22.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 321

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 7

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine  

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

Edebî, Fikrî Ve İlmî Şahsiyeti

Devrinin ve
çevresinin insanlarının bir bir hayattan çekilmekte oluşu, müesseselerde ve
cemiyet yaşayışında şâhidi olduğu büyük ve hızlı değişme, geçmiş zamana,
tanınmış simalara duyduğu merak, İbnülemin’in ilgisini biyografi ve ona bağlı
olarak târih sahasına yöneltmiştir. Bunun ilk işâreti, 1891’de yayımladığı ‘Eser-i Kâmil Paşa’ adındaki küçük
kitabından gelir. Burada hâtırasına ailece büyük bir saygı ile bağlı oldukları
Kâmil Paşa’nın hayatına dâir ayırdığı sayfalar, kendisinin bilinebilen ilk
biyografi denemesini müjdelerken O’nun Mercan yangınından artakalmış ve
sonradan ele geçmiş evrakını bu eserde yayımlayışı da târihî vesikalar derleme
ve değerlendirmeye yönelik çalışmalarının habercisi olur. 1897 yılında
tertibine başladığı ‘Hutût-ı Meşâhîr
Mecmuâsı
’ ile bu tarafı artık iyiden iyiye kendini göstermeye başlar. Bu
hacimli deftere, geleceğe bir yâdigâr ve hâtıra olmak üzere zamanının tanınmış
şahsiyetlerinden el yazıları ile duygu ve düşüncelerinden bazı şeyler
yazmalarını isterken târihe hizmet gayesi yanında ileride onların hal
tercümeleri için işe yarayacak malzeme toplamak düşüncesi de arka planda hazır
durur. Nitekim birkaç sene sonra defterinde yazıları olan bu kimselerden
resimleriyle birlikte bu defa doğrudan doğruya hal tercümelerini yazıp
vermelerini istemekte gecikmeyecektir.

İbnülemin’in
biyografi yazarlığı tarafını asıl ortaya koyan çalışma 1898’de yayımladığı ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’ makalesidir. Burada
onun biyografi yazıcılığı konusunda nasıl bir mesâfe almış olduğu, bu mesele
etrafında zihninde olgunlaştırdığı düşüncelerin ne noktaya geldiği açıkça
görülür. Fikir hayatı ve kültürümüzde eksikliğine ehemmiyetle dikkatleri
çekmek, bu hususta zihinlerde bir uyanış meydana getirmeye çalıştığı biyografi
yazıcılığına ne derece ihtiyacımız bulunduğunu, hal tercümesi alanındaki eser
ve yazıların kendi kültürümüz yönünden ne gibi rolleri olduğunu etraflı bir
şekilde açıklayan bu uzun yazı, onun sonraki yıllarda meydana çıkacak biyografi
çalışmalarını doğuran gaye ve istikametin bir beyannâmesi hükmündedir.
Basılmasından bir yıl önce yazmayı tasarlamış olduğu aynı addaki eserin önsözü
olarak yazılan bu yazı, onun bu yolda bir ömür boyu sürecek çalışmalarını idâre
eden, onlara yön veren temel ilke ve düşüncelerinin de bir anahtarını verir. ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’den başlayıp en son
biyografi eserine kadar ardını bırakmadığı bir mesele olarak bu konuda değişik
yerlerde ve değişik zamanlarda söyledikleri topluca ele alındığında, onun
altmış yıl boyunca hayatının baş meşgalesi olmuş biyografi yazıcılığındaki
esaslar ve buna hâkim olan gaye ve felsefe aşağıdaki noktaları arzeder:

Her işinde
‘nef‘-i nâs ile hayrü’n-nâs’ olmak (başkalarına yararlı olarak insanların hayırlısı
safına yükselmek) ilkesini hayatının değişmez gaye ve felsefesi kılmış olan
İbnülemin’in hal tercümesi yazıcılığına yaklaşımını ifâde eden esas bu anlayış
olmuştur. Toplumumuzda acı örnekleri hep bilindiği üzere görülmektedir ki ‘erbâb-ı ma‘rifet’ denilen seçkin ve
erdemliler hal tercümeleri yazılıp tesbit edilmediğinden zamanla unutulup
gitmekte ve zamanla isimleri bile hatırlanmaz olurken gereği gibi biyografileri
yazılıp kimliklerinin, yaptıklarının ve erdemlerinin çağdaşları kadar ahlâf
tarafından bilinmesine ve unutulmamasına hizmet etmekle eslâfa karşı yerine
getirilmiş bir hayır ifâde ettiği gibi bu aynı zamanda eslâfın gerçekleştirmiş
olduğu hizmetler, temsil ettiği erdemler bakımından onlar gibi olmak hevesini
telkin etmek, ideal modeller teşkil etmek gibi bir fonksiyon yönünden de ahlâfa
karşı diğer bir hayır yerine getirmektir.

Bir nevi eslâf
kültürü (önce ve önde gelenlere saygı anlayışı) İbnülemin’in biyografi
çalışmalarını etrafında toplayan bir merkez olmuştur. Eslâf (eskiler, öncüler)
ile bunun karşısında ahlâf 
(yaşayanlardan sonra gelecek nesil) İbnülemin’in biyografi yazıcılığında
dâima bir arada, biri diğerine bağlı iki ana kavram olarak yer almaktadır.
Eslâf ve ahlâf kendilerine karşı bir sorumluluk bulunulan iki kutup hâlindedir.
Biyografi yazarı bu iki cepheye karşı bir sorumluluğu yerine getiren kimsedir.
Geçmişimizin mârifet ve erdem sâhibi insanlarından gerek günümüzde yaşayanlar
gerekse gelecektekiler için öğrenilecek, örnek alınacak çok şey vardır. Eslâf,
toplum ve insanlığa yaptığı hizmetler, ortaya koyduğu güzel ve faydalı eserler
dolayısıyla kendilerine şükran borcu bulunulan dünün seçkinleridir. Öte yandan
‘eslâf’ nâmına şahsiyetleri ve erdemleri, hizmet ve eserlerinin zihinleri
açacak, seciyelerinin ve mânevî hayatlarının gelişmesine yardım edecek güzel
örnekler olarak kendilerine bildirilmesi ve öğretilmesi yükümlü bulunulan bir
ahlâf vardır. Bir vakitler büyük hizmetler görmüş eslâfı unutulmuşluğa mahkûm
etmemek, şahsiyetlerini ve eserlerini değerlendirerek hâtıralarını bugünün ve
geleceğin nesillerine taşımak her şeyden önce kadir bilirlik denen bir erdem
borcu, eslâfa karşı yükümlü olduğumuz ahlâkî bir vazifedir. Bir toplumun
içinden mârifet ve erdem sâhibi kişiler yetiştirmiş olması kadar toplumca
onlara karşı gösterilen değer bilirliğin derecesini de bir medeniyet ölçüsü
sayan İbnülemin, kendisine hizmet etmiş seçkinlerine gösterdiği değer
bilirliğin o toplum ve onun fertleri için en büyük bir erdem olduğunu söyler.

Mahmud Kemal
İnal, ahlâk anlayışı yönüyle üzerinde o kadar ısrarla durduğu biyografi işinin
bizdeki durumunu ele alarak bu sâhadaki zaafımıza işâret ettikten sonra
yapılması gereken zihniyet ve tutum değişikliği üzerinde durur. O’nun çizdiği
tablo şudur: Geçmiş asırlarda bazı müelliflerimizin ulemâ, meşâyih, şâirler,
hattatlar yanında vezirler, kaptan-ı deryâlar gibi başka kesim ve sınıflardan
meşhur kimselere dâir tertip ettikleri, daha sonra zeyilleri de yazılan umûmi
çerçevede biyografik eserler sâyesinde milletimizin geçmişte yetiştirdiği
şahsiyetlerden bir kısmının varlığından haberdar olunabilmekteyse de bunlar o
zamanlardaki mevcudu tam mânası ile tesbit etmek ve göstermekten uzaktır.
Hakîkatte eslâftan bu eserlerin dışında kalmış pek çok sîma vardır. Hal
tercümeleri zamanında kaydedilmediğinden birçoğunun adları dahi kaybolup
gitmiştir. Bundan dolayıdır ki bizim toplumumuza mahsus bir şey olarak ‘meşâhîr-i mechûle’ diye kökleşmiş ve
genel kabul görmüş görüşe aykırı bir düşüncenin ileri sürülmesi bahis konusu
olabilmektedir.

Tabakat,
tezkire, sefîne, mecmûa-i terâcim gibi adlar altında ortaya konulmuş eski hal
tercümesi eserlerinin mâhiyet ve yapısına bakılacak olursa gerçek mânâsı ile
bir biyografide verilmesi şart olan esas bilgiler, gözden kaçırılmaması gerekli
dikkatler yerine bunlarda lafız sanatları ve süslü ifâdelerle sayfalar
doldurulmuş, bahis konusu ettiklerinin memuriyetlerini ve buralara geliş
târihlerini sıralamak ve birtakım ehemmiyetsiz anekdotlar nakledilmekle
yetinilmiş, buna mukabil o kimselerin karakterleri, mânevî şahsiyetleri, kendi
sahalarında ne gibi hizmetler yapmış oldukları, bu hizmetlerin derecesi,
meydana getirdikleri eserlerin mâhiyet ve değeri gibi hususlar üzerinde
durulmamıştır. İbnülemin, bu zaaf ve noksanlara işâret etmekten maksadının bu
eserleri ve müelliflerini istihfaf etmek değil bundan böyle yazılacak biyografi
eserlerinin ne gibi noktalara değer verilerek, nelere dikkat edilerek
hazırlanması gerektiğini belirtmek olduğunu söyler.

Kültürümüz
adına diğer bir üzücü husus da eslâfın çeşitli kesim ve meslekten şöhret ve mârifet
sâhiplerine dâir ortaya koymuş oldukları eserlerin devam ettirilmemesi, ileri
sürülen bir takım yeni bilgilerin bir zamandan sonra ardının kesilmiş
olmasıdır. Bu nokta İbnülemin’i, ahlâkî vazifenin ötesinde millî bir vazife
sorumluluğunu üzerine alarak harekete geçiren bir çıkış noktası olur. Bu açığı
kapamanın yükümlülüğünün kendisine yöneldiğini hissederek kendi zamanının
seçkinlerinin de geçmiştekilerle aynı âkıbete uğramaması için bunlardan
tanıyabildiği, haklarında bilgi sâhibi olma imkânını bulabildiklerinin hal
tercümelerini tesbit etmeyi vazife edinir. Başlangıçta ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’de kadirşinaslıkla alâkalı bir vazife olarak
düşündüğü gaye ilmî tecessüs, araştırıcılık merak ve hevesini tatmin etmenin
çok üstünde millî bir vazife anlayışına yükselir, vatanî vazife hükmünde bir
değer ve ehemmiyet kazanır. İbnülemin bu hususu şöyle ifâde etmektedir:
‘Mârifet ve sanat sâhiplerini aramak ve bulmak, isimlerini ve eserlerini
evlâd-ı vatana bildirmek hususundaki ihmal ve kayıtsızlığımız ve mârifet ve
ehline revâ gördüğümüz kadirnâşinaslık ve kayıtsızlık vatan sevgisiyleyle aslâ
bağdaşmaz… Kemal ehlini tanıyanların tanımayanlara bildirmesi ise hizmet-i
vataniyye cümlesindendir’

Müstesna
birikiminin, tâlihin kendisine tanıdığı, herkese nasip olmaz târihî şartların,
yetiştiği zamanın bahşettiği imkânların kazandırdığı yetki dolayısıyla, içinde
bulunduğu mârifet ve erdem sâhibi seçkin şahsiyetlere ilgisiz, onların hayat ve
eserlerine eğilmek ihtiyacını duymayan ortamda, doğrudan doğruya kendi vatanî
hamiyetine havâle olunmuş kabul ettiği bu işin eslâfa karşı tek sorumlu ve
yükümlüsü olarak, ‘Muhakkak biliyorum ki
ben yazmazsam kimse yazmayacak
…’ der. Gençlik yıllarında kendilerine
yetiştiği, artık mâzide kalmış o insanların hayatlarını yazmada şahsının son
imkân ve fırsatları temsil ettiği, bunu yapabilecek imkânlara sâhip son
yetkilinin de yine kendisi olduğu inancı İbnülemin’e nihâyet şu sözleri
söyletecektir: ‘Mesleğime tamamıyla
muhalif olmakla beraber bilmecburiye söylüyorum, ben de gözlerimi kaparsam
gelip geçen güzîde adamlarımızı bilen kalmayacak. Ey gençler gözünüzü açınız,
gelip geçmişlerinizi tanıyınız
!’

