17.9 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 327

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 18

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-11

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Diğer Eserleri-3

 

Kâmil
Paşa’nın Sadâreti ve Konak Meselesi:
(İstanbul 1910). Târihçi Abdurrahman
Şeref Efendi’nin ‘Fuad Paşa Konağı Nasıl
Mâliye Dâiresi Oldu
?’ adlı makalesinde, Fuad Paşa’nın sarayın Bâbıâli
üzerinde gittikçe artan nüfuzunu kırmak için kendi istifasıyla birlikte Âlî ve
Yûsuf Kâmil paşaların da istifa edip Abdülaziz tarafından vâki olacak sadâret
teklifini hiçbirinin kabul etmeyerek hükümdarı bazı hususları kabul etmeye
zorlamak üzere yapmış oldukları ahde vefasızlık ile, Yûsuf Kâmil Paşa’nın
kendisine teklif olunan sadâreti hemen kabul ettiği ve daha sonra Fuad Paşa’nın
Beyazıt’ta inşa ettirmekte olduğu konağın Abdülaziz tarafından elinden alınarak
Maliye Nezâreti’ne verilmesinde onun teşvikinin rolü olduğu yolundaki
iddialarını cevaplandırmak üzere kaleme alınmıştır. İbnülemin, Yûsuf Kâmil
Paşa’nın biyografisiyle ilgili bir mesele sayarak ele aldığı bu iddialardan
birincisinin esassızlığını Ziyâ Paşa’nın ‘Verâset
Mektubları
’, Ebüzziya Tevfik’in ‘Yeni
Osmanlılar Târihi
’, Cevdet Paşa’nın henüz basılmamış ‘Ma‘rûzât’ı ve Mehmed Süreyyâ’nın daha sonra yanmış olan Târîh-i
Süreyyâ’sı ile Mâbeyinci Âtıf Bey’in basılı olmayan hâtıratından nakillerle
ortaya koyar. İkinci iddiayı da bu vak‘aya Yûsuf Kâmil Paşa’nın mühürdarı
sıfatıyla bizzat şâhit olan babası ve Fuad Paşa’nın torunları Hikmet ve Reşad
beylerin şâhitliklerinedayanarak Yûsuf Kâmil Paşa’nın seciyesi, devlet adamı
sıfatıyla çeşitli vesilelerle gösterdiği dürüst tutum bakımından yürüttüğü
tahlillere dayanarak çürütür.

Kemâlü’s-Safvet:
Yorgancı esnafından sarhoşun biri iken devrinin sayılı şâirleri arasında yer
alabilmesinin ve gördüğü orijinal birkaç manzumesinin, özellikle Fransız şâiri
Jean de Béranger hakkında bu şâirin vefatında Fransız hükümeti ve halkı
tarafından gösterilen değer bilirlilik ile bizde herhangi bir şâirin mâruz
kaldığı aşağılayıcı muamele arasındaki farkı göstermek üzere yazdığı ‘Beranje’
adlı şiirinin uyandırdığı ilgiyle hayatını ve eserlerini meydana çıkarmaya
çalıştığı şâir Mustafa Saffet hakkında ‘Fatin
Tezkiresi
’ndeki birkaç satırlık bilgiyi çok ileriye götüren ve mevcuda yeni
bilgiler ilâve eden, önsözü 1 Temmuz 1913 târihli araştırmadır.

Gelenbevî:
17. asrın ünlü riyâziye ve mantık âlimi İsmâil Gelenbevî’nin biyografisidir.
Gelenbevî’nin torunu Hayrullah Efendi’den nakledilen yeni bilgiler esere
orijinal bir değer kazandırmaktadır. İbnülemin 1 Aralık 1913’te son şeklini
verdiği araştırmasında, Şeyhülislâm Hamîdîzâde Mustafa’nın kıskançlık beslediği
Gelenbevî’yi çevirdiği entrikalarla İstanbul’dan nasıl uzaklaştırıp mahvına
sebep olduğunu torunundan aldığı bilgilerin de yardımıyla anlatmaktadır. Onun
ilmî şahsiyetiyle eserleri hakkında söz söylemeye kendini yetkili görmediğini
belirten İbnülemin, Gelenbevî’nin hocaları Ayaklı Kütüphâne (Mehmed Emin) ve
Palabıyık’ın (Muğlalı Mehmed), ortada önceki üstatların eserleri mevcutken yeni
yeni telifler meydana getirmenin gereksiz olduğu yolundaki tutumlarıyla ilgili
tenkitleri, ulemâ sınıfının yüksek kademelerindeki kıskançlığın ilim
târihimizdeki olumsuz tesirleri hakkındaki görüş ve müşâhedeleri ayrıca dikkat
çekicidir. Altmış dört sayfalık eserin yazma nüshası İstanbul Üniversitesi
Kütüphânesi’ndedir.

Menâkıb-ı
Hünerverân:
(1926) Türk Târih Encümeni Külliyatı içinde yayımlanmak üzere
hazırlanması kendisine havâle edilmiş eserin tenkitli metniyle müellifi Mustafa
Âlî’nin hayat ve eserlerine dâir kaleme aldığı monografiden (s. 3-133) meydana
gelir. Nüsha farkları hangileri olduğu belirtilen altı nüsha üzerinden
gösterilmiş neşir bizde yapılan ilk ciddi edisyon kritik durumundadır. Yetmiş
yedi sayfa tutan metne mukabil 131 sayfalık mukaddime kısmı Mustafa Âlî
tetkiklerinde bir dönüm noktası teşkil eder. Bu mukaddime, günümüzdeki en yeni
araştırmalara kadar onun hakkındaki bütün çalışmalara kaynak teşkil etmiştir.
İbnülemin’in Osmanlı târihi sahasındaki derin vukufunu ortaya koyan bu
çalışmasını ilmî bir hâdise gibi karşılayan Süleyman Nazif, Ali Canip (Yöntem)
ve M. Fuad Köprülü, metninden de önemli buldukları mukaddimesi dolayısıyla
İbnülemin’e teşekkür ve tebriklerini ifâde ederler.

Tuhfe-i
Hattâtîn:
(1928) Müstakimzâde Süleyman Efendi’nin, bizde esas ağırlığı
Osmanlı hattatları olmak üzere yazılmış teliflerin bu sahada en mufassal ve en
mükemmeli olan eserinin Türk Târih Encümeni adına, İstanbul kütüphânelerinde
rastlanan hepsi de hatâlı üç, bir de hususi eldeki nüsha üzerinden, Murad Molla
nüshasını esas alarak İbnülemin büyük bir vukufla yaptığı düzeltmeler, sabırla
yürüttüğü karşılaştırmalar sâyesinde güvenilir ve sağlam metnini ortaya koyduğu
gibi, Müstakimzâde Süleyman Efendi’nin hayat ve eserlerine dâir kazandırdığı
zengin monografiyle değerini daha da arttırır. İbnülemin’in bu kitabı
Türkiye’de eski harflerle basılmış son kitaptır.

Türklerin,
Arap Harflerini Tanzim ve İhya Etmek Suretile İlme ve Medeniyete Hizmetleri:

(1932) Arap harfli yazının doğuşu ve gelişmesini, içinden çıkan yazı
çeşitlerini, bunların Türklerin elinde nasıl yüksek sanat seviyesine
eriştiğini, hat sanatının çeşitli Türk ülkelerinde Türk hükümdarları tarafından
nasıl himâye ve teşvik gördüğünü belirten umûmî bir tablodan sonra sülüs,
nesih, celî üstatlarından olmak üzere Şeyh Hamdullah, oğlu Mustafa Dede, Derviş
Ali, Hâfız Osman, Ağakapılı İsmâil, Yedikuleli Seyyid Abdülhak, Şekerzâde
Seyyid Mehmed, Eğrikapılı Mehmed Râsim, Mustafa Râkım Efendi dâhil on ikisinin;
ta‘lik hattatlarından da Abdülbâki Ârif, Abdullah Vassaf, Veliyyüddin,
Kâtibzâde Ahmed Refi‘ ve Mehmed Esad Yesârî efendiler dâhil sekizinin üzerinde
durduğu terkibî bir icmaldir. ‘Türk
Târihinin Ana Hatları
’ serisi içinde hazırlanması kendisine havale edilmiş
olan bu on dört sayfalık icmal, bu serinin ‘müsveddeler’i grubunun on ikinci
eseri olarak basılmıştır. İbnülemin, Türk Târih Tetkik Cemiyeti’nde okunduğu
zaman hat sanatı hakkında hiçbir bilgisi olmayan bazı kimselerin kusur belirten
görüşleri kendisine resmî yazı ile bildirildiğinde itiraz sâhiplerinin
akıllarını başlarına getirecek bir cevap yazdığını kaydeder.

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Eserleri
Hakkında Umûmî Bir Değerlendirme:

Özel bir
çevrede yetişen İbnülemin Mahmud Kemal İnal, kendi ifâdesiyle ‘çocuk denilecek
bir yaşta’ basın hayatında yer almış ve 1890 yılında Ahmet Mithat Efendi’nin
yayınlamakta olduğu Tercümân-ı Hakikat Gazetesi’nde yazmaya başlamıştır. İlk
yazılarının başına ‘Emin Paşazâde Mahmud
Kemal
’ veya ‘Eyâlât-ı Mümtâze Kalemi
hulefâsından Mahmud Kemal
’ yazmakta iken daha sonra isminin başına ‘İbnülemin’ künyesini koyan ve bu
künyeyle tanınmaya başlayan Mahmud Kemal İnal, 19. yüzyıl sonunda yayınlanan bu
yazılarında birbirinden farklı pek çok konuyu ele almıştır.

Din, ahlâk,
ziraat gibi alanlarda yazan İbnülemin’in erken dönem yazılarının önemli bir
kısmı, İslâmiyet ve medeniyet ilişkisi hakkındadır. İslâm dininin yüceliğini,
ahlâkî ve insanî değerleriyle anlatma gayreti içinde olan genç üstat,
İslâmiyet’in medeniyete katkılarını ele almış ve İslâmiyet’in ilerlemeye engel
teşkil etmediğini belirtmiştir.

İslâmiyet mâni-i terakki değildir
fikrinin savunuculuğunu üstlenen Meşrutiyet dönemi İslâmcılık akımının
habercisi olarak okunabilecek bu yazılarında İbnülemin, ‘beşeriyetin tekâmülü ve medeniyet-i hakîkiyenin vücut buluşunun
İslâmiyetin gelişiyle mümkün olduğu
’ fikrini ileri sürmüştür.

Orucun faydaları’ başlıklı yazısında
kullandığı ‘Oruç tutan kişinin uykusu
ibâdettir, nefesi tesbihtir, duâsı kabul edilir, her sevâbı kat kattır. Her
şeyin bir kapısı vardır, Allah’a giden yolun kapısı oruçtur
’ diyen
İbnülemin Ramazan ayının önemini veciz sözlerle anlatmıştır. O, eserlerinin
yanı sıra gündelik ilişkilerinde de -yeri geldikçe- bu gibi dînî konulardan söz
etmektedir; bir sohbet sırasında çocuklarının geleceğini temin edemediğini ve
onları kimsesiz bırakıp gözü açık gideceğini söyleyen Sadrazam Said Paşa’ya şu
sözlerle cevap vermiştir:

Beylere, hanımlara müteaddit lisanlar,
ilimler tahsil ettiriyorsunuz, hakk-ı übüvveti ifâya himmet buyuruyorsunuz,
teşekkür olunur. Biçârelere biraz da oin bilgileri okutsanız olmaz mı?
Çağırınız, sorunuz bakalım: Allah’ı, Resûlullah’ı, İslâm’ın şartını biliyorlar
mı? Paşa efendimiz, bunlar huzur-ı ilâhîde yakanıza sarılırlar. Zaman-ı
sabâvetlerinde kendilerine terbiye-i diniye vermediğinizden dolayı sizden
dâvâcı olurlar. Onlara bırakacağınız para, beş para etmez, âdî insanlar gibi
yerler-içerler, saçıp savururlar ve sonunda perişan olurlar. Akılsız evlâda
babadan kalan para mal-mülk yetmez. Akıllı evlâdın ise bunlara ihtiyacı yoktur.
Ne lâzımsa çalışır çabalar emeğiyle temin eder. Çocuklarınıza Müslüman
terbiyesi veriniz, inançlı bir insan olarak büyütünüz, kalplerine Allah sevgisi
yerleştiriniz, yüksek şahsiyetinizle, derin bilgilerinizle onların geleceğini
aydınlatınız. Ciğerpârelerinizin geleceğini bu şekilde inşa ediniz
.’

