19.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 325

Sırtlanların Yoluna Kurulu Çadır

Rusya/
Ukrayna savaşı ile ilgili ülkemizin uyguladığı gerçekçi politikaların
hatırlattığı tarihi uygulamaları görelim;

 

Türkiye
yaklaşık üç yüz yıldır batı ve doğu Emperyal devletlerinin ortasında, onların
rekabetini kullanarak ayakta durmaktadır.

Bir seferinde
İngiltere Fransa desteğinde Kırım harbini yapan Türkiye, bir başka sefer
İngiliz desteği ile Rusya’yı Yeşilköy’den döndürüyor.

Aradan on
yıl geçmeden bu sefer Rusya desteği ile Anadolu’da kurtuluş savaşı yapıyoruz,
Fransa İtalya İngiliz Yunan hepsini birden kovuyoruz

Boğazlar ve
Kars Ardahan için Rusya’dan aldığımız tehdidi NATO’ya üye olarak Batı desteği
ile savuşturuyoruz. Soğuk savaş yıllarında batıdayız.

NATO
garantisinde iken müttefiklerimizin kurduğu demir, çelik, alüminyum, petrokimya
üretim engelini Rusya’nın desteği ile aşıyoruz.

Batının
desteği ile kurulan yeşil kuşakta Rusya’yı hapsedip parçalanmasına ciddi katkı
yaparak kurtulan beş Türk devletinin doğuşunu yaşayıp, seyrediyoruz.

Kısaca bir
batıyla anlaşıp Rus tehdidini savıyoruz, bir Rusya’yla anlaşıp batının
tehdidini atlatmaya çalışıyoruz. İki kutup arasında sarkaç gibi sallanarak
kazandığımız zamanı doğru kullandığımız oranda bağımsız merkez devlet olma
yolunda ilerliyoruz.

Bu durum
Anadolu’nun jeopolitik özelliklerinden ve öneminden kaynaklanmaktadır. Yeni
neslin hemen hemen hiç tanımadığı âbide insan rahmetli Dündar Taşer’in dediği
gibi çadırımızı sırtlanların yoluna kurduk.

Sırtlanların
yoluna çadır kuranlara rahat ve derin uyku haramdır. Onlar ancak bir gözleri
açık tilki uykusu ile idare etmek zorundadırlar.

Doğu Batı
dengesini yöneterek ayakta durmaya çalışırken zamanı iyi değerlendirmek
zorundayız.

Merkez
devlet olmanın şartlarını hazırlamalıyız.

Merkez
devlet olma mecburiyeti” bilincinin yaygınlaştırılmasından ödemeler
dengesinin kurulmasına, nükleer enerji ve caydırıcı nükleer silâh imalâtından
yerli haberleşme uydularını yapıp fırlatma yeteneğine kavuşmaya, teknolojiye
dayalı yüksek katma değerli ihraç ürünleri imalâtını arttırmaktan milli uçuş
yazılımına sahip olmaya varıncaya kadar bir dizi stratejinin yaygın milli bir
bilinçle hayata geçirilmesi vazgeçilmez, ertelenemez milli hırs olarak
hepimizin beyninde gerektiği kadar yerleşmelidir.

Ancak o
zaman üzerinde çadır kurduğumuz sırtlanların yolunda bir gözümüzü yumarak uyuma
hakkına kavuşabiliriz.

Son yıllarda
sıkça gündemimize gelen Şanghay ittifakı tartışmalarına bu değerlendirme
penceresinden bakıldığı takdirde daha objektif bir değerlendirme mümkün
olacaktır.

NATO veya
Şanghay ne dünya cennetidir nede cehennem, coğrafyamızın bize dayattığı denge
politikasının iki ucudur. Biz zaman ve zemine göre bu iki uç arasında belli ki
bir müddet daha gidip geleceğiz. Asıl olan bu gidiş gelişler esnasında gerçek
kurtuluşu sağlayacak ana projelerden sapmamaktır.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 23

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Hakkında Yazılanlar-5

TAHA TOROS

 ‘Yeni nesiller için İbnülemin adı, bir eski
zaman adamını hatırlatır. Yaşı doksan’a yaklaşırken vefat eden İbnülemin Mahmud
Kemal İnal, bir ‘târih adam’dı. Milletimizin
nâdir syetiştirdiği -dünyâ çapında-bir biyograf ve bibliyograf idi. Allah’ın
lütfu olarak öğünülecek güçlü bir hâfızası, keskin zekâsı, gecesi gündüzü
olmayan çalışkanlığı, ileri yaşından umulmayan hareketli hayatı; yakın
târihimize, edebiyatımıza, yazı ve mûsikî hayatımıza derin vukufu ile sağlam
kaynaklar oluşturmuş bir âbide adamdı. Batılı âlimleri hayrete düşüren
eserleriyle, İstanbul Üniversitesi’ne hediye ettiği milyarlar değerindeki
kütüphânesi ile milletimize aydın din adamları yetiştirilmesini sağlama
gayesiyle bağışladığı Beyazıt’taki târihî konağı ile fazîletin temiz örneğini
veren bir asil insandı.

…………………….

Kış, yaz bu
konakta devam eden pazartesi geceleri sohbetlerine gelenler ilmî hüviyetlerine,
yaşlarına dostluk ve vefâ derecesine göre ölçülü biçimlerde karşılanır,
kendileri uygun koltuklara ve iskemlelere oturtulurdu. Toplantıda sevmediği
kişileri veya zevzeklik yapanları karşılamada pek aldırış edilmezdi. Mahmud
Kemal Bey, bunlara başıyla, şöyle kapıya yakın iskemleler gösterirdi!
Sevdiklerini, hele uzaktan gelen dostlarını esprili sözlerle karşılar, yerinden
kalkar, bazılarına elini öptürür, bazılarına da öptürmeden elini geri çekerdi.

Üstad’ın garip
bir huyu vardı. Bu toplantılarda, genellikle misâfirleri birbirine tanıtmazdı.
Bu salonda yıllarca karşılaşmış ve âşinâlık peyda etmiş profesörler, doktorlar,
müzisyenler, edipler, şâirler, târih ve edebiyat mensupları birbirlerinin
adlarını konaktan çıktıktan sonra, sokakta öğrenirler ve bu konaktaki havanın
etkisiyle birbirleriyle derin bir dostluk içme girerlerdi.

Karlı, tipili
bir geceydi. Sanırım gecenin konukları arasında Burhan Felek, Behzat Butak,
Vasfı Rızâ, Fethi İsfendiyaroğlu, Mükrimin Halil, Kâzım İsmail, ünlü mûsikî
yıldızlarından Dr. Nevzad Atlığ ile Dr. Alâeddin Yavaşça da hazırdı. O gecenin
makamı ısfahan idi. Tipi şiddetlendikçe salonun camları titremeye başladı.
Okunan şarkılar aksine, ağır tempoludan seçilmişti. Hacı Ârif Bey’den Saâdeddin
Kaynak’a kadar ünlü bestekârların güzel eserleri çalınıp söylendi. Saâdeddin
Kaynak’ın şarkısı söylenirken, gecenin yarısı olmuştu. Sokak kapısının zili
devamlı olarak çalınmaya başlandı. Mahmud Kemal Bey:

-‘Acayip… Gece yarısında gelen kim ola?…
Mutlaka meyhânesi kapanınca, sıcak bir yer aramıştır da bizim tarafa düşmüştür
!’
gibi mırıldanmaları arasında Hâfız Saâdeddin Kaynak, birkaç meslektaşıyla
salona giriverdi. O’nun şarkısı söylenirken salona girmesi herkesi şaşırttı ve
sevindirdi. Saâdeddin Kaynak geldikten sonra, aynı şarkı O’nun da katılmasıyla
tekrarlandı. Sâzendelerle hânendeler o kadar coştular ki bu defa pencerelerin
camını tipiler değil bu sanatkârların çalgıları ve sesleri titretti.

Mûsikî
toplantılarının birinde konuklarından biri, bilgiçlik satan şarlatanlara
değinerek ‘Onlar kendilerini her
fırsatta, basınla umûma tanıttırdılar. Siz bunca zamanın büyük âlimi olduğunuz
halde, niçin kendinizi, kendinizden başkasına bildirmek istemiyorsunuz
?’
deyince Mahmud Kemal Bey’in cevabı şu oldu:

-Ben, bilmek
için yıllarca okudum. Onlarsa bilinmek için okudular.

***

1945 yılında
bayram Aralık ayına rastladı. O yıllarda Ankara’da oturuyorduk. Vehbi Koç’un
türlü meyvelerle dolu, güzel bir bağı vardı. O zamanki Ankara bağlarının gözde
ağaçları arasında ünlü armutlar başta gelirdi. Vehbi Koç, arife günü, iki sepet
armut hazırlatıp birini rahmetli Mûnis (Fâik) Ozansoy’a, diğerini bizim eve
göndermişti. Sepetin kapağını açıp bir tânesini ağzıma götürdüm. Dişlerimi pek
kullanmadan, armut ağzımda eriyiverdi! Esasen hâlis Ankara armudunun şöhreti bu
özelliğinden geliyordu. Hemen sepetin ağzını iyice kapattım. Tekini bile bizim
çocuklara kaptırmadan, İstanbul’a Mahmud Kemal Bey’e gönderdim. Bir de mektup
yazdım. O günlerde bir târihçi, Üstad’a sataşan bir iki makale yayınlamıştı.
Mektubumda bu konuya da değinerek:

‘ …Sizin gibi bir umman yanında o, bir damla
bile olamaz!..’ demiştim ve eklemiştim: ‘Ankara’nın üç nesnesi meşhurdur: Balı,
kedisi ve armudu. Bal mevsiminde bulunmadığımızdan takdim  edilemedi, mevsimi gelince takdim
olunacaktır. Efendimizle alâkası bulunmadığından bir kedi de gönderilmedi!
Bayram vesilesiyle -hâlisinden- bir sepet armut gönderildi. Afiyetle yenile
!’
demiştim.

Üstad’ın bu
mektubuma verdiği cevap, kendine özgü bir espriyi içeriyordu. O günlerde,
kendisine sataşanları fârelere benzetiyordu. 20 Aralık 1945 günlü mektubunun
özeti şöyleydi:

‘ … Ankara’nın armudu, kedisi ve balı, dünyaca
meşhurdur, diyerek gönderdiğiniz sepet geldi. Hediyelerin birbirini takip
etmesi mahcûbiyeti mûcip oluyor. Eğer bir de kedi gönderseydiniz pervâsızca
üstümüze doğru gelen farelerin ocağına incir dikerdi

Yukarıda
belirttiğimiz gibi armut, Mahmud Kemal Bey’e göre, meyvelerin piridir! Aldığım
8 Kasım 1946 târihli mektubunda, bir aydan beri hasta olduğunu, son zamanda
daha da arttığını bildiriyor. Mektubunda armut, ağırlık konusudur: ‘Geçen sene armut göndermiştiniz. İllet-i
ma’hudeme faydası olmuştu. Burada satılanlar, yeşil, susuz ve taş gibi acayip
şeyler
.’ Burada, kullandığı illet-i ma’hudenin anlamı şudur: Mahmud Kemal
Bey munkabızdır. Yâni peklik çekmektedir. Dâimi müshil almak suretiyle, bu
hastalığını gidermeye çalışmaktadır. Armut, Üstad’ın hastalığına çok iyi
gelmekte, mülâyemet sağlamaktadır.

Arzusu
üzerine, yine hâlisinden bir sepet armut göndermiştim. Teşekkür mektubunda, şu
beyti kullanmıştı:

Vâsıl-ı dest-i safa oldu musaffa armut, 

Eki ile kesb-i şifâ eyledi hasta Mahmud

***

İbnülemin’in
mutfağına soğan, sarımsak gibi kokulu yiyecekler girmezdi. Ahretlikleri Fatma
Hanım öldükten sonra Mahmud Kemal Bey, yemeklerini bizzat yapardı.

