını sevemez. Doğduğu, büyüdüğü şehri sevmeyen, vatanını da sevmez, onu
koruma, ona hizmet etme düşüncesi de gelişmez.

Kenan Mutlu
Gürses’in; el emeği, göz nuru ile yıllarca devam eden çalışmalarıyla meydana
getirdiği eser, yüce bir vatan sevgisinin âdeta ete kemiğe bürünmüş canlı bir
âbide gibi, gelecek asırlara intikal edecek bir muhteşem eserdir.

Derin ve engin
târih şuuru ile hazırlanan eserin ‘Önsöz
başlıklı yazısı dikkatle okunmaya değer:          

Erzincan’ın dünyanın
Asya’ya açılan kapısı olması, Doğu Anadolu bölgesinde yer alması,
Trans-Kafkasya’ya yakınlığı, Karadeniz’den Akdeniz’e ulaşan en stratejik yolun
kilit noktasında bulunması, ipek yolunun buradan geçmesi, târih boyunca birçok medeniyete
beşiklik etmesi, stratejik ve jeopolitik öneme sâhip konumda bulunması, çok
kişi tarafından göz ardı edilmiştir. Bu önemli özelliğin, târihin
şekillenmesinde, medeniyetin gelişmesinde ne denli etken olduğu, belki söz
konusu coğrafyada yaşayanlar tarafından da yeterince fark edilmemiştir. Tıpkı,
Türkiye’nin Dünya üzerindeki eşsiz öneme sâhip bir noktada bulunduğunun
milletçe bilincinde olamadığımız gibi!             

Erzincan’ın dünya ve
Türk târihinin seyri içinde, doğu-batı güzergâhı üzerindeki kavşakta yer almış
şehir olması, coğrafî özelliklerinin çevresine ve insanına bahşettiği
husûsiyetler ile Anadolu’nun her döneminde en önemli merkezlerinden biri
olmuştur.

Geçmişteki olayları,
insanlığa doğru aktaran, toplumlara kendilerini tanımalarını sağlayan, nereden
geldiklerini, atalarının kimler olduğunu anlatan, tecrübelerin aktarılmasını
üstlenen, târih dediğimiz ilim dalı, çoklukla devrinde yaratılmış kaynakları
kullanmamıştır. İstisnaları ayrı tutarsak, günümüz de ‘nakil târihçiliği’ ağırlık kazanarak, mevcut olan kaynaklara
başvurulmamakta, olayın öznesi olanların yazdıkları eserler, kitâbeler, âbideler,
resmî arşiv belgeleri, yeterince araştırılmamakta, popüler olana atıf yapılarak
eserler meydana getirilmektedir.     

Günümüze kadar farklı
târih yazımını, anlatımını örneklerini görmekteyiz. Târihçilerin dünya
devletlerinin yaptıkları takvimleri, zaman dilimlerini farklı şekillerde kullanarak;
târihi düşünceyi ve ilişkileri doğru tahlillerle aktarmalarını dikkate alarak;
geçmişteki olayları araştırarak, belgeleri inceleyerek vermiş olduklarını ön
plânda tutarak, araştırmaya dayalı çalışmama başlarken, kronolojik ve
mukayeseli târih akışını hedeflemiştim. Bunu başarmanın ve ilkçağdan günümüze
kadar bütün safhaları aktarmanın zorluğunu gördüğümde, sâdece târihin akışı
içerisinde önemli olaylara, şahıslara da yer vererek, bazı başlıkları mukayese
edilmesi amacıyla kullandım. Özellikle arşiv belgeleri ile yaşandığı döneme
nasıl geldiğimizi görmek için bir pencere açmaya çalıştım. 

Erzincan târihi; ilk
defa, 1930-1932 yıllarında Erzincan Valiliği yapan  Ali Kemalî Bey (1884-1963 tarafından 1932
yılında hazırlanmıştır.          

Dönemin imkânları
çerçevesinde ulaşılan kaynakların az sayıda olması, bunların nakil yolu ile
kullanılması, şehir ve çevresi için detaylı bir târih kitabını ortaya çıkaramamış,
ancak döneminde büyük bir eksikliği tamamlamıştır.  

Aradan geçen 50
yıldan sonra, yukarıda belirttiğim çerçeveler içerisinde Erzincan Târihi ve
Erzincan Târihi ile ilgili birçok yayın yapılmıştır. Bu eserler, otuz yılı aşkın
süredir, Erzincan Târihi ile ilgilenen herkesin başvurduğu kaynaklar olarak kabul
edilmiştir. Söz konusu eserlerin çoğunluğunda arşiv belgeleri kullanılmamıştır.
Ne yazık ki hemen, hemen herkesin bilinçsizce dile getirdiği ve safsatadan
ibâret olan ‘Erzincan’ın ilkçağ târihi hakkında
esaslı bilgiye henüz sâhip değiliz
’ klişeleşmiş ifâdesini Erzincan Târihi
diyerek konuşmaya ve yazmaya başlayan (istisnalar hâriç) her kesim tarafından
kullanılmış ve kullanılmaktadır. Kuşkusuz bu yanlış değerlendirmeyi yine târihçiler
gerekçeleriyle topluma aktaracaklardır.

Söz konusu zaman
diliminde belirli bir konuyu işleyen, târihçi ve târih ile ilgilenenler
tarafından birçok değerli çalışma yapılmıştır. En önemli çalışma, doğru târih
bilgisinin arşiv belgelerinden geçtiğine inanmış olan, bütün eserlerin de bu hususa
özen göstererek öncelik veren ‘Kemah
Sancağı ve Erzincan Kazası
’ isimli eseriyle yol gösteren, ufuk açan, merhum
Prof. Dr. İsmet Miroğlu’nun 1990 yılında yayınladığı Erzincan Târihi ile ilgili
çalışmanın ve Tahir Erdoğan Şahin’in yayınlamış olduğu eserlerin ayrı bir yeri
olduğunu belirtmek isterim…

Erzincan eski Valisi
Ali Kemali Bey’den 90 yıl sonra ‘Belgelerle
Kronolojik Erzincan Târihi
’ni farklı bir bakış açısı içerisinde hazırladım.            Son 20-25 yıl içerisinde de târihe
karşı artan ilgim, belirli konular hakkında çok daha tecessüs duymam, edindiğim
bilgiler, târihe olan merakımı kamçıladığı gibi, Erzincan Târihi içerisinde
gerek Ermeni gailesi, gerekse Dersim meselesi, târihe çok daha dikkatli
bakmamın sebebi oldu. Yaklaşık yirmi beş yıl önce başlamış olduğum
araştırmalar, okuduğum belgeler, bir anda beni binlerce arşiv belgesi ve sayısız
yazılı kaynakla baş başa bıraktı. Okuduklarımı, edindiğim bilgileri yazmağa karar
verdim. Kısa bir uğraştan sonra, târih disiplini, felsefesi, sosyolojisi
velhasıl târihin faydalandığı ilimlere dayalı olarak içime sinecek, topluma
sunulacak özellikte tam detaylı bir eser, meydana getirebilmem için en az on
yıl daha çalışmam gerektiği kanaatine vardım. Sabırsızlığım vardı. Ne yaşım, ne
zamanım, kanaatlerim doğrultusunda gitmeme uygun değildi. Bu nedenle de
çalışmamı bu kapsamda tutarak yorumsuz ve kronolojik olarak gerçekleştirdim.

İstisna kişiler
dışında, bu kadar sayısız eseri çok kimsenin okumadığını, arşiv belgelerini bir
kısım târihçilerin dahi görmediklerini anlıyordum. Zira son dönemde yayınlanan
eserlerin birçoğunda da konularla ilgili bilgi eksikliği veya yanlışlığı vardı.
Türkiye’de kitap yayınlamanın, belge araştırmanın, arşiv kataloglarını incelemenin,
hiç de kolay olmadığını, hatta müstehzice ‘yap
da görek
’ diyenlerle dahi karşılaşıyordum.

Sonuçta; genel kabul
görmüş eserlerden kronolojik düzende yaptığım iktibaslar ve Cumhuriyet,
Osmanlı, Topkapı Sarayı Müzesi, Genelkurmay Başkanlığı ve Tapu Kadastro Kuyûd-ı
Kadime arşivlerinden tespit ettiğim binlerce arşiv vesikası arasından seçerek,
transkripsiyonu ve özetleriyle hazırladığım bu eseri yaklaşık on beş yılı aşkın
bir sürede tamamlamış oldum.

Bu çalışma, İ.Ö. 10.000
yılından başlatılarak, coğrafyanın oluşumu ve târihin gelişimi ile yakın döneme
kadar Erzincan’ın nasıl ve hangi şartlar altında günümüze geldiğini, arkeolojik
kazılara dayalı kaynakları, şehrin hangi kültürlerin tesiri altında kaldığını,
bu coğrafyadan gelip geçen ve târih sahnesinden silinen milletleri, dinleri,
dilleri ve kültürleri yansıtmaktadır.

Târihin genel
akışıyla kronolojik çerçevede olayların mukayese edilmesine dikkat çekmeğe
çalışırken, ilkçağdan günümüze bütün safhaların bu eserde yer almadığının
özellikle ve tekrar altını çizmek istiyorum. Günümüze taşınmış, târihe şâhitlik
edecek bu varlıklardan sayısız kitâbe, kale, yerleşim alanları, câmiler,
türbeler, ziyâret yerleri, zâviyeler, konaklar, manastırlar, kiliseler,
çeşmeler, hanlar, değirmenler ve mağaralara imkânsızlık nedeniyle yeterince yer
veremediğimi tekrar tekrar ifade etmek istiyorum.

