19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 321

Ölçülecekse Biz Ölçeriz, Size Ne Oluyor!

Bir akıl hastalığı olan siyah-beyaz sendromu bizim iç
siyasetimizde hâkim. Ne konuşuyorsak, hangi olaydan, hangi partiden, hangi
siyasiden bahsediyorsak o ya apaktır yahut kapkara. Öyle düşünmüyor musun?
Yoksa sen öbür taraftan mısın?

 

Biliyorsunuz Hazreti Peygamber, hata yapmıştır. Kur’an’da-
benim kıt bilgimle- bir defa, hadislerde birden fazla yerde onun hataları
anlatılır. Fakat siz hiç siyasî liderlerimizin hata yaptığını duydunuz mu?
Galiba bir kere “Allah ve milletim affetsin!” diye bir şey telaffuz edilmişti.
Ama o da aslında hata değildi.  Herkesi
kendi gibi dürüst bildiğinden maruz kaldığı masum bir aldatılmaydı.

 

Akıl sağlığımız tehlikede

İktidar hiç hata yapmadığı için Türkiye uçmaktadır. Daha
doğrusu, bu kadar mükemmel bir iktidarın yönetiminde, Türkiye’nin uçmaktan
başka bir seçeneği yoktur. Ufak tefek teklemeler varsa bile onlar dış
güçlerdendir, hâşâ iktidarın kusuru değildir. Nitekim Batı ülkeleri bizden
vahim durumdadır. Bakınız Almanya’da enflasyon azmış, yüzde yediye
tırmanmıştır. ABD de onu takip ediyor. Bizde gerçi bunların on katı
civarındadır ama onların yüzde 7 veya 8 enflasyonu kadar vahim değildir.

 

Bu garip söylemler, zararlı olmaya zararlı. Fakat ülkenin
düşünme, akıl yürütme sağlığında sebebiyet verdikleri yıkım, bu abuk lafların
tek başına yaptığı tahribattan daha büyük.

 

Biz, bu akla ziyan tutum ve duruş yüzünden olayları ve
sıkıntılarımızı tartışamıyoruz. Bir bakkal dükkânında da, bir şirkette de, bir
devlet dairesinde de, devletin tepesinde de yanlış yapılabilir. Biz de her
insan gibi hata yapıyoruz. Fakat maalesef, hatamızı görüp, eleştirip,
düzeltemiyoruz. Bir tarafın her yaptığı mükemmel, öbür tarafın her yaptığı
berbat olunca, yapılanları değerlendirmek, hatayı bulup düzeltmek, doğruyu
görüp teşvik etmek mümkün değil. ‘Ben şahsım’dan ve ‘onlar’dan bağımsız,
gerçeği şöyle karşımıza alıp ona dışarıdan ve birlikte bakmamız mümkün değil.
Çünkü olup biten, objektif gerçeklikten çıkıp insanların şahsiyeti haline
geliyor. Gerçeği şahsiyetlerden ayırt edemeyince “tenkit eşittir hakaret”
denklemi devreye giriyor.

 

Ölçemezsen iyileştiremezsin

Yönetim biliminde sık dile getirilen bir ilke vardır:
Ölçemezseniz iyileştiremezsiniz. Tabii bütün bunlar yapılan ölçümün sonucuna
hepimizin güvenmesine bağlı. Hatayı görünce, çoğu zaman düzeltmek için özel
tedbir almaya gerek kalmıyor. Sadece ölçmek ve ölçümün rakamlarını paylaşmak,
hataların yüzde yetmiş- seksen oranlarında giderilmesine yetiyor.  Tabii hatanın da falanın hatası, filancanın
kusuru diye değil, sadece “hata” diye değerlendirilmesi şartıyla. 

 

Bir Yönetim Bilimi kitabında, Excel programının yönetimde ne
kadar yararlı olduğunu okumuştum. Sebep, yöneticilerin, bu program sayesinde,
“Ne yaparsak ne olur?” analizlerini, perdeye yansıttıkları tablolara bakarak
birlikte değerlendirebilmeleriydi.

 

Fakat ölçülecek şey hatasız bir kulun eylemi ise bu mümkün
mü? Ölçtüğünüz olgu onun şahsiyeti ise bu mümkün mü? Ölçüm onun dediğinden
farklı çıkarsa bu ona hakaret olmaz mı? Hakaret de suçtur, hatta terördür;
değil mi?

 

TÜİK ve gerisi

Maalesef abartmıyorum. Bakınız, TÜİK’in verdiği enflasyon
rakamlarından farklı enflasyon rakamı vermek, kanunen suç hâline getirilmek
üzereymiş. Enflasyondan bahsedecekseniz, ağzınızı açmadan önce bulgularınızı
TÜİK sansüründen geçirmeniz lazım imiş. Buyurun, okuyun:

 

Bağlantı için tıklayınız : https://www.karar.com/ekonomi-haberleri/tuikten-tartisma-yaratacak-duzenleme-izinsiz-rakama-hapis-1660964

 

Standart and Poors gibi, Moody’s gibi derecelendirme
kuruluşlarının da bize karşı kötü niyetli davranıp notumuzu kırdığını
biliyorsunuz. Onun için biz, yerli ve millî, söz dinleyen bir derecelendirme
kurumu oluşturup onun verdiği sonuçlar dışındaki sözleri yasaklamalıyız.
Türkiye’nin kredi notu kesinlikle: AAA+. Değildir demek 1 ilâ 3 yıl arasında
hapsi gerektirir. Tıpkı TÜİK’inkinden başka enflasyon rakamı verenlerin hapsi
gibi.

 

Seçim anketleri de enflasyon yasağını izleyeceğe benzer.
Kamuoyu araştırmalarının yasaklanması, bunları yapanların cezalandırılmasından
söz edilmeye başlandı bile. Kamuoyu araştırma sonuçlarını da filtreleyip
düzeltecek bir kuruma ihtiyaç duyacağız. “Yanlış ve halkı yanıltıcı” sonuç ilan
eden şirketler kapatılıp, yöneticileri hapse mahkûm edilebilir.

 

Bir sonraki adım, seçim sonuçlarının da denetimden geçtikten
sonra geçerlik kazanmasıdır. Bunun için de söz dinleyen bir kurum oluştururuz
ve gereksiz şüphelerden kurtuluruz. Suriye’de, Kuzey Kore’de ve daha nice
ülkede iktidarlar nasıl %99 oy alıyor dersiniz? Oralarda da iktidarlar apak,
muhalifler kapkaradır. https://millidusunce.com/olculecekse-biz-olceriz-size-ne-oluyor/

Nüfus Eksikliğini mi Gideriyorsunuz?!

Son günlerde aklı başında olan
herkesi üzen tartışma konusu başta Suriyeliler olmak üzere, ülkemize çeşitli
şekillerde giren yabancılar olmuştur. Keşke böyle üzücü bir üslupla
tartışılmasaydı. Türklerin nüfus istilası yoluyla mağlup edilebileceğini
düşünenlerin Suriyeli, Afganlı, Pakistanlı ve Afrikalıları Türkiye’ye
pompaladıkları görülmektedir. Avrupa ülkeleri liderlerinin beyanları göz önünde
tutulunca; bu göç mühendisliğinin tesadüf olmadığı fark edilmektedir. Baştan
beri göçmenleri bünyenize alın; sosyal bütünleşmeyi gerçekleştirin baskıları
görülmüştür. Buradan hareket edilince, Batı’nın göçe konu olanları geçici
olarak değil; Türkiye’de kalıcı olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Binlerce
insanın gökten inmediği bir gerçek ise; bunların nasıl ülkemize giriş
yaptıkları gerçekten ciddi bir konudur. Konuyu siyasete malzeme yaparak ve
yaklaşan seçimleri de göz önüne alarak ensar şemsiyesi altına sokmak aslında
kurnazca bir saptırmadır. Çok değişik sorunlar ortaya çıkmış, karşılıklı
yaramalar, ölümle sonuçlanan terör olayları görülmüştür. Çoğu kere Suriyeliler
ve diğerleri kendi aralarında bile kavga etmişlerdir. Batı’nın emir askeri olan
Yunanistan Ege Denizinde göçmenlerle ilgili çiğnemedik yasa bırakmamış, göçmenlerin
Avrupa’ya sokulmaması için onları ölüme terk etmiş, botlarını parçalamış, AB ve
Türkiye’nin yaptığı geriye döndürme sözleşmesi gereği Yunanistan insan hakları
ile çelişen çok çirkin örnekleri Ege’de sergilemiştir. Bizleri başlarından
savmak isteyen Batılı ülkeler kabul ettikleri maddi yardımların çok azını yerine
getirmişlerdir. Her ciddi ülke gibi Türkiye’nin topraklarına sahip çıkması,
ırkçılıktan habersiz bazılarınca Türkiye suçlama hedefi yapılmıştır. Bu kargaşa
ortamında birçok kaliteli insan gücümüz Batılı ülkelere göç etmek zorunda
kalmıştır. Bu da ülkemiz bakımından çok olumsuz bir gelişmedir. Türkiye’de
siyasetin ağız kavgası haline getirilmesi, Ramazanda iftar sofralarında bile
birlikte olamama birçok kimsede ümitsizlik doğurmuştur.

