22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 318

Nusret Batınca Düşman Bozulmuş!

Diller
nasıl kaybolur diye merak etmişimdir. Diller ve dillerle beraber, tabii ki
milletler. Düşünün, Sümer, Akad, Asur… Bunların hepsinin dili vardı. Büyük,
yazılı dillerdi; bürokrasilerinde de kullanılıyordu. Dünyanın merkezindeydiler,
güçlüydüler. Herhâlde önce devlet zayıfladı, sonra yenildi. Başka bir milletin
devleti, başka bir milletin dili hâkim oldu ve sonunda Bâki’nin dediği gibi,
“Bahs itmez oldı kimse, kesildi lisânları.”

 

Bâki’nin
anlattığı büyük olaylar, harpler sonunda yıkılıp göçen devletlerden, onların
dillerinden, milletlerinden bahsediyor. Medyamızın Türkçesine bakıyorum… Demek
ki bir dil, harp-darp olmadan, sırf eğitim sisteminin çöküşünden,
liyakatsizlikten de yok olup silinebiliyor. Sessizce. Sönüp gidiyor. Kendi
büyük olaylarını, harplerini, tarihini anlatamaz hâle geliyor.

 

Okumasak
da yazarız

Aşağıda
size üzülerek aktaracağım metin parçaları, 18 Mart tarihli gazetelerin çoğunda
yer alıyordu. Öğrendim ki Anadolu Ajansı geçmiş. Buyurun:

 

“Osmanlı
Devleti Çanakkale Savaşında bütün bir millet olarak destan yazdığı savaştır.”

 

 

 Efendim? Özne kim? Nesne kim? Devlet ne,
millet nerede?

 

Devam
ediyoruz:

 

“1914
yılı 3 Kasım-1915 yılı 18 Mart tarihleri arasında deniz savaşları yapılmıştır.
25 Nisan 1915-9 Ocak 1916 tarihleri arasında ise Gelibolu yarımadasında kara
savaşları olarak yapılmıştır.”

 

Bu
cümlelerle, mesela bir olimpiyatı anlatabilirsiniz. “Kayak müsabakaları falan
tarihler arasında Sarıkamış’ta yapılmıştır. Filanla falan tarihleri arasında
ise Kars ve Erzurum’da futbol oyunları olarak yapılmıştır.” Ben bunda bile,
ikinci “yapılmıştır” yerine “devam edildi” derdim ama neyse…

 

Daha
başka düşük cümleler de var. Mesela: “Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında
savaşa girmesi İngiltere, Rusya ve Fransa savaşta zayıf kalmıştır.” Buna da
olur böyle vakalar mı desek? Daha daha: 
“1. Dünya Savaşı’nın gidişatı değişmiştir. Batı ülkelerinin
beklentilerinin tersine gelişmelerle sonuçlanmıştır.” Sonuçlanan nedir acaba?
Almanya, Avusturya-Macaristan Doğulu ülkeler miydi?

 

Ders
kitaplarından alışık olduğumuz, “Vallahi ben bilmem, bana öyle dediler.” fiil
çekimi “mıştır”, “muştur”, “muşlardır” gırla… Fakat asıl vahim bölüm şimdi
geliyor:

 

Nusret
batınca düşman birlikleri bozuldu

 

“18
Mart 1915 tarihinde en güçlü saldırı yapılmıştır. Bu saldırılara karşı Osmanlı
Ordusu’nun savaş stratejisi olarak boğaza döşediği mayınlar ile düşman
donanmasında ağır kayıplar olmuştur. Donanma için büyük öneme sahil olan Nusret
Mayın Gemisi’nin batırılması ile itilaf Devletleri birlikleri bozguna
uğratılmış ve deniz saldırısından vazgeçmek zorunda kalmışlardır.”

 

Hani
nasıldı? Hazreti Musa, tam kızını kurban edecekken yerden bir keçi fışkırmıştı,
değil mi? Fıkrada bunlar düzeltilir: Musa değil İbrahim, kızını değil oğlunu;
yerden değil gökten; keçi değil koyun; fışkırmadı indi… Biz de o geleneğe
uyalım.

 

 Boğaza
mayın döşemek, hele güneş battıktan sonra Erenköy’de Karanlık Liman’a,
birbirine çelik telle bağlı yirmi altı adet mayını bırakmak strateji değildir.
Olsa olsa taktiktir. “…büyük öneme sahil olan Nusret Mayın Gemisi’nin…”
“sahil”ini olduğu gibi bırakıyorum. Çünkü haberi veren düzineyle gazetenin hiç
biri bu “sahil olan” ı, “sahip olan” yapmamış. Herhâlde, “Ne de olsa bizim
görevimiz okumak değil yazmak.” diye düşündüler.

 

Bizim
Nusret Mayın Gemisi batırılınca, İtilaf Devletleri “birlikleri” neden bozguna
uğramış? Batan gemi bizimki değil mi- size göre? Yoksa İngilizlerin de gizli
bir Nusret’i mi vardı? Hani Lozan’ın gizli maddeleri gibi?

 

Orda
okur-yazar yok mu?

Nusret
Mayın Gemisi çok şükür batmadı. Görevini kahramanca yaptı. 1962’ye kadar da
hizmet verdi, bu tarihte terhis oldu. Özel sektörde kuru yük gemisi olarak
kullanılırken 1989 yılında Mersin açıklarında bir fırtınada alabora olup battı.
Kadirşinas milletimizin kadirşinas bürokratları, tam onu çıkarıp jilet
yapacaklardı ki, milliyetçilik gibi gereksiz işlerle uğraşan bir kısım Türkler,
“Nusret Çalışma Grubu”nu kurdular, yetkilileri uyardılar. Kanaatimce uyarıdan
değil de “Rezil olmayalım.” endişesinden vazgeçildi ve gazi gemi, bugün
Tarsus’ta, sergileniyor. Bir modeli de Gelibolu’da.

 

Gazeteci
bir dostuma bu rezaleti anlattım. “Maalesef”, dedi, “AA kalitesi diye bir şey
vardı eskiden. Referanstı. Tek bir yanlış olmazdı cümlelerde. Şimdi böyle.”

 

Anadolu
Ajansı, yazı yazmayı, tarihi ve dünyayı bilmeyen, cümle kuramayan, yazıyı hiç
mi hiç yazamayan personelini, bari 18 Mart kadar önemli günlerde, yemek
hizmetlerinde falan istihdam etse. Diplomasızları almasa diyeceğim ama galiba
artık diplomanın fazla bir anlamı yok. Türkçe bilen birine kontrol ettirseler…
Hiç Türkçe bilenleri kalmadı mı? Hiç mi torpilsiz işe alınmış elemanları yok?

 

  Sümer dilini, Akad, Asur dilini bilen de
kalmamıştı o milletler silinirken. “Bahs itmez oldı kimse kesildi lisânları.”
Biz de buraya mı gidiyoruz? Allah saklasın.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 16

,Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-9

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Diğer Eserleri-1

Hulâsa-i
Zirâat
: (İstanbul 1889) Makale olarak yayımlandıktan sonra aynı yıl kitap
hâline getirilen eserde bir ülkenin kalkınmasındaki rolü üzerinde durduğu
ziraatın Türkiye’deki durumunu ele alır. Babasının Kozan mutasarrıfı iken
Çukurova’da numûne çiftliği kurarak bir pilot bölge olmak üzere uyguladığı
fennî usullerle nasıl verimli neticeler elde edildiğini açıklar.

Ravzatü’l-Kemâl:
(İstanbul 1890) Çok genç yaşta olmasına rağmen Doğu ve İslâmî kaynaklı
kültürünün zenginliğini gösteren eser deneme tarzı yazılardan meydana gelir.

Ahlâk:
(İstanbul 1890) Tercümân-ı Hakîkat ve Mürüvvet gazetelerine yazdığı makaleleri
topladığı küçük hacimli bir kitaptır.

Eser-i
Kâmil Paşa:
(İstanbul 1890) Kitapta, Yûsuf Kâmil Paşa’nın hal tercümesinin
yanı sıra (s. 7-26) resmî bazı yazıları ile elde kalan resmî, husûsi mektup ve
şiirlerinden derlenmiş örnekler yer almaktadır.

Hulâsa-i
Ticâret:
(İstanbul 1891) Önce ‘Ticâret
ve Erbâb-ı Ticâret
’ başlığı altında uzun bir makale olarak yayımlanan bu
risâlede ziraat gibi ticâretin de insanların refah ve saâdetindeki yeri ve ülke
kalkınmasındaki rolü meselesini işleyerek ticâretin memleketimizde ilerleme ve
gelişmesi hakkındaki düşünce ve tekliflerini açıklar.

Menâfiu’s-savm:
(İstanbul 1891) Orucun fazîlet ve faydalarını İslâmî ahkâma dayanarak anlatan
küçük bir risâledir.

