22.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 320

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 10

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-3

Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar-2

Sadrâzama
yazdığı yazıda, Tanzimat Fermanı ile ilgili hükümlerin aynen uygulanmasını
isteyerek, batılıları bu konuda rahatlattı. Sonra da mâliyenin para sıkıntısı
konusu ile ilgilendi. Saray masraflarının azaltılmasını teklif etti. Tek
hanımla yetinmeyi, harem kurmamayı vaat etti. Sarayda bol maaş alan gereksiz
memurları, faydalı olabilecekleri yerlere gönderdi. Siyâsî mahkûmlar için af
çıkardı. Rüşvet olaylarını şiddetle cezalandırdı ve en sert şekilde üzerine
gidilmesini emretti. Bütün bu tedbirlerle devletin mâlî durumu düzene girdi.
O’nun bu düzenlemelerinden rahatsız olanların başında, hakkındaki şikâyetler ve
adının karıştığı yolsuzluklar sebebiyle birkaç defa azledilen Hüseyin Avni Paşa
geliyordu. Mithad Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa ve Süleyman Paşa ile cinâyet
şebekesi oluşturdu. Kiraladığı izbandut yapılı katillerle saraya baskın
düzenledi. Güçlü bir pehlivan olan Sultan, yanına yaklaşanı derhal tepeliyordu.
Uzaktan kement atarak bağladılar. Sultan’ın iki bileğindeki ana damarları
sakal-bıyık düzeltme makası ile keserek kan kaybından ölümünü sağladılar. Sonra
da Hüseyin Avni Paşa ve güruhu pâdişahın intihar ettiğini açıkladı. Otopsi
yapılmasını isteyenlere, ‘Sultan,
lâlettayin bir insan değildir. Cansız bedeninin orası burasının kurcalanması
düşünülemez
’ denilerek cinâyet örtbas edilmeye çalışıldı. Dörtlü şebeke
duruma hâkimdi. İtiraz edenler cezalandırıldı, ısrar edenler ölümle tehdit
edildi ve susturuldu.

Câniler
bununla da yetinmediler. Sultan’ın eşi Neş’erek Hanım’ı saraydan alıp şiddetli
yağmura rağmen açık bir sandala bindirip, korunacak bir şal bile vermeden
Topkapı Sarayı’na götürdüler. Birkaç gün sonra Neş’erek Hanım, zatüre oldu. Tedâvi
ettirmediler ve O’nun da bu şekilde vefatına sebebiyet verdiler.

***

Hüseyin Avni
Paşa, Isparta’nın Şarkîkaraağaç kazasına bağlı Avşar nâhiyesinin Gelendost
köyünde doğdu. Babası bir çiftlik ağasının hizmetkârı olarak çalışan Ahmed
Efendi’dir. Fakir bir ailenin çocuğu olan Hüseyin Avni, medrese eğitimi için
İstanbul’a gitti. Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde müderris olan dayısının
yanında beş altı ay kadar eğitim gördükten sonra Harbiye Mektebi’ne girdi.
Burada eğitimini tamamlayıp mülâzım rütbesini aldı, 1847’de Erkân-ı Harbiyye
sınıfına ayrıldı. Bu sınıfı da birincilikle bitirip Erkân-ı Harbiyye kolağası
rütbesiyle Harbiye Mektebi’nden diplomasını aldı. Sonrasında hızla yükselerek
Mekteb-i Harbiyye nâzırlığına getirildi. Bu görevine ek olarak Erkân-ı Harbiyye-i
Umûmiye Reisliğ’ini de üstlendi.

Bir müddet
sonra rüşvet aldığı tesbit edilerek azledildi, on dört ay açıkta kaldı. Girit
İsyanı’nın patlak vermesi üzerine Girit kumandanlığı göreviyle oraya
gönderildi. İsyanı bastırınca Girit vâliliği vazifesi verildi. Kısa bir süre
İstanbul’a çağrılarak serasker olarak görevlendirildi. Bir suçu sebebiyle bu
görevinden de azledilerek Isparta’ya sürgüne gönderildi ve yalısına el konuldu.
On bir ay sürgünde kaldıktan sonra affedildi, İstanbul’a dönmesine izin verildi
ve yalısı kendisine iâde edildi. Bir müddet sonra tekrar seraskerliğe tâyin
edildi. 15 Şubat 1874’te seraskerlik makamı uhdesinde kalmak şartıyla sadrıâzam
oldu. Devletin mâli durumunun düzelmemesi, yönetimdeki aksaklıkların
giderilememesi ve yakınlarına çıkar sağladığı gerekçesiyle bütün vazifelerinden
azledildi. Avrupaya gidip Paris ve Londra’da Osmanlı Devleti aleyhinde komplo
hazırlığı yaptı. Destek vaadi alıp İstanbul’a döndü ve Sultan Abdüaziz Han’ın
katledilmesi projesini gerçekleştirdi. Yerine, Sultan Abdülmecid Han’ın oğlu,
sağlığı ve iddia edildiğine göre aklî dengesi bozuk olan Şehzâde Murad’ı
pâdişah yaptı. Sultan Murad’ın pâdişahlığı 93 gün devam etti.

***

Sultan
Abdülaziz Han’ın eşi Neş’erek Sultan’ın kardeşi Çerkez Hasan Bey, şehzâdelere spor
ve askerî eğitim veren bir saray görevlisi idi. Çok sevdiği eniştesini öldüren
ve ablasının ölümüne sebebiyet veren cinâyet şebekesinin, toplantı hâlinde
bulunduğu Lâleli’deki binayı tek başına bastı. 
Kendisine mâni olmaya çalışan Bahriye Nâzırı Hüseyin Avni Paşa’yı ağır
şekilde yaraladı. Kendisine mâni olmaya çalışan Bahriye Nâzırı Ahmed Paşa’yı
öldürdü. Sonra da can çekişmekte olan Hüseyin Avni Paşa’nın üzerine oturarak
göğsünü ve karnını hançerle delik deşik etti. Hedefinde Mithad Paşa vardı. Binada
O’nu ararken bir manga askerle karşılaştı. Manga komutanını öldürdü askerleri
de Hasan Bey’in canını aldı.

Çerkez Hasan
Bey’in cenâzesi, muazzam bir kalabalığın kıldığı cenâze namazından sonra, daha
da artan kalabalığın elleri üzerinde Edirnekapı Mezarlığına götürüldü.

***

İkinci
Abdülhâmid pâdişah olunca, Abdülaziz Han’ın katli faciâsında ismi geçenler
Yıldız Mahkemesi’nde muhakeme edildi. Mahkeme Midhat Paşa’yı îdama mahkûm etti.
Fakat Sultan Abdülhâmid Han, îdama taraftar olmadığı için kendisini, o dönemde
Osmanlı toprağı olan, Arabistan’ın Taif şehrine sürgüne gönderdi.

Muhakemenin
son şâhidi olarak söz alan Yedi-Sekiz Haşan Paşa şunları söyledi: ‘Çırağan
Sarayı’nda Ali Suâvi’yi bastonla öldürdüğüm zaman, cebinden küçük bir sahtiyan
cüzdan yere düştü. Aldım, baktım. İçindeki kâğıtta şunlar yazılıydı: ‘Eğer muvaffak olur, Sultan Abdülaziz’i’i hâl
eder, yerine Sultan Murad’ı tahta geçirirsen, seni şeyhülislam yapacağım
.’
Yazının altında Midhat Paşa’nın imzâsı vardı.’

***

Cumhuriyet
Gazetesi’nin ilk Yazı İşleri Müdürü Kemal Sâlih Sel; ‘Son Sadrıâzamlar’ isimli eserde ‘Sultan Abdülaziz Han’ın katledilişinin yer aldığı bölümün, çok önemli
ve canlı olduğunu belirtiyor. Çünkü Hüseyin Avni Paşa ve Çerkez Hasan vak’ası
usta bir gözlemcinin kaleminden anlatılmaktadır. İbnülemin bu konuyla alâkalı
olarak lehte ve aleyhte yazılmış ve söylenmiş bütün bilgilerin hepsini büyük
bir dikkatle sıralamıştır. O kadar ki bunların arasında şimdiye kadar hiç
işitilmeyen ve bilinmeyenler de vardır
’ diyor ve devam ediyor:  ‘Mahmud
Kemal İnal, işte bu önemli belgelerden, ayrıca bildiklerinden, duyduklarından
bizim de faydalanmamızı sağlamış, daha da önemlisi, gelecek nesillere böyle
mükemmel bir eser bırakmıştır
.’

Yazar, bu
belgelerden bâzılarmın mum ışığı gibi zayıf olduğunu ileri sürüp îtirazda
bulunacak kimselere de cevap veriyor ve ‘bu
adamlar bir mum ışığının bâzen ne büyük bir nimet olduğunu bil-meyenlerdir

diyor.

İbnülemin
Bey’in adı geçen fasikülde sıraladığı belgeler, verdiği bilgiler acaba
Abdülaziz’in ölümüyle ilgili sır perdesini ortadan kaldırıyor mu? Bu sorunun
cevâbını da yine Kemal Sâlih Sel veriyor. Yazarımıza göre, eğer İbnülemin
isteseydi, lisanı gibi keskin olan kaleminin kuvvetiyle bu iki taraflı
belgeleri karşılaştırıp keskin bir hükme varırdı. Halbuki üstad tarafsız bir
târihçidir. Kitabının bir yerinde de söylediği gibi; ‘târih kişinin kendi istediği gibi yazılmaz. Böyle yapılırsa yazılan şey
târih değil, roman olur
.’ Tarafsızlık ilkesine sımsıkı sarılan İbnülemin,
lehte ve aleyhte bütün senetleri incelediği, sandıklar dolusu evrâkı gözden
geçirdiği halde, Abdülaziz intihar etmiştir veya öldürülmüştür diye kesin bir
kanâat belirtmiyor. Bu korkunç olaya sebep olan Hüseyin Avni Paşa’yı merkeze
alarak kâfi bir hüküm veriyor. İbnülemin diyor ki:

Sultan Abdülaziz katledilmişse, katlettiren
Hüseyin Avni Paşa’dır. İntihar etmişse müsebbibi, diğer bir deyimle mânevi
katili yine Hüseyin Avni Paşa’dır.

***

İbnülemin’in
Cumhuriyet devrinde kaleme aldığı en önemli eseri 1940-1953 yılları arasında
yayınlanan ‘Osmanlı Devrinde Son
Sadrıâzamlar
’dır. Sadrıâzam Âli Paşa’dan itibaren Saltanat’ın kaldırıldığı
1922 yılına kadarki sadrıâzamların hayatlarını ve her birinin dönemindeki
önemli siyâsî olayları ele alan İbnülemin’in Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar
adlı eseri Türk siyâsî târihi alanındaki en önemli eserlerden biridir. Hilmi
Ziya Ülken, ‘siyâset, ilim ve edebiyat
adamlarının hâtırâları ve mektupları, padişahların devlet ricalîle muhabereleri
de içtimaî târihi aydınlatacak mahiyettedir
’ dedikten sonra İbnülemin’in
Son Sadrıâzamlar’ını örnek olarak vermektedir. Nitekim Son Sadrıâzamlar’da
dönemin siyâset adamlarının ve edebiyatçıların hâtırâlarına, Sultan Abdülmecid,
Sultan Abdülaziz, Sultan Abdülhamid Han ile dönemin sadrıâzamları arasındaki
görüşmelere ve önemli sosyal olaylara yer verilmekte; devlet adamlarının bu
gelişmeler karşısındaki tutumlarından söz edilmektedir. Faruk Kadri Timurtaş bu
eser için ‘yalnız Sadrıâzamların
terceme-i hâlini aydınlatan bir kitab değil, aynı zamanda o devirlerin târihine
de ışık tutan bir eserdir
’ demektedir. ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’, ‘Son Hattatlar
ve ‘Son Sadrıâzamlar’ı İbnülemin’in ‘yakın Osmanlı târihine ve medenî hayatına
ait bilgisinin bir âbidesi
’ olarak kabul eden Nâhit Sırrı Örik de Son
Sadrıâzamlar’ı ‘İbnülemin’in en mühim
eseri
’ olarak vasıflandırmakta ve bu eseri ortaya koyması sebebiyle
İbnülemin’in yakın Osmanlı târihinin en ciddî âlimlerinden biri olduğunu ifâde
etmektedir. Nahit Sırrı Örik; ‘Osmanlı
devletinin kuruluşundan Büyük Millet Meclisinin bu devleti ilgaya karar
vermesine kadar sadâret mevkiini 214 kişi işgal etmiştir. İbnül Emin bu 214
vezirin Âli Paşadan sonuncuya kadar 37 sinin hayat hikâyelerini ve bu hayat
hâyesi dolayısiyle yaşadıkları ve iş başında bulundukları zamanın siyâsî
târihini yazmıştır’
demekte; İlber Ortaylı da ‘Son Sadrıâzamlar’ın muhtevasına hâkim olmayan birinin 19. asır târihi
için konuşması mümkün değildir
’ ifâdesini kullanmaktadır.