Belirttiğine
göre Üstat, Nâmık Kemal’den çok etkilenmiştir. Şöyle diyor: ‘Babam Mehmed Emin Paşa merhum, Nâmık
Kemâl’in her yazısını zevk ile okur, başkalarına da okutur, huzur içinde
dinlerdi. Yedi sekiz yaşımda olduğum hâlde bana da dinletirdi. En çok
hoşlandığım Cezmi idi, kimbilir kaç defa okudum. Ben Cezmi isimli kitabı
görmeseydim, okumasaydım onun izinde yürümeseydim, kendi kendime ne
yazabilirdim? İnsâfı elden bırakmaz da hakîkati söylersem, ismimin anılmasına
sebep olan benim eserim değil, eserinden istifâde ettiğim Kemâl’in feyzidir
.’

Türk edebiyatında
târihi roman türünde yazılan ilk eser olan Cezmi’de Nâmık Kemal’in önem verdiği
İslâm Birliği’ düşüncesinin izlerini
görmek mümkündür. Hatta Nâmık Kemal’den iki yıl sonra dünyaya gelen Sultan
İkinci Abdülhâmid Han’ın ideali de İslâm Birliği’ni, düşünceden fiiliyata
intikal ettirmekti. Prof. Dr. Cezmi Eraslan, ‘İkinci Abdülhâmid ve İslâm Birliği’ isimli eserinde bu konuyu 416
sayfa boyunca her yönüyle anlatır. (Ötüken Naşriyat, 2019)

İbnülemin
Efendi’nin kaleme aldığı ‘Sabih’ isimli
romanında Müslümanların Türkistan coğrafyasında yaptıkları fetihlerden,
İslâmiyet’i Orta Asya’da hâkim kılma çabalarından bahsedilmektedir.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal önemli bir Osmanlı tarihçisi ve uzun yıllar boyunca
Bâbıâli’de çalışmış tecrübeli bir Osmanlı bürokratıdır. Osmanlı Devleti’nin son
yıllarında Sadâret Mektubî Kalemi Müdürlüğü, Dîvân-ı Hümâyun Beylikçiliği gibi
kritik görevler üstlenen, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan
indirilmesinin ardından Yıldız Sarayı evrakını inceleyerek tasnif eden, uzun
yıllar boyunca devlet adamları ve Türk kültür hayatının önemli isimleriyle
yakın ilişki içinde olan İbnülemin; İkinci Abdülhamid Han döneminden 1950’li
yıllara uzanan dönem boyunca birbirinden farklı alanlarda eserler ortaya
koymuş, gazete ve mecmualarda pek çok yazı kaleme almıştır. Meşrutiyet ve
Cumhuriyet dönemlerinde kaleme aldığı binlerce sayfalık eserleriyle özellikle
19. yüzyıl Türk toplum târihine ayna tutan İbnülemin Bey, çok uzun bir zaman
dilimini kapsayan bu dönemin pek çok siyâsî ve sosyal probleminden söz
etmiştir. Bu hizmetleriyle ‘19. asır
Osmanlı sosyal ve dâhilî târihinin en büyük mütehassısı
’ olarak anılmıştır.

Ahmet Hamdi
Tanpınar, İbnülemin Bey için ‘son
devirlerimiz târihi hakkında O’nun kadar orijinal vesika neşretmiş, bütün bu
yüz otuz senenin yayını üzerinde durmuş muharririmiz azdır. Matbu ve yazma…
görmediği eser, Bâbıâli kalemlerinden geçip de kopyasını almadığı bir vesika
yoktur
’ demektedir. Yaşadığı dönemdeki edebiyatçıları, düşünürleri,
sanatçıları yakından tanıyan ve Bâbıâli’nin önemli bürokratlarından biri olması
sebebiyle devlet adamlarıyla sıklıkla bir araya gelen Mahmud Kemal İnal’ın
çalışmaları, yazılı kaynakların yanı sıra sözlü kaynaklardan da faydalanması
sebebiyle ayrı bir öneme sâhiptir.

Eser
isimlerinden ve Osmanlı döneminin devlet adamları, şâirleri ve müzisyenlerinin
ele alınmasından yola çıkılarak Osmanlı dönemini bütünüyle sâhiplendiği ve
yücelttiği düşünülen Mahmud Kemal İnal, geçmişin savunuculuğunu üstlenen ve
bütün ömrünü buna hasreden bir isim olarak görülmektedir. Bu hususiyetleri
sebebiyle ‘mâzinin türbedârı’ olarak anılan üstat, Cumhuriyet dönemindeki baş
eseri olan ve 1940-1953 yılları arasında devlet imkânlarıyla basılan ‘Son Sadrıazamlar’da 19. ve 20. yüzyıl
sadrazamlarının hepsinin övülmesi ve olumlu özellikleriyle tanıtılması söz
konusu değildir. Eserde, Âli Paşa, Fuad Paşa gibi Tanzimat dönemi devlet
adamlarının diplomasi anlayışı ve yönetim tarzları övülmekle birlikte, çok sert
biçimde eleştirilen sadrazamlar da bulunmaktadır. Türk devlet geleneğinde Sadâret
makamının öneminden söz eden Mahmud Kemal İinal, padişah karşısında bu makamın
ağırlığını koruyan Âli Paşa’yı övmekte, Yusuf Kâmil Paşa’nın ‘Sadâretin inhilâli (çöküşü), Âli Paşa’nın irtihaliyledir
(ölümüyledir)
’ sözüne ısrarla vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla Son
Sadrıazamlar’da Âli Paşa gibi sadrazamların övülmesinin yanı sıra; adâlet
kavramının önemsizleştiği, liyakat esasına uyulmadığı ve diplomatik hatâların
yapıldığı dönemler sıklıkla tenkit edilmektedir. Bu mânâda ‘Son Sadrıâzamlar’, Cumhuriyet döneminde
Osmanlı dönemiyle bir anlamda hesaplaşılan bir metin olarak da karşımıza
çıkmaktadır.

Mahmud Kemal
İnal’ın İkinci Abdülhâmid Han hakkındaki değerlendirmeleri de dikkat çekicidir:
Hiçbir şey tasavvur olunamaz ki, O’nun
vehmü vesvesesini tahrik etmesün. Hiçbir hal ü kal hatıra gelmez ki onun hüsni
zannına mazhar olsun. Bed binlik, bed endişlik onu tahtı esârete almıştır
.’
demektedir. Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde casusluğun âdeta sanat
hâlini aldığını, herkesin birbiri hakkında jurnal verdiğini ve bu güvensiz
ortamda halkın son derece temkinli olmaya çalıştığını belirten İbnülemin,
padişahın, istedikleri kişiye iftira etmekten çekinmeyen jurnalcileri -bir daha
kendisine jurnal vermeyeceklerine ve bu sebeple amcası Sultan Abdülaziz’in
akıbetine uğrayacağına inanması sebebiyle cezalandırmadığını, aksine bu
kişilere iyi davrandığını belirtmektedir. İbnülemin, Abdülhamid dönemi
jurnalciliğini şöyle anlatmaktadır:

Casusluk, âdeta san’at hâline geldi. O
san’ata sâlik ve meharete mâlik olanlar, babaları, anaları, kardeşleri ve
dostları hakkında bile okuyanları inandıracak tarzda jurnal verdiklerinden her
ferd, bir birinden şüphelenerek babanın evlâda, evlâdın babaya emniyyeti
kalmadı. Ehibba ve akrâba ile buluşub görüşmek müşkilleşdi. Hakkında jurnal verilüb
de bir belâya oğramamak içün herkes dilsiz oldu. Her şeyde görülen tazyikat,
halkı son derece bizar etdi. Herkes, padişaha karşı husumet gösterdi. Padişah
mehabbeti kalblerden silindi
.’

Sultan’ın dâveti üzerine Saray’a
giden ve görüşmesinin kendisinde oluştuğu kanaati açıklayan Nâmık Kemal’ın
söyledikleri fevkalâde dikkat çekicidir. Okumak lâzım.

(İbnülemin Mahmud Kemal İnal: Son Sadrıâzamlar. Cilt: 8, s: 1277-1280
Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1947)

Ey İman Edenler İman Ediniz! (22)

     Ankebût – 2:
İnsanlar, (dünyada Allah’a ibadet ve itaat etmeden, çeşitli çile ve
güçlüklerle, bazen de verilen bol mal ve refah ile) imtihan edilmeden (sadece)
“İman ettik / İnandık” demeleriyle, bırakılacaklarını; artık hiçbir sınava tabi
tutulmayacaklarını mı sanıyorlar? Bu düşünce kesinlikle yanlış!

     (Kul için ilk
derece, onun müslüman olmasıdır. Çünkü bunun altında küfür dereceleri bulunur.
Bir kimse İslâm’a girmekle güzel bir başlangıç yapmıştır. Artık pay almaya
başlar. Bir kısmı gayret eder, imanı kalbine işler ve hareketlerine yansır.
Allah’a kulluk görevlerini tam olarak yerine getirir,  infak ve cihad ederek cennette yüksek
dereceler kazanır. Bir kısmı da küfre girmez, ama görevlerini yerine
getirmeyerek, nefsine düşkün olarak günahkârlar ve âsîler derecesine düşer.
-Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli-)

     x

     Ankebût – 3: Biz
daha önceki nesillerden “İman ettik / İnandık” diyenleri de, çeşitli sınavlara
tabi tuttuk. Aynı şekilde Allah, sizleri de sınavlara tabi tutarak içtenlikle
iman etmiş olanlarınızla olmayanlarınızı belirleyecektir. (İnsanların başıboş
bırakılmayarak, sadece sözde mi yoksa içtenlikle mi iman etmiş olduklarını ve
yaşamlarına yansıtıp yansıtmayacaklarını belirlemek amacıyla, çeşitli sınavlara
tabi tutulacaklarına ilişkin açıklama Âl-i İmran – 142 nci âyette de
yapılmıştır. -Prof. Dr. Gazi Özdemir-)

x

     Ankebût – 4: Yoksa
iman ettiklerine güvenerek, diğer bildirdiklerimize uymayıp her olumsuzluğu
yapanlar, bizim fark etmeyeceğimizi mi sanıyorlar? Ne kadar yanlış bir düşünce
içindeler.

     (Bu üç âyette,
yapılacak sınavın ne olduğu, değerlendirmenin nasıl yapılmakta olduğu ve
sonucunu, Allah dışında değerlendirecek hiç kimsenin olmayacağı ikazı
bulunmaktadır. Bu nedenle açıkça muhkem – kesin hüküm “Ey insanlar birbirinizin
imanını değerlendirmeye ve kendinizi Allah’ın yerine koymaya sakın kalkışmayın,
yoksa şirke saparsınız” olmaktadır. – Prof. Dr. Gazi Özdemir – )

x

     ÂL-İ İMRAN – 142:
Ey insanlar! Yoksa Allah’ın, aranızdaki imanları kalplerine inmiş / O’nun
buyruklarını uygulamak için kendisi ile cihad eden / mücadele eden / çabalayan
ve güçlüklere karşı da içtenlikle şükredip sabredenleri iyice belirlemek üzere,
sizi sıkıntı sınavlarına tabi tutmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? (Prof.
Dr. Gazi Özdemir)

x

     Bakara – 214: (Ey
mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçip giden (mü’min)lerin, başlarına gelen
(sıkıntı)lar, sizin de başınıza gelmeden (hemen) cennete gireceğinizi mi
sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki
hatta Peygamber ve onunla birlikte olan o mü’minler: “Allah’ın (vadettiği)
yardımı ne zaman?” diyecek (duruma gelmiş)lerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı
çok yakındır.

     (Bu ayet ashabın
Hendek gazvesinde karşılaştıkları çetin sıkıntılar üzerine nazil olmuştur.
Âyet-i Kerîmede Hz. Peygamber ve ashabına / ümmetine bir mesaj vardır ki; o da,
halis niyetle çıkılan İslâm davası yolunda gelecek zorluklara dayanmak,
sabretmek, acizlik göstermeyip mücadeleye devam etmektir. Ancak böylece cenneti
kazanmak, Allah’ın yardımına kavuşmak mümkün olur. Prof. Dr. Hasan Tahsin
Feyizli)

     (Bu ayet,
“Allah’ın yardımı ve cezası son anda gelir, fakat asla geç kamaz.” deyimine
uygundur. Prof. Dr. Gazi Özdemir)

x

 Enbiya – 35: Her nefis ölümü tadacaktır.
Bir imtihan olarak sizi şer ile de hayır ile de deniyoruz.

