12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 326

Mütefekkir Yazar Av. HİCRAN GÖZE Hanımefendi ile TÜRK KADINI Hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İdeal Türk kadınının
hususiyetlerini belirtebilir misiniz?

Hicran Göze: Doğumundan ölümüne kadar içinde yaşadığı toplumun ona
verdiği şekille şekillenen, o cemiyete ‘Türk cemiyeti’ damgasını vuran türlü
âdetlerin, örflerin zenginliği içinde yaşaya yaşaya hiç kimseye benzemeyen,
yalnız milletine has bir görünüş ve ruh kazanan insandır.

Çetinoğlu:
Toplumumuzda bu ölçülerde kadın var mı?

Av. Göze: Ne yazık ki yok denecek kadar az… İdeal Türk kadınını
bâzen içine hapsolduğu târihin tozlu sayfalarından çıkarıp bir tablo seyreder
gibi seyrediyoruz. O kadınla aramızdaki bağları, ondan bize intikal etmesi
lâzım gelen kıymetleri düşünmek pek çok kişinin aklına bile gelmiyor!

Düğünü. Düğününde giydiği
elbisesi, hayat anlayışı, sâhip olduğu imânı ve şahsiyeti, târihe geçmiş
kahramanlıkları, elinden bin bir mahâretle çıkmış şimdi müzeleri süsleyen
nadide işlemeleri, kendisine hoş vakit geçirten meşgaleleri ve türlü
eğlenceleri ile bu kadın ne kadar Türk ve ne kadar Müslüman’dı.

Çetinoğlu: Günümüzdeki kadınlar?

Göze: Günümüzdeki kadın ise batılılaşmanın, millîyi her zerresi ile
silen bir batılılaşmanın tâlihsiz mahsûlü…

Batı’daki hemcinslerinin hayatını
en hurda teferruatına kadar yaşayan, bir ecnebî nazarında dahi millî hususiyetlerini
ve orjinalitesini kaybeden bu kadın, öz kültüründen hiçbir örfün ve âdetin
zenginleştiremediği bu yeni ‘taklit’ yaşayışında gün geçtikçe bunalıyor,
sıkılıyor, ziyan oluyor. Yazık oluyor Türk kadınına.

Çetinoğlu: Batıda ve bizde kadın
meselesi hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Göze: Bu gün Batı’da olduğu gibi bizde de çözümlenmeyi, açıklığa kavuşturulmayı
bekleyen bir ‘Kadın Meselesi’ var!

Batı’yı körü körüne taklit etme
hastalığına tutulduğumuzdan beri onunla müşterek dertlere uğramamız, aynı
felâketlerden korkar olmamız artık tabiîleşmiştir. Kadın unsurunda görülen
moral çöküntünün derinlerine inerek bazı tespitler yapmak zarurîdir. Çünkü bu
basit bir mesele değildir. Kadının huzurlu olmaktan çok uzak olan bu günkü
hayatında, insanlığı tehdit eden pek çok mesele gizlidir.

Asrın kadını, kendisini hürriyet
ve eşitlik diye yola çıkaran parlak ve cilâlı boş lâfların neticesi bir seks
çılgınlığının içine düşmüştür.

Manevî bağlarını koparmış bir
insanlığın dramından hissesine en çok rezâlet düşen ne yazık ki kadınlık olmuştur.

Kadın bugün sâdece bir mal
hükmündedir. Öyle bir mal ki, bütün olarak da, parça parça öne sürülerek de vücudundan
milyonlar kazanmak mümkündür.

Kadın hürriyet ve eşitlik uğruna
evinin mahremiyetinden koparılarak kaldırımlara düşürülmüştür. Kadının
böylesine istismar edilip kullanıldığı bir devir yoktur diyebiliriz.

Bu günün kadını, önce kendinin
düşmanıdır. Bütün diğer vasıflarını, devleştirdiği dişiliğinin uğruna zedelemiş
ve feda etmiştir. Kendisini yalnızca bu açıdan değerlendiren bir erkek kütlesi
yaratarak gafletin eşsiz örneklerinden birini vermiştir.

Aile kadınları tek hedefi seks
olan bir modanın tâkipçisi olarak sâdece bir dişi hâline gelmiştir. Ana kadın,
eş ve hemşire kadın bu insafsız moda kasırgasının silip süpürdüğü varlıktır.

Bir dişi için büyük paralar
harcayan ama anaya, kardeşe, evlâda sırt çeviren erkekler çoğalmıştır.

Kısaca ifade edersek, dişi olarak
kazanmak sevdasına düşen kadın, ana, eş, bacı ve evlât olarak çok şeyler kaybetmiştir.

Çetinoğlu: 8 Mart Kadınlar Günü’ hakkında neler söylemek istersiniz?

Göze: Bir 8 Mart kadınlar günü dolayısı ile bâzı gazetelerin
köşelerini tutmuş özgürlük taraftarı ve feminist hanım yazarlarımız neler neler
döktürmüşlerdi… Büyük bir coşku ile kutladıkları bir kadın da vardı.
Kumkapı’nın bir meyhânesinde gece yarısı annesi ile kafa çekerken kendisini
rahatsız eden meyhâne sâhibini, bıçağını çekip öldürüvermişti.

Bu çok mâsum (!) genç kızımız
mâsumiyeti neticesi katil olduktan sonra ise medyamız sâyesinde her gün bir
kanalda herkesi irşat (?!) ederek meşhur da olmuştu… Daha sonra da kocasını
öldürdüğü hanımla sarmaş dolaş gazinolarda sanat (!) icra etmeye başlamıştı.

Çetinoğlu: Ne kadar rezil
olurlarsa o ölçüde meşhur olmak… Şöhrete giden en garantili yol…

Göze: Bizim kadın kahramanlarımız medyamız sâyesinde artık
bunlar… Her mukaddes mefhumu senede bir günün içerisine hapsetmeye meraklı
oluşumuzdan beri dünyanın en ulvî varlığı kadına da tek bir günü lâyık görerek
ne kahraman (!) kadınlar üretiyoruz.

Çetinoğlu: Feminist yazarlarımız
var. Onlar Türk kadınına nasıl bir gelecek hazırlıyorlar?

Göze: Feminist yazarlar, kadın hürriyeti adına kadınlarımızı, kızlarımızı
meyhâneye dâvet ediyorlar. Onların hazırladığı geleceği düşünmek bile ıstırap
verici.

İsveç televizyonunda kadın
bacağının dörtte birini gösterip çorap reklâmı yaptırılırsa bütün feministler
ayağa kalkar. Bizde ise yalnız televizyonun değil hemen hemen bütün gazetelerin
istismar ettiği tek şey hâline gelmiş kadın bedeninin teşhirini bir haysiyet ve
şeref meselesi yaparak hesap soran tek gerçek feminist bayan var mı acaba?

Sözde feminist yaygaralar ve
iğrenç konuşmalarla dolu, ipek kâğıtlı mecmualarda, bir portakal veya elma gibi
soyulup soyulup, sırtından tiraj ve para kazandığınız kadını, bütün şerefli
adlardan da mahrum bıraktıktan sonra ‘Kadının
Adı Yok
’ diye kitap yazıp gene keseyi doldurmanın ise pek çok adı vardır…
Ama o adlar ancak magazin basınının üretmeye çalıştığı kadın tiplerine yakışır.

Olağanüstü gayretlerinize rağmen,
hâlâ nesli tükenmemiş namuslu, fedakâr, âilenin temel direği ‘Türk ve Müslüman’
kadının ise cemiyette adı da vardır sanı da, soyu da bellidir, sopu da.

Çetinoğlu: Genç kızlarımız
hakkında neler söylemek istersiniz?

Göze: Genç kız deyince gözümde canlanan bir hayâl var. Ben o hayâli
çok sevdim ve seveceğim de.

Hayâl’ diyorum, çünkü günümüzdeki genç kız gerçekleri o hayâlden o
kadar uzaklarda ki… Yarım asrı çoktan devirmiş olanlar, belki nostalji ama
bambaşka bir genç kızı hatırlarlar. Berber eli değmemiş, permasız, boyasız
saçları, makyajsız yüzleriyle fistolara, dantellere, kurdelelere dost olan
bambaşka genç kızları…

Onlar, oturuşları, kalkışları,
konuşuşları, küçüklerine ve büyüklerine davranışlarıyla ne kadar ölçülü ve
zariftiler. Yün örmesini, dikiş dikmesini, nakış yapmasını da bilirler ve kitap
da okurlardı.

O genç kızlar haksızlığa
uğrasalar dahi hocalarına çok saygılıydılar. Sesleri kuş cıvıltısı gibiydi.
Sigara ve içki onların hiç tanımadığı şeylerdi

Mevcut olmayan diskoteklerin,
barların ve kafelerin değil kırların temiz havasını teneffüs ederlerdi. Doğu ve
Batı çatışmasının tam ortasında olmalarına rağmen henüz bozulmamış olan Türk
âilesinin koruyucu kanatları altındaydılar.

O âileler ki kadınları henüz
erkeklerin kurtarılması lâzım gelen içki ve kumar ve fuhuş batağına düşmemişti.

Yolunu şaşırmış erkeği bile
kurtaran bir huzur yuvası olan evin çatısı altında ana kadınlar vardı. İşte o
genç kızlar o ana kadınların çokça bulunduğu toplumun eseriydi.

Zamanımızın genç kızlarının
ideali ‘önce vatan ve âilem’ diyen o
ana kadınlar olmalıdır. Bu günün genç kızı ise her türlü vasıta ile gözüne
gözüne sokulan bu karakterin tam tersi bedbaht kadın tiplerine
imrendirilmektedir.

Açıkça söyleyelim, bu günün genç
kızı, âileyi Türk yapan, onu analık ve eşlik vasıflarına sâhip kılan pek çok
değerin yabancısı hatta düşmanı olarak yetişmektedir.

Çetinoğlu: Bahaneleri hazır:
Dünya küçüldü, sınırlar kalktı, kültür
alışverişi yaygınlaştı deniliyor…

Göze: Kültür alışverişini kimse inkâr edemez. Ama seçimi iyi
yapmak, kendi kültürünü fedâ etmemek şartı ile…

Çetinoğlu: Günümüzün revaçta olan
fikrî moda akımı sosyalizm, kadınları nasıl şekillendiriyor?

Göze: Yüzlerce çeşit sosyalizm sayılmıştır. Hepsinin temeli de
materyalizme yâni maddeciliğe dayanır. Buna rağmen sosyalizm iki ana grupta
toplanabilir: Marksist sosyalizm, Marksist olmayan sosyalizm.

Marksist sosyalizm için insan
tipi işçidir. Nasıl işçi? Ferdiyeti ve milliyeti olmayan işçi, makinenin bir
parçası olan işçi…

Nitekim Komünist Rusya’da bütün
kadınlar da en süflisi de dâhil olmak üzere hangi işte çalışırsa çalışsın işçi
sınıfının menfaatine göre muamele görmüşlerdir. İşçi sınıfının menfaati neyi
icap ettiriyorsa kadın onu yapmak mecbûriyetindedir. Çocuklarını devlete
bırakmak, evliliğini devletin isteğine göre ayarlamak dâhil.

İnsanları bir köle durumuna
getiren proleterya diktatörlüğü kadını da aynı ölçüde ezmiştir. Bunun bir tek
istisnası vardır. Reklâm ve propaganda için kullanılan artistler, sirk
cambazları gibi önde gelen sanatkâr taifesi…

Ama onlar da sırasına göre
komünist partisinin ileri gelenlerine yem olmaktan kurtulamamışlardır.

Batı tipi sosyalizmdeki kadın ise
biraz daha talihlidir. Çünkü bâzı şeyleri seçme hürriyetini elde etmiştir.
Hattâ karakterini bulmak imkânına da sâhiptir. Ne var ki onun da hareket
noktası madde olduğu için ve cemiyet tarafından öyle şartlandırıldığından
dolayı tâkip edeceği yolu tam çizemez. Hayatını kazanmak için çalışır. Kazandığı
para ile yapmak istediği şey ise o hayatı istediği gibi yaşamaktır. Seks
özgürlüğünün yalancı câzibesine çabuk kapılır. Daha çocukluktan çıkmadan kadınlığa
ayak basar. Bu ayak basış bir âile çevresinde değil, kendisine pek çok oyuncağı
gerçekmiş gibi sunan toplumunda olur. Ticâretin can damarı olan reklâmın sâyesinde
bu piyasada bedeni ile yerini alır. O da artık bir çeşit köledir. Komünizmin
kadınından daha farklı olarak refah içindedir ve biraz da enteldir.
Burjuvazinin sunduğu nimetlerle, kendine has bir entelliği biraz
karıştırmıştır. Bu tip kadın evliliği yük olarak görür, anne olmak istemez,
birliktelikten yanadır. Yaşlılık kapısını çalana kadar cinselliğini yaşamak
ister. Yaşlılığı karşılayacak mânevî gücü, toplumu kendisine vermediği için son
yıllarında bunalır ve alkolden, uyuşturucudan yardım ister. Entelliği ona
bunalımını önleyecek şeyleri vermekte hasis davranmıştır. Bu noktada komünizmin
kadını daha mâsum ve mahkûm görülebilir.

Her ikisinin de müşterek tarafı
birisinin sefâlet diğerinin sefâhat tarafından âile dışına çıkarılmış
olmasıdır. Bu da bir nevi işçiliktir sanki. Nitekim batı sosyalizmi bu
kadınları meslek sâhibi kabul etmiş ve sendika hakkı da vermiştir.

Komünizmin kadınına canlı bir
misal verilirse bu herhangi bir ‘Katerina
veya ‘Nataşa’dır. Ama sosyalizmin
kadını meselâ bir ‘Simon de Beauvoir’ da olabilir. Bunlar sosyalizm kadın
tayfının iki kutbudur.