Gönül isterdi ki: bu
çalışmamda adı geçen bütün coğrafi noktaların, bütün âbidelerin,
fotoğraflarını, milletlerin ‘Antropoloji’,
Etnografi’, ‘Etnoloji’ ve ‘Filoloji’ ile alâkalı özelliklerini incelemiş olarak,
bütün arşiv belgelerinin tamamını, yayınlayabilseydim. Çok istememe rağmen
bütün bunları gerçekleştirmem de mümkün olamadı. Bütün olarak bakıldığında,
kullandığım kaynak ve belgelerle çağdaş târih anlayışı ile kronolojik olarak
hazırlanan çalışmama, arkeoloji, filoloji, paleografi, nümismatik, diplomasi,
epigrafi ve diğer alanların dönemlerine göre yerleştirilmesine de ayrı bir özen
göstermeye çalıştım. Arşiv belgeleriyle aktarılan olayların, kronolojik akışla
ilgi ve önemine başarabildiğim ölçüde dikkat ettim.

Başkaca dikkat
çekecek bir husus ise, bazı konuların tekrar tekrar yazılmış olmasıdır.
Kullanmış olduğum kaynaklar da bir olay târih felsefesi içerisinde aktarılırken
bâzen yer ve şahıs isimleri eksik veya farklı olarak verilmiştir. Tek bir
kaynağı okumuş olanların farklılığı görmesi, araştırmacıların şu kaynakta
şöyleydi, bu kaynakta böyleydi dememeleri için söz konusu tekrarlar tarafımdan
bilinerek, farklılıkları ortaya koymak amacı ile yapılmıştır. Bu bölümler, o
dikkatle okunmalıdır. Kullanmış olduğum Ermeni kaynaklarının çapraz okunmaya
ihtiyaç duyulduğu hususundaki önem ve kanaatimi ayrıca belirtmek isterim.

Başkaca mümkün
olmayan önemli hususlardan biri ise, Dil Bilgisi Kurallarına aykırılık
olmuştur. Kaynaklara tamamen sâdık kalınarak yaptığım iktibas, müelliflerin
metinlerdeki kullandığı ifâdelerle bağlantılıdır. Herhangi bir ifâde, olay ve
yer isimlerinin farklı farklı yazıldığına bakıldığında bu da anlaşılacaktır.

Kuşkusuz, Erzincan Târihi
üzerinde çok daha çalışılacak konu ve belge bulunmaktadır. Yabancı dilde
yapılan yayınlar, arşivlerimizdeki belgelerin binlercesi, yabancı ülke
arşivlerinde bulunan belgeler çalışmamın dışında kalmıştır. Söz konusu eksiklik
yeterince kaynak sağlandığında ancak Erzincan Târihi tamamlanmış olacaktır.

Bu çalışmanın
hazırlanması sürecinde; beraberce geçirilecek zamanın bütün dilimlerinde, ihmal
ettiğim, her türlü fedakârlığa katlanan, birlikte çok şeyi paylaşamadığım başta
eşim ve ailemin bütün fertlerine ve beni gerçekten yüreklendiren dostlarıma
teşekkür ediyorum. Yayının Erzincan târihi ile ilgileneceklere faydalı olması
ümidi ile… Var ise hatâ ve noksanlarım af ola…

Kenan Mutlu Gürses: Araştırmacı Yazar, İstanbul
Mecidiyeköy, 2021

***

705 sayfalık
birinci cilt, ‘Önsöz’ başlıklı
yazıdan sonra, Erzincan vilâyetine ait 13 adet harita ile devam ediyor. 45
sayfalık ‘İçindekiler’ bölümünde
dikkat çeken başlıklar:

*İÖ 10.000:
İnsanlığın varoluşu ve ilk insanlar. *İÖ 3000: Anadolu’nun yer adları. *İÖ
3000: Ermenistan / efsâne ve târihî gerçek. *İÖ 3000: Yazılı kayıtların
başlayışı ve Erzincan’ın bulunduğu bölge. *İÖ: Türklerin Aras boyuna
uzanmaları.* İÖ 1378: Anadolu’da baş gösteren hâdiseler. *İÖ 900: Erzincan
Altıntepe Kalesi. *İÖ 750: İskitler ve İlk Kıpçaklar.*İÖ 610: Erzincan
yöresinde Medler ve Persler; Medler ve Ermenistan. *İÖ 609: Anadolu’da
İskitler. *İÖ 600: Ermenilerin Anadolu’ya gelişi; Manandyan’ın Ermeni târihi
kronolojisi. *İÖ 553: Pers İmparatorluğu ve Ermeniler. İÖ 518: Ermenistan’ın
târihî coğrafyası ve Ermeniler. *İÖ 500: Altay ilk Türk kültürleri. *İÖ 366:
Destanlara göre ilk Türkler. *İÖ 331: Küçük Ermenistan. *İÖ 323: Ermenilerin
ilk krallık dönemi. *İÖ 190: Ermenilerin İÖ 1. Yüzyıla kadar olan dönemi. *İÖ
188: Roma imparatorluğu ve Erzurum. *İÖ 100: Erizahan veya Erzincan. *İÖ 95:
Erzincan adı; târihte Erzincan için kullanılan adlar. *İÖ 68: Roma-Ermeni
Kavgaları.

İS 53:
Ermenilerin Arşaklar dönemi *350: Göktürklerin târih sahnesine çıkması. *379: Târihte
Kemah’ın aldığı isimler. *387: Ermenistan’ın bölünmesi. *392: Türklerin Erzurum
ve çevresinde görünmeleri. *395: Türklerin Anadolu’ya yönelik ilk hareketi.
*430: Pers hâkimiyeti altında Ermenistan. *450 Görtürklerin menşei. *536:
Erzurum vilâyeti. *Yerzinga / Erzincan Sancağı. *552: Avarlar. *571: Hz.
Muhammed’in Dünya’ya teşrifleri (20 Nisan). *578: Kıbrıs Ermeni cemaati. *632:
Hz. Muhammed’in ebedî âleme doğuşu ve Hz. Ebubekir’in halife seçilmesi. *640:
Ahlat şehrinin târihi. *653: Müslümanların Ankara’yı fethi. *657: Sıffin
savaşı. *665: Emevilerin Ermeni politikası. *698: Müslümünların Kartaca’yı
fethi. *712: Semerkant’ın Müslümanlar tarafından zaptı. *717: Abdülaziz oğlu
Ömer Emevi halifesi oldu. *720: Abdülaziz oğlu Ömer, kendisinden sonra halife
olan ikinci yezid tarafından zehirlenerek öldürüldü. *745: Göktürk devleti
yıkıldı. *747: Horasan’da Ebu Müslim, Abbasoğullarını tahta geçirmek için
ayaklanma başlattı. *750: Emevi hânedanlığı sona erdi, Abbasi Devleti kuruldu.
*751:Türklerle Çinliler arasında Türklerin galip geldiği Talas Meydan Savaşı.
*775: Erzurum’da Ermenilerin yaptığı katliam *786: Hârun Reşid, Abbasilerin
halifesi oldu. *805: İslâm ordusu Kıbrıs’ı fethetti. *900: Ermeni-Bizans
ittifakı. *Erzincan’ın ilçelerinden Karkın. *921: Volga bölgesindeki Bulgar
Türkleri Müslüman oldu. *915: Erzincan’ın ilçelerinden Karkın. *961: Abbasiler
döneminde Anadolu’da Türkler. *1000: Selçuklu Ermeni İlişkileri ve
neticeleri.*1045: Erzincen depremi. *1096: Birinci Haçlı Seferi. Ve daha
yüzlerce başlık…

Görüldüğü gibi
müellif Kenan Mutlu Gürses, Erzincan târihini bütün teferruatı ile yazarken;
insanlık, İslâmiyet ve Türklük târihini de eserine önemli gördüğü noktalarıyla
dâhil etmiş.

Bu vüs’atte
bir eserin, ancak Türk Târih Kurumu gibi geniş kadrolu bir resmi kuruluş
tarafından yazılabileceğini; akıl, mantık ve vicdan sâhibi herkes kabul eder.
Ne hazin tecellidir ki, böyle bir eseri hazırlama cesâretini gösteremeyen bol
imkânlı kuruluşlar, eserin basılması konusuyla da ilgilenmemişlerdir.

Yazı dizisinin sonraki bölümlerinde
diğer ciltlerin muhtevaları hakkında bilgi verilecektir.

(DEVAM EDECEK)

KENAN
MUTLU GÜRSES

     Erzincan İli Kemah İlçesi
Aşağı Gedik Mahallesi nüfusuna kayıtlı olup, babasının memuriyeti sebebiyle
1950 yılında Bayburt’ta doğmuştur. Yine bu sebeple ilköğrenimini değişik il
ve ilçelerde, orta öğrenimini ise, Erzincan Merkez Orta Okulu ve Erzincan
Lisesi’nde görmüştür.