1898’de ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’ (Osmanlı’nın meşhurları,
tanınmışları) ile açılan kapıdan biyografi dünyasına girerek bu işin
yazarlığını büyük bir şevkle benimseyen İbnülemin, 1902-1903 yıllarına
geldiğinde büyük bir çalışma hamlesi içine girer. Bazan bir şâirin hal
tercümesine erişebilmek veya onunla ilgili bazı noktaları aydınlatabilmek yahut
da değer verdiği bir metnin tam ve sağlam bir şeklini elde edebilmek için
Trabzon’lara, Erzurum ve Diyarbekir’lere, Medine’lere kadar uzanan yazışmalarda
bulunur, güvenilir bilgilere erişebilmek için çalmadık kapı bırakmaz. Onun tek
kişiyi konu alan monografilerden zamanla belirli bir kesime mensup simaların
hal tercümesini topluca içine alan, kendisinden başkasının altından
kalkamayacağı büyük çapta eserlere geçtiği görülecektir. Tek kişinin hal
tercümesini işleyen eserlerinin çoğu ise yakından tanıdığı veya dost
çevresinden kendi zamanının insanlarına ait bulunmaktadır. Karşılaştığı çetin
şartlara ve engellere, önüne çıkan birçok güçlüğe rağmen azmi kırılmaksızın
vicdânî ve millî bir misyon şuuru ile hiçbir maddî yardım almadan devam
ettirdiği büyük çalışmanın pek çok zahmet pahasına siyâset, ilim, sanat ve
edebiyat târihimize altmış yılı aşkın bir zaman içinde çok sayıda değerli
eserler kazandırmıştır.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal

Bâb-ı Âlî’deki
32 yıllık görevinde daima sadâret (başbakanlık) dâirelerinde çalıştığı için,
Devlet’in bütün önemli evrakını ve daha önce yazılmış bulunanlarını gördü.
Eserlerinde kullanılmak üzere birçoğunu kopya etti. 1909’da Yıldız Arşivi’ni
tasnifle görevlendirildi. Bu suretle Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinin en
gizli vesikalarını teker teker gördü. 1924’te, büyük takdirkârı olan Fuad
Köprülü tarafından Osmanlı Arşivi’ni tasnif için tâyin edildi. Bu görevinde de
bütün imparatorluk arşivi, İbnülemin’e açılmış oldu.

Bibliyografya
ve biyografya alanlarında eski tâbirle ‘âlim-i
küll
’ idi. Bilmediği, görmediği, incelemediği Osmanlı kitabı yoktu.
Tanımadığı, hayatını öğrenmediği Osmanlı devlet, ilim ve san’at adamı da mevcut
değildi. Bunlardan herhangi birini sordunuz mu, hemen bütün şeceresini ezbere
söylerdi. Tabiî bu bilgisi, bilhassa 19. asır Osmanlı toplumu için
yoğunlaşıyordu. Şüphesiz 19. asır Osmanlı sosyal ve dâhilî târihinin en büyük
mütehassısı idi. Ancak dış ilişkiler târihi, ihtisasının dışında idi. Zira bu
sâhada mütehassıs olmak için Fransızca şarttır.

Tafsilât ve
teferruata verdiği önem, psikolojik tahlillerindeki isâbet, şahısları
değerlendirme ölçüsü, verdiği bilginin teferruattan ve yanıltıcı bilgilerden
arındırılmış olması gibi özellikler, ne kadar şahsî olursa olsun, Batı kültürü
olmayan bu bilginin, Batılı büyük biyografları incelediğini zannettirecek
derecede hayrete şayandır. Şüphesiz bütün Türk edebiyatının en büyük
bibliyografya ve biyografi yazarıdır. Biyografi yazmayı, o kişinin övülmesi
veya yalnız müsbet taraflarının gösterilmesi zanneden eski ekolden kesin
şekilde ayrılır. Ele aldığı kişinin hem müsbet, hem menfi taraflarını, aynı
ağırlıkta inceler.

İbnülemin,
bâzı eski metinleri, büyük başarı ve tam bir ilim adamı gibi yayınladı. (Müstakıym-zâde’nin
Tuhfe-tü’l-Hattâtıyn’i, Âlî’nin Menâkıb-ı Hünerverân’ı, Şeyhülislâm Yahya
Dîvânı, Hersekli Âkif Hikmet Dîvânı, Leskofçalı Gaalib Dîvânı). Zaten 16. asrın
Âlî’si, 18. asrın Müstakıym-zâde’si ayarında bir ansiklopedisi, târihçi ve
müellifti. Telif dehâsı ile doğmuştu.

Zengin
kütüphânesini, baba konağını, her şeyini millete bıraktı. Büyük çalışma gücü
vardı. Kudretli hâfızası, nükte ve mizah yeteneği, tenkit merakı, bildiğini
bilmesi ile, çevresinde belki biraz ürkek, fakat geniş bir aydın hayranlar
zümresi toplamıştı.

Hoş Sadâya
önsöz yazan Hasan Âli Yücel, Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan, Prof. Ahmed
Hamdi Tanpınar, Ord. Prof. Dr. Muzaffer Es’ad Güçhan, Avni Aktuç, İbnülemin’i
göklere çıkarırlar. Bunlardan yalnız Tanpınar’ın onu tahlil eden yazısı,
doğrusu olağanüstü ilgiyle okunuyor. Bir şahsiyet, bu şekilde sunulur. Tanpınar
belki İbnülemin’in karakterini, hattâ ilmini mübalağa ile hırpalamıştır. Belki
kendisine yüzlerce defa meclislerde ağır şekilde takılan üstâdına hayatında
söyliyemediklerini ifâde etmiştir. Belki hiç biri değildir. Muhakkak olan,
şâhâne bir tahlil yapmış olmasıdır. Bu tahlil eksik olabilir. Fakat birçok
gerçeği de aksettiriyor. Büyüklerimizin yalnız müsbet taraflarını gösteren,
onları sâdece öven târihçilik ve yazarlık çok da makbul değildir. Zaten gerçek
târihçi ve yazar, önemsiz kişiler hakkında yazı yazmaz.

Filhakika
İbnülemin’in çok kolayca hakarete varabilen, fakat hiç bir dostunun hakaret
şeklinde tefsire cesâret edemediği nükte, tenkit ve mizahına hedef olmayan
ancak üç beş kişi hatırlayabiliyorum.

Biri Sâdeddin
Arel’dir. Ona gösterdiği ciddî saygıyı kimseye gösterdiğini görmedim. Zira
karaktere nüfuz edebiliyordu ve karakterleri biribirinden ayırabiliyordu.
Arel’in cumartesi meclislerine devam eder, Arel ise âdeti olduğu üzere, iâde-i
ziyârette bulunmazdı.

İbnülemin’in
bir defteri varmış. İlk bölümüne ‘Sevdiklerim
ikincisine ‘Sevmediklerim’ şeklinde
ikili tasnifle birçok kişiyi kaydetmiş. Hepsi kültür hayatımızda yer alan
isimlerdir. Defteri Taha Toros görmüştü, bana bir kaç isim söyledi. Sevdikleri
arasında Nevzad Atltığ’ı kaydetmiş. Sevmediklerinden örnek vermek istemiyorum.
Ama bu defterin yayınlanması çok ilgi çekici olur.

İbnülemin’in
bir kısım kitapları basılmamıştır. Bir kısmı eski harflerledir. Bunları ve
koleksiyonundaki kâğıtların, belgelerin, defterlerinin ve gündelik notlarının,
hâtıralarının basılması, sosyal hayatımızı, edebiyat dünyamızı aydınlatacaktır.
Bir kısmı kardeşi Selim İnal’ın kızı Selma Akay’dadır ki, Nihat Akay’ın eşidir.
Bu işi Prof. Sadık Tural’ın vakit bulup üzerine alması sevindirici olurdu.

İbnülemin, çok
eski diline rağmen bugün de zevkle okunuyor. Kaldı ki eserlerinin hepsi kaynak
mâhiyetindedir. Meselâ seçkin meslekdaşımız Hasan Pulur, yazılarında sık sık
İbnülemin’den alıntılar yapar. Eminim kitaplarını defalarca okumuştur.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, nev’i şahsına münhasır denilen tipin mücessem örneği idi.
Dindar, milliyetçi, tutumlu, zeki idi. Kitapları ve kâğıtları olmaksızın
yaşayamazdı ama, çevresinde insanlar olmadıkça da yaşayamazdı. Münzevi olmaktan
uzaktı. Galiba -Ahmed Hamdi Tanpınar haklıdır- tevazuun yanından da geçmemişti.
Ama büyük adam, eşsiz bir bilgindi. Hepimizi gerçek bir meş’ale gibi
aydınlattı. O’nu en iyi, takdirkârlarından Yahyâ Kemâl ifâde edebilmiştir:

Hezâr gıbta o devr-î kadîm efendisine
(Yahya Kemal
Beyatlı)

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine (Süleyman Nazif)

Yılmaz Ötuna: Türk Târihinden Portreler. (s: 262-265)
İstanbul 1999 

Kakafoni!

“Bu bir dertlenme
yazısıdır…”

 

Kakafoni demek aslında bir uyumsuzluk demektir. Her ne kadar Türk Dil
Kurumu sözlüğünde “ses
uyumsuzluğu”
olarak tarif edilse de, sosyal olaylarda “uyumsuzluktan dolayı ortaya çıkan bir
kargaşa”
yı ifade etmektedir.

 

Bugün bir Türk için her şey “kakafoni”den
ibarettir diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

Türkiye ‘de ve dünyada olan bitenleri yakından takip etmeye
çalışıyorum.

 

Bütün yaşanan gelişmelere bakarak dünya üzerinde en kafası karışık
insan topluluğu Türk milletidir diyebiliriz…

 

Yoğun bir ekonomik, kültürel ve siyasal saldırı altında olduğumuzdan
hiç bir şüphe yoktur.

 

Ancak bu yoğun saldırının dozajı doğru stratejilerle düşürülebilir,
etkileri azaltılabilir veya def edilebilir. İşte başarısız olduğumuz nokta
budur.

 

Türkler, Osmanlı’nın çöküşe geçmesi ile milyon kilometrekarelerle
ifade edilen vatan parçalarını kaybetti. Kendileri gibi özü sözü Türk olan
insanları kaybedilen topraklarda bıraktı.

 

Fakat olan biten Türklerde çok çabuk unutuldu ve halen geri dönüp
bakmayı ve kendimizle yüzleşmeyi başaramadık!

 

Bu yüzden Ukrayna devlet başkanı Zelenski ‘nin Etnik-i Eterya ‘yı
övmesini bile temelsiz boş tepkilerle karşılıyoruz.

