22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 319

Zıtların Varoluş Hikmeti

       İcat ve zıtların
bir arada olmasında; büyük bir hikmet, gaye ve amaç var. Zira İlâhî Kudret
nazarında; hükmünü geçirmekte olduğu şems / güneş ve zerre / atom birdir. Buna,
ne onun büyüklüğü engel, ne de onun küçüklüğü mânidir. Allah’ın kudreti
karşısında aralarında fark yok.

     Ey kalbi hüşyar /
uyanık, akıllı ve düşünen insan! Allah; güç, kudret ve iktidarını ezdadı /
zıtları bir arada göstererek tecelli ettirmekte ve ortaya koymaktadır.

     Çünkü:

     Elem ve acıyı
tatmayan, lezzet ve tadın ne olduğunu bilemez.

     Şerre / kötülüğe
şahit ve tanık olmayan, hayrın kıymet ve değerini anlayamaz.

     Kubhu / çirkinliği
görmemiş kimse, hüsün ve güzelliğin farkına varamaz.

     Zararı tanımayan,
nef’ ve faydayı idrak ve derk edip tanıyamaz.

     Nikmet / sıkıntı
ve yokluğu yaşamayan, nimeti / faydalı her şeyin varlığının şuur ve bilincinde
olamaz.

     Nârı ateşi
tanımayan; nurun / aydınlığın fark ve ayırdına varamaz.

     Elbette bütün bu
menfi ve olumsuzlukların varlığı; olması istenmeyen, hoşlanılmayan şeylerdir.
Fakat hayatın, bizlere rağmen olan gerçekleridir. Birer realite olarak, ister
isteme karşılaştığımız hususlardır. Öyle ise mahiyet ve içyüzüne nüfuz etmeye
çalışalım.

     İşte bütün
bunların, yani zıtların bir arada görünmesinde, büyük bir sır  ve hikmet var. Zira her şey zıddıyla bilinir.
Zıddıyla farkına varılır. Zıddıyla her şey kıymet ve değer kazanır. Çünkü
kıymet ve değerler; nisbî / göreceli hakikatlerle gerçekleşir. Takarrür eder /
kararlaşır ve yerleşir. Bir şeyde çok şey olduğu, bir şeyden çok şeylerin vücut
bulduğu meydana geldiği, ancak zıtlarının varlığı ile anlaşılır.

     Tıpkı, noktanın
harekete geçmesiyle bir hat ve çizginin oluşması gibi.

     Tıpkı, ucu ateşli
bir çubuğu hızla döndürmekle; ateşten bir daire ve çemberin göründüğü gibi.

     Evet çevirmenin
sür’at ve hızıyla; bir nur / bir ışık parıltısının, ışıklı bir daire ve
çemberin meydana gelmesi gibi.

     Tıpkı, nisbî / göreceli, başkalarına nispet
ve kıyasla ortaya çıkan gerçek ve hakikatlerin vazife ve görevleri; dünyada
nice dane, sümbül ve filizlerin çıkmasına ve doğmasına sebep olması gibi.

     Kâinat / evren ve
tüm varlıklar; nizam, düzen ve kanunların çerçevelemesiyle; bildiğimiz şekil ve
nakışlar teşkil edilip oluşturulmuştur.

     Bu nisbî /
kıyaslama yoluyla oluşan iş, gerçek ve emirler; ahirette hakikatlere kalb
olunacak / dönüştürülecektir.

     Evet, hararette /
ısıdaki mertebe ve derecelere sebep, bürudet ve soğuğun müdahalesi / içine
girmesi iledir.

     Hüsün ve
güzellikteki derece / basamak ve mertebeler; kubhun / çirkinliğin içine
girmesiyle ortaya çıkıyor.

     Çirkinlikler bu
sonuca temel sebep ve neden oluyor.

     Ziya / ışık da
bilinmesini, zulmet ve karanlığa borçlu.

     Lezzet / zevk alma
hususu da, varlığını elem / sıkıntı ve üzüntüye medyun / borçlu.

     Sıhhatli olmanın
değeri; maraz / hasta olmadan anlaşılamaz.

     Cennet olmazsa,
Cehennem tazip etmez / azap vermez. Çünkü, ancak cehennemi gören, içinde
bulunduğu cennetten lezzet alabilir.

     Soğuğun karşıtı
olan sıcaklık olmazsa, soğuk da üşütmez.

     Yüce Allah,
zıtları yaratmak suretiyle hikmet / amaç ve gayesini gösterir. Haşmet / heybet
ve kudretini zuhur ettirir, ortaya koyar.

     O Kadîr-i Lâyezal
/ zevalsiz, ebedî, sonsuz kudret sahibi olan Allah; cem-i ezdat / zıtları
birleştirme içinde; iktidar ve hükmetme gücünü gösteriyor.

     Azamet / tam ve
mükemmel olan yücelik ve büyüklüğünü zuhûr ettiriyor.

     O İlâhî Kudret /
Allah’ın sonsuz kudretinin bu tasarrufu; zâtının lâzımı ve gereğidir.

Ey Türkler!

Çocuklarımızı daha mutlu yarınlar bekliyor!

Eminim
sizler de benim gibi çocuklarınızın geleceğinden endişeleniyorsunuzdur!

Bilgisayarın
başından kalkmayan,

Arkadaş
bulmak için çaba sarf etmeyen, geleceğe dair plan yapmayan,

Odalarından çıkmadan
saatler hatta günler geçirebilen,

sadece kendini düşünen, kolay sevip kolay vaz geçebilen,

Başkasının
derdini, hatır için bile çekmeyen,

Kimseye
minnet etmeyen,

Mecbur
kalmadıkça teşekkür bile etmeyen!

Bize
göre oldukça bencil gamsız bu nesil!

Bizden sonra ne hale
gelir diye endişelenip duruyoruz!

***

Size
güzel bir haber vereyim,

Belki
de çocuklarımız bizden daha mutlu bir ömür sürecekler!

Arkadaş
bulayım, sosyal olayım, hiçbir yerden geri kalmayayım,

Aman
annem üzülmesin, aman babam üzülmesin,

Arkadaşlarıma,
akrabalarıma, komşularıma fedakâr olayım,

Yorgunum
ama kalkmalıyım,

Sorumluluklarım
var unutmamalıyım,

İşimde
olmayayım,

Kanaatkâr
olayım,

Konu
ne der, komşu ne der!