Üstad’m
anlattığına göre babasının döneminde eve alınacak aşçılar sıkı bir kontrolden
geçermiş. Temizlik, ahlâk ve yemek pişirmedeki mahâretleri yanında özellikle
tırnakları üzerinde dururmuş. Mahmud Kemal Bey, bu titizliği yüzünden, evlerine
dâvet eden dostlarının da aşçılarını önceden görür, tırnaklarını muâyene
ederdi! O’nu dâvet edenler soğansız, sarmısaksız yemekler yaparlar, sofraya
hiçbir zaman peynir koymazlardı. Mahmud Kemal Bey, peynire karşı alerjisi olan
bir düşmandı. Peynir için ‘Sütün veledi
zinâsıdır, yani piçidir
!’ derdi!

Bir ahbâbının
oğlu Edirne’ye vâli olunca, bayramda Üstad’a bir teneke hâlis peynir göndermiş.
Mahmud Kemal Bey küplere binmiş, barut kesilmişti!

Söz peynirden
açılmışken, peynir tenekesinin kapağını, yine Üstad’m peynir üzerine anlattığı,
bir fıkra ile kapatalım:

Tanzimat
döneminin büyük sadrıâzamı Mustafa Reşit Paşa da peynir yemezmiş.
Misafirliğinde bir sofrada peynir görse hemen kusarmış!

Mustafa Reşit
Paşa, Bâbıâlî’nin protokol işlerini yürüten Mahşer Midillisi nâmıyla tanınan
Kâmil Bey’e ‘Peynir yer misin?’ diye
sormuş. Paşa’nın peynir yemediğini bilen Kâmil Bey, ‘Yemem.’ dese, riyâkârlığına verileceğini, ‘Yerim.’ dese gözden düşeceğini hesaba katarak:

– Kulunuz her
haltı yerim, demiş!

***

Mahmud Kemal
Bey, dâvetli olduğu nişan ve nikâh törenlerini, sağlığı yerindeyse hiç
kaçırmazdı. Cenâze törenlerine de katılması hattâ cenâze sâhiplerinin evlerine
kadar gidip başsağlığında bu-lunması, büyük bir vefâ örneğiydi. Şâyet bu gibi
törenlere sağlık ve hava muhalefeti yüzünden katılamamışsa mutlaka mektuplar
göndermek suretiyle, ilgililerin sevinçlerini ve kederlerini paylaşırdı.

Bu gibi
törenlerde, yerine göre, nükteler yapar, teselliler sunarak moral verir; hatta
keskin mimikleriyle azarlamalarda da bulunurdu. Hakkı Tarık’ın cenâzesinde,
uzun uzun konuşan, Müslümanlığın esaslarını da bu cenâze töreni dolayısıyla
birkaç kere tekrarlayan imamı, hayli iğnelemiş, ‘Sen bizi yeniden Müslüman mı yapacaksın?’ demişti. Etrafını
çevreleyenlere, cenâzelerin uzun müddet bekletilmemesine, cemaatin fazla ayakta
tutulmamasma dâir, bazı din bilginlerinin görüşlerini aktarmıştı.

Mahmud Kemal
Bey’le İstanbul’da bir nikâh töreninde bulunduk. Önceden haberimiz yoktu. Orijinal
kıyafeti ile ânî olarak salona giriverdi. Mimikleriyle, salondakileri bir başka
etkiledi. Süslü hanımların arasına oturdu! Hanımların da ona karşı tecessüsleri
artmıştı. Etrafını saran hanımlarla konuşmaya başladı. Hatta içlerinden bir
güzeline, ‘Eğer kocanız da fazla güzel
değilse size pek yazık olmuş
!’ diye lâf attı!

Nihâyet
beklenen gelin ile damad salona girdiler. Mahmud Kemal Bey, boynunda atkısı,
başında şekli bozulmuş şapkası ve cübbeyi andıran pardösüsü ile herkesin
dikkatlerini üzerine çekerek ön sıraya oturdu. Nikâh memuru, büyük bir hürmetle
yanına gelip elini öptü. Üsküdarlı, tanıdığı bir âilenin oğlu imiş.
Nikâhlananlar önce İbnülemin’in elini öpmeye geldiler. Gelinin çıplak denilecek
kadar dekolteli haline Üstad çok sinirlendi. Damada gelini göstererek sert bir
çıkış yaptı. Yüksek sesle ‘Burası plaj
mı? Zifaf odası mı? Şu kızcağızın hâline bakın
!’ diye azarladı. Salondan
ayrılırken kendisine yol açan kadınların duyabileceği biçimde, eleştirilerini
tekrarladı durdu:

İnsan çıplanır çıplanır ama onun da yeri
vardır. Bu kızcağız çok acele edip gündüzden soyunmaya başlamış
!’

Taha Toros (1910-2012) Adana Lisesi’nde birinci sınıfta
okurken meşhur edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük’ün teşvikiyle edebiyatla
ilgilenmeye başladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1933 yılında
mezun oldu. Adana ve Ankara Ticaret Odası Genel Sekreterliği yaptı, Ticâret
Bakanlığı’nda müfettiş olarak çalıştı. 
Folklor ve edebiyat üzerine araştırmalar yapıp kitaplar yazdı.
Eserlerinden bâzılarının isimleri:  Toros
Demetleri (1929), Türk Kadın Şâirleri Antolojisi (1934), Seyhan Efsanesi
(1935), Köy İktisadiyatı (1938), Dadaloğlu (1940), Mazi Cenneti 1 (1992),
Kahvenin Öyküsü (1998).

 

 

Hayatından Bir Kesit

Namazını Sakın İhmal Etme

SÂLİHA FAZLIAĞAOĞLU

İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’i, ilk defa ağabeyimle beraber, Beyazıt Camii’nden çıkarken bir
tesâdüf neticesi görmüştüm. Ağabeyimin Kemal-i hürmetle kendisini selâmlayıp
karşısında büyük bir tevâzu ile durup konuşması dikkatimi çekmişti. Birkaç adım
ileriden, ‘Kim bu ufak tefek adam?’
diye düşünüp ağabeyimin her zaman görmediğim o saygılı duruşunu -biraz da
hayretle- seyrederek beklemiştim. Ağabeyim yanıma gelince, ‘Bu zat yaşayan en büyük âlimimiz.’
diyerek epeyce mâlûmat vermişti.

Beyazıt
Camii’nin Ramazan müdâvimi olan bizler, ikindi namazından sonra, Hendekli
Abdurrahman Hoca Efendi’nin okuduğu mukabeleyi dinlerdik. O devirde cemaatin
arasında Mahmud Kemal Bey’den başka Ebululâ Mardin Bey, Hakkı Sühâ Bey, Cemal
Reşid Rey kardeşler ve isimlerini hatırlayamadığım İstanbul’un daha başka
müstesna şahsiyetleri bulunurdu. Mahmud Kemal Bey hemen hemen her gün Hoca
Efendi’nin sağında yerini alır, büyük bir huşû ile kendisini dinlerdi.

O’nu bazen
Beşiktaş’ta Şâir Nedim Caddesi’nde de görürdüm. Hakkı Süha Bey’in evindeki
mûsikî toplantılarına düzenli bir şekil de geliyordu. Yalnız harem selamlık
usûlü yapılan bu toplantılarda, bir türlü kendisiyle tanışmak fırsatı
olmamıştı. Evindeki mûsikî toplantılarına da gitmek mümkün değildi. Çünkü
ağabeyimin dediğine göre o evin kapısından içeri hanım giremiyormuş.

Rahmetli Lâika
Karabey Hanım’la bu mevzûyu konuşurken ‘Ben
müstesna
.’ demişti. Demek ki tanbûrî olsaydım benim için de böyle bir yasak
söz konusu olmazdı diye zaman zaman üzül- müşümdür. Gençlik işte…

Bin dokuz yüz
ellili yılların başıydı. Bir gün Kanlıca’dan bir arkadaşımla Beşiktaş’a gelmek
üzere, dost ziyâretinden dönüyorduk. Vapur beklerken, güvertede en arkaya gidip
şu güzel gurubu bir güzel seyredelim diye arkadaşımla anlaştık. Güverteye
çıkınca Mahmud Kemal Bey’i gördüm. Karşısı boştu. Arkadaşıma, ‘Ben gurub seyretmekten vaz geçtim, şuraya
gidip oturalım
.’ dediysem de iknâ edemedim, ayrıldık.

Ben Mahmud
Kemal Bey’in tam karşısında yerimi aldım. Yüzümü denizden tarafa çevirip
oturdum. Bu arada kaçamak bakışlarımı yakalar diye de korkuyordum. Çünkü
ağabeyim, cins-i latiften pek hoşlanmadığını defalarca söylemişti.

Yanındaki zâta
neler anlatmıyordu ki… Kur’ân’dan âyetler okuyup izah ediyordu. Ben de can
kulağıyla dinleyip bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Derken küçük bir çocuk
küpeşteye dayanıyor, tekrar dönüyor, gidip geliyor. Çocuğun bu sürekli
hareketinden tabiî ki Beyefendi’nin dikkati dağılıyordu. Birden bana sert bir
bakış fırlatıp ‘Çocuğuna sâhip ol!’
dedi. Ben gayr-i ihtiyâri ellerimi yukarı doğru kaldırıp ‘Benim çocuğum değil, Efendi Hazretleri’ demişim. Birden yüzüme
dikkatli dikkatli baktı. ‘Hazretleri ne
demek
?’ diye sordu. Ben korkarak ve kekeleyerek ‘Zât-ı âlinizi tanıyorum, özellikle sizi dinlemek ve istifâde etmek için
buraya oturdum Efendim
!’ dedim. Bana ‘Sen
kimsin
?’ diye sorunca, ‘İstanbullu
değilim, elendim. Tanıyamazsınız
.’ cevabını verdim. ‘Nerelisin?’ sualine ‘Kilisliyim
Efendim
’ cevâbını verince yanındaki zat bir isim söyledi. ‘Kuleli Askerî Lisesi’nden talebemdi, tanır
mısın
?’ sorusuna ‘Ağabeyimdir efendim.’
dedim. Öyleyse bir isim daha söyleyeyim dedi, söyledi. Ben yine, ‘Evet. O, Menderes’in bakanlarından birisi
idi’ dedim
.’

Kuzum, gel şuraya da beni yakından dinle.’
deyip lütfen yanında yer gösterdi. Zaman zaman sualler sordu. Ben içimden, ‘Hani kadınları hiç sevmezdi, kadın düşmanı
diyorlardı
’ diye bir hayli düşündüm. Bana gösterdiği bu yakınlığı,
ayrılırken elini omzuma koyup ‘Namazını
kıl, sakın ihmal etme
.’ deyişini hiç unutamıyorum.

Eve sanki
uçarak geldim. Olanı biteni ağabeyime anlattım. Kendini tanıyan zâtın eşkâlini
verdim. Mâhir İz Bey olduğunu öğrenince heyecanlandım. O yaşta, bu iki muhterem
zatla tanışmak ve konuşmak, beni yıllar yılı mutlu etti.

Senelerdir
güneş her gün doğuyor. Sayısız gurublar seyrettim ama seyrettiğim o günkü
gurubun zevkini ve güzelliğini hiçbirinde bulamadım.

 

 İbnülemin
Mahmud Kemal

HAKKI SÜHA GEZGİN

Zamâna karşı, akıllara zarar bir
karşı koyması vardı. Kendisini tanıyalı kırk yıldan fazla oluyor. Seneler ona
dokunmadan, dokunmaya kıyamadan geçiyordu. Sanki zaman, Mahmud Kemal’in
değerini bizden çok bilmişti.

