12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 324

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 6 (İrşâdü’l Akli’s-Selim – 6)

Rivâyet olunduğuna göre Hz. Ali (kav /
598-661) ve Ashab’ın fukahasından Seyyidü’l-Kurra Übeyy b. Kâ’b (vefatı: M.
643) ‘Bize hidâyet eyle’yi (ihdina), ‘hidâyette bize sebat ver.’ diye tefsir
etmişlerdir, hidâyet talebinden maksat, hidâyette sebat ise kesin olarak mecaz
kabul edilir. Hidâyet talebinden maksat, bundan daha ziyâdesi ise ve ziyâde
mefhûmu, hidâyetin kullanıldığı mânâya dâhil ise yine mecaz kabul edilir. Ama
eğer ziyâde mefhûmu, hidâyet mânâsına dâhil olmayıp birtakım karinelerle ona
delâlet ediyorsa, o zaman mecaz değil hakîkat olur. Çünkü fazla ibâdet nasıl
yine ibâdetse, fazla hidâyet de yine hidâyettir. Böylece mecaz ile hakîkatin
bir araya gelmesi sonucu doğmamış olur.

Sırat-ı
müstakîm
’den maksat, hak yoldur. O da, kolay ve ifrat ile tefrit arasında
orta bir yol olan hanif (bâtıldan ayrılıp Hakk’a yönelme) dinidir.

1/7 ‘Nimetlendirdiğin (in’âm ettiğin)
kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, dalâlete düşenlerin yoluna değil
(Sıratallezîne en’amte aleyhim ğayr’il-mağdûbi a’leyhim vele’d-dâllîn).’

Bu Âyet-i Kerîme’de iki yol gözler önüne
serilmektedir. Biri Allah’ın nimetlendirdiği kimselerin yolu, diğeri de O’nun
gazabına uğrayanların ve dalâlete düşenlerin yoludur.

A- ‘Allah’ın nimetlendirdiği kimselerin
yoluna (sıratallezîne en’amte aleyhim).’

Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i celîlede nimetini bahşettiği
Müslümanların tâkip ettiği yolu bir bayrak yapmış ve doğrulukta İlâhî şahâdete
mazhar olacak yolun da bu olduğunu açıkça beyan etmiştir. Öyle ki, sırat-ı
müstakim denildiğinde bundan başka bir şey akla gelmez. Sırat-ı müstakimin,
İlahî nimete mazhar olmakla eşdeğer tutulması bunun pek kapsamlı bir nimet
olduğunu belirtmek içindir. Çünkü İslâm nimeti, bütün nimetlerin temel
ilkesidir.

Bundan dolayı İslâm nimetini elde eden kimse,
bütün nimetleri elde etmiş sayılır.

Bir görüşe göre de, İlâhî nimete mazhar
olanlardan maksat, Nisâ sûresinin 69. âyetinde belirtilenlerdir. Gerçekten bu
âyette:

‘Allah ve Resulüne itaat edenler) işte onlar,
Allah’ın kendilerine nimet bahşettiği peygamberler, sıddîkler, şehitler ve
sâhabelerle beraberdir’ (Nisâ 4/69) buyrulur. Bundan önceki:

‘Ve onları elbette sırat-ı müstakime
(dosdoğru yola) hidâyete erdirdik’ (Nisâ 4/68) âyeti de bunu teyid eder.

Bir diğer görüşe göre ise ‘onlardan’ maksat,
İncil ve Tevrat’ın neshinden ve tahrifinden önce Hz. Mûsâ ve Hz. İsâ’nın ashabıdır,
başka bir deyişle onları görüp imân edenlerdir.

(Âyetin Arapça nazmında mâzi kipi ile
zikredilen) in’âm, nimeti birine ulaştırmaktır ki aslında bu, lezzet duyulan
bir hâldir. Sonra nefsin lezzet duyduğu helâl dünyâ zevkleri anlamında
kullanılmıştır.

Yüce Allah’ın nimetleri sayılamayacak kadar
çok olmakla beraber temelde iki kısma ayrılmaktadır:

a-Dünyâ nimetleri.

 b-Âhiret nimetleri.

 Dünyâ nimederi de iki kısma
ayrılır: Vehbî (Allah vergisi) ve Kesbî (çalışılarak elde edilen) nimetler.

Başka bir deyişle kesbî nimet, nefsi rezil
sıfatlardan arındırmak, yüksek ahlâk ve güzel melekeler ile donatmak; bedeni,
güzel haslet ve makbul ziynetlerle süslemek; mevki, makam ve servet sâhibi
olmaktır.

Vehbî nimet de iki kısma ayrılır: Ruhanî ve
Cismanî.

Ruhanî (ruh ile ilgili) nimet, insana ruh
(can) verilmesi ve bunun akıl ve akla bağlı melekelerle güçlendirilmesidir.
Bunlar İlahî hediyeler kabilinden olmakla beraber haddi zatında pek büyük
nimetlerdir.

Cismanî (beden ile ilgili) nimet, bedenin
veya bedenî kuvvetlerin sağlıklı, düzgün ve güçlü olmasıdır.

Âhiret nimetleri, insanın dünyâda iken işlediği
hatâ ve kusurların bağışlanması ve Allah’ın has kulları arasında cennete
girmesidir.

Söz konusu nimetlerden istenmesi gereken,
âhiret nimetleri ile dünyâ nimetlerinden âhiret nimetlerinin kazanılmasına
vesile olanlardır. Allah’ım! Büyük lûtfun ve geniş rahmetinle bu nimetleri bize
nasip eyle!

B- Gazaba uğrayanların dalâlete düşenlerin
yoluna değil (ğayri’l-mağdûbi aleyhim veleddâllîn)…

Allah’ın nimetine nail ve mazhar olan kulların,
bu şekilde vasıflandırılmaları, önceki âyetin ifâde ettiği mânâyı tamamlamak
için olduğu kadar İlâhî gazaba uğramamanın ve sapıklardan olmamanın başlı
başına büyük bir nimet olduğunu beyan etmek içindir. Yâni sırat-ı müstakim,
mutlak nimet olan imân nimeti ile İlâhî gazap ve dalâletten selâmet bulma
nimetini bir araya getirmiş olan mutlu ve kutlu kulların yoludur.

İmam Ahmed b. Muhammed Hanbel’in (780-855),
Müsned’inde ve Tirmizî’nin (Ebû İsâ Muhammed b. İsâ b. Sevre, (209-279) de, el-Câmiu’s-Sahih’inde
belirttikleri bir görüş vardır. Bu iki güzide muhaddise göre anılan âyetteki
İlâhî gazaba uğramışlardan maksat Yahudîler; dalâlete (sapıklığa) düşenlerden
maksat da Hristiyanlardır.

Bu İlâhî kelâmı, bir temsil ile yorumlamak da
mümkündür. Yâni Allah’ın, isyancı kullarına olan gazabından ve isyanları
yüzünden onlardan intikam alma irâdesinden doğan hâli, bir hakanın, kendisine
isyan edenlere öfkelenmesi, onlardan intikam almak ve cezalandırmak istemesi
hâline benzetmek gibi.

Bundan önceki âyette ‘in’am ettiğin, nimet verdiğin kimselerin’ ibâresiyle nimet, Allah’a
isnat edildiği hâlde gazab, Allah’a isnat edilmiyor. Nazımda ‘mağdûb (gazaba
uğramış)’ kelimesinin kullanılmış olması Kur’an üslûbundaki edebî gözetmek
içindir ki nimetler ve hayırlar Yüce Allah’a izâfe edilir fakat onların zıtları
edilmez.

Tıpkı: ‘Beni yaratan, sonra bana doğru yolu
gösteren (hidayet eden) O’dur.’ (Şuâra 26/78),

‘Beni yediren ve içiren de O’dur.’ (Şuara
26/79),

‘Hastalandığım zaman bana şifa veren de O.’
(Şuara: 26/80),

‘Biz bilmeyiz; yeryüzündekilere kötülük mü
murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?’ (Cin 72/10) meâlindeki
âyetlerde olduğu gibi. Âyette (dâllîn şeklinde müştakı) geçen dalâlet, doğru
yoldan sapmaktır

*** 

Âmin

Âmin, duamızı kabul buyur, demektir. İbn-i
Abbas’tan rivâyet olunduğuna göre kendisi şöyle demiştir:

‘Ben, Resûlullah’a âmîn kelimesinin mânâsını
sordum; bana: ‘Eyle!’ demektir; dedi.

Âmin, ‘emîn
şeklinde de okunabilir. Arap şiirlerinde ‘âmînâ
şeklinde de gelmiştir.

Peygamber şöyle buyurmuştur:

‘Cebrâil, bana, Fâtiha’yı bitirince ‘âmin’ dememi telkin etti ve dedi ki: ‘Âmin, yazının mührü gibidir.’

Âmin, âlimlerin ittifakı ile Kur’ân’dan
değildir; ancak Fatiha sûresinin sonunda okunması sünnettir. İmam-ı A’zam Ebû
Hanife’nin (699-767) meşhur olan görüşüne göre: ‘Namaz kılan kimse, sesli (cehrî) namazlarda ‘amin’i gizli okur, ve
imam, ‘âmin’ demez. Çünkü duâ eden odur
.’

Tâbiînden Hasan el-Basrî’den de (Ebû Saîd
el-Hasen b. Yesar el-Basrî, (642-728) böyle rivâyet olunmuştur. Sahabilerin
ünlülerinden Abdullah b. Mugaffel (?-H.57 veya 60) ile Enes b. Malik’in
(612-711/712) Peygamber’den rivâyetlerine göre de namazda ‘âmin’ gizli okunur.

‘Âmin’ kelimesinin sesli söylenebileceğini
belirten kimseler de bulunmaktadır.

Yine Resûlullahın sırdaşı Huzeyfe b.
el-Yeman’dan (Ebû Abdillâh Huzeyfe b. Huseyl b. Câbir el-Absî, (?-657) rivâyet
olunduğuna göre; Peygamberimiz  şöyle buyurmuştur:

Allah, bir insan topluluğuna kesinleşmiş bir
hüküm olarak bir azab göndereceği zaman, onların çocuklarından biri,
Kur’ân’daki ‘el-Hamdü lillahi Rabbi’l-âlemin’ (yani Fâtiha sûresini) okur da
Yüce Allah, kabul ederse onun bereketi ile o azabı kırk sene erteleyebilir.’

 

EBÜSSUÛD
EFENDİ’NİN ŞÂİRLİĞİ – 2                                                                     
‘EBÜSSUÛD EFENDİ’NİN MUHİBBÎ’YE NAZİRESİ’

Bir Türkün
nazmettiği ve girizgâh, methiye, ölüye ağıt, kendini teselli ve methiye ile karışık
bir sonuç bölümlerinden oluşan bu Arapça mersiyenin muhtevası da genel anlamda
acı, keder, elem, üzüntü, ümitsizlik ve gözyaşı gibi mersiyesinin genel
özelliklerini taşımaktadır. Aralarında bir hayli samîmiyet bulunan sultanın
ölümüne olan üzüntüsünü daha şiirinin giriş kısmında kıyâmet sahneleriyle dile
getirmeye çalışan Ebüssuûd Efendi, yer yer ümitsizliğe kapılmış ise de kendi
kendine teselli vererek bunu gidermeye çalışmıştır. Kendisini Şeyhülislâm yapan
sultanın üstün bir devlet adamı, halka karşı merhametli, düşmanlara karşı
kahraman ve iyi bir asker oluşuyla överek onu yâdetmeye çalışmıştır. Bu da
mersiyelerde görülen diğer bir özelliktir.

Ebüsuûd
Efendi, özenle seçtiği eski kelimeleri kullanmakla birlikte anlam bakımından
oldukça zengin olan şiirini edebî sanatlarda da süslemiştir. Sultana ağlayan
gözleri kan dolu gemilere benzetmesi, ölmediğine Kur’an’dan delil olduğunu
söylemesiyle ‘Allah yolunda öldürülenlere
ölüler demeyin
’ (Bakara suresi (2/154) âyetine telmih yapması, mersiyenin
son beytinde sultanın kanun yapıcı özelliğine atıfta bulunması bunlardan bir
kaçıdır. Bütün bunlar göz önüne alındığında bir Türk ilim adamının bu denli
Arapça şiir söylemesinin elbette Arap âleminde yankı ve hayranlık uyandınnası
tabii karşılanmalıdır.

Muhibbî’nin ‘gibi’ Redifli Gazeline Ebussuûd
Efendi’nin Bir Naziresi

Kânûnî Sultan
Süleyman Han döneminde 28 yıl 11 ay şeyhülislâmlık yapmış olan Ebussuûd Efendi
sâhip olduğu ilmî potansiyel sâyesinde gerek kendi dönemine ve gerekse
kendinden sonraki dönemlere etki etmiş bir şahsiyettir. Diğer taraftan,
Ebussuûd Efendi ilmî donanımı dolayısıyla Kânûnî Sultan Süleyman Han’ın da
büyük takdir ve teveccühünü kazanmıştır. Hatta Kânûnî, Ebussuûd Efendi’ye
yazdığı bir mektubuna ‘Halde haldaşım,
sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-ı hakda yoldaşım Molla Ebussuûd Efendi
Hazretleri
’ diye başlayarak kendisine olan yakınlığını ifâde etmiştir.

Muhibbî
mahlasıyla şiirler yazan Kânûnî Sultan Süleyman’ın en çok bilinen şiirlerinden
birisi ‘Halk içinde mu’teber bir nesne
yok devlet gibi / Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi
’ matla’ıyla
başlayan gazelidir. Klasik Türk edebiyatında en çok şiir yazan şâirler
sıralamasında en başta yer alan Muhibbî’nin özellikle bu şiiriyle dikkati
çekmesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir durumdur. Çünkü ‘cihan devleti’ konumundaki Osmanlı
Devleti’nin en parlak padişahı olan Kânûnî Sultan Süleyman Han’ın, ‘sıhhat’e
‘devlet’ kavramının üzerinde bir konumda vurgu yapması şiiri çarpıcı kılan
unsurlardandır.

Muhibbî’nin bu
şiirinin bir şiire nazire veya bu şiire yazılmış bir nazire olup olmadığının
anlaşılması için, edebiyat araştırmacıları nazire mecmualarını taradı. Edirneli
Nazmî’nin Mecmâ’ü’n-Nezâ’ir’i, Pervane Bey Mecmuası ve Hacı Kemâl’in
Câmi’ü’n-Nezâ’ir’inde bu şiire yazılmış bir nazireye rastlanamadı. Diğer
taraftan bu şiirin başka bir şiire nazîre olduğuna dâir de herhangi bir ipucuna
rastlanamadı.