            Yabancı
kaynaklı nüfus her türlü üzücü ve çirkin olaylara karışmış ve
kullanılmışlardır. Asgari ücretin çok altında çalıştırılmışlar ve işgücümüzün
bir kısmının işsizliğine sebep olmuşlardır. Bunların zamanla dost ve
müttefiklerimiz tarafından Türkiye’yi sıkıştırmada kullanılan örgütler haline
getirilmeleri çok kolay olacaktır. Kullanılıp limon gibi sıkılıp atılacak
PKK’nın yerini başkaları alacaktır. Bu konuda fazla iyimser olmak son derece
yanlıştır. Hele bunlar olmasa ekonomi iflas eder; bunlara ihtiyacımız büyüktür
gibi laflar eden ister hoca ister sıradan vatandaş olsun bunların sağlık durumu
gözden geçirilmelidir. Çevremizde mülkiyetin el değiştirdiği çok net ve
açıktır. İster istemez ensar yerliler mi; yoksa koruma altına alınmışlar mı
sorusu akla gelmektedir. Yapılan bütün araştırmalarda geçici koruma
altındakilerin isimlerinde olduğu gibi ülkelerine geri gönderilmeleri %80’leri
aşan oranda talep edilmektedir. Ülkeyi yönetenlerin bunu göz önüne almaları
gerekir. Bazıları ise; gazete sütunlarındaki yazılarında geri dönüşü
savunanların mahkemeye verilmeleri istenmişdir. Koruma altındakiler mesela
Fatih civarında yaptıkları binaların isimlerini “Arap Anadolu” veya “Anadolu
Federasyonu” ve benzerleri şeklinde isimler koyabilmişlerdir. Türkçelerini
geliştirmeyi adeta reddetmişler “ siz Arapçayı öğrenin” diyebilmişlerdir.
Burada Türkiye, mesela Kilis’te nüfusun yarısını teşkil eden Araplara daha iyi
hizmet verebilmek için devlet memurlarına Arapça kurslar bile açılabilmiştir.
Bu çelişki hiçbir ciddi devlette görülmez. Geçici koruma altına alınanlar ile
Türkiye’ye dönem dönem göç etmiş soydaşlarımızı ve Osmanlı beşeri coğrafyasının
çeşitli unsurlarını yaptığı göç hareketleri birbiriyle tamamen terstir. Tekrar
Türkiye’ye göç eden Türkler ve akraba topluluklar asıl vatanlarına, dedelerinin
topraklarına dönmüşlerdir. Hatta bu dönüşte Evlat-ı Fatihan çok büyük
sorunlarla karşılaşmış ev ve barklarına el konmuş, göçe zorlanmışlardır. Bunlar
bu fedakârlıklara katlanmayıp daha emniyetli ve kısa bir yol olarak mesela
İtalya’yı seçmemişler; Anadolu’ya dönmüşlerdir. Türkiye’ye girişte kendilerinin
de Türk olduklarını ifade etmişlerdir. Anlayıp dinlemeden çok farklı şeyleri
aynı gibi göstermek siyasetçilerin bu gibi konulara pek dikkat etmediklerini
göstermektedir.

            Türkiye’ye
sığınan yabancılar birçok şehrimizde nüfusun yarısını teşkil eder hale
gelmişlerdir. Vergi vermeyen, sağlıkta değişik imkânlar sağlanan ve çeşitli
kolaylıklar tanınan bu insanların ülkeye maliyeti de çok yüksektir. Türkiye’de
görülen ekonomik kriz covid-19 salgını ile daha da büyümüş, daha önce yapılan
fabrika, tesis özelleştirmelerinin milli ve yerli görüşle yapılmadığını ortaya
koymuştur. Osmanlı devleti bu gibi konularda çok hassas hareket etmiş;
sığınmacıların belirli bir yerde gettolaşmasına fazla imkân sağlamamıştır. Ülkemizde
yanlış uygulamalar, bilimsel olmayan inatçı tutumlar liyakatin pek esas
alınmaması kamu kaynaklarının eşe dosta ikram edilmesi, bağımsız kurumların
Cumhurbaşkanlığı’na tam bağımlı hale getirilmeleri, üretmek yerine, ithal
hastalığı, tarımdan hayvancılığa kadar ekonomiyi perişan etmiş, Türk çiftçisi
yerine, yabancıları zengin etmiştir. Savunma sanayii dâhil birçok alanda güzel
örneklerini gördüğümüz üretim anlayışı tarımda ve hayvancılıkta, eğitimde ve
kültür politikasında neden aynı başarıyı gösteremediği çok düşündürücüdür. Eğer
faizleri sabit tutarak resmi kanalca belirleyecekseniz; bu dalgalı kur olamaz.
Öcü kabul ettiğimiz faizleri hep tokatlayıp indirdik ve kuru yükselttik. İhracatı
artırmak istedik ancak ihracat büyük oranda ithal girdiye dayandığı için yine
yolda kaldık. Türkiye’yi kendi elimizle yanlışlar yaparak istikrarsız bir hale
getirdik.          

Bilinmeyen Yönleriyle Kalp ve Damar Mütehassısı Prof. Operatör Dr. BİNGÜR SÖNMEZ

Oğuz Çetinoğlu: Efendim! Bu gün zat-ı
âlinizle, bilinen mesleğiniz dışında kalan gizli kalmış yönleriniz,
meraklarınız, hobileriniz hakkında sorular soracağım. Röportaj teklifimi kabul
buyurduğunuz için şükranlarımı arz ediyorum.

 

İlk sorum
şöyle: Genleri değiştirilmiş tarım ürünleri ile kısırlaştırılmış tohumlardan
elde edilen gıda maddelerinin insan sağlığına etkileri konusunda
okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

 

Prof. Dr. Bingür Sönmez: Felâketler birdenbire veya bir kaç yılda
gelmiyor. 50 yılda, 100 yılda, 1000 yılda geliyor.

 

Yerleşik tarım Sümerlerle
başlamış. Bir Sümer kalıntısına bakacak olursanız. Bir buğday başağında iki
tane tomurcuk var, bilemedin üç tane tomurcuk var. Bugün bir buğday başağında,
aynı sayıda tomurcuk olursa dünya aç kalır. Demek ki bir takım genetik
düzenlemelerle dünyanın beslenmesi gerekir. Tarım arazileri devamlı olarak küçülüyor,
insanların sayısı artıyor. Dolayısıyla olayı kendi hâline bırakırlarsa insanlar
aç kalacak. Genleri Değiştirilmiş Organizmalarla (GDO) bir meyvenin daha büyük
olmasını, daha lezzetli olmasını, raf ömrünün daha uzun olmasını sağlıyoruz.
Benim çocukluğumda Çengelköy salatalıkları vardı… Küçük küçük. Onları ve akşam
masada bıraktığınızda sabah bozulmuş olduğunu görürdünüz. Yiyemezdiniz. Tel
dolap olduğu dönemden söz ediyorum. Şimdi karnabaharın genlerinden o salatalığa
aşılıyorlar, ortaya bir salatalık çıkıyor. Kabuğu biraz daha kalın ve masanın
üzerine on gün bırakın bozulmuyor.

 

Ben organik tarımla uğraşıyorum.
Küçükçekmece gölünün yanında küçük bir bahçem var. Pembe domateslerim var ve
incecik zarı var. Eğer koparıp o akşam yerseniz yersiniz. Ertesi güne yumuşar, sonraki
gün de bozulur. Bir çiftçi tarlasını bu domatesle ekse ne yapabilir? Perişan
olur, satamaz. Bugün Adana’da domates üretiliyor, 10 saatte İstanbul’a geliyor,
24 saat halde bekliyor, manavda 5-10 gün bekliyor ve sonra satılıyor. Bu ne
sâyesine? Bu genetiği düzenlemiş olmanın sâyesinde yapılabilen şeyler. Peki,
sağlığımızı ne kadar etkiliyor? Mısırlar üzerinde yapılan bir çalışma var.
GDO’lu mısırla beslenen farede kanser illeti görülmeye başlamış. Bir yandan
açlıkla mücâdele ediyoruz, bir yandan sağlıklı insan yetiştirmeye çalışıyoruz.
Bu yaptıklarımız sağlığı olumsuz etkiliyor mu? Maalesef biraz bekleyip bunları
göreceğiz. GDO’lu ürünlerden sağlığımıza zarar verenler var ama hangileri ne
kadar zarar veriyor? Bunlar araştırılıyor. Aksaklıkların giderilmesine de
çalışılıyor. Bilim adamları bu konuda çok uğraşıyorlar. Ya açlıktan ölecek
insanlar veya GDO’lu ürünlerin yan etkilerinden ölecekler. İkisi de olmasın,
ikisinin de olmaması için insanların daha çok çalışması lazım.

