12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 323

Sakız Orucu Bozar mı?

Çoook
eski zamanların birinde Kastamonu bölgesinde halktan yüksek vergiler toplayan,
topladığı vergiler ile ihtişamlı bir yaşayan, bir bey varmış.

Yörenin
ozanları ve aşıklar da köy düğünlerinde,
sazlı sohbetlerde
, bu bey’i yaktıkları türküler ile eleştirir yaptıklarının
yanlış olduğunu halka haksızlık olduğunu dile getirirlermiş!

Bir
gün eleştiriler, o zalım bey’in kulağına gitmiş ve hiddetlenerek, sarayına
çağırttığı yörenin din adamlarına talimatlar vermiş!

Kendisine
yapılan eleştirilere karşı halkı uyarmalarını, yetmez ise engellemelerini isteyerek, bu işin karşılında da halktan
topladığı vergilerden biraz da onlara vermiş.

Bey’in
bu kızgınlık ve uyarıları din adamları tarafından her fırsatta halka söylenir, tembihlenir olmuş.

Bey
haksız bile olsa! Beye itaat etmenin
sevap olduğu
bey vermeden hak istemenin günah sayılabileceği öğütlenerek,
geçmişte yaşanan olaylardan da uydurmalar katılarak Bey’in her yanlışları haklı
çıkarılmaya çalışılırmış!

Ve
umumiyetle başarılı olunurmuş!

***

Günlerden
bir gün bu bey, ekonomik olarak zor
günler yaşayan halkın gönlünü almak için muhteşem bir şölen düzenlemiş
ve ziyafet
hazırlatmış!

Şölen
sırasında misafirleri ağırlayacak, hizmetleri yapacak kullarına da!

Eğlence esnasında din adamları ve misafirleri baş
köşeye oturtmalarını onların etrafına köylüleri oturtmalarını, ve onlara enfes
yemekler, ikram edilirken,

Ozanlara
ve aşıklara ziyafet yemeklerinden verilmemesini, onlara sadece et suyu ve ekmek
verilmesini, hatta yedikleri yemeğin
parasının alınmasını,
böylelikle akıllarının başlarına geleceğini ve bir
daha kendisini eleştiremeyeceklerini düşünmüş!

Bey’in
etrafında sadakat ve bağlılıkları ile
hak ettiklerinden daha konforlu bir hayat yaşayan kulları
, sorgulamadan bu
emirlere harfiyen itaat etmişler ve söylendiği gibi ozanlara ile aşıklara sadece
et suyu ve ekmek vererek parası da peşin peşin tahsil emişler!

Bizim
saz ve söz üstatları da o mükellef sofraların olduğu eğlencede kendilerine para
ile satılan etin suyuna ekmek doğrayarak “tirit
yemeği yaparak”
kendi aralarında güle eğlene afiyetle yemişler.

Eğlenceye
sıra gelince ozan ve aşıklar kendilerine yapılan bu haksızlığa karşı bey ve
olanlara sessiz kalan ve aslında asıl mağdur olan gariban köylü ile dalga geçecek
aşağıda ki türküyü yakarak, anlayana ders vermişler!

Anlayana!

***

 

“sabahleyin erken çifte
giderken, amanın aman, öküzüm torbadan düşmüş, gördün mü?”

 “amanını amanını amanını yandım, tridine
tridine tridine bandım, bedava mı sandın, para virip aldım”

 “manda yuva yapmış söğüt dalına, aman aman, yavrusunu
sinek kapmış gördün mü?”

“amanını amanını amanını
yandım, tridine tridine tridine bandım, bedava mı sandın, para virip aldım”

***

Zaman
geçmiş nice zalım beylerin isimleri unutulmuş, ama…

Ozanların,
aşıkların yaktıkları türküler dilden dile nesilden nesile aktarılıp bu günlere
gelmiş.

Unutmayalım
ki, ozanlar “aşıklar” toplumun dilidir,
onlara her dönem kulak vermek lazım, sadece köylüler ve halk değil,

Liderler,
yöneticiler, beyler de kulak vermeli ki yollarını hep ten şaşırmasınlar!

Aşağıdaki
linkte merak edenlere mandanın söğüt
dalına nasıl yuva yaptığı, yavrusunu sineğin nasıl kaptığı etraflıca yazıyor
,
merak edenler buyursun okusun,

Bu
vesile ile ramazan ayımız mübarek olsun, Yüce Allah dileyen herkesi nice
ramazanlara, bayramlara sağlık sıhhat ile, sevdiklerimiz ile erişmeyi nasip
etsin,

Derdi
tasası Vatan Milleti Din Devlet Adalet
ve Halkının çıkarları olan
aşıkları, ozanları kendini toplumun dili olmaya
adamış herkesi var etsin inşallah….

***

https://seyler.eksisozluk.com/manda-yuva-yapmis-sogut-dalina-turkusunun-ortaya-cikis-hikayesi

Gel gelelim
sakızın orucu bozup bozmadığına!

Bu sorunun
cevabı da aşağıda ki linkte, maksat
faydamız dokunsun.

Selam ve dua
ile…

https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/486/agiz-kokusunu-onlemek-icin-agiz-spreyi-kullanmak-veya-sakiz-cignemek-oruca-zarar-verir-mi-

Ucûbe Hayatlar

     Lisedeyken, sevip
saydığımız Mehmet Bey adında, çok değerli bir edebiyat hocamız vardı. Bir
defasında şöyle bir komposizyon / yazılı ödev verdi. Böyle bir çalışmayı,
talebeyken edebiyat hocalarının kendilerinden de istediğini belirtti. Ve şimdi
aynı şeyi, o da bizlerden istiyordu:

     Mahallemizde,
geçimi bize tuhaf gelen, nasıl, ne şekilde ve ne ile geçindiği meçhul,
bilinmeyen ve belli olmayan biriyle görüşüp konuşacak ve geçim yolunu konu
edineceğimiz bir komposizyon ödevi yazacaktık.

     Kendisinin bu
ödevi nasıl yerine getirdiğini de anlattı. Bizlerden de, aynı şekilde enteresan
bir geçim yolu bulmuş birini kaleme almamızı istedi.

     Hocamızın tespit
ettiği kişinin geçim yolu şu imiş:

     Her gün önünden
geçtiği kahvehane camının kenarında oturan birini görürmüş. İşe gitmesi gereken
saatlerde, hep aynı yerde oturması dikkatini çekmiş. Buna bir anlam verememiş.
Aradığım adam bu olabilir diyerek, içeri girmiş, selâm vererek adamın karşısına
geçmiş.

     “İzin verirseniz,
sizin adınızı değil, sadece geçiminizi ne ile sağladığınızı öğrenmek istiyorum.
Çünkü buradan her geçişimde sizi aynı yerde, aynı masa başında, önünüzdeki
gazeteleri karıştırıp çay içerken görüyor; işe gitmediğinizi sanıyorum. İş güç
sahibi değilseniz ne ile geçiniyor, hayatınızı ne ile kazanıyorsunuz? Lütfen
zahmet edip anlatır mısınız?”

     “Neden ve niçin bu
merak, bu soruşturma? Sana ne benim ne iş yapıp yapmadığımdan?”

     “İnanın sınıfı geçmem, bu konuda bir
komposizyon ödevi yazmama bağlı. Lûtfedip anlatırsanız, isminizi ne soracak ne
de yazacağım.”

     “Peki öyle ise,
samimi bir öğrenciye benziyorsun, anlatayım bari:

     “Evet fark ettiğin
gibi, aslında ben işsiz güçsüz bir adamım! Geçimimi ise, şöyle sağlıyorum:

     “Her sabah; gelir
kahvedeki yerimi alır; kahveye alınan tüm gazeteleri önüme koyar. Ölüm
ilânlarına göz gezdiririm. Büyük ilânlara öncelik tanır, kimin öldüğünü, nerede
gömüleceğini öğrenir; doğru o mezarlığa giderim. Ölü yakınları arasında yerimi
alır. Üzgün bir durum takınır. Duyulacak şekilde için için ağlar bir tavır
sergilerim.

     “Sonra da
oradakilerle cenaze sahibinin evine giderim. ‘Ah benim vefalı kardeşim, dostum,
velinimetim. Beni bırakıp nerelere gidiyorsun? Ben senin yokluğuna nasıl
katlanır, nasıl dayanırım? Sensiz ne yapar, artık kime derdimi açar, kimden
himmet bekler, ihtiyacımı kime söyleyebilirim?’

     “Diyerek, cenaze
evinde; öyle bir feryat ve figan koparır; kendimi öyle acındırır, herkesin
dikkatini öyle çekerim ki, herkes kendi elem ve kederini bırakarak beni teselli
etmeye, asıl bana baş sağlığı dilemeye başlar! Bin bir dil dökerek beni
yatıştırmaya çalışırlar! Ev sahipleri perişan halimden, yanık dilimden öyle
etkilenirler ki, beni yedirir içirirler. Cebime de hatırı sayılır bir para
koyarak, yatıştırıcı sözlerle beni uğurlar ve yolcu ederler!

     “Oradan ayrılır
ayrılmaz sıraya koyduğum, diğer ölüm ilânlarında yer alan cenaze sahiplerinin
evlerine  gider, orada da aynı rolü oynar,
aynı sonuçları almaya çalışırım!

     “İşte benim her
günkü mesaim bu şekilde cereyan etmekte, geçimimi bu yolla temin etmekteyim!
Ama unutma aramızda kalacak bu söylediklerim!”

     Yanından şaşkın,
bir o kadar da düşünceli bir şekilde, komposizyon ödevimi yazmak üzere
ayrıldım.

     Bir ucûbe hayat
tarzını daha öğrenmiş olmanın, tarifsiz bir rûh hâli içindeydim.

x

     “Bu hayatın
gayesini (maksadını) ; ‘Rahatça yaşamak ve gafletli (bir şekilde dikkatsizlik,
endişesizlik, vurdumduymazlık ile) lezzetlenmek ve heveskârâne (heves içinde)
nimetlenmektir.’ diyenler; gayet (son derece) çirkin bir cehalet
(bilgisizlik)le, münkirâne (inkâr edercesine), belki de kâfirâne (kâfir ve
dinsizcesine), bu pek çok kıymettar (kıymetli ve değerli) olan hayat nimetini
(iyilik, lütuf, saâdet ve mutluluğunu) ve şuur (bilinç, anlayış ve vicdan)
hediyesini ve akıl ihsânını (bağışını) istihfaf (küçümseyerek) ve tahkir edip
(aşağı görüp), dehşetli bir küfrân-ı nimet ederler (nimete karşı hürmetsizlikte
bulunurlar).”

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 1

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine 

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 Hayatından Kesitler – 1

17 Kasım
1871’de İstanbul’un Beyazıt semtinde Mercan Ağa Mahallesi’nde doğdu. Babası,
Sadrıâzam Yûsuf Kâmil Paşa’nın yirmi yedi yıl mühürdarlığını yapmış, ‘Rumeli Beylerbeyi’ pâyeli Mehmed Emin
Paşa; annesi, dinî ve ahlâkî terbiyesinde çok şey borçlu olduğu Hamîde Nergis
Hanım’dır. Babası, Hz. Hüseyin soyundan gelmekle ‘seyyid’ unvânı ile bilinir. İbnülemin ve kardeşi Ahmed Tevfik de
gerektikçe bu unvanı kullanmışlardır.

Çocukluk
yıllarının çok zamanı Üsküdar Semtinde 1826 yılında kurulan ve günümüzde faal
olan Zeynep Kâmil Hastahânesi’nin kurucuları; Osmanlı Devleti’nin Mısır Vâlisi
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kızı Züleyha Zeynep Hanımefendi ile eşi Yûsuf
Kâmil Paşa’nın konağında geçti. Kendinden iki yaş küçük kardeşi Ahmed Tevfik
ile birlikte ilk resmî eğitimine Mercan Ağa Sıbyan Mektebi’nde başladı.
Süleymaniye Camii İmareti’ndeki Şehzade Rüşdiyesi’nden mezun oldu.

***

Mahmud Kemal
Bey, ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli
eserinin ‘Kendime Dâir’ başlıklı
bölümünde çocukluk dönemi ile alâkalı bilgiler veriyor: Bir kış gecesi dünyâya
gelmiştir. Mizâcı asabî, teessürü şiddetli, kalbi rikkatli, intikâli ve infiâli
(öfkesi) seridir. İşte bu özelliklerinden dolayı merhum babası Mehmed Emin Paşa
ile şefkat ve merhamet timsâli olan annesi Hamîde Nergis Hanım O’nu incitmeden,
rencide etmeden, hassas kalbini kırmadan, kısacası asla kötü muâmele etmeden
büyütmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Yine bizzat kendisinin ifâdesine
göre pederi Mehmed Emin Paşa, ‘Evlâdını
kızarak ve döverek terbiye etmeye kalkışanlar onlara terbiyesizlik ve yüzsüzlük
öğretmiş olurlar. Çocuğun en fazla korktuğu şey, dövülmektir. Ona da alıştıktan
sonra korkacağı ne kalır
?’ dermiş. Annesi de gayet etkileyici, ruh
dünyâsını okşayıcı sözler söylemek sûretiyle oğlunu terbiye etmiştir. Bu
mütedeyyin (dinine bağlı, dindar) anne ve baba hem Mahmud Kemal Bey’e hem
kardeşlerine işte böyle küçük yaştan îtibâren -en büyük terbiye olan- dînî
terbiyeyi bir güzel aşılıyorlar, çocuklarını dindar ve tabiî ki her türlü
kötülükten uzak olarak yetiştiriyorlar. Kısacası ebeveynlik (anna-babalık)
görevini hakkıyla yerine getiriyorlar.