Çetinoğlu: Açıklamalarınız için
çok teşekkür ederim Efendim. İnşallah eskilerin ifâdesiyle tenebbühe, gafletten
kurtulmaya ve doğrunun bulunmasına vesile olur
.

 

 

Av. HİCRAN GÖZE:

      Yazar ve
hukukçu. Yarım asırdır devam eden yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza
attı.

     1931’de
Kadıköyü’nde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak
dünyaya geldi.  Çocukluğu, babasından
ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski
Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi
ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü
olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu
Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te
bitirdikten sonra gene aynı Paşa’nın hayır eseri olan, bir zamanlar ‘Kenan
Evren Lisesi’ olarak anılan lisenin birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun
kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip Paşa’nın köşkü olan Çamlıca
Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba
olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde
payı büyüktür. 

     1950 yılında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze
ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın
yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç
çocuğu,  beş torunu ve bir de torun
çocuğu bulunmaktadır.

     Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ’nde imzasız
olarak ‘Kadın ve Ev ’ köşesini
hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ’,
Töre’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan
’ ve ‘Kubbealtı Akademi’  mecmualarında yazıları yayınlanmıştır. 

      ençlik
yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif
faaliyet gösteren Hicran Göze  çalışmalarına
hâlen devam etmektedir.  

     Yayınlanmış
eserleri: *O Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif
mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin
Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın
(Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan
yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın
konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını Halide Edip Adıvar  (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi),  *Kadıköylü
Yıllarım
  (hâtıra ), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif
(biyografi), *Bir Zamanların Kadıköyü’nde
Edebiyatçılar ve Aşkları, *Ergun Göze ile Elli beş Yıl, *Yahyâ Kemal ve Atatürk.

Bu Emperyalist, Bu Değil

Belgelerle ve Kronolojik Erzincan Târihi – 4

Kenan Mutla Gürses’in hazırladığı 8 ciltlik
Erzincan Târihi’nin 6. Cildi 666 sayfadır. 1916-1918 yılları arasındaki
olayları ihtiva etmektedir. Bu ciltte, ‘Şehit
– Birinci Dünyâ Savaşı
’ başlıklarının çokluğu dikkat çekiyor.

Birinci Dünyâ Savaşı’nın Özeti

28 Temmuz 1914 târihinde başlayan bu büyük savaş
1918 senesinde sona erdi. Adından da anlaşılacağı üzere dünyâ târihine yön
veren bu savaşa çok fazla devlet katılmıştır. Savaşa katılan devletlerin
yaşayış ve yönetiliş şekli değişti. Savaş, sanayileşmiş devletler arasında
siyâsî ve iktisâdî hâkimiyete sâhip olmak maksadıyla İttifak ve İtilâf
devletlerinin sömürge mücâdeleleri neticesinde ortaya çıkmıştır.

Maddî ve mânevi büyük zarara uğrayan bu
devletler kendi çıkarları doğrultusunda anlaşma yaparak 1. Dünyâ Savaşı’nın
zararlarını en aza indirmeye çabalamışlardır.

İttifak Devletleri: Almanya, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve sonradan Bulgaristan. 

İtilaf Devletleri: İngiltere ve sömürgeleri:
Avustralya, Hindistan. Fransa, Çarlık Rusya, Yunanistan, Sırbistan, Belçika,
Portekiz, Japonya ve ABD. Savaş başladığı esnada tarafsız olan ABD 1917
senesinde gelindiğinde savaşa katılmıştır.

İtalya ilk başta ittifak devletleri
içerisinde yer almıştır. Fakat daha sonra tarafsız olacağını söylese de 1915
senesinde itilâf devletlerinin yanında savaşa katılmıştır.

Birinci Dünyâ Savaşı’nın özel sebepleri
arasında; Almanya ve Fransa arasındaki Alsace-Lorraine bölgesi problemi ilk
sırada gelmektedir.

Görünürdeki en önemli sebep ise
Avusturya-Macaristan veliahdı olan Franz Ferdinand’ın Saraybosna’yı ziyâreti
esnasında genç bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesidir.

 Birinci Dünyâ Savaşının Sonuçları: Asya ve
Avrupa’da bulunan ülkelerin bütün düzenleri bozulmuştur. Osmanlı Devleti,
Çarlık Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu parçalanmaya başladı,
Çekoslovakya, Yugoslavya, Macaristan ve Polonya adında yeni ülkeler
kurulmuştur. Savaşta yenilen ülkeler çok ağır antlaşmalar imzalamak durumunda
bırakılmıştır.

71. sayfada, ‘Üçüncü Büyük Göç’ başlığı altında Birinci Dünyâ Savaşı’ndan sunulan
bir kesit ile savaş trajedisi gözler önüne seriliyor:

Türk ordusu, Rusların
karşısında bozuldu. General Yudeniç tarafından idâre edilen çar ordusu,
Erzurum’a doğru harekete geçti. 1829-1877’den sonra üçüncü büyük göç bu sırada
meydana geldi. Doğunun gözde şehri Erzurum, bir anda Şah İsmail devrindeki
perişanlık ve terk edilmişlikle karşı karşıya kaldı. ‘Ruslar geliyor’ haberini duyan yaşlı, genç, kız, kadın ve çocuk;
kış mevsiminin olumsuz şartlarına dahi bakmadan Erzincan ve Bayburt’a doğru
hicrete başladılar. Binlerce insan, soğuk ve dondurucu rüzgâra rağmen; Sivas, Tokat,
Yozgat, Kayseri ve Adana’ya doğru yollarına devam etti. Aziz Samih, rastladığı
bir göç kafilesini şöyle tasvir etmektedir: ‘Yolda kalpleri yakan hicret manzaraları… Zavallı kadınlar, çocuklar,
yalınayak bir kağnıya veyahut bir öküze kirli birkaç yorgan yüklemiş… Bir iki
zayıf inek ve danayı önüne katmış… Meçhul bir ufka gidiyorlar. Malûl bir
ihtiyar, anasını sırtına almış erkekler… Çocuklarını yorgana sarmış, omuzlamış,
kucaklamış kadınlar… Kağnıların arkasından yürümeye çalışan yavrular… Nereye
gittiklerini sorarsanız, onlar da bilmiyorlar. Rus askerinden Ermeni
saldırısından canını kurtarmak istiyorlar. Sürü sürü zavallıların kim bilir her
gün ne kadarı boş köylerin yıkık damları altında can veriyor. Doğru sayısını
Yaradan bilir. Erzurum vâlisi şimdiye kadar ölenleri 15.000 tahmin ediyor
.’
  

Diğer bir başlık başka bir facianın
habercisidir: ‘24 Mayıs 1916 – Harbin
başında âni bir taaruzla işgal altında kalan hudut köylerindeki 40.000’den
fazla İslâm ahâli, Rus ve Ermeniler tarafından cins ve yaş ayırımı yapılmadan
namuslarına tecâvüz edildikten sonra imhâ edildi
…’

Hemen her başlıkta, ‘zulüm’, ‘işkence’, ‘tecâvüz’ ve ‘katliam’ kelimeleri yer alıyor. Kelimelerle çizilen tablolar, kâbus
olarak uykuları bölecek kadar canlı ve dehşetli… Sâdece Erzurum’da değil, doğu
Anadolu’nun hemen her şehrinde, kasabasında, köyünde ve mezrasında aynı
fâcialar…

511 sayfalık 7. ciltte 1918-1923 yıllarında
yer alan hâdiseler var. 25 sayfalık içindekiler listesinin ilk satırlarında ‘Pontus meselesi nedir?’ başlığı göze
çarpıyor:

Pontus Meselesi
Tanzimat Fermanı’nın gayri-Müslimlerle ilgili hükümlerinden faydalanılarak
ortaya atılmıştır. Pontusçuluk 19. yüzyıl sonlarında özellikle İngiltere,
Fransa, Rusya ve ABD tarafından zaman zaman ve gerektiği kadar destek bulan, Yunan
Megali İdeasının bir uzantısı olarak Doğu Karadeniz kıyılarında kurulması
planlanan bir devletin doğuşunu hazırlamak için başvurulan her türlü faaliyet
(siyasî, askerî, dinî, etnik kışkırtma, kültürel vd…) olarak tanımlanabilir.

Pontus meselesi Yunanlılar
ve Batılılar için başka – başka mânâlar iâde etmektedir. Zaman zaman ve
icabettiği kadar desteklenen ‘Pontus
Meselesi
’ batılılar için Yunanlıların anladığı mânâdan çok, Türkleri dünyâ
kamuoyu önünde zor durumda bırakmak, siyâsî alanda sıkıştırmak için harekete
geçirdikleri, Yunanlıları da bu oyunlarına âlet ettikleri bir siyâsî meseledir.
Stefanos Yerasimos’un deyimiyle ‘Pontus
Meselesi dönemin büyük güçleri tarafından Ortadoğu politikasında doğurduğu,
zaman zaman önemli sonuçlara rağmen oldukça önemsiz (marjinal) bir olay
’dır.
Yine Stefanos Yerasimos olayın fazla önemli olmayışını şu şekilde izah etmektedir.
‘arşivlerde Pontus belgeleri ayrı bir başlık altında sınıflandırılmamıştır.
Nitekim bu olaylarla ilgili belgeler Türkiye, Kafkasya, Yunanistan vb.
dosyalara dağılmış durumdadır.’

Türkler ve Yunanlılar
arasında mesele olan ve üzerinde hak iddia edilen Pontus ülkenin sınırlarının
içine hangi Türk şehir ve kasabaları sokulmak isteniyordu. İstanbul’da
yayınlanan Patris Rum gazetesinin (17 Ocak 1919’da) yazdığına göre Paris’te
bulunan bir Rum heyetinin kurmayı hayal ettikleri Pontus Cumhuriyeti’nin
sınırlarını gösteren ve ilk defa Paris’te bastırılan haritaya göre şu şehirler
sınırları içinde gösteriliyordu: Trabzon, Giresun, Ordu, Canik (Samsun), Sinop,
Gümüşhâne, Şarki Karahisar, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat sancaklarının tamamı,
Erzurum vilâyetinin İspir ve Bayburt kazaları, Erzincan Sancağı’nın Refahiye ve
Kuruçay kazalarının tamamı, Sivas vilâyetiyle, Koçgiri, Hafik, Yenihan kazaları
kısmen, Kastamonu vilâyetinin Tosya, Taşköprü kazalarının tamamı, İnebolu
kazasını kısmen içine alıyordu. Hayalî ülkenin başşehri olarak da Samsun
gösterilmekteydi. Ülkenin yüzölçümü 70.000 km2 olarak kabul
edilmekteydi.

Yerasimos 1942 yılında İstanbul’da dünyâya
gelen Fransa’da şehircilik profesörü unvanına hak kazanan, hayatının bir
bölümünü İstanbul’da yaşadıktan sonra 2005 yılında Paris’te vefat eden Yunan
asıllı araştırmacı yazardır.  Yazdıkları
tamamen doğrudur. Fakat biz Türkiye Türkleri olarak bu doğrulara yaslanarak
rehâvet çukuruna düşersek, kendimizi büyük problemler yumağının içerisinde
kaybolmuş olarak görebiliriz. Hassas ve dikkatli bir vatansever olan Kenan
Mutlu Gürses, 8 ciltlik dev eserinin hemen hemen her sayfasında aynı tehlikeye
dikkat çekiyor. Çığırtkan azınlık durumundaki hayalperestler, ‘Küçük’ olduğu zannedilen her meseleyi,
siyâsî atraksiyonlarla ve ‘algılama
denilen beyin yıkama metotlarıyla akıllardan ve hâfızalardan bütün doğruları,
spatula ile kazıyıp yerine iğrenç yalanlarla çarpık fikirler yerleştirmeye
çalıyor. Kendileri uydurdukları yalanlara inanıyorlar, Türklerin en sâdık
düşmanlarını da inandırdıkları yetmiyormuş gibi, fâre kapanına takılmış peynir
gibi, Nobel armağanı vaadi ile, kafa kâğıdının ‘tabiiyeti’ karşılığında ‘Türk’ yazan devşirilmiş angutları da
kandırıyorlar. Çağımızdaki fâreler bile böyle bir tuzağa düşmez iken,
insanların şöhret uğruna, kirli vaatlere kanmaları ne hazin tecellidir.  ‘Küçük
diye üzerine gidilmeyen her mesele, günün birinde hakikat olarak geri zekâlı
kafalara yerleştiriliyor. Bu metoda; ‘Ne
sihirdir ne kerâmet, laf kalabalığı ve yoğun yalanlarla vatan toprağı çalmak
mârifet
’ denilirse, isâbetli bir hüküm verilmiş olur. Koskaca bir
transatlantik batar, içindekiler kurtulamazken, küçük bir tahta parçasına
tutunup hayatta kalabilme şahsını kullananları düşünürsek, insan hayatında
küçük-büyük kavramının çok da garantili bir imkân olmadığı anlaşılır. Vatan
toprağı candan azizdir. O’nu korumak için hassas ve uyanık olmak gerekir.

Biz yine incelemekte olduğumuz esere dönelim:
Orada, ders alınacak pek çok doğru bilgi var. Hem de alâkalı dönemden kalma
belge fotokopileriyle… Kurtuluş Savaşı’mızın nirengi noktalarından biri olan ‘Erzurum Kongresi’ ile alâkalı belgeler
ve fotoğraflar, 80, 81 ve 82. ve devam eden sayfalarda. 106. Sayfadaki şu
başlık heyecan verici: ‘23 Temmuz 1919 –
Erzurum Kongresi; muhakkak ki, Türk Milleti’nin mâkus târihinde şarkta doğan ve
hızla bütün millî şuur ve vicdanı kendi ışığında derleyen bir güneşti
.’