 

Niye kızıyorsunuz? Siz unutuyorsunuz onlar unutmuyor diye mi? Hâlbuki
daha dün İstanbul’daki Patrikhane, Ukrayna Kilisesi için ABD istedi diye
bağımsızlık kararı verip Moskova Patrikliği ile tüm ilişkisini 2018’de
koparmadı mı? Bu Ukrayna – Rusya savaşına giden yolda döşenen ilk taşlardan
biri değilmiydi? Bunları bilmeden Zelenski ‘nin Fener Rum Patrikhanesi’nin
güdümündeki Yunanistan’ın parlamentosunda Etnik-i Eterya ‘yı övmesini
anlamlandıramazsınız…

 

Yani işin özeti şu: Fener Rum Patrikhanesi 1940’lı yılların sonundan
itibaren ABD’nin Doğu Avrupa’ya yönelik politikasının en önemli araçlarından
biri… ABD İstanbul Patrikliğini Rusya ile olan mücadelesinde Ortodoks
halkları etkilemek amacıyla kullanıyor.

 

Maalesef günümüzde savaşlara emperyalist tekelci sermaye karar
veriyor. Çatışmaları onun orduları direkt ya da endirekt olarak yürütüyor.
Kamuoyu desteğini ise her dine mensup iyi örgütlü tarikatlar ve cemaatler ile
sağlıyor.

 

Son cümlenin size tanıdık gelmesi lazım!

 

Bir Türkiye düşünün ki, ekonomik gücü nerede ise sıfırlanmış…
Kapitülasyon benzeri uygulamalar almış başını gitmiş! Gün geçmesin ki kasıtlı
(!) veya kasıtsız Londra tefecilerinden borç arandığı haberleri yapılmasın…

 

Üretim terk edilmiş ve ithalat cehennemine düşülmüş! Yani bayrak bizim
ama ekonomi kimin durumu!

 

İşsizlik, umutsuzluk, asgari ücret köleliği can sıkıcı boyutlarda…

 

Demografik denge süratle aleyhimize değişiyor ve gelecek için tehlike
sinyalleri artıyor…

 

Bunlara karşın biz kimi cumhurbaşkanı seçeceğimizi tartışıyoruz.
Boyacı küpü misali bir kişi değişecek ve her şey düzelecek diye algımız yönlendiriliyor…

 

Dikkatimi çeken bir hususta; bu ülkede Filistinlilerin topraklarını
Yahudilere para ile sattıkları ve sonradan vatansız kaldıkları hikâyeleri
onlarca yıldır her yerde anlatılıyor olmasıdır. Şimdi kimse sormuyor; “bizde topraklarımızı yabancılara
satıyoruz sakın vatansız kalmayalım”
diye! Hatta Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığının bedeli 250 bin ABD doları ile bir gayrımenkul almak olmuş…
Yani atalarımın kan dökerek kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde, benimle 250 bin
doları basıp vatandaşlık alan aynı haklara sahip… Deyyuslar, Filistinlilerin
ahmaklığını konuşuyor da kendi ayağımıza bu örnek var iken sıktığımız
kurşunları gören yok!

 

Bu anlattıklarım tam bir “kakafoni”
içinde olduğumuzu gösteren örnekler!

 

Bu gidişe dur diyecek bir ortak akıl ve fikir yok mu? Nerede Türk
Milliyetçileri? Onlarda mı, akıl ve vicdanlarını yitirdiler?

 

Nerede halkın içine düştüğü uyumsuzlukları ortadan kaldıracak önderlik
yapacak Türk aydınları?

 

Nerede mimberlerde konuşacak millî din adamları? Yoksa onlarda mı, patrikhane
gibi ABD ve İngiltere’nin güdümüne girdi?

 

Bu kakafoni sona ermek zorunda! Bunu gidermek için hepimiz sorumluluk
altındayız. O nedenle üzerimize düşenleri yerine getirmeliyiz…

 

Yoksa bu uyumsuzluk yani kakafoni başımıza daha büyük felaketlerin gelmesine
sebep olacak!!!

 

Türkiye’nin gidişatının sorumlusu bu kakafoniyi görüpte ses
çıkarmayanlar ile bu gidişattan bana da bir pay çıkar mı, diye menfaatleri için
bekleşenlerdir.

Milli Şehidimiz Kaymakam Kemal Bey

Tehcirde ölen Ermenilerden sorumlu tutularak 10 Nisan
1919’da Beyazıt Meydanı’nda asılan Kemal Bey’in cenazesine binlerce kişi ‘Büyük
şehit’ pankartıyla katılmıştı. 102 yıl önceki bu idam, bugün de en çok
tartışılan konulardan biri…

 

*

‘’Ermeni Patrikhanesinin iftiraları; Nemrut Mustafa’nın
hükmü; Mustafa Sabri’nin fetvası; İşgâlci İngiliz’in Fransız’ın baskısıyla;
Vahdettin’in onayıyla; ecnebilere yaranmak için beni asıyorlar. Fertler ölür
Türk Milleti yaşar’’ söylediği son sözleriydi.

*

102.yılında Milli Şehidimiz Kaymakam Kemal Bey’i anıyoruz.
1.Dünya Savaşında Osmanlı devletini sırtından vuran Osmanlı vatandaşı
Ermenilerin son kurbanı Milli Şehidimiz Kaymakam Kemal Bey’in içler acısı
idamına alkış tutan Ermeni’yi ve diasporasını Türk gencinin çok şümullü
tanıması üzerlerinde milli bir görevdir.

Birinci dünya savaşı günleri ve öncesi, Ermeniler Azerbaycan
ve Anadolu’da 2 milyon insanımızı emsali görülmemiş bir vahşetle katletmiştir.
Osmanlı Devleti, 24 Nisan 1915 günü bir kanun çıkararak, bu hainlerin bir
kısmını Anadolu’dan, Osmanlı Devletinin bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç
ettirmiştir. Ermenilerin suçu büyüktür. Anadolu’nun birçok yerinde erkeği
savaşa gitmiş, erkeksiz kalan köylerimizde ve şehirlerimizde insanlarımızı
katletmiş, samanlıklara, camilere doldurarak diri diri yakmış milyonla
insanımızın canına kıyılmıştır. En önemlisi, cepheye giden silah ve mühimmatı
engellemişler ve bu silahlar ele geçirilerek Müslüman halka karşı
kullanmışlardır. Bu hainlerin başında genellikle Osmanlı Devletinin Ermeni
milletvekilleri yer almıştır. Bu göç sırasında Ermenilerin tüm ihtiyaçları
karşılanmış, belirli istasyonlarda dinlendirilmiş, yaraları sarılmış ve
gittikleri yerlerde ekecekleri buğdayına kadar her ihtiyaçları yanlarına
verilmiştir.

1919 yılında müttefikler İstanbul’u işgal ettiğinde, Kana
susamış Ermeniler işgal kuvvetlerini kandırarak, bütün bu mecburi göç olayından
Yozgat Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyi sorumlu tutmuşlar ve işgal kuvvetleri
işbirlikçisi Nemrut Mustafa Paşa mahkemesinde yargılanmasını sağlayarak 10
Nisan 1919 günü Beyazıt meydanında idam ettirmişlerdir.

Bu kahraman vatan evladı; “beni haksız yere idam ediyorlar,
ben masum bir devlet memuruyum, tek suçum bana verilen görevi yerine getirmek
olmuştur. Kimsenin de burnunun kanamasına sebep olmadım. Adalet buna diyorlarsa
kahrolsun adalet. Ben şimdi cephede düşman üzerine giden bir nefer gibi şahadet
şerbetini içmeye gidiyorum. Çocuklarımı yüce Türk milletine emanet ediyorum.
Allah vatana millete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Yaşasın Türk
milleti” demiştir.

Kaymakam kemal bey, Kadıköy’de Kuşdilindeki ebedi
istirahatgâhında yatmaktadır.

Atatürk 14 Ekim 1922 de TBMM’nde çıkmasını sağladığı özel
bir kanunla Kaymakam Kemal Beyi milli şehit ilan etmiştir.

Kaymakam kemal beyin idam kararı, Şahsında Türk milleti ve
devletinin idam kararıdır. Fakat onun şahadeti, onu değil, ona kast edenleri
boğmuş ve yok etmiştir.

Türk milleti adına Kaymakam Kemal Bey ve şehitlerimize
Allah’tan rahmet diliyoruz. Nur içinde yatsınlar.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 6

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 Mehmet Emin Paşa Konağı:

Prof. Dr.
Nevzad Atlığ’ın, Mithat Cemal Kuntay’dan iktibas ettiği yazıda, meşhur konak
bütün haşmetiyle anlatılıyor:

* * *

Edebiyat Hocamız Mehmet Âkif’i çok sevdiği
için olacak ki uzun uzun bahsetmiş ve bizden Mithat Cemal Kuntay’ın Mehmet Âkif
için yazdığı kitabı okumamızı ısrarla istemişti. Hocamızın bahsettiği kitabı
Antakya şehir kütüphânesinden bularak okumaya başladım. Ne göreyim? Kitabın
henüz birinci sayfasında yazar, Mehmet Âkif’i anlatmaya başlarken İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in dilden dile anlatılagelen meşhur meclislerinin geçtiği odayı târif
ediyor. O günden bu yana aradan uzun yıllar geçmesine rağmen beni çok etkilemiş
olan Mithat Cemal Kuntay’ın o meşhur odayı tasvir eden ifâdelerini yazıma aynen
koymayı uygun buldum. Bu oda herhalde daha güzel anlatılamazdı, bunu ‘Konak’taki
meclis’e dâhil olunca anlayacaktım:

1903 senesinde Beyazıt’ta Mercan yokuşunda,
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in evinde yazı odası:

Cuma günü bu odada toplananlar, Tanzimatın
ilan olunacağı günün gecesi Koca Reşid Paşa’nın sabaha kadar kaç kahve içtiğini
bilen Aziziye fesli, Pertev Paşa torunu Aziz Bey (meclisi evkaf âzâsından);
Elindeki pertavsızla Sahaflar Çarşısı’nda Nedim’in kabrini arayan Ali Emîri
Efendi (Fatih’teki kütüphânenin sâhibi) sesi ihtara benzeyen şâir Adana’lı
Hayret Hoca; Avlunyah İsmail Kemal’in arkadaşıdır diye Yanya mektupçuluğundan
atıldığı için herkesin hürmet ettiği şâir Adanalı Hakkı Bey; iki eliyle
şalvarının iki dizine dümtek vurarak Itri’nin bestelerini okuyan yetmiş yaşında
Halil Efendi Hoca (Darülmuallimat Farisi hocası); gözlerini yumarak tespihinin
her tânesine dudağının bir hareketini ilâve eden, arasıra gözlerini açıp
misâfirlere alayla bakan, sonra kapayıp tekrar murakabesine dalan Tahsin Hoca
(Bayazıt kütüphânesi kütübü) ‘Boileu’nun ‘art poetique’sinden Türkçe’ye tercüme
ettiği beyitleri Konya şivesiyle okuyan Ispartalı Hakkı Efendi (İsparta mebusu
iken öldü) Şâir Nedim’den başka bir şâir Nedim daha olduğunu söylediği günden
beri gözümde büyüyen ‘Edebiyat Târihi’ müellifi Fâik Reşat bey; Muallim
Naci’den başka büyük şâir olduğu kendisine ispat edilemeden ölen şâir Halil Edip
Bey (Meclis-i Maarif baş kâtibi); Üç padişah devrinin çamurları içinden tertemiz
alınla çıkan eski mutasarrıflardan Mehmet Emin Paşa (İbnülemin Mahmud Kemal
Bey’in babası); Tanzimat devrinin vezirlerini sakal boyalarına kadar tanıyan
İbnülemin Mahmud Kemal Bey; Mekteb-i Mülkiye’in beyaz havasıyla bu odanın yeşil
loşluğunda bir gölge gibi titreyerek şeklini bir türlü bulamayan ve
kardeşlerine mi arkadaşlarına mı benzeyeceği o târihte daha belli olmayan
İbnülemin Mehmed Selim Bey (İbnülemin Mahmud Bey’in küçük kardeşi).