Meselâ babası
Mehmed Emin Paşa, ‘Emilen süt, çocuğun
tabiatını, karakterini, şahsiyetini şekillendirir
’ hadîs-i şerifini
bildiğinden çocuğu annesinden başka hiçbir kadının emzirmemesi için gerekli
dikkati gösteriyor. Üç yaşına gelince yavruyu, Nakşibendî şeyhlerinden Hacı
Feyzullah Efendi Hazretleri’ne götürüp takdim ediyor. Şeyh Efendi de, feyizli
bakışlarıyla bu ana kuzusuna nazar ediyor. Anneannesi Hatice Hoşyar Hanımefendi
de aynı minval üzere hareket ediyor. O da küçük Mahmud Kemal’i, fâzıl mürşidi
Mevlânâ Şeyh Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretleri’ne götürüp hayır duâsını
alıyor. Bu iki büyük velînin -kimyâ mesâbesinde olan nazarı- Mahmud Kemal’in
üzerinde derhal tesirini gösteriyor. Böylece daha o yaştan îtibâren edebin,
vakarın ve hayânın canlı bir temsilcisi olarak arz-ı endam ediyor.

Küçük Mahmud
Kemal’in Babası ve annesinin ihtimam gösterdiği ölçüde mükemmel bir insan
olarak yetiştiğini ortaya koyan bir hâdise, Yusuf Kâmil Paşa ile Züleyha Zeynep
Hanımefendi’nin konağında cereyan eder: Dört-beş yaşlarında bulunduğu sırada,
Zeynep Hanımefendi’in konağından ayrılırken, şefkatiyle, merhametiyle olduğu
kadar cömertliğiyle de büyük-küçük herkesin takdirini ve sevgisini kazanan
hanımefendi, Mahmud Kemal’e kese içinde para veriyor. Diğer keseyi de kardeşine
vermesini tembih ediyor. Mahmud Kemal, bahçe kapısına doğru ilerlerken, önde
giden kardeşine sesleniyor:  ‘Hanımefendi’nin ihsânı var. Bekle de vereyim
diyor. Böylece küçük Mahmud Kemal, emâneti derhal sâhibine teslim etmek
suretiyle Zeynep Hanım’m emrini yerine getirmiş, böylece imtihanı kazanmıştır.

Babası Mehmed
Emin Paşa, Kozan mutasarrıflığına tâyin edilince âilece gidip orada bir buçuk
yıl kadar kaldılar. İstanbul’a döndüklerinde Maarif Nâzırı Münif Paşa’nın
yardımı ile Mekteb-i Mülkiyye’nin yatılı kısmına kaydoldu. Buradaki öğrenimini
bitirmeden ayrılıp dinleyici sıfatıyla Mekteb-i Hukuk’un derslerine devam etti.
İki kardeşin beraber devam ettirdiği bu resmî öğrenim dışında asıl eğitimleri
küçük yaştan itibaren babalarının ihtimamı altında başlamış, daha sonra da
konaklarına gelen hocalardan ve devrin tanınmış ulemâsından gördükleri câmi
dersleriyle devam etmiştir. Ayrıca Trabzonlu Hoca Hüsnü Efendi’den tefsir, Sahîh-i
Buhârî ve Fars edebiyatı okudu. Ünlü hattat Hasan Tahsin Efendi’den hüsn-i hat
meşkederek icâzet aldılar. Kozan’da Süleymaniyeli Fânî Efendi’den Arap ve Fars
edebiyatına dâir yeni bilgiler kazanırken Leon Efendi ve diğer bir
gayrimüslimden Fransızcasını ilerletti. Bu arada mutasarrıflık tahrirat
kalemine devam ederek resmî muâmelât usullerini ve kalem işlerini öğrendi.

Genç Mahmud
Kemal Bey’in rahle-i tedrisinden feyz aldığı hocalardan biri de Mehmet Âkif
Ersoy’un Babası İpekli Temiz Tâhir Efendi’dir. (1826-1888) ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli kitabında
Hocası hakkında şu bilgileri veriyor: ‘Pederimin üstadlarından ve ilmiye
sınıfından Kırşehirli Hoca Mahmud Efendi merhum, en fazîletli mezunlarından
olan Tâhir Efendi’yi, çocukluk günlerimizde muallimliğimiz için uygun
görmüştür. Benimle berâber kardeşim Ahmet Tevfik Bey merhumu, amcamızın
çocuklarını diğer yakınlarımızı kışın İstanbul’daki hânemizde, okuturdu. Yazın âilesiyle
birlikte Yakacık’taki yazlığımızın bir dâiresinde kalarak bizleri ilminden
faydalandırırdı. İyi işler yapan, fazîletli, vefâlı, âlicenab, insanca
davranan, güvenilir olgun bir âlimdi. Bir ailenin fertleri gibi senelerce
berâber yaşadık. Öfkeli, çabuk sinirlenen bir insan olduğu halde bizleri hiçbir
surettle incitmedi. Aslen Buhâralı olan muhtereme eşi de güzel ahlâk sâhibi bir
hanımefendi idi. Cenâb-ı Allah ikisini de rahmetine nâil eylesin.

Babaları
Mehmed Emin Paşa, 1887’de işten çıkarılınca âile İstanbul’a döndü. Mahmud Kemal
Bey, 1889’da Bâbıâli’nin gözde dâirelerinden Vilâyât-ı Mümtâze Kalemi’ne
stajyer olarak girdi. Bu târihten itibâren Bâbıâli’nin ilga edilişine kadar
otuz üç sene aralıksız devam eden bürokrasi hayatında kazandığı devlet görgüsü
ve eserlerine sağladığı ilk elden malzeme ve bâkir bilgiler , ‘âlim’ sıfatı kazanmasına vesile oldu.
1892’de Sadâret Mektûbî Kalemi’ne alınan İbnülemin, buradaki başarısı
dolayısıyla 1895 yılında Teftîş-i Islâhât Komisyonu başkâtipliğine getirilmiş, Mehmed
Said Paşa’nın beşinci sadâretinde yeniden Sadâret Mektûbî Kalemi’ne daha sonra
da Eyâlât-ı Mümtâze Kalemi’ne gönderilmiştir. Buradaki mücâdeleleri neticesinde
dâirenin müdür muavinliklerinden birini elde edebildi ve daha sonra da müdür
oldu ise de rakiplerinin oyunu ile Bâbıâli’deki ilk memuriyet yerine müdür
olarak gönderildi. 1911 yılında Yıldız Sarayı evrakının tetkik ve tasnifi ve
birikmiş jurnallerin tasfiyesi işine memur edildi. Karmakarışık hâle gelmiş 800
sandık dolusu evrakı büyük bir vukuf ve titizlikle elden geçirerek şimdiki adı
Başbakanlık Osmanlı Arşivi olan Sadâret Hazîne-i Evrak Dâiresi’ne teslim etti
ve her türlü araştırmaya hazır mükemmel bir arşiv teşkiline muvaffak oldu.                                                             
               

***

Birinci Dünya
Savaşı yılları İbnülemin’in yıldızının parladığı, kültür hayatımız için mühim
birçok çalışma içinde yer aldığı, bu yolda kendisine önemli işlerin havâle
edildiği bir devredir. Vakıflara ait sanat eserlerini kaybolmaktan ve yabancı
diyarlara gitmekten kurtarmak gayesiyle bir müze kurulması için dört üye ile
birlikte devam ettirdiği büyük gayretler sonunda Süleymaniye Camii İmareti’nde
Evkaf-ı İslâmiyye Müzesi’ni kurdu. Yerine getirdiği hizmetlerden dolayı
kendisine üçüncü rütbeden Osmanlı nişanı verildi. Savaş yılları içinde değişik
zamanlarda İstanbul’a gelen ve müzeyi gezen Almanya İmparatoru Wilhelm ve
Avusturya-Macaristan İmparatoru-Macaristan Kralı Karl tarafından yüksek
rütbeden birer madalya ile taltif edildi. 1916’da görevlendirildiği Muhâfaza-i
Âsâr-ı Atîka Komisyonu’nda millî eserlerin korunmasına dâir lâyiha ve bununla
ilgili nizamnâme de O’nun kalemiyle son şeklini aldı. Şûrâ-yı Devlet ve Sadâret
Dâiresi’nde arşivlerin tanzimi için kurulmuş komisyonlarda sadâreti temsilen
görüşlerini açıkladı. Rağbetsizlikten dolayı bir zamandan beri yok olmaya yüz
tuttuğunu gördüğü hat sanatını yaşatma çârelerini düşünen Mahmud Kemal Bey,
aynı zamanda tezhip ve klasik cilt sanatlarının da ihyası gayesiyle,
memleketteki istidatları bu sanatlara özendirecek ve devlet desteğiyle
eğitimini sağlayacak bir müessese olmak üzere Medresetü’l-hattâtîn’in
kurulmasına ön ayak oldu. Buranın idâresi de kendisinin içinde bulunduğu Evkaf-ı
İslâmiyye Müzesi yönetim kuruluna verildi. Evkaf-ı Hümâyun Nezâreti’nin târihi
ve nâzırlarının hal tercümesine dâir orijinal eserin ortaya çıkmasındaki
başarısından dolayı kendisine ikinci rütbeden Mecîdî nişanı verildi. Nâdir ve
değerli yazmaların baskılarını hazırlamak için kurulan Âsâr-ı Müfîde
Kütüphânesi heyetinin en verimli üyesi olarak divan şiirinin üç seçkin
simasının divanlarının neşri işini üstlendi.

İdarî
hayattaki geniş tecrübesi ve târihî kültür birikimi dolayısıyla sadrıâzamların,
nâzırların kendisinden görüş aldıkları Mahmud Kemal Bey, Birinci Dünya
Savaşı’nın sona erdiği sıralarda başlayacak barış müzâkerelerinde devletin hak
ve menfaatlerinin korunması ve barış antlaşması esaslarının belirlenmesi için
11 Kasım 1918’de Hâriciye Nezâreti’nde, Harbiye Nezâreti adına müsteşar
sıfatıyla Miralay İsmet’in (İnönü) ve diğer nezâret müsteşarlarının da
katıldığı fevkalâde komisyonda sadâret makamının temsilcisi olarak
görevlendirildi.

Savaş sonunda
Osmanlı Devleti’nin değişen siyâsî ve idarî bünyesi içinde Eyâlât-ı Mümtâze ve
Muhtâre Dâiresi’nin hükmü ve fonksiyonu kalmadığından buranın lağvedilmesiyle
kıdem ve mevkiine uygun bir makam olarak Bâbıâli Müdevvenât-ı Kanûniyye Dâiresi
Müdürlüğün’ne getirildi; bunun yanı sıra devletin resmî gazetesi Takvîm-i
Vekayi’nin müdürlüğü ile de görevlendirildikten başka, Eyâlât-ı Mümtâze ve
Muhtâre Kalemi’nin başşehirde bulunan ahalisiyle ilgili işlerinin barışın
imzalanmasına kadar idâresi ve yürütülmesi yine kendi üstünde kaldı.

Galip
devletlerin işgali altına girmiş Mütâreke Dönemi İstanbul’unda, İzmir’in işgal
edildiği 15 Mayıs 1919 günü Fransız askerî makamlarınca, yarım asırdır
oturmakta oldukları konaklarının yirmi dört saat içinde boşaltılıp kendilerine
tesliminin istenmesi üzerine evlerindeki târihî eşyanın, zengin kitap ve gazete
koleksiyonlarının çoğunu alamadan ailece yuvalarını terk etmek mecburiyetinde
kalındı. Buldukları her şeyi talan eden, kıymetli târihî evrakı yağmalamaktan,
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in üzerine titrediği yazma eserleri, gazete ve
mecmua koleksiyonlarını parçalayıp tuvalette kullanmaktan dahi çekinmeyen
işgalciler, aracılar konulup devam eden uzun temaslardan sonra burayı terk
ettiklerinde bir buçuk yıl önce ayrıldıkları konağı kapı ve pencerelerine
varıncaya kadar sökülmüş, hemen hemen dört duvardan ibêret kalmış halde
buldular.

Devletin çöküşüyle
birlikte Bâbıâli hükümeti son demlerini yaşarken yıllarca çeşitli
engellemelerle karşılaşmış bulunan İbnülemin, nihâyet Bâbıâli’de en üst
kademedeki vazifesi olan Dîvân-ı Hümâyun beylikçiliğine getirildi. Bu son
vazifesinde olanca dirâyetini ortaya koyan İbnülemin, başta ‘sah çekmek1 gibi bir
müddetten beri buranın terkedilmiş bazı usul ve geleneklerini yeniden
yerleştirmeye muvaffak oldu. Ancak bu parlak memuriyeti, Anadolu millî
hareketinin irâdesi altına giren Bâbıâli’nin lağvı ile 7 Kasım 1922’de sona
erdi. Devlete otuz üç yıl boyunca verilmiş bir hizmet sonunda kendisine ve
kardeşine cüzi bir mâzuliyet maaşı bağlandığından ailece düştükleri maddî
sıkıntı içinde bunaldıkları bir sırada kardeşi Ahmed Tevfik’i de kaybetti. Bu
arada İbnülemin’in, işsizlik ve geçim sıkıntısının kucağına düşmesine ve
kardeşinin ölümünün getirdiği darbeyle inzivaya çekilişine razı olmayan
dostları, kendisinin haberi olmaksızın Düyûn-ı Umûmiyye İdâresi’nde O’na bir
memuriyet buldular.