Erzurum Kongresi elbette Türk Milleti’nin
mâkus tâlihinde doğan bir güneştir. Onda hiç şüphe yok. Fakat kongre günlerinde
yaşanan ve az bilinen bir hâdise, her şeyin dönem noktasıdır:

Mustafa Kemal Paşa, pâdişah fermanı ile
gönderildiği Anadolu’dan, istilâcı ve işgalci İngiliz ve Fransızların
müstemleke valisi gibi hareket eden komutanların isteği doğrultusunda
İstanbul’a dönmesi emredilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, azil kararından önce
istifa eder.

9 Temmuz 1919 karışık bir gündür. Etrafında
herkes biraz durgundur. Sivil hayatta ilk gündür. Artık hiçbir resmî sıfatı,
bir yetkisi, bir rütbesi, hatta yeri yurdu, geliri ve parası yoktur.

Kurmay Başkanı Kâzım (Dirik) Bey, Mustafa
Kemal Paşa’nın karşısına dikilir:

Paşam,
siz askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra emrinizde bu vazifeme devam
imkânım kalmadı. Evrakı kime teslim edeyim?

Mustafa Kemal’in cevabı hazin bir inilti olur
ve bulunduğu koltuğa derin bir yeis içinde gömülür.

Ya
öyle mi efendim? Peki efendim…

Millî mücadeleye devam konusunda her şey
bitmiş gibi görünür. Böyle geçici ruh düşkünlüğü anları, kahramanların,
peygamberlerin hayatında da vardır. Bu düşkünlükler, ümitsizliklerdir ki, eğer
onlarla karşılaşan insanlar, onlarla hesaplaşmayı bilirse, ancak yeni yolların,
yeni kurtuluşların müjdecisi olurlar.

Tam o sırada yaver Cevat Abbas, Mustafa
Kemal’in odasına yıldırım hızıyla dalar:

Karabekir
Paşa geliyorlar. Arkalarında bir bölük süvari askeri var
!

Mustafa Kemal Paşa sararmıştır. Bunalım zirve
noktasındadır. Yerinden kalkar. Odanın ortasına ilerler. Ayaktadır. Gözleri
kapıya dikilmiştir. İçinde hayatının en tehlikeli sorusu uyanır. Hayatında en
önemli dönüm noktasıdır. Karabekir Paşa, tevkif etmeye mi gelmiştir?

Kâzım Karabekir Paşa kapıda görünür. Arkasını
subaylar çevirmiştir. Sâkin görünmeye çalışır. Yüz hatları hiçbir şey ifâde
etmez. Binanın önünde süvâri bölüğü saf nizamı almıştır. Karabekir ilerler.
Yaklaşır. Durur. Askerce selâm verip tekrar esas duruşa geçer. Önemsiz bir
şeymiş gibi, sükûnetle bildirir:

Emrinizdeyim
Paşam! Ben, subaylarım, erlerim, kolordum, hepimiz emrinizdeyiz.

Viraj alınmış, doruk aşılmıştır, buhran
geçmiştir, ilk zafer kazanılmıştır. Mustafa Kemal; vefalı, cesur, dürüst
arkadaşının boynuna sarılır. Onu kucaklar öper…

***

Sekizinci ve
son cilt 452 sayfadır. 1924-1996 yılları arasındaki 70 yılın hâdiseleri bu
kitapta özetlenmiştir. Ziya Gökalp’in vefatı, Kâzım Karabekir, Ali Fuat
Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve berâberindeki 24 milletvekili tarafından
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu, Şeyh Sait Ayaklanması, İstiklal
Mahkemeleri, İzmir Suikastı, Dersim Olayları, Harf devrimi, 1930 Erzincan
Depremi, Türk Târih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu, Doğu Türkistan’da
Turfan ayaklanması, Seyit Rıza Meselesi; ilk 200 sayfada ele alınan konuların
dikkat çeken hâdiseleridir.

Seyit Rıza az
bilinen bir şahıstır. ‘Pir Seyit Rıza
olarak da anılırdı. 1863 yılında, sonradan adı Tunceli olarak değiştirilen
Dersim vilâyetinin Ovacık ilçesine bağlı Lirtik köyünde doğdu. 1937 yılında
Elazığ’da idam edildi.  Dersim İsyanının
mimarı ve baş lideridir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde rejime karşı
çıkanlardan biridir. Hakkında devletin köylülere dağıttığı toprakları zor
kullanarak üstüne geçirdiği, sıcak savaş sonrası bölgeye hizmete gelen şehir
yapılanması uzmanlarına karşı yöre halkını kışkırttığı gibi birçok iddia
bulunmaktadır.

Dersim Ayaklanmaları:

Dersim
vilâyeti Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk
olarak yönetiliyordu. Özellikle Tanzimat döneminde merkezî yönetimin güçlendirilmesi
maksadına yönelik düzenlemelere karşı ilki 1847 yılında olmak üzere 1877-1878,   1885,  
1892,   1893- 1895.   1907,  
1911,   1916 yıllarında sık sık ayaklanmalar
çıkmıştı. Bölgenin tabiat şartları ve aşiret temeline dayanan sosyal yapısı,  merkezî yönetimin otorite kurmasını
engellemişti. Cumhuriyet döneninde de bölgede hâkim olan aşiret düzenini
dağıtmak ve devlet gücünü yerleştirmek maksadıyla bazı düzenlemeler yapıldı.
1930’ların ilk yarısında bölgede meydana gelen ayaklanmalar bastırıldıktan sonra,
1935’te 2884 sayılı Tunceli Vilâyeti’nin İdâresi Hakkında Kanun çıkarıldı. Buna
göre Tunceli iline bir askerî vâli tâyin edilecekti. Aynı zamanda Dördüncü Umumî
Müfettiş sıfatını alan vâlinin yönetim, askerî ve adlî alanlarda  geniş yetkileri vardı. Düzeni sağlama ve
güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve
aileleri, il sınırları içinde bir yerden başka bir yere göndermeye, il
sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi. Kanunun uygulanmaya
başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı. Bölgede güvenlik sağlanamadı
ve hükümet otoritesi kurulamadı. Bu sırada Suriye sınırında ve sınıra yakın
bölge ve illerde de benzer olaylar görüldü. Hatay’a bağımsızlık tanıyan
Milletler Cemiyeti kararından sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan
görüşmelerde, bu gelişmelerin başta Fransa ve Fransa’nın mandası altındaki Suriye
tarafından kışkırtıldığı ileri sürüldü. Başbakan İsmet İnönü ise, Tunceli
ilinde iki yıldır tâkip edilen reform programının hedefinin bölgenin medenî bir
hâle getirilmesi olduğunu belirterek, programın uygulanmasına karşı bölgede
direniş görüldüğünü belirtti. Mart-Nisan 1937’de olayların genişlemesi üzerine
başlatılan askerî harekât, 13 Eylül 1937’de sona erdi. İsmet İnönü harekâtın
ardından olayların tamamen bastırıldığını, ayaklanmacılardan 250 kişinin ölü
olarak ele geçirildiğini ve 1.000 dolayında kişinin de teslim olduğunu
açıkladı. Ayaklanmacıları 3 uçak filosu bombaladı. Dünyânın ilk kadın askerî
pilotu Sabiha Gökçen harekâtta görev aldı. Yöre halkının bir bölümü başka
illerde iskân edildi.

Askerî
harekâttan sonra ayaklanmacılar yargılanmaya başladı ve 15 Kasım 1937’de biten
yargılamalar sonunda ayaklanmanın önderi Seyyid Rıza’nın da aralarında
bulunduğu yedi kişi idam edildi. Çok sayıda ayaklanmacı değişik hapis cezalarına
çarptırıldı. Fakat olaylar devam etti ve 1938’de yeni ayaklanmalar çıktı. Bunun
üzerine ikinci bir askerî harekâta girişildi ve Eylül 1938’de ayaklanma tamamen
bastırıldı.

Eserin sonraki
bölümlerinde 1939 Erzincan depremi, Hatay’da iskân edilen Erzincanlılar, İkinci
Dünyâ Savaşı ile alâkalı haberler, Refah şilebi, İsrâil’de Yahudi Devleti’nin
kurulması, Kerkük’te ve Kıbrıs’ta Türklere yapılan katliamlar, İsrail ile Arap
devletleri arasındaki savaşlar, İran’da Humeyni devrimi, Berlin Duvarı’nın
yıkılması, Dayton Barış Antlaşması gibi konular inceleniyor.

Kitabı edinmek isteyen için:

 KENAN MUTLU GÜRSES: ggg@gggurses.com

CİNİUS
YAYINLARI:
Moda Caddesi, Borucu Han Nu: 20 Dâire: 504-505 Kadıköy,
İstanbul.

Telefon: 0.216-550 70 58 // e-posta: iletisim@ciniusyayinlari.com  www: http://ciniusyayinlari.com  

2023 seçimlerinde görüşmek üzere!

Eskiden
her biri iktidar düşürecek gelişmeler şimdilerde böbrek taşı bile düşürmüyor!

Bakanlarımız
üst düzey bürokratlarımız öyle komik öyle hicivli açıklamalar yapıyor ki!

İnanın,
onların görüntülerinin olduğu kısa videolar, komedi videolarından daha fazla
paylaşılıyor, sosyal medyalarda!

Bize
de gülmekten başka yapacak bir şey kalmıyor, “ağlanacak halimize”

Her
biri ünlü Mizah üstadı gibi!

“kara mizah”

***

Bir
Bakanımız emtia fiyatları artmasaydı enflasyon da artmazdı diyerek iktisatçılara parmak ısırtırken!

Diğeri
Türk Lirası için, düşebileceği en alt
seviyeye düştü,
daha ne kadar düşebilir ki diyor!

Et
Süt kurumu müdürümüz, kuyrukları
azaltmak için zam yaptık
diyerek tam hepimizi gülmekten öldürecek iken!

Tarım
bakanımız ayrı efsane bir öneri ile Afrika’dan toprak kiralayıp tarım
yapılabileceğimizi söylüyor!

Üç
tarafı denizler ile çevrili dünyanın en verimli toprakları olarak kabul edilen,
kara parçasından!

***

İnanın
bu yaşadıklarımıza ömrü vefa edip şahit olabilseydi La Fonten bile kıskanırdı, tövbe ederdi masala hikâyeye!

Zaten
peri masalı gibi bir hayat yaşıyoruz!

Dolores Umbridge
masalları(!)

***

Muhabir
ramazan alışverişi yapanlarla röportaj yaparken kameraman dükkânda ki kilosu 170
TL olan İran hurmasını görüntülüyor,

5
on dakika süren çekimlerin sonuna doğru kamera tekrar aynı reyonları çekerken,
kameranın açısı tekrar aynı hurmasının
etiketine denk gelince
bir bakıyoruz demin kilosu 170 TL olan hurma olmuş, 190
TL!

İlahi nikomedya.

***

Artık
marketlerde fiyatlar o kadar sık değişiyor ki, etiket makinasının başında
dursun ve sürekli yeni fiyat çıkartsın diye sadece o iş için bir elaman
çalıştırılıyor diye duyuyoruz!

İstihdama katkı
anlamında güzel bir gelişme(!)

***

Benzin
zamları da artık haber değeri taşımadığı için artışları benzin istasyonlarının
tabelalarından takip ediyoruz!

Yani
demem o ki, ben hak ettiğimiz şekilde
yönetildiğimizi düşünüyorum!

Onun
için “Allah nasip ederse” ilk seçimde tereddütsüz olarak mevcut iktidarının devamından yana oy vereceğim.

Hem
ne öyle 6-7 parti kafa karıştırır, bir kişinin hızına yetemiyoruz kaldı ki çok
başlılık!

Bana göre değil.

Ben
şahsen ilk kez tam ikna oldum, yeni dönemde daha renkli simaların bakan ve
bürokrat yapılacağından hiç şüphem kalmadı,

Daha
neler olabilir kimler bakan olabilir ve zaman bizi hangi maceralara sürükler, diye
merakla ve sabırsızlıkla bekliyorum.

2023 seçimlerinde
görüşmek üzere,
esen
kalın!

Cumartesi
günümüz de mübarek olsun inşallah.

Belgelerle ve Kronolojik Erzincan Târihi – 3

Kenan Mutlu Gürses’in hazırladığı 8
ciltlik eserin 694 sayfalık üçüncü cildinde 1600 – 1879 yıllarında Erzincan’da,
Türkiye’de ve çevre coğrafyada yaşanan gelişmeler yer alıyor.  İçindekiler bölümü ise 38 sayfa.

Dikkat çeken
bölüm başlıklarının bazıları: *Celâlî Ayaklanması sırasında Anadolu yağmalandı
ve nüfusun büyük bölümü ölümler, göçler sebebiyle zayi oldu.

Müellif, bu
başlık altında şu bilgileri veriyor:

1603 yılında
Ahıska’da sağ gurebâ (garipler) ağası Yusuf Ağa, altı-bölük sipâhilerine hükmetmesi
sâyesinde, bütün o havalinin hâkimi kesilmişti. 1602’de Deli Hasan üzerine
gitmek için Hüsrev Paşa’nın emrine yollandığı zaman, bütün Erzurum çevresindeki
kulların başında bulunan Yusuf Ağa, Erzurum’a geldiğinde, sipâhilere izin
vererek bu vilâyette büyük bir soygunculuğa sebep olmuş; Erzurum, Bayburt,
Kemah, Erzincan tarafları Celâlî istilâsına mâruz kalmışçasına hasar görmüştü.
Hattâ Divriği’nde, Hüsrev Paşa’nın ordusuna geldikleri zaman ‘Celâlî Hasan ref’
olursa bize de rağbet olunmaz. Celâlî Hasan’ın kuvveti bizim devletimize
sebeptir’ diye kapıkullarını tahrik ederek Celâlî seferinden geri döndürmeye
muvaffak olmuştu. Hâlihazırda, Ahıska’da ‘Celâlî Tarzında’ hareket ediyordu.
Beylerbeyine ve kadılara ait hususları tamamıyla kendisi görmekteydi.