Bu odanın dört duvarından ikisinde Türk ve
Acem hattatlarının el yazıları… Bu yazıların Türkçe olanları bile
lâmelifleriyle bana o zaman Arapçadır hissini verir, yanlış yapacağım diye
korkumdan yüksek sesle okuyamazdım. Üçüncü duvarda çürük kaplı ruhanî ciltli
kitaplarla dolu kütüphâne. İçinden Sultan İkinci AbdülhamidHan’ın, Sultan Üçüncü
Selim Han’ın el yazılarını İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in çıkarıp misâfirlerine
uzaktan gösterdiği cilbendler…

Dördüncü duvar hep pencere… Ve bu
pencereler asıldığı için perde sandığım sevailer, buhara işlemeleri… Bu odada
dünya içkilerinden yalnız ikisi malûmdu: Devetüyü renginde kulpsuz fincanlarda
Yemen kahveleri… Bir de misâfirler yudum yudum içmezse İbnülemin Mahmud Kemal
Bey’in halâvetine yandığı turunç şerbetleri…

Bu odada levhaların, kitapların üzerindeki
tozlar bir veli türbesinin toprak zerreleri gibi mukaddesti. Hizmetçi bu
mukaddes şeylere ancak ev sâhibinin izniyle yalnız ayda bir defa el
sürebilirdi. Burada her şey eskiydi; okunan şiirler eski; oturulan sedirler
eski; kelimeler eski; hattâ sesler bile eski. Bu odadan sokağa çıktığım zaman
bir devrin cenâze namazından dönüyorum sanırdım. Fakat laakal iki asır eski
olan bu odanın mâziliğine rağmen burada mânevi bir aydınlık vardı. Buraya
gelenler Fuzûlî’nin bir imâlesinden başka tu’l ü emel bilmezler; burada Nâima’nın
bir nüktesiyle bütün mahrumiyetler unutulurdu. Ve bu oda, mukaddes bir
mahremiyetin rutubeti içinde yazın bile serindi. Ancak bu serinlik selvilerden
inen gölgeler kadar loştu. Buradan çıkınca sokaklara, insanlara şaşırarak
bakardım. Bu odada mühim ilim vak’aları olurdu; Ali Emiri Efendi bir yazma
kitapta bir sineğin bir damla münasebetsizliğini diliyle ıslatıp eliyle
siler… Ve Revan sekarının Revan seferi olduğunu bu odada keşfederdi. Ve 93
âyânından Bursalı Rıza Efendi’nin Şehnâme’yi ezber bildiğini, Târih-i Edebiyat
müellifi Faik Reşat Bey gözlerini açarak bu odada söylerdi. Nâmık Kemal’in
temiz ve beyaz çoraba meraklı olduğunu da, şâir Adanalı Hakkı Bey ’den yine bu
odada öğrenirdim.

Yine bu odada mühim politika meseleleri de
geçerdi. Meselâ bir gün Hayret Hoca memleketi fenâ idâre ediyor diye Sultan
İkinci Abdülhâmid Han’a öfkelendi; Yıldız’ın bahçe duvarına merdiven dayayıp
yatak odasına pencereden dalarak pâdişahı boğmaya kalkıştı. Hayret Hoca 55
yaşında olduğu için padişahın hakkından geleceğine odadakiler emindi. Yalnız
Hoca o kadar miyoptu ki, kendi kızını tanımak için burnunu yanağına
yapıştırırdı. Bu miyopluk meselesini, odadakilerin kulaklarına hafız-ı kütüp
Tahsin Hoca tebessümle fısıldadı ve Hayret Hoca bu niyetinden zorla
vazgeçirildi; 10 Temmuz Meşrutiyeti de bu yüzden beş yıl gecikti.

İşte Safahat şâiri Âkif’i bu odada tanıdım.’

 

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Konağı

İbnülemin’in
yakın dostu Süleyman Nazif’in buluşuyla, Mehmet Emin Paşa’dan büyük oğlu Mahmud
Kemal İnal’a intikal eden, ‘darü’l-kemâl
olarak adlandırılan bu ilim irfan yuvası konak, pek çok ilim, fikir ve sanat
adamının, ediplerin, devlet adamlarının buluşmalarına sahne olmuştur.

Bu konaktaki
toplantılara katılanlar; Tanzimat döneminin meşhur vezirlerinden Âli Paşa’nın
odasında armut yerken kâtibi Sâib Bey’i nasıl kovaladığı anlatılır,
Abdülaziz’in kanına giren cuntanın lideri Hüseyin Avni Paşa’nın babasına niçin
Eşekçi Ahmet’ denildiği araştırılır,
Plevne savaşında Gazi Osman Paşa’nın kullandığı kılıcın sağ yüzündeki yazıyı
kimin yazdığı tartışılırdı.

Konağın
müdavimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar da bu renkli konağı şöyle tasvir
ediyor:

‘İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’ı kendi muhitinde, evinde tanımak lâzımdır. Muharrik, âdeta
islim üzerinde duran ve her an misâfire hürmet etmek lâzım geldiğini hatırlamak
mecbûriyetinde kalan bir mizacın muhtelif cilveleri arasında, üst üste gelen
çok lezzetli nüktelerin bir nevi şehrayin gibi renk ve ışıkla doldurduğu bir
musahebe için bu ev, muasırı olduğumuz hayattan birdenbire ayrılır ve bütün
duvarlarını, raflarını, kıyı bucağını dolduran sayısız mâzi yadigârlarının ait
olduğu, daha doğrusu temsil ettiği bir zamandan, olduğu gibi kalmış istisnaî
bir köşe olur ve biz orada ev sâhibini, herhangi bir muasırdan çok daha yüksek
bir şey, geçmiş devirlerin en güzel ve iyi taraflarının gelecek nesillere
intikalini temine çalısan ilmin kendisi ve sohbetin sihriyle dinleyicilerini
şaşırtıp teshir eden bir sanatkâr olarak buluruz.

Fakat
İstanbul’un işgal yıllarında bu konağın târih içinde geçirdiği felâketlere bir
yenisi daha eklenir. En zor günlerinde sâdece dostlarına değil, bir vesile ile
kendisine cephe almış insanlara yardımda bulunma ihtiyacı hisseden bu yüce
gönüllü insan, nezârethaneye alınan Said ve Abbas Halim Paşaları da sık sık
ziyâret eder. Fakat Fransızlar bu korkusuz adamı yıldırmak için evinin işgal
edileceğini bildirirler ve yirmi dört saat içinde konağın boşaltılmasını
isterler. O günkü şartlarda bu konağın yirmi dört saat içinde boşaltılması
mümkün değildir. Aksi gibi İzmir’in işgalini protesto için kepenk indiren esnaf
o gün çalışmıyordur ve eşyaların taşınması için araba bulmak da hayli zordur.
Neticede bazı dostlarının yardımıyla bir kısım eşya taşınır, bazılarını yine
arkadaşlarına emânet eder; fakat yağmur taşınan bu eşyaları perişan etmiştir.
Pek çok gazete, mecmua koleksiyonu ve bazı kıymetli eşyalar konakta bırakılır.
Ne yazık ki onlar da konağın bir buçuk yıllık işgal döneminde Fransız ve
İngiliz askerlerle göçmenler tarafından yağma edilir. İbnülemin evinin işgal
süreci hakkında şunları söylüyor:

‘Fransızlar
verdikleri mühletin hitamında bizi cebren çıkardılar. Yarım asırdan beri ikamet
olunan ve Süleyman Nazif merhumun bir makalede bahsettiği vechile erbab-ı kemal
tarafından ‘darü’l-kemâl’ nâmı
verilen bir evin yirmi dört saatte tahliyesi nasıl mümkin olurdu?

Binlerce cilt
kitabı ihtiva eden dolaplar ve raflar bir oda dolusu eski ve yeni gazete ve
mecmua koleksiyonları, eşya-yı nefise, antika masnuat, elvah-ı bedia ve sâireyi
yirmi dört saatte değil, en müsaid zamanda bile üç dört günde taşımak, bahusus
o gün İzmir’i Yunanlılar istila ettiklerinden ‘alâmet-i matem olarak’ İslâm dükkânları mesdud, arabalar işlemekte
mesnu, mesken bulmak muhal ve şiddetle yağmur yağmakta iken nereye ve nasıl
nakledilebilirdi?

İbnülemin,
evinin işgali sırasında kendisinin ve ailesinin uzun yıllardır biriktirdiği
sanat eserlerinin, kitapların, çeşitli evrak ve yazıların işgal sırasında
insanın söylemekten haya edeceği çeşitli maksatlarda kullanıldığını söylüyor ve
şu çok mânidâr cümleyi sözlerine ekliyor: ‘Garb
medeniyetinin ne demek olduğunu zâten bilirdik, bu defa daha iyi öğrendik
.’

Netice:

Nev’i şahsına münhasır’ insanlar
yetiştirmek asırların getirdiği tecrübeyi incelikle işleyip mensuplarına
aktarabilen kültürlerin başarabileceği bir şeydir. Kültür, insanın ebediyet
iştiyakının eşyaya, düşünceye ve söze yansımış bir şeklidir. Bu sebepten mevcut
birikimini taşıyabilecek, onu gelecek nesillere emânet edebilecek kudrette bir
şahsiyet yetiştirmek kültürün varlığının tabiî bir neticesidir.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey de aktıkça çoğalan, çoğaldıkça zamana ve hayata taşan büyük
bir medeniyetin mensubu olduğunu biliyor, bu şuurla yaşıyor, bu düşünceyle eser
veriyordu. İbnülemin’i tanıyanların O’nu bir Tanzimat efendisine benzetmeleri
medeniyetin kendisinde mevcut bir direnci İbnülemin’de tecelli ettirmesinden başka
bir şey değildir. Çünkü medeniyet birikimdir. İnsanlık tecrübelerinin en iyisi,
en güzeli ve en sağlamı medeniyetin kendisini meydana getiren malzemeyi teşkil
eder. İbnülemin de bu malzemeyi renkli şahsiyetinde biriktirmeyi başarmış ârif
bir insandı.

İbnülemin’in
millî kültürümüze eserleri, sohbet meclisleri ve dönemin kültür ve edebiyat
adamlarına tesirleri yoluyla yaptığı hizmetlerin kıymetini takdir etmek, en
azından bu hizmetleri bilmek hepimizin boynunun borcudur. Şahsiyetleri yeni
nesillerin yoluna ışık tutan böyle insanları sevmeli ve sevdirmeliyiz. Bu
sâyede hiç değilse onların aziz hâtırâsını yâd etmek haklı bir kadirşinaslık
örneği olacaktır. Sözlerimi İbnülemin’in şu güzel vecizesiyle bitirmek
istiyorum:

Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir.’

708

Konak Hayatından Kesitler:

Sâdeddin Kaynak ve sakal meselesi

Konağındaki ‘Mûsikî Meclisleri’, İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in en çok sevdiği toplantılardandı. Genellikle insanlardan kaçan ve
yalnız yaşamayı seven üstad, bu tür toplantılara nazlanmadan giderdi.