Başlangıçtan
itibâren Osmanlı devlet teşkilâtında etkili bir kurum olan sadrıâzamlık, Selçuklular’daki
başvezirliğin devâmı olarak ortaya çıkmış; 16. Yüzyıla kadar daha çok ‘vezîr-i a‘zam’ tâbiri kullanılırken,
‘sadr’ (yukarı, üst) kelimesinin makam ifâde eden şekli olan ‘sadâret’ten
hareketle ‘sadr-ı a‘zam’ ve ‘sadr-ı âlî’ unvanları kullanılmaya başlanmış, 16.
yüzyılın ikinci yarısından itibâren yaygın hâle gelmiştir.

Sadrıâzamlar,
serdâr-ı ekrem’ sıfatıyla ordu
komutanı olarak da görev almışlar; bu gibi durumlarda İstanbul’da ‘sadâret kaymakamı’ ismiyle vekil
bulundurmuşlardır. Sultan İkinci Mahmud Han döneminde ‘sadrıâzam’ yerine kısa bir süreliğine ‘başvekil’ kelimesi kullanılmış, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın
kaldırılmasından üç gün sonra Sadrıâzam Ahmed Tevfik Paşa’nın istifasının
ardından sadrıâzamlık kurumu fiilen ortadan kalkmıştır. Ortaylı’ya göre ‘Osmanlı başvezirleri ile Türkiye
Cumhuriyeti’nin başvekilleri hiç şüphesiz ki kurum olarak birbirinin devâmıdır
.’

İbnülemin,
Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’ı Hadîkatü’l-Vüzerâ’nın son zeyli olan
Verdü’l-Hadâ’ık’a zeyl olarak yazdığını ifâde etmektedir. 1913 yılında eseri
yazmaya başlayan İbnülemin, yedi yıllık bir çalışmanın ardından 1920 yılında
eserini tamamlamış; fakat yayınlama imkânı bulamamıştır. İbnülemin’in bu eseri
aradan uzun yıllar geçtikten sonra Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel’in
gayretleriyle ve ısrarlı tâkipleriyle yayınlanmıştır.

1940 yılında
yayınlanmaya başlayan Son Sadrıâzamlar’ın tamamlanması 13 yıl devam etmiş ve
eserin son cüzü 1953 yılında basılmıştır.

1889-1922
yılları arasında 33 sene boyunca Bâbıâli’de görev alan İbnülemin, bu dönemde 16
sadrıâzam ile birlikte çalışmıştır.

Vesika
toplamaya Bâbıâli’de başlayan İbnülemin, önemli kaynak ve belgelere ulaşabilmek
için kütüphâne ve arşivlerde uzun yıllar boyunca araştırmalar yapmıştır.

Mühürdar
Mehmed Emin Paşa’nın oğlu olması sebebiyle erken yaştan itibaren devlet
büyüklerinin konaklarında, meclislerinde bulunan İbnülemin; pek çok hâtırâ
dinlemiş, kaynaklarda yazılı olmayan bilgilere sâhip olmuştur.

45 yıllık
çalışmanın ürünü olan Son Sadrıâzamlar’ın müellifi yarısına yakını yazma dört
beş bin cildli kütüphânesinin önündeki bir hokka kalemlik küçük masada
hazırladı. Konağının dışındaki çalışmaları da çileliydi: Sinirli, sakallı bir
adamın sükûtuna veya aşağılayıcı lâfına katlanmak, resmî kütüphânelerden
göğsünde kitab tozu ile dönmek; birkaç aylığını, birkaç ayını buruşuk bir
kâğıdı almak için vermek… O eser bu emeklerle yazıldı. Ve Viyana elçi kâtibi
Âli Efendinin sefarethâne bahçesindeki büyük ağacın altında frenkçeye
çalıştığını da bilmek gerekir. 

19. asır
Osmanlı sosyal ve dâhilî târihinin en büyük mütehassısı olduğu ifâde edilen ve
Mithat Cemal Kuntay’ın ifâdesiyle: ‘Tanzimat
devrinin vezirlerini sakal boyalarına kadar biliyordu.  Dönemin devlet adamlarıyla ve önemli siyâsî
olaylara şâhitlik etmiş kişilerle yakın temasları, Cumhuriyet döneminde de
devam etmiştir
. ‘

Son
sadrıâzamların el yazılarının tespiti konusunda mahkemede şâhitliğine
başvurulacak derecede sadrıâzamları yakından tanıyan ve 33 yıl boyunca
Bâbıâli’de çalışması ve sadrıâzamlarla yakın ilişkilere sâhip olması sebebiyle
‘Son Sadrıâzamlar’da çok canlı bir Bâbıâli resmi çizmektedir. Hâtırat niteliği
taşımasının yanı sıra İbnülemin’in kendine has siyâsî zekâsı ve olağanüstü
arşiv hâkimiyeti, esere emsalsiz bir târih kaynağı niteliği kazandırmıştır. Bu yönüyle
Son Sadrıâzamlar, yakınçağ Türk târihçiliğinde ‘büyük eser’ sıfatına layık olan ender kitaplardandır.

İbnülemin,
1940-1953 yılları arasında kaleme aldığı eserinin önsözünde temel olarak üç
konudan söz etmektedir. Bu gibi eserlerin ortaya konabilmesi için gerekli olan
yazılı ve sözlü kaynaklara ulaşma imkânının giderek kaybolduğunu ve genç
kuşakların bunlara ulaşamayacaklarını söyleyen İbnülemin, bildiklerinin
kaybolmaması için bunları yazıya döktüğünü belirtmektedir.

Mahmud Kemal
İnal eserinde; İngiliz sefirinin, Sultan Abdülmecid Han’dan Reşid Paşa’nın
Sadâret’e atanmasını istediğini, isteğinin kabul edildiğini, daha sonra da
Fransız sefiri Padişah’a Reşid Paşa’nın görevden alanmaması hâlinde İstanbul’u
terk edeceğini söyleyince Mustafa Nâili Paşa sadrıâzam olduğunu belirtiyor.
İbnülemin, Son Sadrıâzamlar’da Âli Paşa ve Fuad Paşa’nın ülke içinde ve Batılı
devletlere karşı yürüttükleri siyâseti sıklıkla övmekle birlikte, yabancı bir
sefirin doğrudan Padişah ile görüşerek Sadâret’te değiklik talep etmesini,
dahası bu talebin Padişah tarafından kabul görmesini sert bir dille
eleştirmekte; Reşid Paşa, Âli Paşa ve Fuad Paşa’nın sefâretler tarafından bu
yıllarda himaye edilmesini de tenkit etmektedir: İbnülemin’in vardığı hüküm: ‘O devirde tâyinleri yapan Padişah değil,
maalesef yabancı sefirlerdir. Bu halde muahedelerle temin edilen ‘İstiklâl!’
kelimesinin mânâsı ne oluyor
?’

‘Son Sadrıâzamla’da yer alan iki hâdise:

Milletlerarası
anlaşma metni son seklini almadan önce Padişahın, Sadrıâzamı yalnız görmesi usulden
olduğu cihetle Âli Paşa, bir muayedede vükelâ ile vezir odasında oturub emre
intizar eder. Epey zaman geçtiği halde huzura dâvet olunmaması üzerine başkâtib
Emin Beyi celb ile muamelei vakıa, teveccüh-i şâhanenin noksanına delâlet
etdiğini söyliyerek möhri hümayunı iade etmek istediğinde, Emin Bey telâşa
düşerek keyfiyeti kemali sür’atle Padişaha arz eder. Paşa derhal dâvet ve
teehhürün (gecikmenin) sebebini beyan ile iltifatta bulunur.

***

Âli Paşa,
sağlığının bozulmaya başladığı günlerden birinde saraya gitmiş ve orta katta
bulunduğu sırada Sultan Abdülaziz, Âli Paşa’nın üst kata çıkarak yorulmaması
için O’nun bulunduğu odaya gelmiştir. Bir başka gün Abdülaziz, Âli Paşa için ‘Allah, şu âdemi başımdan kaldırsın’ diye
söylenirken Mabeynci Hasan Bey, ‘Efendimiz,
niçin üzülüyorsunuz? Azledersiniz, başınızdan kalkar
’ demesiyle Sultan, ‘Çık dışarı, ben O’nu azletmeği senin kadar
bilmiyor muyum? Azl edüb de Avrupa’da bu kadar tanınmış bir âdemin yerine kimi
getireceğim?’
demiştir.

Devletin Fiyatlara Müdahalesi ve Sütlü Nuriye

“Narh” kavramını
ilk olarak 1980 İhtilali sonrasında duydum.

1980
öncesi İstanbul’da üniversite öğrencisiydim. O tarihlerde İstanbul’da çok
kaliteli Gaziantep usulü baklava yapan marka değeri yüksek üç firma vardı. Öğrenci
bütçesiyle bazen kendimizi şımartmak istediğimiz durumlarda, bu tatlıcılardan birinden
baklava, kadayıf gibi tatlılar yerdik. Bu anlar öğrencilik hayatımızın güzel
hatıraları arasında yer alır.

İhtilal
olduktan sonra İstanbul dışında çalışıyor olmama rağmen sık sık yine bu ilimize
geliyordum. İhtilalin baklava keyfimize de dokunacağı hiç aklıma gelmezdi.
Ama aklımıza gelmeyen başımıza geldi.

O
sıralar aklımda kaldığına göre, İstanbul’da diğer tatlıcılar kilosu 8 TL’ye
baklava satarken, bu üç meşhur markanın baklavalarının fiyatı 12 TL idi.
Lokantada yediğimiz bir öğün öğrenci yemeği ücretiyle ile 1 kg baklava
alabiliyorduk.

Bir gün
duyduk ki İstanbul Belediye Başkanlığı görevini kayyum olarak yürüten generalin
(İsmail Hakkı Akansel) imzasıyla baklava fiyatlarına “narh” konulmuş.
Baklavanın kilogramının 8 TL’den fazlaya satılması yasaklanmış.

Bahsi
geçen 3 meşhur baklavacının ürünlerinin maliyetleri yüksektir. Çünkü kullandıkları
yüksek kaliteli malzemeler, hakiki tereyağı, fıstık, ceviz, şeker pahalıdır.

Böyle
olunca bu firmaların önünde birbirinden kötü üç seçenek bulunmakta idi:

·        
Ya maliyeti
8 TL’nin üzerinde olan baklavayı maliyetinin altında bir fiyatla yani
zararına satacaklardı
.

·        
Veya malzeme
kalitesini ve miktarını düşürüp maliyetleri azaltacaklardı.
Bu durumda
bunca yıllık baklavalarının lezzeti ve şirketlerinin marka değeri düşecekti.

·        
Üçüncü
seçenek ise hiç baklava satmayıp dükkanları kapatacaklardı.

Böyle
zor durumlarda insanların yaratıcılığı devreye girer. Bu firmalar bir
dördüncü seçenek buldular.

Narh’tan önce bunların dükkân
vitrinlerinde çeşit çeşit baklava ve kadayıf tepsileri sıralanırdı. Narh
sonrası
sadece “Sütlü Nuriye” adı verilmiş yeni bir tatlı türü teşhirine
ve satışına başladılar.

Bu yeni
tatlının yapımında şerbet yerine şekerli süt, fıstık yerine fındık
kullanıldığı
için maliyet düşmüş, bu ürünü 8 TL’den satma imkânı doğmuştu.
Böylece baklava tutkunlarını tam tatmin etmese de daha hafif bir tatlı olan Sütlü
Nuriye
ülkemize kazandırılmış oldu.

Fakat narh
uygulaması çok sürmedi. Türkiye’yi yönetenlerin de çoğunun alışık olduğu “damak
çatlatan lezzetler” ortadan kalktığı için olsa gerek, bir gün aniden “narh”
kaldırıldı.
Kaliteli Gaziantep baklavaları yeniden üretilmeye ve hak ettiği
fiyattan satılmaya başlandı.

******************************

Osmanlı’da Narh Uygulaması

Osmanlı
İmparatorluğu’nda, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, her türlü eşya ve
gıda maddeleri ile hizmetlerin fiyatları en yüksek resmi makamlar tarafından
düzenlenirdi.

Malların
fiyat seviyesinin devlet tarafından belirlenmesi ve bunun üzerinde bir
fiyatlamaya izin verilmemesine “Narh” denirdi. Narh sistemi
Osmanlıda devletin ekonomiye müdahale etme vasıtaları arasında önemli yere
sahipti.

