19.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 326

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 21

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

 

Hakkında Yazılanlar- 3

Mûsikî Akşamları – 1

Prof. Dr. ALÂEDDİN YAVAŞÇA

Pîrimiz,
üstadımız İbnülemin Mahmud Kemal’in aziz hâtırasını saygıyla selâmlıyorum. Altı
yüz yıl boyunca edebiyatta, mûsikîde, mîmârîde, dilde, dinde, âile yapısında;
minyatür, ebrû, tezhip gibi ince sanatlarda, çinicilikte, devlet teşkilatında
velhâsıl kültürün her dalında büyük bir zenginlik taşıyan Osmanlı Cihan
Devleti’nin kültür hazînesinin son temsilcilerinin başında İbnülemin Mahmud
Kemal’i görmekteyiz. Ali Emîrî Efendi, Necmeddin Molla, Haydar Molla gibi
değerler de yirminci yüzyıla ulaşmışlarsa da İbnülemin kadar toplumun her
katında anlaşılamamışlardı. O kültürde Fuzûlîler, Bâkîler, Nedimler, Nef’îler,
Nâbîler, Nâilîler, Şeyh Galipler şâir olarak yetişmişler; bu şâirler Hâfız
Post, Itrî, Ebû Bekir Ağa, Tab’î Mustafa Efendi, Hacı Sâdullah Ağa, Şâkir Ağa,
Küçük Mehmed Ağa, Dede Efendi, Üçüncü Selim, Tanbûrî İzak, Vardakosta Ahmed Ağa
ve benzeri büyük bestekârları şiirleriyle donatmışlardır. Ayrıca yazdıkları
gazeller, hep bu büyük bestekârlar tarafından bestelenmiştir.

Bu saydığım
kişiler, klasik Türk mûsikîmizin muharriki olmuşlardır. Bugün ise tüfek icad
oldu, mertlik bozuldu! Serbest şiir çıktı, şâir bozuldu. Arı Türkçe bu ahvale
tüy diker oldu. Yakınmayı bırakıp konumuza dönelim:

Lise ve
Üniversite talebelerinden, Üniversite hocalarına ve devletin önemli
şahsiyetlerine varıncaya kadar her kesimden insanlarla ilişki kurabilen ve
onları cezbedip şahsiyetine bağlayabilecek vasfı, İbnülemin, şahsında
taşıyordu. Âlimdi, fâzıldı, şâirdi. Devletin önemli görevlerinde bulunmuş,
Osmanlı kültürünün her dalının dile getirildiği meclislerde yer almış, yaşadığı
her günü değerlendirerek farklı bir estetik yapıya erişmiştir. İşte bu
İbnülemin Mahmud İnal; hocaların, gençlerin ve meclisine devam edebilme şansına
sâhip olabilenlerin mürşidi olmuştur.

Bakınız
zamanın şâiri Hammâmîzâde İhsan Bey, Üstad’ın saydığımız yönlerini bir kıt’a
ile nasıl dile getiriyor:

Âb-ı rûy-i fuzalâ Hazreti Mahmud Kemal

Sâhib-i hikmete atmış yine bir dürr-i semin

Ne Kemalin gibi Mahmud u mükemmel bulunur

Ne de İhsan gibi bir şâir-i Hassan âyin

Türkçeleştirelim:

Erdemlilerin
yüzünün suyu Mahmud Kemal Hazretleri hikmet ve ilim sâhiplerine yine kıymetli
bir inci atmış. Ne olgunluğu gibi övülmeye değer mükemmellik bulunur. (Ama
biraz da kendine yontuyor.) Ne de İhsan gibi güzellikleri dile getiren bir
şâir.

Kendine has
özelliklerini Süleyman Nazif-Yahya Kemal Beyatlı ikilisi bir beyti kucaklayan
mısrâlarıyla ne güzel ifâde etmişler:

Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

Hezâr gıbda o devr-i kadîm efendisine

Biliyorsunuz ‘hezar’ bin, ‘gıbda’ da imrenmek
demektir.

İçinde hem
tevâzu (alçak gönüllülük) hem de gurur taşıyan bu beyit, Efendi Hazretleri’nin
ruh hâletini sergilemektedir.

………….

İbnülemin
Mahmud Kemal, mahfûzâtını (ezberindeki bilgileri) hiçbir zaman saklamamıştır.
Özel sohbetlerinde sırası geldikçe târihe, edebiyâta ve mûsikîye âit
hâtıralarını, bilgilerini ihvâna anlatmaktan zevk duyar, hatta yaşanan zamanın
aksaklıklarını kendine has nükteleriyle hicvederdi. Meclisi âdab, erkân, ahlâk,
târih ve Osmanlı-Türk kültürünün üniversitesi mâhiyetindeydi. Orada öğrenilen
ilimleri, hiçbir üniversite eğitiminde bulmak mümkün değildi. Efendi’nin bu
paha biçilmez sohbetlerine zamanın ordinaryüs profesörleri, edipleri,
kalburüstü kişileri devam ederler ve bilmedikleri birçok konuyu ilk ağızdan
öğrenme imkânını bulurlardı.

İbnülemin,
devlet adamlarından da saygı görmüştür. Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel,
O’nu sık sık ziyâret edenlerdendir. Celâl Bayar cumhurbaşkanıyken, Efendi
Hazretleri’ni, Florya Köşkü’nde bir öğle yemeğinde ağırladı. Bu dâvet bir
maksat taşımaktaydı. Yemeğin akabinde Bayar, ‘Üstadımız, Son Sadnâzamlar adlı eserinizi tetkik ettim. Bilmediğim
birçok hususta aydınlandım. Târihe büyük bir hizmet olmuş. Sizden ricam Türkiye
Cumhuriyeti’nin başbakanları için de bir eser kaleme almayı düşünmez misiniz
?
Deyince Efendi, her zamanki muzip ve mânîdar tebessümüyle ‘Efendim, bendeniz Son Sadrıâzamlar’ı yazarken hepsini, ebâ enced
âilelerini, babalarını, dedelerini yâni âile şecerelerini de eserimde
belirttim. Başbakanları yazmaya kalkışırsam bu hususta zorlanırım. Beni bu
yaştan sonra istikametimden ayırmayınız ve ma’zûr görünüz
.’ Bu cevap
karşısında Celâl Bayar kahkahalarla gülmüş, sofradakiler de bu gülüşe iştirak
etmişler. İbnülemin de böylece bu emr-i vâkiden yakayı kurtarmıştır. Bu hâtıra,
aynı zamanda Bayar’ın tecrübeli bir devlet adamı olduğunu, yeri gelince
reddedilmeye tolerans gösterdiğini ortaya koyuyor.

Efendi’nin
kadirşinaslığını ve merâsime verdiği önemi bizzat yaşadım. Sene 1957. Efendi
zâtürre geçirmişti. Henüz nekâhat devrinde 1957’nin başında ilk muâyenehânemi
Taksim’de açtım. Rahatsızlığı dolayısıyla kendisini ziyârete gelen Taha
Toros’a, ‘Bizim Alâeddin bir muâyenehâne
açmış. Bu çocuğun bize hem riâyeti hem de hizmeti vardır. Onu tebrik etmemiz,
bizim görgümüzün iktizâsıdır. Hemen bir taksi tut, beni ona götür
.’ der.
Taha Bey, sağlığını dikkate alarak bu ziyâreti önlemeye çalışırsa da Üstad
ısrar eder ve baskıdan yeni çıkmış olan Son Hattatlar kitabını da yanına alarak
muâyenehânemi teşrif eder. Benim için büyük bir sürpriz olan bu ziyâret
karşısında sağlığı yönünden üzüldüm; fakat o büyük insanın hasta hasta beni
onurlandırması, ruhumda târifi mümkün olmayan akisler yarattı. Hele titreyen
eliyle Son Hattatlar eserini, şahsıma hediye ettiğine dâir güçlükle attığı
imza, kitaptan çok gönlümün derinliklerinde yerini buldu.

Eseri
verirken, ‘Alâüddin, bu kitabı,
kütüphânenin görünen bir yerine iliştir. Sana saâdet, hayır, sağlık ve
mesleğinde muvaffakiyet getirsin. Sen de yazmakta olduğum Hoş Sadâ için
istediğim bazı bilgileri tez günde bana getir
.’ dedi. Bu ziyâretin akabinde
prostat şikâyetiyle Ordinaryüs Profesör Doktor Kâzım İsmâil Gürkan tarafından
ameliyat edilmek üzere Cerrahpaşa’ya yatırıldığını öğrendim. Hoş Sadâ için istediği
dokümanları da hastahaneye götürdüm. Bu ziyâret kendisini son görüşüm oldu.

O’nun nasıl hâlis
bir Müslüman olduğunu gösteren bir hâtırasına da değinmek isterim. Son
Hattatlar kitabının matbaaya verilen ilk fasikülü çıkınca kitaba âit telif
hakkı olan parayı kendisine vermek isterler. Efendi Hazretleri, kitabın
baskısının tamamı bitmeden parayı alamam, vebal altına giremem diyerek reddeder
Ancak kitap basılıp satışa sunulduktan sonra telif parasını alır. Emeğinin
karşılığını, kitabı gördükten sonra kabullenir. Haramı ve helâlin dersini de bu
şekilde vermiş olur.

Bana hediye
getirdiği kitap yanımda bulunuyor. Fakat cildini güzel yapmadıkları için çok
üzüldüm. Bu, benim için çok büyük bir hâtıra. Bir de babama gönderdiği
mektuplar var. Bunların hepsi kendi elyazısı iledir. Bunları ömrümün sonuna
kadar saklayacağım.

Küçük bir
hatıramı daha sizlere anlatmak isterim:

Hayatının son
on yılında Üstad prostattan mustaripti. O sırada, Ordinaryüs Profesör Tevfik
Remzi Kazancıgil’in yanında kadın doğum asistanıydım. Kazancıgil, İbnülemin’e
bağlı olan hocalardandı. Eski asistanlarından Doktor Fürûzan Selcen hem Selcen
soyundan gelen İbnülemin’in akrabası hem de prostat rahatsızlığı için tedavide
enjekte olarak kullanılan ilâcın tatbikinde Hoca’nın görevlendirdiği bir
ağabeyimizdi. Zaman geldi, Fürûzan ihtisasını tamamladı, imtihanını verdi ve
mütehassıs olarak Ankara’ya gidip yerleşti, İbnülemin o günlerde bir pazartesi
gecesi, toplantının sonunda Hoca’ya verilmek üzere, bir tezkereyi elime
tutuşturdu. Tezkerede, ‘Fürûzân-ı bî
iz’an, mütehassıs olup gittiğine göre bizim tedâvide iğneleri kim yapacak? Bu
hususta yeni bir yapıcının tâyinini hassaten rica ederim
.’  diye yazılıydı. Klinikte tezkereyi Hoca’ya
verdim. Hoca okuduktan sonra yüzüme baktı, ‘Şu
andan itibâren İbnülemin’in iğnelerini sen yapacaksın
.’ dedi. Böylece
İbnülemin’e -pazartesi gecelerinin dışında- bana bir hizmet kapısı daha açıldı.
Uzun süre Efendi Hazretleri’nin canını yaktım. Helâli hoş olsun. Fakat o iğneye
ilk gittiğim zaman, hiç girmediğimiz bir odası vardı, solda birinci kapı; orası
çalışma odasıydı. Rahlesi vardı. (orada oturur, yazar çizerdi. Ben işte o zaman
ilk defa oraya girdim.

Bak’ dedi. ‘Sen şu kadar zamandır bana devam ediyorsun. Ama anacığım bizi öyle
yetiştirmiştir ki biz mahrem yerlerimizi öyle kolay kolay kimseye gösteremeyiz.
Bir iğnelik yer açarım, ona göre
.’ dedi. İbnülemin zâten bir deri bir kemik.
Peki Efendi Hazretleri, ona gayret
ederim
.’ dedim. ‘Uzun da sürmesin ha!’
diye hatırlatmada bulundu. Nihayet bir yer açtı; ama iyice görünmüyordu. ‘Fark edilmiyor efendim.’ dedim. ‘Sen de amma meraklıymışsın.’ diye
karşılık verdi. Açtığı küçük yeri zor buldum. İğne kemiğe saplanacak. Tuttum
bir iğnelik yerin derisini şöyle bir yukarıya kaldırdım. İyice temizledikten
sonra iğneyi batırdım. ‘Eh, elin de
hafifmiş. Artık iğnelere muntazam gel
.’ dedi.

