22.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 322

Kocaeli’nin En Küçük Problemi Kocaelispor

Kocaeli Türkiye’nin en büyük
köyüdür. Kocaeli’nin büyük bir köy olması hususunu hem çarpık kentleşme hem de
sosyolojik olarak İbn-i Haldun’un deyimiyle “bedeviliğin” modern sosyologların
tabiriyle ise “köylülüğün” şehre tahakküm etmesi şeklinde anlayabilirsiniz.
Anti parantez olarak şunu ifade edelim buradaki “köylülük” kavramı köyde doğma
büyüme anlamına gelmemekte, sosyolojik olarak sadece kendini düşünen, kendi
menfaati için toplumun ortak menfaatlerine zarar veren hatta yok eden, içinde
yaşadığı toplumla birlikte yaşamaya dair en ufak bir sorumluluk ve hatta
umursama özelliği taşımayan dar görüşlü bir kitleyi kast etmektedir. Kocaeli
maalesef siyasetinden iş dünyasına akademik yapısından spor camiasına kadar her
alanda bu köylülüğün boyunduruğu altındadır. Bu “köylü” tahakkümü de şehri her
alanda umursamazlığa, sorumsuzluğa, vizyonsuzluğa, beceriksizliğe mahkum
etmektedir.

 

Kocaeli’ye baktığınızda 20 yıldır
iktidar partisi tarafından yönetilmesine rağmen plansız, düzensiz, daracık bir
bölgeye sıkıştırılmış çirkin bir şehircilik, kötü bir alt yapı, bugün bile
insanı çileden çıkartan ve yarın bu yöneticilerin asla çözüm bulamayacakları
seviyeye gelen trafik sorunu, çağın çok gerisinde kalmış bir toplu taşıma
sistemi (!), bozuk yollar, özellikle merkezi yerlerde kangrene dönmüş bir
otopark sorunu, kültür sanat faaliyetlerindeki kısırlık vs. vs. gibi pek çok
problemi görüyorsunuz. İşin daha da kötüsü, bu problemleri görüp çözmeleri
gerekenler, yani başta Büyükşehir Belediye Başkanı olmak üzere ilçe belediye başkanlarının
bu problemler karşısında “summun, bukmun
ve umyun”
olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla da Kocaeli’nin
problemlerinin bu zat-ı muhteremler tarafından çözülebilmesi imkan ve ihtimali
bulunmamaktadır.

 

Şehrin yerel yönetici olan bu
zat-ı muhteremlerin iş yapar görünmek ve göz boyamak amacıyla sığındıkları en
büyük liman ise Kocaelispor. Boyunlarında Kocaelispor atkısıyla tribünlerde poz
vermeyi bir yerel yöneticilik başarısı gibi göstermeye çalışırken son derece
komik duruma düşüyorlar.

 

Burada yeri gelmişken
Kocaelispor’a da değinmek lazım. Kimse kusura bakmasın ama Kocaelispor bu
şehrin büyük bir ayıbıdır. Bu ayıbın sebebi takımın başarısız olması falan
değildir. Bu ayıbın sebebi, Kocaelispor’un tıpkı Kocaeli’nin yerel
yönetimlerinde olduğu gibi iş bilmez, vizyonsuz, günü birlikçi zihniyetle
yönetiliyor olmasıdır. Kocaeli gibi 2,5 milyon nüfusu olan bir şehrin takımı
toplama transferlerle oluşturulmamalı, bu şehrin bütün amatör kulüpleri
Kocaelispor’un pilot takımı olmalı ve Kocaelispor sadece alt yapıdan
yetiştirdiği ve/veya pilot takımları olan Kocaeli’nin amatör kulüplerinden
yetişen oyuncuları oynatan ve bu oyuncuları yıldızlaştırıp başka kulüplere
transfer ederek devasa bonservis gelirleri kazanan bir kulüp olmalıydı. Ama
heyhat!

 

Konumuz Kocaelispor değil. Ancak Kocaelispor
geçen maçta Denizlispor’dan 5 gol yiyip de bütün şehirde ciddi bir üzüntü hakim
olunca şunları ifade etme ihtiyacı hasıl oldu;

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
belediyecilikte başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
şehir planlamacılığında başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
çarpık kentleşme konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
toplu taşımacılık konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
trafik sorunu konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
otopark sorunu konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
hava kirliliği konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
kültür sanat faaliyetleri konusunda başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, sizler 20 yıldır
şehrin imkânlarının şehir için yani sizler için kullanılması konusunda başka şehirlerden
5 yiyorsunuz!

 

Ey Kocaelililer, boyutları bu
yazının hacmini aşacak pek çok hususta başka şehirlerden 5 yiyorsunuz!

 

Bu kadar 5 yedikten sonra müsaade
edin de Kocaelispor da bir kerecik 5 yesin. Emin olun diğerlerinin yanında
bunun pek bir ehemmiyeti yok.

 

Bu ülkede İstanbul’dan sonra en
fazla vergiyi şehir olarak siz ödüyorsunuz ancak devletten ve belediyelerden
hizmet alma konusunda en kötü hizmeti siz alıyorsunuz! Siz böyle bir kötülüğü
hak etmiyorsunuz. Hak etmeden maruz kaldığınızın bu kötülüğün yanında Kocaelispor’un
başarısızlığının ne ehemmiyeti olabilir ki? Bilin ki bu şehrin pek çok büyük
problemi var ve bu problemlerin en küçüğü Kocaelispor. Vesselam…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 4

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 Hayatından Kesitler – 4

Er Kişi

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, hâkîki mânâda bir ‘er
kişi
‘ idi. Sözünü kimseden sakınmaz. Allah’tan başka hiçbir kudrete bel
bükmez, beşerî zaafların çoğundan kurtulmuş, zillet nedir bilmez, Hakk’tan
başka her şeye kafa tutmuş, geleneklere bağlı, mert, dostluklarına sadık…
Hâsılı, kuvvetli bir Müslümandı. Kısacası, adamdı. Etrafımızda bütün bu
vasıfların tersine yaşayan insanları görüp de O’na ve O’nun gibilere hürmet
duymamak başlı başına bir küfür olur. Çünkü küfür, hakkı kabul etmemektir.

***

Geveze ve
fuzûlî insanlarla karşılaşınca hiç acıması olmayan bir insan kılığına bürünür,
saldırgan bir üslup kullanırdı. O’nun huzurunda bulunulduğu sırada Osmanlı edep
ve erkânına son derece riâyet edilir meselâ yerden temennalarla selamlaşılırdı.
Bu uygulamaya aykırı davranan kimseden hiç hoşlanmaz, hemen azarlayıverirdi.

***

Şâibeli bir
politikacı, İbnülemin’in konağındaki bir mûsikî meclisine geldiğinde sormuş: ‘Siz burada ne çalıyorsunuz?’

Üstâdın
cevabı: Biz burada saz çalıyoruz; ya siz Mecliste ne çalıyorsunuz?

***

Rus sefiri
meşhur İgnatiyef, izinli olarak memleketine giderken vedâ için geldiği sırada
Sadrıâzam Yusuf Kâmil Paş’ya sorar: ‘Efendimize
Rusya’dan ne getireyim
?’ Paşa’nın cevâbı pek güzeldir: ‘Bir problem getirme, başka hiçbir şey
istemem
!’

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Basın
Hayatına Girişi

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, erken yaşlarından itibaren şiire başlamış olmakla beraber
basında imzasının görünmesi bu yoldan olmadı. O’nun yazı ve basın hayatına
girişi gazetedeki yazıları iledir. İlk basılı yazısı ‘Ömr-i Beşer’ adlı uzunca bir makaledir. Bu ilk yazıyı aynı gazetede
Ticâret ve Erbâb-ı Ticâret’ ve ‘Hulâsa-i Zirâat’ adındaki hacimli
makaleleri tâkip etti. Yazıları Tarîk Gazetesi’yle sınırlı kalmayıp devrin
muteber diğer basın organlarında da yer bulmakta gecikmedi. Basın dünyâsına
girişinin sekizinci ayında artık devrin en önde gelen gazetesi Tercümân-ı
Hakîkat’te idi. Oradaki ilk yazısı, Irak’tan gönderilmiş bir okuyucu mektubuna
cevap olarak yazdığı ‘Umrân-ı Irâk
adlı makalesidir. Kendisini gazeteye bağlayan ve devamlı yazma yolunu açan ‘Bir Hâlet-i Fizyolokiyenin İzahı’ adlı
ikinci yazısı oldu. Gazetenin tertiplediği bir anket dolayısıyla kaleme alınan
bu yazı Ahmed Midhat Efendi ile kendi arasında karşılıklı bir yazışmayı
başlattı. Ahmed Midhat Efendi’den devamlı gördüğü takdir ve teşvik İbnülemin’i
O’nun gazetesine iyiden iyiye bağlar. Tarîk ve Mürüvvet’e de yazmakla beraber
Tercümân-ı Hakîkat böylece İbnülemin’in en fazla yazı yazdığı gazete oldu.
Önceleri makale ve kitapçıklarından bazılarına Emin Paşazâde Mahmud Kemal diye
imza atmakta iken daha sonra isminin başına İbnülemin künyesini koydu ve o
zamanda itibâren bu künye ile meşhur oldu.