Feyz-i
Cevâd:
İbnülemin, ilk eserleriyle târihî-biyografik çalışmalara geçiş
devresi arasında yer alan, Sadrıâzam Ahmed Cevad Paşa’ya ithafen 1894’te kaleme
aldığı, muhtevası ve kendisinin kültür birikimi bakımından ilgi çekici özelliği
olan bu eserinde onun Târîh-i Askerî-Osmanî müellifi olmak sıfatını da göz
önünde tutarak askerlik, savaş ve savaş târihiyle ilgili konulara ağırlık
vermiş, adâlet anlayışı yönünden İslâm medeniyetinin Batı’ya olan üstünlüğünü
açıklayan bir önsözden sonra ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların devletler
hukuku bakımından çözümlenmesi, savaş hukuku, harp esirlerinin hukukî ve insanî
statüsü, diplomasi, mütâreke ve sulh prensipleri gibi konularla insan saâdeti,
cihad, vatan, asker kavramları üzerinde durur. ‘Târîh-i Askerî-i Osmâniyyeye Bir Nazar’, ‘Devlet-i Osmâniyye’, ‘Osmanlı
Askeri
’ başlıklı fasılları ise esere târihî bir renk verir. Kitap
İbnülemin’in bir ‘cihâdiye’ manzumesiyle sona ermektedir. Orta boy 206 sayfalık
eserin, nefis bir ciltle özel surette hazırlatılıp İbnülemin tarafından Cevad
Paşa’ya takdim edilmiş yazma nüshası İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphânesi’ndedir.

Gülzâr-ı
Nezâir:
İbnülemin Kemal İnal, Tâhir Selâm’ın bir gazeline şâir
arkadaşlarıyla birlikte yazdığı yirmi iki nazîreyi Gülzâr-ı Nezâir adlı bir mecmûada toplamıştır. İbnülemin Mahmud
Kemal İnal’ın kendi hattıyla kaleme aldığı bu mecmûa, ‘Târihçe-i Nezâir’ başlığını taşıyan mensur bir kısımla başlar. Bu
mensur kısımda Mahmud Kemal İnal, ‘Mehmed
Tâhir Selâm Bey
’ başlığı altında şâirin kısa bir biyografisine yer verir.
Âdeta bir tezkire maddesi özelliği gösteren bu kısım, Gülzâr-ı Nezâir’i biyografik
bilgi içeren şiir mecmûaları geleneğine ilâve eder. Benzer şekilde, Osmanlı
şiir mecmûalarında da birtakım biyografik bilgilere rastlamak mümkündür. Ancak
Gülzâr-ı Nezâir’de yer alan biyografik bilgilerin gelenekteki örneklere kıyasla
daha geniş bir içeriğe sâhip olduğu görülür.

Mart 1904’de
yazılmaya başlanan ve 27 Nisan 1905 târihinde son bulan söz konusu nazîreler,
mecmûada yazılış târihlerine göre sıralanmıştır. Tâhir Selâm’ın sanatına
gösterilen derin bir saygının yansıması olarak okunabilecek bu mecmûa, Hâşim
el-Mekkî Bey, Hüseyin Hâşim Bey, Fâik Reşâd, Muallim Cûdî, Besim Bey, Ali
Emîrî, Filorinalı Nâzım, Ferîk Mustafa Hilmî Paşa, Üsküdarlı Talat Bey, Halîl
Edîb Bey, Kemâleddîn Efendi, İbn Fânî Selâhaddîn Efendi, Mahrûkizâde Cafer Bey
ve Mahmûd Fazlî Efendi’nin nazîrelerini içermektedir.

Mecmûanın
giriş kısmından öğrenildiğine göre, Hüseyin Hâşim Bey, Üsküdarlı Talat’dan
Tâhir Selâm Bey’in aşağıdaki beyitlerini duyar ve sonrasında bu beyitleri
İbnülemin’e bildirir:

Gül gibi pür-tarâvet olmuşsun

Reng ü bûdan ibâret olmuşsun

Seni ey nev-nihâl görmeyeli

Büyümüş serv-kâmet olmuşsun

İbnülemin bu
beyitleri duyunca çok beğenir. Tâhir Selâm’ın diğer şiirlerini bu derece
‘latîf’ bulmadığını söyler ve söz konusu gazelin peşine düşerek Üsküdarlı Talat
Bey’e başvurur. Üsküdarlı Talât Bey, söz konusu şiiri on beş sene önce bir
mecmûada gördüğünü, ancak o mecmûanın şu an nerede olduğunu bilmediğini söyler.
Hüseyin Hâşim Bey de söz konusu gazele ulaşmaya çalışır, ancak bir netice
alamaz. Bu durum İbnülemin’in merâkını daha da arttırır. Bu merâkı mecmûada yer
alan şu satırlarda görmek mümkündür: ‘Gül
gibi pür-tarâvet, reng ü bûdan ‘ibâret olan’ o iki beyti tekrar etdikce şevkim
gibi derdim de tazelendi. Talât’la Hâşim’den aldığım cevap derd üstüne derd
oldu
.’

Bir goncaya bir hâra nigâh eyledi bülbül

Derdi iki oldu buna âh eyledi bülbül

şarkısını önce Tâhir Bûselik makamından
terennüm etmişdim. Bilâhare makâm-ı ‘sûz-nâk’tan terennüme mecbûr oldum. Adetâ
bülbül gibi feryâd etdim. Başvurmadığım yer kalmadı. Pîç ü tâbdan, her gûşeye
şitâbdan başım döndü.

Ne çâre: ‘Bağbân bir gül için bin hâra hizmetkâr olur.’
Söz konusu gazelin tamamına ulaşmaktan ümidini kesen İbnülemin, bu iki beytin
benzerlerini yazmaya, yazdırmaya niyetlenir. Bu düşüncesini, ‘Gazelin tamamını bulmaktan me’yûs olunca
‘Letâfet-i sühanı ehl-i tab‘a söyletsek
’ me’âline göre hareket ederek
sühan-şinâsân-ı eviddâya birer nazîre söyletmeyi medâr-ı tesellî ‘addeyledim’ ifâdeleriyle dile getirir.

Bunun ardından
İbnülemin, ‘gül gibi pür-tarâvet olan o
gazel-i letâfet-engîze zakkum gibi bir nazîre-i kesâfetâmîz
’ söyleyerek bir
söz düellosu başlatır. İbnülemin’in bu nazîresi yakın çevresinde bulunan şiir
meraklısı birtakım ‘yârân-ı müzeyyen-şinâsân’ için bu söz düellosuna dâvet
niteliği taşır.

Böylelikle,
birçoğu döneminin önemli bürokratik görevlerinde bulunmuş ve aynı zamanda
şâirlikleriyle şöhret kazanmış on beş ‘yârân-ı
müzeyyen-şinâsân
’, İbnülemin’in bu çağrısına cevâben söz konusu beyitleri
tanzir eder. İbnülemin de bir ‘nazîre
derleyicisi
’ olarak söz konusu nazîreleri ‘Gülzâr-ı Nezâir’de bir araya getirir.

İbnülemin
Kemal İnal, nihâyetinde, Tâhir Selâm Bey’in söz konusu gazeline bir şekilde
ulaşır ve Son Asır Türk Şâirleri adlı tezkiresinin ‘Selâm’ maddesinde bu gazele yer verir. Bu durum, nazîrelerin
yazılma sürecinde veya tamamlanmasının ardından İbnülemin’in gazelin izlerini
tâkip etmeye devam ettiğini ve sonunda gazelin tamamına ulaşıp onu bilinçli bir
şekilde tezkiresine kaydettiğini göstermektedir. Tâhir Selâm’ın söz konusu
gazeli şöyledir:

Gül gibi pür-tarâvet olmuşsun

Reng ü bûdan ‘ibâret olmuşsun

Seni ey nev-nihâl görmeyeli

Büyümüş serv-kâmet olmuşsun 

Sende evvel yok idi bu vahşet

Şimdi âhû-tabi‘ât olmuşsun

Bir nigâh etmiyorsun uşşâka

 Hele
pek bî-mürüvvet olmuşsun   

Hâl ü kâlinden anladım ki Selâm

 Mazhar-ı feyz-i ‘izzet olmuşsun

Tâhir Selâm’ın
gazeline yazılan nazîreleri, ‘Aslına nisbet edince aralarındaki fark -mahsul-i
feyz-i kudret olan tabî‘î bir gül ile sun‘î bir gül, yâhûd bahâr-ı safâ-efrûz
ile hazân-ı hüzn-engîz- derecesinde kalır’ şeklinde değerlendiren İbnülemin,
Tâhir Selâm’ın gazeli ve nazîreler arasında şâirin sanatını yüceltici bir
ayrıma gider. Nazîrelerin içeriğine dikkat yöneltiğimizde ise, ‘rûh-ı Selâmı da
rûh-ı kelâmı da şâd eden’ bu nazîrelerin Tâhir Selâm’ın şiirinin ötesinde bir
başarıya ulaştıklarını görmek mümkündür.

Mecmûanın
giriş kısmında tahkiyeli bir anlatım sergileyen İbnülemin, söz konusu
nazîrelerin yazılma sürecine dâir bazı bilgilere de yer vermiştir. Bu bilgiler,
söz konusu nazîre mecmûasının derlenmesine ilişkin bize birtakım kayıtlar
sunar. Klasik mecmûa tertiplerinde pek görülmeyen bu detay bilgiler, mecmûa
edebiyatına yöneltilen ‘Mecmûaların
içerikleri birbirinden bağımsız olarak mı yoksa bir bütün olarak mı
tasarlanmıştır
?’ ve ‘Mecmûaların
derlenme amaçları nelerdir
?’ ile ‘Mecmûa
derleyicisi hangi ihtiyaca cevaben mecmûasını hazırlamıştır
?’ şeklindeki
sorulara da bir cevap niteliğindedir.