Âşık
Çelebi’nin ‘Tercüme-i Tıbre’l-Mesbûk fi
Nasâyihi’l-V üzerâ ve’l- Mülûk
’ adlı eserinin TBMM Kütüphanesi 06 TBMM SS
249 numarada kayıtlı bir nüshasının sonunda Muhibbî’nin ‘gibi’ redifli gazeline
yine dönemin tanınmış simalarından Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’nin bir naziresi
bulundu. Ebussuûd Efendi’nin şiire olan ilgisi konuyla ilgilenenlerin
mâlûmudur. Ancak Ebussuûd Efendi’nin şiirleri göz önüne alındığında aşağıda
metni verilecek olan şiirin özellikle hacim bakımından dikkat çekici olduğu
âşikârdır.

Kanûnî’nin 5
beyitlik şiiri:

Halk içinde mu’teber bir nesne
yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes
sıhhat gibi.

Saltanat didükleri ancak cihân
gavgasıdur

Olmaya baht u sa’âdet dünyede
vahdet gibi.

Ko bu iyş ü işreti çün kim
fenâdur âkıbet

Yâr-ı bâkî ister isen olmaya
tâ’at gibi.

Olsa kumlar sagışınca ömrüne hadd
ü ‘aded

Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir
sa’ât gibi.

Ger huzûr itmek dilersen iy
Muhibbî fâriğ ol

Olmaya vahdet makamı gûşe-i uzlet
gibi.

Şiirin Türkçe meâli:

Halkın gözünde devlet (iktidâr)
gibi değerli bir şey yok.

 Halbuki şu dünyâda bir nefes sıhhat gibi
devlet (güç) olamaz.

Saltanat dedikleri sâdece bir dünyâ
kavgasıdır.

 Dünyâda Allah’a yakınlık gibi büyük saâdet ve baht
açıklığı olamaz.

Bu eğlenceyi yeme içmeyi bırak,
sonu kötüdür.

Eğer ebedî bir sevgili istiyorsan
ibâdet gibisi yoktur.

Ömrün, kumlar sayısınca sınırsız
ve hesapsız olsa bile,

 Bu feleğin fanusunda ( çatısında) bir saât
gibi bile gelmez.

Ey Muhibbî, eğer huzur içinde
olmak istersen, ferâgat sâhibi ol (vazgeç)

 Dünyâda yalnızlık köşesine çekilmek gibi
Allaha yakınlaşma olamaz.

Ebüssuûd’un yazdığı nazire:

Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilün

Gitdi hengâm-ı şebâb elden dem-i
vuslat gibi

Geldi eyyâm-ı meşib irdi şeb-i
firkat gibi

Şarşar-ı bâd-ı fenâ yıkdı vücûdum
haymesin

Çak çak itdi revâkın câme-i
sıhhat gibi

Kâmetümden âfiyet dibâsın aldı
rüzgâr

Egnüme virdi belâ âvâresin hil’at
gibi

Gerdişi eyyâm tayy itdi sicill-i
ömrümi

Şol sütün mahv olup ebter kalan
hüccet gibi

Merr-i eyyâm-ı şuhûr u kerr-i
a’vâm-ı duhür

Komadı tende mecâl ü rühda râhat
gibi

Çökdi bünyân-ı beden bozuldı
timsâl-i cesed

Deyr dîvânnda yir yir bozulan
şüret gibi

İ’timâd itme ‘acüz-ı dehre bir
mekkâredür

İtmez eytâmma aşlâ meyi ü yâ
şefkat gibi

Aldayup zakküm-ı gam it’âm ider
n’ met diyü

Allâh niş-i belâ nüş itdürür
şerbet gibi

İhtilâl irdi mizaca za’fa yüz
tutdı kavi

Kalmadı a’zâda hergiz kuvvet ü
kudret gibi

Her biri dünyâ değerken bilmedüm
kıymetlerin

Yok yire oldı hebâ ‘ömrüm
girân-kıymet gibi

Tende tâbun var iken sarf it
ma’âni kesbine

Olmadı bî-çâre ben bi-çâre
bî-tâkat gibi

Za’f ile üftân u reftân ömr
ser-haddin geçüp

Bir ‘aceb iklime düşdüm âlem-i
gurbet gibi

Hiç ehlinde enis ü âşinâdan kimse
yok

Bulmadum hergiz birinde üns ü yâ
ülfet gibi

Ceyş-i hicran eyledi talan
vücudum şehrini

Mülk-i dilde leşker-i cevr itdügi
ğâret gibi

Hânmân-ı dil yıkıldı itimadı taş
üzre taş

Dest-i devr ü cevr ile vîran olan
mîlket gibi

Ten hişârın top-ı gam yıkdı aceb
bu kim henüz

Dinmez ahum ğulğuli şâm u seher
nevbet gibi

Dikilür burc-ı bedende yir yir
itdükde figân

Âh-ı dil-süzum duhânı göklere
râyet gibi

Geldi idrâke halel gitdi
meşâ’irden şu’ür

Kalmadı bir sıhhat üzre sem’ ü yâ
rü’yet gibi

Eşk-i pür-hün tutdı ser-tâ-ser
cihân etrâfını

Dem-be-dem zeyl-i ufkda görinen
hamret gibi

Revnak-ı eyyâm kalmadı dahi ‘ıd-i
şerif

Gözüme dünyâ görinür gâyr-ı
mâhiyyet gibi

Şanuram âfâkı tutdı nâr-âşüb
fiten

Sine-i süzânum içre âteş-i hasret
gibi

Bir zaman idi ki bâğ u râğa
kıldukça güzer

Görinürdi her kenarı gülşen-i
cennet gibi

Şimdi ol hâlâtun oldı cümlesi
h’âb u hayâl

Âlem-i rü’yâda idrâk olman hâlet
gibi

Bezm-gâh-ı üns iken görsem gelür
şimdi bana

Şahn-ı gülzâr-ı İrem tehiyye-i
vahşet gibi

BOĞAZİÇİ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44
Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09
77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com // www.bogaziciyayinlari.com.tr 

(DEVAM EDECEK) 

Sorguluyorum!

Gündeme ne
zaman sığınmacılarla ilgili bir konu gelse Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı-kaçkınların
ABD – AB ve yerli kuruluşlar tarafından fonlanan sözcüleri bulundukları
delikten başlarını çıkarır, koro halinde sığınmacı kaçkınları savunmaya
çalışırlar.


Onlar için
Türkiye’nin demokrafik yapısı değişecekmiş, bozulacakmış, sayıları 7-8 Milyonu
bulan sığınmacı-kaçkınlar Türk ekonomisine ağır yük getirecekmiş umurlarında
değil. “sahibininsesi”nden aldıkları
emir ve direktifleri tekrar eder dururlar.

Emperyalist
devletler işgal edip sömürecekleri ülkeler hakkında önce senaryo yazarlar, işgal
bahanesini legalleştirmek için tartışmaya açarlar ve sonra uygulamaya koyulurlar.
Bu konularda hiç aceleleri yoktur, şartlar uygun hale geldiğinde sırtlanlar
gibi avlarının üzerine çökerler.


Ortadoğu Ülkelerini İşgal Planının
İlk İşaret Fişeği:


Amerika
Birleşik Devletleri’nin 26 Ocak 2005 – 20 Ocak 2009 tarihleri arasında
Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Condoleezza Rice’ın 2003 yılında Ulusal
Güvenlik Danışmanı olduğu günlerde yazdığı bir makalede “Ortadoğu’da Türkiye de dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek
şeklinde kullandığı ifade, “Büyük
Ortadoğu Projesi
”nin (BOP) yolunu
açmıştır. Bu söylentilerin giderek daha fazla seslendirildiği günlerde Türk kamuoyunda
büyük tepki çekmişti. 
https://www.malumatfurus.org/condoleezza-rice-ortadoguda-sinirlari-degisecek-22-ulke/


Condoleezza
Rice’nin yazdığı makaleden 7 yıl sonra Ortadoğu da ilk kıvılcım, 17 Aralık 2010
tarihinde Tunus’ta bir gencin kendini yakmasının ardından çıkan sokak eylemleri
bütün Arap dünyasına sıçradı. Ortadoğu ülkelerinde oluşan bu sokak hareketleri,
artık dönüşü olmayan bunalımlı yıllara doğru ilerleyecektir. Yapılan protestolar
sonucu birçok Arap ülkesi, Tunus’tan etkilenip, oltadaki balık misali güya Özgürlük
için iktidarlarıyla çatışma eylemine geçmişlerdir. Tunus, Mısır, Irak, Libya,
Suriye, Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkeler Arap baharının etkisinde giren ülkelerdir.


Suriye, İran ve Ermenistan
sınırlarında ki Mayınların Temizlenmesi.


Sınır
komşumuz Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Lider Kaddafi devrilmiş sıra
Suriye’ye gelmişti ki Rusya destekli Beşar Esad, umulandan dirençli çıktı ve
şuan bile uzun bir savaşın içerisinde iktidarını korumaya devam ediyor.


Türkiye 1999
yılında 146 ülke tarafından imzalanarak yürürlüğe giren sınırlardaki mayınların
temizlenmesi Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz koalisyonunda
girmediği halde Ottowa anlaşmasına AKP hükümetince 2003 yılında taraf oldu. Bu
anlaşmaya göre Türkiye, 2014 yılına kadar sınırlarındaki mayınları temizlemiş
olacaktı.


2011 Aralık
ayında Suriye sınırında 900 Kilometrelik alanda mayından temizleme kararı
alındı ve mayın temizleme ihalesini bir İsrailli firma kazandı. Cumhuriyet Halk
Partisinin ihalenin durdurulması için başvurusu neticesinde Anayasa Mahkemesi
ihaleyi iptal etti.


İhalenin
iptali neticesinde Milli Savunma Bakanlığı yetkili kılındı ve TSK birlikleri
tarafından 10 bin 951 adet mayın temizlenmiş, mayın temizliği nedeniyle 204 TSK
personeli hayatını kaybetmiş, 742 TSK personeli de yaralanmıştır.


Mayın
temizliğinin hemen ardından BOP projesi gereği Suriye karışmış, Türkiye sınır
bölgesine yakın bölgelerde oturan Suriyeliler artık akın akın mayın temizliği
yapılan bölgelerden geçip ülkemize sığınmışlardır.


Alın size on
bir yılda yedi milyon Savaş kaçkını Suriyeli.


Suriye
sınırının mayınlardan temizlenmesinin ardından sıra; İran, Ermenistan
sınırlarındaki mayınların temizliğine gelmişti ve masraflarını da AB. Kalkınma
Fonu karşılıyordu.


Şimdi
sorgulamayacak mıyız: “Düğün değil, bayram değil eniştem beni NİYE öptü?”


NİYE’si
belli ABD Afganistan’dan çekilecek, Taliban kaçkınları kazasız belasız İran
sınırından geçip Türkiye topraklarına ulaşacak.


Sayın okur…Niyet
belli hedef belli gelinen nokta ortada. Peki bunların hepsine tesadüf diyebilir
miyiz, bu işin içinde gaflet, delâlet, veya ihanet yok mu sizce?


Allah Kur’anı
Keriminde sık sık hatırlatıyor: “hiç
düşünmez misiniz, hiç akıl etmez misiniz
?”


İyi bir Müslüman
olabilirsiniz ancak, vatanımızın bekası için de yaşadığımız olayları düşünüp sorgulamanız
gerekmiyor mu?

Hayırlı
ramazanlar dilerim.

Sağlıklı kalın.

Anadolu Ajansı’ndan Özür ve Yeniden Yenisöylem

Bugün, yaptığım bir hatadan ötürü bir değil iki yazım var.
Birincisini önce veriyorum:

 

Anadolu Ajansı’ından özür

Türkçe ve bilgi hatalarıyla dolu bir 18 Mart Çanakkale
yazısı için 25 Mart 2022 tarihli yazımda, Anadolu Ajansı’nı sorumlu tutmuş,
ağır şekilde tenkit etmiştim. Güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgiye göre,
yazı AA’ya ait değilmiş. İlk defa 2020’de yayımlanmış. İlk yayımlayan da bir
zamanların ana akım medya gazetesi olarak bilinen “en büyük” gazetemizmiş. Çok
mahcup oldum ve üzüldüm. Anadolu Ajansı’ndan özür dilerim.

 

Tabi, yanlış hedef seçmişim ama yazı ortada duruyor ve iki
yıl sonra aynen tekrarlanmış. Hem de bir yerde değil.

 

Bugünkü yazım buradan devam ediyor…

 

Yeniden Yenisöylem

Yanlışı savunmak zor zanaat! Diktatörseniz, bir çıt daha
kolaydır. O yanlış diyeni “sevgi ile” edeplendirirsiniz, olur biter. Ne oluyor
sevgi ile edeplendirmek diyeceksiniz… Okumaya devam edin. Bu yolu dâhi yazar
George Orwell, 1984 romanında göstermişti. O hikâyedeki Okyanusya ülkesinde bir
“Yenisöylem” kurulmuştu. Mesela bu Yenisöylem’de, barış, savaş demekti. Savaş
Bakanlığına Barış Bakanlığı (Minpax ~ Pax, Latince barış) adını vermişlerdi.

 

Başka bakanlık isimlerini de örnek verebiliriz. Hepsi,
İngilizcede bakanlık anlamına gelen “ministry”nin kısaltılmış hâli “min”ile
başlıyor. Minlove (sevgi bakanlığı), muhaliflere işkence yapmakla görevli.
Minitrue (gerçek bakanlığı), yalanla, propagandayla ve tarih kayıtlarını
çarpıtarak itaati sağlamakla görevli. Miniplenty (bolluk bakanlığı), halkı
devamlı açlık sınırında tutma vazifesini yükleniyor.

 

Bugün Çin ve Rusya’nın İnternet’le sıkıntısı var. Öyle ya.
Bir Rus veya Çin vatandaşı sosyal medyaya, hatta Wikipedia’ya kolayca erişirse,
liderinin sözlerine inancı sarsılmaz mı? Yüksek devlet memurlarının paralarını
memleket dışında nasıl sakladıklarını gösteren Panama Dokümanları ortaya
döküldüğünde Çin’in milli ve yerli arama motorunda Panama kelimesi kaybolmuştu.
Bir süreliğine, Panama adlı ülke de bir okyanustan öbürüne geçiş sağlayan kanal
da silinmişti. Aksi takdirde itibarlı Çin memurlarının, dışarıda para
depoladıkları görülecekti. Şimdi Rusya’nın da benzer problemleri var. Mesela
Ukrayna’da ABD yapımı biyolojik silahlar bulunduğu yalanını serbest İnternet
erişimi çökertebilir. O halde, interneti ülke içinde filtrelemek, herkesin
internete serbestçe erişimini engellemek lazım. Putin 2019’da imzaladığı bir
kararnameyle, yönetime, ülkenin internet altyapısını kullanarak, uluslararası
bilgiyi sansürleme imkânı veriyordu. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı bugünlerde
de Facebook ve Twitter’a erişim önlendi.