Kimseyi
kırmayayım, laf yemeyeyim,

Geldiğim
yeri unutmayayım, geldiğim yeri muhafaza edeyim,

Oğlum
ne iş yapacak, kızım acaba nasıl biri ile evlenecek,

Kaç
yaşına geldi daha odasını bile toplayamıyor, evlilikleri kaç gün sürer?

Bunların
çoluk çocuğu olunca ne hale kalırlar!

O
ayıp, şu günah, bu yanlış, diye diye
kendimizi yedik durduk!

***

Herkesi
baş tacı ettik,

Her
şeyi dert ettik,

Onu
düşün, şunu düşün, bunu düşün…

De
ayrı mı yazılır? Birleşik mi?

Derken!

Derken!

Derken…

Şimdi
de başımızda biriktirdiğimiz taçların ağırlığından kaynaklı ve bir türlü geçmeyen
ağrılar yüzünden, uyuyabilmek ve unutabilmek için!

Ya şişe şişe alkol, ya
da kutu kutu anti depresan!!!

İşte
durum böyleyken böyle.

***

Onun
için derim ki, çocuklarınızın geleceğini de daha fazla dert edip,

Yok
efendim bizden sonra dünya ne hale kalacak, su azalacak, savaşlar çıkacak,
ekmek bulunamayacak!

“Yeter deyin
kendinize!!!”

Yarının sahibi ALLAH

Bırakalım yarını da ALLAH
bilsin.

Çocuklarımız
bence bu bencillik, bu gamsızlık ile bizden daha kral bir hayat yaşayacak
inşallah.

Allah
bahtlarını açık etsin, en doğrusunu onlar yapıyor, sakın değiştirmeye
çalışmayın!

Mutluluğun
formülünü bulmuşlar, bırakalım uygulasınlar,

Onlar böyle daha iyi
olacak inşallah.

Selam ve dua ile

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor-II-7-

Ulusal giz

Karargâhımı Havza’ya
Taşıyorum

22 Mayısta İngilizlerle konuştuktan
sonra, İstanbul’a bir rapor gönderdim. Bu raporda Samsun ve çevresi Rumları
hırslarından vazgeçmedikçe yatışma olamayacağını, Türklüğün yabancı mandasına
kalamayacağını, milli hareketlere hak vermek gerektiğini bildirdim. Oysa
görevim başkaldıran Türkleri ezmek ve susturmaktı.

Samsuna gelince İngilizler
kuvvetlerini artırmışlar ve bir kısmını içeriye yollamışlardı. Bu durum hem
mütarekeye aykırıydı, hem de beni güç duruma sokuyordu. 24 Mayısta karargâhımı
Havza’ya taşıdım. Sık sık banyo almamı gerektiren hastalığım için buranın
banyoları iyi gelmişti. Benimle ilgili İstanbul’a giden haberler, İngilizleri
kuşkulandırdı ve hükümeti de telaşlandırdı. Konya’dan İstanbul’a dönen General
Milne, görevlerimin ne olduğunu sormuş, geri çağrılmamı istemiş. Amiral
Gaithape de aynı istekteydi. Generaal Milne, Erzurum’daki kolordunun silah
teslimi yapmadığından da şikâyetçiydi.

Ordu ile İlişki Kurulması

İlk iş olmak üzere bütün orduyla
ilişki kurmak gerekliydi.

Gerçekten Samsun ve yöresinde Rum
çetelerinin Müslüman halka saldırması ve öteden beri araçsız bırakılmış bu
bölge yöneticilerinin, yabancı devletlerin işe karışmaları yüzünden hiçbir önlem
alamaması, durumu güçleştirmişti.

Tanıdığımız ve kendisinden büyük çaba
gücü umduğumuz bir kişinin Samsun’a Sancak Başkanı olarak atanmasını sağlamak
için girişimde bulunmakla birlikte, 3. Kolordu Komutanını geçici olarak Canik
(Samsun) Sancak Başkanlığına atadım. Bu arada elden gelen bölgesel önlemlerin
alınmasına ve özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada
bulunan yabancı birlik ve subaylardan ürküp çekinmeğe yer olmadığının
anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede ulusal örgütlenmeye başlandı.

23 Mayıs 1919’da Ankara’da bulunan
20. Kolordu Komutanı’na: “Samsun’a geldiğimi, kendisiyle daha sıkı ilişki
kurmak ve İzmir bölgesinden daha kolaylıkla alabileceği bilgileri öğrenmek
istediğimi” bildirdim.

“Bir iki güne kadar Karargâhımla
birlikte bir süre için Havza’ya gideceğimi ve her koşulda Samsun’dan ayrılmadan
önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi” yazdım.

20. Kolordu Komutanından üç gün sonra
26 Mayıs 1919 da aldığım cevapta: “İzmir’den düzenli cevap alamadıklarını,
düşmanın Manisa’ya girişini de telgrafçıların haber verdiğini, Kolordunun
Ereğli’de bulunan birliklerinin hepsi trenle taşınamadığından, karada yürüyüşe
başladıklarını ancak, yerin uzaklığı nedeniyle Ankara’ya ne zaman
ulaşacaklarının belli olmadığını” bildiriyordu. (…)

Amasya’dan 18 Haziran 1919 Günü
Edirne’deki 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e şifre ile verdiğim
direktifte başlıca şu konuları belirttim:

         
Ulusal
bağımsızlığımızı boğan ve vatanımızın parçalanması tehlikesini hazırlayan itilaf
devletlerinin yaptıklarıyla, İstanbul hükümetinin tutsak ve güçsüz durumu sizce
de bilinmektedir.

         
Ulusun
kaderini böyle bir hükümetin eline teslim etmek, yıkılmaya mahkûm olmaktır.

         
Trakya
ve Anadolu’daki ulusal güçlerin birleştirilmesi ve ulusun sesini bütün gürlüğü dünyaya
duyurabilmesi için Güvenli bir yer olan Sivas’ta ortak ve güçlü bir heyet
kurulması kararlaştırılmıştır.

         
Trakya
Paşaeli Cemiyeti, yetki sahibi olmamak üzere İstanbul da bir heyet bulundurabilir.

         
 Ben İstanbul da iken Trakya Cemiyeti üyelerinden
birkaç kişi ile görüşmüştüm. Şimdi zaman geldi. Gereken kişilerle gizlice
görüşerek derhal bir örgüt kurunuz ve benim yanıma da temsilci olarak değerli
bir iki kişi gönderiniz. Onlar gelinceye kadar Edirne ilinin haklarının
savunucusu olmak üzere, örgüt üyelerinin beni vekil seçtiklerini belirten
imzalı bir belgeyi kendi imzalarıyla ve şifreli telgrafla bildiriniz.

