12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 325

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 2 Ebüssuûd Efendi’nin Hayatı – 2

Ebüssuûd
Efendi; Kanûnî Sultan Süleyman Han’a rağmen ‘meşrû olmayan bir iş veya nesne, padişah emriyle meşrû hâle gelmez
fetvâsıyla hatırlanmaktadır. Osmanlı toprakları dışındaki İslâm coğrafyasında
da itibar sâhibi olmuş ve eserlerinin etkisi günümüze kadar devam etmiş bir
âlimdir.

Kanunnâmeler
hazırlattığı ve birçok âlim yetiştirdiği için ilmiye sınıfı uzun bir müddet zâfiyet
göstermemiştir. Ebussuud Efendi aynı zamanda iyi bir şâirdi. Türkçe şiirleri
O’nun edebî yönünü ortaya koyuyordu. Arapça şiirleri ise ifâde gücü ve
derinliği ile şiir tekniği açısından muhteşemdir.

Osmanlı Cihan
Devleti’nin -hem edebiyatta hem de siyasette- en ihtişamlı döneminde yaşayan
Ebussuûd Efendi ve eserleri ile ilgili dört adet yüksek lisans ve iki doktora
çalışması yapılmıştır.

Ebussuûd Efendi’nin Tefsir İlmindeki Yeri:

Osmanlı
döneminde yetişen tefsir âlimlerinin çoğu Kur’ân’ın tamamını tefsir etmeyip
daha önce yazılan tefsirlere hâşiye veya ta‘lik yazmakla yetinmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm’in bütününü tefsir edenlerin başında yer alan Ebussuûd
Efendi’nin ‘Sultânü’l-müfessirîn /
Müfessirler Sultanı’
, ‘Hatîbü’l-müfessirîn
ve ‘Hâtimetü’l-Müfessirîn’ gibi
unvanları onun tefsir ilmindeki yerini belirlemesi bakımından önemlidir.

Arapça olarak
kaleme aldığı ve Kanûnî Sultan Süleyman’a sunduğu ‘İrşâdü’l-akli’s-Selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm’ adlı eserinde
Ebussuûd Efendi, Kur’ân’ın Kur’ân ve hadisle tefsirine önem vermiş, esbâb-ı
nüzûl, nesih, kıssalar, fıkhî ve kelâmî meseleler, dil, kıraat, İsrâiliyyat*,
muhkem ve müteşâbih gibi mevzular üzerinde durmuştur. Belâgat ve i’caz, âyetler
arasındaki münâsebetler gibi tefsir ilminin inceliklerini ele almıştır. Ehl-i
sünnet akidesine sıkı sıkıya bağlı kalması, zekâ ürünü buluşlarının çokluğu,
âyetler arasındaki tenâsübün mükemmel şekilde incelenip açıklanmış olması
sebebiyle O’nun eserinin Zemahşerî’nin el-Keşşâf, Beyzâvî’nin Envârü’t-Tenzil
isimli tefsirlerinden daha üstün olduğunu söyleyenler vardır.

————————-

*İsrâiliyyat Meselesi: ‘İsrâiliyye
kelimesinin çoğuludur. Sözlükte ‘İsrâil milletine âit bir kaynaktan aktarılan
kıssa veya hâdise’ mânâbındadır.

Terim olarak
İsrâiliyyât; İslâm’a, özellikle tefsîr ve hadis ilmine girmiş olan Yahudi,
Hristiyan ve diğer dinlere ait kültür kalıntılarıyla, dinin lehine veya
aleyhine uydurulmuş, Peygamber Efendimiz’e, sahâbe ve daha sonra gelen
nesillere izâfe edilen her türlü haberlere denir. İslâm’ın özüne ve ilkelerine
uymayan her şey bu kelimenin kapsamına girer. Tefsîr ve hadise daha çok Yahûdi
kültüründen girdiği için bu kelime kullanılmıştır.

İsrâiliyyât, senet ve
metin yönünden sahîh ve sağlam veya zayıf veya uydurma olabildiği gibi inanç,
ibâdet, dinî ahkâm, va’z ve nasihatla ilgili de olabilir. İsrâiliyyât, İslâm’a
uyup uymama bakımından üç kısımdır. İslâm’a uygundur veya İslâm’a zıttır veya
doğrulama veyahut da yalanlama imkânı yoktur. İslâm’a uygun olmayan söz, kıssa
ve haberleri kullanırken çok hassas olmak gerekir.

Osmanlı
Devleti daha kuruluş safhasında inanç sistemi; Şeyh Edebali ve devletin ilk
kadısı olan Dursan Fakih tarafından Ehl-i Sünnet ve’l cemâat sistemi üzerine
inşa edilmişti. Ebüssuûd Efendi bu sistem üzerine hareket etti.  Buradaki sünnetten maksat, dini tebliğ ve
beyan etmekle görevli bulunan Hz. Peygamber’in İslâm’ın temel konularını anlama
ve benimseme tarzıdır. Cemaat kavramı, her devirdeki Müslümanların büyük
ekseriyeti ve müctehid âlimler gibi farklı şekillerde yorumlanmışsa da vahyin
ilk muhatapları olup inanç, ibâdet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir
bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki
görüş tercih edilmiştir. Bu anlayış diğer yorumların da temelini
oluşturmaktadır. Buna göre Ehl-i sünnet’i, ‘Hz.
Peygamber ile berâberindekilerden oluşan cemaatinin dinin temel konularında
tâkip ettikleri yolu benimseyenler
’ diye târif etmek mümkündür. Bu târifte
yer alan ‘dinin temel konuları’ndan,
İslâm’dan olduğu kesinlikle bilinen ve ‘usûlü’d-dîn
diye de adlandırılan hususlar kastedilmektedir.

Ebüssuûd
Efendi, Ehl-i Sünnet ve’l cemâat akidesine sıkı sıkıya bağlıdır. Şah İsmâil
döneminde ‘Kızılbaşlar’ olarak anılan
grup ile günümüzde ‘Ezidiler’ olarak
anılan Yezidiler aleyhinde hükümler ihtiva eden fetvâların temelinde bu
bağlılık vardır. Ancak bu durum, kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır. Kızılbaşlar,
Osmanlı Devleti’nin parçalanması yönünde faaliyet gösterdiği için ve daha da
önemlisi, kendileri gibi düşünmeyen Ehl-i Sünnet ve’l cemâat mensuplarını
katletmiş olmaları sebebiyledir. Osmanlı yönetimleri, hiçbir zaman din savaşı
yapmamış, başka dinden olanları inançlarında dâima serbest bırakmıştır. 

Ebussuûd Efendi’nin Hukuk Alanındaki
Hizmetleri:

İlmiye ve
devlet teşkilâtında altmış yıl kadar görev yapan Ebussuûd Efendi’nin en önemli
hizmetleri hukuk alanında yaptığı çalışmalardır. Ebussuûd, hem şer‘î hukukun
gölgesinde örfî hukukun ve kanunlaştırmanın gelişmesine imkân hazırlaması, hem
de İslâm hukukunun klâsik devrine ait görüşleri yorumlayarak döneminin
problemlerine çözüm getirmesi özelliğiyle İslâm ve Osmanlı hukuku alanında
önemli hizmetler yapmıştır. Bugün elde bulunan fetvâ koleksiyonları ve
risâleleri, O’nun doktriner ve geleneğe dayalı / klâsik bir hukuktan ziyâde
pratik değeri olan ve değişen şartlara göre farklı çözümler üretebilen bir
hukuk anlayışına sâhip olduğunu göstermekte ve bu ona diğer Osmanlı
şeyhülislâmları arasında farklı bir yer kazandırmaktadır

Ebussuûd
Efendi’nin yargılamada ve fetvâda Hanefî mezhebinin yerleşik görüşlerinin esas
alınması hususunda titizlik göstermesi, mutaassıp bir Hanefî olmasına değil
yukarıda zikredilen maksat ve gerekçelere dayandığından, sosyal şart ve
ihtiyaçlar değiştiğinde mezhepte yerleşik görüşlerden vazgeçip sistem içinde
farklı çözüm arayışlarına gittiği de görülür.

Ebussuûd Efendi’nin Şahsiyeti:

Ebussuûd
Efendi kaynaklarda uzun boylu, ince yapılı, uzun sakallı, güleç yüzlü, vakur,
faziletli bir kişi olarak tanıtılır. Etrafındakilere oldukça yumuşak davrandığı
halde heybetinden meclisinde kimsenin ağzını açamadığı, sözlerinin hürmetle
dinlenildiği belirtilir. Müderrisliği sırasında bayram tâtilleri dışında
dersini asla ihmal etmediği, müftülüğü zamanında her gün yüzlerce fetvâ
vermesiyle meşhur olduğu nakledilir

Ebussuûd
Efendi’nin şeyhülislâm olması bu kurumu diğer ilmî müesseselerin üstüne
çıkarmıştır. Ondan önce şeyhülislâm maaşı günlük 200 akçe iken ‘İrşâdü’l-akli’s-Selîm’ adlı tefsirinin
bir bölümünü Kanûnî Sultan Süleyman’a takdim etmesi üzerine Bayezit
müderrisliğiyle beraber 300 akçe zam yapılarak maaşı günlük 500 akçeye
çıkarıldı. Tefsirini tamamlayınca maaşı 100 akçe daha arttırılarak şeyhülislâm
yevmiyesi 600 akçe oldu. Böylece şeyhülislâmlık hem maddeten hem de mânen
kazaskerliğin üstüne çıkarıldı. Ayrıca yüksek seviyedeki müderrislerle
mevleviyet kadılarını tâyin etme yetkisi şeyhülislâmlara verildi.
Şeyhülislâmlığın önemi artınca kazasker, mevleviyet kadıları veya
müderrislerden uygun görülen birinin bu makama gelebilmesi için önce Rumeli
kazaskeri olması şartı konuldu.

Anadolu irfanının
yetiştirdiği Osmanlı Şeyhülislâmı, Hukukçu ve Müfessir; Ebussuûd Efendi Osmanlı
Cihan Devleti’nde en uzun süre ile şeyhülislâmlık yaptıktan sonra, 23 Ağustos
1574 târihinde 84 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı Fâtih
Camii’nde Kadî Beyzâvî tefsirine hâşiye yazan Muhaşşî Sinan Efendi tarafından
kıldırılıp Eyüp Camii civarında kendisinin inşa ettirdiği sıbyan mektebinin
hazîresine defnedildi.

Ebussuûd Efendi’nin Hayır Eserleri:

Ebussuûd
Efendi birçok hayır eseri yaptırmıştır. Eyüp Sultan’daki zâviye, sıbyan mektebi
ve sebilden oluşan külliyesinde kendi mezarının da yer aldığı aile hazîresi
bulunmaktadır. İstanbul’da Macuncu Odabaşı mahallesinde kendi adıyla anılan bir
çeşme ve hamamla İskilip’te babasının türbesi yanında cami, imâret ve mektep;
ayrıca Kırım’ın Kefe şehrinde bir câmi, İnebahtı’da bir mescidle Şehremini
Ereğli mahallesinde bir sıbyan mektebi inşa ettirmiştir.

Mektep, Eyüp
Meydanı’nda, Camii Kebir Caddesi üzerindedir. Arkasında Saçlı Abdülkâdir Efendi
Camii ve sol tarafında ise Sokullu Mehmed Paşa Türbesi bulunmaktadır.

Mektep
binasının inşa târihi bilinmemektedir. Önündeki hazirede bulunan en eski mezar
taşı. 1562 yılına târihlenmiştir. Buna dayanılarak sıbyan mektebinin 16.
Yüzyılın ilk yarısında yapıldığı tahmin edilmektedir. Bânisi Şeyhülislân
Ebüssuûd Efendi’dir.  

Bina,tuğla
hatıllı olarak muntazam kesme taştan yapılmış olup ahşap çatılı ve geniş
saçaklıdır. Bu yapı, İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü’nce, 1957 yılında Yüksek
Mimar Vasfi Egeli’ye restore ettirilmiştir. Yan tarafındaki Eski Kavaşar Sokağı
ortadan kaldırıldığı için yapı meydana çıkmıştır. Klasik bir yapı olup kitâbesi
yoktur. Ebüssuûd Efendi’nin muhteşem lahdi mektebin önündeki hazirededir. Baş
ve ayak taşlarındaki kitabesi Arapçadır.

Mektebin
haziresinde gömülü olanlardan bâzıları:

Ebüssuûd
Efendinin oğlu müderrisinden Mustafa Efendi (1599), Ebüssûd-Zâde Ahmed
Efendinin oğlu ve Şeyhülislam Bahayi Efendinin kerimezâdesi müderris Sa’deddin
Yahya Efendi (1717), Mehmed Çelebi bin Şeyhülislam EbüssuûdEfendi (1760),
Ebüssuûdevladından İsâ-Zâde Mehmed Sa’düddin Efendi (1867), Evlâd-ı
Ebû’s-su’ud’dan ve mevâlii uzamdan İsâ-Zâde Sa’düddin merhumun damadı, teşrufâti-i
Divân-ı Hümâyun kalemi hulefasından ve erbâb-ı ma’âriften hattat merhum ve
mağfuren leh Mehmed Vahdeti Efend (1871), Ebüssuûd evladından mütevelli-i sâbık
İsâzâde Sa’düddin Efendinin eşi Hadice şerife Peyker Hanım (1889)., Ebüssuûd
Efendi ahfadından Divân-ı Hümâyun kuyud odası mümeyyizi Rıza Safvet Bey’in eşi
ve Sofu elhac Ahmed Efendinin kızı Refıa Hanım (1892).