 

Mininter

Olabilir; değil mi? Bunu bekleriz. Benim dikkatimi çeken
Rusya’nın ve Çin’in, halkın internete erişimini engelleyişi değil. Asıl ilgi
çekici olan, internet sansürüne verdikleri isim. İki ifade var:

 

İnternet yönetiminin uluslararasılaştırılması.

İnternet egemenliği.

Bunları reddetmek ne ayıptır, değil mi? İnternet yönetiminin
milletlerarası hâle gelmesini kim istemez? Hele egemenliklere, millî
egemenliklere kim karşı çıkabilir?

 

Orwell’in kulakları çınlasın, bu laflar, tıpkı Barış
Bakanlığı gibi, verdikleri intibaın tam aksini kast ediyor. Bilindiği gibi
internet’i kimse yönetmiyor. Gerçi bizim Avrasyacılara sorarsanız belki NATO
yönetiyordur. İnterrnette yönetim denebilecek tek uygulama, aynı internet
adresinin birden fazla siteye verilmesini önleyen örgütler. Eh bunlar da olmasa
aynı ismi birden fazla site alırdı ve adresi yazdığınızda nereye gideceğinizi
ne siz bilirdiniz ne de internet.

 

“İnternet yönetiminin uluslararasılaştırılması” da “İnternet
egemenliği” de aynı anlama geliyor. Devletlerin, vatandaşlarının hangi
bilgilere ulaşıp hangilerine ulaşmayacaklarını kontrol edebilmesi. Egemenlik
bu. Ben, halkımın neleri görüp neleri görmeyeceğine karar vermekte egemenim!
Peki milletlerarasılaştırma? İnternet önce devletlerin kontrolüne girecek ki
sonra milletlerarası olabilsin. Değil mi? Önce ülkelerin egemenliğine girecek,
sonra ülkelerarası, yani milletlerarası olabilecek. Yoksa nasıl milletlerarası
olabilir? Anladınız mı? Anlamadıysanız, hâlâ bir nebze sağduyunuz kaldı
demektir. Orwell sağ olsaydı, Okyanusya’da Büyük Birader’e, internet
iletişimini kısıtlamakla görevli bir bakanlık kurdurur ve adını Minhür koyardı.

 

Gerçek demokrasiler, insan hakları

Biz eskiler bunlara alışmıştık. Sonra SSCB çöktü. Dünya
söylenenin tersini kasteden terimleri unuttu. Şimdi yeniden ortaya çıkıyorlar.
Mesela bir demokrasi vardı, bir de “gerçek demokrasi”. Alelade demokrasi,
iktidarın seçimle belirlenmesiydi. Daha önemlisi, yönetimlerin seçimle
gitmesiydi.

 

Fakat bilimsel sosyalizme göre gerçek demokrasi bu değildi.
Çünkü kapitalist sınıf artık değeri mideye indirirken, proletarya sömürülüp
duruyordu. Gerçek demokrasi, ancak kapitalistlerin yok edildiği toplumlarda
olurdu. Mesela Kuzey Kore… Bunların gerçek demokrasi olduğu adlarından
bellidir: Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi.
Bir zamanlar Demokratik Alman Cumhuriyeti de vardı. Ne yani. Demokratik olanı
dururken kim demokratik olmayanını ister ki? Fakat gelin, görün ki insanlar hep
adında demokratik bulunmayanı tercih etti.

 

Türkiye’de de Yenisöylem mevcut. “Ekonomik Kurtuluş
Savaşı”nı ne sanmıştınız? Daha daha, “Anayasal Vatandaşlık” ve “Eşit
Vatandaşlık” var. Vatandaşlığın anayasal olanı, hele hele eşiti varken,
anayasal olmayanını, eşit olmayanını kim ister?

Bu Toplum İflah Olur Mu?

“Türkiye ve Türk Milleti
tarih boyunca olduğu gibi yine büyük sorunlarla boğuşuyor. Kimse buna kader
mader demesin! Herkes yanlışlıklarını ve eksikliklerini din, milliyetçilik,
Atatürkçülük, solculuk, liberallik ve demokratlık şemsiyesi altında örtmeye
gizlemeye çalışıyor… Çıkalım ortaya ve erkekçe

“biz buyuz”
diyelim gerisi gelecek! Acayip bir şekilde
insani olarak sapır sapır dökülüyoruz onun için artık yüzleşme zamanı!”

 

İnsan, Havva ve Adem’den bu yana gündemdeki ilk meselemiz. Ancak ne
var ki, bu mesele olumlu bir çizgide gelişme göstereceğine, devamlı surette
geriye doğru gidiyor. Belki bu da, kıyamet alametlerinden biridir.

 

Dünyanın her yerinde insan denilen mahlûkata ilişkin sayısız sorun
bulunuyor. Ancak hayatın doğası gereği biz ilk önce toplumumuza, ailemize ve
kendimize bakmak ve insana ilişkin sorunları bu noktadan çözmeye başlamak
zorundayız.

 

Elbette değerlendirmelerimizi, insan fıtratını dikkate alarak yapmaya
çalışıyoruz ama bu fıtratın varlığına rağmen, iyiye ve güzele doğru yol almak
zorundayız

 

Ülkemizde son günlerde dillendirilen fakat toplum tarafından önemli
görülmemiş olacak ki; yankı bulmayan konulardan biri insan kalitemizin olup
olmadığıdır.

 

İnsan kalitesinin yüksek olabilmesi için yaşam boyunca eğitim ve
eğitici seviyesinin çok yüksek olması gereklidir.

 

İlk eğitici annedir. Ondan sonra aile gelir. Bu okullarla devam eder.
Camiler ve diğer dini kurumlar eğitimi taçlandırır. Hatta bizde “Peygamber Ocağı” olarak gördüğümüz
ordumuz da eğitim ocaklarımızdan biridir. Hatırlarsanız eskiden askerliğini
yapmamış olanlara “adam” muamelesi
yapmazlardı. Burada adamlıktan kasıt, asker ocağında alınan eğitimdir.

 

Kabul edelim ki; annelerimiz bu eğiticilik vasfını iyi bir şekilde
yerine getirememektedir. Onların anneleri ve anneannelerimizin anneleri de
öyleydi!

 

Bir çocuğu yetiştirmek onun karnını doyurmak ve maddi ihtiyaçlarını
temin etmekten ibaret değildir. Hal böyle olunca babalarda ne yaptığını bilmez
bir haldedir. Yani sorun, anne de ve aile ocağında başlamakta ve nesilden
nesile bir kısır döngüye dönüşmektedir.

 

Türk Milleti yüzyıllardır böyle bir ağır sorunla karşı karşıyadır.
Milletin teşkilatlanmış hali olan devlet, bu sorunu tespit etse bile bugüne
kadar her hangi bir çözüm sağlayabilmiş değildir. Eğitim sistemimiz
yüzyıllardır tel tel dökülmektedir. Anne ile başlayıp aile devam eden insan
yetiştirme konusundaki zafiyetimiz okullarımızda adeta taçlanmaktadır. Hatta bu
konuda kasıt ve ihanet vardır diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

İnsan buralarda olan eksikliği camilerde ve dini kurumlarda kapatırız
diye düşünmek istiyor ama o da olmuyor. Nihayetinde din adamlarımızı da bu
anneler, aileler ve eğitim sistemi yetiştiriyor. Bir de buna devleti sevk ve
idare eden iktidarların beceriksizlikleri, gafletleri ve ihanetleri eklenince,
insanımızın kalitesi bir türlü artmıyor hatta gittikçe azalıyor. Türk Ordusu’da
her geçen gün profesyonelliğe doğru gittiği için insanın kalitesine katkı
yapmak özelliğini kaybediyor…

 

Böyle bir girdabın içine düşmüş olan toplumun, insan kalitesinin
yüksekliğinden elbette söz edilemez. Bu sebeple siz ülkenin her tarafını modern
okullarla donatsanız da, her şehrimize bir üniversite kursanız da ve dünyanın
en büyük camilerini yapsanız da bir sonuç alamazsınız.

 

Türkiye; insan kalitesizliği yaşadığı için de, müzminleşmiş ağır
sorunlarla boğuşuyor ve bu sorunları bir türlü çözemiyor. Gidişata bakınca da,
sorun insan odaklı olduğu için daha kötüye doğru alıyoruz.

 

Türk Milleti için gelecek daha zorlu geçecektir. Çünkü insan
kalitesizliğinin getirdiği felsefi, ahlaki, ticari, siyasi, kültürel ve sosyal
sorunlar ağırlaşacaktır. Ancak her zaman olduğu gibi bizler, bu sorunla
yüzleşmekten kaçıyor ve topu başka yönlere atıyoruz.

 

Onun için Türkiye’nin temel meselesi “İnsan Kalitesi”nin olup olmadığıdır. Eğer bunun farkında isek
çözüme yaklaşmışız demektir. Bana göre farkında olanlar vardır. Ancak bunlar
istisnadır.

 

Büyük çoğunluk kendi kalitesine laf söylemeden ve zinhar (!) laf
ettirmeden bir kalitesizlik içinde yaşamaktadır. İnşallah kendimizle yüzleşmemiz
bir an önce olur…

Ebüsuûd Efendi Ve Tefsiri – 5 (İrşâdü’l Akli’s-Selim – 5)

‘Biz ancak Sana ibâdet (kulluk) eder ve ancak
Senden yardım dileriz / İyyake na’büdü ve iyyake nestaî’n’

Bu âyetle, şimdiye kadar kullanılan gıyabî
ifâde üslûbundan hazıra hitap üslûbuna geçilmektedir. Bu, o makamın gereği
olarak, yüksek bir belâgat, nazımda ve kelâmda üstün bir edebî sanat örneğidir.
Çünkü ifâdede bir üslûptan diğerine geçmek, nefisleri celp etmek, gönülleri
çelmek için daha etkilidir.

Kur’ân’ın diğer yerlerinde de, birtakım
sırların ve meziyetlerin gereği olarak bu üslûp değişikliğine rastlanmaktadır.

Bu yüce hitap makamının, ibâdet ve yardım
talebinin Cenâb-ı Allah’a tahsisine delâlet eden özel nüktelerden biri de
şudur:

Bundan önceki âyetlerde Allah’a has en
mükemmel temeyyüz ve tecelliyi gerektiren sıfatlar zikredildi. Şimdi bu âyetle
gaybîlik, gizlilik, vicahta veya huzurda (yüz yüze) olma açıklığına çevrilmekte
ve ikinci şahıs zamiriyle hitab edilmektedir. Bir de anılan âyetlerin mevcut
nazmı bize, Yüce Allah’ın, en mukaddes varlık olarak yalnızlığını, Zâtı ile,
kendisinden başka her şeyden ayrıldığını, Zâtı ve sıfatlarıyla birliğini, bütün
varlıkların başlangıçta ve varlıklarını devam ettirirken zât ve vücût olarak
O’na muhtaç olduklarını bildirir. 

İşte insan bu tafsilat ile tefekkür ettikten sonra delil mertebesinden göz ile görme
mertebesine yükselmeli, gıyabî âlemden müşâhede âlemine geçmeli, mukaddes
mahfillerde Mevlâ’sının huzurunda eğilmeli, kemâl-i tevazu ve zillet ile
yalvarıp münâcât kapısını eziklik içinde çalarak:

Ey
Zâtının ve sıfatlarının hâlleri böylesine ulu ve mükemmel olan Allah’ım! Bizler,
ibâdetimizi ve yardım dileğimizi yalnız Sana has kılıyoruz. Zira Senden başkası
kim ve ne olursa olsun, buna lâyık değildir
.’ demelidir.

Her hâlde Fâtiha sûresinin, kulun Mevlâsına
münacâtı ve kendini tamamen O’nun kulluğuna vermesi demek olan namazın bütün
rek’atlerinde okunmasının vücûbunun sırrı bu olsa gerektir.

İbâdet
ve ubûdiyetin mânâsı:

İbâdet, zillet ve alçak gönüllülüğün en
yüksek derecesidir. Bir görüşe göre de ibâdet, Allah’ı râzı eden işlerdir.
Ubûdiyet, Yüce Allah’ın tasarruflarına rıza göstermek; istiâne ise yukarıda
belirtildiği üzere yardım talep etmektir.

Tümleçlerin başka bir deyişle Sana, Senden
kelimelerinin fiillerden önce zikredilmesi, daha önce belirtilen tahsis
mânâsını ve ta’zim ile ihtimam mânâsını ifâde içindir. İbn-i Abbas’a göre bunun
anlamı ‘Senden başkasına ibâdet etmeyiz.’
demektir.

İstiânenin
/ yardım istemenin mânâsı:

Sana ve Senden demek olan ‘İyyake’
kelimesinin tekrarlanması, ibâdet ve yardım talebinden her birînin Yüce Allah’a
tahsisini sarahatle ifâde etmekle beraber bir de O’na olan münâcât ve hitabtan
zevk alındığını belirtmek içindir. İbâdetin, yardım talebinden önce
zikredilmesi ise, İsm-i Celîl’in ve ondan sonra gelen sıfatların, ibâdeti gerektirmesindendir.
İstiâne ise, Allah’ın söz konusu sıfatları üzerine bina edilmektedir. Bundan
başka ibâdet, Yüce Allah’ın hukukundan; yardım isteği ise kul hukukundandır.
Kaldı ki ibâdet, kesin olarak vâcibtir. Yardım istemekse, vâcib olup ol-maması,
yardım talebinin konusuna bağlıdır.

Bir görüşe göre de, anılan takdimin sebebi
şudur: Vesilenin istenen şeyden önce zikredilmesi, icâbet ve kabulde daha etkilidir.
Bu izah, âyetteki yardım talebinin, İslâm âlimlerinin dedikleri gibi, mutlak
olup yardım talep edilen her konuyu kapsaması hâli içindir.

Bir görüşe göre de âyet nazmındaki tertibin
hikmeti şudur: 

Burada istenen, ibâdetteki yardım ve ibâdet
merasimini gereği gibi yerine getirmek için başarılı olmaktır. Kur’an’ın şânına
lâyık ve hamd edenin hâline münâsip olan da budur. Çünkü kulun yardım
talebinden önce mutlaka Yüc Allah’tan, gerçekleştirilmesinde kendisine yardım
etmesi için herhangi bir iş düşüncesi vardır. Ve açık bir gerçektir ki kul,
Yüce Allah’ın akıl ermez işlerini tefekküre dalınca ve o tefekkürün
gerektirdiği hamd ü sena ile meşgul olunca, bütün benliği ile kendini Allah’a
vermekten, O’na tam olarak yönelmekten başka kendi hâl ve hareketlerinden
hiçbir şey aklına gelmez. Bunu da, önce ibâdeti Yüce Allah’a tahsis etmek, sonra
da kendisini Rabbine ulaştıracak hidâyeti dilemek ile gerçekleştirmektedir. O
hâlde ibâdet ile hidâyet dileme zamanları arasında dünyâ işleriyle meşgul
olması nasıl tasavvur edilebilir?! İşte sanki: ‘Bunda da yalnız Senden yardım diliyoruz’ demiş oluyor. Çünkü
bizler, Senin yardımın olmadan hukukunu edaya muktedir değiliz. Bu yoruma göre
âyetteki tertibin gerekçe ve sebebi gayet açıktır. Ayrıca bu âyet-i kerîmede
Yüce Allah’a ibâdet mertebesinin yüksekliğine, buna erişmenin azizliğine,
ibâdet eden kul için bunun en büyük arzu ve amaç olduğuna ve bunun kendi şahsî
gayretleri ile değil, fakat Yüce Allah’ın bir bağışı olduğuna da açık işâreder
vardır. Bir de bu âyetin, kendisinden sonra gelen duâ âyeti ile olan uyumu da
pek açıktır.

