22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 319

Ak Parti Gitsin Kim Gelsin?

Ak Parti’ye oy veren seçmen
kafalarda sanal olarak oluşmuş bir çıkmazda. Konu siyaset, özellikle de Ak
Parti’nin ülkeyi kötü yönetmesi olduğu zaman çok büyük bir kısmı Ak Parti’nin
ülkeyi kötü yönettiğini kabul etmekle birlikte “İyi de oy verecek kimse yok ki,
kime oy verelim?” veya “Tamam Ak Parti gitsin de yerine kim gelsin? Ülkeyi kim
iyi yönetir?” şeklinde en ufak haklılık payı taşımayan itirazlarını öne
sürüyorlar. Haklılık payı taşımayan diyorum çünkü yaptıkları itirazlar gerçeğe
de aykırı mantığa da…

 

Bir kere; Ak Parti denenmiş ve
ülkeyi kötü yönettiği tescillenmiş bir parti. Mevcut siyasi partilerin hiçbiri
mevcut yönetimleriyle ve/veya kadrolarıyla ülkeyi yönetmediler. Mevcut siyasi
partilerin hiçbirisi (MHP hariç) ülke yönetimi konusunda denenmiş ve başarılı
olup olmadığı test edilmiş partiler değil. Dolayısıyla, ülkeyi kötü yönettiği
ispatlanmış bir Ak Parti ile ülkeyi kötü yönetme ihtimali bulunan diğer
partiler arasında tercihte bulunurken mantıklı olan kötü olduğu ispatlanmış
olan partiyi yani Ak Parti’yi eleyip diğer partilere şans vermektir.

 

İkincil olarak; Ak Parti’ye oy
veren seçmenin yoğun bir şekilde dile getirdiği argümanlardan biri de “CHP mi
gelsin?” argümanıdır. Hâlbuki CHP, milli mücadeleyi veren, ülkeyi kuran parti
olmasının yanında ülkenin sanayileşme hareketinin dinamosu olan ve ülkeye
tarihinin en büyük ekonomik büyümesini yaşatan partidir. Öyle ki, Ak Parti’nin
özelleştirme adı altında yandaşlarına peşkeş çektiği fabrikaların çok büyük bir
kısmı CHP döneminde yapılmış ve on yıllar boyunca yüz binlerce insanın istihdam
edilmesine ve milyonlarca insanın geçimini sağlamasına vesile olmuş
fabrikalardır. Yine, Hatay şehrimizi dâhiyane bir operasyon ve sonucunda şahane
bir diplomatik hamle ile ve tek bir kurşun atmadan anavatana dâhil eden parti
yine CHP’dir. Yine Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirerek Kıbrıs’ı fiilen
yavru vatan haline getiren yine CHP’dir ki Ak Parti’nin iktidara gelir gelmez
Kıbrıs’ı Türkiye’nin kontrol alanından çıkarma girişiminde bulunduğunu ve bu
skandal hatanın Rum tarafındaki oylamada “Hayır” çıkması sayesinde
gerçekleşmediğini hatırlarsınız. Dolayısıyla icraat yönünden de mantıklı olan
CHP’yi Ak Parti’ye tercih etmektir.

 

Üçüncü olarak; Ak Parti’ye oy
veren seçmen genel olarak muhalefeti yapıcı olmamakla ve problemlere çözüm
önerisi getirmemekle suçlamaktadır. Hâlbuki 20 yıldır iktidarda olan parti Ak
Parti’dir ve ülkenin problemlerine çözüm önerisi getirmesi ve problemleri
çözmesi gereken parti de doğal olarak Ak Parti’dir. Ancak Ak Parti’nin ülkenin
problemlerine çözüm getirmek bir yana, bu problemleri çözme konusunda beceri
sahibi olmadığı hatta daha da kötüsü niyet sahibi olmadığı ortadadır. Hal böyle
iken problemlere çözüm önerisi getirmediği için eleştirilmesi ve oy verilmekten
imtina edilmesi gereken parti Ak Parti’dir. Kaldı ki, Haziran 2015
seçimlerinden önce CHP’nin asgari ücret zam oranı ve bayramlarda emeklilere
ikramiye ödenmesi projeleri, Ak Parti Haziran 2015 seçimlerinde tek başına
iktidarı kaybettiği için seçmeni geri kazanmak adına icraat geçirilmiştir. Yani
bugün asgari ücretlinin ve emeklinin azıcık yüzü gülüyorsa bu da CHP
sayesindedir. Bu nedenden dolayı da Ak Parti’yi oy vermekten vazgeçip CHP’ye
veya genel olarak muhalefete oy vermek daha gerçekçi ve daha mantıklı bir
tercih olur.

 

Dördüncü olarak; Ak Parti icraat
yaparken ülkeye bir katkı sağlamamakta hatta tam tersine her icraatıyla ülkenin
kucağına ayrı bir problem bırakmaktadır. Son günlerde gündemde olan
Suriyeliler, Afganlar meselesi ortada. “Reform yapıyoruz” söylemiyle eğitim
sistemini mahvetmiş oldukları ortada. Eğitimde fırsat eşitliğini ortadan
kaldırıp insanları eğitim alarak iyi bir hayat sahibi olmaktan uzaklaştırmaları
ortada. “Yargıda reform yapıyoruz” söylemiyle ülkenin hukuk bilincini ve yargı
sistemini yerle bir ettikleri ortada. Adalet hissini öldürdükleri ortada.
Ülkenin güvenlik politikalarını mahvettikleri ortada. “Büyüyoruz, kalkınıyoruz,
Nisan Marttan daha iyi olacak” gibi söylemlerde bulunurken öte yandan ülkenin
ekonomisini mahvettikleri ve temel ihtiyaç maddelerinin bile satın alınmasını
zorlaştırıp bütün milleti fakirliğe mahkûm ettikleri ortada. Milleti
fakirleştirirken kerameti kendinden meçhul bazı zat-ı muhteremleri ballı
kaymaklı ihalelerle, birkaç yerden bağlanan yüksek maaşlarla
zenginleştirdikleri ortada. Ülkede işsizliği artırdıkları ortada.

 

Hal böyle iken, yani Ak Parti her
icraatı ile ülkeye zarar verirken ülke öyle bir hale geldi ki Ak Parti
iktidardan gidip de yerine gelen iktidar hiçbir şey yapmayarak sadece boş boş
durarak ülkeyi düze çıkartabiliyor. Çünkü ülke Ak Parti’nin yıkıcı, tahrip
edici politikalarından kurtulmuş oluyor.

 

Sözün özü bugün ülkenin
problemlerinin çözülebilmesinin birinci şartı Ak Parti’nin iktidardan
gitmesidir. Bu şartlarda Ak Parti’nin yerine kim gelirse gelsin ülkeyi Ak
Parti’den daha iyi yönetebilecek durumdadır. Üstelik boş durarak, hiçbir şey
yapmayarak.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 13

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-6

 

Hoş Sadâ

Hoş Sadâ, Türk
müziğinin yaklaşık son iki yüz yılının târihini içeren bir mûsikişinaslar
tezkiresidir. Şeyhülislâm Esad Efendi’nin (1685-1753) 17. yüzyıl ve 18. yüzyılın
ilk çeyreğinde yetişen bazı mûsikîşinasların hayat hikâyelerine yer verdiği ‘Atrabü’l-âsâr fî tezkireti urefâi’l-edvâr
adlı eserde müzikle uğraşan yüze yakın isimden söz edilmektedir. Türünün tek
örneği olan bu eser, Osmanlı döneminin eldeki tek mûsikîşinas tezkiresidir.
Şeyhülislâm Esad Efendi’nin eserinin ardından yazılan mûsikişinaslar tezkiresi
ise 20. yüzyıl ortalarında İbnülemin tarafından kaleme alınan Hoş Sadâ’dır.

Eserin
girişinde ilk önce mevcut yayınlardan söz eden İbnülemin, Şeyhülislâm Esad Efendi’nin
eserinin yanı sıra Doktor Subhi Bey’in ‘Amelî
ve Nazarî Türk Mûsikîsi
’, Mustafa Rona’nın ‘Elli Yıllık Türk Mûsikîsi’, Sadeddin Nüzhet Ergun’un ‘Türk Mûsikîsi Antolojisi’ adlı
eserlerinden kısaca bahsetmektedir. Mustafa Rona’nın eserinde önemli pek çok
mûsikîşinasın biyografileri, besteleri ve resimlerinin bulunduğunu söyleyen
İbnülemin, bu eserden faydalandığını belirtmektedir.

Bu eserler
içinde Sadeddin Nüzhet Ergun’un 1942 yılında yayınlanan ‘Türk Mûsikîsi
Antolojisi’ adlı eseri de mühimdir. Türk müziğinin târihi seyrini ortaya
koyabilmeyi hedef edinen bu eserde Türk târihinin İslâmiyet öncesindeki ve
sonrasındaki farklı dönemlerinde müziğin gelişimi, Türk müziğindeki önemli
bestekârlar ve besteledikleri eserler incelenmektedir.

İbnülemin’in
eserinde ise Şeyhülislâm Esad Efendi’nin
eserinden sonraki mûsikîşinaslar konu edilmekte ve eser 1942’den daha ileri bir
târihte son bulmaktadır. 18. yüzyıl ve sonrasını kapsayan Hoş Sadâ’da
mûsikîşinasların hayat hikâyelerine ve resimlerine yer verilmesinin yanı sıra
kaleme alınan metinlerin önemli bir kısmının hâtırat niteliği taşıdığı da ifâde
edilmelidir.

Hoş Sadâ, 1958
yılında yayınlanmakla birlikte, 1937 yılında kısmen kaleme alınmış ve Son Asır
Türk Şâirleri’nin 1942 târihli son cüzünde ‘basılmıyan
eserler
’ arasında gösterilmiştir. Her Ay Mecmuasında 1937 yılında
yayınlanan ‘Unutulan Adamlar’ adlı yazısında ‘mûsikîşinasların, zamanımıza
yakın olanlarının ve zamanımızda yaşayanların bâzıları hakkında mümkün mertebe
toplayabildiğim malûmatı ve mûsikîye müteallik fıkaratı ihtiva etmek üzere
nâçiz bir risaâe yazmağa teşebbüs etmiş ve “Bakî
olan bu kubbede bir hoş sada imiş
mısraından
ilham alarak risaleye ‘Hoş Sadâ’ ismini vermiş idim. İkmal edebilirsem belki
ileride işe yarar
” diyen İbnülemin Bey, bu yıllarda Son Asır Türk Şâirleri,
ardından Son Sadrıâzamlar ve Son Hattatlar’ın yazılması ve yayına
hazırlanmasıyla meşgul olmuş bu eserlerin basılmasının ardından Hoş Sadâ
üzerinde yeniden çalışmaya başlamıştır.

Seksenli
yaşlarında sağlık problemleri yaşayan ve vefatından bir buçuk ay önce yazdığı
bir mektupta ‘bakiyye-i hayâtı (kalan
hayatı) istirahata hasr etmeyip de kendimi mihnetlere sokmak, bâ-husus bu kış
üç ay mütemâdiyen hasta olduğum hâlde yine rahat durmamak bilmem ki kâr-ı akıl
mıdır
?’ diyen İbnülemin’in Hoş Sadâ üzerinde yeniden çalışmasının en önemli
sebeplerinden birisi, yakın çevresi tarafından bu eseri yayınlaması için teşvik
edilmesidir.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’ın ‘Hoş Sadâ
isimli eseri de; ‘Son Sadrıâzamlar’,
Son Şâirler’, ‘Son Hattatlar’ ve diğer muhteşem eserleri gibi sâhasında büyük bir
boşluğu doldurmuştur.

Müellifinin
ebedî âleme intikali sebebiyle yarım kalan eserin 128. Sayfadan sonrası,
merhumun hazırladığı belge ve bilgilerden faydalanılarak 19. yüzyıl dîvan şâiri
Yenişehirli Avni Bey’in (1886-1884) torunu Avni Aktunç1 tarafından
kitaba dâhil etilmiştir.

Eser, önceki
baskılara göre daha kaliteli olarak Ekim 2019’da, İstanbul’da Ketebe Yayınları
tarafından yayınlanmıştır. 16,5 X 24,5 santim ölçülerinde, sert kapaklı cilt
içerisinde, iplik dikişli, mat kuşe kâğıda basılı 360 sayfadır. 2021 yılı
Ağustos ayında, Ketebe Yayınları, üstâdın ‘Son
Hattatlar
’ isimli kitabını da ‘Hoş
Sadâ
’ isimli kitabı ile aynı kalitede yayınlanıştı. Belirtildiğine göre,
Yayınevi, İbnülemin Mahmud Kemal İnal külliyatının diğer eserlerini de
yayınlanmaya devam edecektir.

Eser,
yayınevi’nin takdim yazısı ilebaşlayıp her sayfada bir adet olmak üzere üstâdın
5 adet fotoğrafından sonra Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın ‘Soluk Hâtırâlardan Yankılanan Nağmeler’ başlıklı yazısı ile devam
ediyor. Yazının metninde ve dipnotlarındaki bilgilerin her satırı, esere önemli
ölçüde değer katıyor. Ehemmiyetine binâen bâzı dipnotlarla birlikte ve
özetmenerek aşağıya dercedilmiştir:

 

Soluk Hâtırâlardan Yankılanan
Nağmeler

1940’lı yıllar… Antakya. İkinci Dünya Savaşı başlayalı aylar olmuştu.
Henüz lise öğrencisiydim. Savaş dolayısıyla Trakya ve özellikle İstanbul halkı,
hükümetçe daha güvenli yerlere tahliye edilmişti. Tahliye mecbûrî olmamakla
birlikte daha güvenli olması sebebiyle, İstanbul ve Trakya halkının, atalarının
veya akrabaların bulunduğu memleketlerine savaş süresince iskân olunması idi.
Bu tahliyenin bir sonucu olmak üzere, Nâmi Karslıoğlu isminde benden 4-5 yaş
büyük bir genç ailesiyle birlikte İstanbul’dan Antakya’ya göç etmişti.