Serbest piyasa kavramının
bilinmediği yıllardı. Fiyatların kontrolden çıkmaması ve aç sınıfın tepkisini çekmemek
için belirlenen fiyatlara uymayan esnafa ilginç cezalar verilirdi. Falaka,
kulağından dükkânı önünde asılmak, bir kalede hapsedilmek, sürgüne gönderilmek
gibi ağır cezalardı bunlar.

*******************************

Milli Korunma Kanunu

Türkiye
Cumhuriyeti’nde benzer bir uygulama, tek parti yönetiminde iken, İkinci
Dünya Savaşı yıllarında görüldü. 1940’ta çıkartılan Milli Korunma Kanunu
ile olağanüstü hâllerde fiyatları belirlemek, ürünlere el koymak, hatta
zorunlu çalışma yükümlülüğü getirmek gibi yetkiler veren bir kanun yürürlüğe
girdi.

Muhalefette
iken Demokrat Parti bu uygulamaya şiddetle karşı çıkmıştı. Fakat kendi
iktidarında döviz stokları eritilip enflasyon fırlayınca bu kanun 1956
yılında Menderes hükûmeti tarafından yeniden getirildi.

Bu
kanunun uygulandığı yıllarda “stokçular ve savaş vurguncularının yanı sıra
arada pek çok masumun da maliyenin sopası ve hapis cezaları ile canının
yakıldığı”
anlatılır.

********************************

Demokrat Parti’nin Günlük Piyasa Müdahaleleri

1950’li
yıllarda, devletin piyasaya müdahale yöntemini uygulayan Demokrat Parti de
başarılı olamamıştı.
 Bu dönemi
anlatan birkaç cümle sunalım.

“Kısa
vadeli ticari borçların faizleri ödenemeyip, yenileri alınamayınca yerini günlük
piyasa müdahalelerine
bıraktı. Devletin özel kesim üzerindeki kontrol ve
denetimleri
savaş yıllarını aratacak düzeye yükseldi.

Cumhuriyet
tarihinde ilk defa Türkiye borçlarını ödeyemez, en basit ilaç ve hammadde ihtiyaçlarını
karşılayacak dövizi veya dış krediyi karşılayamaz hale geldi.”

Sonunda
“1958 Ağustos’unda IMF ile bir istikrar programı üzerinde anlaşmaya varıldı.”

*******************************

Erdoğan’ın Fiyatlara Müdahale Niyeti

Türkiye’de
enflasyon çok yüksek. En yüksek enflasyon sıralamasında G-20 ülkelerinde
birinci, dünyada 6. sıradayız.

Temel
ihtiyaç malzemeleri fiyatlarının her gün arttığı, bu malzemelere erişimin
gittikçe kısıtlandığı bir dönemdeyiz. Bu yüzden “açların lanetinden”
çekinen iktidarın kolay çözüm olarak fiyatlara devletin müdahale etmesi
fikrine kapıldığı görülüyor.

Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, “Kamunun denetim ve yaptırım yetkilerini
kullanarak serbest piyasa sistemi içinde tamahkarlarla mücadele ediyoruz”

dedi.

Maliye
ve Hazine Bakanı Nureddin Nebati de
“fahiş fiyat, fiyat manipülasyonu ve stokçuluğa karşı önlemler
kapsamında 40 bini aşkın işletmeyi saha denetimine tabi tuttuklarını”
açıkladı

Türkiye’de enflasyonun çoğu maliyet artışından ve belirsizlikten
kaynaklanıyor.
Buna rağmen
İktidarın
enflasyonu önlemek için belirlediği yöntem serbest piyasa
ekonomisinin gerektirdiği ekonomik önlemleri almak değil. “Enflasyonu devletin
ağır yumruğunu vurarak ezmek” fikri Erdoğan’ın şu cümlesinden belli:

“Terör örgütlerinin başını nasıl ezdiysek fiyatlardaki yükselişin
belini de aynı şekilde yine biz kıracağız.”

Daha
önce de “fahiş fiyatların” sözde faili market ve mağazaları denetleyen
ekiplerden
medet umdular. Bin tane tanzim satış mağazası açma
fikrini açıkladılar. Ama bunların çare olmadığı görüldü.

Şimdi
de, 2. Dünya Savaşı dönemi CHP’sinin ve DP’nin Milli Korunma Kanunu gibi
yöntemlerine başvuracaklar gibi.
Oysaki bugünkü Türkiye çok farklı.

“IMF’nin kucağına düşmek” ihtimali her geçen gün yükseliyor.

Meğerse Kürtmüşüm!

Milli Mücadele Kahramanlarından: Şahin Bey

       Milli Mücadele’nin
büyük kahramanlarından Şahin Bey, 1877 yılında Gaziantep’te dünyaya geldi. 1899
tarihinde Yemen’e asker olarak gitti. Burada göstermiş olduğu üstün hizmetleri,
yeteneği ve cesareti sayesinde başçavuş rütbesine yükseltildi. 1991 yılında
Trablusgarp savaşına arkadaşları ile birlikte gönüllü olarak katıldı. Balkan
savaşlarında görev aldı ve Çatalca cephesinde savaştı. Galiçya’da 15. Kolordu
emrinde savaşa katıldı. Daha sonra Sina cephesinde görev aldı. Tehlikeli
görevlere gönüllü olarak katılan ve bu cephede göstermiş olduğu kahramanlık ve
fedakârlık sayesinde kendisine teğmenlik rütbesi verildi. İngilizlerle Sina
cephesinde yapılan savaşta esir düştü. Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919
Aralık ayı başına kadar esir olarak kaldı. Yapılan ateşkesten sonra diğer
esirlerle birlikte serbest bırakıldı.

       Daha sonra
Türkiye’ye dönerek muhtelif yerlerde görevlerde bulunuyor. Şahin Bey pek
huzurlu değildi.  Doğup büyüdüğü Antep ve
çevresi düşman işgali altındaydı. Hemen gönüllü olarak Antep ve çevresinde düşmana
karşı savaşmak için Antep Heyet-i Merkeziyesi’ne müracaat ediyor. Müracaatı
kabul edilerek kendisine Antep ve Kilis yolunu kontrol altında tutma görevi
veriliyor. Etrafına toplamış olduğu 200 civarında gönüllü ile birlikte
çatışmalara giriyor. Böylece, düşmanın bu yoldan Antep’e asker ve mühimmat
sevkiyatı yapması Şahin Bey ve arkadaşları sayesinde büyük ölçüde engelleniyor.
 
Düşman cesedimi çiğnemeden Antep’e giremez “
diyen Şahin Bey, gece-gündüz
uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek silah arkadaşlarının
maneviyatını yükseltmek için konuşmalar yapıyor. 03 Şubat ve 18 Şubat 1920 tarihlerinde, tam donanımlı Fransız birlikleri
darmadağın ediliyor ve bu zaferin ardından düşman kumandanına yazdığı mektupta
şunları söylüyor: “ Kirli ayaklarınızın bastığı
şu toprakların her zerresinde Şuheda
Kanı karışıktır
Vatan için, din
için, namus için, hürriyet için
ölüme
atlamak bize, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir an
önce topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza.”
Son köprübaşında
ise;  Fransız ordusuna meydan okuyarak, Şahin
gibi bir avuç gönüllü arkadaşıyla düşmana saldırıyor, kelimenin tam anlamıyla
son kurşununa varıncaya kadar. Son kurşunu da bitince, son sözlerini söylüyor:  
Allah’ım vatanımı ve Antep’i kurtar!…Alçak düşman, sen de gel beni sen
süngüle!…”  Şahin Bey, 28 Mart 1920
tarihinde
bütün Türk Milletine örnek olacak bir cesaret sergileyerek silah
arkadaşlarıyla birlikte kendisini vatan ve millet uğruna feda ederek düşman
tarafından şehit ediliyor.

       Asıl adı Mehmet
Sait olmasına rağmen, Urya yolunda ve katıldığı diğer savaşlarda göstermiş
olduğu büyük mücadeleden dolayı kendisine
Şahin Bey “
lakabı takılmıştır. Ayrıca, Antep’in Şahinbey ilçesine Şahin Bey’in anısına binaen adı verilmiştir.
Şehit olduğu Elmalı Köprüsü yakınlarında, Gaziantep Kilis karayolunun 28.
Kilometresinde kendisi için bir “ Anıt
Mezar “
yapılmıştır.

       Yavuz Bülent Bakiler’in
şu dörtlüğü:

      “ Ben
Antepliyim, Şahin’im ağam.

        Mavzer omuzuma
yük.

       Ben
yumruklarımla dövüşeceğim.

       Yumruklarım
memleket kadar büyük.”

       Bu büyük
kahramanın ne denli vatanına, milletine bağlı olduğunu tam manasıyla ortaya
koyuyor.

       Bu vatan için
canlarını çekinmeden verenler, bu topraklar için toprağa düşenler; bu vatan ve
millet size minnettardır. Yerinizde huzur içinde yatın.

       13 Nisan
2022, İstanbul                                                      

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 9

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-2

Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar-1

Sadrıâzam,
Osmanlı devlet teşkilâtında pâdişâhın vekili olarak devlet idâresini elinde
bulunduran, günümüzde ‘bakan’ olarak
anılan nâzırlar, vezirler ve vekiller heyetine başkanlık eden devlet adamıdır.
Vezir-i Âzam’ kelimesinin de aynı
mânâda kullanıldığı dönemler olmuştur. Günümüzdeki ‘Başbakan’ kelimesinin karşılığıdır. Sadrıâzam veya vezir-i âzam, padişah
sefere katılmıyorsa ordunun başına geçer, bu görevi sırasında ‘Serdar-ı Ekrem’ sıfatıyla padişahın
bütün yetkilerini kullanırdı. Sefer ve savaş sırasında verdiği idam kararı,
hiçbir makamın tasdikini beklemeksizin infaz edilirdi.

Osmanlı
Devleti’nin kuruluş döneminde sâdece ‘vezir’ sıfatı kullanılmaktaydı. Orhan
Gazi saltanatındaki dört vezir ilmiye sınıfından vezirliğe yükselmiştir.
Birinci Murad saltanatında Çandarlılar kazaskerlikten vezir olmuşlar, aynı
dönemde vezir sayısının artmasıyla, önce ‘birinci vezir’, ‘ikinci vezir’
isimlendirmeleri kullanılmıştır.

15. yüzyıl
sonlarına kadar vezir adedi üçü geçmemiştir. Vezirler Divan-ı Hümayun’da,
Kubbealtı’nda toplandıkları için, kendilerine ‘kubbe veziri’ veya ‘kubbenişin
ismi de verilmiştir.

Sadrıâzam
hükümdarın mutlak vekili sıfatıyla onun tuğralı mührünü taşırdı. Bu sadrıâzamın
sözü ve yazısı padişahın irâdesi ve fermanı demekti. Nitekim Fatih
Kanunnamesi’nde sadrıâzamın devlet içindeki yeri şu şekilde yazılıdır: ‘Bilgil ki vüzera (vezirler) ve ümeranın
(emirler), vezir-i azam, başıdır, cümlenin ulusudur, (büyüğüdür) cümle umurun
vekil-i mutlakıdır ve malımun vekil-i defterdarıdır ve ol vezir-i azam
nazırıdır ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir
(önce gelir)
.’

Güçlü
hükümdarlar tarafından tâyin edilmiş dirâyetli sadrıâzamlar devlete büyük
hizmetlerde bulunmuşlardır. Ancak 16. yüzyıl sonlarından itibâren devletin
duraklama dönemine girmesinin sonucu ve/veya âmili olarak siyâsî kudret
boşluğunu Valide Sultanlar, saray personeli veya başına buyruk davranabilen Yeniçeriler,
sadrıâzamların konumunu zayıflatmıştır. Yine de, duraklama ve gerileme
dönemlerinde de; Sokullu Mehmed Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa, Köprülü Mehmed
Paşa, Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Halil Rifat Paşa, Gazi
Ahmed Muhtar Paşa gibi  çok değerli
sadrıâzamların göreve geldiği olmuştur.

Tanzimat’tan
itibâren sadrıâzamlar daha ziyâde Batılı anlamda ‘kabine şefi’ görevini
yürütmüşler, bir yandan da padişaha muhalif bir güç olabildikleri gibi, muhalif
mihraklara dayanan bir çizgi de tâkip edebilmişlerdir. Son dönemde sadrıâzamlar
daha sık değişmiştir.