Yine böyle bir
meclisteydi. Toplantıda zamânın tanınmış bestecilerinin önemli bir bölümü ve bu
arada Sâdettin Kaynak da bulunuyordu. Uzun yıllardır sakallı gezen Sâdettin
Kaynak, o dönemde yeni ilân edilmiş cumhûriyete daha uygun düşsün diye sakalını
kestirmişti. İbnülemin Mahmud Kemal Bey, O’nun yüzüne uzun uzun baktı ve şöyle
dedi:

Canım efendim; çehreniz bana hiç de yabancı
gelmiyor. Sız daha önceleri sakallı değil miydiniz
?

Gerçekten de
yakın bir zamâna kadar sakallı gezdiğini nerdeyse kendisi de unutmuş olan
bestekâr zor durumda kalmıştı. Başkalarının hatırlamasını hiç istemediği için
inkâr yoluna seçti:

Üstâdım; yanılmış olmalısınız. Ben oldum
bittim sakalsızdım
!..

Aman efendim nasıl olur? Hattâ bir gece
bendenizin evinde

Sâdettin
Kaynak işin belgelere döküleceğini, kendisinin bir zamanlar sakallı olduğunun
ispatlanacağını nedense arzu etmiyordu. Hemen üstâdı zayıf tarafından
yakalamayı düşündü. Sözü değiştirerek şöyle konuştu:

Bu yenilerde bir beste geçtim. Bilmem
dinlemek lütfunda bulunur musunuz
? diye sordu.

Mahmud Kemal
Bey’in:

Minnettar kalırım!

Demesiyle
birlikte, yaptığı yeni ve çok güzel besteyi okumaya başladı. Üstad, gerçekten
güzel bir eser olan besteyi, âdeta kendinden geçerek, derin bir haz ve saadet
içinde dinledi. Sâdettin Kaynak, okumasını bitirdiği zaman içinden: ‘Neyse, adamın dikkatini başka tarafa
yönelttik
…’ düşüncesiyle seviniyordu ki, İbnülemin Mahmud Kemal Bey yeniden
dile geldi:

Cidden şâheser bir şey olmuş efendim. Beni
ihyâ ettiniz. Fakat siz bunu okurken gözümün önüne hep o eski sakallı hâliniz
geldi. O sakallı hâlinizle okusaydımz, hiç şüphem yok ki, size çok daha fazla
yakışırdı
!

Salondakiler
gülmelerini zor tutarlarken Sâdettin Kaynak baygınlıklar geçiriyordu.

Sordular, cevap verdi: 

Ben bu evlenme meselesinde daima
pederimle vâlidemin hayatını nümûne olarak alıyorum. Otuz altı sene beraber
yaşayan vâlidemle pederim bir kere bile kavga etmemişlerdi. Rahmetli vâlidem
pederimin yanında gayet hürmetkârâne bir tarzda dururdu. Otuz altı sene
vâlidem, pederime çok büyük biı hürmet göstermişti. Ben de böyle bir hayat eşi
düşünüyordum.

İzdivaçta iki tarafın da yüz göz
olmamaları çok lüzumludur. Şimdi bazı çiftlere bakıyorum da birbirlerine ‘bey’
ve ‘hanım’ sözünü bile çok görüyorlar. Yekdiğerini sâdece ismiyle çağırıyorlar
Tanıdıklarımdan birine gittim. Kapıdan içeriye girdim. Kadın, kocasına
bağırıyor: ‘Lütfi! Lütfi!’ Beyefendi
meydanda yok. Nihayet kadın aşağıya indi: ‘O,
maşallah, buyurunuz
.’ dedi. ‘Lütfi de
meydanda yok
!’

Tecâhülle (bildiğim halde,
bilmemezlikten gelerek) sordum ‘Lütfi
kim? Uşak mı sâdece ismiyle çağırıyorsunuz
?’ ‘Hayır kocam. Ben onaLütfi
derim. O da banaCici‘ der.’

Ben âilede bu derece yüz göz
olmanın taraftarı değilim. İki tarafın da birbirlerine karşılıklı, mütekabil
hürmetleri olmalıdır.

***

Türkiye’de
misâfir olarak bulunan profesör Mahmud Kemal İnal’a sorar:

Türkiye’de üç biyografi âlimi bulunduğunu
söylüyorlar. Biri sizmişsiniz. Kimin
en üstün olduğunu anlamak istiyorum.

Böyle saçma sual mi olur? Sorduğunuz
âlimlerden biri 26 yıllık muallimdir. Öğretmek için öğreniyor. Öbür âlim, bırk
yıldır en zengin kütüphânenin müdürüdür. Her gün bir kelime öğrenmişse, kırk
yıllık sermâyesi elbette benden üstündür. Eğer ben de onlar gibi hep ilimle
meşgul olsaydım, hiçbirine ağız açtırmazdım
.

O iki âlim,
bir toplantıda Üstada;

Profesöre söylediğinizi duyduk. Fakat bize
zâten ağız açtırmıyorsun ki

***

Üstat İnal’a
sordular:

En değerli kitaplarınızdan birkaçının adını
söyler misiniz
?

-‘En değerli’ ne demek? Hepsi değerlidir.

Ne Tuhaf Şey!

0

Nasreddin Hoca
bir köye gider. Köye tam girerken köpekler birleşip başlarlar havlamaya. Hoca,
bakar ki iş ciddidir, saldırıya uğramak üzeredir. Şaşkın ve korku içinde…
Köylüler köpeklerine sahip çıkmıyor. Çaresiz, “İş başa düştü.” deyip yerden bir
taş alarak köpeklere atmak ister. Eğilir, ama taşı yerinden kımıldatamaz..
Hangi taşa el atsa hiçbirini oynatamaz. “Allah Allah” der Hoca, “Bu memlekette
taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar. Ne tuhaf şey!…”

 

Sosyal medya
grubundan bir komşumuz yazmış: “Geceleyin siteye geldim. Beni beş hırçın köpek
karşıladı. Ne yapacağımı bilemedim. Korktum, evime giremedim. Geceyi başka bir
yerdeki yakınımın yanında geçirdim.”

 

İnsanlar
evlerine köpek yüzünden giremiyorlar. Ne tuhaf şey.

 

Yazılı ve
görsel medyada günlerce yer alan haber. Köpekler okula giden çocuğa yolda
saldırıyorlar, onu fena halde yaralıyorlar. Çocuk ve aile perişan. Köpeğin
sahibi ortaya çıkmıyor. Çocuk, günlerce bu travmanın etkisi nedeniyle okula
gidemiyor.

 

Köpekler serbest, insanlar yollarda tutsak. Ne tuhaf şey.

Birkaç gün önce, bir gezintiye çıktım. Anlamadığım bir koku hep beni takip
etti. Eve döndüğümde baktım ki evin önünde köpek dışkısı… Meğer üzerine
basmışım farkında olmadan.

Artık yolda da yürüyemez olduk. Ne tuhaf şey.

Bir yakınım, eve misafir kabul etmediğini, zaten misafirlerin de kendisine
gelme arzusu duymadıklarını söyledi. Pek yadırgadım bu durumu. Neden, diye
sorduğumda bana, evdeki beş kedinin her yeri işgal ettiğini, kedi kokularının
evi sardığını, hatta evde değil yatacak oturacak bir yerinin dahi kalmadığını
söyledi.

Evlerin patronları hayvanlar, hizmetçisi insanlar olmuş. Hayvanları konuk
ederken insanları kendimizden uzaklaştırmışız. Ne tuhaf şey!

Adana’dan başka
bir haber:  “Seyhan ilçesinde kaldırımda
bisiklet süren on üç yaşındaki çocuk, sürü halinde gezen köpeklerin saldırısına
uğramaktan kurtulmak için yola fırladı. Otomobilin çarpması ile ağır yaralanan
çocuk, hayatını kaybetti”

Şehir eşkıyası,
katil köpekler, güvenliğimizi tehdit ediyor, çocuklarımızı ve kendimizi
onlardan koruyamıyoruz. Ne tuhaf şey!

Bu tuhaflık manzaraları sıradanlaştı, haberleri iyice arttı. İşin kötüsü,
önceleri tepki verdiğimiz bu kedili, köpekli yaşam tarzını olağan karşılar
olduk. Ne tuhaf şey!

Ahir zamanda evlerde çocukların efendi, anne ve babaların ise onlardan emir
olan hizmetçiler olacağı anlatılırdı. Bu durum eğitim açısından tenkit
edilirdi. Şimdi bunu geçtik, artık köpekler ve kediler hükümdar, insanlar hizmetkâr
oldu. Başlar ayak, ayaklar baş. Ne tuhaf şey!

Güneşin olağan akışından saparak bir gün batıdan doğup doğudan batacağı,
kıyamet alameti olarak anlatılır. Biz de bunu somut biçimiyle güneşin eksen
kaymasına uğrayacağını anlıyoruz. Eksen kaymasını, mecaz anlamıyla
insan-hayvan, insan-eşya ilişkilerindeki sapma, tersyüz olma şeklinde
yorumlamak bana daha mantıklı gelmeye başladı. Niçin olmasın? İlişkilerdeki
sapkınlık, çarpıklık, sıra dışılık; hem varlıkların doğasını bozuyor hem de
toplumda huzursuzluğa yol açıyor.

Tek sorun, köpeklerin sokaklarda terör estirmesi değil. Kendini “hayvan sever”
olarak tanıtan güruhun medyada ve sosyal hayatta oluşturduğu algı ayrı bir
dert. Can Yücel’in, “Farkında Olmalı İnsan şiirinde  “Evinde
kedi, köpek beslediği halde çocuk
sahibi
olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.” dizeleriyle tanıttığı insan
tiplerinin estirdiği terör sebebiyle, bu durumdan şikâyetçi olanlar, seslerini
çıkaramıyorlar, biraz cesur olanlar ise “Hayvanları aslında ben de çok
severim.” diye söze ezik başlıyorlar.

Teröre yardım ve yataklık yapanlar
büyük bir yüzsüzlükle şarlatanlık yapabiliyor, mağdur olanlar, mağduriyetinin
mahcubiyetini duyuyor. Ne tuhaf şey!

Evrenin dengesi yasalar üzerine
kurulmuştur. Fiziğin, biyolojinin, sosyolojinin yasalarına aykırı hareket
edilirse bu denge bozulur, kıyamet o zaman başlar. Suyun, akışının tersine
çevrilmesi, bir gün taşması demektir. Fiziğin yasalarına müdahale ederek ozonu
deldik. Sosyolojinin yasalarına müdahale ederek insanlar ve toplumlar arasında
güvensizlik iklimi oluşturduk. Kendi biyolojisinin gereğini yapmaktan kaçınan
insanoğlu şimdi de hayvanın biyolojisiyle oynuyor, onu insana, insanı da ona
düşman yapıyor. Kedinin de köpeğin de yaşayacağı, mutlu olacağı yer bellidir.
Kedi fare yakaladığı zaman mutludur, evde süs hayvanı olduğu zaman değil.
Köpek, çobanın yanında bulunduğu, sürüyü kurda karşı koruduğu sürece mutludur,
fıtratının gereğini yapmanın huzuru içindedir. Bir köpeği eve hapsetmek, onu
kısırlaştırmak, köpeğe karşı haksızlıktır. Hayvan severlerin karşı çıkması
gereken yer burası olmalıdır. Köpek sadıktır, sahibine sadakatini
göstermelidir; hırçındır, dağdaki çakala ya da kurda karşı hırçınlığını
yaşamalıdır. Her hayvana fıtratına göre ortam hazırlamak, iş üretmek hayvan
severliğin gereği, hayvan severlerin görevi olmalıdır. Her hayvanı kendi
fıtratı dışı bir mecrada yaşatmak o cinse karşı saygısızlıktır, haksızlıktır,
suyun akışını tersine zorlamaktır. Her kedi ve köpek terörü, anlayanlar için,
aslında insanlara karşı bir başkaldırma eylemidir.

