19.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 324

Ucuzladık: Dolar Çıkmıyor, TL Düşüyor

Yabancılara göre ucuzladık. Hem de çok ucuzladık.
Fabrikalarımız ucuzladı, şirketlerimiz ucuzladı; en kötüsü insanımız ucuzladı.
Sık sık Bulgaristan’dan Edirne’ye alışverişe gelenler haber oluyordu. Sonra
yalnız Bulgaristan’dan değil, bütün Balkan ülkelerinden müşteri turistleri
görmeye, okumaya başladık.

 

Hep doların yükseliş grafikleriyle uğraşıyoruz. 1 dolar kaç
TL diye bakıyoruz. Halbuki 1 TL kaç dolar diye bakmalıyız. İnsanların olup
biteni daha iyi anlaması için TL’nin düşüş grafiğini çizmek daha iyi. Çünkü
TL’nin düşüşü, bizim ne kadar ucuzladığımızı gösterir.

 

 

Niyetim ay ay rakamları bulup, bir Excel tablosuna girip
sonra da grafiğini çizmekti ki baktım, Google Hazretleri bunu zaten yaparmış.
Grafik, 2006 Mayıs’ından bugüne, 1 TL’nin kaç dolar ettiğini gösteriyor. Solda
gördüğünüz tepeler 1 TL’nin neredeyse 1 dolar ettiği 2007-2008 yılları. Bugün 1
TL doların onda biri de değil. Bu yazıyı yazdığım gün, 7 sentin altında.
2008’den 2022’ye değerinin onda birine değil, on ikide birine kadar düşmüş.

 

Batan geminin malları

İşte, aşağı yukarı bu kadar ucuzladık. İsterseniz ucuzladık
yerine fakirleştik de diyebilirsiniz. Şimdi birisi itiraz edecektir: TL’nin
ucuzlaması, bizim ucuzladığımız, fakirleştiğimiz anlamına mı gelir? Bir gün
içinde gelmez. Bir hafta içinde de gelmez. Fakat bir ay, iki ay, altı ay sonra
insanlar fakirleştiklerini hissetmeye başlar.

 

Biri daha diyecektir ki, satın alma gücü paritesi diye bir
şey vardır; daha şık söyleyişle PPP diye bir şey. TL burun üstü çakılırken PPP
bizi kurtarır. O PPP de ilk ay çok olumlu görülebilir. Fakat eninde sonunda
bütün fiyatlar birleşik kaplar gibi dolar cinsinden, euro veya sterlin
cinsinden aynı seviyeye gelince PPP’den de fazla bir hayır olmadığını anlarız.

 

Bu neye benziyor biliyor musunuz? Etrafımız denizlerle
çevrili ve biz batmaya başlıyoruz. Bize diyorlar ki dışardaki denizler ne kadar
yukarımızda kalırsa kalsın, hatta isterse boyumuzu aşsın, biz hâlâ aynı ülkede
ve birbirimize göre hâlâ aynı seviyede değil miyiz? Keyfine bak…

 

Yavaş pişen kurbağa

Ülkemizi sıkı sıkı izole edebilirsek, dört yanımıza su
geçirmez duvarlar örüp dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymazsak doğrudur. Fakat
böyle olmaktan çok uzağız; gittikçe kendi kendimize yetme oranımız da azaldı.
Her şeyde maliyete etki eden enerji ithal. İhraç ettiklerimizin ham maddesi de
yarı işlenmiş maddesi de ithal.

 

Tıpkı ihlal ettiğimiz sağlık öğütlerinin bizi yavaş yavaş
öldürmesi gibi, mesela sigara gibi, mesela şişmanlamak gibi, kötü ekonomi
yönetiminin öldürücü etkisi de gecikerek geliyor. Öyle ya, bir sigara
içtiğimizde göğsümüzde ağrı başlasa, öksürüp kan tükürsek, sigarayı hemen
bırakırdık, değil mi? Eh, “Merkez Bankası Başkanı laf dinlemiyordu, aldım.”
veya “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur.” gibi lafların sarf edildiklerinin ertesi
günü aç kalsaydık belki bu yanlışlar hemen düzeltilirdi. Fakat tıpkı obezite
gibi, tıpkı kanser gibi, hemen öldürmüyor, ağır ağır öldürüyorlar… Şu yavaş
pişen kurbağa artık klişe oldu ama bu hâlimize cuk oturuyor.

 

Ekmek dolarlaymış, domates de…

Ülke batınca sular yavaş yavaş içeri doluyor ve suyun
kaldırma etkisiyle her şey, yani her şeyin fiyatı yükselmeye başlıyor. Bir tek
bizim boyumuz uzamıyor, bir tek biz suyun altında kalıp boğuluyoruz. Belki
içimizdeki birkaç iyi yüzücü, birkaç yat, kotra sahibi oligark hariç. Onlar da
fiyatlarla birlikte yükseliyor ve sıkıntı çekmiyor. Farkındaysanız yine yanlış
konuştum. Hani dolar yükseliyor diyoruz ya… Dolar yükselmiyor, TL alçalıyor. Ve
her şey pahalılaşmıyor, biz fakirleşiyoruz. Biz ucuzluyoruz.

 

Hani bir aralık “Bize ne? Ekmek dolarla mı?” gibisinden
laflar söylenmişti. Geçen aylar ve yıllar içinde gördük ki ekmek de, domates
de, ev ve otomobil de dolarlaymış. Dolarla olmayan tek şey ücretlilerin
maaşları ve üreticinin kazancıymış. Ve biz ucuzlamışız. Yabancılara göre
Türkiye ucuzlamış. Fabrikalarımız, işletmelerimiz, şirketlerimiz ucuzlamış ve
en kötüsü insanımız ucuzlamış.

 

İnsanımız ucuzlayınca ne olur? Ne olur dersiniz?

Alıntı: https://millidusunce.com/ucuzladik-dolar-cikmiyor-tl-dusuyor/

Şahsiyetin Sosyolojisi ve Besim Dellaloğlu

Besim
Dellaloğlu
’ndan
Kenan Göçer (akademisyen
kimliklerine ket vursalar da biri profesör, biri doçent) vasıtasıyla haberdar
olduk hatta Kocaeli’nde mukim
olduğunu öğrendik. Çok kitabı vardı ama biz daha çok Gazete Duvar’daki
yazılarıyla yetindik. 2002’den beri faaliyette olan Selçuklu Düşünce Kulübü’müze konuk edelim diye düşündük ama
gerçekleştiremedik. Ki zaten bu sıralar Selçuklu DK da konuk eksenli değil
kitap analizi temalı gidiyor. Üç maç (Zeynep
Sayın
& Ölüm Terbiyesi, Kojin
Karatani
& Dünya Tarihinin Yapısı, Johan Huizinga & Homo Ludens) geride kaldı, önümüzdeki
maçlara bakıyoruz ve ilki de 19 Mayıs Perşembe akşamı David Graeber’in “Borç” kitabı üzerine müsabaka-yı efkâr..

 

            Twitter
mecrasını bile fikrî terakkiye ve zihniyet inşasına âlet eden Kenan Hoca’nın ŞAHSİYETSİZ ŞAİR OLUNMAZ vurgulu paylaşımıyla Besim Dellaoğlu’nun perspektif.online
sayfasında yayınlanan ŞAHSİYETİN SOSYOLOJİSİ yazısıyla güne uyandık. Uyanmak
derken bütün duyularımızın ve zihinsel uyarıcılarımızın harekete geçmesini
kastediyorum. (Fikir) Arzu edene “Ahlakın Sosyolojisi” ve “Haysiyetin
Sosyolojisi
” gibi daha pek çok sarsıcı yazı var. Fakat ben yine de Bir
makaleye sığdırılmış bir kitap; öylesine derin ve düşündürücü’

takdimiyle “Şahsiyetin Sosyolojisi” yazısından piyasaya pâre pâre
pasajlar pay edeyim:

 

* Çok
güçlü kimlikler insanı şahsiyetsizleştirir. Şahsiyet biraz da kimliğe rağmen
gelişir. Cemaat daha çok kimlik, cemiyet daha çok şahsiyettir.

 

* En şahsiyetli dindar Allah ile tek
başına yüzleşebilendir. Dindarın bu yüzleşmesine vicdan diyoruz. İnanmayan bir
insan için bu elbette ilkeler olabilir. En şahsiyetli Galatasaraylı kendi
takımının oyuncusunun yaptığı penaltıda hakemin kararının saygıyla
karşılayabilendir.

 

* Cemiyet
şahsiyetli bir cemaattir. Cemaat yeterince şahsiyet üretmeyen bir cemiyettir.

 

* Kitle toplumu denen şey, bir anlamda
cemiyettin cemaatleşmesidir. Kitle toplumu örgütlü şahsiyetsizliktir çünkü özne
kitle içinde kaybolur. Kitle, toplumun insanın kurdu olduğu bir insanlık
halidir.

 

* Güçlü
bir sadakat vurgusunun şahsiyetsizlik üretmesi kaçınılmazdır. Sadakat ile
şahsiyet genellikle birbirleriyle ters orantılıdır. Biri artarsa diğeri azalır.

 

* Kim-liğin, yani kim olma sorusunun
hayata bu kadar hâkim olduğu bir yerde şahsiyet yeşermez. Şahsiyet inşa
edemeyen kimliğe sarılır. İşçi ve işveren sendikalarının, örgütlerinin teolojik
tercihlere göre yapılanması da bunun bir uzantısıdır.

 

* Platon’un
o meşhur yapıtın adı Türkçede genelde söylendiği gibi Devlet değil
Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet ise kamudan gelir. Cumhuriyet şahsiyettir çünkü
bütün kimlikleri eşitleyerek nötralize eder ve kişiliğin, yani şahsiyetin öne
çıkmasına vesile olur.

 

* Cumhuriyet aynı zamanda liyakattir.
Liyakatin güçlü olduğu yerde kimlikler baskın olamazlar. Liyakat şahsiyet
üretir. Oturduğu koltuğa liyakatle gelen birinin, onu atayana karşı
gerektiğinde dik durabilme imkânı şahsiyettir.

 

* Dava
kavramı şahsiyetten çok şahsiyetsizliği çağrıştırır. Hayattaki bütün
hükümlerini belli bir davanın ufkuyla sınırlı olan biri asla yeterince
şahsiyetli biri olamaz.

 

* Risk, kriz, zor hem şahsiyet üretir
hem de şahsiyetsizlik. Zor zamanlarda bükülmeyenler şahsiyetlidir. Zor
zamanlarda yamulanlar ise şahsiyetsiz.

 

* Komünizmin
kanunen yasak olduğu bir yerde komünizme sövmek şahsiyetsizliktir. Tıpkı
başörtüsünün yasak olduğu ortamda İslam’ın başörtüsünü zorunlu kılmadığı
propagandası yapmak gibi.

 

* Konformizm jenerik şahsiyetsizliktir.
Türkiye’de muhafazakârlık sanılanın önemli bir kısmı aslında konformizmdir.
Kendi ürettiği değerleri olan elbette onu muhafaza etmeye çalışır. Ancak tek
yapabildiği egemen değerlere teslim olmak olan muhafazakâr değil,
konformisttir.

 

* İnsan
kalitesiyle rejim kalitesi birbirlerinden asla bağımsız değildir. Kaliteli
rejimler kaliteli insan üretir. Kaliteli insanlar, kaliteli rejimler inşa eder.

 

* Üretmeyen toplumlar şahsiyetsizleşir,
haysiyetsizleşir, ahlaksızlaşır. Geçimi için bir kimliğe muhtaç olmak zorunda
olmak insanı şahsiyetsizleştirir. Doğuştan edinilmiş kimlikler bu yüzden
şahsiyet değildir.

 

*
Üretim, paylaşım, eşitlik, hukuk, demokrasi şahsiyet ister ve şahsiyet üretir.

Asgari demokrasi ise asgari gelir
eşitliği olmadan olmaz. Çünkü şahsiyet asgari haysiyet olmadan olmaz.

 

* Şahsiyet farklılıktır. Kimlik değil,
kişiliktir. Hiç kimseye benzememektir.

 

* ‘Şahsiyet’ten
ahlakı ve haysiyeti çıkardığımızda geriye kalan palyaçoluktur.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 26

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

 

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal

MEHMET KÂMİL BERSE

 ‘Öyle
bir âşık gerek ki bana, bir kımıldadı mı, bir kalktı mı, her yandan ateşlerle
dopdolu kıyâmetler koparmalı.

Bir gönül istiyoruz ki cehennem gibi olmalı,
cehennemi bile yakıp yandırmalı; denizin dalgasından kaçmamalı; yakmalı,
yandırmalı yüzlerce denizi.

Gökleri bir mendil gibi dürmeli avucunda; zevalsiz
ışığı bir kandil gibi asmalı gök kubbeye
…’

Derken Hazreti
Mevlânâ, inanan inandığını ölümüne savunan hakkı tutup kaldıran bir insan-ı
kâmili işâret ediyor. Bu hasletleri taşıyan biri yaşadı bu topraklarda,
yaşamışlığıyla, yaşayışıyla, engin bilgi birikimiyle…

Târihin
içinden yaşayarak gelen ve hâlâ aramızda vakfıyla, eserleriyle, hâtıralarıyla
yaşayan ve yaşayacak olan bir insan; İbnülemin Mahmud Kemal İnal.

