19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 323

Sığınmacı!

Eskiden İçişleri Bakanlığı yapmış olan bir siyasetçi ile üç beş
arkadaş sohbet ederken “Türkiye’de
olan biten şeylerin hiç biri tesadüf değildir.”
demişti.

 

Bu gerçekten samimi bir itiraf ya da saptamadır!

 

O nedenle, Türkiye’nin bu kadar yoğun bir şekilde maruz kaldığı
sığınma göçüne de tesadüf diyemeyiz…

 

Yani sığınmacılar “bizim
ülkemizde savaş var hadi Türkiye’ye gidelim”
dememiş aksine bilerek
Türkiye yönlendirilmiş ve Türkiye’nin sınırları da bunlara her nedense
açılıvermiştir!

 

Anlaşılan o ki, Türkiye demografik yapısını, kültürünü, dilini bozan
ve ekonomisini zayıflatan planlı bir saldırıya maruz kalmıştır.

 

Tarihimizde bu ilk değildir. Bundan öncede Türkiye benzer göçlere
uğramış aynen bugün olduğu gibi “insani ve dini değerler” öne
konularak bu göçler kabul edilmiştir.

 

İspanya’dan Yahudilerin Osmanlı ülkesine göçü ile başlayan tarihi
süreç Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu’dan Türkiye’ye yapılan göçlerle devam
etmiştir. Bu göçler Türklere çok ağır bedeller ödetmiştir.

 

Yine son sığınmacılar da, Türklere tarihte olduğu gibi günümüzde de,
çok ağır bedeller ödetmeye başlamıştır. Görülmektedir ki, bu bedeller giderek
ağırlaşacaktır.

 

İçişleri Bakanlığı’nın son açıklamasına göre İstanbul’da yasal olarak
kaydı bulunan sığınmacı sayısı 1.300.000 binin üzerindedir. Kaçak olarak
yaşayanların sayısını düşünmek bile istemiyorum.

 

Türkiye’nin bu sığınmacılara 100 milyar doların üzerinde harcama
yaptığı değişik kişiler tarafından ifade edilmektedir. Vatandaşlarımız ağır bir
geçim sıkıntısında iken bu paraların bir plan dahilinde Türkiye’ye sokuldukları
ayan beyan görülen bu insanlara harcanmış olması en hafif tabir ile gaflettir.

 

Hatay, Kilis, Gaziantep ve Adana başta olmak üzere bir çok ilimizde
durum can sıkıcıdır ve bu durum yerel yöneticilerce açıkça ifade edilmektedir.

 

Bu sığınmacıların çoğunlukla Suriye olmak üzere Irak, Afganistan,
Pakistan ve Afrika’nın muhtelif bölgelerinden geldiği görülmektedir.

 

Düşünün Kabil ‘den yola çıkan bir adam yürüyerek (!) ve hiç bir
engelle karşılaşmadan ilginç bir şekilde İstanbul’a ulaşabilmektedir…

 

Bu sığınmacı sorunumuzun arkasında bir çok sorunumuzun arkasında
olduğu gibi yine ABD, İngiltere, İsrail ve AB ülkeleri yer almaktadır. İran ve
Suriye menfaatleri gereği desteklemektedir.

 

Bunların bu konuda plan yapmaları ve projelerini yaşama geçirmeleri
olağandır. Esas ilginç olan bu ülkenin iktidarının, muhalefetinin, ordusunun,
güvenlik (jandarma ve emniyet) güçlerinin ve istihbarat kuruluşunun olan biten
karşısında sessiz kalması ve bir çok şeyi görmezden gelmeleridir.

 

Yoksa bir kabulleniş mi, vardır? İnsan ister istemez bu projenin
ülkemizde ortakları mı var diye sormadan edemiyor!

 

Bu “sığınmacı
projesi”
, Türkiye’yi çökertme ve Türksüz bir Türkiye yaratma
projesidir. Ne yazık ki, içeride de ayakları olduğu görülmektedir!

 

Mütedeyyin insanlarımıza bir kez daha ifade etmek isterim ki, bu konu
“Ensar -Muhacır” kapsamında değerlendirilemez. Türklerin din unsuru
kullanılarak geleceği iğdiş edilemez. Hiç bir Türk buna izin vermez.

 

İnsani değerler elbet önemlidir. Biz Türkler tarih boyunca mağdurların
yardımına koştuk ve onların yanında olduk. Ancak durum canımıza kast eden ve
geleceğimizi tehlikeye atan bir boyuta ulasmışsa buna “dur” demesini de biliriz…

 

Onun için Türk milleti adına devlet erkini kullanan siyasiler ve
bürokratlar sadece ve sadece Türk Milletinin menfaatlerini göz ederek karar
almalıdır. Hiç bir kimse, bilerek veya bilmeyerek bu projenin kullanılan bir
elemanı olamaz!

 

Yarın bu ülkeye ihanet ettikleri ortaya çıkanları ABD, İngiltere,
İsrail ve AB ülkeleri kurtaramaz…

 

Herkes bilmelidir ki, Su uyur düşman uyumaz ama Türk’te asla
uyumamaktadır.

 

Bu sığınmacı sorunu öyle veya böyle başımıza daha büyük dertler
açmadan çözülecektir ve Türkiye’nin Türksüzleşmesine asla izin verilmeyecektir.

 

Tarih boyunca Türkiye’ye gelip yerleşmiş ve bir türlü Türklüğü
içselleştirememiş (!) olanlardan çektiklerimiz yetip de artmıştır.

 

ABD’nin 1950’lerden bu yana devam eden Türkiye’yi İslamcı bir siyaset
ile Ortadoğululaştırmasına, ama sizle ama sizsiz elbette dur diyeceğiz.

 

Artık tesadüfe bırakılacak hiç bir işimiz kalmamıştır. Gün, bu nedenle
Türk’ün birleşme bütünleşme zamanıdır…

Şükür, Sorunları Görmezden Gelmek Değildir

Bana
göre şükür mutlu olmanın anahtarıdır. Çünkü biliyoruz ki insanoğlunun
arzu, heves, ihtirasları ve bunlara bağlı olarak ihtiyaçları sınırsızdır.
Ancak imkanlar sınırlı
olduğu için, mutlu olmak elde edebildiklerine
şükretmekle mümkün olabiliyor.

Şükür, “iyiliği bilip yaymak, iyiliği anıp sahibini övmek, iyiliğe karşı
söz ve davranışlarla minnettarlık göstermek
gibi anlamlara gelir.”  Özellikle
iyiliğin gerçek sahibi olan Tanrının bize verdiği nimetlerden, iyiliklerden
dolayı O’nu övmek, O’na minnet duygusu içinde olmaktır.

Hamd ise, Allah’ı yaptığı
her işi en iyi şekilde yaptığı için övmek ve minnet duymaktır. Dolayısıyla hamd
sadece Allah’a mahsus olur, nimet verse de vermese de O’na hamd ederiz.

Şükür ise bir
nimetin, bir iyiliğin karşılığında edilir. Nimetin size ulaşmasına aracılık
edene
teşekkür eder, nimetin gerçek sahibine yani Allah’a da
şükrederiz.

“Belaya şükredilmez, hamd edilir” dersem şükür ile hamd arasındaki farkı daha iyi anlatmış
olabilirim sanıyorum.

Kur’an-ı
Kerim’de “Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O’na şükrediniz” ve benzeri
ifadelerin olduğu ayetler var. Allah’ın yarattığı hava, su, gıdalar vd rızıklar
için hamd ve şükretmemiz gerekir.

Ancak
rızkımızı kazandığımız işi bize veren, bize dar günümüzde yardım ederek
sıkıntımızı gideren insanlara da şükredebiliriz.

“Allah O’ndan razı olsun” dediğimiz kişilere duyduğumuz duygu şükürdür.

İyi günümüzde, kötü günümüzde yanımızda olanlara karşı “iyi ki varlar” diye düşünmemiz
şükürdür. “Müşteri velinimetimdir” diyen esnafın bu ifadesi de bir şükürdür.

“İyi ki
böyle patronum var” diyen çalışanların, “iyi ki böyle çalışanlarım var” diyen
patronun sözleri de şükürdür.

Demek
ki, insanlara şükrediyorsak bir nimete, bir iyiliğe aracı oldukları
içindir.
Kendimize kötülük edenlere veya diğerlerinden daha az kötülük
edenlere şükretmeyiz.

***************************

Asıl Şükürsüzlük Nedir?

Partili
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’daki bir iftarda yaptığı
konuşmada, “Maalesef ülkemizde bazı kesimlerde bir şükürsüzlük, bir
tatminsizlik, bir karamsarlık hali aldı gidiyor”
dedi.

Şimdi
bu sözde şikâyet edilen “şükürsüzlük” acaba nimetlerin yaratıcısına
karşı
duyulan şükür duygusunun eksilmesi mi?

Yoksa bu
nimetlere aracılık ettiğine inanan bir devlet başkanının kendisine karşı

şükür duygusunun kaybolması mı?

Acaba, Erdoğan’ın kaygısı “İtaat et, rahat
et!”
ilkesine uyulmaması mı? “Hikmet-i hükümetten sual olunmaz” denmemesi
mi?

Adaletsizliğe, yolsuzluğa, ahlaksızlığa, kötü
yönetime
ses çıkarmamamız mı
isteniyor?

Ben insanlarımızın Tanrıya olan şükür duygusunu kaybettiklerine ihtimal
vermiyorum.

Toplumun
en az yüzde 90’ı geçen seneki ve önceki senelerin standartlarının gerisinde bir
hayat yaşamakta. Toplumun en az yarısı temel ihtiyaç malzemelerini alabilmekte
sıkıntı çekiyor. Elektrik, doğalgaz ücretlerini, borçlarını ödeyemeyenlerin
sayısı artıyor. Gençler evlenmekten korkuyor, yurtdışında yaşamak için fırsat
kolluyorlar. Nitelikli insanlarımızı beyin göçü ile kaybediyoruz.

İnsanlar
bütün bu sorunların tamamen yanlış politikalardan kaynaklandığını düşünüyorsa,
bu sorunları tespit ediyor, sorumlularını sorguluyorsa bu hal “şükürsüzlük”
demek değildir.

Allah’a karşı asıl şükürsüzlük, Allah’ın verdiği en değerli nimet olan akıl ile daha iyiyi
aramaktan vazgeçmektir.

Asıl şükürsüzlük
Allah’ın verdiği en değerli nimet olan aklımızı bir başka kulun iradesine
teslim etmektir.

Asıl şükürsüzlük, “Kim
bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü
yetmezse, diliyle uyarsın. Diliyle uyarmaya da gücü yetmezse, kalbiyle buğz
etsin” diyen Hz. Peygamberin bu sözünü dinlememektir.

***************************

Erdoğan Bunlara Şükreder Mi?

Partili
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “ülkemizde bazı kesimlerde bir şükürsüzlük, bir
tatminsizlik”
olduğundan kaygılı.

Şimdi
bir de bu sözünü R.T. Erdoğan açısından düşünelim:

R.T.
Erdoğan ilk seçimde hem Cumhurbaşkanlığını ve hem de milletvekili
seçimlerinde kaybederse
şükreder mi?

Erdoğan
haksız yere yargılanıp, hakkında ağır suçlamalarla çok uzun süre
tutuklu olarak
yargılanırsa bu süreçte şükreder mi? Siyasi baskılarla
karar veren mahkemelerde
hakkında çok ağır cezalar verilirse şükreder mi?

Yine
Erdoğan, bütün servetine el konulursa, ailesi ve yakınları geçim
sıkıntısı çeker ve pazarlarda artık meyve ve sebze toplamak zorunda
kalırsa şükreder mi?

Hadi bu
kadar kötü senaryoları düşünmeyelim. Erdoğan sade bir emekli maaşı ile geçinmek,
mütevazı bir apartman dairesinde yaşamak
zorunda kalırsa şükreder mi?

Akaryakıt
alamadığından arabasını kullanamayanlardan olsa, her gün bir öğün
yemeğini eksiltenlerden
olsa, tatilde parasızlıktan memleketine bile
gidemeyenlerden
olsa acaba şükreder mi?

Bol nimetin içindeyken şükretmek de kolaydır, akıl vermek de.

Allah
kimseyi şükredemeyecek hallere düşürmesin.

Hayali Ermeni Soykırımı İddiaları ve Ortadoğu’daki Mayınlar

TBMM’ye hayali Ermeni soykırımı
iddialarının kabulü için HDP’li malum bir milletvekili dilekçe verme
küstahlığında bulunmuştur. Dilekçesi de işleme konmamıştır. Ancak, bu dilekçe
rezaleti böyle kapanamaz. Bu milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılmalı ve
Türk Yargı’sına havale edilmelidir. Acaba bu milletvekili hangi Ermeni’leri
temsil etmektedir. Bu şahıs Ermeni’leri temsil etmekten uzaktır. Geçmişte
Ermeni terör örgütü Taşnak Partisi bünyesinde faaliyet gösteren bazı Osmanlı
vatandaşı Ermeniler, bugünkü gibi o dönemde de ucuz kahramanlık peşinde
olanlarca tahrik edilmişler, çok şey borçlu oldukları Devletlerine ihanet
ederek silahlanmışlar ve birçok vatandaşımızı şehit etmişlerdir. Bunlar mevcut
savaşı fırsat bilerek kuduz köpekler gibi köylere saldırmışlar ve işkence
yapmışlardır. Bilhassa Doğu Anadolu’daki toplu mezarlarımız unutulmuş değildir.
Bu katillerin bir kısmı ise; Rus ordusuna katılmış, düşmana rehberlik yapmış ve
ordumuza zarar vermeye çalışmışlardır.

            Eski Van
şehri birçok gerçeği ortaya koymaktadır. Şu anda terk edilmiş olmasına rağmen
hala tarihe şahitlik yapacak durumdadır. Soros adlı malum kışkırtıcının
Türkiye’deki birçok kolundan biri olduğu ileri sürülen ve Batı’nın şımartılmış
örneklerinden biri olan malum şahıs ile aynı ülkenin vatandaşı olmak; üzüntü
verici ve rahatsız edici bir durumdur.

            Ancak, Trump
istedi diye malum suçlu papazı ABD’ye geri gönderirseniz; Almanya Türkiye’deki
suçlu elemanını istedi diye iade ederseniz; Suudi Arabistan’a davanın sürmesi
için dava dosyasını verirseniz; Batı’dan gelecek saygısızca taleplerin önünü
alamazsınız. Türk Yargısını hiçe sayanların taşeronu olan bu milletvekili olsa
olsa Erivan’a yakışır. Efendim biz gazeteciyiz ve objektifiz etiketi altında bu
şahıs ve benzerlerini mevcut iktidara sadece muhalif diye TV ekranlarına
çıkartıp konuşturanlar yanlışın büyüğünü yapmışlardır. Aynı yanlışlara bir daha
düşülmemelidir.