Nâgihan Gür: Son Dönem Osmanlı Edebiyatının Nazire
Derleyicisi:
İbnülemin Kemal İnal ve Gülzâr-ı Nezâir Adlı Mecmûası. Bilig
Mecmuası, S:  86, s: 123-147, Ankara 2018

Bir Yetimin
Sergüzeşti:
Romanla büyük hikâye arasındaki bu eserde, yetim bir çocuğun
akrabaları tarafından ellerinden her şeyi alınarak annesiyle birlikte sefâlet
içinde sürüklenirken iyilik sever bir insanın onlara sâhip çıkması ile nasıl
mesut bir hayata kavuştukları hissî sahneler içinden çok dokunaklı bir tarzda
nakledilir. Mütâlaa dergisinde 1896 Aralık sonu ile 1897 Şubat ayı arasında
tefrika edilmiştir.

Rahşan: Devrin
gözyaşı edebiyatına yeni ve çok kuvvetli bir örnek katan bu hissî roman, sâdece
zenginliğe değer veren bir anne ve babanın kızları Rahşan’ı sevdiğinden
vazgeçirtip paralı biriyle evlenmeye zorlamalarının nasıl bir son getirdiğini
çok acıklı sahneler içinden hikâye eder. İbnülemin’in kendi hayat çevresinden
bazı sahnelerin akis bulduğu eserde, Sadrıâzam Said Paşa’nın kızı ile evlenme
ümitlerinin derin bir hayal kırıklığı ile sona erişinden gelme iç sızısı
kendini hissettirmektedir. Asır gazetesinde 1897 Ağustosunda başlayıp 1898 Martına
kadar süren bir tefrika hâlinde yayımlanmıştır.

Yetîm-i
Alîl:
Merhamet duygusunu işleyen hikâyesiyle hissî eserler çizgisini devam
ettiren İbnülemin, saf Türkçe ile yazdığı eseri Resimli Gazete’de 13 Mart 1898
– 30 Haziran 1898 târihleri arasında yayımlandı.  

Âsâr-ı
Eslâf:
Eslâfın (öncekilerin) 
bıraktığı kültür mirasından ne yolda istifâde etmek gerektiği anlatılır.
Eserde yer alan makalelerin başlıkları: ‘Îzâh-ı
Maksad
’, ‘Takdir ve Beyân-ı Mütâlaa
(Nef‘î’ye dâir), ‘Ben … Dîrîğ Bedbahtım
[dekadanlıkla (aşırı derecede hissî olmakla) itham edilen Servet-i
Fünûncular’la alay tarzında], ‘Hüsn ü
Aşk’a Dâir
’, ‘Musâhabe
(Télémaque tercümeleri hakkında), ‘Âsâr-ı
Muhallede
’ ve ‘Eser-Müessir
(esas alınmak gereken şeyin eser sâhibi değil doğrudan doğruya eserin kendisi
olduğu) gibi yazılarını da beraberinde getirir.

Kâmilü’l-Kâmil:
Zeynep Kâmil Hastânesi’nin kurucusu ve 1808-1876 yılları arasında yaşayan Yusuf
Kâmil Paşa’nın hayat hikâyesini veren eser, 1905 yılı yazında tamamlandığı
halde yayımlanma fırsatı bulunamamıştır. Mahmud Kemal Beyin babası, Paşa’nın
mühürdârı idi. Eser, Sadrıâzam Yûsuf Kâmil Paşa’ya dâir o zamana kadar yazılmış
olan tek monografidir. İbnülemin, şöhretine rağmen hakkında fazla bilgi
bulunmayan Yûsuf Kâmil Paşa ile ilgili, O’na yetişmiş, O’nu tanımış olanlardan
toplamaya çalıştığı bilgileri tenkit ve kontrolden geçirerek meydana getirdiği
eserinde, bilinen resmî hal tercümesini çok aşar bir şekilde O’nun hayatını ve
icraatını değerlendirmeye, özellikle mânevî cephesini belirtmeye çalıştığını
söyler. Ailece borçlu oldukları şükran vazifesini yerine getirmek üzere kaleme
aldığını bildirdiği eser, ‘Osmanlı
Devrinde Son Sadrıâzamlar
’ isimli eserinde Yûsuf Kâmil Paşa’ya ait olan
kısmın da esasını teşkil etmekle beraber ilâve edilen arşiv vesikaları ve
sonradan görülen yeni kayıt ve bilgilerle zenginleştirilmiş ve
genişletilmiştir.

Nûrü’l-Kemâl:
Yeni Osmanlılar’dan ve ‘reji komiseri’ diye tanınan Yûsuf Paşazâde
(Menâpirzâde) Nûri Bey’e dâir, belirli kronolojik târih ve vak‘alara dayanan
biyografi tarzından çok farklı bir monografidir. Tesbit için ısrarla üzerine
düşmesine rağmen birlikte tanzim edecekleri hal tercümesine, her defasında onun
bir mâzeretle bu işi hep sonraya erteleyerek nihayet vakitsiz ölümü sonucu
erişmeye muvaffak olamayan İbnülemin, klasik mânada bir hal tercümesinin ancak
üç buçuk sayfada yer alabildiği 240 sayfalık eserinde temiz ahlâkı ve insanî
tarafları ile yücelttiği Nûri Bey’i günlük yaşayışı, ev içi hayatı, güzel
huyları, iyilik severliği ve bunların yanı sıra ihmalciliği, dağınıklığı,
unutkanlığı gibi birtakım zaafları ile anlatır. İbnülemin’in Nûri Bey’in
hâtırasını gelecek nesillere nakletmek, bu saf ve yüksek ahlâklı insanı onların
tanıyabilmesini sağlayabilmek sorumluluğunu duyarak kaleme aldığını söylediği
eserini onun ölümünün hemen ardından üç hafta gibi bir zaman içinde meydana
getirmiştir. 5 Ağustos 1906’da tamamlanan monografi, Nûri Bey hakkında bugüne
kadar tek kalmış bir eser olma değerini korumaktadır. Jurnal edilme ve basılma
korkusunun hüküm sürdüğü bir devirde yazıldığından içinde, Yeni Osmanlılar’a
dâir bir hâtırat eseri de yazmış olan Nûri Bey’in cemiyetin Avrupa’daki
faaliyeti ve orada onlarla birlikte geçen hayatıyla ilgili olarak ehemmiyetsiz
bir iki anekdottan başka bir şeye yer verilmemiştir. Monografinin İstanbul
Üniversitesi Kütüphânesi’nde İbnülemin kitapları kısmında biri babası Mehmed
Emin Paşa’nın el yazısıyla (nr. 3159), diğeri küçük kardeşi Mehmed Selim
tarafından istinsah edilmiş (nr. 3054) iki yazma nüshası vardır.

İzzü’l-Kemâl:
Memleketimizde sayıları gittikçe azalan nâmus ve fazîlet erbâbı nâdir devlet
adamlarından biri olmak sıfatıyla yazdığı, babası Mehmed Emin Paşa’nın
Bâbıâli’den elli beş yıllık dostu Ferid Paşazâde Ahmed İzzeddin’in hayat ve
şahsiyetini anlatan bu monografiyi de O’nun ölümünü tâkip eden on iki gün
içinde kaleme alarak 5 Eylül 1908’de tamamlamıştır. Şûrâ-yı Devlet Dâhiliye ve
Tanzimat Dâiresi başkanlıkları gibi mevkilerde bulunmuş olan Ahmed İzzeddin
Bey’in yüksek fazîletlerini ahlâfa göstermeyi bir vazife sayarak yazdığını
söylediği eserin İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’nde iki nüshası
bulunmaktadır.

Şeyhülislâm
Yahyâ Divanı ve Mukaddimesi:
(1918) Hiç baskısı yapılmamış olan divanın
nüsha farkları ile karşılaştırılmış metnini kazandırmasının yanı sıra,
Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi’nin hayatı ve şahsiyeti hakkında o
zamana kadar yapılmış en geniş çalışma olan altmış beş sayfalık mukaddimesi
ilgi ve takdirle karşılanmıştır. 1916’da tamamlanan karşılaştırmanın kaç nüsha
üzerinden yapıldığının belirtilmemesi, buna esas olan nüshaların neler
olduğunun gösterilmemesi bu yayının tenkide açık bir tarafıdır.

Hersekli
Ârif Hikmet Bey Divanı ve Mukaddimesi:
(1918). Bu neşir de İbnülemin’in
diğer metin neşirlerinde olduğu gibi Hersekli hakkında etraflı bir monografi
ile zenginleştirilmiştir. Bu mukaddime, evvelce kaleme aldığı
Kemâlü’l-Hikmet’in değişik bir tertiple birtakım ilâve ve çıkarmalar yapılmış
yeni bir şeklidir. Eser, Ali Emîrî çevresi tarafından divan sâhibinin
şiirlerinden bir kısmının atlanmış olduğu, biyografide olumsuz yönleri
söylenmek suretiyle Hersekli’nin hâtırasına saygısızlık gösterildiği gibi
suçlamalara hedef olur. Hersekli Ârif Hikmet’in basılmasını İbnülemin’e vasiyet
ettiği diğer eserlerini de içine alacak surette düşünülen külliyatın birinci
eseri olarak yayımlanan divandan sonrası gelmemiştir.

Leskofçalı
Galib Bey Divanı ve Mukaddimesi:
1875 yılından sonra basılmasına birkaç
defa teşebbüs olunmuşsa da gerçekleştirilememiş bulunan divanının 1917’de
tamamlanmış şâirin biyografisiyle birlikte 1919’dayayınlanmıştır. İbnülemin’in
mukaddimede yer alan bu monografisi Leskofçalı’nın üç beş satırdan ibâret hal
tercümesini yazılı ve sözlü bütün kaynakları kullanarak ortaya koyduğundan
bugüne kadar aşılamamış gibidir.