Her baş ağrısı, bir hastalık
belirtisidir, der hekimler. Ağrının, baştaki yerine göre hastalık teşhisi koyan
hekimler var. Hastalık da vücudun bir isyanıdır. Fizik, biyoloji, sosyoloji yasalarının
egemen olduğu bünyelerde de aynı tepkileri görebiliriz. Her sıkıntı, işlerin
yolunda gitmediğini haykırır anlayanlara. Salgın hastalıklar, iktisadi
dengesizlikler, savaşlar; birer denge bozukluğudur, doğal yasaların ihlalidir.
Saldırganlaşmak, eve ve sokağa mahkûm edilen, kısırlaştırılarak biyolojik
yasası ihlal edilen köpeğin hakkıdır. İnsanlar bunu anlamıyor, ne tuhaf şey”

Tuhaflıklar dünyasındayız. Bunu
yaşamak, kaderimiz. Bu yanlışlıklar iklimindeki yerimiz, duruşumuz ise,
imtihanımız. Hangi olay ve olguya nasıl bakıyor, yaklaşıyor, olaylar karşısında
nasıl davranıyor, ona nasıl çözümler üretiyoruz? Bizim için temel mesele bu.

Her devir, kendi sorunlarını
üretir, çözümlerini de getirir. Sen neredesin?

Kırım’ın İlhakını Tanımıyoruz (8 Senedir)

Yalnızca Rus asıllıların
katıldığı bir Referandumla alınan sonuç, hele hele işgalci Rus askerlerinin güvenliğini sağladığı bir seçimin yüzde 93 buçukluk neticesi asla
tanınanamaz, tanınmamalıdır. Bu noktada – kendi adıma söyleyeyim – ilk defa Obama, Kerry ve Rasmussen‘le
aynı düşünüyoruz.

Bir ülke seçim tantanası ve yolsuzluk / ahlâksızlık kampanası içinde için içini yerken yenir asıl tarihî goller dedik; yiyoruz. Yarın 30 Mart sonrasında bizim Güneydoğu’muzdan
da oldu-bittili bir özerklik / otonomi golü, 1 ay sonrasında da Kıbrıs’ta Birleşik Cumhuriyet
golü yersek maç 3-0’dır. Kim gelirse bunları 3-5 senede çıkaramaz.

Yunanistan kaç senedir krizdeydi; Ege’de
ihtilaflı adaları bile zilliyetimize geçiremedik, aksine eller (Elenler) aldı. Çeçen davasında hem Rus yanlısı Ramzan Kadirov’un keyfine uygun
camileri, sarayları TOKİ’ye yaptrıdık hem de Çeçen mücahitleri ülke dışına kovaladık.

Dağistan’da Doku Umarov’un
öncülüğünde kurulan ve Rusya ile savaşı orada sürdüren Kafkasya İslam Emirliği’nin
savaşçılarını Rusya öyle istediği için yok saydık. Ama para karşılığı Suriye’de Esad’a karşı savaşmalarına ve
Suriyeli sivillerin iç savaşta
öldürülmelerine aracılık yaptık.

Çeçen generallerin İstanbul’da
Rus gizli servisince avlanmalarına ses çıkarmadığımız
gibi çok İslamcı (!) İktidarımız devrinde Çeçen
mülteciler Somalili sığınmacılar kadar bile ilgi görmediler
Türkiye‘nin en büyük ‘metropol’ünün böyük böyük ilçelerinde.

İyi de ne yapmalıyız artık bu
saatten sonra:

-1- Türkiye doğalgazda Rusya
tekelini kıracak hamlelerini hızlandırmalıdır.

-2- Türkiye, Ukrayna’nın
kuzeydoğusundaki ve kraldan daha çok kralcı Rus Kazaklarının (Kozaklar) yenir
bir parçayla Rusya’ya iltihakını engelleyici bir çalışma içine girmelidir.

-3- Rusya’nın Kırım’a
çökmesini “Sıcak Denizlere İnmek ve Boğazları Almak” politikasında
geleneksel bir tehdit olarak algılamalıdır ve bu yönde bir MGK kararı
çıkarmalıdır.

-4- Bağımsız Devletler
Topluluğu’na (BDT) üye olan Türk Cumhuriyetlerine üyeliklerini gözden geçirme
kararı aldırmaya gayret etmelidir.

-5- Yarı bağımsızlığı diğer
cumhuriyetlerin önünde olan Tataristan Cumhuriyeti’nin özerklikten bağımsızlığa
geçişi için aşamalı bir referandum süreci tasarlanmalıdır.

-6- Türk Konseyi ve TÜRKPA
(Türk Parlamenterler Asamblesi) acilen toplanmalıdır, Rusya’yı uyarmalıdır.

-7- Gürcistan’dan ayrılan
Abhazya ve Güney Osetya’nın da aynı yöntemlerle ilhakı olasılığına karşı
şimdiden uluslararası kamuoyu oluşturulmalıdır.

-8- Ahmet Davutoğlu’na seçim
yasağı konmalı ve yerel seçimler için gezmesine müsaade edilmeyerek BM, AB,
AGİT ve NATO nezdinde temaslar sağlaması için yurtdışı gezilerine
çıkarılmalıdır.

-9- Hatta mümkünse Stratejik
Derinliği daha kuvvetli biriyle (örneğin Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan
Bozkır) Dışişleri Bakanımız behemahal değiştirilmelidir.

-10- Bu kısım ‘off the record’dur: Başkent
Moskova’nın asla güvenli bir şehir olmadığı mukabeleten ve mütekabiliyeten
dünyaya gösterilmelidir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 5

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne
kend
i kimseye benzer ne kimse
kend
isine 

Şâirliği

Edebiyat ve
yazı dünyâsına girişi, devrinin gençlerinin çoğu gibi şiir yolu ile olan
İbnülemin Mahmud Kemal İnal, erken yaşta Mehmed Âkif Ersoy’la birlikte ilk
nazım denemelerine başlamış bulunuyordu. On iki-on üç yaşlarına geldiğinde
ifâde ve teknikçe epey gelişmiş olmakla beraber şiiri Mehmed Âkif gibi kendisi
için tek saha olarak almadı. Şekil ve muhtevaca zamanının yenilik modalarına
iltifat etmeyip eski şiirin izinde yürüyerek çoğu gazel tarzında olan
manzumeler meydana getirdi. Hersekli Ârif Hikmet gibi üstatları örnek tuttu, o
vaktin ünlülerinin şiirlerine nazîreler söylemekten hoşlandı. Zaman zaman ‘Nâlânî’ mahlasını kullandı. Şiirlerinde
tema dâima aşk idi. Yılların akışı içinde kaleme aldığı manzumeler hacimlice
bir şiir mecmuasını dolduracak miktara ulaşmakla birlikte bunlara fazla değer
vermedi. Bununla beraber ilmî çalışma ve araştırmalarının iyiden iyiye öne
çıktığı zamanlarda da şiiri büsbütün bırakmadı. Sonraları mizacının sevkiyle
şiirde çok defa latîfe ve mizah vâdisine yöneldi. Ayrıca târihî ve biyografik
eserlerinde, fikrî yazılarında, konu arasına kendi kaleminden çıkma manzum
parçalarla müdâhaleler yapmaktan da hoşlanıyordu. Daha Millî Edebiyat akımı hız
kazanmadan önce hece veznine ilgi gösteren İbnülemin’in bu vezinle yazdığı
manzumeler de az değildir.

Manzumeleri
arasında duygu ve dinî heyecan bakımından na‘tlarının en başta söylenmesi
gerekir.

Şiirin bütün
inceliklerini bilen bu muhteşem tetkik ve tenkit âbidesi, kendisinin şâirliği
ile ilgili menfî hükmünde de büsbütün haksız değil… Ahmet Hamdi Tanpınar için
de aynı hüküm verilebilir: Şiirin sırlarını bilen ender tenkit ve tetkik âlimlerindendi,
buna mukabil, şâirliği çizginin hemen üstünde idi. Yarının edebiyat tarihçisi
O’nun şiirine bir cümle yer verirken, bir olayı hikâye  edişindeki ifâde gücü söz konusu olduğunda uzunca
bir bölüm ayıracaktır. Edebiyat Târihi ile makaleleri ise aşılması zor
metinlerdir.

Fikrî
yazılarında ayrıca ifâdesini bulduğu üzere Hz. Muhammed’e karşı derin bir sevgi
duyan İbnülemin’in na‘tlarının büyük bir kısmı Hüseyin Sadettin Kaynak, Hüseyin
Kâzım Uz ve Hâfız İsmail Nisfet gibi zamanın ileri gelen mûsikîşinasları
tarafından bestelendi. Yakın arkadaşı Hüseyin Vassaf’ın Süleyman Çelebi’nin ‘Vesîletü’n-necât’ına yazdığı takriz ve
bunun içindeki manzum parça, O’nun Hz. Peygamber’e olan duygularının en
kuvvetli olduğu kadar en güzel ifâdesini verir. Bunlardan başka bestelenmiş
ilâhileri ve diğer bazı manzumeleri de vardır. Dağınık olan şiirlerinden elinde
kalabilenleri ‘Mevzun Sözler’ adıyla
bir araya getirdiyse de bastıramadı. Şâir Tâhir Selâm’ın (v. 1844) bir
gazelinin görebildikleri iki beytine şâir arkadaşlarıyla beraber söyledikleri
on dokuz nazîreyi ‘Gülzâr-ı Nezâir
adı altında topladı İbnülemin’in tasavvufî bir kıtasına Feyzü’l-Kemâl ve bir
na‘tına da ‘Mir’âtü’l-Kemâl’ adıyla
Hüseyin Vassaf tarafından etraflı birer şerh yazılmıştır.

Birinci Dünya
Savaşı’nın yaşandığı günlerde bir cuma sabahı konağının, Fransız askerleri
tarafından işgal edilmesi üzerine İbnülemin’in kaleme aldığı dörtlük O’nun
güçlü bir şâir olduğunun göstergesidir:

Dârımızdan dûr edüb berbâd ü tarâc ettiler

Hazret-i Âdem gibi cennetten ihrac ettiler

Zevk bahşâ beyt-i Firdevsî’de eylerken karar

Bir temelsiz külbe-i ahzâne muhtâc ettiler

Şiirlerinden Örnekler

Râm edilmez bir güzelsin vuslatın hulyâ gibi

Her nigâh-ı iltifâtın tatlı bir rüyâ gibi

Bir mücessem neşvesin keyfiyyetin sahbâ gibi

Yok mudur bir niyyetin üftâdeni ihya gibi

Açıklama:

Ele geçirilmez bir güzelsin, seninle beraber olmak hülya
gibi

Her iltifatlı bakışın tatlı bir rüyâ gibi

Neşenin madde hâline gelmiş bir şeklisin, vasfın ise
şarap gibi.

 Sana düşkün olana
hayat vermek gibi bir niyetin yok mudur?

Gazel

Hitâb-ı lutfunu yârin itâba benzetirim

Safâ-yı âlem-i aşkı azâba benzetirim

Görünce rûyini zîr-i nikabda o mehin

Sehâb içinde kalan mâhitâba benzetirim

O nûr-ı çeşm-i mahabbet tebessüm ettikçe

Tulûa mâil olan âfitâba benzetirim

Geçer neşâtı gönülde hazîn yâdı kalır

Zamân-ı vuslatı fasl-ı şebâba benzetirim

Zuhûr edince peyinde hafâ da zâhir olur

Vücûd-ı zâili ayni habâba benzetirim

Ne güllerinde vefa var ne gülşeninde safâ

Cihânı lâne-i bûm u gurâba benzetirim

Nasibi ehl-i kemâli bahâr-ı âlemden

Nasib-i bülbül-i mihnet-nisâba benzetirim

 

Gazel’in Açıklaması:

Sevgilinin lütfeden hitabını azarlamaya benzetirim.