‘Gerçek’
karşısında O’nun kadar sâdık, O’nun kadar tok sözlü insanı, dünya pek az
görmüştür. Eskilerin ‘tahkik’ dedikleri ‘inceleme’de,
en derin noktalara inmeden, bütün şüpheleri gideren bulutsuz bir aydınlığa
kavuşmadan ‘hüküm’ geçmezdi.

Vefâlı adamdı.
Yaşının çok ilerlemiş olması, hasta dostlarını, en ücrâ köşelerde, aramasını
engelleyemezdi. Bu uğurda karlı tepelere, buz tutmuş yüzlerce basamaklı
merdivenlere tırmandığını bilirim. Saygıya karşı çok duygulu idi. ‘İyilik’,
İbnülemin’de nefes almak kadar, tabiileşmişti. Kapısını çalanları boş çevirmez,
yaralara merhem, zorluklara çâre olurdu. Dünyâda bilgiden başka rütbe tanımaz,
geçici ikballere aldırış etmez, salnâme devletlilerini hiç umursamaz, yüz yüze
geldikleri vakit, sözünü esirgemezdi.

Ağır
başlılığı, şakayı zarif olmak şartıyla hoş karşılamasına engel değildi. Ama ne
kendi lâubâlileşir, ne de başkalarının bu yola dökülmesine göz yumardı.
Kamusundan ‘ihtiyaç’ sözünü söküp
attığı için, dünyâya metelik vermezdi.

Bu satırlar,
onun iç benliğinden bir damlacıktır. Zâten şimdi aziz rûhuna rahmet dilemekten
başka bir şey düşünmüyorum. İlerde, içimdeki sızı hafifleyince, ona sık sık
döneceğim. Yurdun büyük bir meş’alesi söndü. Ondan kendi cılız mumlarını uyandıranlar,
bilgi sabahını aydınlatabilirlerse, ne mutlu!

Hakkı Süha Gezgin: (1895-1963) İstanbul Erkek Lisesi’nde kırk
yıla yakın edebiyat ve Türkçe öğretmenliği yaptı. Öğrencileriyle kurduğu olumlu
ilişkiler sebebi ile dönenim efsâne öğretmenlerinden biri olarak tanındı. İlk
yazıları Genç Kalemler Mecmuâsında yayımlandı. Evinde mûsikî toplantıları
düzenledi. Eserlerinden bâzıları: Aşk Arzuhalcisi (1928), Hakkı Tarık Us
(1889-1956) Tercümelerinden bâzıları: Karamozof Kardeşler (1940-41), Suç ve
Ceza (1945) Doludizgin (1945), Toprak (1946).

Altın Sözler

     “Hz. Ebu Bekir’in
sözleri:

 

     -İstişarede doğru
söyle ki, oyun doğru çıksın.

     -Mal hasislerde,
silah korkaklarda, oy zayıflarda olursa, işler bozulur.

     -Cezası en hızlı
olan günah, zulümdür.

     -Ölüme düşkün ol
ki, hayat bulasın.

     -Doğruluk emanet,
yalan hıyanetliktir. 

       x                                  

     -Size sekiz
tavsiyede bulunuyorum, bunları tutarsanız kurtuluşa erersiniz: 

 

     1) Haramdan
sakınınız, çünkü fakirin süsüdür.

     2) Şükür,
zenginliğin süsüdür.

     3) Sabır, belanın
süsüdür.

     4) Tevazu,
asaletin süsüdür.

     5) Yumuşaklık,
ilmin süsüdür.

     6) Ağlamak,
korkunun süsüdür.

     7) Başa kakmamak,
ihsanın süsüdür.

     8) Huşû, namazın
süsüdür.

x

      Hz. Ömer’in
sözleri:  

  

     -Günah işlemekten
vazgeçmek, tövbe ile uğraşmaktan kolaydır.   

     -Başkasında
gördüğün ayıbın, kendinde olduğunu görmekten, daha büyük ayıp yoktur.  

     -Olmamış şeyleri sual edeceğine,
olmuşlardan, ibret almayı öğren.  

     -Şam’a geldiğinde
şehirde veba salgını olduğunu öğrenince, şehre girmeyen Hz. Ömer’e:

    “Allah’ın
kaderinden mi kaçıyorsun?” dediler…Şu cevabı verdi: “Allah’ın kazasından kaderine

      Sığınıyorum.”

     -Bugünkü işini,
yarına bırakma.

     -Bir adamın
şöhretine ve görünüşüne aldanmayın.

      Bir insanın
namazına niyazına bakmayın,

      Aklına ve
doğruluğuna bakın.

     -İnsanlarla iyi
dostluk kurmak, aklın yarısıdır.

      Yerinde sual sormak; ilmin yarısı,

      Tedbirli olmak,
yaşamanın yarısıdır.  

     -İnsanın aslı
aklıdır, şerefi de dinidir, mürüvveti ise ahlâkıdır. 

     -İnsanları tanımak
için, ya komşuluk et, ya da yolculuk. 

     -Edep, mirastan
daha hayırlıdır.   

     Hz. Osman’ın
sözleri: 

 

     -Mezardan, daha
korkunç bir yer görmedim. 

     -Kıyamet günü,
hesaba çekileceğini bile bile, mal biriktirene hayret ederim. 

     -Cehennemi bildiği
halde, günah işleyen kimseye hayret ederim.

     -Cenneti bildiği
halde, istirahat edene hayret ederim. 

     -Ölümü bildiği
halde, gülen kimseye hayret ederim. 

     -Ben terazi
değilim ki, hatadan uzak kalayım. 

     -Sabredin, yoksa
pişman olursunuz. 

     -Ferahladığın
vakit, düşmanın sıkılması, ne güzel bir intikamdır.”  (Taşkın Tuna)  

Garo Paylan Önergesi ve Ermeni Gerçeği

Yüzyıllardır Osmanlı devletinin bünyesinde Millet-i
Sadıka(Sadık Millet) olarak anılan Ermeniler, Emperyalist devletlerin yaptığı
hain plan ve kışkırtmalar neticesinde Birinci Dünya Savaşı öncesi
teşkilatlandırılıp Osmanlı toprakları içerisinde: Erzurum, Yozgat, Çorum,
Merzifon, Adana ve Kahramanmaraş gibi birçok vilayetimizde Sason isyanı ve
İstanbulda padişah Abdülhamit Han’a yapılan saldırı ile birlikte daha birçok terör
ve çetecilik faaliyetlerine girişmişlerdir.

Önceleri yurt içinde teşkilatlandırılmak istenen
komitecilere bulundukları bölgelerdeki Ermenilerden destek gelmeyince
yurtdışında örgütlendirilen önce Hınçaklar, daha sonra Taşnaklar adı altında isimlendirilen
Ermeni eşkıyaları, bazı vilayetlerimizde ayaklanma, eşkıyalık ve çetecilik
faaliyetlerine başladılar.

Anadolu’nun birçok yerini yakıp yıkan binlerce masum Türk’ün
kanına giren bu çetelerin arkalarında başta Ruslar olmak üzere İngilizler,
Fransızlar ve bazı batılı emperyalist devletlerin parmağı vardır.

Ermeni çetelerin yoğun olduğu, ayaklanma teşebbüsünde
bulunulmak istenen vilayetlerimizdeki Ermeniler, yurt içinde sükûneti sağlamak,
ayaklanma ve kışkırtmaları önlemek için yurdun değişik bölgelerine nakledilmişlerdir.
TEHCİR adı ile anılan bu nakil
esnasında o günün şartlarına göre salgın hastalıklardan, kötü hava
koşullarından veya başka sebeplerle ölenler olmuştur haliyle. Ancak şunu
söyleyebiliriz ki, yukarıda saydığım birçok sebepten dolayı Türk vatandaşlarımızdan
hayatlarını kaybedenler de olmuştur.

Bütün bunları bahane edip, ayaklanarak vahşice ölümlere
sebebiyet verenlerin esas suçlusu Ermeni çeteciler olmasına rağmen, Türk
Milletini “Soykırım” yaptınız bunu
itiraf ve kabul edin” diye suçlamak, art niyetlilik, büyük haksızlık ve Türk
Milletine yapılmış en saçma iftiralardan biridir.

Her 24 Nisan öncesi bazı devletlerin parlamentolarında
Ermeni Soykırım konusu tartışılır ama meclislerinden geçirilemezdi. Bunda
cumhuriyetten buyana gelmiş geçmiş hükümetlerin ve devlet adamlarımızın dik
duruşu, dış siyaset anlayışı ve ustalıkla yönetilen diplomatik başarı ekili
olmuştur.

Ancak nedense AK Parti iktidarlarının ilk yıllarında bir
açılım furyası, Ermeni hayranlığı zuhur etti. Kürt açılımıyla başlayan bu
saçmalık, Ermeni açılımı ve hiçbir işe yaramamasına rağmen binlerce şehit
vermemize neden olan “çözüm süreci
ile devam etti.

 Türkiye, Ermenistan
ve İsviçre nezaretinde üçlü protokol imzalandı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
Ermenistan’a gitti, Türkiye-Ermenistan dostluk maçı düzenlendi, Van Akdamar
kilisesi yeniden restore edildi, Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan futbol
maçında Azerbaycan bayrakları stada sokulmadı.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Başbakan Erdoğan Soykırım
iftirasını haklı çıkarırcasına tehcir döneminde ölenler için Ermenilere taziye
dileklerinde bulundu ve hala da bulunulmaya devam ediliyor.

Peki, ama Ermenilerce katledilen Türk şehitleri ne olacakiii
onlar için bugüne kadar herhangi bir kesimden taziye dileyen oldu mu?

Ya Ermeni katillerince Roma da şehit edilen Sait Halim Paşa,
Berlin de şehit edilen Talat Paşa, Tiflis Şehidi Cemal Paşa, Milli şehidimiz
Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey… Ya Los Angeles de, Viyana, Paris ve Beyrut’ta katledilen
yüzlerce şehitlerimiz?

Daha dün gibi oluk oluk kan akıtılan Hocalı, Karabağ da
katledilen Azerbaycan Türklerinin durumu ne olacak?

Adam, Türkiye Büyük Millet Meclis Başkanlığına “Soykırım” kabul edilsin diye önerge
vermeğe birazcık insanlıktan eser kalmışsa eğer, utanır sıkılır ya hu!

Soykırım yaptı dediğiniz milletin vatanında bir milyondan fazla
kaçak soydaşlarınız yaşıyor, bu millet sizi kendinden bilip etnik kökeninize
bakmadan vekil seçiyor. Türkün hoş görüsü ve alicenaplığının bir kanıtı değil
mi bütün bunlar?

Ancak şunu da belirtmeden geçmeyelim ki, devlet adamlığı
kolay elde edilmiyor. Ne yazık ki sanki suçlu bizmişiz gibi Ermenilere taziye
dileme kanalıyla yol açılınca taviz tavizi doğuruyor, şımartıldıkça daha da
küstahlaşıyorlar. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın: “Dünya gömlek değiştireceği zaman, hadiseler kaçınılmaz olur.” Sözü
dileyelim ki devlet adamlarımızın kulaklarına küpe olsun.

