19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 322

Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin Sosyo Kültürel Yapısı

0

Türk
milliyetçileri çevresinde tanınan ve Türk Millî kültürüne hizmet eden dernek ve
vakıflardaki çalışmalarıyla bilinen Abdullah Kılıç’ın kızı ve hayr-ül-halefi,
üç evlât annesi Ayşenur Kılıç Sarıkaya,
Türkiye’de yaşayan Ermeniler nezdinde yaptığı araştırmaları, Hocası Prof. Dr.
Hacı Musa Taşdelen’in teşvikiyle kitap hâline getirip yayınlamış. Çok da iyi
yapmış. Türklerle Ermeniler, 1100’lü yıllardan itibâren bir arada yaşıyorlar.
Rusya, Fransa ve İngiltere gibi, Türk milletinin sâdık düşmanlarının
tahrikleriyle 1915 yılında yaşanan üzücü olaylar sebebiyle sıkıntılı bir dönem
yaşandı ise de, Türklerle Türkiye’de yaşayan Ermeniler, târih boyunca birlikte
olmuşlardır. Akıp gidecek olan asırlar boyunca, diyaspora Ermnilerinin çirkin
hesaplarına âlet olmadıkları sürece bu birliktelik devam edecektir. İnsanoğlu
tanımadığının düşmanıdır. O halde aynı devletin vatandaşı olduğumuz Ermenileri
tanımamızı sağlayacak kitaplara ihtiyacımız vardır. Akıl ve mantık O’nu emreder
ki, Türkiye Ermenileri de; kültürleriyle, adâletli yönetimleriyle,
insâniyetleri ve yardımseverlikleriyle temâyüz etmiş Türk milletini,
diyasporadaki soydaşlarına ve bütün dünyaya tanıtacak kitaplar yazsınlar.

Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin Sosyo-Kültürel
Yapısı
isimli eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 134 sayfadır. İyi
niyetle hareket edilerek, ‘kişisel
görüşme
’ açıklamasıyla verilen bilgilerin bâzılarında çarpıtılmış olaylar
hoşgörü ile karşılanırsa, bütünü itibariyle yapıcı ve bütüncül görüşlerle
kaleme alınmıştır.   

Bir hususu
daha belirtmekte fayda var: Henüz üniversite öğrencisi iken ve de ilk eserinde
büyük ve önemli bir başarıya ulaşan, gönül gözü açık genç bir hanımefendinin,
yazı ve ilim hayatının dışında kalması, kültür yapımızın öksüz ve yetim
kalmasına sebebiyet verecektir. Kendisinden imkânlarının elverdiği ölçüler
içerisinde ve de babasından, hocasından tevârüs ettiği dikkat ve
hassasiyetlerle kaleme alacağı eserler vermesini beklemek, kültürümüzün
gelişmesini arzu edenlerin hakkı olsa gerek.

Cumhuriyetimizin
ilk yıllarından itibâren Ayşenur Kılıç
Sarıkaya
kıratında mütelliflerimizin tespit ve görüşlerini uygulamaya
koyan, geleceğimizi buna göre plânlayan seçilmiş ve tâyin edilmiş
yöneticilerimiz bulunsaydı bu gün diyaspora Ermenilerinin ve onları
kışkırtanların bulunduğu nokta, Lût Gölü civarı olurdu.

Ermeni
meselesi hakkında fikir beyan edenlerin büyük bir bölümü, hâlisâne düşüncelerle
tehcir’ kelimesini kullanıyor.
Lügatlerde tehcir kelimesi; ‘göç ettirme,
göçe zorlama
’ olarak açıklanıyor. 1915’te Osmanlı’nın yaptığı ‘tehcir’
değildir. Osmanlı’nın 1299 yılından 1920 yılına kadar uyguladığı, ‘sevk ve iskân’ işlemidir. Sevk ve iskân
politikasında, adından da anlaşılacağı üzere; yönetim, nakil imkânlarını da
temin ederek bir kısım insanları bulunduğu yerden başka bir yere sevk eder.
Sevk ettiği yerde iskân eder; ev ve çalışma-geçinme imkânı sağlar. Osmanlı, bu
yöntemi ilk defa ve sâdece Ermenilere uygulamış değildir. Nüfusun çoğunluğunu
teşkil eden Türkleri de fethettiği bölgelere sevk etmiş, orada iskân etmiştir.
Tehcir kelimesinin tam uygulaması için 1492 Elhamra Kararnâmesi’yle Musevilerin
sınır dışı edilmesi, Musevilerin de hâlen devam etmekte olan insanlık dışı
vahşetle Müslümanları Filistin’den göç etmeye zorlamaları misal gösterilebilir.
Bir misal de Çin’in Doğu Türkistanlılara uyguladığı zorbalıklardır. Suriye gibi
başka misaller de gösterilebilir.

Mâlûmatfuruşluğu
bırakıp, Ayşenur Kılıç Sarıkaya’nın
eserine dönersek efendim… 41. Sayfada başlayıp 93 sayfaya kadar devam İkinci
bölümde; Türk toplumu içinde Ermenilerin sosyal yapıları ilmî hassasiyetle
inceleniyor. Kız isteme ve düğün âdetleri, bunlarla ilgili olarak söylenen
mâniler, okunan şiirler ve türküler, doğum ve ölümle alâkalı âdetler, komşuluk
ve akrabalık ilişkileri, mutfak ve yemek kültürü, sosyal ve iktisâdî dayanışma,
inanç kültürü, dînî kuruluşlar, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Ermenilerin
ibâdetleri için gösterilen kolaylıklar, kendi aralarında yaşanan inanç ve
ibâdetteki ayrılıklar  ve mezarlıklar en
ince teferruatına kadar anlatılıyor. Bu arada, Ermenilerin taş işleme
ustalığındaki şaheserleri görüp tanımak isteyenlere Şişli Ermeni Mezarlığı’na
gitmeleri tavsiye ediliyor. (Gidenlerin, buradaki durum ile Yunanistan’daki
Türk mezarlarını mukayese etmeleri de bu satırların yazarının istirhamıdır)

Ermenilerde eğitim ve kültür’ başlıklı 3.
bölüm 95-100. sayfalar arasında.

Ermenilerde
dil ve edebiyat konusu 101-111. Sayfalar arasındaki 4. bölümde ele alınıyor.

113-120. sayfalar
arasındaki 5. bölümünde: Ermenilerde mimârî eserler ve kuyumculuk sanatı mercek
altına alındıktan sonra Türk-Ermeni ilişkilerinin doruk noktaya yükseldiği
mûsikî sahasına geçiliyor. Türk millî kültürünün aslî unsuru olan Türk mûsikîsi,
çok üstün özelliklere sâhiptir. Zaman ve alan tasarrufu sağlamak için bu özellikleri,
teferruata girmeksizin söyle sıralanabilir: 1-Sağlam yapısı sebebiyle, zaman
içerisinde özünü koruyarak değişimleri kabullenmiş ve gelişmiştir. Itrî’nin
Segâh Bayram Tekbiri ve Segâh Salât-ı Ümmiyesi, yalnızca Türkiye’de değil, bütün
Müslüman ülkelerde, gözyaşlarıyla yıkanan huzurların bestesidir. 2-Batıya
özenti sebebiyle damak zevikimiz, giyim kuşam alışkanlıklarınız, hatta dilimiz
büyük tahribata uğramasına rağmen ve Türk mûsikısi Süleymâniye ve Selimiye
ihtişamı ile ayaktadır. 3-Türk mûsikîsi öylesine etkileyicidir ki; Ermeni, Rum
ve Mûsevî bestekârlar, kendi müziklerini bir tarafa bırakmışlar, sanat
hayatlarının ve Türk müziğinin en güzel bestelerini kültürümüze armağan
etmişlerdir. İçlerinde dîni mûsikîmiz için beste yapanlar bile vardır. Bu
armağanların en zengini ve ihtişamlısı, Ermeni vatandaşlarımızdan Artin
Ağa’nın, Kanunî Nubar Efendi’nin, Karnik Germiyan’ın, Kapril Efendi’nin, Serkis
Nurliyan’ın, Osep Ebeyan’ın, Markar Ağa’nın, Âmâ Hasadur’un, Karabet
Efendi’nin, Garbis Efendi’nin pırlantalarıdır. Çok değerli diğer Ermeni
müzisyenler de: Tatyos Efendi, Aleksan Efendi, Şaşı Agop Ağa, Ovrik Efendi,
Vital efendi, Bogos Hamamcıyan, Serupe Efendi, Mihran Efendi, Manok Ağa, Onnik
Ağa ve Ayşenur Kılıç Sarıkaya’nın
eserleriyle birlikte tanıttığı Bimen Şen’dir.

Cumhurbaşkanlığı
Klasik Türk Mûsikîsi Korosunun yöneticisi Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın
yetiştirdiği şimdiki koro şefi Mehmet Güntekin’den küçük bir ilâve: ‘Ermeni bestekârlarımızın eserlerini
kullanmadan Türk mûsikîsinde fasıl repertuvarı oluşturulamaz
.’

Hakkında
söylenecek çok sözler bulunan eserin müellifi Hanımefendi, emek mahsulü
eserinin ‘Sonuç’ başlıklı bölümünde
kitabının özetini mısra-ı berceste cümlelerle veriyor:

Ermenilerin Anadolu kültürünün en iyi birer
temsilcisi olduklarını görebiliriz. Anadolu’dan İstanbul’a geldikten sonra
Anadolu kültürünün yerini zamanla İstanbul kültürüne bırakmış olsalar bile,
Ermeni toplumu, örf ve âdetleri yönünden Türk toplumunun özel bir motifidir
.
Onlar,
Hıristiyan Türklerdir
.’

 BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

AYŞENUR KILIÇ SARIKAYA

02.01.1983 târihinde
ilkokul öğretmeni bir anne ve iktisatçı bir babanın üçüncü çocuğu olarak
İstanbul’da dünyaya geldi. Orta ve lise öğrenimini Tercüman Kolejinde
tamamladıktan sonra Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okudu ve 2005
yılında mezun oldu.

Sosyolojiye merakı,
kütüphanesi olan bir evde okumayı çok seven babasını görerek yetişmesi ve diğer
aile üyeleri ile berâber çok çeşitli sosyal ortamlarda her kesimden insanla
tanışmış olmasından ileri gelmiştir. Üniversite mezuniyeti öncesinde ‘Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin
Sosyo-kültürel Yapısı
’ konulu bitirme ödevini kaleme almış, o dönemde bu
cemaatten pek çok isimle beraber ünlü gazeteci Levon Panos Dabagyan ile
söyleşi yapmıştır.

Üniversiteden mezun
olduktan sonra 3 sene boyunca ağabeyleri tarafından kurulan dış ticaret
firmasında çeşitli görevlerde bulunmuştur.