       (Hanginiz
şükürde, sabırda ve sâlih amelde bulunacak veya isyan edecek diye.)

       (Sonunda) ancak
bize döndürüleceksiniz. (Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli)

Günü Kurtaran İşler Yapmak

AKP
iktidarı olayların akışına kapılmış gidiyor. Olaylar olduktan sonra günü
kurtaran işler yaparak, devletin işlerini yönetiyormuş gibi yapıyor.

Son
örnek Giresun‘da 22 Ağustos 2020 tarihinde yaşanan selden en çok
etkilenen Dereli ilçesinden geldi. Selden sonra devlet yaraları sarmak
için afetzedelere ev ve iş yerleri yaptı. İlçe merkezi de yeniden düzenlendi.
Ancak karların erimesi ve yağmurların başlamasıyla birlikte yapılan işin foyası
ortaya çıktı. Debisi yükselen derenin yanından geçen yeni yapılan yolun ve
istinat duvarının bir kısmı çöktü.

Yapılan
işler Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından büyük bir övünçle 29 Ocak 2022
günü açılmıştı.

Yıkılan
yolun hemen bitişiğinde ilçe merkezinde yüz yıllardır ayakta duran bir
tarihi köprü var.
Bu köprüye bir şey olmazken, 21. Yüzyıl teknolojisi ile
yapılan yeni yol ve yapıların 3 ay bile geçmeden yıkılması tesadüf
değildi.

Felaketlerden bile rant devşirmek isteyen bir zihniyetin eseri bu. Devleti yöneten ehil olmayan insanların, işi
doğru yapan değil, iş kapmayı bilen, “iş bilir” yandaşlara
vermesi… Yandaş müteahhidi
işi veren devletin kontrol etmemesi, hırsızlıklara göz yumması… Bunların el ele
milleti soyma düzeninin sonucu bu.

Bir
tane örnek olsa “istisnai bir durum” der geçeriz. Ama o kadar çok benzer örnek
var ki.

20 gün
önce Bolu Dağı tünelinin Düzce girişi tarafında, heyelan sonrası tünel
girişi toprak yığınlarıyla doldu. Yol çift yönlü olarak kapandı.

Ocak
ayında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışı yapması planlanan Zonguldak
Kilimli Sahil Yolu, dalgalar tarafından dördüncü defa yutuldu.

Yine
Ocak ayında, “son teknoloji ile yapılan” İstanbul Havalimanındaki kargo
terminali binası
kar ve fırtınaya dayanamayıp çöktü. Kar yağdığında
Ankara’dan İstanbul’a uçakla gelmeye çalışan 2 bakan İstanbul Havalimanına
inemedi; Bakanlar, bir pistine hastane yapılan, Yeşilköy Atatürk Havalimanına
inebildi.

Bunun
gibi yüzlerce örnek sayabiliriz. AKP iktidarının bilime, uzmanlığa,
liyakate, akla aykırı yaptığı işlerin
somut olarak görünebilen bu gibi
örnekleri kadar sadece uzmanların görebildiği işleri de var. Bunların ülkemize
verdiği zararın maddi boyutunu ne kadar milyar dolar olduğunu hesaplamak bile
mümkün değil.

Bu anormal
yüksek enflasyona rağmen, emeklilere verilen 1.100 TL’lik bayram
ikramiyelerine zam yapılamamasında,
bu tür verimsiz ve kalitesiz
yatırımlara yapılan harcamaların payı büyük.

*****************************

Derin Yoksullaşmanın Sebebi

Ülkemizde
asgari ücret 4 kişilik ailenin açlık sınırının altında.

Türkiye’de
10 milyon işçi asgari ücret civarında ücretlerle çalışıyor! 3,4 milyon
işçi (bütün ücretli çalışanların yüzde 18’i) asgari ücretin altında bir ücretle
çalışıyor.

Asgari ücret seviyesinde ve daha düşük ücret alanların oranı genelde yüzde 34 iken, kadınlarda yüzde 43.

Giderek
artan bir biçimde daha çok çalışan asgari ücrete yakın ücretlerle çalışır hale
geliyor. Türkiye hızla bir asgari ücretliler ülkesine dönüşüyor. Orta
kesimin ücretleri enflasyon oranında artmadığı için asgari ücreti ortalama
ücret haline geliyor. 

Özel
sektör işçilerinin yüzde 70’i asgari ücretli.

Vatandaşlarımızın
büyük çoğunluğu en temel ihtiyaç maddelerine erişmede sıkıntı yaşıyor.
Süt, simit, domates, salatalık, marul, patates gibi gıdalar bile büyükçe bir
kesim için lüks haline geldi. Taneyle ve dilimle satılan sebze ve meyve
dönemine girdik. Artık dar ve orta gelirli kesimin ev ve araba alması
hayal. Hatta kiralar ödenemez boyuta geldi.

Bütün bunların sebebi kötü yönetim.

Bu derin yoksullaşmanın temel sebebi milli servetin yandaş bir kesime aktarılmasından dolayı geniş halk
kesimlerinin payının küçülmesi…

Yatırımlarda akıl ve bilimin rehberliği yerine, sırf yandaşa rant aktarmak ve
iktidarlarının devamını sağlayacak kaynak yaratmak için verimsiz ve
gösteriş yatırımlara
öncelik verilmesinden ibaret.

İdeolojik saplantılarla Türkiye’yi düzensiz göçmen ülkesi haline
getirilmesi
de bu yoksullaşmanın
sebeplerinden biri. Sadece ülkemizdeki Suriyelilere harcanan 80 Milyar dolar
harcanmamış olsa ekonominin dengeleri bu kadar bozulmayacaktı. Kurları tutmak
için Kur Korumalı Mevduat tedbirine ihtiyaç olmayacaktı. KKM sahiplerine bu
yıl 25 Milyar TL ödenmeyecek, bu para Hazinede kalacaktı. Bu para ile
çiftçilere yapılan devlet desteğini yüzde 150 artırmak mümkün olacaktı.
Çalışanların
ve emeklilerin maaşları iyileştirilebilecekti.

Temel gıda malzemeleri bu kadar pahalılaşmayacak ve taneyle, dilimle sebze ve meyve almak
zorunda kalmayacaktık.

Yine ideolojik saplantılarla Eylül ayından bu yana, Cumhurbaşkanının talimatıyla, Merkez
Bankası politika faizlerini düşürmemiş olsaydı
kurlar 8 ay öncesine göre
yüzde 100 artmayacak,
enflasyon patlamayacaktı. Elektrik, doğalgaz
ve akaryakıt fiyatları AB ülkelerinde olduğu gibi sadece yüzde 25 civarında
artacaktı.

Devleti yönetenlerin israfı, Yap- İşlet- Devret projelerinin külfeti de yoksullaşmamızın diğer sebeplerindendir.

Herkesçe
kabul edilen, aklın ve bilimin doğruladığı çözümler yerine AKP iktidarının “günü
kurtaran işler”
yapma zihniyetinin maliyeti çok ağır oldu.

Bu zihniyetin verdiği hasarın farkında olmak ve bu sorunlu zihniyetin sahibi AKP’yi
seçimlerde iktidardan uzaklaştırmak tek çözüm yolu.

Derin yoksullaşmadan
şikayetçi olan bütün vatandaşlarımızın bilmesi gereken şey şudur: Yaşadıklarımız
seçimlerde yaptığınız tercihlerin sonucudur.

Türkçülük Davası Bitti mi?

NATO’nun Kuruluşu Önemi Ve Türkiye’nin NATO’ya Girişi

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ( NATO ), 04 Nisan 1948 tarihinde, 12
ülke tarafından Washington’da imzalanarak yürürlüğe girmiş ve üye ülkelerin
kendi milli meclislerinde onaylanmasından sonra da, 24 Ağustos !949’da
resmiyete kavuşmuştur. Daha sonraki yıllarda bu ittifaka 18 ülke daha katılmış
ve üye sayısı 30’a yükselmiştir. Bu ülkeler; ABD, Belçika, Birleşik Krallık (
İngiltere ), Danimarka, Fransa, Hollanda, İtalya, İzlanda, Kanada, Lüksenburg,
Norveç, Portekiz, Türkiye, Yunanistan, Almanya, İspanya, Çek Cumhuriyeti,
Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya,
Slovakya, Slovenya, Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya’dır ve
merkezi Belçika’nın başkenti Brüksel’dir. NATO, bugün dünyadaki en önemli
uluslararası kuruluşların başında geliyor. Üye ülkeler, güvenlik ve savunma
konuları üzerinde istişarelerde bulunur ve işbirliği yaparlar.

Türkiye 1950 yılında üç piyade taburu,  bir tugay ve 241. Piyade Alayı ile ve Türkiye
Büyük Millet Meclisi kararıyla, Birleşmiş Milletler komutası altında, ABD ve
Güney Kore’nin yanında Kore Savaşı’na katılıyor ve daha sonra da askeri birlik
takviyeleri yapılıyor. Türkiye’nin bu savaşa katılmasının sebebi, NATO’ya üye olarak
girebilmek ve böylece bu konudaki niyetini uluslararası kamuoyuna duyurmaktı.
Kore Savaşı’nda verilen şehitler, gaziler, yaralılar ve gösterilen kahramanlık
sayesinde Türkiye 18 Şubat 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul ediliyor ve bu
tarihten sonra Türkiye’nin makus talihi de böylece değişiyor.

                                                                                                                                                                                                                                                               
                                 NATO, düşmanca baskı, tehdit,
yayılma ve yok etme emellerine hedef olan milletlerin, Birleşmiş Milletler
Yasası’nın 51. Maddesine uygun olarak hazırladıkları ve 16 maddeden ibaret olan
bir savunma ittifakıdır. İttifak, “ kolektif savunma “ prensibi üzerine
oluşturulmuştur. NATO ittifakının temel görevi, politik ve askeri vasıtalarla
üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini sağlamaktır. NATO üyesi olan bir
devlete üye olmayan bir devlet tarafından yapılan bir saldırıda, bütün NATO
üyeleri saldırıya uğrayan devleti savunmak durumundadırlar. Türkiye’de aynı ihtiyaçla
bu ittifaka üye olarak alınmıştır. NATO ittifakı bölge barışını korumakla çok
defa başarılı da olmuştur. Bu çaba, Rusya – Ukrayna savaşında da ateşkes ve
barışın sağlanması yönünde bir ölçüde ortaya konmuştur. NATO üyeliği Türkiye
için çok önemlidir. Öte yandan Türkiye’de NATO için önemlidir. Türkiye’nin
Batılı müttefiklerine karşı kullanabileceği en önemli etkenin NATO olduğunun
bilinmesi gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Bu
bakımdan, Türkiye’nin NATO için önemi her geçen gün  daha da
artmaktadır. Bu durum, Rusya – Ukrayna savaşıyla birlikte apaçık ortaya çıkmış
bulunuyor. Türkiye NATO içindeki yerini ve varlığını hem kendi milli çıkarlarını
gözeterek, hem de müttefikleri ile ittifak dayanışması içinde olduğunu
göstererek sürdürmelidir. Ancak, Türkiye ortak savunma gayesi ile büyük
fedakarlıklara katlanmasına ve ittifakın getirdiği risklere hedef olmasına
rağmen müttefiklerinden maalesef amacına uygun karşılık görememektedir. Bu
durum, hem Türkiye’nin güvenliğini hem de NATO’nun savunma gücünü
zayıflatmaktadır. Bu itibarla Türk yetkilileri, NATO Savunma Organizasyonu’nun
Güneydoğu Kanadı’nda asli gücü oluşturan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakkı olan
desteği sağlamaları için gerekli olan çalışmaları ve uyarıları yapmaları
gerekmektedir.

Son zamanlarda Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması
veya kendi isteği ile çıkması hususunda bir takım spekülasyonlar yapılmakta. Bu
hususa son derece dikkat edilmelidir. NATO üyeliği, Türkiye’ye karşı düşmanca
tavırları ve sinsi emelleri bir noktada engellemekte ve Türkiye’nin komşuları
ve diğer ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesi için çok önemlidir. Bu bakımdan
dost-düşman iyi bilmelidir ki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ülke yararına
değildir. NATO üyeliğinin Türkiye için stratejik önemi çok büyüktür.