 

 İRŞÂDÜ’L AKLİ’S-SELİM – 2

 

Bilmen Hoca’nın belirttiği ikinci husus İbrâhim
Sûresinin 34. âyetinde geçen (…ve in teuddû nimettallahî la tuhsuha..)
ibâresi hakkındadır. Muhterem Bilmen Hoca’yı dinleyelim.

Bu âyet-i kerîme
İlâhî nimetlerin gayri mütenâhi olduğunu nâtıktır. (söyler). Fahreddin-i Râzî
gibi bazı mütefekkir müfessirler, Cenâb-ı Allah’ın bilhassa beşeriyet hakkında
mütecelli olan, mütenevvi, sayılması gayri kaabil nimetlerinden bir kısmını bir
levha hâlinde enzar-ı intibaha vaz’edecek beyanatta bulunmuşlardır. Fakat bu
bab’da Ebüssuûd merhum, pek güzel bir hikmet ve belâgat levhası meydana
koymuştur.

Zemahşerî, bu âyet-i
celile’nin tefsirinde şu kadar bir şey söylüyor. ‘Cenâb-ı Allah’ın nimetlerini
hasren beyan edemezsiniz. Tadadına (sayımına) ve nihâyetine vusule (ulaşmaya)
muktedir olamazsınız. Bu, nimet-i İlâhiyyeyi icmâlen (özetle) tadad etmek
istenildiği takdirdedir. Tafsiline gelince buna zaten Cenâb-ı Hak’tan başka
kimse kaadir ve âlim olamaz.’

Aliyyül Kaari’ de bu
mealde olarak şöyle demektedir. ‘Allâh-ü Teâlâ’nın nimetlerini hasredemezsiniz,
efradını değil enva’ını bile saymaya muktedir olamazsınız. Çünkü bu, gayr-i mütenâhidir
(nihayetsizdir).

Şimdi bir kere de Ebüssuûd merhumu
dinleyelim:

Ey İnsanlar! Allah ü
Teala’nın ni’metlerini, sizlere in’am buyurduğu şeyleri saymak isteseniz onları
icmâlen olsun hasra, sayıp bitirmeye kaadir olamazsınız. Çünkü bunlar gayri
mütenâhidir.

Evet… Bu böyledir.
insanlardan herhangi bir ferd olursa olsun, velev ki son derece fakir, derd-ü
belâya mübtelâ olsun, düşününce, görürsün ki bu ferd, sayılması kaabil
olmayacak mertebelerde ni’metlere müstağrak bulunmaktadır, âdeta imkân
dâiresinden hâriç denilecek derecelerde lûtuflara her an mazhar olmaktadır.

Eğer bunda şüphen var
ise, farzet ki, bir ferd, bütün yeryüzüne mâlik bulunuyor, emir ve fermânına en
büyük milletleri itâat ettirmiş, her istediğine nâil olmuş, âlemin hâzinelerini
sıkıntı çekmeden elde edebilmiş, hattâ öyle de takdir et ki, ülkesindeki
taşlar, topraklar kıymetli yakutlardan, nefis inci dânelerinden ibâret… Sonra
da farzeyle ki, bu ferd, ölecek bir hâle gelmiş, böyle bir sırada her nasılsa
yaşamaya vesile olacak bir damla sudan veya bir lokma yiyecekten mahrum
bulunuyor. Şimdi, bu harâretini giderecek bir katre su veya hayâtını kurtaracak
bir lokma yiyecek karşılığında bütün malını-mülkünü / varını yoğunu fedâ etmez
mi? Yoksa mahvolmayı, yok olmayı tercih eder de bu malın, mülkün ve paranın ve
altının karşılıksız olarak elinden çıkmasına râzı mı olur?

Hayır, Hayır… Bütün
bu servet ve varlığını fedâ eder de yaşamasına vesile olan o bir katre suyu
veya bir lokma yiyeceği alır ve bu alışverişinde asla aldanmış sayılmaz.

Demek oluyor ki, bu
hâlde o bir damla su, o bir lokma yiyecek bütün dünyadan binlerce derece
hayırlı imiş. Halbuki insan bunları istediği zaman kolaylıkla elde etmeye
imkânı olur. Ne büyük ni’met!

Yâhud, şöyle de
farzet ki, o ferd, nefesi tıkanarak teneffüsten mahrum kalmış her taraftan
üzerine ölüm gelmekte; şimdi bu ferd, bir nefes mukabilinde, şu elindeki bütün
emvâl ve emlâkini fedâ etmez mi? Evet… Fedâ eder, iyi de etmiş olur. Bu hâlde
bir nefes bütün dünya mallarından hayırlı olmuş olmuyor mu? Hâlbuki insan gece
ve gündüz, her ân ve dakika, uyurken uyanıkken hiçbir bedel mukabilinde
olmaksızın bol bol nefes alıp veriyor, bu herkesçe bilinen bir hakîkattir. Ne
kıymetli bir ni’met…

Ya Rabbî! Seni tenzih
ederim. İlâhî! Senin saltanatın ne büyüktür! Gözler bakışlarıyla seni tam
olarak göremez. Akıllar seni tam olarak anlayamaz. Yüceliğin hiç bir şeye
benzemez, ihsânın ve ikramın, nimetlerin sonsuzdur. Bizler ise seni tam olarak
bilmeye muktedir değiliz.

Görülmektedir ki Ömer Nasuhî Bilmen Hoca bu
tefsiri İslâm dünyâsının en şöhretli tefsirleriyle Râzi ile Aliyyülkaari ile ve
Alûsizâde ile kıyaslayarak nefis bir ilmî ziyâfet sunmakta ve Ebüssuûd Efendi
Hazrederini tebcil ve tefsirini bazı noktalarda hepsinin üzerine çıkarmaktadır.

Bir tevafuk olarak şunu da belirtmek isteriz
ki, Ebüssuûd muhteremin Hakk’ın nimetleri konusunda verdiği misaller devrin
âlim ve şâir padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın ‘Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet cihanda
bir nefes sıhhat gibi
’ anlayışına ve anlatışına da uygun hattâ paralel
düşmektedir.

Kıbrıs’ın Fetihi
Fetvası

Ebussuûd Efendi’nin fetvâlarından biri vardır ki önü de sonu
da hem Türk târihi hem O’nun için büyük şeref vesilesi olmuştur. Çünkü Türk
târihinin inşa edici unsurlarından birisi olmuş ve tesirini bugüne kadar
ulaştırmıştır. Üstelik bu fetvâda Ebussuûd Efendi sâdece bir müftü olarak değil
büyük ve muktedir bir devlet adamı gibi hareket etmiştir.

Sultan İkinci
Selim Han Kıbrıs’ı almaya niyetlenmiştir: Sebebi de Kıbrıs adasında üstlenmiş
olan Haçlı Şövalyelerinin, Hacca giden veya hacı götüren Türk gemilerini
vurması, batırması ve hacı adaylarını esir almasıdır. Fakat Vezir-i Azam
Sokullu Mehmet Paşa bu sefere muhaliftir. Şeyhülislâm’lar o zamanki bakanlar kurulu
olan Kubbealtı’ndaki toplantılara iştirak etmektedirler. Padişahın başkanlığında
son bir toplantı yapılır ve iki fikir tartışılır. Neredeyse sefere karşı
olanlar ağır basacaktır ki, son sözü alan Ebussuûd Efendi Kıbrıs’ın alınması
için o kadar ikna edici ve heyecanlı bir konuşma yapar ki sefere çıkma fikri
ağır basar ve Sultan İkinci Selim de onun büyük bir hararetle ve heyecanla
ileri sürdüğü fikri kabul eder.

Îlmî bir münakaşa

Ebussuûd
Efendinin, ilmî görüşteki sağlamlığını anlatan bir misal vardır. O da ‘Paranın vakıf edilip edilmeyeceği’ meselesidir.
Bu konuda âlimler ikiye ayrılmış bulunmaktadır. İstanbul’un çeşitli
medreselerinde müderrislik yaptıktan sonra sırasıyla Şam, Mısır, Bursa, Edirne
ve İstanbul kadılıklarında bulunan, 1582-1587 yılları arasında şayhülislâm olan
Çivizade Mehmed Efendi (1530-1587, daha 1545 senesinde ‘para vakıflarının batıl olduğu’na dâir fetva vermişti. Bu fetva
birçok vakıf müesseseninin yıkılmasına yol açacaktı. Dâima amme menfaati
yanında olan Ebüssuûd Efendi bir reddiye yazarak hayratın ve vakıfların yerli
yerinde korunmasını temin etmiştir.

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

Çanakkale Gerçek Bir Destandır

Tarihte
iz bırakan bazı olaylar hüzünlüdür, acılarımızı depreştirir. Fakat Çanakkale, öyle
kutlu ve anlamlı ki, ağrısı gurur vermekte, kederi gönüllerde yanık türkülere
beste olmaktadır.

Andıkça
bir o kadar onurlandıran, başımızı dik tutmamıza vesile olan, böylesine eşsiz bir
destanı, nesillere yeni baştan “bütün bilinmezlerini ortaya çıkararak” tanıtmak
gerek.

Çanakkale,
modern çağın buhranlarına umut olabilecek, yeni bir nefes, geçmişten geleceğe
kutlu bir köprüdür. Bu yüzden, yediden yetmişe her kesin savaşın geçtiği
yerleri gezip görmesi, gerçekleri öğrenmesi, yorumlaması, özümsemesi, dersler
çıkarması ve ibret alması elzemdir.

Ülkeler,
kitlelere ilham versin, yol göstersin, örnek teşkil etsin diye, abartılı paralar,
büyük emek ve onca zaman harcayarak; etkileyici filmler, eşsiz projeler, ya da
kusursuz anıtlar ortaya koymak isterler.

Oysa
Çanakkale öylesine devasa bir filmdir ki, aynısının değil, benzerinin bile tekrarlanması,
her bakımdan asla mümkün değildir.

Sahnelerinde
dublör kullanılmamış, bilgisayar oyunlarıyla aldatıcı efektler yapılmamıştır.
Yapay görünüşler, sahte gülümsemeler, teknolojik gözyaşları akıtılmamıştır.

Sahnesi
vatan toprakları, başrollerde yer alan Mehmetçik’tir. Her bölümü prova
edilmeden, tekrarı olmadan, kanla icra edilen ve birbirine benzemeyen bir
destandır.

Akan,
bir milletin gerçek kanı, zulmü boğan ise masumiyetin timsali, hakiki gözyaşıdır…
Maliyeti 250 bin gencecik, hayatının baharında ana kuzusudur… Istırap, çile,
dağlanan yürekler, bağrı yanık analar, sönen ocaklardır…  O yüzden bu filmin bütçesini hesaplamak asla
mümkün değildir.

Öyle
bir filim ki, senaryoyu yazanlar ve sponsorları akla hayale gelmeyen en büyük
vahşeti üretip, uygulamaya koymuştur.

 Fakat Mehmetçik, bu zulme, canavarlığa ve her
türlü çirkinliğe, merhametini, vefasını, şefkatini, mertliğini, sabrını,
tevekkülünü vb. hasletlerini katarak, insani boyut getirmiştir.

Çanakkale
öylesine muhteşem bir eserdir ki, temelleri vatan toprağı, harcı kan, duvarları
şüheda bedenleridir.

Çanakkale
aynı zamanda, şanlı ve eşsiz bir destandır. Bu destanın içinde hayali devler
değil, bunlardan daha vahşi, daha gaddar, daha acımasız, canavarlaşmış düşmanlar
rol almış, her türlü çirkin ve rezilliklerle bir milleti yok etmeye
çalışmıştır.

Buna
karşılık Mehmetçik, aklın almadığı, gücün yetmediği taş kalplerin anlayamadığı ibret
sahneleri icra etmiştir. Yerinden kaldırılamayan gülleler sırtlanmış,
inanamayan akılların şaşkınca bakan gözleri önünde, en muhteşem zırhlılar
denizin dibine gönderilmiştir.

Sayı,
teçhizat ve teknoloji bakımından, kendisinden çok avantajlı,  hiç de adil olmayan bir güce karşı, akla
hayale gelmeyen üstünlükler gösterilerek, dünyaya savaş ve insanlık dersi verilmiştir.

Öylesine
gerçektir ki, uğruna feda olunan topraklar ve şühedanın yattığı yer, anaların
ak sütü kadar tertemiz, misk kokan vatan topraklarıdır. O yüzden, öylesine
kutlu ve öylesine eşsizdir.

 

Mehmetçik
bire karşı on kat düşmana eyvallah etmemiş, rakipleri her türlü konforla,
modern silahlarla donanımlı iken, O cepkenine taşlardan düğme yapmış, yırtık ve
söküğünü kendi dikmiş, peksimetini yanındakiyle paylaşmıştır.

 Yeri gelmiş, feryatlarına dayanamadığı
düşmanını, şefkatle sırtlayarak cephe gerisine taşımıştır. Buna rağmen kurtardığı
düşmanı tarafından kalleşçe arkadan vurularak şehit edilmiştir.

Utanmadan,
sıkılmadan yedi düvel bir araya gelerek, her türlü barbarlıklarını icra etmek
adına, inceden inceye plan yaparak topraklarımıza saldıran bu arsızlar, sonra
da pişkince bu savaşın sonuçlarından bizi sorumlu tutmaya çalışmıştır.