Yazar 2005 yılında
Cumali Sarıkaya ile evlenmiştir. Süleyman Yiğit, Zehra, Mehmet Emir adında üç
evladı vardır.

 

Şarkî Türkistan Târihi

Abdullah Oğuz’un yayına hazırladığı Şarkî Türkistan Târihi isimli eserin
yazarı Mehmet Emin Buğra
(1901-1965), varlığını Türkistan dâvâsına adamış, içinde bulunduğu çok zor şartlara
rağmen mücâdele ve hizmet için bir yol bulmuştur. Yüksek ilmî ve hitâbet
kabiliyetinden dolayı Doğu Türkistan Türklerinde muteber din adamlarına verilen
Heztim’ unvanına lâyık görülmüştür.
1933 yılında kılıcını kuşanarak Çin işgalcilerine karşı millî bağımsızlık
mücadelesine önderlik etmiş, 1940 yılında sürgünde gizli bir kimlikle yaşadığı
Kabil’de bu muhteşem eserini yazmıştır. Ülkesinde bakanlık yapmış, 1949
yılındaki komünist işgali öncesi, ‘vatan
için vatandan ayrılmış
’, 1952 yılından itibâren Doğu Türkistan mücâdelesine
Türkiye’de devam etmiştir.

Şarkî (Doğu) Türkistan günümüzde esâret
altında yaşayan tek millet olan Doğu Türkistan Türklerinin yurdudur. Doğu
Türkistan, Orta Asya’nın orta bölümünde yer alan Uluğ (Büyük) Türkistan’ın doğu
kesimidir.

Bu topraklar, târih boyunca iç ve Orta
Asya’da kurulmuş olan Türk devletlerinin hâkimiyeti altında bulunmuştur. MÖ 8-3.
asırlarda İskitlere, MÖ 300-MS 93 yıllarında, Hun İmparatorluğuna, 522-744
yılları arasında Göktürklere, 751-870 yılları arasında Karluk Devletine,
844-1212 yılları arasında Karahanlı Cihan Devleti’ne ve 1507-1679 yılları
arasında Yarkent – Saidiye hanlıklarına yurt olmuş ve önemli vazifeler îfa
etmiştir. Türkler, 10. yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinini kabul ederek İslâm
dini ve Türk millî medeniyetini doğuya yaymışlardır.

Doğu Türkistan’a ilk Çin istilası 1759
yılında vuku bulmuştur. Daha sonraları Müslüman Türkler işgalcileri ülkelerinden
çıkarmışlar ve bağımsız devletlerini kurmuşlardır. İkinci işgalin
gerçekleştirildiği 1876 yılına kadar geçen 117 yıl içinde Türkler 200’den fazla
ayaklanma ile bağımsızlık mücâdelesi vermiştir.1863-1877 yılları arasında Doğu
Türkistan İslam Devleti, 1933-1937 yılları arasında Doğu Türkistan Cumhuriyeti,
1944-1949 yılları arasında Türk İslam devleti ve bağımsız cumhuriyetler
kurulmuştur. Ekim 1949’da Sovyet Rusya’nın yardımı ile kadim Türk Yurdu Doğu
Türkistan, Çin’in sömürgesi hâline getirilmiştir. O tarihten günümüze kadar,
Pekin yönetimi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin her bölgesinden dopdolu insanla gelen
ve boş dönen trenlerle, Doğu Türkistan’ın demografik yapısını değiştirmişler,
kalanları sürgün etmişler, gitmeyenlere işkenceler uygulayarak, suçsuz
insanları göstermelik mahkemelerde yargılayıp idam ederek, 30.000.000 Türk
nüfusunu 8-10 milyona düşürmüşlerdir. Türkiye dâhil bütün İslâm âlemi, insanlık
dışı uygulamalar karşısında üç maymun rolü oynamaktadır. Müslüman Türk
kadınlarının yalnızca bir çocuk doğurabileceklerini karar altına almış, ikinci
çocuğuna hâmile olanlara, kasap dükkânlarında, orada bulunan âletlerle hâmileliğine
son verme cezâsı uygulanmaktadır. Cezâya mâruz kalan kadınlar ya ölmekte veya
sakat, hastalıklı ve kötürüm kalmaktadır. Bu kadınları tedâvi edenler bile ağır
cezâlara çarptırılmaktadır. İslâmiyet’in öğrenilmesi ve öğretilmesi en ağır suç
olarak kabul edilmiştir.   

Mehmet Emin Buğra 17 X 24 santim ölçülerinde,
iplik dikişli sert kapak içerisindeki 520 sayfalık Şarkî Türkistan Târihi isimli eserinde; târih öncesi yıllardan
başlayıp destan haşmetine sâhip Doğu Türkistan târihini anlatmaktadır.

Çin hükümeti, kendi tezlerinin üzerine bomba
gibi düşen bu eserin varlığından haberdar olur olmaz, okunmasını, Çin sınırları
içerisine alınmasını yasaklamış, yasağa uymayanları işkencelerle öldürmüştür.

Eserin son bölümlerinde; ‘Son Notlar’, ‘Kısaltmalar Listesi’, ‘Kaynakça
, ‘Dizin’ ve parlak kuşe kâğıda
renkli olarak basılmış 23 adet harita
bulunmaktadır.

Afganistan Maarif Müşâviri, Türkiye
Cumhuriyeti Maarif-i Umumîye Müfettişi, Türk Edebiyatı Târihi Araştırmacısı,
şâir, yazar ve eğitimci Ord. Prof. Dr. İsmail Hikmet Ertaylan (1889-1967) eser
hakkında diyor ki: ‘Türk adını
taşıyanlara hakîki bir müjde: İşte bir Türk oğlunun eliyle kurulmuş ölmez bir
Türk âbidesi: Şârkî Türkistan Târihi. O büyük Türk vatanının birçok Türk
devletine bu güne kadar hemen hemen tamamıyla örtülü kalmış olan bir köşesi bu
değerli eser sâyesinde bulutlardan sıyrılan bir güneş gibi gözlerimizin önünde
parlıyor
.’

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr   www.otuken.com.tr
   

 

Bir
Asır Böyle Geçti

19 Mart 1923 târihinde, Balıkesir’in Edremit
ilçesine bağlı Altınoluk kasabasında doğan Dr. Necdet Özgelen bir asra yaklaşan kendi hayatını sohbet üslûbu ile
anlatıyor. Entelektüel bir insan olan Dr. Özgelen okuyucuyu doğrudan muhatap
alarak sanki konuşuyor. Kitapta mahallî örf ve âdetler var. Eser, yer yer
ironilerle süslü, yer yer kesilmiş ahkâm parçalarıyla dolu. Bâzan tebessüm
ettiren, bâzan düşündüren, bildik kişiler hakkında bilinmeyen bilgiler veren
farklı bir kitap. Dr. Bey, Türk milliyetçisi olduğunu belirten ve fakat farklı
düşüncelere de sâhip, dünya yansa, umursamayacak kadar rahat, buna rağmen
gidişatı beğenmeyen bir insan… Aklınca her şeyi düzeltiyor. Her şeye rağmen
yazdıkları alâka ile okunabiliyor. Çok kişinin dağarcığını zenginleştirecek
faydalı bilgiler de veriyor. Hülâsa sıkılmadan okunabilecek bir kitap.   

Kendisini hayatı boyunca derinden etkileyen
ve hayat felsefesine katkıda bulunan dört önemli şahsiyet var: İdealist
eğitimci Halit Ak. Târih ve edebiyat aşığı Nejdet Sancar Türkçü ve milliyetçi
Nihâl Atsız ve ‘Paşa Babam’ diye
saygıyla andığı Kut’ül Amare kuşatmasının kahramanı Halil Kut. Eserde, pek çok
kişinin yakından tanıdığı kişilerin resmigeçidi var Turgut Özal, Süleyman
Demirel, Alparslan Türkeş, Şükrü Saraçoğlu, Zeki Velidi Togan, İlhan Selçuk,
Atilla İlhan, ses sanatkârları, film yıldızları… Tekmili birden.  

AKIL
FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük
Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com   www.akilfikiryayinlari.com
          

Mesele Ümit Özdağ’ın Şahsı Değil

İçişleri
Bakanı Süleyman Soylu’nun, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit
Özdağ
’a çok ağır hakaretler etmesi ve akabinde yaşananlar hakkında çok şeyler
söylendi.

Mesele
günlük siyasi polemikten ibaret olsa bu konuda yazmak istemezdim. Ümit Özdağ’ın
Soylu’ya verdiği tepkiye ve “göç mühendisliğine” dair fikirlerine
kamuoyunda desteğin arttığı kesin. Ancak bunun oy oranlarını nasıl etkileyeceği
şimdilik çok öncelikli bir konu olmaktan uzak. Çünkü Zafer Partisinin seçime
katılıp katılamayacağı bile henüz belli değil.
Halen anketlerde Zafer Partisi ve Özdağ görünmüyor.

Türkiye’ye
10 senelik süreçte gelip Geçici Koruma Statüsü ile barınan Suriyeliler ciddi
bir sorundu.
Son bir senedir Afganistan, Pakistan, Bangladeş vd ülkelerden hızlanan
düzensiz göçlerle sorun çığ gibi büyümekte.

Bu göçlerin emperyalist devletlerin stratejik planlarıyla yapıldığına;
demografik ve sosyolojik yapısının değiştirilmesi suretiyle Türkiye’nin
huzurunun ve bütünlüğünün bozulmasının hedeflendiğine inanıyorum.
Ümit Özdağ’ın çarpıcı ifadesine katılıyorum: “Bunlar
bombalandıkları için gelmediler, Türkiye’ye göçmeleri için bombalandılar.”

Bu
konuda Prof. Dr. Ümit Özdağ yıllardır bir akademisyen olarak, İYİ Parti’de
Genel Başkan Yardımcısı iken ve şimdi de kendi kurduğu partisinde uyarılar
yapıyor, fikirlerini kamuoyuna mal etmeye çalışıyor.

Ben de
bu konularda yazılar yazdım, çeşitli illerde konferanslar verdim. İYİ Parti
Genel Merkezinin talebiyle, bu konuda partide yapılan çalışmalara katkıda
bulunmak için görüşlerimi rapor olarak ilettim. Görüşlerim Ümit Hoca’nın
çerçevesini çizdiği görüşlerle büyük ölçüde uyumludur.

Ama Zafer
Partisinin
doğuşunun toplumsal bir talepten kaynaklanmadığını
düşünüyorum.
Yakın gelecekte de bir kadro hareketine veya kitlesel bir
parti özelliğine
kavuşabileceğini sanmıyorum. Zafer Partisi bana göre, sadece
genel başkanının özel yeteneği ile dikkati çeken ve henüz bir siyasal harekete
dönüşme emaresi göstermeyen bir organizasyon.