Evlerimizin yakın oluşu dolayısıyle müzikle de ilgisi olan Nâmi ile
kısa zamanda aramızda bir arkadaşlık kurulmuştu. Evimizde geceli gündüzlü olmak
üzere mûsikî ile ilgili toplantılar yapıldığından Nâmi de zamanla mûsikî
toplantılarına katılır olmuştu. Kendisi Kumkapı Mûsikî Cemiyeti’nde küçük
yaşlardan itibaren mûsikî çalışmaları yapmış ve bir vesile ile İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in bir meclisine katılmış. Efendi Hazretleri’nin ismini ilk defa bu
arkadaşımdan işittim. Nâmi her fırsatta ‘Efendi
Hazretleri
’ diyerek İbnülemin Bey’in konağını ve bu konakta her pazartesi
yapılan mûsikî toplantılarını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. O’na
göre İstanbul’un tanınmış şöhretleri, üniversite hocaları ve müzik adamları bu
konağa gelerek Üstad’ın meclisine katılmaya can atıyormuş. Ben bunları
dinledikçe hayâlimde ‘Üstâd’ı ve meclislerini canlandırmaya çalışıyordum.

* * *

1943 de Antakya lisesini bitirmiştim o târihlerde tek üniversite
İstanbul Üniversitesi’ydi. Eylül ayında bu büyük şehre giderken iki hedefim
vardı: Birincisi, hekim, tabip, doktor olmak; İkincisi, İstanbul mûsikî
muhitinde kendime bir yer edinebilmek. Tıp fakültesine sınavı kazanarak kaydımı
yaptırmıştım artık doktorluk yolu açılmıştı.

Sıra mûsikî muhitine girmek ve daha sonra meşhur konağa ulaşmaya
gelmişti. Yeğenim Vedat da benim gibi mûsikî ile meşguldü ve tambur çalıyordu.
Birlikte kılavuzumuz Nâmi’nin peşine takılıp Kumkapı’da oturan Recâi Bey’i
bulduk. Bu zat Mahmud Kemal Beyin Pazartesi toplantılarında uzun yıllardan beri
kemençe çalan ve sözü dinlenen biriydi. Meramımızı anlattık, aracılığını
istirham ettik, gönlünü aldık, bize kemençe çaldı. Bunun üzerine, önümüzdeki
ilk pazartesi akşamı, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in konağındaki toplantıya
götürüleceğimizin sözünü aldık. Ama öyle paldır küldür, biz geldik deyip
gidilmeyecekti. Toplantılara kabul edilmemiz için, kapıdan girip, Beyefendi’nin
elini öpene kadar neyi nasıl yapacağımız, konuşma sırasında nelere dikkat
edeceğimiz, oturup kalkmamızdan ikram edilen çayı nasıl içeceğimize kadar her
davranışımızın biçimi bir bir anlatıldı, târif edildi.

Kısacası, sazlarımızı yanımıza alıp konağa gittik. İbnülemin Bey’e
tanıtıldık. Babalarımızın ne iş yaptığı ve öğrenim durumumuz ilk sorular
arasındaydı. Toplantı bir sohbetle başladı. Mahmud Kemal Bey’in ‘tertib-i bezm eyleyelim’ deyişiyle,
sazlar kılıfından çıkarıldı bu arada bizim de icrâya katılacağımız işâret
edildi, akortlar yapıldı. Taksim peşrev derken ben de kendimi fasla kaptırdım.
Tambur çalan Ali Bey ve ûdi Ethem Bey o günden aklımda kalan saz
icracılarından. Çalanlar da sesleriyle okuyanlara katılıyorlardı. Ortada nota
falan yok, ezberden çalıp söyleniyor. Zâten tambur çalan Ali Bey nota bilmiyor,
ama herkesten güzel çalıp söylüyor, hâfızasında her şey var, faslı götüren de
o.

Bilmediğim, iyi hatırlayamadığım eserlerde durumu idâre ettim, bildiğim
eserlerde de fazla bastırmayıp, hafif ve yumuşak sesle çalmaya gayret
ediyordum. (Vaktiyle ustaların yanında, sesin fazla yükseltilmemesinin edep işi
olduğunu babam ısrarla tembih etmişti).

Toplantı sonu, ayrılırken, İbnülemin Bey bir elini omzuma koyup diğer
eliyle başımı okşarken, ‘çok mühim
mâzeretin olmadıkça sen daima geleceksin
’ deyip adımı soyadımı yeniden sordu
ve tekrar etti ‘sen, dâimâ geleceksin.’

Meclise ilk katılışımda yapılan mûsikîyi doğrusunu söylemek gerekirse
pek beğenmemiştim: Nota kullanılmıyordu, sazlar da o zamanın deyimiyle pratik
çalıp söylüyorlardı. Ne yapabilirim diye düşündüm, daha sonraları yakından
tanıdığım müzisyen arkadaşlarımı Efendi Hazretlerine takdim etmeye başladım.
Bunlar arasında Dr. Selahattin İçli, sonradan mâliye profesörlüğüne kadar
yükselen Halil Nadaroğlu, genç yaşta kaybettiğimiz Ahmet Çağan, kanûnî Fikret
Kutluğ ve daha sonraları tıbbıyeyi bitiren Dr. Alaeddin Yavaşça ilk
hatırladığım isimler. Bu arkadaşlarımızın iltihakıyle benim gittiğim gecelerde
mûsikî daha güzel olurdu. Efendi fiazretleri de bu değişikliği hemen
sezdiğinden bana olan teveccühünü esirgemezdi.

Bir pazartesi toplantısında, daha önce adı saygıyla anılan, gelmesi
dört gözle beklenen ünlü neyzen Süleyman Erguner’le tanıştım. Fasıla katılmayıp
sadece sonunda uzunca bir taksim yapmıştı. Başta Mahmud Kemal Bey olmak üzere
herkes nefes almadan dinliyordu. O zamanki yetersiz nazariyat bilgimle
gösterdiği türlü icra tekniklerini pek anlayamamıştım, ama orada bulunanların
hepsindeki içlenme beni de sarmış, âdetâ kendimden geçirmişti. İlk defa bir
virtüözü bu kadar yakından dinliyordum ve şaşırıyordum.

Toplantının sona erişinde dışarıya birlikte çıktık: İkinci Dünya
Savaşı’nın karartılmış geceleri yaşanıyordu, tramvaylar mor ışık kullanıyor,
pencerelere kalın siyah perdeler gerilmiş, göz gözü görmüyordu. Merhum Süleyman
(Erguner) Bey bir ara ‘keman çalmayı
kimden öğrendiğimi
’ sordu. Babamın subaylığından, keman çaldığından,
Edirneli olduğumuzdan söz edince, ‘Sakın
sen Ali Nazmi Bey’in oğlu olmayasın
?’ Benden ‘evet’ cevabını alınca; ‘Bak
sen şu işe yahu… Senin bebekliğini bilirim. Askerliğimi babanızın yanında
Balıkesir’de yaptım. Evinizde yapılan mûsikî toplantılarına katılırdım,
inşallah seninle de devam ettiririz
.’ deyiverdi.

Efendi Hazretlerinin konağının vesile olduğu bu tanışmadan sonra
birbirimize sarıldık ve bu sarılış, aynı heyecanla 1953’te çok genç sayılabilecek
yaşta hakkın rahmetine kavuşmasına kadar devam etti.

Süleyman Erguner… Ne samîmi, ne kadar alçak gönüllü, ne mübarek bir
insandı.

Büyük târihçi ve müzikolog merhum dostum Yılmaz Öztuna2 Türk
Mûsikîsi Ansiklopedisi’nde Efendi Hazretleri hakkında şu cümleleri yazmıştı:

‘… Kendine has mizacı ile de
eşsiz bir şahsiyetti. Fevkalade milliyetçi, dindar, topluma bağlı kendini
milletine borcunu ödemek için dünyaya gelmiş sayan bir zattı. O’nun
menkıbelerini ve söylediklerini Taha Toros* günü gününe yıllarca kaydetmişse
de, pek çok kişiyi kızdırabileceği endişesi ile bu defterleri yayımlamamaktadır
.’

Taha Toros Bey’i üstadın pazartesi toplantılarında tanıdım. Görevi
Ankara’da olmakla beraber sık sık yolu İstanbul’a düşer ve pazartesi
toplantılarında mutlaka bulunurdu. Taha Bey, Efendi Hazretleri’nin çok sevdiği
dostlarından biriydi. Taha Bey her toplantıdan sonra o gece neler konuşulduğunu
kimlerin bulunduğunu hangi şakaların yapıldığını muntazaman defterlere
kaydetmiştir. Kendisiyle ömrünün son 25-30 yılında Etiler semtinde komşuydum.
Bu defterlerin ne kadar değerli olduğunu çok yakından bildiğim için
kendilerinden bunları yayınlamasını çok kereler rica etmiştim ama ne çâe ki
başaramadım.

Efendi Hazretleri’nin bir zamanların çok tanınmış Maarif Vekili Hasan
Âli Yücel’e olan sevgisi ve bağlılığını da zikretmeliyim.

………………………

1Avni Aktunç: 1888 İstanbul’un Eyüp İlçesi’nde doğdu.
Yüksek eğitimini de Dâr’ül-Fünûn Edebiyat Şubesi’nde tamamlayarak 1912
de mezun oldu. Uzun yıllar
öğretmenlik ve memurluk yaptı.
Müzik dersleri aldı Ud ve keman çaldı. Güftelerinin bir kısmını kendisinin
yazdığı 14 kadar bestesi bulunmaktadır. Bunların dışında, İbn’ül-Emin Mahmud
Kemal İnal’ın ‘Hoş Sadâ’ adlı eserini (C) harfinden sonraki bölümlerini
yazmıştır. (Eyüp’lü Bestekârlar’ isimli kitapta bu kadar bilgi vardır.
Sağlığında hazırlandığı tahmin edilen bu metinde, vefat târihi kayıtlı değildir.)

2Yılmaz Öztuna: (1930-2012) şiir, mûsiki sahaları ile
siyâset ve medeniyet târihi konularının aşılmamış üstadıdır. Fuad Köprülü gibi
zengin bir kütüphâneye doğan Yılmaz Öztuna 1950-1957 yılları arasında Paris’te
Siyâsî İlimler Enstitüsü ve Sorbonne’da Fransız Medeniyeti Bölümü’nde okudu.
Ayrıca Paris Konservatuvarı’na devam etmiştir. 1957 sonunda Türkiye’ye vatan ve
millet aşkı ile dönmüştür. O, öldüğü ana kadar okudu, bilgi servetini yazarak
paylaştı. Hayat Târih Mecmuası’nı kurup yaşatan bu yolla 1940 sonrasında
doğanlara târihi tanıtan, sevdiren, târih şuuru kazandıran; önce 12 cilt orta
boy, daha sonra 14 cilt büyük boy Büyük Türkiye Târihi’ni (Ötüken Neşriyat)
yazan çalışkan ve bilgin târihçi… Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından
yayınlanan üç ciltlik Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi ile Atataürk Kültür Merkezi
tarafından bastırılan Türk Mûsikîsi Kavram ve Terimleri Ansiklopedisi’nin
müellifi… MEB tarafından basılan Türk Ansiklopedisi’nde 2700 mûsiki ve târih
maddesi yazan 100 (yüz) cildi bulan kitaplara imzasını koymuş bulunan bu velût
ve gerçek araştırıcının eserlerinin vitrinde olmasını dilerim. Merhum Yılmaz
Bey’in Konservatuvar’ın kurulmasındaki hizmetleri ise gerçekten çok değerlidir.
Akademik unvanlı bazı kıskanç ruhluların Yılmaz Öztuna’nın hizmetlerini
küçültmeye çalışmaları, O’na saldırarak şöhret kazanma hırsları ise, ne kadar
çirkindir. Yılmaz Öztuna, İsmail Hâmi Danişmend, İbnülemin, Atsız, Ekrem Hakkı
Ayverdi üniversitemizin dışında kaldığı halde aşılamamış beş büyük târihçimizdir.
Bunlara Emel Esin, Orhan Şâik Gökyay, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kâzım Mirşan ve
Cengiz Özakıncı isimleri eklenmelidir. Akademik unvanlı bazı mütekebbirler
(kendini beğenmiş, kibirli)  ile millî
şahsiyetlere tahammül edemeyenlere saldırarak kendine yer açma hastalığıyla
malûl bâzı kimseler, bu on kişiye örtülü ve açık düşmanlıklarda bulundular,
bulunmaktalar. Öztuna, Almanca, Fransızca dillerini kaynakları okuyabilecek,
tartışma yapabilecek ölçüde, İngilizceyi, Arapçayı, Farsçayı ise yeterince
bilirdi. Yılmaz Öztuna’nın, Türk târihine ve kültürüne hizmetinin, son otuz
yılda târih alanında Prof, unvanı kazanmış kimselerden daha fazla olduğu
hususu, inkâr edilemez bir gerçektir.

3Taha Toros (1912-2012) İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden mezun oldu, mâliye teşkilâtında çalıştı. Kültür târihi dalında
araştırmacı yazar, halk kültürü araştırmacısı ve şâir yönü ile bilinir. Çok
zengin bir arşivi vardı.
  