Üniversitede
bir hocamız anlatmıştı: İngiltere’de mastır yaparken tanışma seremonisinde Türk
olduğunu söylemiş. O anda bir profesör ayağa fırlayarak kör gözünü gösterip,
“bak Çanakkale’de gözümü ne hale getirdiniz” diye serzenişte bulunmuş. Bizim
hoca da doğal bir refleksle “Çanakkale’de ne işiniz vardı” diye cevap vermiştir.
Beklemediği bu cevabı alan profesör susup kalmıştır.

Diyeceğim
o ki; Çanakkale bir ibret tablosu, istifade edilmesi gereken eşsiz bir eser,  onlarca ders çıkartılacak, eşi benzeri olmayan
bir kaynaktır. Destanın yaşandığı o günkü ortam, nesillere hissettirilmeli,
empati yapmaları sağlanmalıdır.

Bu
savaşların, kimlerle, niçin, hangi koşullar altında, nasıl bir duyguyla
yapıldığı, bilimin ve teknolojinin tüm imkânları kullanılarak öğretmekten öte,
yaşatılmalı, beyinlere, ruhlara ve hücrelere işlenmelidir.

Vatan,
bayrak, millet kavramı, kutsal değerlerin neler olduğu, uğruna nelerin feda
edilebileceği hissettirilmelidir. Savaşlarda askerlerimizin gösterdiği olağan
üstü kahramanlıkların yanında, düşmana gösterilen merhamet, mertlik, insanlık
dersleri de anlatılmalıdır.

“Bir
gül bahçesine girer gibi” canların nasıl verildiği, “Ağır yaralı olduğu için
dağıtılan ekmeği, sağlara kalsın diye almayıp, “ölmeden mezara koydular beni…”,
“on beşliler gidiyor…” vb. gibi hüzünlü türkülerle yürekleri dağlayan bu
civanların hayatları, yeni baştan anlatılmalıdır.

Fedakârlık,
sabır, ahde vefa, dayanışma, cesaret, birlikte olabilme, şükür, paylaşma,
hoşgörü vb. kavramların nasıl yaşandığını, hangi şartlarda gerçekleştirildiğini
yeni nesiller görmeli, ibret ve örnek almalıdır.

Çanakkale
destanını yazan şehit ve gazilerimizi minnetle anıyorum. Şehitlerimize rahmetler
diliyorum. Ruhları şad olsun…

Hayatta
olan gazilerimize saygılarımı, dualarımı göndererek ellerinden öpüyor,  sağlıklı, hayırlı ömürler, diliyorum.

 

Sevgiyle
kalın…

Hürriyet ve Demokrasi Üstüne

     “Seyyidü’l-kavmi
hâdimühüm.” / “Kavmin, milletin efendisi, ona hizmet edendir.” Hadisinin
sırrıyla; İslâm, âleme; istibdadı / baskı ve zâlimce tahakkümü / zorbaca
hükmetmeyi ortadan kaldırmak için gelmiştir.

     Çünkü İslâmın
hakikî / gerçek ve asıl mesleği / yolu; meşveret / danışmadır. Meseleleri şûrâ
/ danışma kurulu, meclis ve  parlamentoda
halletmek ve çözmektir.

     Çünkü istibdat;
zulüm e tahakkümdür. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi ortamı ise, adaleti
temin eden bir zemindir.

     Avrupa, bizdeki
cehalet ve taassup sebebiyle, -maalesef- İslâmı; istibdada müsait ve uygun
sanmaktadır! Böyle bir yargıya varmasında, biz müslümanların mes’uliyet ve
sorumluluğu çok büyüktür. Bundan dolayıdır ki, Demokrasi’nin hakkını vererek;
Batı’nın bu yanlış bakışına son vermek görevi de bize düşmektedir.

     Nitekim, Demokrasi
hakikatini; sarahaten / açıkça, zımnen / dolaylı olarak ve iznen dört büyük hak
mezhepten istihrac etmek / çıkarmak mümkündür.

     Çünkü “Tebeddülü
esma ile, hakaik tebeddül etmez.” / “İsimlerin değişmesiyle hakikatler
değişmez.”

     Evet Meşrutiyet,
Cumhuriyet ve Demokrasi; mânen ve rûhen İslâmın muhteviyat ve münderecatında /
içindekilerde öz olarak vardır. Tabii görenedir görene, köre ne?

     “O mahiler ki,
derya içindedir; deryayı bilmezler.” Evet, balıklar deniz içindedirler; fakat
denizde olduklarını bilmezler. Bu durumlara düşmemeliyiz.

     Hürriyet ve Demokrasi;
hak, sıdk / doğruluk, muhabbet / sevgi ve imtiyazsızlık / ayrıcalıksızlık
üzerinde yükselir ancak. 

     Hürriyet ve
Demokrasiyi dile getirmemizin önemli ve hayatî bir sebebi de:

     Bunun; Asya ve
İslâm Âlemi’nin; istikbal ve gelecekte terakki ve ilerlemesinin birinci kapısı
olmasıdır. Çünkü Hürriyet ve Demokrasi; millet hakimiyetinin tecelli ettiği /
göründüğü yerdir.

     Böyle bir
sistemde, hükümet ve idareciler; ancak halkın hizmetkârıdırlar.

     Kaldı ki, İslâm’ın
bahtını açacak; şûrâ / danışma kurulu denen anahtar; bu olduğu içindir ki,
İslâm’ın da öngördüğü Hürriyet ve Demokrasi ruhu; fikir ve görüşlerin ortaya
çıkmasına imkân vermiştir.

     Nitekim,
Hablü’l-metîn-i milliyeti ihtizaza getirdi. / Milliyetin sağlam ipini harekete
geçirdi.

     Nuranî / nurlu
urvetü’l-vüska / sağlam tutulacak kulp hükmünde olan İslâmiyet ihtizaza geldi /
harekete geçti.

     Evet, Asya’nın
bahtını, İslâmiyetin talihini açacak yalnız Hürriyet ve Demokrasi ortamıdır.

     Fakat nazenin /
nazlı hürriyet, âdâb-ı şeriatla / İslâm âdâbıyla müteeddibe / edeplenmiş ve
mütezeyyine / süslenmiş olmak lâzımdır.

     Yoksa, sefahet ve
rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır. Şeytanın
istibdadıdır. Nefs-i emmareye / kötülükleri emreden nefse esir olmaktır.

     Hürriyet-i umumî /
herkesin hürriyeti, efradın / fertlerin zerrat-ı hürriyatının / hürriyetlerinin
muhassalı / toplamıdır. Hürriyetin şe’ni / gereği odur ki, ne nefsine, ne
gayrıya / başkasına zararı dokunmasın.

     Efkârı / fikirleri
teşviş eden / karıştıran, Hürriyet ve Demokrasi’yi takdir etmeyen kimlerdir?

     Cehalet ağanın, inat efendinin, garaz
beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı
riyasetlerinde / başkanlıkları altında; insan milletinden menba-ı saadetimiz /
mutluluk kaynağımız olan meşvereti inciten bir cemiyettir.

     Zaman-ı istibdadın
/ istibdat zamanının hâkim-i manevisi / mânevî hâkimi kuvvet idi. Kimin kılıncı
keskin, kalbi kasî / katı olsa idi, yükselirdi.

     Fakat, zaman-ı
Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi’ninin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi,
ağası haktır. Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir.
Evet Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi hakimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim
olunuz. Umum akvâmın / tüm kavim ve milletlerin sebeb-i saadeti / mutluluk
sebebidir. Siz de saadete gitmek istiyorsanız; uyku bes / uyku yeter. Siz de
uyanınız. İslâmiyet’in bahtını, Asya’nın taliini / talihini açınız.

Cumhurbaşkanına mı İnanalım, İçişleri Bakanına mı?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İstanbul Esenyurt’ta Karadeniz Dernekler Federasyonu’nun düzenlediği
etkinlikte, “Vallahi yeminim olsun, milletimden bir tek kişinin huzurunu
bozan olursa hayatı dar ederim…”  “Uyuşturucu satanların bacaklarını kırmak
benim görevim”
gibi sözler söyledi.

Cumhurbaşkanlığı sisteminde Bakanların siyasi kimliği yoktur. Başkanlık sistemlerinde bu makamlarda
görevli olanlar “sekreter” olarak anılır. Parlamenter sistemin “müsteşarlık”
makamı gibidir. Eskiden müsteşarlardan buna benzer sözler duymamız hiç söz
konusu olmazdı.

Hadi
diyelim ki Bakan Soylu eski siyasetçi olduğu için böyle sözler
edebiliyor.

Fakat
devleti temsil eden bir kişiden bir devlet adamı ağırlığı ve üslubu beklemek
de bizim vatandaş olarak hakkımız.

Devlet adamı, yetkisini
görevli olduğu makamdan alır ve kendi adına değil o makamı temsilen konuşur. Bir
bakan hiçbir kimseye “hayatı dar ederim… bacağını kırarım…” diyemez.
Bir
suç işleyen varsa kanunların uygulanması için yargıya teslim eder.

Mesela Bakan
Soylu
“bir mafya örgütü liderinden her ay 10 bin dolar aldığını” iddia
ettiği bir milletvekilinden bahsetmişti. Bu milletvekili için “hayatı dar
ederim”
demedi. “Bu kişiyi savcılığa bildireceğim” dedi. Ama bu
görevini de yapmadı.

****

Ayrıca İçişleri
Bakanı devletin genel stratejisine aykırı sözler söyleyemez.
Cumhurbaşkanının
açıkladığı dış politika çizgisinin dışında beyanlarda bulunamaz.
Bulunursa
Cumhurbaşkanı tarafından uyarılması ve hatta görevden alınması söz konusu
olabilir.

Niye
bunları söylüyorum?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bahsettiğim konuşmasında, cûş-u hurûşa gelip (coşup taşarak) akıl
almaz iddialarda bulundu:

“Sadece
780 bin kilometrekare değil, etrafımızdaki coğrafyaya huzur vereceğiz. Dünya
duysun Irak’ta da huzuru biz getireceğiz, Suriye’de huzuru biz getireceğiz,
Afganistan’da da huzuru biz getireceğiz. Batıdan Amerika’dan Avrupa’dan dünyayı
kurtaracağız” dedi.
(27.03.2022)

Oysaki Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan,
uzun süredir bozuk olan, AB ile ilişkileri düzeltmek
için yoğun bir çaba içerisinde.

Bu
kapsamda Erdoğan Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin Ankara büyükelçileri ile
yapılan toplantıda şöyle konuştu:

“Türkiye elbette Avrupa Birliği tam üyelik hedefine bağlıdır. Maruz kaldığımız onca adaletsizliğe rağmen Avrupa
Birliği bizim stratejik önceliğimiz olmayı sürdürüyor”
dedi. Erdoğan bu
yönde gayret göstermeye devam ettiklerini, 2021-2023 yıllarını kapsayan Avrupa
Birliğine Katılım İçin Ulusal Eylem Planı rehberliğinde çalışmalara hız
verdiklerini
söyledi.

Erdoğan
bir yandan AB ile ilişkilerin düzelmesi için Türkiye’nin ev ödevini yaptığını
anlatırken diğer taraftan AB ülkelerini de olumlu karşılık vermeye davet etti:

“Avrupa Birliği’nin, 2022 yılında stratejik miyopluktan kurtularak Türkiye ile
ilişkilerin geliştirilmesinde daha cesur davranmasını ümit ediyoruz”
dedi.

Hatta
Suriye konusunda “Türkiye’nin Batıya göç dalgalarını durdurduğunu unutmayın”
mesajını verdi.

“Türkiye
buradaki varlığıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına katkı sağlarken,
yeni göç dalgalarının da önüne geçmektedir” dedi. (13.01.2022)

Cumhurbaşkanı
Erdoğan, Hollanda Başbakanı ile görüşmesinden sonra da, AB üyeliği konusunda
samimi olduğumuzu vurguladı. “AB’nin üyelik müzakere fasıllarını açmasını,
Gümrük Birliği müzakerelerine başlamasını bekliyoruz”
dedi. (22.03.2022)

Cumhurbaşkanımıza
AB yetkilileri “siz böyle söylüyorsunuz ama sizin bakanınız ‘dünyayı Avrupa’dan
kurtaracağız’
diyor. Sizin samimiyetinize nasıl inanalım” derlerse haksız
mı olurlar?

**********************************

DEVLET ADAMI KITLIĞI

İçişleri Bakanı Soylu’nun kendi hemşerileri karşısında coşup taşarak söyledikleri gibi
patavatsız sözleri diğer bakanlar ve AKP ile MHP yöneticilerinden de duyuyoruz.

Dış ilişkilerde
politikadaki üslubu kullanamazsınız. İçeride de seçmene selam için dış politika
içerikli söylemlerde bulunduğunuzda dışarıdaki yansımasını düşünmeniz gerekir.

Dış ilişkiler
söylenen veya söylenmeyen her kelimenin önemli olduğu, diplomasi tecrübesi
gerektiren bir alandır.

On gün
kadar önce Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati de yabancı
yatırımcılara tuhaf laflar etti: Nebati’nin “Bir problem mi yaşadınız?
Rahat olun. Bize hemen ulaşırsınız. Bürokrasiyi alaşağı ederiz, arkamızda
Cumhurbaşkanımız var rahat olun. Mevzuatı da değiştiririz”
ifadeleri
de İçişleri Bakanının sözleri kadar sakıncalı idi.