         
Bağımsızlığımızı
Kazanıncaya kadar, bütün ulusla birlikte fedakârca çalışacağıma kutsal
değerlerim üzerine yemin ettim. Artık benim için Anadolu’dan başka hiçbir yere
gitmemek kararı kesindir. (…)

 

Havza Yolarında

Mıntıka Palas Otelinden Almanlardan
kalma üstü açık eski püskü Benz otomobil ve birkaç çift atlı yaylı arabayla
yola çıktık. Yaşlı bir Hristiyan yurttaş olan şoförümüz, otomobili bin bir
güçlükle çalıştırabildi. Şoförün yanındaki koltukta oturuyorum. Arkaya da 9.
Odu Kurmay Başkanı Kâzım Bey (Dirik), Heyeti Sıhhiye Başkanı Refik Bey (Saydam)
ve Dr. İbrahim Tali Beyler oturdu. Samsun içinden kışlaya çıkan yol yokuştu.
Otomobilimiz dik yokuşlara hemen boyun eğiyor, binicilerini oracıkta
bırakmaktan hoşlanıyordu. Hemen şoförden başka herkes iniyor, iterek bu
öksürüklü Benz’i yokuş yukarı çıkarmaya çalışıyoruz. Otomobilimiz yine bir
tarlanın başında öksürdü, tıksırdı ve durdu. İndik. Tamir edilene kadar
bekleyeceğiz. Biraz ötede bir tarla ve yaşlı bir köylü var yaklaştık. Selam
sabahtan sonra köylüye memleketin içinde bulunduğu durumdan söz ediyoruz. Yaşlı
adam, kös dinlemişe benziyor, sözlerimin hiç biri onu etkilemiyordu.
Dayanamadım:

         
Hemşeri
dedim. Düşman Samsun’a asker çıkaracak, belki buraların hepsini ele geçirecek,
sen hala rahat rahat toprağı sürüyorsun.

Köylü biraz önce kendisine ikram ettiğim sigarayı içmeye
çalışırken şöyle dedi:

         
Paşa,
Paşa sen ne diyon. Biz, üç kardeştik, iki de oğul vardı. Yemen de, Kafkas ta,
Çanakkale de hepsi elden gitti. Bir ben kaldım. Ben de yarım adamım. Evde sekiz
öksüz ile üç dul kalmış kadın var. Hepsi benim sabanımın ucuna bakar. Şimdi
benim vatanım da, yurdum da nah şu tarlanın ucu. Düşman oraya gelinceye dek
benden hayır yok.

Adamın üzerine daha varamadım. Ne
demek istediğini anlamıştım.       

Son

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor-II-6-

“Ulusal Giz”

Arkadaşlarla Pontus çetelerinin
saldırısına uğramış Yenice Köyünü ziyaretten dönmüş doğruca Mıntıka Palas’a
gitmiştik. Yemekten sonra kahvelerimizi içip sohbet ediyorduk. Belediye önünde
bulup silahlandırdığım asker, otelin kapısında nöbet bekliyor, içeriye sinek
bile uçurmuyordu. Dışarıdan onun sesi geldi.

         
Yasah
hemşerim

Gürültü ve tartışma biraz uzayınca Cevat Abbas silahını çekip
dışarı koştu. Aralarındaki konuşmayı içerden duyuyoruz.

         
Ne
arıyorsun burada?

         
Mustafa
Kemal Paşa’yı göreceğim.

         
Ne
yapacaksın Paşa’yı

         
Ona
söyleyeceklerim var.

         
Nedir
söyleyeceklerin bana söyle, ben ona söylerim.

Konuşmasından Kürt olduğunu
anladığımız adam, mutlaka içeriye girmek istiyordu. Yaverim en sonunda kişiyi
bizim yanımıza getirdi. Karşımızda orta yaşlı, iri-yarı, kara gözlü, esmer,
pala bıyıklı halktan bir adam duruyordu. Ama bu adamın durumunda bir gariplik
vardı. Herkes ona bakıyor ve her davranışını göz hapsinde tutuyorlardı.

         
Gel
bakalım evlat, bir arzun mu var diye sordum.

         
Var
paşam, size söyleyeceklerim var!

         
Haydi,
çekinme, söyle öyleyse!

         
Paşam,
bana sizi vurmam için görev verdiler.

         
Peki
öyleyse, vur beni, yap görevini haydi!

         
Aman
paşam, sen vurulacak adam mısın, sen baş tacı olmaya lâyıksın.

Sonra ceketinin iç cebinden yepyeni bir tabanca çıkarıp
masanın üstüne bıraktı:

         
İşte
Paşam bana verdikleri tabanca “Git o vatan millet düşmanı, padişahımızın
düşmanı olan paşayı vur” dediler. Bende sizi öyle biri sanarak öldürmeğe karar
verdim. Üç gündür arkanda dolaşıyorum. Bütün düşüncelerim altüst oldu. Meğer
beni aldatmışlar. Az kaldı milletin babasını vuracaktım. Senin hemşerilerle
konuşmalarını dinledim, baktım ki sen yalnız bizi düşünüyorsun. Bizi
düşmanların elinden kurtarmaya çalışıyorsun, asıl hain onlar, o senin düşmanın
olacak namussuzlar. Ben de artık sendenim Paşam.

Bu kendi kendine gelip, kendi kendine
giden tehlikeye şaştım kaldım.

         
Al
tabancanı sok beline çocuk dedim, sen de artık benim askerim sayılırsın.
Tabancasız, silahsız olursak Pontuscular hepimizi gelip keser.

Kürt yurttaşımıza bir de kahve ısmarladım ve bizi
unutmamasını söyledim. Adam, kahvesini içtikten sonra tabancasını alıp beline
soktu ve ellerimi birkaç kez öperek çıkıp gitti. Yüreğimi bir umut ve sevinç
kaplamıştı. Tüm arkadaşların yüzü gülüyordu. Bu olaydan öğrenmiştik ki halk,
bizim dilimizi anlıyordu. Halk, dediklerimizi, kendi yüreğinin yankısı olarak
buluyordu. Halk, bir kurtarıcı bekliyordu. (3)

            Oysa birkaç
gün önce karamsar bir psikoloji içindeydim. Sağlık durumum bozuktu. Böbreklerimden
rahatsız olduğum için çok hoşlandığım ve adet edindiğim halde alkol
alamıyordum. Çok çalışmak zorundaydım. Kafamın içi Anadolu hareketinin
hazırlığının güç problemlerini çözmek için devamlı meşguldü. Böyle bir
karamsarlık altında 21 Mayıs’ta Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiğim telgrafta şöyle
diyordum.

