22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 320

İnsanlıktan Nasiplenmemiş Olanlara Karşı Sonuna Kadar Diren Türkiye…

Ülkemizin son günlerde gündemini oluşturan konuların başında
İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine müracaatları geliyor. Aslında siyasi
etki alanlarını genişletme yolunda NATO ve onun patronu ABD ile Rusça konuşulan
ve Rusya’nın batısında yer alan ülkelere Rusların göz diktiği görülüyor.  ABD ile Rusya ve Ukrayna arasındaki kızışma,
Rusya’nın Doğu Ukrayna’yı işgali ve bombalamasıyla devam ediyor. Savaş bütün
şiddetiyle sürüyor. Olan sivil halka ve zavallı çocuklara oluyor. Silah ve
cephane satışları da haliyle artıyor. Batı, Rusya’nın daha fazla yıpranmasını
bekliyor; ama faturayı Ukrayna halkı ödüyor. Ukrayna’dan komşu ülkelere göç
edenler, daha güvenli batı bölgelerine gidenler acı ve üzücü tabloda yer
alıyor.

            Bütün bunlar
gündeme gelirken Türkiye’nin kararlı ve haklı olarak İsveç ve Finlandiya’nın
NATO üyeliğini veto edeceği açıkça ortaya konuyor. Türkiye’nin çıkarları neyi
gerektiriyorsa o yapılıyor. Ancak gönül arzu ederdi ki; iktidarı ve
muhalefetiyle Türkiye bir bütün olarak ortak açıklamaları yapabilsinler. Muhalefetin
bu son derece önemli konuda fazla sesinin çıkmamış olması düşündürücü ve üzücü
olmaktadır.

            NATO adayı
olan bilhassa İsveç’in ve Finlandiya’nın terör örgütü PKK-YPG’ye destek olduklarını
unutarak Türkiye’den üyelik müracaatlarına “evet” beklemeleri bir çeşit
yüzsüzlüktür ve muhatabı hafife almaktır. Terör örgütü olarak PKK’yı kabul
etmek; YPG’yi etmemek ancak kendini kandırmaktır. Türkiye’yi ikna etmek yerine,
kendi kendilerini ikna etmelidirler. Bu NATO nasıl bir birlikteliktir ki;
üyelerden biri, bir diğeri ile uğraşan katil terör örgütünü çekinmeden destekleyebiliyor.
Bunlara hocalığı ABD yapıyor. Binlerce tır silah ve mühimmat ile asıl ABD işine
gelen terör örgütünü destekliyor ve kötü örnek oluyor.

            ABD’ye karşı
sonuna kadar Türkiye haklı kararında ısrar etmelidir. Yazılı veya sözlü garanti
yeterli değildir. Şikâyetlerimiz fiilen yerine getirilmelidir. Batı bu konuda
hiç de sözlerine sahip çıkmamıştır. 1999 Aralığında Türkiye’nin AB’ye tam
üyeliği yolunda olumlu bakanlar, garantiler verenler daha sonra garantiyi
verenlerin görevden ayrıldıklarını ileri sürerek sözlerine sadık
kalmamışlardır. Dönemin Başbakanı rahmetli Ecevit boş yere Helsinki’ye gitmek
durumunda kalmıştır.

            Ayrıca
Yunanistan kendi isteği ile NATO’dan ayrılmıştı. Tekrar dönme talebi Türkiye’ye
yeni imkânlar sağlamasına rağmen, 12 Eylül 1980 sonrası Kenan Evren Paşa yakın
bir meslektaşı ve arkadaşlığı gibi bir gayri ciddi gerekçeye dayanarak veto
hakkını kullanmamıştır. Nitekim, NATO komutanı Bernard Rogers kendisine verilen
görevi yapmış ve görevini başarıyla tamamlamışken rahmetli Kenan Evren taşıdığı
o şerefli üniformaya hiç de layık olmadığını ortaya koymuştur.

Türkiye ABD ile olan sorunlarını
çözebilmelidir. Türkiye’ye konan ambargolar kaldırılmalı, KKTC resmen kabul
edilmelidir. Kıbrıs’ta artık iki farklı ve ayrı devletin varlığı bir gerçektir.
ABD gerekli teminatı kendisi vermelidir; İsveç ve Finlandiya gibi kullandığı
ülkeler değil… ABD’nin yıllardır PKK örgütüne hiç yakışmayacak şekilde iç
güveysi gittiğini bilmeyen kalmamıştır.

Günümüzde dost ve müttefiklikteki
değişim bütün çıplaklığıyla ortadadır. Türkiye’nin içerden ve dışarıdan sözde
dostlarımız ve müttefiklerimizce nasıl kuşatıldığını artık fark etmiş
durumdayız. Bütün buna rağmen, bazı siyasetçilerin aklı, beyni ve gözü 2023
Haziranında yapılacak genel seçimlerindedir. Mübarek Ramazan’da iktidar ve
muhalefet, bir iftar sofrasında bile yan yana gelemedi. Hiç olmazsa Balkan
Harbindeki yenilgileri bir düşünelim ve yanlışları tekrar etmeyelim. Bölge,
parti, etnik gurup ve cemaat çıkarları öne çıktı; Yüce Türk milletine
mensubiyet şuuru biraz zayıfladı. Milli devlet ve milli kimlik düşmanları çok
farklı görüşlerde olmalarına rağmen, dıştan da yüz bularak Türkiye
düşmanlığında birleşik cephe ve koalisyon oluşturdular. Ülkede sadece Türkler
yoktur; Türkiye sadece Türklerin değildir; gibi etnik özellikleri milletleşmenin
önüne çıkaran ve bize farklılaştırmada yanlış rehberlik yapan devlet adamları
görüldü. Türk yerine cahilce Türkiyeli kelimesinin seçilmesi, Andımızın
kaldırılması gibi milli devlete ve Cumhuriyete karşı sivil darbeler yapıldı. Artık
milliyetçiliğe gerek yok; küreselleşme çağındayız; küreselleşme ile Kıbrıs
birleştirilecek siz hala milli davadan bahsediyorsunuz sapıklıkları görüldü. Osmanlı’yı
bir dönem arkadan vuranların saldırı ve cinayetlerini “efendim bunlar Osmanlı’ya
değil; ittihatçılara karşılar, onlara isyan ediyorlar” laflarına sığınanlar
bugün de sınırlarımızdan geçip birçok şehrimizde yaşamaya başlayan koruma
altındaki Suriyeliler ve diğerlerine, doğan ciddi sorunlar karşısında geri
göndermek isteyenler faşist ve ırkçı oldular! Dün ittihatçılar suçlandı; bugün
de vatanseverler işgalcilere karşı faşist ve ırkçı olarak suçlanıyorlar. Bazı sağcı
köşe yazarları arasında milliyetçilerin yargılanmaları gerektiği ileri
sürülüyor. Demek ki tarih tekerrür ediyor. Ülkesine ihanet edenler, fırsat
kollayanlar bir safta; vatan, milliyet, milli kimlik ve Türklük sevdasında olanlar
da diğer bir safta…   

İslâmiyet, Barış ve Güvendir

0

     İslâmiyet, selm /
barış ve esenlik ve müsalemet / emniyet ve güven içinde yaşamaktır.

     Dahilde / yurt
içinde, niza / çekişme ve husûmet / düşmanlık istemez.   

     Ey Âlem-i İslâmî /
Ey İslâm Dünyası! Hayatın ittihatta / birlik ve beraberlikte.

     Ger / eğer ittihat
/ birlik istersen; düsturun / prensip ve kuralın bu olmalı:

    “Hüve’l-Hakku.” /
“Hak sadece O’dur.” yerine “Hüve Hakkun.” / “O da bir haktır.” olmalı.

    “Hüve’l-Hasenü.” /
“Sadece o güzeldir.” yerine

    “Hüve’l-Ahsenü.” /
“Sadece en güzel O’dur.” olmalı. 

     Yani, her Müslüman
kendi meslek ve mezhebine demeli: “İşte bu haktır; başkasına ilişmem.

     Başkaları güzelse,
benimki en güzelidir.”

     “Budur hak;
başkaları battal / gerçek dışıdır.

     Yalnız benimkidir
güzeli; başkaları yanlıştır, hem çikindir.” Dememeli.

     İnhisar /
tekelcilik zihniyeti / yalnız bana ait anlayışı,

     Hubb-u nefisten /
nefsini sevmekten geliyor.