Osmanlı
Devleti’nde sadrıâzam, protokolde şeyhülislâmdan önce gelir. Sadrıâzam, bütün
tebaanın pâdişâh nezdindeki mümessili ve pâdişâhın mutlak vekilidir. Vekilliğin
göstergesi, pâdişâhın kendisine verdiği mühürdür. Pâdişâh, sadrıâzamın devlet
işleri hakkında ileri sürdüğü teklifleri kabul etmek mecburiyetindedir. Bununla
birlikte sadrıâzam, pâdişâhın kendisine verdiği yetkileri, dilediği gibi
kullanmakta tam anlamıyla serbest değildi. Bütün büyük işlerde dîvanın1,
bâzen da özel meclislerin görüşlerini
almak
şarttı. Sadrıâzam, padişaha
karşı sorumludur.

Osmanlı
Devleti’nde sadrıâzamlık makamına; 292 tâyin yapılmıştır. Bu rakam, göreve
başlama ve görevin sona erdiği,
târihler
itibâ
riyle
kayıtlara geçen bilgilere göre belirlenmiştir. Bazı şahıslar iki ve daha fazla
defada sadrıâzamlık makamına oturmuşlardır. Bu sebeple, kişi itibariyle sadrıâzamlık
yapanların sayısı
215’tir. Bu 215 kişinin
yalnı
zca
78’i Türk’tür. 15 kişinin Türk olup olmadığı şüphelidir. Geri kalan 122 kişinin
Türk olmadığı bilinmektedir. Bu 122 kişiden 16’smın Türk olmadığı bilinmekle
birlikte, milliyetleri hakkında hiçbir bilgi yoktur. 8’i milliyeti bilinmeyen Devşirme,
l’i milliyeti bilinmeyen Dönme’dir. Türk olanların dışında milliyeti bilinen 82
sadrıâzamın: 3l’i Arnavut, 1l’i Boşnak, 1l’i Gürcü, 9’u Abaza, 4’ü Rum, 3’ü
Hırvat, 3’ü Çerkez, 2’si Ermeni, 2’si İtalyan, l’i Rus, l’i Sırp, l’i Bulgar,
l’i Pomak, l’i Hersekli Slav, 1’i Çeçen’dir.
Milliyeti şüpheli olanların 3’ü belki Arap, 2’si belki Ar
navut, l’i Boşnak veya Hırvat, 1’i belki Rum veya
İtalyan veya Ermeni, l’i Hırvat veya Macar, 2’si Rum veya Hırvat, 2’si Arnavut
veya Rum, l’i Frenk veya
Rum, 1’i
Felemenk veya Rum’dur.       

Tâyin
edildiği makamın adı Sadrıâzamlık olmamakla birlikte sadrıâzamlık
benzeri makama tâyin edilen ilk kişi;
Orhan
Gazi’nin kardeşi
Alâeddin Bey’dir. Bâzı kayıtlarda kendisinden Alâeddin Paşa olarak
söz edilmekte ise de, o
târihlerde Paşa
olarak adlandırılan bir unvan yoktu.

Osmanlı
Devleti’nde, Sadrıâzamlarla ilgili dikkat çekici hususlar:

*Kanûni’den sonra gelen Osmanlı
padişahların çoğu, devlet yönetiminden uzaklaşmışlardı, seferlere
katılmıyorlardı. Böylelikle sadrıâzam
lar padişah
adına devleti idâre
etmeye başladılar.

*Sokollu Mehmet Paşanın
yönetim kabiliyeti
ve Köprülü Sülâlesi’nin başarıları, padişahları gölgede
bırakmıştı. Kanunlara uyulmamış,
saray
kadınları
, ocak ağaları ve ulema devlet işlerine karışınca devlet yönetimi
bozulmuştu.

*Sultan Üçüncü Mehmet Han’dan sonra şehzâdelerin sancağa çıkma2
usulü kaldırılınca, şehzâdeler devlet
yönetiminde tecrübe kazanmaktan mahrum kaldılar. Sarayda, bir nevi kafes hayatı
yaşadılar.
  

İbnülemin Mahmud
Kemal’in ‘Osmanlı Devrinde Son
Sadrıâzamlar
’ isimli eserinde Otuz yedi sadrıâzamın hal tercümesiyle birlikte
son bir asırlık siyâsî târihimizin panoramasını da veren 2192 sayfalık bu büyük
eser, vezîriâzamlar hakkındaki biyografi geleneğinin yolunu açan Osmanzâde
Ahmed Tâib’in Hadîkatü’l-vüzerâ’sına yapılmış zeyillerin sonuncusu ve arkası
getirilmemiş olan Ahmed Rifat Efendi’nin Verdü’l-hadâik’ine zeyil olmak üzere
hazırlanmıştır. Verdü’l-hadâik’te çok basit ve sathî kalan hayat hikâyeleriyle
mukayese bile edilemeyecek şekilde yeniden işledikten sonra diğer sadrıâzamlara
geçmiştir. Eserde, Koca Hüsrev Paşa’dan Mustafa Reşid ve İbrâhim Sârım Paşa’ya
kadar Tanzimat devrinin ilk beş sadrıâzamı dışarıda bırakılıp 1855’teki ikinci
sadâreti itibariyle Mehmed Emin Âlî Paşa’dan başlayarak gelen sadrıâzamlar
silsilesi tâkip edilmiştir. O’nun hal tercümesinde 1852’deki sadâretine de
temas edildiğinden eser, 1852’den sadâret makamının Bâbıâli ile birlikte 4
Kasım 1922’de ilgasına kadar olan zaman dilimi içinde bir sadrıâzamlar târihi
olmuş bulunmaktadır. İbnülemin, Âlî Paşa dışında eserde hal tercümelerini
sadârete son geliş târihine göre değil ilk gelişi esas alan bir sıralama tâkip
eder. Bundan dolayı eser, son sadrıâzam Ahmed Tevfik Paşa olduğu halde ondan
iki önceki sadrıâzam Sâlih Paşa ile sona ermiş görünür.

Mahmud Kemal İnal Bey,
Son Sadrıâzamlar’ı yazmaya 1913 yılının son ayında başlamış, Sâlih Paşa’nın
Mart-Nisan 1920 târihleri arasına rastlayan sadâreti sırasında tamamlamıştır.
Basılmak için uzun süre bir imkân bekledikten sonra zamanın Maarif vekili Hasan
Âli Yücel’in teşebbüs ve gayretleri neticesinde basılması karar altına
alındığında hazır olan ilk şeklini, bizzat ifâde ettiği gibi ‘yeniden yazılmışçasına’ elden geçirerek
basılmamış haliyle 681 sayfa tutmakta olan eseri 2100 küsur sayfaya
çıkarmıştır. Cumhuriyet devrinde resmî mercilerce
basılan öbür eserlerinde olduğu gibi aslında taşıdığı ‘Kemâlü’s-sudûr’ ismi zamanın zihniyetine yabancı gelmesi
dolayısıyla şimdikine çevrilir.

Otuz üç yıl boyunca hep
sadârete bağlı kalemlerde, bu arada uzun bir süre Bâbıâli’nin en merkezî
noktası Sadâret Mektûbî Kalemi’nde yaşadığı bürokrasi tecrübesi İbnülemin’e bu
büyük çaplı sadrıâzamlar târihinin malzemesini, gözlem ve dikkatlerinden bir
şey kaçırmayan keskin tecessüsünün eşliğinde kendisine en tabii yoldan kazandırmış
bulunuyordu. Hele İkinci Meşrutiyet’ten sonra Yıldız Sarayı evrakının tetkik ve
tasnif işinin kendisine emânet edilmesi, O’na bu zengin ve bâkir arşiv
hazinesinin bütün imkânlarını sunar. İkinci Abdülhamid’in tahta çıkışından bu
yana sadâret makamı ile saray arasındaki yazışma ve işlemlerle ilgili evrakın
hepsinin Yıldız’da saklı tutulmuş olmasından dolayı, konusunun gerektirdiği
malzemeyi ayağına getiren 800 sandık tutan vesikayı ‘avucunun içi gibi’ tanıma fırsatını vermiştir. Yıldız evrakı
arasında târihî ehemmiyetini kuvvetli bir sezişle hemen fark ettiği vesikaları
büyük bir sabır ve şevkle istinsah3 edip bir kenara koyan İbnülemin,
eserinin muhtaç olduğu arşivi de böylece kurmuş bulunuyordu. Bâbıâli kalemlerindeki
yaşlılardan zamanlarına yetişemediği sadrıâzamların, nâzırların menkıbelerini
dinleyen, doymak bilmeyen bir tecessüsle o sırada cereyan edenler kadar
geçmişte olup bitenler hakkında da bilgi edinmeye çalışan, duyduklarını hemen
kayda geçiren, dedikodu ocağı dediği Sadâret Mektûbî Kalemi’nde yıllar boyu
Bâbıâli ve ricâl dedikoduları ile kulağı dolan İbnülemin’in eserine sâdece
arşivden değil dinlediği, kendilerine sual sorduğu o insanlardan zamanla kimse
kalmadığı için, kendisinden sonra gelenlerin artık hiçbir suretle erişme
imkânını bulamayacakları yığınla bilgiyi, değerlendirmek üzere depoladı.  Bunun yanında bir o kadar da baba ocağında
başlayıp ricâl konaklarında çok erken yaştan meclislerine girdiği târihî
şahsiyetlerden duyulmuş, tecessüsünün sondajı ile kazanılmış bilgiler eserinin
bir başka sözlü kaynağını teşkil ediyordu. Kendisi gibi genç yaşta Bâbıâli’nin
mühim mevkilerinde vazife almış, Sadrıâzam Yûsuf Kâmil Paşa’nın yanında yirmi
yedi yıl boyunca pek çok târihî hâdiseye şâhit olmuş, devrin önde gelen
ricâlinin çoğu ile münâsebet ve dostluğu olan babası da eserde dâima bir
referans olarak yer alır. Bundan başka kütüphânelere, arşivlere intikal
etmemiş, eski aile ve şahıslarla ilgili birtakım bâkir vesikalar görmek
imkânına kavuşmuş, Abdülaziz’in Mâbeyin başkâtibi Âtıf Bey’in Hâtırat’ı, Mehmed
Süreyyâ’nın bizzat yaşadığı son devirler hakkındaki Târîh-i Mahmûd’u,
Celâleddin Paşa’nın Mir’ât-ı Hakîkat’inin müsvedde hâlindeki orijinal şekli
gibi el değmemiş eserlerden, yandıkları veya kayboldukları için başkalarınca
bir daha erişilmesi mümkün olmayan kaynaklardan da istifâde edebilmiştir.
İbnülemin, eserinde bildiklerini ve duyduklarını sâdece aktaran bir kimse
durumunda olmayıp kaynaklarını, çeşitli eserlerdeki rivâyetleri sıkı bir
tenkitten geçiren, mevcut bilgileri gerekli kontrol ve muhâkemeye tâbi tutan
titiz bir târihçi hüviyeti gösterir. Son Sadrıâzamlar, İbnülemin’in
biyograflığı yanında siyâsî târihçiliğini göstermesi bakımından da önemlidir.
Bu sorumluluğu çok iyi idrak ettiğinden yeri geldikçe, müverrihin hâdiseler ve
onların içinde yer alan insanlar karşısında davranışının ne olması gerektiği
meselesine sık sık dönerek târihçiliğin ahlâkî problemine dikkat çekmeye
çalışır. Bu hüviyetini çok belirgin bir şekilde ortaya koyan eserinin
arkasında, yıllar önce târihçiliğin bu meselelerini işlediği Kemâlü’l-kiyâse fî
keşfi’s-siyâse’nin müellifi olarak varlığı bir kere daha hissedilir. İbnülemin,
târihçinin daima gerçeği gözetmeye ve hislerine kapılmamaya, gerek üstlendiği
vazife gerekse vicdan gereği mecbur olduğunu vurgulayarak aksine hareketin
târihe ihânet etmek olacağını belirtmektedir. ‘Bildiklerini ve duyduklarını gerçeğe uygun olmayan bir şekilde
nakletmek târihin hukûkuna tecâvüz etmek demektir. Doğruluğu hakkında kesin
kanaate varılmamış bilginin târih sayfalarında yeri yoktur
’ diyerek tavrını
açıkça ortaya koyan İbnülemin’in bunları, kendisinin taraf tutmak isnatlarına
uğradığı Said Paşa konusuyla ilgili olarak söylemesi önemlidir. İbnülemin’in
eserini, sadrıâzamların her birini icraatları bakımından yargılayan, içinde yer
aldıkları olaylar ile birlikte onları sorgulayan tahlilci bir zihniyet
yönlendirir. O, bu tutumu ile sığ ve tek taraflı yönlendirme ve
değerlendirmelerle okuyucunun zihnini lehte veya aleyhte bir istikamette
çelmeye itibar etmeyen, en yakını olduğu şahsiyetlerin dahî icraat ve karakterlerini
gerçek mâhiyetleriyle değerlendirmekten kaçınmayan, bazı çevrelerin gözü kapalı
bir şekilde yüceltmeye veya alçaltmaya çalıştığı şahsiyetleri sorgulama ve
tahlilden geçirirken tok sözlü bir yargıç davranışı içindedir. Bunun en tatmin
edici örneklerinden birini baba dostu ve kendisini çocukluğundan beri tanıyan,
son sadâretlerinde evinde beraber çalıştıkları, mutemedi, sırdaşı gibi muamele
gördüğü Küçük Said Paşa’ya ayırdığı 275 sayfa hacmindeki bahis verir.
İbnülemin, o kadar yakını olduğu Said Paşa hakkında ne söylemek gerektiyse,
lehte ve aleyhte, olumlu ve olumsuz ne tarafı varsa hepsini gizlemeden açıkça
söylemiştir. Hiçbir lûtfunu görmeden ailece türlü sıkıntılara mâruz kalarak
saltanat devrini yaşadığı Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın icraat ve şahsiyetine
ayırdığı özel bölümde kimilerince hep yerilmiş, kimilerince de göklere
çıkarılmış hükümdar hakkındaki icmali kadar, onu hatâ ve savabı ile en objektif
surette mîzana vuran yazı ve eser bulmak kolay değildir.

Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’ın esas ismi ‘Kemalü’s-sudur’dur. Mehmed Emin Ali Paşa
(1814-1871) ile başlayıp Sâlih Hulûsi Paşa (1864-1939) ile biten eserde Osmanlı
Devleti’nin son 37 sadrıâzamının hayat hikâyesi yer almaktadır. ‘Son Sadrıâzamlar’, bir biyografi kitabı
olmakla beraber, birçok yerde siyâsî olaylar, devrin fikir ve kültürle alâkalı
yapısı, zaman zaman da edebî ürünler ağırlık kazanmaktadır. İlk baskısı Maarif
Vekâleti’nce 14 fasikül olarak yapılmıştır. İbnülemin merhum pek çok önemli
memuriyette bulunduğu ve târihin hararetli bir dönemine bizzat şâhid olduğu
için eserinde diğer kaynaklarda rastlanamayacak son derece önemli bilgiler
verir. Her yönüyle orjinal ve kaynak bir eserdir.
Son Sadrıâzamlar’da, olayların perde arkasında kalan bilgiler, bütün
teferruatı ile ve akıcı bir uslûpla veriliyor. Böylece eser, târihe meraklı
olanların da târihî roman okuyucularının da beklentilerini karşılıyor. Bu
bölümlerden biri de, Osmanlı târihinin en fecî, en utanç verici ve hatta
insanlık dışı cinâyeti olan Sultan Abdülaziz Han’ın (1830-1876 / Pâdişahlık
dönemi: 1861-1876) Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa,  Mütercim Rüşdü Paşa ve Süleyman Paşa şebekesi
tarafından tertip edilen suikast ile şehit edilmesidir. Mahmud Kemal İnal, bu
olayı, kalemini yağlı boya ressamının fırçası gibi kullanarak çizdiği müthiş
tablo ile okuyucuya sunuyor.

Sultan Abdülaziz Han,
32.  Osmanlı padişahı olarak 25 Haziran
1861’de tahta oturdu. 14 yıl, 11 ay, 5 gün pâdişahlık yaptı.

Şehzâdeliği ve
veliahtlığı döneminde iyi bir eğitim görmüştü. Arapça dili ve edebiyatı, şer’i
ilimler ve müzik dersleri aldı. Sporla ilgilendi. At binme, av, güreş, yüzme ve
cirit atma dallarında başarılı idi.  Sâde
ve mazbut bir hayat yaşadı, halkın saygı ve sevgisini kazandı. O günlerde
Osmanlı Devleti’nin durumu son derece karışıktı. Para sıkıntısı had safhadaydı.
Karadağ’da Hersek’te isyanlar, savaşa dönüşecek gibiydi. Batılı ülkeler,  Sultan’ın Tanzimat Fermanı’nı iptal
edeceğinden endişe ettikleri için karışıklıkları tahrik ediyorlar, Osmanlı’nın
iç işlerine karışıyorlardı. 

1Divan: Yüksek rütbeli devlet adamlarının bir araya gelmesi ile oluşturulur. Günümüzdeki Bakanlar Kurulu konumundadır. Bu kurulun icra yetkisi yoktur. Sadrıâzamın danışma
meclisidir.

2Sancağa çıkma: Şehzâdelerin, vâlilik yaparak devlet tecrübesi kazanması.

3istinsah: Bir yazının veya
eserin aynısını kopya etme, çoğaltma işlemi. Matbaanın olmadığı dönemde bu işi,
müstensih’ denilen şahıslar
yapardı.  

Kocaelispor Hakkında…

Kulüp
yönetimi belirlenirken!

Sen başkan ol!

Sen
yardımcısı, sen de genel sekreter!

Falancaları
listeye almayın, filancaları da dışarda bırakmayın şeklinde!

İlgi, yetenek, bilgi ve
tecrübe gerektiren görevlere!

“Belediyelerde
olduğu gibi!”

Başkanın
gönlüne göre yönetici atarsak!

Olacağı buydu!

Atamaları
Belediye başkanımız yaptığı için, Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin bu günkü durumu
ne ise takımın durumu da “hemen hemen”
aynı oldu!

Düz mantık(!)

***

Hali
hazırda da!

Tüm
yöneticileri Tahir Büyükakın başkanımızın
atadığı,
Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin ve belediyemize bağlı yan
kuruluşların borç durumlarını, hizmet noktasında ki performans durumlarını, İSU
ve benzeri kuruluşların çalışma ”ma”
larını, yollarımızın durumunu falan düşününce de!

Kocaelispor’umuzun
geleceğine şimdiden ne kadar üzülsek
azdır!!!

#diyedüşünüyorum.

***

Hepsi
bu kadar, şimdi yazacaklarımın hepsi işin edebiyatı, maksat sayfa dolsun.

***

Hal bu ki eskiden böyle
miydi?

Kocaelispor’umuz
her anlamda şehirde yaşayan herkesin takımıydı!

Evet;
Sefa Sirmen de bir belediye başkanıydı
ama!

O
zamanlar, her siyasi görüşten, her memleketten, her meslekten kendini futbola
adamış, futbolu seven, futbolu bilen herkes dâhil olabiliyordu yönetişime!

Gazeteci, sanayici,
taksici, balıkçı, tuhafiyeci sağcı, solcu herkes!

***

Maç
oldu mu, Çene suyu mahşer yeri gibi olur
şehirde hayat dururdu!

Stadın
etrafındaki köftecilerden çıkan duman ve stattan gelen sesler, kilometrelerce
öteden görünür duyulurdu!

Bu
işler, borcunu biz ödedik, biz ne dersek o olur diyerek!

Ya
da muhalifleri yönetimlerden uzak
tutalım
diye düşünülerek yapılırsa!

Takımımız
ve şehrimiz adına çok büyük hata olur!

Yazık
olur!

Oldu gibi!!!

***

Demem
o ki spor kulüpleri parti siyasetinin ve ya yerel yönetimlerin bir parçası gibi
yönet ”tir” ilmemeli!

Öyle
olursa, şehrin yarısı her anlamda
dışarıda kalmış olur!

Dışarıda
bırakılanların bilgisi, tecrübesi ve desteğinden
yoksun takımda
ancak bu kadar!

***

Hal
böyle iken, futbol takımımızın bu günkü durumunda hatalar futbolcuda, Başkan Engin Koyun ya da istifa etmek
zorunda bırakılan Futbol Şube Sorumlusunda aranmamalı.

Hata!

Tüm
inisiyatifi ve iradeyi elinde bulundurduğunu okuyup gözlemlediğimiz, yönetimin kimlerden oluşturulacağına neyin
nasıl ve kimler tarafından yapılacağına karar veren Tahir başkanımızda aranmalı!

***

Bence
Tahir başkanımız acilen; Kocaelispor’umuzun yönetimini…

Şehrimizi
tüm dinamikleri ve siyasi görüşleri ile birlikte sahiplenebilecek, herkesi sürece
dâhil edebilecek, sadece futbolu değil,
Kocaelispor’u bilen…

Mümkünse
geçmişinde top koşturmuş!

Siyaset
dışında da hayatı ve yetenekleri olan!

En
önemlisi #Hodrimeydan ruhunu bilen birilerine
devretmeli.

***

Yani demem o ki sadece şehrin siyasetine,
bürokrasisine ve bütçesine hükmetmek yetmez, Futboldan da biraz anlamak lazım!

Diyerek…

Herkesin
ramazan ayını tebrik ediyor, körfez ilçede ikamet eden biri olarak belediye başkanımız Şener Söğüt bey’in
sivil toplum kuruluşlarının eğlencelerini mümkünse biraz ihmal ederek Körfez ilçenin
kangren olmaya yüz tutan sorunları ile ilgilenmesinin önemini vurgulamak
istiyorum.

Selam ve dua ile…

Tarihten Önemli Bir Sayfa! (Kıbrıs gerçeğinin son 25 yılı…)

          Tarih
sayfaları yaşanan tüm gerçekleri bünyesinde saklayan en değerli hazinedir. Kimi
zaman yaşanan gerçekleri yok sayan, çarpıtan odaklar; tarihe emanet edilen o
gerçeklerin belgeleriyle, tanıklarıyla karşılaştıklarında: ‘’Ben bunun böyle
olduğunu bilmiyordum!’’ diyerek anlattıkları yalanlardan sıyrılmaya çalışırlar!

         Ülkemizin dış sorunlarının en başında gelen
Kıbrıs Milli Davamızla ilgili ardımızda kalan 25 yıl içinde gerçeklerle
bağdaşmayan pek çok eylemler, söylemler, yazılar, anlatılar, görüşmeler
yapılmış ama daha da önemlisi siyaset arenasında görev alanlarımız kimi zaman
ada tarihine emanet edilen bu gerçekleri görmezden gelerek bu konuda pek çok
taviz verilmesine neden olmuştur.

      Bu yazımda Kıbrıs konusuyla ilgili önemli
bir tarih sayfasını aralamak, bu sayfada yazılanları sizlerle paylaşmak
istiyorum.

       İşte o önemli tarih sayfasında yazanlar:

        Kıbrıs’ın son 25 yılına baktığımızda adanın
kuzeyinde kurulu KKTC’de yaşayan yurttaşlarımızın iki ana fikir üzerinde
yoğunlaştıkları görülür.

        Bu iki ana fikrin ilki; ulusal güçlerin
savunduğu KKTC devletinin yaşatılması, Türkiye’nin ada üzerindeki yasal
garantörlük hakkı ile Türk askerinin adadaki varlığıdır. Bu üç önemli konu
Kıbrıs Türk Halkının ezici çoğunluğunun vazgeçilmezi olmasıdır.

       İkinci
ana fikri savunanlar ise adada Rumlarla iç içe yaşayabileceklerini savunan;
‘’Birleşik Kıbrıs’’ taraftarlarıdır. KKTC’deki nüfusun % 30’unu geçmeyen bu
insanlarımızın arkasındaki güç Rum hükümetleri olduğu kadar, adada türlü
menfaatler kovalayan emperyalist güçlerdir. Bu güçlerin en başında da
ABD-İngiltere ikilisi gelmektedir.

       Bu noktada akla gelen soru şudur?

        Ada tarihi boyunca Rum tarafının türlü
baskılarına, zulmüne ve hala devam eden insanlık dışı ambargolarına tabi olan
Kıbrıs Türk Halkının kısmen de olsa özellikle ikinci ana fikri savunmasının
sebebi nedir? Rumlarla birlikte yaşayabiliriz diyenler neleri unutmuştur?

        Bu
soruya verilecek ilk cevap; adalı Türkiyeli ayrımının özellikle son 25 yılda
çok öne çıkarılarak, bu konunun ‘Rumlarla iç içe yaşayabiliriz’ fikrini
savunanlarca kabul görmesi, özellikle de bu hassas konuyu suiistimal eden Rum
propagandasına karşı koyabilmek adına yeterince karşı propaganda
yapılmamasıdır.