Türkler ve Kazaklar İftar Yemeğinde Buluşmuşlar

12 Nisan 2022 tarihinde sabah 9:20 dolaylarında TRT Haber
yayınını izliyordum. Yazının başlığında yer alan ve kulaklarımı tırmalayan bir
haberle karşılaştım ve sarsıldım. Demek ki Anadolu Türkleriyle Kazak Türk’lerinin
iftar sofrasında buluşmaları bu kadar yadırganacak bir şeymiş. Bundan normal ne
olabilir ki… Türk Dünyası ile ilişkilerimizin artması epey oluyor. Hemen hemen
her bir Türk Cumhuriyetiyle ilişkilerimiz gelişti; resmi kanalda olduğu gibi
özel kuruluşlarımız da kardeş ülkelerle yıllardır çeşitli faaliyetlerde bir
araya geliyoruz. Ancak sürekli yaptığımız bazı yanlışlar hala devam ediyor. Bu
yanlışları çiftçimiz, esnafımız ve orta halli vatandaşlarımız yapmıyor. Aydın
sayılabilecek diplomalı tipler ve diğerleri aynı yanlışları yapmakta bu kadar ısrarlı
olmaları doğrusu bizleri hep üzüyor ve düşündürüyor. Ekranda duyduklarım
karşısında adeta hayretler içinde kaldım. Belli ki bu programın amacı bizi
Kazak kardeşlerimizle yaklaştırmak ve ilişkileri geliştirmek amacı taşıyordu. Ancak,
maalesef bu gibi temel yanlışlar hem bizim, hem de kardeş Türk
Cumhuriyetlerinin aleyhine olabilir. Dünyanın neresinde soydaşlarımızın
olduğundan ne ölçüde haberdarız? Bu konuda endişeliyim. Bazen öyle yanlışlar
yapıyoruz ki; sözde dost ve müttefik zannettiğimiz ülkeler bu yanlışları
gülerek karşılıyorlar.  

            Yöneticilerimiz
de ara ara kültür ve milli eğitim politikalarımız alanında eksik ve
yanlışlarımızın bulunduğunu beyan etmektedirler. Bu doğrudur. Çünkü bizim
yetiştirilme tarzımız genelde bazı mutabakatsızlıklar
dolayısıyla istikrara kavuşamıyor. Laik antilaik çatışmaları, milli tarihe bir
bütün olarak bakamama, futbol takımı tutar gibi tarihe mal olmuş değerli
şahsiyetleri birbirine rakip görme yanlışı ve uzun süre siyasetçe de
desteklenen kamplaştırmalar istikrarlı ve sürekli eğitim ve kültür
politikasızlıklarını adeta teşvik etmiştir. Bazı temel hususlarda milli
seviyede mutabakatların yeterince olmaması birçok ülkede görülen ortak duygu ve
düşünce birliğini zedelemektedir. Göreve getirdiğimiz diplomalı ve de aydın
sayılabilecek kimselerin tayinlerinde destek aranması, uzmanlığı ve liyakati yeterli
olmayan ama sadakati üst seviyede olan kişilerin tayinini doğurmaktadır. Bunun
sonucunda tayin edilenler ve hele uydurma bir mülakattan geçirilip göreve
getirilenler hata üzerine hata yapabiliyor; faturayı da devlet ödüyor. Zaman
zaman kendi kendimizi inkâr ve suçlayıcı hale getirmeyi de fazilet sayıyoruz. Milli
menfaatler karşısında tarafsızlık üstün bir meziyet zannediliyor. Diğer taraftan,
Türkiye sözde dost ve müttefik kılıklı, Türklük ve İslam düşmanı ülkelerce
kuşatılıyor ama biz içeride siyasette kavgayı sürdürebiliyoruz. Milli kültür
ile evrensel kültür arasında tercih yapma yanlışına da düşüyoruz. Oysa milli
kültür başta olmak üzere evrensel kültüre de kapalı kalamayız. Evrensel
kültürün maddi ve manevi değerlerini günlük bile yaşayabiliyoruz. İşin üzücü
tarafı iç politikadaki yanlış ve üslup hatalarını dış politikaya da taşıyoruz. Bazı
ülkeleri Nazi artığı olarak da suçlayabiliyoruz.

            Yukarıda
belirttiğimiz birçok metod hatasını daha da artırmak mümkündür. Ancak bunları
teker teker saymak yerine, bir makale kapsamında neler yapılması gerektiğini de
düşünmek zorundayız. Bir dönem Milli
Eğitim ve Kültür Bakanlıklarımız
eğitim ve kültürdeki sorunları görerek 100
temel eser ve 1000 temel eser yayınlarına başlamıştı. Bu yayınlar belirli bir
zamandaki nesillere hitap ediyordu. Yaklaşık 40 seneden fazla geçti. Bu süre
zarfında gençlerimize bu yayınları sunamadık. Ama ilgililere soruduğumuzda hep
bu yayınların yapıldığını belirttiler. Bu yayınlar belki biraz
güncelleştirilerek tekrar yayınlanabilir ve yenileri de ilave edilebilir. Hedef
gençlerin Milli Mücadeleyi ve Cumhuriyeti nasıl kurduğumuzu, dış ve iç
düşmanlarla çatıştığımızı bilmeleri, onlara TC’ni yarınlara taşıyacak milli
kültürü ve devletin kurucu iradesini tanıtmak ve düşündürtmek olmalıdır. Bu
konudaki boşluk ve rehbersizlik Ortadoğu ve Batı kaynaklı birçok maksatlı
yayının ülkemize girişini doğurmuştur. Türkiye’nin çıkarlarına göre değil;
yabancı çıkarlarına göre şartlanma sürmüştür. Ders kitaplarımız da pek suya
sabuna dokunmadan işi idare eder hale gelmiştir. Gençlik boşluğa itilmiş,
sahipsiz bırakılmış, kendi kimliği konusunda da tereddütlere düşürülmüştür.
Çünkü milli mutabakatlar yeterli değildir. Bir dönem laik-antilaik, sağ-sol,
günümüzde de yerli-milli, küreselci daha doğrusu teslimiyetçi örnek tipleri
çoğalmıştır. Sağ-sol ayırımı yerini hangi sağ, hangi sol sorusuna bırakmıştır.

            Milli ve dini bayramları birlikte
kutlamalıyız. Çocuklarımıza altın ve giyim eşyası, değişik hediyeler vermek
yerine onlara kitap ve kütüphane zevki aşılamalıyız. İyi bir TC vatandaşı
yetiştirebilmek için örgün eğitimde onları temel bazı eserlerden haberdar etmeliyiz.
Bir ara rahmetli Ömer Seyfettin Türk çocuklarına mefkûre yani ülkü
kazandırabilmek için Türk mefkûresi kitabını yazmıştı. Aynı örnekler Ziya
Gökalp’te ve bazı fikir ve edebiyat mensuplarımızda da görülmüştür. Davranışlarımızda
ve ilişkilerimizde sert ve kavgacı üsluptan uzaklaşabilmek için önde gelen
lider ve aydınlarımız örnek olmalı, gençleri ümitsizliğe düşürüp geleceğe
güveni sarsmamalı, beyin göçünü hızlandırmamalıyız.

            Bir çok
başarımız ve özellikle savunma sanayiinde gurur duyulacak eserleri yaratırken tarım ve hayvancılık politikası dâhil
bazı alanlarda neden sınıfta kaldığımızı anlamak çok zordur. Kadına şiddetin önlenmesinde TV
dizileri ve ekranda silahlı, bıçaklı, tüfekli yanlışları sergilememeliyiz. Yargıya
olan güvenin sarsılması, insanları yanlış yollara sürüklemektedir.

            15 Temmuz 2016’da Türk Milleti
yöneticileri ile büyük bir imtihan vermiştir. FETÖ adlı terör örgütü
kullanılarak ülkenin işgal ve parçalanması önlenebilmiştir. Geçmişi ve
ihanetleri unutmayalım. Bugün FETÖ ve onun sahibi olan Batı’lı güçlerle
mücadele hem vardır; hem de yoktur.

            Uyuşturucu terörü, yetkililerin etkili
ve güzel çalışmalarına rağmen hız kazanmıştır. Ülkenin gençlerinden intikam
alınmaktadır. Aileyi parçalayıcı, ferdi tekleştirici, milletsiz ve devletsiz
fert yaratma çabaları sürmektedir. Üçüncü cinsiyet tuzağı telkinleri, yıkıcı,
bozucu ve bölücü çabalar, özgürleştirme ve demokratikleştirme adı altında
servistedir. Gelenek, görenek, örf ve adetler kan kaybetmekte, Batı’daki sosyal
hastalıkları tanımadan bize telkin edilmektedir.

            Uzman yuvası
DPT tekrar canlandırılmalıdır.
Günlük ve ferdi yönelimler kaynak israfı doğurmakta, devlet geleneğimizi
zedelemektedir. Geçici olarak koruma altına alındığı ileri sürülen ama
vatandaşlık bile verilen göçmenler, nüfus yapımızı bozmakta, hiçbir ciddi
devletin kabul edemeyeceği tehlikelere gebedir. Yarın yine dost ve müttefik
zannettiklerimiz kanalıyla PKK yerine yeni terör örgütleri doğabilir. Yeni
suçlular ve suçlar yoluyla devlete düşman unsurlar yaratmamalıyız. Vatandaşlarımızı
ikinci sınıf haline sokucu imtiyazlardan sığınmacılara imkânlar vermemeliyiz. Bunlar
vatanlarına dönmelidir. Yapılan araştırmalarda %85’i bulan oranda bunların geri
dönmeleri istenmektedir. Aşırı iyi niyet ve saflık gösterisi yaparak ensar anlayışına sığınmamalıyız. Bu
konuda birçok araştırma ve kitap vardır. Sayın Prof.Dr. Ümit Özdağ’ın
“Stratejik Göç Mühendisliği” kitabı en aydınlatıcı eserlerden birisidir.

Topal Molla Olayı

1920 yılında, Afganistan’da Topal Molla adıyla, sakallı,
cübbeli, şalvarlı, sarıklı ve elinde tespihiyle bir zat ortaya çıkar. Önce
dergâh(Tekke) kurar ve bir cemaat oluşturur. Hemen ardından kendi adamlarını
Afganistan’ın dört bir yanına salarak ‘’Topal Mollanın şöyle büyük bir evliya,
büyük bir ulema ve şeyh olduğu’’ şeklinde yalanlarla reklamını yaptırır.

Üç yıl gibi bir zaman içinde Topal Molla’nın müritlerinin sayısı
200 bini ve 1925 yılına gelindiğinde müritlerinin sayısı 300 bini aşar.

Topal Mollanın müritlerinin sayısı 300 bini aşınca din
kullanılarak Afgan Kralına karşı ayaklanma başlatılmış. Bu ayaklanma süresince
büyük katliamlar yaptırılarak oluk oluk kan akıtılmıştır; Afgan Kralı
Emmanullah Han bu olaylara engel olamaz. Ülkenin menfaati için Kral 1929’da
ülkesinden kaçarak ayrılır.

Kral Emmanullah Han, vatanından ayrılmak için, Kabil Hava
Limanında İtalya’ya gitmek üzere uçağın hareketini beklerken, aniden yanına
esrarengiz bir kişi yaklaşır ve kendisine, ‘’Beni tanıdınız mı, ben meşhur
Topal Mollayım der’’. İngiliz ajanı Topal Molla, sarığını, fesini atmış, uzun
sakallarını kesmiş, başında İngiliz fötür şapkası ve kravatıyla, kazandığı
zaferin mağrurluğu içinde İngiltere’ye yola çıkmıştı. Afganistan’ı
karıştırmakla görevliydim, görev

İmi başarıyla bitirdim ve şimdi İngiltere’ye dönüyorum’’der.

Kral Emmanullah Han; acı acı iç çektikten sonra, İngiliz ajanı
Topal Mollaya derki; ‘’Ben senin İngiliz ajanı olduğunu ve hangi görevle
Afganistan’a gönderildiğini çok iyi biliyordum. Sen, dini kullanarak halkımı
öylesine etkilemiştin ve onların gönüllerine girmiştin ki senin İngiliz casusu
olduğuna halkıma inandıramadım’’der.