Rusya – Ukrayna Savaşı’nın devam ettiği bu
günlerde, NATO ittifakının önemi daha da ön plana çıkmış bulunuyor. Rusya’nın
Ukrayna’ya saldırı nedenlerinden biri de, Ukrayna’nın bu ittifaka üye olarak
girmesini engellemektir. Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’nın olası bir NATO
üyeliğinin “ Rusya’nın yanı başına füzeler yerleştirmek anlamına geleceğini ve
ülke için bir tehdit “ olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, sınırlarında NATO’ya
üye ülke istemiyor.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 17

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Eserleri-10

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Diğer Eserleri-2

 

İslâm
Mütefekkiri ve Ahlâkçısı:
1895 yılı Aralık ayı başında Tercümân-ı
Hakîkat’teki yazılarına tekrar dönen İbnülemin’in bu târihten itibâren yazı
hayatının ikinci devresi başlar. Bu devrenin ilk yazısı olarak çıkan ‘İslâmiyet, Mârifet’ başlıklı makalesi ve
bunu tâkip eden İslâm dini, medeniyeti ve ahlâkı hakkında düşüncelerini ortaya
koyan diğer yazıları İbnülemin’in İslâm dininin yüceliğini, ahlâkî, medenî ve
insanî değerleriyle anlatma ve savunma vazifesini üzerine almış bir yazar ve
mütefekkir olarak doğuşunun habercisi oldu. Başta Tercümân-ı Hakîkat olmak
üzere gazete ve dergilerde 1895’ten 1900’e kadar devam eden bu yazılarında
İbnülemin’in çıkış noktası, İslâmiyet’in terakkiye mâni olduğu yolundaki
görüşün bâtıllığını gözler önüne sermek, kendinden önceki dinlere nisbetle
medeniyete ve insanlık âlemine ne gibi değerler kazandırmış olduğunu ortaya
koymaktır.

Üzerine aldığı
bu dâvânın ilk yazısı ve öncüsü olan ‘İslâmiyet,
Mârifet
’ten başlayarak devamlı takdirle karşılanan, çeşitli okuyucu
mektupları ile tebrik edilen ve aynı zamanda devrin önde gelen İslâmî
otoritelerinin gittikçe ilgisini üzerlerinde toplayan bu yazılarda kendisini
göstermekte olan bu İslâm mütefekkiri hüviyeti, aynı zamanda onun bütün
hayatına hâkim olmuş bulunan bir İslâm ahlâkçısı olma yönünü de tam açıklığı
ile meydana çıkarmaktadır. İslâm dininin insanlığa ve medeniyete olan hizmetini
göstermek gibi bütün benliğiyle benimsediği bir dâvâda yazı yazmaları ve
efkâr-ı umûmiyeyi aydınlatmaları gereken salâhiyet sâhiplerini kendilerinden
beklenen bir gayret içinde görmediğini ifâde eden İbnülemin bu işin kendisine
bir özel vazife olarak nasıl teveccüh ettiğini şöyle anlatır: ‘Âlem-i matbûatta mesâil-i dîniyye ve
maârif-i İslâmiyye’ye dâir bir bahs-i mühim açılıp da bu yolda îrâd-ı makāle
lüzum görüldüğü zaman himmet benim gibi aceze-i ümmete kalıyor

Yerine oturmuş
bir düşünce sistemiyle İslâm dini ve medeniyetine dikkat çekici bakışlar
getiren bu yazılarında, İslâmiyet’in akıl ve bilgiye dayanan ve sâdece ona
itibar eden bir din olmak sıfatıyla İslâmiyet’in doğuşu ile gerçekliğini
yitiren kendinden önceki dinler ve o zamana kadar içinde yüzdüğü bâtıllar
arasından sıyrılarak insanlığa nasıl saâdet ve aydınlık getirdiğini anlatıp
sinesinden, ‘Eğer dünyada bir dine
bağlanacak olsaydım tereddütsüz İslâm’ı kabul ederdim
’ diyen mütefekkirler
de çıkarabilmiş olan Hıristiyan Batı’ya ve günümüz insanına dinimizi derin gerçekleriyle
öğretmenin, din ve inançları ne olursa olsun hakîkati arayanlara kılavuzluk
ederek yardımcı olmanın farz-ı ayın derecesinde bir vazife olduğu üzerinde
durur.

İbnülemin,
Kur’ân-ı Kerîm’in mevcut tefsirlerinin şimdiki asrın ihtiyacı ile mütenâsip bulunmadığını,
günümüze göre bir Türkçe tefsirin meydana getirilmesine büyük bir lüzum
olduğuna ehemmiyetle işâret ederek böyle bir tefsirin, Avrupalı
araştırmacıların İslâm âlimleri derecesinde Kur’ân-ı Kerîm’in derinliklerine
vukufları mümkün olamadığından onlara da sağlayacağı fayda dolayısıyla neticede
Avrupalıların geniş ölçüde şâhitliğini mümkün kılacağını belirtir . Bu
makalesinden dolayı hakkındaki bir tebrik yazısına verdiği cevapta yazılarının
gördüğü ilgi ve teşvikten aldığı cesaretle bundan böyle de kalemini bu yolda
kullanacağını vaad eder.

Bilhassa
ramazanlarda sıklaştırdığı bu yazı silsilesi içinde ‘İslâmiyet, Mârifet’ten başlayarak ‘Âlem-i İslâmiyyet’, ‘Dîn-i
İslâm
’, ‘Hayrü’n-nâs men yenfau’n-nâs’,
Hel yestevi’llezine ya‘lemûne vellezine
lâ ya‘lemûn
’, ‘Medeniyyet-i Sahîha’,
Bir Mektub-Fezâil-i İslâm’, ‘İslâm’, ‘Garb Mektubu’, ‘Fezâil-i
İslâmiyye ve Üç Yüz Bin Nüfusun İhtidâsı
’, ‘Şehr-i Ramazan’, ‘Aleyke’s-selâm
Ey Nebiyyü’l-verâ
’, ‘İltizâm-ı
Hasenât ve İsti‘dâ-yı Merhamet
’, ‘Nizâm-ı
İlâhiyye
’, ‘Terbiye-i Esâsiyye’,
Dîn-i Hak’ gibi makaleleri arasında
Medeniyyet-i Sahîha’ ile ‘Terbiye-i Esâsiyye’, O’nun İslâm’ın
yüceliği ve fazîletleriyle ilgili görüşlerini en toplu şekilde aksettirdikleri
kadar, uyandırdıkları büyük ilgi ve takdir dolayısıyla da özellikle
zikredilmeyi gerektirir.

İbnülemin,
Fâtih dersiâmlarından (daha sonra şeyhülislâm) Mûsâ Kâzım Efendi’ye hitâben,
O’nun ‘Medeniyyet-i Sahîha-Diyânet-i
Sahîha
’ adlı yazısı dolayısıyla yüksek makam sâhibi bir şahsiyetin emri ve
isteği üzerine kaleme aldığını bildirdiği ‘Medeniyyet-i
Sahîha
’ adlı makalesinde, Mûsâ Kâzım Efendi’nin düşüncelerine paralel
olarak kendi görüşlerini geliştirip bundan önceki yazılarında olduğu gibi
sonraki yazılarında da ifâde ettiği bir medeniyet felsefesinin esaslarını
ortaya koyar. İbnülemin burada, ‘medeniyyet-i
zâhire
’ (medeniyyet-i kâzibe) ve
medeniyyet-i sahîha’ (medeniyyet-i hakîka) yahut ‘medeniyyet-i bâtına’ olmak üzere iki
ayrı medeniyet tipinin varlığını bahis konusu etmektedir. O’na göre
medeniyyet-i zâhire, teknik ve sanayiin meydana getirdiği birtakım göz
kamaştıran görünüşleri sergiler. Ancak bu medeniyet tarzı mânevî değer ve
fazîletlerden mahrum, insanların refah ve saâdetten aynı şekilde
faydalanamadığı, bir kısmının açlıktan öldüğü veya intihar ettiği, işsizlerin
yoksulluk içinde kıvrandığı ve insanı yücelten ahlâkî değerlerin mevcut
olmayışı neticesi en başta cinâyet işlemek gibi kötü fiil ve yollara düşülen
bir sistemdir. Medeniyyet-i sahîha ise din, ahlâk, adâlet gibi üstün mânevî
değerlere sâhip, insanlara her türlü saâdet ve refahın sebep ve şartlarını
sağlamayı gaye edinmiş bir medeniyettir. Bu medeniyet, insanlara maddî ve
mânevî saâdetlerini kazandırma yolunda birbirlerine yardım ve merhamet etmek,
her hususta adâlet, başkalarının hakkını çiğnememek, kendi menfaati için umûmun
menfaatine zarar vermemek, nefsânî hazlar uğruna insanî meziyetleri fedâ
etmemek, vicdanı her şeyin üstünde bir hakem olarak kabul etmek, Allah’ın
rızâsını kazandıracak hayırlı işlerde bulunmak gibi ahlâkî güzellik ve erdemlerin
hâkim olduğu bir medeniyettir. Allah’ın emrettiklerini yerine getirmek,
menettiklerinden ise kaçınmak suretiyle kazanılan bu erdemlerin, bütün ahlâkî
güzelliklerin temeli ve kaynağı dindir. Bütün bunlar hak din sâyesinde meydana
gelir. Daha sonraki yıllarda bu konuda son hüküm olarak şöyle der: ‘Târihin kesin delillerle ortaya koyduğu ve
ispat ettiği hakîkat, beşeriyetin tekâmülü ve medeniyyet-i hakîkiyyenin vücut
buluşunun İslâmiyet’in gelişiyle mümkün olduğudur
.’

İslâm’ı esas
alan bu medeniyet görüşü etrafında toplanan diğer düşünceler de şöyledir: ‘Hak ve hakîkat ne ise onu görmek ve
göstermektir
’ diye târif ettiği mârifet onun temelini teşkil eder. İslâm
dini mârifet ve fazîlet üzerine kurulu olduğundan mârifete itibar edilmekle
dine de riâyet edilmiş olur. Buna göre insâniyet mârifet ve fazîletle kāim,
diyânet de mârifetle dâimdir. Netice itibâriyle ahlâkî erdem ve güzelliklerin
temeli dindedir. Hakikî saâdet de ahlâk güzelliğiyle kāimdir; Allah’ın rızâsı
ahlâkın güzelliğiyle kazanılabilir. Medeniyet ve ahlâkî değerler maâriften
doğmuştur. Bilgiyi, aydınlanmayı ve çalışmayı emreden İslâm, bu bakımdan
getirdiği disiplinle öbür dinlerin çok üstünde olduğu gibi insanları öğrenme ve
çalışmaya memur kılmakla hem ferdin hem toplumun refah, saâdet ve yükselme
şartlarını sağlama yolunu da açık tutmuştur. İslâm dünyasında onun doğrultusuna
girmeyenler geri kalmışlar, bilgi ve çalışmanın getireceği nimetlerden nasip
alamamışlardır. Müslüman ülkeler, İslâm’ın bu disiplinine sâdık kaldıkları
zamanlarda medeniyet ve refaha yükselmişler, onu ihmal ettiklerinde de
gerilemişlerdir. Geri kalma, yüce dinin kendisinden kaynaklanmayıp onun emir ve
hedeflerinden uzak kalmanın bir neticesidir.

İbnülemin, ‘medeniyyet-i sahîha’ diye adlandırdığı
İslâm din ve medeniyetinin bu yönüne çeşitli yazılarında sâdece temas etmekle
kalmayıp başta ‘Hayrü’n-nâs men
yenfau’n-nâs
’ olmak üzere ‘Teâvün-Tenâsur’,
İltizâm-ı Hasenât ve İstidâ-yı Merhamet’,
Vazîfe-i İnsâniyye’ gibi
makalelerinde çok daha geniş şekilde yer vermektedir. Bu düşünce sistemi
içindeki makalelerinin en hacimlisi olan ‘Terbiye-i
Esâsiyye
’de İbnülemin, medeniyet icabı diye gösteriş vesilesi olarak bir
moda hâlinde almış yürümüş yabancı mürebbiye tutma meselesini etraflı bir
tahlilden geçirerek Müslüman çocuklarının terbiyesinin Hıristiyan ülkelerinden
gelmiş kadınların eline bırakılmasındaki mahzurları ele alır. İbnülemin, sağlam
bir İslâmî terbiye görmeden çocuğu Frenk âdetlerine göre yönlendiren bir
terbiye vermenin onu bir Frenk olarak yetiştirmek demek olacağını ifâde
etmektedir. Büyük bir takdirle karşılanan makale kuvvetli bir akis uyandırmış,
zamanın tanınmış doktorlarından Necmeddin Ârif’in yanı sıra Fâik Reşad gibi
şahsiyetler yayımlandığı gazeteye tebrik yazıları göndermişlerdir.