            Türkiye’ye dost
değil; sadece Türk askerini kullanmak peşinde olanların, bir çok düşmanca tezgâhın
içine utanmadan girenlerin, son günlerde Aleviliği İslam dışı görme ve ayrı bir
din gibi değerlendirme çabaları dost kabul ettiğimiz ülkelerin asıl niyetlerini
ortaya koymaktadır. Alevilerle Sünnileri Irak’ta olduğu gibi tahrik ederek çatıştırmaya
çalışmak boş bir çabadır. Herkes hazırlanan tuzağın farkındadır. Terör örgütü
PKK’yı askeri kara gücü olarak kabul eden ABD müttefikini bulmuştur. Bunu
örgüte gönderdiği binlerce silah ile ispat etmiştir. Askerlerimizi şehit eden
füzelerin sahibi bu dost kılıklı düşmanlarımızdır. PKK’nın görevi bittikten sonra
limon gibi sıkılıp atılacak ve onun yerini yeni ümit olan göçmenlerden oluşan
örgütler alacaktır. Bu bakımdan, başta Suriye’den Türkiye’ye sokulan ve
vatandaşlık verilmeye niyetlenilen geçici koruma adı altında ülkemizde
imtiyazlı kılınanların sadece nüfus yapısın değiştirmek değil; ama ülkemizi
karıştıracak önemli bir unsur oldukları unutulmamalıdır. Bütün göçmenlerin
örgüt üyesi olması tabii ki beklenemez. Bu bakımdan, ensarlık sıfatını
kendimize yükleyerek kendimizi kandırmayalım. Bunlar Sayın Prof.Dr. Ümit
Özdağ’ın ifade ettiği gibi, bombalandıkları için Türkiye’ye gelmiyorlar; Kuzey
Suriye’de terör örgütüne yeni alan açabilmek için ve Türkiye’ye gelmeleri
amacıyla bombalanmışlardır. Bundan dolayı Suriye ve Irak sınırı terör üreten ve
terörü bize karşı kullanılan bir alan haline getirilmiştir. Yazılarımızda
devamlı belirtiğimiz gibi, Batı, Türksüz Anadolu, Atatürksüz Türkiye ve Hz. Alisiz
Alevilik peşindedir. Bunun için Müslümanları bölmek ve Alevilerle Sünniler
arasında mayınlar döşenmek istenmektedir. Irak’ta bir hafta Alevi camisinin
bombalanması, bir süre sonra da Sünnilerin camisinin saldırıya uğraması
herhalde bir tesadüf değildir.    

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 30

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

İbnülemin Mahmud Kemâl İnal ile Bir Mülâkat

Dr. ÖMER ÇAKIR

Kültür, sanat
ve edebiyat insanlarının yazdığı edebî eserlerin yanında konuşmaları da
önemlidir. Zira bir sanatkârın eseri sâdece yazdıklarından ibâret değildir.
Edebiyatçılarla yapılmış edebî kıymeti olan röportajlar aynı zamanda edebî
mülâkat/röportaj türünü de oluşturur. Bu tür metinlerin edebî değerinin yanında
özellikle edebiyat târihi açısından çok kıymetli bilgiler içermesi bakımından
önemi büyüktür.

Neticede,
geçmişten günümüze hangi ad verilirse verilsin, edebiyatçılarla yapılan
konuşmalar sâyesinde, onların sanat ve edebiyat hakkındaki görüşlerini ilk
elden öğrenme imkânı buluyoruz. Aynı şekilde sanatkârın hayatı ve eserleri hakkında
da bizzat kendisinden öğrenilen bilgiler önemli. Bunların yanında ediplerle
yapılmış bâzı mülâkatlar dili, üslubu ve içeriğiyle edebî özellik taşıdığı için
ayrı bir öneme sâhip. Zira bunlar sâyesinde sanatkâra, eserlerine ve devrine
ilişkin hiçbir yerde bulunamayacak bilgiler edinmek mümkün olabilmekte.

Öte yandan, bu
dünyadan yıllar önce göçüp gitmiş bir sanatkâr ile görüşüp konuşma imkânımız
olmadığına göre, vaktiyle kendisiyle yapılmış bir mülâkat âdetâ onunla
konuşuyormuş intibaını ve tadını da verebilir. Dolayısıyla, sanat ve edebiyat
mensupları ile hele de bunlar içinden ‘canlı
bir târih
’, ‘ayaklı kütüphane’,
kısaca gerçek bir ‘Üstat’la yapılmış
bir konuşmanın hem öğretici hem de estetik zevki bambaşka olsa gerektir.

İşte böylesi
bir mülâkatla, İbnülemin Mahmud Kemâl İnal ile yapılmış bir görüşmeye, Vatan
Gazetesi’nin 23 Mart 1941 târihli nüshasında rastladım. Mülâkatı yapan gazeteci
Faruk Fenik, İbnülemin’i okurlarına ‘ayaklı
kütüphane ismine hakkıyla lâyık olan, Üstad ve aynı zamanda canlı bir târih

olarak takdim ediyor.

Mülâkatın
içeriğinden; Üstad’ın hece, aruz ve şiir hakkındaki görüşlerini, ilk yazıları
ve Ahmet Midhat Efendi ile münâsebetini, zengin koleksiyonu ve kütüphanesi ile
mütâreke günlerinde bunların başına nelerin geldiğini öğrenebiliyoruz.
İbnülemin Mahmud Kemal, söz konusu mülâkatta ayrıca eser yazmanın güçlüğünden,
ancak kimilerinin ise onun bunun eserinden kaynak göstermeden bilgiler alıp
kitap yayımladığından da bahsederek devrine ilişkin eleştirilerde de bulunur.

Hem Üstadın kendine
has diline ve üslûbuna müdâhale etmemek hem de mülâkatın yayımlandığı yılların
imlâsının nasıl olduğunu gö(ste)rmek bakımından orijinaline hiç müdâhale
etmeden metni aynen vermeyi uygun buldum. Bu vesileyle, 24 Mayıs 1957’de ebedî
âleme göçen, Türk kültürüne büyük hizmetleri olmuş bu değerli zâtı rahmet ve
şükranla anıyorum.

İbnülemin Mahmud Kemal: ‘Ayaklı Kütüphane’ İsmine Hakkıyla Lâyık
Olan Üstad,                                        Aynı
Zamanda Canlı Bir Târihtir de…

İbnülemin
Mahmud Kemal… O’nu tanıyanlar için, yalnız bu isim kâfidir. Başka hiç bir şey
ilâve etmeğe lüzum yok. Tanımayanlara O’nu tanıtmak için, elimdeki kalem ve
gazetede bana tahsis edilen sütun doğrusu kâfi değildir.

İbnülemin
Mahmud Kemal… Son asrın yaşıyan târihidir. Ondan, bütün istediklerinizi
fazlasile öğrenebilirsiniz. O, bütün Türkiye’nin, fahrî profesörüdür. Nice
kuvvet kaynağı zannettiğiniz kimseler, sırtlarını İbnülemine dayanmışlardır.
Bütün hayatını ilme tetkik ve tetebbua vakfetmiş kıymetli mütefekkir yardımlarını,
fisebilillah her isteyene yapmaktan bir an olsun bile yılmaz.

Bu mütevâzı
ilim adamını Mercan’daki evinde, kurduğu târih sayfalarına bir sayfa daha ilâve
etmek için çalışırken gördüm. ‘Buyurun
evlâdım, oturun
’ diye karşıladı. Elini öptükten sonra gösterdiği sedirin
üzerine şöyle bir iliştim. ‘Aferin dedi
sözünüzde durdunuz. İnsan sözünün eri olmalı
…’

Havadan sudan
epey konuştuktan sonra sözü edebiyata getirdim.

İnsan
İbnülemin’le havadan sudan bile konuşsa saatlerce konuşacağı geliyor. Bu ayaklı
kütüphaneden her an bir zerre daha istifâde edip fikir hamulesini katre katre
dolduran adam, pınardan ayrılmak ister mi?

-Üstad, Son Asır Şâirleri diye yazdığınız eserle
meşgulsünüz galiba?

-Evet. Onunla
meşgulüm.

-Kaç cilt olacak?

-Şâirlere
mahsus teskere yazanların sonuncusu Fatin’dir. Hicrî 1270 yılına kadar gelen
şâirleri, sâlim teskeresine zeyl olarak, gayet muhtasar yazmıştır. O târihten
zamanımıza kadar bir zeyil yazılmamıştır. Bu noksanı, elden geldiği kadar ikmal
etmek için çalışıyorum.

Asıl ismi ‘Kemalüşşüera’ idi. Târih encümeni adı
değiştirerek ‘Son Asır Türk Şâirleri
olsun dedi. Ne yapalım mademki öyle istediler, öyle olsun, dedik. O adı
koyuverdik. 10 cildi tabolundu. Hepsi tahminen 13 – 14 cilt kadar olacak. Bu
eserin bir kıymeti varsa, içindeki zatlardan pek çoğunu görerek görüşerek
tercümei hallerini yazışımdır. Bu muvaffakiyet, her târih yazan adama nasip
olmaz.

 -Bu eseri vücude
getirmek için çok zahmet çektiniz mi?

-Fesuphanallah…
Boyacı küpü değil ya, sok çıkar. Ama onu da hor görmiyelim. Boyayı kaynatacak,
kumaşı alıp sokacak, çıkartıp asacak, kurutacak… Tabii, pek çok zahmet
çektim. Zahmetsiz rahmet olur mu?

Bizden evvel
gelenler, bir eser telif etmek için ömürlerini telef ederlerdi. Bir meselenin
halli için, başvurmadıkları yer kalmazdı. Aslında maişetlerine yetmiyen
paralarının bir kısmını ilim uğrunda sarfederlerdi. Şimdi bazı musannifler
görüyoruz ki hazıra konmaktan başka bir iş gördükleri yoktur. Başkalarının
evvelce yazdıkları eserlerin münderecatını pek çok defa mehaz göstermiyerek
kopya ediyor, eser diye ortaya koyuyorlar. Bunlara karşı: ‘Senden kapar, benden kapar, yastık kadar cildler yapar. Hepsinde de
sehve sapar Ol câhilü Alimnüma
’ Demeğe insan mecbur oluyor. Daha garibi
bunların, eserinden istifâde ettikleri adamın aciz ve cehlini ve kendilerinin
iktidar ve kemalini iddia edecek kadar, küstahlık göstermeleridir.

Ne diyelim? ‘Cehlin ol mertebesine sehl olmaz Kesbsiz tâ
bu kadar cehl olmaz
.’

-Aruz ile heceden hangisini tercih edersiniz?

-Bence şiirin
parmaklısı parmaksızı yoktur. Her güzel şey şiirdir. Güzel olduktan sonra
aruzla da söylense, heceyle de yazılsa şiir şiirdir. Fakat parmak hesabile
söylemek her halde aruz ile söylemekten daha zordur.

Aruz vezni
ahenktar olduğu için kusurları birdenbire göze çarpmıyor. Bu âdetâ kıyâfeti
tezyin olunmuş bir dilbere benzer ki, üstündeki tezyinat elbise vesâire onun
kusurlarını birdenbire göstermez. Parmak hesabile söylenen şiirler ise çıplak
bir güzele benzer ki en ufak bir kusuru bile göze batar ve muhabbet yerine
insana nefret getirir.

-Gazete ve mecmualara kaç yaşından beri yazı yazmaya
başladınız?

-İlk yazıya
başladığım zaman 14 yaşında idim. Hatırladığıma göre ilk makalem ‘Ömrübeşer’ başlığıyla ‘Tarik Gazetesi’nde çıkmıştı. O makalemin
derhal gazeteye konması bana cesâret verdi. Kardeşim Tevfik merhumla senelerce
gazete ve mecmualara yazılar yazdık. En çok yazımız Tercümanı Hakikat’ta,
intişar etmiştir.

Ahmet Mithat
Efendinin pek çok teşvikini görüşümüz bu gazetede yazı yazmaya devamda en büyük
âmildir.

***

Kahvelerimiz
gelmişti. İçmeğe başladık. Kalemimi bıraktığımı görünce fırsattan istifâde edip
hoş fıkralar anlatmaya başladı. Bir iki kere kaleme davrandım, Yoo!… Dedi.
Anlatmam.

Peki dedim
dinlemeğe başladım.

-Nerede
efendim, o bizim zamanın eski kalem erbabı. Bir şey yazdığımız zaman yüzümüz
kızarırdı. Şimdi rastgelenin elinde bir kalem ve önünde bir kâğıt yazıp
çiziyorlar. Peygamber efendimize sormuşlar? ‘Kıyâmetin kopacağını nereden anlıyacağız?’ Efendimiz cevap vermiş.
Rast gelen kalemi eline alıp yazı
yazmaya başladığı zaman
…’

Kalemi elime
almıştım. Fıkraları kesti…

Sor bakalım da söyliyelim evlât

Utancımdan
kıpkırmızı olmuştum. Evet benim de elimde tuttuğum bu kalemi kullanmaya
salâhiyetim yoktu. ‘Hayır’, dedim. O
kalemi kullanmakta kendimi âciz görüyorum, müsaade edin de bu yazıyı
yazmıyayım. ‘Senin için değil evlât’,
dedi. Haklıydı. Benim için olmasına imkân yoktu. Ben, arada bir mutavassıt,
onun fikirlerini karilere nakleden bir fotoğraf adesesi idim. O anlatmaya, ben
de yazmaya başladım.

-Tercümana
yazdığım birkaç makaleyi toplıyarak ‘Muhaverat
isimli bir risâle vücude getirmiştim. Bunu bir teskere ile Ahmet Mithat
Efendiye gönderdim. Mithat Efendi bu risâlede basılmıyanları gazeteye
koydurduktan sonra kitabı matbaadan aldırarak teskere ile beraber kütüphanesinde
hıfzetmek kadirşinaslığını göstermiş.

Birkaç ay
evvel kitaplarının bir kısmı satıldığı sırada teskere ile beraber bu mektubu
Adana eşrafından Suphi Paşazâde Abidin Ramazan kitapçılarda görüp almış. Bunu
bana ariyeten verdiği zaman eserime bakıp kendimi yaşıma avdet etmişim
zannettim.

Yazıyı
okuduğum zaman yüzümün kızaracağını zannediyordum. Allaha çok şükür tahmin
ettiğim şey olmadı. Çocukluğuma göre fena yazmamışım.

-‘Sabih’ isimli
romanınız, bir yetimin sergüzeşti. ‘Rahşan
isimli ve başka bazı hikâyeleriniz vardı. Sonra hikâye yazmaktan vazgeçtiğiniz
anlaşılıyor, acaba neden?

-Ben o
hikâyeleri yazdığım zaman 18-20 yaşımda idim. Hikâyecilikte devam edecek
olursam, tahsile lüzum gördüğüm bazı ilimlerden uzaklaşmam lâzım gelecekti.
Gençliğin bir noktada sebat etmemekteki tesiratı hikâyecilikten vazgeçmemde de
âmil olmuştur.

Sabih’in
ihtilâlnâme olduğuna, halkı ihtilâle dâvet ettiğine dâir saraya verilen jurnal
üzerine kitabın toplattırılması ve bir kısmının Selânikte yaktırılması (Kitap
Selânikte basılmıştı) şevke halel verdi. Bu yolda yazı yazmaktan vaz geçişime
bunun da çok tesiri olmuştur.