Çalışma hayatına Erzincan Bayındırlık Müdürlüğümde
memur olarak başlamış, Askerlik görevini tamamladıktan sonra, özel sektörde
devam etmiştir. Çalıştığı süre içerisinde (1976) Çulpan unvanlı firmasını
kurmuş, 1980 yılında ise özel sektörden ayrılarak aynı unvanla değişik
sektörlerde ticârî faaliyetine devam etmiştir.

1965 yılından
günümüze kadar mahallî gazete ve dergilerde; şiir, makale ve muhtelif
konularda yazılar yazmaktadır.

Kenan Mutlu Gürses,
Erzincan Kültür ve Eğitim Vakfı kurucularından ve eski Başkanlarındandır. 40
yıldır Beşiktaş Jimnastik Kulübü Kongre ve ayrıca Divan Kurulu üyesidir.

Hâlen kurucusu ve
sâhibi olduğu Çulpan Emlak Danışmanlığı Ticaret ve Limited Şirketi’nde,
İstanbul Mecidiyeköy’de ticârî hayatına devam etmektedir. Evli ve üç çocuk
babasıdır.

stibdat

     İstibdat: Çok eski
devirlerden günümüze -Asr-ı Saadet ve Hulefa-yı Râşidîn / Hz. Muhammed’den
sonraki Dört Halife Devri hâriç- geçmişten günümüze kadar tarih boyunca kanuna
uymayan, nizama tâbi olmayan, keyfî ve baskıcı bir yönetim şeklidir.

x

     İstibdadın: Zulüm
ve tahakküm etmek gibi bariz bir vasıf ve karakteri vardır.

x

     İstibdat:
Tahakküm, zorbalık ve zorla hükmetmenin adıdır. Tamamen keyfî bir muamele ve
davranış şekli olup, bunun bir kişi tarafından uygulanmasıdır.

x

     İstibdat: Kuvvete
istinat eden / dayanan; cebir, baskı ve zorlama yolunu ihtiyar eden / seçen bir
idare ve yönetim tarzıdır.

x

     İstibdat: Rey-i
vahittir. Yani tek bir şahıs ve kişinin; kendi görüş, istek ve arzuları
doğrultusunda; ülkeyi idare etmesidir.

x

     İstibdat: İşte bu
yüzden, sui-istimale / salâhiyet ve sorumluluğunu gayet / son derece kötü
kullanmaya çok müsait / çok uygun bir zemindir.

x

     İstibdat: Kısaca
demek lâzımsa, zulmün temeli, insaniyetin / insanlığın mahvına ve yok olmasına
imkân ve fırsat veren bir rejimdir.

x

     İstibdat: Sefalet
/ sefillik, perişaniyet, düşkünlük ve yoksulluk derelerinin esfel-i safilînine
/ aşağıların en aşağısı, cehennemin en aşağı tabakasına; insanı tekerlendiren,
sürükleyen gayri insanî /  insanlık dışı
bir idare şeklidir.

x

     İstibdat: Âlem-i
İslâmiyeti / İslâm Âlemini, Müslüman milletleri, İslâm dünyasını zillet /
alçaklık, hakirlik ve aşağılığa iten bir idare tarzıdır.

x

     İstibdat: Ağrazı /
garazları, kötü maksatları ve husumeti / düşmanlığı uyandırır.

x

     İstibdat:
İslâmiyeti zehirlendirerek; yani onun hayat veren ışığını söndürerek, insanları
karanlıkta bırakır.

x

     İstibdat: Her şeye
sirayetle / her şeye bulaşması, geçmesi, yayılması ve dağılması sebebiyle; her
şeye zehirini atar, her şeye zehirini döker.

x

     İstibdat:
Müslümanlar arasında ihtilâf ve anlaşmazlıkların, birbirine zıt farklılıkların
çıkmasına da sebep ve olanak verir. Bunlara vesile olacak zemin ve ortamların
meydana gelmesini sağlar.

x

     İstibdat:
Taklîdin, yani delilsiz olarak hareket etmenin, şeriat ve dindeki delilleri
bilmeksizin, bir hükümle amel etmenin de, pederi / babası ve atasıdır.

x

     İstibdat: Siyasî
istibdadın veledi / çocuğu hükmünde olan ilmî / bilimsel istibdadı netice veren
de yine istibdattır. Nitekim, Mürcie, Cebriye, Rafiziye ve Mutezile gibi
İslâmiyeti müşevveş eden / düzensiz hale getirip karmakarışık bir duruma sokan
fırka, grup ve partilerin de, doğmasına yol açan; ilmî istibdattan başkası
değildir.

 

 

Yapan Değil Uyaran Suçluymuş

Garip
şeyler oluyor Türkiye’de. Hatay Belediye Başkanı “Hatay elden
gidiyor” dedi diye hakkında Valilik suç duyurusunda bulundu.

Hatay
Belediye Başkanı, eski AK Partili yeni CHP’li, Lütfü Savaş. Başkan Savaş
Suriyeli nüfus artışının şehrin mevcut durumda ve geleceğinde yaratacağı
sorunlara
dikkat çekti.

“Hatay’ın
nüfusu 1 milyon 670 bin. Gayri Resmi verilere göre 800 binin üzerinde
Suriyeli var.
Yaklaşık her 2 kişiden biri Suriyeli” dedi. Yanlış mı?
Değil.

“Hatay’daki
doğumların yüzde 75’ini Suriyeli kadınlar yapıyor. Yeni doğan her dört
çocuktan üçü Suriyeli
” dedi. Yanlış mı? Hayır, doğru.

Hadi
diyelim ki “yanlış”; devletin elindeki “doğru” rakamları bildirin, Belediye
Başkanı da kendi rakamlarını açıklasın. Doğrusu ortaya çıksın değil mi? Suç
duyurusu da ne oluyor?

Bakın, Türkiye’deki
resmi Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 700 bin. Türkiye’de 10
yaşın altındaki Suriyeli sayısı 1 milyon 68 bin. 10 senede doğan Suriyeli
çocuk sayısından anlaşılıyor ki bunların doğurganlık hızı Türk kadınlarının 4-5
katı.

Zaten Hatay
Belediye Başkanı da aynı şeyi söylüyor. Yetkilileri ve halkımızı uyarıyor: “Demografik
yapı bizim aleyhimize gelişiyor. 12 yıl sonra Hatay belediye başkanı
Suriyeli olabilir
.”

Lütfü Savaş “çare bulun”
diye adeta yalvarıyor: “Atatürk’ün milli sınırlara kattığı son yer burası.
Bu coğrafyada zemin kaygan. Hatay elden gitmesin…”

İli
hakkında Ankara’yı uyaran Belediye Başkanı görevini yapıyor… Hatay Valiliği
O’nun hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Akıl alır gibi değil.

Rusya- Ukrayna savaşında, Rus nüfusun yoğun olduğu Ukrayna’nın sınır bölgelerinin etkisini
görmediniz mi?

Özellikle
sınır bölgelerimizde yoğunlaşan Suriyeli sayısının ileride yaratacağı
riskleri görmeyenler, “Suriyelileri göndermeyeceğiz” diyen sözde yerli
ve millîler haklı… Ama “demografik yapımız bozuluyor” diye çare arayanlar
suçlu öyle mi?

Halen Montrö
Sözleşmesi konusunda uyaran Emekli Amiraller ile “dolar 10 TL olacak”
diyen ekonomistler yargılanıyor.
Şimdi sıra Hatay Belediye Başkanında mı?

Bunlar
bir zamanlar FETÖ organizasyonuna dair uyarı yapanların başına gelenleri
hatırlatmıyor mu?

**********************************

DR. MEHMET ÖZ

ABD’de
ünlü bir doktor olan ve “Dr. OZ SHOW” adlı bir TV sağlık programının da
sunucusu olan Dr. Mehmet Öz, ABD’de Cumhuriyetçilerin adayı olarak Senato’ya
girmek için
çalışma yapıyor.

Ancak
Dr. Öz’ün Türk kökenli ve çifte vatandaş olması sıkıntı yaratıyor.

ABD’de
bir Türk ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Öz, “seçilmesi takdirinde
Senato’ya giren ilk Türk ve Müslüman olacak”
diye konuşuluyordu.

Ancak önce
Öz’ün rakibi McCormick “neden ABD ordusu yerine Türk ordusunda askerliğini
yaptığını”
sorguladı.

Akabinde
“ABD kamuoyunda Öz’ün seçilmesi takdirinde bir Türk vatandaşı olarak nasıl
güvenlik brifingi alabileceğine”
dair tartışmalar başladı.

Bu
gelişmeler üzerine Dr. Öz “senatör seçilirse Türk vatandaşlığından
ayrılacağını”
açıkladı. Yani “seçilirse Senato’ya giren ilk Türk değil
ama ilk Müslüman olacak.”

Dr. Öz,
2011 yılındaki bir röportajında ise “Göçmen bir anne babanın oğlu olarak, Türk
köklerime derinden bağlı bir Amerikalı olarak
büyüme ayrıcalığına sahip
oldum” demişti.

Aslında
Öz’ün adaylığının önünde yasal bir engel yok. ABD kanunlara göre,
Kongre’de görev yapan çifte uyruklulara karşı herhangi bir yasak bulunmuyor.

Ancak kamuoyunun
bakışını yasalarla yönetmek mümkün değil.

**********************************

Kemal Derviş, Mehmet Şimşek, Merve Kavakçı

Ben Mehmet
Öz
ile alakalı bu haberleri okuduğumda, “acaba Türkiye ve Türk Milleti
bu konularda nasıl davranırdı?”
diye düşündüm.