Mahmud Kemal
Bey’in sıkıntılı bir dönemi:

Kemal Bey,
doğuştan mizaha, nükteye âşina idi. Eserlerinde yeri geldikçe anlattığı
konularla ve şahıslarla alâkalı hoş nükteler, latîfeler, alâka çekici fıkralar,
bâzen düşündüren, bâzen güldüren kısa hikâyeler anlatırdı. Hazin bir tecellidir
ki çok sevdiği kardeşi Ahmed Tevfik Bey’in vefatıyla neş’esi tam mânâsıyla yok
oluverdi. O sırada, çalıştığı devlet birimi lağvedilmiş, işsiz ve gelirsiz
kalmıştı. Geçim sıkıntısı da ızdırâbını artırıyordu. Bir müddet bu şekilde
kararmış dünyasında günleri peşpeşe eklerken, kadim dostlarından, dönemin
değerli şâirlerinden Halil Nihat (Boztepe) (1882-1949) imdâda yetişiyor. Halil
Nihat Bey, Mahmud Kemal Bey’i Düyûn-ı Umûmiye idâresin-de belli bir ücretle
çalıştırmak için harekete geçiyor. Ancak Mahmud Kemal Bey, bu teklife ilk önce
teşekkür etmekle yetiniyor. Aradan üç ay geçtikten sonra gerek Halil Nihat
Bey’in, gerekse diğer bâzı dostlarının ısrarlarına dayanamayarak -şahsını
tanımadığı, fakat hakkındaki övücü sözleri çok işittiği Aşâr Şubesi’nin müdürü
Kâmil Bey’in refâkatinde bulunmak şartıyla, teklif edilen hizmeti kabul ediyor.
İsmiyle müsemmâ olan Kâmil Bey’den gördüğü saygı ve hürmet, baş direktör Mösyö
Grase’den kapıcıya kadar bütün çalışanların ilgisi Mahmud Kemal Bey’i bu yeni
görevine ısındırıyor. Her gün düzenli olarak vazifesine devâmı, kendisini hem
zihnen meşgul ediyor, hem de acısını dindiriyor. Aldığı ücrete gelince, bu öyle
fazla bir miktar olmamakla berâber, geçimini az da olsa kolaylaştırıyor.

Mahmud Kemal
Bey’i mes’ut eden sebeplerden biri de mesâi arkadaşlarının arasında şâirlerin
ve ediplerin bulunmasıydı. Başta Halil Nihat Bey olmak üzere Kâmil Bey, Fâzıl
Ahmet Aykaç, Ahmet Hâşim ve Hüseyin Dâniş beyler kalem ve kelâm erbâbı kimseler
olarak burada görev yapıyorlardı. İşte Mahmud Kemal Bey, bu dâire
arkadaşlarıyla sık sık bir araya geliyor, ilmî ve edebî sohbetler
düzenliyorlardı. Düyûn-u Umûmiye bütçesinde kesintiye gidilmesi üzerine önce
ücretli memurların görevlerine son veriliyor.

Mahmud Kemal
Bey, ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli
eserinde bu mesâi arkadaşlarının hayat hikâyelerini anlatırken, Düyûn-u Umûmiye
de kendilerinden gördüğü büyük ilgiyi de sitâyişli cümlelerle dile getiriyor.
Meselâ Aşâr Şûbesi Müdürü Kâmil Bey hakkında şöyle yazıyor: ‘Hükümet şeklinin değişmesi üzerine otuz
senede nâil olduğum Divân-ı Hümâyûn Beylikçiliği’nin de lağvedilmesinden hayli
müddet sonra, kimseye mürâcaat etmediğim halde kadirşinas dostlarımdan Şâir
Halil Nihad’ın delâleti ve bâzı tanıdıklarımın hayırlara vesile olan ısrârı ile
Düyûn-u Umûmiye İdâresine devâmım mümkün oldu. Herkesten methini işittiğim
Kâmil Bey’in refâkatine memur edilmemi taleb eyledim. Şahs-ı nâçizime hürmeten
bir oda hazırlattı. Mâiyetinde ücretli bir memur olduğumu bana hissettirmedi.
Sekiz aya yakın olan süre içerisinde beni bir gün odasına çağırmadı. Kendisi,
yanıma gelerek beni âmir, kendini memur sûretinde gösterdi. Beni bir âlim,
kendini öğrenci hükmünde tuttu. Her sözümü itinâ ile dinledi. Benden pek çok
müstefid olduğundan bahs ile dâima teşekkür etti. Bu fazîletkârâne muâmeleleriyle
insan-ı kâmil ünvânına lâyık olduğunu bihakkın isbat eyledi. Allah rahmet
eylesin
’ İbnülemin Mahmud Kemal Bey, kendisi zarif bir insan olduğu için
zarif insanları da çok severdi.

Çok geçmeden
Düyûn-ı Umûmiyye bütçesinde kısıtlanmaya gidilmesi üzerine tekrar işsiz kaldı. O
sırada Maarif Vekâleti müsteşarı bulunan M. Fuad Köprülü, şahsına ve ilmine
büyük saygı duyduğu İbnülemin Mahmud Kemal’in Vesâik-i Târîhiyye Tasnif Heyeti
başkanlığına gelmesini sağladı.

20 Kasım
1923’te seçildiği Târîh-i Osmânî Encümeni üyeliğiyle birlikte, idâre meclisi
üyesi olduğu Evkāf-ı İslâmiyye Müzesi’ndeki hizmetlerini beraber yürütürken bu
arada beşinci defa olarak yeniden müzenin başkanlığına seçildi. Vesâik-i
Târîhiyye Tasnif Heyeti’nin bir müddet sonra Dârülfünun Edebiyat Fakültesi
bünyesi içine alınarak ardından da Başvekâlet Hazîne-i Evrak Dâiresi’ne
devredilip lağvolunmasıyla İbnülemin’in buradaki başkanlığı da sona erdi. Ancak
aradan fazla zaman geçmeden ad ve statü değişikliğiyle Türk ve İslâm Eserleri
Müzesi’ne müdür olarak tâyin edildi.                                                                                                               
(DEVAM EDECEK)

1sah çekmek: Yazının doğru olduğunu tasdik etmek için
üzerine ‘sah’ yazmak.

Ebüsuûd Efendi Ve Tefsiri – 8 Ebüssuûd Efendi’nin Diğer Eserleri – 3

19-Risâle fî vakfi’l-arâzî ve bâzı
ahkâmi’l-vakf:
Osmanlı arazi hukukunu, arazinin nasıl vakfedileceğini ve
özellikle irsâdî vakıfları konu edinen bir risâledir. Bazı kütüphane
kayıtlarına ‘Risâle fî taksîmi’l-arâzî
diye de geçen bu risâlenin Türkçe’si de vardır.

İslâm
medeniyetinin hâkim olduğu bölgelerde ibâdet, eğitim, sağlık, şehirleşme ve
ulaşıma ait bütün bir altyapının kurulmasında ihtiyaç duyulan yatırımın yegâne
aracı vakıftır. Söz konusu müesseseye âit câmi, medrese, hastahâne, imâret,
kervansaray ve köprü gibi bütün dînî ve hayrî yapılar ile hizmetin devam etmesi
adına buralara tahsis edilen gerek menkul gerek ise gayri menkul mallar, zaman
içerisinde kullanılamaz hâle gelebilir veya ihtiyaç dışı kalabilirler.

Bu durumda,
her ne kadar vakıfta değişmezlik esas olsa da fakihler vakfı sonlandırma yerine
vakıf amacının devam etmesini mümkün kılan birtakım değişiklikler üzerinde
durmuşlardır.

Ebüssuûd
Efendi bu kabil vakıf problemlerine de örnek teşkil edecek şekilde, vakıf malı
ile alâkalı meseleler hakkındaki görüşlerini açıklamaktadır. 

20-el-Kasîdetul-mîmiyye: Doksan küsur
beyitten meydana gelen bu eser, Ebüssuûd Efendi’nin çeşitli Arapça kasidelerini
toplayan bir mecmûadır. Arapça olan ‘Mimiyye’,
içerisinde ‘m’ harfi bulunan kelime
demektir.

21-Duânâme-i Ebüsuûd: Şeyhülislâm
Ebüssuûd Efendi’nin az bilinen küçük bir risâlesidir. ‘Mecmûa-i Deavât’ olarak da anılır.

Duâ’ kelimesi ‘Allah’tan istekte bulunma, yalvarma ve yakarış’ mânâsında Arapça
bir kelimedir,  ‘nâme’ ise Farsçadır. ‘Mektup
demektir. ‘Kitap ve mecmua’ mânâsı da
vardır.  Duânâme Dîvan edebiyatında,
husûsen mesnevîlerin giriş kısmında Cenâb-ı Allah’a; yalvarma, yakarış ve
O’ndan hayırlı isteklerde bulunma manâsında edebî bir tarz olarak
kullanılmıştır. Bunun dışında hadislerden, duâ âyetlerinden derlenerek
hazırlanan duâ metinleri, duânın faziletleri, duânın kabul olmasının şartları,
fiîlî duâ gibi başlıklar altında bilgiler veren kitaplar hazırlanmıştır.

22-Kasîde fî risal’-Sultan Süleyman:
Ebüssuûd Efendi’nin Kanûnî Sultan Süleyman Han’a yazdığı mersiyedir.

 

Ebüssuûd
Efendi’nin Şâirliği – 2

Şeyhülislâm
Ebussuûd Efendi, Kânûnî Sultan Süleyman döneminin en önemli sîmâlarındandır.
Tefsirden hukûka, akaidden tıbba kadar pek çok eser kaleme almış olan Ebussuûd
Efendi’nin fazla olmasa da Türkçe ve Arapça şiirleri de bulunmaktadır. Ebussuûd
Efendi’nin müstakil şiir denemelerinin yanında mektuplarının arasına da zaman
zaman şiirler serpiştirdiği, hattâ bir mektubunu Türkçe bir şiir şeklinde
kaleme aldığı görülmektedir.

Muhibbî
mahlasıyla şiirler yazan Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın, 5 beyitlik çok meşhur
şiirine Ebussuûd Efendi’nin yazdığı 47 beyitlik şiir, 5 beyitlik gazelinin
detaylandırılmış hâli gibi durmaktadır. Çünkü Muhibbî gazelinde bu dünyânın
geçiciliğini ve değersizliğini 5 beyitle anlatmaya çalışırken Ebussuûd Efendi
bu durumu etraflı bir şekilde şiirine konu etmiştir. Diğer taraftan bu şiir
aynı zamanda Ebussuûd Efendi’nin yaşlılıktan, kocalıktan bir şikâyetlenmesi
olarak da görülebilir. Çünkü şiirine gençlik günlerinin gittiğini ve yaşlılık
günlerinin tıpkı bir ayrılık gecesi gibi kapısına dayandığım söyleyerek
başlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında şâirin dünyânın geçiciliğini ve hayatın
aldatıcılığını ihtiyarladıktan sonra görebildiğini de söylemek mümkündür.

Bu şiir, elde
pek fazla şiiri bulunmayan Ebussuûd Efendi’nin şâirliği hakkında önemli
ipuçları sunabilecek bir hacme sâhiptir. Ayrıca, Ebussuûd Efendi’nin daha başka
şiirlerinin de olabileceğini, yapılacak detaylı araştırmalarla bunların da gün
ışığına çıkartılabileceği düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

Nağme-i bülbül ferah-bahş u
sürûr-encâm iken

Ğam-fezâ oldı şadâyı bûm-ı
pür-nekbet gibi

Mülk-i şıhhatde ikâmet müddeti
oldı temam

Görinen şehr-i âdem iklimine
rıhlet gibi

Virse ger devrân zimâmın kabza-i
tedbirüne

Görmesen hergiz birinde zahmet ü
şiddet gibi

Olsa mirkât-ı celalim pâve-i
Behram-makarr

‘Ayn-ı ‘âlem görmese ‘ömrinde ol
rif’at gibi

Şun’-ı bi-hemtâsına nisbet
vücüd-ı kâyinât

Tâk-ı Kisrâ kaşr-ı Kayser
muhtasar san’at gibi

Sanma kim dest-i havadis ana te’sir
itmeye

İrmeye eyvanına bir rahne-i iffet
gibi

Ferkadine hem-ser ü cevzâya olsan
hem-‘inan

Âsmân olsa yirün mihr-i felek
rütbet gibi

Âftâb-ı ‘ömrüne bir gün irür
nâ-geh küsüf

‘Âleme tâbân iken nürun kılur
zulmet gibi

Dâs şeklinde görmen çarhda sanma
hilâli

Hâsılı ‘ömrüni halkun biçmek âlet
gibi

Yâ kemâl-i kabza-i kudretdür
ehl-i ‘âleme

Atmağa tîr-i kazâ-yı nâvek-i
mihnet gibi

Bezm-i giti ehlinim yâ kâse-i
i’mârını

Eksilüp ki tolduğum eş’âr ider
âlet gibi

Belki cümle heykel eflâk ü
evzâ’-ı nücüm

‘Âlemim şekl-i fenasın bildürür
hey’et gibi

‘Âlem-i kevn ü fesâd shâbma mevt
ü fenâ

Muktezâ-yı hükm ü tab’ u mücib-i
hilkat gibi

Bu güzer-gâh-ı fenâ şahtımda
ümmid-i bekâ

Eylemek fıkr ü hayâl ü bâtıl
emniyyet gibi

‘Âleme beyhûde bakma eyle im’ân-ı
nazar

Şun’-ı üstâd-ı ezelde nâzır-ı ibret
gibi

Her biri zerrât-ı ekvânun lisâna
hâliyle

Keşf ider sırr-ı cihanı nâtık-ı
hikmet gibi

Meskenet tacım iksir-i sa’âdet
bil sakın

Eyleme câh u celâle meyi ü yâ
rağbet gibi

Vâkıf olmaz bâr-gâh-ı ‘âlemim
tertibine

Bilmeyen şaff-ı ni’âli mesned-i
‘izzet gibi

Sa’y kıl fehm-i rumuz-ı kâyinata
gerçi kim

Künh-i esrânna irmez akl u yâ fîkret
gibi

Din ü irfan mesleğinde eyledüm
sa’y-ı cemil

İtdüm erbâb-ı himem itdükleri
himmet gibi

Keşf-i esrâr-ı dakâyıkda besi
çekdüm ‘anâ

İtmedüm ol bâbda ihmâl ü yâ
gaflet gibi

Merşad-ı enzârum oldı gâh eve ü
geh hadıd

Cüst ü cüda işler itdüm hârik-i
‘âdet gibi

Mevkıf-ı hayretden özge bir
makama irmedüm

Müntehâ-yı râh-ı ‘irfan vâdi-i
hayret gibi

 

Ebüsuûd
Efendi’nin Genç Yaşta Vefat Eden Oğlu Ahmed Çelebi İçin Yazdığı Mersiye:

Gel ey huceste-cemâl u
melek-hısâlüm gel

Tükendi hasret ile tâkat-ı
mecâlüm gel

Senünle mülk-i vücûdum tamâm âmir
idi

Yıkıldı cümle oldı harâb hâlüm
gel

Yakar şerâre-i âhum sipihr-i
gerdûnı

Cihânı seyle virür eşk-i
yemm-misâlüm gel

Misâl-i âlemine bari cilve kıl
şâyed

Ki göre tal’atunı hâbda hayâlüm
gel

Diyâr-ı hicrde kaldum gârib ü
bî-sâmân

Ne hâle koydı beni gör firâk
zâlim gel

 

KARINCA
MESELESİ

Kanûnî Sultan
Süleyman Han bahçe işleri ve ağaçlarla yakından ilgilenirdi.  Bir gün bahçesinde gezinirken, karınca sürüsünün
ağaç yapraklarını delik deşik ettiklerini gördü. Önce yaprakları, sonra da
ağaçları kurtarmak için ilaçlamak suretiyle karıncaları kaçırmayı düşündü. Bu
işlem sırasında karıncaların ilaç sebebiyle ölebilecekleri aklına geldi.  Aralarında sıkı bir dostlu ilişkisi bulunan
Ebüsuûd Efendi’ye iki mısralık bir şiirle sordu:

Meyve ağaçlarını sarınca karınca

Günah var mı karıncayı kırınca?