Partinin
kuruluşunda vitrinde olması beklenen Prof. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Özcan
Yeniçeri
gibi isimler Ümit Özdağ ile birlikte olmadılar. Beraber yola
çıktıkları Genel Sekreter Adana Milletvekili İsmail Koncuk ve son olarak
partinin ekonomi alanında vitrine çıkardığı Genel Başkan Yardımcısı Bartu
Soral
da Zafer Partisinden ayrıldılar. Partinin teşkilatlanması da oldukça
yavaş ilerliyor.

Bunlar Zafer
Partisinde henüz taşların oturmadığını
göstermekte.

Bu
yapıyla Türkiye’nin “sığınmacılar” haricindeki diğer sorunlarını hangi
kadroyla ve nasıl çözeceğini anlatabilmesi ve kitleleri inandırabilmesi için
daha çok çalışmaları gerekiyor.

Ümit
Özdağ’ın savunduğu fikirleri yeni değil, yıllardır söylediklerini tekrarlıyor.
Ama daha etkili olmaya başlamasının ilk sebebi “sığınmacı” denilen bu
kitlenin çoğaldıkça daha görünür hale gelmesidir.

İkinci
önemli sebep ise düzensiz göçmenlerin işsizlik, enflasyon, pahalılık ve
halkımızın fakirleşmesine etkilerinin,
yaşadığımız derin ekonomik krizin
yarattığı yoksullaşma ortamında daha çok dikkat çekmeye başlamasıdır.

Ümit
Özdağ’ın bu sosyolojik dalgayı partisinin etkinliğini artırmak için
kullanmaya çalışması anlaşılabilir bir durumdur.

Çeşitli
siyasi partilere gönül vermiş birçok vatandaşımız Ümit Özdağ’ın bu meseleyi
kamuoyuna anlatmak için yaptıklarını takdir ediyor. Ama siyasi tercihlerini değiştirmeyi
de düşünmüyor.
Çünkü Zafer Partisinin aldığı her oyun AKP+MHP
ittifakına yarayacağını düşünüyorlar
.

Cumhur İttifakı tekrar iktidar olursa da Ümit Özdağ’ın şikâyet ettiği sığınmacı politikası aynen devam
edecek.
Bu çelişkili durum sebebiyle Ümit Özdağ’ı sevenler bile Zafer
Partisine oy vermekten kaçınacak.

***************************

Devlet Adamı- Siyasetçi

ABD’de
Bakanlara “Sekreter” deniyor. Cumhurbaşkanlığı Sisteminde de Bakanlar
atanmış bürokratlardır.
Bizim parlamenter sistemde iken “müsteşar
dediğimiz makamın karşılığı sayılabilir.

Bürokratlar siyasi
parti taraftarı olsalar bile devlet adamı vasfını ön plana çıkaran,
ağırlığı, nezaketi, adap bilirliği ile dikkati çekmesi gereken görevlilerdir. Bürokratlar
siyasileri muhatap alıp eleştiremezler, kendilerini eleştiren siyasilere de
cevap vermezler, onlar adına kendisini atayan siyasi irade cevap verir.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Cumhurbaşkanlığı Sistemine göre bir siyasi kimlik değil, bir
bürokrattır.
Ama eski bir politikacı olması sebebiyle devlet adamı gibi
değil, siyasetçi gibi polemiklere giriyor.

Soylu’nun Ümit Özdağ hakkında söyledikleri yenilir yutulur sözler değil. Soylu, “Adam
yerine, insan yerine koymam. Benim için hayvandan aşağı biridir. Operasyon
çocuğudur, Soros çocuğudur. İstihbarat elemanı olduğu apaçık belli, haysiyetsiz
adam”
gibi seviyesiz bir üslupla ağır hakaretler etti.

Ülkemizde
polis teşkilatı ve jandarma dahil devasa bir gücü yöneten böylesine önemli
bir bakanlığın başındaki kişinin söylediklerini duymaktan çok utandım.
Hem
üslubundan ve hem de söylediklerinin doğru olmadığını bile bile söylemesinden
utandım. İçişleri Bakanları yakınmaz, iftira etmez; iddiaları doğruysa hukuk
çerçevesinde gereğini yapar.

Ümit Özdağ’ın Soylu’ya
meydan okuyup, İçişleri Bakanlığı’nın önüne gitmek suretiyle, Soylu’nun bu üslubundan
hoşlanan taraftarlarının nezdindeki fiyakasını bozmasını da siyasi olarak
başarılı buldum.

****

Ümit Özdağ, Bahçeli’nin Ağır Suçlamasına Neden Cevap Vermedi?

Süleyman
Soylu’nun hamisi durumundaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin (partisinin
eski Genel Başkan Yardımcısı olan) Ümit Özdağ’a söyledikleri de en az S. Soylu’nunki
kadar ağırdı:

Bahçeli, Ümit
Özdağ’ın Bakanlık önündeki eylemini “pis bir kumpas, bayağı bir tezgâh,
küstah bir tertip ve beyhude bir çırpınış”
olarak tanımladı.

Dış
tazyik ve telkinlerin refakatiyle
Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan
okunmaktadır.
Biz herkesin ederini de, giderini de, ciğerini de iyi
biliriz. Sipariş gayelerle Türk devletine cephe açıp terör örgütlerinin
ümidi olanlara
bu aziz vatanı heba ve heder ettirmeyiz” dedi.

Ümit Özdağ, kendisini vatana
ihanetle suçlayan, bu ağır sözlere nedense cevap vermekten kaçındı.

Ümit Özdağ’ın Süleyman Soylu’ya gösterdiği tepkinin yüzde biri kadar
bile Devlet Bahçeli’ye cevap ver(e)memiş olması
buzdağının görünmeyen kısmının görünenden
çok daha büyük olduğunu gösteriyor.

Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet!

Yüce Kur’an:
““Allah size, emanetleri mutlaka ehline
vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi
emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi
işitmekte, her şeyi görmektedir
.” (Nisa, 4/58)”

 

Hz. Ali: “Devletin dini adalettir.

 

Mehmet Akif
Ersoy:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp
sövemem.

Devamla:

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta
ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte
yerim!

Adam aldırmada geç git! diyemem
aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar
kaldırırım
!”

 

Bunlara
benzer ayet, hadis ve şiirleri çoğaltmak mümkün. Mevzubahis eğer adalet
konusuysa tanıdık tanımadık, uzak veya yakın sevelim,  sevmeyelim kim olduğu önemli değil.

 

Tarih,
adaletsizlikle hükmedilmiş birçok mazlumun tanığı olmuştur. Bağdat’ta Hallac-ı Mansur, Fransa’da adaletin tecelli etmesi için uğruna
zindanlarda çile çeken ünlü yazar Emile Zola’nın Alfred Dreyfus  davası, İstanbul’da milli şehidimiz Kaymakam
Kemal Bey
gibi misalleri çoğaltabiliriz.

 

Belki başka
suçları vardır tanımam bilmem ancak, ismini Gezi davasından sıkça duyduğumuz
Osman Kavala Davası” da yukarıdaki
örneklerden birisi sayılacak kadar önem arzetmektedir.

 

Önceki
duruşmada mahkeme, Kavala’yı “Gezi Parkı Olaylarında” suçsuz buldu ve
hakkında beraat kararı verdi. Tutuklu yargılanan Kavala tam tahliye olacakken
“Casusluk” iddiasıyla dava açılıp tahliye olmadan tutukluluğu devam ettirildi.

 

En son
yapılan duruşmada mahkeme, Kavala’ya
“casusluk” suçundan beraat kararı verirken, beraat ettiği Gezi olayları
sebebiyle “cebir ve şiddet kullanarak
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs
” suçlamasıyla ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezası verdi.

 

Gezi
Olayları davasının sonunda birçok siyasi ve hukuk adamı bu hukuksuzluğa karşı
sessiz kalmayıp tepkilerini dile getirdiler.

 

Konuşmayı
pek sevmeyen ancak bu hukuksuzluğa sessiz kalmayan Eski Yargıtay üyesi, Anayasa
Mahkemesi eski Başkanı ve 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet sezer tepkisini: “Gözyaşlarımı katledilen hukuk sistemi için
akıtıyorum
” diye dile getirmiştir.

 

Gezi Davası hukuksuzluğuna
karşı Meclis Gurup Toplantı salonunda tepkisini dile getiren İyi Parti Genel
Başkanı Sayın Meral Akşener ise: “1908’de
istibdata karşı koyan ruh neyse, Gezi de odur. 31 Mart’ta, meşrutiyeti yıkmaya
kalkışan darbecilerin, karşısında duran irade neyse, Gezi de odur. Demokrasi
için seferber olan, o günün Türk Gençleri neyse, ağacına, parkına ve heykeline
sahip çıkan, Gezi’deki Türk Gençleri de odur
” diye dile getirmiştir.

 

Her nedense
Sayın Akşener’in bu konuşması bazılarını çok rahatsız etmiş olacak ki, büyük
gaf yaptığını, derhal özür dilemesi gerektiğini istiyorlar.

 

Hâlbuki
yaptıklarından özür dileyecekler arasında sıralamaya koyacak olsak, Sayın
Akşener’in konuşması sıralamada yer almaz bile.

 

Sırf bir
yerlere selam çakmak için haksız eleştiride bulunmak, ne bulunana fayda sağlar,
ne de bulunulanı yaralar.

 

Unutmamalı
ki Tarih, gücünü bulunduğu makamdan alanı değil, makamına güç kazandıranları
yazmıştır.

 

Yaptıklarından
özür dilemesi gerekenler ise;

 

-2011
yılından bugüne Suriyeli, Afganlı, İranlı sığınmacıların Türkiye’yi istila
etmelerine sebep olanlar,

-Ege
denizindeki adalarımızın Yunanistan tarafından işgaline sessiz kalanlar,

-Türk
askerinin kafasına çuval geçirildiğinde nota verecek misiniz diye soran gazeteciye:
“Ne notası müzik notası mı?” diye dalga geçenler,

-Türk
askerine kumpas kurup, Ergenekon, Balyoz davalarıyla zindanlarda çürüten, bir
kısmının intiharına sebep olup genelkurmay başkanını dahi içeri atanlar,

-Çözüm
süreci, Habur, Dolmabahçe rezaletlerine zemin hazırlayanlar,

Yanlış ekonomi kararlarıyla Türkiye’nin
fakirleşmesine sebep olanlar.

-Şehit
kanlarıyla sulanmış mübarek vatan topraklarını kupon arazi fiyatına yabancılara
peşkeş çekenler.

 

Bütün şu
yukarıda saydıklarımı görmezden gelip Sayın Akşener’den özür bekleyen zevata
şimdi sormak isterim:

 

Bütün bunlar
olup biterken bunlardan da hesap sorup özür beklediniz mi veya bizim mi
haberimiz olmadı?