“Genel durumumuzun almakta olduğu
tehlikeli durumdan, çok acılı ve üzgünüm. Ulusa ve yurda borçlu olduğumuz en
son vicdani görevi ortak çalışmayla en iyi yapma imkânı bulunduğu kanısıyla bu
son görevi kabul ettim.

Bir an evvel sizinle buluşmak dileğindeyim ancak, Samsun ve
çevresinin durumu, yeterince güvenli olmadığından, burada birkaç gün
kalabileceğim.

Beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak konular varsa
bildirilmesini rica eder, gözlerinizden öperim, kardeşim.” (5)

            Aynı ruh
haliyle 22 Mayıs tarihinde Genel Kurmay’a gönderdiğim raporun son cümleleri
endişeli ve acı bir feryadı hatırlatmaktaydı.

            “Varlığımıza
önem vermiyorlar, sanki ülkemizi açık bir sahra gibi görerek, kuvvetlerini
tasarladıkları gibi gizlice bölüp yerleştiriyorlar. Yavaş yavaş başlamış bu
harekât, yine aşamalı olarak ve aynı yöntemlerle artırılmakta ve sınırları
genişletilmektedir. Bugün her tarafta bu oldubittiler karşısında kalınacağı
ihtimalinin çok yüksek olduğunu saygı ve bağlılıkla bildiririm.”

            Gözlerimizin
önünde duran bu karanlık tablonun gerisinde gizli, başka bir âlem vardı ki, biz
artık bunu çok iyi görebiliyorduk. Bu âlem geniş Anadolu toprakları ile onun
üzerinde yaşayan halktı. Ulusal bir hareket yaratabilirsek bu karanlığın
yırtılabileceğine güveniyorduk. Büyük ölçülerde yaşanan deneyimlere rağmen yine
ulus duygusunun öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı hakkındaki inancımız
bu güvenin özünü oluşturuyordu. (14)

Devam edecek

Kaynak:

3 –
Hasan İzzettin Dinamo-“Kutsal İsyan”

5 –
Gazi Mustafa Kemal’den Bize, Söylevleri, Konuşmaları, Söyleşileri, Anıları,
Genelgeleri, Yazışmaları. M. Sunullah Arısoy

14
– Sabahattin Selek’in “Milli Mücadele Ulusal Kurtuluş Savaşı” çalışmalarından.

Niçin Geri Kaldık

Dostum ve patronum İbrahim Kiras, 7 Mayıs tarihli yazısında
mealen soruyor: Niçin geri kaldık?

 

Yukarıdaki satırdaki “meal”de biraz nalıncı keserliği
yapıyorum, çünkü “Niçin Geri Kaldık?” benim bir kitabımın adı. Ben bu sorunun
cevabını bulmak için sanırım yıllar yıllar harcadım. Hepimiz de öyle
yapmalıyız, soru ortadan kalkana kadar. 

 

Ziya Paşa’yı gözaltına alırlar mı?

Kiras’ın yazısının başlığı bu değil ama yine de o soruyu
sormuş ve değerli bir analiz yapmış. O, bütün Müslüman ülkeler geri
kaldıklarına göre, ilerlemeye engel İslam mı, diye soruyor ve bu izahı
reddediyor. Çıkış noktası, Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inden şu beyit: İslam
imiş devlete pabendi terakki/ Evvel yoğidi işbu rivayet yeni çıktı. Pabendi
terakki, ilerlemenin ayak bağı… Şiirin tamamını 
burada bulabilirsiniz. Mutlaka bulunuz ve okuyunuz. Göreceksiniz, iki
asır sonra bile güncel. O kadar güncel ki Ziya Paşa’yı gözaltına almaya
kalkabilirler! Bakın aynı şiirde neler diyor- maazallah:

 

Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı

Nâmus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı.

(Hırsızlık çoğalıp sadakat sözü moda haline geldi/ Namusu
bitirdik, hamiyet (koruma- torpil) yeni çıktı.)

 

Veya:

 

Evrak ile ilân olunur cümle nizâmât,

Elfâz ile terfîh-i ra’iyyet yeni çıktı.

(Bütün düzenlemeler yazılı sayfalarla [belgelerle]  ilan olunur/ Söz ile maiyetindekilerin terfi
ettirilmesi yeni çıktı.)

 

Ve daha niceleri…

 

Biz mi geri kaldık, onlar mı ileri gitti?

Bu sayfalarda “Niçin geri kaldık?” sorusunun cevabına benim
de biraz katkım olsun istedim. Cevabı ararken ilk bulgum şuydu: Biz geri
kalmamışız. Batı ileri gitmiş. Hani, tren garında veya otobüs terminalinde
beklerken yanınızdaki trene-otobüse bakıp geri geri gittiğiniz hissine
kapılırsınız ya; hâlbuki siz geri gitmiyorsunuz, yanınızdaki vasıta ileri
hareket ediyordur. Bizim ilk düştüğümüz yanılgı da budur. Batı’nın, daha
doğrusu Batı Avrupa’nın 16, 17 ve 18. yüzyıllardaki macerası sonunda, onların
ileri sıçrayışı söz konusudur. Batı’ya görece geri kalanlar yalnız Müslüman
dünya değil, bütün dünyadır. Batı’nın ilerlemesini ölçmeye kalkarsanız “gidiş”
fiili yerine “sıçrayış” hatta “patlayış”ın gerçeğe daha uygun anlatım olduğunu
görürsünüz.

 

Böyle bir ölçmeyi tarihçi Ian Morris, 2010 tarihli “Why the
West rules–for now?” kitabında yapmış. Kitabı Alfa Yayınları, 2017’de Dünyaya
Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) başlığıyla Türkçe yayımlamış. Morris, medeniyeti
veya kalkınmayı üç parametreden oluşan bir indeksle ölçüyor ve zaman içinde
izliyor. Onun zamanı da ta geriden, son buz devrinin sonundan, 14.000 yıl
önceden başlayıp bugüne geliyor. Böyle bir zaman perspektifini temine tarih
yetmiyor tabii, arkeoloji de devreye giriyor. Morris’in indeksi şu
bileşenlerden oluşuyor:

 

1) Kişi başına tüketilen enerji,

 

2) Şehirleşme (ölçüsü en büyük şehrin nüfusu),

 

3) Savaş kapasitesi.