Ebüssuûd Efendi de iki mısralık
şiirle cevap verdi:

Yarın Hakk’ın divanına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca.

 

Ebüssuûd Efendi’den, ‘Duâ’ hakkında veciz sözler.

Duâ, Cenâb-ı Allah’la iletişim
kurmaktır.

 Duâ, sevenin sevdiğinden istediği tek şeydir.

 Duâ, ayrı bedenleri bir muhabbette
birleştirendir.

 Duâ, çaresizken sığınabileceğimiz tek
limandır.

Duâ, kulun Rabbi’yle teke tek
buluştuğu andır.

 Duâ, fakirin ekmek kapısı, dertlinin derman
yapısıdır.

 Duâ, müminin kalkanı, huzura açılan kapısı,
sağlık, saadet ve başarıya ulaştıran yoludur.

 Duâ; eden için hiçbir bedeli, masrafı ve
külfeti olmayan, edilen için en güzel, en kıymetli hediyedir.

 

Ebüssuûd Efendi’nin Duâsı:

 ‘Rahman ve Râhim olan Allah’ın adıyla, San’atı
üstün olan Allah’a hamdü senâ ederim. Mahlûkatının hepsine hâkim olan, sonsuz
kudretli yüce Allah’tır. Ay gibi parlayan, güneş gibi ziya veren ve mahlûkatın
en şereflisi olan Muhammed Mustafa’nın üzerine salâtü selâm ederim. O’na bağlı
olanlara, âilelerine, doğru yolu bulan huzur ve safâ ehlinin üzerine de, tâzim
ve hürmette bulunurum.

Eyvah eyvah!
Ömrümü boşa harcadım, yazık bana, yazık bana. Âzalarım kuvvetlerini kaybetti,
firkat bana firkat bana. Gözlerim ibretten kör, kalbim ise şehvetimden karardı.
Ömrüm gafletimden tükendi (hiçbir şey anlayamadım.) Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz.
Beni uzun ümitler aldattı, benim güzel amellerim yok oldu. Bu iş tâ ecel
gelinceye kadar devam etti. Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, (yardım Senden kurtuluş
Senden. Ayaklarımızı sırat köprüsünün üzerinden kaydırma, mizan terazimizi ağır
kıl, günahlarımızı bağışla ey Rabbimiz ey Rabbimiz.’

Ebüssuûd
Efendi’nin duâsı çok mânidar bir münâcattır. İçindeki mânâlar düşündürücüdür.
Daha ziyâde kişinin ömrünün fuzuli gidişinin ve bir an evvel tedbir alınması
gerektiği noktaları tavsiye eylemektedir. Zâten dinimizin maksadı bizi uyarmak,
yaptığımız duâların hepsi bizi Hakk’a yaklaştırmaktır. Yoksa kuru kuruya duâ
etmenin hiç bir fâidesi yoktur.

 

 

Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi Ve Fetvâları
Hakkında…

Fetva, ‘İslâm hukuku ile alâkalı, daha önce
karşılaşılmamış bir mesele hakkında müftü veya Şeyhüsislâm tarafından ileri
sürülen görüş
’ olarak târif edilebilir. Fetva, Osmanlı hukuk sisteminde
önemli bir yere sâhiptir. Elde bulunan fetva mecmuaları ise Osmanlı hukuk
sistemi ve bu sistemin tebaa üzerindeki tasarrufuna dâir önemli birer kaynaktır.
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin verdiği fetvâlar, kendisinden sonra da
başvurulan hükümler olmuştur.

Osmanlı dînî
düşüncesinin olgunlaşmasında şüphesiz Ebussuûd Efendi’nin ayrı bir yeri vardır.
Fetvâlarından anlaşıldığı üzere O, bu çalışmaları kendisinden önceki
Şeyhülislâmlardan özellikle de Çivîzâde Mehmed Efendi ve İbn Kemal’den
devralmış, onların başlattıkları faaliyetleri daha da olgunlaştırarak yerleşik
hâle getirmiştir.

Târihçiler,
Osmanlı dînî düşüncesinin en problemli döneminin Kanûnî Sultan Süleyman devri
olduğunu belirtmektedir. Bu dönemde bâzı hareketlerin ortadan kaldırılmasına
çalışıldığı gibi, bâzı hareketlerin de ıslahına çalışılmış, bir yandan devletin
kanun, kaide ve kurumlarını kemâle erdirmeğe çalışırken, bir taraftan da
özellikle Şeyhülislam İbn Kemal ile başlayan, dînî düşüncenin tashihi ve ve
kemâle erdirilmesi çalışmalarına Ebüssuûd Efendi ile devam edilmiştir. Bu
meyanda çeşitli eserler yazılıp, fetvâlar yayınlandığı gibi, bâzı tarîkatlerin
faaliyetleri yasaklanmış, özellikle Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal gibi
devlete karşı ayaklananlar idam edilmiştir. İçlerinde Kadirî, Rufâî, Mevlevî,
Bektâşî ve Nakşibendî gibi büyükleri de bulunan on iki tarikatın dışında
kalanların faaliyeti yasaklanmıştı.

Ebüssuûd
Efendi, kendi döneminden önce Serez’de îdam edilen Şeyh Bedreddin için; ‘sâir kefere gibi adın anmayıp lâ’net etmeyip
kendi hâlinde olan Müslüman kâfir olmaz
’ 
diyerek Şeyh Bedreddin’den yana tavır koymuştur. Bununla birlikte
Bedreddin adına ortaya çıkan sapık tarîkatlar hakkında sert tavır koymaktan
çekinmemiştir

Hubmesihçiler Meselesi:

Osmanlı
Devleti kuruluşundan beri, fethettiği yerlerde gayr-i müslim teb’a ediniyor ve
bunlarla ilişkilerini belirli bir düzene koyuyordu. Bu ilişkilerden birisi de
dînî tartışmalardır. Nitekim 1354 yılında Osmanlılara ait Biga, Bursa ve
İznik’te kalan Selanik Başpiskoposu Grigorios Palamas’ın, Sultan Orhan’ın,
Osmanlı yöneticileri ve Osmanlı uleması ile rahatça Hıristiyanlık-Müslümanlık
üzerine tartışmalar yaptığını mektuplarla anlatmıştır. Ancak zamanla bu
tartışmalar belirli bir ideolojinin propagandası, ardında da devlete karşı bir
başkaldırı olarak gelişme göstermiş ve devlet içinde düşünce hürriyetinin
ötesine geçerek siyâsî bir problem hâlini almıştır. Bu problemin bir yansıması
da bâzı kaynaklarda ‘Hubmesihçilik
olarak ifâde edilen boyuttur.

Başkent
uleması arasında ‘İsevî Müslümanlık
yahut Müslümanlar arasında ‘Hz. İsa Kültü
şeklinde târif edilebilecek olan Hubmesihçilerin, Hz. İsa’ya olağandan fazla
ağırlık veren değişik bir Müslümanlık anlayışını temsil ettikleri gözleniyor.
İstanbul’da böyle bir Müslümanlık anlayışı 17. yüzyılda bile yaygındı.

Ebussuûd
Efendi bu mevzu ile alakalı olarak verdiği fetvâda bu düşüncede insanların
katledilmesinin vacip olduğunu açıkça ifâde etmiştir.

Kızılbaşlar Meselesi:

Kızılbaşlık
Anadolu’ya Şah İsmâil tarafından, Anadolu’nun düzenini bozmak, Osmanlı
Devleti’ni zayıflatmak ve neticede bütün Anadolu’da Şiîliğin hâkim olmasını
sağlamak maksadıyla yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bütün bu çalışmaların nihâî
maksadı, Anadolu topraklarını ele geçirmekti. Şah İsmâil bu düşüncesini
tahakkuk ettirebilmek için Şiiliği kabul etmeyen, yönetimi altında bulunan
kendi ülkesi İran’daki Sünni Müslümanları kılıçtan geçirmiş, 40.000 kişiyi
öldürtmüştü. Kanuni Sultan Süleyman zamanındaki bir Kızılbaş isyanını da
Sadrazam İbrahim Paşa epey güçlükle bastırabilmiştir. Sonraki yıllarda
Anadolu’da çeşitli amillerin tesiri altında zuhur eden isyanlarda da
Kızılbaşlığın rolü olduğu bilinmektedir. Kızılbaşlar; Allah’ın ve Muhammed’in
Hz. Ali’nin şahsında birleştiğini ve üçünün bir olduğunu iddia ediyorlardı. Bu
düşüncenin, kuruluşdan beri Muhammedî İslâm’a inanmış ve ona hizmet etmeyi
hayatının gayesi olarak kabul etmiş Osmanlı Devleti tarafından hoş karşılanması
düşünülemezdi.  Ebüssuûd Efendi, meseleyi
tetkik ederek, Osmanlı’nın gücüne ve birliğine kast edenleri muaf tutarak
diğerleri ile savaşılmasının ve katledilmesinin câiz olduğuna dâir fetvâ
vermiştir.

 

 

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi
Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76
Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

 

 

Faydalanılan Kaynaklar

Abdullah Aydemir: Büyük Türk Âlimi Ebüssuûd Efendi ve Tefsirdeki Metodu, Ankara 1968. 

Abdullah Kaleli: Yüksek Lisans Tezi. Adıyaman Üniversitesi 2014. 

 Ahmet
Akgündüz: Diyânet İslâm Ansiklopedisi.
C: 10, s: 365-371, İstanbul 1994.

: Diyânet İslâm Ansiklopedisi.
C: 12, s: 441, İstanbul 1995

Diyânet
İslâm Ansiklopedisi
.
C: 22, s: 456-458, İstanbul, 2000

 Diyânet İslâm Ansiklopedisi. C: 29, s:
72, 73, İstanbu, 2003

Aykut Avcı: Ebüsuûd Efendi’nin Ahkâm Âyetlerini Yorum Metodu. Sakarya
Üniversitesi Sosyal İlimler Enstitüsü, Sakarya 2008.  

Bengisu Battal: Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi ve Fetvâları. Hacettepe Üniversitesi,
Ankara 2017.

 Emeti
Çalışkan: Yüksek Lisans Tezi. Yalova
Üniversitesi 2017.

 Hüseyin
Nihal Atsız: İstanbul Kütüphânelerine
Göre Ebüssuûd Bibliyografyası
. İstanbul 1967.

Pehlül Düzenli: Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi’nin Fetvâları. Marife Dinî Araştırmalar
Dergisi. İstanbul 2005

Selâmi Bakırcı; EKEV Akademi Dergisi, Yıl 7, S: 16, İstanbul 2003.

 Süleyman
Ateş: Ebüssuûd Efendi. www.dergipark.org.tr 

ANSİKLOPEDİLER:

 Diyânet
İslâm Ansiklopedisi
:
Türkiye Diyânet Vakfı

Yeni
Rehber Ansiklopedisi:

Türkiye Gazetesi Yayını.

 Yeni Türk Ansiklopedisi: Ötüken Neşriyat
Yayını. 

Akıldan, Bilimden Ve Ahlaktan Uzak Dindarlık

İlahiyatçı
Ayşe Sucu’nun Sözcü Gazetesindeki köşe yazısında şu cümleleri çok
dikkatimi çekti.

“Hamdi Yazır, Mehmet Vehbi Efendi, Rıfat Börekçi, Mehmet Akif, Seyyit
Bey
dönemlerinin önemli simaları. Aralarında
fikir ayrılıkları olsa da cumhuriyete geçişte Atatürk’e destek veren bu
şahsiyetlerin ortaya koyduğu fikri seviye, günümüzde çoktan aşılmalıydı.

Gelin görün ki, onların bıraktığı yerde bile değiliz:

Ne ‘Ey
Müslümanlar uyanın, felsefe İslam’a çalışıyor’
diyen Hamdi Yazır‘a
kulak verdi günümüz dindarları; ne de dillerinden düşürmedikleri, ‘asrın idrakine
söyletmeliyiz İslam’ı’
diyen M. Akif‘e. Akıldan, bilimden ve
ahlaktan uzak dindarlık
söylemlerde bile hükmünü sürdürür oldu.”

****

Cumhuriyet Dönemi Din Bilginleri

Ayşe
Sucu’nun iki önemli tespitinden ilkine göre, bir asır öncesinin dini
konularda yetişmiş şahsiyetlerinin fikri seviyesini geçmek şöyle dursun
gerisindeyiz.