Ahlâk, terbiye,
iktisat ve mûsikî gibi bahisleri ele alan İbnülemin’in, ansiklopedik mâhiyetteki
birkaçı bir tarafa bırakılırsa yazılarında sosyal konular ağır basmakta idi.
İslâm’ın çalışma ve başkalarına faydalı olma prensibinden hareketle bir çalışma
ahlâkını temellendirmeye gayret eden İbnülemin’in ‘Hulâsa-i Ticâret’, ‘Hulâsa-i
Zirâat
’, ‘Umrân-ı Irâk’, ‘Reddiye’, ‘Sa‘y ü Gayret’, ‘Atâlet
Mûcib-i Mazarrattır
’, ‘İhtiyaçtan
Kurtulmak Kabil mi
?’, ‘Tesviye-i
İhtiyaç
’, ‘Sanat ve Maarif Bâis-i
Servettir
’, ‘Ekālîmin İnsan
Üzerindeki Tesiri
’ adlı makaleleri hep bu felsefe etrafında toplanır.
Bunları ‘Sa‘y-i Beşer’ adıyla bir
kitapta bir araya getirdiyse de bastıramadı.

Kültür Târihimiz ve İbnülemin Mahmud Kemal
İnal

Semere-i hayât,
(hayatın meyvesi, verimi) hayır ile yâd olunmaktır
’ diyen İbnülemin Mahmud
Kemal, bu millete ve vatana hizmet etmeyi şerefli bir vazife telakki eder. ‘Vatanımızda yetişen erbâb-ı mârifeti bilen
ve bilmeğe çalışan da kalmadı. Kimden öğrenip kime öğretelim
?’ diyerek
hemen işe girişen bu ‘kalem ve kelâm
efendisi
’ büyük insanın, bizlerden, yaptığı güzel hizmetlere karşılık tek
istediği hayırla yâd edilmek ve duâdır. Eğer ‘Son Sadrıâzamlar’, ‘Son Asır
Türk Şâirleri
’, ‘Son Hattatlar’,
Hoş Sadâ’ gibi tezkirecilik
geleneğinin devâmı olan o kıymetli eserler ortaya konulmasaydı, Türk kültür
hayatı büyük bir boşluğun içinde kalacaktı. Meselâ bu eserlerin içinde ‘Son Asır Türk Şâirleri’nde edebiyat
târihimizde yer alan pek çok şâir olduğu gibi, isimleri sâdece bu eserle
bilinecek olan birçok kişi de vardır. Peki İbnülemin ve edebiyat târihimiz bu
eserle en mükemmel şâirlerden üçüncü dördüncü seviyedeki şâirleri de bilmekle
ve en hurda teferruatlara kadar girmekle ne kazandı? Kuşkusuz büyük bir eser ve
büyük bir bakış açısı kazandı. Nasıl Himalayaların en yüksek noktası Everest,
bu yüceliğini kendisini vücûda getiren dağ silsilelerine borçluysa; şiirleriyle
sevindiğimiz, hüzünlendiğimiz, Türkçemizi güzelleştirdiğimiz büyük şâirlerin ve
sanatlarının ortaya çıkmasında da bu basit ve sıradan insanların kurduğu kültür
meclislerinin büyük rolü olmuştur.

İbnülemin
Mahmud Kemal’in diğer bir özelliği eserlerinin merkezinde dâima kendisinin
bulunmasıdır. Şüphesiz gelenekten gelen bu husûsiyet, tezkireciliğimizin son
temsilcisi İbnülemin’e de tesir edecekti. Bu konuya bir örnek teşkil etmek
üzere Tanpınar’ın şu sözlerini nakletmek yerinde olacaktır:

İbnülemin Mahmud Kemal Bey, sonradan gelen
bir şâhit gibi yazardı. O’nun için aktüalite ve polemiğin muayyen bir zaman
hududu yoktu. Bu yüzdendir ki, eserlerinin mevzuu ne kadar değişirse değişsin,
dâima kendi tercüme-i hâli imiş hissini verir. Son Sadrıâzamlar’ı, belki Son
Asır  Türk Şâirleri’ne ilave ettiği kendi
tercüme-i hâli kadar şahsına bağlıdır. Çünkü bize, Mahmud Kemal Bey’i içinde
yetiştiği müessese ve etrafındaki insanlarla verir
.’

Tanpınar’ın
belirttiği üzere İbnülemin anlattıklarında dâima hâdiselerin merkezindedir.
Kişiler O’na ya dostluk mevkiinde ya adâvet (düşmanlık, hasımlık) üzere
bulunurlar veya akrabalık bağıyla bağlıdırlar. Tâbir câizse, İbnülemin bütün eserlerinin
başrol oyuncusudur. Tam da Tanpınar’ın dediği gibi eserleri ‘dâima kendi tercüme-i hâli imiş hissini
verir
.’

İbnülemin’in
kültür târihimizde oynadığı en önemli rollerden biri de ‘Evkaf-ı İslâmiye Müzesi’nin açılışındadır. Müze, bu adıyla 27 Nisan
1914 târihinde açıldı. Bugün adı ‘Türk-İslâm Eserleri Müzesi’ olan bu kültür
yuvasının teşekkülünde İbnülemin’in hayatî hizmetleri olmuştur. Yaşadığı mâziyi
âtiye intikal ettirmesini bilen bu mahâretli adam bu hizmetiyle de vatanın
üzerine millet nâmına en güzel mühürlerden birini nakşeylemiştir. İbnülemin bu
müzenin teşekkülünde bizzat çalışmış, İstanbul’da gücünün yettiği her yere
gitmiş, hiç ummadığı yerlerden topladığı kıymetli sanat eserleriyle Türk kültür
hayatını bir kere daha ihya etmesini bilmiştir. İsterseniz bu müzenin
hikâyesini, biraz da kendisinden dinleyelim:

‘Uzun müddet
enva-ı müşkilâta (çok ve çeşitli güçlüklere) mukavemet edilerek İstanbul ve
havâlisindeki câmiler, mescidler, tekkeler, vakıf mektepler, türbeler, mâmur ve
harab sair mebani-i Hayriye, mahzenler, bodrumlar ve tavan araları arandı. Ümid
edilmeyen yerlerden pek mühim ve nâdir asar ve eşya meydana çıkarıldı. Mimar
Sinan merhumun eseri olan ve pek berbad bir halde bulunan Süleymaniye İmareti
tathir ve tâmir ettirildi. Eşya tanzir ve tasnif edildi. (…)

‘Bu müze tesis
olunmasaydı mefahir-i milliyeden (millî iftiharımızdan) madud (sayılan) olan
nefis ve nadir eserler-emsali gibi- Avrupa ve Amerika müzelerini tezyin
edecekti (donatacaktı, süsleyecekti) ve bir kısmı da yangınlarda yahut birtakım
kıymet na-şinasların (kadir-kıymet bilmezlerin) ellerinde mahvolub
gidecekti.(…)

Vatana ve
millete edilen hizmetleri, Allah zâyi etmez, ecrini (mükâfatını) ihsan buyurur.

Evet, Allah
vatana ve millete edilen hizmetlerin ecrini boşa çıkarmaz. Ülkenin en zor
zamanlarında cephede askerlerimizin yaptığı müdafaayı, içte kültür hayatımızda
yapan bu harikulâde insanın güzel hizmetleri bunlarla sınırlı değil elbette. ‘İsimleri unutulmuş, nesilleri kesilmiş, bir fatiha
okuyacak kimsesi kalmamış
’ sanat, edebiyat ve ilim erbabımızın, özellikle
de bizlerin İbnülemin’e şüphesiz büyük bir vefa borcu vardır. Otuz yılı aşkın
bir zaman diliminde hazırlanan eserler; tezkîreler; vatan sathında çürümeye,
yağmalanmaya ve O’nun ifâdesiyle kıymet nâ-şinasların eline terkedilmiş paha
biçilmez sanat eserlerinin ihyası… Bunlar kelimelerle ifâde edilmez. Bunlar
kıymet bilmekle anlatılabilir şeylerdir.

Henüz on altı on yedi yaşımda iken
gazetelere yazı yazmağa başlamıştım
.’ diyen İbnülemin, tam yetmiş yıl o
kalemi elinden düşürmemiştir.

İbnülemin,
yukarıda da çeşitli vesilelerle belirtildiği gibi bizim olanı, bize ait olanı
anlatıyordu. O’nun bize bu kadar sıcak gelmesindeki hikmet belki buna dayanır.
Nasıl ki, insan her an uzaklaştığı hâtıralarından bir şeye tesâdüf edince
tuhaf, tatlı bir ıztırap hissi duyarsa, İbnülemin’i okurken de böyle duygulara
kapılmak pek mümkündür. İnsanların süratle sıradanlaştığı, yerli kıymetlerin
kozmopolitlik uğruna yok edildiği bu devirde bizim olana, bize kimliğimizi
veren kültürümüze ne kadar çok ihtiyacımız vardır! Bu sebeple İbnülemin’i
dikkatle okumalıyız. Onun eserlerini her fırsatta tanımalı ve tanıtmalıyız. Bir
Selçuklu mîmârisinin kapısındaki ihtişam nasıl bizi mest ediyorsa, bir Osmanlı
çeşmesinden dökülen suların şırıltısı bizi nasıl eski âlemlerin güzelliklerine
dâvet ediyorsa, aynen bunlar gibi İbnülemin de bizim olanı hissettiren
şahsiyeti ve eserleriyle hepimizi etkileyecek ve kendisine hayran bırakacaktır.