***

Gözlerim gayri
ihtiyari duvarları süsleyen yazılara takıldı. Bu eski sülüs ve ta’lik yazılı
kıymetli levhalar, tahta üzerine oyulmuş altınla yazılı nefiseler karşısında,
biraz izahat verir misiniz? Diyesim geldi. Gözlerine baktım. Gülümsedi.

-Anladım dedi.
Anlatayım. Çocukluktan beri nefis eşya ve bahusus yazı ve kitaplara pek ziyâde
merakım ve muhabbetim vardır. Vaktiyle Bedestenin dışında şimdi halıcı
dükkânlarının bulunduğu yer baştanbaşa sahaflara mahsustu. Her gün Bâb-ı
Âlî’deki vazifeme giderken oradan geçer, mutlaka her kitapçıya uğrardım.
Yıllarca süren bu muhabbet ve gayretleri neticesi olarak kıymetli ve nâdir
kitaplar ve yazılar ve târihe ait pek mühim vesikalar tedârik ettim. Ne fâide
ki mütâreke senelerinde ecnebî askerler tarafından evim cebren işgal olundu.
Kitaplarımın, antikalarımın hatta gazete koleksiyonlarımın pek çoğu yağma
olundu. Bu vakadan şevkim kırıldıysa da yine kitap ve bu türlü âsâra
muhabbetten nefsimi menedemiyordum.

Levhanın
birinin altında yazılı târihe gözüm ilişti: 1143 ‘İki yüz on beş sene, hiç bozulmamış’ dedim. Güldü: ‘Bizden eskilerin vücude getirdikleri sanat
eserleri. Bozulmamış kelimesini nasıl ağzımıza alabiliriz. Onların eserleri
işte böyle sağlam olurdu ve uzun seneler geçmekle bozulmazdı
!’

***                                                                                                                                                         
           Büyük salona geçmiştik.
Köşede bir takım mûsikî âletlerine gözüm ilişti. Ut, keman, tef…                                    

-Mûsikîye muhabbetiniz bu gördüğüm âletlerden
anlaşılıyor.

-Mûsikîye
çocukluğumdan beri iptila derecesinde muhabbetim vardır. Onun için burada
haftada bir kere olsun ahibbamızla toplanarak mûsikî âlemleri tertip eder
hepimiz ruhen zevkler hâsıl ederiz. Geçmişlerimizin dehâsına, kudretine
baktıkça hayran olur ruhlarını rahmetle yâd eyleriz.

-Mûsikîden hazetmemek kabil midir?

-Ona ‘gıdayı ruh’ demelerinin elbette bir
sebebi var. En meşhur âIimlerden Abdülganiyünmabüsi bir eserinde mahlûkat
içinde eşşekten başka mûsikîden haz etmiyen yoktur. Demişti.

Son zamanın
mûsikî Üstadlarından merhum Ahmet Mükerrem’e bir münasebetle bundan
bahsettiğimde telâş eseri göstererek: ‘Aman
efendim öyle değil, eşşek bile mûsikîye bayılıyor. Birkaç sene evvel bazı
mûsikî arkadaşlarımızla Yakacıkta Ayazma’nın alt tarafındaki koruya gitmiştik.
Fasla başladığımız sırada ileride otlıyan bir eşek yanımıza geldi, bitinceye
kadar ağzından salyası akarak dinledi. Fasıl bittikten sonra bir müddet o hal
ile bekleyip; çalmıyacağımızı anlayınca yine otlamaya gitti. İkinci defa fasla
başlayışımızda evvelki gibi yine geldi’
dedi ben de Abdülgani yalan
söylemez, demek ki eşeklerin de tabiatı değişmiş, dedim.

Kaynak:
Dr. Ömer Çakır

https://www.researchgate.net/publication/341608860_Ibnulemin_Mahmud_Kemal_Inal_ile_Bir_Mulakat    (et: 30.08.2021/10.32)

İBNÜLEMİN MAHMED KEMAL İNAL DİYOR Kİ:

Terceme-i
hâli yazılacak olan âdemin en mühim ahvâlinden en ehemmiyetsiz ef‘âline kadar
ıttılâ hâsıl etmek o âdemin havâss-ı rûhiyyesini kemâl-i vukūf ile tedkîk
eylemek lâzım gelir. Şurût-ı sâire, bu aslın fürû‘u mesâbesinde olduğu için
ondan bahse hâcet yoktur.

Hâlbuki bir
zâtın havâss-ı rûhiyye ve ahvâl-i umûmiyyesini tetebbu etmek için O’nun
hayâtına iştirâk eylemek lâzımdır. Meclisine dâhil ve musâhabatına nâil olduğumuz
zevâtın -hayâtına iştirâk derecesinde- husûsiyyet-i ahvâline ıttılâ peydâ
edemediğimiz hâlde zamanına yetişemediğimiz meşâhîrin ahlâk ve etvârına ne
suretle vâkıf olacağız?

Müverrih,
zamanına yetişemediği bir âdem hakkında -arzû olunduğu vech ile- idâre-i
makāl edemediğinden dolayı mes’ûl tutulamaz. Fakat senelerce hem-bezm olduğu
bir zât hakkında da bu yolda bast-ı kelâm safsata-i encâm ettiği için
mu’âheze olunur. Ma‘a-zâlik terâcim-i ahvâlin hangi usûl ve şerâite ri‘âyetle
yazılacağı onlarca mechûl olduğu için mu’âhezede ileriye gitmek de muvâfık-ı
insâf görülemez. Biz, o usûl ve şurûtu bildiğimiz hâlde niçin
mu‘âsırînimizden bir zâtın terceme-i hâlini lâyıkıyla yazamıyoruz? İşte asıl
hallolunacak mes’ele budur.

***

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, 25 Ağustos 1910 târihinde yayınladığı ‘Kâmil Paşa’nın
Sadâreti ve Konak Meselesi adlı risâlesinde o sıralar maddî sebeblerden
mahrum olduğu için ‘Kemâlü’l-Kâmil’i bastıramadığını, gerekli parayı bulduğu
takdirde eserini neşredeceğini söylemiş, lâkin eseri neşretmeye muvaffak
olamamıştır. Kemâlü’l-Kâmil neşredilememiş olması hasebiyle gerek çağdaşları
gerekse halefleri tarafından kaynak olarak bilinen ve kullanılan bir eser
olmamıştır. Bu eseri kaynak olarak kullanan tek kişi yine İbnülemin’in
kendisi olmuştur. ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’ adlı eserindeki ‘Yûsuf Kâmil Paşa’ bölümünde bu eseri
kaynak olarak kullanmıştır. İbnülemin, yazdığı bu bölümün sonunda ‘Yûsuf Kâmil Paşa merhumun terceme-i hâl ve
menâkıbını Kemâlü’l-Kemâl unvanıyla otuz beş sene evvel mufassalan yazmıştım.
Bu sahifelerdeki mebahisin ekserini o eserden nakleyledim
.’ notunu
düşerek kaynak olarak kullandığını belirtmektedir.

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

Dursun Gürlek: İbnülemin Mahmud Kemal İnal. Kubbealtı Neşriyat. İstanbul 2017

Dursun
Gürlek: İbnülemin Mahmud Kemal İnal.
Timaş Yayınları. İstanbul 2020 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal: Hoş
Sadâ.
Ketebe Yayınları. İstanbul 2019 

 Hüseyin Kıyak: Bir İstanbul
Efendisi–İbnülemin Mahmud K. İnal.
Yeditepe Fatih Dergisi. S. 1, s: 153-155
İstanbul 2020 İbrâhim Öztürkçü: İbnülemin’in
Rüyâları.
Dergâh Yayınları, İstanbul 2018

İsmail
Kara-Şemseddin Şeker: Bir İnsan Bir
Devir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul 2010

Mâhir iz: Yılların İzi. İrfan
Yayınevi, İstanbul 1975

Naci
Sadullah: İbnülemin Mahmud Kemal Bey
Neler Anlatıyor
? Yedigün Mecmuâsı, S: 89, s: 9 İstanbul 1934

Orhan Bayrak: İbnülemin Mahmud Kemal İnal. Akıl Fikir
Yayınları, İstanbul 2015

Ömer Fâruk Akün: Diyânet İslâm
Ansiklopedisi.
C: 21, s: 249-262. İstanbul 2000

Serdar Sezer Şimşek Türk: Düşünce
Târihinde İbnülemin Mahmud Kemal İnal.
Doktora Tezi. Üsküdar Üniversitesi,
İstanbul 2020                                                                                                       Şemseddin
Şeker: İbnülemin Mahmud Kemal’in
Romanları.
www.dergipark.org.tr  (et: 15.08.2021 / 22.06)

Yasin Şen: Kökü Mâzîde Bir Âtî / İbnülemin Mahmud
Kemal İnal.
Türk Yurdu, S: 316, Ankara 2013

Yusuf Ziya Ortaç: Portreler.
Akbaba Yayınları. İstanbul 1960 

Yeni Şafak Gazetesi. İstanbul
15 Şubat 2022 

 Yeni Türk Ansiklopedisi: Ötüken
Neşriyat. İstanbul 1985

 

Osman Kavala ve Ali Erbaş Hakkında!

Öncelikle yorumlarıma Osman Kavala ile başlayayım,

O Paris doğumlu, Ben
Kars!

O Robert Koleji mezunu, Ben
Körfez Endüstri Meslek!

O Hristiyan, Ben
Müslüman!

O Marksist, Ben Türk
Milliyetçisi!

O Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi, Ben Türk Ocağı!

O parasını uluslararası af örgütüne harcıyor, Ben Ülkücülüğe!

O Fransız ve Ermenistan kültürünü önemsiyor, Ben Türk Kültürünü!

O Ayşenur Zarakolu Düşünce Ödülünü almış, Ben Ülkücü Düşünce Ödülünü!

O kuramcı, Ben
Turancı!

O kızıl milyoner, Ben
Kırmızı Beyaz binyoner!

O gezici, Ben Görücü!

O Ergenekon tutuklamalarına sevindi, Ben üzüldüm!

O Fettullah Gülencilerin mezarda ki ölülere bile evet
dedirtilmesini istediği referanduma evet diyenleri seçimlere katılmasınlar diye
örgütledi!!!!!!!!!!!!!!!

Ben katılıp dürüstçe HAYIR
dedim.

O …

Ben …

O …

Ben ….

Böyle uzar gider!

***

Neymiş, usulsüz yargılanmış ta alınan kararlar demokratik
değilmiş te, BANA NE…

Neymiş, siyasetçi kuzeni varmış!

Benim Kuzenlerim de ırkçı!

Neymiş AHİM’e uyacağımızı beyan etmişiz!

E, Kur-an’a da uyacağımızı beyan ettik!

Neymiş, iddianamenin içi boşmuş!

E, bi dünya insanın da midesi boş!

Ergenekon Balyoz ve 12 Eylül iddianamelerinin içi dolu muydu
ki!

Demem o ki, Akp iktidarına karşı olanların Osman Kavala’yı
savunmasını kabul edemiyorum!

İki yanlış bir doğru etmez, gündeme getirmeye bile değmez.

Son olarak, İstiklal Savaşımızın
özeti sayılabilecek Parola Vatan ve
İşareti namus sözünü
Osman Kavala davası ile ilişkilendiren sayın Meral
Akşener’in büyük bir gaf yaptığını!

Acilen özür dilemesi gerektiğini!

Kahrolsun İstibdat Yaşasın
Hürriyet Adalet, Musavvat ve meşveret sözünün bir “Anadolucu”’nun davası
sonrası kullanılmasına yaşasalardı “bizim” ittihatçıların üzüleceğini beyan
ederek.

Osman kavala davası ile ilgili BİZE NE …

Fransızlar düşünsün.

Diyerek!

Sözlerimi bağlıyorum.

Gelelim Ali Erbaş’a onun bu yazı
ile ne ilgisi var derseniz, mübarek ramazan ayı sonrası içimde uhde kalmasın
diye yazdım, Allah’ın bildiğini kuldan saklamak bana yakışmaz,

Onu da sevmiyorum, onu da!

Osman Kavala bana ne kadar uzaksa
Ali Erbaş’ta o kadar uzak.

Osman KAVALA’yı ne kadar
sevmiyorsam sayın Ali Erbaş’ı da o kadar sevmiyorum.

İçimde kalmasın.

Burcum Boğa ama, yükselenim
AKREP!

Fıtratımın gereğini yapıyorum.

Selam ve dua ile.

A’mâk – ı Hayâl (1)

       Üniversite
yıllarımda, zamanın “Bugün” gazetesinde çalışıyor; hem ikinci sayfaya değişik
yazarlardan seçme makaleler koyuyor, hem de bazan bizzat kendim o sayfa için
makaleler yazıyordum. Gazetenin sahibi merhum Mehmed Şevket Eygi, kitap okumaya
düşkünlüğümü görünce, beni tebrik etmiş; bir de kitap tavsiye etmişti. “Sana
Şehbender Zâde Filibeli AHMED HİLMİ’nin bir kitabını okumanı tavsiye edeceğim
ama kendine güveniyorsan oku! Sarsıcı bir eser; yine de sen bilirsin!” demişti.

    Elli sene kadar
önce yapılan bu tavsiye üzerine, Babıâli’deki kitapçıları bir baştan bir başa
aradım taradım. Nihayet 1971 yılında basılan, dili de oldukça ağır olan “A’mâk
– ı Hayâl” / “Hayâlin Derinlikleri” adlı kitabı buldum ve büyük bir iştiyak ve
merakla bir çırpıda okudum. Sonraları tekrar tekrar okuyacaktım. Daha sonraları
bu eser, sadeleştirilip daha anlaşılır bir hâle getirilerek basılmıştır. 

     Eserde şu
satırlarla konuya giriş yapılıyor:

   “Vaktimi mâlâya’ni
(mânasız boş sözler) ile geçirir bir genç idim..Mütedeyyine (dindar) ve pek iyi
bir validenin (annenin) ihtimam-ı tamile (tam bir ilgisi ile) geçen çocukluğum
bende sökülmez bir hiss-i dinî (din duygusu) ve yıkılmaz bir düstur-u ahlâkî
(ahlâk prensipleri) bırakmıştı. Muahharen (sonradan) mükemmel (tam) bir tahsil
(eğitim) gördüm, fevkalhat (son derece) zeki olduğumdan, bize mütedair (bizimle
alâkalı) malûmatta (bilgilerde) akranıma / yaşıtlarıma faik / üstün idim. Ekser
gençlerimiz gibi mektepden çıkar çıkmaz, kitapları peygule-i nisyana (unutulma
köşesine) atacak yerde, tevsî-i mâlûmata (bilgimi çoğaltmaya) mektepden  sonra başladım. Az çok bir fikir peyda etmediğim
(edinmediğim) hemen hiçbir şey kalmadı. Bahusus (özellikle) emsalim
(yaşıtlarım) gibi ulum-u diniyyeden (din ilimlerinden) istiğna etmiyerek
(kaçınmıyarak) hem cihet-i zahiriyeye (zahirî ilimlere) ve hem de aksam-ı
batıniyede (gizli ilimlerde) behredar (bilgi sahibi) oldum. İşte bu mâlûmat
(bilgi) yığınının altında bir gün vicdanımı tahlil (analiz) ettiğim vakit
kemal-i hayretle (tam bir şaşkınlıkla) garîb bir halîta  kesildiğimi (karma bilgilerle dopdolu
olduğumu) farkettim. Ben küfrile (inkârla) imandan, ikrar (kabul) ile inkârdan,
tasdik ile reyb (şüphe)den mürekkeb (meydana gelen) bir şey olmuştum. Kalben
inkâr ettiğimi, aklen tasdik eder, aklen reddettiğimi kalben kabul ederdim.