Bir Kitabın Hissettirdikleri

     Çok güzel, çok
seçkin ve üstün bir kitap okudum. Bitirdiğimde kitabın son sahifesine;
duygularıma tercüman olan, şu içten sözleri yazmaktan kendimi alamadım:

 

     Kâh, mâziye indim.
Kâh, hâlde yaşadım.

     Bâzen oldu ki,
istikbale / geleceğe doğru kanatlandım.

     Mahza / sırf akıl,
fikir ve mantıkla örülü,

     Tefekkürle
müzeyyen / süslü mânâ cennetine girdim.

     Cennete girmeden,
mânâ cennetini tanıdım.

     “Ölmeden önce
ölmek.” sırrına erdim.

     Türkiye, İslâm ve
Dünya insanlarının;

     Mes’eleleriyle
zihnen yoğruldum durdum.

     Kaosta nizamı,
karışımda terkîbi,

     İnsanda, Esmayı /
Allah’ın güzel isimlerini müşahede ettim / gördüm.

     İnsan olarak
yaratıldığıma, bin şükür ettim.

     Bu eser gençlere,
adeta bir iksir! Yaşlılara şifa.

     Hanımlara
cennet-âsâ / cennet gibi bir yuva,

     Tefekkür / düşünce
ufuklarına açılan bir ova,

     Batı insanına “Sen
de bundan faydalan!” diyor doyasıya.

     Yer yer ağlayarak
okudum!

     Zaman oldu,
geçmişin havasını soludum.

     An geldi, suud
ettim / yükseldim göklere,

     Çıkmış gibi oldum
mele-i a’lâya / melekler âlemine.

     Katmanları
aşarken, selâm verdim meleklere.

     Ellerimi açtım
Rabbime etmek için duaya;

     Çünkü başım erdi
Yıldızlara ve Ay’a.

     Sual dalgaları
içinde yükseldim semaya.

     Cevaplar geldi
sanki, bir bir sırayla.

     Haykırmadan
edemedim ve kükredim o an:

     Bu milletin
torunlarına, hiç çekilir mi silâh?

     Çekenlerin olur
elbet son sözleri, ah ile vah!

     Elleri nasıl
varır; çekmek için tetiğe?

     Nasıl sığar
bunların yaptıkları etiğe?

 

     Şahlanan millî
hissiyatım Midhat Cemal Kuntay’ın şu muhteşem beytini hatırlattı:

 

     Ölmez bu vatan
farz-ı muhal ölse de hattâ,

     Çekmez kürenin
sırtı, bu tabut-u cesîmi.

 

     Ve tabii
şehitlerin büyük sözcüsü Mehmed Âkif Ersoy, ulu makamından söze karışmadan
edemedi! Bizim adımıza Yüce Rabbinden ricacı oldu:

                                                             

     Yetmez mi musab
olduğumuz (uğradığımız) bunca devahi (felaket)?

     Ağzım kurusun yok
musun, ey Adl-i İlâhî (İlahî Adalet)?

 

     Ben de duramadım!
Hemen atıldım ileri:

 

     Olmaz olur mu ey
aziz Kaarî (Ey Okur)!

     Bizi bırakır mı
hiç, O Yüce Bâri, biraz dur!

Kuman-Kıpçak Diyarı: Ukrayna

Türkiye’de
halkın tarih birikimi eskiden
rivayetlerden ibaretti
, şimdilerde
dizilerden ibaret
. Entelektüellerinki ise Batıda fırınlanmış ön bilgi ve
yargılardan ibaret. Misal mi istersiniz: Boşnaklarla
Sırplar
ve Ruslarla Ukraynalılar
aynı ırktır ama Türklerle Kürtler
ayrıdır. Aynı ırk dedikleri niye birbirine ölümüne düşman ve farklı ırk
dedikleri neden tüm çabalara rağmen birbirinden ayrışmıyor? Cevap veriyorum:
Yanıt yok.

Hâlbuki meraklısına
meramını giderecek çokça akademik yayın var. Ve fakat bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma hastalığından şekvacı
değilse yapacak bir şey yok. Hint Yarımadasından
Ortadoğu coğrafyasına değin mantra/zikir denilen sakızın/esrarın sosyal
ve siyasal izdüşümüne abonelik
bu vesilelerle toplumsallaşır, salgınlaşır. Otomatik kullar, tele-sekreter
enteller
, kanaat diye geviş getirenler…

Tarihi Yeniden Yorumlamak’ kitabımız bu bağlamda bir yeniden
değerlendirme ve farklı bakış denemeleri hüviyetindeydi. Örneğin “Coğrafya Ölçeğinde Devlet” bahsinin Ukrayna Coğrafyası kısmındaki
sayfalarda (57-59) bu bölgede kurulan Türk/Türkî devletler sıralanmış: Bir Oy Bil
Konfederasyonu, İskit (Saka) İmparatorluğu, Aktaş Hanlığı (Kıpçak İsitepi),
Sabar Hakanlığı, Büyük Bulgarya İmparatorluğu, Ograyna Kağanlığı, Hazar
İmparatorluğu, Peçenek Hanlığı, Kiev Krallığı, Doğlat Prensliği, Suzdal
Knezliği, Volga (İtil) Bulgar Devleti, Kuman – Kıpçak Federasyonu,          Altın Orda İmparatorluğu, Kazan
Hanlığı, Ejderhan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Nogay (Orda) Hanlığı, Küçüm (Sibir)
Hanlığı, Kasım Hanlığı, Kazak Atamanlığı, Kırım Halk Cumhuriyeti, Kuban Halk
Cumhuriyeti, Don Cumhuriyeti, Tavrida (Kırım) Sovyet Cumhuriyeti, İdil – Ural
Devleti, Kırım SSC, Karaçay – Çerkes SSC, Özerk Kırım SSC, Şapsığ Özerk SSC, I.Kırım
Otonom SSC, Karaçay – Çerkes Özerk Bölgesi, II.Kırım Otonom SSC, Adigey Özerk
Bölgesi, Kırım Cumhuriyeti (Rusya Federasyonu), Karaçay – Çerkes Cumhuriyeti
(Rusya), Kırım Özerk Cumhuriyeti (Ukrayna)…

4-5 yıl önce
hazırladığımız ve birçok konferansa konu ettiğimiz fakat henüz yayımlanmayan ‘Bilinmeyen Türkler’ adlı çalışmamızda Ukrayna Bölgesi hakkında yine
meraklısına notlar bâbında / tarih taramalarına girizgâh meyanında bilgiler
var:

“91 – UKRAYNA
TÜRKLERİ / TÜRKÎLERİ: Adı bile muhtemelen Karay’lardan gelen (Ukraina /
Karay-na) Ukrayna; Sakalardan Kıpçaklara, Sabarlardan Bulgarlara, Hazarlardan
Tatarlara, Nogaylardan Sibirlere; 
devletten devlete, hanlıktan hanlığa onlarca Türk siyasal
organizasyonuna sahne olan Deşt-i Kıpçak topraklarındaki soydaşlarımız ne oldu?

Yarmalenko,
Nazarenko, Sevçenko, Tıkaçenko, Aliyev, Sapunov, Tagirov, Aldatov, Temirov,
Turçinov, Alkımova, Yanukoviç, Garmaş, Butko, Karsak, Şelek, Kozar, Koval,
Baran, Şişkin, Karlan, Saladukha, Kuşer, Mancuk, Tereşuk (Güncel İsimlere Düşürdüğümüz İzler bölümünde tek tek inceledik)..
Çıkarın “oğlu” anlamına gelen –enko’ları, -ov’ları, -oviç’leri, -ova’ları hatta
birçoğundan bir şey çıkarmayın; yalıngözle bakın, bakalım ne çağrıştırıyor?

Nasıl ki “Bir Rus’u
hamamda yıkayınca altından Tatar çıkıyor”sa yani Rus Devlet geleneği ve
toplumsal kültür Tatarlardan miras ise bir Ukraynalı’yı kazıyın altından
Kıpçak-Hazar-Bulgar çıkar. Yetmez; Başkurt, Çuvaş, Kazak, Nogay, Kalmuk,
Çerkez, Türkmen, Özbek, Çeçen hatta Gagavuz, Udmurt, Tuvan, Hakas, Buryat,
Evenk, Nenet, Mişer, Oset de çıkabilir.

45 milyonluk
Ukrayna’nın en az % 10’u, yani 4 yada 5 milyonu akrabamız. Örneğin “-enko”
soyadlarının Türkik aileleri nitelediğiyle ilgili akademik çalışmalar bile var.
Zaten stratejik birlikteliğimiz coğrafî zorunluluk gibi gözüküyor. Yeni Rus
Yayılmacılığına (Putinizm) karşı Ukrayna’yla safları sıklaştırmanın ve
Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü öncelemenin tam zamanı..” (s.57-58)

“Kiev: Ukrayna’nın
başkenti, diğer okunuşla Kyiv. Proto Türkçe hane anlamındaki ‘key’den türetme
Ev-hane, kurucu Kyi’den gidildiğinde Kayı’ya ait.” (Coğrafyaya Düşürdüğümüz İzler – s.93)

“10 – KIRIM ÖZERK CUMHURİYETİ:
Mustafa Cemiloğlu önderliğindeki ve Kırım Tatarlarının varlık yokluk
mücadelesinin meyvesi ve sürgünler – katliamlar sonrası yeni yeni yeşeren bir
devletti; 2014 yılında Ruslar bir oldu-bittiyle yeniden ele geçirdi. Rusya
Federasyonu’na karşı Türkiye ile Ukrayna’nın kesişim kümesiydi; sonuçta Rus
Donanması tekrar Azak Denizi’ne (Sıcak Denizler) indi.

Nüfusu 2 milyon,
yüzölçümü 26.100 km2 ve doğrudan Rusya’ya bağlanan Sivastopol bu verilere dâhil
değil. Bu nüfusun 300 bini Türk; Türkiye’dekiler hariç 100 bin civarında Kırım
Tatarı da komşu coğrafyalarda mukim. Hâlen Başkent Simferepol / Akmescit (350
bin) ve diğer önemli kentler: Kezlev / Gözleve, Kerç, Yalta, Kefe (100 bin
üzeri).” (s.31)

“79 – KARAYLAR:
Musevilikte Karaim mezhebini kuran ve Hazar Devleti’nin hatırasını yaşatan
Türkler. Musevîlikleri İsrail’den farklıdır ve günlük hayatta halen Türk
kültürünü yaşatırlar. Birçok yer adı onlardan türemiştir: Karaim – Kırım
(Crimea), Karayna/Karaina – Ucraina, Gara/Garay (Macaristan),
Craiova/Krajina/Karay-ova (Romanya).

Yahudi bankerlerin
desteklediği Hitler’in öldürdüğü Musevîlerin Hazarların bakiyesi olanlar olduğu
kuvvetli bir iddiadır.  Nitekim II.Dünya
Savaşı’nın bitiminden 3 yıl gibi kısa bir süre sonra bağımsız İsrail Devleti
kurulmuştur. Hem ebedî mazlum pozisyonu aldılar hem de Yahudilerin çoğu  – korkudan – Filistin’e adeta aktı.

Bugün sayıları 40 bin
civarında.. Bu sayıya Kırım’da yaşayan ve Karay’larla karışmış olan Musevî
Kırımçaklar da dahil. Litvanya’da Vilnius ile Trakay, Polonya’da Krakovi ve
Ukrayna, Dağistan (Cuhutlar), Beyaz Rusya, İsrail, ABD gibi ülkelerde
yaşamaktalar.”

Türkiye’de de hatırı
sayılır Karay göçmeni vardır. Kara(y)köy’ün adının buradan geldiği kabul
edilir. Bir de meşhur şahsiyet; Refik Halit Karay. Dünyaca meşhurlar arasında
Arjantin Millî Takımı futbolcusu Ezeqiuel Garay; Belarus millî atlet Natalya
Karayeva, ABD’nin finans ve akademisyen ailelerinden Moşe, Paul ve Aleksander
Baran; İsrail Dışişleri Bakanlarından Zippi Livni ile Genelkurmay
Başkanlarından Silvan Şalom da var.” (s.53)

“80 – SABATAYLAR:
Delilikle dâhilik arasında tarif olunan ve biraz da her devre farklı görevler
almasından kaynaklanan bilgi bolluğuyla tuğla kitaplar yazan Yalçın Küçük, her
taşın altında bir Sabataist-Dönme-Gizli Yahudi arama geleneğini başlatarak Türk
Milleti’nin diz bağlarını gevşetme operasyonunun koçbaşılığını yaptı. Ve
spordan sanata, kültürden siyasete her şeyimizi hatta bayrağımızı, başkentimizi,
marşımızı hep onlar belirlemişti. Oysa Yahudilikle Musevîliği eşdeğer göstermek
bile başlı başına büyük bir aldatmacaydı.

Sabataizm de Karaim
gibi Musevîlikte ayrı bir mezheptir. Ve 17.yy Osmanlı’sında yaşayan Sabatay Sevi’nin
ardılları olarak bilinirler. Fakat bize Yeniçağda Kırım Hanlığı’ndan, Leh
Krallığı’ndan, Rus Çarlığı’ndan gelenlerin ve yakınçağda da Polonya, Ukrayna,
Beyaz Rusya ve Rusya gibi yerlerden gelenlerin içinde mühim miktarda Musevî
Türk vardı.

Bunlar arasında
Türkçülüğün kitabını yazan Moiz Kohen (Tekin Alp), hem Leh Ordusunda dövüşen
hem de Osmanlı Ordusunda dövüşerek şehit düşen Mahmut Celalettin Paşa
(Konstantin Borzeçki)  gibi Türk Kurtuluş
Savaşı’nda ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşatılmasında görev alan pek çok
Sabataycı mevcuttur.