Emri üzerine
iğnelerini yapmaya gittik. Fakat bu işler öyle kolay olmuyordu. Her gidişim
merâsime tâbiydi. ‘Olmaz, dikkat et, şunu
yap, bunu yapma
’ gibi sözlerle o zamanlar epey kahrını çektik. Allah rahmet
etsin, kolay insan değildi.

Şimdi size
meşhur ‘pazartesi geceleri‘nin
özelliklerini anlatacağım:

İbnülemin’in
evinde mûsikî iddialı değildi. Amatör bir icrâ ile haftada bir ruhları
yıkamaktan ibâretti. Topluluğun gediklileri vardı. Kapalıçarşı’dan müeddep ve
muntazam Tanbûrî Ali Efendi, dâima çini sobanın önündeki sandalyeye otururdu.
Soba deyince bir hatırayı dile getirmek istiyorum. Bizim Hakkı Süha Bey’in
evinde Salı ve Cuma günleri olmak üzere haftada iki gece fasıl meşkimiz vardı.
Fasıl hocamız Doktor Selâhaddin Tanur’du. Akort bolâhenkti. Selâhaddin Tanur
hiç transpoze çalmaz, yerinden çalar. Bütün sıkıntı okuyanların başındadır.
Hele dik perdeleri bulunan eserler bolsa fasılda hepimizin canı çıkardı. Biz
ona topuk sesi derdik. Topuğumuza basar, bağırırdık. O zamanlar gençtik. Rica
ettik Selâhaddin Hoca’dan, ne olur bir sesli… ‘Hayır efendim, tanbur söylemez.’ derdi. Çok da egoisttiler. Bu,
haftada iki gece yapılan fasıllar, ay boyunca meşk edilirdi ve fasıl ezbere
geçerdi. Ertesi ayın ilk cumartesi öğleden sonra Dr. Çörçöp Sâmi Bey’in (Sâmi
Mortan) evinde toplanılır ve devrin en üst tabakasını teşkil eden kişiler;
edipler, şâirler, mûsikîşinaslar hep oraya gelirler, faslı dinlerler. Bu, bir
nev’i imtihan olurdu. Fasıl bittikten sonra da bu zevat içerisinde faslın
tenkidi yapılırdı. Hele bunların içinde bir Muhiddiıı Erev vardı ki en
insafsızı da oydu. Kulağı duymaz. Tabiî o zaman böyle cihazlar falan da yok.
Keçiboynuzu gibi bir âlet vardı. Onu kulağına geçirir, onunla eğilir, meselâ
tanbur taksimi ise tamburun üzerine eğilir, onunla takip eder ve ‘Vallâhi bugünkü taksimde sen şu makamdan şu
makama geçerken damdan düşer gibi oldu. Hiç de beğenmedim ben bunu
’ derdi.
Meselâ, öyle tenkid ederlerdi

İşte böyle bir
faslın icrâsı esnasında Sâmi Bey’in evine gittim Kapıyı çaldım. Baktım, kimse
yok. Aylardan Haziran. Yanında embesil bir kadın vardı, kapıyı o açtı. Aileden
gelme bu kadını hizmet maksadıyla tutuyordu. Kadın, ‘Doktor bey çokhasta, yukarı katta yatıyor.’ dedi. Ben tabiî gireyim
mi girmeyeyim mi diye tereddin ettim. Yukarıdan bir ses, ‘Yavaşça ise gelsin!’ dedi. Çıktım, baktım çok rahatsız. Arkasında
destekle oturuyor. Zor teneffüs ediyor. Yüz ve dudaklarda morarma var. Tam o
sırada kapı çalındı. İbnülemin geldi. O da tabîî durumu öğrendi ve dönmek
isledi Ben hemen indim, ‘Efendi
Hazretleri, bulaşıcı hiçbir hastalık yok
’ dedim. ‘Bulaşmaz değil mi?’ diye sordu. ‘Zâtürre galiba’ cevabını verdim. ‘Sizi görmek, helâlleşmek istiyor.’ dedim. ‘Pekâlâ’ deyince koluna girip yukarı çıkardım. Odaya girip kapının
yanında oturduk. Helâlleşildi. O günkü ziyâretimizi yapmış olduk. O gün bizim
fasıllar orada bitmiş oldu.

Ayrılırken
Efendi’yi ben götüreceğim. Tramvaya bindik. ‘Yâhu Alâüddin, bu soğuk algınlığından mı olur?’ sorusunu
yöneltince, ‘Vallahî öyle söyleyenler de
var
.’ dedim. O zaman, ‘Demek ki
Haziran sıcağının içinde bir soğuk damarı var
.’ dedi. ‘Evet efendim.’ dedim. Ben O’nu evine bıraktıktan sonra Pazartesi
yine gittik. Bir de baktık ki Haziran sıcağında soba yanıyor. ‘Kuzum, evlâdım, sobaya bir odun daha atıver.’
dedi. Canımız çıktı, hepimiz sıcaktan kan ter içinde kaldık. O’nun soğuktan çok
korktuğunu, sağlığına hayli önem verdiğini orada bir kere daha müşâhede ettik.

***

İbnülemin’in
acayip bir kıyâfeti vardı. Başındaki fötr şapkaya, şapka demeye kimsenin dili
varmazdı. Kenarı bir parmak kalınlığındaydı. Onu kafasına geçirir, harmaniye
giyer, bir şey daha sarardı. Hele kışın hacı kurt gibi sadece iki gözü
görünürdü. Tabiî ki bu hâliyle herkesin dikkatini çekiyordu. ‘Tüh tüh tüh… Görüyor musun, bütün kadınlar
bana bakıyor. Herkesin gözü üstümde, nazarları değecek
.’ derdi. O
tramvaydan ininceye kadar canım çıktı. Neyse, inip kendisini götürdük. Efendim
işte böyle, kendisi soğuktan korkardı, nazardan çekinirdi. Ama o bütün bunlara
rağmen öyle bir behre sâhibiydi ki hepimizi kendisine bağlamayı bilmişti.

Şimdi bakınız,
bir hatıraya girdiğimizde neler çıktı. Bütün bunlar, kapıdan girildiğinde solda
bulunan çini sobadan çıktı.

Biz yine oraya
gelenlerin isimlerini saymaya devam edelim:

Soba ile
pencerenin arasında mühendislikten mütekâit (emekli) ûdî Ethem Bey, O’nun hemen
yanında pencere önünde albaylıktan emekli Kemanî Alâüddin Bey, yanında Necâti
Başara, başköşede kitâbiyatçı Pertevpaşazâde Nûrullah Bey, ortaya doğru kavisli
olarak konmuş sandalyede albay mütekaidi hânende Hulûsi Bey, ben ve Ârif Sâmi
Toker fasıl kadrosunu tamamlardık. Bu kadroya bâzen fevkalâdeden Süleyman
Erguner, Halûk Recâî, Cevdet Çağla, Hüsnü Coşar, bâzen de Beşiktaş grubu
Tanbûrî Dr. Selâhattin Tanur, Neyzen Hakkı Sühâ Gezgin katılırlardı. Pazartesi
geceleri muntazaman Bakırcılar’da Mühürdar Emin Paşa’nın konağında yapılan
toplantıların belirli bir programı vardı. Konağa küçük bir bahçe kapısından
girilir ve hemen camekânlı ikinci bir kapıyla tahta merdivene vâsıl olunur. Her
basamağından mâziye âit sesler gelen merdivenden çıkıldıktan sonra, ikinci
kattaki kapıdan salona girilir. Salonda soldan birinci kapı Üstad’ın çalışma ve
oturma odası, ikinci kapı büyükçe bir misafir odası, sağ tarafta yatak odası,
mutfak ve banyoya açılan kapılar var. Salonun ortasında uzun bir masa portmanto
vazifesi görüyor. Gelenler paltolarını ve pardesülerini; şapkalarını,
çantalarını, sâzendeler saz kutularını bu masanın üzerine gelişi güzel
serpiştirirler. Kalabalık olduğu geceler, masanın ne hâle geldiğini varın siz
tahayyül edin. (Devam
edecek)

24 Nisan Bahanesi İle TBMM’ye Sunulan İhanet Kanunu Teklifi!

“Türkiye’ye ömür biçen HDP’li
Ömer Öcalan’dan sonra Garo Paylan’da sözde soykırımın tanınması için TBMM’ye
kanun teklifi vermiştir. Bu ne hadsizliktir?

 

Uyarıyoruz! TBMM Başkanlığı
sözde soykırım tanısın diye kanun teklifini kabul edemez…

 

Türk Milletini tarih önünde
mahkûm etmek istediği çok açık olan art niyetli böyle bir kanun teklifi TBMM
arşivlerine bile girmemelidir.

 

Uyan Türk uyan!”

 

Bugün 24 Nisan, Ermeni Meselesi ile ilgili bazı şeyleri yeniden
hatırlamanın zorunlu olduğuna inanıyorum”

 

Türklerin memleketi Türkiye’de ve diğer Türk yurtlarında, Türk
Milletinin karşı karşıya olduğu önemli meseleleri vardır. Bunlar hem sayıca çok
hem de büyük yoğunluklarda olduğu için başımızı kaldırıp nefes almamız pek
mümkün değildir. Zaten öyle olması da istenilmektedir…

 

Bu önemli meseleler, Atatürk’ün 1919’da dediklerinden anladığımız
üzere; zamanın kapitalist, emperyalistleri ile günümüz küreselcilerinin, isteği
ve ısrarı üzerine, devamlı olarak önümüze getirilmektedir. Bunlardan biri de;
Ermenilerle yaratılmış olan sorundur.

 

Ancak bu meselelerin, Türk Milletine karşı bir koz olarak
kullanılmasının en önemli sebebi, Türk topraklarına el konulmak istenmesidir.
Bu nedenle, sorunlar önümüze, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum vs. gibi adlandırılan
meselelerle getirilmektedir.

 

Küresel güçlerin arkasındaki Haçlı zihniyetinin, Türklere karşı
Hristiyan ve Müslüman olsa da etnik azınlıkları kullanma arzusu, yüzyıllardır
hep ete kemiğe bürünmüştür.

 

Ermeniler, Türklerin zaafiyete dönüşmüş olan güven duygusu hakkında,
şu kanaate sahiptirler: “Türklerin güven
ve iyiniyetini bir kez bile kazanacak olursan, onlar sana tüm varlığıyla
bağlanır. Çünkü onlarda değer verme gücü vardır.”

 

Aslında bu güzel değer; günümüzdeki gelişmelere de bakacak olursak,
Türk Milleti aleyhine ağır sonuçlar doğurmaya devam etmektedir.

 

Türk yurdunda yaşayan Ermeniler, ülkeye bağlılıklarını yaptıkları
işlerle gösterip ve kendilerine verilen işleri başarı ile bitirince, Osmanlı –
Türk Devleti bu sadık vatandaşlarını sevmiş ve onları diğer tebasından daha çok
kayırmıştır. Ermenilerde bu güveni Türklerin aleyhine kullanmıştır.

 

Tarihte yaşanmış birçok olay, bir Türk devleti olan Osmanlı’nın ve
hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin; meselenin önemini kavrayamadığını bize
gösteriyor. Böyle olunca, sıradan vatandaşında meseleyi anlaması ve tedbir
alması imkânsızlaşmış oluyor.

 

Rahmetli büyükelçi Gündüz Aktan “Açık
Kriptolar”
adlı kitabında, 1973 yılında ABD’nin Los Angeles şehrinde, Asala
Ermeni Terör Örgütü’nün eylemleri başlayıncaya ve bu olayda, Dışişleri
Bakanlığından oda arkadaşı Bahadır Demir şehit oluncaya kadar, Mülkiye mezunu
olmasına ve on yıllık bakanlık tecrübesine rağmen, Ermeni meselesinden haberdar
olmadığını ifade eder. Keza bu konuda çalışan Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’da “Bu tarihe değin, Türkiye’nin Ermeni
Sorunu’na ilişkin ne kapsamlı bir bilgisi, ne de buna bağlı bir çalışması
vardır.”
demektedir. Bu durum aslında, Türk tarafının içinde bulunduğu
durumun bir özetidir!.