     Sonra maraz /
hastalık oluyor; niza / çekişme ondan çıkıyor.

     Dertlere göre
derman ve ilaçların sayısız olması haktır.

     Hak da birden
fazla olabilir.

     Hacat / ihtiyaç ve
gıdaların türlü türlü olması haktır.

     Hak da çeşit
çeşittir.

     İstidat, kabiliyet
ve yeteneklere göre;

     Terbiye, eğitim
metot ve usûllerinin çok olması hak olur.

     Hak da tekessür
eder / hakkın da sayısı artabilir.

     Tek bir madde,
yerine göre hem zehir, hem de panzehir olur.

     İki mizaca göre,
fer’î mesailde / esasta olmayan teferruata / ayrıntılara ait meselelerde

     Hakikat sabit
değil; 

     İzafî / göreceli,
değişken ve mürekkeptir / birden fazla şeylerden oluşur.

     İslâmiyeti yaşamakla mükellef / yükümlü
olanların mizaçları da, bir hisse verirler.

     Böylece bütün
bunlardan mürekkep / meydana gelen bir şey tahakkuk eder.

     Her mezheb sahibi;
görüşlerini bağlayıcı bir anlayışla değil,

     Mutlak olarak / sınırlamaya
girmeden ortaya koyar. 

     Mezhebinin
hududunun tayinini, mizaçların temayülüne / meyline bırakır.

     Böylece mizaçlar,
kendilerine uygun gelen mezhebi seçebilirler.

     Mezhep taassubu,
tâmime, yani uysa da uymasa da her mizacın;

     O mezhebi kabulü
şartmış gibi genellemeye sebep olur.

     Tamimi iltizam,
yani mezhebi herkese yaymaya çalışmak; nizaa / çekişmeye sebep olur.

     İslâmiyetten evvel
/ önce, tabakat-ı beşerde / insan tabaka ve toplumları arasındaki

     Derin uçurumlar,
hem aralarındaki acib tebaud / büyük uzaklık,

     Bir vakitte enbiya
/ nebilerin taaddüdünü / birkaç peygamberin olmasını gerektirdi.

     Şerayi /
şeriatlerin, dinlerin tenevvüü / çeşitli olması, müteaddit / birden fazla
mezheplerin

     Bulunmasını icap
ettirdi.

     İslâmiyet, beşerde
/ insanlıkta bir inkılâp / değişim ve dönüşüm yaptırdı.

     Beşer / insanlık
tekarüp etti / birbirine yaklaştı.

     Şer’/ şeriat,
kanun ve din ittihat etti / bir oldu. 

     Vahit / bir tek
oldu peygamber.

     Ama seviye /
düzey, mertebe ve derece bir olmadı;

     Allahın razı
olduğu yolları sistemleştiren mezhepler taaddüt etti / sayıları arttı.

    Terbiye-i vahide /
herkesin aynı seviyede eğitim alması

    Kâfi geldiği /
yettiği zaman ise,

    İttihat eder /
birleşir mezhepler.

Kocaelispor’a Başkan Önerim.

Öncelikle,

Ekmediğini
yediğim şehrimin takımı olan Kocaelispor’u gerçekten
çok sevdiğimi,
Futbola yetenekli ve hevesli olmamama rağmen, Kocaelispor
maçlarına gitmekten mutluluk duyduğumu, kazandığı zaman ayrı coşku ve mutluluk
ile eve döndüğümü,

Attığımız
her gol sonrası tanımadığım insanlarla
sarılarak tezahürat yapmanın verdiği coşkuyu
başka hiçbir mutlulukla
kıyaslayamayacağımı,

Stadyum
etrafında yediğim yarısı yanık köftenin
içtiğim acı çayın tadını
başka bir yerde bulamadığımı,

Futbolun
sadece futbol olmadığını bildiğim için şehrimizin tanıtılmasında Kocaelispor’umuzu önemli bir marka değeri
olarak
gördüğümü,

Amatör
ve mahalli futbolculara A takımda oynama hayali kurdurduğu için amatör liglerde ki mücadelenin kalitesini
arttırdığını,

Özellikle
şehrimizin siyasetini, ticaretini ve bürokrasisini tribünlerde buluşturduğu
için şehrimizin en büyük en kapsayıcı belki
de tek ortak noktada buluştuğumuz sivil toplum kuruluşumuz
olarak gördüğümü
belirtmek isterim.

***

Ben
Kars’ta doğmuş, Kocaeli de yaşayan biri olarak bu kadarını belirttim ya, sen
git bir de atadan dededen Kocaelili olanlara,
Kocaelispor maçları ile yatıp kalkanlara, oynadığı ve oynayacağı maçları ve
takımın kadrosunu ezbere sayanlara,

Takımında
oynayan futbolcunun giydiği kramponun numarasından, sırt numarasına, daha önce
hangi takımlarda oynadığına, kulüp
başkanından yöneticisine malzemecisine varana kadar her şeyini bilenlere
,
Yarı aç yarı tok deplasman deplasman takımının peşinden gidenlere bir sor.

Hodri Meydana bir sor!

***

Benim
yazdıklarım belki bir köşe yazısını anca doldurur ama onların duyguları ve
hisleri bir kütüphane dolusu kitap olur.

İşte
tam da burada demek istiyorum ki Kocaelispor’umuzun başına Belediye başkanının
atadığı biri değil, Hayatı Kocaelispor
olan biri başkan olmalı.

Dedesi,
Babası, annesi, hanımı, kızı, Oğlu Kocaelisporlu
olan biri başkan olmalı.

Takımın
maçına başkan olduktan sonra giden, atandığı için sorumluluğu gereği iyi
niyetle de olsa bir şeyler yapmaya çalışan birileri değil.

Çocukluğundan
beri Kocaelispor’a başkan olma rüyaları
gören biri olmalı.

Kocaelispor’a
başkan olduğunda taraftarın bir birine,

Bu
kimdi ya!

Kimdir? Necidir? diye sorup merak ettiği değil!

Taraftarın
çoğunda cep telefonu olan, tebrik
mesajları alabilecek biri başkan olmalı.

Elbette
benim gibi başka illerde doğmuş ama doyduğu şehrinin takımını ve futbolu çok
sevdiği için ve bir şeyler de bildiği için örneğin Haşmet Uçar gibi Kocaelispor sevdalıları yönetim kadrolarında muhakkak
olmalı
,

Siyasi
düşüncelerinden dolayı hiç kimse kulüp yönetiminden uzak tutulmamalı!

Ama!

Kocaelispor’a
başkan olacak kişi

!

Kocaelispor’lu
doğmuş biri olmalı, babası ile ilk anısı
yeşil-siyah renkler ile olmalı.

Takım
yenilirse taraftardan önce yıkılıp.

Kazanınca
da taşkınlık yapar diye en çok onu zapt
etmek güç olmalı.

Kocaelispor’umuza
başkan olacak kişi stada giremedi diye, evin yolunu tutan değil!

Maç
sonuna kadar stadın etrafında kalan, gol sesi gelsin diye dua eden,

İsmet paşaya derbi
öncesi geceden tribüne girmiş sabahlamış geçmişinde böyle onlarca anı
biriktirmiş biri olmalı!

Kocaelispor’umuza
başkan olacak kişi öyle benim gibi, hem İstanbul’dan bir tane, hem doğduğu
şehrin takımı olarak memleketten bir tane, bir de doyduğu şehrin takımı diye
Kocaelispor’u tutan değil.

Sadece ve sadece
Kocaelisporlu olan biri olmalı.

Kocaelispor
için, işini evini arkadaşlarını ihmal edebilecek biri olmalı.

Siyaset
ile bir yerlere gelen, siyaseten bir yerlere bağlılığı olan, siyasi dengeleri
olan değil, derdi tasası sadece
Kocaelispor olan biri olmalı.

Tanıştığı
İnsanlara acaba bu hangi partili hangi cemaatli, hangi tarikatlı değil,

Kocaelisporlumu? Değil mi?

Diye
bakan biri olmalı.

Şehir
dışına çıkmış, yurt dışına gitmiş bile olsa, bir yere davet edildiğinde MAÇ VAR GELEMEM diyebilen,

Elinde
ki telefonla pür dikkat maç izleyen biri olmalı.

***

Ben
eminim ki bu satırları okuduğunuzda hepinizin aklına biri gelmiştir.