Hayâtı boyunca
maddî varlığını hep sadaka olarak harcamıştı. Şu felsefe ile hareket ederdi: ‘Rızkın hayırlısı kifâyet edenidir.’ İlim
tahsil etmek isteyen talebelere hizmet için, ilim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşuna
ön ayak olmuş, İstanbul İmam Hatip Okulu’nun yapımında büyük gayret göstermiş,
bütün mal varlığını ve mülklerini talebelere hizmet edecek bir vakıf kurulması
maksadıyla bağışlamıştı. Vefâtından sonra kurulan İbnülemin Mahmud Kemal İnal
Vakfı’nın ilk mütevelli heyeti başkanı, o günün İstanbul Müftüsü Ömer Nasûhi
Bilmen’dir. Bu gün bu vakıf, yüzlerce öğrenciye hizmet veren yurtları ve
burslarıyla bir eski zaman efendisinin dileğini yerine getirmektedir.                                                                                                                                                                                   

Mahmud Kemal
Bey devrin eğitim kurumlarında öıce Mercanağa Sıbyan Mektebi’nde ve Şehzâde
Rüştiyesi’nde tahsil gördükten sonra, Mekteb-i Fûnun-ı Mülkiye’de okurken
rahatsızlığı sebebiyle eğitimini tamamlayamamış, dinleyici sîfatıyla Mekteb-i
Hukuk’a devam etmiştir. Asıl eğitimini, ilim erbâbı hocalardan özel dersler
alarak devam ettirmiştir.’

Özel hocaların
başında Mehmed Âkif in babası İpekli Mehmed (Temiz) Tâhir Efendi gelir. Fâtih
dersiamlarından Temiz Tâhir Efendi de Yozgatlı Mahmud Efendi’den ders görmüş ve
icâzet almıştır. Fâtih Medresesi’nde dersiam olmak o zamânın telâkkisine göre
gıptaya değer bir gaye idi. O zamânın kabul edilen değeri ilim, Fâtihteydi.
Fâtih’ten öteye meselâ Şehzâdebaşı’na veya Beyazıt’a inmeye tenezzül edilmezdi.
Buralarda ancak ilim serpintileri var olabilirdi. İlmin asıl kaynağı
Fâtih’teydi. Mahmud Kemal Bey böyle önemli bir hocadan ders almak sûretiyle
hayâtının sonuna kadar ilim çizgisini belirlemişti. Fransızcayı Leon Efendi’den
öğrenmiş, kendisi gibi Nakşî-Hâlidî tarîkatına mensup Hoca Hüsnü Efendi’den
mülkiye mektebinde Fârisi, Beyazıt ve Şehzadebaşı câmilerinde Buhâri-i Şerif,
Beyazıt Câmii’nde Tefsir-i Keşşaf ve Fevzi Hindî’nin bâzı kasidelerini okumuş,
Hasan Tahsin Efendi’den sülüs ve nesih meşketmiş, icâzet almıştır. Fâni hayâta
gözlerini kapadığı güne kadar, hayâtı; her ânı ve her mekânı mektep olarak
kabul eden bir anlayışla yâni hep öğrenerek geçmiştir. Kendi ifâdesiyle: ‘Dârülfünundan şehâdetnâme almak tabiîdir.
Amma o şehâdetnâme mekteb-i iptidâi-i âhiret olan kabre girildiği gün alınır
.’

Sadrıâzamları yakından tanıyan târihçi

Bâbıâlî’de 33
sene memurluk yapan Mahmud Kemal Bey, 1889’dan îtibâren sadâretin birçok
bölümünde kâtip ve başkâtip olarak çalışmıştır. 1908’de Eyâlat-ı Mümtâze Kelemi
Müdürü olmuş Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinden sonra
Yıldız Sarayındaki evrâk-ı resmiye ve jurnallerin tetkik ve tasfiye işlerini
üstlenmiş, daha sonra buradaki evrâk ittihatçılar tarafından yakılarak yok
edilmiştir.  Mahmud Kemal Bey, bu
çalışmalarda Abdülhamid Han’a çok saygı duymuştur, O’nun hakkında yazdıkları
hakşinaslıktır. İkinci Meşrûtiyetteki hürriyet fikrinin daha açık ve net
anlaşılır dil ile Islâmiyet’in insan hürriyetine verdiği değere dâir yazılar
yazarak bunun toplumun her kesiminde uygulanması gerektiğine inanmıştır. Mehmed
Âkif’le sık görüşmelerine rağmen, iyi geçindikleri pek söylenemez. Bu konuda
kimsenin yorumu olmamıştır. Belki de Mahmud Kemal Bey’in devlete olan
yakınlığı, Mehmed Âkif için farklı davranmasına sebep olmuş olabilir. 1914
yılında Evkâf-ı İslâmiye Müzesi’nin kurulmasıyla görevlendirilmiştir. (Bugünkü
Türk-İslâm Eserleri Müzesi.) Böylece müzecilik konusunda da mâhir olduğunu
göstermiştir. 1916 yılında Şura-yı Devlet âzâlığına getirilmiş, 1921 yılında
Osmanlı Devleti’nin resmî yayın organı olan Takvim-i Vekâyi Gazetesi
müdürlüğüne, 1922 yılında Divân-ı Hümâyun Beylikçiliği’ne tâyin edilmiştir.
Cumhûriyetin kurulmasıyla birlikte Bâbıâlî’deki görevi son bulmuştur. Bu konuda
kendisi, ‘Hüsn-i sîret ve gayrete rağmen
terakki etmemek için her ne yapmak lâzım ise yaptılar
’ diyerek memûriyet
için şikâyette bulunur ise de, ‘Çocuk
denilecek bir yaşta Bâbıâlî’ye girdim, ilga edildiği gün çıktım. Oraya devam
ettiğim müddette 16 sadrıâzamın mâiyetinde bulundum
.’ der. Bunları
saydığımızda geçen yüzyılın târihinde rol alan önemli sadrıâzamların listesini
vermiş oluruz. Said Paşa, Kâmil Paşa, Cevad Paşa, Rîfat Paşa, Ferit Paşa,
Hüseyin Hilmi Paşa, Tevfik Paşa, Hakkı Paşa, Ahmed Muhtar Paşa, Mahmud Şevket
Paşa, Sait Halim Paşa, Talat Paşa, Ahmed İzzet Paşa, Dâmâd Ferid Paşa, Sâlih
Paşa, Ali Rıza Paşa…

Mahmud Kemal
Bey bu isimlerden sâdece bir tânesine çok önem verir. Son Sadrıâzamlar isimli
eserinde Said Paşa’dan bahsederken biyografilerini yazdığı sadrıâzamlar için, ‘Bunlardan bir kısmıyla vazifeden yâhut
babadan müntakil hukuk ve ülfetten dolayı pek çok temâsım oldu. Kendilerini
yakından tanıdım. Yazılarını yazdım, her türlü garaz ve ivazdan âzâde olarak
söyleyebilirim ki; içlerinde Said Paşa kâbında bir zat görmedim, hatta yalnız
sadnâzamlar arasında değil, görüştüğüm vükela, vüzera, ve devlet adamı arasında
o liyâkatte bir âdeme tesâdüf etmedim. Bu sözü mübâlağa veya tarafgirlikle
yorumlamayın
…’

Türk edebiyâtının en iyi biyografi yazarı

1923 yılında
Târih-i Osmânî Encümeni Âzâlığı’na seçilen Mahmud Kemal Bey, 1924 yılında
Vesâik-i Târihiye Tasnif Encümeni’nin başına getirilmiştir. Mahmud Kemal Bey’in
başkanlığında tasnifler yapılmıştır. İki yıl devam eden bu çalışmanın sonuçları
29 cilt hâlinde derlenerek, geleceğe ışık tutması açısından, Hazine-i Evrak
dâiresine teslim edilmiştir. Bugün Osmanlı Arşivi’nde İbnülemin Mahmud Kemal
adıyla araştırmaya açıktır. 1927 yılında başvekâletin Osmanlı arşivlerine sâhip
olmasıyla bu heyet lağvedilmiştir. Burada Mahmud Kemal Bey’in önemli bir
arşivci olduğu da ispatlanmıştır. Mahmud Kemal Bey kuruculuğunu üstlendiği
İslâm Eserleri Müzesi müdürlüğüne getirilmiş ve 1935 yılında buradan emekli
olmuştur.

Mahmud Kemal
Bey, hayâtı boyunca tek bir vazifeyle yetinmemiştir. Müze müdürlüğü yaparken
aynı zamanda Kütüphâneler Tasnif İşleri Müşâvirliği de yapmış. Maârif Vekâleti
tarafından hazırlanıp neşredilen, Islâm Ansiklopedisi müşâvirliklerinde
bulunmuştur.

Hayâtı boyunca
günlük yazdığı söylenmektedir. Prof. Dr. Ali Birinci, ‘Eline aldığı kalemi hiç bırakmamış, yarım asır günlük yazmış bir
insandır
.’ demiştir. Yazdığı eserlerin kaynaklarını bu günlükler
oluşturmuştur. İbnülemin Mahmud Kemal yine kendi ifâdesiyle, ‘Semere-i hayat, hayırlı yâd edilmektir
diyen çok velûd bir yazardır. Türk edebiyâtının en iyi biyografi yazarlarından
biridir. Biyografilerini yazdığı kişilerle yüz yüze irtibata geçmiş, vefat
etmişse veya ulaşılamıyorsa yakınlarından bilgi toplamıştır. Hayâtın hızla
aktığı, târihin gün be gün değiştiği bir dönemde, yaşadıklarının farkına
vararak tanıdığı, çalıştığı önemli şahsiyetlerin birer birer hayattan
ayrılmalarını görmüş biyografi ve târih yazarlığına başlamıştır. İlk yazdığı
biyografi; ‘Eser-i Kâmil Paşa’dır.
1897 yılında ‘Hutut-ı Meşâhir Mecmuası
ile ilk çalışmalarını başlatmıştır. Tanıdığı, dönemin tanınmış şahsiyetlerinin
el yazısı ile duygu ve düşüncelerini yazdırıp bir nevi hâtıra defteri
oluşturmuş, birkaç yıl sonra burada yazısı olan kişilerden resim ve kendi hayat
hikâyelerinin bulunduğu birer yazı istemiştir.

***

Önemli bir
şâirdir. Mehmed Âkifle şiirle atışmaları meşhurdur. Genelde ‘Nâlânî’ mahlasıyla yazmıştır. En önemli
şiirleri arasında naatları gösterilebilir.

Çok önemli bir
hat üstâdıdır. İbnülemin’in rik’ası vardır. Bâb-ı Âlî’de eski harf usûlü
bırakılmış olsa da o üslûbu devam ettirmiştir.

Gazeteciliğe
1890 yılında Tarik Gazetesi’nde başlamıştır. Gazetedeki ilk yazısı ‘Ömr-i Beşer’ başlıklı makalesidir. Daha
sonra Takvin-i Vekâi, Tercüman-ı Hakikat, Mürüvvet gibi bazı gazetelerde yazıları
yayınlanmıştır. Bu yazılar genelde içtimâî konularda olup bunları ‘Sây-i Beşer’ adı ile biraraya
getirmiştir. Fakat bu eser basılmamıştır. İstanbul’daki gazete ve dergilere
yazı göndermiş, Selanik’te yayımlanan ‘Asır
Gazetesi
’ ile edebî nitelikteki ‘Mütalâa
Dergisi
’nde yazıları yer almıştır.

İyi bir hikâye
ve roman yazarıdır. Târihî, bir roman olan, ‘Sabih, Târihe Müstenit Hikâye’den sonra yazdığı eserlerde hissî
konular üzerinde daha fazla durmuş, okuyucuda derin izler bırakacak roman ve
hikâyeler yazmıştır. ‘Yetimin Sergüzeşti’,
Rahşan’, ‘Yetim-i Alil’ gibi eserleri zamânın gazetelerinde tefrika hâlinde
yayımlanmıştır. Son yazdığı deneme kitabı ‘Türkçe:
Köy ve Köylüler
’dir.

Mahmud Kemal
Bey’in eserlerine sâhip olmak da bir hazineye sâhip olmak kadar önemlidir. ‘Hersekli Ârif Hikmet Bey’, ‘Kâmil-ül Kemal’, ‘Nuru-l-Kemal’, ‘İzzül Kemal’,
Kemâlü’l-İsme’, ‘Kemal-ul Kıyâse fi-Keşfi-Siyâse’, ‘Kâmil Paşa’nın Sadâreti ve Konak Meselesi’,
Kemal’üs-Safvet’, ‘Gelenbevî İsmâil Efendi’, ‘Şeyhu’l-İslam Yahya Dîvânı ve Mukaddimesi’,
Hersekli Ârif Hikmet Bey Divânı ve
Mukaddimesi
’, ‘Lefkoçyalı Galip Bey
Divânı ve Mukaddimesi
’, ‘Efkaf-ı
Hümâyun Nezâretinin Terâcim-i: Ahvali
’, ‘Menâkıb-ı Hünerverân, ‘Tuhfe-i
Hattâtin
’, ‘Türklerin Arap Harflerini
Tanzim ve İhya Etmek Suretiyle İlme ve Medeniyete Hizmetleri
’, Son Asır Türk Şâirleri’, ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar’, ‘Son Hattatlar’, ‘Son Asır Türk Mûsikîşinasları’ birbirinden değerli eserlerinden
bâzılarıdır.