İkinci
Meşrutiyet devrine gelindiğinde İslâmî görüş etrafında bir müddet daha devam
ettirdiği yazılarında, daha önceki düşünceleri dışında yeni bir unsur olarak
İslâmiyet’in hürriyete verdiği değer meselesinin yer aldığı görülür.
İbnülemin’in hürriyet kavramına İslâmî yönden yaptığı yorum, politik olmaktan
çok vicdanî ve ahlâkî değerlerle adâlet ve insana saygı düşüncesine
dayanmaktadır. Onun bu görüşleri, devrin diğer kalem sâhiplerinin politik
merkezli düşüncelerinden farklı ve onlardan ileri bir seviyededir.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal bu devrede İslâmî yazılarını arada Mir’ât-ı Maârif, Cerîde-i
Sûfiyye gibi dergilere de vermekle beraber özellikle Beyânülhak dergisinde,
fakat belirli bir süre için kaleme aldı. Derginin 15-38. sayıları arasında ‘Hak’, ‘Bekā Din ile Kāimdir’, ‘İdâre-i
Meşrûta
’, ‘Amel’, ‘Vazîfe-i İslâm’, ‘Mârifet-Din’, ‘İttihâd-ı
Kulûb
’, ‘Serbestî-i Mezâhib’, ‘Lâ musîbete a‘zam mine’l-cehl’, ‘Cezâ-yı Amel’, ‘Selâmet, İltizâm-ı Hakîkattedir’, ‘Ehemm-i Umûr’, ‘Hürriyyet’,
Nef‘-i Nâs’, ‘Vazîfe-i İnsâniyye’ adlı makaleleri yayımlandı.

Üstat Mahmud
Kemal Bey bu yazılarından başka 1896-1897 yılları arasında Arap edebiyatının ve
İslâmî edebiyatın Arap dili ile olan bazı klasik eserlerini tanıtmaya ve
değerlendirmeye çalıştığı gibi özellikle de Arapçadan şâhit, kültür ve edebiyat
dili olarak Arapçanın lüzumu meselesi üzerinde ehemmiyetle durmaktaydı. Böylece
bir müddet sonra başta Hacı İbrâhim Efendi ve Hüseyin Câhid (Yalçın) gibi
düşünce ve kalem erbabı arasında cereyan edecek, Arap dili ve ona bağlı
kültürün gerekliliği hususunun karşı tarafça toptan inkâr zeminine götürüleceği
bir münakaşanın kapısını bu yazılarla aralamış oluyordu. İslâm medeniyeti ve
ahlâkının yüceliği konusunda yürüttüğü husûsi vazifenin İkinci Meşrutiyet
sonrası ortaya çıkan Sırât-ı Müstakîm, İslâm Mecmuâsı gibi yayın organlarında,
İslâm ilâhiyyâtında ihtisaslaşmış ve sayıları çoğalmakta olan salâhiyetli
kalemler tarafından temsil edilmekte olduğunu gören İbnülemin, bu sahayı artık
onlara bırakarak bundan böyle kendini yazı ve fikir hayatının esas merkezi
hâline gelecek olan biyografi ve târih çalışmalarına verir.

İslâmî
konulardaki önemli yazıları ve kültürümüzün çeşitli konuları etrafında dolaşan
diğer makaleleri İbnülemin’e henüz genç yaşında iken îtibar ve şöhret sağlamıştı.
Devrin basınında, O’nun kalem kudretini tasdik eden çevrelerce daha o yıllarda
kendisinden ‘edîb-i şehîr’ unvânıyla
söz edilmekteydi. Geçmişin gazete ve dergi koleksiyonlarında dağınık vaziyette
kalmış yazılarının vaktiyle ortaya koyduğu İslâm mütefekkiri hüviyeti, daha
sonraki yıllarda öne çıkan biyografi çalışmaları dolayısıyla gölgelenip
perdelenmiş, bir devrin alkışladığı İslâmî konudaki yazılar kitap hâline
gelemediği için bir müddet sonra unutulmuştur. Memleketimizde diğer sahalarda
olduğu gibi günümüzde fikir târihiyle ilgili araştırmalarda, araya büyük zaman
mesâfesi girmiş bulunan gazete ve dergi koleksiyonlarına gidilmek yerine kolay
erişilebildiği için sâdece kitap hâlindeki hazır malzemeye müracaat olunmakla
yetinildiğinden İbnülemin’in İslâm mütefekkiri ve ahlâkçısı yönü, Türkiye’de
İslâm düşüncesi ve İslâmcılık konusunu işleyen çalışmaların meçhulü kalmıştır.
Sonraları ‘Kemâlü’l-makāl’ adı
altında bir araya getirmek istediği makalelerini bir kitap halinde yayımlamaya
imkân bulamaması, ayrıca biyografi âlimi olarak ağır basan hüviyetinin çok öne
geçmesi, o zamanki yazılarını ‘Külliyyât-ı
Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım: Dinî, İçtimaî Makaleler’
adıyla kitap hâline
getirebilmiş olan fikir yoldaşı ve ele aldıkları meselelerle aralarında
paralellikler bulunan Hüseyin Kâzım gibi onun bu çeşit araştırmalarda hak
ettiği yeri alabilmesini engellemiştir.

Hersekli
Ârif Hikmet Bey:
1839-1903 yılları arasında yaşamış divân şâiridir. Osmanlı
ülkesinin çeşitli yerlerindeki memuriyetlerinden sonra İstanbul’a yerleştiğinde
dostluğunu kazanıp kendisiyle yakın temas içine girdiği şâir Ârif Hikmet
Bey’in, esas kısmını sağlığında yazarak ölümünden yedi ay önce kendisine
gösterdiği ve kontrolünden geçirdiği hal tercümesinin, ona dâir hâtıraları ve
dostlarının ona dâir görüşlerini belirttikleri yazıları ile çok genişletilmiş
şeklidir. Ölümünden iki buçuk ay kadar sonra tamamladığı eser önce Tercümân-ı
Hakîkat’te tefrika halinde yayımlanmış, muhtelif değişikliklerle ‘Kemâlü’l-Hikmet’ adı altında kitap
olarak da basılmıştır (İstanbul 1909). Hayatını en iyi bilen ve tahkik eden bir
müellif sıfatı ile İbnülemin’in kaleminden çıkan bu eser, Hersekli Ârif Hikmet
hakkında kendisine fazla bir şey ilâve edilemeyen bir kaynak olarak değerini
günümüze kadar sürdürmüştür.

 

Kemâlü’l-kiyâse
fî Keşfi’s-Siyâse:
Siyâset ilminin bazı konularını târih felsefesinin bazı
meseleleriyle birlikte belirli bir sisteme bağlı olmaksızın işleyen 503
sayfalık bu eser beş ana bölümden meydana gelmiştir. Eski siyâsetnâmelerinkine
benzer bir ad verdiği, telifi 1906-1908 yılları arasında yayını devam etmiş
olan eserde sırasıyla târihin lüzumu ve faydası, târihî eserlerde gerçek ve
gerçek dışılık, târihte gerçek olanın gerçek olmayandan nasıl ayırt edileceği,
siyâset ilminin önde gelen konuları ve ilkeleri, devletler hukukunun bazı
meseleleri, sefirler ve bunların siyâset ve milletlerarası münasebetlerdeki rol
ve fonksiyonları, hukuk ve politika bakımından askerlik ve harp konusu gibi
meseleler işlenir. Bu bölümlerin hepsinde târihten alınmış misaller ve anekdotlara
yer verilmiştir. Her bölüm veya faslın başında ilkin Doğulu yahut Batılı
kaynaklardan seçilmiş ibâre ve paragraflar verilmekte, daha sonra bunlar
üzerinde tahlil ve yorumlar, bazan da tenkitler yürütülmektedir. Batılı
müelliflerden nakledilen parçalar esas itibâriyle bunların Türkçe’de mevcut
tercümelerine dayanır. Seçilen metinler İbn Haldûn, İbnü’l-Esîr gibi
târihçilere ve İbn Kemal, Naîmâ, Mansûrîzâde Nûri Paşa, Cevdet Paşa gibi
Osmanlı târihçileriyle Mâverdî’ninki de dâhil siyâsetnâmelere, ahlâk, politika
ve hukuk kitaplarına, askerlik ve harp sanatına dâir bâzı eserlere, Büyük
Frederic, Bismarck gibi Batılı devlet ve politika adamlarının nutuk ve
vecizelerine, zamanın fikir ve edebiyat dergileriyle günlük gazetelere, Nâmık
Kemal, Hersekli Ârif Hikmet’e ve diğer bazı edebiyatçılara kadar uzanan geniş
bir yelpaze içinden gelmektedir. Bunların esas itibâriyle harcıâlem kaynaklar
olduğunu söylemek gerekir. Kitabın muhtevaca bir bakıma Feyz-i Cevâd’ın çok
daha ileri götürülmüş ve geliştirilmiş bir şekli olduğu söylenebilir. Siyâset
ilminin ayrılmaz bir parçası ve mühim bir kaynağı olması dolayısıyla eserinde
târihin merkezî bir konumda olduğunu belirten İbnülemin, önsözden itibâren
târihçinin sorumluluğu meselesi üzerinde hassasiyetle durarak târihî gerçek
yerine yalana sapan târihçinin arkasında nasıl bir kötülük yolu bıraktığını ve
kendisinden sonrakileri aldatıp yanlış hüküm ve zanlara sevkettiğini
açıklamaktadır. Eser İbnülemin’in sosyolojik görüşleriyle birlikte târih,
politika, hukuk sahasındaki zengin birikiminin aynasıdır. Çok itinalı bir rik‘a
ile kaleme alınmış olan kitap tek yazma nüsha olarak İstanbul Üniversitesi
Kütüphânesi’nde bulunmaktadır (İbnülemin, nr. 2479).

Kemâlü’l-İsmet:
Zamanının en salâhiyetli ve en geniş bilgili biyografi otoritesi sayılan
müverrih Fındıklılı İsmet Efendi’ye dâirdir. Bu küçük risâlede, o vakitlerin
çoğu şahsiyetleri gibi kendi hal tercümesini vermekten kaçınan bu ünlü
mütehassısın esas olarak biyografi araştırmaları yolunda neler meydana
getirdiği üzerinde durulur. İbnülemin, çeşitli hâtıralarını anlattığı ve keskin
dikkatiyle onun bir portresini çizdiği bu eseri de İsmet Efendi’nin ölümünü
tâkip eden iki gün içinde yazarak 15 Aralık 1904’te tamamlamış, ancak
yayımlanması 1912’de mümkün olmuştur.

Nusret Batınca Düşman Bozulmuş!

Diller
nasıl kaybolur diye merak etmişimdir. Diller ve dillerle beraber, tabii ki
milletler. Düşünün, Sümer, Akad, Asur… Bunların hepsinin dili vardı. Büyük,
yazılı dillerdi; bürokrasilerinde de kullanılıyordu. Dünyanın merkezindeydiler,
güçlüydüler. Herhâlde önce devlet zayıfladı, sonra yenildi. Başka bir milletin
devleti, başka bir milletin dili hâkim oldu ve sonunda Bâki’nin dediği gibi,
“Bahs itmez oldı kimse, kesildi lisânları.”

 

Bâki’nin
anlattığı büyük olaylar, harpler sonunda yıkılıp göçen devletlerden, onların
dillerinden, milletlerinden bahsediyor. Medyamızın Türkçesine bakıyorum… Demek
ki bir dil, harp-darp olmadan, sırf eğitim sisteminin çöküşünden,
liyakatsizlikten de yok olup silinebiliyor. Sessizce. Sönüp gidiyor. Kendi
büyük olaylarını, harplerini, tarihini anlatamaz hâle geliyor.