Ve
yine eminim ki, şehrimizde bu kriterlere uyan pek çok isim var.

Evet,
Kocaelispor’umuza aklınıza gelen isim, her kim ise, o olmalı.

***

Benim
Aklıma,

Tanışıklığımız
20 yılı aşan ve bir Kocaelispor maçı vesilesi ile tanıdığım Volkan Özön geldi.

Biri
bana dese ki tanıdığın en Kocaelisporlu ve bu işe zamanını parasını enerjisini
harcayacak, kendini adayacak, futbolu da bilen, menejerlerin insafına
kalmayacak kimi tanırsın derse!

***

Sıfırdan
bir işyeri kurmuş, başarılı olmuş,

Bu
şehirde ürettiklerini yurt dışına pazarlamayı başarabilmiş,

Şehir
dışında, yurt dışında kazandığını şehrine getiren istihdam sağlayan Kocaelisporlu Volkan Özön derim.

Volkan
Özön’ü yakından tanırım, menejerlerin elinde kalmış, sırf rengi siyahi diye, topa
basıp düşecek özel yeteneği olmayan sıradan futbolculara para verip şehrin
parasını ziyan edeceğine!

O
paranın onda birini Kocaeli amatör kulüplerinde taş toprak sahalarda tekmeye kafa atan bu şehri çocuğuna verir,
belki o sene takımımızı bir üst lige çıkartamasa bile, en azından basit hatalar
ile küme düşürmez.

***

Madem
herkes elini taşın altına koymalı, Madem takımımız idari olarak zor günler
yaşıyor.

Volkan
Özön bu şehrin çocuğu,

Bu şehrin çocuğu da
herkese yeter.

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor -II – 5

“Ulusal Giz”

Dürbünü alarak balkona koştum.
Gerçekten de kıçında kocaman bir İngiliz bayrağı görünen bir savaş gemisi,
Samsun limanına demir atıyordu. Karada tutuklanma korkusuna kapılan kimi
arkadaşlara böyle bir şeyin olmayacağını anlattım. Ancak durum kritikti. Kentte
İngiliz kuvvetinin yanı sıra evlere gizlenmiş silahlı Pontus çeteleri ve henüz
hiçbir şeyden habersiz Kaygusuz Türk kalabalığı vardı. Ufak bir kahvaltı yapıp
hükümet konağına gittik. Sancak Başkanı Ethem Bey bizi odasına aldı. Türk-Rum
kavgası üzerine sorduklarıma hiçte Türkleri kayırmayarak cevaplar verdi. Ethem
Bey tam anlamıyla eskimiş bir memurdu. Samsun gibi önemli bir yerde bu adamın
zararlı olacağını düşündüğümden hemen İstanbul’a bir yazı yazarak Dâhiliye
Nazırı Mehmet Ali Bey’den onun yerine daha genç birisinin gönderilmesini
istedim. (3)

İlk düşündüğüm, ülkemizde güvenliğin
bozulmadan korunmasına kendi araçlarımızla gücümüzün yeteceğini göstermek oldu.
Aslında Canik sancağının özel durumu bu alanda en çabuk ve etkili davranışları
gerektiriyordu. Gerçekten Atina’daki ve İstanbul’daki komiteleri besleyen ve
Rumların egemenliğini, Müslümanların tutsaklığını amaç edinen bir Pontus Hükümeti
kurmak isteği, Karadeniz kıyıları ile Amasya ve Tokat çevrelerinde yerleşmiş
Osmanlı Rumlarının hayallerini çılgınca bürümüştü. Zamanında alınan önlemlerle
başarılı sonuçlar elde edildi. Ama alınan bu önlem ve elde edilen sonuçlar,
ancak buraları kapsıyordu. (4)

Çalışmaların güven içinde
yürüyebilmesi için ilk önce en yakın askeri birliğin bizden yana olması
gerekiyordu. Ama Samsundaki 15. Tümen Komutanı benim düşüncelerime karşıt
düşünceler taşıyordu. Benimle beraber Sivas Kolordu Komutanlığı için gelen
Refet Paşa’yı (Bele) Tümen Komutanlığına getirdim. Böylece Samsun artık bizim
denetimimizde sayılırdı. Samsundaki ilgili kişileri yoklamaya başladım. Polis
Müdürü Refik Bey’le hükümet doktoru tam aradığım kişilerdi. Pontus tehlikesine
karşı bir örgüt kurmaya çalışıyor ve Müdefaa-i Hukuk derneğini
destekliyorlardı. Refik Bey ve arkadaşları benim de istedikleri gibi çıkmama
çok sevinmişlerdi ve Samsun da hiç yanımdan ayrılmadılar. Artık açıktan açığa
ulusal kurtuluş propagandasına başladım. Ok yaydan çıkmıştı, bütün arkadaşlar
benim gibi inançla umut aşılamaya çalışıyorlardı.

Kurtuluş Savaşının İlk Neferi

Belediye Başkanını ziyarete giderken belediyenin
önünde bir faciayla karşılaştım. Ayaklarının parmakları patlak postallardan
dışarı fırlamış, üstü başı paramparça, açlıktan avurtları çökmüş, umutsuzluğun
tüm dehşeti gözlerine çökmüş bir Türk Askeri gördüm. O, beni görmüyor ve yüksek
sesle ağlıyordu. Önünde durdum:

         
Asker
ağlamaz arkadaş sen neden ağlıyorsun?

Asker
dilini yutmuş gibiydi sorumu yineledim:

         
Söyle
niye ağlıyorsun?

Askercik
yanık sesiyle:

         
Düşman
memleketi bastı, hükümet beni terhis etti, silahlarımızı elimizden aldılar.
Toprağıma giren düşmanı şimdi ben ne ile öldüreceğim?

         
Üzülme
çocuğum dedim gel benimle.

Sonra
Cevat Abbas Bey’e

         
Cevat
Bey dedim, biraz sonra tümen karargâhına gittiğimizde Binbaşı Mahmut Ekrem
Bey’e söyle, bu çocuğu tepeden tırnağa silahlandırsınlar. Bu bizim yeni
ordumuzun ilk askeridir. (3)

Samsundan edindiğim bilgiler pek de hoş
değildi. Samsun’a iki gün önce 17 Mayısta yüz kadar İngiliz askeri
çıkarılmıştı. Bu askerlerle gelen iki İngiliz yüzbaşının Sivas’a kontrol subayı
olarak gideceklerini öğrenmiştik. Samsun ve çevresindeki Türkler, Pontuslu
çetelerden tedirgin ve yılmıştı. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali bir
başlangıçtı. Bunun ardından İtalyanların Antalya ve Konya çevresinde işgali
genişletmeleri, Samsun ve Trabzon’a Yunan ve diğer işgal kuvvetlerinin
çıkmaları mümkün görünüyordu.

Doğu Cephesi için ayrıca endişelerim
vardı ve bu konuda bazı haberler almış, bir de suikast teşebbüsü yaşamıştım.

Devam edecek

Kaynak:

(3) Hasan İzzettin Dinamo – Kutsal İsyan

(4) 24 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisinin
açılışında: “Mütarekeden meclis açılmasına kadar geçen siyasi olaylar hakkında”
ki söylevden alıntı.

Kocaelispor Krizi Fırsata Çevrilebilir

0

Kocaeli’nin hem maddi hem manevi
desteğine rağmen Kocaelispor’un alt lige düşmesi şehirde ciddi bir hayal
kırıklığı meydana getirdi. En büyük hayal kırıklığını yaşayan kişi ise    -hiç şüphesiz- Takım 1. Lig’e çıktığı zaman
şehrin tüm bilboardlarını Kocaelispor formalı fotoğraflarıyla donatan
Büyükşehir Belediye Başkanıydı!! Kocaelispor’un alt lige düştüğü belli
olduğundan beri kendisinin bu konuda herhangi bir yorum yaptığına denk
gelmedim.