 

GDO olayında bekleyen bir başka
felaket de şu: Bir buğday başağı ektiğin zaman, bir başak çıkarsa olmaz. Bir
buğdaydan sekiz, on, otuz başak çıkmalı ki üretim çok fazla olsun. Böyle bir
tohum elde ediyorsunuz ama ondan çıkan buğdayları aldığınız zaman tohum
yeşillenmiyor, üremiyor. Bunlarla hibrit tohum deniyor, kısır tohumlar. Yani
siz aldınız ektiniz, ürün aldınız, bitti. O üründen yenilerini
üretemiyorsunuz.  Soğan, alıyorsunuz,
soğanın tohumunu, ekiyorsunuz ve patates büyüklüğüne soğanlar çıkıyor. Onun
tohumunu alıp ektiğiniz zaman hiç bir şey çıkmıyor. Ve bu tohumun dünya tekeli
İsrail’in elindedir. Bütün dünyaya tohum satıyorlar ve bir gün kızıp ‘satmıyorum’ dedikleri zaman, büyük
sıkıntılar yaşanır. Atom bombası gücünde bir güç var ellerinde. Onun için bir
takım tabiat bilimciler, tabîi tarıma yönelmeye çok gayret ediyorlar. Özel
kasalara, özel muhafazalarda tutup onunla muhafaza etmeye çalışıyorlar. Hatta
tarım bakanlığının bir müzesinde elli yıl öncesinden saklanmış bir tohum
bulundu da hazine bulunmuş gibi değerlendirmeye alındı.

 

Gelin bakın size göstereyim.
Benim burada şöyle bir domates tohumlarım var meselâ. Bunları bir doktor
getirdi. Bakın bunlar tabiatta yetişen çok özel domates tohumları. Ben bunları
bu sene bahçeme ekeceğim. Minik bir domates ama inanılmaz lezzetli. Bu domatesi
satıcı teyzem üretse satamaz. Bunun tohumlarını Sabancı, 15-20 sene önce
Hollanda’dan getirtti. Küçücük domatesler üzüm salkımı gibi ve profesyonelce
üretiyorlar şimdi. Hâlbuki Ege’de bu domates tabîi olarak yetişen bir domates.
Bunun tohumlarını aldım, kuruttum. Aynı şekilde şöyle bir biberim var. Bunları
güneşte kurusunlar diye buraya koydum.

 

Meselâ bunlar inanılmaz lezzetli
bir biber. Fakat şimdi bunu profesyonel olarak satma şansın yok. Çünkü
dayanıksız oluyor. Bir yandan da bunları muhafaza etmeli, gizli kasalarda,
gizli mahzenlerde muhafaza etmeli. Yarının geleceği bu hibrit üretimlerde. Burada
böyle kırmızıbiber tohumlarım var. Kurumuş gelmişti bu. İnanılmaz lezzetli bir
kırmızıbiber bu. Piyasada yok. Bunlar hep benim organik tarım ürünlerim.
İnsanlar bunlardan getiriyorlar bana. Bunlar güzelce kurusunlar ki şişelerine
koyalım.

 

Çetinoğlu: Hepsi çok mükemmel çok
alâka çekici… Peki Efendim!
Şöhreti Türkiye
sınırları dışına taşmış olan tanınmış Kalp Cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez’in
mesleğini icra ettiği günlük programları ve ilgi alanındaki konularla meşgul
olmak için 24 saat yetmiyor olmalı. Bingür Sönmez’in illüzyon ile ilgilendiği
de biliniyor. O, aynı zamanda bir zaman sihirbazı mı? Zamanını nasıl bereketlendiriyor?

 

Prof. Sönmez: Her güne, ertesi günden birkaç saat alıp ekliyorum.
Her haftaya, bir sonraki haftadan bir gün ödünç alıyorum. Her ay için de
sonraki ayın bir haftasını zimmetime geçiriyorum. Böylece zamanı
bereketlendirmiş oluyorum.

 

Benim günüm 24 saat değil. Haftam
7 gün değil. Bir ayım 30 gün değil. Hep artıları var. Bir insan haftaya
pazartesi sabahı başlar. Ben Pazar günü akşam başlıyorum. Pazar günü akşam
hastaneme geliyorum, ertesi gün ameliyat edeceğim hastalarımı görüyorum.
Servisleri dolaşıyorum. Yoğun bakımları dolaşıyorum. Gece 12’ye kadar
çalışıyorum. Normal mesai gibi… Ertesi sabah eve geliyorum. Hiçbir gün
hastaneye geldiğim gün eve dönemedim. Eğer Pazartesi hastaneye geldiysem Salı
günleri evime döndüm. Salı günü gelsem Çarşamba günü evime döndüm. Gün
içerisinde 3-4 ameliyat arka arkaya yapıyorum. Aksam 7’ye kadar ameliyathanede
bulunuyorum. 7 ile 12 arası odama geliyorum. İnsanları kabul ediyorum. Sosyal
ziyaretlerimi yapıyorum. Gece 12’den sonra servise çıkıyorum, hastalarımı görüyorum.
Gece 2 ile 4 arası bilgisayar başına oturuyorum kendim için çalışıyorum.
Genellikle bu odayı saat 4’te terk ediyorum. Saat 5’te yatıyorum. Saat 9 ile 10
arasında kalkıyorum. 10’da hastanede olmam lâzım çünkü 1. ameliyat başlamış
oluyor.

 

Çok iyi bir ekibim var. Onlar
hastalarımı hazırlıyorlar. Ben geliyorum, ameliyata bir yandan başlıyorum.
Bütün gün ameliyat yapıyorum. Gün içerisinde yüzlerce telefona cevap veriyorum,
yüzlerce telefon ediyorum. Bir o kadar konsültasyonlar yapıyorum; insanların
dertlerine çâre bulabilmek için… Bakın bir Cumartesi günündeyiz, herkes şu anda
evinde. Çoluk çocuğunun yanında… Ben sizinle muhabbet ediyorum. Biraz sonra
hastalarımı göreceğim ve akşama kadar burada olacağım. Cumartesi akşam eşim ve
kızımla beraber -oğlum büyüdü artık evlendi, o eşiyle berâber- Biz dışarı
çıkacağız. Mutlaka dışarıda bir yemek yiyeceğiz. Oradan sinemaya gideceğiz veya
bir tiyatroya gideceğiz veya bir konsere gideceğiz. Her cumartesi programımız
böyle. Gece 12’ye 1’e kadar birlikte olacağız. Onları eve bırakacağım, ben
hastaneye geleceğim, hastalarımı göreceğim, diğer işlerimi halledeceğim ve
tekrar evime döneceğim. Pazar günü öğlene kadar çok iyi dinleniyorum. Öğleden
sonra ya bahçeme gidiyoruz bahçemdeki domateslerimi alıp üstüme silerek
yiyorum. Veya salatalıklarımı veya çileklerimi topluyorum. Her çeşit meyve
ağacım var bahçemde. Yâni beyaz kiraz dâhil diyeyim… Bir muşmula ağacım yok,
onu da bulursam ekeceğim. Çok güzel ağaçlarım var. Tabiat hâlâ canlı… Börtü
böcek var. Yılanlar var, kirpiler var bahçemde. O kadar canlı bir tabiat…
Kuşlarım var bıcır bıcır ötüyor onlar. Bir ceviz ağacım var. Onun altında
yatmak dünyanın en büyük keyfi. Bir saat uyuyorum. Evdeki yatağım ortopedik.
Vücudumun şeklini alıyor yattığım zaman. Ama o ceviz ağacının altında incecik
bir çarşaf serip yattığım zaman uyandığımda hiçbir yerim ağrımıyor. Bir otele
gittiğim zaman sabah kalkınca belim ağrıyor, sırtım ağrıyor her tarafım ağrıyor
yabancı bir yatak olduğu için. Ama toprakta yattığım zaman hiçbir yerim
ağrımıyor. Bütün elektriğimi boşalttığımı hissediyorum. Pazar günü öğleden
sonram böyle geçiyor. Akşam gene ailece buluşuyoruz. Güzel bir yemek yiyoruz,
sohbetli bir yemek yiyoruz. Onları eve bırakıyorum. Ben gene hastaneye geri
dönüyorum ve hastane mesaisi başlıyor. Farkındaysanız gün 24 saat değil. Gün
25-26-27 saat.  Hafta 7 gün değil 8 gün 9
gün… Sonraki günden saat, sonraki haftadan gün alınıyor. Sonraki aydan da gün
alıyoruz. Ancak böyle yetişebiliyorum.