 

Ezcümle… kim
söylemiş bilemem ama sevdiğim bir sözle bitireyim yazımı. “Sesini değil sözünü yükseltmeli insan, zira gök gürültüleri değil, yağmurlardır
çiçekleri büyüten.”

 

Sağlıklı kalın.

A’mâk – ı Hayâl (3)

A’mâk-ı Hayâl’de geçen sorular, eserin çeşitli yerlerinde,
aşağıdaki şekilde cevaplandırılıyor:

Âlemde meşhûd olan (görülen) bu devran – Tekâmül içindir
kemâle (mükemmelliğe) doğru

Her nokta cevvâl (hareketli), her zerre raksân (âhenkli) –
Uçup giderler visâle (vuslata) doğru

Ekvân (varlıklar), insan koşup giderler – Tutulmaz, kapılmaz
hayale doğru

İnsan isen, gel, matlûbu (istenileni) anla – Yorulma gitme
celâle (büyüklenmeye) doğru

Ufk-i ezelde (ezel ufkunda) doğan bir güneş – Gider mi acep
zevâle (yokluğa) doğru

İfâte etme (boşa geçirme) kıymetli vakti – Çevir yüzünü
cemâle (Allah’a) doğru

x

Ey dil (gönül)! Cihanda sen şu’lezensin (şulelenen sensin) –
Meçhulü her an tayin edensin –

Âyine eşya (varlıklar ayna), manzûr (nazar edilen, bakılan)
sensin

Vahdetle her şey, maruf-i vicdan (vicdanla bilinir) –
Vicdanla âlim (vicdanla bilir) eşyayı (varlıkları) insan – Âyine eşya, manzûr
(asıl gaye ve maksat) sensin

Bâtın (her şeyin iç yüzü) tecelli
eyler şuûn (olaylar)da – Zahir (görünenler) taayyün eyler (belirir) butûnda (iç
yüzlerde) – Âyîne eşya, manzûr (kastedilen) sensin

Elvâh-ı kevnin (evrendeki
levhaların) tevhîdi (odak noktası) sensin – Âyât-ı Hakk’ın (Hakk’ın
âyetlerinin) tecvîdi (düzgün okuuşu ve asıl hedefi) sensin – Âyîne eşya, manzûr
sensin

x

Hep ikilik birlik için – Bak iki
göz, bir görüyor – Birlik ise dirlik için – Bak iki göz bir görüyor

Ruh u cesed, arş u felek – İns ü
peri, cinn ü melek –  Birlik için hep bu
emek – Bak iki göz, bir görüyor

Şirkten eyle hazer (sakın) –
Vaktini boş etme güzer (boş geçirme) – Âleme eyle bir nazar – Bak iki göz bir
görüyor

Sende seni, sende seni – Bil ki budur
“allemenî” (Rabbim bana öğretti, nefsini bilen Rabbini bilir) – Birleye gör can
u teni – Bak iki göz bir görüyor

x

Zahit bize tan eyleme (bizi hoş
gör) – Hak ismi okur dilimiz

Sakın efsane söyleme – Hazret’e
gider yolumuz

Erenlerin çoktur yolu – Cümlesine
dedik belî (evet)

Ko disünler bize deli – Usludan
yeğdir delimiz

Muhyî (Hayat veren Allah)! Sana ola
himmet – Âşık isen câna minnet!

(Elif Allah, mim Muhammed) –
Kisvemiz (görünüşümüz)dedir dalımız

x

Yarab! Hayatta nedir bu lezzet? –
Hayata rabteden (bağlayan) bu garip kuvvet?

Hayat ki bî beka (geçici), pür derd
ü keder (dert ve kederle dolu) – Yine emel o, nedir bu hikmet?

Bir an bırakmaz insanı rahat – Bin
türlü âlâm (elemler), derd-i maişet (geçim derdi)

Çocukluğunda ağlar beşikte –
Feryatla geçer o vakt-i ismet (günahsız zaman)

Civanlığında (gençliğinde) bin
türlü âmâl (emel) – Şeyhuhetinde (yaşlılığında) bin türlü mihnet (sıkıntı)

Vakt-i ecelde (ölürken) mazi, bir
an – Bir an için mi bunca sefalet (sefillik)?

Hâtıfî (gaipten) bir ses verdi
cevabı – Dedi: Hayatta bu zevk ü kıymet

Âkiller (akıllılar) için seyr-i
bedâyi (güzelliklerden Yaratanı bulmak, bilmek, sevmek ve istediği gibi olmak)
– Cahiller için yemekle şehvet

x

Yârab bu derde derman yok mu? – Bu
zindegîye (bu hayata) pâyan (son) yok mu?

Ne hevlengiz (ne korkunç) şu ân-ı
dâim (sürekli an) – Ne dehşet-efza (dehşetli) zamân-ı dâim (devam eden hayat)

Her şey geliyor, sonra gidiyor –
Peşin başlıyor sonra bitiyor

Başladım, lâkin mahrûm-i memat
(ölümden mahrum) – Kaldım cihanda misâl-i sebat (sebata örnek)

Ah kâşki (keşke) ben de öleydim – O
tatlı hâli ben de göreydim

Ne tatlıydı evvel bu âlem! – Zevk u
ümîdle (zevk ve ümitle) geçerdi her dem (her an)

Şems-i tâli’in (talih güneşinin)
ruhlu ziyası (ışığı) – Verirdi bana cennet sefası

Gayet severdim hilâl ü bedri
(dolunayı) – Şihâb u encümü (kayan yıldızı ve yıldzları), sabah u fecri

Her yerde rûnümâ olan (yüz
gösteren) güzellik  – Verirdi rûhuma
lâtif mestlik

Cümle şu’ûnda (olaylarda) bir zevk
bulurdum – Ekvânı handan (kâinatı güler yüzlü) pürşevk (şevkli) bulurdum

“Ne tatlı!” derdim, “ne tatlı
hayat!” – “Ah olmasaydı, ufûl (batış), memat (ölüm)!”

Meğer bu niyaz (yakarış) cinayet
imiş – Cinayet imiş, cehalet imiş

Kabule makrûn olmuş (kabul edilmiş)
duâmız – Hayât-ı câvidân (ebedî hayat) vermiş Hüdâmız

Yüz bin yıl oldu, daha bir yüz bin
– Bir yaşayış ki sonsuz, engin

Her gün aynı eşkâli (şekilleri)
görmek – Bu gün de dünkü ahvâli görmek

Aynı hissiyat, aynı ihsâsat
(duygulanmalar) – Aynı keşfiyat (keşifler), aynı ilhâmat (ilhamlar)

Doğrusu çekilmez ibtilâ (belâ) imiş
– Bu mecmûa-yı belâ vü teşviş (belâ ve kargaşaların tümü)

Güneş gözümde sönük bir ziya (ışık)
– Âlem bir yığın iğrenç heyûla (karaltı)!

Cemâl bir oyun, kemâl (olgunluk)
bir yalan – Aşk bir hayal, zevk bir yılan!

Hayat, evet, bu tarz-ı hayat – Aynı
hâlette (durumda) devam ü sebat (devam ve kalış)

Ne kadar büyük, çetin gam (keder)
imiş – Meğer hakiki cehennem imiş!

Müthiş (dehşetli) bir azap, müthiş
cehennem – Ah neredesin Naîm-i adem (yokluk cenneti)?

Yezdan (Rabbim)!  Lûtfet bir ân-ı nisyan (unutuş anı) – Bir
ân-ı hîçî (hiçlik anı), bir ân-ı bîşân (adsız, sansız bir an)

x

Güneş yanar, âlem döner – Bir gün
gelir hepsi söner

Ey sahib-i ilm-i hüner – Bilir
misin, sebebi kim?

Ne gelen var ne giden var – Ne solan
var ne biten var

Ne gülü var ne diken var – Bilir
misin, sebebi kim?

Her zerre ferd, yokdur eşi – Acep
bunlar kimin işi?

Ey kendini bilmez kişi – Bilir
misin sebebi kim?

Hak’tır desen, mânâsı ne? – Sebeb
midir bir kelime?

Soruyorum sana yine – Bilir misin
sebebi kim?

Annelerin Kıymeti

“Bana okuduğum
kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”

 

Anne
aile, yuva, birlik olma, paylaşma, mutluluk devşirme demektir. Annenin var
olduğu evde zenginlik, şatafat o kadar önemli değildir. Çünkü anne; zenginlik,
huzur, dayanışma, hayata tutunma, yaşama sevinci demektir.

 

O,
var olmanın şifresidir. Dünya kurulduğundan bu yana her sorunun, her engelin
çözücüsü, dikenli tarlaların goncası, susuz çöllerin vahası, beceriksiz ellerin
mahareti, başarılı erkeklerin mimarı, başarısız erkelerin kamuflajı olmuştur.

 

Tarlada
ırgat, evde hizmetçi, fabrikada işçi, onca çocukların bakıcısı, dadısı,
bekçisi, aşçısı, terapisti, öğretmeni “hatta babası” olmuştur.

 

O
yüzden toplumda en çok ihtimam gösterilmesi gereken kadındır. Muhataplarının
O’na hitap ederken “kırmamak ve üzmemek adına” çok dikkatli ve titiz davranması
gerekir.

 

Çünkü
kıymetlidir, çünkü hassas ve narindir. Sözlerin, zarafetsiz ve uluorta söyleniş
biçimi O’nu derinden yaralayabilir. O’nun ruhu has ipeklerden daha şeffaf, en
nadide tüllerden daha müstesnadır. Söylenen sözcüklerin bile filtre edilmeden
O’na sarf edilmesi haksızlıktır, kabalıktır.

 

Kadın
her şeyin en iyisine, en güzeline, en seçilmişine layıktır. Böyle düşünmek, bir
kadın için kesinlikle ayrıcalık değil, ihmal edilmemesi gereken bir vazifedir,
vicdanlar için borçtur.

 

Bazen
de anne demek; hüzün, çile, keder, meşakkat, heder olma, kendini feda etmenin
adıdır. İtilip kakılmanın, hakaretin, aşağılanmanın, değersizleştirilmenin,
küçük düşürülmenin, özgürlüğünün ipotek altına alınmasının, şiddetin, bazen de
canını vermenin adıdır anne olmak.

 

Kadınlarımız
hak ettikleri ilgi ve ihtimamı doya doya yaşadığı, gözlerinin içi gülerek
mutluluğa doyduğu gün, bu toplumun bayramı olacaktır. Bu da O’nu yeterince
anlamaktan, anlayabilmekten ibarettir sanırım. Çünkü O eşsiz bir kıymet ve bir
hazinedir.

 

Kadın,
erkekler için de bir aksesuar değildir. Eğlenilecek eşya, iş gördürülecek
makine veya çocuk üreticisi hiç değildir. O’nu böyle görmek, bir maharet, erkeklik
semeresi, güç gösterisi olamaz. Böyle bir hak veya ayrıcalık, hiç kimseye,
hiçbir güç tarafından verilmiş değildir. Verilmesi de mümkün olamaz.