Oysaki
ismi geçen şahsiyetler Osmanlı’nın çöküş döneminde yetişmişti. Cumhuriyetimizin
kuruluşundaki çalkantılı dönemde önemli hizmetler verdiler.

Kuruluş yıllarında okuryazar oranı yüzde 6-7 civarında olan, yaklaşık 10-12 milyon nüfuslu savaş yorgunu
bir toplumduk.

O çetin
şartlarda yetişenlere nazaran bugünkü din bilginleri de çok geniş imkânlara
sahipler.

Şimdi ülkenin
her yerine yayılmış 205 üniversitemiz var. Üniversitede okuyan öğrenci
sayısı 8,24 milyona ulaştı. İlahiyat Fakültesi sayısı 105’e erişti.
 İsteyen herkesin bütün dünya
literatürüne ulaşabildiği, dünyada bilim ve teknolojinin inanılmaz imkânlar
sunduğu bir dönemdeyiz.

Bu
şartlarda din bilginlerimizin de dünyadaki emsalleri gibi önceki asırdaki
meslektaşlarını geçen fikri bir tekamülü başarmış olmaları umulurdu.

Konunun
uzmanı olan Ayşe Sucu’nun tespitinin doğruluğunu değerlendirmek haddim değil.
Fakat mübarek Ramazan Ayı vesilesiyle dinimizi anlatmak için ekranlara çıkan
kişilere bakınca
bu acı tespiti kabul etmek zorunda olduğumuzu görüyorum.

*********************************

Atatürk Ve Dinin Mesajına Erişim

İlahiyatçı
Ayşe Sucu’nun ikinci tespiti ise günümüzde akıldan, bilimden ve ahlaktan
uzak bir dindarlık hâkim durumda.

Cumhuriyetin
ilk yıllarında kendisini Müslüman kabul eden kitlelerin İslam’ı anlaması ve
yaşayışı tahkike yani inceleme ve araştırmaya dayalı değildi. Tamamen telkin
ve tekrara dayalı ezberlenmiş bir dini hayat
vardı.

Camilerde
Cuma hutbeleri bile Arapça okunuyordu. Kur’an’ın ve hadislerin Türkçe
meal ve tefsiri yoktu.
Dinin mesajlarının aktarımı Arapça eğitim almış çok
az sayıdaki hocanın anlayabildiği ve anlatabildiği ile sınırlıydı.

Atatürk
dinin doğru anlaşılması için bu eksiklikleri giderdi. Halk Türkçe olarak
dinin mesajlarını okuma ve dinleme imkânına kavuştu.

Bu
muazzam başlangıçtan sonra, yüzyıla yakın bir zaman geçtiği halde, hala
dindarların çoğunun akıldan ve bilimden uzak olması anlaşılır ve kabul
edilebilir bir durum değil.

*********************************

Oruç ve Ahlak

Mübarek
Ramazan Ayında her sene sorulan “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” “İftarı
hurma ile açmasak olur mu?”
tarzı soruların yine soruluyor olması, kat
ettiğimiz yolu değil kaybettiğimiz yılları gösteriyor.

Fakat
yine de sosyal medyada farklı sorular ve cevapları da görmeye başladık:

·        
Adaletsizlik
orucu bozar mı? Ya haksızlık etmek,
zulmetmek?

·        
Fakir halkın
imkanlarıyla saraylarda, köşklerde, villalarda oturmak orucu
bozar mı?

·        
Halkın çoğu
asgari ücret seviyesinde gelire sahipken ve asgari ücret açlık sınırının
altında iken 3-5 yerden ballı maaş almak orucu bozar mı?

·        
Yalan
söylemek
orucu bozar mı? Ya iftira
etmek?

·        
Rüşvet
almak
orucu bozar mı?

·        
Kamu
malını israf etmek, lüks ve şatafat içinde yaşamak
orucu bozar mı?

Elbette hem orucu ve hem de imanı bozan haller bunlar.

Bu ve
benzeri soruları ve doğru cevaplarını camilerde imamlardan duyamazsınız.

“Kütük
ağlıyordu” diye hikayeler anlatarak halkımızı ağlatan bezirganlardan da
duyamazsınız.

·        
Peygamber
sünneti “meşvereti” yani ortak aklı reddedip, iradenizi bir
kişiye devretmenin
dindeki yeri nedir?

·        
“İşi
ehline veriniz”
emrini
“makamlara yakınlarınızı yerleştirin”
olarak anlayıp uygulayan “dindarlar”
Cennete mi gider, Cehenneme mi?

Bu gibi
soruların cevabını ne Diyanet İşleri Başkanlığından ve ne de İlahiyat
Fakültelerimizin
dekanları ve profesörlerinden de duyamıyoruz.

Çünkü
sadece akıl ve bilimden uzaklaşmakla kalmadık. Ahlaksız bir dindarlık
olabileceğine inanan bir zihniyeti ülkemize hâkim kıldık. Dindarlarımız
ahlak üretemiyor.

Oysaki İslam
peygamberi “ahlak peygamberiydi” ve “güzel ahlakı tamamlamak üzere”
gönderilmişti.

Peki
neden bu hale geldik?

*********************************

Dindarlar Neden Ahlaksızlıkların Parçası Olurlar?

1930’ların
Almanya’sı bilim ve kültürde çok yüksek seviyede idi. Fakat bu toplum bile
Hitler gibi birinin peşine takıldı. Geri kalmış ülkelerde bu daha da kolay
olabiliyor.

Özgür Koca imzalı bir makalede bu sürecin sebeplerine dair makul açıklamalar
buldum:

“Bireyin grup içinde kaybedilmesi ile kötülük arasında çok yakın bir ilişki vardır. Naziler
birey olamadıkları için o kötülükleri yaptılar. Emir komuta zinciri
içinde düşünme ve değerlendirme kabiliyetini yitirir insan. Grup bireyi
yutar.”

“Ancak kendi
aklıyla düşünmeye cüret edenler
grup olarak işlenen cinayetlerin önüne
geçebilir. Birey olamayan insan daha kolay şiddet ve ahlaksızlık üretir.”

Türkiye’de de yaşanan
bütün olumsuzluklara, ağır ekonomik kriz ve derin yoksullaşmaya rağmen, ahlaki
yozlaşmanın birer parçası olarak kalan “dindarlar” da aynı durumda değil mi?

Kötülükler üreten ve ahlaki olmayan yollara başvuran bir yönetim tarzına destek verenler için bir
başka makul açıklama daha var:

Bunlar
kendilerini kutsal bir görev yapacak bir partinin, bir örgütün, bir
cemaat veya tarikatın, seçilmiş bir grubun (fırka-i naciyenin) parçası
kabul ederler.
“Kadrolaşma gibi ahlaken problemli tavırları meşrulaştırırlar.
Ne de olsa bunu seçilmiş olan grup mensupları, kurtarmak istedikleri
kalabalıklar için yapmaktadır.”

Şüphesiz
bu mazeretler “ahlaksız dindarları” kanuni sorumluluktan kurtarmaz.

Bu mazeretlerin ahirette hesap verirken de faydası olmaz.

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 7 Ebüssuûd Efendi Tefsiri ve Kur’ân-I Kerîm Tefsiri Hakkında.

Ebüssuûd Muhammed Efendi, kendisi 30
yıl şeyhülislâmlık yapan bir İslâm âlimidir. Aynı zamanda yüksek seviyeli bir
müderristir1. Yetiştirdiği talebeler arasında, sonraki yıllarda; şeyhülislam,
kazasker, kadı ve müderris unvanına sâhip olmuş âlimler vardır. Devrinin ‘en tesirli şahsiyetlerinden biri’ olarak
tanınır. Çok yönlü bir İslam âlimi olmakla birlikte özellikle tefsir ve fıkıhtaki
mahâreti ile tanınmış ve ön plâna yerleşmiş, şeyhülislamlığı ve fetvalarının
yanı sıra İrşâdü’l-Akli’s-selîm ilâ
Mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm
isimli tefsiri ile haklı bir şöhrete mazhar
olmuştur.

Ebussuûd’un
olgunluk döneminde kaleme aldığı ve telif ettiği eserini yaklaşık yirmi yılda
tamamlamıştır. Kur’an nazmındaki mânayı bütün yönleriyle açığa çıkarmayı
hedefleyen ve bu maksatla dil ve belagat tahlillerine ağırlıkla yer veren
müteahhirîn dönemi2 dirayet tefsirlerinin2
hususiyetlerini taşır. Âyetlerdeki ince ve gizli mânaları tespit etmeye yönelen
Ebussuûd, lügat açıklamaları yanında dildeki ihtilafların ve ibârelerdeki
tercih unsurlarının tespit ve izahında çok başarılıdır. Bu yönüyle de üst
seviyede bir dil âlimi pâyesine erişmiştir. Eser bu yönüyle yer yer en önemli
iki kaynağı olan Zemahşerî’nin4 el-Keşşâf’ını5 ve
Beyzâvî’nin6 Envârü’t-tenzîl’ini7 aşan bir muhteva
zenginliğine sahiptir. Ebussuûd’un dirayetini sergilediği eseri dil ve üslup
özellikleriyle Arap belagatının8 zirvesinde kabul edildiğinden İslam
dünyasında kısa sürede yayılmış, Zemahşerî ve Beyzâvî’den sonra hiçbir tefsirin
erişemediği bir şöhrete nail olmuş, kendisinden sonraki tefsirlerin ana
kaynakları arasında yerini alarak medreselerde okutulmuş ve üzerine çeşitli
çalışmalar yapılmıştır.

Ebüssuûd
Efendi kitabının mukaddimesinde tefsirini kaleme alırken Zemahşerî, Fahreddin
er-Râzî ve Kâdî Beyzâvî’den faydalandığını zikrediyorsa da dönemindeki telif
geleneğine uyarak gerek rivâyet gerekse dirâyetle ilgili konularda başka
tefsirlerden de faydalanmıştır. Kaynaklardan aldığı bilgileri bâzen
özetleyerek, bâzen da şahsî görüş ve düşüncelerini ilâve etmek suretiyle kendi
üslûbuna dökmüştür. El-Keşşâf’ı esas almakla birlikte Zemahşerî’nin i‘tizâlî9
görüşlerine katılmamıştır. Müellif, dil ve belâgat yönüyle Arap edebiyatının
doruk noktasında bulunan tefsirinden dolayı, ‘Zamanın görmediği, kulakların duymadığı sözler söylemiştir
şeklinde övgüyle anılmıştır. Kâtib Çelebi10 de tefsirin nüshalarının
İslâm dünyasına yayıldığını, ifâde ve üslûbunun güzelliği sebebiyle büyük
âlimlerin kabulüne mazhar olduğunu, el-Keşşâf ve Envârü’t-tenzilden başka
hiçbir tefsirin bu ölçüde itibar görmediğini kaydeder.

İrşâdü’l-akli’s-selîm,
başta Şevkânî11 ve Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî12 olmak
üzere daha sonraki müfessirlere örnek olmuştur. Âlûsî, hemen hemen her âyetin
tefsirinde Ebüssuûd’un ibâresini alıp bazı değişiklikler yaptıktan sonra
kendisinden kattığı kelimelerle ifâdeye yeni bir şekil kazandırmaktadır.

Eser üzerinde
muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Kâtib Çelebi’nin tesbitine göreZeyrekzâde’ diye meşhur olan Muhammed
b. Muhammed el-Hüseynî13 1595 yılında Ebüssuûd tefsirine uzun bir
önsöz yazmıştır. Akhisarlı Şeyh Ahmed er-Rûmî14 de 1631 yılında bu
tefsirin Rûm sûresinden Duhân sûresine kadar olan kısmını şerhetmiştir.
Radıyyüddin Yûsuf el-Makdisî15 , eserin yarısına kadar olan kısmına
yazdığı şerhi Kudüs’e gelen Es’ad b. Sa’deddin’e hediye etmiştir.

Tefsir
üzerinde akademik çalışmalar da yapılmış olup Abdullah Aydemir’in 1968 yılında
hazırladığı doktora tezi bunların ilk örneklerinden birini teşkil eder.
Bedriyye bint Sâlih b. Gadûn, ed-Dahîl fî tefsiri Ebi’s-Suûd el-mûsemmâ
(bi-)İrşâdi’1-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kur’ani’l-Kerîm adıyla bir yüksek
lisans tezi hazırlamıştır.

Tefsir
kelimesi lügatte ‘örtülü ve kapalı olan
şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek
’ olarak açıklanır. İslâmî
ilimlerde tefsir; beşer kudreti dâhilinde, Kur’ân-ı Kerîm âyetlerindeki Allahü
teâlânın murâdını bildiren ilimdir. Kelâm-ı İlâhî olan Kur’ân-ı kerîmden
murâd-ı İlâhîyi anlayıp, bildiren âlimlere müfessir denir. Buna göre tefsir
ilminin mevzûu, Kur’ân-ı Kerîmdir. Kur’ân-ı Kerîm, Allahü teâlânın kelâmı,
sonsuz bilgiler, hükümler, hikmetler ve faziletler kaynağıdır. Cenâb-ı Allah
Kur’ân’ı, insanların en yükseği olan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)
Efendimize indirmiştir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’in kapalı ve anlaşılması zor
âyetlerini kerîmeleri, Peygamberimiz, İslâmiyet’i, ‘sahâbe’ denilen berâberindeki insanlara açıklamıştır.  Daha sonra da tefsir âlimleri yetişmiş, tefsir
ilmi gelişmiştir.