 

Alt lige düşmek elbette keyifsiz
bir durum ama dünyanın da sonu değil. Kaldı ki Süper Lig şampiyonluğu yaşamış
Bursaspor bile Kocaelispor ile aynı kaderi paylaştı. Demek ki geçtiğimiz sezon
PTT 1. Lig gerçekten tarihinin en zor liglerinden biriymiş. Tabi Bursaspor’un
da alt lige düşmesinden çıkartılacak bir diğer sonuç da Ak Partili
belediyelerin destek verdiği takımlar yaprak gibi kuruyup düşüyorlar. Burada Ak
Parti’den kaynaklanan bir bereketsizlik bir kısmetsizlik mi var bilemiyorum.
Böyle bir yorum yapmak şu aşamada pek bilimsel olmayacak çünkü. Ancak
Kocaelispor’un yapması gereken ilk işin Ak Parti gölgesinden kurtulmak olduğunu
ve sadece futbol konuşup, sadece futbolla yatıp kalkıp ve sadece futbol yoluyla
gelirlerini artırmaya çalışarak başarıya koşması gerektiğini ifade edebilirim.

 

Kocaelispor’un 2. Lig’e düşmesi
üzüntü verici ancak bu durum aslında kendi içinde bir takım fırsatlar da
barındırıyor. Kocaelispor doğru hamleler yaparsa, bu fırsatları iyi
değerlendirirse önce tekrar 1. Lig’e ardından da Süper Lig’e yükselip Süper Lig
de kalıcı hale gelebilir hatta şampiyonluğa oynayan ve en azından her sene
Avrupa Kupalarına katılmaya hak kazanan bir takım haline gelebilir.

 

Kocaelispor’un her şeyden önce şu
transfer çılgınlığını bir kenara bırakması lazım. Kocaelispor 2 milyon küsür
nüfusu olan bir şehrin takımıdır ve bu şehrin futbol alt yapısı Kocaelispor
kadrosunu beslemek için fazlasıyla yeterlidir. Kocaelispor’un derhal kendi öz
kaynaklarına dönmesi, ciddi ve kaliteli bir alt yapı çalışması yapması ve
sadece Kocaeli şehrinin çocuklarından oluşan ve yaş ortalaması 20-21 olan bir
kadro kurup bu kadroyla yoluna devam etmesi gerekmektedir. İlla transfer
yapılması gerekiyorsa, transfer sayısının “maksimum” iki (2) ile
sınırlandırılması ve alınacak bu “maksimum” iki oyuncunun da hem genç hem de üç
büyüklerde oynayabilecek kapasitede oyuncular olması gerekmektedir. Vasat
oyuncu transferinin Kocaelispor’a futbol anlamında hiçbir faydası olmayacağı
gibi bu tip gereksiz vasat oyuncu transferleri kulübün zaten kötü olan
mali/ekonomik yapısını daha da bozacaktır. Kaldı ki Kocaelispor gibi bir
takımın futbolcu alan değil üç büyüklere ve hatta Avrupa’ya yüksek bonservis
gelirleriyle futbolcu gönderen bir takım olması gerekmektedir.

 

Kocaelispor’un yapması gereken
ikinci önemli hamle ise yalnızca Kocaelili gençlerden kuracağı genç takımın
başına gerçekten kaliteli bir teknik direktör getirmek olacaktır.
Kocaelispor’un teknik direktörünün ise ama Türkiye’nin büyük takımlarında ama
alt yapısı iyi olan Avrupa kulüplerinde alt yapı hocalığı yapan bir isim olması
faydalı olacaktır. Çünkü Kocaelispor’un genç kadrosunun başına geçen hocanın,
Kocaelispor takımını tıpkı bir alt yapı çalıştırır gibi futbolun gerekirse
A-B-C’sinden başlayarak bütün inceliklerini öğreterek takımı çalıştırması gerekmektedir.

 

Bundan yıllar önce Werner Lorant
tarafından çalıştırılan Sivasspor düşme hattına gerilediği zaman Lorant’ı
gönderip yerine o zamana kadar yardımcı antrenör olan Bülent Uygun’u
getirmişlerdi. Bülent Uygun’un yaptığı ilk icraat ise Fatih Terim aracılığıyla
Milan’ın antrenman programını alıp Sivasspor’a bu programı uygulatmak oldu.
Neticede Sivasspor düşme hattından kurtulmayı bırakın şampiyonluğa oynayan bir
takım haline geldi. Dört büyüklerin tamamının korkulu rüyası olan ve şahane
futbol oynayan bir takım oldu. Takım düşme hattındayken kimsenin adlarını bile
bilmediği Mehmet Yıldız gibi oyuncuları yıldız oyuncular haline geldiler.
Sivasspor’un bu olağanüstü değişimi hiç transfer yapmadan gerçekleşti üstelik.

 

Görüldüğü üzere futbol takımları,
işini bilen iyi antrenörün elinde harikalar yaratabilmektedir. Maçlar sahada
değil antrenmanda kazanılmaktadır. Transferin de takımlara kattığı pek bir şey
yoktur. Kocaelispor’un bu hususa azami dikkat etmesi elzemdir.

 

Kocaelispor’un bir handikabı da
özellikle son sene satışa sunulan forma tasarımlarının –yeşil forma hariç-
berbat tasarımlar olmasıdır. Kocaelispor farklı yaş, cinsiyet ve kültür
grupları tarafından beğenilebilecek iyi forma tasarımları üretmeli, forma
tasarımları konusunda sıradanlıktan kaçınmalıdır. İyi tasarlanmış formalar
sayesinde kulübün lisanslı forma satışı da artacak ve böylelikle kulübün mali
yapısı da iyileşecektir. Kocaelispor şayet gerçekten çok iyi forma tasarımları
üretip satarsa, sadece Kocaeli’de değil Anadolu’nun pek çok şehrinde Kocaelispor
formalarının kapış kapış satıldığını ve Kocaeli caddelerinde sadece maç günü
değil diğer günlerde de binlerce Kocaelilinin Kocaelispor formasıyla şehrin
caddelerinde dolaştığını göreceksiniz.

 

Kocaelispor’un lig düşmesi
üzücüdür ancak Kocaelispor yukarıda değindiğimiz değişiklikleri
gerçekleştirirse tıpkı 90’larda olduğu gibi Süper Lig’de şampiyonluğu zorlayan
takımlardan biri haline gelir.

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor –II-4

“Ulusal Giz”

Bu yazı serisini hazırlamaktaki amacım; her 19 Mayıs Gençlik
ve Spor Haftası geldiğinde içimde bir boşluk hisseder, sanki yapmam gereken bir
şey varda yapmıyormuşum gibi bir düşünce boşluğu uyanır içimde. İşte bu boşluğu
doldurmak için bu vatanı bize kazandıran Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve aziz
şehitlerimize minnet borcumu karınca misali ödemek için düzenlediğim bu yazı
serisini, umarım ki zevkle okuyacaksınız.

Anadolu Topraklarında Kurtuluşa
Atılan İlk Adımlar:

“Samsuna çıktığımda ülkenin durumu çok kötüydü. Çerkez Ethem
ve Demirci Efe Yunan’a karşı daha harekete geçmemişlerdi. Yunan yürüyüşünü
aksatıcı bir dayatma henüz yoktu. İtalyanlar Konya’ya, Antalya’ya, Akşehir,
Fethiye, Afyon, Marmaris, Burdur, Bodrum, Milas, Bucak ve Kuşadası’na asker
çıkarmışlardı. Sanki barış olmuş da nüfuz bölgelerinde iş görmeğe sıra gelmiş
gibi Antalya-Burdur-Bolvadin demiryolu için, uzmanlar ilk çalışmaları
başlamışlardı. Fransızlar Kilikya ve güney bölgelerimize yerleşiyorlardı.

Rumlar oransız azınlıklarına rağmen Sivas vilayetinin Amasya
ve Tokat gibi sancaklarında bile yirmi bir çete ile harekete geçmişlerdi. Amaç
güvenlik olmadığını göstermek ve müdahale bahanesi yaratmak. İngiliz subayları
ile o kadar ilişkileri vardı ki, Havza’daki alay komutanı bir taburla
haydutları yakalamak için bir köyü abluka edince, hemen Merzifon’dan
otomobilleri ile gelen İngiliz subayları müdahale edebiliyorlardı. İstanbul
hükümetinin kaymakamı da Rum Margerit Efendinin, bağımsız Pontus hükümeti kurma
kışkırtıcılığı alabildiğine sürüyor. Rusya da ki bütün Rumları getirip kıyı ve
hinterlandı bölgesine yerleştirmek istediklerini gören Türk halkı da
ayaklanmış. Bir sürü çete de onlardan.