Türkiye’deki her
Musevî Sabataycı değildir. 15 ve 16.yy İspanya’sından kaçan Seferadlar
çoğunlukla Yahudidirler fakat Doğu Avrupa ve Sovyetler tarafından gelen ve
Eşkenaz olarak isimlendirilenler ise genelde Yahudi olmayan Musevîlerdendirler.
Ernest Renan’dan Wittmayer’e, Samuel Krauss’dan Firkoviç’e Subbotniklerin
(Rusça Sabataistler) Hazar-Türk bakiyesi olduğu fikri paylaşılır.

Sabataycılardan millî
ülküye hizmet edenler de olmuştur, düşmanla işbirliği edenler de.. Tıpkı diğer
Türkler gibi. Sayısal bir tasnif çok akıllıca olmasa da birkaç yüzbinlik bir
kitleden söz etmekteyiz.” (s.54)

“109) URUMLAR- Diğer
ismiyle Urum Kıpçaklar ama kendilerine Greko Tatar diyorlar. Diyar-ı Rum
tabirinin günümüzdeki uzantıları. Gagavuzlar gibi hem Ortodokslar hem de
Türkçeye ve Türk kültürüne sadıklar.

110) Ukrayna’da Eski
Kırım, Balıklava, Kerç, Kefe, Yalta, Gözleve ile Donetsk şehirlerinde ve
Abhazya, Ermenistan, Kazakistan gibi ülkelerde yaşıyorlar. Sayıları 80 ila 100
bin arasında. Yunanlıların üzerlerinde yoğun bir Helenleştirme politikası var.”
(108 – Küçük Topluluklar, s.77)

“77) RUMEYLER –
Urumların din haricinde dil olarak yabancılaşanları. Yunanca konuşuyorlar ve
Yunanistan’la Güney Kıbrıs’a öğrenci gönderiyorlar. Sayıları 40 – 50 bin
civarında. Urumlar gibi ağırlıklı olarak Ukrayna’da yaşıyorlar.” (108 – Küçük Topluluklar, s.75)

Isınma hareketleri
olarak kabul buyrunuz efendiler; şimdilik.. 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 12

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Eserleri-5

Son Hattatlar-2

Son Hattatlar Hakkında Yazılanlar-2

Fahri Celal
Göktulga

Son Hattatlar’, ‘Son Osmanlı Sadrıâzamları’nın mübdîi (îcâd eden / yazan) aziz ve
mümtâz İbnülemin’imizin bir yeni eseridir. Tuhfe-i
Hattâtin
‘den sonra gelen bunca büyük hattatların nâmını yarınki nesillere
nakledecek biyografîye mutlak ihtiyaç vardı. Süleyman Sâdeddin Efendi
Hazretleri’nin o ölmez eserini baştan başa, bir satırını kaybetmeden okumak
zevklerin zevkidir. Her vefâta bir başka, bir ötekine benzemez mânâlar vermekte
olmaz bir kudret gösteren bu büyük insanın zamânının hayâtına zarif bir mâkes
olan kitabını roman gibi okumak bile keyiflerin keyfidir. Birkaç örnek
isterseniz arz edeyim:

‘Mahzun sanduka-i
türbet oldu’, ‘Mimi makar oldu’, ‘Düşdü nigin elinden yâkut pârelendi’,
‘Târihinde revân dâr-ı mücâzat oldu’, ‘Sahrây-ı bekâya teveccüh ile tenbih
olundu’, ‘Ramazân-ı Şerifinde şerbet-i vuslâtla iftâr eyledi.’ ‘Terk-i cism-i
kesif eyledi.’

Böylece binlerce
hattatın her birine miktârınca birer satırlık mersiyeler yazmak hünerleridir.
Tuhfe-i Hattâtin’de yegâne eksik olarak bulabileceğimiz ise o zamanda
fotoğrafın olmayışıdır. Süleyman Sâdeddin Efendi merhûmun o kadar bilerek,
anlayarak nakil buyurduğu üstatların yazılarını da ilâveleri mümkün olsaydı
kimbilir ne dereceye kadar bahtiyâr olacaktık. Mahmud Kemal Beyefendinin ‘Son Hattatlar’ında ise, bu noksan
tamâmen halledilmiş, hemen ismi geçen yüzlerce değerli hattatın yazılarının ve
kendilerinin fotoğrafları da ilâve edilmiştir ki cidden 1956 yılına lâyık
biyografilerin tamâmına delil mâhiyettedir. Şimdilerde Taş Mektebli Mustafa
Râkım Efendi’nin (1757-1825) en mûtenâ yazılarını hemen buluvermek, insana
tükenmez bir haz vermektedir. Hele biyografilerdeki mâlûmatın tetkik ve tahlili
ve tenkidi ise üstâdın kendilerine has tarzda ve pek mânîdardır. Mevcud
mâlûmâtı zamânın haddesinden geçire geçire en doğruyu bulup söylemekteki
kudretleri müsellem-i enâmdır. (Herkes tarafından teslim edilmektedir.) Meselâ devrine
hükmetmiş Sâmi Efendi gibi, bir büyük adamın, meşhur yazılarının tahlilini
ehlinden okumak elbette hoştur. Şimdiki üniversitenin kapısındaki ‘Dâire-i Umûr-ı Askeriye’nin harikulâde
hattâtı da Şefik Bey merhûmdur. O Şefik Bey ki Kadıasker Efendi nin baş
tilmizidir (öğrencisidir).

Doldur getir ey sâki-i gülçehre piyâle /
Sâgar yetişir bu gecelik def -i melâle

şarkısının da
bestekârıdır. Bâbıâlî nin önündeki küçük câmiin kapısındaki âyet-i kerimenin yazısı
da bu pek büyük san’atkârın eseridir. Bu yazının târihimizde geçirdiği
tekâmülün tâkibi de şâyân-ı nazardır. Hemen her câminin bir köşesinde bu âyet-i
kerîme yazılıdır. Zamânın hattatları her defâsında biraz daha tarzını tekemmül
ettire ettire nihâyet Kadıasker Efendiye sıra geldiği vakit bu kemâli bulmuştur.
Ondaki zarâfet, rikkat (incelik), tevâzün (denklik), hesab, hendese (geometri)
eslâfin (geçmiştekilerin) hiçbirisinin vâsıl olamadığı (ulaşamadığı) bir
derecededir.

Mahmud Kemal
Beyefendi’nin Son Hattatlar’ı bu zevâtn hepsinden derin bir anlayışla
bahsediyor. Zârifâne telmihler (söz arasındaki mânâlı kelimeler, îmâlar),  uzaktan uzağa kinâyelerle müterâfık (iç içe
geçmiş) mukayeselerdeki beyan tarzı da, her zaman olduğu gibi kendilerine
mahsus bir tavır arz eder. Hele güzel san’atları ehlinden dinlemekte garblılar
sebepsiz o kadar itinâ göstermemişler.

Üniversitedeki
yeni kütüphânelerinde ziyâretleri kabul ederek, mürâcatları sabırla, sükûnla,
huzurla karşılayarak derdlilere devâ, hastalara şifâ dağıta dağıta şöyle bir
son hattatları yazmaya imkân bulmaları da, mâşallah, dile kolaydır. Meğer
bilmediğimiz ne üstâdlar varmış, yazı ile uğraşmak ne kadar terbiyemize,
zevkimize, selikamıza (güzel konuşma ve yazma yeteneğimize) dâhilmiş… Ancak
kitabı görüp tetkikten sonra anlaşılır bir şey oluyor. Ketebe almadan, hiçbir
iş yapmadan gelip geçtiğine yanılan ömürlere dedelerimiz esef ederlermiş.
Hakîkaten hakları da var. Güzel yazı bizim elimizde ne İran’ı, ne Arabistan’ı
aratmamış. Şeyh Hamdullah gibi, Demirci Kulu Yusuf Efendi gibi büyük adamlar
gelmiş geçmiş. Gelip geçenlerin arasında kıymetsizlerin yeri belli ola dururken
ehline de hayran olmamak elde değildir. Yazıyı biz onlardan almışız, fakat ona
da o kadar hârikulâdeliği biz vermişiz. Bizde evliyâ işi olan bu san’ata
kerâmetler saçmışız.

Mahmud Kemal Beyefendi’nin
bu eseri için de üstâdımız Hakkı Süha, Süleyman Saadeddin Efendinin eserinin
bir temâdisi (devamı) telâkkisindedir (düşüncesindedir). Cidden yerinde bir
mütâlaâdır. Zâten Beyefendi de bu koca evliyânın takdirkârıdır. Demek
hattatlardan bahsediş bir büyükten bir büyüğe nasip imiş. Mübârek olsun.

Fahri Celal Göktulga: Mahmud Kemal İnal’ın Yeni Eseri. Cumhuriyet
Gazetesi, İstanbul 20.03.1956.

 

Nihad Sâmi
Banarlı:

Harflerin
şekilleri üzerinde, dalların veya sevgililerin vücut çizgileriymiş gibi duyup
düşünerek, harflere dâir türlü mısrâlar söyleyen şâirler gibi; harfleri her gün
biraz daha güzel çizerek, resim ve süsleme san’atına engin ufuk açan Türk
hattatları da İslâmî Türk yazısını özel ürperişle seviyorlardı.

Bunun içindir
ki hat san’atının şâheserleri sâdece güzel bir şekilden, üslûblu ve tenâsublu
bir çizgiden ibâret değildir.

Bunların çoğu
size göz zevki kadar duyma, düşünme, hayâle dalma, okşama hevesi veren, sıcak
ve duygulu birer söyleyiştir: Satırlarından sanki sesler, türlü hisler yükselir.
Her biri bir ney değerindeki kamış kalemlerle yazılan levhalar, ya bir
kavuşmanın şevki içindedir, yahut ayrılıklardan şikâyet eder. 

Bu levhalarda
neler yoktur? Yüz yıllarca Hak yolunda ferâgatle çekilmiş kılıçlar gibi
keskinleşen elifler, bâzan aynı hattat 
elinde sevgili endâmı kadar nârin bir vücut çizgisidir: Kızlarına ‘Elif’ adını koyan Türk milletinin zevk
ve hayal âlemini rikkatle hatırlatırlar.

Allah’ın adı,
yazılışta, ‘elif’ harfiyle başladığı
için, Müslümıııı Türk hattatları bu harfi ‘ibâdet’ eder gibi ‘kudsî’ duygularla
çizerdi.

Öteki harfler
de mukaddesti. Öyle şekiller alırdı ki, bâzan onlardan birinde:

Ervah açılır engine yelken yelken

mısrâındaki
ruhlar gibi mâvi deniz ortasında ince bir yelkenli çizgisi görürdünüz. Hareket
eder gibi duran bu yazıyla birlikte, siz de ‘esrar dolu’ enginlere açılırdınız.

Zâten bizim
yanılarak, ‘Arap yazısı’ dediğimiz ‘İslâmi Türk yazısı’ yalnız Türk
san’atkârının elinde bir şiirdi. Eski zamanların öteki Müslüman memleketlerinde
hat san’atını böylesine yücelmiş göremezdiniz. Yazının benimsenmesinde ‘Tanrı
kelâmının’ önce bu yazıyle yazılmış olmasının büyük bir tesiri vardı. Her
mukaddes olanı şiirleştirmek kadar millîleştirmekte de özel şahsiyet gösteren
Türk rûhu, onu; ilmin, fikrin ve şiirin ifâde vâsıtası olduğu için de sevdi.
Ona saygıyla bağlandı.

Böylelikle ya
bir âyet, ya bir hadis, ya bir duâ, hikmet veya bir şiir söyleyen harfler,
tezhibli ve Türk desenli levhalar üzerinde aşk ve harâret dolu bir izdivâç
güzelliğiyle birleştiler; tabiat manzaralarını, dalları, çiçekleri
hatırlattılar; içten gelen ‘Allah
nidalarına benzediler; sevgili bakışlarını, yâr dudağını, güzel kadın endâmını
andırdılar.  Levhalarda el falı, kahve
falı, bulut falı gibi ısrarlı ve ümitli çizgilerle derinleştiler. Kazanılan
zaferlerle ilgilenip, Tanrı ya şükran duyguları söylediler.

İbnülemin
Mahmed Kemal Bey’in kitabını böyle duygularla okuyorum. Yâhut okumuyor,
dinliyor, seyrediyorum. Kemal Bey, kitabının mukaddimesinde yazıya ‘elin dili’ diyor. Ben bu ‘dil’de ‘gönül’ kelimesini de gizlenmiş buluyorum. Değerli ve muhterem
müdekkikimiz (inceden inceye araştırarak en gizli hususları görerek) bize ‘Son Asır Türk Şâirleri’nden, ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’dan
sonra, ‘Son Hattatlar’ı da tanıtarak
Tanrı’nın kendisine uzun ve dâima zinde bir ömür vermesindeki sırrı açıklamış
bulunuyor.

Son Hattatlar, aziz müellifinin diğer
eserleri gibi, Maârif Vekâleti neşriyâtı arasında yayınlanmıştır. Kitabında
müellifin üslûbundan imlâsına kadar ‘eski
bizi, yâhut hakîkî bizi
’ hassâsiyetle muhafaza eden birçok ince
husûsiyetler yer almış… Bu imlâda, bu ifâdede ve bu cümlelerde kendimizi,
kendi yarattığımız medeniyeti daha iyi tanıyorz. Son Hattatlar, vukuf dolu, özlü bir mukaddimeden ve ‘Menâkıb-ı Hünerverân’dan beri,
hattatlara dâir yazılan eserler hakkında, aynı vukufla, bir kitâbiyat bilgisi
verdikten sonra, bize alfabe sırasiyle son hattatlarımızı tanıtıyor. Bu, 840
sayfa tutarında özel bir himmet eseridir.