Evkāf-ı
Hümâyun Nezâretinin Târihçe-i Teşkîlâtı ve Nüzzârın Terâcim-i Ahvâli:

(1919). Evkaf müessesesini çeşitli yönlerden tetkik edip buna göre eserler
hazırlamakla görevlendirilmiş encümenlerden ‘terâcim-i ahvâl’ komisyonu başkanı
olarak aynı komisyondan Hüseyin Hüsâmeddin (Yasar) ile birlikte kaleme
almıştır. Nezâretin târihçesine dâir olan kısım (s. 4-37) Hüseyin Hüsâmeddin’e,
hal tercümeleri kısmı ise (s. 39-251) İbnülemin’e aittir. İlk nâzır el-Hâc
Yûsuf Efendi’den nâzır vekili Mûsâ Kâzım’a kadar gelen kırk sekiz evkaf
nâzırının hal tercümesini veren eser bu konuda ilk çalışma olmuştur. Kitap Nazif
Öztürk tarafından yeni harflere çevrilmiş bulunmaktadır.

Müslüman S-Plus

Sabahleyin
işe gelirken yanımda duran araçta eskiden “cemaatçi
diye”
tanıdığım birini gördüm!

Görmez olaydım!

***

Suratına
“ve dünya görüşüne” yakışmayan,  çenesine kadar inen ince çirkin bir bıyık
bırakmış ki, sormayın!

Suratı
resmen değişik bir canlı türüne dönmüş!

Eskiden
badem bıyıklıyken en azından kendisi hakkında olumsuz düşünmez!

Güler
yüzlü mütedeyyin bulur, zihniyetini sevmedim sadece!!!

***

İnanın
o suratı görünce o kadar üzüldüm, o kadar öfkelendim ki, iş yerine 10 dakika
mesafede, neler neler geçti aklımdan,
tahmin bile edemezsiniz!

Saçılımlı
yıllarda, hediye olarak yaptırdığım TÜRK BAYRAĞI şeklinde ki duvar saatini
Ülkücü okul müdürlerinin haricinde pek kimsenin almak istemediği!

Bayrağı
biz de severiz de şu aralar çok Milliyetçi
şeetmemek lazım
, vatandaşı rahatsız etmemek için eve götürdüm, deyip
makamına asamayan, ya da kendi odasına asamayıp, müdür yardımcısına yollayan
müdürler bile geldi aklımaa!!!!!!!!!!!!25ui3rt,ç3o!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!65249580ğ2p4tiwe
şıt outğgö,4ç25ö,tğc.

Bir
de çeçenlerde katıldığım Sarıkamış şehitlerini anma yürüyüşünde geçmişte
Türklüğü ağzına almayan bir müdür geçmişte Türklüğü
ağzına almayan
kendinden bi tık yüksek müdüre yan yana yürürken!

      Müdüyüm müdüyüm Tüykley öyle biy miyYetmiş
ki ömyünde hiç ata binmiş oymasa bile, ata biney binmez at ile bütünyeşiy yönü
Turana döneymiş, siz ne buyuyursunuz bu hususta diye riyakarca yalanırken duyduklarımı düşünürken!!!b7dyrt3s4c65rb87ynmıöjo321?
8098kj

 

Kardeşimin
sesi ile irkildim!

 

      Abi direksiyon yerinden çıkacak, çok
sert sürüyorsun aracı, dediğinde fark ettim direksiyonu ne kadar öfke ile
sıktığımı!

***

Cemaatçiliğin
revaçta olduğu saçılımlı yıllarda, her fırsatta Türk Bayrağı ve Türklük ile
özdeş görselleri yaşantımızda aracımızda iş yerimizde ön plana çıkartır, Ülkücü
ve Milliyetçi olduğumuzu siyasal
İslamcıların ticari ve siyasi ötekileştirmelerine rağmen sahiplenmekten
ve sergilemekten vaz geçmedik.

Yanımızdan
geçen bir arabada Türk Bayrağı ve ya Göktürkçe yazılar görünce, bizden olduğunu
anlar sevinir o zamanlar ırkçılık kabul
edilen
bozkurt selamımızı gururla verirdik birbirimize!

***

Şimdi
aynı şeyleri bazı arabalarda “bazılarının
makamında”
görünce!

Kendini
aklamaya çalışan eski bir cemaatçi ve ya dönemsel çıkarları için kullanan siyasal İslamcı olabilir düşüncesi ile,
onlar selam verse dahi almıyorum.

***

Yani
demem o ki sabah sabah soğudum BIYIKLARIMDAN!

İnsanlığımdan!

Böyle
giderse yakında kesebilirim,
bıyıklarımı!

Ya
da TOPSAKAL bırakabilirim!

Peygamber
efendimiz müşrikler kendisine benzemesin
diye
onlar saç uzatınca keser, onlar kesince uzatırmış diye duymuştum
çocukken,

O
yüzden!

***

Bazen de diyorum ki!

Yüce
Allah Kuran-ı kerimde son din İslam, son peygamber Muhammet a.s. demeseydi!

Muhtemelen
benim gibi cahil ve öfke kontrolü olmayan biri için hiç iyi olmazdı, o tür
insanlarla aynı olmamak adına sırf tepki vermek adına bile dinini değiştirenlerden olabilirdim, Allah korusun!

Dinimden
de peygamberimden de çok memnunum ama, Onlar Müslümansa!

Ben
MÜSLÜMAN S-PLUS mesela!

Bir Anlatabilsek!

     Merhum Mehmed
Kırkıncı Hoca 1970 yıllarında İstanbul’da bir meclisde sohbet etmektedir.

     Cemaat içinde
mahallî / yerli kıyafetleriyle oturan ve dersi çok dikkatli bir şekilde
dinleyen, üç tane de Bağdat’tan gelmiş Arap âlimi vardır.

     Ders sırasında
şöyle bir parça okutur:

     “ ‘İşte ey ehl-i
Kur’an (Kur’an ehli, Kur’an yolunda olan ve bu uğurda asırlarca, gâzi olmuş,
şehid düşmüş) olan şu vatanın evlâdları!                                                                                                                        

     ‘Altıyüz sene
değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in
bayraktarı (O’nun yolunda gayret sarf edeni, O’nun koruyucusu ve savunanı)
olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’an’ı ilân etmişsiniz (üç kıtaya
yaymışsınız).

     ‘Milliyetinizi
(Türk milleti olarak m. b.), Kur’an’a  ve
İslâmiyete kal’a (kale) yaptınız.

     ‘Bütün dünyayı
susturdunuz, müdhiş (dehşetli) tehacümatı (Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin
şahsında İslâm’a karşı yapılan hücum ve saldırıları. b.) def’ettiniz
(savdınız). Tâ:

     ‘Ey iman edenler!
Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah ileride (onların yerine) öyle
bir kavim getirir ki, (O) onları sever, ve (onlar da) O’nu severler; (o
bahtiyar insanlar) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı
şiddetlidirler!

     ‘Allah yolunda
cihad ederler hiçbir dil uzatanın kınamasından korkmazlar!…’ (Maide: 54,
Hayrat Neşriyat)

     ‘Âyetine güzel bir
mâsadak (mazhar) oldunuz.

     ‘Şimdi Avrupa’nın
ve firenk-meşreb (Avrupalı) münafıkların (iki yüzlülerin) desiselerine (gizli,
hile ve oyunlarına) uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak (mazhar) olmaktan
çekinmelisiniz ve korkmalısınız!’

     “Dersten sonra o
Arap âlimlerinden birisi elini kaldırdı ve güzel bir Türkçe ile:

      ‘Dinlediğim bu
ders beni konuşmaya mecbur bıraktı. Müsaade ederseniz bir şey söylemek
istiyorum’ dedi ve şunları anlattı:

      ‘Bizim ilkokul kitaplarımızda şöyle bir
hikâye anlatılır:

      ‘Annesini
kaybeden bir aslan yavrusu koyunların arasına girmiş ve koyunların sütünü
emerek büyümüş.

      ‘Zamanla kendini
koyun zannetmiş. Bir gün koyunlardan birisi aslana şöyle demiş:

      ‘Sen bizim
cinsimizden değilsin. Sen aslansın, biz koyunuz. Sen bu dağların kralısın. Son
zamanlarda bu dağlarda çakalların, ayıların sesleri fazla yükselmeye başladı,
bizi rahatsız ediyorlar. Bir kükresen de bizi bunlardan kurtarsan’ demiş.

      ‘Fakat aslan bunu
kabul etmeyerek, ‘Ben de sizin gibi koyunum’ demiş.

      ‘Koyunun
günlerce  ısrarına rağmen aslan, aslan
olduğunu bir türlü kabul etmemiş.

      ‘Nihayet bir gün
koyun, aslanı alıp bir su birikintisine götürmüş.

      ‘İkimizin de
sudaki akislerimize (yansımalarımıza) iyice bakalım. Senin yelelerin var, benim
yok. Söyle bakalım ikimiz de aynı mıyız?’ diye sormuş. Aslan, ‘Hayır değiliz’
demiş.

      ‘Sonra koyun,
‘Senin pençelerin var, bizim yok, senin dişlerinle bizim dişlerimiz bir değil.

      ‘Hatta senin
sesinle bizim seslerimiz bile farklı.