Böylece İngiltere, 1919 yılında, Afganistan, İngilizlerden
bağımsızlık hakkını Ravalpindi savaşı ile kazanan Afganistan’dan öcünü almış
olur; tıpkı 1. Dünya Savaşı yıllarında Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı
ayaklandırmak için İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’ı din adına kullandığı
gibi

Hiçbir zaman İngiliz ve haçlı zihniyetinin İslam devletleri
üzerindeki hain emelleri bitmez. Her türlü Bizans oyunları oynanır, oyunlar dün
Afganistan’da olduğu gibi bugün de devam etmektedir. 2016 yılı15 Temmuz da
olduğu gibi. Ülkemizdeki kalkışma bunun bir örneğidir.

( YESEVİ aylık Sevgi Dergisi, sayı 302, Şubat 2019 )

*

Müslümanların çoğu dünyayı din kaynaklı bilgiler ile anlamaya
çalışır. Müslümanlardan hep bu beklenir. ‘’Allaha yapılan amellerin en
sevimlisi Kur’an’ı baştan sona kadar okuyup bitirince hemen yenisine
başlamaktır.’’ Hadisi, gereği gibi yorumlanamamış önemli bir uyarıdır. İşin
üzücü tarafı Kur’an’ı anlamak amacıyla değil, sevap kazanacağım düşüncesiyle
ezberden okunması ya da sadece anlamların derinliği ve nedenlerine inmeden
okunması, öncelikle İslam Dünyasındaki düşünce boyutlarının kıstaslarını
göstermesi bakımından önemlidir. Bu şekilde dini anlamak mümkün değildir.

İnsanı düşündürme amaçlı, ufkunu genişletme amaçlı nasihate,
bilgilendirmeye yönelik Kur’an ayetleri bilim kabul edilmiştir. Esasında
Kur’an, Müslüman’ı / İnsanı bilim yapmaya teşvik eden kutsal bir kitaptır.

Bilim / İlim, aklını kullanarak var olan bilinmeyenleri
araştırma, geliştirmeyle çalışmalarıyla bilinir duruma getirmek, Yüce
Yaratan’ın yarattığı Âlemin unsurlarını keşfederek edinilen yeni terkipleri
insanlığın hizmetine sürme çalışmalarıdır Kur’an’ın insandan beklediği. Yüce
Yaratan’ın,’’ yaratılmışların en şereflisi yarattığım insandır ’diyerek zatına
muhatap aldığı insana verdiği en güçlü nimet olarak aklın fonksiyonel olarak
çalıştırılmasıdır insandan beklediği.

Somut bir ifadeyle, matematik ve bilimsel veriler vahiy
değildir. Bunların ilahi bir gücü yoktur. Güçlerini akıl ve rasyonellikten
alırlar. Sonra insanlık için kutsal sayılacak görevler görürler.

*

Kur’an ‘’yanlış bir inancı, inatla sürdürmeyi’’ kınamış,
tartışmaların ve davranışların doğru bilgiye dayandırılmasını öngörmüştür.
Cahiliye geleneğinin taassup ruhu ile Hz. Peygamberin, verdiği nitelikli büyük
bir mücadelesini görüyoruz. Günümüzde dahi Müslüman’ın mezhepçi taassuptan
kendini arındıramadığını görüyoruz.

İslam dünyasında mezhep taassubu baskıları, ölümleri,
yakılan-yıkılan şehirleri beraberinde getirmiştir. Gazali ‘’bir inanç veya
düşünceye, gerçeğini anlamadan, sıkı sıkıya bağlılığın’’ taassup olduğunu
söyler ve ‘’Bir mezhebin olduğu yerlerde bile liderlik peşinde olanlar, yapay
ayrılıklar üreterek, halkı taassuba yöneltirler.’’der. Gazali’nin şu tavsiyesi
ise günümüz yobazlarına ve mezhepçi tavırlara adeta bir şamar niteliğindedir.

Mezheplere yönelmeyi bırak, gerçeği düşünce yoluyla kendin bul
ki sana ait bir bağımsızlıktadır, özgür düşüncededir… Yalnız kuşkular insanı
gerçeğe götürür,

*

Haçlı ruhunu hiçbir zaman terk etmeyeceği gibi, değişik
enstrümanları kullanıp İslam coğrafyasını sömürmeyi sürdürecek emperyalist
güçlerin, çok iyi tanıdığı Müslüman halkının, Topal Mollalar aracılığıyla,
yumuşak karnından girerek, dünyanın merkezi konumunda olan, yer altı
kaynaklarınca zengin bu İslam Coğrafyasını rahat bırakmayacaklardır; her türlü
hile yoluyla, iç dinamikleri de kullanarak sömürmeye devam edeceklerdir.

*

Başta Başbuğ Atatürk
olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu iradesinin yüzünü batıya çevirmesi, muasır
medeniyet demesindeki amaç; Türk toplumu, bireysel yaşamını din temelli olarak
düşünse de, toplumun ve devletin esaslarını zamanın ve mekânın kurallarına
uygun olarak düzenlemesidir. Elde ettiği kazanımlardan vaz geçeceğini söylemek
ise ihanet olur; gözünün önünde mezhep çatışmaları içinde boğuşan; demokrasi,
özgürlükler ve insan haklarının sıfırlandığı Ortadoğu Coğrafyasının hali bu
denli ortadayken!

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 22

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Hakkında Yazılanlar- 4

Mûsikî Akşamları – 2

Prof. Dr. ALÂEDDİN YAVAŞÇA                                                                                                                     
    (Devamı)

 

Misâfir
odasına dâhil olduğunuzda, sağda kapının yanında bir koltuk, hemen onun yanında
bir kanepe, kanepenin kapıya yakın köşesinde daima Efendi Hazretleri oturur.
Kanepeden sonra salonun çevresinde irili ufaklı koltuklar, salonun ortasına doğru
sandalye ve sehpalarla temâdi eder. Bu oda takımının Sultan Abdülaziz’den
kaldığı söylenir. Kapının hemen karşısına meşhur çini soba düşer. Duvarla soba
arasında da meclise yeni dâhil olan acemiler için sandalyeler konmuştur. Bu
dekoru, duvarları baştan aşağı dolduran, çeşitli üslupta yazılmış, müstesna
tezhip veya ebrûlarla tezyin edilmiş değerli hattatların elinden çıkma
levhalar, usta marangoz işlemesi sehpalar, üzerinde antik sürâhiler,
gülâbdanlaı çeşm-i bülbüller tamamlıyor. Pencereler âdeta salondaki târihi
tabloyu dışarıdan kıskanırcasına, kalın perdelerle sıkı sıkıya kapalı. Gelenler
bir bir kapıdan temennâ ile girerek Efendi’ye yaklaşıp eline varır. Efendi’nin
gösterdiği evvelce malûm olan yerine oturup, yine Hazret’in selâmını intizar
eder. Selâm vâki oldukta, oturanların hepsine teker teker el baş yapmak
suretiyle merasim itmâm edilir. Cemiyet tamamlanınca gecenin programına
geçilir.

Her pazartesi
gecesi, ana hatlarıyla birbirine benzeyen bir programın âdeta tekrarıdır.

Yukarıda da
belirttiğimiz üzere, bu gecelerde hoşâmediyi müteâkip ilk muhâvere, son
günlerde devamda kusurlu olanları, Üstad’ın bir merak havası içinde,
odadakilere, ‘Kuzum, filan efendi bir
müddettir görünmüyor, haberi olanınız var mı, hasta falan olmasın
?’
şeklinde sualler tevcih etmesiyle başlar. Bu ilgide derin bir samîmiyet ve vefâ
hissi vardır. Ancak bilâ-sebep bir devamsızlığın farkına vardı mı hiddeti ve
gazabı, hicivleri kadar şedit olurdu. Söz, sonra ahvale, insanların
birbirleriyle olan münâsebetlerinin eskiyle mukayesesine intikal eder, hemen
her vesile ile îman ve inanışın değeri tebârüz ettirilirdi. Gecenin kadrosunun
tamamlandığı kanâati hâsıl olunca yine Üstad, çoğu zaman bana ‘Kuzum evlâdım, bu akşam hangi makamı
dinleyeceğiz
?’ diye sorar ve cevabı beklerdi.

Îbnülemin
Mahmud Kemal Bey, en çok rast makamını severdi. Rast faslını icrâ ettiğimiz
zaman son derece hislenir, âdeta çocuk gibi sevinirdi. Basmacı Abdi Efendi’nin,
Senin aşkınla çâk oldum.’ güfteli
şarkısıyla, Hâfız Post’un, ‘Gelse o şuh
meclise, nâz ü tegâfül eylese
’ rast yürük semâîsini pek beğenir ve
okunmasını arzu ederdi.

Hüzzam
makamından hoşlanmazdı. Sayısız pazartesi gecelerinde ister istemez sıra
hüzzama da gelirdi. ‘Bu akşam nasibimizde
hangi makam var
?’ diye sorduğunda ‘Efendi
Hazretleri müsâade buyurulursa bu akşam hüzzam faslı yapalım
.’ cevabını
verince, meşhur ‘Sen heman eyle tekellüm
razıyım düşmana ben
’ mısraını, ‘Sen heman eyle terennüm razıyım hüzzama
ben’ şekline çevirir, ince nüktesinde hüzzamı sevmediğini hissettirirdi.

Daha sonra bir
gün, ben kendisine, ‘Efendi hazretleri!
Hüzzam makamını niçin sevmiyorsunuz? Merak ediyorum
.’ diye sordum. Şu
cevabı verdi: ‘Bak, bu makamın öyle bir
perdesi vardır ki eğer o perde yerinde basılmazsa ibtizâle uğrar, bayağılaşır
ve dinlenmez hâle gelir. Bizim mûsikîşinasların Hisar Perdesi dediği perde.
Hakikaten bazıları pes basar, bazıları dik basar. Esas onun yerli yerinde icrâ
edildiği takdirde olur ama eğer yerinde basılmazsa olmaz
.’

Kendisi
mûsikîşinas değildi ama kulağı sağlamdı. ‘Basılmazsa
bayağılaşır
.’ derdi. Doğru da söylerdi.

Fasıllara
peşrevle girilir, beste, ağır semâî, çeşitli usûllerden şarkıların ortasında
bir saz taksim eder, o esnada çay dağıtılır. Çaylar, taksim dinlenirken
yudumlanır. Taksimden sonra da şarkılara devam edilir, yürük semâî, saz semâî
ile fasıl tamamlanır. Daha sonra sabâ taksimini müteâkip Aziz Mahmud Hüdâî
Hazretleri’nin Çargâh tevşihi, ‘Kudûmun
rahmet-i zevk u safâdır yâ Resûlallah
‘ okunur.

Paha Biçilmez
Sohbetler Mevlevîhâne Peşrevi, arasında umûmiyetle Udî Ethem Bey’in büyük
gayret sarf ederek ter içinde okuduğu gazele sıra gelir. Gazel yine Mevlevîhâne
peşreviyle bağlandıktan sonra gecenin mûsiki programı biter. Bir aşır Kur’ân-ı
Kerîm tilâveti, nağmeleri uhrevî bir havaya dönüştürür. O andan itibâren
İbnülemin’in geceleri esas vasfıyla ortaya çıkar. Her seviyeden insanın
istifâdeler sağlayacağı paha biçilmez sohbetler başlar. Târihten, edebiyattan,
mûsikîden, kitâbiyyattan, hat sanatından ve daha birçok konulardan, başka
hiçbir yerde veya hiçbir kitapta elde edilemeyecek bilgiler böylece elde
edilir, eski İstanbul konaklarının yaşayışı hakkında bu şekilde mâlûmat sahibi
olunurdu.