Aşk âleminin zevkini azâba benzetirim.

O ay yüzlü güzelin yüzünü, örtü altında görünce

Bulutlar içindeki aya benzetirim.

 O sevgi gözünün
nûru gülümsedikçe,

 Doğmaya yakın
güneşe benzetirim.

 Sevgiliyle beraber
olma zamanının sevinci geçer,

 Üzüntülü bir hâtırası
kalır, onu gençlik çağına benzetirim.

 O ortaya çıkınca,
arkasından gizlilik de görünür,

Yok olan varlığı su damlalarına benzetirim.

Dünyânın ne güllerinde vefa var, ne de gül bahçesinde
zevk var.

Dünyâyı baykuş ve karga yuvasına benzetirim.

Olgun kişilerin bu dünyanın baharından nasibini,

 Kısmeti ıztırab
olan bülbülün nasibine benzetirim.

Mahmud Kemal İnal, şiiri hiciv sâhasında kullanmakta çok
mâhirdi.

Öyle zenginmiş ki fikri benzemez

En büyük milyarderin sâmânına

Böyle şâir gelmemiş dünyâya hiç

Şiir ü şâ’rı benzemez akrânma

Şi ‘rinin uymaz hesâbı parmağa

Bâhusus gelmez aruz evzânına

Öyle hayranmış ki şi’r ü nesrine

Ehli irfan turp sıkar iz’ânına

Veçhi benzer şi’rine canlar yakar

Şi’ri benzer vech-i nâ râhşânına

Baksa mir’ata olurmuş bî şuur

 Kendi âşık kendi hüsnü ânına

Postu sermiş çıkmamış meyhâneden

Yan verip pîr-i mugan yârânına

Öyle mihnetkeş imiş ki bî misâl

 Düşman ağlar derd-i bî pâyânına

Şişe şişe nûş edüp boş durmamış

Akıbet girmiş zavallı kânına

Kendine her veçhile hemdem bilüp

 Bekri Mistik almış ânı yânına

Yazdılar târihi lâfzi serhoşân

İçti içti s… Orhan cânına.

Çok sık
tekrarlanan ziyaretlerinden rahatsız olduğu şahsa yazdığı hiciv şiiri:

Bir takım lâf ile teşviş-i huzur

Etme ey şâir-i bî şi’r ü şuur

 Her
dakika bana gelmekten ise

Yılda bir kendine gelsen ne olur?

Köpeğe Mersiye:

Mürd olunca eyledi herkes keder,

 Çünki
nâdir bir köpekti Mösyö Pit

Farkı yoktu bâzı insandan ânın

Rûyine baksa demezdi kimse it

Bir mücessem kibr idi pür debdebe

Kuyruğunda var idi sırma şerit

Âleme gelseydi vaktinde eğer

 Arman’ı
sevmezdi Gotye Margirit

Na’t -1

Ey ruh müşahhas ki bütün canlara
cansın

Ağyare nihansın dili yarâne
iyansın

Bayındır eden güllere İrası
revayih

Rayinle de mihrü mehe envar
feşansın 

Her zerre senin lem’ai vechinle
celidir

Zahirde fekat mühri
hafiyüllemansın

Hüsni ezeli, âşıkı hüzni
ezelindir

Bir öyle cemilsin ki cemallerde
nihansın

Aşkındır eden sureti hestiyi
nümayan

Aşkınla ki ayinei imkânü mekânsın

Keşf eyle nikabı ruhuni sırrını
göster

Görsün ki cihan ruhi
lâtifüseryansın

Dünyada yere düşmedi sayen fekat
ey nur

Ukbada rüusı beşere saye resansın

Ey nahbei mahlûkı ahad, gelmedi
mislin

Vallahi ve billâhi vahidi dü
cihansın

Ümidi kerem etmededir salihü
talih

Sen kânı kerem, melcei âfet
zedegânsın

Atfı nazar et haline biçare
Kemalin

Biçarelere lûtfile daim
nigeransın.

 

Na’t 2

Öyle ekmel halk olunmuşsun ki ey
mihri hüdâ

Hâlik-ı âzam, senin halkında
etmiş itinâ

Ferd yaratmış, ferd bırakmış tâbe
mahşer zâtını

Suretü siretde mislin halk
olunmaz bir daha

Etse mirata tekabül hak nüma
vechin senin

Misli mevhumun olur belki o
yüzden runümâ

Lemai hüsnün bütün dünyayı Şeyda
eylemiş

Zerre zerre incizab eyler bütün
dünya sana

Her güzel senden eder ahzi füyuzı
hüsnü an

Afitabı hüsnü ansın matlaın vechi
hüdâ

Öyle bir hüsni müşehassın ki seyr
etse seni

Hüsni mutlak, şübhesiz tekbire
eyler ihtidâ

Hangi cânândır o kim aşkiyle
olsun sine çak

Alkı Âdemden beri uşşakı vahdet
âşinâ

Sad hezarân kere mahv olsa vücudi
ehli aşk

Aşkı canbahşin gönülde ruh gibi
bulmaz fenâ

Can fidayı aşkınız, aşkınla
bulduk biz hayat

Âşık olmuşdur şehidi aşkına çünki
beka

Öyle ümmisin ki ilmin etdi ihyayi
ulûm

Müftekirdir tâ ezelden âlemi
irfan sana

Öyle ümmisin ki tâlim eyleyen
hakdır seni

Bildiren mahlûka sensin halikı
eyhak nüma

Hangi dâhidir o kim nurundan
olmaz müstefiz

Müstefizi nurun olmakdır
hakikatde dehâ

Isrı pekinden eder mi ehli biniş
inhiraf

Devleti sermed, senin irsinde
etdi incilâ

Akli Kâmil, tabiî hükmi cehlindir
senin

Mevlâ aklıselim yektedı ya satıfî

Rahmeti uzmayı haksin cümle
mevcudate sen

Sabitü seyyare nurındır eden
neşri ziya

İsmini ismi İlâhiyle beraber zikr
eder

Çar aktarı cihanda her nefes ehli
nüha

Ey veliyi nimeti âlem, senin sâyendedir

Bunca küfranla beraber nimeti bi
intiha

Ya Resûlullah senin şevkinle oldı
cezbe nak

Zerrei hâki derin Mahmud kemâli
bi nevâ.

 

Gül yüzlü güzelim

Düşdüm senin aşkın ile dağlara

Bak bir kere sinemdeki dağlara

Gönlüm hazin, fikrim ise perişan

Hasretinle oldu halim pek yeman

Bahar geldi, buldu âlem bin safa

Bülbül ile ben ağlarım daima

Behar zevki yerde göğde uyandır

Sensiz behar benim içün hazandır

Yaklaşırdın diken olsam yanıma

Benden kaçar, kasd edersin canıma

Seni seven firkatinle âh eder

Her dakika dost ağlar, düşmen
güler

Yok mu rahmin derdin ile ağlara

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Gece gündüz eyliyorum ben figan

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Güller güler, culer akar her yana

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Güller gibi açılacak zemandır

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Bülbül oldum girdin benim kanıma

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim

Sevmeyenler gül yüzünü seyr eyler

Nerde kaldın a gül yüzlü güzelim.

 

Lâtifeâmiz bir manzumenin ilk beyitleri

Mandıra çiftliğinin manzarai
mergubi

Getirir hatırı naşadımıza mahbubi

Öyle bir manzara kim cenneti
tanzir eyler

Tabişi zevku safa gözleri tenvir
eyler

Gülşeninde görünür feyzi rebiî
her dem

Hiç tasavvur edemez anda hazanı
âdem

Didei âşıkı şeyda gibi culer
çağlar

Bezmi vuslatda sanırsın ki
gönüller ağlar

Gülleri, dilberi gül ruh gibi can
bahşadır

Bülbüli, bülbüli cennet gibi zevk
efzâdır.

 Her tarafdan geliyor gûşe sadayı şadi

Her sada olmadadır cuşü huruşe
badi

Böyle bir çiftliğe mâlik olanın
unvanı

Olsa lâyık mı değil mülki safa
sultanı

Beyitler

Cilve zari vechi kudret sanma
yalnız turdır

Didei hak bine her bir zerre turı
nurdır

Çeşmi jenk alûdeye etmez tecelli
bir zeman

Nuri paki aşk ancak didei bina
arar

Gözü dünya görür seni görenin

Nuri çeşmi mehabbet olmuşsun.

Şu gülistanı gam alûde misâli
günce

Hande ber Leb geliriz, âh perişan
gideriz.

Muktezayı fitrata ekmekde cümle
ittiba

İsmi zâhir, herkese bir neş’e
izhar eyledi

Ağyâr değil, yâr ediyor derdini
efzun

Güldür seni güldürmiyen ey
bülbüli nalân

İzdihamından şuam etme şekva ey
melek

Bir İlâhî nursun pervanen olmuş
âfitab. 

Bahşi hayret ediyor doğrusu ehli
hirede

Kredi sahibidir bankada şimdi
kırede.

Vermesün adaya fürsat rüzgâr 

Âdemi bir sözle eyler tarümar.

Yayımlanmamış bir şiiri:

Bayezıd Kütüphânei Müdür-i

Umûmîsi İsmâil Efendi vefatına
tarih:

Kırk sene talim’i cilm’u marifet

Etti İsmail Efendi millete

Sâhib’i hulk’i hasen bir zât idi

Lâyık olmuştu bihakkin hürmete

Müşkilâtı hallederdi rıfk ile

Talibi teşvik ederdi gayrete

Nazikâne hâl’ü kali bi riya

Herkesi mecbur ederdi rağbete

Hubb’i hirre cilleti bi çâreyi

Gark ederdi her dakika zahmete

Hirreler uğrunda sarfı nakd’i cân

Eyledikçe vakf olurduk hayrete

Vardı seksenden ziyade hirresi

Hasr’ı evkat eylemişti hizmete

Birbirinden her kedi bedter idi

Seyredenler duş olurdu nefrete

Gözlerinden ekseri mahrum idi

Nail olmazdı zavallı vuslata

Bazısı şiddetle olmuştu uyuz

Uğramıştı her biri bir illete

Nail olmazdı zavallı vuslata

Bazısı şiddetle olmuştu uyuz 

Uğramıştı her biri bir illete

Çünki her gün etle sütle
beslenûp 

Sevk olunmuştu muhalif âdete

Sütlü aşla ballı kaymak pirzola

Onları etmişti hasret sıhhate

Dostlarından bir kaçile kendi
de 

Mübtela olmuş idi ol âfete

İrtihaliyle bütün ahbâbını

Doğrusu uğrattı derd’i zecrete

Geldi yüz hirre dedi tarihini

Gitti İsmail efendi cennete.

Şehadet Kelimesi

     “Eşhedü en lâ
ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh.”

     “Şehadet /
şahitlik ederim ki, Allah’tan başka hiçbir İlâh / Tanrı yoktur. Yine şehadet /
tanıklık ederim ki, Hz. Muhammed Allah’ın resûlü / elçisidir.”

     Bu yüce kelime,
cümle ve ifade; İslâm’ın asıl ve sağlam temelidir.

     Kâinat / evren
üstünde dalgalanan İslâmiyet’in; en nuranî / nurlu, parlak ve en yüce bayrağıdır.

     Evet iman / inanç
ve itikadımız; misak-ı ezelî / ezelî misakımızdır.