İslâm Mütefekkiri ve Ahlâkçısı Mahmud Kemal
İnal

1896 başından
itibâren yılı Aralık ayı başında Tercümân-ı Hakîkat Gazetesi’nde ‘İslâmiyet’ konulu yazılar yazmaya
başladı. Bu yazılar, okuyucuların dikkatini çekiyor, diğer gazetelerde de bu
yazılardan takdirle bahsediliyordu. Yazılarda; İslâm dîninin yüceliğini,
ahlâkî, medenî ve insânî değerleri ele alınıyordu. Bu yazılar 1900 yılına kadar
devam etti. Yazılarında; İslâmiyet’in terâkkiye mâni teşkil etmediği,
aksine;  kendinden önceki dinlerle kıyaslanamayacak
ölçüde medeniyete ve insanlık âlemine değerler kazandırmış olduğunu ısrarla
ortaya koyuyordu. Yazdıklarıyla sâde okuyucuların ve meslektaşlarının değil,
İslâmî otoritelerin de yakından ilgilendiği görülüyordu. Umûmî kanaat;
İbnülemin Mahmud Kemal’in mükemmel bir İslâm ahlakçısı orduğu noktasında
birleşiyordu. Yazılarının takdirle karşılanmış olması O’nu, mesele ile daha
yakından ilgilenmeye yönlendirdi. Mâtüridî’nin yolunu tâkip ediyor,
İslâmiyet’in akıl ve bilgiye dayanan ve sâdece ona îtibar eden bir din olduğunu
Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadislerden örnekler vererek açıklıyordu. Zaman zaman
tekrarladığı düşünce; İslâmiyet’in insanlığa saâdet ve aydınlık getirdiği
hakîkatı idi.  Bu hizmetin farz-ı ayın
olduğunu belirtiyor bu arada; Kur’ân-ı Kerim’in mevcut tefsirlerinin günümüz
insanının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığını belirtiyordu. Yeniden
hazırlanacak tefsir kitaplarının Avrupah araştırmacıların da faydalanacakları
özellikte olması gerektiğini iddia ediyordu. 

Devam
ettirdiği makalelerden bazılarının başlıkları şöyle idi: ‘Âlem-i İslâmiyet’, ‘Dîn-i
İslâm
’, ‘Hayrü’n-nâs men yenfeu’n-nâs’,
Hel yestevillezine ya’lemûne vellezine
lâ ya’lemûn
’, ‘Medeniyet-i Sahiha’,
Bir Mektub-Fezâil-i İslâm’, ‘İslâm’, ‘Garb Mektûbu’, ‘Fezâil-i
İslâmiyye ve Üç Yüz Bin Nüfusun İhtidâsı
’, ‘Şehr-i Ramazan’, ‘Aleyke’s
Selâm ey Nebiyyü’l- Vera
’, ‘ltizâm-ı
Hasenât ve İsti’dâ-yı Merhamet
’, ‘Nizâm-ı
İlâhiyye
’, ‘Terbiye-i Esâsiyye’,
Dîn-i Hak’ ve diğerleri…

İbnülemin
Mahmed Kemal İnal’ın yakından ilgilendiği bir başka konu, ‘Medeniyet’tir.  Medeniyet
felsefesinin esaslarını ortaya koyarken ‘medeniyet-i zâhire’ ‘medeniyet-i
kâzibe’ ve ‘medeniyet-i sahiha’ ‘medeniyet-i hakîka’ yâhut ‘medeniyet-i bâtına’
olmak üzere iki ayrı medeniyet tipinin mevcud olduğunu ileri sürüyor. O’na göre
medeniyet-i zâhire, teknik ve sanâyinin meydana getirdiği bir takım göz
kamaştıran görüşleri sergiler. Ancak bu medeniyet tarzı mânevi değer ve
faziletlerden mahrum, insanların refah ve saâdetten aynı şekilde
faydalanamadığı, bir kısmının açlıktan öldüğü veya intihar ettiği, işsizlerin
fakirlik içinde kıvrâhdığı ve insanı yücelten ahlâkî değerlerin mevcut olmayışı
neticesi en başta cinâyet işlemek gibi kötü fiil ve yollara düşüren bir
sistemdir. Medeniyet-i sahiha ise din, ahlâk, adâlet gibi üstün mânevi
değerlere sâhip, insanlara her türlü refah ve saâdetin sebep ve şartlarını
sağlamayı gaye edinmiş bir medeniyettir. Bu medeniyet, insanlara maddî ve
mânevî saâdetlerini kazandırma yolunda birbirilerine yardım ve merhamet etmek,
her hususta adâlet, başkalarının hakkını çiğnememek. kendi menfaati için umûmun
menfaatine zarar vermemek, nesânî hazlar uğruna insânî meziyetleri fedâ
etmemek, vicdânı her şeyin üstünde bir hakem olarak kabul etmek, Allah’ın
rızâsını kazandıracak hayırlı işlerde bulunmak gibi ahlâkî güzellik ve fazîletlerin
hâkim olduğu bir medeniyettir. Allah’ın emrettiklerini yerme getirmek, men
ettiklerinden ise kaçınmak sûretiyle kazanılan bu erdemlerin, bütün ahlâkî
güzelliklerin temeli ve kaynağı dindir. Bütün bunlar hak din sâyesinde meydana
gelir. Daha sonraki yıllarda bu konuda son hüküm olarak şöyle der: ‘Târihin kesin dellilerle ortaya koyduğu ve
isbat ettiği hakîkat, beşeriyetin tekâmülü ve medeniyet-i hakîkiyyenin vücud
buluşunun İslâmiyet’in gelişiyle mümkün olduğudur’

Bilgiyi,
aydınlanmayı ve çalışmayı emreden İslâm, bu bakımdan getirdiği disiplinle öbür
dinlerin çok üstünde olduğu gibi, insanları öğrenme ve çalışmaya memur kılmakla
hem ferdin, hem toplumun refah, saâdet ve yükselme şartlarını sağlama yolunu da
açık tutmuştur. İslâm dünyâsmda O’nun doğrultusuna girmeyenler geri kalmışlar,
bilgi ve çalışmanın getireceği nimetlerden nasip alamamışlardır. Müslüman
ülkeler, İslâm’ın bu disiplinine sâdık kaldıkları zamanlarda medeniyet ve
refaha yükselmişler, onu ihmal ettiklerinde de gerilemişlerdir. Geri kalma, yüce
dînin kendisinden kaynaklanmayıp onun emir ve hedeflerinden uzak kalmanın bir
neticesidir.

Bütün bu
fikirler, Mahmud Kemal İnal’a çok genç yaşında iken, büyük îtibar sağlamıştır.

Roman ve Hikâye Yazarlığı – Edebiyat
Üzerine Yazıları:

İbnülemin’in
yazı faaliyeti bir müddet sonra Selânik basınına da açıldı. Bir yandan
İstanbul’daki gazetelere yazarken bir yandan da Selânik’in başta gelen yayın
organlarından Asır Gazetesi’yle edebî Mütâlaa Dergisi’ne yazılar
yetiştiriyordu. Selânik basını sansürün baskısından oldukça uzak kalabildiği
için zamanın diğer bazı yazar ve edebiyatçıları gibi bir kısım yazılarını oraya
göndermeyi tercih etmekteydi. Tercümân-ı Hakîkat’e yeniden döndüğü 1895 yılı Aralığının
sonlarına doğru Asır Gazetesi’nde de imzâsı görülmeye başlanan İbnülemin, 1896
Ağustos’undan itibâren artık Mütâlâa’nın da yazar kadrosundaydı. Ayrıca Mehmed
Âkif Ersoy gibi arkadaşlarıyla berâber önceki kadrosu yerine idâresini ele
aldıkları edebiyat ve fikir dergisi ‘Resimli
Gazete
’de makaleler yazıyordu. Bu devredeki kalem faaliyeti, O’nun fikrî
şahsiyetini aksettirmesi kadar roman ve hikâye yazarlığına açılan edebiyatçı
tarafını da ortaya çıkarmaktaydı. Bu türe giren eserlerinde sürükleyici ve
başarılı bir tahkiye kabiliyeti gösteren İbnülemin M. Kemal, ilkin ‘Sabîh’ adlı târihî romanla işe başlayıp
daha sonra hissî konular seçerek gözyaşı döktürecek durum ve halleri işlemekten
hoşlandığı roman ve hikâyelere yöneldi.

Cismanî Haşir

     “Ve’l-ba’sü
ba’de’l-mevt hakkun.” / “Ölümden sonra (Kıyamet günü, hesaba çekilmek üzere
yeniden) dirilme haktır.”