Aklıma çifte
vatandaş
olarak ülkemizin ekonomisini emanet ettiğimiz Kemal Derviş ve
Mehmet Şimşek
geldi.

Bu iki
ekonomistten Kemal Derviş, ABD’de Dünya Bankası’nda kariyer
yapmıştı. Babası Türk, annesi Alman, eşi Amerikalı idi. Kürt kökenli Mehmet
Şimşek
ise İngiltere vatandaşıydı, ilk eşi Amerikalı idi. Bu
vatandaşlarımız bulundukları ülkenin vatandaşlarına tanıdığı haklardan da
faydalanmak için çifte vatandaş olmuşlardı.

Merve Kavakçı da ABD
vatandaşı iken 1999 seçimlerinde Türkiye’de milletvekili seçilmişti.

Başörtüsü ile yemin etmesi olay oldu. ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği
için vatandaşlıktan çıkarıldı.
2017’de yeniden T.C. vatandaşlığına alınıp, büyükelçi
yapıldı. 

Buna
rağmen ABD Vatandaşlık Yemini etmiş bir kişinin, “şimdiye kadar
tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime;

ABD’ye bağlılık ve sadakat göstereceğime” diye yemin ettiğini unutmamak lazım.

İngiliz vatandaşı olanların, bu arada Mehmet Şimşek’in de ettiği yeminde de şu ibareler var: “İngiliz
vatandaşı olduğumda Majesteleri Kraliçe II. Elizabeth’e ve vârislerine bağlı
kalacağıma tanrının adıyla yemin ederim.” 

“Başka bir ülke tabiiyetinde olan bir kişinin, Türkiye’nin ekonomisinden
de sorumlu olmasının çok büyük sakıncaları var”
diye eleştirenler olmuştu. Ancak Mehmet
Şimşek yıllarca Maliye Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görevler yaptı.
Kamuoyundan tepki gelmedi.

****

Çifte vatandaşlık
eleştirilecek bir durum değil. Başka ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarının
bütün vatandaşlık haklarından faydalanması için zaten devletimiz de teşvik
ediyor.

Ancak
ABD kamuoyunun milleti temsil makamına ve kritik görevlere gelecek olanlara
karşı
ve bu kapsamda senatör aday adayı Dr. Mehmet Öz’e gösterdiği
hassasiyeti anlamlı ve değerli buluyorum.

ABD
kamuoyunda tartışılan konu Dr. Öz’ün Müslüman olması değil. Yine de Mehmet
Öz “kendisinin seküler bir Müslüman, 4 çocuğunun ise Hıristiyan
olduğunu
açıkladı. Ancak tartışma köken, vatandaşlık ve mensubiyet
duygusu üzerinden yürüyor.

Çünkü vatandaşlık
statüsü ülkeye bir sadakat borcu altına soksa da köken ve milli
mensubiyet duygusu yeminlerin de üzerinde bir etkiye sahiptir.

Kendilerini TÜRK hisseden çifte vatandaşlar olduğu gibi T.C. vatandaşı, milletvekili ve bakan
olduğu halde kendisini TÜRK hissetmeyenler de var. “AKP ile hepimiz Türk
olmaktan kurtulduk!” diyenler de.

Gözyaşının Rengi Yok

Son yıllarda Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan
gelen 
mültecileri geri çevirmek
için İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, BM kararları ve AİHM kararlarını hiçe
sayan Batı, Ukraynalı mültecilere büyük bir memnuniyetle kucak açmıştır. Keşke
ayırım yapılmadan hepsine bu bağır takdim edilebilseydi.

Ukraynalı mültecilerin beyaz, sevimli ve
kendilerinden oldukları için daha sıcak bir karşılamayı hak ettiğini savunan
Avrupa ülkeleri, Rusya’nın 24 Şubat’taki işgalinden bu yana 3 milyondan fazla
Ukraynalı mülteciyi ortak bir dayanışma gösterisiyle karşıladı.

Avrupa, Ukraynalı mültecilerin ten
rengi, ırk, din gibi kriterler bakımından Orta Doğu ve Afrika’dan gelen
mültecilere göre “daha nitelikli” olduğunu öne sürmektedir.

Yunanistan’da hunharca botları
batırılan, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nde vahşi muamelesi yapılarak kamplara
hapsedilip aç susuz bırakılan, Fransa ve Belçika’da sokaklara kurdukları eğreti,
sağlıksız çadırlarda barınmaya mahkûm edilen. Çocukları ellerinden alınarak
başka ailelere verilen, hatta tel örgüleri geçerken çelme takılarak kin duyulan
insanlar da mülteci idi.

Açlıktan, yoksulluktan ve kirli savaştan
kaçmaktaydılar. Bu mültecilere Avrupa asla acımadı. Ülkelerine girmesinler diye
üzerlerine yürüdü, setler oluşturdu, tuzaklar kurdu. Taylan bebek gibi kimi
denizde, kimi yollarda, kimi sınırlarda kurşunlarla ve sağlıksız kamplarda can
verdi. Fakat Ukraynalı mültecileri çiçeklerle, özürler dileyerek karşıladılar.
Rahat ortamlarda lüks otellerde konuk ettiler.

Avrupa’nın bu ikiyüzlü ve çifte
standartlı tutumundan Göç Politikaları Merkezi Direktörü Andrew Geddes,
nihayet  rahatsız olmuşa benzemektedir
ki,  yaptığı açıklamada, Avrupa’nın
Ukraynalı mültecilere yönelik “çok sıcak
karşılaması”
ile Suriyelilere, Afrika ve Orta Doğu’dan gelen diğer
sığınmacılara yönelik büyük ölçüde “düşmanca”
tavır alması arasında “gece ve gündüz”
kadar fark olduğunu söylemektedir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek
Komiserliği (BMMYK) Sözcüsü Shabia Mantoo,
da Batılı ülkelerin mültecilere yönelik uygulamalarına tepki göstererek; “Asıl mesele, günün sonunda hatırlamamız
gereken, hepsinin insan olduğudur”
söyleminde bulunmuştur.

Ukraynalıları “medeni” olarak
nitelendiren birçok siyasetçi-gazeteci, açıklamaları ile ötekileştirmenin ne
kadar korkunç boyutlara ulaştığını da gözler önüne sermektedir. Hepsi koro halinde:
“Ukraynalıların kötü durumuna tanık olmak çok zor. Çünkü bize benziyorlar.”söyleminde
bulunmaktadırlar.

 CNBC: “Açıkça söylemek gerekirse bu
kişiler, Suriye’den gelen mülteciler değil, bunlar Ukrayna’dan gelen
mülteciler… Hristiyanlar, açık tenliler, bize benziyorlar.”

CBS NEWS: “Kusura bakmayın ancak burası Irak ya da Afganistan’ın onlarca yıldır
karşı karşıya kaldığı çatışma ortamı değil. Burası, çatışma veya savaş
gerçekleşmesini görmeyi ummayacağınız daha medeni ve Avrupai bir şehir.”

SKY NEWS: “Aklınıza gelmeyecek şey gerçekleşti… Bu gelişmekte olan bir üçüncü
dünya ülkesi değil, burası Avrupa!”

            Frnasız
BFM TV:
“21. yüzyıldayız, bir Avrupa şehrindeyiz ve sanki Irak’ta veya
Afganistan’daymışız gibi seyir füze ateşleri var, hayal edebiliyor musunuz!?.
Zor olan onlara, giyim tarzlarına bakmak. Bu kişiler refah seviyesi yüksek,
orta sınıf insanlar. Bu kişiler Orta Doğu’dan ya da Kuzey Afrika’dan kaçmaya
çalışan mülteciler değil. Yan dairenizde yaşayan herhangi bir Avrupalı aileye
benziyorlar.”

            CBS
dış haberler muhabiri Charlie D’Agata:
     Burası
Irak ya da Afganistan değil… Bu nispeten medeni, nispeten Avrupa şehri.        

BBC David Sakvarelidze:    Benim için
çok duygusal çünkü mavi gözlü ve sarı saçlı Avrupalıların öldürüldüğünü
görüyorum.”    

The Telgraf Daniel Hannan: “Bu sefer savaş yanlış çünkü insanlar
bize benziyor ve Instagram ve Netflix hesapları var.”

 BFM TV: “Burada kaçan Suriyelilerden
bahsetmiyoruz… Avrupalılardan bahsediyoruz.”

 İspanyol TV haber kanalı La Sexta: “Bunlar televizyonda
acı çekmeye alıştığımız diğer çocuklar gibi değil, bu çocuklar sarışın ve mavi
gözlü, bu çok önemli.”

 CNN Julia Ioffe: “Sarin gazının uzak
Suriye’de Müslüman ve farklı kültürden insanlara kullanılması başka bir şey.
Avrupa topraklarındayken Avrupalılara ne yapacak?

Bulgaristan Başbakanı Kiril Petkov,
Ukraynalılar hakkında “Bu insanlar zeki,
eğitimli insanlar. Bu alışık olduğumuz mülteci dalgası değil, kimliğinden emin
olamadığımız, geçmişi belirsiz, terörist bile olabilecek insanlar değil”
diyerek
talihsiz açıklamalarda bulunmuştur.

2015 yılında mülteci krizi zirvesinde,
Çek Cumhurbaşkanı Milos Zeman, Avrupa’ya sığınmak isteyen Suriyeli ve Iraklı
mülteci akınını “organize bir işgal” olarak nitelendirmişti.