Vefâtından sonra basılan kitap

İbnülemin,
aynı zamanda güftekâr ve bestekârdı. Mahmud Kemal Bey’in Mercan’daki konağında
pazartesi geceleri mûsikî geceleri düzenlenirdi. Süleyman Nazif Bey konaktaki
sohbet meclislerine ‘Dârü’l-Kemâl
adını vermişti. O müstesnâ gecelerin doktoru Muzaffer Esat Güçhan, ‘Hoş Sâdâ’ isimli kitabın mukaddime
kısmında bâzı hâtırâlarını anlatır: Konağın ikinci katında Mahmud Kemal Bey’in
istediği besteler sâzendeler tarafından icrâ edilir. Ardından Mahmud Kemal Bey,
eser, bestecisi ve güftecisi hakkında geniş bilgiler verir ve hikâyeler anlatırmış.
Bu sohbetler gece yarısına kadar devam eder, çay ve sigaraların içildiği
toplantıda Mahmud Kemal Bey, halka oluşturmuş misâfirlerinin her hareket ve
konuşmasını tâkip ederek uygunsuz bulduğu hareket ve konuşmaya ânında müdâhale
edip târizlerde ve tekdirlerde bulunurmuş.

Mûsikî
konusunda engin bilgisiyle hazırladığı son kitabı ‘Hoş Sadâ’, vefâtından sonra bir araya getirilip, sevdikleri ve
dostlarının yazdıkları mukaddimelerle 1958 yılında İş Bankası tarafından
bastırılmıştır.

Kitap aşkı

Mahmud Kemal
Bey, kendisini düzenli olarak evde muâyeneye gelen asistan doktora taltif ve
sitemlerini bâzen manzum olarak mısralara dökmüştür:

Lutfedip tuttun elimden beni ettin memnûn,

 Yarı
yolda bırakıp eyledin amma mahzun.

Ayağımla gözümün derdi yine vâkidir,

Dâhili illet ise olmada her dem efzun.

Mahmud Kemal
Bey lakap olarak kullandıkları babasının isminin eş anlamlısını 1934 yılında
Soyadı Kanunu çıktığında soyadı olarak almıştır (İnal, emin mânâsına gelir).

Kitap aşkı
O’nun her gün Sahaflar Çarşısı’nda dolaşmasına vesile olmuştur. İbnülemin
Mahmud Kemal’in Sahaflar’da dolaşması bir töreni andırırmış. Yaz kış sırtından
çıkarmadığı paltosu, elindeki bastonu ile Sahaflar Çarşısı’nın Çmaraltı kapısından
girdiğinde çarşı esnafı hürmette kusur etmez herkes ayağa kalkar ve temennâ
edermiş. Aksaklık gösterenleri azarlarmış. Kitap konusunda Ali Emîrî Efendi ile
tatlı bir rekâbetleri varmış. İkisinin de ortak yönleri kitap sevgileri ve
ölene kadar evlenmemiş olmalarıdır.

Çok zengin
olan kitaplığını yazma eserlerle birlikte vefâtından sonra verilmek şartıyla
1949 yılında İstanbul Üniversitesi’ne bağışlar. Ancak 1953 yılında bu şartı
kaldırarak bütün kitaplarını üniversiteye teslim etmiştir. Hâlen üniversitenin
merkez kütüphânesinde kendi ismiyle anılan bölümdedir.

‘Allah bes, bâkî heves’

Ömrünün son
döneminde İstanbul Üniversitesi’nde İbnülemin Mahmud Kemal için bir jübile
tertip edilmiştir. Devrin bütün profesörleri, akademisyenler, öğrenciler
üniversitede bu unutulmaz günü tâkip etmiştir. Burada konuşma yapanlardan Ord.
Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan ‘Hoş Sadâ
isimli eserde şöyle yazıyor:

Tanıyanlar onu yaşayan târih olarak
bilirlerdi. Yürürken târihimizin bir parçası edebiyâtımızın bir hülâsası
geçiyor sanırdınız. Görüşürken kendinizi son yüzyılın içinde bulurdunuz.
Ciltler yığını eserlerinin dışında daha nice vakaların tertip ve tahlilleri
mahfuzâtında yer almış bulunduğunu hayretle öğrenirdiniz. Devrimizin en
selâhiyetli yazarı olduğundan şüphemiz yoktu. Normal bir insan beyninin
sınırlarını aşan bilgi birikimine hayâtı boyunca yenilerini ilâve etmiş, ilâve
ederken eskileri çıkarmak ve unutmak gibi bir mâruzâtı olmamıştır. Son nefesini
verdiği 87 yaşında bile zihni hâlâ berraktı
.’

Şiirleri de
dilinin keskinliğinden nasibini almış ve fakat kendini tenkit etmekten de geri
kalmamıştır.

Ahmed Hamdi
Tanpmar ise O’nun için şöyle yazıyor: ‘Onun
felsefesi ya beni olduğum gibi kabul edersiniz veya ben yokum. Çağı olmayan bir
insandı, kıyâfetinden fikirlerine varıncaya kadar herşey onda karışık bir
zamandan, bir çeşit üst üstelikten geliyordu. Onunla ancak çok eski ve karışık
bir kitabı okur gibi karşılaşmak mümkündü. Sivastopol’un zaptını, Balkan
Harbi’nin tâlihsizliklerini, İkinci Mahmud Han’ın kılıç alayını, Kâmil Paşa’nın
sadâretini, bütün ciddiyetiyle aynı senenin aktüel hâdiseleri gibi ve o
senelerin zihniyet ve ruh hâlini veren bir kitap, daha iyisi çok keyfi bir
takvim tasavvur edilsin. Bu mâzi adamında ancak uzun araştırmalarla veya
şaşırtıcı tesâdüflerle ele geçirebileceğimiz zamânından kopmuş şeylerin lezzeti
vardı. Beni asıl ona bağlayan şey bu hâli ve biraz da onun tabiî neticesi olan
yalnızlığı idi… O’nu şahsen tanıyanlardan biri olan ben, bu kaybın yanında
öbür kaybı, geriye dönmüş zamânın lâtif ve şaşırtıcı bir sayıklamasına benzeyen
asıl İbnülemin Mahmud Kemal’i hiçbir zaman unutamayacağım
!’

İbnülemin,
Nâmık Kemal 24 Mayıs 1957 târihinde 87 yaşında hayâta vedâ ederken Kâzım İsmâil
Gürkan’ın ifâdesiyle hâlâ hayat doluydu, ancak yorgun bedeninden çıkan son
nefesiyle şehâdetini o gün getirdi. Oysa o müthiş, adam ölümünden kısa bir süre
önce onuruna düzenlenen İstanbul Üniversitesi’ndeki toplantıda söz kendisine
verildiğinde, hayâtının en kısa konuşmasını yapmıştı:

Allah bes, bâkî heves.’

Mehmet Kemal Berse: Hayatını İlme ve Hayra Vakfetti: İbnülemin
Mahmut Kemal İnal.
Dil ve Edebiyat Dergisi. S: 17, s: 36-41, İstanbul 2010

Mehmet Kâmil Berse: 1955
yılında, İstanbul’un Fâtih ilçesinde doğdu, Hâlen doğduğu evde oturuyor. Anne
ve babası 1854-1855 de Kırım’dan Türkiye’ye göç etmiştir. 

İstanbul İmam Hatip Okulu, Bursa İktisadî Ticarî İlimler Akademisi
İşletme bölümünü bitirdi. Çocukluğundan itibaren, kültürün, kitabın, derginin
içinde oldu. Okul yıllarında Gazete ve dergi çıkarmaya başladı. Genel yayın
yönetmeni ve editör olarak hizmet verdi. Dil ve Edebiyat Dergisinin kuruluşunu
gerçekleştirdi, 29 sayı editörlüğünü yaptı. ‘Şehir ve Kültür’ dergisinin sâhibidir, genel yayın yönetmenliğini
üstlenmiştir.

Yayınlanan eserleri; *Meraklısı
için İstanbul Seyahatnamesi
,  *İstanbul Şehrengizi, *İsmail Bey Gaspıralı.                                                       

Sanayileşmenin Sosyo-Ekolojik ve Sosyo-Kültürel Tesirleri

           İçinde
bulunduğumuz yüzyıl, ilim ve tekniğin ileri gittiği bir devir olmuş ve bu
noktaya Sanayi İnkılabı ile ulaşılmıştır. Avrupa’da, 16. Yüzyılın sonlarıyla
17. Yüzyılın başlarında yeni icatlar ve buluşlar üretime sokularak yeni teknik
gelişmeler ve değişmeler ortaya çıkmış ve bu durum kademeli olarak günümüze
kadar sürmüştür.

Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, toplumların ve insanların
hayatını ve kültürünü çok yönlü olarak etkilemiştir. Makineleşmeyle birlikte
başlayan hızlı değişme ve gelişmeler, sanayi toplumu insanlarını sosyal
değerlerden koparmış ve uzaklaştırmıştır. Bu duruma; sosyologların tabiriyle
anomi ( Kuralsızlık ve kaos ) adı verilmektedir. İnsanlar hem kendine ve hem de
kendi toplumuna  ve kültürüne karşı yabancılaşmış,
kural tanımaz olmuş ve böylece sosyal çözülme ortaya çıkmıştır. Anomi, aynı
zamanda kültürel yozlaşmayı da beraberinde getirir. Başarının ve yeteneğin
yerini maddi değerlerin aldığı toplumlarda, anominin sonuçları yıkıcı olur.
Anomi kelimesi, ilk defa Fransız sosyolog Emile Durkheim tarafından
kullanılmıştır.

           Nüfusun hızla artması sonucu, sanayi
gelişmiş ve bunun sonucunda da çevre kirlenmiş ve zarar görmüş, fabrika
bacalarına, otomobillere ve diğer araçlara filtre takılmaması hava kirliliğine
yol açmıştır. Çevre sorunları, zamanımızın en büyük problemlerinden birini
oluşturmaktadır. Teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz bir
şekilde kullanılması, düzensiz ve plansız olarak yapılan çarpık yapılar çevre
kirlenmesini meydana getirmiştir. Düzensiz büyüyen şehirler, yetersiz alt
yapılar, tahrip olmuş çevrenin başka bir yönünü ortaya koymaktadır.                                                        

İleri sanayi toplumlarında, insanın işsiz ve yalnız
kalmasından daha önemli bir unsur, insanın amaçsız ve ne yaptığını bilmez
olması durumudur. İnsanın bu hale gelmesinde, sosyal uyuşmalıklar ve psikolojik
faktörler ön plana çıkmaktadır. Daha az yorularak, daha fazla üretim elde etmek
insanları mutlu etmemiştir. Teknoloji araçtan çok amaca yönelmiş. Makineyi
yapan ve onu geliştiren insan, kendi buluş ve icatlarının hakimi mi, yoksa
esiri mi olmuştur? Bütün bu sebepler göz önüne alındığında, Batı’da ilim ve
teknikteki hızlı gelişme ve değişmeler, insanın mutluluğunu sağlayamamıştır.
Çünkü bu gelişmeler, insani ölçülerden ve değer yargılarından uzaklaşılmasını, insan
hayatının bir kobay gibi değerlendirilmesini, insana değer verilmemesini ortaya
çıkarmıştır. Teknolojik ilerlemeler uğruna, manevi değerlerden süratle
uzaklaşılmış ve Batı içine düştüğü bu krizi kendi hazırlamıştır. Türkiye aynı
hataları yapmamalı ve Batı’nın içine düştüğü bu durumdan ders almalıdır.      

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus; teknolojinin
üretilirken veya başka bir ülkeden alınırken, toplumun bünyesinde açabileceği
zararın ortaya konması gerekmektedir. Sanayi toplumlarında görülen
yabancılaşmanın tesirlerini ortadan kaldırabilmek için manevi yönden güçlenmek
gerekmektedir.

Hızlı sanayileşmeyle birlikte şehir sorunları yoğunlaşmış ve
buda ülke ekonomilerine önemli maliyetler yüklemiştir. Günümüzde konut için
yapılan yatırımlar, yekun olarak genel yatırım içinde yüksek bir nispete ulaşmasına
rağmen, halen istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Dolayısıyla, konut
problemlerinin daha uzun yıllar devam edeceği görülmektedir.

Şehirleşmeyle birlikte ulaşım problemi ortaya çıkmış, gerek
şehir içi ve gerekse şehirlerarası ulaşımda toplu taşımacılığa gidilmesi durumunda
ulaşım probleminin asgariye  ineceğini
söyleyebiliriz.                                      

Sosyo-ekolojik ve sosyo-kültürel dengenin bozulmasına, geri
kalmış ve eskimiş teknolojilerin kullanılması sebep olmaktadır. İnsan mantığına
yatkın, güvenilir, sağlıklı, temiz ve cana yatkın buluş ve icatlar, insanlık
adına yapılan yeni çalışmalar, ülkelerin kamuoyları tarafından da mutlaka
desteklenecektir. Yeter ki bu çalışmalar, insanların mutluluğu ve refahı için
yapılmış olsun.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 25

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Hakkında Yazılanlar-7

 

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’e Dâir

Prof. Dr. SADIK K. TURAL

Her devrin,
insanları hayran bırakmış,  ilgi merkezi
olmuş şahsiyetleri vardır;  bilim sanat
ve edebiyat hayatına ait ışıklı şahsiyetler kültür dediğimiz millî servetin
temsilcileridir. Onlardan biri İbnülemin Mahmut Kemal İnal’dır.

Bilgisizliğin sonucu
olan bir tavırla Mehmet Emin Paşa ile İbnülemin Mahmut Kemal adlı iki
şahsiyeti, ‘Selanik Dönmesi’ olarak gösteren
bir yazı yazılmıştır. Bu cümleleri yazan kişiyi hatâsını düzeltmeye davet
ediyorum. Araştırmaya bağlı olmayan ifadelerin yağdığı internet ayıpları,
sorumsuzluğun ve cehaletin yaygınlığı oranında artmaktadır.