Biz
ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz
’ âyetinde ‘Biz’ zamirinin kullanılması, kulun bütün
kusurlarıyla, tek başına o huzurda durmaya, ibâdetini sunmaya, münferiden
yardım ve hidâyet dilemeye lâyık olmadığını bildiğini ve bunları ancak
kendisinin de içinde bulunduğu bir topluluk ve cemaatle yapabileceğini tasavvur
ettiğini belirtmek içindir. Nitekim hükümdarların âdeti de böyledir (Onların
huzuruna da bir hey’et hâlinde çıkılıp taleplerde bulunulur). Yahut da bütün
tevhid ehli arasında bir dayanışma olduğundan kulun kendisine tecelli edecek
İlâhî hâle onların da iştirakini sağlamak içindir.

Bizi
sırât-ı müstakıme (dosdoğru yola) ilet (İhdina’s-sırata’l- müstakım)!

Bu âyet-i kerîmede, yardım konularının en
önemlisi tahsis ve tâyin edilmiştir. Sanki Cenâb-ı Allah, bundan önceki âyette
yapılan yardım talebine cevap veriyor:

Size
nasıl yardım edebilirim
?’ buyuruyor ve kullar da: ‘Sen, bizi dosdoğru bir yola hidâyet eyle!’ diye niyazda
bulunuyorlar.

Hidâyetin
tarifi:

Hidâyet; lütûf ve atıfet olarak, amaca ulaştıran
araçları göstermektir. Bundan dolayı hidâyet, hayırlı işlere mahsustur.

Hidâyetin
nevileri:

Yüce Allah’ın hidâyeti sayılamayacak kadar
çok ve çeşitlidir. Bununla beraber bunları üç grupta incelemekte yarar vardır:

1-Dâhilî hidâyet: İnsanın, tabiî ve hayvanî
faaliyetlerini, dünyevî ve uhrevî işlerini düzenlemek için gerekli olan kuvvetler,
zâhirî ve bâtınî şuûrlardır.

2-âaricî hidâyet:

Bu da ikiye ayrılır:

a)Tekvinî hidâyet: Bu nevi hidâyet, lisan-ı
hâl ile Hakk’ı açıklar. Daha önce belirtildiği gibi, âlemin (evrenin) her
ferdinde, Allah’ın varlığına işâret eden deliller vardır.

b)Tenzilî (vahyî) hidâyet:Nazarî ve amelî
hükümlerin tafsilâtını açıklayan bu nevi hidâyet de pey-gamberler göndermek ve
kitaplar indirmek sureti ile gerçekleşmiştir. Zira mukaddes kitaplar, tekvinî
delilleri değerlendirme yöntemini göstermek ve onlara dikkat çekmek sûretiyle
hidâyetin bütün çeşiderini içerir. Nitekim:

‘Gerçekten imân ve itaat edenler için arzda
delil, belge, ibret vardır.’ (Zâriyât 51/20)

Kendi nefislerinizde de… O hâlde niçin
görmüyorsunuz?’ (Zâriyât, 51/21)

‘Şüphesiz gece ve gündüzün ihtilâfında (ardı
ardına gelişinde), Allah’ın gökte ve yerde yarattıklarında, Allah’tan gereği
gibi sakınan, sorumluluk şuuru olan bir topluluk için delil ve ibret vardır.’
(Yûnus 10/6) meâlindeki âyederde bu gerçeklere mücmelen işâret edilir.

3-Husûsî hidâyet: 

Bu, hidâyete mazhar olan kimselere vahiy,
yahut ilham ile esrar perdesinin açılmasıdır. Bu mertebelerin her birinin
sâhibi ve peşine düşen tâlibi vardır. İstenen;

‘Hidâyete erenlere gelince; Allah onların hidâyetini
daha da artırır ve onlara takvâlarını ilham eder.’ (Muhammed 47/17) meâlindeki
âyette belirtildiği gibi ya hidâyetin artması veya hidâyetin sürekli
kılınmasıdır (sebat).

 

 

EBÜSSUÛD
EFENDİ’NİN DİĞER ESERLERİ – 2

6-MA’RÛZÂT

Ebüssuûd
Efendi’nin Kanûnî Sultan Süleyman Han’a arzetmiş olduğu fetvâlardır. Padişahın
irâdesi alındığı için kadıları bağlayan ve uyulması mecbûrî hâle gelen bu
fetvâlar, muhtemelen Ebüssuûd Efendi’nin ölümünden sonra Şeyhülislâm Hâmid
Efendi tarafından toplanarak Sultan İkinci Selim Han’a yeniden arzedilmiş ve
uzun yıllar mahkemelerde yürürlükte kalmıştır.

Müftü ve
kadıların sadrazam ve padişaha arzettikleri meselelere ‘ma‘rûz’ denilmektedir.
Ebüssuûd Efendi’nin hayatı boyunca verdiği binlerce fetvâ içinden bu mecmuâda
yer alanlar mahkemelerce mecbûrî olarak uygulanan bir tür kanun hükmü hâline
dönüşmesi için Kanûnî Sultan Süleyman’a sunulduğundan ‘padişaha arzedilen
fetvâlar’ mânâsında ‘Ma‘rûzât’ diye
anılmıştır.

Fetvâlar
genelde müftülere sunulan somut olaylarla ilgili olarak verilir ve kadıları
bağlayıcı değildir. Ma‘rûzât’ta yer alan fetvâlar ise somut bir problemi
çözmeye değil, uygulanan hukuk kuralını değiştirme ve kadıları mecbûrî biçimde
bu yeni ictihadı/kuralı uygulamaya yönlendirme maksadı vardır. Osmanlı
Devleti’nde özellikle 16. yüzyıldan itibâren Anadolu ve Rumeli’de görev yapan
kadılar sâdece Hanefî mezhebi içindeki hâkim görüşe göre hüküm verebilirlerdi;
farklı mezheplerden bir görüşün kadıların şahsî tercihleriyle uygulanması söz
konusu değildi. Kadıların görev alanlarını ve sürelerini sınırlama yetkisine
sahip olan padişahın aynı çerçevede onların yetkilerini sınırlaması da
mümkündü. Kadıyı belli mezheplerin ve hukukçuların görüşleriyle sınırlama da bu
yetki çerçevesindeydi. Osmanlı hukukunda önemli bir yeri olan Kanûnî döneminin
ünlü şeyhülislâmı Ebüssuûd Efendi, kamu yararını ve dönemin ihtiyaçlarını göz
önüne alarak farklı bir mezhebin veya Hanefî mezhebi içerisindeki farklı bir
görüşün uygulanmasını istediğinde bunun gerekliliğini bir fetvâ ile Kanûnî
Sultan Süleyman’a arzetmiş, padişah da fetvâ istikametinde uygulamaya
gidilmesini emretmiştir. Böylece aslında ilmî bir mütalâa olan fetvâlar mecbûrî
biçimde uygulanması gereken bir hukuk kuralına dönüşmüştür. İslâm-Osmanlı
hukukunun dönemin ihtiyaçları ışığında esnek bir ortamda uygulanmasında bu tür
fetvâların önemli bir yeri vardır. Muhtelif zamanlarda Kanûnî’ye arzedilerek
onayı alınmış olan fetvâlar Ebüssuûd Efendi’nin vefatından sonra bir araya
getirilmiş, muhtemelen yeni şeyhülislâm Hâmid Efendi tarafından Sultan İkinci
Selim Han döneminde de yürürlükte kalması için bu padişahın onayına
sunulmuştur.

Ma‘rûzât fıkıh
kitaplarının sistematiğine göre tertip edilmiş ve on dört kitapla; namaz,
zekât, nikâh, cihad, kaçak köle, gāib, vakıf, satım, yargılama, şâhitlik, dâvâ,
gasp, kısmet, kira konularında çeşitli hükümlere ait bölümlere
ayrılmıştır.                                                                       

7-Arazî-yi Harâciyye ve Öşriyye Hakkında
Kanun ve Fetvâlar:
Osmanlı mîrî arazi hukukunun temelini teşkil eden on
kadar uzun fetvâsı veya bu fetvâların mukaddimesini teşkil ettiği Kanûn-ı cedîd
nüshalarıdır.

İslâm’da
toprağın ilâhîlik vasfından dolayı mülkiyete konu olmayacağı şeklinde bir
telakki mevcut değildir. Yerin, göğün, her şeyin yaratıcısı Allah olduğundan
itikadî açıdan her şeyin gerçek mâlikinin de Allah olduğu temel ilkedir. Ancak
bu hukûkî mânada mülkiyet hakkının fertlere tanınmasına engel değildir. Sâdece
fertler bunu Allah’ın ihsanı bilerek ona göre tasarrufta bulunmaya dâvet
edilmiştir. Son zamanlarda ortaya atılan bâzı iddiaların aksine, İslâm
hukukunda arazi hem kamu mülkiyetine hem de ferdî mülkiyete konu
olabilmektedir. Arazinin ferdî mülkiyete konu olabildiğini gösteren Kur’an
âyetleri ve hadisler mevcuttur.

Bütün İslâm
hukukçuları arazinin hem özel hem de kamu mülkiyetinin konusu olabileceğinde
ittifak etmişlerdir. Ancak arazinin Müslümanların eline geçiş tarzının arazi
mülkiyetine etkili olduğunu belirtmişler ve bu konuda bazı farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir. Ebüssuûd Efendi bütün bu konuları sağlam esaslara
bağlamıştır.

8-Risâle fî vakfil-menkul ve’n-nuküd:Mevkufül-uküd fî vakfi’l-menkul’ veya ‘Risâle fî cevâzi vakfı’n-nukud’ gibi
adlarla da anılan bu Arapça risâlede taşınır malların ve paranın vakfedilmesi
konusu ele alınmıştır. Risâle İstanbul’da târihsiz ve taşbasması olarak
yayımlanmıştır.

Vakıflar,
İslâm medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayır kurumlarıdır.
Vakıfların faaliyet alanı târihî süreç içinde genişlemiş ve özellikle Osmanlı
döneminde paranın vakfedilmesi uygulaması kısa sürede yaygınlaşmıştır. İlke
olarak, vakfedilen malın gayrimenkul/akar olması esastır. Bu sebeple, para
vakıfları konusunda ciddî tartışmalar ortaya çıkmıştır Ebüssuûd Efendi ve Çivizâde
Muhyiddin Mehmed Efendi gibi ulemânın karşılıklı olarak kaleme aldığı
risâlelerde tez ve anti tezler ortaya konularak mesele derinlemesine
tartışılmış ve karara bağlanmıştır.

9-Bidâ’atü’l-kâ- dî li – ihtiyâcihî fil –
müstakbel ve’l-mâzî:
Osmanlı kadılarının uyması gereken usul ve erkânı
anlatan önemli bir risâledir.

10-Fetâ-vâ Kâtiblerine Tenbih: Fetvâ
metni hazırlayıcılarının riâyet etmesi gereken kaidelerle alakalı bir
risâledir.

11-el-Fetvâl-müteallika bi-beyâni’l-vakti’l-mu‘tebere
li’l-hasâd ve istihkâki’l-gallât:
Osmanlı hukukunda araziden alınan
ürünlerin hasat vakitleriyle vergi tahsil zamanlarını anlatan ve daha sonra
kanunnâmelerin temel kaynağı hâline gelen bir fetvânın hem Arapça’sı hem de
Türkçe’si mevcuttur.

12-Gamezâtü’l-melîh fî evveli mebâhisi
kaşri’l- âmm mine’t- Telvîh:
Hanefî hukukçusu Sadrüşşerîa Ubeydullah’ın
et-Tavzîh Cale’t-Tenkîh adlı fıkıh usûlüne dair eserine Seyyid Şerîf el-Cürcânî
tarafından ‘et-Telvîh’ adıyla yapılan
hâşiyeye Ebüssuûd Efendi tarafından yazılmış bir ta’liktir.

13-Şevâkıbul-enzâr fî evâ’i-li
Menâri’l-envâr:
Hanefî hukukçusu Ebü’l-Berekât en-Nesefî’nin usûl-i fıkha
dair Menârü’l-envâr adlı eserinin ilk kısımlarının Arapça şerhidir.

14-Hasmüî-hilâf fi’l-mesh ‘ale’l-hifâf:
Ebüssuûd Efendi’nin, oğlu Mustafa Çelebi için yazdığı mest üzerine mesh ile
alâkalı bir risâledir.

15-Risâle fî tescîli’l – evkâf: Özellikle nakit para vakıflarının
tesciliyle vakfının tamamlandığını anlatmak için kaleme alınmıştır.

16-Risâle fî vakfi’t – tavâhîn ‘a-le’l – arzi’l
– mevkûfe li’l – gayr:
Başkasına ait vakıf arazi üzerinde bulunan
değirmenlerin vakıf yapılıp yapılmayacağının tartışıldığı bir risâledir.

17-Öşür Hakkında Risâle: Osmanlı vergi
hukukunun şer‘î esaslarını açıklayan bu risâledir. Ebüssuûd Efendi ayrıca
Burhâneddin el-Mergînânî’nin meşhur eseri ‘el-Hidâye’nin
birçok bölümüne ta’lik ve hâşiyeler yazmıştır.

18-Galatât-ı Ebüsuûd: Bu risâle halk
arasında yanlış kullanılan bazı kelimelere dâirdir.