     Şüphesiz, cismanî
haşir haktır, doğrudur ve olacaktır. Ağacın meyvası olduğu gibi, dünya
hayatının da meyvası vardır. O da ebedî / sonsuz hayattır. Meyvasız ağaç
kesilip atıldığı gibi, ölümden sonrasız hayat da, meyvasız ağaç sayılır.
Anlamsızdır.

     Geceden sonra
sabah, kıştan sonra bahar olduğu gibi, ömrün de sabahı ve baharı vardır. O ise,
haşir sabahı ve baharıdır. Yani cismanî / bedenî haşirdir. Beden ve ruhumuzla,
haşir meydanında yer almamızdır.

     Evet, insan ömrü
gece ve kış gibidir. Ömür gecesinin sabahı, ömür kışının bitiş ve sonrası ise,
ebedî / sonsuz hayatın başlangıcıdır.

     Yatağa uyanmamak
ve kalkmamak için mi uzanırız? Tabii ki, daha zinde, daha canlı, daha enerjik,
daha istek ve arzulu olarak uyanmak üzere yatarız.

     İşte mezara da,
haşir sabahında uyandırılmak için konuluruz.

     Maddî-manevî ilk,
orta, lise ve üniversite denen eğitim kurumlarından mezuniyet: Dünya hayatını
tanzim ettiği ve belirttiği gibi, aynı zamanda, ölümden sonra başlıyacak olan
müspet-menfî ebedî hayattaki huzur, refah ve manevî mevkiimizi, yani cennet
veya cehennemlik oluşumuzu da tayin eder.

     Zira insan;
hayatının en güzel yıllarını vererek elde ettiği sonucun; fıtrat ve yaratılış
gereği olarak devamını da istiyor. Evet insan elde ettiği, kazandığı hiçbir
şeyi kaybetmek istemiyor. Bitmesini arzu etmiyor. Hep devam ve hiç bitmesin
diyor.

     İçimize bu “devam
arzusunu” biz koymadık. İçimizden bize seslenen ve dinmeyen bir arzu, bir istek
olan bu ses, bu haykırış; kulaklarımızda yankılanıp durmakta ve şu hakikati,
daima dile getirmektedir:

     “Vermek
istemeseydi, istemek vermezdi.”

     Kulak için
sesleri, göz için tabiatı, kalp için sevilecekleri, mide için sayısız rızıkları
yaratan Mükrim / İkram edici, Kerîm bir Zât olan Yüce Allah; elbette -kendisi
için yarattığı- kulunun mahiyetine yerleştirdiği; ebed ve sonsuzluk arzusunun
sesine kulak vermemesi mümkün mü?

     Elbette mümkün
değil. Çünkü: “Vermek istemeseydi; istemek vermezdi.”

     Öyleyse, cismanî /
bedenî haşir haktır, doğrudur ve olacaktır.

     Bu hakikat; yalan
söylemesi asla söz konusu olmıyan Hz. Muhammed tarafından, yeterince
dillendirilmiş. Bu gerçek; şüpheye yer bırakmıyacak şekilde Kur’an-ı Kerîm’de
en güzel, en veciz bir üslûpla dile getirilmiştir.

     Vasıta ve araçlara
niye bineriz? Bir yere varmak için değil mi? Yoksa, biraz da vaktimiz araçlarda
geçsin diye mi? Böyle bir cevap karşımızdakine, hakkımızda: “Delinin zoruna
bak!” dedirtir ancak.

     İşte dünya da, bir
araç. Hem de ne araç! Hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında, baş
döndürücü bir hızla dönerek; insanları haşir meydanında indirmek üzere yol
almaktadır.

     Gelmiş geçmiş tüm
insanların hesabının görülmesinden sonra; kâinatın ebed sayfası açılacak ve bir
daha hiç kapanmıyacaktır. Çünkü okula mezun olmak, işe emeklilik için
gittiğimiz gibi, dünya mektebine de, bizleri ebediyete mezun etmesi maksadıyla
gitmiş oluyoruz.

     Evet insan
kaybetmek, unutmak, sonlu ve bitimli olmak istemiyor. Nitekim bunun için
sidiler, plâklar hazırlıyor, kitaplar yazıyor, filimler çekiyor; hafızası her
şeyini hıfz edip muhafaza ediyor.

     İnsan da, çevresi
ve kendisinin; yaptıkları, gördükleri, işittikleri ve bildikleri kaybolmasın,
hiç olmasın ve yok olmasın diye, bunca buluş ve icatları yapmış ki, olanlar,
yapılanlar ve söylenenler; nisyan ve unutulma gayyasına düşmesinler. Elimizden
uçup gitmesinler; hep devam üzere kalsınlar diye.

     O halde “Ölümden
ne korkarsın? Korkma ebedî varsın.”

     Hem “Ölüm güzel
olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”  

Türk Ekonomisinin Ölçüsü: Bergen Filmi mi?

Çarşı Pazar
malûm neye dokunsanız el yakıyor. Fiyatlar, çok değil sekiz ay öncesine göre en
az 4-5 kat arttı. Bu artışları görmek için ekonomist olmaya gerek yok.


Sokak
röportajlarından dinliyoruz. Halka bir soruluyor bin ah işitiyoruz. Ancak
halktan kopuk yöneticiler ise uçuk kaçık öneriler sunuyorlar.

-Cumhurbaşkanı
milletten sabır istiyor.

-Maliye
Bakanı: “gözlerimin içine bakın, parıltıyı göreceksiniz”

-Hükümet
sözcüsü: “Zamları Devlet yapmıyor.”

-İktidar
gurup başkanvekili: “Pide almayın hemen bayatlıyor.”

-İktidar
milletvekili: “Kışın domates yemeyin tadı yok.” Diyor.

-Ekranların
gediklisi yandaş Cem Küçük: “Ekonomi abartıldığı kadar kötü değil, Bergen Filmini
7 Milyon kişi izledi” diyor.


Yandaşın
sözlerinden anlıyoruz ki ekonominin göstergesi Bergen filmiymiş. Güler misin
ağlar mısın, aslında yapımcılar bir filim de Cem’in bu sözüne filim yapsalar hiçte
fena olmaz hani. En azından geçim sıkıntısından bunalan millet güzel bir komedi
izlemiş olur.

Çarşı-Pazar
öyle de köylü vatandaşın hali çok mu iyi?


Onlarınki
bin beter. Traktörü haciz edilmiş, gübreye son bir senede 3, 4 misli zam gelmiş,
hayvan yem fiyatları ha keza, mazot ve benzin astronomik rakamlara fırlamış.
Ama yetkililer: “bir karış boş toprak bırakmayın ekin” diyor.


Köylü
perişan, nakliyeci perişan, tüketicinin halini yukarıda arz ettim… İyi de
nereye varacak bu işin sonu?

Sayın
Cumhurbaşkanı, her gece yatarken Medine hurması ezmeli, kestane balı karışımlı manda
yoğurdu yediğinden bahsediyor afiyet olsun.

Üstelik
gençlere tavsiyesi de hayli ilginç. Dünya yı dolaşmalarını, aromalı kahve
içmelerini tavsiye ediyor. Rahmetli Kemal Sunal’ın bir filminde konuşması
geliyor insanın aklına: “Ağam bizimle
dalga geçiği
.”

Yirmi yıldır
AKP iktidarının başında bulunan bir şahsın milletten bu kadar kopuk olabileceğini
düşünmek istemiyorum.

Hani Anadolu
da bir söz vardır: “Ben diyorum hadımım,
o diyor çoluk çocuktan ne haber.

Buraya kadar
Yap-İşlet modelli oto yollardan, köprülerden, havaalanlarından ve şehir
hastanelerinden bahsetmedik. Üstüne üstlük birde kur korumalı mevduat hesabı
sahiplerine ödenmesi gereken paralar var.


İyi de bu
millete yazık değil mi?

Geçmediği
köprünün, gitmediği yolun, yatmadığı hastanenin, bankada 5 kuruş parası yokken
mevduat sahiplerine ödenecek paranın ceremesini neden çeksin?

Avrupa
ülkeleri içinde bizden beterleri var diyenlere şunu da hatırlatmak isterim ki,
bütün Avrupa ülkelerinin enflasyon oranlarını toplasanız bizim hayat
pahalılığımızın yarısına bile yetişmiyor.

Sağlıklı kalın

12. si Düzenlenecek Olan Kocaeli Kitap Fuarı Hakkında

Kabul
etmeliyim ki Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin hizmet ve organizasyonları
anlamında bir zamanlar çok ciddi eleştirilerde bulunduğumuz İbrahim
Karaosmanoğlu ve ekibini arar olduk.

İbrahim
Karaosmanoğlu ile Tahir Büyükakın başkanlarımızın kurmayları arasında ki en
önemli fark UMURSAMA!

İbrahim
Karaosmanoğlu döneminde yapılan bir uygulama ve ya bir projenin eksikleri
konusunda değil sadece gazetelerde
yazmak!

Sosyal
medya hesaplarımızda bile eleştirsek, en geç ertesi gün, ya konunun muhatabı
bir idareci ve ya danışmanı arar!

Eleştirinin
nedenini sorar ve muhakkak düzeltilmesi yolunda çaba sarf ederlerdi!