Onun huzurunda
birçok profesörleri, edipleri, şâirleri, mûsikîşinasları, kitâbiyatçıları,
âlim, fâzıl ve sâlih şahsiyetleri tanıdık. Celâllendiği zaman mevkii ne olursa
olsun haşlamalarından nasibini alan bu zevat, bahsettiğim bu sohbetlerden
dağarcıklarına bir şey ilâve etme pahasına her türlü eziyete katlanırlar, başa
gelecekleri peşinen kabul ederlerdi.

…………………

Hakkı Tarık
Us’un cenazesi için Beyazıt’tayız. Soğuk bir gündü. Gittik, Efendi
Hazretleri’ni de orada görünce hemen yanına yaklaştık. İstanbul vâlisi o
zamanlar, Ord. Prof. Dr. Fahreddin Kerim Gökay’dı. Yahya Eskişehirli diye bir
hoca vardı. Duâyı uzattıkça uzattı, uzattıkça uzattı. Cenâze bekliyor, Hoca
konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor… Artık Efendi dayanamamış olacak ki Fahreddin
Kerim’e ‘Sen bugüne bugün vâliy-i
vilâyetsin. Bunlar, senin emrinde çalışan kimselerdir. Bu adama haddini
bildirecek misin, yoksa ben mi bildireyim
?’ dedi. Vâli ne yapsın o
kalabalığın içinde Güldü, Yahya Eskişehirli yapacağını yaptı. Yanımızdan
geçerken Efendi ağzını açtı ‘Bütün
milleti soğuktan kıkırdattın! Sen de hiç mi iz’an yok? însan zamana bakar,
mekâna bakar, havaya bakar. İşi ona göre idâre etmek lâzım değil mi efendi
?’
dedi, paparayı verdi, bu arada Vâli’ye de haddini bildirdi, işi bitirdi. Böyle
şeylere hiç tahammülü yoktu. Bir kişi uzun uzun konuşup sıkmaya başladı mı
Efendi derhal patlardı.

Bu vesileyle
kendisini bir kere daha rahmetle anıyorum. 12 Şubat 2007

Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça: 1926 yılında
Kilis’te dünyaya geldi. İstanbul’a geldikten sonra Sadeddin Kaynak, Münir
Nureddin Selçuk, Dr. Suphi Ezgi, Hüseyin Sadeddin Arel gibi dönemin tanınmış üstatlarından
istifade eti. 1950 yılında açılan imtihanı kazanarak İstanbul Radyosu’nda ses
sanatkârı kadrosunda yer aldı. Bu arada Tıp Fakültesi’ni bitirip kadın doğum
mütehassısı oldu. 150’ye yakın bestesi vardır.  23 Aralık 2021 târihinde vefat etti.

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Hakkında

Prof. Dr. ASAF ATASEVEN

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in İstanbul Üniversitesi merkez binasında kendisine tahsis
edilen bir oda bulunduğunu öğrendim. Üstad’ı bâzen öğle ve ikindi vaktinde
Beyazıt Camii’ne giderken, bâzen de çıkarken görürdüm. O günlerde birkaç
arkadaşımla ders arasında ve öğle ile ikindi vakitlerinde Beyazıd Camii’ne
gidiyor ve bazen derslere geç kalıyorduk. Bu sebepten merkez binanın bodrum
katında bir merdivenin altında namazlarımızı bir tahtanın üstünde kılıyorduk.
Arkadaşlarla birlikte ‘Bu kadaı sevilen
ve itibar edilen İbnülemin Mahmud Kemal Bey’e gitsek acaba üniversitenin merkez
binasında bir mescit açtırabilir miyiz
?’ diye düşündük. İki arkadaş
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’e gittik Üstad bizi kabul etti. Kendilerine ‘Efendim, ders aralarında öğle ve ikindi
namazlarına, Beyazıt veya Süleymaniye Camii’ne gittiğimiz için derslere geç
girmek mecbûriyetinde kalıyoruz; acaba merkez binada bize bir odanın mescit
olarak tahsis edilmesine tavassut buyurur musunuz
?’ dedik.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey ‘Evlâdım, bu adamlardan
üniversitede mescit istemek, Athenagoras Patriği’nden câmi istemek gibidir.
İsterseniz şimdi rektörü ve dekanı çağırıp yanınızda azarlayayım. Ama ben bu
beylere desem ki ‘Talebe-i ulûmdan bazıları bana geldiler, dans etmek için bir
oda istiyorlar; buyursun benim odamda yapsın derler
.’ dedi. Bu işle meşgul
olacağını ifâde ettiler ve bize ‘Ben
dindar gençleri severim. Beyazıt Bakırcılardaki konağımızda yapılan pazartesi
toplantılarına sizi bekliyorum
’ dedi. Bu esnada kâtibi, bir beyefendiyi
içeri aldı. Kalın kaşlı bu zat, eski devlet adamlarından biriydi. Ancak ben
adını hatırlayamadım Üstad masasında oturuyordu. Biz de sol tarafındaki iki
sandalyeye ilişmiştik. Odaya giren zat, eliyle Osmanlı usûlü Üstad’ı selamladı.
Üstad’a bir şey sordu. Üstad onu oturtmayıp ayakta bekletti, sualine cevap
verdi ve eliyle yine Osmanlı âdâbına uygun olarak çekilmesi için işâret etti.
Ben hayretten zâtın sorusunu da Üstad’ın cevabını da hatırlıyorum. Bu zat
odadan çıktıktan sonra Üstad ‘Bu adam hep
böyle gelir, halbuki ben ondan hoşlanmam
.’ dedi Biz kim olduğunu sormaya
cesâret edemedik. Sonra Üstad bir konu açarak konuşmaya başladı. Eski büyükler
ziyâretine gelen gençlere hep böyle davranırlardı. Şu anda hatırladığım
kadarıyla İkinci Abdülhamid döneminden söz ediyordu. Üstad konudan konuya
girdi. Doğrusu ben konunun sonunu başını kaybettim. Herhalde şaşkın bir halde
ona bakmış olmalıyım ki bana ‘Delikanlı,
sen galiba konunun başını kaybettin
.’ dedikten sonra sözü bitirdiğine şâhit
oldum. Ben 82 yaşındaki bu insanın hâfızasına hayran kalmıştım. Müsâade
isteyerek Üstad’ın huzurundan ayrıldık.

Gerçekten de
İbnülemin Mahmud Kemal Bey bize bir mescid açtırdı. O zaman İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekânı Prof. Hıfzı Timur ile görüştüğünü ve merkez
binanın bodrum katındaki bir odanın mescid olarak bize tahsis edildiğini
öğrendik. Bu odayı kırmızı renkli halı ile döşedik. Güzel bir âvizeyle ve
kütüphaneyle donattık. Bu mescid 1960 yılına kadar devam etti. 27 Mayıs
darbesinden altı ay önce İstanbul Üniversitesi rektörü Ord. Prof. Sıddık Sâmi
Onar bu mescidi kapattı. Halıyı ve âvizeyi Dârüşşafaka Lisesi’ne gönderdiğini
öğrendik. Mesciddeki kitapların ne olduğunu bilmiyorum.

Öğrencilik
yıllarında bu mescidde namazlarımızı kıldık ve iki arkadaş İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in Bakırcılardaki konağında pazartesi toplantılarına katılmaya
başladık.

Üstad’ın bu
sohbetlerine katılanların hafızalarında mutlaka üstadla ilgili nükteli
hatıralar vardır. Hatırlayabildiklerimden birkaçını anlatmak istiyorum.

Bir gün sohbet
başlamadan önce üstad bir mısrâ okudu:

Kenarın dilberi nâzik de olsa
nâzenin olmuyor

Herkes
kendisinde bir hatâ aramaya başladı. Bulanlar giderdiler. Mısrânın muhatabı
kişide bir düzelme olmadı ki Üstad üç defa tekrar etti. Nihayet ön sırada
oturan bir gence ‘Nerelisin?’ diye
sordu. Genç ‘Urfalıyım efendim.’
dedi. Üstad cevaben ‘Belli belli…
dedi. Sonra öğrendik ki genç kardeşimiz sandalyede iki ayağını, ayak bileğinden
birbiri üzerine atarak oturmuş.

Efendim,
bendeniz Tıp Fakültesi’nin 4. sınıfında talebeydim. Bir gün hocamız; ‘Allah karanlık gecede, kara karıncanın, kara
taş üzerinde yürüdüğünü bilemez
.’ demiş ve bu sözün Fârâbî’ye âit olduğunu
söylemişti. Dershânede İslâmiyet’i öğrenmeye gayret eden birkaç öğrenci idik.
Birbirimize bakıştık. Hoca’ya cevap verecek bilgiye sâhip değildik. Bendeniz
kendi kendime ‘Allah her şeyi bilir ve
her şeyden haberdardır
’ diye bir söz hatırlıyorum. İlk fırsatta iki
arkadaş,  Üstadın adasına gittik.
Hâdiseyi anlattım. ‘Doğru mudur?’
diye sordum. ‘Hiçbir hocanın, talebe-i ulûmun itikadını zayıflatmaya hakkı
yoktur. Ben hocanızla konuşur, yanlış yaptığını kendisine söylerim’ dedi ve
eliyle odasından çıkmamızı işâret etti. 

Başka bir
hatıra daha var: Efendim 1950’li yıllarda İslâm dîninde reform isteyen
profesörler vardı. Bunlardan biri, Cağaloğlu’nda bulunan Millî Türk Talebe
Birliği’ndeki bir konferansında “İslâm’da
namaz diye bir şey olmadığını, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen ‘salât’ kelimesinin
‘duâ’ mânâsına geldiğini
” söyledi. Îtiraz edince karışıklık çıktı. Dayak
yemekten, tanımadığım birkaç kişinin beni destekler mâhiyette konuşmasıyla
kurtuldum. Bu olayı da Üstada anlatıp, konağındaki toplantılara katılan o
hocamızı hizaya getirmesini sağlamaya karar verdim. Fakat uygun bir fırsat
çıkmadı. Bir müddet sonra da Üstâdımız hastahâneye yattı. Birkaç gün sonra
Cumhuriyet Gazetesi’nde vefat haberini okudum.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in cenâzesi İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki merkez
binasına getirildi. Burada bir tören yapıldı. Cenaze namazı Bâyezit Camii’nde
kılındı. Tabutu cenaze arabasına konulmadı. Tekbir ve tehlillerle Beyazıt’tan
Lâleli istikametine doğru eller üstünde taşındı. Aksaray Vâlide Camii önüne
gelince emniyet görevlileri mâni oldular. Cenaze arabaya konularak mezarlığa
götürüldü. Zannediyorum ki İbnülemin Mahmud Kemal Bey Cumhûriyet döneminde ilk
defa tekbir ve tehlillerle uğurlanan kimsedir. Üstad, Merkez Efendi
Mezarlığı’nda yatmaktadır.

îbnülemin
Mahmud Kemal Bey vefatından birkaç gün önce hastahanede tuttuğu günlükte
şunları yazmıştır:

‘21 Mayıs
Salı. Hava sabahleyin açıktı. Sonra kapandı. 6’dan sonra Tahsin geldi. İğne
yaptı. (Tahsin Prof. Kâzım İsmail Gürkan’ın kliniğinde çalışan hasta bakıcıdır)
Çay içtim, yağlı simit yedim Kâzım İsmail, Ali Eşref, kudemâdan (eskilerden)
Operatör Alı Rızâ (Gureba Hastahanesi emekli operatörü Dr. Ali Rıza Altoğan) ve
birçok asistan geldi. Her türlü mukaddemat (ameliyattan önce yapılması gereken
işler) hazır. Yarın da kan alınacağından Perşembe (23 Mayıs 1957) ameliye
(ameliyat) muhtemeldir. Ali Eşrel’in kulağına, ‘Beni çoluk çocuğun eline
bırakmayınız.’ (Ameliyatımı sizler yapınız.) dedim. O (Ali Eşref) ve Kâzım ‘Öyle şey mi olur?’ dediler.