İbnülemin
Mahmut Kemal İnal, 1871-1957 tarihleri arasında yaşamış, gençlik yıllarından
ölümüne kadar her zaman ilgi odağı olmuş bir şahsiyettir. O’nu takdim etmek
isteyen iki hayranının,  Yahya Kemal ve
Süleyman Nazif Beylerin birer mısra söyleyerek oluşturdukları muhteşem beyit,  İbnülemin Mahmut Kemal İnal’in fotoğrafıdır:

Hezâr gıbta bu devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

İbnülemin,
dedeleri Hz. Hüseyin’e bağlanan bir sülaleden gelmektedir. Bu büyük aile,  Horasan’da yaşarken çeşitli sebeplerle
Anadolu’ya göçüp Arapkir’e yerleşmiştir. Babası Mühürdar Mehmet Emin Paşa,
Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın “mühürdar”lığı görevinde bulunmuştur. Mühürdar
unvanı ve yetkisinin müsteşar kavramına denk olduğu düşünülmektedir. Yusuf
Kamil Paşa da aslen Arapkirli bir aileden gelmektedir.  Çeşitli şehirlerde  mutasarrıflıklar  yapmış olan Mehmet Emin Paşa’nın son görevi
“Adalar Kaymakamlığı”dır.

İbnülemin
Mahmut Kemal hakkında  dört ana kaynak
var: Dostu  Hüseyin Vassaf’ın, O’nun
dinî- tasavvufî yanını ortaya koyan- eski harfli- eseri; Son Asır Türk
Şairleri’nin
sonuna yazdığı “Kendime
Dair
” adlı bölüm; Hoş Sada’nın hem eski, hem yeni baskısında yer
alan O’nu yakından tanıyan bilginlerin 
ve fikir adamlarının  yazdığı
yazılar; Dursun Gürlek’in-henüz- iki cildi basılmış eser…

İbnülemin
merhum, Türk müzeciliğinin, 
arşivciliğinin,  biyografi
yazarlığının ve  geçmişe azami ölçüde
tarafsız yaklaşmaya çalışan tarihçiliğin örnek şahsiyetidir. Mahmut Kemal Bey,
iman ve ibadetini tarikat, cemaat, siyaset merkezlerine kaptırmamış bir
Müslüman Türk olarak yaşamış, çok ilgi ve itibar görmüş “münevver”lerdendir.

 Mehmet Akif ile birlikte, Şairin babası Tahir
Hocadan ders aldığı gibi, ünlü şeyh ve müderrislerin özel eğitim ve öğretimine
de devam etmiştir. Arapça, Farsça ve Fransızca bilen İbnülemin’in öğrenimi
özeldir.

 Çok genç yaşında memuriyete başlamış, doğrudan
veya dolaylı olarak Sadrazam’a bağlı görevlerde çalışarak yükselmiş, Devlet’in
önemli ve gizli belgelerine müsvedde hazırlamıştır. O’nun bu görevleri yanında
şiir, mûsıki ve hat sanatına ait birikimi de ayrı bir zenginliktir.  

İbnülemin’in
biyografiye dayalı tertip ve tanzim edilmiş, bir tür tarih olan Son
Sadrazamlar
adlı eseri,   en
sıkıntılı yüzyılın, o yıllardaki olumlu ve olumsuz rolleriyle Saray ve yakın
çevresinin fotoğraflarıdır. Eser, sultan(lar)ın tavrına, sadrazamlara, siyasî,
askerî kişilere, olaylara, durumlara ilişkin bilgi hazinesidir. Son Sadrazamlar
adlı hem belgeye, hem gözlem ve hatıralara bağlı anıt eser, ağdalı dili bir
kenara henüz aşılmamıştır.

Son Asır
Türk Şairleri
adlı eser yer alan şahsiyetlerin her biri hakkında insanı
şaşırtan bilgileri toplayan, hükümler veren antolojik zenginliğe de sahiptir.

Türk
bestecilerinin özgeçmişleri gibi görünen, mûsıkinin inceliklerini, nazımla
ilişkisini de hayran bırakacak ifadelerle cümleleştiren Hoş Sada…

Hat
sanatımızın son şahsiyetlerini, yazı çeşitlerini ve örneklerini bir araya
getiren Son Hattatlar….

Vakıf kavramını
ve bu kurumun işlevine, etkilerine, -hangi seviyede memur olurlarsa olsunlar-
yetkilerini kötüye kullananların akıbetlerine de işaret eden Evkaf Nezaretinin
oluşumu ve kaldırılıncaya kadar bu 
kuruluşun biyografilerle bezeli tarihi…

Üç roman,
birçok kitap ve risale… Gazete ve dergilerde kalmış yazılar ile divan
mukaddimeleri…Merhum Ömer Faruk Akün’ün O’nu takdim eden  ve 
Dursun Gürlek’in  dev iki
ciltlik  çalışmasından çok  önce yazdığı gerçekten mükemmel Ansiklopedi
maddesini (DİA, 21. cilt, İbnülemin Mahmud Kemal)  anmalıyız.

Emin’in oğlu
anlamına gelen İBNÜLEMİN ifadesi, O’nun hem adı, hem unvanı olarak işlev
görmüştür. İnal soyadını taşıyan ailenin en büyük oğlu Mahmut Kemal Bey,
Mehmet Emin Paşanın üç evladından biridir: En küçük kardeşleri Ahmet Tevfik
genç yaşında ölmüş, Mahmut Kemal Bey -başarısız teşebbüsleri bir kenara- hiç
evlenmemiştir. Kendisinin küçüğü olan Mehmet Selim Bey’in ise, Emine Selma adlı
bir kızı dışında çocuğu yoktur. Selma Hanım İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden sınıf arkadaşı Ahmet Nihat Akay
ile  (Üç dönem Çanakkale milletvekili,
MEB Müsteşarı) evlenmiştir. İki edebiyat hocası da Allah’a kavuşmuştur. 

İbnülemin
kadar eski belge görmüş insan yoktur. Saray’a yakınlığı ile bilinen Mahmut
Kemal Bey merhumun, hem kimseye kulluk etmeyecek kadar örnek şahsiyetine, hem
de  tarih bilgisi konusundaki
güvenilirliğine  dayanarak, İttihat
Terakki üst yönetimi de,  gizli
belgeleri  O’na emanet etmişlerdir.
Devrin olay ve kişilerine karşı tarafsız olabildiğine inandıklarından
siyasetçiler, Yıldız sarayı evrakı dahil -jurnalciliğin örneği olan- binlerce
kirli belgeyi de, O’nun emrine vermişlerdir. İbnülemin Mahmut Kemal İnal, genç
yaştan itibaren devamlı not alarak okuyan, meraklarına cevap olacak bilgileri
öğrenme konusunda hiç üşenmeyen bir zekâ, yazmaktan yorulmamış bir çalışkanlık
örneğidir.

İbnülemin’in
hafızası,  binlerce şiiri, tarihî bilgiyi
saklamasıyla dillere destan olmuştur. Hiç bir sözün altında kalmayan İbnülemin,
asabiyeti ile meşhur, nükte,  sitem,
azarlama, tenkid ve manzum hicivlerinde dili hem ağır, hem de söz ve mana
sanatlarıyla örülüdür. 

Mütarekenin bu
millete ve İstanbulluya ne yaptığını bilmek, Fransızların edepsizlik ve
terbiyesizlik yanında içinde gasp ve hırsızlık da olan davranışlarını öğrenmek
isteyenler “Kendime Dair” bölümünü okumalılar.

1880- 1920
arasında paranın ve malın çok el değiştirmiş olduğunu namuslu tarihçiler
söylüyorlar.  Mütareke İstanbul’unda ise
milletin bir kısmı ağır bedeller öderken, bir kısmı MİLLİ MÜCADELE için
Anadolu’ya geçerken, bir kısmı İngiliz Muhipleri Cemiyetinde toplanıp “ne
olduklarını” göstermişlerdir… Bazıları Amerikan, bazıları Fransız mandası
isteyenler yanında, Türk ve Müslüman düşmanlığını saklamayan bazı gayri
Müslimler ile sözde Müslümanlar, mallarına mal katmışlardır. İşte bu yıllarda
İbnülemin ve O’nun gibi kimseye köleliğe, maşalığa razı olmayanlara ne olmuş
derseniz, “Kendime Dair”i okuyun, lütfen.

 İbnülemin belirli bir makama çıkmış her
memurun geçmişini, usulsüzlük ve yolsuzluklarını bilirmiş. Devrin fikir ve
sanat adamları,  Onun konuşurken sözünü
esirgemezliğini işitmek, görmek -hattâ tahrik ederek- ince nüktelerle bezeli
küfürlerini dinlemek, sohbetinde 
bulunmak için  can atarlarmış.

İbnülemin’in
Mercandaki ve Yakacıktaki konakları, mûsiki fasıllarının,  tarih, sanat tarihi sohbetlerinin
yapıldığı  bir tür akademi (Darül-kemal)
imiş…

Gerçek
şahsiyetler, millet denilen ağacın köklerinin ve gövdesinin yaşatılması
konusunda gönüllü koruyuculuk yaparlar. 1870-1910 arasında doğan aydınlar,
vatanseverliği, ataların ruhuna, tarihin ruhuna, toprağın ruhuna saygı ve sevgi
göstermeyi, devletin bağımsızlığının imandan sayılması gerektiğini acı
faturalarla ödediler. O nesil, emperyalizmin elinden bir millî devlet
koparmanın çilesini yaşadılar. O insanlar yeni devlet yapılanırken de
kendilerine düşenleri yaptılar. İbnülemin o mübarek neslin işaret
taşlarındandır.

  Merhum, mağfur İbnülemin Mahmut Kemal
konusunda Dursun Gürlek, örnek bir çabanın meyvesi olan iki cildi yayınlanmış
bir araştırma ortaya koydu. Sayın Gürlek, 1500 sayfayı bulan ilk iki cildi
basılmış, üçüncünün hazırlıklarını yaptığı gerçekten çok değerli
çalışmasıyla,  eski zamanı yarına
bağlayan bu şahsiyete hizmet etti ve çok dua aldı.

KE-TE-BE
yayınevi, İbnülemin’in bütün eserlerini, kaliteyi ve titizliği önceleyen bir
anlayışla yeniden basıyor; sağ olsunlar, var olsunlar.

 

İbnülemin Merhum

FAHRİ CELÂL GÖKTULGA

Kabre kadar
götürdükten sonra evlerimize dönerken, hattâ acele bile ediyoruz. O kadar
vefâsız mıyız? O kadar çabuk mu unutuyoruz? Şimdiye kadar giden geri gelmiş
değildir, öteki taraftan hiçbir haber yoktur. Rüyâlarda bile görmeye râzı
olduğumuz kimlerimiz yok ki… Kimse kimseyi ayıplamasın, suçlu görmesin. Otun
bile, taşın bile, dağın bile bir mukadder ömrü var. Dokuzda verilen sekizde,
sekizde verilen dokuzda alınmıyor. Boynumuz öylesine büküktür ki tekâzâya mecal
yoktur. Yaşadığı kadar heyûlâsını tesbit edememiş kullar, mezarlarını süslü
taşlarla belli etmeye çalışırlar. Lahdi sağlam tutarlar ki kıyam kıyâmeti kaybolmadan
bekeyebilsinler diye… Nasıl hep kendimizi görür, kendimizle meşgul oluruz.
Zâten o kadar da başkalarına zaman ayırmaya imkân yoktur. Beş dakika sonra
değil, hatta aldığımız nefesi verebileceğimizden haberli değiliz. Bu lâflardan
maksad şikâyet değil. Bizim benzerlerimizden bizdekinin tıpkısını istemek neye
yarar? Bize ölçtükleri gibi başkalarına da ölçmeğe kalkışırsak ömrümüz
çekişmekle geçecektir.

Son Osmanlı Sadrıâzamları’nın müellif-i
muhteremini de toprağa verirken bu bitmez tükenmez takazalarla sızlanıp
durmakta idim. Bütün hayâtı tek başına geçen Mahmud Kemal Bey hakîkaten tek ve
yalnızdı. Kimsesi yoktu ki ateşi vardı diye elini o güzel alnına koymuş olsun.
Yatağı düzeltilmiş midir, yemeği iyi pişmiş midir diye alâka göstereni de
olmamıştı. Acaba yanında böyle bir yakını olsaydı o kadar meşhur muharririmiz
böyle de olur muydu; yâni fikrinde müstakil, idâresinde müstakil,
hareketlerinde sâdece başına buyruk olmaktan dolayı mı böyle bu derece muvaffak
olmuştu? Mânâ-yı tam ile mücerred-i pâk idi. Dîni bütün, namazını kazâya
bırakmamış bir insandan zâten gizli bir ömür nasıl beklenebilirdi?

Osmanlı Sadrıâzamları’nın sâhifesini bir
liraya yazdırmışlardı. Bankanın birisi ondan bir yazı istemiş, muhâsebecisiyle
hemen parayı da gönderivermişti. Üniversitedeki kütüphânesinde, daha hak
kazanmadığı böyle parayı almamak için o meşhur hiddetlerinin her şeklini
gösterdiği halde almak lâzım geldiğini anlayınca cebine atmaya bir türlü râzı
olamamış, kâtibin huzuru ile, kitaplardan birinin sâhifeleri arasına yerleştirmişti.
Hakîkaten haklı imiş, iş bitmeden, galiba emr-i Hak vâki oldu. Eyâlât-ı Mümtâze
kaleminin mütebahhir müdürü, aldığı tekâüdiyesine rağmen asla sıkıntı çekmeden,
kimseye dert yanmadan geçinip gitti. Peygamber Efendimizin her an lütfuna mazhar
olduğuna emin olduğu için, ağyâre âb-ı rû dökmeden geçen seksen küsur senelik
ömründe onu muzdar gören olmamıştır.