Bakan’ın
ülke dışından sermaye getirmesini istediği yatırımcıya söylediklerinin anlamı
açık. “Bizde kural mural yoktur. Bakmayın Anayasamızda ‘hukuk devleti’
yazdığına. Kanundan kuraldan bahseden bürokratları da takmayın. Reis ne derse
odur. Paranızın garantisi Reis’tir” demekten başka bir şey değil.

Türkiye’de
hukukun ve kurumların olmadığını ifade eden bir bakana güvenip ülkemize sermaye
geleceğini sanan bu zihniyet devleti yönetiyor.

Bu
zihniyettekiler, düşüncesizce, “Anayasa Mahkemesi kapatılsın, TTB
kapatılsın, Tıp Fakülteleri kapatılsın, HDP kapatılsın, muhalif milletvekilleri
tutuklansın”
diyorlar.

Fakat “en
büyük devlet ihalelerini alan, devlet bankalarından aldıkları kredilerini
ödemeyen, vergi borçları affedilen şirketler aleyhine haber ve yorum
yapılmasın…”
diye kanun çıkarmaya çalışıyorlar.

“Devlet yetkililerinin yedikleri içtiklerini nasıl sorgularsınız?” diye millete ayar veriyorlar.

Sonra
da “dışarıdan yatırımcı gelecek” diye kendilerini ve milleti aldatıyorlar.

Devlet adamı kıtlığının (kaht-ı ricalin) bu derecesine; yönetimdekilerin bu kadar seviyesizlik
ve cehaletine rağmen kibirlerine, pervasızlığına katlanmak zorunda kalmak çok
acı.

Ey Türk Milleti! “Bu kadarını hak etmek için hangi hatayı yaptım” diye
kendini sorgulama zamanı gelmedi mi?

Emirdağ Güvecindeki Vatan Mutfaktaki Vatan-II

0

“Bu yazı Ablam Asuman ÜNAL ve
Kardeşim SOMET Kurucu Müdürü Dudu YALDIZKAYA Hanımlara ithaf edilmiştir”.

Kimi yemekler içinde pişirildiği
kabın adıyla anılır. Çeşitli doğranmış sebzelerin etle birlikte fırına
verildiği bir yemek olan “güveç” de, içinde pişirildiği kabın adıyla anıla
gelmiştir. Güveç, içi sırlı bir toprak çanağın adıdır.[1]

Yemeğin Malzemeleri: 1 kg. kuşbaşı
et, 5-6 adet patlıcan, yeşilbiber, domates, sarımsak, tuz.

Yapılışı ise şu şekildedir: Kuşbaşı
et, toprak tencerenin içine konularak fırına verilir. Et kavrulduktan sonra
toprak tencerenin içine patlıcan, biber, domates, sarımsak doğranır, tuzlanır
ve karıştırılarak susuz ya da çok az su ilave edilerek tekrar fırına sürülür. Bir
saat sonra fırından çıkarılarak ayranla birlikte servis yapılır. Ancak şunu
belirtmekte yarar vardır: Bu yemeği özel ve lezzetli kılan unsur güveç adı
verilen toprak tencerede susuz olarak pişirilmesidir. Bu nedenle de içine
konulan malzemelerden daha önemlidir pişirilmesinde kullanılan kap. Yemek
bölgede yıllardan beri yapılmaktadır. Eskiden sadece Türkmenler arasında
sevilerek yapılan bu yemek zaman içerisinde yöre halkı tarafından da
benimsenmiştir. Bugün Emirdağ’ın birçok köyünde köylüler bu yemeği taş
fırınlarında yapmaktalar. [2] Eski Türk fırınları ile ilgili Anadolu Türk halk
deyişlerini Ahmed Vefik Paşa kısa, fakat öz olarak toplamıştır. Belgelerin en
eskisi Harezmşahlar çağına aittir. Fırın[3] için, “etmek yişürür ev” denmekte
idi. Aynı kaynağın bir başka yerinde de, “pişürdi etni” etini pişirdi deyimi de
görülmektedir, ikinci önemli belge ise, Kıpçak ve Mısırdaki Memlûk Türklerine
aittir. Onlara göre, “ot ornı”, “fırın” demektir. Eski Türkçede ot, ateş ve
orun da, yer anlayışına gelirdi. Eski Türkçede fırın ile tandır daima
birbirlerine karıştırılmışlardır.[4]

 

Emirdağ güveci diğer güveç
yemeklerinden ayrılır. Çünkü güveçle yapılan yemeklerin hiçbiri yöre ismiyle
anılmaz. Emirdağlılar yemeği öyle benimsemişlerdir ki yemeğe yörelerinin ismini
vermeyi unutmamışlardır. Türk mutfak kültürünün ayrı bir lezzeti olan Emirdağ
Güveci bölgede düğünlerde, mevlütlerde kısaca yöre halkı için önemli görülen
her türlü uygulamada yer almaktadır.[5]

 

Türk Kültüründe et yemeklerinin özel
bir yeri vardır. Bu sebeple, Oğuz Kağan destanında, büyük ziyafetlerde
kesilecek koyunun, hangi parçalarının hangi boylar tarafından yenileceği açık
olarak belirtilmişti. Boylar ve Türk kesimleri arasında kavga çıkmaması için,
hangi Türk bölüğünün, hangi parçayı yiyeceği, önceden kesin bir töre olarak
ilân edilmişti. Bu düşünce, Türklerde “ülüş veya pay” sisteminin bir görüntüsü
idi. Bir koyundaki et payı, çok daha geniş bir mânada, bir devlet ve hukuk
anlayışının, başka bir şekilde anlatılışı idi.[6] Eski Türklerde Sofraya Oturma
Şekli: Selçuknâmelerde “…söğülmeler sedire ve iki kola Oğuz resmince döşenip
müzeyyen oldu. Şerbetler Oğuz resim ve erkânı üzere yenildi ve içildi”
şeklindeki izahata göre ecdadımız sofraya karşılıklı iki sıra üzere
otururlarmış, eğer han (hükümdar) Kayı’dan olursa sağ kol beylerbeyi Kayı’dan
olur. Ve: 1- Kayı, 2- Bayat, 3- Halka evli, 4- Yazır, 5- Döver, 6- Dodurga, 7-
Yaparlı, 8- Afşar, 9- Kızık, 10-Beydili, 11- Kargın, 12- Karaevli boylarından
olanlar sağ tarafa otururlardı. Sol tarafa da 1- Bayındır, 2- Peçenek, 3-
Çavundur, 4- Çepni, 5- Salır, 6- Eymir, 7- Alayutlu, 8- Üreyir, 9- İğdır, 10-
Büğdüz, 11-Yıva, 12- Kınık boyları oturacaklardır.”[7]

 

ET

 

Asya Türkçesinde ud, cinsiyet
tefriki yapılmadan genel olarak “sığırı” ifade eder. Bir VIII.ci yy Manihaist
Uygur metninde “kentü sürüg udug koyanıg = kendi sürülerinden sığır ve
koyunlar” ibaresi okunuyor. Yine bir başka, bu kerre Budhist metinde “yerin ud
mayakı üze suvatıp = zemini (yeri) sığır gübresiyle nemlendirme”den söz
ediliyor. Kaşgarlı bunun Çiğilce ve “Türklerin tanınmış olan oniki yılından
biri” olduğunu söylüyor (DLT I, s. 45)[8] “Eti seven”kişiler için Altay
Türkleri, etsek derlerdi. Altay Türklerinin Bazen da, etşil yani “etçil”
dedikleri de, görülüyordu. Altay’daki Türklerin bu anlayışlarının, Anadolumuzda
söylenenlerden pek büyük bir ayrılığı yoktu. Et Türklerde yaygın olarak, “küçük
et bıçakları” ve “çatal” ile yenilirdi. Uygur fresk ve tablolarında, portreleri
görülen Türk büyüklerinin kemerlerine asılı, tek veya çift bıçaklar
görmekteyiz. Pek küçük bir boyda olan bu bıçakların vazifeleri de, yukarıdaki
bu açıklamamız ile anlaşılmaktadır. Carpini, ve Rubruk gibi. ünlü seyyahlar,
Çingiz Han çağındaki bu küçük et bıçakları ile çatallarından, sık sık söz
açmışlardı. Bir kabın içinde kesilen et parçaları, konukların ağzına bu küçük
et bıçakları ile verilirdi.[9]

M.Ö. 2500’lerde, Batı Türkistan’da,
Aşkabad yakınında bulunan Anau III katının, güneşte kurutulmuş tuğlalardan
(kerpiç) yapılmış dört köşe evler, hububat daneleri, sığır ve koyun gibi
hayvanlara ait kemik kalıntıları ile yerleşik ve ziraatçı bir kültüre sahip
olduğu anlaşılmaktadır. Yine aynı bölge ve devirlerde Namazgâh Tepe de, biraz
da Eneolitik kültürü temsil eden ve Ön Asya ile yakın münasebeti olan bir
merkez olarak karşımıza çıkıyor. Bir çok yönden Anau kültürüne benzer bir
manzara görüyoruz: tuğlaların yanında alçı kalıntıları, kıyılmış yemler, arpa,
buğday ve bazen çavdar, üzüm taneleri, ev hayvanlarından koyun, keçi, sığır,
deve ve köpeklere ait kemikler bol miktarda bulunuyor. Kalıntılardan,
koyunların yünlerinden de istifade edildiği anlaşılıyor- Hububat döğmek için
kullanılan havan elleri ve dibek, bakır eşyalar da önemli buluntular arasında
görünüyor.[10] II.ci binde de güney Sibirya’nın en önemli ve etkileri güneyde
Tanrı dağlarına; batıda Don kıyılarına kadar yayılmış Andronovo kültür
merkezinde artık at, sığır ve koyun gibi ehli ev hayvanlarının yanı sıra deve
de iyice yerleşmişti. Bu devirde at, sadece bir binek ve yük hayvanı olmaktan
çıkıp aynı zamanda eti yenir bir hayvan olarak da önem kazanmıştı. Andronovo
kültürü Altay’lara daha geç zamanlarda, M.ö. 1200-700’lerde yayılmıştı. Yine
Orta Asya kültür tarihi bakımından büyük ehemmiyeti haiz güney Sibirya’da
Karasuk kültürü zikredilir. Andronovo kültürü ile az çok aynı zamanlara tesadüf
eden Karasuk’ta, kabzeleri hayvan suretleri ile müzeyyen hançerler, Orta
Asya’da İskit (Doğu Avrupa, Kuzey Karadeniz, Orta Asya ve Anadolu’da yaşamış ön
Türkler-açıklama: Hilmi Özden) geleneğini devam ettiriyordu. Bu gelenek bütün
Baykal bölgesi, Moğolistan ve Çin’e kadar yayılmıştı. Bu yeni kültür güney
Rusya ve Çin arasında teması temin eden kavimler kitlesine aitti. Bunlar M.Ö-
1200 ile 700 arasında vahdetlerini sağlamışlardı. At, deve, koyun ve sığır
besliyor, koyunyününden kumaş dokuyorlardı. Yenisey bölgesinde bulunan taşlar
üzerindeki resimlerde arabalı çadırlar görülüyor. 682’de Göktürk’ler, Oğuz’lar
(Otuz Oğuz’lar) ve müttefikleri Çin’liler ve Kitay’lar üzerinde kazandıkları
Ötüken ormanında “İnigak Köl” (İnek Gölü) zaferi ile Oğuz’ları ve diğer
kavimleri kendilerine bağlıyorlardı. İnekler mi su içermiş, Ötüken’in bu
gölünde? Bilmiyoruz. Bursa’nın İnegöl’ü bu İnigak Köl’ün bir hatırası olabilir
mi?[11]

 

Görülüyor ki sığır, ve bilhassa
koyun eti yeme itiyadı Anadolu’ya sadece Asya’lı öğeler tarafından taşınmış
olmayıp bu alışkanlık buralarda tarihle beraber başlamıştır. Türkmen’den
binbeşyüz sene kadar evvel bu toprakları etkilemiş İskit’ler için de tarih kitapları
şöyle yazıyor: memleketleri, bütünüyle, balık ve av hayvanından yana çok
zengindi. Bunların başlıca yemekleri kımız, yani tahammür ettirilmiş kısrak
sütü, bol miktarda peynir, bazen soğan, sarımsak ve fasulye gibi sebzeler olup
sofra, mersin balığı ve orkinosla ve her türlü av hayvanı ile olduğu kadar at,
kuzu ve keçi eti ile de takviye edilirdi. Et çoğu zaman kendilerine mahsus bir
şekli haiz büyük bir kazanda haşlanır, bazen de yulaf ile kaynatılırdı.[12] Mamafih
Anadolu sekenesi ile Asya’nın gezginci unsurlarının beslenme sistemleri
arasında bariz bir fark da esasında mevcuttur şöyle ki ilkinde gıda rejimi çok
dengeli, yani az çok her çeşit besin maddesini içine alırken diğerlerinde bu,
genellikle et ve sütlü maddelere dayanıyor (tamamen proteinle beslenme). Bu
husus, o derece meşhur olmuştu ki 1046’da, Semerkand’ın Nasturî metropolidi,
bir mektubunda Oğuz’ları anlatıp “bunların atları da et yemektedir”(!!) diyor.
Dede Korkut kitabında servetin, paradan bahis olunsa dahi, esasta malik olunan
hayvan miktarı ile ölçüldüğü görülür. “Tavla tavla şahbaz atlar, katar katar
kızıl develer, ağılda tümen tümen koyun” zikri daima tekrarlanır- Dirse Han,
kopuzunu çalarken şöyle çağırır:

“Boynu uzun bidevi atlar giderse
menüm gider,

 

Ağıldan tümen koyun giderse menüm
gider,

 

Kaytabandan kızıl deve giderse menüm
gider.”.