 

Batının büyük sıçraması

Doğu’nun ve Batı’nın indeksini, aynı grafik üzerine çizerseniz,
14.000 yıllık macerada bir Doğu’nun, bir Batı’nın öne geçtiğini görüyorsunuz.
Medler-cezirler… Med zamanlarında, şehirler büyüdükçe, refah arttıkça mahşerin
dört atlısından özellikle ikisi, yükselenin tepesine vuruyor:

 

1) Yoğun nüfusuyla birlikte geleni salgınlar.

 

2) Refahı dışarıdan seyreden

 

“barbarlar”ın istilası.

 

Bu ikincisi, aynı zamanda, İbni Haldun’un mekanizmasının bir
bileşenidir. Buna göre medeniyetin üstünde bir tavan var. Her yükselen bu
tavana kadar yükseliyor, sonra oraya çarpıp geri düşüyor.

 

Ne zamana kadar? İşte o, 16, 17 ve 18. yüzyıllara kadar.
Orada, matematikte “singularity” veya patlama dediğimiz bir şey oluyor ve bu
yalnız Batı Avrupa’da oluyor. 14.000 yıllık skalaya göre “ani” bir çıkış
başlıyor ve bitmiyor. Eski medeniyetlerin tavanı, bir anda deliniyor. Grafik bu
asırlarda adeta dik çıkıyor. Hani bir sayıyı sıfıra bölmüşsünüz de sonsuza
tırmanıyor gibi.

 

Tabii, bu hâl, Morris’in dikkatimizi çektiği gibi
“şimdilik”. Yeni bir dünya kurulmuş, doğru. Fakat daha önce olduğu gibi gâh
Batı, Doğu’dan; gâh Doğu, Batı’dan öğreniyor ve üstünlüğü devralıyor. Birinin
sıçrayışının ardından diğeri geliyor. Bütün mesele, sıçrayışa sebep olan yeni
bilginin, yeni davranışın ne olduğunun, geride kalanlarca ne kadar çabuk
keşfedileceğidir. Malumat* çağında bu çabuk olacak; çabuk da oluyor.

 

O hâlde, doğru soru “Niçin geri kaldık?” değil, “Onlar niçin
ileri gitti?” sorusudur. Veya son 5-6 asır için, “Onlarda olan fakat dünyanın
geri kalanında olmayan neydi?” diye sormaktır…

 

Asıl bunun cevabını aramalıyız.  https://millidusunce.com/nicin-geri-kaldik/

Hukukun Münafıkları

0

Münafık genel olarak dini
terminoloji içerisinde kullanılan bir kavram olmakla beraber esasında dini
olmayan alanlarda da kullanılabilir. Dini terminolojide “Dışarıdan Müslüman
gibi görünen ama kendi iç dünyasında Müslümanlığa dair özellikleri taşımayan”
kişi olarak ifade edebileceğimiz münafık kavramını, diğer alanlar da böyle bir
tanımla veya bu tanıma paralel tanımlarla da ifade edebiliriz.

 

Örneğin, “ben bu vatanın tek taşı
için canımı veririm” deyip de içtiği suyun, sodanın, kolanın veya biranın şişesini
arabasının penceresinden gelişigüzel dışarı fırlatan biri dışarıdan
bakıldığında milliyetçi ama içeriden bakıldığında ülke için gerçek anlamda bir
kımıl zararlısıdır ve bu kişi aslında milliyetçiliğin münafığıdır.

 

Veya “halkların kardeşliğini,
bütün insanların eşitliğini” savunup da onlarca insanın bir amaç için sıraya /
kuyruğa girdiği bir ortamda araya “kaynak” yapmaya çalışan biri de dışarıdan
bakıldığında devrimci ama içeriden bakıldığında insanlara zerre saygı duymayan
gereksizin tekidir ve bu kişi bu haliyle devrim münafığıdır.

 

Münafık kavramını dini
terminoloji dışında kullanırken gerçek anlamda kast ettiğimiz şey bir “söylem
ve eylem uyumsuzluğudur”. Yahut da bu kavramı “teori ve pratik arasındaki
uyumsuzluk” olarak da niteleyebiliriz. Bu “teori-pratik” uyumsuzluğunun günlük
hayatta pek çok alanda karşımıza üstelik çok sık çıktığına şahit olmaktayız.
Özellikle de hukuk alanında.

 

Tıp bilimi pratiğini teoriye
sonuna kadar sağdık kalması gereken çok hayati bir bilim alanıdır. Tıp alanında
teoriye uygun bir pratik yani uygulama gerçekleştirilmezse hasta ya ölür ya da
hayatının geri kalanını çok ağır sağlık sorunları ile birlikte sürdürmek
zorunda kalır. O nedenle hekimler, pratik uygulamayı gerçekleştirirken ciddi
bir teorik alt yapıya sahip olmak ve aynı zamanda bu teoriye sadık kalmak
zorundadırlar. Teoriye sadık kalmayan bir hekim, tıp biliminin münafığı olur.

 

Hukuk da böyledir. Hukukta da
tıpkı tıp biliminde olduğu gibi pratiğin yani uygulamanın teoriye sadık kalması
gerekmektedir. Aksi halde yani bir hukukçunun teoriye sadık kalmaması halinde
insanların hayatı mahvolur. Uygulayıcıların teoriye sadık kalmaması durumunda
ortalık haksız yere cezaevinde yatan, haksız yere malından mülkünden olan
insanlarla, bu insanların acılı aileleriyle ve sönen ocaklarla dolar. Bu
nedenle hâkim, savcı avukat diye ayırt etmeksizin tüm hukukçuların teorik alt
yapılarının sağlam olması ve uygulamada da teoriye sadık kalmaları
gerekmektedir. Aksi halde, teoriye sadık kalmayan hukukçular hukukun münafığı
haline gelirler.

 

Söz gelimi, müvekkilinin asla
kazanma ihtimali olmayan bir davayı sırf “para kazanma” saikiyle ve müvekkilini
davayı kazanacağına inandırarak alan bir avukat hukukun münafığı haline gelir.