 

Okumasak
da yazarız

Aşağıda
size üzülerek aktaracağım metin parçaları, 18 Mart tarihli gazetelerin çoğunda
yer alıyordu. Öğrendim ki Anadolu Ajansı geçmiş. Buyurun:

 

“Osmanlı
Devleti Çanakkale Savaşında bütün bir millet olarak destan yazdığı savaştır.”

 

 

 Efendim? Özne kim? Nesne kim? Devlet ne,
millet nerede?

 

Devam
ediyoruz:

 

“1914
yılı 3 Kasım-1915 yılı 18 Mart tarihleri arasında deniz savaşları yapılmıştır.
25 Nisan 1915-9 Ocak 1916 tarihleri arasında ise Gelibolu yarımadasında kara
savaşları olarak yapılmıştır.”

 

Bu
cümlelerle, mesela bir olimpiyatı anlatabilirsiniz. “Kayak müsabakaları falan
tarihler arasında Sarıkamış’ta yapılmıştır. Filanla falan tarihleri arasında
ise Kars ve Erzurum’da futbol oyunları olarak yapılmıştır.” Ben bunda bile,
ikinci “yapılmıştır” yerine “devam edildi” derdim ama neyse…

 

Daha
başka düşük cümleler de var. Mesela: “Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında
savaşa girmesi İngiltere, Rusya ve Fransa savaşta zayıf kalmıştır.” Buna da
olur böyle vakalar mı desek? Daha daha: 
“1. Dünya Savaşı’nın gidişatı değişmiştir. Batı ülkelerinin
beklentilerinin tersine gelişmelerle sonuçlanmıştır.” Sonuçlanan nedir acaba?
Almanya, Avusturya-Macaristan Doğulu ülkeler miydi?

 

Ders
kitaplarından alışık olduğumuz, “Vallahi ben bilmem, bana öyle dediler.” fiil
çekimi “mıştır”, “muştur”, “muşlardır” gırla… Fakat asıl vahim bölüm şimdi
geliyor:

 

Nusret
batınca düşman birlikleri bozuldu

 

“18
Mart 1915 tarihinde en güçlü saldırı yapılmıştır. Bu saldırılara karşı Osmanlı
Ordusu’nun savaş stratejisi olarak boğaza döşediği mayınlar ile düşman
donanmasında ağır kayıplar olmuştur. Donanma için büyük öneme sahil olan Nusret
Mayın Gemisi’nin batırılması ile itilaf Devletleri birlikleri bozguna
uğratılmış ve deniz saldırısından vazgeçmek zorunda kalmışlardır.”

 

Hani
nasıldı? Hazreti Musa, tam kızını kurban edecekken yerden bir keçi fışkırmıştı,
değil mi? Fıkrada bunlar düzeltilir: Musa değil İbrahim, kızını değil oğlunu;
yerden değil gökten; keçi değil koyun; fışkırmadı indi… Biz de o geleneğe
uyalım.

 

 Boğaza
mayın döşemek, hele güneş battıktan sonra Erenköy’de Karanlık Liman’a,
birbirine çelik telle bağlı yirmi altı adet mayını bırakmak strateji değildir.
Olsa olsa taktiktir. “…büyük öneme sahil olan Nusret Mayın Gemisi’nin…”
“sahil”ini olduğu gibi bırakıyorum. Çünkü haberi veren düzineyle gazetenin hiç
biri bu “sahil olan” ı, “sahip olan” yapmamış. Herhâlde, “Ne de olsa bizim
görevimiz okumak değil yazmak.” diye düşündüler.

 

Bizim
Nusret Mayın Gemisi batırılınca, İtilaf Devletleri “birlikleri” neden bozguna
uğramış? Batan gemi bizimki değil mi- size göre? Yoksa İngilizlerin de gizli
bir Nusret’i mi vardı? Hani Lozan’ın gizli maddeleri gibi?

 

Orda
okur-yazar yok mu?

Nusret
Mayın Gemisi çok şükür batmadı. Görevini kahramanca yaptı. 1962’ye kadar da
hizmet verdi, bu tarihte terhis oldu. Özel sektörde kuru yük gemisi olarak
kullanılırken 1989 yılında Mersin açıklarında bir fırtınada alabora olup battı.
Kadirşinas milletimizin kadirşinas bürokratları, tam onu çıkarıp jilet
yapacaklardı ki, milliyetçilik gibi gereksiz işlerle uğraşan bir kısım Türkler,
“Nusret Çalışma Grubu”nu kurdular, yetkilileri uyardılar. Kanaatimce uyarıdan
değil de “Rezil olmayalım.” endişesinden vazgeçildi ve gazi gemi, bugün
Tarsus’ta, sergileniyor. Bir modeli de Gelibolu’da.

 

Gazeteci
bir dostuma bu rezaleti anlattım. “Maalesef”, dedi, “AA kalitesi diye bir şey
vardı eskiden. Referanstı. Tek bir yanlış olmazdı cümlelerde. Şimdi böyle.”

 

Anadolu
Ajansı, yazı yazmayı, tarihi ve dünyayı bilmeyen, cümle kuramayan, yazıyı hiç
mi hiç yazamayan personelini, bari 18 Mart kadar önemli günlerde, yemek
hizmetlerinde falan istihdam etse. Diplomasızları almasa diyeceğim ama galiba
artık diplomanın fazla bir anlamı yok. Türkçe bilen birine kontrol ettirseler…
Hiç Türkçe bilenleri kalmadı mı? Hiç mi torpilsiz işe alınmış elemanları yok?

 

  Sümer dilini, Akad, Asur dilini bilen de
kalmamıştı o milletler silinirken. “Bahs itmez oldı kimse kesildi lisânları.”
Biz de buraya mı gidiyoruz? Allah saklasın.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 16

,Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-9

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Diğer Eserleri-1

Hulâsa-i
Zirâat
: (İstanbul 1889) Makale olarak yayımlandıktan sonra aynı yıl kitap
hâline getirilen eserde bir ülkenin kalkınmasındaki rolü üzerinde durduğu
ziraatın Türkiye’deki durumunu ele alır. Babasının Kozan mutasarrıfı iken
Çukurova’da numûne çiftliği kurarak bir pilot bölge olmak üzere uyguladığı
fennî usullerle nasıl verimli neticeler elde edildiğini açıklar.

Ravzatü’l-Kemâl:
(İstanbul 1890) Çok genç yaşta olmasına rağmen Doğu ve İslâmî kaynaklı
kültürünün zenginliğini gösteren eser deneme tarzı yazılardan meydana gelir.

Ahlâk:
(İstanbul 1890) Tercümân-ı Hakîkat ve Mürüvvet gazetelerine yazdığı makaleleri
topladığı küçük hacimli bir kitaptır.

Eser-i
Kâmil Paşa:
(İstanbul 1890) Kitapta, Yûsuf Kâmil Paşa’nın hal tercümesinin
yanı sıra (s. 7-26) resmî bazı yazıları ile elde kalan resmî, husûsi mektup ve
şiirlerinden derlenmiş örnekler yer almaktadır.

Hulâsa-i
Ticâret:
(İstanbul 1891) Önce ‘Ticâret
ve Erbâb-ı Ticâret
’ başlığı altında uzun bir makale olarak yayımlanan bu
risâlede ziraat gibi ticâretin de insanların refah ve saâdetindeki yeri ve ülke
kalkınmasındaki rolü meselesini işleyerek ticâretin memleketimizde ilerleme ve
gelişmesi hakkındaki düşünce ve tekliflerini açıklar.

Menâfiu’s-savm:
(İstanbul 1891) Orucun fazîlet ve faydalarını İslâmî ahkâma dayanarak anlatan
küçük bir risâledir.

Feyz-i
Cevâd:
İbnülemin, ilk eserleriyle târihî-biyografik çalışmalara geçiş
devresi arasında yer alan, Sadrıâzam Ahmed Cevad Paşa’ya ithafen 1894’te kaleme
aldığı, muhtevası ve kendisinin kültür birikimi bakımından ilgi çekici özelliği
olan bu eserinde onun Târîh-i Askerî-Osmanî müellifi olmak sıfatını da göz
önünde tutarak askerlik, savaş ve savaş târihiyle ilgili konulara ağırlık
vermiş, adâlet anlayışı yönünden İslâm medeniyetinin Batı’ya olan üstünlüğünü
açıklayan bir önsözden sonra ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların devletler
hukuku bakımından çözümlenmesi, savaş hukuku, harp esirlerinin hukukî ve insanî
statüsü, diplomasi, mütâreke ve sulh prensipleri gibi konularla insan saâdeti,
cihad, vatan, asker kavramları üzerinde durur. ‘Târîh-i Askerî-i Osmâniyyeye Bir Nazar’, ‘Devlet-i Osmâniyye’, ‘Osmanlı
Askeri
’ başlıklı fasılları ise esere târihî bir renk verir. Kitap
İbnülemin’in bir ‘cihâdiye’ manzumesiyle sona ermektedir. Orta boy 206 sayfalık
eserin, nefis bir ciltle özel surette hazırlatılıp İbnülemin tarafından Cevad
Paşa’ya takdim edilmiş yazma nüshası İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphânesi’ndedir.

Gülzâr-ı
Nezâir:
İbnülemin Kemal İnal, Tâhir Selâm’ın bir gazeline şâir
arkadaşlarıyla birlikte yazdığı yirmi iki nazîreyi Gülzâr-ı Nezâir adlı bir mecmûada toplamıştır. İbnülemin Mahmud
Kemal İnal’ın kendi hattıyla kaleme aldığı bu mecmûa, ‘Târihçe-i Nezâir’ başlığını taşıyan mensur bir kısımla başlar. Bu
mensur kısımda Mahmud Kemal İnal, ‘Mehmed
Tâhir Selâm Bey
’ başlığı altında şâirin kısa bir biyografisine yer verir.
Âdeta bir tezkire maddesi özelliği gösteren bu kısım, Gülzâr-ı Nezâir’i biyografik
bilgi içeren şiir mecmûaları geleneğine ilâve eder. Benzer şekilde, Osmanlı
şiir mecmûalarında da birtakım biyografik bilgilere rastlamak mümkündür. Ancak
Gülzâr-ı Nezâir’de yer alan biyografik bilgilerin gelenekteki örneklere kıyasla
daha geniş bir içeriğe sâhip olduğu görülür.

Mart 1904’de
yazılmaya başlanan ve 27 Nisan 1905 târihinde son bulan söz konusu nazîreler,
mecmûada yazılış târihlerine göre sıralanmıştır. Tâhir Selâm’ın sanatına
gösterilen derin bir saygının yansıması olarak okunabilecek bu mecmûa, Hâşim
el-Mekkî Bey, Hüseyin Hâşim Bey, Fâik Reşâd, Muallim Cûdî, Besim Bey, Ali
Emîrî, Filorinalı Nâzım, Ferîk Mustafa Hilmî Paşa, Üsküdarlı Talat Bey, Halîl
Edîb Bey, Kemâleddîn Efendi, İbn Fânî Selâhaddîn Efendi, Mahrûkizâde Cafer Bey
ve Mahmûd Fazlî Efendi’nin nazîrelerini içermektedir.

Mecmûanın
giriş kısmından öğrenildiğine göre, Hüseyin Hâşim Bey, Üsküdarlı Talat’dan
Tâhir Selâm Bey’in aşağıdaki beyitlerini duyar ve sonrasında bu beyitleri
İbnülemin’e bildirir:

Gül gibi pür-tarâvet olmuşsun

Reng ü bûdan ibâret olmuşsun

Seni ey nev-nihâl görmeyeli

Büyümüş serv-kâmet olmuşsun

İbnülemin bu
beyitleri duyunca çok beğenir. Tâhir Selâm’ın diğer şiirlerini bu derece
‘latîf’ bulmadığını söyler ve söz konusu gazelin peşine düşerek Üsküdarlı Talat
Bey’e başvurur. Üsküdarlı Talât Bey, söz konusu şiiri on beş sene önce bir
mecmûada gördüğünü, ancak o mecmûanın şu an nerede olduğunu bilmediğini söyler.
Hüseyin Hâşim Bey de söz konusu gazele ulaşmaya çalışır, ancak bir netice
alamaz. Bu durum İbnülemin’in merâkını daha da arttırır. Bu merâkı mecmûada yer
alan şu satırlarda görmek mümkündür: ‘Gül
gibi pür-tarâvet, reng ü bûdan ‘ibâret olan’ o iki beyti tekrar etdikce şevkim
gibi derdim de tazelendi. Talât’la Hâşim’den aldığım cevap derd üstüne derd
oldu
.’