Slovakya, 2015 yılında yalnızca Suriye’den
gelen Hristiyanları kabul edeceğini söylemişti.

BMMYK verilerine göre; 2014 yılından bu
yana Orta Doğu, Asya ve Afrika’dan Avrupa’ya geçme umuduyla kara veya deniz
yoluyla Akdeniz’e gelen 20.000’den fazla sığınmacının birçoğu boğularak ölmüştür.

Suriye krizinin patlak vermesinin
üzerinden 11 yıl geçti. Birleşmiş Milletler tarafından açıklanan verilere göre
geçen 11 yıl içinde en az 350 bin kişi hayatını kaybetti. 12 milyon kişi
yerinden edildi ve 14 milyon sivil, insani yardıma muhtaç kaldı. Afganistan’da
20 yılda ABD askerleri, 47 bin sivilin hayatını kaybetmesine yol açtı. BM
tarafından açıklanan verilere göre Afganistan’da yaklaşık 3 milyon 400 bin kişi
yerinden edildi.

Oysa gözyaşının rengi, ırkı, inancı
yoktur: İnsanlık duyguları ve merhameti olanlar bunu düşünmez ve asla
sorgulamaz. Tıpkı Türk Devletinin, Türk Milletinin yaptığı gibi; “kim olursan
ol, mağdursan bize gel…” demelidir, diyebilmelidir. İnsanlık onuru ve şerefi
bunu gerektirmektedir. Orta doğudan gelen milyonlarca mülteciyi biz böyle
karşıladık. Ukraynalıları da… Kimsiniz, renginiz, ırkınız, inancınız nedir
demedik.

Avrupa’nın Ukraynalılara gösterdiği
bunca iltifata ve ilgiye rağmen, Ukrayna halkı yine Türkiye’nin tavrından
tutumundan, sıcak bağrını açmasından, samimi ve gerçek desteğinden son derece
memnun ve mutludur.

Çünkü biz dobrayız, doğalız, güven veren
sonsuz bir sevgiye ve merhamete sahibiz. “Kem küm…” etmeyiz. Sinsi ve kirli beklentilerimiz,
planlarımız yok, olmaz da. Çünkü biz Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bektaş-ı
Velilerin torunlarıyız. O yüzden dostluğun, barışın mertliğin, insanlığın
garantisi ve gerçek sahibiyiz.

Sevgiyle kalın…

Ukrayna Örneği ve Öğretmenlerimize Düşen Görev

Ukrayna – Rusya savaşı ve işgal olayı bir ders
niteliğindedir. Ukrayna’da milli şuur ile yetiştirilenler, yetişenler ölümü
göze alıp düşmanla vatanı için savaşıyor. Bizde de Çanakkale Zaferi ve Milli Mücadelede
milli şuurlu ve imanlı vatansever insanlarımızın cephelere koşmaları
unutulamaz. Aslında Ukraynalı, Ruslar hakkında da bir fikre sahipti. Bizde
bazıları ise; İstanbul’da eğlenmeyi tercih ediyordu.

Önü açılmış milli devletleri
uyuşturarak aldatma ve yönlendirme peşine düşüldüğü sık sık görülmüştür. Bu
uyuşturucu haplardan birisi de küreselleşme ve aslında küreselleştirme
çabalarıdır. Bugün milli devletlere karşı kullanılan küreselleştirme oldukça
kan kaybetmiştir. Ancak, bir dönem durumu idrak etmekten uzak bazı
siyasetçilerimiz parti sözcüsü olarak çıktıkları ekranlarda milliyetçilik artık
geçerli değil; Dünya küreselleştirme çağında gibi maalesef açıklamalarda
bulunmuşlardı. Ortaya çıkan somut olaylar her blokun ve ülkenin kendi
çıkarlarından ve menfaatlerinden vazgeçmediğini ortaya koymaktadır. Nitekim,
ABD’nin patronu olduğu NATO’yu Doğu Avrupa’ya karşı genişletmek peşinde olduğu
gibi, Rusya da bağımlı bağımsızlık verdiği Rusça konuşan Orta Asya ülkelerine doğru
genişleme veonların liderliğine yükselme peşindedir. Rusya, Rusça konuşan
hiçbir ülkeyi şemsiyesi altından çıkarmak peşinde değildir. Ukrayna’da ve diğer
bazı bölgelerde ABD ile Rusya bilek güreşine girmiştir. Kimse milli
menfaatlerinden ve siyasi varlığından taviz vermemekte; yeni soğuk savaş dönemi
hızla yükselmektedir. Bu ortamda Rusya Türkiye ile ilişkilerini yumuşak
politika şeklinde sürdürmektedir. Bu durum Türkiye’yi tarafsız arabulucu bir
konuma sokmuştur. Bu ülkemizin aleyhine de değildir.

            Bu durum
İstanbul Kanalı açısından da değerlendirme yapmayı gerektirmektedir. Acaba
Boğazlardaki geçiş yasağı bu kanalda uygulanmayacak mıdır? Aslında İstanbul
Kanalı her bakımdan bir lüks ve önceliği olmayan bir yatırımdır. Boğazların
alternatifi olarak sadece yabancıları ve bu bölgede toprak sahibi olmuş yerli
ve yabancıları sevindirmektedir.

            Bizlere
düşen görev genç kuşakları yeterli bilgi ile donatmak ve milli şuurla
yetiştirmektir; onları uyuşturmak sadece teknoloji esaretine sürüklemek değil…

            Çanakkale
Zaferimiz milli hassasiyete sahip imanlı nesillerin zaferidir. Şehit ve
gazilerimiz “Vatan sevgisi imandandır” hadis-i şerifini hep hatırlayanlardır.
Onlar başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cevat Paşa olmak üzere Anadolu’yu
darül-harp’ten, darül-İslam’a çevirenlerdir. Bilhassa eğitim kurumlarımız
sadece öğretimle yetinmemeli, yakın tarihi bilen ve geleceği bugünden düşünen
nesiller yetiştirmek zorundayız. Kim ne derse desin; Dünyamızda ve bölgemizdeki
gelişmeler milliyetçiliği öcü olmaktan kurtarmıştır. Milliyetçi olunmadan ne
sınırlar, ne de ekonomi korunabilir ve güçlendirilebilir. Bu bakımdan, suya
sabuna dokunmayan, ülke çıkarlarından habersiz bir insangücü yetiştirmek beyin
göçünü de artırmaktır. Birtakım siyasi endişelerden ve partiler arası itişmelerden
uzaklaşarak gençlerimize iyi rehber olmalıyız. Yağsız, tuzsuz, salçasız tarih
kitaplarından kurtularak insanlarımızı beka sorununda hazır hale getirmeliyiz. Milli
eğitimdeki ve kültür politikalarındaki başarısızlık yabancılarla iyi pazarlık
yapılmasını ve ülke çıkarlarının korunmasını da zorlaştırmaktadır. Mutabakat
noktalarını geliştirmeye de mecburuz. Gençleri ve aydınları kamplaştırmaktan,
siyasi malzeme yapmaktan uzaklaşmalıyız. Cumhuriyet mi, Osmanlı mı; Atatürk mü,
başkaları mı; laiklik mi, antilaiklik mi kısır tartışmaları bugünün gündemi
değildir. Eğitim kurumlarımızda aydınlatıcı ders saatleri koyularak Türkiye’yi
Türkiye yapan değerlere bağlı iç siyaset üstü bilgileri gençlere
kazandırmalıyız.

Bu gerçekleri ve ülke çıkarlarını göz
önüne alan Aydınlar Ocağımız gerçek bir sivil toplum kuruluşu olarak internet
sayfasını tekrar ele almış ve önemli gelişmeler sağlamıştır. Bu bakımdan yakın
tarihi aydınlatan İlber Ortaylı’nın “Yakın Tarihin Gerçekleri”, Atatürk’ün
“Nutuk” adlı eseri, Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları“ adlı eseri ve
diğerleri, Atatürk Araştırma Merkezi’nin “Atatürkçü Düşünce”(Ankara, 1992), Erhan
Afyoncu’nun “Yakın Tarih Dersleri”, “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu”
kitapları, Yumni Sezen’in “Varolma Sorumluluğu” ve diğer kitapları, Ümit
Özdağ’ın “Stratejik Göç Mühendisliği”, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın B.Göksel’in.;
“Atatürk’ün Soykütüğü Üzerine Bir Çalışma” (Ankara 1987), Ali Gürel’in “Atatürk’ün
Saklanan Şecereci” (5.Baskı, Yeditepe Yayınları), rahmetli dostum Hakkı Dursun
Yıldız’ın “İslamiyet ve Türkler” (6.Baskı, Bilgi Kültür Sanat Yayıncılık,
İstanbul, 2019), rahmetli Erol Güngör’ün “İslamın Bugünkü Meseleleri” ve diğer
eserleri, Özcan Yeniçeri’nin “Türk Kimliği ve Travma” eseri ve diğerleri,
rahmetli Turan Yazgan’ın “Bir Japon Bankasında Maneviyat Eğitimi” isimli
makalesi ve diğer kitapları gibi eserler ile İskender Öksüz’ün “Millet ve
Milliyetçilik”, Tevfik Karabulut’un “Tarihten Bugüne Değişmeyen Strateji;
İslam’a Karşı islam”, Ömer Seyfettin’in bütün eserleri gibi birçok eser
öğrencilere ders ödevi olarak verilebilir. Ancak, maalesef Ömer Seyfettin’i
dışlayan, yasaklayan çirkin zihniyetle bazı güzel şeyler yapılamaz.