Doğu’daki Brest Litovsk antlaşması ile aldığımız üç vilayeti
geri verdik. Kars ve Sarıkamış’ta on bin Ermeni askeri toplandığı haberi var.
Arkalarında Batum’a giren İngilizler, iki İngiliz subayı Ermeni kuvvetlerinin
başında Nahçivan ve çevresindeki Türk köylerini almışlar. Fransız
Cumhurbaşkanı, Ermeni lideri Bogos Nobas Paşa aracılığı ile Ermeni generali
Antran’ı kabul etmiş. Ermeni davacılarının hayalleri geniş: Yedi ilimizi alıp
Kilikya’ya kadar uzanmak!

İngilizler Van, Diyarbakır, Bitlis ve Musul illerindeki
Kürtleri de kışkırtmakta. İstanbul’da bir dernekleri ve gazeteleri var.
Babanoğulları ve Abdullah Cevdet gibi Osmanlı aydınları işin içinde. Hürriyet
ve İtilaf, Kürtlere otonomi verme yolunda bir antlaşma imzalamış. Hiç biri de
gizli değil. Anadolu’nun göbeğinde belki de denize yolu bile olmayan bir beylik
olarak kalacağız.”

Samsun Limanına İlk
Adım!

Artık toparlanmak sırası idi. Bütün dağınık
ve kendi başlarına buyruk kuruluşları bir araya toplamalı, her toplanışa bir
milli hareket karakteri vermeli, Mustafa Kemal de onun lideri olmalı idi.
Mustafa Kemal adım adım, yoklaya kollaya isteğini iki üç ayda gerçekleştirmiştir.
Bu iki üç ay içerisinde o, bir hayli büyük bir yalnızlık içinde ve içini
açmadan ve dökmeden gelecekte birçokları ile asla birlik olamayacağı kimselerle
çalışmak zorunda idi.”

Falih Rıfkı Atay

“Bandırma Vapuru 19 Mayıs 1919,
Pazartesi sabahı saat altıda, direğine ordu kumandanlığı bayrağı çekilmiş
olarak Samsun limanına demirledi. Bir yandan kenti seyredip bizi almaya gelecek
motoru bekliyoruz, bir yandan da Fenerburnu’ndan ansızın çıkıverecek İngiliz
torpidosu korkusunu yaşıyoruz.

            Nihayet gemiye bir motor yanaştı.
Samsun’daki tümenden Binbaşı Mahmut Ekrem Bey bizleri almaya gelmişti. Kaptanla
helalleşerek hemen motora atladım, sonra bütün arkadaşlar bindi. Biraz sonra
Karadeniz’in tuzlu sularıyla ıslanmış iskele tahtalarının üzerindeydik. Gelişimizi
iskelenin önünde bekleyen birkaç memurdan başka hiç kimse görmüşe benzemiyordu.
Tüm arkadaşlar iskeleye çıktıktan sonra:

-Haydi, arkadaşlar dedim artık karada
bize ölüm yok!

Uzun tahta iskeleden ayrılıp ta ilk
kez Samsun topraklarına ayağımız değdiğinde, bir askeri bando bir asker marşı
çalarak gümbürdemeğe başladı. Samsun Sancak Başkanı Ethem Bey, Askeri kumandan,
Belediye Başkanı, Polis Müdürü Refik Bey (Koraltan) ile hükümet ve kentin ileri
gelenleri sırasıyla ellerimizi sıktılar. Samsun halkının ise bizimle alakası
yoktu.

Sahile yakın Mıntıka Palas, bize
ayrılmıştı. Hemen yerleştik, soyunup döküldük, yıkandık ve elden geldiğince
dinlenmeğe çalıştık. İlk olarak anneme bir telgraf çekerek sağ-salim Samsun’a
ulaştığımı bildirdim. Bir saat kadar geçti geçmedi emir erim Halit koşarak
odama geldi.

Ne
var Halit?

-Torpido gelmiş Paşam!

-Hangi torpido çocuk?

-Zahar, sizi yakalamak isteyen torpido!

Devam edecek.

‘’19 Mayıs 1919″ Bağımsızlığımıza Atılan İlk Adım

              ‘’ Ey Bayrak; uğruna veremediğimiz canı,
gölgende yaşatmaya hakkımız yok…’’

   

     Tarih 13 Kasım 1918; yer, İstanbul Haydarpaşa iskelesi…

      Sarayburnu önlerinden İstanbul limanına doğru
ağır, ağır ilerleyen düşman zırhlılarını izleyen şahin bakışlı bir çift mavi
göz…

     O şahin
bakışlı gözlerin sahibi, savaş meydanlarında mağlup edilemeyen o boz yeleli
bozkurt, üzgün ama kendinden emin bir ses tonuyla şöyle der:

                                               ‘’
Geldikleri gibi giderler…’’

       Bu
sözler, tıpkı 3 yıl önce aynı düşmana Çanakkale Boğazını ve vatan topraklarını
dar eden, ‘’Çanakkale geçilmez’’ cümlesini düşmana ezberleten komutana,
son yüzyılın en büyük dâhisi:

                                            Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e
aittir.

     İşte
Büyük Önder Atatürk’ün o tarihte ifade etmiş olduğu üç kelimelik bu cümle;
milletimizin bağımsızlığına, özgürlüğüne kavuşabilmesi için çıkılacak o zorlu
yolda, tüm engelleri aşmasına, esaret zincirlerini kırmasına yetecekti.

                                            Parola:
‘’ Ya İstiklal, Ya Ölümdü’’

         ‘’
Bağımsızlık Benim Karakterimdir.’’ 
Diyerek,
16 Mayıs 1919 tarihinin öğleden sonrasında, yanındaki dava arkadaşlarıyla
birlikte onları taşıyacak olan ‘Bandırma Vapuru’ Karadeniz’in dalgalı sularına
ulaştığında; milleti ile buluşmaya ant içmiş olan Mustafa Kemal’i ne son
padişah Vahdettin’in gücü, ne de onu Karadeniz’de arayan İngiliz’ler engelleyebilecekti.

     Birinci Dünya savaşından yenilgi ile çıkan
Osmanlı’nın 30 Ekim 1918 tarihinde imzalamak zorunda kaldığı ‘Mondros
Mütarekesi’ sonrasında, emperyalizmin çirkin yüzlü temsilcileri; gıcırdayan
çizmeleri,  kin,  nefret ve ölüm saçan silahlarıyla, topraklarımızı
işgale başlamıştır…

        Son
padişah Vahdettin, halifeliğini ve padişahlığını kurtarmak adına yapılan
mütarekenin içerisini dolduran tüm teslimiyetlere evet demiştir.

      Ülkem ve ülkemin insanları ağlamakta, gözleri
yaşlıdır. Kimileri Balkanlar’da, kimileri Arap yarımadasının o kızgın
çöllerinde, kimileri Sarıkamış’ta, kimileri Çanakkale’de yitirdikleri
evlatlarına, kocalarına, canından can koparılanlara ağlamaktadır.

      Ama
hepsinde büyük bir tevekkül, göğüslerinde iman ve vatan topraklarına helal
edilen bunca can…

      Hepsinin
dudaklarında aynı sözler: ‘ Vatan sana
can feda.’
 Ya geride yaşanacak bir vatan kalmazsa?

     Ancak
düşman işgaline karşı koymadan teslim olmuş aciz bir yönetimin tüm
teslimiyetlerine rağmen! Sadece milletine olan inancı ve ondan aldığı güçle, vatan
topraklarımızdan asla vazgeçmeyeceğimizi, tüm dünyaya haykırmaya yemin etmiş
bir avuç kahraman ve onlara yol gösteren bir dahi; son yüzyılımıza yön veren,
yakın tarihimize damgasını vuran bir önder, bu karanlık dönemde bir güneş gibi
doğacaktı…    

                                                       O güneşin adı: ‘Mustafa
Kemal Paşaydı’

       Tarihin
hiçbir döneminde tutsak edilemeyen Türk Milletinin esaretine son vermek için sadece
kendisinin bildiği, hedeflediği, kararını verdiği yepyeni bir devlet kurmak
amacıyla, Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun limanına çıkmak
üzeredir.

    
Mustafa Kemal O sabah Samsun’a ayak bastığında; ülkem ve ülkemin
insanları ağlamaktaydı ama bu defa sevinçten. Şimdi o gözlerde büyük bir umut
ve inanç vardı. Özgürlüğe, bağımsızlığa giden yola, buradan Samsun’dan
çıkılacaktı.