Bir goncaya bir hâra nigâh eyledi bülbül

Derdi iki oldu buna âh eyledi bülbül

şarkısını önce Tâhir Bûselik makamından
terennüm etmişdim. Bilâhare makâm-ı ‘sûz-nâk’tan terennüme mecbûr oldum. Adetâ
bülbül gibi feryâd etdim. Başvurmadığım yer kalmadı. Pîç ü tâbdan, her gûşeye
şitâbdan başım döndü.

Ne çâre: ‘Bağbân bir gül için bin hâra hizmetkâr olur.’
Söz konusu gazelin tamamına ulaşmaktan ümidini kesen İbnülemin, bu iki beytin
benzerlerini yazmaya, yazdırmaya niyetlenir. Bu düşüncesini, ‘Gazelin tamamını bulmaktan me’yûs olunca
‘Letâfet-i sühanı ehl-i tab‘a söyletsek
’ me’âline göre hareket ederek
sühan-şinâsân-ı eviddâya birer nazîre söyletmeyi medâr-ı tesellî ‘addeyledim’ ifâdeleriyle dile getirir.

Bunun ardından
İbnülemin, ‘gül gibi pür-tarâvet olan o
gazel-i letâfet-engîze zakkum gibi bir nazîre-i kesâfetâmîz
’ söyleyerek bir
söz düellosu başlatır. İbnülemin’in bu nazîresi yakın çevresinde bulunan şiir
meraklısı birtakım ‘yârân-ı müzeyyen-şinâsân’ için bu söz düellosuna dâvet
niteliği taşır.

Böylelikle,
birçoğu döneminin önemli bürokratik görevlerinde bulunmuş ve aynı zamanda
şâirlikleriyle şöhret kazanmış on beş ‘yârân-ı
müzeyyen-şinâsân
’, İbnülemin’in bu çağrısına cevâben söz konusu beyitleri
tanzir eder. İbnülemin de bir ‘nazîre
derleyicisi
’ olarak söz konusu nazîreleri ‘Gülzâr-ı Nezâir’de bir araya getirir.

İbnülemin
Kemal İnal, nihâyetinde, Tâhir Selâm Bey’in söz konusu gazeline bir şekilde
ulaşır ve Son Asır Türk Şâirleri adlı tezkiresinin ‘Selâm’ maddesinde bu gazele yer verir. Bu durum, nazîrelerin
yazılma sürecinde veya tamamlanmasının ardından İbnülemin’in gazelin izlerini
tâkip etmeye devam ettiğini ve sonunda gazelin tamamına ulaşıp onu bilinçli bir
şekilde tezkiresine kaydettiğini göstermektedir. Tâhir Selâm’ın söz konusu
gazeli şöyledir:

Gül gibi pür-tarâvet olmuşsun

Reng ü bûdan ‘ibâret olmuşsun

Seni ey nev-nihâl görmeyeli

Büyümüş serv-kâmet olmuşsun 

Sende evvel yok idi bu vahşet

Şimdi âhû-tabi‘ât olmuşsun

Bir nigâh etmiyorsun uşşâka

 Hele
pek bî-mürüvvet olmuşsun   

Hâl ü kâlinden anladım ki Selâm

 Mazhar-ı feyz-i ‘izzet olmuşsun

Tâhir Selâm’ın
gazeline yazılan nazîreleri, ‘Aslına nisbet edince aralarındaki fark -mahsul-i
feyz-i kudret olan tabî‘î bir gül ile sun‘î bir gül, yâhûd bahâr-ı safâ-efrûz
ile hazân-ı hüzn-engîz- derecesinde kalır’ şeklinde değerlendiren İbnülemin,
Tâhir Selâm’ın gazeli ve nazîreler arasında şâirin sanatını yüceltici bir
ayrıma gider. Nazîrelerin içeriğine dikkat yöneltiğimizde ise, ‘rûh-ı Selâmı da
rûh-ı kelâmı da şâd eden’ bu nazîrelerin Tâhir Selâm’ın şiirinin ötesinde bir
başarıya ulaştıklarını görmek mümkündür.

Mecmûanın
giriş kısmında tahkiyeli bir anlatım sergileyen İbnülemin, söz konusu
nazîrelerin yazılma sürecine dâir bazı bilgilere de yer vermiştir. Bu bilgiler,
söz konusu nazîre mecmûasının derlenmesine ilişkin bize birtakım kayıtlar
sunar. Klasik mecmûa tertiplerinde pek görülmeyen bu detay bilgiler, mecmûa
edebiyatına yöneltilen ‘Mecmûaların
içerikleri birbirinden bağımsız olarak mı yoksa bir bütün olarak mı
tasarlanmıştır
?’ ve ‘Mecmûaların
derlenme amaçları nelerdir
?’ ile ‘Mecmûa
derleyicisi hangi ihtiyaca cevaben mecmûasını hazırlamıştır
?’ şeklindeki
sorulara da bir cevap niteliğindedir.

Nâgihan Gür: Son Dönem Osmanlı Edebiyatının Nazire
Derleyicisi:
İbnülemin Kemal İnal ve Gülzâr-ı Nezâir Adlı Mecmûası. Bilig
Mecmuası, S:  86, s: 123-147, Ankara 2018

Bir Yetimin
Sergüzeşti:
Romanla büyük hikâye arasındaki bu eserde, yetim bir çocuğun
akrabaları tarafından ellerinden her şeyi alınarak annesiyle birlikte sefâlet
içinde sürüklenirken iyilik sever bir insanın onlara sâhip çıkması ile nasıl
mesut bir hayata kavuştukları hissî sahneler içinden çok dokunaklı bir tarzda
nakledilir. Mütâlaa dergisinde 1896 Aralık sonu ile 1897 Şubat ayı arasında
tefrika edilmiştir.

Rahşan: Devrin
gözyaşı edebiyatına yeni ve çok kuvvetli bir örnek katan bu hissî roman, sâdece
zenginliğe değer veren bir anne ve babanın kızları Rahşan’ı sevdiğinden
vazgeçirtip paralı biriyle evlenmeye zorlamalarının nasıl bir son getirdiğini
çok acıklı sahneler içinden hikâye eder. İbnülemin’in kendi hayat çevresinden
bazı sahnelerin akis bulduğu eserde, Sadrıâzam Said Paşa’nın kızı ile evlenme
ümitlerinin derin bir hayal kırıklığı ile sona erişinden gelme iç sızısı
kendini hissettirmektedir. Asır gazetesinde 1897 Ağustosunda başlayıp 1898 Martına
kadar süren bir tefrika hâlinde yayımlanmıştır.

Yetîm-i
Alîl:
Merhamet duygusunu işleyen hikâyesiyle hissî eserler çizgisini devam
ettiren İbnülemin, saf Türkçe ile yazdığı eseri Resimli Gazete’de 13 Mart 1898
– 30 Haziran 1898 târihleri arasında yayımlandı.  

Âsâr-ı
Eslâf:
Eslâfın (öncekilerin) 
bıraktığı kültür mirasından ne yolda istifâde etmek gerektiği anlatılır.
Eserde yer alan makalelerin başlıkları: ‘Îzâh-ı
Maksad
’, ‘Takdir ve Beyân-ı Mütâlaa
(Nef‘î’ye dâir), ‘Ben … Dîrîğ Bedbahtım
[dekadanlıkla (aşırı derecede hissî olmakla) itham edilen Servet-i
Fünûncular’la alay tarzında], ‘Hüsn ü
Aşk’a Dâir
’, ‘Musâhabe
(Télémaque tercümeleri hakkında), ‘Âsâr-ı
Muhallede
’ ve ‘Eser-Müessir
(esas alınmak gereken şeyin eser sâhibi değil doğrudan doğruya eserin kendisi
olduğu) gibi yazılarını da beraberinde getirir.

Kâmilü’l-Kâmil:
Zeynep Kâmil Hastânesi’nin kurucusu ve 1808-1876 yılları arasında yaşayan Yusuf
Kâmil Paşa’nın hayat hikâyesini veren eser, 1905 yılı yazında tamamlandığı
halde yayımlanma fırsatı bulunamamıştır. Mahmud Kemal Beyin babası, Paşa’nın
mühürdârı idi. Eser, Sadrıâzam Yûsuf Kâmil Paşa’ya dâir o zamana kadar yazılmış
olan tek monografidir. İbnülemin, şöhretine rağmen hakkında fazla bilgi
bulunmayan Yûsuf Kâmil Paşa ile ilgili, O’na yetişmiş, O’nu tanımış olanlardan
toplamaya çalıştığı bilgileri tenkit ve kontrolden geçirerek meydana getirdiği
eserinde, bilinen resmî hal tercümesini çok aşar bir şekilde O’nun hayatını ve
icraatını değerlendirmeye, özellikle mânevî cephesini belirtmeye çalıştığını
söyler. Ailece borçlu oldukları şükran vazifesini yerine getirmek üzere kaleme
aldığını bildirdiği eser, ‘Osmanlı
Devrinde Son Sadrıâzamlar
’ isimli eserinde Yûsuf Kâmil Paşa’ya ait olan
kısmın da esasını teşkil etmekle beraber ilâve edilen arşiv vesikaları ve
sonradan görülen yeni kayıt ve bilgilerle zenginleştirilmiş ve
genişletilmiştir.

Nûrü’l-Kemâl:
Yeni Osmanlılar’dan ve ‘reji komiseri’ diye tanınan Yûsuf Paşazâde
(Menâpirzâde) Nûri Bey’e dâir, belirli kronolojik târih ve vak‘alara dayanan
biyografi tarzından çok farklı bir monografidir. Tesbit için ısrarla üzerine
düşmesine rağmen birlikte tanzim edecekleri hal tercümesine, her defasında onun
bir mâzeretle bu işi hep sonraya erteleyerek nihayet vakitsiz ölümü sonucu
erişmeye muvaffak olamayan İbnülemin, klasik mânada bir hal tercümesinin ancak
üç buçuk sayfada yer alabildiği 240 sayfalık eserinde temiz ahlâkı ve insanî
tarafları ile yücelttiği Nûri Bey’i günlük yaşayışı, ev içi hayatı, güzel
huyları, iyilik severliği ve bunların yanı sıra ihmalciliği, dağınıklığı,
unutkanlığı gibi birtakım zaafları ile anlatır. İbnülemin’in Nûri Bey’in
hâtırasını gelecek nesillere nakletmek, bu saf ve yüksek ahlâklı insanı onların
tanıyabilmesini sağlayabilmek sorumluluğunu duyarak kaleme aldığını söylediği
eserini onun ölümünün hemen ardından üç hafta gibi bir zaman içinde meydana
getirmiştir. 5 Ağustos 1906’da tamamlanan monografi, Nûri Bey hakkında bugüne
kadar tek kalmış bir eser olma değerini korumaktadır. Jurnal edilme ve basılma
korkusunun hüküm sürdüğü bir devirde yazıldığından içinde, Yeni Osmanlılar’a
dâir bir hâtırat eseri de yazmış olan Nûri Bey’in cemiyetin Avrupa’daki
faaliyeti ve orada onlarla birlikte geçen hayatıyla ilgili olarak ehemmiyetsiz
bir iki anekdottan başka bir şeye yer verilmemiştir. Monografinin İstanbul
Üniversitesi Kütüphânesi’nde İbnülemin kitapları kısmında biri babası Mehmed
Emin Paşa’nın el yazısıyla (nr. 3159), diğeri küçük kardeşi Mehmed Selim
tarafından istinsah edilmiş (nr. 3054) iki yazma nüshası vardır.

İzzü’l-Kemâl:
Memleketimizde sayıları gittikçe azalan nâmus ve fazîlet erbâbı nâdir devlet
adamlarından biri olmak sıfatıyla yazdığı, babası Mehmed Emin Paşa’nın
Bâbıâli’den elli beş yıllık dostu Ferid Paşazâde Ahmed İzzeddin’in hayat ve
şahsiyetini anlatan bu monografiyi de O’nun ölümünü tâkip eden on iki gün
içinde kaleme alarak 5 Eylül 1908’de tamamlamıştır. Şûrâ-yı Devlet Dâhiliye ve
Tanzimat Dâiresi başkanlıkları gibi mevkilerde bulunmuş olan Ahmed İzzeddin
Bey’in yüksek fazîletlerini ahlâfa göstermeyi bir vazife sayarak yazdığını
söylediği eserin İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’nde iki nüshası
bulunmaktadır.