 

Yine, insanların masum olduğunu bile
bile haklarında suç uyduran, bu insanların lehlerine olan delilleri gizleyip
aleyhlerine olanları ortaya dökerek o insanlara adeta kumpas kuran bir savcı
hukukun münafığı olmuş demektir. Aynı şeyi sırf insanların savunma haklarını
kısıtlama amacıyla gereksiz yere dosyalarda gizlilik kararı veren savcılar için
de söyleyebiliriz.

 

Evrensel hukukta masumiyet
karinesi asılken insanları kendi kafasında peşin peşin mahkum eden bir hâkim de
hukukun münafığıdır. “Şüpheden sanık yararlanır”, “tutuklama bir ceza metodu
değil istisnaen uygulanacak bir ihtiyati tedbirdir”, “hiç kimse hâkimlere
talimat veremez” şeklinde özetleyebileceğimiz temel hukuk kurallarını kulak
ardı eden ve verdiği kararlarla masum insanların mağdur olmalarına neden olan
bir hâkim de hukukun münafığı haline gelmiş demektir.

 

Hâlbuki hukuk, insan odaklı bir
disiplindir ve merkezine insanı koyar. Hukukun temel görevi bir insanın
yargılamanın tüm aşamalarında insan onur ve saygınlığına yakışır bir şekilde
yargılanması ve ceza verilecekse de verilen cezanın insan onur ve haysiyetine
yakışır şekilde infaz edilmesidir.

 

Bir ülkedeki hukuk sisteminin ne
kadar adaletli ve tabi ki ne kadar saygın olduğunu anlamak için o ülkedeki
hukuk sisteminin insan onur ve haysiyetini korumaya ne kadar özen gösterdiğine
bakmak gerekir. İnsana ne kadar saygı, o kadar adalet.

Parçalanmış Türkistan’ı Gezerken

0

Türk Dünyâsı
âşığı Dr. Ali Şâmil, Türk Dünyâsının
acı hakîkatini, son yazdığı eserinin adı olarak bir defa daha cihana duyuruyor.
Parçalanmış Türkistan

1500’lü
yılların ilk yarısına kadar Türk Dünyâsı; ‘Uluğ
Türkistan
’ olarak anılıyordu. Coğrafî bölgeler olarak Asya kıtasında
yaşayanlara ‘Doğu Türkleri’, Avrupa
kıtasında yaşayanlara ‘Batı Türkleri
deniliyordu.

Altın Orda
hâkanı Toktamış Han, büyük bir yanlışlık yaparak kendisini Hanlık koltuğuna
oturtan Emir Timur ile ihtilafa düşünce, 1390 yılında hükümdarlığı, 1406
yılında ise hayatı sona erdi. Böylece Rusya gelişme imkânı buldu. Kinezlikler
birleşti, Rus Çarlığı kuruldu.

Rus Çarlığı
1472 yılında Kasım Hanlığı’nı, 1552 yılında Kazan Hanlığı’nı, 1556 yılında
Astrahan Hanlığını; 1724, 1731 ve 1738 yıllarında üç parça hâlinde Kazakistan’ı,
1722 – 1735 yılları arasında Azerbaycan topraklarında bulunan hanlıkları, 1783
yılında Kırım Hanlığı’nı, 1864’de Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Hokand,
1868’de Buhara ve Semerkant, 1873 yılında Hive Hanlıklarını, 1881 yılında
Türkmenistan’ı hâkimiyeti altına aldı. Doğu Türkistan 1872 yılında Rus-Çin
anlaşması ile Çin hâkimiyeti altında kaldı.

1917 yılında
Çarlık rejimi devrildi. Sovyetler Birliği kurulurken, milletlere bağımsızlık
verileceği vaadi, bir müddet sonra sert müdahalelerle iptal edildi, Türklerin
esâret hayatı, sürgün ve katliama mâruz kalmaları 1991’e kadar devam etti. 1991
yılında Sovyetler Birliği dağıldı.

Azerbaycan,
Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlığına kavuştu ise
de bağımsız 5 Türk cumhuriyeti, Ali
Şâmil
’in tespitlerine göre bütünleşememiştir. Parçalanmışlık devam
etmektedir. Aralarında siyâsî, iktisâdî ve askerî işbirlikleri kurulamamış kendi
başlarına buyruk Türk cumhuriyetleri var. Oralarda yaşayan Türklerden bir
kısmı, kendilerinin Türk değil; Azerî, Kazak, Kırgız, Özbek ve Türkmen
olduklarını iddia ediyor.

İçler acısı bu
durum, Ali Şâmil’in eserine sunuş
yazısı yazan Bakü Devlet Üniversitesi Filoloji İlimleri Profesörü  Vagıf
Sultanlı
tarafından da teyid ediliyor:

Bir zamanlar yeryüzünün büyük bir
coğrafyasına hâkim olmuş, pek çok sayıda imparatorluklar, devletler, hakanlıklar
kurmuş olan Türklerin târihi, medeniyeti, edebiyatı, folkloru gelenekleri ile
alâkalı meselelerin araştırılması, tahlil edilmesi, çeşitli yönlerden
değerlendirilmesi çok önemlidir. Ancak ne yazıktır ki, bunca zengin târihe
sâhip Türk soylu insanların, yüzyıllar boyu kendi soylarına karşı sergilediği
ilgisizlik, bu gün de devam etmektedir
.’ 

Bilinmesi gerekir
ki bu durum; Çarlık Rusya döneminde başlayan, Sovyetler Birliği tarafından
ağırlaştırılarak devam ettirilen ‘parçala,
böl ve yönet
’ kirli propagandasının oluşturduğu çarpık zihniyettir. Türk
soyundan gelen insanların, ‘Türk halkları
olarak anılması da aynı propagandanın dilimize yerleştirdiği zehirli dikendir.
Sovyetler Birliği; Ruslar, Türkler, Gürcüler, Ermeniler, Baltık milletlerinden
oluşan karma bir topluluktu. Her bir millete, kendi soylarını unutturmak, târihle
olan bağlarını kesip yok etmek için ‘Sovyet
halkı
’ tâbiri ileri sürülmüştü. Osmanlı Cihan Devleti’nde de aynı politika
hâkimdi. Türk, Arap, Acem, Sırp, Slav, Bulgar, Macar, Gürcü, Arnavut Rum,
Ermeni, Yahudi gibi çeşitli etnik gruplar bir arada yaşıyordu. Hepsine birden ‘Osmanlı’ deniliyordu. Artık Osmanlı yok,
Türkiye Cumhuriyetinde Türkler yaşıyor. Artık Çarlık Rusya’sı, Sovyetler
Birliği yok… Bağımsız Türk cumhuriyetleri var. O cumhuriyetlerde yaşayan
insanlar, ‘Türk halkları’ değildir,
asil ve necip ‘Türk milleti’dir. En
dar kapsamlı lügatlerde, sözlüklerde bile halk kelimesi ile millet kelimesinin
açıklamaları ayrı ve farklı olarak verilmiştir.