      
Artık bağımsızlığa, özgürlüğe giden yola çıkılmıştı. Bu kutlu yürüyüş haberi dalga,
dalga tüm yurda yayıldı. Önce Havza, sonrasında Amasya, Erzurum, Balıkesir ve
Sivas kongreleri, misakı millinin ilanı, 30 Ağustos 1922 de düşmanın denize
dökülmesiyle birlikte, vatan topraklarımızın düşmandan temizlenmesi ve işgalin
sonu geldi.

       En
nihayetinde minarelerimizde İslam’ın o gür sesinin, ezan seslerinin ülke semalarımızdan
yeniden duyulması; hürriyetimizi, istiklalimizi dünya âleme haykırışımız, yurdumuzun
her yanında yeniden özgürce nazlı, nazlı dalgalanan ay yıldızlı al bayrağımız
vardı.

       Milletimizin yegâne temsilcisi olan TBMM’nin
açılışı ve bağımsızlık savaşını kazanan Türk Milletinin; Lozan’da masa başında
verilen zorlu bir mücadele sonrasında, 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ilanıyla, var oluş destanımız bir daha silinmemek üzere
dünya tarihine altın harflerle yazıldı.

        Ve
o sabah kararlılıkla ifade edilen o üç kelimelik cümlede söylenenler gerçekleşti;
ülke topraklarımızı işgal eden o emperyalist güçler:

                                                  
Geldikleri gibi defolup gittiler…’

         Topyekûn
bağımsızlık mücadelesini kazanan Türk Milleti, özgürlüğe giden bu zorlu yolda,
liderine inanmış, onun gösterdiği yolda ilerleyerek, yüz binlerce vatan
evladını bu uğurda seve, seve feda etmekten çekinmeden istiklaline kavuşmuştur.

      
103 yıl önce bugün 19 Mayısta başlayan bu zorlu yolculuk sonrası
yaşananlar:

       Ülkemizin
aydınlık yarınları için Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün göstermiş
olduğu yolda ilerleyerek, kurulan Cumhuriyetimizi, ilk 15 yılda yaratılan
ekonomi mucizesini; savaştan yeni çıkmış bir ülkenin, o ülkeye can veren
insanlarının tarihe altın harflerle kazıdıkları büyük bir başarı destanını
anlatır.

       Bu
başarı ve kahramanlık öyküsünde, milletimize en uygun idare biçiminin demokrasi
olarak seçilmesi, bunun Cumhuriyetimizle taçlandırılması; Büyük Önderimizin
milletimize emanet ettiği en büyük eseridir.

       Laik, demokratik, sosyal bir hukuk
devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sadece bulunduğu coğrafyada değil,
tüm dünyada; bizler gibi mazlumiyeti yaşamış, yaşamakta olan halklara örnek
olmakta, hala ilham vermeye devam etmektedir.

      Ülkemizin
bulunduğu coğrafyada bugün yaşananlara bakıldığında; Atamızın bize emanet etmiş
olduğu bu son vatan topraklarında; devletimiz bir güneş gibi parlamaya devam
etmesi bizim en büyük güvencemizdir.

      Bu parıltılıyı Atatürk’e borçlu olduğumuzu
anlayabilmek için Ortadoğu’da sadece son beş yılda yaşananlara bakmak dahi
yeterlidir…

     19 Mayıs hürriyetimize, ulusal bağımsızlığımıza
kavuşabilmek için ilk adımın atıldığı gündür. Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor
Bayramımızın 103’ncü yıldönümü kutlu olsun

     Son dönemde özellikle ekonomik sıkıntılar
yaşayan günümüz Türkiye’sinde pek çok insanımızın gözleri yaşlıdır! Kimileri yüreklerinde yaşadıkları acılardan, kimileri geçim
sıkıntısından, kimileri iş bulamamaktan, kimileri ise hak, hukuk, adalet
arayışından…

   Ancak bu
süreçte her ne yaşanırsa yaşansın! Kim ne söylerse söylesin, umutsuzluğa yer
yoktur. Unutulmaması gereken yegâne gerçek şudur:

   Bu günler
de geçecek, aydınlık yarınların getireceği mutluluklar ülkemizin her yanında
yeniden hissedilecektir.

                                          

                                         ‘’
Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.’’

                                                           ‘’ Ne Mutlu Türküm Diyene.’’

“Hak Yücedir”

   “El-Hakku ya’lu” /
“Hak yücedir” derken; 

     Bu hadis ile;
bizzat yani hakkın zât’ı, kendisi ve aslı yücedir demek isteniyor. 

     Bu hükümle, her
şeye rağmen hakkın; âkıbet olarak eninde sonunda, mutlaka galebe edeceği /

     Üstün geleceği
murad edilmiş ve kastedilmiş oluyor.

     Bu durumda şöyle
bir soru akla geliyor:

   “Madem ‘Hak yücedir.’
öyleyse neden kâfirler / Müslüman olmayanlar;

     Müslümanlara ilim
ve fende üstündürler?

     Kuvvet; hakka
karşı galip durumdadır?”

     Çünkü her hakkın
her vesilesi; onun üstün olmasını sağlayan;

     Metod, usûl ve
yolunun doğru ve hak olması gerekmez.

     Aynı şekilde her
bâtıl / hakikatsiz ve hurafe olan şeyin;

     Onu üstün kılan
her vesile / sebep, yol ve vasıtanın da bâtıl olması gerekmez.

     Çünkü bâtıl
davaya, hak olmayan metotlarla gidenler de var.

     Aslında böylelerine
‘Gölge etme başka ihsan istemez.’ demeli.

     Çünkü, gaye için
her şeyi meşru görmemeli. Zira kem âletle kemalât olmaz.

     Kaldı ki, menfi
metot; hakkı inkâr etmeye de vesile olabilir.

     Kaş yapayım derken
göz de çıkarılabilir.

     Burada hakkın
mağlubiyeti değil; hak olan bir vesile, metot ve usûlün;

     Bâtıl / doğru
olmayan yanlış vesile ve metoda galip gelmesi söz konusudur.

     Dolayısıyla bir
hak, bir bâtıla mağlup olur.

     Bâtılın hak
karşısındaki galebesi, geçici olarak,

     Yani müspet /
olumlu bir metod uygulaması sayesinde gerçekleşmiştir.

     Yoksa bizzat /
hakkın kendisi, aslı; bâtıl karşısında mağlup olmuş değildir.

     Bu sonuç; bâtılın
doğru metodunun; hakkın yanlış metoduna karşı,

     Geçici bir
üstünlüğünden başka bir şey değildir.

     İslâm Âlemi’nin;
bugünkü maddeten düşkün hâlini;

     Bu açıdan ele
alıp, hakkın mağlubiyeti şeklinde düşünmemeli.

     Çünkü son
galibiyet, her zaman yine hakkın olmuş ve olacaktır.

     Fakat bilelim ki,
kuvvetin de bir hakkı, bir yaratılış sırrı var.

     Her Müslümanın her
vasfı Müslümanca olması gerekirken, her zaman böyle olmamakta.

     Nitekim, her
kâfirin / inançsızın her vasfı ve sıfatı;

     Kâfirliği, küfrü /
kötülüğü ve inançsızlığından ileri gelmez.

     Yine fâsıkın /
günahkârın, her vasfı; her zaman, fısk ve günahından doğuyor değil.

     Demek ki, bir
kâfirin Müslümanca olan bir vasfı;

     Müslümandaki meşru
olmayan vasfına galip gelir. Tabii müspet metodu sayesinde.

     Böylece, o kâfir Müslümana
galip gelir.

     İşte bu, hakkın
mağlûbiyeti sayılmamalı.

     Çünkü bu sonuç;
müspet metodun, menfi metoda üstünlüğünü göstermekte.

     Tatbik ettiği hak
metod sayesinde, kâfir Müslümana galip gelmekte.

     Kaldı ki, dünyada,
hayatın hakkı çok geniş olup, herkesi içine alır.

     İşte hayat; o
geniş rahmetin anlamlı bir tecellisi.

     Hayatın da bir
hikmeti, bir sırrı var.

     Bunun tecellisine
/ görünmesine kişinin kâfir oluşu engel değil.

     O celal sahibi
Allah’ın iki kemal vasfından iki şer’î tecellisi var.