Son Hattatlar, güzel yazı san’atımıza
hizmet etmiş son hattatlarımızın hal tercümelerini, resimlerini ve seçme
eserlerinin birer fotoğrafını ihtivâ ediyor ve sayfalarını çevirdikçe sizi
yukarıda ifâdeye çalıştığım bir duygu ve düşünce âlemine götürüyor.

Resimli Türk
Edebiyatı Târihi:

 

Son Hattatlar, ‘sülüs, nesih, celî
hattatları, ta’lik1 hattatları, rik’a2 hattatları gibi,
işledikleri yazı çeşitlerine göre sınıflandırılmıştır. Ben bu hattatların
yalnız ‘tablolarına’ değil, ‘kendi resimlerine’ de dikkat ettim. Gözlerimin
önünde ışıklı bir dünya açıldı: Hepsi de ne nur yüzlü, mübârek çehrelerdi.
Bütün oyma, yontma, süsleme san’atkârlarının çehrelerine işlenen sabır,
incelik, san’at ve îman güzelliğiyle, güzeldiler.

İçlerinde
Sultan Abdülmecid gibi hükümdar san’atkârlar, Esmâ Hanım gibi kadın san’atkârlar,
Yesârizâde gibi şöhretler, Feyhaman gibi ressamlar, Hakkı Bey gibi müderrisler,
Aziz Efendi gibi san’atımızı başka ülkelere öğreten üstadlar, daha kimler
vardı.

Kitapta en
güzel tablolar, ya hat san’atımıza âid nefis bir koleksiyona sâhip bulunan
Ekrem Hakkı Ayverdi Bey’in koleksiyonundan yâhut müellifin bizzat kendi
koleksiyonundan seçilmişti.

Bu arada ve bu
kitabın içinde veya dışında hattatlarımızın eserleri kadar güzel menkıbeleri de
vardır: Meselâ son asrın hat ve tezhip üstâdlarından Aziz Efendi, Kral Fuad
tarafıdan bir Kuran yazması için Mısır’a dâvet edilmişti. Sanatındaki hârikayı
sezen Mısır hükümeti, Aziz Efendiye yazı tâlimi için özel medrese açtı. Aziz
Efendi tam bir müslüman Türk hocası olgunluğuyla, talebesine ne biliyorsa
öğretti. Her şeyi öğreten bir usta sıfatıyla tenkide uğradı. Şimdi öğreniyoruz
ki talebesi, Mısır İslâm âbidelerindeki levhalarında, onun imzâsını
öpüyorlarmış…

Nihad Sâmi Banarlı: Son Hattatlar. Hürriyet Gazetesi: İstanbul
24.03.1956.

 

Eser Hakkında:

İbnülemin Mahmut
Kemal İnal’ın Osmanlı hattatlarının biyografi kaynağı olan ‘Tuhfe-i Hattâtîn’in bir devamı
niteliğinde olan, kendisinin ‘Kemâlü’l-Hattâtîn
adını verdiği ‘Son Hattatlar’ isimli
eseri eseri, bizlerin 18. yüzyıldan genç cumhuriyete kadar olan dönemdeki
gelmiş geçmiş en önemli hattatları, örnek işleriyle berâber görmemiz adına
oldukça önemlidir. İbnülemin bu eserde bizzat tanıdığı veya kaynaklar üzerinden
kendileri hakkında bilgi sâhibi olduğu hattatların biyografilerini bir araya
getirmiştir. Eser, hattatları sâdece kitap kaydında yer almaktan çıkarıp,
haklarında derinlikli bilgilerin târihe kalmasına da vesile olmuş. Basıldığı
dönemde de kültür sanat câmiasından geniş ölçüde alâka görmüş ve bugünlere
kadar sanat dünyasında önemli bir boşluğu doldurmuştu. Ancak bellibaşlı
kütüphânelerin raflarında bulunabilen çalışmanın gözden geçirilmiş hâliyle
yeniden basılması ve okura sunulması kültürümüze çok üst seviyede hizmet olmuştur.
 Abdullah Zühdî Efendi (1832-1899), Abdülfettah
Efendi, Ali Vasfi Efendi, Cemaleddin Efendi, Halîm Efendi, Abdülkadir Hamdi
Efendi (?-1795), Abdülkadir Şükrî Efendi (?-1806), Sultan Abdülmecid Han
(1823-1861), Alâeddin Bey (1844-1887), Aliyyül Mısrî Efendi, Ali Vasfi Efendi
(?-1837), Ârif Bey (?-1892), Hâşim Bey, İbrahim Sükûtî Efendi, Mahmud
Celaleddin Efendi, Mahmud Es’ad Efendi, Mehmet Fahreddin Efendi, Kâmil Paşa
(1836-1876), Osman Enverî Efendi, Re’fet Efendi, Süleyman Hikmetî Efendi, Selmâ
Hanım, Şeyh Musa Azmi (Hâmid Aytaç Bey (?-1982), Necmeddin Efendi (1885-1976)
bu önemli eserde yer alan hattatlardan sâdece bâzılarıdır. Eserde 11’i kadın
olmak üzere 329 hattat yer almıştır. Eserler; Sülüs, Nesih, Tâlik, Rık’a olarak
isimlendirilen yazı çeşitleriyle hazırlanmıştır. Herbir sanatkârın hayat
hikâyesiyle eserlerinden tablo güzelliğinde örnekler verilmiştir.

***

Örnek hayatı ve irfanıyla
kendisinden pek çok şey öğrendiğimiz, ismi anıldığında hayır ve rahmetle yâd
ettiğimiz, ilim ve sanata dair uzmanlık isteyen pek çok alana vâkıf olan
cennetmekân İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal Bey, vakıf insandı. Her şeyden önce
mahir bir muharrirdi. Çeşitli ilimlere vâkıf bir müellif ve mütefekkirdi. Önemli
bir müverrih; tarihçi, kültür ve edebiyat târihçisi, şâir, hat sanatı alanında
ilk müzeyi kuran şahsiyet, ehl-i tasavvuf, ehl-i iman ve ehl-i hakêkat bir zat
idi.

İbnü’l-Emin Beyefendi, Osmanlı
Cihan Devleti’nin son münevver temsilcilerinden biri olarak günümüz
entelektüellerine rehberlik ediyor. O’nun hazırladığı diğer bütün kitaplar gibi
Son Hattatlar’ isimli eseri de
alâkadar olanların başucu eseridir. Eserinde sâdece hattatlar hakkında bilgi
vermekle yetinmiyor, hat sanatlarına ilgi duyanlara, kendini bu sâhada
geliştirmek isteyenlere de rehberlik ediyor.

Kitabı okumak fırsatı bulanlarda
oluşan kanaat şudur: ‘cismanî âletlerle
îfa edilen rûhanî mühendislik
’ şeklinde târif edilen hat sanatına gönül
verenler, tam bir iç huzuru ile âsûde bir hayat yaşama imkânına sâhip olurlar.
Geçmişte yaşayan hat sanatkârlarının hepsi, olgun ve kâmil, kimseye zararları
olmayan, faydalı olmaya çalışan insanları iyiyi, doğruya ve güzele yönlendiren
ele öpülesi, saygıya lâyık insanlardır.   

İbnü’l-Emin
Mahmud Kemal İnal, Yahya Kemal Beyatlı ve Süleyman Nazif’in veciz bir şekilde
ifâde ettiği gibi ‘nev’i şahsına münhasır
bir şahsiyet
’tir. Diğer eserlerinde olduğu gibi, ‘Son Hattatlar’ isimli eserini hissiyatı ile renklendirerek
yazmıştır. Pek hoşlanmadığı hattatların sanat ve estetik duyuşlarına kısaca
temas etmiştir. Halim Efendi (Mustafa Halim Özyazıcı) bağcılık yaptığı dönemde
İbnü’l-Emin’e yeteri kadar üzüm getirmemiş. Bu keyfiyet de kitapta yerini ‘Silivri kapusu haricinde Merkez Efendi
mahallesinde Tepebağı’nda senelerce üzüm bağcılığı yapmıştır. Yetiştirdiği
mütenevvi üzümlerden -ilk ve son defa olarak- vaktiyle bana bir sepet
getirmişti
’ diye yazıyor.

…………………..

1tâlik
yazı:
Sözlükte ‘asılmak,
askıya alınmak
’ mânâsındaki ‘talîk
kelimesi, İran’da tevkî ve rik’a yazılarından geliştirilmiş bir yazı çeşididir.
Erken dönemden başlayarak İslâm devlet teşkilâtında, dîvanlarda kalem ağzı 2-3
mm. olan tevkî hattıyla kısa, kalem ağzı 1 mm. olan rik’a ile uzun metinler
yazılırdı.

2rik’a:
Sözlükte
kâğıt, deri parçası’ mânâsına gelen
rik‘a (ruk‘a) hat sanatında çabuk, kolay yazma ve okuma ihtiyacından doğmuş,
kalemin tabii akışına uygun divanî özelliklerini taşıyan bir yazı türünün
adıdır. Ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmeyen rik‘a yazının 15.
yüzyılın ikinci yarısından sonra Dulkadıroğulları döneminde kullanıldığı ileri
sürülmektedir. Bu yazı 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlılarda
Dîvân-ı Hümâyun’da belli kaidelere bağlanmış ve ana çizgileriyle beliren bir
karakter kazanmıştır. 19. yüzyılda günlük hayatta, mektuplarda ve resmî
yazılarda yaygın biçimde kullanılmış, Bâbıâli hükümet dâirelerinde işlek hâle
getirilmiştir. Kısa sürede diğer İslâm ülkelerinde de beğenilen rik‘a günümüze
kadar basitliği ve kolaylığı sebebiyle eğitim ve öğretimde önemini korumuş,
matbu kitap dışında geniş kullanım alanı bulmuştur. 

Ramazanı İdrak Etmek

“Ramazan bereket
ayıdır. Allah-ü Teâlâ bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın
hakkını gözetin! “[
Taberani]

Ramazan ayında
ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda
yapılan harcama gibi sevaptır.”
[İbni
Ebiddünya]

 

“Oruç
sabrın, sabır da imanın yarısıdır” hadis-i şerifi oruç tutanın, “sabırlı
olması” gerektiğini bildirmektedir. “Temizlik imanın yarısı, oruç da sabrın
yarısıdır.” [Müslim]

Oruçla;
bencilliğimiz, tamahkârlığımız, açgözlülüğümüz kırılır. Nefsimiz uysallaşır, taşkınlıklarımız,
kızgınlıklarımız, kırıcı tavrımız, isyankârlıklar yatışır. Kıskançlıklarımız
törpülenir, ötelemeden, hoş görmeyi, sınırsız ve koşulsuz sevmeyi başarırız.
Böylece dilimiz, gıybet, kötü ve çirkin konuşmak, yalan söylemek, kırıcı olmak,
dedikodu gibi afetlerden kurtulur.

Sinir
sistemimizin vücuttaki yeri çok mühimdir. Siniri bozuk kimse, huzursuz olur,
sabredemez. Toplumdaki kavgaların, cinayetlerin çoğu sinirli olmaktan, kibirden,
sabredememekten, affedememekten, hep kendisini haklı ve üstün görmekten ileri
gelmektedir. Bütün bu olumsuzlukları oruç ortadan kaldırır. Bize olumsuzlukları
unutturup, iyiliği, güzellikleri, hoş görüyü, yardım etmeyi, gönüllere
dokunmayı, affetmeyi vb. güzellikleri hatırlatır ve teşvik eder.

Açlık,
günah işleme arzusunu kırar, kötülük etmeye mani olur. Hadis-i şerifte, “Oruç tutan sağlıklı olur” buyuruldu.
Kendisine dünya ve hazineleri sunulduğunda Peygamber efendimiz, “Hayır, istemem. Bir gün aç, bir gün tok
olmak isterim”
buyurmuştur.

Oruç
tutan; suç ve günah işlemez. Vücudun zekâtı açlıktır. Oruç tutarak aç kalanın
arzuları kırıldığı için sabretmesi kolay olur. Aç duranın basireti açılır.
Anlayış kabiliyeti artar. Öksüz, düşkün ve mağdurların hallerini anlar ve
bilir. Bunlara şefkat gösterir, yardımda bulunur. “Oruç tutun ki sağlığa kavuşun” hadis-i şerifi gösteriyor ki, vücut;
oruç, açlıkla ve az yemekle hastalıklardan kurtulup sağlığa kavuşur.

Çok
yiyen çok uyur, çok uyuyanın da ömrü boşa geçer, dimağı yorulur. Ömrü boşa geçtiği
için dünya ve ahiret kazancını elden kaçırır. Açlık, kalpte incelik husule
getirir. Merhametli ve müşfik olur, naif hareket eder. Şefkatli ve duygulu bir
mizaca sahip olur. Bu hal insanı; kibar, hoşgörülü ve duyarlı yapar. Hadis-i
şerifte, “Az yiyenin içi nurla dolar ve
Allah-ü Teâlâ, az yiyip içen ve bedeni hafif olan mümini sever”
buyuruldu.

Çok
yemek, gafleti doğurur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki, “İnsan kalbi tarladaki ekin, yemek ise yağmur gibidir. Fazla su ekini
kuruttuğu gibi, fazla gıda da kalbi öldürür.”
Her zaman tok olan şefkatsiz
ve merhametsiz olur. Tok, açın hâlini bilmez. Hadis-i şerifte, “Çok yiyip içmekle kalbinizi öldürmeyin!”
buyuruldu.