***

Ali Şâmil’in, nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, Türk milletine
mensup fertlerin mutlaka okumaları, özellikle de seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerin
dikkatle ve defalarca okumaları gereken kıymetli eserinden dikkat çeken
başlıklar:

*Vize rejimi Türkmenistan’a ne
kazandırır? (Demek
ki Türkmenistan, Azerbaycan’dan gelen soydaşlarına vize uyguluyor. Ne büyük
fâcia… Tatmin olmak için Ermenistan ve Rusya’dan gelenlere vize uygulamasını
kaldırmayı düşünüyor mudur?) 

 *Issık Göl efsânesi.

  *Kazakistan’daki
Azerbaycanlılar.  (Bu
tâbir yanlıştır. Kazakistan’da Azerbaycanlılar yoktur. Azerbaycan Türkleri
vardır. Bütün Türk Cumhuriyetlerinde Türkiyeliler değil, Türkiye Türkleri
vardır. Ülke dâhilinde ‘Bakü veya Sumgaytlı, İstanbullu veya Ankaralı’
denilebilir. Fakat bir başka ülkede yaşayan Türkler için Bakü’lü, Ankaralı
denilemeyeceği gibi, Azerbaycanlılar, Türkiyeliler tâbirinin kullanılması
zinhar yanlıştır. Bizler, Türklüğümüzle anılmak ve bu sıfatla saygı görmek
isteriz. Kim olursa olsun, Azerbaycan Türkleri için ‘Azerî’ veya ‘Azerbaycanlı’
diyenleri uyarmalı, iftihar ettiğimiz, ‘Türk’ kelimesiyle anılmayı istemeli ve
sağlamalıyız.) 


 *Ahmed
Yesevî yurdunda Türkoloji kongresi.

*Özbek dilini ortak Türk diline çevirmek isteyen ideolog. (Ne güzel. Ortak
alfabe de var mı?)

*Çimkentli Ahıska Türkleri. (Türkiye’de yaşayanlar dâhil, Türk
devletlerinin hepsinde yaşayan Türkler, Ahıska Türklerinden Türklük ve
İslâmiyet dersi almalı.)
 

*Köroğlu
Konferansı. (Köroğlu,
Türkleri birbirine yakınlaştıracak ve sevdirecek, birlik olmayı sağlayacak
önemli bir unsur. Hoca Ahmed Yesevî ve Nasreddin Hoca gibi…)

 *Konferansta
Rusya’nın ağırlığı. (Çok
üzücüdür ki Rusya’nın ağırlığı sâdece Türkmenistan’da değil, Asya Türk
cumhuriyetlerinin hepsinde hissediliyor.)

*Konferans
günlerinde tanıdığım âlimler… (İnşallah
Ali Şâmil Bey Türk âlimlerle Rusça değil, Türkçe konuşmuştur.)

 *Aşkabat’taki
Azerbaycanlılar. (Aşkabat’ta
da Azerbaycanlı yoktur. Azerbaycan Türkleri vardır. İkinci bir mesele: Aşkabat’taki
Azerbaycan Türkleriyle, Kırgızistan Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkler, kendi
aralarında hangi dille konuşuyorlar acaba?)

Not: Parantez içindeki cümleler bu satırların
yazarına aittir.

***

Sovyetler
Birliği’nin dağılması ile soydaşlarımız kavgasız, savaşsız ve güle oynaya
müstakilliğini elde etti. Bilâistisna hepimiz çok sevindik. Bu sevinci Ali Şâmil Bey’in kitabının her
satırında hissetmek mümkün. Fakat gelinen noktanın çok da sevindirici
olmadığını, endişeli değilse de hüzünlü cümlelerle belirtiyor.   

Dr. Ali Şâmil
Bey, Türkistan’da gezerken, parçalanmışlıkları gördüğü gibi tarafsız bir gözle
baktığı için güzelliklerle birlikte, çarpık uygulamaları da görüp kitabına dercetmiş.
Eserinin son makalesi ‘Türkmenistan
hakkında düşüncelerim
’ başlıklı yazısında bunu çok açık bir şekilde ortaya
koyuyor.  Aksaklıkların nasıl ortadan
kaldırılacağı hakkındaki uygulanabilir çözümleri de belirtiyor. Öyle
anlaşılıyor ki, Türk cumhuriyetlerinin çağdaş dünyâda hak ettiği yeri
alabilmeleri için Komünist dönemden kalma köhne uygulamaları silip atması
gerekiyor. Onlar için işbirliği yapılabilecek en mükemmel ülke Türkiye’dir.
Bunun için ortak alfabeye, ortak iletişim diline ihtiyaç var. Sonrası
kendiliğinden halledilecektir.

Ali Şâmil Bey
eserini Azerbaycan’ın henüz bozulmamış güzelim Türkçesiyle yazmış. Dertlerimizi
gözlemlere dayanarak anlatmış. Çok da iyi yapmış. Tebrik edilmeye, şükran
hisleriyle takdir edilmeye sezâ bir hizmet. 

Bu kitabın;
(Türk Cumhuriyetleri arasında ortak alfabe, ortak iletişim dili oluşturuluncaya
kadar) Kazakistan, Kırgızistan Özbekistan ve Türkmenistan Türkçesine çevrilerek
yayınlanmasında faydalar vardır. Maalesef bütün Türk dünyasını alâkadar eden
meselelerin ele alındığı kitaplar için bu yöntemin kullanılması elzemdir.

Aksi takdirde
Türk dünyasının insanları olarak, aynı verimli topraklarda yetişen verimli
meyve ağaçları gibi kalırız. Birbirinden habersiz, desteksiz, işbirliğinden ve
yardımlaşmaktan uzak…  Sâdece aynı
toprak, aynı güneş ve havadan beslenmiş oluruz. Hepsi o kadar…

Bizler
birbirimize sâhip çıkmazsak, Her birimize ayrı ayrı sâhip çıkmış gibi görünüp
bizi birbirimize düşürmeye çalışanlar olacaktır. Ali Şâmil Bey, dikkatleri bu tehlikeye çekmeye çalışıyor.