Aydınlar Ocağı’nın internet
sayfasındaki yazılar, kitaplar ve galeri herkese yardımcı olabilir.

Aramızdan Ayrılışının 49. Yıldönümünde Milli Birliğimizin Savunucularından Âşık Veysel

0

 Her konuda milletine
öğretmenlik ve rehberlik yapan “Toprak Şairi” 
Âşık Veysel Şatıroğlu, 49 yıl önce 21 Mart 1973’te aramızdan
ayrıldı.  20. Yüzyıl Türk Edebiyatı’nın
son büyük halk ozanı Âşık Veysel, gönül gözü açık bir ârifti. Milliyetçi ve
vatansever bir Türk’tü. Onun en büyük gururu Türk olmaktı. “Türk adı babamdan
bana mirastır/Daha bundan başka adı neyleyim” diyordu. O, şiirleriyle milli
birliğimizin en büyük savunucularından biriydi. Büyük bir Atatürk hayranıydı.

 O, hiç okumamasına
rağmen irfan sahibi bilge bir kişiydi. İnsanların farklı düşünmesini
yadırgamıyor, bunu yaradılışın ve ilâhi nizamın bir gereği olarak görüyordu.
Sorunların ancak farklı düşüncelerin çatışmasından doğacağını söylüyordu.

 Kim okurdu kim
yazardı

 Bu düğümü kim çözerdi

 Koyun kurt ile
gezerdi

 Fikir başka
başk’olmasa

 Âşık Veysel’in millî
duruşunu ortaya koyan, milli birlik ve beraberlik konusundaki görüşlerini
ortaya koyan şiirlerinden seçtiğim örnekleri sizlerle paylaşıyorum. 

 İtimat edersen benim
sözüme

 Gel birlik kavline
girelim kardaş

 Birlik çok tatlıdır,
benzer üzüme

 İçip şerbetini
duralım

 

        Çalışalım,
kurtulalım buhrandan

 Nedir senlik benlik,
usandım candan

 Irkımız, neslimiz
aynı bir kandan

 Yurdun yaraların
saralım kardaş

 

 Âşık Veysel, ülkemizin
birliğine ve vatanın bütünlüğüne kast ederek mezhep ve kimlik kışkırtıcılığı
yapanlara da karşı çıkmıştır. Hepimizin Âdemoğlu olduğu söylemiştir.

 Şu âlemi yaratan bir

 Odur küllî şeye kadir

 Alevî-Sünnîlik nedir?

 Menfaattir
varvarası                                                                                                                                                              

 Hepimizin Türk ve
Müslüman olduğumuzu, bunun da birlik olmamız için yeterli olduğunu belirtir.
Türk adının babamızdan miras olduğunu, bundan başka ada gerek duymadığını
söyler.

 Muhabbetim canda
haslardan hastır

 Avutur Veysel’i bir
şen piyestir

 Türk adı babamdan
bana mirastır

 Daha bundan başka adı
neyleyim.

 ……..

 Aslım Türk’tür.
Elhamdülillah Müslüman

 Şükür Amentüye
etmişiz iman

 Kalbimize yaraşmaz
şirk ile güman

 Kalbimiz nur ile dolu
sayılır”

 Âşık Veysel,
Türklerin aslında ikilik olmadığını, bir bayrak altında birleştiğimizi, vatan
aşkıyla yanıp tutuştuğumuzu vurgular. Bu yüzden etnik çatışmalara da karşı
olduğunu söyler.  “Millet, bayrak, yurt”
gibi değerler için cefaya katlandığını ve buna şükrettiğini ifade eder.

 Birleşiriz bir
bayrağın altında

 Biz Türklerin ikilik
yok aslında

 Yanar tutuşuruz vatan
aşkında

 Hepimiz bu yurdun
evlatlarıyız

 ……..

 Kürt’ü Türk’ü ve
Çerkez’i

 Hep Âdem’in oğlu kızı

 Beraberce şehit gazi

 Yanlış var mı ve
neresi

 ……..

 Veysel der tükenmez
bu benim derdim

 Katlandım cefaya
şükrettim durdum

 Yaşasın milletim,
bayrağım, yurdum

 Dilerim Allah’tan
sonuna kadar

 Alevi-sünni,
Kürt-Türk kavgasına son derece karşıydı. Hiçbir zaman bölücülere âlet olmadı.
1960’lı yılların sonunda davet edildiği İstanbul’da Spor Sergi Sarayı’nda
(Lütfi Kırdar Kongre Merkezi) yapılan bir “Doğu Gecesi”nde sırasını beklerken
bölücü konuşmalar yapıldığını ve bölücü şiirler okunduğunu duyunca protesto
ederek sahneye çıkmadan sazını alıp salonu terk ettiğini çok iyi hatırlıyorum.

 Âşık Veysel, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Atatürk’e de büyük muhabbeti vardır. Onun vefatı
üzerine yazdığı ağıtta bu derin muhabbetin izleri vardır. 

 Ağlayalım Atatürk’e

 Bütün dünya kan
ağladı

 Süleyman olmuştu
mülke

 Geldi ecel can ağladı

 

 Atatürk’ün eserleri

 Söylenecek bundan
geri

 Bütün dünyanın her
yeri

 Ah çekti vatan ağladı

 

Fabrikalar icat etti

 Atalığın ispat etti

 Varlığın Türk’e terk
etti

 Döndü çark devran
ağladı

 Âşık Veysel son
yıllarında yazdığı bir şiirinde “Dostlar beni unutmasın” demişti. Biz de
diyoruz ki; “Ey Büyük Ozan! Aradan asırlar geçse de eserlerinle Türk milleti
seni unutulmayacak.” Büyük ozanı 49. ölüm yıldönümünde rahmet, minnet ve şükranla
anıyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

BaĞzı Doktorlar!

Dedemin
yaşlılıktan dolayı bacak damarları tıkanmış, bacaklarında ki morluklar artar
olmuştu!

Karsta
yaşayan dedem ile ilgilenen öğretim görevlisi kardeşim gerekli bütün tetkikleri
yaptırmış, tedavisi ile ilgilenen doktorlardan, bacağın tamamen kangren
olmaması için kesilmesi gerektiği bilgisini almıştı.

90
yaşın üzerinde ve başka rahatsızlıkları da olan dedem gerçekten çok zor
durumdaydı!

Ailece
yaptığımız araştırmalar sonucunda, bu konuda mağduriyet yaşamış tanıdıkların da
tavsiyeleri doğrultusunda acilen İstanbul’a gelmesinin doğru olacağını, kalp
damar cerrahisi konusunda ünlü Koşuyolu Devlet Hastanesinde çok ameliyat
yaptıkları için tecrübeli cerrahların olduğunu,

Bacağın
diz kapağının ne kadar altından kesilirse o kadar kullanılışlı protez imkanının
olduğunu öğrenmiş,

Kardeşimin
gayretleri ile yürüme zorluğu çeken dedemi uçak ile kısa sürede İstanbul’a
getirtmeyi başarmıştık!

***

Randevu
ve sevk imkânı bulunmadığı için acilden giriş yapmamızı o durumda ki bir
hastayı “kolay kolay” hiçbir doktorun geri çevirmeyeceği tavsiyesi ile İstanbul
Anadolu yakasında ki kalp damar cerrahisi konusunda ki ünlü Koşuyolu Hastanesinin
acilinde soluğu almıştık.

***

Yolda
prostat rahatsızlığı nükseden, çişini de yapamadığı için her saniye acısı ve sancısı
artan, bulabildiğimiz yıpranmış bir tekerlekli sandalyede saatlerce kıvranan
dedemizin kıvranmasına rağmen, olanca ruhsuzluğu fütursuzluğu, saygısız
cümleleri ve burnundan kıl aldırmayan tavırları ile bize saatlerce kurdeşen
döktüren!

Oda
yok, Doktor yok Hasta çok diye!!!

Dedemin
yatışını yapmamak için direnen O KADIN doktor ve yanında ki merhametsizleri bin
yıl ömrüm olsa unutmam!

Bize
Ermenistan’da esir kalmışız da derdimizi anlatamıyormuşuz duygusu yaşatan o
doktor bende öyle bir travmaya neden olmuş ki!

Sormayın!

O
olaydan sonra istisnai haller dışında hiç kimsenin kolay kolay kendisine ve ya
bir yakınına şifa versin diye umuduna düştüğü bir doktora saldıracağına
inanasım gelmedi!

***

Hepsi
bir yana,

Meğer
oda da varmış, yeterince doktor da!

Kapasiteyi
doldurmamak için işi yokuşa sürüyorlarmış ki gidebilen başka hastanelere
gitsin!

Özel
hastane değil ya, fazla hastanın kârı yok angaryası çok diye!

Kapının
önünde 8 saatte 2 paket sigara içince güvenlikçiden, taksiciden hastabakıcıdan
duyduğum daha neler neler!

Ağlaya
ağlaya başka hastanelerin yolunu tutan nice garibanlar!