     “Velhasıl reyb
(şüphe) denilen ejderha vücudumu sarmıştı. Bir fikri ne kadar metin (sağlam)
esaslarla tahkim etsem (kuvvetlendirsem), reyb (şüphe) ejderhası, bir sarsışta
yıkıyordu. Bâri kat’î (kesin) inkârla, hiç olmazsa rahat bir noktada kalabilir
miydim? Ne gezer! İnkâr başka şey, reyb (şüphe) yine başka! Reyb ejderhası her
kat’î (kesin) fikrin düşmanı idi. İster ikrar olsun, ister inkâr olsun mevzu ve
müspet bir şey kabul etmiyordu. İmdi elvah-ı hayatiyeyi (hayat sayfalarını),
fikrin in’ikasatı vücudiyesi (yansımaları) diye kabul edersek, müthiş bir
azapta, takatfersâ (takat getiremez) bir duzah (cehennem) içinde kaldığım
anlaşılır. Herkes için pek tabii olan şeyler, benim için başka bir şekil
alıyordu…Yeniden Reyb ejderhasını öldürecek berahin (deliller) bulabilmek
ümidiyle tahsil ve tetkike koyuldum. Bir kere daha ulumu batıniye (gizli
ilimler) ile müştagil (meşgul oldum) ve şöhret-i kâmile (tam bir ün) sahibi
zevâta (zâtlara) müracaata (başvurmaya) başladım. Bunların içinde pek fâdıl
(faziletli), pek sâlih (dindar) insanlara tesadüf ettim. Ne çare ki bunların
ulumu (ilimleri) ve delaili (delilleri) bence tufuliyet-i beşeriyenin
(insanoğlunun çocukluk döneminin) icat-kerdesi olan (ortaya koyduğu) hayalât
(hayâller) ve esatir (efsaneler)den başka bir şey değildi. Beni, düştüğüm
giriveden (çukurdan) kurtarmak için tekmil (bütün) malûmâtımı cerh ve mahvedecek
ve iddia edilen hakaiki (hakikat ve gerçekleri) re’yel’ayni (gözüme) gösterecek
biri lâzımdı. Böylesine tesadüf etmedim.”

     Eserde şu
soruların da cevapları aranıyordu:

   “Sebat ve beka
(kalıcı) olmadıktan sonra bu bedayi’ (bu güzellikler) ne işe yarar? Bu kadar
güzelliğin şâhit ve nâzırı (göreni olan) insan, hem de insanların belki binde
biri iken, insanda beka (kalıcılık) var mı? Küre-i arz (dünya) dediğimiz bu
muvakkat süknayı (geçici dünyayı) derin bir hüzne kapılmıyarak seyretmek acaba
mümkün mü? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Safî bir akîdenin (inancın) pek
güzel cevap verdiği bu suale akıl ve fen cevap vermiyordu..Eğer var isem niçin
yok olacağım? Yok olmıyacağım, ruhum baki mi kalacak? Ruh nedir? Bizatihi
(kendi kendine) hassas mıdır? Hüviyetini (kimliğini) bilir mi? Varsa kalıptan
ayrılışında ne gibi bir hâl ile hallenecektir? İşte cevapsız birçok sual.”

     İşte eser; bu gibi
birçok soruların cevaplarını arayan ve bulmaya çalışan bir mahiyet ve içerik
taşımaktadır.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 29

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Vefatından Sonra
Hakkında Yazılanlar İbnülemin Mahmud Kemal İnal

YUSUF ZİYA ORTAÇ

Beyazıt’ta
eski Sahaflar Çarşısı’ndan geçiyordum. Acâip bir adam gözüme ilişti: Fes
kenarları kulak uçlarına değen, esmer, kuru bir adam. Haziran sıcağında,
arkasındaki neftimsi paltoyu çı-karmamıştı. Boynunda hâlâ bir şal sarılıydı.
Ayağında galoş kunduralar, kaşlarında öfke, gözlerinde gazap, burun kanatları
fenâ bir koku almış gibi nefretle, karışık, siyah ve kalın bıyıklar altında
çizgilenmiş dudakları neredeyse birisini paylayacak…

Sahaflar,
telâşla yerlerinden kalkıp selâmlıyorlardı onu. Kimisine baştan savma bir el
işâreti yapıyor, kimisine gülümsüyor, kimisini de azarlıyordu galiba… Bu
adam, meşhur biyografi (tercüme-i hal ve bibliyografi, kitâbiyat) bilginimiz
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’miş.

O günlerde ben
on yedi yaşında bir idâdî talebesiydim. Üstâda yaklaşmak değil, uzaktan selâm
vermek, yüzüne bakmak bile haddim değildi.

Kendisiyle
tanışmamız Akbaba çıktıktan sonra olmuştur. Sultanahmet parkı karşısındaki
Setli Kahve’de şâir Hamâmîzâde İhsan takdim etmişti. Hiç unutmam, yüzüme
gülümseyerek ve kü-çümseyerek bakmış:

Hafazan Allah, o şeytan sen misin? Diye
galiba iltifat etmişti.

İlk
konuşmalarımız böyle tesâdüflerle olmuştur. Sevgisini, güvenini kazanmak kolay
değildi onun. Fakat eskilerin pek değer verdikleri aruz veznini bilişim, dîvan
edebiyâtımızdan biraz anlayışım, hele bir mizah dergisine sâhip oluşum üstâdın
yanında çabuk itibar kazanmamı sağladı ve bir pazartesi akşamı ben de
Bakırcılardaki sarı boyalı meşhur Emin Paşa Konağı’na dâvet edildim.

Emin Paşa
Konağı, kendisince Topkapı Sarayı’ndan bile zengin bir san’at ve irfan
hazînesiydi. Eşi bulunmaz nâdîde eserler, el yazması kitaplar, edebiyat ve
mûsikî hayâtımızın meçhullerini çözecek vesikalar, çeşm-i bülbüller, eser-i
İstanbullar, o hazînede toplanmıştı hep.

Beni çağırdığı
gece bir mûsikî ziyâfeti varmış… Az ışıklı, çok rutûbetli bir avludan geçtim,
her basamağı eski bir ses veren merdivenleri çıktım ve huzûra girdim.

Sedirler,
koltuklar, sandalyeler dâvetlilerle doluydu: Şâir Halil Nihat Boztepe, Prof.
Mükrimin Halil, Mithat Cemal hatırımda kalanlardır. Bir de gözümün önünden
gitmeyen duvarlar var: Sülüs, nesih, ta’lik levhalar ve eski tabaklarla süslü
duvarlar…

Gösterilen
yere oturdum. Âdet böyleydi. Üstad oturacağınız yeri, rütbenize göre seçer,
işâret ederdi!

Hânende ve
sâzendeler, emeklilerle heveslilerdendi: İhtiyar seslerle toy sesler…

Kendisi,
başında siyah takkesi, gözleri yarı süzgün, köşesine kurulur ve saz başlayınca,
o da dizleri üstünde usûl tutmaya başlardı.

İbnülemin
Mahmud Kemal, tanıdığım en müthiş hâfızadır: Sorduğunuz târihi şahsiyetin bütün
hayâtını, doğum gününden ölüm gününe kadar, tek rakam ve tek hâdise yanlışı olmadan
öğrenirdiniz. O, yalnız Türk aydınlarının değil, Avrupa’nın tanıdığı ve saydığı
sağlam salâhiyetti.

Aradan yıllar
geçmiş, dost olmuştuk. Sık sık Akbaba’ya gelir, şakalaşırdı. Mutlaka kendisine
bir şey sorar, anlatıyorken dinlemiyor gibi yapar, kızdırırdım. Ne güzel, ne
zengin öfkesi vardı. O’nun dilindeki zehirin tadını aldığımı görünce tekrar
yumuşar:

Deccal mıdır, nedir? Beni kızdırıp kızdırıp
keyifleniyor
! Derdi.

Eğer bir sahne
artisti olsaydı, yine büyük bir şöhret olurdu: Yüzünde, bakışlarında, her
konuya göre değişen emsalsiz bir ifâde kudreti vardı.

Heccavdı.
Diline düşeni sözle param parça eder, mısrâların oklarından geçirirdi.

Bir zamanlar,
huzûrunda iki büklüm oturup sonra kendisine meydan okuyan birine yazdığı uzun
taşlamadan aklımda kalanlar bu yaman hiciv gücünün bir örneğidir:

Cehl ü günâhı bî hesap,

 Paspas-ı bâb-ı intisap!

 Bed
çehresinden ismeti

Sünger ile silmiş kasap!

Lâfını hiç
esirgemezdi. Bir aralık kendisini hergün ziyârete başlayan şâir Florinah
Nâzım’a şu kıt’ayı yazmıştır:

Bir takım lâf ile teşviş-i huzur

Etme ey şâir-i bî şi’r-i şuur. 

Her dakika bana gelmektense

Yılda bir kendine gelsen ne olur?

Dostluğunda da
sağlamdı, düşmanlığında da. Takdire lâyık gördüğü insanı:

-Bize hürmeti vardır! diye överdi…

Son Asır Türk
Şâirleri’ni yazdığı günlerde, hal tercümeleriyle fotoğraflarını istediği
şâirlerin ihmâlinden:

İhtiyarlardan taleb-i mal, gençlerden
taleb-i visal edercesine niyaz ediyoruz
!

Diye gözleri
şıldır şıldır dönerek şikâyet ederdi.

Asıl büyük mirâsı

İbnülemin
Mahmud Kemal, seksen yedi yıllık hayâtının yetmiş yılını, okumak, aramak ve
yazmakla geçirmiştir. Eli, hasis denecek kadar sıkıydı. Yemezdi, içmezdi ve
giyime kuşama para harcamazdı. Ama bir ömür boyu sabırla, cömertlikle topladığı
kitapları üniversiteye ve biriktirdiği altınları yalnız hayır işlerine
bağışlayacak kadar asil bir cömertlik göstermiştir.

Onu bütün
cepheleri, bütün hizmetleriyle birkaç sütuna sığdıramayız. Ama iki büyük
san’atçımız, Süleyman Nazif ile Yahyâ Kemal, şu iki mısrâya sığdırmışlardır:

Hezâr gıbda o devr-i kadîm efendisine / Ne
kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine!

***

O zamanlar
önemli bir konuyu tartışan iki târihçiden bahisle üstat İbnülemin’e ‘Hangisi haklı?’ demişler.

Birincisinin bâri cehli (câhilliği) var,
ötekinde o bile yok, demiş
.

***

Bizim pâdişâh
dîvanlarının çoğu Londra’ya kaçırılmıştır. İngilizler sefirimizden ricâ
ediyorlar: ‘Sultan Üçüncü Selim Han’ın el
yazısıyla dîvânı İbnülemin Mahmud Kemal Bey’deymiş. Eğer dostu iseniz, lütfen
aracı olur musunuz ki, bize göndersin onu da
?

Kaygısız
sefir: ‘Aman efendim, lâfı mı olur
gibilerden İbnülemin’e yazıp Üçüncü Selim Han’ın dîvânını ister. Ondan aldığı
cevap ise hâlâ bâzı meslektaşlarının kulağını çınlatabilir:

Yâhu sefir bey, sen Devlet-i Osmâniye’nin
elçisi misin, yoksa İngiliz kültür ve menfaatlerinin komisyoncusu mu
?

……………………..

Yusuf Ziya Ortaç: (1895-1967). Şâir, yazar, yayımcı ve
siyâsetçi. İstanbul Vefa İdadisi’ni bitirdi. 1915’te Darülfünun-ı Osmani’nin
(İstanbul Üniversitesi) açtığı yeterlilik sınavını kazanarak edebiyat öğretmeni
oldu. Hecenin Beş Şairi grubunun üyesi ve öncülerindendir. Orhan Seyfi Orhon
ile birlikte mizah dergisi Akbaba’yı yayınladı. 8. Ve 9. Dönem Ordu
milletvekili idi. Eserlerinden bâzıları: 
Akından Akına (1916), Âşıklar Yolu (1919), Cenk Ufukları (1920), Binnaz
(1918),   Kürkçü Dükkânı (1931), Nedim
(1932), Faruk Nâfiz: (1937), Ahmet Haşim (1937), Dağların Havası (1925, Sarı
Çizmeli Mehmet Ağa (1956), Gün Doğmadan (1960), Göz Ucuyla Avrupa (1958),
Portreler (1960)

 

BÜYÜK BİYOGRAF İBNÜLEMİN MAHMUD KEMAL

REŞAD EKREM KOÇU

Üstad
İbnülemin Mahmud Kemal Beyefendi’nin ölümü yalnız edebiyâtımızda değil, cemiyet
hayâtımızda bir devrin kapanışıdır. Tanzimat terbiye ve muâşeretini, inkılâp
dalgaları arasında hâri- kulâde sevimli bir muhâfazakârlıkla devam ettirmiş
olan üstâdın has hüviyeti deryâlaşmış bir biyograf oluşudur.

Türk târihine
ve edebiyâtına ve güzel san’atlarına sağlam bir vukufa dayanarak O’nun kadar
etraflı, tatlı, renkli, hareketli hal tercümesi yazan bir kalem, ancak
asırların yetiştirebileceği bir kalemdir.

Üstâdın ölümü,
millî müzemizde paha biçilmez nâdîde bir vazonun kırılışı gibidir. İbnülemin
yalnız bilgisiyle ve üstad kalemi ile orjinal değildi. Serpuşu, paltosu,
ayakkabıları, bastonu, yürüyüşü, sesi, bakışı, sevgisi, hiddeti, gazâbı, günlük
hayâtının her ânı ile orjinaldi. Ateş püskürürdü, yakmazdı; kahredercesine
bakardı, dokunmazdı. O’nun kıyâfetinde bir başkası sokağa çıksa, çoluk çocuk
peşine takılırdı. O ise her yerde herkesten hürmet görmüştü. Büyük adamdı
vesselâm.

***

Bugün kaybolan
sâdece bir sîmâ ve sestir İbnülemin, Türk milletinin ebedî ölmezleri arasına
göçmüştür.

……………………..