Halk arasında
yanlış kullanılan bazı kelimeler üzerine Türkçe olarak yazılan bu eser; ‘Risâle fî tashîhi’l-elfâzil-mütedâvele
beyne’n-nâs
’ ve ‘Sakatâtü’l-ʻAvâm
isimleri ile de anılır. Yazma nüshaları Süleymaniye kütüphanesinde bulunan bu
risâle, Hayati Develi tarafından Kemalpaşazâde ve Ebussuûd’un Galatât
Defterleri adıyla yayınlanmıştır. Türkiye’de ‘galat’ konusu üzerine yapılan ilk
çalışmanın et-Tenbîh ʻalâ galâti’l-câhil ve’n-Nebîh adıyla İbn Kemal’e âit
olduğunu dile getiren Develi, ikinci sırada Ebussuûd Efendi’yi zikretmiştir.
Nitekim Ebussuûd Efendi’nin bu eserini telif ederken yaptığı birtakım
ilâvelerin yanı sıra genelde İbn Kemal’in risâlesini esas aldığı ifade
edilmiştir. Her iki müellifin de eserlerinde Arapça kelimeler üzerinde durarak,
Farsça ve Türkçe kelimelerden hiç söz etmediğini belirten Develi, bu durumu müelliflerin
ilmiye sınıfından olması ile ilişkilendirmiştir.

Risâlelerin
ele aldığı kelimelerden hareketle genel olarak, ‘imlâ yanlışları ve yanlış okumalar’, ‘anlam bilgisi ve ilgili yanlışlar’, ‘yapı bilgisi ve ilgili yanlışlar,’ ‘ses bilgisi ve ilgili yanlışlar’ şeklinde dört durum üzerinde
yoğunlaştığını ifâde eden Develi, bütün bu benzerliklerinin yanı sıra İbn
Kemal’in risâlesi Arapça iken, Ebussuûd Efendi’nin ise Türkçe olarak yazmasını
önemli bir fark olarak görmüştür.

                                                                        (DEVAM EDECEK)

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

‘’Sınırları Girne’de Bitermiş!’’

        25 Mart 2022 tarihinde Güney Kıbrıs Rum
kesiminde yapılan bir resmigeçit töreninde, Rumların taşıdığı pankartlardan
birisinde yazan cümle buydu!

     ‘’Sınırlarımız Girne’de biter…’’

       Evet, Yüzbinlerce Türk’ün katledildiği 25 Mart
1821 Mora ayaklanmasının-Yunanistan’ın bağımsızlığının 201’nci yıldönümünde Rum
kesiminde yapılan törende yaşananlar Yunan-Rum ikilisinin tarih boyunca
değişmeyen iki yüz yüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne sermiştir.

      Güney
Kıbrıs’taki Yunanistan Büyükelçiliği önünde yapılan tören geçidine benzer
törenlerin vazgeçilmez katılımcılarının başında gelen ama 50’li yıllardan,
1974’e kadar Kıbrıs Türklerine kan kusturan EOKA terör örgütünün temsilcileri,
ilk, orta, lise, üniversite öğrencileri, izciler kurum ve kuruluşların
katılımıyla tarih sayfalarına Yunan katliamlarıyla geçen Mora isyanı hiç ilgisi
olmayan Kıbrıs topraklarında bir kez daha kutlanmış oldu.

      Bu törenler nedeniyle Rum kesimi yöneticisi
Bay Anastasiadis twitter hesabından yaptığı açıklamada: ‘’1821 ve 1955 Kıbrıslı
mücadelecilerinin (EOKA’cılar) bayrağı bize her zaman Kıbrıs’ın Yunanistan’la
kutsal ve kopmaz bağını hatırlatacak’’ paylaşımında bulunurken, adadaki
Yunanistan Büyükelçisi Yoannis Papameletiu ise Türkiye’ye saldırarak ‘’Kıbrıs
istila ve işgal kurbanıdır’’ demiştir.

     Rum kesimindeki siyasi parti temsilcileri de;
Türkiye’yi işgalcilikle suçlayarak; Kıbrıs’ın Helenizm’in kopmaz parçası
olduğunu vurgulamışlardır!

  Değerli Okur:

  Türk-Yunan ilişkileri tarihin her döneminde
çeşitli sorunlar yaşamış, bundan sonrada yaşamaya devam edecektir.

   Bu ilişkiler içerisinde yakın tarihimizde yaşanan
ve hala yaşanmaya devam eden Kıbrıs anlaşmazlığı bu sorunların en büyüğü olarak
yaşamaya devam etmektedir.

   Neredeyse üççeyrek asra yaklaşmış, hiçbir
şekilde çözüm adına bir adım dahi atılmamış bu önemli konu tüm sıcaklığı ile
öylece beklemektedir!

  1968 yılından beri devam eden müzakere
sürecinde her defasında görüşme masasını devirmeyi başaran Rum tarafı, bu
müzakereler süreci incelendiğinde; Kıbrıs adası onlara verilinceye kadar bu
sorunun çözümü adına hiçbir şekilde olumlu bir adım atmayacağı çok açıktır.

  Kıbrıs sorunun çözümü için uluslararası
platformda; içinde Kıbrıs Türkü geçen her öneri onlar için yok hükmündedir!
Çünkü Kıbrıs Türkleri adada sadece azınlık statüsündedir. Azınlıklara verilecek
hakları da adanın tek sahibi olan Rum tarafı belirleyecektir.

  Ya tarihi gerçekler diye sorulacak olursa?

  Kıbrıs’ın ada tarihi, Rumlara göre onların
varlığı ile başlar! Türklerin adayı işgali ile son bulur! Bu nedenledir ki;
Türkiye garantörlük hakkından vazgeçmediği, Türk askeri adayı terk etmediği
sürece Kıbrıs adasında Türkler adına yaşanan her şey Rum tarafına göre yok
hükmündedir!

  İşte bu nedenledir ki, Rumlar her tarihi
etkinlikten istifade eder, ‘’25 Mart Yunanistan’ın Bağımsızlık Gününü’’ dahi
kendi çıkarları için kullanıp, güya dünyaya mesaj verip, Türkiye’yi işgalci,
adanın kuzeyinde kurulu KKTC devletini de ‘’ayrılıkçı oluşum’’ olarak
tanımlarlar.

     Ama
aşağıdaki tarihi gerçekler hiç de öyle demez:

      Osmanlı döneminde 307 yıl boyunca adanın Türk
toprağı oluşu, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal kurucu
ortağından birinin de Kıbrıs Türk Halkı oluşu, bu devlet kurulurken 1959 Londra
ve Zürih anlaşmalarıyla Türkiye’ye tanınan yasal Garantörlük hakkı, dönemin
Cumhurbaşkanı Başpapaz Makarios tarafından Türklerin bu cumhuriyetten atılışı, 1963
Kanlı Noelinde Türklerin topyekûn öldürülmek istenmesi, 15 Temmuz 1974’te adada
gerçekleştirilen Yunan Cuntası destekli askeri darbe ile Kıbrıs adasının
Yunanistan’a bağlanmak istenmesi… Bütün bu tarihi gerçekler nasıl yok
sayılabilir?

    Ama bu tarihi gerçeklerin en çarpıcı olanı
da nedir bilir misiniz?

    Gerek Yunanistan ve gerekse Kıbrıs Rum
kesimindeki genç nesillere aşılanan Türk düşmanlığının hala devam etmesi, o
genç dimağlara böylesine aymaz bir eğitimin verilmesidir!

     Siz hiç ülkemizin milli bayramları
kutlanırken, okullarımızda okutulan tarih kitaplarında Yunan-Rum düşmanlığına
vurgu yapan, körükleyen bir eylem, yazılı bir bölüm gördünüz mü? Tek bir
görüntü, tek bir satır dahi bulamazsınız. Çünkü biz Türkler Devletimizin
kurucusu Büyük Önderimiz Atatürk’ümüzün deyişi ile: ‘’Yurtta Sulh Cihanda Sulh’’ kavramına
sadakatle bağlı bir milletiz. Bizim ne geçmişimizde, ne de geleceğimizde
düşmanlık aşılayan bir kavram yoktur.

    Ancak bize kem gözle bakana, düşmanca
yaklaşana, aziz vatan topraklarımıza girmeye kalkana hak ettiği dersi veririz.
Tarih sayfaları bu derslerin niceleri ile doludur.

  
 İşte bu nedenledir ki, 25 Mart’ta
Kıbrıs adasında gencecik Rum çocuklarına ‘’Sınırlarımız Girne’de Biter’’
pankartı taşıtan okul yöneticilerinin, siyasilerin adada yaşanan tarihi gerçeklere
bir kez daha bakmaları gerekir.

   Çünkü
Kıbrıs’ta Girne’deki yaşam 48 yıldan beridir Ay Yıldızlı Bayraklarımızın
gölgesinde sürmektedir. Bu gerçeğin de hiçbir neden uğruna değişeceği yoktur.

Ebüsuûd Efendi Ve Tefsiri – 4 (İrşâdü’l Akli’s-Selim- 4)

Türkiye kütüphanelerinde birçok
yazma nüshası bulunan eser 8, 9, 11 ve 12 cilt hâlinde olmak üzere çeşitli
zamanlarda ve değişik yayınevleri tarafından basılmıştır.

Tam adı İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm ilâ
mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm
’dir. Ebüssuûd Efendi, bir tefsir yazmayı öteden
beri düşündüğü halde yoğun meşguliyetleri sebebiyle eserini ancak ömrünün
sonlarına doğru telif etmeye başlamış ve Sâd sûresinin nihayetine geldiğinde
Kanûnî Sultan Süleyman’ın isteği üzerine temize çekerek 1575 yılında padişaha
göndermiştir. Bir yıl sonra da tefsirini tamamlayıp yine padişaha takdim etmiş
ve büyük miktarda mükâfata nâil olmuştur.

Eserine yazdığı
kısa mukaddimede müfessir pek çok tefsir kitabı okuyup istifâde ettiğini,
bunlar arasında bilhassa Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ı ile Beyzâvî’nin
Envârü’t-tenzîl’inin özel bir önem taşıdığını belirttikten sonra yazacağı
tefsirin özelliklerinden bahsetmiştir. Buradaki ifâdesinden anlaşıldığına göre
müellif, söz konusu iki eserde önemli gördüğü bilgilerle diğer tefsirlerdeki
bilgileri ve kendi zihninde hâsıl olan işâretleri bir araya getirmek suretiyle
bir tefsir yazmaya karar vermiştir.                                                                                                                   

Özellikle
Kur’ân-ı Kerîm’in fesâhat ve belâgatı üzerinde durulan eserde, âyetler
arasındaki münâsebetler açıklanıp cümlelerin taşıdığı ince ve gizli mânâların ortaya
çıkarılmasına dikkat edilir. Bâzan gramerle ilgili açıklamalar yapılarak
âyetlerdeki i‘rab vecihleri belirtilir. Yer yer mânânın anlaşılmasına yardımcı
olacak ölçüde kıraat farklarına da işâret edilir. Tefsirde şiirlerin de delil
olarak kullanıldığı görülür. Bütün bu özellikleriyle eser nahvî-edebî
tefsirlerden kabul edilir.

Ebüssuûd
Efendi, İsrâiliyat türünden rivâyetlere de yer vermiş, ancak bunlardan
bazılarının uydurma olduğunu, akıl ve nakille bağdaşmadığını ifâde etmiştir.
Hârût ile Mârût hakkında nakledilen rivâyet bunun bir örneğini teşkil eder.
Müellif böyle bir rivâyete güvenilemeyeceğini, bu tür hikâyelerin sâdece irşad
maksadıyla nakledilen mesellerden ibâret olduğunu kaydetmiştir.

Müfessir, bazı
İsrâilî rivâyetler hakkında ise doğru olup olmadığı hususundaki kuşkuyu
belirtmek için ‘denildi, rivâyet edildi
şeklinde ifâdeler kullanmıştır. Bu arada nâdiren işârî yorumlara da temas
edilmiştir.

Ahkâm
âyetlerinin tefsirinde bağlı bulunduğu Hanefî mezhebini öne çıkarmakla birlikte
Ebüssuûd Efendi, zaman zaman diğer mezheplerin temel görüşlerini de özet
hâlinde verir, kendi mezhebiyle diğer mezheplerin görüşleri arasında
karşılaştırmalar yapar.

Müellif, dil
ve belâgat yönüyle Arap edebiyatının doruk noktasında bulunan tefsirinden
dolayı, ‘Zamanın görmediği, kulakların
duymadığı sözler söylemiştir
’ şeklinde sitâyişle anılmıştır.   Kâtib Çelebi de tefsirin nüshalarının İslâm
dünyâsına yayıldığını, ifâde ve üslûbunun güzelliği sebebiyle büyük âlimlerin
kabulüne mazhar olduğunu, el-Keşşâf ve Envârü’t-tenzîl’den başka hiçbir
tefsirin bu ölçüde itibar görmediğini kaydeder.

Ebüssuûd Tefsiri’ olarak bilinen ‘İrşâdü’l-‘akli’s-Selîm’ isimli eserine
Ebüssuûd’un yazdığı önsöz:

Allah’ın Yüceliği

Resulü Hz.
Muhammed’i hidâyet ve hak din ile gönderen; ilâhı emir ve nehiylerle ilgili
hükümleri muhtevî mukaddes usullerin âdet ve rükünlerinden büyük küçük her şeyi
Resûl’üne bildiren; inananları her şeye galib ve üstün ve her türlü övgüye
lâyık gören, Allah’ın sırat-ı müstakîmine ileten; daha önceki semâvî kitapları onaylayan;
her işin doğrusunu söyleyen; hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bilakis kâinattaki
her şeyin kendisine ihtiyaç duyduğu hak ma’buda ibâdeti emreden; bütünüyle
ahenkli ve âyetleri birbiriyle müteşabih, tekrar tekrar bıkılmadan okunan ve
okunduğunda haşyetiyle tüyleri ürperten; her güç meseleyi kolaylaştıran; gelmiş
geçmiş bütün söz ustaları bir araya gelip toplansalar ve aralarında
yardımlaşsalar bile benzerini veya eşdeğerini meydana getirmek hususunda bütün
insanları ve cinleri âciz bırakan; beyyinelerin en âşikârı ve hüccetlerin en
parlağı Kur’an-ı Kerîm’i, akıl sâhiperi üzerinde düşünüp ibret alsınlar diye
eğrisi-büğrüsü olmayan bir Arapça ile Resûlü’ne indiren Allah ne yücedir!

Kur’ân’ın çağrısına uyan kurtulur.

Yüce Rabbimiz
uzunca bir fetret devrinden sonra Hz. Muhammed’e Kur’ân’ı indirdi. O da
insanlar sapıklık içindeyken onlara hak yolu gösterdi. Böylece bâtılın
karanlığı sıyrılıp açıldı ve Hakk’ın nuru ufukta yükseldi. Şimdi kim Kur’ân’ın
çağrısına uyarsa o kurtuluşa erer; kim ona karşı direnir, heva ve heveslerini
Tanrı edinirse o felâket çukurunun kenarındadır ve sonuçta da oraya yuvarlanır.
Şurası da bir gerçektir ki Allah’ın nurundan nasibi olmayan kimsenin âkibeti
karanlıktır.