Osmanlı
şâirleri ve mûsikî üstadları

Biyografi ile
uğraşmakta cidden büyük san’atkâr diyebileceğimiz de gene Mahmud Kemal Bey’dir.
Sabih adlı bir roman da yazdığı halde gene de O’nu herkes Osmanlı şâirleri ile
mûsikî üstadlarına dâir eserleri ile hatırlayacaktır. O yazıların hepsinde, her
satırında, her fikrinde mutlaka O’nun imzâsı vardır; o kadar şahsîdir.
Sadrıâzam Said Paşa’ya dâir olan cildde kendisini bütün hüneriyle görürüz. Said
Paşa bile ondan haberdar olmuş, ‘beni sen
yazacaksın, batıracak da çıkaracak da sensin
’ demişti. Müverrihini vaktiyle
keşfetmekte de Said Paşa, demek diplomatın diplomatı imiş.

Bir
ziyâretinde Paşa’yı karşıdaki bakkaldan, içi çektiği için aldırdıgı kaşkavalı
yerken yakalayan müverrihinden ürkerek lokmasını yavaş yavaş, sakal üstünden
bıyık altından idâre ile yerken nezaketle peynirin diğer kısmını minderin
altına yerleştirme mecbur olan Said Paşa karşısında bir fâre görünce
entarisinin eteklerini toplayarak, can havliyle masanın üstüne çıkar. Gözler
yerinden dehşetle fırlaımş, Akabe meselesinde İngilizlerin ödünü koparttığı
halde ‘aman efendim, fare’ diye feryad eder. Eh elbette koca sadnazam sıçan
diyecek değil ya… Müverrihi de taş, gediğine yerleştirmekte, kendi telaffuzu
ile, fırsatı kaçırmaz: ‘Kaşkavala
yardımcı gelmiştir’
der.

Tuhfe-i
Hattâtin mukaddimesi sabrın güzel numunelerinden biridir. ‘Osmanlı Şâirleri’nde ne hoş bir zevk sâhibi olduğu görülür. ‘Son Mûsıkî Üstadları’nı bitiremedi.
Rûhuna rahmet…

Diyâr-ı yâre dilâ uğra bak eserlerine

Ne resme âşıkının dâğ urur ciğerlerine

Kanı bu sahn-ı sefâda hıram iden canlar

Ki şimdi kimse de vâkıf değil haberlerine

Diyüp vedâ bu âsâr her birine ânın

 Yazıldı hatt-ı fenâ safha-i mederlerine

Bulup o genç-i nihânı bu günc-i viranda

Geçenlerin kılalım canfedâ nazarlarına

Fahri Celal Göktulga: (1895-1975) İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nden mezun oldu. Topbaşı, Manisa ve Bakırköy Sinir ve Ruh Sağlığı
Hastaneleri’nde klinik şefi ve başhekim olarak görev yaptı. 1960’da kendi
isteği ile emekliye ayrıldı.

Eserlerinden
bâzıları: Kına Gecesi (1923), Eldebir Mustafendi (1943), Avur-Zavur Kahvesi
(1948), Salgın (1953), Rüzgâr (1955), Bütün Hikâyeler (Fahri Celal adıyla,
1973). Çanakkale’deki Keloğlan (1939 – 1960) Tıbbî araştırma: Kekemelik
Bahsinde Yeni Görüş (1937).

 

Son Asır Türk Şâirleri

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

Günümüzün baş
müverrihi, eski tâbirle ‘Reisü’l-Müverrihîn’i
olan İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’ adlı ölmez eseri geçen ay tamamlandı. On iki kitap
hâlinde ve on iki yılda neşrolunup, 2352 sayfa tutan bu mühim eser 575 Türk
şâir ve müteşâirinin hayatlarıyla, eserlerinden bahseden son Türk tezkeresidir.
Fakat şimdiye kadar yazılan bütün tezkerelerden üstündür. Üstad, bu eseriyle,
Türk tezkerecileri arasındaki güzel an’aneye göre Fatin Tezkeresi’ne bir zeyl
yazmışsa da görüş, bilgi ve doğruluk bakımından hiçbir tezkere bununla
ölçülemez.

Türk
tezkereciliğinin kurucusu olan Nevâî ile O’nun koruyucusu olan üstâdın eserleri
bu tezkereler silsilesinin başında ve sonunda birer ulu anıt gibi durmaktadır.
Mecâlis’ün-Nefâis ile Kemâlü’ş-Şuarâ hiç şüphesiz edebî Türk mahsulleri içinde
kemâle ermiş olanların nefislerindendir.

Bu ölmez eserin
ne emeklerle, kaç yılda ortaya konduğu kitapta biraz anlatılmış olmakla berâber
herhalde çekilen zahmetleri tamâmıyla anlatmamaktadır. Bir küçük eserin bile
nasıl yazıldığı ancak erbâbmca mâlum olduğu için, Mahmud Kemal Bey’in eserinin
nasıl bir ömür bahâsına meydana geldiği belki kolay kolay anlaşılamaz.
Tercüme-i hal yazarken nasıl kılı kırk yararcasına inceleme yaptığı ‘Tuhfe-i Hattatin’, ‘Menâkıb-ı Hünerverân’, ‘Yahya
Dîvânı
’, ‘Hersekli Ârif Hikmet Dîvânı’,
Leskofçalı Galip Dîvânı’
mukaddemelerinden belli olan üstâdın bilhassa bugün yaşamayan mühim
şahsiyetleri anlatırken ne derece uğraştığı anlaşılabilir. Bu eser, ilim
sâhasma atılacak Türk gençlerine bir derstir. ‘Sa’y-ı akall’ kanûnu gereğince çalışmadan, göz nûru, para, emek,
sıhhat ve hatta ömür tüketmeden büyük bir eser yazılamayacağının günümüzdeki
örneğidir. Mahmud Kemal Bey bu işi başarırken, O’nu harekete getiren şey yalnız
mâzimize, târihimize ve milletimize karşı duyduğu saygı olmuştur. O’nun bu
derin saygısı, kendisinin de saygıya değer olmasını hak ettirmiş ve adı
edebiyât târihimize altın harflerle yazılmıştır.

Hüseyin Nihal Atsız 1905-1975): Türkçülük düşüncesinin
ideoloğu, şâir, fikir adamı, öğretmen ve yazar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi ve Yüksek Muallim Mektebi’nden mezun oldu. Liselerde edebiyat
öğretmenliği yaptı, mecmuâlar yayımladı. Eserlerinden bâzıları: Bozkurtların
Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Ruh Adam, Yolların Sonu, Şehitlerin
Duâsı, Her Çağın Masalı: Bozdoğlanla Sarı Yılan, Dostum Esra.

İlim Şehrinin Kapısı

     “Bir gün toplantıda, herkes Peygamber’i can kulağı ile dinlerken O, bir
ara sözünü yarıda kesmiş ve Hz. Ali’yi yanına çağırarak şunları söylemişti:

    
‘Şunu herkes iyice bilsin ki, ben ilim şehri isem, Ali de bu şehrin
kapısıdır.’

    
Allah’ın ‘Habibim’ hitabına mazhar olma bahtiyarlığına ererek, Kâinatın
efendisi olan yüce Peygamber’in bu sözünü, ne o zaman, ne de ondan sonraki
zamanlarda, doğru dürüst anlayan olmuştu. (Yani olmamıştı.)

    
İlim şehrine girebilmek, yani yüce Peygamber’in Zât’ını tanıyabilmek
için,  Hz. Ali’nin kapısına başvurmak
gerekecekti. İlim ise, sıradan bir söz, ya da sığ bir lâf değil; aksine geniş
kapsamlı bir kavramdı. Bu derin ve geniş kapsamlı ummana dalan kişinin,
Allah’ın ilim sıfatını tamamen kendi üzerinde toplamış bir İNSAN-I KÂMİL
(mükemmel ve tam insan) olarak, yeryüzünde Allah’ın halifesi unvanını kazanmayı
hak etmiş sayılırdı.

    
İşte o da Allah’ın bu cömert lütfu sayesinde, sahip olduğu hem dünyevi
ve hem de uhrevî ilim ve irfan konularındaki geniş vukufiyeti (bilgisi) ile,
çevresini hep aydınlatmış, herkes tarafından takdir ve saygı ile anılır
olmuştu.

    
Zaten ilim sahibi kimseler, şu fani (ölümlü) olarak isimlendirilen
dünyadan, daha ne beklerlerdi? İlim deryasına dalanlar için kin, ihtiras,
servet, şöhret ve iktidar; bunların hepsi birer geçici heves, boş avuntu ve
beyhude (boş) gayretler değil miydi?

    
Nefsinin EMMARE (emreden) mertebesinde kalıp, bir türlü mânen
yükselemeyenler için; ahlâk ve fazilet kavramları gibi, ulu ve ulvî (yüksek)
değerlerin bir anlamı yoktu ki…Onlar bunun için cehalet (bilmezlik)
karanlığında kalmışlar ve risalet (peygamberlik) nuru olan Kur’an’ın ışığından
bir türlü nasiplenememiş; biçare, hatta zavallı kimselerdi.

    
Zaten İslâmiyet’ten önceki Arap bedevilerinin, içinde bulunduğu zulmet
ve zulüm devrine, bunun için cahiliye dönemi denilmişti. İlimden yoksun;
dolayısıyla bilgiden, bilinçten, ideal, adalet ve feragat hislerinden mahrum;
hak ve hukuktan habersiz bu topluluğa gelen Peygamber ne çileler, ne zorluklar
çekmişti…

    
Bir gün birisi gelmiş ve kendisine sormuştu:

    
‘Gökten daha ağır, yerden daha geniş, denizden daha zengin, taştan daha
sert, ateşten daha sıcak, zemheriden (karakıştan) daha soğuk ve zehirden daha
acı ne vardır?’

    
Ona şu cevabı vermişti:

    
‘Suçsuz olan kimseye iftira etmek, gökten daha ağırdır. Hukuk, yerden
daha geniştir. Kalp, denizden daha zengindir. Kinle dolu kalp, taştan daha
serttir. Zalim idareci, ateşten daha sıcaktır. İkiyüzlü kimseye muhtaç olmak,
zemheriden daha soğuktur. Sabretmek, zehirden daha acıdır.’

    
Sonra bir başkası gelmiş ve o da: ‘İlim niçin önemlidir?’ diye sormuştu.

    
‘Çünkü’ demişti, ‘İlim maldan hayırlıdır. İlim seni koruduğu halde, sen
malı korursun. İlim hâkim, mal mahkûmdur. Mal sahiplerinin hepsi öldü gitti.
Ama ilim sahiplerinin eserleri, elden ele dolaşıyor. Her kap içine bir şey
kondukça daralır. Bilgi kabı dolduruldukça genişler. Ahmak kişinin kalbi
ağzındadır. Bilgin kişinin lisanı kalbindedir. İnsanın sözü aklının ölçüsüdür.’
Daha sonra ilâve etmişti: ‘Bilgisiz yapılan ibadette hayır yoktur. Anlayış
vermeyen ilimde hayır yoktur.

    
‘Çünkü servetin en büyüğü akıldır. Tefekküre götürmeyen Kur’an okumakta,
hayır yoktur.

    
‘Mirasın hayırlısı ilimdir.

    
‘Çünkü kişi bilmediğinin düşmanıdır. Cahillerin silahı şikayet,
kötülerin silahı çirkin sözlerdir.

    
‘Çünkü ilim alçakta kalanları yükseltirken; cahillik, yüksektekileri alçaltır.   

    
‘Sanatın hayırlısı edeptir. Çünkü edep aklın suretidir. En iyi sermaye
ibadettir.

    
‘En iyi rehber salih ameldir.

    
‘Huşû olmayan namazda hayır yoktur. Cömertlik olmayan zenginlikte hayır
yoktur.

    
‘Boş sözlerle vakit geçirilen oruçta hayır yoktur. Nefisle savaşmak en
güzel cihattır.

    
‘Doğruluk keskin bir kılıçtır. Eğri olanı keser. Çünkü eğrinin gölgesi
de eğridir.’ “

    
(Taşkın Tuna)

Siyasallaşmış Yargı ve Üç Cumhurbaşkanı

Bir
hukukçu olarak içeriğini bilmediğim bir dava dosyası hakkında yazmayı doğru
bulmam. Bu yüzden Gezi Olayları sebebiyle Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış
müebbet ve 16 kişiye 18’er yıl hapis cezası
verilen dava hakkında şimdiye
kadar yazmadım.

Osman Kavala’ya farklı
dünya görüşüne sahip olmamız ve yurtdışı bağlantıları sebebiyle hep “acaba
devletin elinde benim bilmediğim bilgi ve belgeler mi var?”
kuşkusu ile
baktım.

Fakat
Mahkeme önce Kavala’yı “Gezi Parkı Olaylarında” suçsuz buldu ve hakkında
beraat kararı verdi. Tutuklu yargılanan Kavala tam tahliye olacakken “Casusluk”
iddiasıyla dava açılıp bu sebeple tutukluluğu devam ettirildi.

Şimdi aynı mahkeme bu
defa Kavala’ya “casusluk” suçundan beraat kararı verirken, daha önce beraat
ettiği Gezi olayları sebebiyle “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti
Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet
cezası verdi.

Bu
çelişki ve karşı oy yazan hâkimin gösterdiği açık hukuksuzluklar sebebiyle
kararı eleştirmemiz gerekiyor.