      ‘İstersen bir ben
meleyeyim, bir de sen kükre’ demiş ve önce koyun cılız bir sesle melemiş,
arkasından aslan bütün heybet ve dehşetiyle kükremiş.

      ‘Aslanın bu
kükremesini duyan çakallar yuvalarına, tilkiler deliklerine, ayılar inlerine
kaçışmışlar.’

      ‘Sonra elini
dizine vurarak:

      ‘Hocam’ dedi.

      ‘Biz şimdi size:

       (Ey Türk
milleti! m. b.): 

       KOYUN  OLMADIĞINIZI 

       HAYIRLISI  İLE BİR 
ANLATABİLSEK!’ ”

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 15

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-8

 

Sabih

İbnülemin
Mahmud Kemâl İnal’ın roman türünde kaleme aldığı ilk eseridir. 24 yaşında iken
1895 yılında tefrika hâlinde yayınlanmaya başladı. 1899 yılında kitap olarak
yayınlandı. Roman, neşredildiği vakit edebî mahfillerde ve sarayda akisler
uyandırmıştır. Gazetedeki tefrikası biter bitmez o devrin tanınmış
edebiyatçılarından Fazlı Necib, aynı gazetede yazdığı yazıda Sabih’i ‘gayet metin bir hakîkate, en güzel en
şiddetli bir vâkıa-i târihiyyeye istinâd edilmiş kıymettâr bir eser
’ olarak
tavsif ve tevkîr etmiştir.

İbnülemin’in
esaslı bir müellif olarak ortaya çıkışı, geniş kitlelerin dikkatini çekmesi bu
roman vâsıtasıyladır. Destansı bir roman olarak tasarlanan eserin gözden
kaçırılmayacak meziyeti, konusunu Türkistan coğrafyasının İslâmlaşma sürecinden
almasıdır. Bu tarafıyla da İbnülemin’in, dolayısıyla o devir aydının, başka
meselelerin yanında Türklerin İslâmlaşma süreciyle de ilgilendiğini gösterir.
Tanzimat sonrası edebiyatımızda biraz da devrin kendine mahsus şartları
sebebiyle târih-edebiyat örneklerinde güncelden târihe gitme hususuna çok
rastlanır. Özellikle devrin ve Nâmık Kemâl’in etkisiyle târihin arasındaki
farklılıklar incelendiğinde siyâsî muhtevâya sâhip bazı terkiplerle, kişilerin
özelliklerini anlatırken kullanılan benzetmelerin değiştirildiği görülür.
Devrin siyâsî hayatını aksettiren ‘istibdat’,
taht’, ‘tac’ ve ‘saltanat
kelimeleri özellikle romandan çıkartılmış veya değiştirilmiştir. Romanın menfî
karakterlerinden Firuz’un evsâfından bahsolunurken geçen ‘devlet-i visâle bir de taht-ı saltanat ilâve etmek için’ cümlesi,
Şirin’le Sabih’in konuşmalarında geçen ‘tâc
u tahtım
’ terkibi ve Firuz’un romanın son kısımlarında Şirin’e söylediği ‘Seni hufre-i ademe attıktan sonra yine
serîr-i saltanat benimdir
. / Seni
yokluk çukuruna attıktan sonra saltanat-sultanlık makamı yine benim olacatır
.’
cümlesindeki ‘saltanat’ kelimesi
Yıldız Sarayı’na ve Hanedân-ı Âlî Osman’a telmih olduğu için çıkartılan metinlerdendir.

Fazlı Necip,
yazısında, bu eserin toplumu bilinçlendirdiğini ve târihin şanlı sahifelerini
okuyucunun gözleri önüne serdiğini söyler. 

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, romanında Türkçülüğünün muhtevasını belirleyen muharrik
unsurun İslâm olduğunu vurgulamaktadır. Sabih’in şahsında Mâverâünnehir
bölgesinin İslâmlaşmasını sağlayan fetihlerin en önemli merhalesi ve bu süreçte
kahramanların târihî, psikolojik ve dramatik hikâyesi okuyuculara sunulur.
Romantik bakış açısıyla kaleme alınan romanda toplam on sekiz kişiye yer
verilmiştir. Romandaki ana kahramanlardan Velid, Kuteybe, Nizek Tarhan, Verdan
Hudâ, Hibîre târihî şahsiyetlerken Sabih, Şirin, Firuz, Habib, Hümayun, Alp,
Elvend, Talha, Zindancı gibi şahıslar ise yazarın muhayyilesinde kurguladığı şahıslardır.
İbnülemin, târihî şahsiyetleri kaynak olarak kullandığı eserlerin anlatış
şekliyle paralel ele almış, özellikle Mâveraünnehir bölgesinin fetihlerini
kronolojiye uygun sıralamıştır.

Şahıslar
romanda dış görünümünden çok; mizaçları, ahlâkî yapıları ve davranışlarından
hareketle tasvir edilir. Bu yönüyle Sabih psikolojik romana yaklaşır. Yazar,
şahısları mübalağalı bir üslupla tasvir ederken hâdiselerin anlatımında daha
gerçekçi bir yol tâkip eder. Ana kahramanlar, temel özellikleri itibâriyle iyiler
ve kötüler olarak ikiye ayırır. Romanda kötülüğün sembolü Firuz ve Zindancı
iken idealize edilen tipler ise Sabih, Kuteybe* ve Halife Velid’dir.

Mahmud Kemal
İnal, Tanzimat devri romancılarının yaptığı gibi, romanı fikirlerini ifâde
etmek için bir vasıta olarak görmüş ve aynı dönemde gazete ve mecmualarda
yazdığı fikirlerle paralel birtakım düşüncelerini okuyucuyla aktarmıştır.
Romanlarındaki bu fikirler, esasen fikrî eserlerinde söylediklerinin teyididir.
Bu tutum yazılan romanları tezli roman sınıfına sokmaktadır. Romanda İslâm
medeniyeti ve ahlâkı çerçevesindeki fikirler, olaylar aktarılırken veya
karakterler yaratılırken verildiği gibi, zaman zaman da anlatıcının vakanın
akışını kesip araya girmesiyle okuyuculara ulaştırılır.

İslâm
târihiyle ilgili bu romanda din, özellikle de ‘Î’lâ-yi Kelime-t’ullah’ için
mücâdele fikri önemli bir yer tutar. Sabih’te; cemiyete her bakımdan nizam
veren, kahramanları harekete geçiren ve onları bütünüyle yönlendiren dindir.
Allah kelâmını yeryüzüne hâkim kılma düşüncesidir. Barış, adâlet ve ahlâk için
din olmazsa olmaz şartlardan biridir. Din, aynı zamanda kahramanların akıl ve
ruh sağlığını da muhafaza eder. Dinle bağlantılı olarak vatan, romanda dinin
yaşandığı yer olarak gösterilir.

Yazarın, roman
aracılığıyla verdiği mesajlardan öne çıkanlar: Yanında bulunan kimseler, hatâ
yaptıkları takdirde yöneticilerini ikaz etmelidir. İyi yöneticinin
vasıflarından bir diğeri de müşâvereye önem vermesidir. Sabih hapse düştükten
sonra alacağı bütün kararlarda Şirin, Habib, Alp ve Elvend’e danışır. Onlarla
birlikte meseleyi uzun uzun müzâkere ettikten sonra, karara bağlar.

Romanın önde
gelen kadın kahramanı üzerinden Müslüman-Türk kadınının gerektiğinde üzerine
düşen vazifeyi îfa etmekten canı pahasına da olsa vazgeçmeyeceği mesajı verilmektedir. 

Din, ideal ve
vicdanî boyutuyla romanda yer bulur.

Roman, üç
kıtayı çevreleyen bir coğrafyayı içine alır. Bu mekânlar, fethedilen yerleri ve
İslâmiyet’in yayılmasını göstermek gayesine mâtuftur. Romanda geçen iç mekânlar
saray, sarayın bahçesindeki köşk ve Sabih’in ruh hâlini değiştiren bir unsur
olarak zindandır. Romanda saray, eski edebiyattaki saray imajıyla aynı mânâda
kullanılır. Saray, maddî – manevî iktidarın, ikbâlin sembolüdür.

 

Kemâlü’l-Kiyâse Fi Keşfi’s-Siyâse

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’ın diğer eserlerine nisbetle ‘Kemâlü’l-kiyâse fî Keşfi’s-Siyâse’ biyografik, bibliyografik son
eserlerinden önceki döneme tekābül eden bir eserdir. Eserin telif edildiği
yıllar Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın saltanatı ve fakat İttihad ve Terakki’nin
etkisini artırdığı, İkinci Meşrutiyet’in ilanına yakın bir dönemdir. Aydınların
birçoğunun muhalif bir tutum benimsediği; ittihad, hürriyet, meşveret gibi
terimlerle birlikte kanun, ıslah, müsâvât, medeniyet gibi meselelerin
tartışıldığı ve bu konuların ağırlıklı olduğu metinlerin neşredildiği
yıllardır. İbnülemin’in bu iklimde telif ettiği ‘Kemâlü’l-kiyâse fî keşfi’s-siyâse’nin adı kalıp olarak klâsik
eserlerin isimlerine yakın durmaktaysa da -problem ve imkânlarıyla birlikte- bu
dönemin tartışmalarına farklı bir zâviyeden bakabilme gayretininmahsulüdür.