 

O,
toplumun ve erkeğin; tamamlayıcısı, ekmeği, suyu, evi, canı, cananı, en
sevgilisi, gözünün nuru, kalbinin sevinç kaynağı, yaşama sevinci, dostu,
sırdaşı, biricik arkadaşı, ömrü, evinin direği, başının tacı, tesellisi, en
kıymetlisidir.

Kızı, kardeşi,
eşi, anası ve var oluş sebebidir.

 

O’nsuz
bir hayat düşünülemez. Olsa bile bu hayat yaşanamaz. Çünkü hayat O’nunla
anlamlıdır. Maddi yer küresinin değer kazanması, kıymetli olması da kadın
sayesindedir.

Metafizik
boyutumuzun içinde de O vardır. Ruhumuzun huzur bulması, sevinçlerimiz,
mutluluğumuz, değer yargılarımız vb. hep kadının bize verdiği manevi kıymet
sayesindedir.

 

Çocuklarına
daha güzel bir dünya kurma adına hayatını feda etmenin adıdır anne. Temizliğe
gitmek, gündelikli en zor koşullarda çalışmak, sokaklardan çöp toplamak da
annenin yaşam biçimidir bazen. Çünkü o yemez yedirir, giymez giydirir. Kendine
zaruri ihtiyaçlarını almaz, evladı rencide olmasın diye en kalitelisini ona
almaya çalışır. Okusun “adam olsun” diye çalıştırmaz, hırpalatmaz, yormaz,
kendine yardım dahi ettirmez.

 

Anne
alın teriyle, onurluca, dürüst ve helalden kazanıyorsa, çalıştığı işin
utanılacak hiçbir yönü yoktur, olamaz da. Hatta bu özveriden gurur
duyulmalıdır.

 

Her
makam ve meslek sahibi, annesi sayesinde bir yerlere gelmiştir. Anne, milleti
oluşturan her ferdin mihenk taşıdır. Yeri geldiğinde işçidir, askerdir,
polistir, hemşiredir, doktordur, mühendistir, öğretmendir, Kaymakamdır,
Validir, genel müdürdür, vekildir, bakandır başbakandır.

 

Bütün
bunların hem öğretmeni, hem annesidir. Yani anne “millet” demektir, vatan
demektir, bayrak demektir, namus demektir, haysiyet ve şeref demektir. Bu
yüzdendir kıymeti, bu yüzdendir ayağının altının öpülmeye layık görülmesi.

 

Öyleyse
bir ülkenin felakete gitmesinin, ya da yükselmesinin sebebi annedir. Çünkü anne
geleceği inşa edecek olan biricik çocuklarımızın yetiştiricisi, hayata
hazırlayıcısı ve mimarıdır.

 

Cennet
O’nun sayesinde çok yakınımızda, ayaklarının altındadır. Bu ayakları laikiyle
öpebilenlere ne mutlu. Dualarında, başarılarımız, sağlığımız, mutluluğumuz,
huzurumuz, kurtuluşumuz vardır. Bunları idrak eden kalplere, gönlüne
yerleştirmiş yüreklere ne kadar gıpta edilse azdır…

 

Annenin
gönlünü, rızasını kazananların, duasını alanların sırtı yere gelmez. İşleri
kolay, kazancı helal, bol ve bereketli, yüzü güleç, hayatı dertsiz belasız,
kazasız olur. Ömrü huzurlu ve mutlu geçer.

 

Vakarlı,
özverili, merhamet timsali, sevgi çağlayanı, ömrümüzde açan eşsiz çiçeklerimiz.
Nefesimiz, suyumuz, ömrümüzün anlamları, yüreklerimizin huzuru, hanelerimizin
mutluluk kaynağı, ecemiz, gündüzümüz ve gecemiz.

 

Her
gününüz mutlu, sağlıklı ve esen geçsin… İyi ki varsınız… Bizler bir hiçtik
sizler olmasaydınız…

 

Kadınlarımız,
pırlantalarımız Kızımız, eşimiz, anamız, bacımız O’nlar bizim baş tacımız…

Hep
var olun, sevgiyle kalın…

A’mâk – ı Hayâl (2)

     A’mâk-ı Hayâl’de
geçen sorular; eserin çeşitli yerlerinde aşağıdaki şekilde cevaplandırılıyor:

 

Bu fena mülküne (yokluk ülkesine) ibretle nazar kıl (bak) ey
can – Gafleti eyle hebâ (kaldır ortadan), hâlî (boş) değildir meydan

Kanı (hani) Sultan Süleyman, kanı (hani) İskender Han – Sad
hezâr (yüz bin) ömrü sürûr (sevinç) ile geçirsen bir ân

Ne güle, bülbüle bâkî a gözüm bâğ-ı cihân – Kime yâr oldu
muradınca felek, devr-i zamân?

x

Tama’ u (tamah ve) hırsa uyup nefs ile makhûr (kahr) olma –
Rahatın zâil olur (kaçar), nâm-ı meşhûr (çok ünlü) olma

Sohbet-i ârif-i billâha eriş (Allah ârifinin sohbetine
katıl), dûr (uzak) olma – Saltanat-ı mesned-i dünya (dünya makamının saltanatı)
ile mağrûr olma (gururlanma)

x

Zevk-i dünyâya (dünya zevkine) firîb olmadılar (aldanmadılar)
ehl-i kemâl (olgun insanlar) 

Bildiler hâsılı (sonuçta) hep zıll u hevâ, lu’b u hayâl (her
şey gölge, arzu, oyun ve hayâl)

Zevke teşbîhi cihânın (dünyanın zevke benzetilmesi) hele
rü’yaya misâl (benzer)

Dâmen-i aşkı (aşkın eteğini) tutup buldu kurb-i visâl
(vuslata yaklaştı ve vuslata erdi)

x

Yürü ey sâyih-i âvâre (seyahat eden avare) yürü, durma
yürü 

Koymasın râh-ı visâlden (vuslat yolundan) seni ezvâk-ı misâl
(dünya zevkleri)

Bu bedâyi (güzellikler) bu letâif (lâtiflikler) heme rü’ya ve
hayâl 

Yürü ey zâir-i bîçâre (zavallı ziyaretçi), yürü, durma yürü

Yürü ki nüzhet-i vuslatta (vuslatın nezihliğinde) teâli
(yüceliş) göresin 

Yürü aslında fenâ (yokluğu) bul, budur etvâr-ı kemâl
(olgunluk tavırları)

Yürü âlâyişi (gösterişi) terk et içesin ke’s-i visâl (vuslat
kadehinden) 

Yürü ki sâha-yı hîçîde (hiçlik alanında) tecelli göresin

  x

Bu şu’ûn (olaylar), âlem – Bîsebât u (kararsız ve)  bîkıdem (kıdemsiz) 

Nerde Havva, Âdem – Varsa aklın ey dedem

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Yâd-ı mâzî (geçmişi hatırlamak) bahşeder – Hayf u âlâm u
(hayıf, elemler ve) keder 

Olma meşgûl-i kader (kaderle meşgûl olma) – Kimse kalmaz, hep
gider

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Sen gibi bir sâile (dilenciye) – Hayf (yazık) değil mi
gâile  Olma meşgûl hâl ile – Derd-i
istikbâl ile

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Bu hayatta yok vefa – Her günü derd ü cefa – Ey müştak-ı safa
(sefayı özleyen) – Ömrünü etme heba

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Kim bilir Edhem imiş – Bilmeyen sersem imiş – Gâyeti (sonu)
bir dem imiş 

Mâadâsı (gerisi) hemm (keder) imiş

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

x

Ey zayf-ı bezm-i vücud (varlık meclisinin misafiri) – Anla
nedir, sırr-ı şuûn (olan bitenin sırrı) 

….. Yok dem-i vahdette hudûd (Vahdet ânının sınırı)

Her ne desen nâmı ânın (onun ismi) – Cümlede o nokta nihân
(gizli)

Gâhî (bazen) esîr gâhî (bazen) cihân – Mevt ü hayât (ölüm ve
hayat) câmı ânın (onun kadehi)

Gâhî (bazen) güneş, gâhî (bazen) kamer (ay) – Gâhî (bazen)
matar (yağmur), gâhî (bazen) sehâb 
(bulut) 

 Kendi ateş, kendi şihâb
(akan yıldız) – Kendi gece, kendi seher – Gâhî (bazen) hacer (taş), gâhî
(bazen) nebat (bitki) – Gâhî (bazen) neml (karınca), gâhî (bazen) esed (aslan)
– Kendisi ruh, kendi cesed – Kendi hayat, kendi memat (ölüm)

Devr ile Âdem olacak (zamanla Âdem var olunca) – Kendini
kendinde bulur – Mutlak iken nokta olur – Âdem imiş mazhar-ı Hak (Hakkın
mazharı)

x

Allahuekber! Allahuekber! – Ey sırr-ı vücûd-i bîvücûd (ey
varlıksız varlığın sırrı) 

Marufsun (tanınırsın) ama bilinmezsin – Zahirsin (aşikârsın)
ama görünmezsin

Yeni Çözüm Süreci: Göçürme

Son yirmi yılda ardı
ardına Çözüm Süreçleri yaşadık,
tıpkı Haçlı Seferleri gibi. İlki ve
etkilisi Kuzey Kıbrıs’ın başından Denktaş merhumun gönderilmesi ve iki
taksimli yapının ‘Çözümsüzlük çözüm değildir’ diyerek adanın tümden
Rumlara/Yunanlılara/Avrupalılara peşkeş çekilmesiydi; Allah’tan Güney Kıbrıs halkı ‘Yes be annem!
demedi de bugün KKTC diye bir devlet ve çifte şeritli ay-yıldızlı bir bayrak
hâlâ var.

            Ergenekon ve Balyoz gibi doğrudan Türk Ordusuna yönelik kumpaslar; ‘Açılım’,
Çözüm’ adı altında gerçekleştirilen ve hem PKK’lı teröristlerin hem de
teröritbaşı Apo’nun (nâm-ı diğer İmralı) resmî olarak muhatap alındığı
süreçlerle eşgüdüm içerisindeydi. Ne günlerdi, tekrarından Allah esirgesin zira
sosyoloji üstadının dediği üzere “kitlelerin aklı yoktur”. Haziran 2015 Seçimleri sonrası terörle müzakere
edilemeyeceğini ancak mücadele edilebileceğini anladık ve Hendek Operasyonlarıyla zevâhiri kurtardık ama yüzlerce şehit ve
gazi verdik.