Eserin 8, 9 ve
10. sayfalarında Kuyucu Murad Paşa hakkında bilgiler yer alıyor. Hakkında olumlu
– olumsuz pek çok söylentiler vardır.

Kuyucu Murad
Paşa (1535-1611), Sultan Birinci Ahmed döneminde 11 Aralık 1606 – 5 Ağustos
1611 târihleri arasında sadrazam olmuş bir Osmanlı devlet adamıdır. 1607-1608
yılları arasında 100 yıllık celali isyanlarını sona erdirmiştir.

Bosnalı
Katolik bir âileden gelir. Devşirme olarak Enderun mektebine girmiş, oradan
çıkmasından sonra çeşitli saray hizmetinde bulunduktan sonra saraydan çıkıp
diğer devlet işlerinde vazife aldı. 1554’te Mısır valisi olan Mahmud Paşa
yanında kethuda olarak çalıştı. 1554’te Mısır’a sancakbeyi oldu. Bu görevindeki
başarısından dolayı Mısır emir-haçlığı görevine getirildi.

1571’de Koca
Sinan Paşa ile birlikte Yemen Seferi’ne çıktı. Büyük yararlıklar gösterdi.
1576’da Yemen Beylerbeyi oldu. Dört yıl kaldığı bu görevde Yemen’de önemli imar
faaliyetleri gerçekleştirdi. Fakat bu faaliyetlerden dolayı ve aleyhtarlarının
bu ülkede büyük kazanç ve servet kazandığı söylentileri yaymaya başlamaları
sebebiyle 1580’de bu görevden azledilerek İstanbul’a çağrıldı. Burada bir
müddet Yedikule Zindanı’na hapsedildi.

Çok geçmeden
affedilip Şarki Karahisar Sancakbeyi olarak İstanbul’dan ayrıldı. Ardından
Trablusşam vâlisi, sonra da Karaman Beylerbeyi oldu. Bu görevde iken kendi eyâlet
askerinin başında olarak Özdemiroğlu Osman Paşa serdarlığı altında İran
Seferi’ne katıldı. 1585’te Tebriz yakınlarında Hamza Mirza komutanlığı altında
bulunan Safevi güçleri ile yapılan muharebe sırasına atının ayağı sürçüp bir
kuyuya düşünce İranlılar tarafından kurtarıldı ve esir alındı. Rahmetli Mehmet
Niyazi Özdemir, ‘kuyucu’ lâkabının
buradan ileri geldiğini yazmış ve söylemiştir. Önce Kahkaha Kalesi’nde
tutuklandı. İngiliz Elçisi Lallo hatıralarında Kuyucu Murad Paşa’nın üç yıl
savaş esiri olarak İran Şahı yanında kaldığını belirtmektedir. 1578-1590
Osmanlı-Safevî Savaşı’nın 1590’da imzalanan Ferhat Paşa Antlaşması ile sona
ermesinden sonra 1590’da İstanbul’a döndü.

 

Sonra
sırasıyla Kıbrıs Beylerbeyi, 1594’te Şam; 1595’te Diyarbakır vâliliğine tâyin
edildi. Diyarbakır Vâlisi iken bu valilik üzerinde kalmak şartıyla 1593-1606
Osmanlı-Avusturya Savaşı’nın 1595 Avusturya Seferi’ne katılmak üzere ayrıldı.

Uzun yıllar
Macaristan cephesinde askerî hizmet gördü. 1600’de Kanije Seferi’nde Babofça
Kalesi’ni ele geçirdi. 1603’te Rumeli beylerbeyliği ile Budin Muhafızlığı
görevi verildi. 1605’te ‘Dördüncü Vezir’ rütbesi ile şereflendirilip kubbe
veziri yapıldı. 1606’da İran seferine serdar tâyin edilen Serdar-ı Ekrem ve
Sadrazam Sokolluzâde Lala Mehmed Paşa Macaristan cephesinden ayrılması
gerekince sadrazam, Kuyucu Murad Paşa’yı Macaristan cephesi serdarı olarak
görevlendirdi. Sokolluzade Lâla Mehmed Paşa tarafından Avusturyalılar ile
başlatılan barış müzakereleri Kuyucu Murad Paşa tarafından devam ettirildi. Bu
antlaşmanın son metnini hazırlanışında bulundu. 1606’da Zitvatorok Antlaşması
bu uzun savaşı sona erdirdi. Bu barış antlaşmasının Osmanlı Devleti’nin
imzalandığı en istifâdeli antlaşma olduğu kabul edilmektedir.

1606’da sadrazamlık
makamına getirildi. Sadrazamlık döneminde Anadolu’da çıkan Celâlî isyanlarına
karışan isyancıları idam ettirmesi ile tanınmaktadır. 1608 sonlarına kadar
Anadolu’da sefer yapıp Anadolu’yu Celâlîlerden temizleme operasyonlarını
yönetti. Yakaladığı isyancıların bir kısmını idam ettirdi. Bir kısmına küçük
cezâlar verdi. Bir kısmını da affedip taşrada görevlendirdi.

Belen Geçidi
güneyindeki Oruç Ovası’nda etrafında 40.000 kişilik piyade ve süvari
birliklerinden oluşan bir ordu toplayan Canboladoğlu ile muharebeye girişti. Bu
muharebeyi galip bitiren Kuyucu Murad Paşa, Halep’i ele geçirdi. Bağdat’ta
isyan etmiş olan Tavil Ahmetoğlu Mustafa isyanını bastırmak için Çağalzade
Mahmut Paşa komutasında bir orduyu Bağdat’a gönderip bu isyancıyı öldürttü. Bu
sırada kendisine Ankara sancakbeyliği verilen Kalenderoğlu, şehir halkının kendisini
şehre sokmaması üzerine şehri kuşatmış, üzerine kuvvet gönderilmesinden sonra
geri çekilmiş, daha sonra isyan ederek Bursa ve civarında karışıklıklara sebep
olmuştu. Kuyucu Murad Paşa diplomatik yeteneklerini kullanıp diğer isyancıların
ona katılmasını önledi. Sonra onun üzerine yürüyüp Alaçayır’da yapılan bir
muharebeyi kazandı. Kalenderoğlu asi birlikleri ile birlikte İran’a sığındı.
Kuyucu Murad Paşa sonra Amasya ve Çorum civarlarında ayaklanan Tavil Halil ve
kuvvetleri üzerine yürüyüp yok ettikten sonra İstanbul’a döndü. Bu arada
çeşitli küçük kuvvetlerle isyan eden Celâlîleri ya güler yüzle affedici
tavırlarla affeder görünmüş; bazılarına da çeşitli mahallî idârecilik vererek
isyanlarını durdurmuştu.

Çok
soğukkanlı, çok gaddar ve acımasız olduğu bilinmektedir. Yaşa başa bakmadan;
erkek, kadın, Celâlî eşkıyasına destek verdiği kabul edilen herkesi
öldürtüyordu.

İstanbul’a
döndüğünde 1609 başında İran hükümdarı Şah Abbas’a karşı yeni bir İran seferi
serdarlığı görevi verildi. Sefer hazırlıkları için Üsküdar’da iken, devam eden
Celâlî isyanlarının elebaşlarını rütbe ve görev verme sözüyle kandırıp
Üsküdar’a getirip birer ikişer idam ettirdi.

Şah Abbas seferinde
mevsim şartları sebebiyle başarılı olamadı, Osmanlı ordusu Tebriz yakınlarına
kadar geldi. Fakat İranlılar 1604’ten beri ellerine geçirdikleri Revan, Tebriz
ve Gürcistan ve yörelerindeki kazançlarını kuvvetlendirmeye koyulmuşlardı.
Osmanlı ordusu bu yöreleri geri alamadı. Kuyucu Murad Paşa Diyarbakır’a
çekildi.

1610’dan
itibâren İran elçileri ile sulh müzâkerelerini başlatıp ilerletti ise de
1612’de vefat ettiğinden Nasuh Paşa tarafından tamamlanıp imzalandı. . Kuyucu
Murad Paşa bu müzâkerelerin esaslarını oluşturacak görüşmelere katıldı. Fakat
müzakereler Nasuh Paşa tarafından bitirildi.

Kuyucu Murad
Paşa azimli, tecrübeli, sâdık, doğru ve cesur bir devlet adamıydı. Sultan Ahmed
Han kendisine ‘babacığım’ diye hitap
ederdi.

Üçüncü ciltte;
Ermeni göçleri, o dönemde İslâm âlemi için önemli bir şehir olan Ahlat hakkındaki
bilgilerden sonra Erzincan ve ilçelerinden Kemah, Tercan Alaybeylikleri ile
Erzincan’ın diğer ilçelerine ve Ermenilere geniş yer veriliyor. Bu arada;
Amerika’da köleliğin kaldırılması, İstanbul’da Edebiyat Fakültesi’nin açılması,
Dersim’de Kürt-Ermeni Özgürlük komitesinin kuruluşu, Büyük Ermenistan kurma
projesi gibi konular da işleniyor.

***

Eserin 4.
Cildi 552 sayfadır. 1880-1899 arasındaki 19 yıllık zaman dilimindeki olaylar
konu olarak alınmıştır. Sayfalara serpiştirilen belgelerin çokluğu dikkat
çekmektedir. Ağırlıklı olarak Ermeni meseleleri göze çarpmaktadır. Konu ile
alakalı başlıklar: *Eğin Ermeni Tenevvür Cemiyeti. *Eğin Ermeni Öğrenciler Derneği,
*İngiltere’nin Ermeni olaylarındaki rolü. *Osmanlı Ermenilerini isyana teşvik
için faaliyet gösteren Rus subaylar. *Ermeni ihtilal komiteleri. *Ermeni
ayaklanmaları. *Ermenilerin isyana ve Türk hâkimiyetinden kurtuluşa çağrılması.
*Ermeni-Kürt münâsebetleri. *Ermenilerin Erzurum vukuatı. *Ermenilerin işlediği
cinâyetler. *Ermeniler silâha sarıldılar. *Amerika’nın Ermeni faaliyetlerindeki
rolü. *Ermeni komiteleri. *Erzincan Ermeni İhtilâl komitesi. *Kemah Olayları.
*Erzincan ve Bitlis’te Ermeniler. *Himâye gören Ermeniler.

Bu ciltte
ağırlıklı olarak ele alınan ikinci konu Kürtlerdir. Kürt meselesi de Ermeni
meselesinde olduğu gibi, Türkiye’ye patinaj yaptırmak maksadıyla; İngiltere,
Almanya, Fransa, İtalya gibi batılı ülkelerin, ‘uzak batı’ olarak anılan
Amerika’nın sun’i olarak oluşturup geliştirdiği bir meseledir.  

Doğu
bölgemizde bilhassa Pars emperyalizmi çok etkili olmuş ve menfi âmiller bu
istilâcılığın işini kolaylaştırmıştır. Farsçanın etkisiyle ‘kırma bir ağız’ doğmuş, Doğu’da Türkmen
halkları hem dilleri, hem ruhları ile devlete yabancılaştırılarak ‘Şah ve Iran hayranlığı’ almış
yürümüştür. Bâzıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda yaşayan herkesi, sanki
târih boyunca hep Kürtçe konuşan kimseler gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara
bakılırsa bütün Şark, 5000 yıldan beri Kürdistan’dır. Oysa târih boyunca bölgede
Kürtçe konuşulduğuna ve konuşan kavmin Kürt olduğuna dâir en küçük bir belge
yoktur. Ne tablet, ne bir mezar taşı, ne de başka bir kayıt…

Kaldı ki
içinde ‘Kürt’ kelimesi geçen tek belge,
Yenisey’de bulunan anıt mezardır. Bu mezarın kitâbesi Türkçe olup Gök Türk
alfabesi ile yazılmıştır. Bölge halkı Tûranî olup Türk soyundan gelmektedir.
Artık herkes anlamalıdır ki bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan ve büyük
çoğunluğu Türkçe’den başka dil bilmeyen milyonlarca insanımızı sırf ‘Şarklı’dır
diye bir kalemde ‘âri ırk’ içinde göstermek mümkün değildir. 11. asırdan
itibâren gelip buralara yerleşen Artukoğulları’nın, Dulkadiroğulları’nın,
Akkoyunlular’ın, Karakoyunlular’ın, Karakeçililer’in ve daha nice… meselâ
Danişmendoğulları gibi Türkmen ve Oğuz boylarının ve beylerinin torunları nasıl
başka bir millet gibi gösterilebilir?

***

4. cildi
tamamlayan diğer konular: *Sasun olayları ve İngiltere’nin müdâhalesi. *Dersim
Kürtleri. *Kemah olayları. *Ermeni saldırıları. *Erzincan’daki Ermeni olayları.
*Erzincan ve Bitlis’te Ermeniler. *Dersim isyanı. *Ermeni câniler. *Eğin
isyanı. *Anadolu’da Amerikan-Ermeni Konsoloslukları. *Ermenilerin işledikleri
cinâyetler.

Müellif Gürses
ihtişamlı eserinin 5. cildi 451 sayfadır. 1900-1915 yılları arasındaki olayları
kapsamaktadır. Bu ciltte belgelerle birlikte Erzincan ve ilçelerinden cami,
köprü, kervansaray ve diğer sanat eserlerinin resimleri de bulunmaktadır.

Kitabın
muhtevâsını teşkil eden konulardan bâzıları: *Anadolu’daki Ermeni okullarının
sayısı 818’i buldu. *Bir Ermeni fesat komitesi. *Hamidiye alayları.