Osmanlı
Devleti’nde modernleşme tecrübesi, devlete, neşriyata yeni problemler
getirmiştir. İbnülemin Mahmud Kemal İnal da bu problemlerle meşgul olmuş
münevverlerdendir. Kendisi mesleği icabı Bâbıâlî’de memurluk yapmıştır. Şâirlere,
sadrıâzamlara, hattatlara, mûsikîşinaslara dâir hal tercümeleriyle bilinmekle
birlikte farklı türde eserlerin de müellifidir. Bu eserlerden biri de ‘Kemâlü’l-Kiyâse fî Keşfi’s-Siyâse’dir ki
hem müellifinin İbnülemin olması hem yazıldığı yılların Meşrutiyet ve İkinci
Abdülhamid Han yılları olması hem de siyâsete dair bir metin olması onun önemini
göstermektedir. 2020 yılında Eflatun Kitap tarafından yayınlanan bu eser,
Çağdaş Türk Düşüncesi, İslâm-Osmanlı târih ve siyâsetine dair birçok hususta
katkı sağlamıştır.  

Bir mukaddime
ile târih, tedbîr-i mülk, diplomasi, askeriye ve çeşitli konulara dâir fıkralar
olmak üzere beş bölümden meydana gelen eser; Doğu’dan Batı’ya, mâzîden devrine
kadar birçok şahıs ve metne atıfla bunların görüşlerini ihtiva etmektedir. Eser;
siyâsetnâme türü metinler devrine göre farklılık göstermekle birlikte hükümdar,
vezir, ordu, hazine ve millet başlıkları etrafında şekilleniyor.

Duygu Miyâse
Şimşek’in yayına hazırladığı eser, 15 X 23 santim ölçülerinde 496 sayfadır.

EFLATUN
KİTAP:

 

Yeni Matbaacılar Sitesi, Yazar Caddesi 3.
Blok Nu: 11 Karatay, Konya.

Telefon: 0.332-342 00 15 e-posta: ugurofset@mynet.com 

 

Bir İnsan Bir Devir

İbnülemin Mahmud Kemal’in Hutût-ı Meşâhir Defteri

Mahmut Kemal
Beyefendi; Millî ve mânevî değerlerimizle alakalı faydalı makaleler ve
kitaplardan sonra, 1897 yılında yazmaya başladığı ‘Hutût-ı Meşâhir Mecmuâsı’ ile yeni bir sâhada ve geleceğe yâdigâr
olacak nâdir eserler vermeye başladı. Yaşadığı dönemin tanınmış
şahsiyetlerinden, kendi el yazıları ile duygu ve düşüncelerinden, şiirlerinden
birşeyler yazmalarını isterken, târihe hizmet gayesi yanında, ileride onların
hayat hikâyelerini yazacak olanlara ve kendisine yarayacak malzeme toplayıp
depoladı. Nitekim birkaç sene sonra defterinde yazıları olan bu kimselerden,
resimleriyle birlikte bu defa doğrudan doğruya hayat hikâyelerini yazıp
vermelerini istemekte gecikmedi.

 ‘Hutût
‘çizgiler, yazılar, yollar’ demektir. ‘meşâhir
ise sergiler…’

‘Hutût-ı
Meşâhir’ mecmuaları bir nevi hâtırâ defterlerini andıran çalışmalardır. Hâtırâ
defterlerinden farkı, çok çeşitli kimselerin, kendilerine sunulan deftere, el
yazıları ile o an akla gelenleri, şiirleri, özlü sözleri yazmaları veya mahâretlerini
aktarmalarıdır. Dönemin kültür, sanat ve edebiyat anlayışının da yansıdığı bu
defterde birçok isim; şiirleri, görüşleri ve sanat eserleri ile yer almaktadır.

Mahmud Kemal
İnal; Türk kültürünün tanınmış şahsıyetleri hakkında eserler yazdığı gibi,
hazırladığı defterlerde de söz konusu şahsiyetlerin el yazılarını, şiirlerini,
hatlarını ve hayatlarıyla alâkalı kısa bilgileri bir araya getiren defterler de
hazırlamıştır. ‘Hutût-ı Meşâhir’, ‘Meşâhir-i Kemal’, ‘Kemâlü’l- Meşâhir’, ‘Meşâhir’e
Dâir Mecmuâ
’, ‘Mecmuâ-i Hutût-ı
Meşâhir
’, ‘Defter-i Hutût’ veya ‘Defter-i Meşâhir / Mecmuâ-i Eş’ar’ gibi
isimlerle andığı birkaç defteri vardır. Bu defterlerden biri İstanbul
Üniversitesi Nâdir Eserler Kütüphânesi’nde kayıtlıdır. ‘Hutût-ı Meşâhir’, bu
nüshadan faydalanılarak Şemsettin şeker ve İsmail Kara tarafından hazırlanmıştır.

Hutût-ı Meşâhir Defteri’, ‘Âlimlerden’ olduğu belirtilen Mehmed
Zihni Efendi (1845-1914) ile başlıyor. Kısa hayat hikâyesi ve O’nun el yazısı
ile;

Me’s-semeru’l yâfi‘u tahte
hadrati’l-varak                                                                                                           
Bi-ahsene mine’l-hattı’r-râi‘i fî beyâzi’l-varak

Şeklindeki
beyti okuyucuya sunuluyor.

İkinci sırada
Makber’ mersiyesi ile tanınmış
Abdülhak Hâmid Tarhan (1851-1937) var. ‘Sultân-ı
Şuârâ / Şâirlerin Sultanı
’ unvanına sâhip üstâdın ‘Bihi’ başlıklı şiiri de kendi el yazısı ile mecmuâda yer alıyor.

Gumûm-ı bî-hisâbından cihânın rûz u şeb
mağmum

Ne var gönlümde ben bilmez idim keşf etdi
bir ma‘sûm

Güzergâhında bir necmin durur mu perde-i
zulmet

Fedâ olsun sana ey nûr-ı mâderzâd bin hikmet

Sen olmazsan güler mi çehre-i maksûd-i
insânî

Sadâ-yı akldan bertersin ey ilhâm-ı vicdânî

Neler gördüm neler ben çeşm-i ibret eşk-i
rikkatle

Ne dağlar aşmadım âlemde sevdâ-yı hakîkatle

Evet her tecrübe bir kûhdur her ilm bir
girdâb

Nedir bîdârlık hiç bilmedim kaldımsa da
bî-hâb

Gelir bir gün dedim ma’lûm olur elbette
mâhiyyet

Hep ikdâmâtıma heyhât gâlib geldi ümit

                                                                      Abdülhak Hâmid /13
Teşrinievvel sene 1312

Üçüncü sırada, Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye’nin yayın organı Mecmuâ-i Fünûn il şöhrete ulaşan ilmiye sınıfından
Münif Paşa (1828-1910)  bir dörtlüğü ile
yer alıyor.

Ahmet Midhat
Efendi (1844-1912) ‘nefs’ ile alakalı veciz cümlelerden oluşan bir demetle
dördüncü sırada yer alıyor. Ahmed Midhat Efendi, Mısır Çarşısı’nda çıraklık
yaparken okuyup yazmayı kendi kendine öğrendi. Daha sonra da Fransızca öğrendi.
Mithad Paşa (1822-1884 / sadâreti: 31.07.1872 – 19.10.2982) ile tanışınca,
memuriyet hayatında hızla yükseldi. Osmanlı döneminin en velût yazarlarından
biridir.

Hutût-ı Meşâhir’ isimli eserde en çok
yer alanlar, hatatlardır. Çünkü kendisi de ilk gençlik yıllarında Hattat Hasan
Tahsin’den hat sanatı meşk eden Mahmud Kemal İinal, bu sanatın, sevilmesi,
yaşatılması için her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmiştir. İkinci sırada
ise şâirler vardır. Eserde Sultan İkinci Mahmud Han ile Sultan Abdülaziz Han’
yer alması dikkat çekmektedir.

Bilindiği gibi
öğretim, en çok 17 en fazla 20 senedir. Eğitim ise hayat boyu devam eder. Görgü
kuralları, söz söyleme, güzel ve etkili yazma sanatı hayat boyu devam eden
eğitim müfredatının öncelikli maddeleridir. Bu kabilden bir cümle; 1841-1904
yılları arasında yaşayan Abdurrahman Süreyyâ Bey tarafından esere kendi el
yazısıyla yazılmış: Nefse galibiyet gibi izzet-i nefs olmaz. Nafse mağlûbiyet
gibi mezellet (alçaklık, bayağılık, hakirlik, rezillik) olmaz.

Doğum târihi,
alfabetik sıralama gibi bir ölçüye dayanmaksızın devam eden sayfalarda;
Abdurrahman Süreyya, Mahmud Esad Efendi, Kemal Paşazâde Said, Recâizâde Mahmud
Ekrem, Hasan Fehmi Paşa’dan sonra; Dâmâd Mahmud Celâleddin Paşa, Ebüzziya
Tevfik, Şemseddin Sâmi, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Ressam Feyhaman Duman, Fâruk
Nâfiz Çamlıbel, Yahya Kemal Beyatlı, Leyla Hanım (Saz), Sâmi Paşazâde Sezâî,
Dâmâd Ferid Paşa, Ahmet Tevfik Paş (Okday), Cenab Şahabeddin, Süleyman Nazif,
Said Halim Paşa, Musa Kâzım Efendi (Şeyhülislâm), Rauf Yekta (bestekâr), Mehmed
Memduh Paşa, Ahmed İzzet Paşa ve Güzin Duran gibi sâhasında isim yapmış mümtaz
kişilerle değerlenen sayfalarda toplam olarak 91 seçkin şahsiyet hakkında
bilgiler yer alıyor. 