***

Bu
konuda Gültekin Görüm ve Ali Yeşildal’ın adını zikretmeden geçemeyeceğim!

AKP’ve
Türk Milliyetçileri arasında en soğuk yıllar olan açılımlı saçılımlı yıllarda bile her sorunda özverili başarılı
umursayan bu iki isim hafızamda kalan.

Gültekin
Görüm ve Ali Yeşildal!

***

O
dönemin sonunda ve onlardan sonra gelenlerde, siyasi doygunluk mu desem!

Emekliliklerinin
yaklaştığı düşüncesi mi desem!

Büyükşehirde
son dönemimiz olabilir düşüncesi mi desem! bilemem
ama!

Büyükşehir
Belediyemizin geçmiş yıllarını ve geçmiş bürokratlarını arar olduk!

***

Hatırlayanlar
bilir, Türk Ocağı olarak 2015 yılında düzenlenen 7. Kocaeli Kitap Fuarında yer
alamama gibi bir sorunumuz olmuş, sosyal
medya hesaplarımızdan sitemde bulunmuştuk.

Bu
sitemler gazeteci dostlarımız tarafından haber yapılınca, başta Fuar sorumlusu Ali
Yeşildal olmak üzere pek çok danışman ve yetkilinin
ilgisine mazhar olmuş
, sorunumuz hemen çözülmüştü!

Hatta
ondan sonra ki yıllarda düzenlenen kitap fuarları başlamadan önce, yapılan planlama
toplantılarına tüm sivil toplum kuruluşları ve Kocaelili yayıncılar olarak davet edilir, görüşleri alınır
olmuştuk.

Güzel
günlerdi.

Gerçekten
bu şehir için, katılımcı ve ziyaretçi rekorlarının kırıldığı, el birliği ile
ulusal basının ve tüm kitapseverlerin ilgi gösterdiği, İstanbul, Ankara ve
İzmir de yapılan büyük fuarlar ile yarışılan şehrimizi öne çıkartan önemli organizasyonlarından biriydi.

***

Ondan
sonra ki yıllar, Kitap Fuarı Organizasyonunun yetkilileri değişti, COVİD 19 musibeti
çıktı derken, yapılan pek çok şey gibi yeni usuller ile “bizsiz” tatsız ve tuzsuz yapılır oldu.

Şehir
tel tel dökülürken, yollar köstebek yuvası olmuşken, şehirde mülkiyeti
belediyeye ait kongre merkezi ve bizlere verilmeyen salonlar varken, milyonlar
harcanarak “milyonlarımız harcanarak” yapılan,
Kartepe zirveleri gibi!

Milli
Kuruluşlar olarak biz de yapıyoruz hem de şehrimize ve insanımıza dair her
konuda!

Belediyemiz
bin bir maliyetle misafir ettiği Kocaelili olmayan ünlüler ile yaparken!

Ünlüler
ya!

Belediyemiz,
Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder Engin Altan Düzyatan ile

Biz
de şehrin dinamikleri ve şehrin mağdurları ve bu şehirde yaşayanlar ile

Hem
de, sıfır maliyet ile!

Neyse…

***

Demem
o ki, daha başlamadan sonu belli olan,

Kulaktan
kulağa duyduğumuz kadarıyla şehrin zor gününde yanında olan, Kocaelili yerel yayıncılar, kitapçılar ve kitap fuarının enerjisini
yükselten Sivil Toplum kuruluşlarının olmayacağı
ve ya çok azının desinler
için dâhil edileceğini, düzenlenecek 12. Kocaeli Kitap Fuarının Kocaelili
olmayan büyük yayıncıların isteklerine göre tertip edileceğini DUYUYORUZ!

Daha
önce ki sitemlerimiz ve tavsiyelerimiz gibi bu konuda da Tahir Büyükakın
başkanımızın ekibinden bizi dinleyecek bir
danışman, bir bürokrat, bir yetkili olmayacağı düşüncesi ile
Kitap Fuarı
yetkililerine tavsiyem,

Bizi
dinlemiyorsunuz, bari bu fuarı başlatan şehre kazandıran eski idarecilerinizi dinleyin,

Arayın onlara, danışın!

Aksi
halde birkaç yıllık aradan sonra düzenlenecek kitap fuarında, harcanılacak
paraya da, zamana da YAZIK olacak.

Diye düşünüyorum!

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 3

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne
kend
i kimseye benzer ne kimse
kend
isine 

Hayatından Kesitler – 3

  Aşağı
odada ambarda bulunan araba beygirleri kayı
ş takımının ve bakır tencere ve tepsilerin satılması ve dört elbise ve eşya sandığını ve üç ammarı Selma, arzu etmezse
bunlar
ın da satılıp ve esmanının (değerlerinin,
kıymetlerinin) fukaraya verilmesini istiyorum.

     5-Yeni ve eski libaslarımın
(elbiselerimin) ve geceliklerimin satılmayıp lâyık olanlara ve bunlardan pek
eski olanların fukaraya verilmesini di
ş tabibi Tevfik Vecihi ve oğlu Yüksek Mühendis İlhan Beylere havale
ediyorum.

     6-Eyyamı sebavetimden (çocukluk günlerimden)
beri elime ge
çen
paralar ile altm
ış seneden beri yazdığım
eserlerden ald
ığım mebaliğden elde kalan miktarını şu suretle teberru
ediyorum: (Bu para
İş
Bankas
ı’nda Altı yüz No.lu kasadadır.)                                                      

-Merhum kardeşim Selimin kızı Selmaya üç yüz altın lira (Selma benden evvel ölürse bu para kızı Nihale verilecektir). Selmanın kızı Nihale 9 altın lira ve Üçüncü
Sultan Selim’in antika bir altın sikkesi, kenarı incili kırmızı ipek
kesededir.

-Zekâtım olarak muhtacine üç yüz altın lira.

 -Zeynep Kâmil
hastanesine yüz altın lira,

 -Guraba hastanesine
seksen altın lira,

 -Verem hastanesine
altmı
şaltın lira,

  -Darüşşafakaya yüz altın lira,

 -Darülâcezeye seksen altın lira

 -Mevlit masrafı
kırk altın lira (Vefatımdan halkın âdet edindi
ği bir kırk gün değil, beş on gün sonra Bayezit Camiinde okunacaktır) aşrı şerifler, teşvikler ile usulü âdâbına kemali riâyetle İmam ve Hatip mektebi
talebesine okutturulmas
ı münasip olur.

-Vefatımı tâkip edecek Ramazanda Bayezit ve Fatih
camilerinde ikindi namazından sonra Kur’an okuyacak iki hafıza otuz altın
lira.

 -Merkezefendi
kabristanındaki mezarımızın tâmiri ile parmaklı
ğın cephesine ve babamın kitâbesinin
yanına raptedilecek ve üstüne eski yazı ile:


Yazılacak, taş levha masrafı 40 altın
lira. (Bu i
şte Mühendis Ekrem Hakkı Bey himmet
eylerse, ruhumu
şâd eyler. (Yukarıdaki
cümlenin günümüz Türkçesiyle Latinize edilmiş şekli:

 Hâzâ
kabru
İbnülemîn el-Hâc Mahmûd Kemâl

ve [ahîhi]
Ahmed Tevf
îk ve
validetihim
â
rahimehumull
âh

Ak Parti’yi ABD İktidara Getirdi

“Erdoğan’a âşık olduğunu” açıklamış olan, Siirtli Arap asıllı bir iş adamı Ethem Sancak.
Sıradan biri değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tank Palet fabrikasını
verdiği, kendisine Katarlıları ortak ettiği; sırdaş, emanetçi
denilebilecek kadar güvendiği bir yakını. Bazen Mao’cu/ Çin’ciliği ön plana
çıkan, bazen Soros ilişkileri ile dikkat çeken biri.

Üstelik
AKP’nin Eski MKYK üyesi.

Ethem
Sancak “Ak Parti Amerikan desteği ile iktidara geldi” açıklaması yüzünden
partisinden ihraç edilmesi için işlem başlatılınca istifa etti.

Ethem
Sancak, önce inkâr etse de videosu yayınlanınca görüldü ki, aynen şu sözü
söylemiş: “Tayyip Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıydı. Aslında
Amerika’nın desteğiyle geldik iktidara.”

Bunu
zaten Arslan Bulut yıllardır yazıyordu. “AKP bir ABD projesidir, hatta
parti programı Amerika’dan CFR tarafından gönderilmiş bir memorandumdan aynen
alınmıştır”
diye. Kimse de itiraz edemiyordu. Ama bu defa itiraf
içeridendi.

****

Vatan
Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise Cumhur İttifakının resmi
olmayan en küçük ortağı.
Çin devleti ile olan ilişkilerini herkesin
bildiği, Çin’de bir devlet başkanı gibi itibar gören, derin ilişkileri olan
bir kişi.

Doğu Perinçek eski dostu Ethem
Sancak’ı, “çok güvendiğim karakterli bir insandır” diye övüyor.

“Ak Parti’nin ABD tarafından iktidara getirildiği” sözünü Perinçek de net bir şekilde
doğruladı:

“O bir
gerçek. 1996 yılında Rand Corporation raporu var. Orada diyorlar
ki Tayyip Erdoğan Başbakan olacak. Abdullah Gül Dışişleri Bakanı olacak.
Hatta biz onu o zaman yayınladık. Cumhuriyet’te büyük bir söyleşi yaptık. Orada
da belirttim.