Ermenilerin 13
Haziran 1878’de Berlin Konferansı’na ‘Ermenistan’a
ilişkin Proje
’ sunması ve bu projenin olumlu karşılanmasından sonra Osmanlı
Devleti sınırları içinde tedhiş ve katliam eylemleri hızlandı. Ermeni Hınçak ve
Taşnak örgütleri düzenli ordu hâline dönüştü. Rusya, Şark vilâyetlerine yönelik
emellerini açıkça ifâde etmekteydi ve işgal hazırlıklarına başlamıştı.
Abdülhâmid Han doğu meselesi adı altında, Avrupalı devletler tarafından
istenilen reformların, Hıristiyan tebaa için önce özerklik sonra bağımsızlık;
Osmanlı Devleti için de zayıflama ve parçalanma anlamına geldiğini düşünüyordu.
Bölgede asayişin temini, Ermeni şaki ve katillerin cezâlandırılması ve Rus
işgaline karşı halktan silahlı güçler oluşturmayı kararlaştırdı. Bu sebeple,
Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kuruluşunu engellemek amacıyla 1891
yılında Hamidiye Alayları’nın kurulmasını sağladı.

Hamidiye
Alayları ile Kürtleri Rusya karşısında güçlü bir askerî siper, İran’a karşı
saldırı aracı durumuna getirme maksadı yanında önemli hedeflerden biri de
Kürtleri Türk idârî makamlarının sıkı gözetimi altında durmaya alıştırmaktı.
Bununla birlikte, Hıristiyan millî azınlıkların, özellikle de Ermenilerin
yükselen bağımsızlık hareketlerine karşı kullanmak gibi hedefler de
bulunmaktaydı.

Bu iş için Dördüncü
ordu kumandanı Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Paşa, kendisine Erzincan’ı
merkez olarak seçti.

40. Alay
Sivas’ta olup, Mihrali Bey tarafından Kars’tan Sivas’a yerleşen Karapapak
(Terekeme) Türklerinden teşkil edilmiştir. 1892 yılında kurulmuştur.

Sultan
Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra iktidara geçen İttihat ve Terakki
Fırkası, Hamidiye Alayları’nın teşkilatını lağvetti. Aşiret hafif süvari
alayları adıyla yeniden düzenlendi ve sayıları da azaltılarak 24’e indirildi.
Doğuda meydana gelen Ermeni isyanlarında önemli faydası görülen bu alaylar,
Balkan Savaşı’nda yerinden oynatılmadı.

1913 yılında,
alaylar yeni bir teşkilatlanma içerisine sokularak ‘İhtiyat Süvari Alayları’
adı altında, iki fırka hâlinde, merkezi Erzurum olan Dokuzuncu Kolordu’ya
bağlandılar. Birinci Dünya Savaşı’nda doğuda dinç ve zinde olarak Ruslara karşı
çarpışan bu alaylar, Rus birliklerini geri çekilmeye zorladılar.

Kenan Mutlu
Gürses, Erzincan’ın mahallî kültürü hakkında, ‘Erzincan Düğünü’ başlıklı yazı ile bilgi veriyor:

Erzincan’da
evlenme işi Erzurum ve İstanbul’dakine benzemez. Erzurum’da halk davul zurna
ile seçkin insanlar ince sazla ve faytonla gelin götürürlerdi. Erzincan’da ise
ilâhiler söylenerek gelin götürürler. İlâhi, sesi güzel birkaç erkek tarafından
düğün alayının önünde okunur. İlâhiciler nöbetleşe okuyarak giderler. Bunların
arkasında gelin faytonu vardır. Gelin faytonunu hanım faytonları izler. Düğün
yemeğine ne kadar çok hanım dâvet edilmişse o kadar çok araba sıralanır. Gelin
faytonu arkasından giden hanım arabası sayısı yemeğin büyüklüğünü gösterir.
Erzincan düğünlerinde yaşlı erkekler gelin alayının önünde faytonla, gençler
atlarla giderler. Düğünün şânını atlılar artırır. Bunlar süvari bölükleri gibi
düzgün gitmezler. Gelişigüzel at oynatır, at koşturur, geniş meydanlarda cirit
oynayarak alayının zaman zaman yanında, zaman zaman arkasında giderek
arabalardaki hanım ve genç kızlara caka satarlardı. Her düğün alayı kesinlikle
müşirlik dâiresi önünden geçerdi. Gelin güveyi evine gittikten sonra alay
dağılırsa da iş bitmezdi. O gün koltuk töreni yapılırdı. Bir önceki gece
kadınlar kına gecesi yaparlar, bu gece güveyi içeri verildikten sonra delikanlılar
sabaha kadar eğlenirlerdi. Bu gibi düğünlere subayları çok dâvet ettiklerinden
birçok düğünde ben de bulundum. Yalnız ikisinden biraz söz edeyim: Hacı
Abdullah Bey’in küçük oğlu Fahri Bey’in nişanlısı Fırat’ın sol tarafındaki
Ürekli idi.  idi. Gelini getirecek ekibe
katılmak için bir Çarşamba günü öğleden sonra tabur komutanından izin aldım.
Sağlayabildiğim bir ata bindim. Tabur arkadaşlarımdan genç teğmenlerle Ürek’e
gittik. Köyün delikanlıları bizi köylerine bir-iki kilometre kala atlı
karşıladılar. Kırlarda at koşturdular. Bizimle cirit oynamak istediler. Kasaba
gençlerinden karşılarına çıkan oldu. Ama subaylardan kimse cesâret edemedi.
Çünkü at cirit oynamak çok idmanlı olmayı ve eğitimi gerektiriyordu. Subaylar
arasında cirit oynamış kimse yoktu. Ben çocukluğumda çok cirit oynadığım için
iyi cirit atıyordum, Çıplak atın üstünde nasıl cirit atılacağını bilmiyordum.
Bundan başka atın da cirit oyununa alışkın olması gerekirdi. Sözün kısası kız
tarafı, biz erkek tarafını yenilmiş saydı.

Bizim
için ayrılmış odaya geçer geçmez yemekler geldi. Karnımızı doyurduk. Bir saat
geçmeden ikinci bir yemek geldi. Zorladılar. Onun için bir-iki lokma daha
aldık. Arası bir saat olmadan üçüncü yemeği önümüze sürdüler. Yatıncaya kadar
belki her saat başı yemek getirdiler. Gece güzel yataklarda yattık. Ertesi
sabah kaymaklı, keteli, çörekli bir kahvaltı yaptık. Artık Erzincan’a dönme
hazırlığı yapıyorduk ki bir yemek daha getirdiler. Gelin alayı güçlükle hazır
oldu. Yalvarmalar ve vaatlerle gelini arabaya aldık. Gelişte atlı delikanlılar
bizi karşıladıkları gibi dönüşte de yolcu ettiler. Birçok da çörek ikram
ettiler
.                                                                                                                              

                                                                                                         (DEVAM EDECEK)

Dünyamız Kötü Yönetiliyor

Rusya Lideri Vladimir Putin
üçüncü haftasını tamamlayan Ukrayna saldırısı sırasında ilk kez Moskova Luzhiniki
Stadyumunda halkının karşısına canlı yayında çıktı. Hem de soykırımın, tacizlerin,
tutuklamaların, kaçırmaların yaşandığı Türk Yurdu Kırım’ı ilhak ve işgalinin 8.
Yıldönümünde (2001). Üstelik sırtında da İtalyan Loro Piana marka 200 bin
liralık mont vardı. Yani Rusya’daki asgari ücretin 104 katı fiyatında bir mont!
Aynı saatlerde ise neredeyse sağlam yapı kalmayan Ukrayna saldırısında asgari
ücretli ailelerin çocukları ölen Rus askerlerinin sayısı ise 10 bini aşmıştı. Bu
cenazeler Rusya’ya götürüldüğünde siz toplumun feryadı figanını dinleyin. Bu Rus
ailelere Putin’in Ukrayna saldırısının sanallık dışında hiçbir makul sebep anlatamayacağını
tahmin etmek mümkün. Belki 20 yılda batının ambargolarıyla ekonomisini
düzeltemeyeceğini bilen Putin, işte bu sebeptendir ki asker cenazelerinin kendi
kamuoyunda tepkiden çekindiği için Ukrayna saldırısını “vekil savaşçılar” ile
de sürdürüyor. Büyük bir direniş gösteren Ukrayna karşısında Rusya, şehir
savaşında önce “paralı askerleri”, sonra “Çeçen milisleri” kullandı; ardından
da Suriye’de Esad’ın kirli işlerini gerçekleştiren Şebiha’dan bin kişilik
askeri birliği ateş hattına gönderdi! Askeri otoriteler böylesi takviyelerle
artık Rusların Ukrayna’da zorlandığını belirtiyorlar.

 

Savaş Suçu İşleniyor

 

Tanklar yavaşlayınca vahşet
böylece sivillere yönelerek arttı. Çocuklar başta olmak üzere kadın ve
yaşlıların sığındığı tiyatro binasının vurulmasının ardından Harkov’da bir orta
mektep binasına da saldırıldı. Ukrayna Başsavcılığı, 63 eğitim kurumunun yerle
bir olduğunu, 24 Şubat’tan bu yana 109 çocuğun hayatını kaybettiğini duyurdu. Marefa
Kentinde 21 sivil daha katledildi. Kiev yönetimi Rus kayıplarına ilişkin resmi
rakam açıklarken, Kremlin iç kamuoyu tepkisinden çekindiğinden bu hususa hiç
girmiyor. ABD ve İngiltere Ukrayna’da toplanan kanıtların Rusya’nın savaş suçu
işlediğinde ısrarlı. Biden ayrıca, üç dişli rakibinden birini sürgüne, birini
hapse, birini toprağa gönderen ve bir anayasa değişikliği ile 2035 yılına kadar
başkanlığını garantiye alan ve soğukkanlılığıyla tanınan Putin’i diktatörlükle de
suçluyor. Bu kadar olsa iyi Rusya, askeri güçle dünyayı tehdit etmenin fayda ve
maliyet analizini demek henüz yapmamış olsa gerek. Daha şimdiden karaborsacılık
hortladı, fiyatlar yükseldi, döviz girdisi geriledi, Moskova Borsası ve merkez
bankası faaliyetlerini dondurdu. Ekonomistlere göre Rusya 20 yılda ancak
saldırı öncesi durumuna gelebilir. Savaş ve işgal demenin yasak olduğu Rusya’da,
Ukrayna saldırısına destek %70 ama kredi kartları çalışmayan, dünyanın batısına
uçamayan, ınstagramdan story bile atamayan Rus orta ve üst sınıflar mevcut halden
şikayetçi ve mutsuz.

Ukrayna saldırısına; küresel
üstünlüğün askeri güç dışında finans, teknoloji, iletişim, kültür, demokrasi ve
hukuk ayaklarıyla Rusya’ya hep birlikte ambargolar uygulayan batı, nedense
Kırım’ın işgal ve ilhakına, Kafkasya’da Abazya ve Osetya’nın Gürcistan’dan
ayrılarak kendi içinde özerk olarak Moskova emrine girmesine sessiz kaldı,
sükut etti.

 

Hırsız ve Dolandırıcıdan Dünya Nasıl Geri  Alınır?

Batının günah galerisini
bilmem kendileri görebiliyor, gezebiliyor mu; ama Batı, Ukrayna’yı yok Avrupa
Birliği, yok NATO ile teselli eden, silah satıp, askeri yatırımlarla tuzağa
düşürdü. Biraz öncesinde ise İsrail’in Filistin saldırısına ve katliamına
sürekli sessizlik, Yahudi yerleşim yerlerini hızlandırmayı görmezden gelme,
Irak’ın işgali ve bir milyondan fazla Müslümanın katledilmesi, İran’a ambargo, kadim
devlet Afganistan’da neredeyse yarım asırdır süren işgal ve savaş, Taliban’ın
yeşertilerek hükümete getirilmesi, Arap Baharı tuzakları, Arakan Müslümanlarını
göçe mecbur ederek aç, sefil, perişan bırakmaları,  Hollanda Barış Gücü askerlerinin teslim
ettiği ve sonra seyrettiği Sırpların Srebrenitsa katliamı, toplu mezarları, Suriye
Savaşı, Kazakistan’ın karıştırılmak istenmesi hemen akla gelen gelişmeler.
Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı soykırım da öyle. Batı bir damla kan, bir
varil petrol politikasıyla götürdü işleri ortadoğuda.

İngiliz Gazeteci Oliver
Bullough “Bırakınız Şanımız Yürüsün” adlı kitabında Rus hakimiyeti altındaki
Kafkasya Halkları üzerindeki oyunu anlatıyor. Karar Yazarı İbrahim Kiras’dan
öğrendiğimize göre; Gazeteci “Paravatan”adlı kitabında ise SSCB kalıntısı
dünyanın ve Putin rejiminin kriminal/finansal iskeletinin resmini çekiyor.
Kitabın kapağında ise “Neden dünyayı hırsızlar ve dolandırıcılar yönetiyor ve
onlardan nasıl geri alabiliriz?” yazıyor. Batılı devletler ülkelerindeki Rus
oligarkların yat, villa pahalı otomobil gibi mallarına el koyuyor ve elde
edilen parayı Ukraynalı 3 milyon göçmene harcayacağını açıklıyor.

 

“Sukut Suikastı!”

 

İsviçre’de yaklaşık 18 binden
fazla hesap verisi sızan Credit Suisse olayında 100 milyar doların sahipleri
arasında diktatörler, devlet başkanları, politikacılar, ajanlar ve uyuşturucu
baronları bulunuyor(22 Şubat 2022 Karar). Arap Baharı parası dahi buraya akmış.
Bu hesapları vergi anlaşması olmayan ülke vatandaşları kullanmış. Dünyadaki
160’tan fazla uyruktan hesap var bu banka verilerinde. Dil, dil, ırk, renk hiç
fark etmiyor.