 

Türkiye’de bugün, bütün rahatsızlıklara rağmen nispi bir huzur ve
güven ortamı varsa, bu yakın geçmişte taraflara bedeli acı ile ödetilmiş tehcir
ve göçler nedeni iledir.

 

Açık konuşalım; bugün PKK terörünün arkasında bile Ermeniliğini
korumuş ve kendini gizlemişlerin yoğun bir desteği vardır. Suriye ve Irak’ta
yaşayan Ermenilerin, PKK saflarında Türkiye’ye ve Türk Milletine karşı adına “terör” dediğimiz bir intikam savaşı
yürüttüğü aşikârdır. Buna Rusların desteği ve ABD, İngiltere, AB’nin suskunluğu
ile gerçekleşen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin işgali ve Hocalı
Soykırımı’nı da ekleyebiliriz.

 

Gelişmelere Türk Milleti açısından bakarsak, Osmanlı – Türk Devleti;
ülkesine ihanet eden ve küresel güçlerce kullanılan Ermenileri tehcir etmede,
vatandaşlarının can, mal ve namus güvenliği ile devletinin bekasını korumak
açısından son derece haklıdır. Bir devlet niçin böyle bir tedbir aldı diye
suçlanamaz… Anlaşılan odur ki; Ermenilerin ve destekçilerinin yaptıklarından
sonra elde kalan tek çare, “tehcir”
olmuştur.

 

Ama bugün bu tehcir kararı ve tehcir sırasında meydana gelen olaylar,
küresel güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından gündeme oturtulup bir “soykırım yalanı” anlatılırken,
nedense Ermeni vatandaşların ihanetinden ve Türk Milletinin başına gelenlerden
zerrece bahsedilmemektedir.

 

2015’te, 100. yılı gelen “Ermeni
Tehciri”
diğer tarihsel olaylar bilinmeden ve anlaşılmadan tek başına
değerlendirilemez. 1915 yılından önce “93
Harbi”
denilen Osmanlı – Rus Savaşı’nda Müslüman Türklerin başına gelenler,
Girit’teki katliamlar, 1912 Balkan Savaşı’nın Türk soykırımı ve sürgün
niteliğindeki göçleri ve de diğerleri hep bir bütünün parçalarıdır.

 

Günümüze de yansıyan “Ermeni
Meselesi”
1915’ten önce, 1878 Berlin Kongresi’nde de vardır. Buradan da
anlıyoruz ki; bu sorun Osmanlı – Türk İmparatorluğu içindeki diğer ayrılıkçı
eylemlerle, aynı özelliği taşıyan ve her aşamada çeşitli kimliklere bürünen
dönemsel olaylar bütününün bir parçasıdır. Hatırlayalım ki; 1915 Ermeni
Tehciri’nden sonra, İngiliz ve ABD desteğiyle başlayan Yunan İşgali ile Rum
tebanın ihaneti ve “Mübadele” ile
sonuçlanan bir süreç daha vardır. Mübadele de en az tehcir kadar taraflara acı
ve gözyaşı getirmiştir. Ama her nedense daha iş bir “Rum Meselesi” noktasına getirilememiştir. Her halde onunda Türk
devletine ve Türk Milletine karşı bir kullanım zamanı vardır!

 

Türk Milletinin, pek fazla haberdar olmadığı ve halen yeterince
önemsemediği bu “Ermeni Meselemiz”;
daha 19. yüzyılda ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin gündemindedir.
Ermeni Meselemiz, batının gündemine girdiği dönemde, günümüz Ortadoğu’suna ve
kısmende Güney Kafkasya’ya resmen egemen olan Osmanlı – Türk İmparatorluğu
topraklarında, bir pazar aranmasının ön yatırımı olarak nitelenmelidir. Halen
Türkiye Cumhuriyeti toprakları, bu ülkeler için değişik nedenlerle çok
değerlidir ve öyleyse “Ermeni Sorunu”
sürdürülmelidir… Yapılanda bundan ibarettir.

 

Günümüzde “Ermeni Meselemiz”;
uluslararası kamuoyu ile siyasal hesaplar güden ABD ve AB’li odaklarca,
Türkiye’yi aşağılamak ve milli gururumuzu rencide etmek üzere kullanılmaktadır.

 

Bunun için değişik ülkelerin meclislerinde “sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasa”lar kabul edilmekte ve
bunları inkar edenleri hapis etmek gibi hukuki komiklikler icat edilmektedir.

 

Bizim Türk Milleti olarak bilmemiz icap eden şey şudur: Ermeni
Meselemiz, PKK terörü ve bölücülükten, Kıbrıs Sorunundan, Türk – Yunan
tartışmalarından, Lazca ve Çerkezce eğitimden, Süryanilerin şikâyetleri ile
bunlara benzer şeylerden ayrı düşünülemez. Ve bu konular sadece müsvedde
aydınların insafına bırakılamaz. Türk Milletinin her bir ferdi bunları bilmeli
ve anlamalıdır. Çünkü Türkiye’de yürütülen ve kara propaganda ile desteklenen
zihin ve algı operasyonlarının, bu meselelerle derin ilişkileri vardır. Türk
Milleti; 1915 – 2015 denilerek bir yüzyıl kavşağında, önüne getirilecek yapay
bir sıkıntıya, şimdiden hazırlanmalı ve tedbir almalıdır.

HDP ve Garo Paylan Hakkında.

Ta ki bu yıla kadar, “her sorulduğunda” HDP’nin
kapatılması ile ilgili görüşlerim merak edildiğinde!

 

HDP nin kapatılmasının yanlış olacağını, bu coğrafyada hep
birlikte yaşayabilmeniz için herkesin kendisini rahatça ifade etmesinin faydalı
olacağını,

 

Bize göre marjinal aşırı ya da terör örgütleri ile aralarına
mesafe koymak istemeyen siyasetçiler olsalar bile, toplumumuzun önemli bir
kesiminden oy aldıkları için siyaset yapamamalarının daha yanlış olacağını
beyan eder.

 

Her ne sıkıntı yaşarsak yaşayalım, sorunun Türkiye Büyük
Millet meclisi’nde çözülmesinin, siyasi yolların kapatılmamasının gerekliliğini
savunurdum!

 

Bu duygunun ben de oluşmasında, sosyal hayat içerisinde
ticari hayat içerisinde tanıdığım ülkesine bağlı, vergisinj veren, askerlik
görevini layıkıyla yapmış, yıkıcı bölücü görüşleri olmayan toplumumuzun
değerleri ve milli yapısıyla sorunu olmayan ancak “yasal hakkı olan”
kendince gerekçelerle tercihini HDP den yana kullanan ve seçmeni olan
vatandaşlarımızı tanımış olmam ve bu sayının çokluğudur.

 

Yani, bilinçaltımda HDP’nin siyaset yapmaya devam etmesi
fikrimin oluşmasının nedeni HDP li siyasetçilerin toplumumuzun birlik ve
beraberliğine katkı sağlayacağına olan umudum değil!

Seçmenlerin tercihlerine duyduğum saygıdandır.

 

Ve hala bu coğrafyada huzur içerisinde yaşamanın en önemli
yolu birbirimize ve tercihlerimize duymamız gereken saygıdır diye düşünüyorum.

 

Ancak; Ben ve benim gibi pek çok kişi böyle düşünürken!

 

Özellikle son yıllarda çok iyi anladım ve anladık ki, HDP
milletvekillerinin böyle bir derdi yok.

 

Onlar söyledikleri gibi gerçekten huzur ve barış
istemiyorlar!

İstiyoruz diyorlar! Ama gerçekte istemiyorlar.

 

Sürekli gerilim istiyorlar, sürekli kavga istiyorlar,
sürekli çatışma istiyorlar, bunun için her şeyi yapıyor, her yolu deniyor, her
yarayı kaşıyorlar.

 

Seçmenleri böyle bir şey istemediğine göre, demek ki bunu
onlardan başka birileri istiyorlar.

 

Yani sonuç olarak şuna net olarak kanaat getirdim ki,
katranı kaynatınca şeker olmuyor!

 

Ve ülkemiz üzerinde oynanan proje çok büyük!

 

***

 

Adının anlamı da Ermenice olan “Garo” Paylan’dan
da başka bir şey beklenemezdi zaten.

 

**”

 

Garo Paylan da vereceği o malum önergenin işe yaramayacağını
biliyordu!

Biliyordu ama!

 

Demek ki, bir yerlere mesaj vermek dış mihraklı birilerini
mutlu etmek, dikkat çekmek, gündem oluşturmak gerekiyordu!

 

Belki de kendisine verilen toplumun sinir uçlarına dokunma
görevini yerine getirmek istiyordu!

 

Yazık, gerçekten çok yazık, ağız tadı ile birlikte huzur
içerisinde yaşayamadığımız her güne yazık.

 

***

 

Nihayetinde herkes aslına çekiyor.

 

Evet Garo Paylan siyaset yapsın yapsın ama!

 

Mümkünse artık Türkiye’de değil!

 

Madem ermeni kökenli bir milletvekili, madem ermeni
meseleleri onun için çok önemli o zaman, yapacağı en doğru şey gidip Ermenistan’da
siyaset yapması ve Ermenistan’da hali hazırda yaşayan Ermenilerin daha müreffeh
yaşaması için çalışması.

 

Ölen Ermenileri umursadığı kadar yaşayanları dirileri de
umursamalı!

 

Ya da ermeni sevici Fransa’da ideolojik faaliyetlerine devam
etmeli!

 

Mümkünse Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde değil.

 

***

 

Siyasi partilerin kapatılmasına siyasi yolların tükenmesine
karşı olan birisi olarak söylemek isterim ki.

 

Bence HDP li milletvekilleri, HDP seçmeni nin gücü ile
bugüne kadar doğru ve faydalı bir şey yapmadılar,

 

AK Parti hükümetinin toplumun çok önemli bir kesiminin karşı
çıkmasına rağmen uzun yıllar sürdürdüğü açılım sürecinde bile, terörün bitmesi
için atılan tüm adımları, terör örgütü ile birlikte kötüye kullandılar.

 

Sonuç olarak geldiğimiz noktada. Toplumumuzun terör ve geçim
sorunundan başka bir sorunu olmadığını, olayların diğer boyutlarının ideolojik
ve dış mihraklı olduğunu, küresel güçlerin ülkeleri dizayn etme oyunlarının bir
parçası olduğunu, bu coğrafyada birkaç yüzyıldır kaşınan kapanması istenmeyen
bir yara ve bir proje olduğunu hepimiz çok iyi anladık.

 

Bugün gelinen noktada HDP nin siyaset yapmasının artık
toplumu daha fazla ayrıştıracağını, çok önemli bir bölümü Kürt kökenli olmayan
siyasetçilerle bir yere varamayacağını düşünüyor.

 

Öncelikle Garo Paylan’ın dokunulmazlığını kaldırarak,
yapmaya çalıştığı provokatif hamlenin yasalar çerçevesinde cezalandırılmasını
ve ardından partisinin kapatılmasının görüşülmesinin ihtiyaç olduğunu
düşünüyorum.

 

Herkes konuşsun konuşsun da biraz da faydalı şeyler
konuşsun!

 

Neymiş ermeni soy kırımı olmuş da tanınmalıymış, bunu da
utanmadan, yüzbinlerce Ermeni’nin 1. Sınıf vatandaş, yüzbinlerce Ermeni’nin de
kaçak olarak sınır dışı edilmeden rahat rahat çalışabildiği, hatta Milletvekili
olabildiği, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Meclisinden istiyor!

 

Sen git önce Ermenistan’da bak bakayım 1 tane Türk
vatandaşına 1 tane Azerbaycan vatandaşına tahammül ediliyor mu!

 

Tabii derdi oysa!