“Ramazan
ayı gelince, “Ey hayır ehli, hayra koş! Şer ehli, sen de kötülüklerden el çek”
denir.” “Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Biri size sataşırsa,
ona “Ben oruçluyum” deyin!” [Buhari]

Ramazan
ayında, hayırların ve bereketlerin hepsi toplanmıştır. Sadece yeme, içmeyi terk
etmek yetmez. Yalandan, gıybetten, kalp kırmaktan, dedikodudan, insanları
rencide etmekten, kötülük yapmaktan da uzak durmalıdır. İyilik yapmayı, yardımı
ve ibadet etmeyi de çoğaltmalıdır. Halis gönülle, samimiyetle, huşu ile tutulan
oruç o kişiyi bütün kötülüklerden korur.

“Bu
ayın günleri de, geceleri de kıymetlidir. Kur’an-ı kerim, Ramazan ayında
inmiştir. Kadir Gecesi bu aydadır. Bu yüzden Ramazan-ı şerif; bütün hayırları,
güzellikleri, bereketleri, huzuru ve mutlu olmayı kendinde toplamıştır.

Bu
aydaki hayırlar, iyilikler, ibadetler diğer aylardakinden kat kat kıymetli ve
bereketlidir. Bu ibadetleri, gösterişten, riyadan kaçınarak, halis niyetle,
Allah-ü Teâlâ’nın emri, rızası ve sevgisi için, itina ile saygı ile büyük bir
arzu ile yapmalıdır.

Peygamber
efendimiz, “Bir kimse, bu ayda bir
oruçluya iftar verirse günahları af olur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevap
verilir”
buyurdu. Ashaptan bazıları, bir oruçluya iftar verecek kadar
zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben, “Bir hurmayla iftar verene de, yalnız suyla oruç açtırana da, biraz
süt ikram edene de bu sevap verilir”
buyurdu.

 Yemek yedirmek, iftar vermek çok sevabadır.
Dost ve arkadaşlara yemek yedirmek, sadaka vermekten daha eftaldir.  Allah-ü Teâlâ, yemek yediren cömertle
meleklerine övünür.” [İmam-ı Gazali]

Fakirlerin
davetine gitmeyip, zenginlerinkine gitmek kibirdendir. Kendinden düşkün
olanları ziyaret etmek tevazu alametidir. Kimseyi küçük ve hakir görmemeli,
mütevazı, alçakgönüllü, hoşgörülü, güler yüzlü ve iyiliksever olmaya
çalışmalıdır. Her anlamda oruç tutmak da budur.

Oruç
bütün bedeni ve ruhi güzellikleri bir araya toplamalıdır. Ruhumuzun,
benliğimizin, tüm duygu ve düşüncelerimizin huzura kavuşabildiği, yaşamanın
anlamını yüreğimize sindirdiğimiz ahlak tarzı budur.

“Allah-ü
Teâlâ’nın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline
bile gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.”
Günlerin uzun
olmasından ve oruç tutmanın güç olmasından şikâyet etmemelidir. Zorluklar
içinde yapılan ibadetin sevabı daha çoktur. Maniler karşısında, ibadeti yapmak
güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini ve kıymetini yükseltir.

Ey
insan!.. Bu dünya bir han ve rüyadan ibarettir. Bir gün bu rüya bitecek,
gerçekler acıtacaktır. Çabuk uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama
zamanıdır. Birçok sevdiklerimiz bu Ramazanda aramızda yoklar. Seneye de
başkaları, “belki de bizler” olmayacağız. Bu günleri bir fırsat, bir ganimet
bilmelidir. Öyle yaşayalım ki arkamızdan ağlayanımız, götüreceğimiz ecrimiz çok
olsun.

Rabbim,
şanına yakışacak, beğendiği, insan olmamıza değer katan güzellikleri,
iyilikleri yaşamayı cümlemize nasip etsin. Âmin…

 

Sevgiyle
kalın…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 11

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-4

Son Hattatlar-1

 ‘Hat
sanatı
’ veya ‘Hüsn-i hat’, İslâm
(Arap) harfleriyle güzel yazı yazma sanatıdır. Bu sanatla meşgul olan kimselere
hattat’ denir. MÖ 1500-540 yılları
arasında Akdeniz çevresinde hüküm süren Finikeliler medeniyetinin ürünüdür.
İslâm sonrası Araplar tarafından geliştirilmiş, Osmanlı Cihan Devleti döneminde
sanat hâline gelmiştir. Bütün İslâm dünyâsında kabul edilen bu gerçek, en güzel
biçimde; ‘Kur’ân-ı Kerîm Hicaz’da nâzil
oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı
.’ Sözleriyle ifâde edilmiştir.
Hakîkaten İstanbul, Türkler tarafından fethedildikten sonra hat sanatının
ölümsüz merkezi hâline gelmiş ve sonraki yıllarda bu sanat, İstanbul’dan dünyâya
yayılmıştır. Bütün İslâm âlemi, hat sanatını en güzel şekilde öğrenebilmek için
İstanbul’a akın etmiştir. Böylece Türkleşen ve Türk-İslâm sanatlarının en
muhteşem dalı olan hat sanatının kalbi İstanbul’da atmıştır.

İslâm
târihinde bütün alanlarda olduğu gibi hattatların hayatına dâir bilgiler de
önceleri genel biyografi kitaplarında yer almış; zamanla bu alanda müstakil
eserler yazılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti târihinde ise hattat
biyografilerinin başlangıcı 16. asırda devrin entelektüel, târihçi, şair ve
yazar Gelibolulu Mustafa Ali (l541-1600) tarafından 1587 yılında telif edilen ‘Menalab-1 Hünerveran adlı eserdir.

Suyolcuzade
Mehmed Necib Efendi (v. 1757) hattat biyografisi kaleme alan bir başka
müelliftir. ‘Devhatü’l-Küttab’ adlı
eseri hat sanatları konusunun bir başka önemli başvuru kaynağıdır. Nefeszâde
İbrahim’in (v: 1650) ‘Gülzar-ı Sevab
/ Doğruluk Bahçesi’ adlı eserine zeyl
(ekleme – devâmı) olarak yazılmıştır. Gülzar-ı Sevab gibi eserlerden
faydalanılmış, çağdaşı hattatlarla alâkalı bilgiler de bizzat kendilerinden ve
yakın çevrelerinden toplamıştır.

Sanatın her
dalı ile yakından ilgilenen İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın hat sanatlarıyla
alâkadar olmaması düşünülemezdi. Bu muhteşem eser, 2021 yılında 620 sayfalık
kitap hâlinde Ketebe Yayınları tarafından hat sanatı sevenlerine yeniden
sunulmuştur.

Osmanlı
hattatları hakkında en zengin biyografi kaynağı olan ‘Tuhfe-i Hattâtîn’in sonrası getirilemediği için, onun telif târihi olan
1760’tan 1953 yılına kadar olan süre içinde gelmiş geçmiş hattatların hal tercümelerini
tesbit maksadıyla onun zeyli (devâmı) olarak yazılmış eserde, 11’i kadın 329
hattatın, şöhret sâhibi oldukları yazı şubesine göre sınıflandırılmış hal
tercümeleriyle yazılarından seçilmiş örnekler yer almaktadır. Bunlar arasında
esas şöhretleri başka sahalarda olduğu halde edebiyatçı, mûsikîşinas, devlet
adamı, hükümdar, hatta tulumbacı gibi şahsiyetlerin hat sanatıyla meşgul
olmaları dolayısıyla eserde beklenmedik bilgiler getiren hal tercümelerine de
rastlanır. Gençliğinden beri büyük fedâkârlıklar pahasına, en eskilerden kendi
zamanındakilere kadar topladıkları ile bir hat eserleri müzesi hâline getirdiği
konağındaki zengin koleksiyonunun levhalarını, murakkalarını1
fotoğraf ve klişeleriyle cömertçe kitabına aktarması ona ayrı bir değer katmıştır.

Yaşlılık
çağının verimlerinden olan eser, Türk hat sanatının iki yüzyıla yakın son târihi
içinde vardığı merhaleleri, devam ettirdiği, yaşattığı gelenekleri görmek,
bunda emeği geçen sanatkâr kalemleri tanıyabilmek için müstesna bir kaynak
teşkil etmektedir.

İbnülemin
Mahmud Kemal, Osmanlı tabakat kitapları geleneğinin son temsilcisidir. ‘Son Hattatlar’ adlı eserinde Tuhfe-i
Hattatin’den bu yana yetişen hattatların hal tercümelerini de yazarak bu sanat
zümresini zamanımıza kadar getirmiştir: Kitap O’nun sıra dışı kişiliğine uygun
olarak farklı bir üslûp ile yazılmıştır.

Hattat
biyografilerinin yazarları dönemlerinin önemli şahsiyetleridir. Kendilerinin
biyografilerine baktığımızda aldıkları eğitim, devlet kademesinde veya ilim ve
sanat çevrelerindeki önemli mevkileri vesilesiyle itibarları, ilgi alanlarının
çokluğu gibi meziyet ve entelektualiteye sâhip olmalarından ötürü birden çok
alan üzerine çalışmışlar ve eserler ortaya koymuşlardır.

Konuya
eserlerin kendileri açısından bakıldığında şöyle tespitlerde bulunulabilir:
Osmanlı devrinde yazılan Hattatların biyografilerinin içinde en kapsamlı olanının
Müstakimzâde’ye âit olan ‘Tuhfe-i
Hattâtîn
’ olduğu görülür. Hem bütün İslâm coğrafyasından toplam 2069
hattatın hayat hikâyelerine yer verdiği hem de hüsnühat sanatıyla ilgili
hadisler, makaleler ve daha birçok önemli bilgiyi ihtiva etmesi ve günümüzde
belki de geçmişten daha fazla önemi hâiz olması bakımındandır.

Aynı şekilde
İbnülemin’in ‘Son Hattatlar’ adlı
eseri de her iki eser arasında klasik tarzda yazılmış eserlerden sonra ise
büyük ölçüde bu eserlerden istifâde edilerek günümüz insanına/konuyla
ilgilenenlere hitap edecek bazı yeni kitaplar da yazılmıştır. Bunlar arasında
Şevket Rado, ‘Türk Hattatları’ adh
eseri kaleme almıştır. (baskı târihi belirtilmemiştir) Bu konuda en fazla
makaleleri ile eser veren Dr. Uğur Derman Hoca’dır. Yukarıda bahsedilen
kitaplardaki bilgileri Hocası hattat Necıneddin Okyay’ın hâtırâları ve
hattatların eserleriyle birlikte birçok makaleler ve koleksiyon kitaplarında
yayınlamıştır. Meşhur Hattatlar adlı kitabında bu kaynaklarda geçen hattatların
eserlerini yurt içi ve yurt dışı yazma kütüphânelerindeki eserlerini toplayarak
hacim olarak genişletmiştir. Aynı şekilde Ali Alparslan Ünlü Türk Hattatlarını,
Ekrem Hakkı Ayverdi, Fâtih Devri Hattatlarını hep yukarıda bahsedilen
kitaplarda araştırma yaparak oluşturmuşlardır.

Genç
akademisyen Hilâl Kazan ise milletlerarası bir sempozyum vesilesiyle daha önce
başlamış olduğu kadın hattatlar üzerindeki çalışmalarını hızandırmış, hem bahsi
geçen eserlerden hem de yurtiçi ve yut dışında yaptığı çalışmalar neticesinde
2010 yılında ‘Dünden Bugüne Hanım
Hattatlar
’ adıyla 91’i geçmişte yaşamış, 71’i günümüz kadın hattah olmak
üzere 162 kadın hattatın hayat hikâyelerini derlemiştir.

‘Son Hattatlar’ yahut İbnülemin Mahmud
Kemal İnal’ın verdiği isimle ‘Kemâlü’l-Hattâtîn’;
Gelibolulu Âlî’den ve Müstakimzâde Süleyman Saadeddin Efendi’den (1719-1788)
devralınan biyografi yazımının son halkasını temsil ediyor.

İbnülemin
kaynaklardan ulaştığı yahut bizzat tanıştığı hattatların teferruatlı hayat
hikâyelerini ve eserlerinden numuneleri bir araya getiriyor. Bu sâyede
Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş hattatların büyük bir kısmı isim olmaktan
kurtuluyor; isimleri, resimleri, hatt-ı destleri İbnülemin’in eserinde hayat
buluyor. İbnülemin’in bütün biyografik eserleri aynı zamanda otobiyografik
eserlerdir. Bu bakımdan hatta ve hat sanatına ilgisi olmayanlar da bu kitapta
son devir bir İstanbul efendisinin hayatına, ikili ilişkilerine, siyâsî
hâtıralarına, kitap kültürüne dâir alâka çekici hikâyeler bulabilirler.

Son
Hattatlar’ın tekrar basımında önceki baskıların maddî şartların izin vermediği
fakat bugün mümkün olan değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan en önemlisi hat
levhalarının renkli olarak basılması ve siyah beyaz silik hattat
fotoğraflarının elle çizilmesidir.