    “Elestü bezmi” veya
“Kalu Bela” diye tabir edilen ezelî sözleşmemize dayanan ant ve yeminimizdir.

     Hani, Allah
ruhları yarattığı zaman, onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye
sormuştu.

     Onlar da “Evet,
Rabbimizsin.” diye cevap vermiştiler.

     İşte o hâdise ve
olaydan sonra, ant vermiş. Yemin etmiştik.

     İşte iman; bu
mukaddes / kutsal menşur / ferman ve buyruk olan şehadet kelime ve cümlesiyle
yazılmış ve ifade edilmiştir.

     Âb-ı hayat /
ölümsüzlük suyu olan İslâmiyet ise, bu şehadet kelime ve cümlesinin hayat göze
ve pınarından kaynamaktadır.

     Evet, insan; ebede
/ sonsuzluk ve daimîliğe namzet ve aday kılınmıştır.

     Ancak bu mübarek
kelime, insanlar içinde sadece ebedî saadet ve mutluluk sarayına tayin olunan
ve müjdelenen insanların eline verilen; ezelî bir ferman ve buyruktur.

     Bu mübarek kelime
ve cümle; insanın kalp denilen gayb âlemlerine açık penceresinde kurulmuş
bulunan Rabbanî lâtifenin -ki Allah’ın yalnız kendi sevgisi için yarattığı,
kalbe bağlı ince bir duygudur.

     İşte bunun
fotoğrafıyla alınan nuranî, nurlu timsali / parlak simgesi ile, Ezel Sultanı
olan Allah’ı -ki kudret kuvvet ve iktidarı zamanla kayıtlı olmayan, saltanatının
başlangıcı olmayan Ezel Sultanı  Allah’ı-
ilân eden nuranî / parlak haritadır. Üstelik belâgatlı ve çok beliğ bir
tercümandır.

     Evet, bu Şehadet
Kelimesi -insanın içindeki, iyiyi kötüden ayırabilen, iyilik etmekten lezzet
duyan ve kötülükten elem alan manevi his olan- vicdanın; esrarengiz / esrarlı,
sırlı, gizli ve gizemli olan beligane / belâgatlı nutkunu / konuşmasını;
kâinattaki varlıklara karşı vekâleten / vekalet yoluyla okuyan fasih / duru
sözlü hatibi / açık ve güzel konuşanıdır.

     Evet bu Şehadet
Kelimesi; Kâinata / evrene Hâkim-i Ezelî / ezeldenberi hâkim olup hükmeden
Allah’ı ilân eder.

     Evet, bu Şehadet
Kelimesi; imanı beliğ, noksansız ve güzel bir şekilde, belâgatli konuşarak
tebliğ eden / duyuran, haber veren lisan ve dilin elinde; bitmeyen, zeval
bulmaz bir ferman ve bir buyruktur.

x

     Bu Şehadet
Kelimesi’nde; “Lâ ilahe illallah.” / “Allah’tan başka İlâh diye bir şey
yoktur.” ve “Muhammeden Resûlullah.” / “Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi’dir.” diye
iki kelâm / iki söz vardır. Üstelik bu sözler, birbirini doğrular mahiyette
olup, birbirine en doğru birer şahit ve tanıktır.

     Evet, ulûhiyet /
ilâhlık; Allah’ın hâkimiyeti ile kâinattaki her şeyi kendisine ibadet ve itaat
ettirme özelliği; nübüvvete / peygamberliğe bürhan-ı limmîdir. / Müessir ve
etkileyenden esere, sebeplerden neticelere geçmeyi dile getirir. “Ateş varsa
dumanı da vardır.” denmesi, yani, ateşin dumana delâleti / dumanı, yani yapanın
yapılanı göstermesi gibi.

     Hz. Muhammed ise,
Yüce Allah’ın varlığına; zatı ve lisanıyla bürhan-ı innîdir. / Eserden müessire
/ tesir eden ve etkileyene, neticelerden sebeplere yapılan geçiştir. Dumanın
ateşe delil olması, yani yapılanın yapanı göstermesi gibi.

     Kâinatta görülen
eserlerden; eser sahibinin varlığına geçişi gösteren delilleri düşün. Hem:

   “Madem Allah var, o
halde peygamberle kendini tanıtacak, fermanlarını bildirecektir. Keza,

     Madem peygamber
var, elbette onun davasının esası olarak Allah da vardır.” (Prof. Dr. Şadi
Eren)

“Milli Şehit” Kaymakam Kemal Bey…

Onbir Ayın Sultanı

“Gerçek oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca
sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.”
[Hâkim]

Mübarek
vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her
çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allah-ü Teâlâ, tarafından sevilen kimse,
faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur.
(Mev’iza-i hasene)

 

Eşsiz güzellikler, iyilikler yardımlaşma, huzur
ve mutluluk gibi nadide hazineler getiren sevilmez mi? Elbette sevilir. Geçen
Ramazanın bize bahşettikleri damağımızda tat kaldı. Aramayı, aranmayı,
kavuşmayı, yardımı severliği, affetmeyi, velhasıl iyiliklerde yarışmayı özler
olduk.

Hele pandeminin olumsuzlukları, sevdiklerimizden
uzak kalmak, kimilerimizin yakınlarını, sevdiklerini kaybetmesi içimizde yanan
ateş olmuştu. Yaşadığımız bu hüzünlü günlerin ardından Ramazana kavuşmak ne
kadar huzur verici.

Tatlı koşuşturmalar, ikramlar, hatır sormalar,
özlenen o sıcacık komşuluklar hayatımızda adeta güllerin açmasına vesile oldu.

 İslam’ın
beş şartından dördüncüsü, on bir ayın sultanı, mübarek Ramazan ayında, her gün
oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir
gazasından bir ay evvel farz oldu.
Ramazan, “yanmak” demektir. Bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin
günahları yanar, yok olur. Bu ayda, Allah için az bir iyilik yapmak, başka
aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka aylarda yetmiş
farz yapmak gibidir.

Bu ay; sabırlı, yardımsever, özverili,
hoşgörülü ve affedici olmak, iyi geçinmek ayıdır.

Kimseyi; “kırmamalı, üzmemeli, rencide
olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme, aşağılama” vb. kötü
kelam ve davranışlardan kaçınmalıdır.

 Kendisine kötülük edenlerden, kırıcı söz
söyleyenlerden, münakaşa etmek isteyenlerden, “ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Oruç tutmak, sadece belli bir süre midemizin aç
susuz kalması değildir. Ya da en leziz yemeklerle nefsimizi doyurup, sahura
kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak günü doldurmak hiç değildir.

Ramazan bereketli ve muhterem bir aydır.
Bizlere sunulan bir fırsat, bir ihsandır. O yüzden bu ayı her türlü
güzelliklerle bezeyerek dolu dolu yaşamak gerek. Kendimize güzel ve leziz
ziyafetler sunduğumuz gibi, akrabaya, konu komşuya, aç ve yoksullara da iftar
vererek, yardımda bulunarak, ibadet ve iyiliklerle, güzel davranışlarla ruhumuzu
da doyurmalıyız.

Ramazanın her gecesi, gündüzü, her anı, “bedeni
yormadan, sıkıntıya sokmadan” maddi ve manevi tüm uzuvlarımızla, kalbimizle,
zihnimizle, birlikte ibadetle, iyilik yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle,
huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde değerlendirilmelidir.

Yani bütün azalarımızı, düşüncelerimizi,
gönlümüzü kötülüklere kapatmalıyız.

Güzel, tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı
iyi iş ve söylemlerle, ibadetle meşgul olmalıdır. Tüm insanlara karşı güler
yüzlü, tatlı sözlü, mütevazı, nazik, yüreği sevgi ve merhametle donatılmış,
duygulu, hoşgörülü, yardımsever vb. olmalıdır.

Anne baba, dede nine vb. akrabalar, hısımlar ve
dostlar unutulmamalı, ihmal edilmemelidir. Uzaktaysalar hal ve hatırları
sorulmalı, yakındaysalar davet edilerek gönülleri alınmalıdır. Komşular da
ihmal edilmemeli, hatırları sorularak, gönülleri hoş tutulmalı, gerekli
yardımda bulunulmalıdır.

Bu ayda rızklar artar. Bir kimse, bu ayda, bir
oruçluya iftar verirse, günahları af olur. Bir hurma ile iftar verene de,
yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de, büyük ecirler vardır.

Niyetimiz Mevla’nın rızası için, samimi, sade
ve mütevazı iftarlar verebilmek olmalıdır. İftarın zenginliği, aşırı külfete
sebep olması, nefsi okşayan şaşaalı, gösterişe kayan, israfı körükleyen türden
olması da uygun değildir.

Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ay,
öyle bir aydır ki,” ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu
Cehennemden azat olmaktır.” Bu ayda her tarafta hayır, hasenat, bolluk bereket
olur. Kurtlar kuşlar, börtü böcek bile bu aydan doya doya nasibini alır.

. Edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık bir
kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı, geceler; istiğfar, münacat ve tefekkürle yad
edilmelidir. Böylelikle bedenler latif, geceler huzurlu, gündüzler bereketli,
duygular deruni, zaman kıymetli, ömür mesut geçer. Böyle bir dünya hayatı olanın
ahireti de mamur demektir.

Ramazan, bol sevap kazanmak için bir fırsat, af
edilmek için büyük bir ganimettir. O yüzden iyilik yapmakta, sevap kazanmakta
adeta yarış etmeli, kendi davranışlarını ve yaşantısını en güzel insani
hasletlerle bezemeli, yararlı, sevilen, örnek insan olmalıdır. Bu ayda, amirler
de, emri altında olanların vazifesini hafifletir, oruçlarını rahat tutmalarına
yardımcı olurlarsa büyük kazanç elde ederler.

Ramazan ayı, en büyük nimetlerden, eşsiz
hazinelerden biridir. Kur’an-ı kerim, bu ayda indi. Affın, ihsanın, bereketin,
iyiliklerin, güzelliklerin, manevi atmosferin yağmurlar gibi gönüllere aktığı,
eşsiz müjdelerin dolu olduğu bir aydır. Bir günü, bine bedeldir. Farzlara
yetmiş kat sevap verilir. Nafilelere farz gibi sevap verilir. Hele içinde bir
de, “bin aya bedel olan Kadir Gecesi” vardır ki, nimet üstüne nimettir.

Bu öyle mübarek bir aydır ki, orucunu bütün
uzuvlarıyla, bütün ruhuyla en samimi, içten duygularla tutan mümin tertemiz
olur. İşte hakiki oruç budur ve böyle olmalıdır.

O yüzden Ramazanın her günü bayramdır, çünkü her
gün binlerce, yüz binlerce Müslüman affa uğruyor.

Bu günlerin kıymetini bilip değerlendirenin,
bütün bir senesi bereketli geçer.

Oruçluya Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur.
Hazineler elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf aleyhiselama sorulunca; “Tok olunca açları unutmaktan korkuyorum”
buyurmuştur.

Dünyada misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak
ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir.
Her fani ölümü tadacaktır. Geçen sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda
yoklar. Kimilerimiz de bundan sonraki Ramazanda olmayacaktır. Öyleyse bu Ramazan
bir fırsat, bizlere hediye edilmiş büyük bir ihsandır. Bu nimetten
yararlanmasını bilenlere, gönlüne hikmet pınarlarını, merhamet duygularını,
sevgi ve dayanışma aşkını akıtanlara ne mutlu.

Allah-ü Teâlâ, bu mübarek ayda O’nun şanına
yakışacak, kulluk yapmayı, razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, sağlığı,  maddi ve manevi, huzuru cümlemize nasip
eylesin! Âmin.

Sevgiyle kalın…