     İrade vasfından
gelen Allah’ın dilemesi demek olan meşieti ve takdiri.

XXI. Asırda Türkiye Cumhuriyeti Devleti Emperyalistlerce İşgal Edilirse

0

Soru-I: XXI. Asırda Türkiye Cumhuriyeti Devleti
Emperyalist Ülkeler Tarafından İşgal Edilecek Olursa Sığınmacılar ve
Vatandaşlık Satın Alanlar Kimi Destekler?

Cevap-I: Bu sorunun cevabını vermek için uzak
tarihten yakın tarihe bir göz atmak gerekmektedir: Osmanlı Cihan Devleti
yıkılırken Ortadoğu coğrafyasında İngilizlerin yahut Fransızların yanında daima
önemli miktarda Arap kabileleri Osmanlı askerlerine karşı savaşmıştır. Yemen
çöllerinden Suriye topraklarına kadar her yerde Mehmetçik hem İngilizler ve
diğer emperyalistlerle hem de Arapların isyanı ve ihaneti ile mücadele etmek
zorunda kalmıştır.

 XXI.
yüz yılda Türkiye Cumhuriyeti İsrail, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin, ABD
vb. emperyalistlerin işgaline uğrayacak olursa yüz binlerce Afganlının
(özellikle Peştunlar) tavrının ne olacağı iyi hesaplanmalıdır.
Sadece erkeklerden
oluşan Afganlı sığınmacıların ABD adına Afganistan’da savaştığı bilinmektedir.
Bunların kuvvetle muhtemel tavrı başka bir emperyalist işin içine girmezse gelecekte
de ABD’nin yanında olacaktır. 

Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) az bir kısmı
Türkiye desteklidir.
ÖSO’nun geri kalan büyük kısmı çeşitli parçalanmışlık içinde ve
çeşitli Avrupa ülkelerinden ve ABD’den para başta olmak üzere her türlü desteği
alan bu grupların tavrı ise yine ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin yanında Türkiye’ye
karşı konumlanacaktır.

Emperyalistler I. Dünya Savaşından bugüne
Ortadoğu coğrafyasında Irak-Suriye ekseninde hiçbir Türk Topluluğunu
(Türkmenler) desteklememiştir. Çünkü bu Türkiye’nin güçlenmesi demek anlamına
gelmektedir. Hatay’ın bağımsızlığını engellemek için Fransa ve Suriye’nin Türkiye’ye
karşı tutumları da hafızalardadır.

Osmanlı Türk ordusu Ortadoğu coğrafyasında
I. Dünya Harbi sırasında sadece emperyalistlerin kurşunlarına hedef olmamış
aynı zamanda Arap taassubunun ve isyanının da  kurbanı olmuştur. Fahrettin
Paşa Medine müdafaasında çok hazin bir şekilde İngiliz işbirlikçisi isyancı Araplara
ve daha sonra İngiliz Ordusuna teslim edilmiş ve İngilizlerce Malta’ya sürgüne gönderilmiştir.

Yıldırım Orduları komutanı Mustafa Kemal
Paşa  Filistin ve Suriye cephesinde İngilizlerin ve Arap aşiretlerinin
defalarca kıskacına ve pususuna maruz kalmıştır. Ne zaman ki Adana’ya kadar
çekilen Türk ordusu sırtını güvenle Türk milletine dayamış ve Mustafa Kemal
Paşa bizim millî sınırımızın Hatay’ın güneyinden itibaren geçtiğini ifade
etmiştir.

Soru-II: Sığınmacılara ve dünyanın her
yerinden gelene Türk vatandaşlığı satıldıkça geleceğin Türkiye’sinde hayatî
kurumlar nasıl olacaktır?

Cevap-II: Şanlı Türk Ordusu, Türk
güvenlik güçleri 20- 30 yıl sonra nasıl bir tablo sergileyecektir? Yüzde(%)
olarak Subayları, askerleri, polisleri; Uzak Doğulu, Çinli, Afgan (Peştun),
Arap, Afrikalı, vd. halklarla beraber bir mozayığımı oluşturacaktır?

20- 30 yıl sonra Türkiye’yi nasıl bir
Adliye (% olarak halkların temsilcileri) beklemektedir. Savcı Afgan yahut
Çinli, Hâkim Arap yahut Brezilyalı, Avukat Afrikalı yahut Fransız mı olacaktır?
Vatandaşlık verilen her insan Türkiye’nin Anayasal haklarından faydalanacak ve
her türlü görev ve yetkinin de temsil hakkına sahip olacaktır. Bu hakikatle
Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, TBMM vd. kurumlar değerlendirildiğinde
bu tablonun altından Türkiye kalkamayacaktır.

Soru-III: Geleceğin Türkiye’sinde resmi
dil ne olacaktır?

Cevap-III: Her sığınmacı gurup ve para
karşılığı vatandaşlık alanlar başlangıçta kendi ana dillerinde ısrar edecektir (Arapça,
Peştunca, vd.). Arabulucu rolü ile İngiltere ve ABD İngilizce’yi önerecek ve
başka bir çare kalmadığı için RESMİ DİL: İNGİLİZCE KABUL EDİLMEK ZORUNDA
KALINACAKTIR.

Soru-IV: Bu süreç böyle devam ederse
Türk Milleti ne olacaktır?

Cevap-IV: Anatolia (Anadolu) mozayığı
olacaktır

         AKLINI
KULLANMAMAK DA ISRAR EDENLERİN GELECEKTE KARŞILAŞACAĞI FELAKETLER BUGÜNDEN
BELLİDİR. Tarihin ışığında yarınları inşa etmek istiyorsak mutlaka aklımızı
işletmek zorundayız. Aksi halde Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen “ALLAH AKLINI
KULLANMAYAN TOPLUMLARA PİSLİK (FELAKET) YAĞDIRIR” (Yunus Suresi/100.Ayet) ayeti
tahakkuk edecektir.

         Türk Milleti alay
edilen ve yavaşlatılmak istenen aklını yakın zamanda yeniden işleterek emperyalistlerce
getirilmesi düşünülen felaketi önleyecek donanıma sahiptir ve bunu başaracağını
Tüm Dünyaya bir kez daha ispat etmelidir.
Kur’an-ı Kerim Rad Suresi/11.Ayet’te
insanlara “BİR TOPLULUK KENDİ DURUMUNU DEĞİŞTİRMEDİKÇE ALLAH ONLARIN
DURUMUNU DEĞİŞTİRMEZ
” denmektedir. 
Yine Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah (CC) “YERYÜZÜNE İYİ (ONU ISLAH VE İMAR EDEN SALİH) KULLARIM
VÂRİS OLACAKTIR” (
Enbiya Suresi/105. Ayet) buyurmuştur.

Bu ayette göstermektedir ki  “BİZ GAYRET EDERSEK GÜZEL VATANIMIZA VE
YERYÜZÜNE EMPERYALİSTLER ASLA VARİS OLAMAYACAKTIR”. 

Elginkan Vakfı Ve Türkiye’de Sosyal Sorumluluk

Davetiyeyi gördüğümde
herhangi uluslararası bir program sanmıştım. Çünkü Elginkan Vakfı’nın daha önce
katkı verdiği ve Kosova Prizren’de gerçekleştirilen 12-16 Nisan 2011
tarihindeki Uluslararası Güneydoğu Avrupa Türkoloji Sempozyumu gibi bir
etkinlik olduğunu sanmıştım. Bu programı Balkan Türkoloji Araştırmaları
(BAL-TAM) üslenmişti. Gerçi bu toplantıda da programın “Güney doğu Avrupa
Ülkeleri” ismine itiraz etmiş, “neden Balkan ülkeleri?” demiyorsunuz diye Türk
Dil Kurumu’na sorarak eleştirmiştim.  Ancak Türk Bilimi, Tarihi, Kültürü, Dili,
Edebiyatı, Sanat ve Kültür Tarihi, Müzikoloji, Halk Bilimi gibi oturumlarda her
sorun enine boyuna 4 gün tartışılmış, başarılı ve uygulanabilir bir sonuç
ortaya çıkmıştı. Prof. Dr. Nimetullah Hafız ve eşi Tacida Zubçeviç Hafız
bölgeden gelen yabancı Türkoloğ konukları ağırlamıştı.