Yüce Allah
Resulü Hz. Muhammed’e O’nun Ehl-i Beyt’ine, itaatkâr ve faziletli Ashab’ına,
hayırda onların izinden gidenlere salât, selâm ve rahmet eylesin; onların
şânlarını yüceltsin; yıldızlar birbirini izledikçe, gece ve gündüz birbiri
peşinden gidip geldikçe salât ve rahmetini onların üzerine yağdırsın!

Bütün
bunlardan sonra hidâyet eden, doğru yolu gösteren Rabbinin rahmetine muhtaç;
O’nun fakir kulu Ebussuûd b. Muhammed Hamdi Hoca der ki:

Yaratılışın gayesi

Bu kâinat
kitabının tek harfi henüz yazılı değilken O’nun meydana getirilmesindeki asıl
sebep, âdem babamız henüz ortada yok iken, O’nun hamurunun yoğrulmasındaki
derin hikmet; gerçek şeref, lütuf ve kerem sâhibi, her şeyi ilk yaratılıştaki
hâline çeviren, öldürdükten sonra dirilten ve yaratan, şekil ve nizam veren,
Yüce Yaratıcı’nın hakkıyla bilinmek ve kendisine ibâdet edilmek istemesidir. Bu
maksada erişmek için de Kur’ân hükümlerini iyice anlamaktan başka yol yoktur.

Gerçi her şeye
üstün Allah, sonsuz kudretinin delillerini kâinat kitabının sayfalarına yazmış;
vahdaniyetinin bayraklarını maddenin cevher ve arazlarına dikmiş; cihanın her
zerresini, bilginin her damlasını, kudret kaleminin geçtiği her noktayı,
örneksiz icat levhasına yazılan her harfi cemâlini gösteren bir ayna; kemal sîfatlarını
düşündüren bir vâsıta; şüphe götürmeyen kesin delil ve kendisine yönelenler
için sapma imkânı vermeyen düz ve geniş bir yol kılmıştır. Özetle tabiatın her
zerresi Rabbin belgelerini okuyup açıklayan bir hatib gibidir. Bu seslere kulak
verip dinleyenler onun insanlara akılları ölçüsünde sırlarını açıkladığını,
sorulanları uygunca cevaplandırdığını, hikmetlerinin bazılarını gizlediğini
bazılarının da ince işâretlerini verdiğini göreceklerdir.

Yaratılışı anlamak için Kur’an’ın
gerekliliği:

Söz konusu
bütün bu belge ve delillerden yararlanmak; işâret ve alâmetleri maksada uygun kullanmak;
o beşer üstü ifâdelerin mânâlarını, satır aralarında gizlenmiş kaza ve kader
sırlarının sembollerini kavramak güç ve kuvvet sâhibi Allah’ın tevfıki olmadan
yalnız insan aklının üstesinden gelebileceği bir şey değildir. İşte Rabbin
kitabı Kur’an’ın indirilmesinden murad budur. Kur’an öyle bir İlâhî kitaptır ki
İslâm’ı ayrıntılarıyla ortaya koyar. En üstün melekeler bu kitapla kazanılır, dünyâ
ve âhiret saâdetine yine bu kitapla erişilir. Bununla beraber şânı yüce
Kur’ân’ın âyetlerinden bâzılarının ifâdeleri kapalı olduğundan anlaşılmaları
oldukça güçtür. Zâten onu her yönden mutlak mânâsıyla anlamak, semânın sonunu
bulmak veya onun burçlarına çıkıp oturmak kadar imkânsızdır. Böyle olması da
tabiîdir. Çünkü birbirinden farklı konulara temas eder; nazarî ve amelî bilim
ve fenlerin birçok inceliklerini, şer’i hükümlerle bunların delillerini içerir;
mülk ve melekût âlemlerinden haberler verir; aynı zamanda birtakım emirler ve
yasaklar öngörür. Her zaman ve her ülkede kalem erbabının sultanları sayılan büyük
âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’i tefsire, âyetlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmaya
çalışmışlar ve bu alanda pek değerli eserler tasnif ve telif etmişlerdir.

Niyaz ve Duâ:

Celâl ve
azâmet sâhibi, mülk ve melekût âlemlerinin tek yaratıcısı Rabbimden beni, niyet
ve arzumu gerçekleştirmeye muvaffak kılmasını; yanlış ve yanılgıya düşmekten
korumasını; bu eseri en güzel şekilde tamamlamak için bana yol göstermesini; kıyâmet
gününde yararlanacağım en hayırlı hizmet saymasını niyaz ederim.

Ey yalvarıp
yakarmak için yüzlerimizi koruyucu kapısına zilletle çevirdiğimiz Yüce Mevlâ!
Ey dilek sâhiplerinin yüce katına el açtığı Rabbimiz! Tevfik nurlarını
üzerimize yağdır; bizi hakîkatlerin ince sırlarına vâkıf eyle; hidâyet yolunda
ayaklarımızı sâbit kıl; bizi buyruğuna ve rızana uygun olarak konuştur.

Bizleri bir
an, bir sâniye bile kendi nefsimizle baş-başa bırakma; hayır neredeyse bizi
oraya çek. İşte boynumuz bükük, başımız yerde, sana yalvararak sana geldik.
Feyz dağıtan kapınızı çalıyoruz. Her işte sığınılacak yalnız Sensin. Senden
başka Rabb’imiz yoktur, Senin hayrından başka hayır da yoktur. Bütün işlerin
anahtarları Senin elindedir. Yaratmak da Senin, buyurmak da Senindir. Kıyâmet
günü dirilişten sonra dönüş yine yalnız Sanadır.

Yüce Allah’ın
ulûhiyyeti, zerrelerine kadar bütün kâinatı kaplamıştır. Bu isbat
gerektirmeyecek kadar apaçık bir hakikattir. Çünkü ulvî ve süfli varlıklar
olsun; mücerret ve maddî varlıklar olsun; ruh ve cisim olsun; imkân ve vücût
dâiresindeki her şey, haddi zatında Cenâb-ı Allah’ın gözetiminde bulunmaktadır.
Eğer O’nun terbiyesinin (tanzim ve yönetimi) bağları bir an için kesilirse,
anılan varlıkların hiçbiri yerinde duramaz, kendisini barındıracak bir yurt
bulamaz. Bütün o varlık dediğimiz şeyler mahvolur, yokluğa yuvarlanır. Fakat
şânı Yüce Cenâb-ı Akdes, hiçbir varlıktan rahmet bağını kesmez; geçen her
zamanda ve akıp giden her anda kendi zâtından, vücûdundan, sıfatlarından ve
kemâlâtından kaynaklanan öyle feyiz, bereket, lütuf ve ihsan yağdırır ki,
bunların çeşit ve miktarları ifâde kudretimize sığmaz; onları ancak Alîm / her
şeyi hakkıyla bilen ve Habîr / her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah bilir.
İlâhî kanun ve sistemin zorunlu gereği budur; çünkü mümkinâttan hiçbir
varlığın, başlangıçta İlâhî kudret olmaksızın, kendi başına var olması
düşünülemeyeceği gibi, varlık âlemine çıktıktan sonra varlığını devam ettirmesi
de düşünülemez… Varlığın bekası da yine onu ilk yaratan Yüce ve Aziz Rabbimiz
tarafından sağlanır. Daha başlangıçta, bir varlığın, yokluğun kapıları
kendisine tamamen kapatılmadan varlık âlemine çıkması tasavvur edilemez. Keza o
varlığın, mucib sebebine bağlı olarak varlık âlemine çıktıktan sonra yokluğa
giden arızî yollar tamamen kapatılmadan varlık olarak devamı da düşünülemez.
Devamlılık vasfı, zorunlu bir vücudun (var olmanın) özelliklerindendir.

 

 

Ebüssuûd
Efendi’nin Diğer Eserleri – 1

1-Fetâvâ-Yı Ebüssuûd Efendi:

İstanbul
kütüphânelerinde Ebüssuûd Efendi’ye nisbet edilen fetvâların derlenmesiyle
meydana gelmiş birçok fetvâ mecmuası vardır. Beyazıt Devlet Kütüphânesi’nde
bulunan Ebüssuûd Efendi’ye ait iki fetvâ mecmuası yeniden düzenleyerek
yayımlamıştır.

Ebüssuûd
Efendi’nin fetvâlarını, biri ülkedeki bütün kadıları bağlayan fetvâlar, diğeri
onun bir müftü olarak dinî konularda sorulan sorulara verdiği cevaplar olmak
üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci gruba girenler ‘fetvâ-yı şerîfe’
adıyla padişaha sunulup tasdik edildikten sonra, devlet başkanının ictihadî
meselelerden birini tercih etmesi durumunda onunla işlem yapılacağı prensibi gereği
devletin bütün kadıları için bağlayıcıdır. Ma‘rûzât’ta yer alan Ebüssuûd’a ait
fetvâlarla kānûn-ı cedîdin nüvesini teşkil eden fetvâlar, Budin Kanunnâmesi’nin
mukaddimesi olarak kaydedilen ve mîrî arazinin esasını tanzim eden fetvâlar,
gedik, icâreteyn, istibdâl gibi konulara ait fetvâlar bu gruba girmektedir. Bu
tür fetvâlar kanunnâmeler gibi hukukî mevzuat arasında yer almış ve günümüzdeki
ictihadı birleştirme kararlarının fonksiyonlarını îfa etmiştir. Ebüssuûd
Efendi’nin bu fetvâları, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar yapılan
bütün hukukî düzenlemelere temel teşkil etmiştir. Meselâ vakıf müessesesinin
zirveye ulaştığı bir dönemde Ebüssuûd Efendi vakıflarda gedik meselesini
araştırarak çalışmasını bir risâle içerisinde Kanûnî’ye fetvâ-yı şerîfe
şeklinde arzetmiş ve Osmanlı Devleti’nde asırlarca uygulanan, bazan faydalı,
bazan da zararlı sonuçlar doğuran gedik hakkının temeli Ebüssuûd’un bu fetvâsı
ile atılmıştır.

Yine mîrî
arazi rejimi, Ebüssuûd Efendi’nin bütün kanûn-ı cedîd nüshalarının baş tarafında
zikredilen fetvâlarında her yönüyle açıklanmıştır. Hatta Budin Kanunnâmesi’nin
mukaddimesinde mîrî arazi meselesi fetvâ şeklinde açıklandığı gibi Sultan
İkinci Selim Han döneminde hazırlanan Üsküp Kanunnâmesi’nin mukaddimesinde de
konu çok açık biçimde ve fetvâ tarzında beyan edilmiştir. Ayrıca sûfîler,
kızılbaşlar ve Şiîler’le ilgili fetvâları ile mâlikâne-divanî sistemi ve
Osmanlı vergi hukukunu yakından ilgilendiren öşür ve aksâmı hakkındaki
fetvâları Osmanlı hukukunda derin izler bırakmıştır.

Ebüssuûd’un
birinci gruba giren fetvâlarını diğer fetvâlarından ayıran en önemli özellik,
bunların cevaplarının kısaca ‘câizdir
veya ‘câiz değildir’ şeklinde olmayıp
bazan müstakil bir risâle teşkil edecek tarzda gerekçeleri ve delilleriyle
birlikte geniş olarak verilmesidir. Meselâ onun nakit para vakfının meşrû
olduğunu ileri süren ve Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi’nin aksi yöndeki
görüşlerini tenkit eden fetvâsı nakit para vakfı hakkında müstakil bir
monografi gibidir. İmam Birgivî’ye karşı yine aynı konuda kaleme aldığı fetvâ
da müstakil bir risâle olarak basılmıştır. Sorulan soru ile ilgili fıkıh
kitaplarında farklı görüşler ortaya atılmış ve Ebüssuûd da bunlardan birini
tercih etmişse bunun delillerini etraflı şekilde fetvâlarında aksettirmiştir. Bu
hususta Ebüssuûd Efendi’nin İslâm hukukuna ve Osmanlı uygulamasına katkısı çok
önemlidir.

Ebüssuûd
Efendi’nin ikinci gruba giren, O’nun bir müftü olarak İslâm hukukunun hemen her
dalına ait verdiği fetvâlar ise çeşitli kişiler tarafından klasik fıkıh kitaplarının
sistematiğine uygun şekilde bir araya getirilmiştir. Ebüssuûd müftülüğü
süresince verdiği fetvâları bizzat kendisi tedvin etme imkânı bulamamış, ancak
daha hayatta iken kâtipleri ve talebeleri onun fetvâlarını derleyip
düzenlemişlerdir.

2-Macâkıdut-tarrâf fî evveli sûreti’l-Feth
minel-Keşşaf:
Türkmenistan’ın Taşavuz / Daşoğuz olarak da bilinen Zemahşer
şehrinde doğması sebebiyle, Türk asıllı olabileceği de belirtilen Fars kökenli
olarak kayatlara geçen Zemahşerî’nin (1075-1144) el-Keşşâf adlı tefsirindeki
Fetih sûresiyle ilgili bölümünün haşiyesidir.

3-Tefsîru sûreti’l-Furkân: Furkan
sûresi, Allah Teâlâ’nın yüceliğini, evrendeki hükümranlığının mutlaklığını
vurgulayan ve O’nu ulûhiyyetine yakışmayan niteliklerden tenzih eden âyetlerle
başlar; Kur’an’ın ilâhî kaynaklı ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu
hususundaki kuşkuları reddeden açıklamalarla devam eder.

4-Tefsîru sûreti’l-Mü’minîn: Mü’minun
sâresinin tefsiridir. Sûrenin girişinde sözü edilen mutluluğun mekânını teşkil
eden cennete vurgu yapılmaktadır. Sûrenin ilk âyetlerinde cennete gireceklerin
vasıfları, namaz ve zekât ibâdetlerini yerine getirmek, emânete riâyet etmek,
faydasız söz ve davranışlardan sakınmak ve iffetlerini korumak diye ifâde
edilmiştir

5-Risale fî bahsi îmâni’l-Fir’avn: Firavun’un
imanıyla ilgili olup son nefesinde iman eden kimsenin imanının sahih olduğunu
söyleyen âlimlere karşı yazdığı bir reddiyedir.

Bu eser,
Mü’minun sûresinin tefsiridir. Son nefeste tevbe meselesi, İslâm’ın en çok
tartışılan konularından biridir. Bâzı âlimler, tevbenin; Allah’ın Müslümanlara
bir ihsanı olduğunu, ölüm alâmeti başlayıp yaşamaktan ümidi kesilen insanın
tevbesinin sahih olacağı, kabul edileceği görüşündedir. Aksi görüşte olanlar da
vardır. Ebüssuûd Efendi, son nefes öncesinde iman etmenin sahih olmayacağını,
teferruatı ve delilleriyle anlatıyor. Teferruat ve delillerde, ölüm ânındaki
insanı teselli edecek hususlar da yer alıyor.

 

                                                                       
(DEVAM EDECEK)

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

Ahlaksız Seçim İsteyen Müslümanlar

AKP ve
MHP ortak çalışması sonucu hazırlanan Seçim Kanunu teklifi halen Meclis’te
görüşülmekte. Bu teklif, Cumhur İttifakının iktidarı kaybetme korkusuyla
hazırladığı bir “seçim mühendisliği” ürünü.