 

Çetinoğlu: Sosyal yönününüz de
var…

 

Prof. Sönmez: Evet! Ciddî bir mesleğin içerisinde olmama rağmen çok
ciddî sosyal hizmetlerim var. Onlara da çok büyük zaman ayırıyorum. O da bana
büyük keyif veriyor. Onlar hep böyle insert şeklinde oluyor. Yâni bu cumartesi
şu konferans vereceğim. Bu hafta sonu gideceğim şunu yapacağım. Onu oraya
koyuyorum önünü ve arkasını mesleğimin gerektirdikleriyle dolduruyorum.

 

Çetinoğlu: Sarıkamış ile
ilgileniyorsunuz… Allah kolaylık versin… Çok fantastik bir soru: Bir kibrit
çöpü olsaydınız kendinizi ne için yakmak isterdiniz?

 

Sönmez: Eyvah eyvah… Yakmasam olmaz mı?

 

Cevap veriyorum: Işık vermek
için… İnsanlığı aydınlatacak meş’aleyi yakmak için yakardım.

 

Çetinoğlu: Eskilerin tâbiriyle
müşahhas ve mücerret… Yenilerin anlatımı ile… Soyut ve somut alanlarda,
kaybetmekten korktuğunuz değerler ve duygular nelerdir?

 

 Prof. Sönmez: Sağlığımı
kaybetmekten korkarım. Sevdiğim insanları kaybetmekten korkarım. En büyük
korkum, tabîi ki mesleğimi yapamamaktan korkarım.

 

 Mesleğim benim çocukluğumla birlikte gelen bir
şey. İnsanlar 25 yaşında doktor olabilirler belki. Ben ortaokul 2. sınıfta
doktor olmaya karar verdim ve hayallerim hep öyle oldu. Yani şimdiki çocuklar
gibi değildi. Şimdiki çocuklara soruyorsun, üniversite sınavına girmek üzere,
öyle beş meslek söylüyor ki beşi de birbirinden ilgisiz. Ben ortaokul 2.
sınıftan beri hep doktor olacağım dedim. Tıp fakültesine girdiğim gün cerrah
olacağım dedim. Tıp fakültesini bitirdiğim gün kalp cerrahı olacağım dedim.
Kalp cerrahı olduğum gün, erişik kalp cerrahı olacağım dedim. Mesleğimi
kaybetmekten çok korkarım. Mesleğimdeki becerimi yeteneğimi kaybetmekten çok
korkarım. Şu anda 35 yıllık kalp cerrahıyım. Hep diyorum ki mesleği yeni
öğrendim. Emeklilik de geldi çattı.

 

Çetinoğlu: İnşallah hiçbir
şeyinizi kaybetmezsiniz. 

 

Prof. Sönmez: İnşallah.

 

Çetinoğlu: ‘Sizden içeru’ bir
Bingür Sönmez var mı? O’nu anlatabilir misiniz? O’nu, bilinen Bingür Sönmez’in
tasvip etmediği uçarılıklara teşebbüs ederken yakaladığınız oluyor mu? Mesela
neler?

 

Prof. Sönmez: Bazen Ağrı Dağı’na çıkmak, -28 derecede sabaha kadar
nöbet tutmak gibi çok uç aktiviteler yapıyorum. O zamanlar korktuğum da oluyor.
Fakat bakıyorum ki onu yapan kimse yok. Bunu ben yapmalıyım. Bu benim kendime
verdiğim bir özel görev… Gerekli cesâretle üstüne gidiyorum. İçimde tabii ki
hâlâ o çocuk Bingür var. Şöyle söyleyeyim: Ben çocukken bir müzik âleti çalmayı
çok isterdim. Babam her öğretmenin bir müzik âletini çalabildiği Hasan Âli
Yücel öğretmenlerinden biriydi ve çok güzel keman çalardı. Lise 2. sınıfta
keman öğrenmeye çalıştım. Bir yıl sonra babam dedi ki oğlum boş ver sen. Ama
çok iyi nota öğrendim. 58 yaşıma geldiğim gün çoban kavalı çalmak istedim.
Çocukluğumdan gelen bir yetenek… Ben çok güzel çoban kavalı çalıyorum. Ders
aldım kurs aldım. Dilsiz kaval… Böyle zengin bir koleksiyonum var. Çobanların
elinden alınma, ustaların özel yaptığı. Bu sanat kaybolmaya yüz tutan bir
sanat. İnanın sanat var burada. Çünkü koca bir ağacı alıyorsunuz, koca bir
kütük aslında. Onu yuvarlatıyorsunuz. Bunun kalınlığı 1.5 milimetre…
Kırılmıyor, çatlamıyor, delikleri akorduna göre ayarlanıyor. Deliği açıyorsunuz
ve bu dümdüz borudan inanılmaz ilahî sesler çıkıyor. Çocukluk hevesimi yerine
getirdim.

 

Mesela çocukken sihirbaz olmak
istiyordum. 55 yaşımda karar verdim, illüzyonist oldum. Ben profesyonel bir
illüzyonistim. Yâni sertifikalı bir illüzyonistim. Çocukluk hayalimdi. O
dönemde fırsatım olmadı imkânım olmadı. ‘Mandrake’ olarak bilinen sihirbazı
ameliyat ettim. Çok değerli bir illüzyonist idi. Üniversiteden mühendis
diploması almış bir insandı. Onunla dostluk kurdum. Şu anda içeride bir dolabım
var. Dolap inanılmaz pahalı. Bir kısmı el yapımı orijinal illüzyon
malzemeleriyle dolu.

 

 İçimdeki hâlâ çocuk yaşta olan Bingür bunlarla
da meşgul oluyor. Hâlâ karşımdaki bir insana mendili kurbağa yaptığım zaman,
bir şey kaybettiğim zaman çok hoşuma gidiyor. Çok keyif alıyorum.

 

Çetinoğlu: Baston koleksiyonunuz
var… Devrek üretimi mi?

 

Sönmez: Devrek üretimi olan da var. Burada en kıymetli baston bu…

 

Çetinoğlu: Çok alelâde bir görünümü var.

 

Prof. Sönmez: Kendisi de alelâde… Bu bir derviş bastonudur. Bunu
Erzurum’da bir dükkânın önünde buldum. Yaşlı bir amca satıyordu. Derviş
kullanmış bunu. Dükkâna girdim. ‘Amca bu
kaç lira
’ dedim. ‘Üç lira’ dedi.
Üç lira nedir? 50 lira çıkardım,  verdim.
Bozuğum yok’ dedi. Amca üstü kalsın
dedim. Amca bunun değerinin farkında değil. Bu bir dervişin kullandığı eski bir
baston.

 

Çetinoğlu: Ali Emiri’ Efendi’nin
Divan-ı Lügat-it Türk’ü bulması gibi bir şey.

 

Sönmez: Aynen öyle. Bakın bunun üzeri gümüş işlemeli. İran’dan
gelen abanoz ağacından bir baston… Bu paha biçilmez bir şey. Ama benim için
paha biçilmez olan bu derviş bastonu.

 

İran bastonunda muazzam bir işçilik
var. O teknolojiyi ifâde ediyor. Derviş bastonu da tabîiliği ifâde ediyor.

 

Bir insana baston neden hediye
edilir biliyor musunuz? Uzun ömür dilemekmiş o. Yâni o kadar yaşlan ki bu
bastonu kullan demekmiş.

 

Çetinoğlu: Albaylara da baston
hediye ediyorlar. ‘Paşa olasın…’
anlamında dileğin ifâdesi olarak…

 

Sönmez: Baston bir yandan da güç ifâdesi, otorite ifâdesidir.
Hatırlarsanız Mustafa Kemal’in de eşiyle beraber bastonlu resimleri var. Onlar
çok özel. Bu, 1934 Sarıkamış yapımı. Bu bir emekli paşanın bastonu. Üzerinde
tavşanlar var geyikler var. Bu çok özel, bu da paha biçilemez bir şey. Benim
torunum getirdi, armağan etti bana. Sarıkamış müzesine koyabilmemiz için.
Burada Sarıkamış 1934 yazıyor. Bir bu kadar da evde var. Bunlar çok
sevdiklerim. 1934, demek 88 yıl. Kullanıcıların hepsi Allah’ın rahmetine
kavuşmuşlar. Meselâ bu bir dervişin. Dervişler köy köy dolaşırken… Bu biraz
işlem görmüş galiba. Pişirmişler etmişler süs yapmışlar. Kullanılmış değil bu.
Derviş bastonu. Bakın çok sağlam. Köpeklerden kendini korumak için.