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 20

0

 

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Hakkında Yazılanlar-2

İbnülemin Mahmud Kemal’e Dâir-2

Prof. Dr. AHMET HAMDİ TANPINAR                                                                                           
(Devamı)

Bununla
beraber, acaip şekilde bir görme kudreti olan adamdı. Her şeyi demiyeceğim,
fakat aksayanı, bütün vuzuhu ve teferruatıyla görmekten ve göstermekten zevk
alırdı. Bu kendi üstüne hiç çevrilmeyen, dâimâ dışarda, dâima başkalarının
üstüne dikilmiş gözün, belki tek kusuru yalnız teferruatta kalması ve asıl
terbiyesini yerli halk eğlencelerinde ve biraz da eski müverrihlerimizde
yapmasıydı. Medresetül-hattâtîn’in ‘Son
Hattatlar
’ın mukaddimesinde anlattığı açılış merâsiminden başlayarak Son
Asır Türk Şâirleri’nde birçok tanıdıkları için yazdığı şeyler, Ali Emirî’nin
ölüm döşeğinde yattığı oda, Sait Paşa’nın o kadar dolambaçlı yollardan
hikâyesine geldiği son çocuğu, Paşa’nın ‘hastayım!’
diye yataktan çıkmayışları, edebiyatımızdaki benzerlerini geçen şeylerdir.
Bunlar tek başlarına alınırsa sâhibini çok daha başka ışıkta gösterebilirler.
Hâlbuki bunun yanında, bir türlü kendisini anlatamıyan bir geçmiş zaman şâiri
vardı. Bu İstanbul efendisi, hayatımızın kırk elli sene içinde nasıl altüst
olduğunu, çerçevelerini nasıl kay-bettiğini ve çöktüğünü görmüştü. Gençliğinde
zengin, mâmur, ağzına kadar dolu gördüğü konakların hepsi yanmış, yıkılmış,
insanları dağılmış, arsaları kaybolmuştu. Bunlar hepimizin bildiği ve az çok
duyduğu şeylerdi. Fakat İbnülemin Mahmud Kemal Bey, onları yalnız hatırlamakla
kalmıyor, garip ve dokunaklı bir şekilde kendisini onların ayakta kalmış tek
parçası, hakîki vârisi zannediyordu. İşte tezkireciyi, Fatin Efendi’nin, Esat
Efendi’nin, Âli’nin ve Müstakimzâde’nin halefini, yazı yazmayı Flaubert’in
Bouvard et Pecuchet’sini hatırlatacak derecede ömrünün tek işi yapan adamı bu
terkipten kalanları behemehal kurtarmağa götüren yahut daha iyisi bu işte o
kadar kırbaçlayan şey. Bir eser, bir isim, bir müşâhede, yıkılanın bir zerresi,
ne olursa olsun o dâimâ bir şeyler kurtarmağa mecburdu. Son Hattatlar’da bazan
yalnızca bir ismi anmak ona yetiyordu. Son Asır Türk Şâirleri’nin anketi abese
kadar gider. Ömründe tek manzume, hattâ tek mısra yazmış insanların hepsi, bu
acaip ‘sormagir’ mahallesindedir. Çünkü muharrir için kurtardığı şeylerin
kıymetli olması behemehâl şart değildi. Kurtarılmış olmaları mühimdi. Bu O’nun
ekonomisi, en aziz şeylerini alan zaman uçurumuna açtığı mücâdele, hattâ
zaferiydi. Bu arada bazıları kendisini asıl zamanına götürse ne mutlu! O zaman
İbnülemin Mahmud Kemal Bey de mevzuunun verdiği imkânla değişir, üslûbu
tatlılaşırdı. O zaman bugünün hayatiyle birkaç dosttan başka bağı olmayan adam
asıl hayatını yaşadığı zamana kavuşuyor, kaybolmuş saadetler, başta baba evi,
annesi, kardeşleri ve dost muhitleri, Kâmil Paşa konağı hepsi birden eski
revnakı ile yaşamağa başlıyordu. Fakat onların yanı başlarında uğradığı
ihmaller, bir türlü yemediği itiyadları için mâruz kaldığı tenkidler,
istihfaflar, eskiliğinin, muasır olamayışının verdiği küçüklük duyguları, şahsî
meziyetlerinin mensup olduğu âlemle beraber inkâr edilmesinden duyduğu
acılıklar, hattâ şu veya bu sebeplerle evsiz, çoluksuz çocuksuz kalışı vardı.
Bu sefer büyük hınçların devri başlıyordu: ‘Onlar
muvaffak olamadılar, ben muvaffak oldum. Son sözü ben söylüyorum. İşte ben
onların hakkında hüküm vereceğim
.’ Ve bu son sözü söylemek fırsatını bu
dindar adam, kaderin kendisine bahşettiği büyük bir imtiyaz addediyordu. Ve
mâdemki son sözü o söylüyordu, imkânlar müsaade ettiği müddetçe söyliyecekti.
İşte İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in arkasında çalışan karışık cihaz…

Bu hayatta ve
eserde dâimâ mühim bir yeri vardı. Onun gibi kat kat olan bir insanı, bir daha
görebilir miyiz bilmem? Eserlerinin doğrudan doğruya devâmı olduğu tezkirecilerden,
şahsî şahâdete fazla ehemmiyet veren ve târihi canlı bir misâl üzerinde, bir
politika ve ahlâk dersi addeden eski vak’a nüvislere, üslûbunun bir tarafını,
hiç olmazsa hicvinin ve nüktesinin bâzı çizgilerini, konuşmasının
perdesizliğini aldığı muhakkak olan yerli temaşa oyunlarına, belki de Hüseyin
Rahmi romanına, tanıdığı vezirlerden sevdiği, ezberinde olan mısralarını her
vesile ile değiştirerek tekrarladığı şâirlere kadar, gençliğinde her
rastgeldiğinin onda hâfızası vardı.

Yusuf Kâmil,
Mehmet Sait, Sait Halim Paşalar bu örneklerin şahsî hayat plânında en önde
gelenleri idi. Hâtıralarının ocağında babası için birincisinin diğer nüshası
olan bir çevre doğmuştu. Kendisi ise benzetişi çok ilerilere, mukaddese kadar
götürdüğü bu iki insanın bir muhassılası (meydana getiren, hâsıl eden) olmak
istedi. Belki de arada ilk devirlerinde tanıdığı ve tesiri altında kaldığı bir
şeyh (Nakşibendiliğin Hâlidiye kolundandı ve etrafında bulunanların bir kısmı
gavsiliğine (önde gelenlerden olduğuna) inanırlardı. Bu tesirlerin, ilk
kademede mâruzu olan, o kadar çok sevdiği ve her eserinde o kadar hüzünle
bahsettiği kardeşi Tevfik Bey vardı.  

Yazısında,
konuşmasında, her pazartesi gecesi evinde yaptığı ve behemehal gelmemizi
istediği mûsikî toplantılarında O’nu hep yekûnu olduğu bu kalabalıkla berâber
görürdük. Yusuf Kâmil Paşa’nın, Sait Halim Paşa’nın konaklarında, servet ve
debdebece onlardan kıyas edilemiyecek derecede geride olan -fakat mânen onlara
çok üstün addettiği- babasının evinde olduğu gibi mûsikîmizin büyük şöhretlerini
bu gecelere getirmesi kendisi için imkânsızdı. Fakat çocukluğunu büyülemiş olan
bu âlemlerin teşrifat ve âdabını elindeki imkânlarla tekrardan kimse kendisini
men edemezdi. Bu gecelerde kırmızı kadife kanapenin her zaman oturduğu
köşesinde, bütün ömrünce üstüne eğildiği gazete koleksiyonlarının rengini
bağlamış çehresi, zayıf vücudu o eski vezir edâsı nerden ve nasıl buluyordu,
bunu izah edemem. Fakat etrafında, devletin her şey olduğu ve tek bir mansapta
(makamda) devirlerin hürmet ve riâyetini kurmağa çalıştığı muhakkaktı. Yazık ki
öbür İbnülemin Mahmud Kemal, her lâhza canı sıkılan, etrafını azarlarken, şaka
ve lâtife ederken asıl hayatını yaşadığını zanneden adam, bütün bu örneklerin
tabakasını birdenbire yırtar, dışardan görülen bir dikkatle her şeyi altüst
ederdi. Öyle ki tesadüfen en güzel çalınan veya söylenen en mühim eserin
ortasında bile ev sâhibinin âdetâ sinsince müdâhalesi ile kışkırttığı
kahkahalar, onlara cevap veren ve onları azdıran hiddetler başlardı. Asıl
garibi, kendi oyununa ara sıra, kendisinin de mağlup olması sonunda
karşısındakine darılması idi. Bu şakadan başlayan dargınlıklar içinde bazıları
-rahmetli Hamamîzade İhsan Beyle olduğu gibi- bütün ömrü boyunca devam etmişti.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey aramızda, hayatın konserine karışan bir aksiseda gibiydi. Bu
aksisedayı yakalamak, hattâ tâbir caizse tahrik etmek lâzımdı. Bu itibarla
İttihat ve Terakki devrinden başlayarak, sırasiyle Türk Târih Encümeni’nin,
daha sonra Maarif Vekilliği zamanında dostum Hasan Âli Yücel’in bu eserin
tamamlanması ve meydana çıkması için sarf ettikleri gayreti burada hatırlamamak
büyük bir haksızlık olur. Hele kendisinin bütün iddialarına rağmen bu eserlerin
çoğunun başlangıçta sâdece not hâlinde bulunduğu ve ancak matbaanın eşiğinde
tamamlandığı düşünülürse bu himmetin ehemmiyeti kolayca anlaşılır. Filhakika,
meraklı ve koleksiyoncu ile yazar dâima ayrı şeylerdir. Birincisi ne olsa
amatördür. Amatörde birçok şeyi tesadüfün kendisi idâre eder. Bu itibarla
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in bugün elimizde bulunan eseri başından itibâren
resmî alâkanın mahsulüdür, diyebilirim. Zâten ısmarlandığı zaman yazan
muharrirlerdendi. Konuları itibâriyle en mazbut eserleri olan divan
mukaddimeleri, tezkire mukaddimeleri, Evkaf ve Maarif nezâretleri salnâmeleri
hep böyle vücuda gelmişti. İşte ‘Hoş Sadâ’yı, Hasan Âli Yücel’in vekilliğinden
sonra devam ettirmesini bildiği bu alâkaya borçluyuz. Şurasını da söyliyelim ki
ben, yirmi sene İbnülemin Mahmud Kemal Bey’i hepsinden evvel bu kitabı
bitirmeye teşvik etmiştim. Aramızda bu iş için dâimâ alevlenmeye hazır bir
çeşit mücâdele vardı. Fakat o, Son Sadrıâzamlar’ı daha ehemmiyetli buluyordu.
Bu gecikme yüzünden ‘Hoş Sadâ’ biraz da yarım çıkıyor. Buna rağmen, bir
medeniyet değişmesi arasından bile hissî hayatımızı hâlâ idâre etmekte devam
eden, öbür sanatlarımıza o kadar tesir eden son devirler mûsikîmizin târihi ile
birazcık yakın olsun uğraşanlar, Itrî, Hafız Post, Seyyid Nuh, Ebubekir Ağa
veya Tab’î Mustafa Efendi gibi en büyük mûsikîşinaslarımızın bile hayatı
hakkında ne kadar az bilgimiz olduğunu, hattâ bazan Zaharya’da olduğu gibi,
yaşadıkları devirde bile tereddüt edildiğini çok iyi bilirler. ‘Hoş Sadâ’nın
muharrire mahsus o lâtif karışıklığı içinde olsa bile bize bilmediğimiz birçok
şey öğreteceği, hiç olmazsa bu mâzi sanatını alâkadar eden bir yığın ihtimale
ve şüpheye yol açacağı muhakkaktır.