Şeyhülislâm
Yahyâ Divanı ve Mukaddimesi:
(1918) Hiç baskısı yapılmamış olan divanın
nüsha farkları ile karşılaştırılmış metnini kazandırmasının yanı sıra,
Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi’nin hayatı ve şahsiyeti hakkında o
zamana kadar yapılmış en geniş çalışma olan altmış beş sayfalık mukaddimesi
ilgi ve takdirle karşılanmıştır. 1916’da tamamlanan karşılaştırmanın kaç nüsha
üzerinden yapıldığının belirtilmemesi, buna esas olan nüshaların neler
olduğunun gösterilmemesi bu yayının tenkide açık bir tarafıdır.

Hersekli
Ârif Hikmet Bey Divanı ve Mukaddimesi:
(1918). Bu neşir de İbnülemin’in
diğer metin neşirlerinde olduğu gibi Hersekli hakkında etraflı bir monografi
ile zenginleştirilmiştir. Bu mukaddime, evvelce kaleme aldığı
Kemâlü’l-Hikmet’in değişik bir tertiple birtakım ilâve ve çıkarmalar yapılmış
yeni bir şeklidir. Eser, Ali Emîrî çevresi tarafından divan sâhibinin
şiirlerinden bir kısmının atlanmış olduğu, biyografide olumsuz yönleri
söylenmek suretiyle Hersekli’nin hâtırasına saygısızlık gösterildiği gibi
suçlamalara hedef olur. Hersekli Ârif Hikmet’in basılmasını İbnülemin’e vasiyet
ettiği diğer eserlerini de içine alacak surette düşünülen külliyatın birinci
eseri olarak yayımlanan divandan sonrası gelmemiştir.

Leskofçalı
Galib Bey Divanı ve Mukaddimesi:
1875 yılından sonra basılmasına birkaç
defa teşebbüs olunmuşsa da gerçekleştirilememiş bulunan divanının 1917’de
tamamlanmış şâirin biyografisiyle birlikte 1919’dayayınlanmıştır. İbnülemin’in
mukaddimede yer alan bu monografisi Leskofçalı’nın üç beş satırdan ibâret hal
tercümesini yazılı ve sözlü bütün kaynakları kullanarak ortaya koyduğundan
bugüne kadar aşılamamış gibidir.

Evkāf-ı
Hümâyun Nezâretinin Târihçe-i Teşkîlâtı ve Nüzzârın Terâcim-i Ahvâli:

(1919). Evkaf müessesesini çeşitli yönlerden tetkik edip buna göre eserler
hazırlamakla görevlendirilmiş encümenlerden ‘terâcim-i ahvâl’ komisyonu başkanı
olarak aynı komisyondan Hüseyin Hüsâmeddin (Yasar) ile birlikte kaleme
almıştır. Nezâretin târihçesine dâir olan kısım (s. 4-37) Hüseyin Hüsâmeddin’e,
hal tercümeleri kısmı ise (s. 39-251) İbnülemin’e aittir. İlk nâzır el-Hâc
Yûsuf Efendi’den nâzır vekili Mûsâ Kâzım’a kadar gelen kırk sekiz evkaf
nâzırının hal tercümesini veren eser bu konuda ilk çalışma olmuştur. Kitap Nazif
Öztürk tarafından yeni harflere çevrilmiş bulunmaktadır.

Müslüman S-Plus

Sabahleyin
işe gelirken yanımda duran araçta eskiden “cemaatçi
diye”
tanıdığım birini gördüm!

Görmez olaydım!

***

Suratına
“ve dünya görüşüne” yakışmayan,  çenesine kadar inen ince çirkin bir bıyık
bırakmış ki, sormayın!

Suratı
resmen değişik bir canlı türüne dönmüş!

Eskiden
badem bıyıklıyken en azından kendisi hakkında olumsuz düşünmez!

Güler
yüzlü mütedeyyin bulur, zihniyetini sevmedim sadece!!!

***

İnanın
o suratı görünce o kadar üzüldüm, o kadar öfkelendim ki, iş yerine 10 dakika
mesafede, neler neler geçti aklımdan,
tahmin bile edemezsiniz!

Saçılımlı
yıllarda, hediye olarak yaptırdığım TÜRK BAYRAĞI şeklinde ki duvar saatini
Ülkücü okul müdürlerinin haricinde pek kimsenin almak istemediği!

Bayrağı
biz de severiz de şu aralar çok Milliyetçi
şeetmemek lazım
, vatandaşı rahatsız etmemek için eve götürdüm, deyip
makamına asamayan, ya da kendi odasına asamayıp, müdür yardımcısına yollayan
müdürler bile geldi aklımaa!!!!!!!!!!!!25ui3rt,ç3o!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!65249580ğ2p4tiwe
şıt outğgö,4ç25ö,tğc.

Bir
de çeçenlerde katıldığım Sarıkamış şehitlerini anma yürüyüşünde geçmişte
Türklüğü ağzına almayan bir müdür geçmişte Türklüğü
ağzına almayan
kendinden bi tık yüksek müdüre yan yana yürürken!

      Müdüyüm müdüyüm Tüykley öyle biy miyYetmiş
ki ömyünde hiç ata binmiş oymasa bile, ata biney binmez at ile bütünyeşiy yönü
Turana döneymiş, siz ne buyuyursunuz bu hususta diye riyakarca yalanırken duyduklarımı düşünürken!!!b7dyrt3s4c65rb87ynmıöjo321?
8098kj

 

Kardeşimin
sesi ile irkildim!

 

      Abi direksiyon yerinden çıkacak, çok
sert sürüyorsun aracı, dediğinde fark ettim direksiyonu ne kadar öfke ile
sıktığımı!

***

Cemaatçiliğin
revaçta olduğu saçılımlı yıllarda, her fırsatta Türk Bayrağı ve Türklük ile
özdeş görselleri yaşantımızda aracımızda iş yerimizde ön plana çıkartır, Ülkücü
ve Milliyetçi olduğumuzu siyasal
İslamcıların ticari ve siyasi ötekileştirmelerine rağmen sahiplenmekten
ve sergilemekten vaz geçmedik.

Yanımızdan
geçen bir arabada Türk Bayrağı ve ya Göktürkçe yazılar görünce, bizden olduğunu
anlar sevinir o zamanlar ırkçılık kabul
edilen
bozkurt selamımızı gururla verirdik birbirimize!

***

Şimdi
aynı şeyleri bazı arabalarda “bazılarının
makamında”
görünce!

Kendini
aklamaya çalışan eski bir cemaatçi ve ya dönemsel çıkarları için kullanan siyasal İslamcı olabilir düşüncesi ile,
onlar selam verse dahi almıyorum.

***

Yani
demem o ki sabah sabah soğudum BIYIKLARIMDAN!

İnsanlığımdan!

Böyle
giderse yakında kesebilirim,
bıyıklarımı!

Ya
da TOPSAKAL bırakabilirim!

Peygamber
efendimiz müşrikler kendisine benzemesin
diye
onlar saç uzatınca keser, onlar kesince uzatırmış diye duymuştum
çocukken,

O
yüzden!

***

Bazen de diyorum ki!

Yüce
Allah Kuran-ı kerimde son din İslam, son peygamber Muhammet a.s. demeseydi!

Muhtemelen
benim gibi cahil ve öfke kontrolü olmayan biri için hiç iyi olmazdı, o tür
insanlarla aynı olmamak adına sırf tepki vermek adına bile dinini değiştirenlerden olabilirdim, Allah korusun!

Dinimden
de peygamberimden de çok memnunum ama, Onlar Müslümansa!

Ben
MÜSLÜMAN S-PLUS mesela!

Bir Anlatabilsek!

     Merhum Mehmed
Kırkıncı Hoca 1970 yıllarında İstanbul’da bir meclisde sohbet etmektedir.

     Cemaat içinde
mahallî / yerli kıyafetleriyle oturan ve dersi çok dikkatli bir şekilde
dinleyen, üç tane de Bağdat’tan gelmiş Arap âlimi vardır.

     Ders sırasında
şöyle bir parça okutur:

     “ ‘İşte ey ehl-i
Kur’an (Kur’an ehli, Kur’an yolunda olan ve bu uğurda asırlarca, gâzi olmuş,
şehid düşmüş) olan şu vatanın evlâdları!                                                                                                                        

     ‘Altıyüz sene
değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in
bayraktarı (O’nun yolunda gayret sarf edeni, O’nun koruyucusu ve savunanı)
olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’an’ı ilân etmişsiniz (üç kıtaya
yaymışsınız).

     ‘Milliyetinizi
(Türk milleti olarak m. b.), Kur’an’a  ve
İslâmiyete kal’a (kale) yaptınız.

     ‘Bütün dünyayı
susturdunuz, müdhiş (dehşetli) tehacümatı (Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin
şahsında İslâm’a karşı yapılan hücum ve saldırıları. b.) def’ettiniz
(savdınız). Tâ:

     ‘Ey iman edenler!
Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah ileride (onların yerine) öyle
bir kavim getirir ki, (O) onları sever, ve (onlar da) O’nu severler; (o
bahtiyar insanlar) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı
şiddetlidirler!

     ‘Allah yolunda
cihad ederler hiçbir dil uzatanın kınamasından korkmazlar!…’ (Maide: 54,
Hayrat Neşriyat)

     ‘Âyetine güzel bir
mâsadak (mazhar) oldunuz.

     ‘Şimdi Avrupa’nın
ve firenk-meşreb (Avrupalı) münafıkların (iki yüzlülerin) desiselerine (gizli,
hile ve oyunlarına) uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak (mazhar) olmaktan
çekinmelisiniz ve korkmalısınız!’

     “Dersten sonra o
Arap âlimlerinden birisi elini kaldırdı ve güzel bir Türkçe ile:

      ‘Dinlediğim bu
ders beni konuşmaya mecbur bıraktı. Müsaade ederseniz bir şey söylemek
istiyorum’ dedi ve şunları anlattı:

      ‘Bizim ilkokul kitaplarımızda şöyle bir
hikâye anlatılır:

      ‘Annesini
kaybeden bir aslan yavrusu koyunların arasına girmiş ve koyunların sütünü
emerek büyümüş.

      ‘Zamanla kendini
koyun zannetmiş. Bir gün koyunlardan birisi aslana şöyle demiş:

      ‘Sen bizim
cinsimizden değilsin. Sen aslansın, biz koyunuz. Sen bu dağların kralısın. Son
zamanlarda bu dağlarda çakalların, ayıların sesleri fazla yükselmeye başladı,
bizi rahatsız ediyorlar. Bir kükresen de bizi bunlardan kurtarsan’ demiş.

      ‘Fakat aslan bunu
kabul etmeyerek, ‘Ben de sizin gibi koyunum’ demiş.

      ‘Koyunun
günlerce  ısrarına rağmen aslan, aslan
olduğunu bir türlü kabul etmemiş.

      ‘Nihayet bir gün
koyun, aslanı alıp bir su birikintisine götürmüş.

      ‘İkimizin de
sudaki akislerimize (yansımalarımıza) iyice bakalım. Senin yelelerin var, benim
yok. Söyle bakalım ikimiz de aynı mıyız?’ diye sormuş. Aslan, ‘Hayır değiliz’
demiş.

      ‘Sonra koyun,
‘Senin pençelerin var, bizim yok, senin dişlerinle bizim dişlerimiz bir değil.

      ‘Hatta senin
sesinle bizim seslerimiz bile farklı.

      ‘İstersen bir ben
meleyeyim, bir de sen kükre’ demiş ve önce koyun cılız bir sesle melemiş,
arkasından aslan bütün heybet ve dehşetiyle kükremiş.

      ‘Aslanın bu
kükremesini duyan çakallar yuvalarına, tilkiler deliklerine, ayılar inlerine
kaçışmışlar.’

      ‘Sonra elini
dizine vurarak:

      ‘Hocam’ dedi.

      ‘Biz şimdi size:

       (Ey Türk
milleti! m. b.): 

       KOYUN  OLMADIĞINIZI 

       HAYIRLISI  İLE BİR 
ANLATABİLSEK!’ ”