            Sihirli bir
kelime gibiydi çözüm ve matruşka
bebeklerinki gibi içinden kaç tane çıkacağını kestiremiyordunuz. En uzun sınır
komşumuz ve din kardeşimiz pozisyonundayken Suriye İçsavaşı’na Amerika’nın yancısı olarak müdahil
olmuştuk; o pozisyonu da TSK Harekâtlarıyla 5-6 yıl sonra değiştirmiştik. Değişmeyen yan, Suriyelilerin artan bir şekilde ve memleket sathına dağıtılarak geçici’likten yavaş yavaş kalıcı’lığa evrilmesiydi. Astana ve Soçi görüşmelerinin, mutabakatlarının bile üzerinden 4 yıl geçti, Suriye’de savaş çoktan
bitti
; niye kimse yerinden kıpırdamıyor?! Bu iş ranta ve konu statükoya
mı dönüştü?

            Dördüncü süreç ise geçtiğimiz yıl ABD’nin Afganistan’ı Tâliban’a devretmesiyle başlamış görünüyor. 15-20 yıldır Kuzey Pakistan’ı da
istikrarsızlaştırmaya çalışan Amerika’nın
Başkanı
ile bizim Cumhurbaşkanı’nın
görüşmesi sonrasında artarak süren Afganlı-Pakistanlı
göçü
şehirlerimizde güvenlik sorunu
ve toplumsal gerilim noktasına
dönüştü. Milyon milyon rakamları çekirdek çitler / çerez yer gibi
konuşuyoruz
. En alt keseden ağzını açan istatistikler 4 milyona yakın Suriyeliden ve 1,5
milyona yakın Afganlı-Pakistanlıdan
bahsediyor. Ya kayıtdışı ve kaçakların sayısı bu işlere millî beka noktasından bakanların dediği gibiyse ne olacak?!

            Çözüm 1’de hedef Kıbrıs’ın kuzeyindeki Yavru Vatan ve Türkiye’nin güneyindeki
deniz yani Mavi Vatan’dı. Çözüm 2’de
Türkiye’nin güneydoğu toprakları ile
Irak ve Suriye’nin kuzeyinin ortaklığı hedeflenmişti.
Çözüm 3’teyse Türkiye’nin Suriye
sınırındaki güney toprakları
ve Atatürk’ün yadigârı ama Suriye’nin de
kuyruk acısı olan Hatay, Türkiye’nin
Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu Güvenli
Bölgelere mukabil
Suriye’nin Türkiye içindeki nüfus ve nüfuz bölgelerine
dönüştü. Fakat dördüncüsü; hep erkek ve eli silah tutan türünden olması
hasebiyle, başta İstanbul olmak üzere doğrudan büyük şehirlere yönelmesi
nedeniyle Türkiye için bir iç güvenlik sorunudur hatta Allah korusun artık sönümlenmiş olan Afganistan
ve Suriye iç savaşlarının bu topraklarda yeniden harlanmasına
sebep
olabilir ki en kötü ihtimaldir.

            Üniversiteden hocam Prof.
Kemal Beydilli
’nin “1828 – 1829 Osmanlı – Rus Savaşında Doğu
Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler
” diye bir kitabı vardı. Yani
göçürme işi diğer bir Profesör Ümit
Özdağ
’ın yazdığı gibi “Stratejik Göç Mühendisliği”dir.
İlkinin sonunda kurulan Ermenistan’la
hem bizim hem de can Azerbaycan’ın
neden bir türlü normalleşemediğini geçen 1,5
asırlık tecrübede
herhalde milletçe öğrendik. Sanki bu defa da hedef Dördüncü Haçlı Seferi’ne
benzer bir şekilde İstanbul gibi
gözüküyor. Emniyet ve Valilik verilerinde bile 542 bin Suriyeliye karşı 763 bin düzenli göçmenden bahsedilmesi
endişemizi haklı çıkarmaktadır. Diyelim ki bir o kadar da kaçak ve düzensiz
göçmen var; İstanbul’da bir deprem olduğunda veya Rusya-Ukrayna
Savaşı herhangi bir NATO ülkesine bulaştığında
ve Türkiye de buna dahil
olduğunda
ülke ekonomisin kalbi olan şehirde 2-3 milyonluk kitlenin kontrolünü nasıl sağlayacaksınız? I.Dünya
Savaşı esnasında HınçakTaşnak gibi çetelerin neler yaptığını açın tarih kitaplarını okuyun.  

            Çözümler, çözülüm’dü
ki zor-belâ atlattık; göçler ve göçürme, göçertmeye dönüşmesin.

Anneler Gününde Yaşanan Gerçek…

  Değerli okur:

  Aşağıda okuyacağınız
gerçek bundan tam 37 yıl önce KKTC’de Anneler gününde yaşanmış bir olayı, ana
yüreğinden taşan duyguları anlatır. Boşuna dememişler ‘’Ağlarsa anam ağlar,
gerisi yalan ağlar’’ diye…

      Sessiz
çığlıkları yükselir; ‘’Boğaz Şehitliğinden‘’ gecenin bir vaktinde Dikomo’lara
doğru; yıldızların sönüp ışıldadığı Kıbrıs’tan…

      Bir
de doğanın sesi karışıverirse bu hüzünlü çığlıklara, yakılan ağıtlara, taşlar
bile dayanmaz eriyiverir acı ile yankılanan ızdırap dolu nağmelerden…

     Bu
çığlıkları bizler duyamayız! Bu yalvarışları, haykırışları hissedemez
yüreklerimiz!

     Ama
o duyar; hem de hisseder o parçalanmış yüreciğinde…

   
  Çünkü o anadır…

       Gencecik evladını Mehmet’ini, Mücahit’ini bu topraklara
emanet etmiş ama ‘’ Vatanım Sağ Olsun
‘’diyen Annedir O…

      
 
Şehit olan evlatlarının kan ve can bedellerini ‘’ Vatan
Toprakları ‘’için feda etmiş ana’lar gibi hiçbir farkı yoktur diğerlerinden.

       Onur
ve Gurur timsali bir ana’dan bahsetmek isterim. 1985 Kıbrıs’ının anneler gününde yaşanmış bir olayı anlatır bu yazım.

      Bugüne
dek onun adı hiç yazılmadı, bilinmedi! Yine bilinmeyecek kim olduğu! Sözüm var
çünkü o onurlu, gururlu ana’ya…

       Ama
günümüzün Kıbrıs’ında, yaşananları izleyen, verilen her taviz karşısında yine
Rum’un kazandığını, Kıbrıs Türk’ünün kaybettiğini görerek hüzünlenen,
hayıflanan, kızan ama gerçekleri yazmaktan, doğruları anlatmaktan başka elinden
bir şey gelmeyen bir Kıbrıs Gazisi
olarak;

   
 ‘’Anneler Gününün‘’ kutlandığı bu
çok özel,  çok da güzel günde bu anımı tüm
evlatlar öğrensin istedim:

      2’nci
kez görev yaptığım, canımdan çok sevdiğim vatanım KKTC’de Lefkoşa’dan- Girne’ye
gidiş ve dönüşlerimde her seferinde mutlaka ‘Boğaz Şehitliğine’ uğrardım…

      Bu
vatan toprakları için hayatlarını seve, seve feda eden aziz şehitlerimizin
ruhları için dualar okur, saatlerce onlarla dertleşirdim.

     
 İşte
o günde yıllar öncesinin hüznüyle, anılarla dopdolu; şahadet mertebesine ulaşan
kahramanları ziyaret etmek, onlara yalnız olmadıklarını, göndere çektikleri ‘Ay
Yıldızlı Bayraklarımızın’ büyük bir gururla, onurla dalgalandığını dualarımla tekrarlamak
için uğramıştım:

   ‘’Boğaz Şehitliğine…’’

  
Güneş yeni batmıştı! Akşamın o hüzünlü karanlığı henüz şehitliğimizi
kucaklamış değildi. Her bir mezar sanki yaşanmış bir efsaneyi anlatır gibi
pırıl, pırıl ışıldıyordu… Gün batımı ile birlikte bir an doğanın tüm sesleri de
ara vermişti, o hüzün dolu konserine!

   
 Şehitlikte inanılmaz bir
sessizlik vardı. Yalnızca kuzeyden, Beşparmak Dağlarından ılık, ılık esen rüzgârın
o kadife dokunuşuydu yüzüme vuran…

   
 Bir de inceden, inceye söylenen; duyan
herkesin kalbini paramparça edebilecek bir ağıtın sesi duyulmaya başlamıştı
aniden!

     Şehitliğin sessizliğini, kimsesizliğini
bozan bu sesi duyar duymaz; kalbim hızla çarpmaya başlamıştı! Süratle etrafı
kolaçan ettim. Şehitliğin en üst sırasında, en köşesinde bir karartı çarptı
gözüme…

   
 Ses oradan geliyordu! Büyük bir merakla,
kalbim yerinden fırlayacak kadar büyük bir heyecanla sesin geldiği yere doğru
yürüdüm. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım! Tüylerim diken, diken
olmuş; ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi şaşırmıştım!

     
 Karşımda duran, o bembeyaz
saçlarına örttüğü al yazması ile bütünleşmiş, gözlerini diktiği ‘Şehidinin’
mezarına bakarak ağlayan bir anne vardı karşımda…

     
 O da beni fark etmişti. Yavaşça
yanına çöktüm. Kararan hava, şehitliğin o uhrevi aydınlığına karışmış, insanın
iliklerine kadar işleyen bir acılar yumağı yaratmıştı gözlerimi yaşartan.

      Böylesi bir olay ilk kez başıma geliyordu…

    
 Ve o nur yüzlü ana, acılı bir ses
tonu ile başladı konuşmaya:

    
 Şehidim, benim tek yaşam
kaynağımdı. Babasını kaybettikten sonra ana oğul bir başımıza kaldık. Yılmadım,
yetiştirdim, okuttum aslanımı…

    
 Hayırlı bir evlattı Mehmet’im. Ama
1974 yılının 20 Temmuzu onu benden aldı! Ne de yakışmıştı o komando elbiseleri…

    
 11 yıldır onun hasreti ile
yaşadım! Bizler fakir insanlarız. Yemedim içmedim onu son bir kez de olsa, bu
kara toprağında görebilmek için ‘’ŞEHİDİMİN MAAŞINI BİRİKTİRDİM VE GELDİM…’’,
‘’İşte aslanımın Mehmet’imin yanındayım. 3 gecedir birlikteyiz’’, ‘’O üşümesin
diye hep dua ederdim Anavatanından! Ama şimdi sarıp sarmalarım kollarımla…
Onu örterim kendi bedenimle, hasretimi dindirmek için öperim o şerefli
alnından. O benim aslanım, o benim oğlum, o benim ŞEHİDİM…’’

       Bu
acılı annenin bir solukta anlattıklarının şokunu yaşarken, Şehitlikte geçen o
dakikaların gerçek olup olmadığını anlamak adına, o gururlu Şehit Anasının
ellerinden öptüm…

      Evet,
yaşadığım bu olay gerçekti.