 

Engelliyi Hayata Atmak

 

İstanbul’daki toplantının
davetinde de “Elginkan Vakfı Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Kurultayı 5-
Geçmişten Günümüze Yazılmayan Türkçe/ Türkçe’nin Art ve Eş Zamanlı
Değişkeleri-Türkçe’nin Ağızları, Meslek Dilleri, Gizli Diller, Argo ve Türk
İşaret Dilinde Değişkeler” yazıyor ve Beşiktaş Polat Otelde üç gün devam edeceği
hatırlatılıyordu. İyi ki davete icabet ederek gitmiştim. Hem dostlarımı gördüm,
hem donanımlı yeni arkadaşlar edindin, bilmediğim bazı hususları ve gelişmeleri
öğrendim. Azerbaycan, Hırvatistan, Gürcistan, Kazakistan, Kosova, KKTC,
Macaristan, Rusya ve Sırbistan’dan konuklar vardı. Geçmişten Günümüze Türk
İşaret Dili Sergisi açıldı.

Sergiden bile çok bilgi
edinmek mümkün oldu.

Tarihimize bakacak olursak, Türkiye
Sağır, Dilsiz ve Körler Cemiyeti kuruluyor ve bu sivil toplum kuruluşu adına
Süleyman Gök (İstanbul 1906-1979) broşürler ve kitaplar(1943), İşaret Dili
Kılavuzu yayınlıyor. Bu konuda Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın Türk Dili
Dergisi’nde (2021-Sayı; 835) önemli çalışma yapmış ve bilgiler aktarıyor. İlk
sağırlar okulu 1936 yılında kuruluyor. Amaç engelliyi hayata atmak.  İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy ile
de önemli röportajlar yapan Gazeteci Kandemir bu hususta da fikir emekçisi
olarak görevini yerine getiriyor, Vakit’te yazılar kaleme alıyor.

Sergi gerçekten çok ilgi
çekiciyi. Osmanlı Cihan devleti zamanında işitme engellilere “Padişahım Çok
Yaşa”nın nasıl öğretildiğini fark ediyorsunuz. Sağır görevlilerin giysileri
hakkında kitap ve minyatürlerin olduğunu görebiliyorsunuz. Lehistan Asıllı bestekar,
müzikoloğ  Alif Ufki Bey (Bobowa Polonya
1610-1675 İstanbul)  Saray’daki Sağır
Görevliler hakkında bir çalışma yapıyor(Saray-ı Enderun; Topkapı Sarayı’nda
Yaşam-Kitap Yurdu). Öyle anlaşılıyor ki toplum ve yönetim engelli
vatandaşlarıyla her dönem ilgileniyor.

 

Parlamentoda Engelli Var mıydı?

 

Günümüzde ise veri
tabanlarına göre; bir buçuk milyon kadar engelli var. Ancak resmi olmayan
rakamlara göre ise bu sayı 9 milyon ile %13’e tekabül ediyor. Bunların %27’si
0-21 yaş; %36’sı 22-49 yaş, %37’si 50-64 yaş arasında.

TUİK’e göre ise Türkiye’de
engelli sayısı %12.29. Türkiye Engelliler Federasyonu bunu 8.5 milyon olarak (2020)
açıklıyor. Kamuda ise 12 bin engelli çalışıyor. MEB Özel Eğitim ve Rehberlik
Hizmetleri Genel Müdürlüğü ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında da
ilgili birimler mevcut. 3 Aralık günleri ise Engelliler Günü olarak
programlanıyor. TDK Birinci Türk İşaret Dili Çalıştayı ve Türk İşaret Dili
Bayramı ise ancak 7-8 Haziran 2007 tarihinde gerçekleşmiş. İşitme engellilerin
sayısı ise resmi olmayan rakamlara göre 3 milyon kadar.

Parlamentoda Lokman Ayva (AKP)
doğuştan görme engelli milletvekillerimizdendi. Bennur Karaburun(AKP) ve Şafak
Pavey(CHP) de bir kaza sonucu engelli oldu ve daha sonra parlamentoya girdi.
Merhum Aydın Menderes(RP) de milletvekili iken Antalya’ya parti içi bir
toplantıya kazılmak üzere giderken geçirdiği bir trafik kazası sonrası
sandalyeye bağlı olarak hayatını sürdürdü. Muharrem Şemsek (MHP) de uğradığı
bir terör saldırısı sonucu felç geçirdi ve engelli milletvekili olarak TBMM’nde
görev yaptı. Fikir adamı yazar Cemil Meriç ve Uzun Çarşının Uluları yazarı
Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mitat Enç de daha sonra yakalandıkları göz hastalığından
sonra görme engelli olarak eserlerini kaleme aldılar. Bir başka örnek de Prof
Dr.Önder Kütahyalı ve Prof. Dr.Serap Yazıcı. Parlamentoda da engelli
milletvekillerinin genel kurul müzakerelerini takip için düzenlemeler yapıldı.
TBMM kapalı oturumlarında ise kavasların tümü işitme engelli personelden seçiliyor.

 

Yapay Dil Esperanto!

 

Cumhuriyetin ilk döneminde
taşrada da mesela görme engelliler için çarşılar vardı; amalar hasır, zembil,
kova, tepsi, halat vs. örerlerdi. İşitme engelliler terzi ve ayakkabıcılık
başta olmak üzere bazı mesleklerde iş sahibiydiler. Kilis’te benim terzim
rahmetli Mustafa Muhtar işitme engelliydi.

Konuya kaldığımız yerden
dönersek üniversitelerin yapması gerekenleri sivil imkan ve heyecanla hayata
geçiren Elginkan Vakfı toplantısında Türkçe’nin ağız grupları, yeni eğilimler,
lehçe atlasları, halk ağzı söz varlıkları, nezaket dışılık, mizah dili, betimsel
istatistikler, denizcilik terimleri, meslek dili haline gelen plaza Türkçesinin
yayılması, romanda argo, eski Türkçe kelimeler, sözcüklerde  değişkeler, beden dili, özel anlam yüklenen
harfler, gizli dillerin gizi, öğrencilerin dili, mahalli dillerde lehçeler vs
konuları da tartışıldı.

TRT Haber Merkezinden mesai
arkadaşım Başspiker Şener Mete “spiker ve muhabir dili” konusunda tebliğ
sunarken, benim en fazla dikkatimi çeken bir konuşma ise Medeniyet
Üniversitesinden Dr. Pınar Sel’in “Yapay Dil Esperanto ve Türkçe’nin Esperanto
Sözlükleri konulu tebliği oldu. İlk defa konuya muttali oldum. Meğer böyle bir
yapay dil varmış. Adı da Esperanto Dili imiş! Pınar Sel ile toplantı sonunda
uzun bir sohbet ettik. Türkçe dahil çok sayıda bu konuda yayın yapılmış. İşte
birkaçı; 1) Esperanto -Türkçe Sözlük /Hayrettin Dural-Gece Kitaplığı Yayınları;
2) Fundamento De Esperanto /1910 Paris; 3) Beynelmilel Yardımcı Lisan
Esperanto-Gramer ve Lügat / 1933 İstanbul Arkadaş Matbaası 4) La Langue
Esperanto-Esperanto Dili- Vakit Matbaası 1948 İstanbul. Bu yapay dil dünya
kamuoyunu meşgul etmiş ama taban bulamamış, belki bugün yayınlanan bazı
kitapları dışında, örnek olarak bile kullanan kesimler yoktur. Ama dilciler böyle
bir endişe İngilizceye rakip olarak İspanyolcaya yakın bir dili gündeme
getirmişler. Keşke biz de Türk Dili Güzel Türkçemizi dünya kamuoyunda yaygınlaştırabilseydik.

 

Sivil Toplum ve Analitik
Düşünce

 

Elginkan Vakfı(1985)
İstanbul’da çağdaşlığın devamı için Türkiye’nin insani, bilimsel ve kültürel
birikimini değerlendiren programlar yapıyor, burslar veriyor, okullar açıyor
uzaktan eğitim merkezleri kuruyor. Sadece belli bir görüşün savunucusu ve
topluluğun arka bahçesi olmayan, kamudan değil kendi kaynaklarından bütçe
ayıran bağımsız bütün sivil toplum kuruluşlarımızı kutluyorum. Galiba ufku
açık, analitik düşünceye sahip sivil toplum teşkilatlarımızın sayısı arttıkça
ve programlarını hayata geçirdikçe ülkemizin ve toplumumuzun sorunları daha
rahat çözülebilecek.