Şimdi bu son
kitabı ele almanın sabırsızlığı içinde muharririni daha başka türlü
hatırlıyorum. Duvarlarını süsleyen çok güzel yazılariyle (bazı mühim eksikliklere
rağmen, bütün bir koleksiyon; Son Hattatlar’da İbnülemin Mahmud Kemal
kolleksiyonu) bir köşeye yığılmış çoğu kırık eski fayans parçalariyle (bu evde
hiçbir şey atılmazdı, fakat birkaç iyi Beykoz’u ve Yıldız’ı vardı), hiç olmazsa
ilk Meşrutiyet yıllarına çıkan havı dökülmüş, Empire mobilyasiyle gözümün
önünde olan, salonda, bahçe üstündeki sâde döşemeli küçük yazı odasında her
ramazan akşamı o kadar acaip şekilde azarlanarak, gülerek, fakat hakikî bir
ikramla ve kendi pişirdiği yemeklerle iftar ettiğimiz bu odaların açıldığı
sofada, kaybettiği âlemden bir gölge gibi dolaşan, çalışkan, acaip, nasıl
seveceğini bilmeden seven titiz, bir çeşit cihan kaynanası huylu, fakat vefâlı
ihtiyar adamı, çok eski bir zaman takvimi gibi günü geçmiş şeyleri sayan ve sizin
zamanınıza ekleyen adamı, kendi tarzında dikkatli araştırıcıyı, bir yığın
ihtibasın (tutuklağun) ve enfüsîliğin Subjektifliğin) içinden bize gördüklerini
ve bildiklerini veren hâtırâcıyı, bende kalmış yüzlerce hayalinden hatırlıyorum
ve içim garip şekilde burkuluyor.

Etrafiyle ve
kendisiyle bir yığın anlaşmazlık içinde yaşayan, fakat bütün bu
anlaşmazlıkların ortasında kurduğu iç ahengiyle, yaşadığı devrin devamlı
inkâriyle, dağınık olsa bile büyük bir eseri vücuda getiren, o kadar unutulmaya
mahkûmu, unutulmuş şeyi tekrar hatırlatan bu çalışkan adamı elbetteki fikir
âlemimiz dâimâ hatırlıyacaktır. Fakat O’nu şahsen tanıyanlardan biri olan ben,
bu kaybın yanında öbür kaybı, geriye dönmüş zamanın lâtif ve şaşırtıcı bir
sayıklamasına benzeyen, asıl İbnülemin Mahmud Kemal’i hiçbir zaman
unutamayacağım.

 

Kafası Kütüphânesinden Zengin…

METİN TOKER

Bakırcıların
arkasındaki büyük konak, zamanın hayli hışmına uğramıştır ama oraya kimler
gitmez… Üniversite profesörleri, âlimler, muharrirler, târihçiler, alay alay
‘üstat’lar. Hepsinin mutlaka bir müşkülü vardır; Ya bir kitap yazıyorlardır,
vesika ararlar; ya içinden çıkamadıkları bir bahis mevcuddur, çâre ararlar veya
bir meselede başları dara gelmiştir, akıl danışırlar. İbnülemin Mahmud Kemal,
hiç kimseyi geri çevirmez, hiç kimseye de ‘yarın
gelin, ben o meseleyi tetkik edeyim
’ demez.

Kütüphânesi,
Türkiye’nin en zengin kütüphânelerinden biridir ama onun raflarından çok daha
zengin olanı kendi kafasıdır. Ziyâretçisini karşısına alır, çok zaman
saatlerce, o hususu tıkır tıkır, en derin noktasına kadar anlatıverir. Bu
ziyaretçiler her zaman Türk olmazlar, Amerika’nın ve Avrupa’nın tanınmış
âlimleri de Bakırcıların arkasındaki konağın eşiğini aşındırmaktan geri
kalmazlar. Zîra İbnülemin’in Türk edebiyatı ve Türk târihi hususundaki inkâr
kabul etmez salâhiyeti, bütün dünyâca tasdik olunmuştur. Bakırcıların
arkasındaki konaktan içeri girerken ürkmüyordum dersem yalan söylemiş olurum.
Bu kadar müthiş bir heccavın huzuruna çıkmak, tahmin edilebilir, pek güç
oluyor. Fakat yukarı katta, ağır bir perdeyi kaldırıp, üstadın oturduğu odadan
içeri başımı uzattığım zaman fevkalâde sevimli bir insanla karşılaştım. Uzunca
bir boy, yaşına rağmen parlak gözler, iri bir burun. İşte ilk bakışta, üstad
İbnülemin Mahmud Kemal! Üzerinde eski bir elbise, başında meşhur takkesi,
ayağında terlikleri vardı.

Üstadın beni
aldığı oda, ufacık, pek basit bir odaydı; ama Endülüs hükümdarının hazineleri
içine düşen Tarık, bilmiyorum etrafında bu kadar kıymetli eşya, görmüş müydü?
Ortada bir kitab yığını duruyordu, duvarlar el yazması levhalarla örtülüydü.
Bir masanın üzerinde, eski zamana aid yazı takımları vardı. Lâlettayin bir
esere el attım, Üçüncü Sultan Selim’in müzeyyen divanı çıktı; aşağı yukarı on
bin lira kıymetinde bir divan. Onun yanında duran eserlerin ve en maruf Türk
hattatlarının tâlik, sülüs yazılarının da o kıymette oldukları düşünülürse,
Endülüs hükümdarının hazineleri ile bu eski konağın sakladığı hazineyi
mukayesede mübalâğa olmadığı görülür.

Eline geçen
paraları kendi nefsine harcamayıp, hemen tamamını vererek sâhip olduğu pâha
biçilemez kitaplarını İstanbul Üniversitesi’ne bağışlamıştır.

Metin Toker: (1924-2002) Gazeteci-Yazar. Akis Dergisi’nin
kurucusu, sâhibi ve başyazarı, İsmet İnönü’nün dâmâdı.

 

Mahmud Kemal İnal’ın Hnayatından Bir Kesit…

ŞEMSEDDİN KUTLU

Bir edebiyat
toplantısındaydı. Söz şiirden açılmış, zamânın ünlü şâirleri üzerine herkes
görüşlerini açıklıyor, eleştirmelerde bulunuyordu. Mecliste Rızâ Tevfik Bey
yoktu fakat O’nun uzaktan akrabâsı olan ve edebiyatçı geçinen biri vardı. Bir
ara sözü kaptı ve şöyle konuştu:

Bildiğiniz gibi bizim Rızâ Tevfik Bey hem
filozof, hem şâir, hem siyâset adamı, hem de güçlü bir pehlivandır. Kendisi
siyâsette Bismarklardan, Metternihlerden; bizde Reşit, Fuad ve Âli paşalardan
çok üstündür. Felsefede Kant ve Dekart’la boy ölçüşür. Pehlivanlıkta Koca Yusuf
onun yanında hiç kalır. Şâirlikte de elbette ki Abdülhak Hâmit’ten üstündür
.’

Meclisteki
herkes bu saçma ve ahmakça iddialara gülmüştü. Tabiî kızanlar da vardı. Herkes
homurdanıp söylenirken İbnülemin Mahmud Kemal Bey söze karıştı:

Ben bu beyin söylediklerine katılıyorum.
Felsefe ve siyâset alanındakiler için bir şey diyemezsem de; Rızâ Tevfik Bey’in
hem Koca Yusuftan, hem de Abdülhak Hâmid’den çok üstün olduğundan zerre kadar
şüphem yoktur
.

Dâima mantıklı
ve doğruyu söyleyen bir kişi olarak tanınan üstâdın bu konuşması ortalıkta
büsbütün şaşkınlığa sebebiyet verdi. Fakat O devam etti, ‘Evet, beyefendinin buyurdukları gibi Rızâ Tevfik, Abdülhak Hâmid’i ilk
elensede yere vurur. Yusuf pehlivanın şâirliği de O’nun yanında solda sıfır
kalır
!’

Şemseddin Kutlu (1918-1991): İstanbul Yüksek Öğretmen okulu
Türk Dili ve Edebiyatı ile Felsefe Bölümü mezunudur. Öğretmen olarak çalıştı.
Araştırmacı yazardır. Vatan, Yedigün, Çınaraltı, Cumhuriyet, Zafer, Milliyet,
Yeni İstanbul, Varlık, Hisar, Türk Edebiyatı gibi gazete ve dergilerde yazdı. 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 19

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Hakkında Yazılanlar-1

İbnülemin Mahmud Kemal’e Dâir-1

Prof. Dr. AHMET HAMDİ TANPINAR

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in ilk eserlerini, bilhassa Âsâr-ı Müfide Kütüphânesi’nde
çıkan divan mukaddimelerini daha Sultanî talebesi iken Antalya’da okumuştum.
Kendisini Türkiyat Enstitüsü’nde tanıdım. Selâmlaşmakla başlayan münâsebetimiz
-zavallı Tevfik, senin odanda- sonuna doğru benim için oldukça şaşırtıcı, fakat
ciddî bir dostluk oldu. Çünkü bu çalışkan, zekî, iyi kalbli olduğu kadar tok
sözlü, alıngan, mütecessis ve dedikoducu, her mânâsiyle acaip adamla hemen
hemen müşterek hiçbir tarafımız yoktu. Şiir, mûsikî, düşünce, değerleri alış
tarzı, hattâ kültürün kendisi aynı değildi.

Sâdece ayrı
nesillerden değil, ayrı ufuklardan gelen insanlardık. Kendi neslimden, hattâ
benden de gençler arasında aynı şartlarla karşılaştıklarımız vardır. Bununla
berâber O’nu çok sevmiştim. Bu cinsten ayrılıkların insanda yaratması tabiî
olan huzursuzluk, hattâ münâsebetin devamı için her lâhza tarafsız mantakalar
arama mecburiyeti dahi, bu dostlukta bana ağır gelmezdi. Diyebilirim ki O’nu
sevilmesini istediği şekilde sevenlerden biriydim; yâni her lâhza bende esas
olan birtakım şeyleri fedâ etmiş görünerek.

İşin garibi,
O’nun bende ve herkeste buna bile bile razı olmasıydı. İbnülemin Mahmud Kemal
Bey etrafiyle bir çeşit gizli muvazaada karşılaşmayı kabul eden insandı.

Bu yüzden
etrafiyle münâsebeti, abese kadar giden bir protokolla tespit edilmiş gibiydi.
Bu protokolün ilk şartı ve maddesi, kendisine karşı olan hürmetle fantezilerine
mutlak teslimiyetti. O’nun hukuku beşer beyannamesi ‘Ya beni olduğum gibi kabul edersiniz yahut sizin için yokum’ diye
başlardı ve sizin inkârınıza kadar giderdi. Bu sebeple herkes arasındaki hayatı,
komedinin ihtiyarı ile mutlak ve müstebit bir hükümdar arasında sallanırdı.

Meclisinin
bellibaşlı hususiyeti, bu kişiliğin doğurduğu her an komiğe kaçan vaziyetlerdi.

Fakat bu,
zamanımıza hakkiyle hitap etmesi imkânsız birtakım modalarda gecikmiş, bizim
anlıyamayacağımız şekilde zeki ve eğlenceli adam, birtakım büyük meziyetlerle
doğmuştu. Hayatı ve insanları severdi. Kıskanılacak derecede canlıydı. İzzeti
nefisle, unutulma korkusuyla karışık garip ve ısrarlı bir vefâsı vardı.
Gençlikten hoşlanır ve dâimâ arardı. Bir gün yaşıtı olması icap eden bir
misafirin arkasından ‘Bu bunak da ikide
bir bana neye gelip durur
?’ demişti.

***

Hakîkatte
meclisinde en çok rağbet görenler, kendisinden yirmi otuz, hattâ kırk yaş küçük
olanlardı.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, çoğu bizim nesilden orta yaşlılar arasında öldü ise bunun
mes’ulü seneler ve herkesten gizlediği uzun yaşıdır.