       Unutulan diğer sebeplere gelince:

         
Özellikle Annan Planı döneminde ve Türkiye’nin
AB müzakereleri sürecinde neredeyse KKTC’nin egemenliğinin ısrarından
vazgeçilmesi,

         
Türkiye’nin 50 yıl boyunca savunduğu Kıbrıs
konusundaki kazanılmış haklarımızdan AB’ye giriş uğruna vazgeçilebileceği
görüntüsü ile ortaya konulan ‘’Ver-Kurtul’’, ‘’Rumlardan bir adım önde ol’’
söylemleri ile uygulanan sessiz teslimiyet politikalarının Kıbrıs Türk toplumu
üzerinde yapmış olduğu olumsuz etki,

         
Rum idaresini tanımadığımızın kanıtı olarak 24
Nisan 2004 tarihinde yapılan Annan Planı referandumunda ‘’Hayır’’ diyemeyişimiz
ve o süreç öncesinde KKTC de yapılan ‘’Yes Be Annem’’ mitingleriyle, AB’ye üye
olacağız söylemleriyle halkın önemli bir bölümünün kandırılması,

         
‘’Biz 1960 yılında Kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini
oluşturan anayasal kurucu iki halktan bir tanesiyiz. Self Determinasyon
hakkımız vardır’’ diye haykıramayışımızın, teslimiyetmiş gibi algılanması,

         
Türkiye’nin Gümrük Birliği Ek Protokolünü
imzalamasıyla bunun GKRY’ni tanıdığı anlamına geldiği konusunu Rumların çok iyi
bir şekilde kullanarak suiistimal etmeleridir!

        Aslında Türkiye, bu protokolü
imzalamasının GKRY tanıdığı anlamına gelmediğini Rum gemilerinin limanlarına
yanaşmasına izin verilmeyeceği açıklamasına rağmen, gerek AB ilerlemeden
sorumlu komisyon başkanı, gerekse Rum tarafı bu konuyu özellikle Kıbrıs
anlaşmazlığı konusunda kendi lehlerine çok iyi kullanmışlar, ‘’Birleşik
Kıbrıs’’ taraftarlarını da oldukça etkilemişlerdir.

              
 Adanın son 25 yılında yaşanan
gerçeklerin özeti yukarıda sıraladıklarımdan ibarettir. Ancak sıraladığım bu
gerçeklere ilaveten vurgulamak istediğim çok önemli bir gerçek daha vardır ki,
o da şudur:

         
Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının
kaldırılması ve Türk askerinin Kıbrıs’tan ayrılmasıdır.

               Bu gerçek, sadece son 25 yıldan beri
değil;  1968 yılından günümüze süregelen
tüm Kıbrıs müzakereleri sürecinde Rum tarafının asla vazgeçmediği en önemli
talebidir.

               Rum
–Yunan ikilisi; ada üzerindeki Türkiye’nin garantörlük hakkı kalkmadığı, Türk
askeri adadan ayrılmadığı sürece Kıbrıs adasını ele geçiremeyeceklerini çok iyi
bilmektedir!

              Aslında bu önemli gerçeği KKTC’de yaşayan
‘’Birleşik Kıbrıs’’ fikrini savunanlar da bilmelidir. Çünkü Türkiye ve Türk
askeri adadan ayrıldıktan sonra onları bekleyen yaşam; Rumlarla iç içe değil,
Rumların boyunduruğu altında yaşamak olacaktır.

              20 Temmuz 1974 tarihide çözülen Kıbrıs konusu,
günümüz dünyasında ne yazık ki hala, ‘’Kıbrıs Sorunu’ olarak tanımlanmaya devam
etmektedir!

              Türkiye’deki yönetimin Kıbrıs adasına
bakışı çok nettir. Çünkü tarihi gerçekler iyice anlaşılmış, geçmişte yaşanan
nice olumsuzluktan geri dönülmüş, Türk Milletinin Kıbrıs Milli Davasından tek
bir adım dahi geri atmayacağı görülmüştür.

              KKTC devlet yönetimi ile Türkiye Cumhuriyeti
Devlet yönetimin Kıbrıs konusundaki görüş birlikteliği gelecek hakkında umut
vermektedir.

             Pekiyi, hala çözüm bekleyen Kıbrıs sorunu
nasıl çözülebilir?

               Bu
sorunun çözümü için söylenebilecek yegâne gerçeği; 22 Aralık 2005 tarihinde Ankara’da
TBMM’ne son kez hitap eden Kıbrıs Milli Davamızın Lideri ve KKTC Kurucu
Cumhurbaşkanı rahmetli Sn. Rauf Raif Denktaş şu sözleriyle ifade etmiştir:

         ‘’ Türk Milleti’nin yumruğu ağır vurulursa,
‘Bu dava benim davam, Kıbrıs’ı 13’ncü ada olarak Yunanistan’a bırakmam’
denilirse bu iş halledilir.’’

             İşte Kıbrıs konusunda yakın tarihimize yazılanların
en önemli sayfası bu gerçeklerden ibarettir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 8

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

Eserleri

Son Asır Türk Şâirleri

Şâirlerin
hayatlarıyla ilgili bilgiler, şiirlerinden örnekler ve bâzen hâtıra, hikâye ve
tenkit ihtiva eden eserler ‘şuarâ
tezkiresi
’ olarak adlandırılmaktadır. Râmiz Efendi, Sahaflar Şeyhizâde Esad
Efendi, Sâlim Efendi gibi isimler bu türde eserler kaleme almışlar ve klasik
tarzda son tezkire olarak kabul edilen ‘Hâtimetü’l-eşâr
ise Fatîn Efendi tarafından ortaya konmuştur. İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın ‘şuarâ tezkiresi’ sınıfından olan ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli eseri
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınlanmıştır.

Cumhuriyet
döneminde şuarâ tezkireciliği geleneğini devam ettiren İbnülemin Mahmud Kemal
İnal, eserlerine de kendine has usûlünü devam ettirerek ‘Kemâlü’ş-Şuâra’ adını vermiş ise de Türk Târih Encümeni tarafından
Son Asır Türk Şâirleri’olarak
değiştirilmiştir.

Cumhuriyet
devrinde ortaya koyduğu en hacimli eseri olan ‘Son Asır Türk Şâirleri’nde ilk olarak medeniyet kavramı üzerinde
durmaktadır. Medeniyetin mârifetten doğduğunu söyleyen İbnülemin’e göre
şâirler, sanatkârlar, mütefekkirler birer ‘mârifet sâhibi’dir. O’na göre bir
millette mârifet sâhiplerinin yetişmesi ve bu kişilerin tercüme-i hallerinin
diğer bir ifâdeyle biyografilerinin veya en uygun isimlendirme ile ‘hayat hikâyeleri’nin yazılması
medeniyetin gereklerinden biridir.

Mahmud Kemal
İnal’ın, konağındaki mûsikî ziyâfetlerine kadınlar kabul edilmezken, dönemin
tanınmış şâire hanımları, ‘Son Asır Türk
Şâirleri
’ arasında yer alabilmişlerdir. Şükûfe Nihal Başar (1896-1973)
kitapta yer aldığı gibi ayrıca üstâdın meth-ü senâsına da mazhar olmuştur.  Dikkat çeken bir başka husus da eserde
gayrimüslim şâirlerin bulunmasıdır.

Eserde sıradan
bir antolojiden farklı olarak bazı isimlerin hayat hikâyelerinden yola çıkarak
çeşitli meseleler üzerinde durulduğu da görülmektedir. Bu kişilerden biri
tanınmış târihçi, tıp âlimi ve şâir Şânîzâde Mehmed Atâullah Efendi’dir. Arapça
ve Farsça’nın yanı sıra İtalyanca, Fransızca, Latince gibi Batı dillerini bilen
Şânîzâde; fizyoloji, anatomi, matematik, astronomi gibi alanlarda çalışmış ve
Batı dillerinden de faydalanarak pek çok eser hazırlamıştır.

Son Asır Türk Şâirleri’, İbnülemin
Bey’in pek çok şâiri yakından tanıması sebebiyle bir tür hâtırat niteliğine de
sâhiptir. Daha da önemlisi, farklı zevk ve zihniyetlerden çeşitli nesil ve
fertlerin teşkil ettiği edebî panoramayı gözler önüne sermekte, temel bir
kaynak olarak büyük bir ihtiyacı karşılamaktadır.

Eser yalnızca
Son Asır Türk Şâirleri’ni tanıtmakla
kalmıyor, Daha önce yazılmış şuarâ tezkirelerini ve yazarlarını da tanıtıyor.
Eserin sonunda; ‘Kendime Dâir
başlığı altınd, bereketli ve mâcerâlı hayatını, renkli taplolar hâlinde
okuyucuya sunuyor.  Ayrıca, kendine
mahsus bir üslûpla, kitabın yazılış hikâyesini anlatıyor.

Son Asır Türk
Şâirleri 1853’ten eserin ilk basıldığı 1930 yılına kadar yetişmiş olan 574
şâirin hayat hikâyesini kapsamaktadır. Şâirlerin arasında eski şâirler olduğu
gibi yeniler de yer almaktadır. Yazarın diğer eserleri gibi bu eseri de sırf
bir hal tercümesi olmanın ötesinde bir devrin şiir, edebiyat, sanat anlayışı
yanında kültürü, mizahı, zaafları, avantajları, yaşama tarzları ve benzeri
konularda yazarın bakış açısı, dikkati ve nükteleri ile birlikte kendine has
bir tarzda yazılmış önemli bir kaynaktır. Yüksek hacimli, geniş kapsamlı
olması, verdiği bilgilerin orijinalliği sebebiyle, sâhasının en mükemmel eseri
olarak kabul edilmektedir. Kitap, kuru bilgilerden ibâret değildir. Harfler ve
kelimelerle şâirlerin portreleri çizilmiştir.

Prof. Dr.
Mehmet Çavuşoğlu eser hakkında diyor ki: ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’, Türkçemizin
artık kaybolmaya yüz tutan inceliklerini tespitte, konuşma ve yazı dilimizin
ifâde kabiliyetini, zenginliğini öğrenmekte bulunması güç kaynaklarından
biridir. Ben, zaman zaman bu eserin herhangi bir bahsini açıp okuyor ve okuma,
öğrenme zevkimi tatmin ediyorum
.’

Nihat Sırrı
Örik’in, Reşat Fevzi’nin, M. Turhan Tan’ın, Mehmed Zeki Pakalın’ın, Abdülbâki
Gölpınarlı’nın, İsmâil Habib Sevük’ün, Süleyman Nazif’in kitap hakkındaki
yazıları, müstakil bir kitap teşkil edecek kadar zengin ve mühimdir.

Mahmud Kemal
İnal, ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli
eserini hazırlarken çektiği sıkıntıları, karşılaştığı zorlukları kendine has
üslûbu ile anlatıktan sonra şiirin ne olduğunu, kime şâir denmesi gerektiğini
belirtiyor. Şeyh Galip, Nâmık Kemal, Yenişehirli Avni Bey, Muallim Cûdî Efendi,
Cenap Şahâbeddin, Abdurrahman Fehmi Efendi gibi şâir ve yazarlardan konuyla
ilgili nakillerde bulunuyor: ‘Memleketin
en liyâkatli şâirlerinden Halil Nihat Boztepe ve Ahmet Hâşim beylerle bir gün
şiirden, şâirden söz ederken şiir ve şâir konusuna nasıl yaklaştığımı
sormuşlardı. Ben de, rûhun münbasit (açılmış-genişlemiş) veya münkabiz
(büzülmüş-daralmış) olduğu her şeyde şiir vardır. Her güzel şeyi hisseden ve
ettiren şâirdir demiştim’
diyor.

Mahmud Kemal
Bey’in diğer bir târifi de şöyledir: ‘Rûhun
münbasit veya münkabiz olduğu her şeyde şiir vardır. Şâir, o şiiri, görüp
başkalarına da gösterendir. Üstâdın bu tarifine göre, şâir bulmak imkânsız
değilse de, her halde zordur. Diğer bir ifâdeyle manzum söz söyleyen her ferdi
şâir kabul etmek ‘memnû’ değilse de, ‘mücâz’ ‘(icâzet/izin verilmiş, serbest
bırakılmış) da değildir. Yüzyıllardan beri şuarâ tezkirelerini, dolduran
binlerce isim içinde herkesin ittifak ettiği ve şâir unvânını hakkıyla
kazandığı ve tabiî ki şöhretini sonuna kadar koruduğu kaç isim gösterilebilir?
Eğer şâirler yazılıp, müteşâirler (şâirlik taslayanlar) dışarıda bırakılmış
olsaydı, bu esere kaç ismin kaydedileceğini artık siz düşününüz
’ diyor.

Esâsen şiirin
değerini, sayısının azlığı eksiltmediği gibi, çokluğu da değerini artırmaz,
dedikten sonra ‘Eğer maksad eserse,
mısrâ-ı berceste kâfidir
’ mısrâını naklediyor.