Reşat Ekrem Koçu: (1905-1975) Târihî konularda fıkra, roman,
hikâye ve deneme yazdı. En önemli eseri İstanbul Ansiklopedisi’dir. İstanbul
Üniversitesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. Liselerde öğretmenlik yaptı.
Eserlerinden bâzıları: Târihimizde Garip Vak’alar (1952), Osmanlı Pâdişahları
(1960), Forsa Halil (1962), Patrona Halil (1967)

 

İBNÜL MAHMUD KEMAL İNAL’IN ŞİİRLE ALÂKALI GÖRÜŞLERİ

Memleketin en
liyâkatli şâirlerinden Halil Nihat Boztepe ve Alûsizâde Ahmet Hâşim beylerle
bir gün şiirden, şâirden söz ederken Üstad Mahmud Kemal Bey’e şiir ve şâir
konusuna nasıl yaklaştığını sormuşlardı. Şu cevâbı verdi:

Rûhun münbasit
veya münkabiz olduğu her şeyde şiir vardır. Şâir, o. şiiri, görüp başkalarına
da gösterendir.

Şâir bulmak
imkânsız değilse de, her halde zordur. Diğer bir ifâdeyle manzum söz söyleyen
her ferdi şâir kabul etmek ‘memnû’ değilse de, ‘mücâz’ da değildir.
Yüzyıllardan beri ‘şuarâ tezkireleri’ni, dolduran binlerce isim içinde herkesin
ittifak ettiği ve şâir ünvânını hakkkıyla kazandığı ve tabiî ki şöhretini
sonuna kadar koruduğu kaç isim gösterilebilir? Eğer şâirler yazılıp,
müteşâirler dışarıda bırakılmış olsaydı, bu esere kaç ismin kaydedileceğini
artık siz düşününüz.

Bir de her
şâir nâzımdır, fakat her nâzım şâir değildir, hükmü herkes tarafından bilindiği
halde filan şâirdir, falan nâzımdır demek uygun değildir. Çünkü şiirden ve
şâirden anlayanlar benim vereceğim hükme, yapacağım târife ihtiyaç duymazlar.
Lâyık olan hüküm ne ise onu bizzat kendileri verirler. Şiirden ve şâirden
anlamayanlara gelince, onlar da zâten benim vereceğim hükümden, bu konuda
söyleyeceğim sözlerden de bir şey anlamazlar. Şiirin güzelliği ve etkisi
herkesin zevkine ve anlayışına göre değiştiğinden birinin şiir olarak kabul
ettiği sözleri, diğeri nazım bile kabul etmez. Birinin okudukça ağladığı
manzûmeye bir başkası sâdece güler. Fakat şurası da bir gerçektir ki zevklerin
çeşitli oluşu, aslında kıymetsiz ve değersiz olan bir söze, herhangi bir kıymet
ve değer vermez. Yâhut kıymetli olan bir sözü kıymetten düşüremez. Güzel dâima
güzeldir. Çirkin de her zaman çirkindir.

Şiirin
değerini, sayısının azlığı eksiltmediği gibi, çokluğu da değerini artırmaz.
Eğer maksad eserse, rnısrâ-ı berceste kâfidir. 

TUHAF BİR İSTANBULLU

SELİM İLERİ

İbnülemin kim?’ diye soranlar çıkacak.
Tanpınar, O’nun için ‘cihan kaynanası
diyor. Bize bıraktığı yazılı miras, bir benzerini bulamayacağımız ‘servet, hazîne, define’ iken O’nu
tanımıyoruz Yalnızca meraklısı bu işle haşır neşir. Pek çok eseri arasında en
önemlileri târih, biyografi, monografi alanlarında, ciddî bir emek ürünü olan
araştırmalardır.

Yalnızca
araştırmak, evrak devşirmek, belge toplamak ve bu çabasını yazıya geçirmek için
yaratılmış bu adam, Birinci Cihan Harbi’nde evinin işgal edildiğini görür.
Birbirinden değerli yazmaları insafsızca tahrip edilir. Evrâkı didik didik
karıştırılır. Basılı eserler koleksiyonu yakılır. Hunharlığa yol açan gerekçe,
tahmin edilebileceği gibi, akıl ve vicdan dışı. Ama İbnülemin’i dış dünyâdan
büsbütün uzaklaştırdığı muhakkak.

1957
Mayıs’ında vefat edinceye kadar, yükselişle düşüş arasındaki bu gelgit O’nun
hayâtında hep devam edecektir. Cumhûriyet döneminde Türk ve İslâm Eserleri
Müzesi’nin müdürüdür; 1936’da emekliye ayrılır. Her şeyin ‘çiğ’ bir yeniliğe
koşuşturduğu günlerde, geçmiş kültürün bekçisi oluşu ‘muhâfazakârlığının’
delili sayılır. Kendilerini yenilikçi sananlar, gözlerinin önündeki değerden
habersiz kalır. İbnülemin’in kültürel muhâfazakârlığı anlaşılmaz; kendisi de
yeni dünyâdan iltîfat görmeye gönül indirmez. 

Yazarımız son
asır elbette on dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın başlangıcı şâirlerini,
sadnâzamlarını, hattatlarını ayrı ayrı eserlerde günümüze tanıtmak istemiştir.
Son Asır Türk Şâirleri, inanılmaz kalabalıkta bir kadrodur. Ayrıntı bolluğunun
çılgınlık kertesinde derlendiği bu eserler, eski edebiyat, biyografi
anlayışının olağanüstü güzellikteki örnekleridir.

Bu eserlerde
satır aralarında, herkes birbiri hakkında konuşur, birbirini âdeta yargılar.
Yargılar dâima çelişir, bir sonraki bir öncekini tutmaz. İbnülemin’in hâfızası,
tıkır tıkır işleyen saat gibi çalışır; inanılmaz sayıda bir evrak ifşaatı boy
gösterir ve hâl tercümeleri işin içinden kolay kolay çıkılamaz sırlara
dönüşür.. Bütün bunlar başlı başına bir dünya, bugün artık temelli dışımızda
kalmış birer âlemdir.

Hoş Sadâ’ adlı kitabında mûsikîmizin
san’atkârlarını yaşantıları ve fıkralarıyla dile getiren İbnülemin’in, bir de,
bütünüyle yayımlanmamış günlüğü vardır. Bir eski zaman adamının değişen
şartlar, farklılaşan sosyal çevre karşısındaki derin şaşkınlığını, öfke ve
nefretini bu günlükten yakalayabiliriz. İleri yaşına rağmen yazarın hâfızâsı
pırıl pırıldır; yaşadığı her şeyi, ölüme yaklaşırken bile, günlüğüne geçirmeye
devam eder:

21 Mayıs Salı / Hava sabahleyin açıktı,
sonra kapandı. 6’dan sonra Tahsin geldi, iğne yaptı. Çay içtim, yağlı simit
yedim. Kâzım İsmâil, Ali Eşref, operatör kudemâdan Ali Rızâ ve birçok asistan
geldi. Her türlü mukaddemat hazır, yarın da kan alınacağından Perşembe ameliye
muhtemeldir. Ali Eşrefin kulağına, ‘Beni çoluk çocuğun eline bırakmayınız!’
dedim. O ve Kâzım: ‘Öyle şey mi olur?’ dediler. Mistâ geldi. Ahmed’in dün
gönderip pişirilmek üzere iâde ettiğim kılıç balığı kebabı, yeşil salata ve biriken
hediye portakallardan getirdi. (…) gelip yemeklere gözlerini dikerek: ‘Ne
güzel yemekleriniz var’ dedi, boğazımda kaldı. ‘Gel, vereyim’ dedim. Defoldu
.’

Hatırlıyorum,
çocukluğumda her büyük bahçede manolya ağaçları, İbnülemin Mahmud Kemal’den
habersizken, onun alaturka çiçekleri. Bu bahçeler de birer ikişer yok edildi.
Manolya ağaçlarının tek tük ayakta kalanları, şimdi, toz toprak yollarda, dev
apartmanların daracık aralarına sıkıştılar.

…………………….

Selim İleri: 1949 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Hikâye ve roman yazarı, senarist
ve dergi yönetmenidir. Yayınlanan eserlerden bâzıları: Pastırma Yazı (1971),
Destan Gönüller (1973), Kamelyasız Kadınlar (1983), Kötülük (1992)

 

 

İBNÜLEMİN
MAHMUD KEMAL İNAL’DAN VECİZELER

*Sâbit olan hakları, tekrar isbat etmek isteyenler,
Hakk’a karşı ta’n etmiş olurlar. 

*Her güzel şey şiirdir. Her güzel şeyi hisseden ve ettiren
şâirdir.                                                                                                  *Semere-i
hayât, hayır ile yâd olunmaktır.

*Hakka
razı olanlar, Hakk’ın razı olduğu kullar gibi azdır.

 *Vatanını sevenler, ilme ve ehl-i ilme hürmetkâr olmalıdırlar.

*Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir.

*Hilkat,
mükemmel olmazsa ilim, insanı âlim etmez.

*Cebr-i tabiat ile yapılan her şey beğenilmekten mahrumdur 

 *Kendilerinde bir meziyet görenler, her türlü meziyetten mahrum
olanlardır. Hâiz-i meziyet olanlar, nefislerinde bir meziyet göremezler.

*Kıymeti olanlar, başkalarına da kıymet verirler.                                                                                                                      *Kıymet
pür-gûlukta değil, hoş-gûluktadır.

*Malûmdur
ki şâir ve aşk, bu iki derdmend, hüzn içinde yaşar, hüzn içinde ölürler.
Hüzn, bunların nasib-i ezelisidir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 28

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Eserleri
Hakkında Yazılanlardan Seçmeler – 3

Son Hattatlar

ORHAN
BAYRAK

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal bu eserinde 18.-20. yüzyıl arasında yaşamış olan 314 hattatın
biyografilerini ve eserlerinden örnekler vermektedir. Bir kaynak eser olarak
kullanılmaktadır. 1955 ve 1970 yıllarında iki defa İstanbul’da Millî Eğitim
Basımevi tarafından yayımlanmıştır. İlk basımı Millî Eğitim Bakanlığı ilim eserleri
serisinde yayımlanması kararlaştırılmış ve yayım müdürlüğünün 11 Mayıs 1953 gün
ve 8588 sayılı emriyle 3000 adet, ikinci basımı ise aynı Yayımlar Genel
Müdürlüğünün 5 Ocak 1970 gün ve 242 sayılı emriyle 5000 adet basılmıştır.

Eserin başında
14 sayfalık bir önsöz (mukaddime) bulunmaktadır. Bizde hat sanatının târihini,
yazı çeşitlerini, hattatlara ait yazılmış eserleri ‘Hunerveran’, ‘Gülzarı Savab’,
Devhatülküttab’, ‘Tuhfei Hattatin’, ‘Mizanülhat’, ‘Defteri Pak-i Erba-ı
Dâniş
’, ‘Tezkiretülhattatin’, ‘Hat ve Hattatin’, ‘Mir’atı Hattatin’, ‘Enderunlu
Sanatkârlar ve Hocaları
’, ‘Eyüblü
Hattatlar
’ geniş bilgilerle anlatılmaktadır.

15-480 inci
sayfalan arasında sülüs, nesih ve celî, 481-645. sayfaları arasında Rık’a,
769-834. sayfaları arasında zeyl (ek) de sülüs, nesih ve ta’lik, hattatların
biyoğrafileri ve eserleri verilmiştir.

Eserde 279
hattatın hayat hikâyesi vardır

Son Hattatlar’dan
Bir Bölüm:

Mehmed Şevki
Efendi (Sayfa: 397-399)

Mehmed Şevki
Efendi, tüccardan Kastamonulu Ahmed Ağa’nın oğludur. 1828 yılında Kastamonu’da
doğdu. Üç yaşında İstanbul’a getirildi. Oğlunun Yenişehir Fenar’i Hüseyin Hâşim
Bey vasıtasıtasıyla gönderdiği varakada böyle muharrer olduğu halde kızının
oğlu doktor Ahmet Süheyl Bey, 1829’de İstanbul’da Haseki’de Çavuş Hamamı civarında
küçük, basık bir evde doğduğunu söyledi.

Aksaray’da
Yusuf Paşa’da Sıbyan mektebinde okudu. Mukaddimatı ulûmu – Ragıb Paşa Kütüphanesi
Birinci Hafız-ı kütibi Hattat Hulûsi Efendi den -ki herkesin hüsni zannına
mazhar bir zatı sütude siyer idi- ve onun damadı Hoca İshak Efendi den okudu.

Yazıyı merak
ederek dayısından meşk almaya başladı. Dayısının tercemei hâlinde söylediği
vech ile şâkirdlerinin en güzidesi olan yeğenine on dört yaşında yazıdan icâzet
verdikten sonra ‘Yazıyı ben bu kadar
öğretebilirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi’den ve diğer hattatlardan
öğren
’ demesile Şevki Efendi ‘Ben
sizden başka hocaya gitmem
.’ cevabını verdi. Hoca efendi bu cevaptan
müteessir olup ağladı. Kemali hulûs ile duâ etti.

Reisülhattatin
Kâmil Efendi, üstadı Sâmi Efendi’den naklen dedi ki:

Şevki Efendinin ebeveyni Kastamonu’da vefat
ettiğinde dayısı Hulûsi Efendi, heybesinin bir gözüne Şevki’yi, diğer gözüne
kız kardeşini koyarak İstanbul’a getirdi, yetiştirdi, yazıyı da tâlim etdi. Bir
müddet sonra Mustafa İzzet Efendiye götürüp temeşşuk ve tekemmül etdirmek için
ısrar ettiyse de -hatırı kalır korkusuyla- Şevki kabul etmedi. Fakat Efendi’nin
ne şâkirdlerinden bir attarın meşklerine bakarak yazıyı ilerletmeğe çalıştı
.’

Şevki Efendi,
yazıyı bana âlemi rü’yada talim ettiler
derdi. ‘En güzel yazıları 1874’dan sonra
yazdıklarıdır. Ondan evvelki yazılarında kusurlar vardır
.’

Şevki Efendi
1848 yılında 50 kuruş maaşla Babı Seraskerî mektubî kalemine girdi. 1873’de maaşına
290 kuruş zam ile menşe’i küttabi askeri, 1876’da ise Umum Mekâtibi askeriyye
hüsni hat muallimliğine tâyin ve maaşı 1261 kuruşa iblağ olundu.

Müahharen Sultan
Abdülhamid merhumun şehzadegânına da iki buçuk sene talim etti. 1883 yılında
rütbei saniye sınıfı mütemayizi ve üçüncü rütbe Mecidî nişanı tevcih edildi.

1887’de vefat
etti. Merkez Efendi kabristanında dayısının yanında toprağa verildi. .

Asrının en ileri
gelen hattatlarındandır ki ‘Hattat-ı
hatîr
’ unvânına lâyıkdır. Asarı nefisesi, esbâbı indinde hâizi kıymettir.
Pek çok şakirdi vardır. Ellerde hılyeleri, levha ve kıt’aları ve Topkapı Sarayı
Müzesinde 1868-1872 yıllarında de yazdığı sülüs ve nesh yazıları mevcuttur.

Bir gün evine
gittiğim esnâda Yahya Hilmi Efendi duvara asılı olan nefis bir levhayı
göstererek hattatlar içinde en ziyâde takdir ettiğim zat, Şevki Efendi’dir.
Yazıyı kemali itina ile yazar, hattâ bir çocuğa yazı tâlim etse de onda da itina
ederdi. Doğrusu hattın her nev’inde ibrazı kemal ile emsâlinden üstündü.