Mehmet
Y. Yılmaz T-24’teki yazısında, çok isabetli olarak, teklifin adını “Seçim
Hilelerini Garantiye Alma Kanunu”
olarak koymuş.

Teklifin
amacı, seçim hileleri ve taraflı seçim kurullarının hukuka aykırı kararlarıyla
da olsa, seçim kazanmaktan ibaret.

Beni
burada asıl ilgilendiren husus, değişiklik teklifinin içindeki ahlaksızlıklar
ve Cumhur ittifakının “muhafazakâr Müslüman, yerli ve milli” yönetici ve
seçmenlerinin ahlaksız teklife karşı tutumları.

Önceki
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden biliyoruz ki bu kitle için seçimlerin eşit ve
adil şartlarda yapılmasının hiçbir önemi yoktur.
Yeter ki seçimi kazanan
kendilerinden olsun.

2018
seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın makamından aldığı güç ve devletin imkânlarını
kendisi ve partisi lehine hoyratça kullanmasını hiç yadırgamadılar. Erdoğan’ın
güya resmi açılış programları yaparak, devletin imkânlarını ve gücünü
kullanarak, fiilen parti mitingleri yapmasından hiç rahatsızlık
duymadılar.

Bu
kadar adaletsiz ve eşit olmayan şartlarda yapılan seçimlerde “trafolara
kedi girmesinden”
, bir emrivaki ile “atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden” mutluluk
duydular.

****

Partili Cumhurbaşkanı Seçim Yasağından Muaf

Parlamenter
sistemde Başbakan ve 3 bakan için seçim yasakları uygulanıyordu. Yeni
sistem gereği Anayasa ve kanunlarda “Başbakan” yazan her cümlede, yerine
Cumhurbaşkanı” yazıldı. Sadece seçim yasaklarına dair maddede bu
yapılmadı. Böylece AKP ve MHP iş birliği ile yapılmakta olan değişiklikte partili
Cumhurbaşkanı seçim yasaklarından muaf tutuldu.

Açıkça
demek istiyorlar ki, Cumhurbaşkanı adayı olacak Erdoğan halen elinde olan bütün
devlet gücünü ve imkânlarını pervasızca kullanacak. Çünkü kendileri ve
tabanları için ahlak ve adaletin bir kıymeti yok.
Sadece kazanmak önemli.

*******************************

Seçim Güvenliği

Seçim güvenliğini ilgilendiren,
en utanç verici teklif İl ve İlçe Seçim Kurulları başkanlarının seçiminde
yapacakları değişiklik.

1950’den
beri, Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan bütün seçimlerde uygulanan kurala göre, “il
ve ilçedeki en kıdemli hâkim il veya ilçenin seçim kurulu başkanı olur.”

Bu
kural mahkemelerde yargılamayı istediğiniz hâkimlerin değil, önceden
belirlenmiş objektif kurallara göre görevlendirilmiş hâkimlerin yapması (tabii
hâkim ilkesi)
uygulamasına benziyor.

Cumhur
İttifakı işte bu kuralı değiştirmek istiyor. Bu teklif Türk demokrasisi için
bir kara lekedir.

Siyasi
davalarda, sıkça “tabii hâkim ilkesini” çiğneyen, bu tür davalarda kendi
seçtikleri hakimleri görevlendiren bir zihniyetten beklenen bir tavır bu.

Yapılacak
değişiklikle “İl ve İlçe Seçim Kurulu Başkanları birinci sınıfa ayrılmış
hakimler arasından kura ile belirlenecek.”

15
Temmuz 2016’dan sonra 14 bin yeni hâkim ve savcı alındı. Bunların pek
çoğu 1. Sınıf hâkim yapıldı. Bu partili hukukçuların sandık
kurullarını belirlerken ve itirazları karara bağlarken, emir ve talimatla karar
vereceklerini
hesap ediyor olmalılar.

İşi
garantiye almak için, “kuraya dâhil olmak istemeyen hakimler listeden
çıkartılır”
diye bir madde ilave etmişler. Çeşitli baskılarla
yıldıracakları tarafsız hakimlerden “seçim kurulu başkanı olmak
istemediklerine” dair dilekçe almaları pek zor olmasa gerek.

Arada
bir kaçak olmaması için de tedbir alınmış. Bu kura çekimini, HSK
tarafından atanan C. Başsavcısı ile 2 hâkimden oluşan, Adli Yargı Adalet
Komisyonları yapacak.

*******************************

Bu Hesap Ters Teper

Ben Cumhur
İttifakının bu hesaplarının tutmayacağını düşünüyorum. Bu kadar oy
hırsızlığı
yapılmasına, geçmişi partili de olsa, hakimlerin çoğunun alet
olmayacağına, adil bir seçim olmasına çalışacağına inanıyorum.

Ama
belli bir yüzdede partizan hakimlerin seçimin kaderini değiştirmeye
yönelik ahlaksızlıkların bir parçası olma ihtimalini de göz ardı edemiyorum.

Mehmet
Y. Yılmaz’ın içimi karartan ifadesi muhalefetin ortak kaygısıdır: “Seçimi
çalma niyetinin bu kadar açık seçik ortaya konulmasındaki fütursuzluk, seçim
günü neler yapabileceklerinin de ipucunu veriyor. Bu kanun değişikliği,
iktidarın seçime hile karıştırmak için bir hazırlık yaptığını da gösteriyor.”

Ancak sandıklarda
işi sıkı tutacak muhalefet partileri hiçbir yolsuzluğa izin vermeyebilir.

İktidar
bu haksızlıkları yaptıkça milli iradenin tepkisi büyüyecektir. Ahlâksız
ve adaletsiz bir seçimle kazanacaklarını sananlar, yenilenen İstanbul Belediye
seçimleri gibi, hezimete uğrayacak.

*******************************

Müslüman Ahlaksız Zafere Sevinir mi?

Varsayalım
ki, Cumhur İttifakı ve Tayyip Erdoğan bu seçime istedikleri kurallar ve
kurullarla
girdiler. Sandıklarda yapılacak hilelerle milletin oyu çalınarak;
İl, İlçe Seçim Kurulları veya Yüksek Seçim Kurulunun alacağı hukuksuz
kararlarla, hak etmedikleri halde seçimi kazandılar. Acaba kendilerini Müslüman
ve Milliyetçi
olarak tanımlayan Cumhur İttifakı seçmenleri bu sözde “zaferden”
mutlu olacak mı?

Beni
her şeyden çok üzen şey bu sorunun cevabı.

Açıkça seçimleri
çalmak
için yapılan bu hazırlıklara karşı iktidarın sadık seçmenleri ve
yandaş medyadan en küçük bir tepki yok.

Bu
kesimin anlayışı şu: “Ahlaksız da olsa, seçimi yeter ki biz kazanalım,
bizimkiler kazansın.”

Bu
zihniyet Demokrasinin ahlaki kurallarına uymuyor.

İslam’da
kul hakkı, kamu hakkı” gibi kavramlar hiçbir din ve öğretide olmadığı
kadar önemlidir. Yani bu zihniyet Müslümana hiç yakışmıyor.

Müslümanlar iktidarı ele geçirdiklerinde, milletin varlığını aralarında paylaştıklarında
başarılı sayılmazlar.

Müslümanlara “devletin dini adalettir” ilkesini hâkim kıldığında saygı
duyulur.

Kendisini Müslüman olarak kabul eden seçmenlere diyoruz ki, bizim oyumuzu çalanlara, irademize
aykırı olarak devleti ele geçirenlere, devleti adaletsizce yönetenlere destek
veren herkese hakkımız haram olsun.

Bu
vebale bilerek ve isteyerek ortak olanlar biliniz ki, iki cihanda da ellerimiz
yakanızda olacak.

Milliyetçilik Ve Muhafazakârlık Ayrıştırması

Milliyetçilik ve muhafazakârlık
birbirine ters kavramlar olmayıp zaman zaman iç içe ve birlikte düşünülmesi
gereken kavramlardır. Milliyetçi çizgide olan bir kimsenin maddi ve manevi
değerleri, eserleri, sosyal mirası koruyucu olması da beklenir. Muhafazakâr bir
aydının milliyetçi olmadan neyi muhafaza edip koruyacağı da tartışmalıdır. Bir
muhafazakârın hassas olduğu değerler; milliyetçinin de sahip çıkması gereken
değerlerdir. 

            Ancak
ülkemizde kendini muhafazakâr olarak tanımlayan bazılarının milliyetçiliğe
karşı ve onu reddeder davranışları anlamsızdır. Bu bir çeşit davranış
bozukluğudur. Milletleşmeyi, milli kimliği reddeden, Türk milletine mensubiyet
duygusunu dışlayan bir kimse neyi ne ölçüde muhafaza edebilir? Milliyetçiliği
reddeden muhafazakârın, muhafazakârlığı reddeden bir milliyetçinin fikir
çizgisi henüz olgunlaşmamış kabul edilebilir. Sosyal değişme de gelişme
şeklindeki olumlu bir değişmenin reddi; muhafazakârlığa ve milliyetçiliğe de
zararı dokunur. Esas olan toplumun ihtiyaçlarına göre ve çağa göre değişmedir.
Gelişme ileride toplumun beka sorununu doğurmayacak nefes alışlarıdır. Aslında
sadece geçmişe takılıp kalmak onu taklit haline sokmak muhafazakârlık değildir.
Muhafazakârlık Türk milletini diğer milletlerden ayıran kendine has özelliklerin
korunarak yaşatılması ve canlı kılınmasıdır. Milletleşemeyen ve kalabalık halinde
kalan toplumlarda muhafazakârlık ve milliyetçilik ortak iradesi de gelişemez.
Bir toplumda değişme kadar muhafazakârlık fonksiyonuna da ihtiyaç vardır. Bir
Fransız katolik ile İspanyol veya başka bir ülkenin katoliği aynı din dairesine
mensup olmalarına rağmen yaşama tarzı (kültür) farklarına sahiptirler.
Milletleşme ile millileşen kültür o kültürün mensuplarını milli menfaatler
doğrultusunda hareket etmelerine yol açar. Diğer taraftan bir Türk, Yunan,
Fransız, Alman muhafazakârları birbirinden kültürel farklar gösterirler. Bu
bakımdan muhafazakârlık değişmeyen bir ideoloji değildir. Milliyetçilik de
aynıdır. Bunlar hiçbir ülkenin inhisarında da değildir. Çünkü ülkeden ülkeye
değişirler. Değişmede sadece değişme olduğu için kabul edilmez. Olumlu bir
değişme yani sosyal gelişme olabilmesi için toplum sosyal ve ekonomik açıdan ve
zihniyette olumlu bir ortak seviyeye gelmelidir. Toplumları bekleyen
tehlikelerden biri de körü körüne geçmişi taklittir.

            Değerli ilim
adamı rahmetli Erol Güngör milliyetçiliği de ırkçılıktan kesin olarak
ayırmıştır. O’na göre, milliyetçilik bir kültür hareketi olarak ırkçılığı;
halka dayanan bir hareket olmasıyla da otoriterliği reddeder.

            Yine rahmetli
Erol Güngör “milliyet farklarını hesaba almayan bir İslam düşüncesi, kaynağını
İslam dininden ziyade, bazı siyasi durumlardan almaktadır. Bu manada İslamcılık
şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya
belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların maksadı İslam
ülkeleri arasında birlik sağlamaktan ziyade kendi yaşadıkları ülkedeki milliyetçi
politikayı nötralize etmektir. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip
edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an kendi
istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açmaktan hiç geri kalmazlar; böyle
bir güce erişemedikleri müddetçe İslam davasının şampiyonu olarak görünürler”
(Prof.Dr.Erol Güngör, İslam’ın Bugünkü Meseleleri, İstanbul 1981, sh.181).
Aslında İslamcı görünüm altındaki bazılarının ayrılıkçı bazı hareketlerle iç
içe olmaları sebepsiz değildir. Türkiye’de de Cumhuriyetin ve milli devletin
kuruluş amacını ve Milli Mücadeleyi reddedenler, Atatürk düşmanlığına
soyunanlar, rahmetli Güngör’ün işaret ettiği yanlışlardan hareket
etmektedirler. Bunlar Allah’ın ipine değil; emperyal güçlerin iplerine
sarılmayı kurtuluş zannederler. Milli Mücadeleye karşı hareketlerin ve
isyanların temelinde bu husus yatmaktadır.

            Bir
milliyetçi ve muhafazakârın iktisadi görüşleri ile bir liberalin görüşleri de
farklıdır. Liberal her şeyin kendi içinde zamanla dengeye varacağına inanır ve
gerekli kamu müdahalelerini dışlar. Ferdi kutsallaştırır; toplumun fertlerden
meydana geldiğini unutur görünür. Yani ağacı gören ormanı fark etmez. Fert mi,
toplum mu şeklindeki kısır tartışma; milliyetçi ve muhafazakâr
kamplaştırmasının bir başka örneğidir. Özgürlükler de ütopyalaştırılamaz;
onların da yasal sınırları vardır.    

            Yazımızın
sonunda tekrar muhafazakârlık kavramına dönersek; muhafazakârlık, bir milleti
diğerinden ayıran, fark ettiren, kendi kimliğini veren maddi ve manevi
değerlerin sistemli bir şekilde korunması ve korunarak geliştirilmesidir.
Sadece geçmişe takılıp kalmak değildir. Müspet evrensel, kültürel ve teknolojik
gelişmeleri dışlamak ve onları ülke yararına kullanamamak da değil…

Ebüsuûd Efendi Ve Tefsiri – 3 (İrşâdü’l Akli’s-Selim – 3)

Ebüssuûd
Efendi’nin, Boğaziçi Yayınları tarafından okuyucuya sunulan en önemli eseri, 11
ciltlik İrşâdü’l Akli’s-Selim’in ana bölümü 45. sayfada, Fâtiha Sûresinin meâli
ile başlıyor.

1-Bismi’l1âhi’r-Rahmâni’r
Rahîm. 2-Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. 3-O, Rahmân ve Rahîm’dir;
4-Din gününün mâlikidir. 5-Biz ancak Sana ibâdet (kulluk) eder ve ancak Senden
yardım dileriz. 6-Bizi sırat-ı müstakîme (doğru yol) ilet. 7-Nimetlendirdiğin
kimselerin yoluna; gazabına uğrayanların ve sapıkların yoluna değil!