Mahmud Kemal
Bey, vefat etmiş olan şâirlerden ziyâde, hayatta olanların şahsiyetlerine ve
eserlerine dâir, uzun uzun fikir beyan etmekten, mümkün olduğu kadar kaçınıyor.
Ona göre ‘hakkı kabul eden, hakkına râzı
olan insaf sâhibi kimselerin varlığını inkâr etmek mümkün değildir. Fakat
kendisine yönelik en küçük bir tenkidi bile zihninde büyüten, aklına
sığdıramayan, dâima takdir bekleyen, eleştiriden nefret eden kimselerin varlığı
da bir gerçektir
’ diye yerinde bir teşhiste bulunuyor.  İbnülemin, ‘kendimde edebî kudretin ve eleştiri hakkımın bulunduğunu kabul edip
hâle ve kale dâir birkaç söz söylesem o hal ve kal sâhiplerinin öfkesini
üzerime çekeceğime şüphe yoktur
’ diyerek içini döktükten sonra şu çarpıcı
cümleyi söylüyor: ‘Zira hakka râzı
olanlar, Hakkın râzı olduğu kullar gibi nâdirdir
!’

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, yine kendisi naklettiğine göre, ‘aruzla yazılan şiirleri kabul edip hece şâirlerini reddetmiyor. Ona
gere söz güzel olduktan sonra aruz ve hecenin farkı yoktur. Hece ölçüsüyle
güzel söz söylemek, aruz vezniyle söylemekten daha zor olduğu için, hece
vezniyle söylenilen güzel sözleri, daha fazla şiir kabul etmek, yerinde bir
harekettir. Aruz vezninde görülen âhenk, dinleyenlerin kulaklarına hoş gelir ve
genellikle sözün kusurlarını örter. Aruz ile söylenilen nazımlar, süslü
elbiselerle arz-ı endam edenlere benzerler. Zinet, onlara âit kusurları,
dikkatli bakışlardan, mümkün olduğu kadar saklar. Hece ile söylenilen nazımlar,
çıplaklara benzer. Her türlü kusurları, daha ilk bakışta göze çarpar. Kusurdan
uzak ve her bakımdan güzel olmalıdır ki, gözleri, gönülleri cezbetsin
.’
Aruz ve hece şâirleri hakkındaki görüşlerini bu cümlelerle belirten İbnülemin
Bey, ‘bâzı şâirlerin bizzat yazdıkları
hayat hikâyelerini aynen aldım. Herkes, kendini elbette başkasından iyi bilir

diyor.

Yine Mahmud
Kemal Bey, Şinâsi, Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal, Recâizâde Mahmud Ekrem, Abdülhak
Hâmid gibi haklarında daha önce ve bilâhere hayli yazı yazılan tanınmış
üstadların biyografilerini kısa tutmayı tercih ediyor. Malûmu ilâmda bir fayda
görmüyor. Bilinenlerden çok, bilinmeyenler veya az bilinenler hakkında fazla
bilgi vermeyi tercih ediyor. Üstâdın eserlerini orijinal hâle getiren
özelliklerden biri de budur. ‘Son Asır
Türk Şâirleri
’nde öyle isimlere yer vermiştir ki, başka hiçbir kaynakta
onlar hakkında yeterli bilgi yoktur.

Üstattan bu
bahsi bir veciz sözle kapatıyor: ‘Hakir
nefsimi milletin en âciz, fakat en hâlis hizmetçilerinden kabul ettiğim için
sonraki nesillerin nâçiz nâmımı hayırla anmasından başka emelim yoktur
.’

***

Son
Asır Türk Şâirleri
’ hakkında yazılanlar:

Hocaların
Hocası, edebiyat târihi uzmanı Prof. Dr. Ömer Fâruk Akün (1926-2016):

Son Asır Türk Şâirleri’, sanıldığı gibi,
sâdece zeyli (devâmı) olduğu Fatin Tezkiresi’nin1 kaldığı 1855
yılından sonraki zamânın şâirleriyle sınırlı kalmayarak Fatin Efendinin ele
aldığı devrede yaşadıkları halde kendilerinden haberdar olamadığı, haklarında
bilgi edinemediği ve bu yüzden tezkiresinde atladıkları ile oradaki hayat
hikâyelerinin zayıf ve çok yetersiz kalmış şâirleri de içine almaktadır.
İbnülemin Bey, bundan da öteye arada Hâtimetü’l-Eş’ar’ın, Ramiz ve Sahaflar
Şeyhizâde Esad Efendi tezkirelerinin varlığı bilinmeksizin doğrudan doğruya
zeyli olduğu Sâlim Tezkiresi’nin zaman kadrosuna girip ondan bu yana da Fatin
Efendi’ye kadar olan zaman içinde gelmiş olmakla berâber her iki eserde mevcut
olmayan, başka şâirlerin hayat hikâyelerini de araştırmış ve kitabına almıştır.

Boylece doğum
ve ölüm târihleri 1800’lü yılların başına veya daha önceye çıkan bir kısım
şâirlerin girmesiyle eserinin sınırı o zamandan 1941 yılına kadar bir buçuk
asrı aşan bir devre uzanmaktadır. Bu kadar açık bir gerçeğe rağmen ‘Son Asır Türk Şâirleri’ni Fatin
Efendinin kaldığı yerden, yâni 1855’ten bu yana bir devâmı gibi görme ve
göstermenin ne derece yanlış ve tahkikten mahrum, götürü bir bilgi olduğu
anlaşılır. İbnülemin Hâtimetü’1-Eş’ar’daki bâzı şâirlerin hayat hikâyelerini
ele alırken yeni bilgiler ilâvesi ve birçok düzeltme ile bunları çok
zenginleştirip geliştirmiştir.

Bütün
bunlardan anlaşılan şu ki, İbnülemin Mahmud Kemal’in bâzı eserlere ve dîvânlara
yazdığı kitap hacmindeki mukaddimeler, o eserlerden ve dîvanlardan -belki de-
daha büyük bir önem arz ettiği gibi, Son
Asır Türk Şâirleri
de dâhil diğer bâzı kitaplarında gerek hacim yönünden
gerek muhtevâ bakımından esas aldığı kaynaklardan daha değerlidir. Hatta zeyl
olarak yazılan bu eserleeri, o kaynak kitaplarla kıyaslamak bile mümkün
değildir. Başka bir ifâdeyle söylemek gerekirse, üstâdın bu zeyilleri, kaynak
kitaplar arasında yerini çoktan almış bulunuyor.

Kütüphâneci
ve edebiyat araştırmacısı Dr. Müjgân Cunbur:

Zamanımızda,
klâsik üslûpdaki biyografi yazarlığının, umûmi bir ifâde ile tezkireciliğin,
son temsilcisi olan İbnülemin Mahmud Kemal Bey, edebî türlerin hemen hemen her
kolunda eser vermişdir. Müstakimzâde’nin ‘Tuhfe-i
Hattâtin
’ini tâkib eden hattatlarla ilgili biyografik eserlerin sonuncusu
O’nun ‘Son Hattatlar’ıdır. Es’ad
Efendi nin ‘Atrabü’l-Asâr’ adlı
eserinin son halkası O’nun ‘Hoş Sada’sıdır.
Osmanzâde Tâib’in Osmanlı Devleti vezirlerini konu edinen ‘Hadîkâtü’l Vüzera’sının son örneği O’nun ‘Son Sadrıâzâmlar’ıdır. Ve nihâyet, Sehî Bey’in ‘Heşt Behişt‘i2 ile veya
meseleyi Türk şuâra tezkireciliği olarak görürsek, Ali Şir Nevâî’nin ‘Mecâlis’ün-Nefâis’ ile başlayan
geleneğinin ‘Son Asır Türk Şâirleri
ile son örneğini vermişdir. Niçin ‘son
kelimesini her tür için ısrarla kullanıyorum? Çünkü İbnülemin Mahmud Kemal Bey
ele aldığı kişileri seçerken, değerlendirirken (kendi şahsî meselelerini de
ilâve ederek) aynı üslûbu kullanmışdır. Seleflerinden biraz daha farklı olarak
sık sık kaynaklara başvurması, iktibaslar yapması O’nun modern mânâda
târihçiliğinin, vesikalara ehemmiyet verişinin bir özelliğidir. Söz konusu
etdiği kişilerden bâzılarının hayat hikâyelerini en hurda teferruâtına kadar
belirtmek husûsunda itinâ gösterdiği dikkati çekmekdedir. Bunların çoğu
yakından tanıdığı, bir kısmı da şu veya bu münâsebetle alâkalandığı kişilerdir.
Eserinde, kimseyi ne tam övmüş ne tam yermişdir. Süleyman Nazif gibi çok yakın
bir dostunu bile zaman zaman iğnelemekde mahzur görmemişdir. En objektif
görünmeye gayret ettiği zamanlarda bile onun kendine mahsus bakış tarzının renk
ve çizgileri portreye hâkimdir. Çünkü merhum Ahmed Hamdi Tanpınar’ın yaman bir
dikkatle teşhis etdiği gibi, dâima merkez kendisidir ve her hâdise, her insan
O’nun tâyin etdiği bir küllî irâdenin çerçevesinde yine O’nun müsâade buyurduğu
cüz’i irâdeleriyle mevcuddur. Ancak yerine oturmuş bir karakterin ve sağlam bir
kültürün yoğurduğu müstesnâ şahsiyetlerde görülen kendine güven duygusuyla,
herkes ve her hâdise hakkında onda yerleşmiş bir insan kavramı, en ince
teferruâtına kadar tesbit edilmiş bir ahlâk anlayışı vardır. Bunlar uzun ömrü
boyunca her sımfdan insanla tanışmış olmasının, okuduğu sayısız kitab, makale
ile vesikaların kendisine kazandırdığı niteliklerdir. Tanzimat fırtınası birçok
ahlâkî ve fikrî kıymet hükümlerini alt-üst ederken ortaya çıkan yeni aydın
tipleri arasında Mahmud Kemal Bey, Yahyâ Kemal’in tâbiriyle ‘kökü mâzîde âtî’ olarak kalabilmiş nâdir
insanlardandır. Onun içindir ki, çevresinde Hasan Ali Yücel, Kâzım İsmâil
Gürkan, Tevfîk Remzi Kazancıgil, Mükrimin Halil Yinanç, Süleyman Nazif, Ahmet
Hamdi Tanpınar, Hamâmîzâde İhsan gibi farklı düşünce ve karakterde bir
hayranlar halkasını ölünceye kadar muhâfaza edebilmişdir.

……………………

1Fatin Tezkiresi: 1814-1866 yılları arasında yaşayan Fatin
Efendi’nin, 1721 yılından 1853 yılına kadar hayatta bulunan 672 şâirin hayat
hikâyelesini ve edebî görüşlerini yazdığı eserdir. İbnülemin Mahmud Kemal
İnal’ın telif ettiği ‘Son Asır Türk Şâirleri’ 
isimli  eserin, devâmı olduğu
kabul edilmektedir. Tazkire; fars ve Türk edebiyatında, şâirlerin hayat hikâyelerini
veren eserlerin ortak adıdır. 

2Heşt Bihişt denildiğinde;, 1452-1520 târihleri arasında
yaşayan İdris-i Bitlisî’nin; Osman Gazi’den İkinci Beyazıd Han’a kadar 8
pâdişahın hayat hikâyesinin verildiği eser akla gelir. Aynı adı taşıyan bir
eser daha vardır: Bâzı kaynaklarda ‘Heşt
Behişt
’ şeklinde de yazılan ve ‘Sekiz
Cennet
’ olarak ifâde edilen ikinci eser, 1548 yılında vefat eden Sehî Bey’e
aittir. ‘Tezkire-i Şeyhî’ olarak
anılır. Bu eserde; başta eserin kendisine ithaf edildiği Kanunî Sultan Süleyman
Han olmak üzere, şiir yazmış padişahların, vezirlerin, kazaskerlerin,
defterdarların, nişancıların ve beylerbeyi gibi devlet büyükleri ile yazarın
tanıdığı şâirlerin, yekûn olarak 241 kişinin hayat hikâyeleri yer
almaktadır.  

Allah’ın Varlık Delilleri

     Kur’an-ı Kerîm’in
maksat ve gayelerinin esası ve özü dörttür.

     Biri: Sâni’-i
Vâhid’in, bir olan ve her şeyi sanatlı olarak yaratan Allah’ın ispatı ve
kanıtlanması.

     Fakat nihayeti ve
sonu olmayan mârifetullah / Allah’ı tanımak; böyle sınırlı sözlere sığmaz.

     Çünkü O’nun
varlığını bilmek başka, isim ve sıfatlarıyla O’nu tanımak daha başka bir
şeydir.

     Gayeler ötesi bir
gaye olan mârifetullah ise, en geniş ve nuranî bir fendir.  

     Bütün gerçek
ilimlerin esası, madeni ve rûhudur.

     İkincisi: Nübüvvet
/ nebîlik yani peygamberlik hususu.

     Üçüncüsü: Cismanî
haşir. Ruhla beraber bedenlerin haşri / yeniden ihyası ve diriltilmesi.