 

Ziyafetin eksik olmadığı bu toplumda
başlıca ikram maddesi etti. Şölenlerde daima “attan aygır, deveden buğra,
koyundan koç” kırdırılırdı. Tepe gibi et yığdırılır, göl gibi kımız
sağdırılırdı. Bunlardan başka av etleri de önemli yer tutup itibarlı misafirlere
bunlar özellikle ikram edilirdi. Zamanla, Asya’nın gezginci unsurlarında
sığırın ikinci plana geçtiğini görüyoruz. Oğuz’ların servetleri sayılırken
koyun sürüleri, yılkılar (at sürüleri), develer zikredilip ve “hatta, Hudud
ul-Âlem’e göre, sığırlar” diye ilâve ediliyor. İbn Fadlân, Bulgar’ların at eti
yediklerini kaydetmekte, fakat Oğuz’lar için aynı şeyi tekrar etmemektedir.
Mamafih aynı müellif Oğuz’larda ölenlerin atlarının yenildiğini de kaydediyor.
Diğer taraftan Oğuz destanları da Oğuz’ların, diğer Türk elleri gibi, at eti ve
hatta deve eti yediklerine tanıklık eder. At eti belki de istisnaî hallerde
yeniyordu. Ancak Müslüman olup at etini mubah kılmayan Hanefî mezhebine sülük
edince bundan genellikle vazgeçmiş olmalıdırlar.[13]

SONUÇ

Et yemeği deyince dünyada akla önce
Türkler gelir. Özellikle hayvan yetiştirici Türklerde et yemeklerinin
zenginliğini görmekteyiz. Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmen boyları da bu geleneği
hassasiyetle korumaktadırlar. Türk coğrafyasının çeşitli bölgelerinde
farklılıklar olmasına rağmen et yemekleri yapılmaktadır. Sadece Türkiye’de
birçok vilayetimizdeki göveç/güveç yemeğimizin tüm lezzeti ile yaşatılması
tarihle olan bağlarımızı güçlendirmeye devam etmektedir. Millî kimliğimizin çok
önemli bir unsuru olan mutfağımızın “ocağı” tarihin bize emaneti olan
yemeklerimizi hazırlamaya devam ettikçe “Aziz Türk Milleti”nin ocağı
söndürülemeyecektir.

2. Temmuz. 2015

 

[1] Önder Şenyapılı, Damakta Kalan Tatların Akılda Kalan
Adları, ODTÜ Yayıncılık, 2. baskı, Ankara, 2010, s. 189.

 

[2] M.Öcal Oğuz, Nuray Aykanat, Ayşenur Karagöz, Kentler
ve  İmgesel  Yemekler, Gazi Üniversitesi Türk Halkbilimi
Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları, 
Ankara, 2006, s.17., Derleyen: Murat Seven, Derleme Tarihi: 2005, Kaynak
Kişi: Ahmet Hacıoğlu, 1939 Emirdağ Doğumlu, Lokantacı

 

[3] Furūn, Celalüddin 
Hızır Paşa (Hacı Paşa), Müntehab-ı Şifa I, TDK Yayınları, Ankara, 1990.
Bahaeddin Ögel, kelimenin İtalyanca olduğunu ifade ediyor. (a. g. e., s.43), فرين ([Yun. phournos / Lat furnos > Ar.
fürūn] isim)Yaşar Çağbayır, Ötüken Türkçe Sözlük, Ötüken Yayınevi, İstanbul,
2007.

 

[4] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 4, T.
C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 2000, s. 43,45.

 

[5] M.Öcal Oğuz, Nuray Aykanat, Ayşenur Karagöz, a. g. e.,
s.17.

 

[6] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s.335.

 

[7] M. Zeki Oral, Selçuklu Devri Yemekleri ve Ekmekleri,
Millî Yemek Kültürümüz (Hazırlayan: M. Sabri Koz), Eskişehir 2013 TDKB,
İstanbul, 2013, s.34.

 

[8] Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, Cilt 1,
Anadolu aydınlanma Vakfı Yayınları, 2. Baskı, 1976, İstanbul, s. 535.

 

[9] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s.335, 337.

 

[10] Burhan Oğuz, a. g. e., 539.

 

[11] Burhan Oğuz, a. g. e., 539.

 

[12] Burhan Oğuz, a. g. e., 540.

 

[13] Burhan Oğuz, a. g. e., 540-541.

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 1 Ebüssuûd Efendi’nin Hayatı – 1

Hoca Çelebi’ olarak da anılır. Tam adı: ‘Ebüssuûd Muhammed ibn Muhammed el-İskilîbî,
el-İmâdî
’dir. Kendisine uygun görülen diğer unvanlar: ‘Müftilenâm, şeyhülislâm, sultânü’l-müfessirîn, hâtimetü’l-müfessirîn,
muallim-i sânî, allâme-i kül, Hoca Çelebi, Ebû Hanîfe-i Sânî
’ olarak
bilinmektedir.  ‘Ebüssuûd’ ismiyle anılsa
da asıl adı Muhammed’dir.

Osmanlı
yükselme döneminin büyük hukuk ve İslâm âlimidir. H. 17 Safer 896 / M. 30
Aralık 1490 târihinde Çorum’un İskilip ilçesine bağlı İmâdlı, günümüzdeki adı
ile ‘Direklibel’  köyünde dünyâya geldi. Bâzı kaynaklarda
İstanbul’un Metris köyünde doğduğu belirtilmektedir.

Ebüssuûd Efendi
ilk tahsilini babasının yanında yaptı. Ondan Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin kelâma
dâir Hâşiyetü’t-Tecrîd ve Şerhu’l-Mevâkıf, belâgata dâir Hâşiye ale’l-Mutavvel
adlı eserleriyle çeşitli tefsir kitaplarını okudu. Babası, vefat edinceye kadar
O’nun yetişmesi için gayret gösterip, ders vererek eğitip, terbiye etmiş ve
icâzet vermiştir. Babasından sonra, meşhur Osmanlı âlimlerinden Müeyyedzâde
Abdürrahmân Efendi’den, tefsir ve hadis ilimlerini öğrendi. Âlim Karamanlı
Mevlânâ Seyyid Süleyman’dan dersler aldı. Son olarak da bâzı kaynaklarda
belirtildiğine göre meşhur Osmanlı âlimi Müftiyyü’s-Sakaleyn İbn-i Kemâl
Paşa’dan da dersler almıştır. Hocası Mevlânâ Seyyid Süleyman’ın kızı Zeyneb
Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Ahmet, Mehmet, Mustafa adlarını verdiği üç oğlu;
Hatice, Rahime ve Kerime adlarını verdiği üç kızı oldu.

Ebüssuûd
Efendi’nin oğullarından Ahmed Efendi Şehzade Medresesi’nde müderris iken yirmi
altı yaşında vefat etmiş, daha sonra babasının gömüldüğü hazireye
defnedilmiştir. Diğer oğullarından Mehmed Çelebi, Halep kadılığına kadar
yükselmiş, Mustafa Çelebi de Anadolu ve Rumeli kazaskerliği yapmıştır.
Kızlarından Kerime Hâtun, Rumeli kazaskeri Kafzade Mustafa Feyzullah Efendi’yle
evlendi. Hatice Hâtun, hemşirezadesi ve babasından icazetli ve şeyhülislâmlığa
kadar yükselen Abdülkadir Efendi’yle evlendi. Rahime Hâtun, Zenbilli Ali
Efendi’nin oğlu Fudayl ile evlendi.

 Ebüssuûd Efendi, çocukluk ve gençlik yıllarından
itibâren babasından zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etmiştir. Ebüssuûd
Efendi’nin babası Şeyh Muhyiddîn, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Şehzâde  Bayezit’in Amasya sancak beyliği sırasında
sevgisini ve dostluğunu kazanmıştı. Bayezit’in padişah olmasından kısa bir süre
sonra İstanbul’a dâvet edilmiş ve Fâtih semtinde, Sultanselim civârında kendisi
için bir tekke inşa ettirilmiştir. (bu tekke daha sonra Sivâsî Tekkesi diye
tanınmıştır)

Hünkâr Şeyhi’ olarak bilinen, Ali
Kuşçu’nun talebesinden olup O’nun ölümünden sonra tasavvuf makamına geçmiş
bulunan Muhyiddîn Yavsı ibn Mustafâ el-İmâdî el-İskilîbî, annesi de Ali
Kuşçu’nun yeğeni veya bir rivâyete göre kendi kızı Sultan Hâtun’dur. Bu ikinci
ihtimâle göre Ebûssuûd Efendi, Ali Kuşçu’nun torunu olmaktadır.

İmâdî
nisbesine bakarak Ebûssuûd’u kürt asıllı gösterenler olmuştur. Bu yüzden
bâzıları O’nun, Güneydoğu Anadolu’da bulunan, şimdi Irak toprakları içinde
kalan İmâdiye’li olduğunu zennetmiş bâzıları da İmâd’ı, Âmid ile karıştırarak
O’nun Diyarbakırlı olduğunu yazmıştır.

Âlî Mustafa
Efendi ve Peçuylu İbrâhim’in İmâd’ı İmâdiye ile karıştırarak Ebüssuûd Efendi’yi
Kürt asıllı göstermeleri de yanlıştır. Zira Ebüssuûd Efendi’nin ailesinin şimdi
Irak topraklarında kalmış bulunan İmâdiye ile hiçbir alâkası yoktur. En büyük
hayratı İskilip’tedir.

Ebüssuûd
Efendi ilk olarak Yavuz Sultan Selim döneminde 1516’da Çankırı Medresesi’ne,
buraya gitmekte tereddüt göstermesi üzerine de İnegöl İshak Paşa Medresesi’ne
tâyin edildi. 1520’de buradaki görev süresi sona erince ertesi yıl Dâvud Paşa
Medresesi’nde, bir yıl sonra 1522’de Mahmud Paşa Medresesi’nde görevlendirildi.
1525 yılında Vezir Mustafa Paşa’nın Gebze’de inşa ettirdiği medreseye tâyin
edildi. Bir yıl sonra Bursa Sultâniye pâyesine lâyık görülen Ebüssuûd Efendi
1528’de Medâris-i Semâniyye’den Müftü Medresesi’ne müderris oldu. Beş yıl bu
vazifede kaldıktan sonra önce Bursa, Kasım 1533’te İstanbul kadılığına
getirildi. 1537 yılında Rumeli Kazaskerliği’ne yükseltildi ve hemen sefere
katıldı. Kara Boğdan, Estergon ve Budin seferlerinde padişahın yanında yer
aldı. Budin’in fethinden sonra şehirde ilk cuma namazı O’nun tarafından
kıldırıldı. Sekiz yıl Rumeli kazaskeri olarak görev yapan Ebüssuûd Efendi Ekim
1545’te Fenârîzâde Muhyiddin Efendi’nin yerine şeyhülislâm oldu.

Ebüssuûd
Efendi kazaskerliği ve şeyhülislâmlığı sırasında özellikle ilmî rütbe, mevki ve
kademeleri sistematik bir düzene kavuşturmaya çalıştı. O’nun Rumeli
kazaskerliğine kadar sistemli bir mülâzemet usulü yoktu. Bu durum birtakım
şikâyetlere yol açınca Kanûnî’nin emriyle meselenin halli için görevlendirildi.
Ebüssuûd Efendi önce her pâyede âlimlerin ne kadar mülâzım vereceklerini tesbit
etti, daha sonra da yedi yılda bir mülâzemet usulünü kanunlaştırdı.
Medreselerden mezun olan dânişmendlerin kazaskerlerin meclisindeki ‘matlab’
veya ‘rûznâme’ denilen deftere kaydolarak sıra beklemeleri şartını getiren bu
usul bazan ihlâl edilmişse de uzun yıllar düzenli şekilde uygulanmıştır.

Osmanlı
şeyhülislâmları arasında daha çok verdiği fetvalarla tanınan Ebüssuûd Efendi,
özellikle Batınîliği benimseyen mutasavvıflara karşı koydu.

Başarılı
olduğu için Kanûnî’nin vefatından sonra, oğlu Sultan İkinci Selim Han döneminde
de şeyhülislâm olarak vazifesine devam etti. Osmanlı Devleti’nde şeyhülislâmlık
makamına getirilmiş 131 kişinin içerisinde, en uzun müddetle hizmet gören
kişidir. Aynı zamanda, hazırladığı kanunnamelerle Sultan Süleyman Han’a ‘Kanûnî’ lâkabını kazandıran
şeyhülislâmdır.

Hanefî fıkhı,
Türk örfi hukuku, hâkanın, devletin yüksek menfaatleri için koyma hakkı ve
vazifesi olan hukûkî düzenlemeler ve Osmanlı Cihan Devleti’nin ihtiyaçlarını en
iyi şekilde, hatta birkaç asır boyunca karşılayacak kanunlar hazırladı. Hükümdar
ile bu hususta, tam bir âhenk içinde çalıştı. Sultan Süleyman Han da bu
kanunları onaylayıp yürürlüğe koydu ve aynen uygulanmasına titizlik gösterdi.
Bu bakımdan Türk milletinin yetiştirdiği en büyük hukuk dehâlarından biridir.
Aynı zamanda Osmanlı şâirlerinin içinde seçkin bir yeri vardır. ‘En mükemmel Arapça şiir yazan Türk
olduğu belirtilir.