Fâtih’nın
tefsir bölümüne ise Sûrenin isimleri hakkında bilgi verilerek başlanıyor. Bu
isimler: 1-el-Fâtiha, 2-Kur’ân’ın Anası (Ümmü’l-Kur’ân, 3-Kitabın Anası
(Ümmü’l-Kitab), 4-Hazine Sûresi (Sûretü’l-Kenz), 5-Hamd, Şükür, Duâ, Salât,
Şifâ Sûresi, 6-Yedili Mükerrer (Seb’u’l-Mesânî.) Bu isimlerin herbirinin
efrâdını câmi, ağyarını mâni açıklamaları var.

Okuyucunun
fikir edinmesine vesile olmak maksadıyla âyetlerin mânâsı, özetlenerek aşağıya
alınmıştır:

‘Rahmân ve
Rahîm Allah’ın Adıyla (Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Ra- hîm)…’ Fatiha sûresi
‘Besmele’ ile başlamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm
sûrelerinin başında bulunan Besmele hakkında İslâm ulemâsı arasında şu farklı
görüşler vardır:

1-Sûrelerin başlarında bulunan
Besmelelerden hiçbiri Kur’ân’dan değildir.

2-Besmele, o sûreden bir âyet
olmamakla beraber Kur’ân’dan sayılır ve Kur’ân’ın bütününden başlı başına,
müstakil bir âyettir.

3-Besmele, başında bulunduğu her
sûrenin ilk âyetidir.

4-Besmele, yalnız Fâtiha’dan bir
âyettir. Sûrelerin başlarında bulunan Besmeleler ise o sûreye Besmele ile
başlayıp, ondaki bereket ve fazilete ermek içindir.

5-Besmele, Fâtiha sûresinden tam
bir âyettir ve diğer sûrelerde de bir âyetin bir parçasıdır.

 6-Besmele, Fâtiha sûresinin bir âyetinin bir
parçasıdır; diğer sûrelerde ise tam bir âyettir.

 7-Besmele, bütün sûrelerde kendisinden sonra
gelen âyetin bir parçasıdır.

 8-Besmele, sûrelerin bir parçası olmaksızın,
başında bulunduğu sûreler sayısınca Kur’ân âyetleridir. 9-Besmele, Fâtiha
sûresinden tam bir âyettir; diğer sûrelerdeki Besmeleler ise Kur’ân’dan
değildir.

Besmele’nin mânâsı:

 Cenâb-ı Allah’ın isminden yardım dilemek yahut
hayır ve bereket vesilesi olması için O’nunla ilgi kurmaktır. Yâni ‘Allah’ın adıyla okurum veya Allah’ın adıyla
Kur’ân okurum
.’ demektir. Hayır ve berekete mazhar olmak, Allah’tan yardım
dilemektir. Yardım, bâzen Allah’ın zâtından bâzen de isminden istenir.
Birincisinin mâhiyeti, fiili gerçekleştirmek için gereken gücün bahşedilmesini
dilemektir. O güç de, usûl âlimlerimizce ‘Kulun
ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan mümkün, müyesser (teysîr edilmiş,
kolaylaştırılmış) kudret
’ olarak açıklanmıştır. Fâtiha’nın ‘Biz ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım
dileriz
’ meâlindeki 5. âyetinde Allah’ın zâtından yardım istemek söz
konusudur.

Allah ismi celâlinin aslı:

Allah
kelimesinin kökü ‘ilâh’tır. İlâh,
lügatte hak olsun, bâtıl olsun, ‘mabûd /
tapılan
’ demektir. Sonra tevhide inananlar ilâh kelimesini genellikle ‘mâbûd-ı bi’l-hak / hak olan mâbûd’ için
kullanmaya başlamışlardır. Allah kelimesi de hak mâbûda mahsus bir isim olarak
O’ndan başkasına verilmemiştir.

Allah’ın
isminden yardım istemeye gelince; bunun mâhiyeti fiilin dinen geçerli sayılması
için Allah’ın adını zikretmektir. Yüce Allah’ın ismi ile başlamayan bir iş,
dinen yok hükmündedir.

Allah
kelimesindeki ‘a’ yı ‘e’ olarak ‘Ellah
şeklinde okumak hatâlı okuyuştur; namazı bozar ve bu telaffuz ile sarih yemin
gerçekleşmez.

er-Rahman ve er-Rahîm’in mânâsı:

Rahmân ve
Rahim kelimeleri rahmet kökünden gelmektedir. Rahmet ise lügatte, kalbin
yumuşaması ve şefkatle dolmasıdır. Dişi canlılardaki dölyatağına ‘rahim’
denilmesi de bu uzvun, meniyi aldıktan sonra üzerine şefkatle kapanmasından
dolayıdır. Cenâb-ı Allah’ın sıfatı olarak kullanılan rahmetten maksat ise lütuf
ve ihsandır. Bu mânânın kastedilmesi, biz insanlara göre, sebebin adını -uzak
veya yakın- neticesi için kullanmak kabilinden olmaktadır. Çünkü Yüce Allah’ın
isimleri, etkilenmelerden ibâret olan başlangıçlar itibârı ile değil, fakat
fiillerden ibâret olan sonuçlar itibârı ile tefsir edilmektedir. (Zîra Cenâb-ı
Allah, her türlü etkilenmeden münezzehtir.) Rahmân’m mânâsı Rahîm’den daha
kuvvetli ve kapsamlıdır. Bundan dolayıdır ki: ‘Ey dünyada ve âhirette Rahmân olan!…’ ve ‘Ey dünyada Rahim olan!…’ denir.

Kıyas ve genel
kural göz önünde tutulduğunda ve yükselme çizgisi de aşağıdan yukarıya olduğuna
göre Rahîm, Rahmân’dan önce gelmesi gerekir iken, Rahmân daha önce
zikredilmiştir. Bunun sebebi Rahmân’ın yalnız Allah hakkında kullanılır
olmasıdır. Bundan başka Allah’ın yüksek sıfatları, nisbeten daha küçük ve tâli
derecede bulunan sıfadarından daha önce zikredilmeye lâyıktır. Besmele’de
Allah’ın sıfatlarından yalnız Rahmân ve Rahîm’in zikredilmesi, O’nun Rahmet
zincirini hareket ettirmek içindir.

Genel olarak ‘hamd’in mânâsı:

Hamd’ birini güzel bir vasıfla övmektir.
Bu güzel vasıf ihtiyarî olabileceği gibi tabiî de olabilir. Hamdin konusu olan
vasıf, varlığını övenin arzu ve irâdesinden alıyorsa o vasıf ihtiyarîdir.
Hamdin konusu vasıf övülende bizâtihi bulunmakta ise o vasıf tabiîdir. Hamd bu
tanımı ile medihten ayrılmaktadır. Çünkü medih, ihtiyarîlik kaydı söz konusu
olmaksızın belli bir vasfa yapılan övgüdür. Bir şeyin tabiatında bulunan bir iyilik
ve güzellik her zaman medhedilebilir. Meselâ güzel bir inci ve güzel bir kadın
methedilebilir; fakat bu güzelliklerinden dolayı onlara hamd edilmez. Ayrıca
medih, nimet veya ihsandan önce ve sonra da yapılabilir.

Bu itibarla
hamd ile medih eşanlamlı / müteradif değildir. Bununla beraber aynı kökten
geldikleri için aralarında büyük türev akrabalığı vardır. Yâni bu iki kelime
tertipteki sıra değişik olsa bile aynı harflerle yazılmakta fakat aralarında
mânâ itibâriyle tenasüb bulunmaktadır.

Hamd, mutlaka bir
ihsandan sonra yapılır. Ancak o ihsanın, hamdeden kimseye ulaşmış olması şart
değildir. Şükürde ise bu şarttır. Çünkü şükür, bir iyiliğe kavlen veya fiilen
veyahut da kalben ta’zîm ile karşılık vermektir. Bunun karşıtı da nankörlüktür.
Yalnız fiilen veya kalben yapılan şükür, ne medihtir, ne de hamddir. Fakat dil
ile yapıldığı zaman hem hamd, hem de medih olur.

‘el-Hamdü lillâhi…nin mânâsı:

el-Hamdü li’llâh’ demek ‘Biz Allah’a tam ve kâmil bir hamd ile
hamdederiz
.’ demek gibidir. Çünkü ‘Biz
ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz
.’ İfadesi ile ‘el-Hamdü lillâh’ ifâdesi arasında uyum
sağlanması için hamd cümlesinin aslında böyle (fiil cümlesi) olması gerekir. Zîra
her iki cümlede de fail aynıdır.

Âlemlerin Rabbi’nin mânâsı:

Rabb, kayıtsız
olarak yalnız Cenâb-ı Allah için kullanılır. Başkası için ise ancak kayıtlı
olarak kullanılır. ‘Evin rabbi’, ‘hayvanın rabbi’ örneklerinde olduğu
gibi…

Âlem
kelimesinin, kâinattaki varlıkların her biri için kullanılmaması, ancak genel
kabul ve ıstılah bakımındandır. Hakîkati hâlde kâinattaki her bir varlık için
kullanılmasına hiçbir engel yoktur. Zîra bir bütün olarak kâinat ve onun
parçalarından her biri, türlerinin her ferdi, Allah Teâlâ’nın varlığına,
birliğine ve karşı durulmaz kudretine apaçık birer delildir. Çünkü bunların
hepsi, var olmak için bir ezelî ve ebedî Müessire muhtaçtır. Görülen ve
düşünülen, önemli önemsiz ve büyükten küçüğe her şey Mecîd / en yüksek şân ve
şerefe sâhip Yaradan’ın varlığına apaçık bir delil ve tevhid âlemine giden
geniş bir yoldur.

978                                                                                 

 

EBÜSUÛD
EFENDİ’NİN ŞÂİRLİĞİ – 1

Ebüssuûd
Efendi’nin şiir yazdığına dâir bilgilere sıkça rastlanmakta idi. Ancak şiirlerinin
bulunması, yakın zamanlarda mümkün olmuştur. En önemli şiiri; Kanûnî Sultan
Süleyman Han’ın vefatı sebebiyle yazdığı mersiyedir.

Aslı Arapça olan mersiye’nin Türkçe meâli
aşağıdadır.

1-Yıldırım sesi mi, yoksa Sur’a mı üflendi?
Yeryüzü (bu) Sur’un sesiyle doldu. 

2-Bu
yüzden insanların başına büyük bir felâket geldi; bundan dolayı halk (Tur
dağında Musa a.s.’ın bayılması gibi) Tur baygınlığını tattı. 

 3-O
âfetin meydana gelmesinden dolayı dünyânın düzeni (dengesi) çöktü; ev-bark
(binalar) ve surlar (sağlam kaleler, ne varsa) yıkıldı.

4-En gözde yerleri ıssız çöle dönüştü, hiçbir yerleşim yerinde, ne bir
konak ne bir canlı kaldı.                                                                      

5-Kâinatın şekli değişti, feleğin yıldızları şekilden şekile girdi.                                                                                                                            

6-Yüce
dağların zirveleri âdeta muzdarip ve korkuya kapılmış bir kalp gibi sarsılıp
titredi.                                                                            

7-O yem yeşil bölgeler toz toprakla doldu, hüzünlendi; neredeyse (bütün)
yeryüzü toz ve toprakla dolacaktı.                                    

8-İslâm
ordusundan gelen haber bütün insanları dehşete düşürdü.

9-Nice
üzgünler, gönlü mahsunlar, ağır hastalar, peşpeşe gelen üzüntülerle
inlediler.                                                                                               

10-Ey vah! Ürkütücü, istenmeyen, nefret edilen, kulakların tiksindiği
kara haber ulaştı. 

11-Bu haberin dehşeti insanların aklını başından aldı; kimi Mecnun’a,
kimi sarhoşa döndü.

12-
Bu (kötü) haber sebebiyle kalpler param parça oldu. Nerdeyse kırık olmayan kalp
kalmamıştı.                                                       

13-(Halkın) göz yaşları, kaynağından boşanmışçasına coşan Tufan’ın ve akan
suların kaynağı gibi (aktı).                                              

14-Göz
kapakları, gözyaşlarıyla dolmuş denizlerde yüzen kan dolu gemiler gibiydi.                                                                                   

15-Karanlıklara
saldıracakmış gibi, aydmlığı olmayan bir gün doğdu.                                                                                                          

16-Yoksa bu, zamanın Süleyman’ın ölüm haberi miydi?                                                                                                                               

17-Heybeti, bütün dünyâyı dolduran, her zâlim ve kibirliye boyun eğdiren
kişinin;                                                                                         

18-Kendisine
karşı çıkan her ifrit’in boyun eğdiği, her zâlim ve başkaldıranın köle olduğu
bir kişinin ( ölüm haberi)!                                                                                                                                                                                                                   

19-(0
Sultan) dünyâ saltanatının medarı ve merkeziydi. Allah’ın halifesi olarak her
yerde meşhur olmuştu.                                         

 20-O,
(Allah nezdinde) makbul olan bir gayretle, dünyamn her tarafına Allah ‘ın
dininin ilkelerini (götüren), yüceltendi.               

21-Güzel görüşlü, iyiliklere
yönelen, samîmi ve azimli, kendini merhamete adamış,                                                                               

 22-İhsan
ve adâlet âyetlerine sarılmış, hakça davranan ve insaflı olma hedefine yönelmiş
(bir kişiydi)!                                               

23-Allah yolunda cihad eden ve çalışan; Kuds-i ilâhî tarafindan
desteklenmiş ve zafere ulaşmış (bir sultan).                                            

24-O,
düşmana karşı keskin (bir kılıç); kâfirlere karşı çekilmiş bir kılıç idi.                                                  
                                                  

25-O,
şerefi için dalgalanan ve (dünyânın her tarafına) yayılmış bir sancağı
kendisinde bulunduran yüceltilmiş bir bayraktı.                                                                                 
                                                                                                                                   

26-Ülkeleri
dolduran ve dünyânın her bölgesinden oluşmuş bir ordu.                                                          
                                                

27-O’nun
her tarafta meşhur olmuş savaşları vardır. (Bu savaşların) haberleri her
(kitapta, hatta her) sayfa da yazılmıştır.                                                                                   
                                                                                                                            

 28-Ey
gözlerim! Artık durmal Ağla! Ve ebediyen gözyaşlarından ve uykusuzluktan
ayrılma!                                                                    

29-Uyuma yerine uykusuz
kalmayı koy! Akan gözyaşlarını kan ile değiştir (Gözlerinden yaş yerine kan
aksın)!                                    


30-O gözyaşlarını, yaş döken göz kapaklarından akıtarak, su dolabı gibi
yanakların üzerine dök!                                                          


31-Sakın dünyâya bir göz dahi atma! Ona bir an dahi bakma!                                                                                                                         


32-Ey nefis! Sana ne oluyor da, o sultanın bu dünyâdan göçmesinden sonra
bu dünyâda geri kalıyorsun?                                         

33-Gafil
gafil bu toprak üzerinde nasıl gezersin? O sultanın cesedi bu toprak içerisine
gömülmedi mi?                                                

1...323324325...1.3861.386 Sayfanın 324. Sayfası