Bütün bu
meziyetlerin arkasındaki insan ise tâbir caizse ‘çağı olmayan’ bir insandı. Kıyafetinden fikirlerine varıncaya kadar
her şey onda karışık bir zamandan, bir çeşit üst üstelikten geliyordu. O’nunla
ancak çok eski ve karışık bir kitabı okur gibi karşılaşmak mümkündü.
Sivastopol’ün zaptını, Balkan Harbi’nin talihsizliklerini, İkinci Mahmud’un
kılıç alayını, Kâmil Paşa’nın sadâretini bütün ciddiyetiyle aynı senenin aktüel
hâdiseleri gibi ve o senelerin zihniyet ve ruh hâlini veren bir kitap, daha
iyisi çok keyfî bir takvim tasavvur edilsin. Bu mâzi adamında ancak uzun
araştırmalarla veya şaşırtıcı tesadüflerle ele geçirebileceğimiz, zamanından
kopmuş şeylerin lezzeti vardı. Beni asıl ona bağlayan şey, bu hâli ve biraz da
O’nun tabiî neticesi olan yalnızlığı idi.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, bu yalnızlığın farkında mıydı? Burasını pek zannetmem, fakat
O’nun emrinde yaşadığı muhakkaktı. Kendisini, o tatlı ve yapmacığı bol
hiddetlere, şahsına mahsus bin türlü anlaşmazlığa götüren şey de bence hep bu
yalnızlıktan, daha doğrusu hayatla mevcudiyeti zarurî olan birtakım bağların
yokluğundan gelirdi. Yalnızlığa hiç tahammül edemeyen bir yaradılışta olmasına
rağmen, zamanına karşı bu sorumsuzluk, etrâfıyla olan münâsebetlerine, hürriyet
fikrinin ötesinde bir ihtiyarîlik katıyordu. Meclisinde bunu ister istemez
sezdiğiniz için, her lâhza coşturmasını bildiği neşeye dâimâ biraz hüzün
karışırdı.

Niçin söylemeyeyim,
bu canlılığı ve çalışkanlığı ile hepimizi şaşırtan adam, bir kalıntı idi.
Onunla yarım saat baş başa konuşup da, artık mevcut olmayan birtakım şeyleri
varlığının tabiî şartları gibi etrafınızda hissetmemeniz kabil değildi. Devamlı
bir anlaşamamazlık içinde yaşadığı Bâb-ı Âlî bunların başında gelir. Filhakika
eski İyâlât-ı Mümtâze kalemi müdüründe yahut bizim pek hoşuna giden şakamızla ‘son müstemlekât nazırımızda’, baba
evinden sonra en büyük tesir, hareketinin ortasında birdenbire durdurulan bu eski,
defalarca tâmir edilmiş büyük makineden gelir. O’nda Bâb-ı Âlî’nin bir buçuk
asırdan beri birikmiş havası ve ekonomisi vardı. Çalışkanlığı ise doğrudan
doğruya eski Tanzimat kalemlerinde işe başlayanların çalışkanlığı idi. Hemen
hemen on bin sahifeyi bulan basılmış eserlerini, basılmıyan öbürlerini,
bunların hazırlıyan kopya ve müsveddeleri, on beş yaşından itibâren masa
başında geçen hayatında gündelik işler üzerindeki zarûri çalışmaları, bütün o
komisyon lâyihalarını, fezlekeleri düşünün: ömrü boyunca karaladığı ve muhafaza
ettiği kâğıdın yekûnu hakkında bir fikir elde edebilirsiniz.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, bazı zelzele mıntıkalarında olduğu gibi, Bâb-ı Âlî’nin en
eski tabakalariyle yeniye en yakının çetrefil bir halitası idi. Bu yüzden bu
Meşrutiyet münevverinde, hattâ Tanzimatın üstünden bile atlıyarak, İkinci
Mahmud veya Üçüncü Selim devrine rahatça gidilebilirdi. Kaç defa onunla
konuşurken, Cenap’la, Süleyman Nazif’le, Rıza Tevfik’le ahbap olduğunu
bildiğim, beraber çekilmiş fotoğraflarını evinde seyrettiğim karşımdaki adamın
pekâlâ şâir Beylikçi Ali İzzet Bey veya İkinci Mahmud’un mabeyincisi Sait Bey,
yahut târihimizdeki meş’um rolünü hiç farketmeden, tarîkat birliği
münâsebetiyle o kadar müdafaa ettiği Pertev Paşa, doğrudan doğruya eserini devam
ettirdiği tezkereci Fatin Efendi olabileceğini düşünmüştüm.

Kitaplarını
bizim için o kadar çekici yapan taraflardan biri de bu olsa gerektir. İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, sonradan gelen bir tanıklık gibi yazardı. O’nun için
aktüalite veya polemiğin muayyen bir zaman hududu yoktu. Bu yüzdendir ki
eserlerinin mevzuu ne kadar değişirse değişsin, dâimâ kendi tercüme-i hali imiş
hissini verir. Son Sadrıâazamlar’ı, belki Son Asır Türk Şâirleri’ne ilâve
ettiği kendi tercümei hâli kadar şahsına bağlıdır. Çünkü bize Mahmud Kemal Beyi
içinde yetiştiği müessese ve etrafındaki insanlarla verir.

Bu hacimli
kitabın Sait Paşaya ayrılan ciltleri ise, bu bakımdan emsalsizdir. Bizde bu iki
cilt kadar siyâsî bir şahsiyetin üzerinde dikkatle durmuş eser azdır. Fakat
aldanmayalım, bu ciltlerde devrinin politik hâdiseleri ve sadrazam Sait
Paşa’nın hayatı arasında asıl karşılaştığımız şey, İbnülemin Mahmud Kemal
Bey’in kendisidir. Yahut hiç olmazsa, Mahmud Kemal Bey’le olan münâsebetlerinde
yakalanmış, Mahmud Kemal Bey’e hizmet veya ihânet etmiş bir Sait Paşa’dır. Eser
ilerledikçe Abdülhamid’in kendi mizacına göre yarattığı bu vezirin arkasından,
öbür barok terkip, İbnülemin Mahmud Kemal Bey yavaş yavaş bütün egosantrizmi ve
kompleksleriyle tıpkı kırılan kalıbın arasından asıl büstün çıkışı gibi çıkar.

Çünkü insan,
hâdise, her şey, bu yalnız acaipliğiyle lezzetli muharrirde kendisine ve
kendisine yakın olanlara nispetleri derecesinde mühimdir. Kâmil Paşa, Sait Paşa
ile çatıştığı için, Yusuf Kâmil Paşa babasının hâmisi (ve bittabi akrabası)
olduğu için, Âli ve Fuat Paşalar, Yusuf Kâmil Paşa’nın dostları oldukları için
vardırlar. Böylece tabaka tabaka peykleriyle teşekkül eden güneş manzumesinin
ortasında ise terkibin tabiî merkezi olarak ve kendi değerler cetveline göre
hükmetmek için muharririn kendisi bulunacaktır.

Böyle bir
dünyâ, içinde yaşanan asıl dünyânın ortadan kalkması değilse bile, ikinci
dereceye inmesiyle kurulabilirdi. Filhakika bu iki ciltte bütün bir vesika
bolluğuna, hakikî bir araştırma isteyen istişhatlara (şâhit göstermelere),
biyografi bilgilerine rağmen bu asıl dünyâyı bulmak çok güçtür. İbnülemin
Mahmud Kemal Bey o cinsten muharrirlerdendir ki, Mütâreke gibi felâketli bir
devir birkaç satırda, baba evinin Fransızlar tarafından işgali hâdisesine
istihâle eder (dönüşür). Abdülhamid Han istibdadı ve keyfiliği, sembolünü
babasının Kozan’a tâyininde bulur ve Balkan Muharebesi, Birinci Cihan Harbi
gibi büyük ve elîm hâdiseler, kendisine ait bir maaş haksızlığının hikâyesinde
ihmâle lâyık birer istitrad (asıl mevzu ile alâkalı değilken yeri geldiği için
söylenen söz) hâline gelirler. Bununla beraber son devirlerimiz târihi hakkında
O’nun kadar orijinal vesika neşretmiş, bütün bu yüz otuz senenin yayını
üzerinde durmuş muharririmiz azdır. Matbu ve yazma görmediği eser, Bâb-ı Âlî
kalemlerinden geçip de kopyasını almadığı bir vesika yoktur, denebilir.
Tecessüsünü durmadan sağa sola uzatan bir muharrir, her adımda basılmış veya
basılmamış vesikaların yeni bir harmanını yapar.

Son
Sadrıâzamlar’ın çoğu, enstantane fotoğraflara benzer vesikalara dayanan
hakîkatine rağmen bize o kadar değişik görünmesinin bir sebebi, insanları ve
hâdiseleri çok yakından, âdeta dibinden görmekten gelen perspektiv değişikliği
ise, öbür sebebi de muharririn egosantrizmi ve üstüne aldığı mâziyi behemehal
temize çıkarmak vazifesidir.

Bu egosantrizmin
ne olduğunu hiçbir şey Son Asır Şâirleri’nde kendisine ayırdığı kısımda saydığı
eserlerin adları kadar iyi göstermez. Filhakika muhtelif isimler altında
neşredilen bu eserlerin hemen hepsi neşredilmeyenlerle beraber -15 eser- ya
‘Kemal’ kelimesiyle başlıyor veyahut onunla bitiyordu. Son Asır Türk
Şâirleri’nin asıl adı ‘Kemül’üş-şüera’,
Son Sadrıâzamlar’ın ise ‘Kemal’üssudûr
idi.

Zamanından
böyle çözülmesi elbette bir anda olmadı. O’nun da etrâfıyla anlaştığı bir
devir, dilini konuştuğu bir nesil, herkes gibi olmamakla beraber yine lezzetle
yaşadığı gençlik seneleri vardı. Şakalarına hayretten başka cevap aldığı
seneler. Her şeyden sarfınazar, sâdece pandomima, tulûat, karagöz, orta oyunu
gibi eğlencelerden bu esere ve üslûba, hattâ şahsiyete girmiş unsurlara dikkat
etmek, bize çocukluk ve gençliğini ne kadar derinden yaşadığını gösterir.

Bütün bunlara
çok sıkı birtakım hadlerde hakikaten gecikmiş muhafazakâr aile terbiyesini ve
bir çeşit dine benzeyen bir baba ve aile saygı ve sevgisini de ilâve etmek
gerekir.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in şahsiyetinde asıl çekirdeği, tâbir câizse, bu aile dini
verir. Bütün kompleksler orada toplanır yahut ona değişir. İşte kendi zamanı
ile arasına giren şey, şüphesiz bazı psişik noksanların yol açtığı ve kuvvetlendirdiği
bu aile terbiyesidir. Bu terbiyeyi şu veya bu sebeple sâhasını genişletmiş
mukaddes fikriyle ifâde etmek belki en doğrusudur.

Bütün bunlar
Bâb-ı Âlî gibi muayyen teşrifatı, âdâbı bulunan, her şeyden evvel kendisini
birtakım zarûri şekiller içinde görmeğe mahkûm ve Tanzimattan beri o kadar
gayretle yenileşmiş siyâsî bir merkezde O’nun yolunu tabiatiyle kesecek, hattâ
bazı zarûretlerle göz yumulan bir unsur hâline getirecekti. Sait Paşa devrinde
bir ara sâdece kıyâfeti için kardeşi Tevfik Bey’in Anadolu’da bir memuriyetle
Bâb-ı Âlî’den çıkarılması düşünüldüğünü kendisi anlatır. Bu şüphesiz O’nun için
de sık sık mevzuubahis olan bir şeydi. Bunula beraber İbnülemin Mahmud Kemal
Bey, aile münâsebetleri, girginliği, patavatsız olmakla berâber, rahat ve cerbezeli
konuşması ve ona dayanan değerler dünyâsı ile eski kültürümüze ait az çok
sağlam, bilhassa filolojik bilgileri ve nihâyet çalışkanlığı ile etrâfına
kendisini âdetâ zorla kabul ettirmişti.

Hakîkat şu ki,
Bâb-ı Âlî O’na biraz da bu çalışkanlığı yüzünden göz yumdu ve bilhassa politika
dışı işlerde çalıştırmakla kendisini asıl istidâdı olan sahalarda yapma
imkânını verdi. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in şahsiyeti Bâb-ı Âlî’de asıl
metne, yâni politikaya muvâzi yürüyen bir çeşit hâşiye gibi teşekkül eder. Zâten
edebiyattan gelmişti. Gençliğinde yazdığı iki romanı ve bir hikâyesi vardı ve
gazetelerde bir yığın yazısı çıkmıştı. Asıl şöhreti, hattâ eseri ise, eski
kültürümüze karşı bilhassa Birinci Cihan Harbi içinde resmî muhitlerde uyanan
alâka ile başladığını unutmamalıdır. Sürüp giden muharebenin temin ettiği o
acaip ve felâketli istikrar içinde, Ziya Gökalp Rönesansının getirdiği bu kendi
üstümüze dönüşte eski şeyleri hakîkaten bilen insanlar, birdenbire değer,
kazanmışlardı.