Gerçekten de
Üstad’ın ameliyatını Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan ile Dr. Ali Eşref Gürsel
yapmışlardı. Lâkin İbnülemin Mahmud Kemal Bey ameliyattan sonra vefat etmişti.
Taha Toros Bey’in şu notu çok anlamlıdır:

Ecel geldikte fâide vermez

Tedâvi eylese hatta Azrail

Prof. Dr. Asaf Ataseven: (1932-2008)
Gaziantep’te dünyaya geldi. Genel Cerrahî uzmanıdır. Gurebâ Hastahânesi’nin vakıf
üniversitesi hâline getirilebilmesi için yıllar boyunca mücâdele etti ve
başardı. Aydınlar Ocağının kurucuları arasında yer aldı. ‘Din ve Tıp Açısından Domuz Eti’ ve ‘Târih Boyunca Sünnet’ isimli eserleri vardır.

 

Hayatından Ber Kesit…

Kanun
sanatkârı ve bestekâr Ekrem Karadeniz anlatıyor:

Her Pazartesi
günü, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in Konağında, Cumartesi geceleri de bizim evde
mûsikî sohbetleri yapılırdı. Dolayısıyla arada sırada bize de gelirdi. Bu arada
şunu da söyleyeyim: Merhum, gittiği yere kahvesini de kendisi götürürdü. Az
kavrulmuş, yeşilimtrak bir kahveyi cebinden çıkarır, ‘Benim kahvemi bundan yapın.’ derdi. Kimsenin evinde yemek yemezdi.

Çarşamba
günleri de ders verdiğim öğrencilerimle konağa gider, fasıl geçerdik. Bir
defasında bir muziplik düşündük. Kız öğrencilerimden biri kulağıma eğilecek,
birşeyler söyler gibi yapacak fakat bir şey söylemeyecekti. Fasıl başlamadan
önce plânı tatbik ettik. Hemen sordu:

-Ne dedi?                                                                                                                                       
                     -Önemli bir
şey değil efendim. Israrla ve belki on defa daha sordu.

Böyle olmasını istiyordum.
Sonunda mecbur kalmışım gibi açıkladım: ‘Efendi
Hazretleri yakışıklı, boyu-posu yerinde. Malî durumu da iyi. Acaba şimdiye
kadar niçin evlenmemiş
?’ Dedi. 

Mahmud Kemal Bey, ‘Peki, söyleyeyim.’ deyip açıkladı: ‘Ben hayatım boyunca 21 defa nişanlandım; ama
hiç birisiyle evlenmek nasip olmadı
.’ Kızların ısrarı üzerine 21 ismi tek
tek söyledi ve sonuncusunun Sadrıâzam Said Paşa’nın kızıydı. Sabiha Hanım’la da
evlilik gerçekleşmeyince bu işten tamâmen vazgeçtim.

Merak edenlere özel hayatı
hakkında bilgi vermekten çekinmezdi.

 

 

 

 

 

 

Çektiğimiz Sıkıntının Farkındalarmış

Muktedirler,
vatandaşın çektiği sıkıntıları önce görmezden geldiler, yok saydılar. Sonra “bütün
dünyada pahalılık var, biz yine en iyisiyiz”
yalanına başvurdular.

Gördüler
ki bu tavır işe yaramak şöyle dursun halkın iktidara öfkesini artırıyor, yeni bir
karar aldılar. Çıkan her yetkili “vatandaşın sıkıntısının farkındayız”
diyerek söze başlar oldu.

Bu sözü
her duyduğumda, Koca Ragıp Paşa’nın bir beytinde yer alan “Şecaat arz
ederken merd-i kıptî sirkatin söyler”
veciz sözü aklıma geliyor. (Kıpti
Çingene, sirkat hırsızlık ve şecaat ise yiğitlik, mertlik
anlamına gelir.)

“Kıpti mertliğini anlatırken hırsızlığını söyler” şeklinde çevrilebilir. “Kendini övmeye
çalışırken suçlarını ortaya dökenler”
için kullanılır.

“Vatandaşın sıkıntısının farkındayız” sözü, 20 yıllık iktidarın sonunda, İktidar temsilcilerinin artık
halkımızla aynı sıkıntıları paylaşmadığının, yaşanan bunca sıkıntıların acısını
hissetmediklerini, milletimiz ile duygudaşlığının kalmadığının itirafıdır.
Anketlerde oylarının eriyip gitmekte olduğunu görmeseler bu sıkıntıların
farkına bile varmayacaklarının beyanıdır.

Eskiden
halkın içinde yaşayan onlarla hayatı paylaşan iktidar mensupları artık sarayda,
sırça köşklerde, bambaşka bir alemde yaşamaktalar. Sıradan insanların geçim
sıkıntısından uzak, bol gelirli işlerin içindeler. Kendilerini seçkin ve üstün
görüyorlar.

****

AK Parti MKYK Üyesi Mücahit Birinci 330 pound (6.250 TL) değerindeki
Louis Vuitton marka atkısını

eleştirenlere cevabında ne demişti? “Mütedeyyinler, maneviyata sahip
insanlar da dünyanın meşru nimetlerinden yararlanabilir.”

Günümüzün
muktedirleri, “kendilerini kapıcı gibi gören, azgın azınlık” olarak
nitelendirdikleri karşıtlarını şimdiye kadar lüks ve israfçı hayat tarzları
sebebiyle şiddetle eleştiriyordu. Mücahit Birinci’nin cevabından da anlıyoruz
ki, eleştirilerinin sebebi İslam’ın ölçüleri değil kıskançlıkları imiş.

AKP
Genel Başkan Yardımcılarının “Biz vatandaşlarımız arasında dolaşan tebdil-i
kıyafet ekiplerimizle
bilgiler topluyor, raporluyor ve Genel Başkanımıza
arz ediyoruz” açıklaması da halktan kopukluğun itirafı.

AKP
yönetiminin tebdil-i kıyafet ekiplerle bilgi toplaması bence doğru bir
karar. Şimdi 50 bin Euro fiyatlı Hermes çantalar, 330 pound değerindeki
Louis Vuitton marka atkılarla halkın içine karışsalar
yakışır mı?

Bu seçkin ve Allah’ın “yürü ya kulum” dediği şanslı zevat halkın arasına
nasıl karışsın?

Bir
lira ucuza olsun diye Halk Ekmek önünde soğuk havada yüzlerce metre kuyruk
oluşturan, pazar bitiminde atık sebze ve meyve toplayan, “son dönemde bir öğün
yemeği eksilttim” diyen halkımızdan bilgi almak için ayaklarına mı gitsin?

Diyelim
ki geldiler, halkımız bunlara sıkıntılarını anlatır mı?

****************************

Kılıçdaroğlu’nun Elektrik Direnişi

CHP
Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu fahiş elektrik zamlarına karşı bir
farkındalık oluşturmaya çalıştı. Zamlara dikkat çekmek için elektrik faturasını
ödemedi. Evinin elektriği kesildi.

2021 yılı içinde 3,5 milyon abonenin elektriği kesilmiş. Bunlar elektriksiz geçen bir süre sonunda
borç harç bir şekilde açtırmışlar. Ancak halen şu mübarek Ramazan ayında 278
bin hanede faturalar ödenemediği için elektrikler kesik.

Kemal
Kılıçdaroğlu elektrik faturasını elbette ödeyebilecek durumda. Ancak elektriği
kesilenlerin sıkıntılarına dikkat çekmek için bir hafta boyunca faturayı
ödemeyecek ve karanlıkta kalan vatandaşlarımızın duygularını paylaşacak.

Fakat
halkımızın bir bölümü kendisini kendilerinden daha üstün birilerinin
yönetmesini istiyor. Sarayının ışıkları göz kamaştıracak kadar ışıl ışıl
yanan; 13 uçağı, yüzlerce makam aracı ile kudretini hissettiren, eşi 50 bin Euroluk
çanta kullanan
seçkinlere tabi olmak istiyor. Bu muktedirlerin halkın
derdini öğrenmek için ara sıra tebdili kıyafet adamlar görevlendirmesinden
mutlu
oluyor.

Bunlar,
evindeki elektrik ve gaz faturasını ödemekte zorlansalar da Kılıçdaroğlu’nun
bu direniş eylemini “salakça” buluyorlar.

Çünkü bunların
ecdadı da bir gün padişah efendilerinin ihsan-ı şahanesinden pay kapmak ümidi
veya zat-ı şahanelerinin gazabından korkmaları sebebiyle her dem kulluklarını
ve sadakatlerini vurgulardı.

Cumhuriyetimizin
“kulluktan vatandaşlığa terfi ettiremediği” bu kişilerin varlığı içimi
acıtıyor.

****************************

Garo Paylan’ın Ermeni Soykırımı Teklifi

HDP’li Milletvekili
Garo Paylan TBMM Başkanlığı’na” Ermeni Soykırımı’nın tanınması için kanun
teklifi” verdi. Meclis Başkanı Mustafa Şentop haklı olarak, “Bunun
bir provokasyon olduğunu” ifade ederek teklifi reddetti.

24
Nisan Ermenilerin “soykırım” iddialarının yıldönümü. Bu iftirayı birer Türk
olarak kabul etmemiz mümkün değil. Zira “Ermeni iddialarının aksine aslında
Türkler büyük bir katliama uğradı.”

HDP’li Garo
Paylan, “7 yıldır aynı teklifi veriyorum. Sadece yılı
güncelliyorum. 7 yıldır böyle linçe maruz kalmadım. Bu meseleler
konuşulabiliyordu. Her yıl Cumhurbaşkanı’nın taziye dilediği bir konuyla
ilgili
benim tanımlamam bu şekilde oluyor. Ben değişmedim, demek ki
Türkiye değişti”
dedi.

Gerçekten
HDP’nin bu konudaki teşebbüsü ilk değil. HDP Genel Başkanlığı yaptığı dönemde
Selahattin Demirtaş da “1915 Ermeni olayları için komisyon kurulsun” diye TBMM
Başkanlığına araştırma önergesi vermişti.

“Bu tekliflerin
verilmesinin arkasında kimler ve hangi sebepler olabilir” sorusunun cevabı
önemli. Fakat bu durumda yani 7 yıldır teklif verdiği halde neden bu yıl çok
tepki gösterildiğini
de düşünmek gerekiyor.

İYİ
Parti lideri Meral Akşener’in deyimiyle HDP’nin “milletimizin başını yere
eğdirmeye kalkan hadsizliğine”
karşı MHP neden derhal tepki göstermedi?

İktidarın
müthiş propaganda mekanizması neden 6 yıl sustu da bu sene harekete geçti?

Seçim
yaklaşıyor. İktidarın seçim propagandasının temelinde Millet İttifakını HDP
ile işbirliği içinde göstermek
var. HDP, sol ve sosyalist partilerle,
ayrı bir ittifak oluşturacağını açıkladığı halde, 6 liderin
toplantılarında HDP de varmış gibi gösterme gayretkeşliği
bundan.

Buradan
Millet İttifakına darbe vurmak fikrine sunduğu katkı için, iktidar
kanadının Garo Paylan’a müteşekkir olduğunu sanıyorum.

Ahlâk Yasası ve Kamu Vicdanı

0

Ahlâkın yasası olur mu? Anayasa
aslında bir anlamda ahlâk kurallarını düzenleyen toplumsal sözleşme değil mi? Bu
yasalarla toplumsal ahlak, iş ve ticari ahlak oluştu mu? Yasadaki açıklardan
sıyrılıp çıkanlar ne olacak? Ya siyasi ahlak ne durumda? Bunlara cevap vermek
oldukça zor. Tamamı bir çıkmazda.