Siyasi
ve sosyal çevrem geniş olduğu için dişi ağrıyana, pansuman gibi basit dertleri
olana bile yardımcı olan ben:

Kendim
için hiç kimseden kolay kolay bir şey istemeyi sevmediğim ve kendi işimi kendim
görmeye alıştığım için olsa gerek, araya araya bulduğum insancıl bir doktorun
merhamete gelmesiyle yatış işlemini güç bela başarmıştım,

8
saat sonra!

***

Geçenlerde
Muğla Devlet Hastanesinde Doktoru darp ettiği iddiasıyla alkışlarla protesto
edilen Uzman Çavuş Ali Akdağlı haberini izlemiş, kendi yaşadıklarım aklıma
gelmiş ve yine tek taraflı söylenenlere inanmamıştım.

Ve
tahmin ettiğim gibi Uzman Çavuş masum çıkmış, doktorun saldırı görüntüleri
yayınlanmıştı!

Azcık
itiraz etsem bize saldıracak ve üste çıkıp suçlayacak O kadın Doktor gibi!

***

EVET
onlarda insan!

EVET
işleri zor!

EVET
biz belki yılda birkaç defa gidiyoruz, ama onlar her gün orada!

EVET
doktor olmak zor!

Ama
tüm bunlar oraya gidenlerin insan olduğunu, hasta olduğunu, ilgiye güler yüze
ve tedaviye ihtiyacı olduğunu düşününce,

Biraz
empati yapmayı, vicdanlı ve anlayışlı olmayı gerektiriyor.

Kim
ta Kars’tan kalkıp bacağını kestirmek için hastane kapılarında sürünmek ister!

***

Hak
ettikleri maaşları alamamalarının, hayallerinde ki kariyer planlamalarını
yapamamalarının suçlusu hasta vatandaş ve hasta yakınları olmasa gerek!

Evet,
onlarda yaptıkları iş gereği psikolojik desteğe insani iletişim yöntemlerine
ihtiyaçları var!

Kabul,
Avrupa standartlarının altında yaşıyorlar günlük hasta sayıları fazla, ama yine
de zor durumda kapılarına gelenlere karşı merhametli olmalılar!

En
azından, kendileri hasta olduğunda ihtiyaç duydukları kadar!

Maaş,
sosyal hak ve yaşam standartları açısından tek mağdur da kendileri değilken!

En
mağdur, kendileri değilken!

 

***

Değerler
eğitimi lazım derken sadece siyasetçiye, din adamına değil, doktorlara da
lazım!

Yaşadığımız
son 20 yıl sağlık alanında uygulanan yanlış sistemler, sistemsizlikler, onlara
da çok olumsuzluklar kattı!

Kabul
ama!

4
tarafı düşmanla çevrili bir coğrafyada canını ortaya koyup görev yapan!

Bir
uzman çavuşa, bir askere, bir polise “ideolojik
bir garezleri yoksa”
bilip bilmeden anlayıp dinlemeden linç yapacak kadar
da olmamalı!

İnanın
defalarca bu duygularımı sosyal medyada yazmak istemiş, tepki alacağımı
düşünerek hep vaz geçmiştim, ama her doktora şiddet haberlerini her duyduğumda,

Mağdur
olanın sadece doktorlar olduğuna, olayın hiç yoktan çıktığına ve tek taraflı
olduğuna hiç inanmamıştım!

Hastasının
yatışını peygamber sabrı ile başarmış biri olarak söylüyorum!

Bence
bir daha böyle bir olay oldu mu, hem doktora hem de doktora saldırdığı iddia
edilene kameralar önünde kendini savunma derdini anlatma olayın giriş gelişme
sonucunu anlatma imkânı olmalı!

Ne
sosyal medyada ne de mahkemelerde yargısız infaz olmamalı!

Doktorlar
ile yaşadığım tek kötü anı da şimdi rahmetli olan dedem vesilesi ile yaşadığım
o kötü anlar değil elbette, böyle yazabileceğim pek çok olumsuz “Devlet Hastanesi
anım var!”

Kim
bilir sizlerin de o hastane koridorlarında ne kötü anılarınız vardır!

***

Özel
Hastanelerde yaşanan olayların yok denecek kadar azlığı ve Devlet
hastanelerinde el insaf denecek kadar olan olayların çokluğu istatistiklerine
bakınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır!

Özelde
olmayabiliyorsa!

Devlet
Hastanelerinde de olmaya bilir!

Ve
son olarak belirtmek isterim ki!

Bence
Bazı doktorlar mesleğini ve beyaz kod imkânlarını sinirli olduklarında baskın
çıkmak için kötüye kullanıyor!

Ben
böyle düşünüyorum,

Sordum!
CKA’ da böyle düşünüyor!

Peki,
bu durum çoğu Doktorlar için mi böyle?

Elbette
ki hayır,

BaĞzı doktorlar.

Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi

     Dün Meşrutiyet’i,
yani bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idare edilmeyi;
bugün Cumhuriyet’i ve Demokrasi’yi, yani hükümet ya da devlet başkanının halk
tarafından belirli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimi
ile ülkenin idare edilmesini; yazık çok yazık ki, İslâma aykırı sanarak; dün
Meşrutiyet’e bugünse Cumhuriyet’e karşı çıkıp, benimsemeyenler, içlerine bir
türlü sindiremeyenler var! Oysa, Kur’an: Seçmeyi, seçilmeyi, istişare, şura ve
meşvereti / danışmayı istiyor.

     İsim değişikliği
ile hakikat değişmez. Bu hükümden anlıyoruz ki, isimden hareketle yanılanlar,
Cumhuriyet ve Demokrasiye karşı çıkanlar, işin muhteva ve içeriğine bakmayıp;
İslâm’ın özüne aykırı bir rejim ve sistem sanıyorlar Cumhuriyet ve Demokrasiyi!
Bu gibiler, dinde hassas oldukları, fakat aklî muhakemede eksik ve noksan
kaldıkları için dine; İslâm düşmanlarından daha çok zarar verdiklerinin
farkında bile değiller.

     Hâlbuki marazı
teşhis, yani sıkıntı, dert ve hastalıkların teşhîsi / tanısı için, tabip ve
doktorun sormaya, deşmeye, kurcalamaya ne kadar ihtiyacı varsa; halkı temsil
eden meclisin de, idarecileri sorgulamaya, o kadar ihtiyacı vardır. Çünkü
cevabın anahtarı sual ve sorudur. Ağlamayan bebek,  emzirilmediği gibi, sorgu ve sorgulanma
olmayacağını bilmek; sorumluyu sorumsuzluğa iter.

     Oysa, sorgu sual
edileceğini bilen idareciler, muhtemel ve ihtimal dâhilinde olan sorulara
karşı, o nispette işlerini sağlam yapar; araştırma ve soruşturmalara karşı;
işlerinin gereğini lâyıkıyla yerine getirirler.

     İşte bütün mesele;
ortaya konan problem ve alınması gereken kararlardan, herkesin faydalanması
için, konuyla ilgili sorular sormalı ve bu soruları; verilecek cevap ve
yanıtlarla kucaklaştırıp karşılaştırarak; soru ve cevapların birbirine muavenet
ve yardımı sağlanmalıdır. Çünkü:

   “Çıkar âsâr-ı
rahmet; ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

     Yani rahmet
eserleri, milletin farklı fikirlerini ortaya koymasıyla kendini gösterir. Onlar
hakkında müspet-menfî, olumlu-olumsuz düşünceleri ileri sürmesiyle ortaya
çıkar. Onların doğru veya yanlış, haklı veya haksız olmaları; ancak karşılıklı
konuşmalarla anlaşılır. Konuların didik didik edilmesiyle; kabul veya redde
imkân verir.

     Böylece lisan ve
dilleri kalplerine tercüman olamayanlar; bu durumları sorularla dile getirerek;
meseleler karşısında, kendilerini tatmin edecek cevapları duymuş olurlar.
Meseleye taraftar olup olmamaları lâzım geldiğini de, bu şekilde yani,
soru-cevap yoluyla anlamış bulunurlar.                                                                                                                                                             
  

     İşte ancak bu
suretle, iktidar taraftarları ile muhalefet mensupları; medenî bir çerçeve
içinde, kimsenin tesir ve etkisinde kalmayarak, efendice bir tartışma ortamında
meramlarını çekinmeden, açıkça ortaya koymanın vicdanî rahatlığına, kendilerini
bırakmış olurlar.

     Hem de siyaset
tabip ve doktorlarının; illet ve hastalıklara teşhis ve tanı koyabilmeleri,
ancak bu soru ve cevapları tahlil ve incelemeleri sonunda mümkün olur.

     Böylece manevî ve
millî değerlerin korunması için, hamiyet sahipleri, tam bir şevkle millî
vazîfe  ve görevlerini ifa etmiş ve
yapmış olmanın gururunu duyarlar.

     Zaten insanlar
fıtraten / yaratılıştan Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi taraftarı ve
yanlısıdırlar. Bu hususta Arı ve Karıncaların Cumhuriyetçi tavır ve
hareketleri, insanın şahit olduğu en güzel, en çarpıcı ve en güzel örnekler
değil midir?

     Hiç olmazsa Arı ve
Karıncalar kadar bile olmayalım mı?

     Şunu da
unutmayalım ki, akılları gözlerinde olan avama / halka, en büyük dersi; yapılan
işleri görmeleri verir. Çünkü işitileni inkâr mümkün olabilir ama görüleni
inkâr ettirmek oldukça zor ve hattâ imkânsızdır.