Bu bir
gerçek, yani 2002 yılında Türkiye Amerika tarafından erken seçime
götürüldü. Ve AK Parti hükümete getirildi.”

Oysaki
bizler yani kamuoyu Türkiye’yi 2002’de erken seçime götürenin MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli olduğunu sanıyorduk.

****

Bülent Ecevit
başbakanlığındaki hükümette MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut
Yılmaz
Başbakan Yardımcısı idi.

Refah
Partisi kapatılmıştı. Millî görüş hareketinden kopan Recep Tayyip Erdoğan,
Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener
’in öncülüğündeki
siyasetçiler ise 2001 tarihinde AKP’yi kurmuştu.

Başbakan
Yardımcısı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 günü, partisinin düzenlediği Kocayayla
Türkmen Kurultayı’nda, 3 Kasım 2002’de erken seçim yapılması
çağrısında
bulundu.

Oysaki,
Kemal Derviş’in yönetiminde acı ilaç içilmiş, ekonominin dengeleri oturmak
üzereyken alınan bu karar iktidar partileri için intihar demekti.

Bahçeli’nin bu kararı parti organları içinde hiç görüşülmemişti. MHP
yöneticileri dahil herkes için sürpriz bir karar olmuştu.

Yapılan
seçimde sadece AKP ve CHP barajı aşarak mecliste temsil edildiler. AKP
oyların yüzde 34,3’ünü alarak 363 milletvekilliği kazandı ve tek başına iktidar
oldu.
MHP baraj altında kaldı.

Doğu Perinçek 2002’de
erken seçime götürenin aslında Devlet Bahçeli değil, Amerika olduğunu söyledi.
Bahçeli
bu iddiaya bir cevap vermedi.

**********************************

ABD’nin Erdoğan’ı Büyük Sermayeye Takdimi

Recep Tayyip Erdoğan daha
Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, dönemin ABD büyükelçisi Morton
Abromowitz’le tanıştırılmıştı.

1996’da
Abromowitz Erdoğan’a “Türkiye’nin geleceği sizsiniz” demişti.

Daha
önce de yazdım. Erol Mütercimler’in naklettiği önemli bir hatırası var:

“1999
yılında bir yayın grubu sahibi olan Av. Münci İnci’nin evinde özel bir
toplantı yapıldı.”  Bu toplantıda kimler
yoktu ki?

“Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Güler Kömürcü gibi siyasi görüşü farklı gazetelerde yazan
gazeteciler… Emin Şirin (Nazlı Ilıcak’ın eski eşi), Bülent Akarcalı
(ANAP dönemi Sağlık ve Turizm Bakanı, Türkiye Demokrasi Vakfı ve Bilgi
Üniversitesi kurucusu), Fehmi Gültekin (Vakıflar Bankası E. Genel
Müdürü), Tezcan Yaramancı (Kamu Ortaklığı İdaresi E. Başkanı, Türk
Amerikan İşadamları Derneği, İstanbul Rotary Kulübü üyesi) vardı.”

Durun hele sadece bunlar değil.

“Ardından
Tayyip Erdoğan
geldi. Onun peşinden ise dönemin ABD İstanbul Konsolos
Yardımcısı
(Kate Schertz) hanımefendiyle Tuğrul Türkeş el ele
birlikte
içeri girdiler. Aynı otomobille geldiler.”

Erol Mütercimler, Tayyip Erdoğan için “muhtar bile olamaz” denildiği bir
dönemde
yapılan bu tanıtım
toplantısı sırasında Münci İnci’nin kendisine, “Tayyip Bey bu ülkeye
Başbakan olacak”
dediğini anlatıyor.

Tuğrul Türkeş’in orada olması ve ABD’li kadın diplomatla samimi bir şekilde aynı araçla
gelip, birlikte dönmesi ilginç.
(Bu olayı önceden bilenler, Tuğrul
Türkeş’in 2015’de AKP’ye geçmesine şaşırmamıştır sanıyorum.)

Siyasi yasaklı birinin Başbakan olması için düzenlenen toplantıda ABD’li
diplomatın ne işi olabilirdi?

Bu
toplantıdan iki gün sonra, 26 Ekim 1999’da Bülent Eczacıbaşı’nın evindeki
benzer maksatlı yemekte de çoğunluğu iş dünyasından olan önemli isimler bir
araya gelmişti: Feyyaz Berker, Tuncay Özilhan, Korkmaz İlkorur, Erdoğan
Gönül, Can Paker ve Cüneyt Zapsu.

Erdoğan’a
TÜSİAD kapılarının açıldığı bu toplantı için, ABD diplomatlarının bir
katkısı
oldu mu bilemiyorum.

AKP ve
MHP kanadı bütün bu ilişkileri biliyor. Bu yüzden şimdilerde ABD ve
İngiltere Büyükelçilerinin muhalefet liderleri ve İstanbul Belediye Başkanı
Ekrem İmamoğlu ile görüşmelerinden
tedirgin oluyorlar.

**********************************

Abd Bu Kadar Etkili İse

ABD Türkiye’de iktidarı belirlemede bu kadar
etkili ise
gittikçe yıpranan
iktidarın seçimde gidip gitmeyeceğini hesap ederken bu parametreyi de göz ardı
etmemek gerekir.

Seçimlerden önce alacakları tavizler
karşılığı, dışarıdan kredi muslukları açılabilir mi? Ekonomide geçici de
olsa bir rahatlama sağlanırsa ve Erdoğan Rusya- Ukrayna Savaşını bitiren güçlü
lider imajı ile parlatılırsa
Cumhur İttifakı seçimi kazanabilir mi?

Zor ama imkânsız değil.

Bizim “lider” sandığımız kişilerin gerçek
rolü ve ilişkileri hakkında yeterli bilgimiz yok. “Lider görünümlü
bazılarının birer görevli olduğu”
iddialarını kabul etmek istemem.

Ama tarih bize tedbirli olmayı telkin
ediyor.

Deli Gönül Şenlen Artık

    Deli gönül şenlen
artık

    Devran döndü bahar
geldi.

    Uyuyan toprak
uyandı

    Dört bir taraf
yeşillendi.

    Dost bağında açtı
güller

    Şakıdı suskun
bülbüller

    Şenlensin artık
gönüller

    Muhabbetin demi
geldi.

    Ömür zaten kısa
süre

    Bilinmiyor kalan
süre

    Yelkenler aç
sevgilere

    Bak ötesi beri
geldi

    Geçirdin nice yaz
bahar

    Kış değil mi en
son, ahar

    Bir damla mutluluk
tek kâr

    Anlamanın anı
geldi.

    Sevgiyle kovup
nefreti

    Yüreğinde kur
cenneti

    Gönül ehli bu
nimeti

    Mutluluğun sırrı
bildi    

Ülkücü Bir Doktorun Kaleminden

70’li yılların gençlik olayları, o günleri birebir yaşayan
bizim kuşakta önemli izler bırakmıştır. Bu olaylarında etkisiyle, ülkemiz 12 Eylül
1980 ihtilaline sürüklenmiştir. O dönemlerin iyi bilinmesi insanlarımıza
olayların daha doğru değerlendirilmesinde katkı sağlayacaktır. İyi bilinme ise
o günleri yaşayanların yazdıklarının ve o günleri araştıran bilimsel yayınların
okunması ve öğrenilmesi ile mümkündür.

Bu yazımı o günlerin gençlik önderlerinden Dr. İbrahim
Doğan‘ın Akıldan Kaleme isimli kitabını okuduktan sonra yazıyorum. Kitapta önce
doğduğu ve çocukluğunun geçtiği günleri anlatıyor. Yazdıklarından orta halli
bir ailenin çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Yozgat’ın bir kasabasında doğup
büyümüş, devlet imkânlarıyla okumuş, iyi bir meslek olduğu için doktor olmak
azmiyle üniversiteyi kazanıp tıbbiyeyi tercih etmiş bir gençtir. Ankara Tıp Fakültesi’ne
kayıt olması onun ve çevresinin önemli bir gurur kaynağıdır. Dini ve milli
hassasiyetleri sebebiyle Türk Ocağı’na ve milliyetçi duygularının etkisiyle
ülkü ocağına ilgi duyar. O bizden 2 sınıf öndedir.1968 de aynı duygularla
tıbbiyeye girip doktor olmak için attığım adım ailem için olduğu kadar köyüm
hatta kasabam için bile bir övünç vesilesi olmuştu. Bizim için bir gurur
kaynağı olmasıyla birlikte sorumlulukta yüklemekteydi. O ve çevresinin de
benzeri duyguları yaşadığını anlıyoruz. Yine bu kitaptaki bilgilerden öğrenci
olaylarında sırf ülkücü kimliği sebebiyle öldürülen gençlerin( Ruhi Kılıçkıran
, Süleyman Özmen , Dursun Önkuzu,… ) her biri Anadolu’nun orta ve hatta zayıf
ekonomideki ailerinin evlatları olup meslek sahibi olmaları, kendisine-ailesine-ülkesine
faydalı olsunlar diye okumaya gönderilen gençlerdir.