Kendisi gibi
âlimler yetiştirdi: Kanûnî Sultan Süleyman Han ve Sultan İkinci Selim Han
dönemlerinde Şeyhülislâmlık yapan Ebüssuûd Efendi,  Sultan Üçüncü Murad Han ve Üçüncü Mehmed Han
dönemlerinde şeyhülislâmlık, kazaskerlik yapan ve diğer ilmî mevkilerde bulunan
birçok âlimin hocası olmuştur. Şeyhülislâm Mâlulzâde Seyyid Mehmed, Abdülkadir
Şeyhî, Hoca Sâdeddin, Bostanzâde Mehmed ve Sun‘ullah efendilerle Bostanzâde
Mustafa, Cenâbî Mustafa Efendi, Şâir Bâkî, Hâce-i Sultânî Atâullah, Tezkireci
Âşık Çelebi ve Kınalızâde Hasan Çelebi, Ebülmeyâmin Mustafa Efendi ve Ali
Cemâlî Efendi’nin oğlu Fudayl Çelebi gibi âlimler bunlar arasında sayılabilir.

Verdiği
fetvâlarla Kanûnî’nin, günümüzde ‘Ezidîler
olarak da anılan Yezidîlere karşı hareketlerini ve İkinci Selim Han’ın Kıbrıs
seferini destekleyen fetvâlar verdi. Verdiği fetvâların arasında dikkat çekici
olarak Karagöz oyunları gösterileri ve o zaman yeni olarak Osmanlı ülkesine
girmekte olan kahve içilmesi konuları bulunmaktadır.

Bâzı
kaynaklarda kem kalem erbabı, Kıbrıs’ın fethini, Sultan’ın şarap düşkünlüğü ile
irtibatlandırır. Güya Kıbrıs’ta yetiştirilen üzümlerden dönemin en kaliteli
şarapları elde edilirmiş… Osmanlı’da padişahlık makamı, mutlak otoritenin
kaynağıdır. Bunda şüphe yok. Fakat bu otorite, ilgili mercilerde kesin karar
alındıktan sonra geçerlidir. Eüssuûd Efendi, yeri geldiğinde, Kanûnî Sultan
Süleyman Han’a bile karşı koymuş, bildiği doğrulara aykırı hiçbir harekete izin
vermemiştir. Bu durumda, üzüm ve şarap meselesi, iftiranın ötesinde bir mânâ
ifâde etmiyor.

Diğer
taraftan, Kıbrıs, mevki itibariyle günümüzde de dünyanın en stratejik
bölgelerinden biridir. Sultan, Ebüssuûd ve karar mekanizmasındaki diğer zevat, 5
asır öncesinden bu hakîkati tespit etmişler. Bir devlet, ancak ileriyi gören
yönetim kadrolarıyla cihan devleti hâline gelebilir.                                                                                                                     

                                                                                                                              
(DEVAM EDECEK)

 

 İRŞÂDÜ’L AKLİ’S-SELİM – 1

 

Tefsirin tam adı; ‘İrşâd-ı akl-ı selim ila mezâvay-ı Kitabil Kerim’dir. Türkçe
karşılığı; ‘Kur’ân-ı Kerîm’in
meziyetlerinin aklıselim’e açıklanması
’ olarak ifâde edilebilir.

Boğaziçi Yayınları tarafından 19,5 X 27,5
santim ölçülerinde 11 ciltte 5.359 sayfa hacimle basılan eserin künyesi: *Proje
ve Koordinasyon: Ergun Göze. *Tercüme: Ali Akın (Diyânet İşleri Başkanı E.
Danışmanı) *Redaksiyon: H. Necati Demirtaş. *Teknik Hazırlık: Mesut Zeybek.
*Kapak ve İç Tasarım: Harun Tan. *Yapım: Yazıevi. *Baskı: Enes Matbaası. *İstanbul,
2021.

492 sayfa hacimli 1. Ciltte, yer alan bölüm
başlıklarından bâzıları: *Yayınevinin Sunuşu (s: 17-38), *Müellifin Önsözü:
(39-44), *Fatihâtü’l-Kitab Sûresi (45-69), *El-Bakara Sûresi (71-478), İndeks:
(s: 479-492)

Âyetlerin önce meali, sonra tefsiri veriliyor.
Bu disiplin, son sayfaya kadar aynen devam ettirilmektedir.

Büyük İslâm İlmihali’nin yazarı Türk din
âlimi ve Cumhuriyet döneminin 5. Diyânet İşleri Başkanı Ömer Nasuhî Bilmen
(1882-1971), Ebüssuûd Tefsiri’nin yazılışından 500 sene sonra kaleme aldığı ‘Tabakattü’l Müfessirin / Tefsir Yazarları
isimli eserinde Ebüssuûd Efendi’nin eseri hakkında şunları yazıyor:

 Merhum Ebüssuûd; Keşşâf ile Envâr’üt-Tenzil’i
esas tutmuş, bunların bütün güzelliklerini bir araya toplamış, bunları yeni
yeni düşüncelerle ve işâretli nüktelerle bir kat daha yükseltmiştir.

Ebüssuûd Efendi bu
iki tefsiri kaynak olarak kabul etmiş, bâzen banların ibârelerini aynen bile
almış olmakla beraber birçok yerlerde Zemahşerî’nin sözlerininin hasta
taraflarını göstermiş ve tenkit etmiş, bunların tefsirlerinde o kadar izah
edilememiş olan bir nice mühim meseleleri derinliğine incelemiş ve
açıklamıştır.

Bu büyük müfessir,
son asırlarda guruba varmış gibi görünen ilim ve irfan güneşinin tekrar
inkişafına güzel bir hizmet etmiş, Türk âleminin yüzünü güldürmüş, ma’rifet ve
fazilet çehresini yeni şeref hâlesiyle tezyin eylemiştir.

Bu girişten sonra Ömer Nasuhî Hoca, muhterem
allâme, büyük bir vukufla bu üç tefsiri kıyaslamış ve değerlendirmiş, her
birisinin diğerine üstün olan taraflarını büyük bir tarafsızlıkla belirttikten
sonra son hükmünü de açıkça ortaya koymuştur. Tefsirler arasında yaptığı mukayese
sonuçlarını madde sırasıyla vermiştir. Buna göre dört noktada Kaazî Beyzavî, Ebüssuûd
Tefsirinden üstündür.

-Kaazî Tefsiri,
kıdemli, yâni daha eski olduğu için kendinden sonrakilere tabiî bir kaynak
olmuştur. Bu dirâyet tefsiri selis ve latiftir.

-Kaazî Tefsirinde
Zemahşerî’nin kendi kabuğuna çekilmesi sebebiyle ileri sürülmüş düşüncelerin
tashihi yoluna gidilmiştir.

-Kaazî Tefsiri,
ulemânın çok bulunduğu bir devirde onların tasvibine mazhar olmuştur.

-Kaazî Tefsiri kıraat
cihetiyle de alâkalı olup, hikmet ve tasavvuf yönü de olduğu için tedrise
elverişli bulunmuş ve Ebüssuûd merhum da bu tefsirden faydalanmıştır.

İşte bu gibi
hususlardan dolayı Kaazî Tefsiri, Ebüssuûd Tefsirinden üstündür.

Bu düşünceleri tam bir tarafsızlıkla serd
ettikten sonra Bilmen Hoca şimdi Ebüssuûd Tefsirine dönmekte ve şu noktaları
tesbit etmektedir.

-Ebüssuûd Tefsiri
Kaazî Tefsirinden tafsilatlı olup muhteviyatı daha çeşitli, düşünceleri daha
isâbetli ve faydalıdır. Diğerlerinden daha sonra yazılmış olduğu için Kaazî
Tefsiri ve Keşşâfın muhteviyatına, onlara lüzum bırakmayacak derecede sâhiptir.
Üstelik ilâveten onlarda bulunmayan bir hayli bahse de mâliktir.

-Ebüssuûd Efendi,
dirâyet hususunda büyük bir başarı göstermekle beâraber, rivâyet yolunu da
Kaazî’den daha fazla kullanmış, tefsirini birçok hadîs-i şeriflerle donatmaya
çalışmış, itikaadî, fıkhî, târihî mesele ve olaylarla daha fazla alâkadar
olmuştur.

-Ebüssuûd Efendi de
Kaazî gibi, Keşşâfın topluluktan ayrılmasına temas eden noktalarını ıslaha
çalışmış, Keşşâfın tevillerine zıt bir tevil tarzı ihtiyar etmiştir. Bu hususta
Ebüssuûd merhumun ihtiyar ettiği tevil tarzı Kaazî’ninkinden daha kuvvetli ve
daha derin inceleyen durumdadır.

-Ebüssuûd merhumun
tefsirinde, söz dizimi disiplini, edebî tahliller daha çoktur. Âyetlerin
arasındaki münâsebet ve insicam gösterilmiştir. Bu tefsirin yazılışındaki
belâgat, tertibindeki ahenk, üslûbundaki ulviyet, ifâdesindeki nezâhet insanı
büyüleyecek derecededir. Ayrıca, ibâreleri açık olduğundan, okunması kolay olup
hâşiyelere ihtiyaç göstermez.

-Ebüssuûd Tefsiri,
Kaazî Tefsiri hakkında ileri sürülen tenkitlerden sonra yazılmış olduğu için
Kaazî’nin uğramış olduğu suçlamalardan uzaktır. 

O kadar ki Kaazî’nin
müsamaha gösterdiği bazı yerlerde Ebüssuûd karşı düşünceler ortaya koyarak
gerçeğin yüzündeki perdeyi kaldırmıştır.

-Kaazî, Şafiî
mezhebinde ve Eş’arî itikadındadır. Ebüssuûd ise Hanefi mezhebinde ve Maâürîdî
itikadındadır. Bu sebeble fıkha, akaide ait ihtilaflı meselelerde Ebüssuûd
mensub olduğu mezhep ve itikadın yolunu takviye etmiş, âyât-ı celileyi o vadide
tefsir ederek gerekli mütalâaları ortaya koymuştur.

Binaenaleyh bu gibi
hususlardan dolayı da Ebüssuûd Tefsiri bizce Kaazî Tefsirine üstün gelmektedir.

Hulasa-i kelâm Kaazî
Beyzavî’nin tefsiri pek güzel, pek faydalı, fevkalâde mühim olmakla beraber
mütalâa erbabını Ebüssuûd Tefsiri’nden müstağni* edemez, fakat Ebüssuûd
merhumun tefsiri Kaazî Tefsiri’nden müstağni edebilir.

*müstağni: İhtiyaç hissetmemek.

Muhterem Ömer Nasuhî Bilmen Hoca bu kat’i
hükmüyle meseleyi bağladıktan ve hem Kaazî Beyzavî’ye hem Zemahşerî’ye rahmet diledikten
sonra bu fikrini açıklayacak iki misal de vermektedir ki bunlardan birincisi:

Cenâb-ı Hakk’ın, 9.
sûrenin 43. âyetinde, Resûl-ü Ekrem’e sitemini anlatırken müfessire gerekli
olan, nezâket ve nezâheti göstermediğidir. Gerçekten Zemahşerî tefsirinde 9.
sûre (Tevbe) 43. âyetteki ‘Afaallahü
Anke…
’ ibâresini, ‘Hatâ ettin, ne
fenâ yaptın
’ tarzında yorumlamıştır. Halbuki burada söz konusu Resûl-ü
Ekrem’in Tebük Gazvesi’ne iştirak etmemek için mâzeret beyan edenlerin
mâzeretlerini kabul etmesinden ibâretti ve tevbih edilecek bir şey olmayıp
şer’i tâbiriyle ancak bir ‘terk-i evlâ
/ uygun olmamakla birlikte, haram ve
günah sayılmayan uygulama
)  idi. Bu bakımdan
böyle bir ifâde Zemahşerî gibi beliğ bir allâme için bir noksan olarak görülmüş
ve bu yüzden İmam Sübkî gibi âlimler Keşşâfi okutmaktan el çekmişlerdir.

Bu böyle iken Kaazî
Beyzavî de Zemahşerî’ye uymuş ve o da edebî bir nakisa irtikap etmiştir. Muhaşşi
(haşiyeci) Şihap diyor ki ‘Kaazî için lâzım idi ki, buna benzer yerlerde
Zemahşerî’ye uymasın.’

Hasılı Kaazî, bu
âyet-i kerîmenin tefsirinde, kendisi gibi mütefekkir edib bir müfessirden
beklenilen hâkimane tetkikatı îfa ve nezaheti beyânı muhafaza edememiştir.

Buna mukabil, Ebüssuûd
Efendi, bu konuda hem gerekli nezahet ve hem de nezâketi göstermiştir şöyle ki:

‘Aleyhisselatı
Vesselam Efendimiz, cihada iştirak etmemek için izin isteyenlerin, mâzeretlerine
mebni kendilerine izin vermiş, hakikati hâlin incilâ ve inkişafına teennide
bulunmamıştı. Bu ise evlâ ve efdal olanı terkten başka bir şey değildir. İşte
‘Afaallahü anke’ nazm-ı şerifi Resûl-ü Ekrem’den sudur eden bu terk-i evlâ’dan
dolayı afv-ı İlâhîye mazhar olduğunu sarahaten göstermektedir.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

(DEVAM EDECEK)

 

Kara Gün Sakın Ola ki Tekrar Etmesin!