    “Âyinesi iştir
kişinin lâfa bakılmaz.

      Şahsın görünür
rütbe-i aklı eserinde.”

 

      Kişinin aynası
sözü değil işidir.

      Kişinin akıl
seviyesini eseri gösterir.

Sevinçleri Kursağında kalan Millet

1970’li yılların ünlü Fransız Sosyalist düşünürü Prof. Dr.
Rager Garaudy İslam ülkelerini tanımlarken: “Gözleri yaşlı insan topluluğu”
olarak nitelendirmiştir. Buna karşılık sonradan Müslüman olan Rager Garaudy’ye
cevaben ülkemizin ünlü gazeteci-yazarlarından Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı, engin gönül gözüyle
baktığı İslam âlemi için: “O gözyaşları İslâm âleminin hayata manevi bakışından
ileri gelen gözyaşlarıdır” cevabını vermişti.


Her ne kadar rahmetli Ahmet Kabaklı’nın İslâm âlemine engin
hoşgörülü bakışına saygı duysak ta tarih, ne yazık ki Rager Garaudy’yi haklı
çıkarıyor. 


Düşünün bir defa Hz. Muhammet(Sav.) den bu güne Muaviye’nin,
Yezit’in, Irak’ta Saddam Hüseyin’in, Suriye de Hafız Esat ve halefinin halklarına
yaptıkları zulüm ve gözyaşından başka ne var? Bu devletler tarih boyunca
demokrasi nedir, bir devlet yönetiminde bireylerin hakları nelerdir bunları
bilmemiş ve böyle bir idari yapıyla hiç tanışmamışlardır. Her devirde
kendisinden öncekini kanlı bir darbeyle devirmiş tek adam sistemini kaderleri bilmişlerdir.

Yukarıda saydığımız ülkelerde öyle de ülkemiz idari
sisteminde işler nasıl gidiyor birde dönüp kendimize bakalım.


Henüz dünyanın birçok ülkesinde seçme seçilme hakları
vatandaşlarına verilmemişken Demokrasinin bir gereği olarak çok partili hayata
geçişin öncülüğünü yapan Mustafa Kemal Atatürk, Halk Fırkası’nı kurmuş; onun
açtığı yolda Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası
ve Serbest Cumhuriyet
Fırkası
kurulmuştur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, “Şeyh Sait İsyanı“ sonrasında
kapatılmış; Serbest Cumhuriyet Fırkası
ise rejim düşmanlarının sığınağı haline geldiğinden kendisini feshetmiştir.

1930 yılında ortaya çıkan ve “Menemen Olayı“ olarak adlandırılan irticai faaliyet, rejim
karşıtlığının hala güçlü olduğunu göstermiştir. 
İşte bu hadiselerin bir sonucu olarak, Türkiye’nin henüz çok partili
hayata hazır olmadığı anlaşılmış ve Atatürk’ün yaşadığı dönemde çok partili
hayata geçiş maalesef sağlanamamıştır.

 Demokrat Parti,
1945’te Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın muhalif
bir tavır sergilemesi sonucunda kurulmuştur. Bu gurup tarihe Dörtlü Takrir
olarak geçen bir önerge vererek tek parti yönetimine karşı muhalefetini belli
etmiş, ardından Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılarak 7 Ocak 1946’da Demokrat
Parti’yi kurmuştur.


Çok partili hayata geçtiğimizden bu güne güya demokrasi ile
yönetiliyoruz ancak, demokrasimiz topal ördek misali bir türlü düzgün yürümemiş,
tam rayına oturmamıştır. Ancak gene de halkın büyük çoğunluğu tarafından
seçilen hükümetler, vizyonları ve dünya görüşlerine göre Türkiye’yi iki binli
yılların başına kadar taşımışlardır.

Ancak son 20 yıl içerisinde AKP Hükümetleri işbaşına
gelişinden bugüne kadar giderek yargı, yürütme ve yasama organlarını by-pas
ederek hızla Tekadam sisteminin en üst sınırına yerleşmiştir.

Tekadam sisteminin emarelerini sıralayacak olursak:

-TBMM. Görev alanından soyutlanmıştır.

-Bakanların kendi hür iradeleriyle istifa etme lüksü yoktur,
ancak cumhurbaşkanından affını isterler.

-Bakanların kendi adlarına demeç verme hakları yoktur.
(Hatırlayın Sağlık Bakanının: “Sayın cumhurbaşkanım ben sizden habersiz bir şey
söyler miyim” dediğini.)

-Milletin tepesinden çay fırlatmalar. (Bu gelenek krallık ve
padişahlık devirlerinden kalma. Eğer elden verilirse tebaa ile eşit mesafede
olunmuş olur ki bu da ne krallığın, ne padişahlığın ve nede başkanlığın şanına
yakışır!)

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Ancak birde partili
cumhurbaşkanı unvanıyla konuşmalar var ki söze; Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı
sıfatıyla başlayıp, AKP Genel başkanı olarak Cumhur İttifakına övgüler dizip,
Millet İttifakına illet, zillet, cibilliyetsiz gibi sözlerle bitirmek bu milletin
yarısını bölmek ve rencide etmektir.

Bunun en son örneğini 1915 Çanakkale Köprüsü”nün açılışında yaşadık. Her Türk vatandaşı gibi
bizde böyle bir eserden elbette ki gurur duymak isterdik ancak konuşmanın
sonunda gene Cumhur İttifakının dışındakileri ötekileştirip cephe alınması
milletin hevesini kursağında bırakmıştır.


Cumhurbaşkanının her konuşması, TC. Cumhurbaşkanı’nın değil
Parti Devleti Başkanının konuşmasını çağrıştırmaktadır.

Sağlıklı kalın.

Hasbelkaderlik Teorisi

*
İnsanın imtihanı yeryüzü öğrenciliğidir.
Bazı görevlere geliş veya seçiliş öğrenciliğin sınavlarından. Ki aldığın
notlarla değerlendirilir öğreniş sürecin.

*
Aslında birinin bir makama gelmesi/getirilmesi, imkânlarla buluşması/buluşturulması
yahut ömrünün bereketlenmesi/bereketlendirilmesi kişinin ayrıca sınava
sokulmasıdır.  Kendine ve insanlığın
ahlâki ilkelerine ihanet etmeyen sınıfı/sınavı geçer. Makama yada imkâna
çakılan – kalan kaybeder. Kazandığı tek şey kaybının baş döndüren derinliğidir.
Ve insanın en büyük kaybı kaybettiğini bilememesidir.

 

Şirk Trafiğinde Seyreden Araç Sahiplerine

 

* Şirk, insandaki kişilik bölünmesidir.

* Tevhid, şahsiyetin tekilleşmesidir.

*
Ortak tanrılar ve aracılar tek kişiliğe tutunamayanların işidir, çoklu
kişiliktir.

Karakterin
farklı yüzleri, şirk unsurlarıyla temayüz eder.

 

*
İlkeleri bulmak Allah’ı bulmaktır.
İlkeleri kavramsallaştırmak Allah’a ulaşmaktır.

*
İlke yaklaştırır, varlığı kaynağa taşır.

*
İlkesizlik, hayvanîlik ve bitkiliktir.

*
Evreni çözmek; hak, adalet, ölçü, sevgi, dostluk vb. değerlerle mümkündür.

*
İnsan ne kadar âdil olursa o kadar Allah’tanlaşır/tümleşir; ne kadar iyi, ne
kadar merhametli, ne kadar vefalı, ne kadar sözüne sâdık, ne kadar güvenilir vs.
olursa o kadar Allah’a yani tümevarır.

 

Akıl da Bir Peygamberdir

 

*
İnsanın aklının kapasitesi belki Tanrı’yı ihata etmeye yetmez. O’nu bırak,
O’nun varlık şemsiyesini, evren organizasyonunu, hayat algoritmasını bile
tamamen kavramaya yetersiz de kalabilir. Fakat bu da bir akletmedir.

*
Doğrusu biz böyle bir Allah’a inanıyoruz ve O’nun âyetleri / delilleri
üzerinden O’nu yahut O’nun organizasyonunu fehmediyor yada en azından
fikretmeye çalışıyoruz.

*
Ya sizin Allah’ınız kim? Yerel veya bölgesel bir Allah mı? Sadece Müslümanlara
hizmet veren yahut sadece Türk ırkına hizmetkâr bir Allah mı? Yoksa
tarikatınıza, cemaatinize mi özel? En kötüsü; pirinizin, şeyhinizin, gavsınızın
sihirli lambasındaki cin mi? Alâaddin’in aparatı ve Allah’ı, sihirbazın şapkası
ve tavşanı mıdır?

*
Kaderin akletme şeklindir, düşünme
sistemindir. Ki aynı zamanda da karakterindir.

 

Hayat Farkındalık Bestesidir

 

*
Evrenle uyum içinde varlığı anlamlandırmaktır mesele; yaşam döngüsü ise görsel
güftesi.

*
Ve insana tek bir türküden sorulacak.

*
Farklıklarla savaş, yeldeğirmenleriyle
savaştır
; heyulamsı bir savaş.

*
Tek tip’çi cehalet, fıtrata hatta hilkate düşmanlıktır.

*
Muntazam çeşitlilik içre kaotik ve metodik bir içkinlik / iç güveyliği tüm
hikâyemiz.