 İlk senemiz olan
68-69 yılında eğitimimizi etkileyecek düzeyde bir öğrenci olayı yaşamamıştık. Diğer
okullardaki öğrenci olayları ise bizim de ilgimizi çekmekle beraber tıp eğitiminin
yoğunluğu sebebiyle önceliğimiz dışında kalıyordu. 2.sınıfı okuduğumuz 69-70 yılında
ise öğrenci olayları daha da artmış, bizim okulda da tartışma konusu olmaya başlamıştı.
Yetiştiğim çevre ve aile ortamının dini ve milli hassasiyetleri fazla olmasının
da etkisi ile kendimizi ülkücü kesime yakın hissediyorduk. Böyle olmakla
birlikte cebinde çakı bile taşımayan benim ve arkadaşlarımın karşı tarafça
faşistler, komandolar şeklinde tanımlaması çok rahatsız ediciydi. Aynı şekilde devrimci,
solcu, komünist tanımlaması yapılan arkadaşlarında iddia edildiği gibi yurdu
vatanı satacak sattıracak tipler olmadıklarını daha sonra gördük. Olaylardan
öğreniyoruz ki her iki tarafın içinde kendini korumak veya karşı tarafı korkutup
sindirmek gibi masumca (!) düşüncelerle tabanca bile taşıyanlar olmuştur. Olaylar
çoğaldıkça okullarda başlayan kamplaşmalar önce öğrenci yurtlarına sıçrıyor ve
bu durum genişleyerek kurtarılmış okullar, yurtlar, mahallerin çıkmasına sebep
olmuştur. Bütün bu olaylar 12 Eylül 1980 e gelindiğinde binlerce gencin ölüm, sakatlık
veya güvensizlik sebebiyle eğitimden dışlanmasına sebep olduğu gerçeği
unutulmaması geren bir acıdır.

 Akıldan kaleme kitabında bu yıllara ve
daha sonrasına ait ilginç bilgileri okuyoruz. Ülkücü hareketin

önderlerinden bir ismin kendi hayatını etkileyen işlemediği
bir suçtan hapse düşmesi, hapis hayatı, aftan yararlanıp yeniden eğitim hakkı
kazanarak tüm olumsuz şartlara rağmen eğitimini tamamlayıp doktor olabilmesi insanın
azmettiğinde başaramayacağı bir şeyin olmadığının ispatı olup örnek alınası bir
başarı hikayesidir.

Bu anlatılanlardan kamu otoritesinin zayıflığının sebep
olduğu güvensizlik, bilgilendirme vazifesi yapması gereken medyanın yanlı ve
algı oluşturma şeklindeki çalışması, adalet ve güvenlik sisteminin güçlü
olmamasının getirdiği sorunlar gençlik olaylarının kontrol edilemez hale
getirmesi ve bir askeri müdahale ile olağan üstü bir dönemi yaşanması…Kitapta
doktorluk ve uzman doktorluk döneminden ilginç hatıralar okuyoruz. Ayrıca
diyanet işlerindeki hac sağlık birimindeki çalışmalara önemli katkılar
verdiğini öğreniyoruz. TBMM doktorluğundaki çalışmaları ile hem mesleki hem de
diğer çalışmaları ile ilgili dikkat çekici tespitlerini okuyoruz.

 Bu ve benzeri
kitapların insanlarımıza düşmanlık ve kutuplaşmaların zararlarını görmesini
sağlayarak barış içinde birlikte daha huzurlu ve mutlu bir hayat
yaşanabileceğine katkı vermesini temenni ederim. Bu vesileyle başta yazar olmak
üzere herkese sağlık ve iyilikler dilerim.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 2

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine 

Hayatından Kesitler – 2

Yeniden üye
seçildiği Türk Târih Encümeni, İbnülemin’in büyük çapta ilmî çalışma ve
yayınları için yeni bir sayfa açtı. İlmî vukufunu ortaya koyan eserlerini
burada ard arda yayımlamaya başladı. Encümen, 15 Nisan 1931’de yerini Türk
Târih Cemiyeti’ne bıraktığı zaman üyelik dışında kaldı. Onun yerini 1935’te
Türk Târih Kurumu alırken de bir daha üye yapılmadı. Bununla beraber 1932’de
toplanan Türk Târih Kongresi sırasında hazırlanması kararlaştırılan ‘Türk Târihinin Ana Hatları’ dizisi için
kendisinden eski hat sanatımıza dâir terkibî bir icmal yazması istendi.
Üzerindeki son resmî memuriyet olan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Müdürlüğünden
1 Ağustos 1935’te yaş haddi dolayısıyla emekliye ayrıldı. 14 Nisan 1935’te
annesi vefat etti. Ertesi yıl kendisine hac yolculuğu imkânı açmış olan Prenses
Hatice Abbas Halim’in Kahire’den itibâren eşliğinde hac farîzasını da yerine
getirdi.

Son
vazifesinden cüzi bir emekli maaşı ile köşesine çekilen İbnülemin kendini, her
biri nâmını ayrı ayrı yâdettirecek büyük çaptaki eserlerini tamamlamaya verdi.
Bu arada, müsteşrikler âlemindeki yaygın itibar ve şöhreti dolayısıyla yurt
dışındaki ilmî kongrelere çağrıldı, bazı ilim cemiyetlerine üye yapıldı.
1934’te Londra’da toplanan Congrès Internationale des Sciences Anthropologiques
et Ethnique’e dâvet edildi. Ancak maddî durumunun el vermemesi ve hiçbir resmî
merciden yardım görmemesi yüzünden katılamadı. Aynı kongrenin 1938’de Kopenhag’daki
toplantısına da dâvet edildiği halde yine aynı sebeplerle gitmesi mümkün
olmadı.

Devrin Maarif
vekili Hasan Âli Yücel, İbnülemin’le beraber İsmail Saib Sencer’i de
Kütüphâneler Tasnif İşleri İlmî Müşavirliği ile yeni bir çalışma imkânı
sağladı.  Bu arada Mısır Veliahdı Prens
Mehmed Ali Tevfik’in dâveti üzerine İstanbul’daki Türk ve İslâm Eserleri Müzesi
benzeri bir müzenin tanzimi, özellikle de buraya konulacak hat eserlerinin
seçim ve tasnifi için Reîsülhattâtîn Kâmil Akdik ile birlikte 29 Aralık 1939’da
Kahire’ye gitti.  Kendilerine tevdi
edilen işi başarı ile gerçekleştirerek 19 Şubat 1940’ta İstanbul’a döndü.
Kütüphâneler ilmî müşâvirliği bu defa, Maarif Vekâleti’nce yayın hazırlıkları
ilerlemekte olan İslâm Ansiklopedisi’nin ilmî müşâvirliğine çevrilmişti. Bu
arada eski dostu Bağdatlı İsmâil Paşa’nın basılmamış ‘Hediyyetü’l-ʿârifîn esmâʾü’l-müʾellifîn ve âs̱ârü’l-musannifîn
adındaki Arapça büyük biyografi kāmusunun kontrol ve basımını üstlenerek iki
büyük cilt halinde yayıma hazırladı.

 

Nâzan İz Özgür’ün Bir Hâtırası:

Hocam, âile
dostumuz ve doktorumuz Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’le berâberliğimin her ânı,
büyük bir şans ve mutluluktu. Benimle çok meşgul olmuştu. Her gittiği yere beni
de götürdüğü için, arkadaşlar yarı şaka, yarı ciddî, ‘Hocanın çantası’ derlerdi.

Yine böyle
günlerden bir gün, o devrin ve bu devrin büyük üstadlarından ressam Feyhaman
Duran Beyefendi’nin atölyesine gittik. 
Buram buram san’at kokan hâneye adım attığım an, etrâfı ve gördüklerimi,
beş duyunun ötesinde bir duygu ile rûhuma işlemeye çalıştığım sırada,
alışılmışın dışında bir zâtın koltukta oturduğunu gördüm. Birkaç asır evvelden
zamânımıza gelmiş gibi idi. Oturduğu koltukta, bastonuna dayanmış, kelebek
gözlüklerinin üstünden beni tetkik ediyordu. Hocam bizi tanıştırdı ve Ressam Duran
ile birlikte atölye kısmına geçti. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’le baş başa
kaldık. Görünüşü kadar garip bir tarzda sordu. ‘Kız sen kimsin bakayım?’ Hocanın talebesi olduğumu, lütfedip beni
de berâber getirdiğini, böylelikle, kendisini ve üstad ressam Duran’ı tanımak
şerefine nâil olduğumu söyledim.

Ağzının içinde
bir şeyler geveledi. Anlayamadım. Sonradan hocam, ‘anlayamadığına memnun ol’ dedi. Hocamın bu cevâbının ne ifâde
ettiğini ve haklı olduğunu, İbnülemin Beyefendi ile uzun berâberliğimiz
sırasında anladım. Çok kıymetli bir zat idi, lâkin nev’-i şahsına münhasırdı. O
da portresi için poz vermeye gelmişti. Hem poz eriyor, hem de üstâdı metheden
kafiyeli mısrâlar dökülüyordu dilinden…

O sıralarda,
türlü sâhalardaki meraklarım arasında, beğendiğim şiirleri, nesirleri,
deyimleri, fikirleri topladığım, adına ‘petek
defteri
’ dediğim, bir defterim, bir de kıymetli zatların imzâlarını ve
yazılarını topladığım bir nevi hâtıra defterim vardı. O defteri bana hocam
hediye etmişti.