      Ona
bir şeyler söylemek istedim ama bir anlam ifade etmeyecekti ki! Ne bir teselli
verecekti söyleyeceklerim, ne bir anlam ifade edecekti! En doğru şey; onu
Şehidi ile baş, başa bırakmaktı.

      Gecenin
zifiri karanlığında şehitliğimizi terk ederken, her biri hala bir güneş gibi
parlamaya devam eden Aziz Şehitlerimize onurlu, acılı bir ana yüreği refakat
ediyordu; inceden inceye söylediği o ağıtın dizeleriyle…

 
     1985 yılının o mayıs ayında bu acı, hüzün dolu
tablo tam 4 gece daha aynen tekrarlandı! Merakımı yenemeyip gittiğim ertesi
gün, daha sonraki gün, sonraki günler; o yüreği yanık anayı, dört gün boyunca
hep aynı şeyleri yaşarken izledim…

      O kahraman şehidin anası, benim de anam
olmuş; bu günler boyunca hayatını, oğlunu anlatmıştı bana…

    
 Ama 1985’in Mayıs ayının ikinci
pazarına rastlayan o anneler gününde, sonrasındaki dört gün boyunca; 24 saatini
evladının mezarı başında geçirdiğini tahmin ettiğim o nur yüzlü anneyi ‘Boğaz
Şehitliğinde’ bir daha göremedim…

      Onu yine görebilmek umuduyla şehidinin
mezarının başına gittiğim o son gece, mezarının üzerine örtülmüş bir yün
yorgan, mezara serpilmiş dağ çiçekleriyle, kesilmiş bir tutam beyaz saç buldum…

   
 Çok şaşırdım!

    
 Saçlar bir kâğıda sarılmıştı! Ama
kâğıdın içerisinde sert bir şey daha vardı! El fenerim ile aydınlattığım bu
şeyin ne olduğuna baktım; bir çocuk emziği idi!

    
 O mübarek annenin sarıp
sarmaladığı o kâğıdın içerisine koyduğu; zar, zor yazıldığı belli olan bir de
pusula buldum!

  
 Yazılanları bir solukta okudum;

   
’’Bak oğul, bilirim ki sen buraya yine geleceksin; bu emanetlerim sana
teslimdir. Bu beyazlamış saçlar oğlumun yavuklusu gelinim Dilber kıza, bu emzik
ise o şehit olduktan sonra dünyaya gelen, yüzünü hiç göremediği oğluna, torunum
Mehmet’e aittir. Bu emanetleri Şehidime ulaştırasın diye bıraktım…’’

     Büyük
bir acı ile ağladığım o geceyi hiçbir zaman unutamadım. Her anneler günü
yaşanırken, evlatlarını kaybeden ‘Şehit Analarını’ düşünürüm; yıllar önce
yaşadığım, sizlerle paylaştığım bu çok özel anım gelir aklıma.

     O
eli öpülesi yüce annenin bıraktığı emanetleri, onun Yavru Vatan Kıbrıs’ta Boğaz
Şehitliğinde yaşadığı o büyük acıyı, bıraktığı emanetleri Şehidine ulaştırmak
için mezarını tırnaklarımla kazıyışımı, Şehitliği her ziyaret edişimde; O Şehit
Anasının nur yüzlü, hayalini hatırlarım…

   
 Ateş daima düştüğü yeri
yakmıştır!

     Dört
bin yıllık tarihimiz boyunca, milletimiz için, vatan için ay yıldızlı
bayrağımızın dalgalandığı her coğrafyada, yakın tarihimizde Kıbrıs’ta, ülkemizin
bölünmez bütünlüğü uğruna güney doğuda şehit düşen canlar; öncelikle o canları
bedenlerinde, gönüllerinde taşıyanları yakmıştır…

 Gerisi bir anlık üzüntüdür, sonrası unutulandır.

 Ne siyasiler,

 Ne bu ada üzerinde, ne de ülkemizde gözü olan dış
güçler,

 Ne bölünmez bütünlüğümüze kast eden hainler,

 Ne komutanlar,

 Ne de bizler…

 Hiçbirimiz, hiç kimse bir ana yüreğinin kaybettiği
yavrusu için çektiği acıyı bilemez; o ızdırabı tahmin dahi edemez.

 Hele,
hele Şehitlikte tanıdığım o acılı annenin evladım diye sarıp sarmaladığı
Şehidin mezar taşında: ‘’Kayıp‘’ diye yazıyor ise!

 Ama ben inanıyorum ki, annelerin yüreği; mezar taşı dahi
olmayan evlatlarının varlığını, emanet etmiş oldukları vatan topraklarında
dalgalanan Ay Yıldızlı Bayraklarımızı görerek teselli bulmaktadırlar.

 Çünkü ana yüreği yanılmaz. Tıpkı o gece
yanılmadığı gibi. O nur yüzlü annenin Şehidi kayıplar arasında idi ama ana yüreği,
Mehmet’inin orada yattığından emindi…

 Ve
son söz:

 Hiçbir
ana yüreği evlat acısı ile kavrulmasın. ‘Anneler Günümüz’ kutlu olsun. Ama
sadece bu gün için değil, her geçen günümüz analarımızın hayır dualarını almanın
mutluluğu ile dolu olsun.

 Unutmayalım
ki! Bizim için ağlarsa sadece ana yüreği ağlar. Tıpkı Şehitlikte ki, o nur
yüzlü ana gibi…

(Rahmetle
andığım Canım Anneciğim: Ruhun şad, mekânın cennet, senin de anneler günün
kutlu olsun anam.)

İnsanoğlu ve Salgın Hastalıklar

İnsanlık tarihinde salgın hastalıkların savaşlardan
daha fazla tahripler yaptığını biliyoruz. Önceleri veba, kolera, verem gibi
hastalıklar varken, son yüzyılda İnfluenza, Sars, Mers, Covid-19 virüs
salgınlarını yaşadık. Bu salgınlarla ilgili şu bilgileri özetleyebiliriz.

Veba (Kara Ölüm)

Farelerde başlayıp, pirelerle insanlara bulaşan bu
hastalığın üç büyük salgını biliniyor M.S.1400 yılında 60 milyon insanın
ölümüne sebep olmuştur. Salgında önceleri göçmenler, çingeneler, Yahudiler, dilenciler
gibi kesimler suçlanmış ve bu kesimlere karşı ciddi yaptırımlar uygulanmıştır. Buna
rağmen salgınların devam etmesi özellikle kilise ve din adamlarına güvenin
azalmasına sebep olmuştur. Son salgın 1800’lerin son yıllarında olmuş olup bu
salgın Hicazda da büyük kayıplar yaşanmasına sebep olmuştur. Veba bakterisinin
bulunup antibiyotiklerin tedaviye kazandırılması, farelerden, fare piresiyle
bulaştığı bilgisinin netleşmesi ve bunlara karşı yapılan hijyen şartlarının
sağlanması veba salgınlarını sonlandırmıştır.

Kolera

Ağır ishalle ölüme kadar giden sağlık sorunu yaratan
bir hastalıktır. Dışkıyla kirlenen suların kullanılması, buralardan sulanan
gıdaların çiğ yenilmesi ile bulaşır. Genellikle Hindistan kaynaklı bir
hastalıktır. 19.yy ‘da 6 büyük salgını vardır. Temizlik şartlarının uygunluğu, temiz
su, temiz gıda konusunu çözen ülkelerde artık görülmez. Gerek aşısının bulunması,
gerekse etkili ilaç ve tedavisinin bilinmesi hastalığı tehlikeli olmaktan
çıkarmıştır. 1940’larda Çin’deki salgında Hıfzıssıhha kurumumuzda üretilen
aşısının Çin’e gönderilmiş olması bizim için önemli bir bilgidir.

Çiçek

M.Ö 4000’lü yıllardan beri olduğu bilinir. Ağır
seyirli ve çok bulaşıcı bir viral hastalıktır. 18.yy’da Avrupa’da görülen
salgınında 60 milyon insanın öldüğü bilinir. 1800’lü yıllarda Amerika’da
biyolojik silah olarak, Kızılderililere dağıtılan virüslü battaniyeler
kullandırılarak, 6 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Aşısının bulunması ve
uygulanması sayesinde sıfırlanmış olup, bu sonuç insanoğlunun önemli bir sağlık
zaferidir.

İspanyol Gribi

1918-1920 yıllarında yaşanmıştır. Dünya nüfusu 2,5
milyar iken 700-800 milyon insanın hastalandığı ve 50 milyonunun öldüğü tahmin
edilir. İnfluenza virüsünün sebep olduğu bir hastalık olup salgının büyüklüğü
birinci cihan harbinin sonlanmasında etkili olmuştur.  İspanyol gribi denmesinin sebebi savaş
sebebiyle hastalığın diğer ülkeler tarafından bildirilmeyip, ilk olarak İspanya
tarafından duyurulmasıdır.

Covid-19 Salgını

Yarasalarda zararsız şekilde bulunan bir Corona virüsün
mutasyona uğraması sonucu, insanlarda bulaşıcı hastalık yapıcı özellik
kazanması ile oluşmuştur. Başlangıçta tedavisinin bilinmemesi, etkili ilaç ve
aşının olmaması, sorunu daha fazla büyütmüştür. Dünyada, bu 2,5 yılda 600
milyon insana bulaşmış ve 6,5 milyon kişinin ölümüne sebep olmuştur. Ülkemizdeyse
15 milyon hasta ve 100 bine yakın ölüm vakası vardır. Aşısının bulunup kullanılması
ve hastalığı geçirenlerin bağışıklığı ile tedavideki bazı buluşlar hastalığın tehdidinin
azaltmış, 2022’nin Mart Nisan aylarında ise salgın vasfından uzaklaşmıştır.

Aşıların bulunup uygulanması ve bakteriyel
hastalıklarda antibiyotik tedavisinin fevkalade sonuç vermesi, tıpta bulaşıcı
salgın yapabilen hastalıkların kontrol edilebilir olmasını sağlamıştır. Çocuk
felci gibi çocuklarımız için çok tehlikeli bir hastalığın, verem gibi bir
zamanlar insanların korkulu rüyası olan bir hastalığın şu anda korkulur
olmaktan çıkması bu buluşlar sayesindedir. Ama Covid-19 virüsü pandemisi bize
salgınların insanlık için hala bir tehdit olduğunu göstermektedir. İnsanlık
salgınlara karşı dikkatli ve sağlık hizmetleri araştırmalarına gerekli önemi
vermeyi sürdürmelidir. Salgınların hayatımızın her noktasını etkileyip, ilişkilerimizde
yeni mecburiyetler getirdiği göz ardı edilmemelidir. İş hayatımızdan eğitime,
ibadet tarzımızdan ev içi davranışlarımıza kadar, her alanda etkili olan
salgınların önemini bu Covit19 büyük salgını tekrar hatırlatmıştır.