*****************************

Ahmet Necdet Sezer: “Hukuk Katledildi”

Anayasa
Mahkemesi Başkanlığı yapmış bir tecrübeli hukukçu olan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer
bu ağır hukuk ihlali konusunda sessiz kalamadı:

“Beraat ettikleri bir davadan, delil durumu değişmeden kararı
etkileyecek yeniden yargılama gibi bir durum ortaya çıkmadan, bir daha bir daha
yargılanıp cezalandırılmalarından
üzüntü duyuyorum. Gözyaşlarımı katledilen hukuk sistemi için
akıtıyorum”
dedi.

Sonuçta, bu dava
siyasi bir davadır ve önceki birçok örnekleri gibi bu karar da siyasidir.

Dava sürecinde hukukun temel kurallarına aykırı davranıldığı çok
açıktır.

*****************************

Erdoğan’ın Yanlışları

Partili
Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararından sonra yaptığı
açıklama karar üzerindeki siyasetin gölgesini açıkça göstermekte:

“Bu adam Türkiye’nin Soros’uydu. Bu adam Gezi olaylarının perde
arkası koordinatörüydü. Yargımız onunla ilgili nihai kararı verdi.
Kusura bakmasınlar bu ülkede hukuk var, yargı var.”

Bu
cümlede birden çok yanlış var. Birincisi Mahkemenin verdiği karar
nihai karar değil.
İstinaf ve Yargıtay’da temyiz aşaması var.

Kesinleşmemiş
bir karar hakkında siyasi erkin konuşması, devam eden yargılamalar hakkında
hâkimlere veya mahkemelere baskı yapılması Anayasa’nın ve masumiyet
karinesinin ihlali
anlamına gelir.

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Anayasa’nın 38. maddesinde böyle ifade
edilen masumiyet karinesi mutlak bir temel haktır.

Anayasa’nın
138. Maddesine göre konumu, sıfatı veya görevi ne olursa olsun hiç kimse
hiçbir gerekçeyle mahkemelere ve hâkimlere bırakın emir ve talimat vermeyi,
tavsiye ve telkinde dahi bulunamaz.

Demek
ki partili Cumhurbaşkanının, gerek Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sürecinde
ve gerekse daha istinaf ve temyiz aşamasında yargılama başlamamışken,
konuştukları bu temel hukuk kurallarını düzenleyen Anayasamızın bahsettiğim
maddelerine aykırıdır.

Erdoğan’ın
sözlerindeki ikinci yanlış, Soros veya Sorosçu olmak Ceza Kanununa
göre suç değil.
Kanunda suç olarak tanımlayan bir durum veya eylemden
dolayı kimse cezalandırılamaz. Anayasanın 38. maddesine göre; “kimse, işlendiği
zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz.” (Kanunilik İlkesi)

Kaldı
ki bizzat Tayyip Erdoğan Soros’la defalarca toplantılar yapmış, Soros’un
Türkiye’deki uzantısı TESEV ile çok iyi ilişkiler kurmuştur.

Üçüncü yanlış bizzat Gezi
Olayları “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” amacıyla
yapılmış eylemler değildi.

Çevreci
ve sivil eylemlerdi. Kötü yönetildiği için sonradan terör örgütlerinin de
sızmış olması bu gerçeği değiştirmez.

*****************************

Abdullah Gül: Gezi Olayları Çevreci Sivil Eylemdi

Şubat
2020’de “Gezi Parkı eylemleriyle ilgili gurur duyduğunu” söyleyen 11’inci
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
şimdi de şöyle değerlendirdi:

“Ben
o gün Gezi olayını AK Parti açısından olumlu bir ilerleme olarak görmüştüm.
Faili meçhuller için değil çevre için itiraz eden Chicago’daki Londra’daki
gibi eylemler.
Ortadoğu ülkelerinin problemlerini değil gelişmiş
ülkelerin problemlerini yaşıyor olmanın bir göstergesi.”

Gezi
eylemleri esnasında olan Abdullah Gül Cumhurbaşkanı, T. Erdoğan Başbakandı. A.
Gül’e göre, Gezi Olayları gelişmiş ülkelerde görülen sivil
eylemlerdendi. Büyümesinin sebebi de kötü yönetilmiş olmasıydı:

“O gün
oradaki insanlarla diyalog kurup, anlaşarak çok kolay bir uzlaşmayla çıkmak
mümkünken, aşırı müdahaleler neticesinde uzun dönem uykuda olan illegal
örgütlerin uyanmasına, harekete geçmesine ve vandallıklarına fırsat
verildi.”

*****************************

Doğu Perinçek Ve Bülent Arınç

Partili
Cumhurbaşkanının görüşlerine aykırı bir tavır da Cumhur İttifakının en küçük
ortağı Doğu Perinçek’ten geldi:

Perinçek,
“Gezi direnişine biz de katıldık, Osman Kavala’lar hükümetin düşürülmesini
istemiyor, biz düşmesini istiyorduk,
hadi gelin beni de alın gücünüz
yetiyorsa!
Gezi eylemleri hükümete karşı protesto eylemleridir. Biz orda ‘hükümet
istifa’ dedik. Hatta Kavala’lar ‘hükümet istifa’ fikrine katılmıyorlardı” dedi.

Sadece
bu ifadeler bile bu davanın çok su götürür yanları olduğunu gösteriyor.

Yargılamanın
ileri aşamalarında bugün haklarında mahkûmiyet kararı verilenlerin beraat etme
ihtimalini büyük görüyorum.

****

Bakın
bir hukukçu olan Bülent Arınç bile AKP başkanı ve diğer yol
arkadaşlarına Maide Suresi 8. Ayetini hatırlatıyor:

“Ey
iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletli şahitlik eden kimseler
olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya
itmesin…”

****

Cumhurbaşkanı
Erdoğan sözlerinin devamında mahkeme kararının yurtdışı etkilerinden de
bahsetti: “Yurt dışından arayanlar oldu. Biz de dedik ki ‘kusura bakmayın
Türkiye hukuk devleti’. Artık verilen karara tabi olacaksınız. Uysanız da
uymasanız da bu karar uygulamaya girecektir.”

Oysaki 11. Cumhurbaşkanı Gül çok farklı düşünüyor: “Parçası olduğumuz modern dünyadan ne kadar
kopuk olduğumuzu göstermesi açısından da ayrıca utanç verici. Bu karar şok
edici ve yük oldu.
Çelişkili yargılama süreçlerine tanık olmuş bu
davanın Türkiye’ye kaybettirdiklerini görmek çok acı.”

Ali Babacan ve Altılı Masa Hakkında

Ben
şahsen Sayın Ali Babacan’ın seçimlere tek başına girme kararını doğru buluyorum.

Nihayetinde
o da yapılan anketlerde 6’lı masanın Milliyetçi Hareket Partisi destekli Cumhur ittifakının gerisinde kaldığını,

Bu
şekilde girilecek bir seçim yarışını kazanamayacaklarını!

En
fazla Cumhuriyet Halk partisinden kendisi ve kurmayları için alabileceği birkaç Milletvekilliği ile sınırlı
kalacağını öngördüğü için
böyle bir karar aldığını düşünüyorum.

***

6’lı
masanın olası tek şansının Ülkücü
kökenli aday
Mansur Yavaş ile olabileceğini,

İçerisinde
Cumhuriyetçiler, Atatürkçüler ve “Milliyetçiler” olduğu kadar, çok renkli yapısı
nedeni ile HDP ve Ermeni Diasporasına sempati duyan aklı 1915 olaylarında, kalbi Rojova’da kalan sayıları hiç te az
olmayan CHP Parti örgütleri tarafından da Mansur Yavaş’ın adaylığının istenmediğini,

Başbakanlığı
döneminde yürüttüğü yanlış Suriye politikası ve açılım saçmalığı ile 6’lı masanın bir ayağını temsil eden Sayın
Ahmet Davutoğlu’nun
halkta istenildiği gibi bir karşılık bulmadığı,

Halkçı
ve dürüst siyasetçi imajına rağmen partisinde ki marjinaller yüzünden halkın önemli bir kesiminin tereddütle
yaklaştığı
, oyu her arttıkça partilileri tarafından “Dini ve ya Milli konularda” yapılan samimi ve içten gaflar
yüzünden oyu hep %25 bandında kalan Sayın
Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylıkta ki ısrarından vazgeçmeyeceği

Düşünceleri,

Sayın
Ali Babacan’ın böyle bir karar almasında etken olmuş olabilir!

***

Ayrıca!

Kendisi
dışında ki profesyonel siyasetçileri, kurduğu yeni parti çalışmalarına “ekonomik nedenlerden dolayı bile olsa”
dâhil etmeseydi!

Belki
de ilk seçimde oy oranı %20 leri
zorlayacak olan
Sayın Meral Akşener’in kadrosunda bulunan pek çoğu
siyaseten yıpranmış eski partisinde karşılık bulamadığı için yeni kurulan İYİ
Partiye dâhil olan siyasetçiler ile olası kazanılacak bir seçim sonrasında!

Kendi
siyasetinden taviz vermeyen çok
Komutanlı bir konsorsiyuma dönebileceğini
ve bu koalisyonun 6 ay bile sürmeyebileceği
öngörüsünün de etkisi olmuş olabilir!

***

Ben,
süreç ilerledikçe masada daha fazla uyuşmazlık çıkacağını, hatta İYİ Partili
“bir” Milletvekilinin eskiden rakip olduğu halde aldıkları önemli teklifler ile
Ak parti saflarına katılan Sayın Numan Kurtulmuş ve Sayın Süleyman Soylu gibi
ciddi bir teklif alırsa Ak partiye
geçebileceğini!

Demagojik
ve şiirsel cümleler ile yaptığı samimiyeti az, tanımayan halkta şimdilik
karşılığı olan popülist siyaset sayesinde,
seçimlere yakın böyle bir transferin, 6’lı masayı tek ayakla yatan 6’lı ganyan
kuponu gibi hüsrana uğratabileceğini
düşünerek,
Sayın Ali Babacan’ı ileri görüşlülüğünü takdir ediyorum!

Kısa
bir süre önce yaptığı parti içi değişikliklere bakınca, Sayın Meral Akşener’in
de bazı şeyleri geç de olsa anlamış
olabileceğini de söylemek mümkün!

***

Son olarak halkın önemli
bir kesiminin önceliğinin

ekonomik veriler ve kişi başına düşen milli gelir değil!

İç
ve Dış tehditlere karşı Devletinin yanında olma, koruma içgüdüsü olduğunu,

Tarihi
düşmanımız olan Devletlere dahi gerekirse barış için taviz verilerek varılacak sıfır
sorundan,  Türk Düşmanlarına Bozkurt işareti yaparak cevap veren bir dış politikaya

 Ülke içerisinde elini kolunu sallaya sallaya
dolaşan öğüt mensuplarının elini kolunu kopartan tabir yerinde ise nefes
aldırmayan bir İçişleri politikasına

Azerbaycan
gibi Kardeş ve Soydaş Devletler ile mesafeli bir politikadan omuz omuza kazanılan Karabağ zaferine geçilmesinden
memnun olduğunu söyleyerek,

6’lı
masanın bu konularda yeteri kadar güven vermediğini gören Sayın Ali Babacan’ın hamlesinin
doğru olduğunu söyleyerek şahsi
kanaatlerime son vereyim.

***

Belki, ekonomi iyi değil!

Belki, Cumhurbaşkanımızın kadrosunda ümit
veren, güven veren, konusuna hâkim siyasetçi ve bürokrat sayısı az!

Belki, Kuruluş felsefelerini unutmuş
yetenekleri kısıtlı lale devrinin son yıllarını yaşayan bazı Ak Partili
Belediye başkanları makamlarını Millet ittifakına kaptırdı, kalanlar da bir
sonra ki seçimde kaptırmak üzere, ama!

Yine de tüm bunlar 6’lı
masanın seçimleri kazanması için yeterli değil!

Hükümetin
Ekonomik ve mali politikaları belki iyiye gitmiyor olabilir ama Millet ittifakı
da Milli konularda yeteri kadar güven vermiyor!

Hangisi daha önemli
varın siz karar verin!

Selam
ve dua ile.

Güncel mi Dediniz?

O kadar çok şey konuşuyoruz ve tartışıyoruz ki, hiç birini
anlamıyor(uz)m!

 

Hepimiz boş konuşuyoruz…

 

Çünkü tartıştığımız ve konuştuğumuz konular nerede ise yüzyıllardır
başımızda duruyor! Öyle ise neden konuşuyoruz?

 

Hiç akıl edip “yahu durup
durup biz aynı şeyleri tekrar edip duruyoruz”
diye kendimize
sormuyoruz…

 

Hadi cahilimiz böyle yapıyor ama eğitimlimize yani mürekkep
yalamışımıza ne diyelim? Ya da en iyi niyetle demek gerekirse okumuşumuzda
cahilliğin pençesinde her halde…

 

Son aylarda mümkün olduğunca haber seyretmiyorum ve olan biteni
izlemiyorum. Nedeni ise her şeyin papağan gibi tekrar edilip durmasıdır.

 

Şimdilerde ekonomik sıkıntıları çok konuşur olduk. Maaşlar yetmiyor,
emekliler sürünüyor, çarşı pazar almış başını gitmiş, döviz uçmuş, çarşı pazar
ateş pahası gibi beylik lafları izlemek istemiyorum… Bunlar benim tabirim ile
“ekonomi geyikleri” çünkü
ben bunları yarım asırdır duyarım ama değişen bir şey yoktur.

 

Prof. Dr. Mustafa Akdağ (1913-1973)’ın bize ışık tutacak “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai
Tarihi”
diye bir çalışması var. Akdağ bu çalışmasında, 1243-1559
yılları arasında Anadolu’nun ekonomik ve toplumsal yapısını anlatır. Yine
1550-1603 yıllarında Anadolu’da ortaya çıkan ayaklanmaları ve sonuçlarını
incelemiştir.