Kâmil Efendi ‘Şevki Efendi ağır, Yahya Hilmi Egendi
sür’atle yazardı
.’ derdi.

Bayezıd’deki
Kütühâne-i Umumî Birinci Hafız-ı Kütübi Hattat Hasan Tahsin Efendi, Şevki
Efendi’nin yazıdaki kemalini teslim eder, fakat tekellüfle yazdığını söylerdi.

Habib Efendi,
dayısının damadı olduğunu yazmışsa da aslı olmadığını Süheyl Bey söyledi.

Hattatlarla ilgili eserler:

1-Menâkıbı
Hünerverân / Hünerli Kişilerin Hikâyeleri:

Târihçi,
hattat ve şâir Gelibolulu Mustafa Ali (1541-1599) tarafından 1586 yılında
yazılmıştır. Târihçi İbnül Emin Mahmut Kemal İnal tarafından geniş bir ön söz
eklenerek ve Türkçeye çevrilerek 1926 yılında İstanbul’da Matbaa-i Amire’de
yayımlanmıştır.

2- Devha’tül
Küttab (Yazıcıların Ulu Ağası):

Hattat
Suyolcuzâde Mehmet Necib (?-1757) tarafından yazılmıştır. ‘Gülzarı Savab’ı tamamlar. 1553-1737 yılları arasında yaşamış
hattatları anlatır. Kilisli Muallim Rifat tarafından düzeltmeler yapılarak 1942
yılında Güzel Sanatlar Akademisi yayını olarak İstanbul’da yayımlanmıştır.

3-Tuhfet’ül
Hattatiin / Hattatların Armağanı:

Nakşibendî
şeyhi ve bilgin Müstakimzade Süleyman Sadettin (1719-1788) tarafından
yazılmıştır. İbn’ül Emin Mahmut Kemal tarafından geniş bir önsöz eklenerek ve
Türkçeye çevrilerek 1928 yılında İstanbul’da Devlet Matbaası’nda basılmıştır. ‘Devha’tül Küttabi’ isimli eserin
devâmıdır.  İbnülemin’in basılmamış eseri
Kemal’ül Hattatin’ ise ‘Tuhfet’ül Hattatîn’in zeylidir.

4-Mizan’ül hat
/ Yazı Ölçüsü:

Yazarı belli
değildir. 1850 yılında yazılmıştır. El yazması hâlindedir.

5-Defteri Pâki
Erbabı Dâniş / Bilginlerin Temiz Defteri:

Şeyhülislâmın
Mahmet Sadettin (1798-1866) tarafından 1850 yılında yazılmıştır. 78 hattat ile
bilginleri kısa anlatır. El yazması hâlindedir.

6-Tezkiret’ül
Hattatin / Hattatların Kitabı:

Hattat Müftü
Mehmet Şem’i (?-1855) tarafından yazılmıştır. El yazması hâlindedir.

7- Hat ve
Hattatin / Yazı ve Hattatları:

Maarif encümeni
üyesi İranlı Habib (?-1894) tarafından yazılmıştır. Daha ziyâde İran
hattatlarını, bazı Türk hattatlarını anlatır. 1890 yılında İstanbul’da Ebüzziya
matbaasında basılmıştır.

8-Mir’atı
Hattatin / Hattatların Aynası:

Eğinli Süleyman
(?-1924) tarafından yazılmıştır. İranlı Habib’in eseri Hat ve Hattatîn’e ek
(zeyl) sayılır. El yazması hâlindedir.

9- Enderunlu
Sanatkârlar ve Hocaları:

Belediye
Müzesi müdürü İsmail Baykal tarafından 1941 yılında yazılmıştır. El yazması hâlindedir.

20- Eyüplü
Hattatlar:

Eyüp Halkevi
Başkanı Nurullah Tilgen tarafından yazılmıştır. Kısa bir eserdir. 80 kadar
hattatı anlatır. 1950 yılında İstanbul’da Aydınlık Basımevi tarafından yayımlanmıştır.

 

İbrülemin Mahmed Kemal İnal’ın Rüyâları

İBRÂHİM ÖZTÜRKÇÜ

Mahmud Kemal
İnal, 1895-1927 yılları arasında gördüğü rüyaların kaydetmiştir. Efendi
Hazretlerinin rüyâlaryla alakalı olarak tuttuğu notlardan bâzıları:

8 Cemâyizelâhk
Cumaertesi Sabahı

Salon, uzun
oda gibi bir yerde seccade yapıp yüzüm şimale (galiba kıble o cihette imiş)
müteveccih olarak namaz kılarken o mahallin sol tarafındaki müntehâsından bir
ses geldi. Namaz arasında bir kısmını bitirdikten sonra pekiyi bilemiyorum o
sese teveccüh ettim. Mesâfe epey uzak, sesin sâhibi lâyıkıyla görülemiyordu,
Yalnız kara sakallı olup, başı semaya ref edilmiş yanında başkaları da vardı. O
ses sırasında yan tarafta merdiven gibi bir yerden uzun boylu, bıyıklı,
yakışıklı galiba beyaz pantolonlu biri çıktı, O âdem hangi vakit namazını
kılmış, sünneti mi kılacakmış, ne imiş.

Ses sâhibi
galiba zat-ı Risâlet imiş. Ve o ses sâhibi de Allahu âlem veliyyinimet-i âlem imiş.
O adam bir gazvede büyük hizmetler etmiş de ona mükâfeten aşere-i mübeşşere
gibi mazhar-ı mükâfat oluyordu. Ben bu mükâfattan müteessir olarak ses gelen
cihete müteveccih ve duvarın dibinde bulunduğum halde ağladım ve o adama
hitaben ‘Allaha şükür sen ben oldum
meâlinde bir şey söyledim. Bu sözüm üzerine o adam kemâkân namaz kılmak
istediğini söyleyip benim sözümü murad ederek galiba bu bana gıpta ediyor ‘Sen artık seccâdeyi topla, evine git, artık
ne yaparsan yap
’, meâlinde bir şey söyledi.

***

1895 Eylül
içinde bir Cuma gecesi görülmüştür

Hazreti Hâlid
radıyallâhu anhü bizim evi teşrif etmişler. Pederle görüşmüşler. Peder,
Hazret’i sokak kapısına kadar teşyi etmiş. Bu aralık eve girmişim. Sokak
kapısında Hazret’e tesadüfle elini öptüm. Vücudum lerzân oldu. İltifat
buyurdular. Kendileri Hacca gidiyorlarmış. Fakat paraları yokmuş. Ben de para
takdim etmeğe utanıyorum. Yalnız ‘İnşallah
teşrifinizde yine görüşürüz
’ dedim.

Bu sırada
uyandım. Cenabı Hak şefaatine nail eyleye.

***

1901
Cemâziyelâhiresinin 15’inci Cuma gecesi sabaha yakın görülmüştür

Midilli’de
bulunmuşum. Abidin Paşa’yı ziyâret için bir konağa gittim. Başım açık ve
saçlarım ziyâdece, üstümde entari, daha üstünde nefis bir gömlek vardı.
Odasının kapısının önünde Sadrazam Rıfat Paşa’nın hafidi ve kendinin tamamen benzeri
olup âlem-i şuhûdda bir gün Haydarpaşa vapurunda gördüğüm Vedad Bey nâmındaki
çocuk duruyordu. Bazı adamlar çocuğu okşuyorlardı. 

Odadan içeri
girdiğimde Abidin Paşa’nın oğlu Rasih Bey’le daha başka adamları bir sedir
üzerinde ve Âbidin Paşa yerine yüzü kıbleye karşı olarak Sadrazam Rıfat Paşa’yı
gördüm. Güya Erenköy taraflarında berber imiş, Paşa da tebdîl-i havaya gelmiş.
Beni görünce kıyam ve ihtiram ederek ‘Dün
kızım istifsâr-ı hâtıra geldi. Bugün de sen geldin. Fevkalâde memnun oldum. İnşallah
sen de sadrazam olursun
’ dedi. Teşekküren eteğini öptüm.

Avdet edeceğim
zannıyla teşyî hareketinde bulunur gibi oldu. Ben yine karşısına oturdum. ‘Komisyondaki iş ne oldu?’ dedi.
Lâyıkıyla bilemediğimi söyledim. Yan tarafında oturan sarıklı gibi bir adama ki
önünde telgraf makinesi duruyordu. Telgrafla o işin sorulmasını emretti. Öbür
tarafta bir adam da ney çaldı. O aralık peder de oraya geldi. Hayli konuştuk.
Sadrazam hastalıktan kurtulmuştu. Fakat daha kapıya gitmiyormuş. Siyah setre ve
palto giymiş idi.

Sonra uyandım.
Cenabı Hak hayırlar ihsan buyursun.

***

1897
Cemâziyelevvelisinin 24. gecesi görülmüştür:

Gayet dar ve
yüksek yerlerden geçilerek bir mahall-i mürteffe çıkıldı. Orada vâlide ile
diğer biri bulunuyordu. Hâşâ sümme hâşâ vâlide Cenabı Hak imiş. Haydar Hoca’ya
yahut Tahsin Hoca’ya ‘Allah insan suretinde
görünür mü
?’ diye sordum. Onlardan biri ‘görülür!’ dedi. Ona sadrazam olmamı rica ettim. Adâletten
ayrılmayacağımı söyledim. ‘Olursun. Ve
1900 senesine doğru ikbâlin açılacak ve saadet bulacaksın
’ dedi.

Bizim evin alt
katında harem sofasında merdivene karîb bir yerde garîbü’l-manzar birkaç adam
oturmuş, herkesin tâli‘ine bakıyorlarmış. Ben de baktırdım ve sadrazam olmamı
talep ettim. Galiba biriyle söyleşip yahut bir kitaba bakıp ‘Olursun!’ dediler. 

1903
Şevvali’nin 15’inci Pazartesi gecesi

İbrahim aleyhisselâm
efendimiz ve müteakiben Kesûl-i Ekrem sallalâhu aleyhi ve sellem Efendimiz
hazretlerinin teşrîf-i seniyyeleriııi gördüm ise de layıkıyla zabt edemedim.
Cemâl-i Cenabı Seyyidü’l-mürselîn’i tamamıyla tahattur edemediğimden rüyayı
aynen yazmaya cesâret edemedim.

1903
Zilka’desi’nin 18’inci Cumartesi gecesi

Resûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri fakirhanemizi teşrif
buyuruyorlarmış. İstikbal için öteye beriye şitâb ile telaş ederken uyandım. Daha
bazı hakâyık gördümse de tamamıyla mahfûzum değildir.

1904
Saferi’nin 28’inci Pazar gecesi

Sadrazam Ferid
Paşa ile namaz kılıyormuşuz. Bir aralık beni der-âgûş ederek ‘İnşallah seni makam-ı sadârette görürüm
dedi. Bir kambur kızı varmış. Karşımızdan geçiyordu. Daha birçok şeyler gördümse
de zapt edemedim.

1904
Cemâziyelâhiresi’nin 11’inci Salı gecesi

Yusuf Kâmil
Paşa merhum kıyâfetinde olarak sadrazam olmuşum. Hatt-ı Hümâyûn okunmak üzere
evvel-be-evvel Ayasofya Câmi-i Şerifine gidip yeşil bir biniş giyerek hatibin
delâletiyle gayet yüksek olan minbere süratle çıkmışım. Hatıb beni minberde
oturtup kendi hutbe okudu, sonra uyandım. 

Cenabı Hak
ism-i a’zam hürmetine hüsn-i hatime ihsan buyursun, âmin.

1911
Recebi’nin 24’üncü Cuma gecesi

Vefat etmişim.
Kitabe-iseng-i mezarımı yazıyordum. Şöyle idi: ‘Ibnülemin Seyyid Mahmud
Kemal’in cism-i (yahut vücûd)-ı fânisinin medfûn olduğu kabirdir (yahut:
fanisinin fenâya inkılab ettiği mahaldir) Her kemâlin zevâli var mutlak. Külli
şey’in yezûlü ille’l-Hak.’

Cenabı Hak
selamet-i iman ve hüsn-i hâtime ihsan buyursun, âmîn.

1911
Ramazanının 10’uncu Pazar gecesi

Otuz beş, kırk
yaşında bir zata mülâkî oldum. Lekerda satarmış. Yetmiş paralık aldım. İki
kuruş verdim. Fazla ve tekrar verdiğimi söyledi. ‘Aman Efendimiz merhamet buyurunuz sallallâhu aleyhi ve sellem
dedim. Tebessüm etti, memnun oldu. Meğer velînimet-i âzam sallallâhu aleyhi ve
sellem Efendimiz hazretleri imiş. 

1912
Şabanı’nın 265. Cuma gecesi (Yakacık’ta)

Yakacık,
İstanbul’daki hânenin ön üst katında bulunmuşum. Zelzele-i müdhişe zuhur etmiş.
Galiba vâlideye ‘Olacaklar oldu,
kımıldayın, şehâdet getirin
!’ dedim ve bülend avazla şehadet getirerek
uyandım ki hâne altüst oluyordu. Meğer rüya görürken zelzele oluyormuş. Yalın
ayak bahçeye kaçtık.

1912
Zilhiccesi’nin 6’ncı Cumartesi gecesi

Hazreti Fâtıma
radıyallahu anhâ Efendimiz Siroz’dan teşrif buyurmuş. Siroz mutasarrıfının buna
dâir telgrafı varmış. Nezd-i saâdetlerinde iki seyyid-i sağîr de varmış. Sonra
deniliyor ki Hazreti müşârunileyhâ efendimiz Meç’ten (?) avdet buyuruyorlarmış.
Sirkeci’den istikbal edelim diye salavât-ı Kâdiriye okuyarak müşârunileyhâ
Efendimiz ikâmetgâhına götürelim diyorum. Yine deniliyor ki yalnız
müşârunileyhâ Efendimiz değil, velînimet-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem
Efendimiz hazretleri de teşrif buyuracaklarmış.

Rüyayı pek iyi
gördüm ise de tamamıyla zapt edemedim. Devam eden muharebe hakkında bu rüyayı
fal-i hayr addeyledim.

Yine gördüm
ki: Karşımızda Acem’in yaptığı, hânemizi zulmet-âbâd ettiği hânesi yıkılmış
yahut yok olmuş. Yalnız adam boyu kadar temel duvarları kalmış. O da hayli
öteye çekilmiş. Evimizin önü açılıp rûşen olmuş.

1915
Cumâdelûlâsı’nm 24’üncü Cuma gecesi gördüm

Harbiye dâiresiyle
kulenin üst taraflarında yüksekte havada yahut küçük bir şeyin üstünde
bulunmuşum. Orada Hazreti Fâtıma radıyallâhu anhâ Efendimiz var imiş. Yerde
birtakım adamlar bulunuyordu. Hazreti müşârunileyhâ ‘Şu adama acıdım!’ deyip yukarı alınmasını bana emir buyuruyordu.
Ben de galiba ip uzatıp o adamı yukarı çekiyordum. ‘Acıdım’ buyurmaları, galiba birkaç adam hakkında vârid oldu.