 

Çetinoğlu: Kaval koleksiyonunuz
da çok zengin.

 

Sönmez: Bu gördüğünüz balaban. Balaban çalıyorum. Böyle 20-25 tane
var. Çok özel sanatçıların çaldığı özel balabanlar. O sanatçıların çok hoşuna
gidiyor bu. Bu çok özel bir kaval. Bulgaristan’da yapılan, üzeri sedef amber,
gümüş, çok özel bir Afrika ağacından… Bunu Bulgaristan’da yaptılar. Bunu altı
ay bekledim. Kültürümüze yabancı gibi duruyor. Aslında kaval Türk kültürü… Bu
usta dünyada bir tane, patentli bir usta.

 

Çetinoğlu: Hepsi çok özel, çok
güzel. Efendim, ‘Size 1 saat ayırabilirim’ buyurmuştunuz. Şu davardaki saat 55
dakika ileri alınmadıysa, vaktimiz doldu. Hastalarınız bekliyor olmalı.
Efendim, doyumsuz bir sohbet oldu. Şükranlarımı sunarım. Minnettarım.

 

 

 

Prof. Dr. BİNGÜR SÖNMEZ

 

     1952 yılında Sarıkamış’ta doğdu. İlk ve
orta öğrenimimi tamamladıktan sonra Pendik Lisesi’ni 1969 yılında bitirerek
İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi. 1976 yılında Tıp Doktoru olarak mezun
olduktan sonra, burslu olarak İngiltere’de 1 yıl yabancı dil eğitimi gördü.
İstanbul Tıp Fakültesi’nde 1977-1984 yılları arasındaki uzmanlık eğitiminin
içinde 1984 yılında Londra St. Thomas Hastanesi’nde kalp cerrahisi asistanı
ve Rayne Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı.  Aynı hastanede 1987-1990 yılları arasında
tekrar 3 yıl çalışarak koroner cerrahisi eğitimi aldı.

     1988 yılında doçent, 1997 yılında
profesör oldu.

     1990 yılı sonunda vatanına dönerek
İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’nde göreve başladı ve 1995 yılına
kadar aynı zamanda Florence Nightingale Hastanesi’nde çalıştı. Daha sonra,
Florence Nightingale Hastanesi’nde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı, aynı zamanda
Kadir Has Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Cerrahî Bölümleri Başkanı olarak
çalıştı.

     2001 yılından beri Memorial Hastanesinde
Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.

Evli, iki çocuğu var.

     Yayınlanmış Kitapları: Radial Arter
Greft Hazırlanması, Kalp Yogası, Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış. Ayrıca; Varis,
Şah damarı ve İnme, Radial Arter, İkinci Hayat Çizgimiz, Diyet Programı,
Ameliyat ve Psikoloji, Bel Çevreniz isimli 7 adet kitapçık hazırlayıp
yayınladı.

     Yurt içinde ve dışında yayınlanmış 119
adet ilmî makalesi 5 kitap için yazdığı 8 bölüm bulunmaktadır. Birçok tıbbî
derginin editör listesinde görevlidir.

     Sarıkamış ile ilgili sinema, kitap gibi
bütün çalışmalara katkıda bulunuyor ve ilmî danışmanlığını yapıyor.

     13.000 üzerinde açık kalp ameliyatı
yapmıştır.

     İlgilendiği ve meraklı olduğu konular:
Bilgisayar, kayak, sualtı sporu. Amatör illüzyonisttir. Çoban kavalı (dilsiz
kaval) çalar. Ameliyat sonrası yoğun bakımda müzik terapi yapar. Yurt içi ve
yurt dışında bulunan 24 derneğin üyesidir.

     Sonu ölümle biten operasyonları
sevmediği için ‘Savaşlara Hayır
diyor.

     Yurt içi ve dışında yüzden fazla yayını,
5 kitapta yazdığı 8 bölüm var. Radial Arter Greft Hazırlanması, Kalp Yogası
ve Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış isimli kitapları var. Birçok tıbbi derginin
editor listesinde görevli olup Sarıkamış ile ilgili sinema, belgesel, kitap
gibi tüm çalışmalara katkıda bulunuyor ve bilimsel danışmanlığını yapıyor.
Ülkem Ateş Çemberi İçinde İken Sarıkamış, Nargin, Kafkas Cephesi, Aşıkların
dilinden Sarıkamış, Sarıkamış’tan Çanakkale’ye isimli kitapları yayına
hazırlamıştır.

     Bilgisayar merakı var, iyi kayak kayar,
aletli dalış favori sporu.

     Bahçesinde organik tarım yapar.

     Amatör illüzyonistdir.

     Çoban kavalı (dilsiz kaval) çalar.

     Boş vakitlerinde ameliyat yapar.

     Hasta kaybetmeyi hiç sevmez.

     Sonu ölümle biten operasyonları
sevmediği için “Savaşlara Hayır” diyor.

    Yurt içi ve yurt dışında bulunan 24
derneğin üyesidir.

Zammınızı Sevsinler!

(2009
yılında duygularımızın 2022 yılına arzıdır)

 

                Köyün birinde baş
belâsı bir canavar varmış. Köylü biri çıksa da defetse diye beklerken adamın
biri talip olmuş: ‘Bana köyün imkânları ile 5 yıl süre verin, halledeyim
demiş. ‘Tamam‘ demişler. Ye, iç, yat, eğleş, konuş derken geçmiş 5 yıl.
Haydi!‘ demişler, ‘Verdiğin sözü tut‘. ‘Hay hay‘ demiş
bizimki. ‘Siz yakalayın getirin, öldürmesi benden‘. Köylü; ‘Yahu, biz
nasıl yakalarız?
‘ demiş, ‘Hem sen halledeceğim dememiş miydin?
Bizimki; ‘Ben halledeceğimi söyledim, yakalamaktan bahsetmedim ki
demiş. ‘Bana bir 5 yıllık süre ve aynı imkânları verin, hem yakalayayım hem
de öldüreyim
‘. Köylü gene ‘Tamam‘ demiş. Gene ye, iç, yat, eğlen
derken 5 yıl geçmiş. Köylüler; ‘Hadi artık sayın kahraman,
şu canavarı yakala da öldür
‘ demişler. Bizimki yine ‘Hay hay‘ demiş.
Siz bana onu gösterin, ben de yakalayayım‘. Köylü; ‘Ya, olur mu?
demiş. ‘Bulmak, yakalamak hepsi senin işin‘ demişler. Kahramanımız; ‘İyi
de ben bulurum demedim ki, yakalarım dedim
‘ demiş. ‘Siz bana aynı
imkânlarla bir 5 yıl daha verin, hem bulayım hem halledeyim
‘ deyince
güngörmüş ihtiyarın biri; ‘Kardeşlerim, asıl canavarı başımıza geçirmişiz
deyivermiş.

Akrebe
Niçin milleti sokuyorsun?‘ diye sormuşlar: ‘Ben sıkıca kucaklıyorum,
samimiyetimin şiddetine dayanamıyorlar
‘ diye cevaplamış.

Arslana
Senin olmadığın yerde tilki baş koparıyor‘ demişler: ‘Tilkiye o
fırsatı verenler müstehaktır
‘ demiş.

Keçiye
Ne güzel de yağlısın‘ demişler: ‘Boşuna yağcılık yapmayın, devlet
katında makam – mansıp sahibi değilim
‘ demiş.

Ağustos
böceğine ‘Niye cırlayıp duruyorsun?‘ demişler: ‘Devlet sanatçısı
olmak için konser veriyorum da
‘ demiş. ‘Malûm, kışın aç kalmamak için‘.


köpeğe sormuşlar; ‘Niçin fırına saldırıyorsun?‘. ‘Ne yapalım
demiş. ‘Toplu yürüyüş yapacak halimiz yok ya‘.

Balığa ‘Niçin baştan kokuyorsun?‘ demişler: ‘Siz
başımdan kokluyorsunuz da ondan size öyle geliyor
‘ demiş. ‘Kuyruğumdan
da koklayın, aynı kokuyu alırsınız
‘.

2 çarpı 2;
eder 2 buçuk. Sanki Cennet‘e yolculuk. Kuzulara
şah olmuş kurt, istersen karaborsadan dilek tut.