 

Bu çalışmalarda 16.yüzyıldan itibaren tarımsal üretimden vaz
geçenlerin Türkiye’nin toplumsal yapısını ve devlet düzenini temellerinden
nasıl sarstığını bizlere hatırlatmıştır.

 

Bunların yanı sıra medreselerde eğitim gören softaların önemli bir bölümünün
içine düşmüş oldukları ahlak dışı durumları sergileyerek bozulmaya yüz tutmuş
sistem konusunda bizleri aydınlatmıştır.

 

Hiç yabancı gelmiyor bunlar değil mi? Güncel dediklerimiz dün de var!

 

Yine eğitim sistemimizdeki çöküşü, tarım ve hayvancılıkta üretimden
vazgeçişimizi, ahlâkî yozlaşmayı, devlet hayatındaki israf ve yolsuzlukları,
vatan topraklarının talanını, siyasetin kirliliğini güncelmiş gibi konuşup
durmaya gerek yok!

 

Bırakalım sızlanmayı! Cebinizden üç kuruş eksilmese sesiniz bile
çıkmayacak yüzyıllardır sürüp giden bu kara düzen karşısında…

 

Diğer bir güncel konu Ukrayna-Rusya Savaşı!

 

Hangi haber kanalını açsanız savaş canlı olarak yayınlanıyor ve adını
ezberlediğimiz kadrolu yorumcular benzer şeyleri günlerdir tekrar ederek söylüyorlar.
Kimse çıkıp anladık demiyor!

 

Bu bir paylaşım savaşıdır. Dünyanın efendileri, güçlü devletler
üzerinden bu paylaşımı yeniden yapıyorlar. Daha da sürecek! Hatırlayın Rusların
ilk günlerde “Üçüncü Dünya Savaşı
başlamıştır”
sözlerini…

 

Ukrayna, Hitler Almanya’nın hedefinde olan bir ülke… Belki Alman
İmparatorluğu için de öyleydi! Çünkü yer altı ve üstü zenginlikleri ile çok
iştah kabartan büyük bir ülke…

 

Eğer İkinci Dünya Savaşı’nda olup bitenlere ve AB’nin lokomotifi
Almanya’nın Ukrayna’yı illa AB’ye tam üye yapma gayretlerini bilsek (Keza buna
ABD’nin Ukrayna’yı NATO üyesi yaparak işgal etmek istemesini eklesek) bugün
Ukrayna bizim için bir güncellik değeri taşımayabilirdi! Keza Rusya Çarlığı ile
Sovyet dönemi Ukrayna-Rus ilişkilerini dinsel boyutuda dahil olmak üzere analiz
edebilseydik bu savaşı anlar ve önümüze bakardık…

 

Bu işle bir vatandaş olarak öyle uzun boylu ilgilenmeye ve konuşmaya
gerek yok. Konunun diğer kısmı devleti yönetenleri ilgilendiriyor.

 

Suriyeli, Iraklı, Afganlı, Afrikalı sığınmacılar konusu ile Türkiye
ilk defa karşılaşmıyor. Ama Osmanlı ama Cumhuriyet dönemlerinde bu ülkeye gayrı
Türk göçleri sıklıkla olmuştur. Bu yolla demografik yapımız sayısal ve kültürel
olarak değiştirilmeye çalışılmıştır. Onun için endişeye mahal yok! Zaten
Türkiye’ye gayrı Türkler hâkim, biraz daha gelse ne olur ki?

 

Süleyman Paşa türbesi terk edildi diye ortalığı ayağa kaldıranlar her
halde Türkiye’nin yarısından fazla bir yüzölçüme sahip vatan topraklarının
Balkanlarda terk edildiğini unuttu? Onun için 20 Türk adası Yunan’a terk
edilmiş benim için her hangi bir güncel değer taşımıyor!

 

Bu demografiyi bozma ve vatan topraklarını bırakma konularında tek
suçlu dışarıyla irtibatlı olan gayrı millî “müesses
nizam”
dır. Öyle ise güncel olanları düşünmeye ve konuşmaya ne gerek
var? Zaten bizden olmayan birileri bizim adımıza karar vermiş ve uyguluyor!

 

Diğer bir önemsiz güncel konu da, kimin cumhurbaşkanı adayı ve
Cumhurbaşkanı olacağı konusudur. Boşuna konuşuyor ve temcit pilavı gibi yazıp
duruyorsunuz! Türkiye’de cumhurbaşkanlığı konusu hep tartışılır ancak halkın
dediği hiç bir zaman olmaz. O zaman niye tartışıyorsunuz? Esas konuşmamız
gereken konu kimin cumhurbaşkanı olup olmayacağı değil bir Türk’ün
cumhurbaşkanı olup olmayacağıdır! Bunu konuşamıyoruz / konuşturmazlar bile!!!
Gayrı Türk siyaset (iktidar-muhalefet) elbette bir gayrı Türk’ün
cumhurbaşkanlığını bu konunun farkında bile olmayan Türklere yine kabul
ettirecekler gibi gözüküyor.

 

Eğer biz Türklerin hafıza sorunu olmasaydı (Türk’ün Hafıza Sorunu –
Fuat Yılmazer / BilgeOğuz Yayınevi) güncellik bu kadar bizi esir alır mıydı?

 

Bunlara rağmen bu kadar değersiz (!) bir güncellik var iken nasıl olur
da, Türk olarak varlığımızı sürdürüyoruz derseniz oda ünlü tarihçi Hammer’in “Türk tek başına bir kuvvettir. Azmini
ve iradesini kanından alır”
saptamasının doğruluğundan dolayıdır
derim…

 

Onu için güncelle değil geçmişten beri gelen güncelle kendini su
yüzüne çıkartan temel konularla ilgileniyorum! Bana ne hayat pahalılığından…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 24

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Hakkında Yazılanlar-6

Prof. Dr. FÂRUK KADRİ TİMURTAŞ

Türk ilim ve
irfânına bir ömür boyunca yaptığı sonsuz hizmetlerle münevver muhitin derin
saygı ve hayranlığını toplayan büyük üstad İbnülemin Mahmud Kemal de ebediyete
intikal etmiş bulunuyor.

İbnülemin
Mahmud Kemal, kelimenin tam ve hakîkî mânâsı ile bir üstad, nevi şahsına
münhasır, pek mühim bir ilim ve fikir adamımızdı. Târih, tercümeihal ve
kitâbiyat sâhalarındaki engin ve derin ihtisâsı ona ilim âleminde yüksek bir
mevki kazandırmış ve Avrupalı müsteşriklerce de tanınmasına sebep olmuştu.
Memleketimizde bugün kendi vâdîsinde eşi ve benzeri bulunmayan bir âlimdi. İlim
ve kalem erbâbının en büyüklerinden olan üstad, kendi sa’y ve gayreti ile
yetişmiş kimselerdendi. Bâzı mekteplere ve mederese derslerine devam etmiş ise
de hiçbirinden şehâdetnâme almamış, daha ziyâde Mehmed Âkifin babası Tâhir Hoca
ve Trabzonlu Hüsnü Hoca gibi değerli zatlardan ders görerek tahsil-i ulûm
etmiştir. Küçük yaşta eser telifine başladı ve matbûâta intisap etti; bir
taraftan da devlet hizmetine girdi. Bütün hayâtı memlekete ve onun irfânına
hizmetle geçti. Maddî, mânevî bütün müktesebat ve mahfûzâtını memleket
maârifinin yükselmesi için cömertçe sarfederek pek mühim eserler vücûda getiren
İbnülemin Mahmud Kemal, bununla iktifâ etmemiş, yüksek değerdeki kütüphânesini
üniversiteye bağışlamak âlicenaplığını da göstermiştir.

En mühim
eserleri: Târih ve biyografiye âit olan Şeyhülislâm Yahya, Ârif Hikmet ve
Leskofçalı Galip Dîvanları mukaddimeleri ile Tuhfe-i Hattatin ve Menâkıb-ı
Hünerverân mukaddimeleri. Tâ- rihçe-i Evkaf ve Terâcim-i Ahvâl-i Nüzzâr ve
bilhassa Son Asır Türk Şâirleri (Kemâlü’ş-Şuarâ) ve Osmanlı Devletinde Son
Sadrıâzamlar (Kemâlâ’s-sudûrf’dır. Üstün zekâ, hârikulâde hâfızâ,
görüşlerindeki derinlik ve nüfuz, kılı kırk yaran müdekkiklik, yorulmak
bilmeyen çalışma, en büyük noktalara dikkat, anlayış ve anlatıştaki mümtâziyet,
isâbetli tahlil ve tenkitler ve müstesnâ üslûp gibi meziyetlerin bir arada bulunuşu,
İbnülemin Mahmud Kemal’in eserlerine pek yüksek değer vermiştir.

İbnülemin’in
târihçiliğini lâlettâyin bir târihçilikle karıştırmamak lâzımdır. O bizzat
yaşadığı, bildiği devirlerin târihini yazan bir âlimdir. Hazır menbâlara
konmamış, devamlı fedakârlık ve uğraşmalarla mecmualar ve târihî vesikalar
temin etmiş, birçok târihî şahsiyetlerle görüşmüş, bunların neticesinde elde
ettiği mâlûmâtı tesbit etmek sûretiyle eserler vücûda getirmiştir. Böylece
kendi telifâtı en değerli mehaz ve kaynak olmak mâhiyetini kazanmış bulunuyor.

İbnülemin, son
asır târihimizi en iyi bilen müverrihimizdi. Hayâtındaki tesâdüfler ve şartlar
kendisine birçok imkânlar verdi. Mühürdar Mehmed Emin Paşa’mn oğlu bulunuşu,
çocuk yaşından îtibâren ilmen ve mevkien büyük kimselerle temas etmesine vesîle
olduğu gibi; uzun müddet Sadâret Mektûbî Kalemi ve Eyâlât-ı Mümtâze ve Muhtâre
kalemi müdürlüklerinde bulunması birçok mühim mesele ve vak’ayı işitip
bilmesine ve elinden pek çok evrak ve vesikanın geçmesine sebep oldu. Ayrıca
Sultan Abdülhamid’in cülûsundan hâl’ine kadar hârici ve dâhili vak’aları ihtivâ
eden Yıldız evrâkının tasnifi işine memur edilmesi, evrâkın büyük bir kısmını
görmesini ve pek çok faydalanmasını temin etti. İyi bir târihçi -bir bakıma-
devrinin hâdiselerini iyi gören, iyi anlayan ve anlatan kimse demektir. İşte
İbnülemin’in eşsizliği bu noktadan ileri gelmektedir. O, devrini, muhitini,
etrâfındaki insanları, hâdiseleri çok iyi görmüş ve çok iyi anlamıştır. Bunları
iyice muhâfaza etmesini bilen üstad, en iyi şekilde anlatmasını da bilmiştir. ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar
yalnız sadrıâzamların terceme-i hâlini aydınlatan bir kitap değil, aynı zamanda
o devirlerin târihine ışık tutan müstesnâ bir eserdir.

İbnülemin
Mahmud Kemal, şahsiyetlerin portresini çizmekte erişilmez bir muvaffakiyet
göstermiştir. Sadrıâzam Said Paşa’ya dâir monografisi ayarında bir eser,
şimdiye kadar memleketimizde yazılmamıştır. Bir kimseyi şahsiyet ve mizâcmın,
rûhiyat ve karakterinin bütün teferruat ve çizgileri ile bu kadar canlı anlatan
bir biyografi kitabına kolayca rastlanamaz sanıyoruz.

Fatin Efendi
tezkiresine zeyl olarak meydana getirilen ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’, şuarâ tezkirelerimizin maddeten ve mânen en büyüğüdür.
Eski tezkirecilerimiz, şâirlerin hayâtından kısaca ve çok defa müphem şekilde
bahseder, husûsiyetleri üzerinde hemen hemen hiç durmaz, san’atları hakkında
hüküm verirken de klişeleşmiş tâbirler kullanırlardı. Âşık Çelebi gibi istisnâ
teşkil edenlerin, tanıyıp bildikleri şâirler hakkında hikâye ve vak’alar ve
lâtifeler naklettikleri görülmekle berâber, şahıs portreciliğinin en
muvaffakiyetli örneğini gene ve yalnız Son Asır Türk Şâirlerinde bulmaktayız.
Tercümeihaller en doğru şekilde tesbit edildiği gibi, husûsiyetler de tasvir ve
müşâhedeler, fıkralar ve nükteler, hikâye ve hâdiseler nakledilerek en esaslı
noktaları ile anlatılmıştır. Son Asır Türk Şâirlerinin bir husûsiyeti de
-müellifinin de söylediği veçhile- içindeki zevâtın tercümeihâllerinden
birçoğunun kendi ağızlarından dinlenerek vücûda getirilmiş olmasıdır.