Üstad,
yağlıboya resmini yapan Duman’ın karşısında otururken, şiir gibi konuşuyordu:

Feyhaman’ın yaptığı resmimi görse eğer

Avrupa ressamları fırçasına baş eğer

Var mıdır Nâzan gibi bir nâzenîn

Şi’r ü resm ü mûsikîde behrever

Pek zekidir gözleri ‘velfecr’ okur

Gördüğü her şeyde bir nükte sezer

Ecnebi birkaç lisana âşinâ

Iftihâr eyler onunla her peder

Hüsn-i sûretten nasibi âşikâr

Hüsn-i sîretten olmuş behrever

Zevk ile geçsin hayâtı dâima

Görmesin dünyâda aslâ bir keder

Hemen kaleme sarılıp
söylediklerini yazmaya başladım. Bitirince, ters ters ne yaptığımı sordu.

Siz, etrâfa inci saçıyorsunuz, toplamayayım
?’ dedim. Birden durdu. ‘Ha…
Şimdi iş değişti
,’ diyerek, beni, mine’l-evvel ile’l âhir sorguya çekmeye
başladı. Bu arada hocam, her zamanki zarâfeti ile sohbeti kesmemek için müsâade
isteyip ayrıldı. Beni de İbnülemin Efendiye emânet etti. Hakkımda epey bilgi
topladıktan sonra, üstad Feyhaman Bey’den berâber çıktık. Beyazıt Meydanı’na
kadar yürüdük. ‘Senin yaşında bir kızla
muhabbetimin tutacağını kırk yıl düşünsem tahmin edemezdim
’ dedi. Bu, benim
için iltifattı. Buna lâyık olmadığımı biliyordum. Üniversitedeki odasının kapısının bana dâima açık olacağını
söyleyerek, dâvet lütfunda bulundu. Sevgili amcam, Mâhir İz Hoca’nın kendisinin
dostu olması da bana gösterdiği bu yakınlıkta etkili idi muhakkak.

Üniversitenin
kapısında ayrıldık. Ben tekrar hocamın yanına döndüm ve ondan, bu eski zaman
adamı hakkında mâlûmat edindim.

Yine günlerden
bir gün, hâtıra defterime, lütfen bir-iki kelime yazması için, hocamın yanında
vazifeli Süreyyâ Abla’mıza, İbnülemin Beyefeydi’ye götürmesi için ricâ ettim.
Birkaç gün ses çıkmadı. Bir gün Süreyyâ Abla ‘Sana bir mektup var’ dedi. Şaşkınlıkla zarfı açtım İbnülemin’den ve
eski Türkçe yazılmış birkaç satır: ‘Burası
bakkal dükkânı değil. Bakkala evrak imzâlatmıyorsun. Kendin gel
!’ Utana
sıkıla huzûruna gittim. İçeride kütüphânesinden faydaalanan gençler vardı.
Kendisi masasının başında oturmuş, yine gözlüklerinin üstünden yarı kızgın bana
bakıyordu.

Buyur,’ dedi ve defteri uzattı. Sülüs
mürekkebi, kamış kalemle kendi el yazısı ve imzâsı ile beni nasıl gördü ise,
nasıl görüyorsa, ne temenni ediyorsa, kafiyeli olarak yazmış. Târih olan o
sâhifenin hâlâ en kıymetli hâtıralarımın arasında müstesnâ bir yeri vardır.

……….

Yaş 19. Artık
bir flörtüm var. Bugünkü 46 senelik eşim ve üç çocuğumun babası Özcan Özgür.

Okulun öğlene
kadar olduğunu bildiğinden, akşama kadar nerelerde gezdiğimin merâkı içinde…

Günlerden bir
gün, İbnülemin üstâdla karşı karşıya oturmuş konuşurken kapı vuruldu, içeri
Özcan’la arkadaşı İsmâil Ağabey girdiler. Yüzlerindeki ifâdeyi anlatamayacağım.
Ben, heyecan, içinde mahcûbiyetle üstâda tanıştırmak çabası içinde ‘komşumuzun oğulları’ deyiverdim. O, her
ikisine de kısa bir nazar atfettikten sonra, İsmâil’i göstererek: ‘Bu komşu oğluna benziyor, ama öteki komşu oğluna benzemiyor’ dedi.
Birkaç dakika soru-sualden sonra müsâade isteyip kendimizi koridora
attığımızda… Özcan ve İsmâil ‘Bu yaşı
belli olmayan ihtiyar adamdan ne anlıyorsun saatlerce, günlerce… Bunun için
mi her gün akşama kadar yoksun
?’ dediler. Durumu hafsalaları almadı.
Haklılardı. O yaşta bir kızın, dışarıda eğlencenin envay çeşidi varken, vaktini
bu türlü geçirmesi, onların anlayışına göre garipti. Benim içinse yaşamanın
hakîkati idi.

Altı ay sonra
dâvet ettiğim nikâhıma Süheyl hocamla birlikte ütfedip geldiler. İbnülemin
Efendi iki arada bir derede kulağıma yaklaşıp ‘Ben sana bu oğlan komşu oğluna benzemiyor demedim mi’ demez mi. O
yaşta, bir-iki dakikalık bir karşılaşmayı, 6 ay sonra hatırlayabilen bir
hâfıza… Ve sonra sevgili hocama, nikâh şâhidim olmasını ricâ ettim. Düşündü.
Bana çok zor bir vazife veriyorsun
dedi.

Üzülerek
sebebini sordum. ‘Çünkü sen evlenecek
kadın değildin. İlim kadını olmalıydın
.’

Kıymetli
hocam, büyük insan-ı kâmil… Onu tanıtmaktan âcizim, kelime bulamıyorum. Büyük
üstad İbnülemin Mahmud Kemal Beyefendiyi de Süheyl Ünver Hocam gibi sevgi ve
saygı ile anıyor, nur içinde yatmasını niyâz ediyorum.

 

Ebedî Âleme Göç Hazırlığı / Vasiyetnâmesi

T.C. İstanbul 13. Sulh Hukuk
Hâkimliği

BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM

     Elhamdülillah aklen ve bedenen kemal-i
afiyette oldu
ğum halde medenî
kanunun ahk
âmına tevfikan (uygun
olarak), hi
çbir kimseden korkmadan ve hiçbir
kimsenin cebrine t
âbi olmadan (zorlamasına mâruz kalmadan) son
arzular
ımı mezkûr
kanunun 478
nci maddesi mucibince İstanbulda Mercan mahallesinde
M
ühürdar Eminpaşa sokağındaki
kona
ğımda 1955 Haziran’ının
23
ncü günü
kendi elimle yaz
ıyorum.

     Kendime kimseyi mirasçı naspetmeyerek
(tâyin etmeyerek) tasarruf nisabına taalluk eden (bana ait olan de
ğerlerle alakalı) hakkımı tamâmen müdafaa ediyorum. Esasen
mahfuz hisseli mirasçım bulunmadı
ğından
kanunen h
âiz olduğum mutlak salâhiyete
binaen terekemin ( geride  bıraktı
ğım mal ve mülkümün) 
tamamı üzerinde tasarruf ederek metrukâtımı (malvarlı
ğımı) berveçhiâti umur-ı hayriyeye  (aşağıda
belirtildiği üzere hayır işlerine)
tahsis ve vasiyetlerimi bu vesikada tâdât ve
isdar ediyorum: (maddeler halinde 
kaydediyorum
)

     1-Müstakilen mâliki bulunduğum İstanbulda
Mercan
da Mühürdar
Emin Pa
şa Sokağındaki yeni 13 ve eski 8 numaralı konağımı
ve m
üştemilâtını
(teferuatat kabilinden olan ve olmayan menkul mallar hari
ç)
a
şağıda
g
österilen maksada ve gayeye, tesbit ettiğim kayt ve şartlar dâiresinde
tahsis ederek (
İbnülemin
Mahmud Kemal Tesisi) ad
ı ile hükmî
şahsiyeti haiz Medenî Kanunun 437’nci
maddesinin bah
şetmiş olduğu salâhiyete
m
üstenid, ölümüme
ba
ğlı tasarruf yoliyle,
yani
ölümümden
sonraya muzaf olarak (geçerli olmak üzere)vasiyet suretiyle vakfettim.
Şöyle ki:

     a-Vakfettiğim
bahsi ge
çen bina dâima (İbnülemin
Mahmud Kemal Yurdu) nâmı ile yadolunmak ve halihazırı ile mâmur olarak
muhafaza edilmek
şartıyla
h
âlen İstanbulda
hali faaliyette bulunan
İmam ve Hatip
mektebinin tesisindeki gayeye ve maksada tahsis olunmu
ştur. Bu mektepte okuyacak talebe ile mektebin hey1...321322323...1.3861.386 Sayfanın 322. Sayfası