İkinci
Meşturiyet döneminde Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi Evkaf Nâzırı iken
Medresetü’l-Hattâtîn’in açılmasında önemli bir rol üstlenen İbnülemin,
Cumhuriyet döneminde de hat sanatı hakkındaki çalışmalarına devam ederek
Gelibolulu Mustafa Âli Efendi’nin ‘Menâkıb-ı
Hünerverân
’ ve Müstakimzâde Süleyman Sa‘deddîn Efendi’nin ‘Tuhfe-i Hattâtîn’ adlı eserlerinin 1926
ve 1928 yılında yeniden yayınlanmasını sağlamıştır. Bunun yanı sıra İbnülemin
Efendi, 1932’de ‘Türklerin Arap
Harflerini Tanzim ve İhya Etmek Suretile İlme ve Medeniyete Hizmetleri
’ ve
1941 yılında Çınaraltı dergisinde ‘Hat ve
Hattatlar
’ adlı yazıları kaleme almıştır. Aynı zamanda kendisi de bir
hattat olan İbnülemin, 1955 yılında ise ‘Son
Hattatlar
’ adlı eserini yayınlamak suretiyle bu alandaki literatüre oldukça
önemli bir katkıda bulunmuştur.

Hattatlara
dair yazılan eserler arasında Menâkıb-ı Hünerverân (Gelibolulu Mustafa Âli
Efendi), Hat ve Hattâtîn (İranlı Habib Efendi), Tezkiretü’l-Hattâtîn (Mehmed
Şem’i Efendi), Tuhfe-i Hattâtîn (Süleyman Sa‘deddîn Efendi) Mir’at-ı Hattâtîn
(Süleyman Efendi) gibi eserlerden söz eden İbnülemin, bu eserler içinde en
kapsamlı olan Hat ve Hattâtîn’de Türklerden ziyade İranlı hattatların yer
alması sebebiyle 18. yüzyıl sonlarına ait Tuhfe-i Hattâtîn’in kapsadığı
dönemden 1955 yılına kadarki hattatların hayatını yazmaya koyulmuştur. ‘Bizim
hattatlarda bir birini çekememekden ve kendinden daha büyük hattat tasavvur
etmemekden vaz geçüb de ellerinden geldiği kadar bezli mesai etselerdi
Hattatlar târihi 173 sene mühmel (ihmâle mâruz kalmış) ve muattal (kullanılamaz
durumda) kalmazdı’ diyen İbnülemin, uzun yıllar süren bir çalışmanın sonucunda
Son Hattatlar’ adlı eseri ortaya
koymuştur.

İkinci
Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde hat ile ilgili birden çok eser ortaya
koyan İbnülemin, bu sanata karşı özel bir ilgiye sâhiptir. Evi âdeta bir ‘hat eserleri müzesi’ olan İbnülemin’in
koleksiyonunda başta Şeyh Hamdullah olmak üzere Hafız Osman, İsmail Zühdi,
Yedikuleli Seyyid Abdullah, Şekerzâde Mehmed Efendi gibi tanınmış hattatların
eserleri bulunmaktadır. İbnülemin, Recaizâde Mahmud Ekrem’in Mercan’daki
konaklarına geldiği günü anlatırken ‘odanın divârlarına –bir birine muttasıl
(birbiriyle bitişik) olarak asılan- yazı levhalarına mütehayyirâne  (hayranlıkla) baktıktan sonra ‘Burası tekke midir?’ su’âlini pek zarîf
bir sûrette irâd etti” demektedir.

Kitaplarının yanı
sıra pek çok yazı örneğinden oluşan bu zengin koleksiyonu da üniversiteye
bağışlamıştır. Hat sanatıyla yakından ilgilenen İbnülemin’in 1955’te yayınlanan
Son Hattatlar’ı yazmayı da daha önceki yıllarda düşündüğü anlaşılmaktadır.
Nitekim, 1941 yılında basılan ‘Hat ve
Hattatlar
’ başlıklı yazısında Tuhfe-i Hattâtîn’den söz ederken ‘Müellifi, onu yazalı bir buçuk asrı geçti. O
müddettenberi yetişen hattatlar için bir eser yazmağa himmet eden olmadı.
İçimizde bunca sayın târihçi ve engin bilgin, müellif ve kopist musannif mevcut
iken bu hususta da ben cür’et göstersem, bilmem ki had naşinaslık etmiş
(haddimi aşmış) olur muyum
?’ ifâdesini kullanmaktadır.

İstanbul
Üniversitesi’ndeki kütüphânede çalışmalarına devam eden İbnülemin, çevresinden
gördüğü istek ve teşvik üzerine 1953’ten sonra Son Hattatlar üzerinde çalışmaya
devam etmiş ve Tuhfe-i Hattâtîn’de yer almayan pek çok hattata zeyl (ekleme)
kısmında yer vermiştir.

Maarif
Basımevi tarafından 1955 yılında basılan Son Hattatlar, 1780’lerden 1950’li
yıllara kadarki hattatların biyografilerini ve yazı örneklerini içermektedir.
Osmanlı hattatları hakkındaki en önemli kaynak olan ve iki binden fazla
hattattan söz edilen Tuhfe-i Hattâtîn’in zeyli (devâmı) olarak kaleme alınan
Son Hattatlar’da 329 hattatın hayatına yer verilmektedir. Bunun yanı sıra
İbnülemin, kendi şahsî koleksiyonundan ve önemli ölçüde Ekrem Hakkı Ayverdi
koleksiyonundan faydalanarak bu kişilerin hat örneklerine eserinde yer
vermiştir.  Şevket Rado, Son Hattatlar’ın
Tuhfe’den sonra yeni zamanlar için en
zengin kaynak
’ olduğunu ifâde etmektedir.

İbnülemin,
eserinin önsözünde öncelikle Türk hattatların yazı sanatındaki çalışmalarından
bahsetmekte ve bu alanda diğer milletlere mensup hattatlardan daha başarılı
olduklarını belirtmektedir: ‘Hakka riâyet
ve hakikata hidmet etmiş olmak üzre söyleyim ki sülüs, nesh ve celi4
yazıların tekemmülüne, akvamı İslâmiyye içinde en ziyâde Türkler ve bilhassa
Osmanlı Türkler, fevkalâde himmet ve bu suretle medeniyete ve ilme hizmet
etmişlerdir. Zevk-i selim erbabını hayran ve sitayişhan edecek derecede zarif,
lâtif, metîn, dilnişin, nefîs, nazar rüba yazılar yazmışlardır ki Arab, Acem ve
diğer Müslim milletler arasında zuhûr eden hattatlar, hiçbir devirde Osmanlı
Türkler mertebesinde sülüs2, nesh3 ve celi4
yazamamışlardır.

İbnülemin,
İslâm âleminde resmin pek ilgi görmemesi sebebiyle hat sanatının güzel sanatlar
içinde önemli bir yere sâhip olduğunu söylemekte ve pek çok devlet adamının da
güzel yazı sanatı öğrendiğini ifâde etmektedir.

Bunun yanı
sıra İbnülemin, Tuhfe-i Hattâtîn’in yazılmasının üzerinden bir buçuk asır
geçmesi sebebiyle aradaki hattatların tespitinin ve eserlerine ulaşmanın
zorluğuna dikkat çekmekte ve pek çok hattat hakkında bilgi edinmenin neredeyse
imkânsız olduğunu ifâde etmektedir. Söz gelişi, elli yedi mushaf-ı şerif yazan
Nailî Efendi hakkında daha önce tek satır yazılmadığını belirtmektedir. 

Son
Hattatlar’ın yazılış maksadına uygun olarak dönemin en meşhur hattatlarının
yanı sıra bu sanatla ilgilenen yüzlerce hattatın hayatına ve yazı örneklerine
yer verilmektedir.

 

Son Hattatlar Hakkında Yazılanlar-1

Hakkı Süha
Gezgin

Tenâsühe
inansaydım; biyografi âlimi, hattat ve mutasavvıf Müstakimzâde Süleyman
Saadeddin Efendi’nin (1719-1788) İbnülemin Mahmud Kemal adıyla, ikinci kere
dünyâya geldiğine and içerdim. İkisinin arasında bilgi derinliği, tahkik
genişliği, terkip kabiliyeti bakımlarından o kadar büyük bir benzerlik var.

Son Hattatlar, Tuhfetü’l-Hattâtin’in âdeta ikiz kardeşi. Gelibolulu Ali’nin rûhu,
Menâkıb-ı Hünerverân’ mukaddimesi
ile şâd olmuştu. ‘Son Hattatlar’,
Süleyman Sadeddin’i Fâtihaların en makbulü ile kanatlandırdı.

Bizde
tercüme-i hal toplamak, eser bulmak çok güçtür. Yol, kutup dağları kadar tenha
ve ıssızdır. Tutunduğumuz yerler kopar. Dayandığınız deliller çürür. Yeniden
başlar, tekrar yorulursunuz. Eser sâhipleri, kendilerinden bahsi tevâzûlarına
yaraştırmazlar. Geride kalan en yakınları ise, ya babalarının, dedelerinin
kudretinden habersizdirler yâhut da bunları değerlendirecek bilgi ve anlayıştan
nasipsiz.

Son Hattatlar gibi azametli bir cild,
nasıl, hangi emeller, ne çileler pahasına elde edildi. Bunu, kendi kendime
sorarken bile, derin bir boşluğa düşer gibi oluyorum.

İbnülemin
Mahmud Kemal Beyefendi üstâdımız, bütün bunları önceden kestirmiş ve her
fırsatta meşhurlarımızı söyleterek not almış. Eseri bir ilim kalesi hâlinde
yükselten taraflardan biri de bu.

Bildiklerimi,
bilirim sandıklarımı bu kitapta tekrar gözdesi geçirirken, ne yeni şeyler
öğrendim. Meselâ Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876) hakkında
bildiklerimiz, incir çekirdeğini doldurmazdı. Bize ‘neyzen’, ‘bestekâr’ ve
‘hattat’ Mustafa İzzet’i, bütün varlığı ile üstâdımız öğretti. Kitapta bunun
gibi daha ne hazîneler var.

Üstâdın hiç
özenmediği halde, renkli ve ışıklı üslûbu göz alıyor. Gerçek bilgi,
bulutsuzdur. Söylediklerinde karanlık nokta bırakmaz. Çünkü şüphelerin en
çetrefilini o, herkesten önce kendi yaratmış ve sonra onları dağıtacak sened ve
vesikaları sıralamıştır. Sâhifelerdeki berraklık, işte bu kudretten doğuyor.

İbnülemin’in
himmetini kuru bir şükranla ödemek ne mümkün. Ancak bu âbidenin yanına bir taş
ilâve edebilenler, ona lâyık şâkird (öğrenci) sayılabilirler.

Üstâdımız,
kitabın sonunda: ‘Bizden evvel ekdiler,
ekl eyledik / Şimdi biz ekdik, gelenler ekl eder
’ buyurmuş. ‘Mâzi’nin hakkını bu kadar asâletle ödeyene
ve gelececeğe böyle şâhâne bir miras bırakanlara ne mutlu. Allah O’na uzun ömür
versin ki, nimetini daha çoğaltsın, memleketin minneti de o nisbette artsın
.’

Hakkı Süha Gezgin: Son Hattatlar. Vakit Gazetesi, İstanbul
17.03.1956.

…………………

1murakka: Birkaç kâğıdın suları aksi yönde olmak üzere
üst üste yapıştırılmasıyla elde edilen mukavvaya verilen ad. Üzerine yazı
sayfası yapıştırılır veya cilt kapağında kullanılır. Bunların üzerine
yapıştırılan Sülüs ve Nesih yazılara da ‘Murakka’ denir.

2Sülüs yazı: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı
veya kalınca bir yazı türüne verilen ad. Osmanlı mimarisinde de camilerde,
kervansaray ve medrese kitabelerinde sülüs yazı türünün celîsi (büyük yazılanı)
yaygındır.

3Nesih yazı: Osmanlılar tarafından yazmalarda kullanılan,
yumuşak, köşeleri yuvarlaklaşmış, işlek bir yazı türü ve Arap harflerinin,
basımda ve yazma kitaplarda en çok kullanılan çeşidi…

4celi yazı: Celî kelimesi bir yazı çeşidini değil karakterini
ifâde eder. Hemen bütün hat nevilerinde yazının, bir yazı cinsi meşk edilirken
kullanılan meşk kaleminden daha geniş bir kalemle yazılan iri şekline celî
denir.

Türk tarımı ve Meseleleri

Türk tarımı
ve çiftçinin durumu son günlerde gündemden hiç düşmüyor. Düşmüyor çünkü tarım
ürünleri çarşı ve pazarda tüketicinin canını yakıyor. Akaryakıta, Gübreye,
tarım ilacına Peş peşe gelen zamlar neticesinde ne üretici bu işin altından
kalkabiliyor ne tüketici.

 

Ama hükümet
sözcüleri ve tarım bakanına sorarsanız: “Türkiye tarımda Avrupa’da birinci,
Dünyada 10. Sırada.” Bu nasıl birincilik ki patlıcanın, salatalığın,
kabağın bir tanesi 6 -7 lira tutuyor.

 

Bu hayat
pahalılığı böylesine sürüp devam edemeyeceğine göre ne yapılması konularında
fikirlerinden istifa ettiğim ekonomist ve tarım uzmanı Ali Ekber Yıldırım’ın
önerilerine göre:

 

“Öncelikli
olarak gıda fiyatlarını düşürmek için hükümetin yapması gereken iki seçenek
var, 1 – Üretimi artırmak, 2 – Girdi maliyetlerini düşürmek.”

 

Zaten
hükümet yukarıda saydığım iki seçeneğin haricinde ellerinde ne varsa hepsini
denedi ama hiç birini tutturamadı.

 

Peki, ama
Sorun Nerede?