Arapçayı çok
iyi bilenler de Kur’ân-ı Kerîm’i tam mânâsıyla anlayamazlar. Kur’ân’ın
tercümesinin yapılması asla mümkün değildir. ‘Meâl’ denilen kısa açıklamalar da yeterli değildir. Tefsir
kitaplarının da birkaç kişiden oluşan heyet tarafından hazırlanmış olanları
tercih edilmelidir. Veya müfessirin, diğer tefsir âlimlerinin çalışmalarından
faydalanmış olması gerekir. Müslümanların çoğu, bâzı tefsir kitaplarını da tam
olarak anlayamıyor olabilirler. Bu sebeple müfessirlerin sâdece anlama
kabiliyetleri değil, anlatma kabiliyetlerinin de üstün olması gerekir. Buna ‘belâgat’ denilmektedir. Güvenilir
kaynaklardan günümüze intikal eden bilgilere göre belâgati en yüksek Müslüman
şüphesiz Hz. Muhammed idi. İkinci sırada Hz. Ali (kav) vardır.

Tefsir ilmi,
diğer Temel İslâmî ilimlerle ilişki içerisindedir. Zira diğer Temel İslamî
ilimlerin de birinci kaynağı, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Tefsir ilminin birebir ilişki
içerisinde olduğu Temel İslam ilim dallarından birisi de İslâm Hukuku’dur.
Tefsir ilminin fıkıhla olan ilişkisi özellikle Kur’ân-ı Kerim ortak paydasında
ahkâm âyetlerinde belirginleşmektedir. Tefsir usulleri içerisinde sâdece
Kur’an-ı Kerim’deki ahkâm âyetlerini konu edinen tefsirlere ‘ahkâm tefsirleri’ denir. Bunun dışında
rivâyet ve dirayet tefsir çeşitleri de bulunmaktadır.

Ebîssuûd
Efendi, gerekli yerlerde âyetlerin fıkhî yönden tefsirlerini yapmıştır. Zira
Kur’ân’ı baştan sona açıklamayı kendisine gaye edinen her tefsir, Kur’ân’da
geçen ahkâm âyetleri sebebiyle fıkıhla irtibat hâlinde olmak durumundadır.

Ebüssuûd
Efendi aynı zamanda hukukçu olduğundan, İslâm hukuku ilim sâhasında da
güvenilir bir söz sâhibi idi.

Ebüssuûd
Efendi, otuz yıla yakın bir süre Osmanlı Devleti’nin en önemli makamlarından
birisi olan Şeyhülislamlık makamında bulunmuştur. Bu makamda bulunduğu müddet
zarfında halkla iç içe olmuş, gündelik sosyal problemlerle mücâdele etmiştir.
Osmanlı Devleti’nde problem olarak görülen para vakıfları, devlet arazileri
meselelerinde bir hukukçunun yapması gerektiği gibi sorumluluğu üzerine almış
ve bu konular hakkında hükümler ortaya koymuş, koyduğu hükümler aynen
uygulanagelmiştir. Günümüzde de uygulanmaktadır. 

Ebüssuûd
Efendi, eserinde Kur’ân-ı Kerîm’in fesâhat ve belâgat üzerinde durduğu gibi,
âyetler arasındaki münâsebetleri açıklayıp cümlelerin taşıdığı ince ve gizli
mânâları ortaya çıkarma hususunda son derece hassas davranmıştır.  Bazen gramerle ilgili açıklamalarda bulunarak
âyetlerin kolay anlaşılmasını sağlamıştır. 

Ebussuûd
Efendi, eserinde şiirleri de delil olarak kullanmıştır. Bütün bu saydığımız
özellikleriyle eser, edebî tefsirlerden kabul edilir.

Ebussuûd
Efendi, tefsirinde İsrailiyyata yer vermiş ve bununla beraber bunlardan
bazılarının uydurma olduğunu, akıl ve nakille bağdaşmadığını belirtmiştir.
Meselâ Bakara sûresi 102. âyetinde Hârût ile Mârût hakkında nakledilen rivâyet
buna örnek olarak gösterilmektedir. Âyetin tefsirinde Hârût ile Mârût hakkında
nakledilen İsrailiyyat menşeli rivayeti naklettikten sonra, bu habere
güvenilemeyeceğini, bu tür hikâyelerin sadece irşad maksadıyla nakledilen
meselelerden ibâret olduğunu söylemektedir. Ayrıca ahkâm âyetlerini
yorumlarken, Hanefî mezhebini öne çıkarmış, bunun yanında diğer mezheplerin
görüşlerini de belirtmitır. Bâzen de mezheplerin delillerini zikrederek mezhepler
arası karşılaştırmalar yapmış ve Hanefî mezhebinin görüşünü deliliyle birlikte
belirtmiştir.

Osmanlı
âlimlerinden Kâtib Çelebi, Ebüssuûd Efendi tefsirinin nüshalarının İslâm
dünyasına yayıldığını, ifâde ve üslûbundaki güzelliği sebebiyle eserin büyük
âlimlerin kabulüne mazhar olduğunu, el-Keşşâf ve Envârü’t-tenzilden başka
hiçbir tefsirin bu ölçüde itibar görmediğini kaydeder.

…………………..

1müderris: Profesör. 

2müteahhrin dönemi: Sonradan gelenler anlamında bir fıkıh
terimidir. Hicrî üçüncü asırdan ve özellikle beşinci asırdan sonra gelen
âlimler hakkında kullanılır.  Zıddı ‘Mütekaddimun’dur. Mütaahhirun’a ‘Halef’, Mütakaddimun’a ‘Selef’ ismi de verilmektedir. Bu ayırım
daha çok Ehl-i Sünnet mensupları hakkında kullanılmaktadır. Müteahhirun ve
Mütekaddimun ayırımı sâdece zaman unsurunu ilgilendiren bir ayırım değildir.
Üçüncü asırdan sonra gelen âlimler nitelik bakımından da Mütekaddimun’a nazaran
birtakım farklılıklar arzederler. Hattâ Mütekaddimun dönemine İslâm hukukunu
canlı tuttuklarından dolayı ‘Müctehidler
devri
’ adı verilmektedir.

3dirâyet tefsiri: Kur’an’ın akla göre yapılan tefsirine verilen
isimdir. Rivâyetleri ikinci plana atan, akıl ve mantık yoluyla yapılan tefsir
türüdür. Zıddı ‘rivâyet tefsiri’dir.
Kur’ân ^yetlerini âyetlerle, hadislerle ve sahâbe sözleriyle açıklamak
demektir.
4Zemahşeri: (1075-1144 İran’ın
Zemahşer şehrinde doğdu. Tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok
konularında söz sâhibi olan bir İslâm âlimidir. 

5el-Keşşaf: İslâm’ın temel bilgi
kaynaklarının en önemlilerinden biridir. 
Zemahşerî’nin hazırladığı tefsir kitabıdır. Kur’ân’ı Kerim’in
mucizeviliğini anlatmasıyla, dilindeki üstünlük sebebiyle bilinir.

6Beyzâvî: (?-1286) İran’ın Şiraz şehri yakınlarındaki
Beyda kasabasında doğdu. Hukukçu ilim adamı ve Şafi’i-Eş’ari müfessirdir.                                                                                                                        
7Envarü’t-tenzil: Beyzâvî’nin Kur’âm
tefsiri. ‘Kadı Tefsiri’ olarak da anılır. Yazar, eserini 1252 yılında Tebriz
şehrinde yazmaya başlamıştır.

8belâgat: İyi, güzel konuşma, sözle inandırma
yeteneği. 

9itizâlî:
Mutezile
Mezhebiyle alakalı görüş. 

10Kâtip Çelebi: (1609-1657) Tarih, coğrafya, bibliyografya ve
biyografya sâhasında çalışmalar yapmış Türk-Osmanlı ilim adamı Dünya ilim
edebiyatında en ünlü ve bilinen eseri; İslam dünyasının en değerli eserlerini
içeren 15.000’e yakın kitabı ve 10.000’e yakın müellifi alfabetik dizin
sistemine göre tanıtan Keşf ez-zunûn ‘an esâmî el-kutub ve’l-fünûn ve daha
sonra İbrahim Müteferrika tarafından basılan meşhur coğrafya ansiklopedisi
Cihannümâ ile tanınır.

 11Şevkânî: (?-1760) Şiî İslâm
âlimi. Zeydîliğin teşkilâtlanmasında önemli tesiri vardır.

12Alûsî: (1802-1854) Iraklı müfessir. 

13Muhammed el-Hüseynî: Câferî mezhebine mensup İslâm tarihi
öğretim üyesi.

14Ahmet er-Rumî: (?-1631) Kıbrıs’ta doğdu. Adanın fethinden
sonra Anadolu’ya Akhisar’a geldi. Osmanlı dönemi müelliflerindendir. Eserlerini
Farsça ve Arapça yazdı.

15Yusuf el Makdisî: Hanbeli mezhebine mensup İslâm âlimi. 

Ebussuûd
Efendi Hazretlerinin Hâtimesi
 

                                                                                                                                                   
                      
Celîl
(celal sâhibi) Rabbine yakaran zelil kul der ki: Ey ismet ve irşat velisi, ey
azgınları hayır ve rahmet yoluna hidâyet eden, kâinatı yoktan var eden,
boyunların yegâne mâliki olan Allah’ım!

Yalnız sana
tevekkül ediyorum ve sana dönüyorum. Yardıma muhtaç şaşkın mazlumun imdadına
yetişen yegâne sensin; korkulan belâlardan koruyan da ancak sensin. Zamanın
felâketlerinin gailelerinden senin güvenli haremine sığınıyorum; senin sağlam
himâyene iltica ediyorum; senin sağlam kalene sığınıyorum; senin gizli
sırlarının hâzinelerinde saklı olan tükenmez iyiliklerden, yaratma kaleminin
yazdığı din ve dünya işlerinin en hayırlı olanlarını diliyorum; çeşitli fitne
ve şerlerden özellikle aldatıcı olan dünya yurduna dayanmaktan, onun
nimetlerine ve câzibesine aldanmaktan, onun göz alıcı süs ve ziyneti yüzünden
fitneye düşmekten sana sığınıyorum.

İmdi, ey
Rabbim! Beni himâyen ile koru; bana inâyetinle yardım eyle; beni karanlığın
engellerinden kurtaracak, cismâni bağlardan soyutlandıracak o aydmlatan ilâhî
nurları ve parıldayan sübhanî feyizleri bahşet; benim serkeş nefsimi kötü tabiat
ve ahlâkın kirlerinden arındır; benim katı kalbimi o aydınlatma ışınlarıyla
ışıklandır ki, insanlık sırlarını geçmeye istidadı olsun ve Hazeretü’l Kuds’e
(Firdevs Cennetine) gitmeye hazırlanabilsin!

Allah’ım! Beni
hak ve hidâyet caddelerinde sâbit kadem eyle; beni hayır ve takvâ yollarına
irşat eyle; benim en aziz meramımı rızânın talebi eyle ve en şerefli günümü de
seninle buluşacağım gün eyle! O gün ki, insanlar, fırka fırka âlemlerin
Rabbinin huzuruna duracaklar. Ve beni kendilerine büyük nimetler bahşettiğin
peygamberler, sıddıyklar, şehidler ve sâlihler ile beraber haşreyle! Bunlar ne
güzel arkadaştır!

YAYINEVİNİN
ŞÜKRAN YAZISI

Üç seneyi
bulan bir uğraşmadan sonra bu muazzam eseri yayınlayabilmiş olmanın şükrünü edâdan
aciziz. Âlemlerin Rabbine sonsuz hamdüsenâlar, ‘Yaratılmışların en hayırlısına’
selâtü selâm Ebussuûd Hazretine rahmet olsun..

Bu vesileyle
bir noktaya açıklık getirmek isteriz.

Bu eser, târihimizin
belki en büyük tefsiri olmakla klasik tefsirler zümresine girmektedir.

Halbuki yarım asırdan
beri ülkemizde tefsir sâhasında ya Mısırdan veya diğer Arap ülkelerinden
müdevver yahut oryantalizmin tesiri altında kalmış tefsirler bilhassa okumuş
yazmış çevrelerde ön almıştır. Diğer İslâm ülkelerinden iktibas edilen
tefsirlerin büyük kısmında o ülkedeki siyasî çalkantıların tesirleri de başrolde
görünmektedir. Veya Muhammed Elmalı gibi güvenilir müfessirlerin çeşitli
versiyonları tekrar edilmek durumunda kalınmıştır.

Muhteşem
Süleyman’ın devrinin tefsiri olan Ebussuûd tefsiri ise zâten ülkemizdeki hemen
bütün tefsirlerin önemli bir kaynağı idi. Bu bakımdan klasik tefsirlerle çağdaş
tefsirler arasında kıyaslama yapmak gerektiğinde, Ebussuûd Efendi Tefsiri en
uygun klâsik tefsir makamındaydı.

Bu mümtaz
tefsirin tamamı târihî bir vesika olarak ortaya çıkınca asıl özelliği ve
güzelliği, gözleri kamaştıran bir şekilde belirginleştiği gibi klasik
tefsir-çağdaş tefsir münâkaşasına da aydınlık getirdi.

Elbette klasik
tefsirler de tenkit edilebilir. Bilhassa yazıldıkları zamanın ilmî seviyesinde
kalmaları, belki dayandıkları hâdislerin sıhhati ve nihâyet yürüttükleri
muhakemeler ve edebî üslub bakımından birçok tenkidi dâvet edebilirler. Ne var
ki hiç kimse çağının ilerisindeki ilmî gelişmeleri bilmedi diye ayıplanamaz. Fakat
bilhassa itikad noktasında, tanınmış klasik tefsirlerin büyük bir dikkat ve
ihtimam gösterdikleri aşikârdır. Dinin orijini ve temeli de itikattadır.

Bu tesbitte
Ebussuûd Hazretlerinin, saf ve temiz iman günlerinin pırıltılarıyla süslenmiş
açık, aydınlık ve fakat tevhit ve İslâm’ın izzeti konusunda tâviz vermeyen,
yorumlarını (Al-i İmran ve bilhassa Beyyine suresi yorumunda) sayfalarca
okuyunca beş yüz yıl öteden ecdadın mânevî yardıma geldiğini hissetmekteyiz. Fetih
ruhunun kanatlarının rüzgârını içimizde duymakta, İslâm’ın şevket günlerinin
kavi imanını yaşamaktayız.