Onlar
ermiş muradına, biz çıkalım Kaf Dağına..

Biri çalmış, biri çırpmış, biri yemiş, diğeri yutmuş. Öbürü; ‘Hani bana, hani bana‘ demiş.

İyi maçlar ve magazinler Türkiye!

Siz milliyetçilikle ilgilenmeseniz de…

 “Seçkinler
milliyetçiliği tamamiyle yanlış anlıyor. Rusya, ABD ve AB’nin her biri, bu
yanlış anlamadan doğan felaketlerin acısıyla kıvranıyor.” Bu cümleler, Harvard
Üniversitesi Uluslararası İlişkiler profesörü Stephen M. Walt’ın, Johns Hopkins
Üniversitesi’nin desteğinde yayımlanan, Foreign Policy (Dış Siyaset) Dergisi’ne
yazdığı makalesinin başlığından… Foreign Policy, ABD’nin önde gelen iki dış
siyaset dergisinden biri. Diğeri, Foreign Affairs.

 

Kozmopolit balonda yaşayanlar

Profesör Walt, siyasetin, intelejensiyanın ve iş
dünyasının seçkinlerini hedef alıyor. Onlar diyor, hayatlarını, “millet ötesi,
kozmopolit bir balonda” geçiriyorlar:

 

“Siz, her yıl, İsviçre’nin Davos şehrindeki Dünya Ekonomik
Forumu konferansına gider, dünyanın her tarafıyla ticaret anlaşmaları yapar;
birçok farklı ülkeden sizinkine benzeyen kafa yapısındaki insanlarla düşüp
kalkar; yurt dışında ülkenizdeki kadar rahat yaşayabilirseniz; kendi topluluk
çemberinizin dışındaki insanların, mahallere, yerel kurumlara ve bir millete
ait olma hissine nasıl şiddetle bağlandıklarını gözünüzden kolayca
kaçırabilirsiniz. Liberalizmin birey haklarına yaptığı vurgu da bir başka kör
noktadır. Çünkü birçok insan için toplumdaki bağlar ve mensup olduğu toplumun
hayatta kalması, kişilerin hürriyetinden daha önemlidir.”

 

 

 İşte, diyor
Profesör Walt, Putin’in Ukrayna’da karşılaşacağı direnişi öngörememesi, bu
körlüğün sonucudur. Amerika’nın Vietnam’ı, Afganistan’ı ve Irak’ı yanlış
okuması da. Daha geriye gidilirse Japonya’nın, Çin’in bir parçası üzerinde
hâkimiyet kurmaya kalkışması ve bütün Birinci Liberal Emperyalizm döneminin
aktörlerinin, sömürgelerdeki milliyetçi direnişlerin gücünü tahmin edememesi.
Bütün bu mücadeleler, milliyetçiliğin zaferiyle, emperyalistlerin yenilgisiyle
sonuçlandı. “Çünkü milletler, sıklıkla, büyük kayıplara uğramayı göze alır ve
yabancı işgalcilere karşı kaplanlar gibi dövüşür.” Profesör Walt’ın “Ya
istiklal, ya ölüm!” den haberi yok gibi, çünkü yabancı işgalciye karşı
kaplanlar gibi dövüşenler arasında bizi saymamış. “Orta Doğu’nun çoğu…” deyip
geçmiş. Biz Orta Doğu’da isek…

 

Nedir bu milliyetçilik?

Fakat milliyetçiliğin ne olduğunu epey kavramış
görünüyor:

 

“Milliyetçilik nedir? Bunun iki kısımlık bir cevabı var.
Birincisi şunu anlamaktır: Dünya, önemli ortak kültür özelliklerine sahip
toplum gruplarından kuruludur. [Neredeyse bizim “toplum birimleri” ifademizi
kullanacak.] Bu önemli kültür özellikleri, müşterek dil, tarih, cedler,
müşterek coğrafya kökeni ve benzerleridir. Sonuçta bu grupların bir kısmı,
zaman içinde, kendilerini benzersiz bir kimlik olarak, bir millet olarak
görmeye başlar. Milletin, biyoloji veya tarih bakımından temel özelliklerine
dair iddiaları, tam tamına doğru olmak zorunda değildir. Önemli olan, milletin
mensuplarının samimiyetle, bir olduklarına inanmasıdır.”

 

“Milliyetçilik nedir sorusunun cevabının ikinci kısmı
da şu: Milliyetçilik doktrini, her milletin kendini yönetmeye hakkı olduğunu ve
dış güçlerce yönetilmemesi gerektiğini öngörür. 
Tabiatıyla bu bakış açısı, mevcut milletlerin, gruba mensup
olmayanlardan çekinmesine yol açar. Ülkelerine girmeye ve yerleşmeye çalışan,
başka kültürlerden göçmen ve sığınmacılar da bu çekinmenin odağındadır.
Muhakkak ki göçler, binlerce yıldır süregelmekte. Birçok devlette birkaç millî
grup vardır ve zaman içinde, asimilasyon gerçekleşebilir, hakikaten gerçekleşir
de. Yine de milletin bir parçası olarak görülmeyen topluluklar, sıklıkla alarm
konusudur ve güçlü bir çatışma kaynağı olmaya adaydır.”

 

  Hâl böyleyken
bizdeki balon sakinleri (yazının başına bakın), ben kendimi bildim bileli
“milliyetçiliğin sonu” şarkısını, milliyetçiliğin Kuğu Şarkısı’nı söyler. Acep
nedendir? İnsanların dünyada olup bitene ve gerçeklere, Prof. Walt’ın
tabiriyle, “kör olmalarının” sebebi nedir acaba?

 

Milliyetçilik sizinle ilgileniyor

Bu sorunun muhakkak birden çok cevabı var. Bazıları
dünyaya değil de kendilerince otorite belledikleri, bazı kişilerin ağzına
bakıyor olabilir: Hoca efendi öyle dedi veya ideolojim böyle diyor… Veya “Beni
fonlayanlar öyle diyor.” Ne diyor İskoç tarih profesörü, Tom Nairn?
“Milliyetçiliğe muhalefet, eski veya yeni bir emperyalizme hizmet etmektir.” Eh
hizmet bazen bedavadır ama sıklıkla karşılığını alır.

 

Profesör Walt, yazısına şöyle başlamıştı: “Bir devlet
başkanı veya dışişleri bakanı bana danışmak isterse- korkmayın kimsenin bana
danışacağı yok- sözlerime şöyle başlarım: ‘Milliyetçiliğin gücüne saygı
duyun.’”

 

Şöyle de bitiriyor: “Bir siyaset lideri benden nasihat
istese veya planladığı bir dış siyaset manevrası hakkında düşüncemi sorsa, ona
milliyetçiliği hesaplarına dâhil edip etmediklerini sorar ve büyük güçler bunu
ihmal ettiği zaman, başlarına geleni hatırlatırım. Marksist ihtilalci Leon
Troçki’yi taklit ederek şöyle söyleyeyim: Siz milliyetçilikle ilgilenmiyor
olabilirsiniz ama milliyetçilik sizinle hâlâ ilgileniyor.”

 

Profesör Walt’ın yazısının Türkçe tercümesine https://millidusunce.com/seckinlerin-buyuk-yanilgisi-onlenemez-guc-milliyetcilik ulaşabilirsiniz.

 

Ülkeler İki Cinstir

Eğitimde Çakınca Hiç Bir Şeyi Anlayamaz Olduk!

Cennet mekân Atatürk, Cumhuriyet’i kurduktan sonra kurulan iki
bakanlığa “milli” sıfatını
uygun gördü. Savunma ve Eğitim bakanlıklarımızın adlarının önünde malumunuz
“milli” sıfatı var… Yani “Milli
Eğitim”
ve “Milli
Savunma”
gibi!

 

Rahmetli Atatürk böyle bir isimlendirme de, yerden göğe kadar
haklıydı. Milli Eğitimle Türk Milletini, Milli Savunma ile Türk vatanını
korumak ve kollamak istiyordu… Haksız da değildi!

 

Ancak konumuz eğitim olduğu için sadece o konu ile ilgili olarak
istenilen hedeflere ulaşamadığımız acı bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

 

Türk Milleti, eğitim ve dolayısıyla bilgi eksikliği nedeniyle olayları
doğru yorumlayamamaktadır. Bu açık bir şekilde görülmektedir.

 

Türk Milleti, özellikle sosyal bilimler açısından felaket bir
haldedir. Tarihini, vatanını, çevre ve dünya coğrafyasını, dünya tarihini,
uluslararası ilişkileri, din savaşlarını, ticaret(para) kavgalarını, dost ve
düşman ülkelerin emellerini bilmemektedir ya da en azından kendi menfaatlerini
koruyacak kadar bilgisi yoktur.