Bazen gelişmeler karşısında suskunluk
ve sessizlik de bir cinayet kadar ağır yansımalara neden olabiliyor. Ahmet
Hamdi Tanpınar buna “sükut suikastı” diyor. İşte bunun için önemli demokrasi,
hukuk devleti, insan hakları, hesap verebilirlik, parlamento denetimi ve
şeffaflık. Dolayısıyla ülkelerinde özgürlüklerini hissedenler, doya doya
yaşayanlar şanslı. Dünyada tam tersi olan zorbalık ve despot yönetimlerde
yaşayanların ise böyle bir şansı yok. Saldırılarla göçe mecbur bırakılanların
da Ukrayna’da olduğu gibi 3 milyonu aşkın insan mülteci durumunda. Batı, Afrika
ve Suriyeli göçmenlere kapılarını açmazken, nasıl olduysa Ukraynalı masum ve
mağdur göçmenlere böyle bir fırsat tanıdı!.

Savaşlar, saldırılar, işgal
ve ilhaklar, soykırımlar, soygunlar, bitmeli, müsebbipleri “savaş suçlusu”
olarak yargılanmalı. Çünkü saldırı sadece Türkiye ve bölgeyi değil, bütün
dünyayı etkiliyor. Putin’e Ernest Hemingway, Mark Twain, Emily Dickinson ve
John Steinbeck, Biden’e de bol bol Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Puşkin okumalarını
tavsiye ederim. Savaşların durması için dünyayı biraz da böyle okumak
gerekecek. Yarın yönetimlerinde sorumluluk alacak Z Nesli galiba bunun
farkında.

TTB Kapatılsın, Polis Halkı Dövsün

İktidar
kanadı her geçen gün tuhaf ve kontrolsüz tepkiler veriyor. Halktan kopuk,
kibirli, küstah ve kaba bir üslupla kendilerine kayıtsız şartsız biat
etmeyen veya desteklemeyen kim veya hangi kurum varsa
saldırıyorlar.

İlk
işareti MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çakıyor. Arkasından AKP
yetkilileri ve trolleri harekete geçiyor:

“Anayasa Mahkemesi kapatılsın.” / “HDP kapatılsın.” / “Türk Tabipler
Birliği kapatılsın.”

Tıp
Bayramı öncesi partili Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan özel sektöre ve
yurtdışına giden hekimler için
çok rencide edici sözler söyledi. “Varsın
giderlerse gitsinler, yerleri boş kalmaz, yeni mezunlarla doldururuz”
dedi.

Bu defa
yandaşlar “Türk Tabipler Birliği (TTB) kapatılsın” diye etiket açtılar. Tüm
doktorları aynı kefeye koyup ağır laflar ettiler.

Bazı
AKP’liler daha da ileri gitti: “Yurtdışına giden doktorlar vatandaşlıktan
çıkarılsın”
dedi.

Hatta
bazıları hızlarını alamadılar; “Tıp Fakülteleri kapatılsın” diye etiket açtılar.

“AK Parti’yi savunduğunu söyleyen, ekranlarda, gazetelerde parti sözcüsü
gibi davranan isimlerin de kampanyaya katıldığını”
gören aklıselim AKP’liler bile bu kadarına şaşırdı.

Geçen
senelerde de Barolar Birliğini kapatmak istedilerse de zorluğunu görüp
bölmeyi düşündüler. Fakat kurdukları iki yandaş baroya üye olacak avukat
bulamadılar.

Bu
yüzden kökten çözüm olarak, istemedikleri bütün kurumlar için “kapatılsın
noktasına geldiler.

Ama
gücün sarhoşluğuyla takındıkları bu kibirli tavrın halk kitlelerinin gönlünde
nasıl tahribat yaptığını göremiyorlar.

Binlerce
yıllık bir Türk devlet geleneğimiz vardı. Bunu yıkıp ilkel bir kabile devleti
veya mafya örgütü yönetimine çevirecek bu teklifleri nasıl ağızlarına
alabiliyorlar, şaşıyorum. Ülkemizi dünya liginde en alt sıralara götürecek
böyle bir zihniyetin iktidarda olmasından utanıyorum.

**********************************

Akp İktidarında Başörtülü ve Dindarlara Zulüm

AKP’ye
muhalif bir dini cemaat olan Furkan Vakfı mensupları Adana’da yürüyüş
yapmak istemiş. Yürüyüş, kanuna uygun bir şekilde, şiddete ve silaha
başvurulmadan yapılmış. Polis sert şekilde yürüyüşe müdahalede bulunmuş.

Görüntülerden açıkça görülüyor ki, müdahale eden polis göstericilere karşı gerçekten aşırı güç
kullanmış.

Türbanlı bir kadın polis, pasif bir şekilde durmakta olan, başörtülü bir göstericiye gaddarca
vurmuş
. Hele bir erkek gösterici polisin darbeleri ile yere çökmüş
vaziyette iken, birkaç polis doğrudan yüzüne biber gazı sıkmışlar. Bu da
yetmezmiş gibi defalarca coplarla adeta işkence edilmiş. Bu cemaati ve vakfı
hiç tanımam ama kim olurlarsa olsunlar bu görüntüler gerçekten can
yakıcıydı.

İktidar
yanlısı gazeteci Kemal Öztürk “hukukta, yönetmeliklerde ve
vicdanlarda karşılığı olmayan”
bu yapılanlara tepki gösterenlerden.

Öztürk
“başörtülü kadın polisin, başörtülü bir kadını copla vurarak yere düşürmesi,

büyük zihinsel kırılmalara ve tepkilere neden oldu” diyor.

“Dindarlara zulmü kaldırdık”, “başörtüsüne özgürlük getirdik”
iddiasındaki 20 yıllık bir iktidarın geldiği yer ibret verici.

Başörtülü polis yerine başı
açık bir polis olsaydı
ve dövülen kadın iktidar yanlısı bir vakfa mensup
olsaydı AKP’lilerin koparabileceği kıyameti bir düşünün.

Ama türbanlı
bir polisin dindar ve başörtülü bir kadına zulmü görüntülenince yandaş
basın suskunluk içinde kaldı. Aşırı güç kullanan polis sayısı çok olduğu halde,
savcılık sadece iki kişi hakkında soruşturma açtı.

Acaba türbanlı
polis bir CHP gösterisinde başı açık bir kadına vursa idi
; AKP’li kesimin
böyle içleri acıyacak ve tepki gösterecekler miydi? Yoksa “elleri gümüşlensin,
copuna sağlık” diyenler çoğunlukta mı olurdu?

**********************************

Bahçeli’den Orantısız Güç Kullanan Polise Övgü

Adana’daki
polisin orantısız güç kullanımına karşı Devlet Bahçeli yine kendisinden
beklenen bir açıklama yaptı:

“Türk polisi
görevinin gereğini yapmış, Müslüman görünümlü bir avuç münafığa,
sokakları karıştırmak isteyen sayıca küçük bir azınlığa Türk devletinin
yaptırım gücünü göstermiştir”
diyerek İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu
kutladı.

“Polisin orantısız güç kullandığını” kabul eden İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bile
Bahçeli’nin açıklamasına şaşırmış olmalı.

Polis
görevini kanunlar çerçevesinde icra etmek zorundadır. Kişilerin gerçek
veya sahte Müslüman olmasından polise ne?
Kaldı ki, kendi iman-ölçerlerini
Furkancılar kullansa Bahçeli’ye hangi sıfatları yakıştırırdı bilemiyorum.

Yarın
polis MHP toplantısına katılanları “bunlar sahte milliyetçi” diye dövse
yapılan meşru olabilir mi?

****

Görüldüğü
gibi Devlet Bahçeli tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu’na linç girişiminde, Meral
Akşener’e saldırıda, gazetecilerin dövülmesinde olduğu gibi yasadışı ve
insanlık dışı saldırıları övmeye devam ediyor.

Benzer tepkileri ve tehditleri milletin bütün fertlerini kucaklaması gereken Cumhurbaşkanlığı
makamında oturan AKP Genel Başkanı da yapıyor.

R.T.
Erdoğan, Rize İkizdere’de Meral Akşener’e yapılan provokatör saldırısı için “Gelin
hanıma çok ileriye gitmeden bir ders verdiler. Çayeli’nde de gerekeni yaptılar.
Daha neler olacak, neler. Bunlar iyi günler”
dememiş miydi?

Artık
açıkça biliyoruz ki, Cumhur ittifakının iki lideri Erdoğan ve Bahçeli
kendilerinin hoşuna gitmeyen fikirlerin açıklanmasını istemiyor. Bunun için
yazan, konuşan, gösteri yapan herkesin sahip olduğu anayasal haklarının engellenmesinden
mutlu oluyorlar. Bu tür evrensel insan haklarını kabul etmiyorlar. Hukukun
üstünlüğü ilkesine
inanmıyorlar.

Gerekirse
“suçu ve suçluyu övüyor, şiddete teşvik ediyorlar.”

Belgelerle ve Kronolojik Erzincan Târihi – 2

Kenan Mutlu Gürses’in hazırladığı 8
ciltlik eserin ikinci cildi 682 sayfadır. 1300’lü yıllarda târih sahnesinde
yerini almaya başlayan Anadolu Beylikleri ile başlıyor. 22 sayfalık ‘İçindekiler’ sayfalarında yine çok geniş
ve farklı bilgiler sunuluyor.

1243 yılında
Gıyaseddin İkinci Keyhüsrev, Kösedağ Meydan Savaşı’nda Moğol ordusu komutanı
Baycu Noyan karşısında tutunamayacağını anlayınca, canını kurtarmak için savaş
alanından kaçtı. Komutansız kalan Selçuklu ordusu, Moğal askerleri tarafından
şehit edildi.

Anadolu
Selçuklu Devleti, İzzeddin İkinci Keykavus, Dördüncü Kılıçarslan, Alâeddin İkinci
Keykubat, Gıyaseddin Üçüncü Keyhüsrev, Gayaseddin İkinci Mes’ud ve kısa süreli
olarak 6 hükümdar döneminde ve 26 yıl boyunca Moğolların İran kolu olan İlhanlı
Devleti’nin hâkimiyeti altında bir nevi vâlilik konumunda hüküm sürdü. Dördüncü
defa göreve gelen İkinci Gıyaseddin Mes’ud 1308 yılında vefat edince İlhanlı
hükümdârı Ebu Said Bahadır Han, Selçuklu Devleti’ni lağvetti. Bu târihten sonra
Anadolu’da ‘Beylikler Dönemi
başladı. Bunlar;  Aydınoğulları, Candaroğulları, Dulkadiroğulları, Eretnaoğulları, Eşrefoğulları, Germiyanoğulları
ve Hamidoğulları Beylikleri idi. Bunların içerisinde; büyük mutasavvıf, tıp
doktoru ve teşkilâtçı Ahî Evran’ın desteğiyle Söğüt ilçesine yerleşen Oğuz Türklerinden
Ertuğrul Gazi, Ahî Şeyhlerinden Şeyh Edebali ve O’nun müridi, Ertuğrul Gazi’nin
Oğlu Osman Gazi’nin kurduğu beylik kısa zamanda Anadolu’da genişledi ve üç
kıt’aya hükmeden cihan devleti hâline geldi.

Gerek
Selçuklular döneminde gerekse Osmanlılar döneminde Ermeniler, târihlerindeki en
mükemmel ve güvenlik içerisinde geçen hayatlarını yaşadılar.

Erzincan
Târihi isimli eserin müellifi, aynı zamanda Ermeniler konusundaki araştırmaları
ile bilinir. Birinci ciltte olduğu gibi ikinci ciltte de Erzincan târihi ile
birlikte çevre topraklarda yaşayan milletler hakkında bilgiler veriliyor. Hatta
Avrupa’da vebâ salgını, İtalya’da Ermeni cemaati, Osmanlı’da Yeniçeri Ocağı’nın
kurulması, Kahire’de Sultan Hasan Camii’nin inşaatı gibi konular da ele
alınıyor.

Emir Timur’un
Altın Orda Hükümdârı Toktamış Han ve Yıldırım Beyazıd ile mücâdalesi dikkat
çeken konulardır. Birincisine ettikleri sebebiyle Çarlık Rusyası’na gelişmenin
yollarını açmış ve kızıl komünistleri; yalnızca Türklerin değil, İslâm âleminin,
Macarların ve Polonyalıların da başına belâ kesilmesine sebebiyet vermiştir.
Yıldırım Beyazıd ile giriştiği mücâde sebebiyle de Peygamber Efendimizin
müjdesi olan İstanbul’un fethini tam yarım asır geciktirmiştir. Bütün bunlara
rağmen, Cengiz Han soyundan gelmediği için hükümdar ve sultan unvanlarını
kullanamayan Emir Timur, Türk ve dünya târihinin gördüğü en büyük
cihangirlerinden biri olarak saygı ile anılır.

Müellif
Gürses’in eserinin ikinci cildine dönersek efendim; önceki bölümde deprem
sebebiyle adı geçen Yerzinga (Erzincan) şehri hakkında 30. sayfada ‘Mutahharten ve Erzincan Emirliği
başlığı altında geniş bilgiler veriliyor.

Hakkında derli
toplu bir araştırma yapılmadığı için yeterli bilgilere ulaşılamayan
Mutahharten’den önce 14. yüzyılın ilk yarısında Eretna Devleti’nin hudutları
içerisine katılmış olan Erzincan, sırası ile Ahî Ayna Bey ve Pir Hüseyin’in
idâresinde kalmış idi. Eretna Beyin ölümünden sonra yerine geçen Mehmet Bey,
tahtı bırakmak mecburiyetinde kaldı ise de 1356’da Kayseri’de tekrar iktidar
koltuğuna oturdu. Ali Ayna Bey’in ölümünden sonra Erzincan Pir Hüseyin’in eline
geçti. Pir Hüseyin 1379’d öldü. Erzincan emirliğini Mutahharten ele geçirdi. Eretna
Beyliği ile birlikte Erzincan da 1381 yılında Kadı Burhaneddin tarafından
hâkimiyet altına alındı. Kadı Burhaneddin Devleti’nin Merkezi Sivas idi.
Yıldırım Beyazıd, 1398 yılında oğlu Mehmet Çelebi’yi Sivas vâliliğine tâyin
edince, Kadı Burhaneddin Devleti de sona erdi. Kısa bir süre önce de Kadı
Burhaneddin Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdârı Karayülük Osman Bey
tarafından öldürülmüştü.