Ahlâk Hastalıkları Hastanesi Açılsın

Bir
dinleri olduğu için ahlâka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar
” diyor Amin Maalouf. Tam da bizim durumumuzu imliyor: Ahlâksız dindarlık yada
netameli Müslümanlık..

            Dünya İslâmîlik Endeksi’nin ilk 10’unda,
20’sinde, 30’unda tek bir İslâm
ülkesi bile yok; tamamı gayrimüslim
ülkeler ve hatta bir kısmı da ateizme yakın İskandinav ülkeleri.

            Malezya 38’nci sırasıyla 57 İslam
ülkesinin en önde olanı.. Bizse 65’nci
sıradayız. Bu şu demek: İslâm
ülkelerinin İslâm’la
(ekonomi, hukuk, özlük ve siyasî haklar, uluslararası
ilişkiler) neredeyse doğru dürüst bağı
yok
.

            Hani CumhurbaşkanıBizim zamanımızda TEOG mu vardı” dedi ya;
bizim zamanımızda Ahlâk Bilgisi diye
ayrı bir ders vardı. Gerçi o dersin haricinde de günün her saatinde herhangi
bir olayda Büyükler çeşitli ahlâkî uyarılarda bulunarak toplumsal mutabakatı hep canlı tutarlardı.

            İki Kızılderili atlarıyla dörtnala koşturup duruyorlarmış. Derken yaşlı
ve bilge olan; “Çok hızlı gittik,
ruhlarımız geride kaldı. Biraz dinlenelim de ruhlarımız bize yetişsin

demiş.

            E
biz de bayağı bir ileri gittik ve ahlâkımız
çok gerilerde kaldı. Biraz geviş getirelim de ahlâkımız
davranışlarımıza otursun.

            Bu
konuda Osmanlı zamanında yazılmış sıkı
bir kitap var: AHLÂK-I ALÂÎ. 1565’te
kadılık ve kazaskerlik yapan Kınalızade
Ali Efendi
tarafından yazılmış; ilk
Türkçe ahlâk kitabı
sayılıyor ve Yüksek
Ahlâk
anlamında.

            Kitaptan
Türk Yurdu’nun Temmuz 2017 sayısında
Nevâbitler / Türediler” hakkında
muhteşem bir makale yazan Doç. Alper Özmen
kardeşim vesilesiyle haberdar oldum. Ve Doç.
Ayşe Sıdıka Oktay
’ın inceleme – araştırma tezi üzerinden okudum.

            Başlıktaki
hastane fikri benim, 60 sayfalık Ahlâkî
Hastalıklar ve Tedavisi
bahsi ise Kınalızade’nin. Muhlik (helâk edici) hastalıklar
olarak saydığı cehl (câhillik), hayret (şaşkınlık), hased (kıskançlık), hışm (kızgınlık), hıkd (kin), galebe-i gazab
(aşırı öfke), atâlet (tenbellik), emel (arzu), aşk (şehvete) gibi dalları da Kınalızade Üniversitesi Ahlâk
Hastalıkları TeoTıp Fakültesi
’nin bölümleri olarak somutlaştırmak lazım.

            “İnsan insanın tanığıdır” der
Kınalızade. “Anlatma; örnek ol!” der
Kınalızade. Ve insanları Özgür İnsan,
Özerk (Yarı Özgür) İnsan, Bağımlı (Yarı Köle) İnsan ve Köle İnsan diye dörde ayırarak
tasnifler. İsterseniz günümüzdekilerle test edelim.

            Kınalızade’nin
Sefih Çelebi’ imlendirmesiyle
örneklediği tiplerin Müslüman
toplumumuzda milyonlarca fotokopisi
var. Bir de İkiyüzlüler (Muraî), Bozguncular
(Muharrif), Haydutlar (Bağî), Sapkınlar (Mârik) ve Gözbağcılardan (Muğalâta) oluşan
beşlemesi var.

            Yalancı
şahitlik edenleri, yalan-yanlış yollardan mal edinenleri, rüşvet alan ve bâtıla
meyledenleri, insanların mal ve rızkını gaspedenleri, hırsızlık ve
dolandırıcılık yapanları, ceza diyerek haksız yere mala konanları da bu faslın
zeyli olarak verir.

            Aile Ahlâkı’ndan Devlet Ahlâkı’na, Erdemler
ve Rezîletler
’den Vasat / Orta, İtidal ve Adalet’e kadar birçok
alanda fikir paylaşan KINALIZADE, literatürde Farâbî (Fusûl’ül-Medenî) ile Makyavelli
(Prens) arasında bir yerde duruyor.

            Son
tahlilde bu günlerde en çok tartışılan adalet – adaletsizlik konularında ise
makam odalarına çerçeveyle asılabilecek bir söz söyler: Adalet insaftır.

            El insaf!

 

(5 yıl sonra hatırlatma yazısıdır)

Kızılderililer

Konuya Türk Milliyetçisi Azerbaycan Cumhur Başkanı merhum
Ebulfez Elçi bey’in bir sözü ile girelim;

‘’Türk değilim diyene karşı sakın ısrar etmeyin. Allah’ın
bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize, biz zorla şeref verecek değiliz.’’Sen
Türk olduğunu unutsan da; düşman asla unutmaz.’ ’

*

Macaristan’ı ziyaret eden Türk heyetini Macar heyeti böyle
karşılıyor: “Geliniz, Türkler, karındaşlar!”

*

Dışişleri eski bakanlarından İ. Sabri Çağlayangil, bir
röportaj vesilesiyle şunları söylüyor.

1956 da Bursa Valisi iken, bir inceleme için bizi Amerika’ya
göndermişlerdi. Kızılderilileri merak ettim. Mevcutlarını sordum. 400 bin kişi
dediler. “Hepiniz bu kadar mısınız? Daha çok olmalısınız?” dedim.

Tabii bu sorunun cevabını Amerika’da almak, Amerikalıdan
almak mümkün değildir. Beni o zamanlar Missisipi Nehrinin membasında “Çıpı”
aşireti diye bir Kızılderili aşiretine görürdüler. Bu Kızılderili aşireti
Kızılderili olmadığı halde, o güne kadar beş kişiye Kızılderili ismi vermişler.
Beni de Kızılderililiğe davet ederek aşiretlerine kaydedip, “Çiçu İsuya” ismini
verdiler.

Sordum nedir bunun manası diye; dediler ki: “Büyük Birader.”

Bir merasim yaptılar. Bana geyik derisinden bir elbise
giydirdiler ve meşhur tüylü başlıklarını takarak bir tören yaptılar. O zamanlar
80 yaşında olan ve iki üniversite bitirmiş bir aşiret reisi vardı. Törene
gelmiş olan Amerikalılara dedi ki:

“Bu memleket bizimdi, siz bizden zorla aldınız. Zulmederek
aldınız. Fakat bir şikâyetimiz yoktur. Çünkü bu memleketi dünyanın en medeni,
en çağdaş yurdu haline getirdiniz. Ama bu ülkeyi bizden aldığınız sıralarda,
bizim medeniyetimiz sizden çok üstündü. Fakat bugün aşiretimize kabul ettiğimiz
Valinin mensup olduğu millet o zamanlar bizimkinden de ileri bir medeniyet
seviyesindendi. Yaşı küçük de olsa biz bu Türk valisine, ‘Büyük Birader’ ismini
bu yüzden verdik.”

Ben çok duygulandım ve mukabelede bulundum. Beni bir
Kızılderili müzesine götürdüler. Gördüklerime hayret ettim. Bizim kilimlerimiz,
bizim kaplarımız, cezvelerimiz, hatta Anadolu’da yün eğirmek için kullanılan
bizim iğlerimiz. Ben şaşkınlıkla “bunlar bizim” dedim.

Adam gülerek, “biz büyük hicrette, Orta Asya’dan Alaska’ya
oradan da buraya gelmişiz” dedi. Adamın yüzüne baktım, gerçekten bizim gibiler,
Amerikalıya benzemiyorlar.

‘’Ben bir defa daha gurur duydum. Türkün cihana nasıl
yayıldığını gözlerimle gördüm. Meğer bizi onlar kendi kökleri olarak
görüyorlarmış.’’ diyecekti merhum bakanımız.

*

Andımızı yasaklayanlar, kaldıranlar, Türküm diyemeyenlere;
Andımızın okunmasını istemeyen, kanında Türk kültür genlerin taşımayan
yetkililere duyurulur.

Ne mutlu Türk’üm diyene

Mıhlama(Mıklama-Muhlama-Muğlama-Bıklama-Kuymak)Daki Vata Mutfaktaki Vatan-I

Bu derleme, mıhlamanın lezzetini bizlere tattıran Muhterem
Teyze Annem Pakize Numanoğlu Hanımefendiye ithaf edilmiştir.

 

Mıhlama “Karadeniz Bölgesi yemeklerindendir”. Peynir
(çeçil/telli, Trabzon peyniri),mısır unu, tereyağı ve su karışımından yapılır.
Yapılışı: Tereyağı tavaya konur ve yanmamasına dikkat edilerek eritilir. Sonra
mısır unu konarak rengi değişene kadar yakmadan kavrulur. Dikkatli bir şekilde
bir bardak soğuk su (yahut su süt karışımı) ilave edilir. Su kaynamaya
başlayınca peynir azar azar konur. Peynir tereyağında erimeye başlar. Dibi
tutmaması için hafif karıştırarak pişirilir. Sıcak olarak yenilmelidir.
Mıhlamanın ana malzemesi peynir ve tereyağının Türk Mutfak Kültürü Tarihindeki
yerini inceleyelim:

 

PEYNİR

 

Peynir Çeşitleri

 

Peynir ayrı bir mayalama yolu ile elde edilen bir süt
mahsulüdür. Bunun için de peynirin çeşitleri pek çok ve karışıktır. Gerçi bugün
bile hurut ve çökelek gibi kurutulmuş süt mahsullerini biliyoruz. Eski
Türklerde de bu mahsuller, aşağı yukarı aynı anlayışı ve aynı adı taşıyorlardı.
Buna rağmen, peynirin türlü çeşitlerine, kurut ve çökelek denmekten de geri
durulmuyordu. Yani, peynire de, eski metinlerde kurut veya lor adı verildiğini
görürsek, şaşmamalıyız.[1] Mıhlama yapımında lor ve beyaz peynir
kullanılmamaktadır. Daha kaliteli peynirler tercih edilir.

 

“Bışlak” sözü, peynir anlayışını karşılayan, en eski Türkçe
söz idi Bu Türkçe söz, Arapça gerçek karşılığı verilmiş olarak, ilk defa
İbnü-Mühenna Lûgatı’nda görülür. Bışlak deyişi, bu çağda Moğollar tarafından da
kullanılmakta idi. Belki de Türkçe piş-, biş- kökünden gelen bu deyişi, Türk
lehçeleri içinde, yine peynir olarak, Anadolu halk ağızlarında da görüyoruz.
Afyon Emirdağ’ındaki Karaçay Türklerinden derlenmiş olan bu bışlak sözü, Türk
kültür tarihi bakımından önemli bir belgedir. “Peynir” sözü, aslında Türkçe bir
deyiş değildir. Türkçeye Farsçadan girmiştir, ilk defa Mısır Memlûklarının
Türkçe sözlükleri ile, eski Anadolu metinlerinde görülür. Mısır’da yazılmış
sözlüklerde, benir, penir, beynir gibi Farsça formlarda da görülürler. Fakat en
mühim olanı, aynı sözlüklerde, yine peynir karşılığı olarak çıkıt, çiet gibi,
henüz daha tam olarak okunamamış ve münakaşası yapılamamış bazı Türkçe
deyimlerin de görülmesi idi. Peynir mânasına gelen diğer Türkçe bir söz ise
irimçik deyişidir.[2]

 

“İrimçik” deyişi de, ilk önce Mısır Memlûk Türklerinde
görülür. Bilindiği üzere bu lehçenin Anadolu ile yakın ilişkileri vardır. Fakat
Batı Türklüğünde görülen bu deyiş, henüz daha tam manası ile peynir için
kullanılmamakta idi. Daha çok “yoğurt yapmak için süt kaynatılırken, kesilmiş
olan süte, bu ad verilirdi. Hâlbuki Orta Asya lehçelerinde irimçik, doğrudan
doğruya peynir demektir. Bundan da anlaşılıyor ki, peynir yapmanın türlü
usulleri vardı. Eskiden her peynir adı verilen yiyeceğin, bugün yediğimiz
peynirleri ile aynı olmadığını da, unutmamamız lâzımdır. Tabii olarak
peynirlerin de, birçok çeşitleri vardı. Meselâ bazı Orta Asya Türkleri beyaz
peynire, agrımşık adı da verirlerdi. Başka örneklere bakınca, bunun aslının,
ak-erimişik, yani “ak, beyaz peynir” olduğunu da görüyoruz. Aslında bu deyimin,
erimiş, erime sözlerinden gelmiş olması da, çok muhtemeldir. Türlü çağlardaki
peynirler arasında görülen ayrılığı belirtmek için, bugün Türkiye’de yediğimiz
peynirlerin, Avrupa peynirleri ile aynı olmadığını da hatırlatalım, irim sözü
aslında Türkçede, “girdap, çevrinti” mânâsına gelir. Teleme peyniri gibi
adların da, peynirin şekli dolayısı ile verilmiş olması, çok muhtemeldir,
“İremçik peyniri” deyişine, Anadolu’da da rastlanır.[3]Çökelek-çekelik ekşimik
ve varyantları (Anadolu’nun batı yarısı ve Trakya),Işimik (Balıkesir), ılaşık
(Kocaeli), iyişmik (Afyonkarahisar), kesik(Afyonkarahisar, Isparta, Aydın,
İzmir, Manisa, Balıkesir, Sakarya, Bolu, Kastamonu, Çankırı, Amasya, Kırıkkale,
Tekirdağ, Edirne), minci-minzi(Trabzon, Rize, Samsun, Gümüşhane, Artvin),
lor-nor-nur (İstanbu, Edirne, İçel, Bursa, Konya, Balıkesir, Bilecik, Isparta,
Adana), oğuntu (Sinop), piliman(İzmir), süt çürüğü (Elâzığ), torak (Diyarbakır,
Sivas, Muş, Bitlis, Urfa), urda(Çanakkale), ulaşık (İstanbul, Samsun,
Çanakkale, Kocaeli) bunlardandır. [4]

 

Karadeniz bölgesinde değişik isimlerle anılan mıhlama
peynirinin de en önemli özelliği yerken peynirin tellenip sakız gibi
uzamasıdır.