     Dördüncüsü: Adl,
adalet; her hak sahibine hakkının verilmesi keyfiyeti.

x

     Birinci maksat:
Sâni’ olan Allah’ın varlığı ve birliğine ait delil ve kanıtları açıklar.

     Ki bunun bir
burhan ve delili de Hz. Muhammed’dir.

     Tüm kâinatın bütün
zerre ve atomları; birer birer asıl, öz ve sıfatları ve diğer yönleriyle;
sayısız imkân ve olasılıklar arasında kararsız iken, bir hedefe doğru; bir
canlı ve varlıkta, hayret verici faydalar için bir araya gelir. Allah’ın
varlığına şehadet ve tanıklık eder. Gayb / bilinmez âlem ve dünyaların örneği
olan ve kalp denen Rabbanî lâtifeden; Allah’ın varlığını ilân eden itikat ve
inancın lâmbasını ışıklandırırlar.

     Evet, her bir
zerre / atom, kendi başına Allah’ı ilân eder. Aynı zamanda kâinat; iç içe
girmiş tasvir ve resimlere benzeyen terkip ve varlıklardan ibarettir. Bunların
her bir makam ve her bir nispetinde, her bir zerre genel işleyiş ve akışın
dengesini korur. Her nispet / oran ve değerde, farklı faydalarla sonuçlanır.
Böylece Allah’ın kast ve hikmetini gösterir ve okuturlar. Bundan ötürü Allah’ın
delil ve kanıtları, zerre ve atomlardan sayılamıyacak kadar çoktur.

     Fakat zuhurunun
tam, mükemmel ve parlak olmasından dolayı, herkes aklıyla göremiyor. Evet,
zuhurunun şiddetinden görünmemek derecesine gelenler var. Güneşin cisim ve
büyüklüğünün görünmemesi gibi.

     Âlemin engin
mesafe ve alanlarında Ezelî Nakkaş hükmünde olan Yaratıcının yazdığı olaylar
zincirinin satırlarına hikmet nazarıyla baksan, gerçek düşünceyle sarılsan
mesele kalmaz. Zira yüce âlemden gelen mektuplar dizisi, bizi en mükemmel ve
tam bir inanç derecesine çıkarır.

     İnsanın vicdanı;
kalbindeki istimdat / yardım isteme ve istinat / dayanak ve güven noktaları ile
Yaratanı unutmamaktadır. Her ne kadar dimağ, akıl ve şuur, kısaca beyin aradan
çıkıp unutsa da, vicdan kenara çekilip unutmaz. Çünkü vicdan iki önemli görev
ile meşguldür.

     Nitekim vicdana
başvurulsa görülür ki, kalp bedenin her yerine kan göndererek hayat verir.
Ayrıca kalpteki hayat ukdesi / düğümü olan marifetullah / Yaratanı bilmek de,
insanda var olan sınırsız kabiliyetlere uygun emel ve çeşitli meyillere hayat
verir. Lezzeti içlerine atar, onlara kıymet verir, genişlik kazandırır. Destek
olur. İşte istimdat / yardım noktası budur. Hem de kavga ve kargaşanın meydanı
olan hayat dağdağasını telâşa veren, durmadan hücum eden, âlemin binler
felâket, belâ ve eziyetlerine karşı tek dayanak noktası, Allah’ın  marifeti yani O’nu bilmektir.

     Evet, insan her
şeyi hikmetli, gayeli ve intizamla / düzgün bir şekilde görüp gözeten, hikmet
sahibi bir Yaratana inanmazsa bocalar. Varlıkların ortaya çıkmasını kör
tesadüfe bırakırsa şaşkınlaşır. Bu durumda, belâlara karşı elindeki kudretin
yetersizliğini düşünür, yalnızlaşır. Dehşet içinde kalır. Telâş ve korkudan
cehennem hâli yaşar. Bu yüzden en şerefli, en güzel ve en mükemmel bir şekilde
yaratılmış olan insan; her şeyden daha perişan olur. Bu durumda, kâinattaki
mükemmel nizam ve düzen gerçeğine muhalif / zıt ve karşıt bir vaziyet ve durum
alır. İşte istinat ve dayanak noktası. Evet melce ve sığınak yalnız
mârifetullah yani Allah’ı bilmektir.

     Demek şu iki
nokta, yani vicdandaki dayanak ve yardım isteme noktası, bu derece âlemin
nizamında hükmünü yürüten bir hakikat veya hakikatin en has bir özelliğidir.
Böyle olduğu içindir ki, her vicdanda iki pencere olan bu iki noktadan Allah’ın
varlığı tecellî ediyor.

     Akıl görmese de
fıtrat ve tabiatımız görüyor. Çünkü seyreden vicdana, kalp pencere oluyor.    

Senin Ekonomik Kurtuluş Reçeten Ne?

Yaşadığımız
ağır ekonomik kriz ortamında dahi iktidara hesap sormak riskli. Fakat Muhalefet
partilerine dönüp “sizin ekonomik kurtuluş reçeteniz var mı?” diye sormak hem
kolay ve hem de entelektüel bir hava verdiğinden konforlu bir alan yaratıyor.

Sanki iktidarın
sınırları, yönü ve hedefi belli istikrarlı bir programı varmış da muhalefetin
yokmuş gibi.

İktidar,
“heterodoks” yani genel kabul görmüş politikaların dışında yeni yöntemler
denemekte olduğunu kendisi açıkladı. Buna karşılık muhalefetin ekonomi biliminde
genel kabul görmüş politikaları benimsediğini biliyoruz.

Türkiye’de 9
Temmuz 2018 tarihinden itibaren Cumhurbaşkanlığı Sistemi uygulanmaya başladı.
Yeni sistemin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 4 yılda 3 ekonomi bakanı değiştirdi.

Her ekonomi
bakanı döneminde ayrı politikalar izlendi.

20 ayda 4
Merkez Bankası Başkanı değişti. “Söz dinleyen” Başkanlar döneminde, tek görevi
enflasyonu kontrol etmek ve Türk Lirasına değer ve itibar kazandırmak olan
Merkez Bankası bu hedeften vazgeçti.

Demek ki
iktidarın bir reçetesi hatta bir yol haritası bile yok!

************************************

Değişen
Ekonomi Politikaları

•       Damat Berat Albayrak’ın Maliye ve Hazine
Bakanı olduğu dönemde kur artışını önlemek için MB rezervlerini sattı. Faizi
enflasyonun altında tutmaya çalıştı. Sonuçta 128 milyar dolar rezerv satışına
rağmen, kur artışı önlenemedi. Bu politikanın başarılı olmadığı görülüp,
Türkiye bir ödemeler dengesi krizine girmek üzereyken Berat Albayrak sosyal
medya üzerinden görevini bırakıp kayıplara karıştı.

•       CB Erdoğan vaziyetin kötüye gidişini
görünce Berat Albayrak’ın yerine Lütfi Elvan’ı atadı. Elvan ancak bir yıl kadar
görev yapabildi. (10 Kasım 2021- 2 Aralık 2021) Yerine Nureddin Nebati atandı.

Erdoğan
Merkez Bankası Başkanlığına da Eski Maliye Bakanı Naci Ağbal’ı atadı. Ağbal 7
Kasım 2020- 20 Mart 2021 arasında sadece 132 gün görev yaptı. Politika faizini
iki kademede yüzde 15’ten 19’a çıkardı. Dolar kuru 8,5 TL’den 7,2 TL’ye düştü.
Bu görevden alındı. Yerine Şahap Kavcıoğlu atandı.

Bu görevden
alma Merkez Bankası’nın en başarılı eski Başkanlarından, İYİ Parti Milletvekili
Durmuş Yılmaz tarafından “ekonomik intihar” olarak nitelendirildi.

Lütfi Elvan-
Naci Ağbal ikilisi 2018 öncesi politikalarına dönüş işaretiyle piyasalara güven
verdi. Merkez Bankası politika faizlerini yükseltti. Akabinde ekonomideki diğer
temel parametrelerde düzelme görüldü.

•         Özellikle Eylül 2021 ayından sonra
keskin bir politika değişikliğine gidildi. “Faiz sebep enflasyon sonuçtur”
iddiasıyla, politika faizleri indirildikçe kur artışları kontrol edilemez hale
geldi. Kurlar yükseldikçe CB Erdoğan ve ekonomi kurmayları “Çin Modelini
deniyoruz. Başarılı olursak yapısal bir sorunu çözmüş olacağız” dediler.
“Kurlar yükseldikçe ihracat artacak, Türkiye işgücü ucuzlayacağı için dışarıdan
yatırım gelecek. Böylece cari açık yerine cari fazla vereceğiz, istihdam
artacak” iddiasında bulundular. Hiçbiri olmadı.

•         Bu politikaya Dolar kuru 18 TL’yi
geçip, yükselen maliyet enflasyonu sebebiyle her şeyin fiyatları artmaya
başlayınca son verdiler. Kurları tutmak için, faizleri yükseltmek yerine, Kur
Korumalı Mevduat (KKM) denilen bir enstrüman getirdiler. TL hesaplarını dahi
dolara endeksleyen bu sistemle tam bir dolarizasyon yaşanmakta. Bu sistemle çok
parası olan mevduat sahiplerine Hazine tarafından (milletin cebinden) örtülü
yüksek faiz ödendi. KKM’nin uygulandığı 3 aylık dönemde kur artışı %27 oldu.
Kredi ve tüketici faizleri de yükseldi.

****

Halen Dolar
kuru 15 TL’ye yakın. Gerçek tüketici enflasyonu ENAG’a göre yüzde 142, TÜİK
Üretici Enflasyonu: %115, TÜİK’in makyajlı Tüketici Enflasyonu yüzde 61.

Hayat
pahalılığı hiç görmediğimiz mertebede ağır. Vatandaşların çoğu en temel
ihtiyaçlarını karşılayamaz halde.

Metropoll
Araştırma Şirketinin Şubat anketine göre; ekonomik durumu sebebiyle nüfusun
%50,3’ü yemek öğünlerini azaltmış; %31,9’u zaman zaman aç kalıyor; %61,8’i et
tüketmeyi bırakmış; yüzde 53,7’si kalın giyinerek evini ısıtmaktan vazgeçmiş;
araç sahiplerinin %62,5’i özel aracının kullanımını bırakmış…

Dehşet
verici bir derin yoksullaşmanın işaretleri bunlar.

************************************

Kurtuluş
Reçetesi Belli

Siz yine de,
Türkiye’deki kontrolsüz ekonominin ve derin yoksullaşmanın mimarı olan, 4 yılda
4 çeşit politika uygulayan ve bundan sonra ne yapacağı belli olmayan iktidarı
sorgulamayın.

Muhalefet
partileri zaman zaman ekonomik kurtuluş için fikirlerini paylaşıyorlar. “Merkez
Bankasının bağımsızlığını sağlayacağız, ekonominin gereği olan kararları
alacağız. Tarımda ve sanayide üretimi ve niteliği artıracağız. Ülkeye kambur
olan Yap-İşlet Devret projelerine son vereceğiz. Yeni eserleri devletin kendi
kaynakları veya dış borçlanmasıyla yapacağız. Yapılmış olan YİD borçlarına
hukuki çözüm bulacağız ve makul fiyatlar üzerinden yeniden yapılandıracağız.
Suriyelileri ülkelerine göndereceğiz” gibi çözüm yollarını açıklıyorlar.

Siz, yine
muhalefetin bunları ve benzeri açıklamalarını duymazdan görmezden gelin ve
hemen soruyu yapıştırın:

“Senin
ekonomik kurtuluş reçeten ne?”

Kardeşim,
senin anlayacağın şekilde ben özetleyeyim:

AKP
iktidarının yaptıklarını yapmasınlar…

Tek adam
yönetiminden vazgeçip ortak aklı esas alsınlar…

Ekonomi
tahsili olmayanı ekonomi bakanı, Merkez Bankası tecrübesi olmayanı MB Başkanı
yapmasınlar…

Diplomasını
ve “yazdım” dediği ekonomi kitabını görmediğimiz fakat kendisinin “ekonomist”
olduğunu iddia eden muhteremler uzmanlık gerektiren işlere karışmasınlar yeter.

Türkiye’nin
iyi yetişmiş uzman ekonomistleri var. Yeter ki ekonominin başına yetişmiş ehil
insanlarımızı getirsinler. Herkesin kabul ettiği akla ve ekonomi bilimine uygun
çözüm yollarına başvursunlar kâfi.

Cin fikir ve
mucizevi çözüm yolları denemelerinin başarılı olduğu görülmemiştir.

Tek adam
yönetiminin uzun vadeli istikrarlı bir program uygulanmasını sağlamadığını acı
bir şekilde tecrübe ettik.

Bilimin ve
ortak aklın rehberliğinde çözüm aramanın zamanı geldi de geçmektedir.