Bu rüyayı yine
âlem-i menâmda Feyzullahzâde kuddise sirruhu Sâdık Efendi’ye nakleyledim. Daha
başka şeyler olduysa da unuttum.

Cenabı Hak
hayırlar ihsan buyursun.

İbnülemin’in
Rüyâları. Dergâh Yayınları, İstanbul 2016.

Bayramlar

“Bаyrаmlаr, milli ve dini duyguların, inançların,
örf ve adetlerin uygulanıp sergilendiği, bir toplumda millet olmа şuurunun
şekillendiği, kuvvetlendiği günlerdir.”

Teknolojinin baş döndüren yenilikleri,
insanoğlunu şaşırtmaya devam ederken, aynı zamanda O’na büyük kolaylıklar da
sunmaktadır.

Cep telefonu, internet, televizyon ve yazılı
basın araçları, uzaydaki gelişmeler, tedavi yöntemlerinin iyileştirilmesi,
yiyecek ve içeceklerde, üretimdeki bulgular vb. hayatımıza anlamlı ve pozitif
değişiklikler getirmiştir.

Ancak, sessiz ve derinden, bir o kadar da vahim
götürüleri olmuştur: Silah üretiminde artış, çevre kirliliği, gürültü,
radyasyon, gıdalardaki hormonsal ve ilaç tehlikeleri, atıklar, katkılar, vb.
gibi.

Özellikle TV, cep telefonu ve internet
bağımlılığı, insanları yalnızlaştırmaya başlamış, aile içi ve çevreyle olan
iletişim büyük ölçüde azalmıştır. Bunlar, insanlık için kıymetli ve bir o kadar
da anlamlı olan zamanı, insani değerleri, dostlukları, aile içi iletişimi bir
yandan da, zamanımızı gizli veya açık şekilde çalmaya başlamıştır.

 Neticede
insanlık hızla kalabalıklaştıkça aynı zanda yalnızlığa ve bencilliğe de
itilmektedir. Teknolojinin bu yönü bilinçsizce kullanılmaya devam edildiğinden;
insanları kaynaştıran ortak paydaları yok ederek; “aile bağlarının,
samimiyetin, paylaşmanın, ahde vefanın, sevginin” azalmasına da sebep
olmaktadır.

İnsani değerlerin azalması neticesinde;
“bencillik, hoşgörüsüzlük, aç gözlülük ve sevgisizlik yüreklerde yeşermeye
başlamıştır.
Bu günkü savaşların, akan kanın,
aç bırakılan insanların, mağdur ve yetim bırakılan çocukların çektiği ıstırabın
sebebi budur.

Görüleceği gibi, teknolojinin içinden; “ahlaki
değerleri, insanlık onur ve merhametini, sevgiyi” vb. çıkardığınızda, yaşam
anında felakete dönüşmektedir.
Bütün bu
gelişmeler insanı; refaha, huzura, saadete götürmesi gerekirken zengin ve hâkim
olma, yönetme uğruna, her türlü çirkinlikler, ahlaksızlıklar ve
merhametsizlikler yapılabilmektedir.

Şu anda bile, zulüm, katliam, kan ve barut
kokusu, açlık, sefalet, acı ve gözyaşı durmamaktadır.
Gelişmeler bilinçli kullanılamadığından, çıkar
çevrelerinin eline düşerek, yaşam biçimimiz yozlaşarak, gelenekler, görenekler,
ahlaki değerler vb. hızla ve üzücü şekilde yıpranmaktadır.

Bayramlar da bu gelişmelerden etkilenmiştir
elbette ki. İçinde bulundurduğu kendine has; “yaşama sevinci veren,
kaynaşmamızı sağlayan, beden ve ruh sağlığımızın sigortası olan ve toplum
katmanlarını mutlu eden motifler” kaybolmaya yüz tutmuştur.

Hediyeleşmenin, yeni elbiselerle giyinmenin
mutluluğu, el öperek harçlık almanın hazzı, komşularla paylaşmanın toleransı,
çocukların kahkahaları, sevinçleri, cıvıl cıvıl yarışları sokaklarda yok artık.

Bayram namazlarının kalplerimize zerk ettiği
manevi hazla, yakalanan uhrevi havanın, hemen akabinde topluca kabirlere
taşınması, hastaların unutulmaması, yakınını kaybedenlerin topluca ziyaret
edilmesi ne anlamlı, ne hoş uygulamalardı.

Çocukluğumda bayramlarda ev ev gezerdik. On iki
yaşını doldurmayanlara çerez dağıtırlardı. En samimi kafadar arkadaşlar ve
akraba olanlar bir gurup olurduk.

Topladıklarımızın içinde neler yoktu ki; kuru
üzüm, hurma, ceviz, fındık, fıstık, lokum, iğde, kuru dut, keçiboynuzu, akide
şekeri vb.

Evlere bayramlaşmaya gitmek gerçekten de
mutluluktu. Kapıda güler yüzlü bir teyze karşılar, bizi adam yerine koyar, hal
hatırımızı sorar, cana yakın, cicili bicili giyinenlerimizin yanağını okşar ve
bolca çerez ikram ederdi. Ne tadına doyulmaz huzur kırıntılarıydı bunlar.

İçimizde; kin, kırgınlık, stres, hüzün asla
yoktu. Engin bir hoşgörünün yüreklerimize enjekte ettiği sevgi çiçekleri vardı
göz bebeklerimizde.

Topladığımız harçlıklarla bayramlık servetimizi
hesaplar, kendimize bahşedilen güven ve sevinçle sokağa fırlardık. Ne bitmez
tükenmez lezzet paylaşımlarıydı bilemezsiniz.

Büyükler de ev ev bayramlaşırdı. Tepsi içinde;
kâğıtlı şeker, lokum, kolonya ve sigara ikram edilirdi.

Anlattıklarımda olağan üstü durum yok elbette.
Fakat hafızamda o kadar değerli izleri var ki bu yaşantıların. Hatırladıkça,
duygularımı tozpembe bulutlar sarmakta. Yeniden yaşayabilmek için neler
vermezdim ki.

Bütün bunları bize anlamlı kılan; madden sahip
olduklarımızın çokluğu değildi elbette. Zira çok da fazla bir şeylerimiz yoktu.
Fakat gönül zenginliğimizi sağlayan; içtenlikler, sadelikler yalınlıklar, samimiyet,
sevgi ve hoşgörü oldukça çoktu.

Yüreğimizde duruluk ve huzur, ahde vefa, kadir
kıymet bilme, sevme ve sayma vardı.

Kanaatkârlık, yaşama sevincimiz haddinden
fazlaydı.

Bir takımdık adeta, komşularla, arkadaşlarla,
akrabalarla. Birimizin derdi, hepimizindi. Hayattan çok şey beklemezdik. Uzak
ve elde edilemeyecek hedeflerimiz yoktu. Sade samimi ve basit yaşardık. O
yüzden endişeli değildik belki de.

Evlerimizde çok eşya yoktu. Yaşamımız gibi
evlerimiz de sadeydi. Fakat sevgimiz sayesinde, hoş görülü ve huzurluyduk.
Kafamız her şeyle meşgul değildi. Esas olan kalp kırmamak, üzmemekti,
yardımlaşma ve dayanışmaydı.

Şimdiki bayramlarda maddi her imkân var
elbette. Hiç bir şeyin özlemi çekilmemekte. Ancak, en pahalı malzemelerle
pişirilen, fakat lezzet vermeyen yemek gibi san ki. Kaybolan bir tat var.
Katılan malzemeyle bulunamayacak bir tat.
İşte bayramlara lezzet veren de manevi paylaşımlardır.

Engin sevgi, saygı, değer verme, hoşgörü, biz
duygusu, yardımlaşma, komşuluk ilişkileri, aile bağları, merhamet,
kanaatkarlık, tevekkül, kendisi ve başkaları ile barışık olabilme, empati,
pozitif düşünme vb. değerler.
Bunlar,
bayramlara ruhunu veren, kişiyi, aileyi ve dolayısı ile toplumu mutlu kılan
argümanlardır.

Hiç bir masrafı olmayan, paylaştıkça çoğalan böylesi
hasletler, sadece, haset, kıskanç, bencil, öfkeli, nefret duyan kalplerde
yeşermez. İnsanı insan yapan değerleri yaşayamazsak, her gün bayram ilan edilse
de bir anlamı olmayacaktır.

Bayramlar önce yüreklerde olmalı. Bunu
başarabiliriz elbette. Geçmişin özlemleri ile yetineceğimize, gelin gönülleri
önce bayram kılalım. O tat yeniden gelecektir eminim.

“Gönüller sevinç dolsun, umutlаr gercek olsun,
аcılаr unutulsun, üzerimize mutluluklar yağsın” dileklerimle… Bayramınız kutlu
olsun…

Sevgiyle kalın…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 27

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Eserleri Hakkında Yazılanlardan Seçmeler
– 2

SEZER ŞAFAK

 

Mahmud Kemal
İnal Beyefendi, 19. yüzyılın son çeyreğinde yetişen, devletin yönetildiği Bâb-ı
Âlî’de birçok sadrıâzamla birlikte uzun yıllarca çalışan ve Cumhuriyet
döneminde bazı görevler üstlenmesinin yanı sıra Osmanlı dönemi devlet adamları,
şâirleri ve sanatkârları hakkında önemli eserler ortaya koymuş bir isim olarak
karşımıza çıkmaktadır. 19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyıl başlarının
siyâsetçi ve edebiyatçılarını yakından tanıyan ve pek çok kültür muhitinde
bulunan İbnülemin’in, çoğunlukla yaşadığı dönemi konu edinen eserlerinde söz
edilen sosyal meseleleri ve bu meseleler hakkındaki tespit ve düşünceleri son
derece mühimdir. 

Mehmed Emin
Paşa’nın oğlu olan İbnülemin, Sarı Konak’ta İstanbul görgüsü ve terbiyesiyle
yetişmiş ve özel öğrenim görmüştür. Çocukluk yıllarından itibâren önemli devlet
adamları ve edebiyatçıların meclislerinde bulunan İbnülemin Bey, Yusuf Kâmil
Paşa’nın mühürdarı olan Mehmed Emin Paşa’nın oğlu olması sebebiyle 19. yüzyıl
sonlarında Bâb-ı Âlî’de yaşanan problemlere şâhitlik etmiştir. Yirmili
yaşlarına gelmeden Eyâlât-ı Mümtâze Kalemi’nde çalışmaya başlamış, uzun yıllar
boyunca Bâb-ı Âlî’de önemli görevler üstlenmiştir.

Bu dönemde
Ahmet Midhat Efendi’nin yayınlamakta olduğu Tercümân-ı Hakikat’te yazmaya
başlayan İbnülemin, ağırlıklı olarak din ve ahlâk konularından, İslâmiyet ve
medeniyet ilişkisinden söz etmiş, İslâmiyet’in ilerlemeye engel olmadığı
fikrini işlemiştir. Bunun yanı sıra oruç ibâdetinin faziletlerini anlattığı
Menâfiu’s Savm ile akıl, nefsin terbiyesi, ölüm gibi temalardan bahsedilen
Ravzatü’l-Kemâl adlı eserlerini de bu yıllarda kaleme almıştır.

1890’lı
yıllarda tefrika roman da yazan İbnülemin; ‘Sabih’,
Bir Yetimin Sergüzeşti’ ve ‘Rahşan’ adlı romanlarını kaleme alarak
bazı siyâsî ve sosyal problemleri ilk defa romanlarında işlemiştir. Nâmık
Kemal’in Cezmi romanından esinlenerek Sabih’i yazan İbnülemin, Müslümanların
Türkistan coğrafyasındaki fetihlerinden söz etmiş ve romanın yazıldığı İkinci
Abdülhamid Han döneminin problemlerini Türkistan’da yaşanmış gibi anlatarak pek
çok kritik konuya değinmiştir. Eserde; liyâkat sâhibi olmadan önemli mevkilere
tâyin edilme adâlet mekanizmasındaki aksaklıklar gibi problemlerden bahsedilmiş
ve yöneticilerde olması gereken hukuka riâyet, müşâvereye önem verme gibi
olumlu özellikler anlatılmıştır. Bu romanının sansürlenmesinin ardından
Sabih’teki tutumunu devam ettirmeyen İbnülemin, yetimleri gözetme, zorakî
evliliğin olumsuz sonuçları gibi konuları işlemeye koyulmuş ve ‘Bir Yetimin Sergüzeşti’ ve ‘Rahşan’ adlı romanları kaleme almıştır.

Günümüzde hâl
tercümesi/biyografi yazarı olarak tanınan İbnülemin, bu alandaki ilk çalışması
olan ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’ adlı
makalesini 1898’te yayınlamıştır. Yaşadığı dönemin şâir, hattat ve devlet
adamlarının el yazısı örneklerini bir araya getirdiği ‘Hutût-ı Meşâhir Mecmuası’nı da bu yıllarda hazırlamış; Şûrâ-yı
Devlet azası İzzüddin Bey ve Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucularından
Menapirzâde Nuri Bey’in hayatını bu dönemde kaleme almıştır.

Daha önceki
kuşağı (eslâf) çağdaş literatüre kazandırarak
yeni nesillere (ahlâf) tanıtmayı gaye edinen İbnülemin, bunu yaparken yalnızca
eslâfı yüceltmemiş, zaman zaman çok sert eleştirilerde bulunmuştur. Bu
bağlamda, günümüzde anlaşıldığı şekliyle İbnülemin’in yalnızca eskiyi anlatması
/ methetmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığı anlaşılmakta ve bu
çalışmalarda geçmiş deneyimlerden ayrıntılarıyla söz edildiği görülmektedir.

Osmanlı
bürokrasisinin merkezi olan Bâb-ı Âlî’de genç yaşta çalışmaya başlayan ve
Saltanat’ın kaldırılmasına kadar 33 yıl boyunca burada görev alan İbnülemin,
19. yüzyılın son senelerinde Bâb-ı Âlî’deki aksaklıklara da yakından şâhitlik
etmiş ve liyâkat esâsına uyulmayan ve memurlardan mutlak itaat beklenen bu
kurumu ileriki yıllarda yayınlanan eserlerinde sıklıkla tenkit etmiştir.
Abdülhamid döneminin ardından İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin etkin olduğu yıllarda
da Bâb-ı Âlî’de çalışmaya devam eden İbnülemin, İttihad ve Terakki hakkında da
kritik tenkitlerde bulunmuş; Sadrazam Said Halim Paşa’nın İttihad ve Terakki
karşısında birçok konuda pasif kalmasını ve bu dönemdeki hürriyet ile
bağdaşmayan katı yönetim tarzını eserlerinde tenkit etmiştir.