 

Bu nedenle meydana gelen olaylar karşısında savunmasızdır ve tehlike
sonuç verince aklı başına gelmektedir.

 

Eğitimin mutlaka “milli”
olması gereklidir. Ancak Türkiye’de eğitim 1938’den bu yana “milli” değildir. Bu da Türk
Milleti aleyhine büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

 

Ailede, camide, kışlada ve nihayet okulda mili eğitim nerede ise yok
denecek kadar azalmıştır.

 

Bu nedenle başta sığınmacı konusu olmak üzere ekonomik sorunlar,
ideolojiler, ahlaki yozlaşma, dinin doğru anlaşılması, insan ve toplum
ilişkileri, uluslararası ilişkiler ve devletler arası mücadeleler konusunda
kafamız çok karışıktır. Bu karışıklığın artması için de, belli odaklarca
yürütülen büyük bir çalışma vardır.

 

Sebebi de, hiç bir şeyi anlamayalım ve var olmak için bir direnç
göstermeyelim! Korkalım, ürkelim ki, kaybettiklerimizin farkında olsakta
sesimiz çıkmasın…

 

Eğitimli ve bilgili insan her zorluğun üstesinden gelir. Cahiller
ordusu ile kazanılacak bir zafer yoktur. Adeta eğitimsiz toplum bugün olduğu
gibi “öğretilmiş çaresizlik”e
mahkum edilir. Bunun müsebbibi malum güçler ile onların yerli
işbirlikçileridir. Sakın ola ki, bu süreci başımızdaki iktidarla sınırlama
yanlışına da, düşmeyelim!

 

Eğitimini millileştirecek olan Türk Milleti, milli ve bilgili
insanları ile her türlü tehlikeyi savuşturacak güce erişecektir. Asla çaresiz
olmayalım, umutsuzluk bizim geçmişimizde yoktur.

 

Türk özgürlüğüne düşkündür, esareti kabullenmez, hiç bir şekilde
zincirlenemez ve karşısında çılgınlar bile olsa onları ezip geçer… Bize bu
karakterimizi anlatacak ve özümsetecek bir “milli”
eğitim gerekiyor…

Allah razı olsun!

Her insanın hayatında
unutamadığı, yaşantısına rehber edindiği, hatta kendinden sonraki nesillere
aktarma ihtiyacı duyduğu öğütler vardır.

Benim de annem ve babamın öğütleri
dışında, Başbuğ Alparslan Türkeş’ten duyduğum birkaç öğüdü hiç unutmam.

***

En Büyük Silah Fikir, En Güçlü fikir
de Türk Milliyetçiliğidir!

Bizler Türk Milliyetçileriyiz, bunun
içindir ki kendimizi Milletimize sevdirmeli!

Siyaseten bizimle aynı fikirde
olmayan insanların dahi güvendiği ve saygı duyduğu insanlar olmalıyız.

Bunun için gayret etmeliyiz.

Bizler temeli sevgi ve saygıya
dayanan Büyük bir Ülkünün savunucularıyız.

O halde sevmek zorunda olan,
saygın olmak zorunda olan da biziz.

İnsanlar bizi severse bizi dinler,
yazdıklarımızı okur ve görüşlerimize saygı duyar.

Aksi halde elimizde İlahi emirler
içeren kitaplar, dilimizde kutsal sözler bile olsa, hem bizden hem de
savunduklarımızdan çekinir!

Uzak durur demişti!

Mekanı Cennet olsun inşallah.

Vefatında onu uğurlamaya gelen
milyonlar ve vefatından sonra her yaşanan olayda haklı çıkışı, kendisi ile aynı
görüşte olmayan insanların dahi onun arkasından sarf ettiği saygı dolu sözler
yaşarken kendi öğütlerine ne kadar bağlı olduğunun göstergesi idi.

Saygılı ve Saygın Bir Liderdi.

***

İşte demem o ki “belki de”
ülkemizde deizm ve kutuplaşma diye terimler olmayabilirdi!

Tanıştığım Deistlerin ve din
karşıtlarının “özünde” Dinlere değil, dindar olduğunu iddia ederek
siyasetlerini, ticaretlerini ve toplumsal statülerini kestiği ahkâmları
yaşantısına aks ettiremeyenlere karşı olduklarını,

Dindar! Görünüşlerine rağmen!

Aslı astarı olmayan, ispat ve
gerçeklikten “Kuran-ı Kerim öğretilerinden” uydurma insani sözler ve gerçek din
ile bağdaşmayan davranışlarla hayatlarını sürdüren insanlara karşı olduklarını
anlayınca!

Merhum başbuğumuzun ne kadar
haklı olduğunu bir kez daha anladım.

***

Öyle ya!

Dünyanın her köşesine giden
Müslüman Tüccar ve Alim’lere özenerek, sempati duyarak, güvenerek, imrenerek
Müslüman olanların yaşadığı coğrafyalarda bu gün İslamofobi varsa!

Bunun tek suçlusu gavurlar,
kafirler olmamalı!

         
Misal
ben, 5 Ülkeye gittim daha siftahım yok, bir kişi bile bana özenip Müslüman
olmadı! Bana bakıp Müslümanlardan soğuyan olmamıştır inşallah!

Kuran-ı Kerimin uygulamalarımıza,
yaşantımıza ve söylediklerimizle uyuşmayan kısımları batmalı bize, canımızı
acıtmalı ki değişim başlasın.

Her yönü ile kusursuz bir Dine
mensup olanların sayısı ülkemizde ve dünyamızda gün geçtikçe azalıyorsa!

Hem de pek çok “Müslüman” ülkede
ki dünya ortalamasının kat be kat üzerinde ki doğum oranlarına rağmen!

Öyle ise, endişelenmeliyiz!

Yarın hakkın divanına varınca
yüce Allah bunun hesabını Urartulardan soracak değil elbet!

***

En fazla Müslüman ülkelerde ki
İslamafobi’den endişelenmeliyiz.

Etrafımız da yanlış bir şeyler
oluyorsa bizim yüzümüzden olmasın inşallah!

Bunun için hatayı uzaklarda
aramamalı, her soruyu önce kendimize sormalıyız!

BEN NE KADAR MÜSLÜMANIM!

Davranışlarım ne kadar İslami!

***

Hiç kimseyi değerlerimizden
soğutmaya hakkımız yok.

Bunun içindir ki savunduklarımız
kadar, davranışlarımız ile de konuşmalıyız!

                Hal ve
hareketlerimizin, sözlerimizden daha önemli olduğunu unutmamalıyız!

Hele ki İsimlerimiz bir inanç ve bir
fikir ile birlikte anılıyor, tanınıyorsa!

Hele ki Dini ve Milli kurumları
temsil ediyorsak.

Kendimizi sevdirmeyi şiar
edinmeli, güven vermeli, insanların değerlerine benimsemiyorsak bile, saygı
göstermeli, günahlarımız azalmıyorsa, sevaplarımızı “doğru ve faydalı
davranışlarımızı” arttırmak için gayret etmeliyiz.

Ve tamamladığımız her gün, ne
kadar “ALLAH RAZI OLSUN” sözü
duyduysak o kadar karda olduğumuzu bilmeliyiz.

Yıkama yağlamacılardan
duyduklarımız yetmemeli!

Bizden olmayanlardan da duymaya
gayret etmeliyiz!

Bu yazdıklarımın içinde ki öneri
ve tavsiyelerin hepsi “tamamı” önce kendime!

Ha!

İslamcı idarecilerimiz, İslamcı zenginlerimiz,
İslamcı siyasetçilerimiz, her işte öncelikli ilahiyatçılarımız ve yerel
yöneticilerimiz ile birlikte,

Olur da Diyanet İşleri Başkanımız
Sayın Ali Erbaş da yazdıklarımı okur, “şahsım” başta olmak üzere hepimiz
kendimize lazım olduğu kadar pay çıkartırsak ne ala!

Hala vakit varken, hep birlikte
düzelelim inşallah.

Kar etmek için ayrıştıysak, daha
fazla zarar etmeden birleşelim inşallah.

***

Öyle ise, perşembe Günümüz de
mübarek olsun.

Allah Hepimizden Razı Olsun.

Bir de Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten.

O var ya!

Yunus Arda’mın tabiri ile ADAM, ADAM.

Selam ve Dua ile.

Konudan Konuya (27)

0

     Vicdan: Kırmızı
telefon: Tıpkı Amerika ile Rusya arasındaki özel telefon gibi. Dünyayı bir oldu
bittiyle bir felâkete uğratmamak için, aralarında görüşmeyi sağlayacak olan
emniyet hattı.