Şurası da var
ki, bu muhafazakâr adam, içinde bulunduğu müessese ile bir başka noktada çok
iyi anlaşıyordu. Benzeri müesseseler gibi, Bâb-ı Âlî de biraz arşivdi.
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’de arşivist ve kolleksiyoncu, dâimâ ön plandadır.
Kendisine ilk verilen büyük iş, bir arşiv işi oldu. Meşrutiyetten sonra Yıldız
evrakını tasnif etmeye memur komisyona tâyin edildiği gün, muharrir İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in asıl doğduğu gündür, denebilir. Bu işe nasıl bir dikkat ve
şevkle giriştiğini, bu evrakı ne kadar ciddiyetle elediğini, Sait Paşa ile
Kâmil Paşa arasında çıkan ve Meclisi Mebusan’dan matbuata intikal eden
polemiğin hikâyesinde görürüz. İbnülemin Mahmud Kemal Bey, Yıldız evrakını
avucunun içi gibi biliyordu. Sâdece bu dikkat, bu işe ne kadar evvelden
hazırlandığını gösterir. Filhakika daha çok evvelden, Fatin Efendi tezkeresini
tamamlamağa karar vermiş, sağdan soldan biyografik malûmat, el yazısı ve
fotoğrafı toplamağa başlamıştır.

Toplamak,
tasnif etmek ve dikkatle saklamak… Böylece koleksiyon yavaş yavaş teşekkül
edince, boşluklar kendiliğinden meydana çıkar. İşte o zaman arama ve bulma
başlar. Bir bakıma eseri zaman içinde bir merak ve ihtirasın etrafında
kendiliğinden bir istalaktit (sarkıt) gibi teşekkül etti; o kadar, yalnız
malzemesinden ibâret hissini bırakır. Bâzı kuş yuvaları gibi en dağınık ve
birbirine yabancı unsurları ifrazlariyle birleştirerek, bütün bir kütüphâneyi
hazırladı.

Bu ifrazlar
(ayrılmalar), onun mâzi sevgisi, hâtıralara olan hürmeti, tecessüsü ve
kızgınlıkları, değerler karşısındaki vaziyetidir. Mizacı ne kadar yalanlarsa
yalanlasın, yahut ciddî notunu inkâr ederse etsin, muayyen bir değer cetveli
olan adamdı. ‘Kendisine sâdık olmak
dediğimiz ve bugünün insanından o kadar çok istediğimiz davranışın üzerinde
Türkçede en çok ısrar eden muharrirlerden biri, muasır hayata o kadar uzak olan
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’dir. Ve hakî-katte de biraz fazlaca şahsî şekilde
tefsir ettiği aşikâr olan değerler dünyâsına sâdıktı. Gerek Son
Sadrıâzamlar’da, gerek Son Asır Türk Şâirleri’nde bize o kadar garip görünen
bütün bir tenkid cihazını işleten şey bilhassa budur: İbnülemin Mahmud Kemal
Bey, aramızda çok eski bir zamanın ahlâkı ve örfü nâmına konuşan adamdı. Onda
hüküm denen şey muasır değildir. Başka bir zihniyetin münhanisi (eğrisi)  üzerinden bize geliyordu. Onun içindir ki,
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in okuyucuları üzerinde -birçok meselelerde
getirdiği sarâhate rağmen- ilk tesiri, bâzı görüş ve hâfıza hastalıklarının
sebep verdiği yanlışlıklara benzer.                                         (DEVAM EDECEK)

Tarih Bunları da Yazacak

Kuzey Irak,
Kuzey Suriye ve Türkiye’nin güneydoğusu üçgenindeki gelişmeler geleceğimiz için
endişe verici olaylara gebe.

 

Bu
bölgelerde gelişecek olaylar, emperyalizmin gerek Ortadoğu da gerekse dünyanın
çeşitli bölgelerinde kurduğu oyunlar az çok tarih bilgisine sahip insanlarca
bilinmesi gerekirdi.

 

Ancak bizim
devletimizin başında bulunan kişiler oynanacak oyunu göremediler mi acaba
diyeceğim ancak, 20 yıldır devleti yönetme iddiasında bulunanların bu oyunları
görme mecburiyetleri vardı, gaflete düştüler de görmediler diyemeyiz.

 

Suriye’nin
işgalinden akın akın kaçıp Türkiye’ye sığınan Suriyeli kaçkınların topraklarına
PYD güçleri ve ayrılıkçı Kürtler yerleştirildiler.

 

Buna
ilaveten güya Kobani’nin İŞİD’ten temizlenmesi için topraklarımız üzerinden
geçiş müsaadesi verilerek tam donanımlı, silahlı PEŞMERGE’nin Kobani’ye
geçmeleri sağlandı.

 

O günlerde
resmi ağızlardan verilen rakamlara göre ABD, PYD ve PEŞMERGE’nin kullanması
için 22 Bin TIR dolusu silah ve mühimmat teslim edildi.

 

Yazar Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabında yazdıklarına göre: “ABD gizli
servisi CIA, iki bin yılına kadar dünyanın başına bela olan teröristleri kendi
ülkesinde eğitiyordu, bu usul hem ABD için dünyanın gözünde kötü imaj yaratıyor,
hem de ABD ye pahalıya mal oluyordu. 11 Eylül 2001 İkiz kulelerin vurulmasından
sonra CIA terör örgütü merkezini ABD’nin dışına Katar’a taşıdı. Örgüt merkezi
Katar’a taşındıktan kısa bir müddet sonra Ortadoğu da eğitilip, beslenen
teröristler Tunus’ta bir gencin kendini yakmasıyla “Arap Baharı” fitilini
ateşlemiş oldular.
Ve o gün bu gündür Ortadoğu da bu yangın devam
ediyor.

 

Suriye’nin kuzeyine tekrar dönecek olursak; her ne kadar Türk
askeri Suriye’nin Kuzeybatısını kısmen kontrol etse de, ABD ve Rusya’nın
koruyup kolladığı PYD, Suriye’nin Kuzeydoğusunu (Fırat’ın doğusu KOBANİ) yi
kontrolü altına aldı ve şu anda işte orada bir Kürt devletinin temeli atıldı.

 

HABER TÜRK Gazetesi yazarı Fatih Altaylı Ukrayna direnişini
haber yapmak için oraya giden bir Fransız gazetecisinin anlattıklarını köşesine
taşımış, aynı yazıyı ve kendisinin ifadelerini de intihal ederek siz
okuyucularıma aktarıyorum.

 

Le Sommier,
dönüşünde izlenimlerini aktardı.

 

“Orada karşımda Pentagon’u buldum. Uluslararası gönüllüler denilen güç,
Pentagon’un kontrol ve komutasındaki paralı askerlerden oluşuyor.”

 

Peki Fransız’ı oraya götüren kimdi?

 

İki YPG savaşçısı.

 

Yani Suriye’nin kuzeyinde, ABD tarafından beslenip büyütülen terör
örgütü PKK uzantısının elemanları.

 

Ukrayna’da ABD kontrol ve kumandasındaki YPG’lilerden bahseden tek kişi
Le Sommier mi?

 

Elbette değil.

 

Bu uluslararası gönüllü askerler gücünü haber yapan pek çok gazeteci,
bu grup içinde en etkin olanların YPG’li savaşçılar olduğunu anlatıyor.

 

Dahası yıllar önce YPG saflarında yer alıp, YPG’lilerin eğitimini
üstlenen pek çok Batılı eski askerin ve gönüllünün bugün Ukrayna’da ABD
kontrolünde Rusya’ya karşı savaştıkları biliniyor.

 

Anlayacağınız, ABD burnumuzun dibinde, Güney sınırımızda bir paralı
asker kuluçkası oluşturmuş.

 

Burada PKK’lıları yetiştirip yetiştirip bölgede istikrarsızlık ve
çatışma ortamı üretmek istediği her yere onları yolluyor.

 

1. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında İngiltere için Nepalli Gurkalar ne
ise, bugün de ABD’nin Gurkaları PKK’lılar.

 

ABD, Suriye’nin kuzeyinde bir devlet oluşturdu ve bu devleti tetikçisi
haline getirme konusunda belli ki epey mesafe katetti.

 

Türkiye ise bütün bu olan bitenden habersiz bir biçimde terörle ve PKK
ile mücadele ettiğini, teröristlere boyun eğdirdiğini, Türkiye’de artık sadece
190 terörist olduğunu anlatıp duruyor.”

Biz bu yazılanları yıllarca yazdık dile getirdik, olayın hangi seviyeye
geldiğini işte hep beraber görüyoruz.

 

Umalım ki hükümetimizin son günlerde muhalefetin ısrarlı baskıları
sonucu Suriye hariç komşularımızla dış politikada yeniden başlattığı faydalı ve
doğru görüşmelerde attığı adımları, göç ve terörizm konusunda da göstermiş
olsun. Sığınmacı kaçkınlar sebebiyle demokrafik yapımız bozulmasın ve
güneydoğumuzda bir Kürt devletinin yaşatılmasına müsaade edilmesin.

 

Sağlıklı kalın.

Not: 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

Hedef 2023; Sıra 23

17 Mayıs 2013 – Cuma günü ABD Ticaret Odası’nda
düzenlenen yuvarlak masa toplantısına katılan Başbakan Erdoğan, hedefin 2023’te
dünyanın en büyük ilk 10 ekonomi
arasına girmek olduğunu söyledi.
“Bugün gayet iyi denetlenen ve yönetilen bir mali
sektöre sahibiz. Mali disiplinden asla taviz vermek yok, 26’dan nasıl 17’ye
geldiysek, şimdi de 17’den hedefimiz 2023’te ilk 10 içine girmektir, bunun
adımlarını atıyoruz, bunun kararlılığı içerisindeyiz”
diye konuştu. (Kaynak:
www.bloomberght.com/haberler/haber/1357849-erdogan-hedefimiz-2023te-ilk-10-ekonomi-arasina-girmek)

            Aradan yaklaşık 9
yıl
geçti; 6 Nisan 2022 – Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti milletvekilleriyle gerçekleştirdiği
toplantıda yaptığı konuşmada “Türkiye’yi
dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri yapma kararımızdan asla geri adım atmadık,
atmayacağız. Bu hedefi, milletimizin yeni kızılelması olarak görüyoruz”

dedi.
(Kaynak: www.tccb.gov.tr/haberler/410/136394/-turkiye-yi-dunyanin-en-buyuk-10-ekonomisinden-biri-yapma-kararimizdan-asla-geri-adim-atmayacagiz-)

             Bu arada ‘IMF
küresel büyüme tahminlerini düşürdü’ ve “Türkiye’nin 2022 yılı büyüme tahmini
de yüzde 3,3’ten yüzde 2,7’ye çekildi”; “IMF’nin Türkiye’de
2022 yılında ortalama tüketici enflasyonu tahmini % 60,5 olurken 2023 için tahmini % 37,2 oldu”. Yine İMF tahminlerine göre “2022 yılında Türkiye, 692.4 milyar dolarlık milli geliriyle dünyada 23. sıraya gerileyecek”.
(Kaynaklar:
www.ntv.com.tr/ntvpara/doviz,
https://tr.euronews.com/2022/04/19 ve www.yenicaggazetesi.com.tr/ekonomi)

            Uluslararası Para
Fonu
’nun verilerinde; 2020
yılında 20’nci sırada olan
Türkiye’nin 2021’de 21’nci sıraya gerilediği, 2022 sonunda ise 23’ncü sıraya gerileyeceği görülüyor. Son 2 yılda Suudî Arabistan, Tayvan ve Polonya da
bizi geçmiş. 2022 toplamı için verilen tahminî 692 milyar dolarlık rakam,
Türkiye’nin 2007 yılında elde ettiği
gayrisafi yurtiçi hâsılaya (680,5 milyar dolar) oldukça yakın. 2013’te 17’inci sıradayken ilk 10’u
hedefleyen Türkiye 9 yılda 6 sıra
aşağı düşmüş. 2013 yılında 29’uncu
olan İran ise 9 yılda 15 sıra
yükselerek 14’ncülüğe yerleşmiş
gözüküyor. Tayvan 27’nci sıradan gelmiş, Polonya 25’nci sıradan gelmiş ve
geçmiş.
[Kaynak:

https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_GDP_(nominal), https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_past_and_projected_GDP_(nominal)]

            Ak Parti, 2001
ekonomik krizi sonrasında 2002’de 21’nci sırada teslim aldığı Türkiye’yi 20 yılda 23’ncü sıraya geriletmiş. 2023
için söylenen dünyanın ilk ekonomisi arasında girmek için önce ilk 20’ye, sonra
ilk 15’e, daha sonra da ilk 10’a girmeyi hedeflemek lâzım. Ekonomik olarak
dünya ölçeğinde 5 sıra atlamak için 20 – 30 hatta 40 yıl gerekebiliyor.
Hele hele 10 sıra atlamak için yarım asırlık planlama, planlamalı kalkınma
gerekiyor. Ülke içinde dolaşan paranın zenginler arasında rant paylaşım aracı
olmaması; rüşvet ve yolsuzluk liginde ilk 10’da, 20’de olmaması ve toplumsal
kutuplaşmanın, ötekileştirmenin asla olmaması lâzım.