1837-1912
yılları arasında yaşayan Beyrut eski vâlisi Abdülhâlik Nasuhî Bey diyor ki:

Lûtfedip Hakk, evliya himmet

Olmuşuz çünkü vâli-i Atana

Edelim bizde sıdk ile hizmet

Dîn-i İslâm’a, devlete, vatana.

Cenab
Şeşâbeddin (1870-1939) kapkara bir mizahla 195. sayfadan günümüz insanına
sesleniyor:

Medeniyet evvel be evvel dışını parlak
tutmağı emretmiştir. Yaya kaldırımından daha kirli bir kalb taşıyalirsiniz.
Be-an şart ki gömleğiniz na kabil-i müâheze bir nezâfetle parlasın
.’

Kitabın son
sayfasında Kadınlar Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk talebelerinden ve
mektepteki resim hocası Feyhaman Duran’la evlenen Güzin Duran’ın (1898-1981)
yaptığı İbdülemin portresi ve 5 mısralık şiiri bulunuyor. Feyhaman Duran,
Mahmud kemal İnal’ın da portresini çizmiştir.

21 X 21 santim
ölçülerinde, renkli baskılı karton kapak içerisinde, mat kuşe kâğıda basılı
şahısların el yazılarının bulunduğu 239 sayfalık eser, İstanbul Büyük Şehir
Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dâire Başkanlığı Kültür Müdürlüğü tarafından
2010 yılınla yayımlanmıştır. 

………………….

*Saygıdeğer üstâdımız
Efendimiz’in, 695-715 yılları arasında Horasan Vâlisi olan Kuteybe bin Müslim’i
(669-715), kötülüğün sembolü olarak göstermemesi, bu eserini yazdığı dönemde,
muhtemelen Kuteybe hakkındaki doğru bilgilerin kayıtlara intikal etmemiş olması
sebebine bağlanabilir. Kuteybe; şehri savaşmaksızın teslim etmeleri hâlinde
kimseyi öldürmeyeceğine dâir söz vermiş olmasına rağmen Baykent şehrine
girdiğinde, şehrin zenginliğini gördü, yağmaladıktan sonra her tarafı yakıp,
yıktı, eli silah tutan bütün erkekleri idam etti, çocuk ve kadınların bir kısmını
başka bölgelere gönderdi, işe yarayan kişileri esir aldı. Girdiği bölgelerde
elde ettiği ganimetin devlet payını başşehir Şam’a göndermediği için valilikten
azledilip merkeze çağrıldı. Emre riâyet etmeyince, Şamdan gelen ikinci emir
üzerine, emrindeki askerler tarafındans katledildi. Kuteybe’nin ve Ömer bin
Abdülaziz dışındaki Emevi halifelerinin başka kötülükleri de var. Bu
hareketleri sebebiyle Türkler, Emevi Devleti’nin aleyhine döndü. Özellikle Türk
asıllı Ebu Müslim Horasânî Abbâsilere destek verdi ve 750 yılında Emevî
Hânedanlığı sona erdi.)   

Gökler Bile Sana Ağlıyor

Yaşlı kadın yatağından kalktı.

Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde
yankılanıyordu.

88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru
yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın
güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.

Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı
ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, saba

h namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki
lokma bir şeyler atıştırdı.

Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki
koltuğuna ilişti.

Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı,
camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.

Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız
bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine
bakarak gülümsüyorlardı.

Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne, Günaydın Baba’ dedi. Usulca
yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi
eline aldı.

Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir
gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.
‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve
son çerçeveye uzandı.

Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek
diğeri kız çocuklara bakıp ‘Günaydın Evlatlarım’ dedi.

Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi çok
özledim’ dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile
yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna
doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama ‘Bir taksi
istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine
yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının
en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.

Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı
inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. Nihayet taksiye binebildi.

’Teyze hoş geldin’ dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. ‘Nereye
gidiyoruz?’

Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün beni
taşırmısın?’ diye sordu.

‘Sana 500 lira veririm.’

Adam küçümser bir gülümseme ile ‘Mal sahibi benden her gün
500 lira istiyor teyze’ dedi.

Kadın gülümsedi

‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’

‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce
nereye gideceğiz?’

‘Anıtkabir’e’

‘Anıtkabir’e mi?

‘Evet’

‘Tamam teyzeciğim’

‘Yaş kaç teyzeciğim?’

‘Seksen sekiz’

‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’

‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’

‘Haklısın teyzecim’

Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim
geldik’ dedi. Dalgın görünen kadın ‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’
dedi. ‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi. Kuşkulu gözlerle ‘Bizi
buraya alırlar mı?’ diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda
irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne demek almamak? Sen daha önce hiç
gelmedin mi buraya?’ dedi ‘Hayır’

‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’

‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’

‘Ee o zaman’

‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram
olmayınca burası kapalı sanıyordum ben’

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar
konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.

‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’

‘Her ay geliyormusun?’

‘Evet’

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır
ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan
kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin
önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını
açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu.
Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü
fark etti.

‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’.
Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa
bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra, ‘Hadi
gidelim’ dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler.
Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.

‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.

Kadın sustu.

Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’ diye
cevapladı. Nereye gidiyoruz?’

‘Bankaya’!

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını
anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda
dayanamadı.

‘Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?’

‘Sor bakalım evladım’

‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O
söz nedir?’

‘Uzun hikaye evladım’

‘Olsun be teyze anlat ne olur’

‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de
ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende
‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin varmış’ dedi. ‘Okulu bitirince ne
olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek ama bence sen Hakim ol
ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı,
‘Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’

‘Sen ne dedin peki?’

‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’

‘Peki olabildin mi Adalet Teyze?’

‘Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.’

‘Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze’

‘Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de
kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen
insanlara daha anlayışlı davranabilirsin’ ‘Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı
gelmek istediğin’?

‘Evet’!

‘Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?’

‘Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi
evladım?’

‘Osman teyzeciğim’

‘Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur
mu?’

‘Tamam teyzeciğim’!

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin
geldiğini

fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.

‘Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür’ diye düşündü. Tam
vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

‘Hoş geldin Hakim Teyze’

‘Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.’

‘Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?’

‘Yok aksine hoşuma gitti. Sağol’

‘Nereye gidiyoruz?’

‘Seyranbağlarına’

‘Tabii’

‘Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen’

‘Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla’

‘Ne iş yapardı amca?’

‘Subaydı.’

‘Ne zaman vefat etti?’

‘1952′de’

‘Çok olmuş. Gençmiş’

‘Kore savaşında şehit oldu.’

‘Allah rahmet eylesin Hâkim teyze’

‘ Sağol’

‘Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?’

‘Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.’

‘Tamam.Buyur Hakim Teyze. Geleyim mi ben’ ‘Yok bekle burada’

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan
görünen levhasına baktı. ‘Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu’ yazısını okudu.
Anlam veremedi. ‘Bu kadın burada ne yapar ki?’ diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet Hanım göründü. Yanında orta yaşlı
kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın ‘Adalet
Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda
sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin’ dedi.

Adalet hanım, buğulu gözlerle ‘İnşallah. Kızlara selamımı
söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın’ dedi.

Araba hareket etti.

‘Nereye Hâkim Teyze?’

‘Hemen iki sokak öteye’

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park
etti.

Bu binada da ‘Ankara Seyranbağları Huzurevi’ yazıyordu.

‘Bekle beni’

‘Tabii Hâkim Teyze’

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında
bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp

öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından
Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

‘İyi misin Hâkim Teyze’

‘İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor’

‘Nereye gidiyoruz?’

‘Cebeci Asri Mezarlığına’

‘Tamam’

‘Teyze nerelisin sen?’

‘Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev
hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz
dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük.
Allah’a Şükür Babam’da sağ salim döndü savaştan.’

‘Sonra ne oldu?’

‘Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le
karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a gittim. Hukuk fakültesine girdim.
Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o zaman. Mezun olunca
evlendik..’

‘Çocuğunuz var mı?’

‘Bir kızım bir oğlum vardı.’

‘Neredeler şimdi?’

‘Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.’

‘Ne güzel’

‘1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.’

‘Üzüldüm Hâkim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi
şehit oldu yani’ Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı
vermesin.’

‘Amin. Ya kızın?’

‘O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi.
1999′da depremde hepsi vefat ettiler.’

‘Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim
Teyze kusura bakma’

‘Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme
sağol’

‘Geldik Teyze’

‘Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.’

‘Hâkim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim
eve bırakayım.’

‘Yok beni alacaklar buradan’

‘Hâkim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim.

Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350
‘yi ona veririm. Gerisi kalsın.

Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin
parasal karşılığı yok zaten.’

‘Çocukların var mı?’

‘İki tane ellerinden öperler.’

Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp
gösterdi.

‘Adları nedir?’

‘Kemal ve Ayşe’

‘Oğlumun adı da Kemaldi.’

Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet
Hanım..

‘Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız,
dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut.

Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark
etmelerini sağla.

Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.’

Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar
yetiştireceğine söz verdi.

Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken;
Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.

Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı
acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.

Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün
daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök
delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.

Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki
haberlere göz gezdirdi.

Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli
olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili
kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.

Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti:

’Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan
cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hâkimlerinden Adalet YILMAZ’a ait olduğu
belirlendi. Adalet YILMAZ’ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait
olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu
parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir
huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’ın mezarlığa ölmek için
gittiğini düşünüyor.’