Meşrutiyet
basınında birden çok yazısı yayınlanan İbnülemin, bu yazılarının yanı sıra önemli
şahısların hayat hikâyelerini yazmaya devam etmiştir. Bir Bâb-ı Âlî
bürokratının kaleminden çıkan bu eserlerde devlet yönetimindeki problemlerden
ve bazı sosyal meselelerden söz edilmiştir. Beyânü’l-Hak Dergisi’ndeki
yazılarında dönemin ruhuna uygun olarak meşrûtî idâreyi selâmlayan İbnülemin, ‘Ehemm-i Umur’da âdil bir idâreye
kavuşulduğundan, ‘İdâre-i Meşruta’da
meşrûtî idârenin öneminden söz etmiş; ‘Hürriyet
başlıklı yazısında ise hürriyeti, hayatın ruhu olarak târif etmiştir. Bu
yıllarda Fındıklılı İsmet Efendi ve Gelenbevî İsmail Efendi’nin hayat
hikâyelerini de kaleme alan İbnülemin, Encümen-i Şuâra’nın müdâvimlerinden Hersekli
Ârif Hikmet ve Leskofçalı Galib üzerine de iki ayrı çalışma ortaya koymuş ve
her iki ismin de Nâmık Kemal’in sosyal problemleri merkeze alan şiir
anlayışındaki etkisinden söz etmiştir. Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin de hayat
hikâyesini yazan ve dîvânını yayınlayan İbnülemin, adâlet ve dürüstlük gibi
konulara ve Şeyhülislâm Yahya Efendi hakkındaki kısa hikâyelere yer vererek bir
devlet adamında olması gereken özellikleri dile getirmiştir.

Bu günlerde
Mustafa Kemal Paşa’yı rüyasında gördüğünü defterine kaydeden İbnülemin, ileriki
yıllarda yayınlanan Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar’da Dâmad Ferid Paşa’nın
sadâreti döneminde Dürrîzâde Abdullah Efendi tarafından Kuvâ-yı Milliye
hareketi aleyhine yayınlanan fetvayı sert bir dille eleştirmiş, Ferid Paşa’yı
sadrazamlığa tâyin eden Sultan Vahideddin Han’ı da tenkit etmiştir.

Mahmud Kemal
Bey, Cumhuriyet döneminde de devlete sadâkatle hizmet etmiş, yapıcı tenkitlerde
bulunmuştur.

1930-1942
yılları arasında yayınlanan Son Asır Türk Şâirleri’nde ağırlıklı olarak 19.
yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında yaşayan şâirlerden söz edilmiştir.
Mensup oldukları şiir akımları bakımından herhangi bir ayrıma gitmeksizin bütün
şâirlere yer vermeye çalışan İbnülemin, Cumhuriyet dönemi şâirleri arasında da
siyâsî görüş ayrımı yapmamıştır.

İbnülemin; Nâmık
Kemal, Yahya Kemal Beyatlı, Tevfik Fikret, Süleyman Nazif gibi şâirlerin
yanında Beykoz Kundura Fabrikası’nın muhasebe görevlisi Enver Bey, İzmir’de
turşuculuk yapmakta olan Âtıf Ölmez gibi isimlere ve dönemin siyâsî muhalifleri
arasında sayılabilecek isimlere yer vererek dönemin bütün şâir kadrosunu
tanıtmaya çalışmıştır.

Liyâkatin
önemine vurgu yapan İbnülemin, denizi görmeyenlerin kaptan-ı derya olmasından
söz etmiş ve eserin önsözünden itibâren neredeyse bütün başlıklarda devlet
yönetiminde liyakat esaslarına uymanın önemine işâret etmiştir.

İbnülemin,
Cumhuriyet dönemindeki eser isimlerinden yola çıkılarak, Cumhuriyet döneminde
Osmanlı dönemini bütünüyle öven, sâhiplenen, bu maksatla yüzlerce biyografi ve
binlerce sayfalık eserler ortaya koyarak bütün ömrünü eskiyi korumaya hasreden
ve hiçbir biçimde içinde yaşadığı zamanı yansıtmayan ‘nostaljik’ bir isim olarak görülmekte ve tanıtılmaktadır. Çağdaş
literatürde İbnülemin hakkında ortaya konan çalışmalarda bu bakış açısı hâkimdir,
basında yer alan yazılarda ve hâtırat niteliğindeki bazı çalışmalarda da
İbnülemin’in son dönemlerindeki gündelik hayat pratiklerinden yola çıkılarak
buna benzer bir portre çizilmekte, ‘mâzinin
türbedârı
’ olduğundan söz edilmektedir. Buna karşılık, Sultan Abdülhamid
döneminden başlayarak, Meşturiyet ve daha sonraki Cumhuriyet yıllarında
İbnülemin son derece çağdaş bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sezer Şimsek: 1989’da İstanbul’da doğdu. Lisans öğrenimini
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2011 yılında
tamamladı. Hâlen Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü
Kurumlar Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda Dr. Öğretim Üyesi olarak görev
yapmaktadır. Evli ve bir çocuk babasıdır. Yayınlanmış kitapları: Ebul’ulâ
Mardin: Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Âlimi (2015), İki Devrin Muhalifi Refi’
Cevad Ulunay ve İstanbul (2016), Şeyhü’l-muharrirîn Burhan Felek (2017), Burhan
Felek’in İstanbul’u (2017).

*masadak: Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. ‘Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru,
sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı
’ gibi mânâlara gelir.
Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.

 

Son Asır Türk
Şâirleri Hakkında

BÜLENT
ŞIVGA

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal tarafından ‘Kemâlü’ş-Şuarâ
ismiyle kaleme alınan, ‘Son Asır Türk
Şâirleri
adıyla yayınlanan eser, tezkire geleneğinin son örneklerinden biri
olarak sayılır. 1942 yılında ilk basımı yapılan Fatin Tezkiresi’nin zeylidir.
(Sonuna yazılan ek kısımlarıdır.) Son dönem şâirleri hakkında bilgi vermesi,
zaman zaman başka kaynaklara başvurarak iktibaslar yapması, belgeler göstermesi
bakımından dikkate şayandır.

Eserin
mukaddime bölümünde tezkirelerde gördüğümüz konulara değinilmiştir. Bu bölümde
yazar, kendisine kadar yazılan tezkireler hakkında kısaca bilgi vermiştir.
Fatin Efendi’den sonra şâirler tezkiresi tertip edilmediğini, tezkire yazma
teşebbüslerinin çeşitli sebeplerden dolayı neticesiz kaldığını dile getirerek
son yıllarda yetişen şâirlere dâir malûmat elde etmenin imkânsız bir hayal
olduğunu ifâde etmiştir.

Eserini
hazırlarken nasıl bir yol tâkip ettiğini, şâirler üzerine değerlendirmelerinde
nasıl davrandığını, şâirlerin hayat hikâyelerinde ne gibi inisiyatifler
sergilediğini ifâde ederek eserinin edebiyat âlemi için faydalı olması ve
okuyucularının kendisini hayırla yad etmesi emeliyle mukaddime kısmını bitirir.

Biyografi
kısmı olarak kabul edilen bölümde ise alfabetik olarak 574 şâir sıralanmış ve
bunlarla ilgili bilgiler verilmiştir.

Latîfî
Tezkiresi ve Son Asır Türk Şâirleri adlı eserlerde şâirler için verilen
bilgiler, ele alınan hususlar, ifâde tarzları, dil özellikleri, kullanılan
terimler, müelliflerin anlattıkları şâirlerin eserlerinden seçtikleri örnek
metinlerde ön plana çıkan özellikler:

Her iki esere de
bakıldığında, müelliflerin şâirlerle ilgili değerlendirmelerinde genel olarak
objektif davrandıkları görülüyor. Mahmud Kemal İnal, özellikle hayatta bulunan
şâirler ve eserleri üzerine uzun uzadıya açıklamalar yapmaktan sakınmıştır.
Çünkü en küçük bir tenkidi bile hazmedemeyen

kişilerin
kendisine güceneceklerini düşünerek böyle bir durum sergilemekten mümkün
mertebe geri durmuştur. Bir sebebi de şâirlerin edebî tekâmül içerisinde bulunmalarıdır.
Yapılacak bir tenkidin, şâirin edebi tekâmülünü sekteye uğratabileceği düşüncesinden
dolayı bundan uzak durmuş olabilir.

Latîfî
Tezkiresi’nin geneline bakıldığı zaman ancak bir iki şâire yönelik olumsuz
tenkitlerin yapıldığı tespit edilmiştir. Latîfî, bu eleştirileri yaparken düşündüğünü
söylemekten asla çekinmeyen bir mizaç sergilemiştir. Latîfî; şâirlerin gerçek
kıymetlerini, mevkileri ne olursa olsun, açıkça ve çekinmeden belirtmiş,
koyduğu ölçütlerle her şâire lâyık olduğu kadar kıymet vermiştir.

Latîfî’nin
şâirler için getirdiği bu kıstas fikri Mahmud Kemal İnal’da da görülmekle
birlikte hissî davranmaya varan bir tutum sergilediği de görülmektedir.

Objektif olma
gayretlerine rağmen İbnülemin’in tam mânâsı ile neslinin son temsilcisi
olduğuna, ele aldığı şahıslar hakkındaki değerlendirmeleri şâhittir. Latîfî
Tezkiresi’nde her şâir hakkında bulunabilen birçok bilginin gerektiği ölçüde
verilmesine gayret edilmiştir. Mahmud Kemal İnal ise Ziya Paşa, Nâmık Kemal
gibi daha önce haklarında çeşitli yazılar yazılan kişilerin biyografilerini kısa
tutma yoluna gitmiştir. Son Asır Türk Şâirleri’nin diğer bir farkı da aruzla yazan
şâirlerin yanında hece şâirlerini de içerisinde barındırmasıdır. Bu iki eserin
mukaddimelerinde dikkatimizi çeken diğer bir fark ise Latîfî Tezkiresi besmele,
hamdele ve salvele ile başlarken Son Asır Türk Şâirleri’nde bunun olmamasıdır.

Her iki eserde
de şâirler alfabetik olarak sıralanmasına rağmen Mahmud Kemal İnal zeyl yaparak
bu alfabetik sıralama düzenini mecburî olarak bozmak mecbûriyetinde kalmıştır.

İki eser
arasındaki diğer bir fark ise Mahmud Kemal İnal’in ‘Kendime Dâir’ başlığı atarak kendi hayat hikâyesine yer vermiş olmasıdır.
Lâtifî Tezkiresi’nde böyle bir durum yoktur. Lâtifî Tezkiresi ‘Hâtime’ kısmı ile tamamlanırken, Son Asır
Türk Şâirleri eseri bazı kişiler tarafından yazılmış takrizler kısmıyla hitâma
erdirilir.

Latîfî,
tezkiresinin biyografi kısmında bilgi vereceği kişi, dîvan şiirinin önemli isimlerinden
biri ise veya önemli devlet makamlarından birinde görev alıyorsa daha ilk
cümlelerinde pek çok övücü sıfata yer verip onun önemini daha başlangıçta
vurgulamaya çalışmıştır. Aynı şekilde ele aldığı kişi hayatta değilse mahlastan
sonra ona rahmet dileyen bir duâ cümlesi eklemiştir.

Mahmud Kemal
İnal ise ele aldığı kişinin sâdece ismini zikrederek başlığını oluşturmuştur. Her
iki eserde de şâirlerle ilgili ismi, lakabı, nereli olduğu, kimin oğlu olduğu, babasının
hangi görevlerde bulunduğu, eğitim durumu, hangi makamlarda bulunduğu, ölüm târihi
ve mezarının yeri üzerine bilgiler verilmiştir.

Mahmud Kemal
İnal, şâirlerle ilgili doğum yeri ve târihi bilgisine yer verirken Latîfî
Tezkiresi’nde özellikle doğum târihi üzerine takvime dayalı bir tespitin yok
denecek kadar az olduğu görülmektedir. Bu bilgilerden sonra her şâir için yapılmamakla
birlikte şâirlerin ön plana çıkan kişilik yapıları ve fizikî görünümüne dâir
bilgiler sunulur. Şâirin edebî kişiliğine yönelik değerlendirmeler genellikle
yaratılışında şiir kudret ve yeteneğinin bulunup bulunmadığı ve şâirlik
mizacının genel niteliklerinin tanıtımı üzerinedir.

Latîfî Tezkiresi
ve diğer birçok tezkirede şâirlik kabiliyeti, genellikle olumlu çağrışımlara sâhip
kelimelerle zikredilir. Şâirin yaratılış hâlini, sanat mizacını ve
yeteneklerini ifâde etmek için başta ‘tab’ olmak üzere kudret, kuvvet, kâdir, tabiat,
iktidar ve benzeri kelime ve bunlarla yapılan tamlamalar tezkirelerde geniş yer
tutar. Bu özellik Latîfî Tezkiresi’nde de görülmektedir.

 

Mahmud Kemal
İnal, kişinin şâirlik ve şiirlerine yönelik değerlendirmeler bir iki cümle ile
geçiştirilmiştir. ‘Edib, terbiyeli, halîm,
dil-nüvâz bir şâir-i mâhir idi… Şiiri gıda-yı ruh addetmişti. Dâhil olduğu
mecliste söz söylemezdi. Şiir okurdu, okumaktan zevk-yâb olurdu
…’ şeklinde
değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu değerlendirmeler yapılırken her iki eserde
de şâirle ilgili anekdotlara yer verilmiştir. Mahmud Kemal İnal, şâirin kendi
ağzından hayat hikâyesini veya onu tanıyan çok yakın birisinin ifâdelerini eserine
koyarak birincil kaynaklara yönelmeye çalışmıştır. Mahmud Kemal İnal’in ‘Bazı şâirlerin bizzat yazdıkları tercüme-i
hâllerini aynen derc ettim. Herkes, kendini elbette başkasından iyi bilir
.’
ifâdeleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Latîfî ise ele aldığı şâire
yönelik uzun ve dikkatli bir inceleme ve araştırma yaparak birçok eser
tarayarak kanaatlerini ortaya koymuştur.

Latîfî ve
Mahmud Kemal İnal adı geçen eserlerinde şâir için yapılan değerlendirmeler
arasına kişinin şâirlik gücünü ortaya koyan bir iki beyit serpiştirmişler veya
şiirin hangi olay sonucunda yazıldığını belirten bilgi kısmının peşine beyit
alıntıları yapmışlardır. Bu beyit alıntıları birinin bir göreve gelişi üzerine
yazılan şiirlerden olabileceği gibi birinin doğumu veya ölümü üzerine yazılan
şiirlerden de olabilir. Aynı şekilde hayat hikâyesinin anlatıldığı kişinin
ölümü üzerine farklı kişilerin yazdıkları manzumelere de yer verilmiştir. Bu
şekilde nesir aralarına şiirler yerleştirilerek hem okuyucunun bilgiler içinde
bunalması önlenmiş hem de verilen bilgilere delil gösterme yoluna gidilmiştir.
Her iki eserde de biyografi kısmı şâirlerin eser adlarının zikredilmesi ve
şiirlerinden örnekler verilmesi ile tamamlanır.

Bülent Şıvga: Biyografi Yazma Açısından Latîfî ve Mahmud
K. İnal Mukayeyesi.
Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları Dergisi C: 2, S: 1,
s:340-352, İstanbul Şubat 2019