Bilim Adamları başta küresel ısınmaya sebep olan çevre
sorunlarının ve besinlerimize kadar giden genetik oynamaların virüs
mutasyonlarındaki hızlı değişime etkisi olduğuna dikkat çekmektedir. Son 20
yılda Sars, Mers, Covid-19 hastalıklarının çıkması, bunu daha ciddi düşündürmektedir.
Dünyamızın toprağını, suyunu, havasını daha az kirletmek mecburiyetini
unutmadan, salgını olmayan sağlıklı bir gelecek dileklerimle…

Gezi ve Topçu Kışlası Hayali

0

“Gezi Olayları”, toplumun
bütün kesimlerinin içinde yer aldığı ve ülkemizin bütün kentlerine (
Bayburt ile Bingöl hariç)  yayılan yakın tarihimizin en önemli ve em
geniş katılımlı toplumsal hareketlerindendir. 
Toplumun çevre konusundaki
duyarlılığının doruk noktasına çıktığı
bu olaylara, devletin resmi
açıklamasına göre
3,6
milyon kişi, resmi olmayan tahminlere göre 7,5 milyon kişi katıldı. Bu olaylar
sırasında biri polis olmak üzere 8 kişi hayatını kaybetti, toplamda 10 bine
yakın kişi yaralandı, yüzlerce kişi tutuklandı, bunlardan 120’den fazlası
hakkında dava açıldı.

 

         “Gezi Olayları”, 2013 yılı Mayıs ayında hükûmetin, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan ve
sadece umumi hizmette kullanılmak koşulu ile tapuda İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’ne tahsis edilmiş olan Taksim Gezi Parkı’na İstanbul 6’ncı İdare
Mahkemesi ve 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararına
rağmen,
imar izni olmadan Topçu
Kışlası’nı yeniden inşa etmesini engelleme eylemi olarak başladı.


         Gezi
Parkı’nın Asker Ocağı Caddesi’ne bakan duvarının 3 metrelik kısmı 27 Mayıs 2013
Pazartesi günü saat 22.00 civarında yıkıldı ve aynı zamanda 5 ağaç da yerinden
söküldü. Taksim Dayanışma grubunun üyeleri iş makinalarının önüne geçerek daha
fazla yıkım yapılmasını engelledi. Ardından bu gruptan 50 kişi parkta çadır
kurarak sabaha kadar nöbet tuttu.
28
Mayıs Salı sabahı parka daha fazla protestocu geldi. Öğle saatlerinde duvar
yıkımına devam etmek isteyen ekip ile protestocular tartışmaya girdi. Yıkım
çalışmalarına devam etmek için, iş makineleri tekrar ilerleyişe geçti ve gruba
büyük bir çoğunluğu zabıta önlüğü giymiş olan Kalyon İnşaat çalışanları
müdahale etti. Çeşitli partilere mensup milletvekilleri de olay yerine gelerek
yıkım ekiplerine, ruhsatlarının olmadığını belirterek yıkım çalışmalarını
tekrar durdular.


         Polisler
29 Mayıs Çarşamba günü sabahı saat 05.00 civarı parktaki kalanlara müdahale
etti. Çadırlar kaldırıldı ve inşaat ekibi çalışmalarına tekrar başladı. Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan aynı gün gerçekleşen
Yavuz
Sultan Selim Köprüsü inşaatının açılışı sırasında “Ne yaparsanız yapın, orası
için karar verdik, yapacağız.” diyerek bu konuda kararlı olduklarını
belirtti. Bunun üzerine Gezi Parkı’na sahip çıkan gençlerin sayısı iyice arttı.
Gecelemek için yeni çadırlar kuruldu.

 

         30 Mayıs
Perşembe günü
polisler parkta
bulunan gençlere ikinci defa müdahale etti. Polisin sert müdahalesine rağmen
akşam saatlerinde katılım sayısı daha da arttı.
Polis tarafından
boşaltılmasının ardından Gezi Parkı, birkaç hafta boyunca kapalı tutuldu. Bu
süre içerisinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi peyzaj çalışması yaptı ve fıskiye
gibi bazı noktaları onardı. Park daha sonra yeniden halkın kullanımına açıldı. Ağaçların
kesilerek Topçu Kışlası yapılmasına karşı çıkan gençler, yeniden Gezi Parkı’nda
çadırlar kurdular. Kampta gönüllülerin çalıştığı kütüphane, revir, mutfak gibi tesisler
kuruldu. Aralarında sevgi ve saygıya dayalı, çevreye sahip çıkma hedefinde
buluşan bir dostluk oluştu. Birbirlerini destekliyor ve her şeylerini
bölüşüyorlardı.
Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı’na sahip çıkan
göstericilere “çapulcular” 
diye hitap etti. O tarihten sonra protestocu gençler de
kendilerini “
çapulcu” kelimesi ile ifade etmeye başladılar. Bu arada aşırı sol örgütlerin militanları da Taksim Meydanı’na
yerleştiler. Bu grupların olaya karışmaları, her görüşten gencin Gezi Parkı’nın
doğasına sahip çıkmak için asil duygularla yaptıkları o eyleme gölge düşürdü.
Daha
sonra meydana gelen olaylarda bu örgütlerin mensuplarının büyük rolü oldu.

         Bu eylemler 16 Haziran Pazar gününe
kadar devam etti. O gün Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın sert müdahaleyle
boşaltılmasının ardından İstanbul’un başka noktalarında ve Türkiye’nin diğer
kentlerinde çok sayıda eylem ve çatışma yaşandı. İstanbul’da eylemler özellikle
Beşiktaş ve Şişli ilçelerinde yoğunlaşırken, birçok noktada hayat durma
noktasına geldi. İstanbul’un Okmeydanı semtinde 14 yaşındaki Berkin Elvan polis
tarafından sıkılan gaz fişeğiyle kafasından ağır yaralandı. Elvan, 9 ay yoğun
bakımda kaldıktan sonra Mart 2014’te hayatını yitirdi.

 

         Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Haziran 2018 tarihinde  bir davette yaptığı konuşmada tekrar “Bak
bugün burada yine söylüyorum; Taksim’deki Gezi Parkı, oraya o tarihi eseri inşa
edeceğiz. Eğer tarihimize sahip çıkacaksak orada tarihi bir eser vardı, o
tarihi eseri oraya yeniden kurduracağız” dedi. Peki Cumhurbaşkanının Topçu
Kışlası’nı yeniden yaptırma ısrarının ardındaki gerçek nedir? Bunu anlamak için
20. Yüzyılın başlarına gitmek gerekiyor?

 

         23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra birçok
subayın İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde siyasi faaliyetlere devamda
ısrarlı olması, ordudaki disiplin ve hiyerarşi anlayışını sarstı. Ayrıca
orduda, “mektepli-alaylı” çatışmasının yoğunlaşması, ardından 7.600’den
fazla alaylı subayın ordudan atılması, bunların muhalefet safına katılmalarına
yol açtı. Askerlikten muaf tutulan medrese mensuplarının askere alınmak
istenmesi tepkilere yol açtı. Bunun sonucunda medreseliler, alaylılarla bir
araya gelerek şikâyetlerine dinî bir görüntü verdiler.  Bu şekilde kamuoyunun desteğini sağlamaya
çalıştılar.

Bunlara ek olarak İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ni
kurmuş olan Derviş Vahdetî’nin yayımladığı Volkan gazetesi ile halkın dinî
duygularını istismar etmesi, yaptığı yayınlarla İttihat ve Terakki Cemiyeti
aleyhine suçlamalarda bulunması, yobaz kesimi de yanına çekerek toplumu cemiyet
ve orduya karşı gerginleştirmesi 31 Mart isyanının çıkmasına zemin
hazırladı. 

 

         Gezi
Parkı’nın yıkılıp yerine Topçu Kışlası’nın yapılması tartışmalarında bu
kışlanın 31 Mart Olayı dolayısıyla tarihî ve ideolojik bir simge değeri olduğu
ifade ediliyor. 31 Mart (Rumi 31 Mart 1325/13 Nisan 1909)  Olayı, Gezi Parkı’nın bulunduğu yerde yer alan
Topçu Kışlası’nda başlamıştı. Asiler tarafından 12 Nisan günü ve gecesi
Taksim’de bulunan Topçu Kışlası’nda subaylar bağlandı ve hapsedildi.  Padişahın yönetimi meclisle paylaştığı II.
Meşrutiyet yönetimine karşı yapılan bu harekete katılan alaylı subaylar ve bazı
askerler ile din adamları, ülkenin şeriata göre yönetilmesini talep etmişti. 31
Mart Olayı, Selanik’ten gelen
Hareket Ordusu tarafından bastırılmış ve II.
Abdülhamit, tahttan indirilerek Selanik’e sürülmüştü. Hareket Ordusu’nun Birinci
Mürettep Fırka’sının komutanı Ferik (Korgeneral) Hüseyin Hüsnü Paşa, kurmay
başkanı Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal; İkinci Mürettep Fırka’sının komutanı
Mirliva Şevket Turgut Paşa, kurmay başkanı da Kurmay Yüzbaşı Kâzım
Karabekir’di. Hareketin bastırılması sürecinde en yoğun direnişler, Taksim’deki
Topçu Kışlası ve şu an İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bulunduğu Taşkışla da
olmuştu.

Gezi Olayları ile ilgili dava 25 Nisan 2022 tarihinde
sonuçlandı.
Gezi Parkı davasında açıklanan kararda Osman Kavala’ya
ağırlaştırılmış müebbet verilirken 7 kişiye ise 18’er yıl hapis cezası verildi.

Daha önce
beratla sonuçlanan bu davadan bu kadar ağır cezaların verilmesi, Türk
kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Toplumun bu büyük tepkisini en net
yansıtan konuşmayı, 27 Nisan 2022 tarihindeki Meclis Grup Toplantısında İyi
Parti Genel Başkanı Meral Akşener yaptı. Tarihçi akademisyen Akşener,
konuşmasında hükümetin Gezi Olayları ile ilgili öfkesinin gerçek sebebini şu
veciz cümlelerle açıkladı:

         “Değerli dava
arkadaşlarım;

Türk modernleşmesinin önünde, her zaman engeller olacak. Her devirde, mutlaka
yeni Derviş Vahdeti’ler çıkacak.
Her devirde, bizi bu
hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhili ve harici bedhahlarımız olacak.

Varsın olsun. Çünkü her devirde, bu vatanın; Bekçiliğini yapacak
gençleri de olacak.
Vahdeti’lerin karşısına dikilecek, Mustafa Kemal’leri
de olacak.
Topçu Kışlası hayallerine kapılanların karşısında,
dimdik duran çapulcuları da olacak.

İşte o nedenle buradan, bir kez daha
ilan ediyorum:

Parola: Vatan, işareti; Namus!

Kahrolsun istibdat, kahrolsun zulüm!

Yaşasın hürriyet, adalet, müsavat ve
meşveret!”