Eserlerinin Husûsiyetleri:

İbnülemin’in
eserleri yalnız ilim bakımından değil, edebiyat bakımından da çok
ehemmiyetlidir ve büyük değerler taşır. Üstâdın çok orijinal bir üslûbu vardır.
Bu üslûp, istidratlarla yer yer süslü, ince ve nükteli, dikkatli ve zekî, çok
zarif bir üslûptur. Yazılarındaki lezzet ve safâ, konuşmasında da aynen
mevcuttu. Hoşsohbet, meclisârâ, latîfegû ve nüktedan bir zat olan İbnülemin,
dinleyenlere zevkbahş olan ince nükteleri ve iğneli sözleri ile de meşhurdur.
Kendi tabiatını ‘mizâcım asabî, teessürüm
şedid, kalbim rakik, intikal ve infialim serî
’ sözleri ile tasvir
etmektedir. Sohbet sırasında anlattığı ilmî bahisler, ilminin yalnız satırda
olmayıp sadırda ve hâfızada da mevcut bulunduğunu gösteriyordu. Bu bakımdan
üstâda ‘canlı kütüphâne idi’ demek
hiç de yersiz sayılmaz. İbnülemin Mahmud Kemal’in zengin bir kütüphâne, nefis
levhalar ve antika eşyâ ile müzeyyen evi eskiden beri ilim, edeb ve san’at
erbâbının mecmâı olmuş ve bir encümen-i dâniş mâhiyeti kesbetmişti. Süleyman
Nazif merhum ve arkadaşları tarafından ‘Dârü’l-Kemâl
adı verilen bu evde, yıllar yılı mûsikî ve sohbet geceleri tertip edilmiştir.
Bu toplantılar bütün müdâvimler, bilhassa gençler için çok istifâdeli ve
istifâzalı olmuştur.

Yarım Kalan Eserleri:

Ömrünü Türk
irfâmna hizmete vakfeden İbnülemin, son olarak ‘Son Asır Türk Hattatları’nı neşretmişti. Basılmamış eserleri
arasında mûsikî üstadlarından bahseden ‘Hoş
Sadâ
’ adlı mühim bir kitap da vardır. İlim ve irfânını çalışkanlığı, nâmus
ve istikâmeti, fazileti, necâbeti, Müslümanlığı, hamiyyeti, millet ve
vatanseverliği ile bütün yeni nesillere numûne-i imtisal olan İbnülemin Mahmud
Kemal, sâlih ve kâmil bir zattı. Fazilet ve irfânın mücessem bir timsâli olan
üstad, nâmını ebediyete kadar yâdettirecek eserleri ile kendi heykelini kendisi
rekzetmiş bulunuyor.

Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş: (1925-1983) İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Bitirdiği
bölüme öğretim üyesi olarak girdi. Dilci, edebiyat târihçisi ve yazar.
Eserlerinden bâzıları: Mehmet Akif ve Cemiyetimiz (1962), Ali Şir Nevai’nin
Türk Diline Hizmetleri (1962), Dil Dâvâsı ve Ziya Gökâlp (1966), Târihî Türkiye
Türkçesi Araştırmaları (1972), Türkçemiz ve Uydurmacılık (1977), Uydurma Olan
ve Olmayan Kelimeler Sözlüğü (1979), Dil Dâvâsı (1981).

Allah Makamını Cennet Eyleye

FEHİM FIRAT

Açık yürekli,
doğru sözlü âlim

Asâlet ve
necâbeti, nâmusu, istikâmeti ve ilm ü fazileti ile mâruf âlim ve mütefekkirimiz
İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ı kaybetmiş bulunuyoruz. O’nun ölümüyle insanlık
âlemi büyük bir evlâdından daha mahrum kalıyor. Bu elim ziyâdan duyduğumuz acı
çok derindir.

İbnülemin
Mahmud Kemal, kendi ilim ve şahsiyetini, bizzat kendi yorulmaz gayret ve
sebâtı, merâkı, çok kuvvetli hâfızası, zekâ ve kabiliyeti, resânet-i ahlâkiyesi
ile vücûda getirmiş ve tanınmış açık yürekli, doğru sözlü bir ilim adamımızdır.
Yakın târihimize derin vukufu ve kuvvetli kalemi ile meydana getirdiği târihî
ve edebî eserleri sâyesinde ilim ve irfan âlemimize büyük hizmeti sebketmiş
erbâb-ı kemâl ve fudalâdandır. Türk edebiyâtı ve Türk târihindeki selâhiyeti
bütün dünyâca tanınmıştır.

Genç yaştan
îtibâren intisap ettiği memûriyet hayâtında da resmî vazifesini Kemâl-i iffet
ve nâmus ile îfâ etmiş, yüksek rütbelere ulaşmıştır.

*Sadâret
Mektûbî Kalemi Müdürü, *Eyâlât-ı Mümtâze ve Muhtâre Müdürü, *Müdevvenât-ı
Kânûniye Kalemi Müdürü, *Takvîm-i Vakâyî Müdürü, *Dîvân-ı Hümâyun Beylikçisi,
*Vesâik-i Târihiye Tasnif Heyeti Reisi olmuş ve nihâyet Evkaf Müzesi
Müdürlüğünden tekaüde ayrılmıştır. Evkâf-ı İslâmiye Müzesi’ni, yâni şimdiki
adıyla Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ni kuranlar arasında çalışmış, Türk Târih
Encümeni üyeliğinde, Asâr-ı Müfide Kütüphânesi heyetinde hizmetleri olmuştur.

Mütevâzı ve
münzevî bir hayat

Memûriyet
hayâtından bahsederken kendisi ‘her
şeyin, her işin müşkülü öteden beri bana isâbet eder. Bu benim için nasîb-i
ezelîdir
’ der. Fakat her işin müşkülünü yenmek azim ve iktidârını dâima göstermiş,
memleket ve milletine uzun seneler kıymetli hizmetlerde bulunmuştur.

O’nun daha
büyük hizmeti, çok ciddî ve uzun birer tetkik mahsûlü olan ve kendine has
üslûbu ile yazılmış bulunan târihî ve edebî eserleriyle fikir âlemimize ve
Millî Kütüphânemize kazandırdığı kıymetlerdir.

Onun en büyük
zevki küçük yaşlardan îtibâren okumak ve yazmak olmuştur. Bu yaşlarda gazete ve
mecmualarda yazıları intişar etmiştir. İlk rahle arkadaşı büyük şâir Mehmet
Âkif’le şiire başlamıştır. Eyyâm-ı şebâbetten beri iptilâ derecesinde sevdiği
şeylerden biri de mûsikî olmuştur. Bu sevginin mütezâyiden devam edip gittiğini
ifâde eder ve uzun yıllar muntazaman Pazartesi günleri evinde meşhur mûsikî
gecelerini tertiplerdi. O ‘Huzûz-ı
nefsâniyesini
’ yalnız bu faâliyetleriyle tatmin ederdi. Çok mütedeyyin,
menâhîden muhteriz, teessürü şedit, kalbi rakik, intikal ve infiali seri bir
zattı. Mütevâzı ve münzevî yaşardı.

İbnülemin
kütüphânesi

İbnülemin için
eline geçen para ile kitap almak kendi ifâdesiyle ‘En doyulmaz bir safâ’ teşkil etmiş ve bu sevginin mahsûlü olarak
bir kitap ve yazı hazînesi vücûda getirmiştir. Bu büyük adam, işte bu gözbebeği
gibi sevdiği, ‘Benim bütün maddî varlığım
kitaplarımdan, yazılarımdan ibârettir
’ dediği ve maalesef muhtelif
târihlerde yangınlar ve işgal zamânında yağma gibi âfetlere uğradığını görmek
acısına katlandığı bu hazînesini, en emin ele teslim etmek ve nesillerin bu
varlıktan müstefid olmasını sağlamak emeliyle, üniversitemize bırakmıştır.

Evvelâ 1949’da
ölümüne bağlı olarak vasiyet ettiği bu kitap, yazı ve mecmuaları için, 1952’de
vefâta kalmamasını arzu ederek vasiyetnâmesine gerekli şerhi verdirmiştir.

‘İbnülemin
Mahmud Kemal Kütüphânesi’, vaz’ ettiği (koyduğu) şarta uyularak üniversitede
müstakil bir şekilde tesis edilmiştir. Böylece tesellüm edilen maddî ve mânevî
kıymeti çok büyük, 4000 cilt kitap ve 400 yazı, merkez binâda Tıp Târihi
Enstitüsü yanında ayrılan salonda bizzat kendisi tarafından yerleştirilmiş ve
hıfzolunmuştur. Bu eserlerin yüzde seksenini eşsiz yazma kitaplar teşkil etmektedir.
Sonradan bâzı gazete koleksiyonlarını, elbise, nişan, resim ve diğer birkaç
kıymetli eşyâsını da getirip burada dolabına koymuştur. Geçen yıl bu salonun
yanındaki odanın da kendilerine bırakılmasını istemesi üzerine tahliye ve
tanzim edilerek arzuları yerine getirilmiştir. Maksatları evdeki yazı ve
levhaları ve târihî oda takımlarını buraya nakletmekti.

Üniversitede
jübile

1953 Mart’ında
üniversite gençliği kendisi için bir jübile tertiplemiştir. Bu türlü merâsimi
arzu edenlerden olmamış ‘Meslek ve meşrebim
böyle şeylere mânidir
’ demekle berâber gençliğin umûmî arzusuna muhâlefeti
de doğru görmemiştir. O gün kendileri hakkında muhabbet ve hürmet dolu
takdirkâr ve sitâyişkâr konuşmalar olmuş, kendisi dinlenilmiş, böylece
unutulmaz bir İbnülemin günü yaşanmıştır.

İbnülemin
Mahmud Kemal her gün muntazaman kütüphânesine gelir ve saatlerce burada
çalışır, kendisinden bir şey sormak, öğrenmek için gelenleri burada kabul eder.
Âdetâ üniversitemizin kendisine has bir fikir köşesini teşkil ederdi.

O’nun son günlerine
kadar muhâfaza ettiği büyük ilim ve çalışma aşkı bu yuvanın yaşlısına gencine
örnek olurdu. O bütün üniversite âilesi tarafindan lâyık olduğu müstesnâ
hürmeti gördü, hepimiz için şefkatli ve faziletli bir büyük, aramızda yaşayan
bir târih oldu. Şüphe etmiyorum ki mânevî varlığı dâima kalplerde ve dimağlarda
yaşayacak, gelecek nesillere de intikal edecek olan aziz hâtırası büyük
kıymetini, örnek vasfını dâima muhâfaza edecektir.

Bizler bugün
O’nu çok sevdiği aziz kütüphânesini son ziyârete getirmiş, yüreklerimizden
taşan muhabbet, hürmet ve tâzim hisleriyle tabutu önünde toplanmış bulunuyoruz.

Üniversitemiz
nâmına ve en tâzimkâr hislerimin heyecânı içerisinde bu büyük ve asil insanın
nâşı önünde hürmetle eğiliyorum. Allah makamını cennet eyleye.

 

İbnülemin Mahmud Kemal

AHMET KABAKLI

Biliyor
musunuz ki kütüphânelerimizin hâlâ en hacimli ve bugüne kadar tek noktası
yalanlanmamış eserlerinin sâhibi İbnülemin Mahmud Kemal Bey’dir? Son Asır Türk
Şâirleri (Son baskı, 1970), Son Sadrıâzamlar, Son Hattatlar ve Hoş Sadâ v.s.
Hepsi de dalında kaynak kitaplardır.

İbnülemin
Mahmud Kemal, öğrencilik günlerimizde, ünlü serpûşu ve hırkası ile ilmi,
san’atı, nükteyi, sohbeti ve otoriteyi simgeleyen bir kutuptu. Mükrimin Halil
Bey, Kâzım İsmâil Gürkan, Hakkı Süha Gezgin ve daha niceleri O’nun etrâfinda
pervâne idiler. Mûsikîde de öyle: Yalnız Subhi Ezgi gibi zamânın üstadları
değil, Nevzat Atlığ, Alâeddin Yavaşça, Necdet Yaşar gibi bugünkü üstadlar da
meclisine devam ederlerdi.

O’nu ne kadar
anlatsak, o zamanki genç dostu, Tâha Toros kadar anlatamayız. 29 yıl konağına
devam etti. Nice olayı ve hâtıraları, belgeleriyle tesbit etti. Sayın Kültür
Bakanlığından önemle ricâ ederim:

Tâha Toros
Bey’den bir İbnülemin M. Kemal kitabı istensin ki; bir devir aydınlarını târih
aynasında gösteren nükteli, hareketli, ilim, tefekkür, titizlik dolu bir eser
çıksın ortaya.

Sultan İkinci
Abdülhamid Han’ın 1909’da hal’i fâciasından sonra İttihatçılar ‘En nâmuslu târihçimizdir’ diyerek, eski
evrâkı düzenlemek üzere ‘Yıldız Tasnif Heyeti’nin başına İbnülemin Bey’i
getirmişler. ‘Babasının, kardeşinin
jurnali olsa bile kayda geçer’
demişler. Fakat az zamanda, getirdiklerine
pişman olmuşlar. Çünkü bizzat İttihatçıların (meselâ Hüseyin Câhit Yalçın’ın
v.s.) Pâdişâha verdiği jurnalleri ortaya çıkmış.

Bunları ne yapayım?’ diye Talat Paşa’ya
sormuş. ‘Getir bana!’ demiş sadrıâzam
ve getirdiği belgeleri, pek tabiî yok etmişler.

İşte bunun
için İbnülemin, onların getirdiği 1908 Hürriyetine hiç ısınmadı. ‘Hürriyet îlânı’ demez, ‘Hâriyet (yâni eşeklik) îlânı’ derdi.
Nasıl ki Cumhûriyet’ten sonra, milletin başına getirilen bâzı soyguncu, dili
yoksullaştırıcı, câhilce hareketlere de İnkılap değil (Gençlerin söyleyişine benzeterek) İnkilap (yâni kelp’leşme)
denilmiştir.

Ahmet Kabaklı: (1924-2001) İstanbul Üniversitesi Türkoloji
bölümünden mezun olduktan sonra liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Türcüman
ve Türkiye gazetelerinde köşe yazıları ile tanındı. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden diploma aldı, Türk Edebiyatı Vafı’nı kurdu. 5 ciltlik Türk Edebiyatı
başta olmak üzere 50 civârında kitabı yayınlandı.