     İşte vicdan:
Âdeta, Allah ile kul arasındaki irtibat ve bağı sağlayan manevî bir hat.

     Her yerde su var.
Ama kuyu açmak şartıyla. Kuyudan su aldıkça dibinden sular fışkırmaya devam
eder. Kuyu toprakla doldurulursa körelir ve su kaynamaz olur.

     Vicdan da, beden
toprağında açılmış ilâhî bir kuyu gibidir. Vicdan kuyusu; his ve duygu
toprağının istilâsına uğramadığı takdirde; hakkı hukuku, doğruyu yanlışı
bildirmeyi sürdürür. Yeter ki, vicdan kuyusu yersiz his ve duygularla
doldurulmuş olmasın.

     Vicdan sayesinde
insan; hiç eğitim görmemiş olsa bile, eğriyi doğruyu, düzgünü yanlışı bilir ve
sezer. Yaptığından vicdanı rahatlıyor ve memnuniyet duyuyorsa, Anlar ki,
yaptığı doğrudur. Yaptığından vicdanı sızlıyorsa, bilir ki, yaptığı yanlış.

     Allah, bu dünyada
inansın inanmasın; her kuluna bu ilâhî telefon hattını çekmiştir. Her kulunu;
sesini duyacak vicdan denen ilâhî alıcı ile donatmıştır. Nitekim herkes
yaratılışından ötürü; yanlışı doğruyu, iyiyi kötüyü bilir. İyi ve kötü ahlâk ve
davranışı kendiliğinden tanır.

     İşte bundan
dolayıdır ki, vicdanın rahatlaması cennetimsi bir haz verir. Vicdanın
huzursuzluğu cehennemî bir hâl yaşatır. Aynı zamanda vicdan rahatlığı; içinde
cennet çekirdeğini barındırır. Vicdan azabı ise, içinde cehennem çekirdeğini
taşır! Böylece ilerdeki cennet ve cehennemin öncü ve habercileri olduklarını da
göstermiş olurlar. Çünkü vicdanî rahatlıklar; ileride somut cennetle, vicdanî
rahatsızlıklar; ileride somut cehenmemle sonuçlanacak.

x

     Kendinden kendine
seyahata çıktığunda, yani seyr-i sülûk yaptığında; en güzel, en öğretici ve en
heyecanlı bir yola düşmüş olursun. Velhâsıl:

 

     Sende seni, sende
seni

     Keşfetmeye çalış,
bedeni

     Gayb âlemleri de

     Sendedir sende

     Mânâ denilen
hazînende

     Öyle ise, bul
kendini

     Öyle ise, bil
kendini

     Öyle ise, sev
kendini

     Ol İlâhî sevgili

     Zaten, iki cihan
önderi

     Sensin be
cancağızım

     Sensin sen

     Gayri boştur
azîzim

     Boştur ne desen

x

     İnsan vâhid-i
kıyasî / ölçek

     Her şeyin
nümûnesine mihenk

     Mevcut insanda
aradığın her nesne

     Maddeyi tanımak
istiyorsan bak bedenine

     Mânâyı anlamak
istiyorsan derinliğine

     O da sende var,
yeter ki

     Bak mânâ dolu
hazînene

     Çünkü azîzim
yaratılış ve fıtratın

     Söylemez sana; ne
yalan

     Ne dolan

Türkiye’yi Türksüzleştirmenin Basit Denklemi

0

 

Türk
Nüfusu

Yerleştirilen
yabancılar

500.000
Kırım(1777-1778)

75.000
(Kırım’a Rus göçmen)(1777-1778)

85.
000.000 Türkiye (2022)

Türkiye’ye
kabul edilen sınırsız sayıda vatandaşlık verilmeye hazırlanan sığınmacılar ve
vatandaşlık satılanlar (X?2022)

 

85.000.000×75.000:500.000=12.350.000 (Türkiye’yi Türksüzleştirme planı bu
hızla ve bu cüretle devam ederse bu rakama yakın zamanlarda gelinecek ve
kontrolsüz bir şekilde “yabancı nüfus” süratle artacaktır.

Ruslar Kırım limanlarını 1777 yılında işgal ettiklerinde Kırım halkı
kitleler halinde Osmanlı ülkesine göç etmek zorunda kalmıştır. Ruslar bu
tarihlerde nüfusu 500.000 olan Kırım’a 75.000 kişilik bir Rus göçmen kitlesi
getirip yerleştirilmişlerdir
(Halik İnalcık, 2017: 15). Ancak, kolonileştirme programı ağır gidince General
Potemkin, dışarıdan yabancı nüfus getirtmeye başlamıştır. 1784-1787 tarihleri
arasından Avrupa’dan gelen kolonistler, özellikle Alman köylüler, bu yerlere
iskân edildiler
. Bu sırada, toprak isteyen Kırımlılara Orenburg vilayetine
(Bugünkü Rusya’nın Volga Bölgesine) göç etmeleri teklif edilmiştir. Bu durum,
Kırım’ı Türklerden temizlemektir. Kırım topraklarına sevk edilen Rus göçmenleri
ulaşım merkezleri başta olmak üze­re şehir ve köylere yerleştirildiler.
Bölgedeki bu göçmenler, zamanla artarak nahiye ve kaza merkezlerini teşkil
ettiler. Böylece Ruslar bölgenin idare ve ekonomisine hâkim oldular. Rusya’nın
izlediği göç ve iskân politikası sonucu Kırım’daki nüfusun %44’ü Rus,
Ukraynalı, Alman, Yahudi, Rum, Bulgar ve Ermenilerden müteşekkil bir hale
gelmiştir
(Nedim İpek, 2006: 21).

Yıllar ilerledikçe Kırım’da yabancı unsurlar bırakın
%44’ü; Türklerin azınlığa düşmesine neden olmuşlardır. Binlerce yıllık Türk
yurdu olan Kırım Stalin tarafından 18 Mayıs 1944 sürgünü sonucu ise top yekün
Türküzleştirilmiştir. Kuruçev’in Komünist Partisi sekreteri olmasından sonra
günümüze kadar çok az sayıda Kırım Türkü sürgün yerlerinden öz vatanları Kırım’a
dönebilmiştir.

Basit bir orantı yaparsak 1777’lerde 500.000 nüfuslu
Kırım’a 75.000 Rus iskânı ile başlayan daha sonra 18 Mayıs 1944’te Türksüz Kırım
haline getirilmesine bakıldığında; Türkiye’miz üzerindeki planlanan projeyi
şöyle özetleyebiliriz:

         Bugün (2022) 85 milyon
nüfuslu Türkiye’ye önce geçici sığınmacı diye alınan daha sonra kalıcı iskân ve
vatandaşlık verilen ve verilmekte devam eden Ortadoğu, Afrika, Afganistan vd.
kültürel farklılığı çeşitli halkların nüfusu her geçen gün artırılmaktadır.
Para ile Türk vatandaşlığı satılmaktadır.

Geçmişte Kırım üzerine oynanan oyun şimdi Türkiye nüfusuna
oranlandığında Türkiye’nin dönüşüm ve değişimine neden olması için
yerleştirilen önümüzdeki yakın yıllarda ulaşılacak ve aşılacak yabancı nüfus
12.350.000’e karşılık gelmektedir. Böylece  yabancı iskânı ve vatandaşlık
satışı ile başlatılan daha sonra Kırım’ın ve  diğer Türk yurtlarının başına
gelenler benzer bir şekilde Türkiye’ye de yaşatılmak istenecektir. Bugün
nasıl Kırım hakkında Kırım Türkleri değil Ukrayna veya Rusya tartışıyorsa,
önümüzdeki elli yılda Türkiye üzerine Türkler değil İngiltere, ABD, Rusya,
İsrail, Fransa, Almanya, Çin vd. emperyalistler söz sahibi olsun istenmektedir.

Fakat bu vehme kapılanlar asla başarılı olamayacaktır.
Çünkü Türk milletinin aydınlık lideri Mustafa Kemal Atatürk:  “Hayatta
en hakiki mürşit siyaset” dememiştir. O bizlere
Hayatta en hakiki
mürşit ilimdir, fendir
” hakikatini emanet etmiştir. Dolayısıyla bir ilkokul
çocuğunun bile hesap edebileceği bu basit denklemi Türk gençlerinin ve tüm Türk
milletinin yapabileceği de unutulmamalıdır. “Ne mutlu Türküm diyene”

 

Kaynaklar:

Halil İnalcık, Kırım Hanlığı Tarihi Üzerine
Araştırmalar, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017, İstanbul.

Nedim İpek, İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler,
Serander Yayınları, 2006, Trabzon.