            “Kuşkusuz bir halk
kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez
” (Ra’d
11). Akşam haberlerine bakmak için kanalları açtığınızda en çok ne
görüyorsanız toplumunuz ve genel durumunuz odur
. Salgın ve savaş bahane;
insanlar kendi ülkesini terketmek için imkân ve fırsat kolluyorlarsa ne
büyümesi, çöküş beklentisi var demektir. Lâfla peynir gemisi yürümediği gibi
şikâyetleri içimizden, yalakalığı dışımızdan yaptığımız sürece de düzelme umudu
orta vadede bile gözükmüyor.

            “Biz bir
ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış
elebaşlarına emirler yöneltiriz /onları yöneticiler yaparız da onlar, orada
bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur;
biz de onun altını üstüne getiririz
” (İsra 16).

23 Nisan Hakkında

Hâkimiyet Allah’ın

Egemenlik Milletin

Adalet de Devletin

Olmazsa olmazıdır

 

Ulu önder Mustafa

Hem Asker hem de deha

Şükür olsun Allah’a

Herkesin baş tacıdır

 

Yıllar geçse de yine

Fikirleri yaşıyor

Ona olan bağlılık

Sınırları aşıyor

 

Politik kimliği yoktu

Dünyalık hırsı yoktu

Bir Devlet inşa etti

Temeli altı oktu

 

Bölmedi birleştirdi

Bir nesil yetiştirdi

Milletle bütünleşti

Yokluğu sızlatıyor

 

Atamızı sevmeyen

Sarık, Fes ister leğen

Ona hürmet etmeyen

Kim varsa “kahreylesin”

 

Bu 23 Nisan’da yine

Özlemle anıyoruz

Dostu kim düşmanı kim

Çok iyi tanıyoruz.

 

Türkmen Laz Çerkez Zaza

Kürt manav Çepni “Aza”

Haykıralım bir daha

23 Nisan Kutlu Olsun 🇹🇷🇦🇿

 

 

 

             Bu
vesileyle 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı kutluyor, Ulu Önder
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, Devletimizin varlığı,
Milletimizin Birliğine canını malını ömrünü adayan şehitlerimizi gazilerimizi
ve şanlı ecdadımızı rahmet minnet dua ile anıyorum.

23 Nisan Hikâyesini Anlayarak Kutlama

Bu önemli günle alakalı araştırmalarımızdan bahisle;

Aşağıdaki hikâyeyi okuyalım ve sadece sıradan bir günmüş
gibi kutlamayalım.

Ülkemin her anı her günü çok önemli değerler barındırıyor.

Kurtuluş Savaşı’nda sayısız şehit çocuğu öksüz ve yetim
kalmıştı. Bu kutsal emanetlere sahip çıkabilmek için, bizzat Mustafa Kemal’in
himayesinde 1921’de Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu.

*

23 Nisan henüz “Hâkimiyeti Milliye” bayramıydı. Çocuk bayramı
değildi.

*

23 Nisan 1923’te TBMM’de yapılan

Hâkimiyeti Milliye Bayramı töreninde, Mustafa Kemal’in
isteğiyle, Himaye-i

Etfal Cemiyeti Başkanı’na protokolde yer verildi.

*

Bir sene sonra, 23 Nisan 1924 törenlerinde Himaye-i Etfal
Cemiyeti’ni Mustafa Kemal’in eşi Latife hanım temsil etti.

*

23 Nisanlar cemiyetin tanıtımı için fırsat olarak
değerlendiriliyordu. Mesela… Gelir elde etmek için rozet satılıyordu, 23 Nisan
törenlerine katılan herkes bu rozetleri takıyordu. Gazeteler teşvik edici
yayınlar yapıyordu, her rozet, bir şehit çocuğuna destek manasına geliyordu.

*

23 Nisanlar, Himaye-i Etfal’le özdeşleşmişti. 23 Nisan
denilince şehit çocukları, şehit çocukları denilince 23 Nisan akla geliyordu.

*

Milliyet gazetesi 23 Nisan 1926’da

“Çocuk Bayramı” manşeti attı. Alt başlığında “bugün istiklal
günü, vatanın kimsesiz çocuklarına yardım edelim” deniliyordu. Bağış patlaması
oldu. Cemiyet, yardım kutuları koydu, para atmak için kuyruklar oluştu.
Ankara’nın lokantacı, kahveci, otomobilci esnafı 23 Nisan hâsılatlarını
Himaye-i Etfal’e verdi.

*

23 Nisan 1927… Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin yayınladığı
bildiri gazetelerin manşetlerindeydi: “Büyük Gazimiz, çocuklarımızın 23 Nisan
bayramını daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte
bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa, otomobillerinden birini, törenlerde
çocuklara tahsis etmiş, Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk bayramı için görev
yapmasını sağlamıştır. Çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”

*

Himaye-i Etfal aynı zamanda şu çağrıyı çıkardı, “çocuk
haftası” ilan edildi. Etkinlikler çığ gibi büyümüş, tüm yurda yayılmıştı.
Himaye-i Etfal’in bu organizasyonu tek başına yapabilmesi artık mümkün değildi.
Balolar, konferanslar, anne eğitimleri, müsamereler, yarışmalar, şenlikler
içeren kapsamlı kutlamaların organizasyonu, dönemin en büyük sivil hareketi
olarak kitap, elbise, çamaşır, oyuncak, süt, yemek ve şeker dağıtır hale
gelmişti.

*

Himaye-i Etfal sayesinde herkes gücü ölçüsünde amca, teyze,
dayı, hala olmuş, şehit çocuklarının elinden tutmuştu. Mustafa Kemal vizyonuyla
“dünyanın en büyük ailesi” kurulmuştu.

*

23 Nisan Çocuk Bayramı’nın varlık sebebi şehit çocuklarıdır.

*

23 Nisan, kendi çocuğumuzu şefkatle bağrımıza basarken,
şehit çocuklarını unutmayalım günüdür. 23 Nisan, bizim çocuklarımızın saçının
teline zarar gelmesin diye, kendi canını hiçe sayan kahramanları unutmayalım
günüdür.

*

23 Nisan, bu milletin şehitlerine ve çocuklarına borcudur.

*

Şehit çocuklarını himaye etmek için kurulan Himaye-i Etfal
Cemiyeti, 1935’te Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüştü.

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayram’ınızı saygı ve minnetle
kutluyorum.

Yarın 23 Nisan, Neşe Dolmuyor İnsan!

Milli Egemenlik…

 

Türkiye sanki donmuş!
Değişen hiç bir şey yok… Aksine her şey kötüye gidiyor. Bunları TBMM’nin
açılışının yani millet egemenliğinin yaşama geçirilmesinin 100. yılında
yazmışım. Sanki felç olmuşuz neremize iğne batırsan tepki yok! Bu tepkisizlik
hayra alamet değil…

 

 Türkiye yarın Türk Milleti
adına hareket etmek üzere kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin
açılışının 101. yılını kutlayacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, TBMM’nin
açılışını bir bayrama dönüştürmüş ve adını “23
Nisan Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı”
olarak koymuştur.

 

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, sözü Teşkilat-ı Esasiye
Kanunu’ndan bu yana Türkiye anayasasında yer alan ve Türk Milleti adına
Türkiye’nin kuruluşunu ilan eden TBMM’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 6. maddesi de bu cümle ile başlamaktadır.
Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (Türk Milleti)… Türk Milleti
egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle
kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya
sınıfa bırakılamaz…

 

Kâğıt üzerinde ne güzel yazılmış! Zannediyorsunuz ki; Türk Milleti her
şeye egemen… Peki öyle mi? Günümüzde gelişen olaylara bakarsak Türk
Milletinin ülke sınırları içinde egemen olduğunu söylemek çok zor hatta
imkânsız. Bugün siyaset ve bürokrasi bununla bağlı olarak da ekonomi Türklüğü
hissetmeyen ve Türklüğe inanmayanlarca işgal edilmiş! Ortalık her şeyin bol
miktarda kriptosundan geçilmiyor. Anladık imparatorluk bakiyesiyiz ama bu kadar
da olmaz! TBMM’de olan bitene (kavgalara ve bilhassa menfaat içerenlerine)
bakın ne demek istediğimi anlarsınız!

 

Yabancılara yapılan özelleştirmeler, gayrimenkul satışları,
borçlanmalar, petrol arama, su kaynakları, baraj gibi enerji kaynakları ile
maden arama ve işletme ruhsatlarının verilmesi, finans kuruluşlarının satışı,
ithalata dayalı bir ekonomi anlayışı, gümrük birliği gibi ticari bağımlılık
olayları Türk Milletinin egemenliğini ortadan kaldırmış gibi gözükmektedir.

 

Yani hülasa bayrak Türk’ündür ama ya ekonomi kimindir sorusunu sorma
zamanı çoktan geçmiştir. Nerede bu zenginlik?

 

Salda Gölü’nün kumlarını bile koruyamaz haldeyiz. Ya Suriyeliler için
harcanan ama ihtiyaç halinde halktan esirgenen paralar için ne demeli? Son
virüs salgını da ekonomimizin ne kadar zayıf olduğunu bize bir kez daha
gösterdi. Dünyanın güçlü devletleri bırakın kendi vatandaşlarından yardım
istemeyi bütçelerinden parası olana olmayana talep etmeksizin yardımda bulundular.
Türk Milleti bu çağda günlük kazanıp günlük yer haldedir. Fakir, yoksul ve
borçlu durumdadır. Hâlbuki Türkiye’deki her şey kayıtsız şartsız (kâğıt
üzerinde) Türk Milletine aittir.

 

Türkiye için birileri her ne kadar kaynakları kıt bir ülke dese de çok
zengin bir ülkedir. Bu zenginlik şüphe yok ki; Türk Milletinindir. Öyle ise
nerede bu zenginlik? Türk Milleti reel anlamda bu topraklar üzerinde fiilî
egemenliğini yitirmiştir. İş şimdi hukuki egemenliğini yitirmeye gelmiştir.
Onun için birçok karanlık mahfil onlarca yıldır yeni anayasalar hazırlayıp
duruyorlar.

 

TBMM’nin açılışının yüzikinci yılı vesilesi ile Türk Milleti bu
topraklar üzerindeki egemenliğini yeniden hatırlamalı ve üzerinde düşünmelidir.
Kâğıt üzerinde yazılı egemenlik Türk Milleti için yeterli gelmez. Bu egemenlik
anlayışının mutlaka fiiliyata geçmesi gerekir. Yani siyaset, bürokrasi ve
sermaye Türkleşmeli ve millîleşmelidir. Egemenliğimiz bu şekilde bir anlam
kazanır. Başımıza gelen bütün olumsuzlukların temelinde bu sorun yatmaktadır.

 

Bu vesile ile bu topraklarda binlerce yıldır süren Türk egemenliğinin,
TBMM eliyle bir kez daha ilan edilişinin 102. yılını kutluyor, geleceğimizin
teminatı olan çocuklarımızı gözlerinden öpüyor ve hepinizi bu konu üzerinde
düşünmeye davet ediyorum…