Redaktörlerden
bazılarının çalışmaları esnasında ‘Okudukça
imanımız arttı
’ dedikleri gibi.

Rahmetli büyük
imanlı şâir Süleyman Nazif’in;

Ahfadımın en son doğacak ferdine benden

Bir tuhfei iman götür ey son nefesim sen

mısraları
fehvasınca Ebussuûd Hazretleri, beş yüz yıl öteden ahfadına itikad yönünden
yardıma gelmiş gibidir.

Bu tefsirde
muhterem müellif, bilhassa âyetler arasındaki irtibatı görülmedik bir
zenginlikte tesis etmiş, her konuda hemen her iddiayı zikretmiş ve fakat
sonunda uygun olmayanları apaçık belirtmiştir. Cevap verileceklere cevap
vermiş, tenkit edilmesi gereken hususları da ortaya koymuş, zaman zaman Allah’ın
büyüklüğü karşısında heyecanlanmış ve birçok kere ‘Allah en iyisini bilir’ diyerek iddiacılık yapmaktan çekinmiştir.

Böyle bir
eseri Türkçeye kazandırabildiğimiz için, tercüme edene, redaktörlere,
dizenlere, baskıda titizlik gösterenlere ve her türlü emeği geçenlere teşekkür
ve Cenab-ı Bariye sonsuz hamd-ü senâ ve Resulüne selatü selâm eder merhum
Ebussuûd Hazretlerine rahmetler dileriz.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon:
0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 
e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com //   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

Sarıklı Sömürücüler

İçinde
bulunduğu bu haliyle despotların yönettiği İslam ülkelerinde, Kur’an’ın
kendisine indiği ahlak peygamberi Hz. Muhammet’in ruhunun huzurlu ve rahat
olması mümkün değildir.

Ahlak
Peygamberi Hz. Muhammed, peygamberliğinin yanı sıra kurduğu bir Site Devletinin
de başkanıydı. Diğer adıyla ‘’Medine Şehir Devleti’’

Ancak
bu başkanlık despotizme açık bir başkanlık değildi.

İslam’ın
şeriat adı altında uygulamada ön gördüğü vaz geçilemez üç kavram ‘’şura/
istişare/meşveret( ortak akıl ),Adalet ve Liyakat( işin ehline
verilmesi)’’kavramları temel anayasa hükmüydü.

Ahlak
Peygamberinin ve arkasından gelen Hülefa-i Raşidin döneminin devleti
yönetiminde bu üç kavramın layıkıyla işletildiğini görmekteyiz.

Bahse
konu bu üç kavramın çağdaş dünyamızdaki karşılığı ‘’Hukukun Üstünlüğünü esas
alan Demokratik Parlamenter Sistemdir’’.Bu çağdaş yönetim biçimi aynı zamanda
‘’Laik Sistemi’’( Fikir ve İnanç Özgürlüğü) esas alır ve İslam Diniyle ters
düşmez. Kur’an’ın ifadesiyle ‘’dinde zorlama yoktur’’,’’Senin dinin sana, benim
dinim bana’’vurgusu yapılır.

Ve
ahlak peygamberine gelen ilk ayet ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku…’’ der ve devam
eder… Eğer Kur’an’ın indiği İslam Âlemi gelen ayetlerin şuuruna vakıf olsaydı,
ahlak Peygamberinin yaşadığı toplumunda verdiği nitelikli kavganın önemine
vakıf olabilseydi, çağdaş medeniyetlerin öncüsü olmalıydı. ABD den daha önce
Aya çıkmış olmalıydı. Uzay istasyonlarını kurmuş olmalıydı. Muasır medeniyetin
diğer adıyla İslam’ın öngördüğü medeniyetin öncüsü İslam Ülkeleri olmalıydı…

*

Büyük
çoğunluğu din eksenli düşünen bir kısım İslam Ülkelerinde durum ne?

Kurgulanmış
dış güdümlü bir siyasi yapı, Kur’an dan koparılmış çakma bir din, tarihinden
koparılmış ve milli hassasiyetlerini yitirmiş bir millet oluşturma çapası ön
şart olunca;

Mezhep
çatışmaları uğruna yüzlerce insanı çöl kumlarına yatırarak kurşuna dizen sözde
“cihatçı” militanlar!!!

“Alevi
misin Sünni misin” sorusunun ardından kurbanlara aman vermeden, gencecik
insanları kurşuna dizen ve ardından zafer çığlıkları atan IŞİD türevi
“mücahit”leri… Öne çıkar.

*

Bir
de şöhret-rant uğruna zırvalayan, fetva verircesine kin tohumları saçan sözde
alim kılıklılar var ki, son yıllarda Müslümanları en çok yaralayanlar da
onlar… Hem de IŞİD kafası kadar zarar veren yobazlar!!!

*

Konu
İslam’ı milletin gözünden düşürmekse, Mısır El Ezher’ciliği nasıl IŞİD ve
türevlerine karşı sessiz ve çaresizse bizim Diyanet de yerli takiye
fetvacılarına karşı o kadar boynu büküklere ne dersiniz?

Fetvacılarımıza
bakın?.. Beyinlerindeki pornoculuk zehrinden kurtulamayan zevat ne hakla
erozyona uğratmaya çalışıyor toplumun temiz inançlarını?..

*

Nasıl
oluyorsa Diyanet Başkanlığının sessizliğinden yararlanan türedi bir kısım
ilahiyatçıların yorumlarından dinin arındırılması gerekir kanaatindeyim.

–Bu
zavallı bilgiçlerin, zihniyetlerini bel altından bel üstüne taşımaları gerekir.

–Bu
çağ dışı bilgiçlerin, asansörde halvetle ilgilenmek yerine hak, hukuk, adaletle
beyinlerini yormaları gerekir.

–Bu
megaloman bilgiçlerin, erkek egemen bakışla kadınlara çerçeveler çizmek yerine
biraz da kadın egemen bakışa öncülük vermeleri gerekir.

–Bu
sözde bilgiçlerin, cinsellik diye tutturma yerine yetim hakkına, kamu hakkına,
hayvan hakkına, çevre hakkına öncelik vermeleri gerekir.

–Bu
zihniyeti karmaşık bilgiçlerin, kadın dövmenin inceliklerine kafa yordukları
kadar kadın istismarına kafalarını yormaları gerekir.

–Bu
sözde bilgiç beyinlerin, İslam’ı alay konusu haline getiren çağın idrakine uzak
meseleleri bırakıp çağın idrakine uygun meselelerle beyinlerini yormaları
gerekir.

*

Örnekleri
çoğaltmaya gerek yok… Körfez Savaşı’nın ardından “Arap Baharı”
tiyatrosunun Müslümanları birbirine düşürmesi için sözde “din” adına
piyasaya sürülen “şeriatçı” kılıklı bağnazlar İslam’a ve Müslümanlara
ne kadar zarar verdiyse, “molla-medrese-mürit-rant” tezgahının
ikiyüzlü tüccarları da o kadar zarar veriyor işte…

*

Bu
utanç verici sürece nasıl geldik?

1980
yılındaki askeri darbenin hemen ardından “sağcı’lığı ve
“solcu”luğu ezmek için geliştirilen muhafazakâr siyaset anlayışı ne
yazık ki önce dinciliği, sonra bağnazlığı ardından da sözde şeriatçılığı
hortlattı… Ve ne yazık ki Hizbullah’tan İslami Hareket’e kadar radikal
dinciliği de!!!

Dikkat
ediniz; dün ya da bugünlerde piyasada “molla, şeyh, efendi” ya da
sözde “üst ad”lığın çevresinde oluşturulan bağnazlık çemberi o tarihten
günümüze “gaflet- dalalet ve hatta hıyanet”le de dayatılan karanlık
bir stratejinin ürünüdür…

Bu
siyaset sistemi, tarikatçılıktan-cemaatçilikten beslendiği için kimi
“hoca” takımının çevrelerinde oluşturdukları “mürit”
zinciri bir süre sonra öylesine büyüdü ki, nihayetinde kendi devasa ekonomisini
yaratmakta da gecikmedi…

Birkaç
kere düşünün. Halifelik döneminde adaletiyle ün yapmış Hz. Ömer, din adına
soygunun legalleştiğini ve doğru söyleyenin de dokuz köyden kovulduğunu
görseydi, kimlerin yüzüne tükürürdü acaba?

Sorsan Herkes Reşit Oysa Kölelik Çeşit Çeşit

Kokuşmuşluk’ yazımızda Sırf hayatını idame ettirebilmek için
özgürlüğünü satana köle, bu şartlar altında satın alana da efendi/sahip denir
hatta mâlik; insanı mülk edinen
demişiz. Hayatı, arkası yarın’sız tek bölüm ve ölümü de mutlak yokoluş gibi gören
bir insan ancak imza atar böyle bir mukaveleye. Yaşamın putlaştırılması karşılığında her şeyden vazgeçiş.. Hayvanca
da olsa yaşayabilmek için insanlıktan çıkmayı kabullenmek
..

Kenan Göçer’e
kalsa Kendini kullandırmak veya kullanılmasına müsaade etmek de insanı
köle kılar. Yani insanın kendisinin ürün
yada meta olduğu ticarete kölelik
diyoruz
. Fakat bu ticaretin de nakit-kart, taksit-vade, çek-senet,
hisse-tahvil, swap-swift, sigorta-reasürans, dolaylı-dolaysız, kayıtlı-kayıt
dışı ve sair oğlu sair türleri/türevleri vardır.

 Meselâ bazı insanlar paranın kölesidirler, tek
atımlık dünyada tek güç/tanrı hazret-i
para
’dır; toplu tapınma nesnesi, topluluk mekânlarında.. Bazı insanlar
ihtiraslarının kölesidirler; karşı cins tatmini, makam ve itibar tatmini, güç
ve iktidar tatmini… Bazıları ise alışkanlıklarının, otomat davranışlarının
kölesidir. Değişemezler, değiştiremezler, değiştirilemezler; belgesellerdeki
canlılar gibi neyi niçin yaptığını bilmezler, sadece yaparlar.

Kimileri fikir ve
ideolojilerin kölesidirler, kimileri sembollerin ve tüzel kişiliklerin,
kimileri de din ve inanç öğretilerinin.. Bunların tamamında soyutluk somuta,
manâ maddeye indirgenir ve kölelik basitleştirilir. Köle, anlam aramaz; sorgulayanlarda sıkıntı arar zira onun için
yaşamsal tehdit sorgulayandır.
Derinliği olmayandır köle, meselesi meselesizlik olan..

“Kutsal dâvâmız…”, “Lidere
sadâkat…”, “Seyda hazretleri”, “…… Dünyasının lideri”, “Efendi babamız”, “Teşkilat
ne derse o”, “Şeyhimizin himmetiyle…”, “Ebedî lider”, “Ulu önder…”, “Sayın ………
tâlimatıyla/tensipleriyle”, “Efendim, siz nasıl uygun görürseniz”          gibi klişeler ve sloganlarla kölelik antrenmanları yaptırılır; maç
kadroları ve tribünler en ateşli üçlük çektirenlerle doldurulur.

Rusya-Ukrayna Savaşı,
benzin zamları, hayat pahalılığı, seçim barajı, mayınlar, şiddet salgını, sokak
hayvanları, çevre olayları, tedarik zinciri vb. gündemde konu mu yok da kölelik
& hürriyet, ahlâk & ilke diyoruz; kavramlarla ilerliyoruz, varlığımızı anlamlandırma talimleri
yapmaya yelteniyoruz?!    

Ne ki iş, insanın
zihninde bitiyor. Kader, kişinin zihniyetinde beslenip şekilleniyor. Devrim dediğin insan beyninde hücresel bir
faaliyet
.. Kavgası da kullananlarla kullanmayanlar yada ihtiyaç duymayanlar
arasında..

“Depremler oluyor beynimde” diyor ya Yusuf
Hayaloğlu
ve Ahmet Kaya ile Haluk

Levent.
“Dışarıda siren sesi var.”
Köleliği, gönüllülük görüntüsüyle kutsayanlardır özgürlüğün
tadına varmayanlar
. Ve her türlü
rezilliğe rağmen sürüden ayrılamayanlar..

            Sorsan
herkes reşit, herkes yetişkin.. Sayılara ve istatistiklere asker olup,
sembollere ve geometrik şekillere mürit olup, kişilere ve kurumlara kul olup, çıkar
ve beklentilerine köle olup, kelimelere ve kavramlara işportacı olup, yeme-içme
ve temel gereksinimlere bende olup, düzene ve durgunluğa payanda olup, dünya
dolusu şeye ve şeyleşmeye mahkûm olup; özgürlük ve irade beyanına düşmanlık
edenler, farklı fikirlere ve hak taleplerine kan davası güdenler, seçimde
bulunmaktan ve bireysel tercih koymaktan ödü kopanlar için de yazdık.

            “Boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?”
Yaz dostum!

Ak Parti’nin Umurunda Değilsin Aziz Milletim

Ülkenin
içinde bulunduğu sorunları yazmaya gerek yok. Bu sorunları yıllardır yazıyoruz.
Sorunların daha da büyüyüp bugünlere ulaşacağını yıllar önce yazdık. Bu gidişe
dur denilmezse, milletin eliyle iktidar değiştirilmezse sorunların artık
çözülemeyecek bir noktaya evirileceğini de yine yazdık.