Kitabın temini
için: alishamil@yahoo.com  //  ali.shamil94@gmail.com  

12. Kocaeli Kitap Fuarı’nın Ardından

Kocaeli
Büyük Şehir Belediye Başkanlığı, “kitap fuarı” konusunda; mükemmel
organizasyonları, kusursuz hizmetleri ve büyük sayıda katılımcı potansiyeli ile
uzun yıllardır kitapseverlerin gönlünde hep taht kurmuştur.

Bu
yüzden pandemi döneminde yokluğu ve eksikliği hep hissedildi. Özlenen kitap
fuarı nihayet 14-22 Mayıs tarihlerinde bu eksikliği tam hakkıyla giderdi. Kitap
dostları şairler, yazarlar, düşünürler konuklara tadına doyulmaz dakikalar
yaşattılar.

Özellikle
dışarıdaki büyük ekran ve etrafının mükemmelce düzenli olması da bazı
izleyicilere banklarda oturarak temiz havada konuşmacıları izleme fırsatı
verdi.

Kitap
fuarının bu kez farklı bir mekanda açılması da değişik bir nostalji yaşattı
konuklarına. Umarım bundan sonraki fuarda çadırların yerine daha albenili uygun
mekânlar da oluşturulur.

Katılım
beklenilenin üzerinde gerçekleşti. Kapanış saatinin dolmasına kadar
ziyaretçiler mekândan ayrılmak istemiyordu. Renkli, albenili bin bir kitabın ve
orijinal etkinliklerin içinde yüreklerde tortulanan özlemlerin yerini sevinç, tebessüm
ve mutluluk almıştı.

Her
türlü organizasyon güzeldi. Söyleşilerin yapıldığı salonlar daha bir modern ve
motive ediciydi. Bizler kitap dostlarıyla, tanıdıklarla buluşmanın hazzını doya
doya yaşadık. Sanırım ziyaretçiler de mutlu olmuştur.

Büyük
Şehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Büyükakın’ın stantları tek tek gezerek
samimi ilgi göstermesi, sorunları sabırla dinlemesi de güzel bir düşünce ve
ayrı bir incelikti. Ayrıca siyasi parti temsilcilerinin, ilçe belediye
başkanlarının, sivil toplum kuruluşları yetkililerinin ve belediye
yöneticilerinin de stantları gezmesi, paylaşımlara katkı sağlaması çok güzeldi.

Bizler
de “Kent Konseyi” olarak; Emekliler Meclisi, Kadın Meclis, Gençlik Meclisi ve
Engelliler Meclisi gruplarımızla standımızda ziyaretçilerimizle buluştuk
bütünleştik. Kent Konseyi’nin görevlerini ve hizmetlerini sergiledik. İstekli
ve gönüllü olanları üye yaparak hizmet ordumuzu çoğaltmaya çalıştık.

 Görevli arkadaşların samimi, candan özverili
çalışmaları ile ziyaretçilerimize kaliteli hizmet sunmaya gayret ettik. Bu
hizmetlerde bizlere her türlü katkıyı ve desteği sağlayan Kent Konseyi Başkanı
Sayın Ali Korkmaz Beyefendiye, Kent Konseyi Genel Sekreteri Sayın Sedat Köse
Beyefendiye ve özverili büro personelimize yürekten teşekkür ediyorum.

Böylesine
güzel etkinlikleri ne kadar özlemişiz. Saatlerin ve fuar süresinin bitmesini
hiç istemedik. Seka Park alanının yeşillikleri, etkinlik yerlerinin bolluğu da
yorgun düşen yetişkinlere ve çocuklara adeta can simidi oldu.

Hele
yapılan anonslarda; “bir cüzdan
bulunmuştur”,
bir cep telefonu
bulunmuştur”
duyurularının bolluğu beni oldukça mutlu etti. Hatta akşam eve
döndüğümde çantamı masada unuttuğumu hatırlamıştım. Bir saat sonra tekrar fuar
alanına döndüm yerinde durduğunu gördüm. Alarak eve geldim. Böylesi dürüst
insanların iyiliklerine tanık olmak gerçekten duygulandırdı. Böylesi güzel
hasletlere sahip bir topluluğun içinde bulunmaktan gurur duydum doğrusu.

Neticede
her şey güzeldi. Güzel bir kitap fuarı etkinliğini yaşamanın mutluluğu ile 22
Mayıs akşamı huzurla evlerimize döndük.

Emeği
geçenleri başarılı ve özverili çalışmalarından, pozitif katkılarından ötürü
yürekten kutluyorum. Daha şimdiden 2023 yılının “kitap fuarı”nı beklemeye
başladık. Daha mükemmel fuarlarda buluşmak dileklerimle…

Sevgiyle
kalın…

Anlamın En Güçlüsü

     Coştun yine
gönülden, Ey Şair!

     Yazıp duruyorsun,
her şeye dair.

     Biliyorsun ki
zaman, ne de olsa sayılı;

     Kalemin olmuşken, yazmaya
kaadir.

 

     Bu durumda,
haklısın tabii.

     Aman unutulmasın,
İki Cihan Habibi!

     Er geç olacak
medet, ancak O’ndan.

     Çünkü O’dur yegâne
Merhamet Sahibi.

 

     Gelir geçer
günler, hiç durmadan.

     Gittikçe dostlar
çekilir, bir bir aradan!

     İçindeyken
zamanın, bırakma kalemi.

     Gözü yolda
bekliyor Sevgili Yaradan.

 

     Yalan dünyadan
kimler geldi, kimler geçti!

     Herkese Ulu Tanrı,
belli bir gün seçti.

     Hemen kavuşmak
için, Ulu Dergâha;

     Kuluna yeteri
kadar ömür biçti.

 

     Yetsin artık, bu
içten sözler;

     Gece gündüz gönül,
Dost’u gözler.

     Bitsin artık, bu
zorlu ayrılık;

     Zira canlar,
Canânı ne de çok özler.

 

     Aslında her yere,
her yerden varış;

     Her yerde O’nu,
ille de bulmak için.

 

     Aslında her zaman,
O’nu özlemle anış;

     Her an O’nu,
hakkıyla bilmek için.

 

     Aslında, her dem
kalem oynatış;

     Her şeyiyle O’nu,
kalben sevmek için.

 

     Velhasıl a canım,
kulak vererek candan;

    “Elveda!” diyerek,
ayrılık ânı geldi Han’dan.

 

     Allah, Kâinat ve
İnsan “Üçlü”sü;

     İlâhî anlamın, en
güçlüsü.