 

İstanbul
başta olmak üzere bazı büyük şehirlerimizin tarım arazilerini ve ovalarını betona
çevirirseniz, TOKİ konutları yaparsanız, tarım topraklarını amaç dışı
kullanırsanız, üretim yapacak araziniz kalmaz. İstanbullunun yiyeceği maydanozu,
kıvırcık salatayı yüzlerce kilometre öteden, Mersin’den, Antalya’dan, İzmir’den
getirirseniz ucuz sebze meyve yemeyi aklınızdan geçirmeyin. Çiftçiye verilecek
paranın bir kaç katını nakliyeye ödersiniz.

 

Ziraat ve
tarım konusunda demek ki oluyormuş deyip haklarını teslim etmek istediğim
sayıları az da olsa bazı belediye başkanlarımız var.

 

Mesela:
İzmir de Aziz Kocaoğlu’nun başlattığı Ziraat-tarım ve kooperatifçilik
çalışmalarını şimdiki Belediye Başkanı Tunç Soyer devam ettiriyor.

 

Eskişehir
B.Ş.B. Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Ankara B.Ş.B. Başkanı Mansur Yavaş,
İstanbul B.Ş.B. Başkanı Ekrem İmamoğlu, İzmit Belediye Başkanı Fatma Hürriyet
Kaplan

Belediye başkanları
tarım ve ziraatla direk ilgileri olmasa da en azından kendi bölgelerinde tarım-ziraat
ve kooperatifçilik konularında bazı eksikleri kapatmak için bölgelerindeki hem
üreticiye hem tüketiciye ellerinden gelen desteği gösteriyorlar kanaatindeyim.

 

Ekonominin
hangi dalında olursa olsun buna Tarım ve Ziraat te dâhil üretmeden
tüketemezsiniz. Üretmeyince ithal etmek zorunda kalıyorsunuz. İthal etmek için de
elinizde dövizinizin olması gerekiyor.

 

Yirmi yılda
Türkiye’nin yüz yıllık birikimleri, öz kaynakları satıldı, geliri ya betona
gömüldü ya da başta saman dâhil, bakliyat, hububat ürünleri ve et ithal edildi.

 

Tarım
uzmanları ve muhalefet tarafından: “yapmayın,
etmeyin bu gittiğiniz yol yol değil Türk ekonomisi bir gün tıkanacak zor
durumda kalacağız
” dedikleri halde dinlenilmedi. Israrla: “Hamdolsun paramız var alıyoruz” sözleri
söylendi.

 

Tam bir
Temel fıkrası: “Temel günden güne
hastalandığını biliyor ama buna kimseyi inandıramıyor. Ölmeden önce mezar
taşını yazdırıyor, mezar taşında: Öleceğim dedim inanmadınız, öleceğim dedim
inanmadınız ne oldi
?”

 

Şimdi döviz
de kalmadı, elde avuçta satacak başka bir varlığımız da Ne olacak şimdi?

Tarım
ürünleri ithalatı yüzünden köylü toprağını ekemez oldu, ekmez olunca çiftçi
topraktan soğudu, büyük şehirlere iş aramaya gitti.

 

 İç göç sebebiyle şehirlerde işsizlik ve konut
sıkıntısı, çarpık kentleşme kendini gösterdi. Buna İlaveten bir de Suriye,
Afganistan Pakistan ve İran dan gelenleri eklerseniz tam bir arapsaçı karmaşasıyla
karşı karşıyayız.

 

Tarım ve
ziraatta olumsuzluklar zincirin halkaları gibi halka ardına halka ekleniyor. Ve
bu halkalar birbirini tetikleyip başka halkaların eklenmesine sebep oluyor.

 

Ayçiçeği
yağımızı büyük oranda Rusya ve Ukrayna dan alıyorduk,  bu iki ülke şimdi savaş halinde olduğuna göre
sıkıntı büyük boyutta alarm veriyor.

 

Şeker yine
ha keza uzmanlar Şeker stoğumuzun ancak Temmuz ayına kadar yetebileceğini
söylüyorlar.

 

O Halde Ne
Yapmalı:

 

Aklın yolu
bir… Üretimi artırıp, girdi fiyatlarını azaltacaksınız, tarımda ithalatı
durduracaksınız, pancarda kotayı kaldıracaksınız, ithalata verdiğiniz parayı
çiftçiye teşvik olarak vereceksiniz, Yurtiçi üretimi sıkı takip edip planlı bir
şekilde sürekliliğini sağlayacaksınız.


Uzun vadede
bölünmüş küçük arazilerin birleştirme çalışmaları yapılması gerekiyor.

Yurt
genelinde yeni açılan Tarım Kredi Marketleri fiyatlarının diğer marketlere
örnek olması için ürünlerde belli bir fiyat belirlenmesi şart görülüyor ama
takip ettiğimiz kadarıyla Tarım Kredi Marketlerinde birçok ürünün fiyatı diğer
zincir marketlerden daha pahalı.

 

Son söz
olarak her yolu denediniz olmadı, bu saydıklarımdan başka da çareniz maalesef yok.

 

Sağlıklı kalın.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Ebedî Hayata Yürüdüğü Gün

16 Ramazan 1357 10 Kasım 1938 Perşembe (Hatırlattığı için Muammer İKİTAŞ Ağabeyime
teşekkürlerimle)

 

Aylardan Ramazan günü on altı

Cennetten bir yiğit bir selam[1] aldı

Aleykum selam[2]ı Ahret’e
saldı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Güzeller güzeli ahlakı vardı

İlmine ten beden her zaman dardı

Melekler[3]
toprağı nur ile kardı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

İnsanlık ismine bin emek kattı

Cephede rütbesiz taşlarda yattı

Ömrünü bir tek Allah’a sattı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Her nefes daima bir tek Hak andı

Varlığı hiç yoktu cümlesi yandı

Irmaklar imrendi coşan bir kandı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Yetime öksüze kol kanat idi

Beytülmal için kul hakkı[4] dedi

Neferle fakirle oturup yedi

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Anadolu yıllarca garip çoraktı

İlim[5] irfan[6] dedi
işte Burak’tı

Dürüstlük doğruluk miras bıraktı

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

Çamurdan lokmayı tuza bansan da

Hakikat güneşi doğmaz sansan da

Kuran’ın ahlakı örnek insanda

 O günden
beridir Türk öksüz kaldı

 

Özden anlat gayrı sen Atatürk’ü

Cümle Cihan duysun o Şanlı Türk’ü

Sazlarda çalınan ebedî türkü

O günden beridir Türk öksüz kaldı

 

HAKKINI TÜRK MİLLETİNE VE İNSANLIĞA HELAL EYLESİN

 1 “İyiliklerini sağ tarafından verileceklere melekler SELAMÜN
ALEYKE
(Sana selâm olsun) derler” (Vakıa sûresi.  90-91.
ayet.)

2Atatürk’ün komaya
girmeden son nefes anı: “Dr. Neşet Ömer Bey “Dilinizi dışarıya doğru çıkartın”
diye telaşlı bir şekilde seslenmeye çalışıyor. Ata, doktora gülümsüyor: Ve
oradakilerin telaşlı konuşmaları ile hiç ilgisi olmayan bir şey söylüyor: VE
ALEYKÜMÜSSELAM…
Ve gözlerini kapatıyor…” Hulusi Turgut .(2013). 
Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları   Türkiye İş Bankası Yayınları,
İstanbul, s.659.

3  Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra
dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki:
“Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”(Fussilet
sûresi.  30.ayet.) “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle
veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği
gibi yapandır.” (Nisâ sûresi. 86. ayet)

4 Yrd. Doç. Dr. Ali Güler(2016). Atatürk ve Beytülmâl
(Atatürk’ün Devlet Hazinesine Bakışı), Halk Kitapevi, İstanbul.

5 Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat
için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında
rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır (Atatürk).

6 Bir millet irfan ordusuna sahip olmadıkça,
muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin
kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır(Atatürk).



[1] “İyiliklerini sağ
tarafından verileceklere melekler SELAMÜN ALEYKE (Sana selâm olsun)
derler” (Vakıa sûresi.  90-91. ayet.)

[2] Atatürk’ün
komaya girmeden son nefes anı: “Dr. Neşet Ömer Bey “Dilinizi dışarıya doğru
çıkartın” diye telaşlı bir şekilde seslenmeye çalışıyor. Ata, doktora
gülümsüyor: Ve oradakilerin telaşlı konuşmaları ile hiç ilgisi olmayan bir şey
söylüyor: VE ALEYKÜMÜSSELAM… Ve gözlerini kapatıyor…” Hulusi Turgut
.(2013).  Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları   Türkiye İş
Bankası Yayınları, İstanbul, s.659.

[3]  Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra
dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki:
“Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”(Fussilet
sûresi.  30.ayet.) “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle
veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği
gibi yapandır.” (Nisâ sûresi. 86. ayet)

[4] Yrd. Doç. Dr. Ali Güler(2016). Atatürk ve Beytülmâl
(Atatürk’ün Devlet Hazinesine Bakışı), Halk Kitapevi, İstanbul.

[5] Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat
için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında
rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır (Atatürk).

[6] Bir
millet irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak
zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan
ordusuna bağlıdır(Atatürk).

 

Konudan Konuya (26)

     Bir kara kış
gecesi. Dışarıda kar fırtınası ve uğuldayan rüzgâr. Evinde sıcak odasında
yumuşacık minderinde ocak başında oturan ve çayını yudumlayan bir ihtiyar. O
sırada kapı gümbür gümbür şiddetle çalınır. Telaşla kapıyı açan ihtiyar bir de
ne görsün. Üstte yok başta yok bir genç. Soğuktan zangır zangır titremekte.
“Üşüyorum ve çok acım!” diye yalvaran gözlerle, hâl diliyle içeri alınmasını
istiyor. İçeri alır, başköşeye oturtur. Yedirip içirir. Dinlenmesini sağlar. Bu
şekilde bir kaç saat geçer geçmez, ev sahibi: “ Yedin içtin dinlendin. Benden
bu kadar!  Hadi bakalım yolcu yolunda
gerek!” dediğinde zavallı perişan genç, yıkılır! Bu durumda içinden: “Madem
beni bu kış kıyamette sokağa atacaktın; öyleyse niye içeri aldın, izzet ve
ikramda bulundun? Keşke, ne içeri alsaydın, ne de yedirip içirseydin. Değil mi
ki, yine sokağa düşecektim, bütün bunların hiçbir kıymeti yok.” demez mi?

x

     İnsan da dünyada
böyle değil mi? El bebek gül bebek, korunup gözetilmekte. İpekten
giydirilmekte, süt ve balla beslenmekte, binbir meyvalar tattırılmakta, çeşitli
sebzeler yedirilmekte.

Sevgi hâlesine büründürülmekte. Belli bir yaşayıştan sonra,
farelere yem olmak için kara toprağa konmakta! İnsan düşünmez mi? Madem sonunda
farelere yem olunacakdım! Öyleyse niye bu kadar masraf? Niye bu kadar
önemseyiş? Bütün bunlar boşuna yapılmış sayılmaz mı? Elbette bütün bunlar,
farelere yem olmak için değil. Daha güzel ve devamlı bir âleme doğmak için.
Unutmayın ki, güneş batmıyor! Hep yeniden doğuyor. Tıpkı çocuğun, anne
rahminden dünyaya doğması gibi. Evden çıkanın, cennet-âsâ daha büyük ve
muhteşem bir ortama çıkması gibi.

x

     Tarihe bakacak
olursak; mazlumlar, zulme uğrayanlar, hakarete maruz kalanlar, ezilenler,
haksızlığa uğrayanlar; genellikle durumlarını düzeltmeye fırsat bulamadan bu
dünyadan göçüp gidiyorlar! Zalimler, haksızlık yapanlar, kötü davrananlar,
hırsızlar, yolsuzluk yapanlar ve bu gibiler; rahat bir hayat geçiriyorlar!
Öldüklerinde ise, tüm yaptıkları yanlarına kalıyor! Nitekim tarih boyunca, bu
böyle cereyan ediyor! İşte buna vicdan isyan ediyor! Mutlaka hakların
alınacağı, suçluların cezalandırılacağı büyük bir mahkeme olmalı diyor. Çünkü:
Her insanın vicdanına konmuş olan bu adalet isteğinin; karşılıksız kalması
kabul edilecek bir şey değil. İşte bu adalet ihtiyacı; öldükten sonra,
Mahkeme-i Kübra’da / Haşirden sonra kurulacak büyük, âdil mahkemede görülecek.
Öyle ki, boynuzsuz koyunun hakkı bile, boynuzlu koyundan alınacak. İşte bundan
ötürüdür ki, bu adalet duygusu; haksızlığa uğrayan herkese: “Yaşasın zalimler
için cehennem.” dedirterek, gönüllerine su serpmektedir.

x

     Canınız mı
sıkılıyor? Kitap okuyun. Yazarın bir ömür boyu öğrendiklerini sizler; birkaç
günde öğrenmiş. Böylece ömrünüze ömür katmış. Geçmiştekilerden kat kat  fazla yaşamış gibi olursunuz. Başkalarının
canı bahâsına edindikleri bilgileri sizler; rahat koltuklarınızda, çaylarınızı
yudumlayarak, yani keyif çatarak kısa zamanda edinirsiniz.

     Bu ne büyük
kazanç.

     İnsan dâima
bilmeye muhtaç.

     Kitapsız ortamdan
durma kaç!

     İlim ve irfan
kapısını hemen aç.

     Her kitabı
okudukça,

     Daha nice kitaplar
olduğunu anlayacak;

     İstediğim kadar
kitap okuyamadım!

     İstediğim kadar anlıyamadım!

     İstediğim kadar
yazamadım!

     Diye hayıflanacak;

     Noksanlarımı
giderecek ömür istiyorum,

     Diyeceksin.