 

Sorunların
çözülebilmesi için iktidar değişikliği lazım çünkü mevcut siyasi iktidarın yani
Ak Parti’nin sorunları çözme becerisi olmadığı gibi daha da kötüsü sorunları
çözmek gibi bir niyetleri de yok! En tepeden en alt kademelere kadar tüm Ak
Partililerin kamuya yaptıkları açıklamalarda ülkede hiçbir sorun yokmuş ve
herkes çok iyi şartlarda yaşıyormuş gibi davranmaları bunun açık göstergesi. Ak
Partililere sorarsanız ülkede işsizlik diye bir sorun yok, iş beğenmeme var.
Zincir marketlerde reyon görevlisi veya kasiyer olarak, inşaatlarda işçi
olarak, lokantalarda moto kurye olarak çalışan üniversite mezunu gençler de
kendi alanlarında iş bulamadıklarından değil hobi olarak o meslekleri
yapıyorlar zaten! Yine ülkede enflasyon artışı o kadar da yüksek değil,
gelişmiş batı ülkelerinde Türkiye’nin 7-8 katı daha fazla enflasyon var ve
oralarda yaşayan insanlar en temel gıda maddelerine bile ulaşamıyorlar! Bu
arada ülkede elbette enflasyon artışı var ama bunun sebebi asla ve kat’a
sevgili iktidarımızın ülkeyi kötü yönetmesi değil; o vatan haini (!), o utanmaz
arlanmaz (!) fırsatçı stokçulardır!

 

Ak
Partililere göre Çanakkale Köprüsü’nden geçmenin bedeli sadece 200 milyoncuk TL
ciktir ve bunu fazla bulmak açık açık vatana ihanettir! Bu arada mangoyu
kurutarak saklarsanız kışın pahalı pahalı almak zorunda kalmazsınız. Yine
yatmadan önce manda yoğurduna kestane balı ve Medine hurması katarak yemek
ekonominizi alaşağı etse de sağlığınız için son derece faydalı olacaktır. Tabi
ki ülke olarak bir takım sıkıntılar içinde olduğumuz doğrudur ve milletimizin
göstereceği fedakarlıkla bu sıkıntılar elbette aşılacaktır! Ak Parti’nin 20
yıllık iktidarında yaptıkları bir şey değildir ve asıl bundan sonra
başlayacaklardır!

 

Yukarıda
yazdığımız ve daha yazmadığımız pek çok şey Ak Partililerin milletin
problemlerine karşı ne kadar duyarsız olduklarını, milleti nasıl da
umursamadıklarını ve hatta milletle nasıl da dalga geçtiklerini açık açık
ortaya koymaktadır. Ak Parti’nin umurunda olan tek şey kendi siyasi iktidarını
devam ettirmektir. Yaptırdıkları kamu oyu araştırmalarında oy oranlarında minik
bir düşüş gördükleri zaman hemen sorunları kabul etme ve fakat bu sorunların
kaynağı ve çözümüyle alakalı göz boyayıcı beyanlarda bulunmaktadırlar.

 

Ak
Parti’nin milleti zerre umursamaması hususu yalnızca partinin tepe yönetimiyle
ilgili değildir. Partinin yerel yönetimleri için de aynı durum geçerli.

 

Mesela
Ak Parti tarafından yönetilen Kocaeli’nin Körfez İlçesi’nin ana caddelerini
gezerseniz bir yıldan fazla bir süredir bu caddelerin harap ve bitap vaziyette
olduğunu ve hem bölge esnafının hem de genel olarak Körfez halkının özellikle
de yağmur yağdığında çamura dönen bu caddelerin durumundan nasıl da “illallah”
ettiklerini görebilirsiniz.

 

Benzer
durum 2004’ten bu yana Ak Parti tarafından yönetilen Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi için de geçerlidir. İktidar partisine mensup bir belediye olmalarına
ve Hazine’den her türlü yardım ve desteği sonuna kadar almalarına rağmen,
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin Türkiye’nin en borçlu belediyesi olma
başarısı (!) ile Kocaeli’yi devasa bir köy haline getirme başarısını (!) aynı
anda gerçekleştirebilmiştir. Lafa gelince “gönül belediyeciliğinden” bahseden
mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı İzmit Yürüyüş Yolu olarak bilinen bölgede
yolu trafiğe kapatıp trafiğe kapatılan bu yolu “kaldırıma” evet sadece bir
kaldırıma dönüştürme işini bile eline yüzüne bulaştırmıştır. Bu dev (!)
projenin verildiği müteahhitler kaçıp gitmiş ve proje Büyükşehir Belediyesi’nin
imkânlarıyla tamamlanmak durumunda kalmıştır. Ona tamamlama denilirse. Yapılalı
birkaç ay olmasına rağmen bu basit projenin bile her bölgesinde ayrı bir kusur
patlak vermektedir. Bu arada Kocaeli’nin trafik gibi, toplu taşıma gibi, raylı
sistem gibi, hava kirliliği gibi, otopark gibi daha gerçek sorunları
bulunmaktadır ama gerçek olan hiçbir sorun Ak Partili Belediyenin umurunda
olmamaktadır.

 

Görüldüğü
üzere aziz ve necip Türk milleti, en alt kademesinden en tepeye kadar Ak
Parti’nin zerre umurunda değildir. Ancak yapılan kamuoyu araştırmalarında Ak
Parti hala birinci parti çıkmaktadır. İzlediğimiz sokak röportajlarında
birileri Ak Parti’yi son derece büyük bir sevgi ve özgüvenle savunmaktadır.

 

Ak
Parti, bir boksörün rakibini sert ve seri yumruklarla yumruklaması gibi 20
yıldır Türk milletini seri yumruklarla yumruklamaktadır. Ben ve benim gibiler
Ak Parti’nin ülkeye zarar verdiğini ve iktidardan gönderilip yeni bir iktidarla
ülkenin yeniden inşa edilmesi gerektiğini söylerken Ak Parti’den mütemadiyen
yumruk yiyen insanlar hala bize karşı Ak Parti’yi savunuyorlarsa orada işin
değişir. Bir hastalığın tedavisi için sadece doktorun çabası yetmez, her şeyden
önce hastanın iyileşme niyetinde olması ve doktorun tavsiyelerine uyması
gerekmektedir. Aziz necip Türk milleti de sorunlarından kurtulmak istiyorsa Ak
Parti’ye kendi eliyle sağlam bir ders vermelidir. Sevgili milletimiz her şeye
rağmen ve hala, kendisini zerre umursamayan ve sistematik olarak yumruklayan Ak
Parti’nin peşinden gitme niyetindeyse şayet, tıpkı geçenlerde Yücel Alpay Demir
Ağabeyimin yazdığı gibi ben de muhalefeti bırakır ve oyumu Ak Parti’ye veririm.
Böylelikle 20 yıldır eğitim sistemi, yargı sistemi, sağlık sistemi, ekonomisi,
güvenlik sistemi Ak Parti tarafından yıkıma uğratılan canım ülkemin Ak
Parti’nin elinde tamamen yönetilemez hale geldiğini ve Ak Parti’den sistematik
olarak yumruk yiyen milletin tamamen yere serilip nakavt olduğunu görürüm.
Böylelikle hiç olmazsa aziz milletimin artık geç de olsa uyandığına şahit
olurum.

İki üniversite: Nizamiye ve Bolonya

Gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkelerin farkı nerede
yatıyor?

Milletleşme deniyor, zihniyet deniyor, bir zamanlar
sınıflar denirdi… Bunların hepsi de tekrar soru doğuran çözümler. Niçin
milletleşemediler, niçin o zihniyet, niçin… Geçen yazımda bahsettiğim “Beş defa
niçin diye sorunuz.” tavsiyesi burada da geçerli… Kök sebebe varmak için beş
yeterliyse ne âlâ. Değilse sormaya devam.

 

Gelişmişle gelişmemiş arasındaki temel farka, kök sebebe
yakınlığına inandığım bir etmen var: Toplum, kendi problemlerini kendinin
çözebileceğine inanıyor mu? Yoksa bir büyük adamın veya büyük adamların zuhur
etmesini, kendisi için bu işi yapıp çözümü ona hediye etmesini mi bekliyor?

 

Bolonya Üniversitesi

Avrupa’da aydınlanmanın ve bilim devriminin doğuş
sebepleri arasında üniversitelerin kuruluşu sayılır. Coğrafî keşifler ve
özellikle Amerika kıtasının keşfi, bilim cemiyetleri ve matbaa, diğer
sebeplerdir. Bilim cemiyetlerinden kasıt, Londra Kraliyet Bilimler Akademisi,
Paris’teki Fransız Bilim Akademisi gibi kurumlardır. Avrupa’da bunların
başlangıcında hep insanların kendi organizasyonları, kendi teşebbüsleri var.
Bunları siyasî otorite kurmuyor. Siyasi otorite, kurulmuş cemiyetlere sonradan
dâhil olup destekliyor.

 

Üniversitelere dönelim. Bolonya Üniversitesi’ni, Batı’nın
ilk üniversitesi sayıyorlar. Hâlâ yaşayan, hâlâ hayatını sürdüren bir
üniversite! Yaşı 900’ü aşmış, 1000’e yaklaşıyor. 1088 yılında öğretime
başlamış. Fakat başlangıçta pek üniversite denilecek hâlde değilmiş, yüz yıllık
bir gelişme döneminden sonra kişiliğini bulmuş.

 

Nizamiye Medreseleri

Fakat durun! Bu tarafta da üniversiteler var… deyip
Nizamiye medreselerini sayabiliriz. En ünlüsü, Bağdat Nizamiye Medresesi,
1067’de açılmış. Bolonya’dan 21 yıl önce. Bolonya’nın tedrici gelişmesini
düşünürseniz, belki yüz küsur yıl önce. Peki, Bolonya giderek bilim devrimine
sebep oldu da, Nizamiye niçin olmadı?

 

Kuruluş sebeplerindeki büyük farktan. Kuranların
konumlarındaki büyük farktan.

 

Nizamiye medreseleri, Büyük Selçuklu Veziri
Nizamülmülk’ün eseri. Yani devlet kuruyor, tepeden kuruluyor. Sebep? Sebep, Şiî
Fatımî’lere karşı devletin resmî ideolojisi hâline getirilmek istenen Şafiî-
Eşari felsefesini savunmak ve yaymak. Nizamülmülk, bu işin başına da İmam
Gazali’yi getiriyor… Gazali, Şafiî, Eşari görüşlerin ne olduğuna bakarsanız,
Nizamiye medreselerinin bilim devrimine falan sebep olamayacağı görülür.
Bunlar, olsa olsa, bir bilim devrimi kıvılcımını söndürmeye yarayabilir. Galiba
öyle de oldu. Hiç olmazsa Kayıp Aydınlanma’nın yazarı Frederick Starr öyle
düşünüyor.

 

Öğrencilerin kurduğu üniversite!

Bolonya Üniversitesi’ni öğrenciler kuruyor! Evet, hocalar
da değil, öğrenciler. Bilgi “talep” eden “talebeler”. “Kardeşlik (Fraternite)”
cemiyetleri kuruyorlar. Fraterniteler, Batı üniversitelerinde hâlâ var.  Aralarında para topluyor ve öğretmesini
istedikleri hocaları maaşa bağlıyorlar. Öğrenci ve hocaların kurduğu bu tüzel
kişiliğe universitas deniyor. Kelimenin bu anlamdaki ilk kullanılışı. Kuruma,
ta o dönemlerde öğrenmenin (çalışıp öğrenmenin) besleyen anası, Alma Mater
Studium deniyor ve amblemine bu yazılıyor. Batı’da bugün de mezunlar,
üniversitelerini bu sıfatla anarlar: Alma Mater- besleyen anne.

 

Hocaları denetleyen, maaşlarını tayin eden, müfredatı
talep eden, hep öğrenciler. Çeşitli milletlerden öğrenci geliyor. Bu grupların
her birine “nation” deniyor. “Nation”lardan birinin üyesi bir kabahat işlerse
Bolonya şehri, grubun tamamını cezalandırıyor. Fraterniteler, buna karşı da
teşkilatlanıp, bu kuralı kaldırtıyorlar.

 

Yapı, yavaş yavaş değişiyor, hocalar kendi aralarında
dayanışmaya geçip maaşlarını ve sınav ücretlerini belirlemeye başlıyor. Sonunda
şehir yönetimi, hocaların maaşlarını, topladığı vergilerden karşılamaya
başlıyor ve üniversite bir bakıma kamulaşıyor.

 

Yalnız Bolonya değil, İtalya’nın kuzeyi, kendi kendini
yöneten şehir devletlerinden oluşuyor. Ahali, kendi göbeğini kendi kesiyor.
Rönesans’ın vatanı da burası. Sonra adım adım, şehir devletlerinden millî
birliğe ve millet devletine ilerliyorlar.

 

Biz yaparız farkı

İlk üniversite niçin Kuzey İtalya’da da Güney’de değil?
Çünkü Güney hür değil, bağımsız değil. Güneyi, Normanlar istila etmiş ve
şehirlere ya doğrudan yahut tayin ettikleri baronlar aracılığıyla
hükmediyorlar. Her şey tepeden aşağıya iniyor. Halk, bir şey istediği zaman
fert fert, Norman reisten veya onun baronundan, o da olmazsa baronun
yakınından, yakınının yakınından medet umuyor. Kendi göbeğini kesmek diye bir
ümit yok; böyle bir anlayış da doğmuyor. Bugün hâlâ, Kuzey İtalya ile Güney
İtalya arasında refah farkı, zihniyet farkı vardır. Kuzey endüstri ve
zenginliğiyle, Güney, mafyasıyla tanınır.

 

Gelişme- gelişememe ayrımının kök sebebi, insanların,
“Davranın, biz birlikte yaparız.” demeleri ile “Biri yapsın.” diye beklemeleri
arasındaki fark gibi görünüyor. Yatay -dayanışarak, beraberce- ile düşey
-tepeden aşağı- arasındaki fark bu. Millet olmakla olmamak diye gördüğümüz de
aynı zihniyet ve davranış. Kendi geleceğimizi biz kurarız diyenler bir tarafta…
Büyüklerimiz bizi kurtarır, ben en iyisi derdimi, büyüğümüzün yakınına
söyleyeyim diyenler öbür tarafta!  https://millidusunce.com/iki-universite-nizamiye-ve-bolonya/