Küçük bir
ekleme yaptıktan sonra gelişmeler hakkında Kenan Mutlu Gürses’in yorumunu
okuyup başka bir bölüme geçilebilir:

1398 yılında Kadı
Burhaneddin, Akkoyunlular hükümdarı Kara Yülük Osman Bey tarafından mağlûp
edilip öldürülünce Erzincan Beyliği rahatladı. Ancak Osmanlı Beyliği hükümdarı
Yıldırım Bayezid’ın Kara Yülük Osman Bey’i yenerek Sivas’ı alması üzerine,
Osmanlılarla Erzincan Beyliği komşu oldu. Yıldırım Bayezid, Mutahharten Bey’den
Timur’dan ayrılarak kendisine tâbi olmasını istediyse de Mutahharten Bey bunu
kabul etmedi. Daha sonra Osmanlılara karşı Timur’la birleşerek 1400 yılında
Sivas’ın Timur ordusu tarafından işgaline yardım etti. Timur’un güneye
yönelmesi üzerine bölgeye ulaşan Osmanlı birlikleri Erzincan Beyliği üzerine
yürüdü. Erzincan, Osmanlı birliklerince işgal edilmesine rağmen Mutahharten Bey’e
dokunulmadı ve Osmanlıya tâbi olduğu ilân edildi. Rehin olarak ailesi Bursa’ya
götürüldü. Ancak Mutahharten Bey başına gelen bu durumu Timur’a anlattı.

Garbî Anadolu
Beyliklerinden sonra Candar ve Karaman hükümetlerinin ve ondan sonra da Kadı
Burhaneddin ülkesinin işgali artık Osmanlı devletini hemen bütün Anadolu’ya
hâkim bir vaziyete getirmiş oluyordu. Bu vaziyette artık Karadeniz sâhilinde
küçük bir şerit gibi uzanan Trabzon Pontus İmparatorluğu ile Erzincan
Beyliğinden Maraş ve Elbistan havalisindeki Dulkadir emâretinden ve Malatya’dan
Kilikya’ya kadar hulûl etmiş olan Mısır Kölemen hâkimiyetiyle Foça, Amasra ve
Samsun gibi bâzı sâhil noktalarında kalan Ciniviz kolonilerinden başka ilk
halede alınacak bir yer kalmamıştır.

O zamana kadar
Osmanlılarla dostluk münâsebetlerinden ayrılmamış olan Mısır ve Suriye Kölemen
sultanlığını gittikçe bir rakip devlet hattâ bir düşman hâline getiren en mühim
âmil, işte bu jeopolitik vaziyettir.

Hiç şüphesiz Yıldırım
Bayazid’in başarıları sonucu ortaya çıkmış olan bu yeni durumdan en fazla
etkilenen, Timur’un Anadolu’daki bağımlıları idi. Bunlar arasında da sözü
edilen devrede, hâlâ siyâsî hayatta faal rol oynayanı, Erzincan Emirliği idi.
Çünkü Osmanlı Hükümdârı Yıldırım Bayezid, yaptığı genişleme ile bu emirliğe
sınır komşusu olmuştu. Nitekim emirliği üzerine düşen bu yeni tehdit karşısında
Mutahharten’in yine koruyucusu Timur’a dayandığını görmekteyiz.

Öte taraftan
Karabağ’dan Gürcistan içine hareket eden Timur, Nerda’da konakladığı sırada
Anadolu’daki en sâdık bendelerinden Erzincan Emîri Mutahharten, Erzincan’dan
gelerek huzuruna çıkmış, kendisine bağlılığını bir defa daha belirtmişti. Timur
ise Mutahharten’e çeşitli hediyeler vermişti. Burada bu ziyâretin sebebi
üzerinde durmak yerinde olur. Acaba Mutahharten kendi isteğiyle mi böyle bir teşebbüste
bulunmuştu, yoksa Anadolu hakkında bilgi almak için mi, Timur tarafından yanına
çağrılmıştı? Herhalde büyük kurultaydan sonra Mutahharten’in gelişi Timur
tarafından yapılan bir çağrı sonucu olmuş olmalıdır. Çünkü yaptığı hazırlıklardan
sonra son bir defa Anadolu’daki siyâsî durum ve gelişmelerden haberdar olmak
istemişti. Bu bilgileri de kendisine ancak Mutahharten verebilirdi. Çünkü 1386-1387’lerden
beri kendisine sadakatle hizmet ettiğini göstermiş olan Anadolulu tek emîr
buydu. Timur ile ilgisini hiç kesmemeye özen göstermişti. Zaman zaman m değerli
hediyelerden oluşan elçilik heyetleri göndermişti. Nitekim Hindistan seferi
için Semerkand’a dönen Timur, Miranşah’ın oğlu Ebubekr’i Tebriz’e uğurlarken Mutahharten’in
armağanı değerli bir atı ona hediye etmişti. Bu arada Mutahharten’in Timur’un
Erzincan Emîrliği’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü ile ilgili dâvâda da
tamamıyla kendi yanında olduğunun, Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bayezid tarafından
resmen bilinmesini sağlamaya çalıştığı da gözden kaçmamaktaydı. Nitekim daha
sonraki Timur-Osmanlı diplomatik yazışmalarında Mutahharten’in hoşlanacağı
terimlere, Timur tarafından yer verilmesi de bu düşüncemizi doğrulamaktadır.

Nihayet Gürcistan’da
durumu kendi lehine düzenleyen Timur, Avnik’e gelerek ordugâhını kurmuştu.
Böylece Anadolu, Irak ve Suriye’yi ele geçirmeye başlaması için geride artık
hiçbir engel kalmamıştı.

Timur 1399-1400
kışını Karabağ’da geçirmişti. Bu sırada Azerbaycan, Gürcistan ve Arapların
hâkimiyetindeki Irak’ta başarılı sindirme faaliyetlerinde bulunmuş bölgeyi terk
ettiği dönemde kendisine karşı oluşmuş muhalefeti de kırmış olarak Bingöl
yaylasına gelmiş, Avnik’te ordugâhını kurmuştu. Bu şekilde de önceki dönemlerde
olduğu gibi Anadolu ve Memluklu meseleleri ile ayrı ayrı uğraşmak için geride
herhangi bir siyâsî engel kalmamıştı.

Bu defa anarşi içinde
bir Memluklu Sultanlığı ve Osmanlı liderliğinde siyâsî bütünleşmesi gerçekleşme
yolunda dikkate değer gelişmeler sağlamış bir Anadolu ile karşı karşıya
gelmekteydi. Anadolu’da bu işin mimarlığını da Yıldırım Bayezid yapmaktaydı.
Bir Timurlu târihçi olan Şerefeddin Ali Yezdî, bu durumu şöyle anlatmaktadır: ‘Liderliğini Yıldırım Bayezid’in yaptığı
Osmanlı Devleti, Anadolu’nun büyük bir kısmına hükmetmekteydi. Şöyle ki, Aydın,
Menteşe, Germiyan, Karaman ve Candarğulları beylikleri ve nihâyet Akkoyunlu
Kara Yülük Osman Bey’in Kayseri-Sivas devleti Hükümdarı Kadı Burhaneddin’i
öldürmesinden sonra da Malatya’ya kadar uzanan bu devlete ait topraklar
hâkimiyet sahasına katılmıştı. Daha sonra da Mısır Memluklu Sultanı Berkuk’un
ölmesinden (1399) sonra da sultanlığın Anadolu içlerindeki uzantısı olan
yöreleri de siyâsî sınırlarına katarak devlet sınırlarını Erzircan ve Fırat’a
dayandırmıştı

Timur, siyâsî ve
askerî başarılarından sonra görünüşte ilk defa kendi çapında bir rakiple karşı
karşıya gelmekteydi. Ancak Osmanlı hükümdarı açısından bu görünüm bizce, şeklî
olmaktan ileri bir anlam taşımıyordu. Çünkü Anadolu’da silah zoru ile
gerçekleştirilmeye çalışılan siyâsî birliği kurma çabası, belki bir dereceye
kadar başarıya ulaşmış görünmektedir. Fakat tümü Türkmenlerin idâresinde olan
yukarıda adlarını saydığımız istila edilmiş bölgelerde, henüz Osmanlı yönetimi
tam anlamıyla yerleşmiş sayılmazdı. Bizce bu tabîi idi. Çünkü bu bölgelerde
Anadolu’nun siyâsî birliğini, tıpkı Osmanlılar gibi, kendileri için de yerine
getirilmesini mecbûrî ilke olarak kabul eden ve politik mücâdelelerini buna
göre ayarlamış olan beylikler vardı.

Metahharten’in ölümü ve Erzincan
Emirliği’nin sonu:

Emir Timur,
Suriye’ye inince, Kara Yusuf mâiyeti ile birlikte Osmanlı ülkesine ayak basıp
Türk hükümdârına mülâki oldu. Yıldırım Bayezid, Karakoyunlu Beği’ne Aksaray
Bölgesini dirlik olarak erdi. Kara Yusuf, Osmanlı topraklarında 8-9 ay kaldı.
Timur, Suriye seferi ile meşgul iken, Bayezid, Kara Yusuf’u da yanına alarak
kendisiyle Timur’un arasının açılmasında başlıca müsebbip on Erzincan hâkimi
Mutahharten’in üzerine yürüdü. Yapılan vuruşmada Mutahharten’in naibi Mukbil,
Kara Yusuf’un adamları tarafından esir alındı ve Mutahharten bozguna uğratıldı.
Bunun üzerine şehir halkı Bayezid’den aman talep etti. Yıldırım Bayezid,
Osmanlı müelliflerine göre, Erzincan’ı Kara Yusuf’a vermiş fakat Karakoyunlu
beyi şehir halkı ile anlaşamayıp 16 gün hâkimlik yaptıktan sonra kendi
isteğiyle çekilmiştir. Bayezid, Erzincan halkının ricaları üzerine şehri,
metbuluğunu kabul etmek şartıyla Matahharten’e geri vermiştir.

Emir Timur,
Suriye Seferi’nden dönünce, yeni fethedilen Alıncak Kalesi’ni görmeye gitti.
Tuhahharten de Sinop Emiri İsfendiyar Bey’le birlikte Timur’u ziyârete gitti.
Yıldırım Bayezid de elçiler göndererek sulh talebinde bulundu. Timur da sulhtan
yana olduğu belirtip kendi şartlarını bildiriyor ve Kara Yusuf’un muhakeme
edilmek üzerine kendisine teslim edilmesini istiyor, kışı Karabağ’da geçirip
ilkbaharda Anadolu sınırına gelip cevap bekleyeceğini bildiriyordu. Bayezid,
Kara Yusuf’un Anadolu sınırları dışında bulunduğunu, tekrar geldiği takdirde
kabulde tereddüt etmeyeceği cevabını vermişti. Kenan Mutlu Gürses’in kanaatine
göre Timur, cihanşümul imparatorluk kurmak (yâni Anadolu’ya sâhip olmak)
emelinde idi. İki yüzlü bir politika adamı olan Mutahharten de Timur’u tahrik
ediyordu.

Çok önemli
gelişmelerin devamını yine Erzincan Târihi’nden okuyalım:

1401 yılı
kışını Karabağ’da geçiren Timur, Bayezid’e karşı yapacağı hayatî savaş için
askerî hazırlık yaptıktan sonra elçisini Bayezid’e gönderdi. Mutahharten’e
karşı tutumunu değiştirmesini, Kemah Kalesi’ni kendi memurlarına teslimi ile Mutahharten’in
Bursa’da esir tutulan ailesinin salıverilmesini, Kara Yusuf’un kendisine teslim
edilmesini istedi.

Osmanlı
hükümdarı ise bu teklifi cevapsız bıraktı. 1402 yılının ilkbaharında Timur
tekrar ve daha ağır şartlar içeren mektup gönderdi.

Arap
kaynaklarında bulunan mektupta Timur’un, Bayezid’e ‘Sen Allah yolunda cihad yapan bir insansın, senin mahvedilmeni istemem,
fakat sen babandan ve dedenden sana kalan memleketlerle alâkadar ol ve onlarla
kanaat et. Eretna memleketlerini bana teslim et
’ diye yazdığı
belirtilmektedir.

Timur
beklediği cevabı alamayınca Erzurum’a hareket etti. Buradan Erzincan’a indi.
Kemah’ın muhasarasını emretti. On beş gün dayanabilen kale zapt edildi.
Burasını eski sâhibi Mutahharten’e iade etti. Sivas’a yürüdü, katliam yaptı,
Ankara Çubuk Ovası’nda zafer kazandı.

Mutahharten’in
ölüm târihi hakkında kayıtlarda sarih bilgi yoktur. Ancak onun 1403 yılı son
aylarında henüz hayatta bulunduğu kesindir. Zira bu sıralarda Anadolu’yu terke
hazırlanan hâmisi Timur’la son bir görüşme yaptığı kayıtlara geçmiştir. Bu târihten
kısa bir süre sonra öldüğü tahmin edilmekte ise de Erzincan Emirliği’nin kime
geçtiği bilinmemektedir.

1410 yılında
Kara Yusuf, Erzincan halkının Erzincan emiri Mutahharten’in torunu Şeyh
Hasan’dan şikâyet etmeleri üzerine şehri hâkimiyeti altına aldı, Pîr Ömer’i
vâli tâyin etti. Kara Yusuf’un ölüm haberi; ‘nasıl, niçin ve nerede’ soruları cevapsız bir şekilde Erzincan’a
1420 yılında ulaştı. 