 

Mıhlama peyniri nedir? Karadeniz’in yaygın yemeği kuymak’ın
en önemli özelliği yerken peynirin tellenip sakız gibi uzamasıdır; bu nedenle
peynir kalitesi çok önemlidir. Lor veya beyaz peynirden olmaz. İmansız peynir
denilen ve Karadeniz’in kuymak yapılan yöresel peyniri çiğ sütten elde edildiği
için alındıktan sonra geniş ve derin bir kabın içine konulup üzerine el yakacak
sıcaklıktaki su dökülerek su soğuyana kadar bu suyun içinde bekletilir. Daha
sonra istenilen büyüklükte dilimlenir. Kullanılacak olan yere göre bazen
hafifçe tuzlanır.[5]Mıhlama da kullanılan Karadeniz bölgesinde yağsız inek
sütünden veya koyun sütünden yapılan pide biçiminde peynir çeşidine “koloti”
peyniri de denir.[6] Ordu, Trabzon, Gümüşhane, Bingöl (Kiğı ilçesi), Rize
–Kolotu-Kolot, ocak ya da tandırda pişirilen una yoğurt, yumurta ve yağ
karıştırılarak yapılan ekmek, bir çeşid pide[7]demektir. Peynirin pide
biçiminde olması peynire de adını vermiştir.

 

 

 

 “Türk coğrafyasında
imansız peynir”:

 

Civil (Artvin, Erzurum), çeçil (Amasya, Artvin, Kars,
Erzurum), çiğleme(Aydınlı aşireti-Amasya, Tokat, Kayseri), deleme (Samsun,
Kars), dıngaz(Balıkesir), teleme (Çanakkale) gibileri de yağı alınmış sütten
yapılan peynirlerdir ki bunlara alelıtlak “imansız peynir” adı verilir.
Bunlardan çiğleme (Amasya, Tokat, Ordu) ile deleme (Azerî köyleri — Amasya,
Kars, Erzurum, Sivas, Gümüşhane) aynı zamanda pişirilmeden büyük kazanlarda
toplanıp yağı alınan süt ve yeni yavrulayan ineğin ilk sütünden yapılan yoğurt
(sırasıyla Rize ve Kars, Kerkük) anlamlarına da geliyor. Yukarda ki torak,
Çağatay kökenli bir kelime olup lor dahi Farsça aynı şeyi ifade eden lûr’dan
muharreftir. Bu dilde lûrâ da, çobanların sütten yaptıkları, teleme tabir
olunan şeydir.[8]

 

Ağız veya taze süt üzerine incir veya yaprağından çıkan
beyaz sıvıyı damlatmak suretiyle yapılan süt kestirmesine teleme-teleme peyniri
(Adana, Van, Bursa, Amasya, Gaziantep, Mersin, İstanbul) denir ki işbu maruf
yumuşak peynir beyaz tenli tombulca hanımlara alem olmuş: “teleme peyniri gibi
avrat” denir bunlara (İstanbul). Teleme’nin aslının deleme olup bunun Farsça
olduğunu Bürhan-ı Katı Tercümesi teyid ediyor: “Deleme (Farsça.): …
Delememânasınadır ki amme teleme derler- Taze süde maya çalıp karıştırarak taze
peynir gibi münakit olur. Çobanların büyük ikramıdır”. “Çobanın gönlü olursa
tekeden teleme çalar” der Antep’li.

 

Yunus da:

 

“Yunus bilmez kendi halin

 

Çalaptır söyleden dilin

 

Bir nicesi yeni gelin

 

Ak teleme yüzler yatur”

 

Demiş. Güzel avradın tarifine hep ağartı’ların dahil
olmasında bozkırın yaşam tekniğini görüyoruz. Gilgil peyniri, namı diğer teltel
peyniri (Artvin), taze sütten maya ile kesilerek elde edilir. Pişirilip
mayalanmış sütten hasıl olanı da uyanuk(Eskişehir, Edirne, Bursa) tesmiye
edilir.[9]

 

 

 

TEREYAĞI

 

“Tereyağı”, eski Anadolu kitaplarının bir çoklarında, kere
yağ adı ile adlandırılırdı. Aynı deyişi Kıpçak ve Mısır Memlûk Türklerinde de
görüyoruz. Sağ yağ gibi, çok eski bir özlük taşıyan Türk deyişlerini de,
Anadolu’da görmüyor değiliz. Sarı yağ deyimi ise daha çok, yaygın olarak
eritilmiş veya taze olarak elde edilmiş inek yağlarına denirdi. Eski Türk
kaynaklarında, bu deyime de rastlıyoruz. Bu gibi sözler, Anadolu’da olduğu
kadar, Orta Asya’da da yaygındır.[10]

 

Konumuzla ilgili olmasa da Karadeniz yöresinde yumurta
yemeklerinden bazıları da “Mıhlama” adıyla bilinmektedir. Bu yerlerde Mıhlama
yapılırken, patatesli karışıma kavrulmuş kıyma da konur. Bazı yörelerde patates
konulmadan sadece kıyma ile bazılarında da kaşar peyniri ve mısır unu ile
Mıhlama yapılır.”[11] Borana-boranı vs.’nin karşılıkları arasında yumurta,
yağda kızardıktan veya suda haşlandıktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt
dökülerek yapılan yumurta (Isparta, Burdur, Balıkesir, Kütahya, Eskişehir, Kocaeli,
Kastomonu, Zonguldak, Çorum, Samsun, Sinop, Amasya, Antalya, Konya, Tokat,
Ankara, Kerkük) ıspanak, yoğurt ve yumurta ile yapılan (Erzurum) tarifleri de
var. Kaygana, kayağına-kaygama varyantları ile birlikte omlet (Rize, İzmir,
Bursa), kayganada zeytinyağında kızarmış yumurta üstüne yoğurt dökülerek
yapılan yumurta (Aydın) oluyor. Bu aynı tariflere, Anadolu’nun her tarafına
şamil olmak üzere cübır-cılbıra-cükır-cilbir ve sair varyantları aynen
uymaktadır. Kuymak da, Erzurum’da peynirli omlet karşılığında kullanılıyor.
Kürü, Ankara’da yumurta, Kars’ta balık yumurtası, havyardır. Söğürme, haşlama
yumurta (Kars), kestirme, limon ve yumurta ile terbiye (Ordu), telemen de
rafadan yumurtadır (Niğde).[12]

 

Rafadan Arapça refdaridan muharref olup XVI. cı asırda
urfadan, rufadan şekillerinde kullanılmıştır.[13] Halıcı (1997)’nın Karadeniz
bölgesi yemekleri ve yemek alışkanlıklarını saptamak amacıyla, il
merkezlerinden 5’er kişi olmak üzere toplam 85 kaynak kişiyle yaptığı
araştırmada, Rize civarının yemek tipleri ve yemekle ilgili
alışkanlıklarının,  bazı küçük değişmeler
dışında, zaman içinde fazla farklılık göstermediği görülmüştür. Geçiş
dönemlerinde eskiden ziyafet verilirken günümüzde pasta ve meşrubat ikramı
yapıldığı bulunmuştur. Her ilin özgün üçer yemeği seçilerek standartlaştırılıp,
Besin değerleri bulunmuş ve fotoğraflanarak verilmiştir. Rize iline özgü
yemeklerden de hamsi kayganası, mıhlama, mısır çorbası standartlaştırılmıştır.
Karadeniz bölgesinde yöre ürünleriyle şekillenmiş ve göçler nedeniyle zenginleşmiş
bir mutfak kültürü bulunduğu saptanmıştır.[14] Kastamonu/Tosya’da ise, mıhlama
şu şekilde yapılır: 1) Öncelikle, isteğe bağlı miktarda (bâzıları az soğan, çok
kavurma; bâzı kimseler ise, çok soğan, az kavurma tercih edebilirler)
hazırlanan miktarda “dikine dilimlenmiş” soğan ve “kavurma”, sâdeyağda
(tereyağı) veya zeytinyağında “öldürülür”. Soğan, pembemsi bir görünüm almalı,
ancak yakılmamalıdır. 2) Soğan ve “kavurma” karışımı istenilen kıvama
geldiğinde, üzerine yumurta kırılır (yumurta miktarı da isteğe bağlıdır).
Mıhlama, usûlüne uygun olarak yapılmak isteniyorsa, mutlaka kavurma kullanmak
gerekir. 3) Yumurta kırıldıktan sonra, yine isteğe bağlı olarak, az ya da çok
pişirilir. Önemli olan, yumurtanın “ak” kısmının pişmiş olması ve yumurtanın üzerinde
şeffaf/yapışkan bir sıvı kısmın kalmaması. 4) Yumurta istenilen kıvamda
pişirildikten sonra, üzerine ─başka bir tavada, yakmadan eritilmiş olan─
sâdeyağ dökülür. 5) ve, hazırlanan mıhlama, şâyet var ise, bakır sahanlarda
ikram edilir.  [15].

 

 

 

Sonuç

 

Türk Kültür coğrafyasında büyük bir öneme sahip mutfağımıza
sahip çıkılması ve onun muhafaza edilerek zenginleştirilmesi gerekmektedir.
Türk’ün damak zevkinin zenginliği dünyada nadir milletlerde mevcuttur. Bunu
devam ettirmek ve geniş Türk coğrafyasında yemek kültürümüzün ipuçlarını ortaya
çıkarmalıyız. Türkistan, Türkiye, Balkan ve diğer Türk Yurtları halkiyat
araştırmaları birlikte yürütülmelidir. Bu sayede zengin bir coğrafyanın
muhteşem kültür ve irfanı sinir ve damar ağları gibi birbirleri ile buluşacaktır.
Günümüzde maalesef Türkiye’ye dayatılan farklılıkları öne çıkarmaktır. Halbûkî
farklılıklarla beraber ortak paydamız birlikte ele alınmazsa Türkiye’miz için
sıkıntılı günler gelecek demektir. Mutfak, halk sanatları, kilimler, halılar,
çorap desenleri, oyunlar, düğünler, ağıtlar, masallar, destanlar, kız ve gelin
kıyafetleri, başlıkları ve bir milleti millet yapan bir çok unsur bölgelerimize
hapsedilmemelidir. Tabii ki yöresel bir takım farklılıklar olacaktır. Lakin
bunu millî kültür ve tarihimizden koparmaya hiç birimizin hakkı yoktur.
Türkçedeki ağız farklılıklarını lehçeler, lehçeleri dil farklılıkları göstermek
gibi yapay gündemlerle karşı karşıya bulunmaktayız. Mutfağımızdaki çorba,
odamızdaki sofra, evimizdeki kilim, bahçemizdeki çınar bizlere atalarımızın
mirasıdır. Türk insanı geçmişle bugünü, bugünle yarını buluşturan bir ufka
sahip olmalıdır. Bugünkü Türklerin yarınlara ve insanlığa karşı sorumluluğu ve
borcu kainatlar kadar büyüktür.

 

hilmi özden

 

2015

 

 

 

 

 

 

 

[1] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 4, T.
C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 2000, s. 29-30.

 

[2] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s. 30.

 

[3] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s. 31.

 

[4] Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, Cilt I,
İstanbul, 2002, s.636.

 

[5] http://www.kolaylezzet.com/

 

[6] Veteriner Hekimliği Terimleri Çalışma Grubu, Veteriner
Hekimliği Terimler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul, 2009, s. 937.

 

[7] Ömer Asım Aksoy ve Arkadaşları, Türkiye’de Halk Ağzından
Derleme Sözlüğü, IV. Cilt, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul, 2009, s. 2912.

 

[8] Burhan Oğuz, a. g. e., s.636.

 

[9] Burhan Oğuz, a. g. e., s. 638.

 

[10] Bahaeddin Ögel, a. g.e., s. 14.

 

[11] Önder Şenyapılı, Damakta Kalan Tatların Akılda Kalan
Adları, ODTÜ Yayıncılık, 2. baskı, Ankara, 2010, s. 344.

 

[12] Burhan Oğuz, a. g. e., s. 700.

 

[13] Burhan Oğuz, a. g. e., s. 701.

 

[14] Necdet Dokur, Rize İli Çamlıhemşin İlçesi Köylerinin
Yemek Kültürü Üzerine Bir Çalışma, (Danışman: yrd. Doç. Dr. Nermin Işık),
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2009 s.18.