 

Bizim toplumda ahlak kavramı daha çok yaşam tercihine kilitlenmiş. Bir kesim farklı
giyim tarzını dini açıdan ahlâksızlık
ölçüsü olarak görmektedir. Bu durumda ticari ahlaksızlığı ne yapacağız? Ya
tefeciliği, fahiş fiyatla tekelciliği, vergi kaçırmacılığı? Ahlak kriterinin
neresinde bunlar var? Ya da önce arazi kapatıp, sonra imar geçirip bire/yüz
yirmi kazananlar hangi ahlak kitabına uyar?.  Düzeni kurduktan sonra bir de soranlara, Allah
verdikçe veriyor pişkinliği ve aymazlığı yok mu? 

 

Ahlak bir yaşam biçimidir, bir
değerler bütünüdür. Felsefi derinliği var. İlkeleriyle bilinir. Nitekim
Aristoteles, adalet kavramını da
ahlak ilkelerinden biri olarak görmüştür. Aynı zamanda o, ahlak için devletin
olmasını ileri sürerken hocası Sokrat, adalet için devletin olmasını savunur. Zaten
ahlak kökeninde adalet yoksa artık neyi konuşabiliriz ki. Eski bir tarihi
anekdot var; Napolyon yenilginin nedenlerini öğrenmek için kurmaylarını toplar.
Çeşitli nedenler ileri sürerler. Bir komutan, “Efendim yenilginin dokuz nedeni
var” der. Ve sayar, “birincisi barut bitti!”. Napolyon müdahale ederek “tamam,
ötekileri saymana hiç gerek yok” der.  

 

Ahlak,
insani değerler temelinde, iyi ve kötüyü ayırt eden, genel kabul gören sorumlukla
toplumsal bilincin oluşmasını hedefleyen bir sosyal değerdir. Her ne kadar
toplum gelenek ve kültürel değerlere göre anlam yüklense de evrensel bir kavramdır.
İlkeleri dünyanın her yerinde bilinir. Bu kavram sadece kamu yönetim ve
görevlilerine indirgenemez. İnsanın olduğu her yerde ahlak var olmalıdır.
Diyelim ki kamu ahlakı tartışılır ve zedelenmiş durumda. Toplumsal ahlak onu
tolere ediyorsa ve takip edip denetlemiyorsa orada kronikleşen bir tıkanma var
demektir. Eğer bir kamu yolsuzluğu ekonomik
ihya
gibi görülüyorsa ve bu toplum onu sindiriyorsa aynı yerde
dönüp-duruyoruz demektir. Ayrıca yasal boşluklardan yararlanıp ispatı mümkün
olamayan durumlarda, toplumsal kanaat oluşmamışsa, kamu vicdanında aklanmamışsa
orada bir handikap vardır.  

 

Sistem
ahlâkı

Bilindiği üzere ahlak insanın içine
monte edilmiş olarak duran sabit bir kavram değil. Eylem ile değerlendirilir.
Bir etkinlik olmalı ki ahlaki değer taşıyıp taşımadığı anlaşılabilsin. Batı
dünyasında ve gelişmiş toplumlarda gerek kamu ahlakı ve gerekse onunla entegreolan
bireysel ahlâk uyum içindedir. Doğal
bir iç denetim oluşur. Bu uyum ile kurulan bir elektronik denetimli sistem ağı vardır.
Bununla birlikte sosyal sorumluluk taşıyan toplum kendisini bu sistem ahlakının kapsamında görür. Mesela, kaldırıma araç park
edilmez. Oysaki beş santim yüksekliği var, engel değil. Ancak toplumsal ahlak
gereği göremezsiniz. Denetlenen bu sistemde ikili ilişkilerle sistemi atlamak adeta imkânsız. Buna teşebbüs
edilemez. Bireysel ilişkiler zaten devre dışıdır. İnisiyatif yoktur. Referans
yoktur. Zaten kurumlar için iş ve işleyiş söz konusudur. Kimin “ahlaklı insan” olup
olmadığı değil, bireysel haklar ve
yükümlülük
önemlidir. Bu anlamda bir kamu kurumunda tanıdık aramaya gerek duyulmaz. Zaten iş tanımı belirlenmiştir.
Kurulan sistemde imtiyazlı olmak tanımlanmamıştır.
İltimas söz konusu olamaz. Kategorik
tanımlamalar olsa bile bu durum kamuoyunca bilinir.

 

Sonuçta yüzümüzü batıya dönmüş olsak
bile, Doğu-Ortadoğu toplum gelenekleri taşımaktayız. Geçiş sürecindeyiz. Modern
toplum kriterlerine erişmek için temel yapıdaki sorunların çözülmesi gerekir. Ahlakın
bir anlamda sosyal adalet olması gibi evrensel
nitelikleriyle birlikte “yükselen değer”
olması, bireysel vicdana bırakmamalı. Sistem
ahlakı
tesis edilerek bireylerin kamu ahlakına uyumu sağlamalı. Bu nedenle
siyasi ahlak yasası çıkarmadan önce, toplumun ahlak kavramına değer yüklenmesi gerekir. Bir toplum için sosyal ahlak bir sorun değilse, siyasal ahlak neden sorun olsun ki?. O zaman, “Gelen ağam, giden
paşam!.”.  Selam ve sağlıkla.  

Tatlı Dil ve Güler Yüzün Önemi

“Binlerce kilit
olsa, her kilit gök genişliğinde olsa, anahtar dişi gibi olan, iki üç tatlı
söz, onların hepsini açar.”
  Mevlâna

 

İnsanlar
arası iletişimde önemli olan faktörlerden biri de dildir. Kabalığın ve nezaketsizliğin
“samimiyet-dürüstlük” olarak algılandığı bir çağa doğru koşarak giderken,
birlikte yaşamak için önemli bazı değerlere vurgu yapmamız gerekir. Tatlı dil,
bunlardan biridir. Kişilerin ne kadar akıllı, ne kadar düşünceli oldukları,
söyledikleri sözlerle ölçülür.

 Tatlı dil, insanın kullandığı “iyi güzel ve
hoş” söylemlerdir. Tatlı dil zor kullanarak yapamayacağımız şeyleri güzel
sözlerle kolayca çözmemizi sağlar. “Tatlı dil yılanı deliğinden
çıkarır.” Atasözünü bilmeyenimiz yoktur. “ Yani acı ve kırıcı söz, dostu
düşman yapar; tatlı söz, düşmanı bile dost yapmaya sebep olur” demektir.

İnsanlar
konuşarak anlaşırlar, fakat bu yeterli değildir. Dil hem savaş çıkarır, hem de
barışı sağlar. Dilimizle; kırıcı, kızdırıcı, üzücü, ayrıştırıcı olmamalıyız.
Dinleyenlere hoş gelen, motive eden, moral veren bir üslup kullanmak iletişimi
her zaman kolaylaştırır. İnsanların sorunlarını, dertlerini, küslüklerini ancak
yapıcı, tatlı dil ile çözebiliriz. O yüzden herkese karşı mütevazı, güler
yüzlü, değer veren, tatlı bir üslup sergilemeliyiz.

Aklın
süsü dil, dilin süsü sözdür. 11. yüzyılda yazılan ilk Türkçe Siyasetname olan
Kutadgu Bilig’de devleti yöneten beylere şu tavsiye edilir:

“Esenlik
dilersen, eğer kendine,

Kötü
söz söyleme, yön ver diline”

Sözcükler,
zihnin ve kalbin kapılarıdır, son çıkış noktalarıdır. İnsan zihninde ve
kalbinde olanı dışa yansıtır, kapının dışına çıkarır. Yani insanın içinde ne
varsa sözcükleri onu ele verir. Tatlı dil, birleştiricidir. Sivri dilli
kişilerin, bulunduğu ortamlarda soğuk rüzgârlar eser, bu üslup insanları
ayrıştırır, kırar, kızdırır, üzer, küstürür.

Tatlı
dilli olmak, yalan söylemek demek değildir. Alttan almak, pasif hoşgörü
göstermek de değildir. Tatlı dilli olmak, “sanal bir görüntü” de değildir.
Tatlı dil, karşıdaki kişinin kendisini daha iyi hissetmesine, samimi olmasına,
güven duymasına moral bulmasına bir teşviktir.

İnsanoğlu
yakınlarından, çevresinden ve arkadaşlarından her zaman güzel sözler duymak
ister. O yüzdendir ki güzel sözle hitap etmek, güzel cümleler kurmak,
çevremizdeki tüm insanlara sevgi dili ile yaklaşmamız gerekmektedir.

Kendimizin
ve başkalarının hayatına anlam katmak ve sevdiklerimiz tarafından sevilmek
istiyorsak, her zaman kırıcı olmayan güzel, tatlı sözlerle konuşmalıyız. İnsanlarla
güzel söz söyleyerek konuşmak ilişkilerin düzelmesine, sevgi ve saygının
oluşmasını sağlar.

Konuyla
ilgili bazı atasözleri: Tatlı ye, tatlı söyle. Dilin cismi küçük, cürmü
büyüktür. Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim. Bana
benden her ne olursa, başım rahat bulur dilim susarsa. Baş dille tartılır. Tatlı
söz söyleyen, kötü söz işitmez. Tatlı dilli dost, her derdin devasıdır. Diline
sahip çıkmayan başına bela alır. Kullanıldıkça keskinleşen ve güçlenen tek şey
dildir. Tatlı sözler, şiddetli bir öfkeye karşı en tesirli ilaçtır.  İnsanın eti yenmez, derisi giyilmez; tatlı
dilinden başka nesi var. Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola
ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz. Dil hayatın anahtarıdır. Bıçak yarası
geçer, dil yarası geçmez. Bülbülün çektiği dili belâsıdır.

Tebessüm,
bedavadır, alanı mutlu eder, vereni üzmez. Huzurun anahtarı tebessümdür.

Tebessüm ateşinde
erimeyen maden bulunmaz. Başarının sırrı, güler yüz ve tatlı dildir. Bir
kimsenin iyi insan olduğu; tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği,
münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile
anlaşılır.

İnsanlara
yapılacak en faydalı ihsan, en kıymetli hediye, tatlı dil ve güler yüzdür.
Kimse ile münakaşa etmemelidir. Münakaşa, dostluğu azaltır, düşmanlığı
arttırır. Kimseye kızmamalıdır. Kızmak, sinir ve kalp hastalığı yapar.  

İyi
ve başarılı insanlar tatlı dilli ve güler yüzlüdürler. Dostları, sevenleri
değer verenleri çoktur. Öfkelenmemeli, hiç sertlik göstermemelidir. Geçimsizlikler,
kavgalar ve  bütün sıkıntılar sertlikten
ve kırmaktan kaynaklanmaktadır. Kin ateşini körükleyen münakaşadır. Münakaşa,
karşıdaki insanı cahil yerine koymak, “sen bilmezsin, ben bilirim” demektir.
Cahillikle suçlanan herkes az veya çok kızar.
Münakaşa, dostların azalmasına,
hasımların çoğalmasına sebep olur.

Tatlı
dil, ağzımızdan çıkanlarla kirlenmemektir. Tatlı dil, sözcüklerle ahenk
oluşturmaktır. Gürültü yerine armonik ses oluşturmaktır. Tatlı dil, şiirseldir.
Tatlı dil, yumuşaktır. Tatlı dilin öyle özelliği vardır ki, yeri gelince
dostlukları bitirir, yeri gelince nice düşmanlıkları izale edip, gönülleri
fetheder.

İkili
ilişkilerde, ailemizde ve toplumda huzur arıyorsak, yaşadığımız hayatı güzel
kılacak tatlı dili ve güler yüzü asla ihmal etmemeliyiz. Güzeli güzel yapan
güzel söz ve tatlı dildir.

Sevgiyle
kalın.