***

Kitabın
sonraki bölümlerinde yine önemli bilgiler var: Kırım Hanlığı’nın kuruluşu, Şeyh
Bedreddin’in idam edilmesi, İstanbul’un fethi, Doğu Anadolu’dan İstanbul’a
göçen Ermeniler, 1375 Otlukbeli Zaferi, Zazalar, Kürtler, Şah İsmail, Şehzâde
ve Sultan Selim, Çaldıran Savaşı, Yavuz Sultan Selim’in Kemah Kalesi’ni fethi,
Kanuni Sultan Süleyman ve fetihleri, Erzincan hakkında bilgiler, Kemah
Kanunnâmesi, Kanuni Sultan Süleyman Erzincan’da, Erzincan’ın Kızılbaş Türkleri,
İran ile 12 sene süren harp, Celâli isyanları gibi başlıklar dikkat çekiyor.

Celâlî
isyanları genel bir isimlendirmedir.

İsyanları, 16.
ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu’da Yavuz Sultan Selim
döneminde başlayan ve Sultan Dördüncü Mehmed Han dönemine kadar devam eden
zaman zarfında devlete karşı iktisâdî, sosyal, askerî ve siyâsî sebeplerle
çıkarılan ayaklanmalara verilen addır.

İlk defa 1519
yılında isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl tarafından başlatıldı. Temelinde; Şiî
eğilimli Türkmen gruplar üzerinde Safevîlerin de tahrikleri vardır. Celâlî
isyanlarına sâdece çiftçiler ve işsizler destek vermemiştir, Osmanlı devletinin
Sünni teokratik yapıda olmasına karşı çıkan Aleviler de Celâlî isyanına destek
vermiştir.

Belli başlı
Celâlî isyanları: *1525 yılında İçel Sancağındaki vergi memurunun Süklün Koca
adlı ihtiyara kötü davranışları sonucu Süklün Koca, diğer adıyla Kadri Hoca
Baba, köylüleri etrafına toplamış, oğlu Süklün Şah veya Şah Veli de kendisine
katılmıştır. Daha sonra o çevrede büyük saygı gören Baba Zünnun da köylülerin
başına geçerek ayaklanma çıkardı. Çıkan ayaklanma 1526 yılında bastırıldı.
Anadolu’da artan mâli sıkıntılar yanında yeni düzenlemelerden memnun olmayan ve
yoğun Safevi propagandasından etkilenen Türkmen gruplarının destek verdiği
Kalender Çelebi İsyanı, 1526 Mohaç Seferi sırasında patlak verdi. İsyan Orta
Anadolu’da süratle yayıldı. 1527 yılında sadrazam Pargalı İbrahim Paşa
komutasındaki Osmanlı güçlerinin, 1527’de Elbistan dolaylarındaki galibiyeti
sonucu Kalender’in öldürülmesiyle isyan bastırıldı.

1598’de Sivas
ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celâlî hareketlerinin
niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan
Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipâhiler, topraklarını terk eden
köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da
katıldı. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat’a
çekildi ve 1601’de öldü. Celâlî isyanların bastırılmasında görevlendirilen
Kuyucu Murad Paşa’nın 1606-1610 yılları arasında 50.000’den fazla isyancıyı
öldürdüğü rivâyet edilir.

Diğer
isyanlar: 1622’de Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa, 1640-1648 yılları
arasında Sivas vâlisi Varvar Ali Paşa, 1658’de Abaza Hasan Paşa isyanları
olarak bilinir.                           
              

(DEVAM EDECEK)

 

    

Türk Milletine Allah’ın Bir Lütfu: Sosyal Medya!

Türk milletinin içeriden ve dışarıdan kuşatıldığını söylemek pek
yanlış bir şey olmaz!

 

Bu yeni bir durum olmadığı gibi birçok şeyi çabucak unuttuğumuz için
tarih boyunca sıklıkla tekrar eden bir durumdur…

 

Başımıza gelenleri düşünmediğimiz gibi gelecek olanları da akıl edemez
bir halimiz vardır. Yani anlayacağınız her zaman sonuçlar sebebi ile bir
dövünme pozisyonundayız…

 

Böyle olmasına rağmen çoğumuz “dualı
bir millet”
olduğumuzu kabul eder ve Allah’ın her daim yeni lütuflar
sunarak Türk milletinin yanında olduğunu söyleriz.

 

Mesela bedeli ağır ödenmiş olsa da, vatan dediğimiz bu topraklar bize
Allah’ın bir lütfudur.

 

Yine İstanbul’un fethi ile çağ kapatıp çağ açan Fatih Sultan Mehmet
Han gibi bir şahsiyet bize Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuftur…

 

Keza bunlara nice devlet adamlarını, sanatçıları, mimarları vs.
eklemek mümkündür. Örneğin eserlerini bugün bile gıpta ile seyrettiğimiz Mimar
Sinan gibi…

 

Allah’ın bize son lütuflarından biri de şüphesiz Mustafa Kemal
Atatürk’tür. Onun önderlik ettiği mücadele ile nispeten de olsa bağımsız bir
devletin vatandaşları olarak kendi bayrağımız altında özgürce yaşıyoruz… Az
buz bir nimet değildir bu!

 

Zaman zaman konjoktürel hadiselerde bize Allah’ın bir lütfu olarak
faydaya dönüşür. Mesela 1950’lerin sonunda Kıbrıs konusunda garantörlüğümüzün
kabulü ile 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtımızın hukuki alt yapısının oluşması
gibi…

 

Türk Milleti, eğitimi karartıldığı için kendi menfaatlerini
bilemeyecek ve anlayamayacak kadar cahil bırakılmıştır. Aynı zamanda medyası
yerli ve milli olmadığı için olayları ve başına gelenleri yorumlayamayacak
durumdadır. Bu bir içeriden kuşatılmışlık halinin dışarı vurumudur. Aksi
olsaydı bu kadar yalpalamaz ve sıkıntılar içinde olmazdık.

 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah bizlere lütuflar sunmaya devam
etmektedir.

 

Bunlardan biri de, internetin ortaya çıkışı ile yaşamımıza giren “sosyal medya” olayıdır. Yani
içeriden ve dışarıdan kuşatılmışlığımızı yarıp aydınlığa çıkmak için
kullanabileceğimiz en önemli araçlardan biri “sosyal medya”dır.

 

Peki biz bu kadar önem atfettiğimiz “sosyal medya”yı lehimize sonuçlar doğurabilecek şekilde
kullanabiliyor muyuz? Tabii ki, pek çok şeyde olduğu gibi yine cevabımız “hayır” olacaktır!

 

Türk Milleti, bilgiye ulaşmak ve olayları doğru okuyabilmesi için
sosyal medyayı çok iyi kullanmayı başarmalıdır.

 

İstiklâl Marşımızın “korkma”
diye başlamasından da anlaşılacağı üzere milletimiz yüzyıllar boyunca “hakim güç” tarafından
korkutulmuştur. Bu korkuyu günümüzde de, sosyal medyada bariz bir şekilde
görmekteyiz.

 

Sosyal medya enstrümanları (Facebook, Twitter, Instagram, WhatsApp
vb.) nerede ise vefat, taziye, başsağlığı, doğum, yaşgünü ve anıları paylaşma
organlarına dönüşmüştür. Hâlbuki kontrolü oldukça zor olan bu mecra amaca en
uygun bir şekilde kullanılmalıdır.

 

İnsanlar gerçekleri ve bunlar hakkında yorumlarını açıkça
paylaşmalıdır.

 

Ancak malumunuz olduğu üzere “korkunun
ecele faydası yoktur.”
Allah’ta bilemem ama her zaman lütuflarda bulunmayabilir
ya da biz bize sunduğu lütufların farkına varamayabiliriz… Bu nedenle lütuf
olduğunu anladığımız şeyleri iyi değerlendirmeliyiz.

 

Gelin Türk milleti olarak “sosyal
medya”
mecrasını korkmadan ve iyi kullanalım. Bu içinde bulunduğumuz
durumdan çıkmak için bize büyük faydalar sağlayacaktır. Unutmayalım ki;
korkarsak söner bize ait olan bu şafaklarda her şey!

Çanakkale Zaferi

Çanakkale Zaferi’nin 107. Yıldönümünü kutluyoruz… Tarihî
şahsiyetlerimizi anmak yahut geçmişte kazandığımız zaferleri kutlamak bizim
için kadirşinaslıktan ziyade bir görevdir. Elbette maziye takılıp kalmayacağız.
Yüzümüz geleceğe dönük olacak. Ama gözümüzü de geçmişten ayırmayacağız. Çünkü
geçmiş bizim için bir aynadır. Bu aynaya bakarak zaferlerimizi de
hezimetlerimizi de göreceğiz. Ve dün yaşadıklarımızdan ders alarak
yarınlarımızı inşa edeceğiz…

Peki, Çanakkale Harbi’ne baktığımızda ne görüyoruz? Bu savaştan
alacağımız ders nedir?

Öncelikle şunu belirtelim ki, “Çanakkale Savaşı’nı tek
başına ele alıp değerlendirmek doğru olmaz. Zira Çanakkale Savaşı, I. Dünya
Harbi’nde savaştığımız cephelerden sadece biridir. Evet, Çanakkale’de bir
destan yazdık ama diğer cephelerde aynı başarıyı gösteremedik. Esasen
göstermemiz de mümkün değildi. Biz en büyük hatayı I. Dünya Savaşı’na dâhil
olmakla yapmıştık. Nitekim bizi savaşa sokan maceracı paşalar
(Enver-Talat-Cemal) kısa süre sonra durumun vahametini görmüş olacaklar ki
İshak Paşa’yı, görüşüne başvurmak üzere Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında
tutulan padişah II. Abdülhamid’e gönderirler. II. Abdülhamid, İshak Paşa’ya
şunları söyler:

“Bu vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir,
tavsiye edebileceğim bir tedbir kalmamıştır. Zira bu zavallı devlet Harb-i
Umûmî’ye (I. Dünya Savaşı) sürüklendiği gün münkariz olmuştur. (yıkılmıştır)
Sizi bana gönderenler, harbe girmeden önce göndermeliydiler. Dünyanın
karalarına ve denizlerine hâkim olan devletlerine karşı Almanya ve Avusturya
ile birleşip ateşe atılmak, tarihin ender kaydettiği hatalardandır.”

Diğer taraftan Çanakkale Zaferi elbette bizim için önemlidir.
Allah muhafaza, Çanakkale’de mağlup olsaydık sanırım bugün Anadolu’da başkaları
olurdu. İşte bunun içindir ki Mehmet Akif, Çanakkale Muharebesi ile Bedir
Savaşı arasında bir ilgi kurarak Mehmetçiğe şöyle seslenir:

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker//Gökten
ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer//Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor
Tevhîdi//Bedri’n aslanları ancak bu kadar şanlı idi.”

Mehmet Akif’in, Çanakkale’de savaşan Mehmetçiği “Bedir’de
savaşan “ashap”la karşılaştırması basit bir benzetme gibi görünse de
aslında şair yukarıdaki mısralarda büyük bir hakikati dile getirmektedir. Çünkü
Müslümanlar o gün Bedir’de mağlup olsalardı müminlerin ocağı Medine düşer ve
İslâm güneşi daha doğmadan batmaya mahkûm olurdu. Aynı şekilde, düşman
Çanakkale’de o gün galip gelseydi başta İstanbul olmak üzere bütün Türk yurdu
ve İslâm dünyası işgal edilecekti. Dolayısıyla, Bedir Savaşı ile Çanakkale
Harbi arasında bir benzerlik olduğu muhakkak…

*

Zamanın Büyük Britanya İmparatorluğu İngiliz Emperyalizmine
karşı

Osmanlının Payitahtı İstanbul’un işgâl edilmesini önleyen
Çanakkale savaşları, Osmanlı subaylarının olduğu gibi İngiliz subaylarının da
takdirlerine mazhar olmuş olacak 57. Alay Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in
savaş tekniğini isabetle kullanması, askerine verdiği cesaret ve taktikler
sonucu, savaşın kazanılmasında başrol olmuştur.

Zira Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’in tarihe geçen o
meşhur taarruz emri verilen savaşın ne kadar hassas süreçlerden geçtiğini
gösterir;

‘’Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi
emrediyorum!” diyecekti.

*

İki yıl sürecek ( 1915/ 17) bu çetin ve zor şartlarda geçen
kara ve deniz savaşlarının kazanılmasının verdiği üstün moralin ve güvenin 1919
ruhunun başlangıcı; Kurtuluş Savaşlarının da öncüsü olacaktı.

Zira Çanakkale Zaferinin üçüncü yılında Montrö Mütarekesi
sonucu Osmanlı parçalanmış; İngiliz İstanbul Sarayburnu önlerindedir.
Anadolu’ya çıkmak üzere görevlendirilen Mustafa Kemal bu tarihte kendisine
tahsis edilmiş gemisiyle Samsun’a gitmek üzere İngiliz muhripleri arasından
geçerken arkadaşlarına dönerek ‘’geldikleri gibi giderler!’diyecekti. Bilindiği
gibi, İngiliz’in desteğinde Yunan’a karşı verilen kurtuluş savaşlarında Başbuğ
Mustafa Kemal Yunan’ı İzmir’den denize döker; İngiliz geldiği gibi gider;
Osmanlının külleri üzerinde Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulur.

*

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak
veciz ifadeleriyle:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli
sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için!
Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik
sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini
izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

*

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı
tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir.
Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken,
can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı
etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının
utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl
pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’
eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin, Türk Milliyetçisi
iradenin karşısında Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik
örgütlenmesi adı altında bedevi kültüründen beslenen Türk kültür genlerinden
mahrum nankörleri ve diğer kanı bozukları görmeliyiz.

“Bizim kitabımızda Türklük yok”, “Türklük şart değil”
diyenler yine bunlar! Bu asil milletin aşıyla beslenen nankörler,

Türklüğü ayaklar altına aldıklarını söyleyen bu hainlerle
ülke yıllardır boğuşuyor; kan kaybediyor.

*

Çocuklarımızı sahte din soslu uyuşturucu kültürden arındırıp
Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı
budur.

*

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları
vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız,
bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.