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu.
Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.

Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.

Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan
yağmur altında

’Gökler bile sana ağlıyor’ diyerek ağladığıydı..

.

.

İşte bu günlerde de adalet ağlıyor.

Siyasi Davalarda Hâkimler Neden Değiştirilir?

Biriyle
aranızda bir hukuki uyuşmazlık çıktığında veya suç işlediğiniz iddia
edildiğinde yargılanacağınız mahkeme önceden belirlenmiş olan yetkili ve
görevli mahkemedir.

Yasada
objektif ve herkes için düzenlenmiş kurallara göre belirlenmiş mahkemenin hâkimi/
hâkimleri de
o mahkemede görev yapmakta olan hâkimdir.

Davanızda
karşı taraf olarak herhangi bir kişi de olsa devlet başkanı da olsa
durum aynıdır.

Olaydan
önce kurulmuş ve somut olay ile kuruluşu bakımından ilgisi olmayan mahkemeye “tabii
mahkeme”
, bu mahkemenin hâkimine de “tabiî hâkim” denir.

Hukuk
devletlerinde, “kişiye veya olaya özgü mahkeme kurma ve hâkim görevlendirme
imkânını ortadan kaldıran bu ilke vatandaşlar için adil yargılama güvencesi
veren temel bir ilkedir.”

Anayasa Mahkemesi, 20
Ekim 1990 tarih ve K.1990/30 sayılı Kararında bu ilkeyi şöyle açıklamıştır:

“Hukuk
devletinde tabiî hâkim (doğal yargıç) kavramı, suçun işlenmesinden veya
çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi
diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, doğal yargıç ilkesi,
yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana
gelmesinden sonra
kurulmasına veya yargıçların atanmasına engel
oluşturur; sanığa veya davanın yanlarına göre yargıç atanmasına imkân
vermez.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu ilkeye aykırı örnekler az da olsa
vardır.
Bunlardan biri “1920-1927
yılları arasında faaliyet gösteren “İstiklal Mahkemeleri” tabiî hâkim
ilkesinin ihlâli niteliğindedir.”

Bir
diğeri 27 Mayıs 1960 hükûmet darbesinden sonra kurulan “Yassıada Mahkemesi”
de olaydan sonra kurulmuş, hâkimleri olaydan sonra atanmış, bir “olağanüstü
mahkeme” idi.

Anayasa
Hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler’in açıkladığı gibi “adil bir yargılama
için, hâkimin sadece ‘tabiî hâkim’ olması yetmez; aynı zamanda ‘bağımsız
hâkim’
olması gerekir. Hâkim, tabiî hâkim olsa bile, bağımsız değil ise,
adalet gerçekleşmez.
Bu nedenle hâkimlerin bağımsız bir organ tarafından
atanması, atandıktan sonra da siyasî ve idarî makamların etkisi altında
kalmamaları
ve bunun için de çeşitli teminatlara sahip olmaları
gerekir. Kendilerini bağımsız hissetmeyen hâkimlerin tabiî hâkim olması,
tek başına yargılananlar için bir güvence teşkil etmez.”

Şimdi
bu temel bilgiler ışığında “Man Adası Davası” olarak bilinen Ana
Muhalefet Partisi (CHP) lideri
Kemal Kılıçdaroğlu ile Cumhurbaşkanı ve
AKP lideri
R. Tayyip Erdoğan arasındaki uyuşmazlıklarda yaşanan dava
sürecinde olanlara bakalım.

*********************************

MAN ADASI Davasında Yaşananlar

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kara para aklama ve vergi kaçırma cenneti olarak bilinen Man
Adası’ndan, CB Erdoğan’ın yakınlarına
(oğlu, kardeşi, dünürü ve eniştesine)
toplam 15 milyon dolar transfer yapıldığını
iddia etti.  (Tarih: 5 Aralık 2017, yer: CHP Meclis Grup
Toplantısı)

Erdoğan,
bunun “yalan olduğunu” söyledi. Hatta “İspat edilirse ben
cumhurbaşkanlığını ve siyaseti bırakacağım”
dedi.

·        
Kılıçdaroğlu
hakkında Erdoğan ve ismi geçen yakınları tarafından 5 ayrı dava açıldı.

·        
5 davanın görüleceği
4 mahkemenin hâkimi, talepleri olmadığı halde bu davalara bakan mahkemelerden
alındılar
yani görev yerleri değiştirildi.

·        
Yaklaşık 2
milyon TL tazminat talepli
bu davalarda mahkemeler, tartışmalı bir
“yargılama” sürecinden sonra
, Kemal Kılıçdaroğlu’nu olağanüstü yüksek tazminatlara
mahkûm etti.

·        
Dosyalar İstinafa
(Bölge Adliye Mahkemesine) gitti. İstinaf mahkemesi yerel mahkemelerin
verdiği kararları hukuka aykırı bulup kaldırdı.

·        
Akabinde, Kılıçdaroğlu
lehine karar veren istinaf mahkemesinin başkanı ve üye hakimleri başka
yerlere tayin edildiler.

·        
İkinci defa
dosya istinafa geldiğinde, yeni atanan başkan ve üyeler bu defa Kılıçdaroğlu’nun
aleyhine yani cezaların hukuka uygun olduğuna dair karar verdiler.

·        
Davalar temyiz
edildi, dosyalar Yargıtay’a taşındı. Dört dava hakaret kapsamında açılmış
davalardı. Esas önemli olan Man Adası Davasında ise 4. Hukuk Dairesi,
Halkbank’ın yazısı ve MASAK’ın cevaplarına dayandırarak, “Para
transferlerinin doğru olduğunu”
tespit etti. Hatta kararda CHP liderinin
açıklamasında kamu yararı bulunduğu anlatıldı.

Sonuçta,
Kılıçdaroğlu’nun “eleştirilerinin olgusal temelinin olduğunu
belirterek, yerel mahkemenin verdiği kararın bozulmasına ve Kılıçdaroğlu’nun
tazminat ile sorumlu tutulmasına yer olmadığına
ve davanın tümden reddi
gerektiğine
karar verdi. Yani davayı Kılıçdaroğlu kazandı.

****

Bu
yazının konusu Man Adası davası sürecinde verilen farklı kararların
doğruluğu veya yanlışlığını yorumlamak değil.

Kemal
Kılıçdaroğlu’nun iddiasının doğruluğu artık mahkeme kararıyla ispat edildiğine
göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz verdiği gibi istifa edip etmeyeceği de
değil.

Bu yargılama
sürecinin yerel mahkeme ve istinaf aşamasında, “Tabii hâkim” ilkesinin çiğnendiği
durumlarda vatandaşın asla adil bir şekilde yargılanamayacağı
çok somut bir
şekilde ortaya çıktı.

Bereket
Yargıtay’da tabii hâkim ilkesinin çiğnenemediğini ve hala “bağımsız
hakimlerin”
olduğunu gördük.

Kararın
kimin lehine olduğu beni çok ilgilendirmiyor. Hatta keşke belgeler yalan
olsaydı. Halktan vergi isteyen Cumhurbaşkanının yakınları bu tür işlere
karışmamış olsaydı diyorum.

Ama bu
kararın verilebiliyor olmasından çok mutluyum.

Çünkü,
çok şükür ki hala, “Ankara’da hakimler var” diyebiliyoruz.

*********************************

Söz Dinleyen Hâkimler

Partili Cumhurbaşkanının bağımsız kurumların başında hep “söz dinleyen” başkanlar
istediğini biliyoruz.

Mesela
bazı Merkez Bankası başkanlarını “söz dinlemediği için” görevden alıyor.

“Enflasyonla
mücadelede yeterince başarılı olamayan (!) TÜİK Başkanlarını
değiştiriyor.

Mahkemelerde
“tabii hâkimler” görevden alınıyor. Yerlerine atananlar ne tesadüf ki “iktidarla
uyumlu” kararlar
veriyor.

Nihayet
İl ve İlçe Seçim Kurulu Başkanlarının “Tabii Hâkim” ilkesi gereği en
kıdemli hâkim olması kuralı değiştiriliyor. Yerine “talipli 1. Sınıf hakimler
arasından seçimle gelecek olanlar başkan olabilir” diye kural getiriliyor.

Ondan
sonra da bizim adil yargılama ve adil seçim istediklerine inanmamızı
istiyorlar.

Demokratik Hayata Atılan İlk Adım, 23 Nisan 1920

0

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi, 19
Mayıs 1919’da başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın; 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin açılışı da 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun
önsözü ve demokratik hayata atılan ilk adımdır.

                Ülkesi
ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri,
millî egemenlik ve bağımsızlıktır. Millî egemenlik, halkın kendi kendini
yönetmesi; millî bağımsızlık ise bir devletin, kendisi ile ilgili kararları
alma yetkisinin, uluslararası bir güçlerde değil, kendisinde olması demektir.
Günümüzün en gelişmiş devlet yönetim biçimi, “Demokrasi”dir.  Demokrasinin temeli, milli egemenliktir. Egemenliğin
tek, meşru kaynağı ve sahibi, millettir.

                Bugün
102. yılını kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, demokratik
hayata geçişimizin de ilk adımıdır. Bu adımla Türk milleti, kulluktan vatandaşlığa
yükselmiş ve egemenlik, bir hanedandan ve saraydan, millete geçmiştir. Millet
egemenliğini, millî iradenin temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet
Meclisi eliyle kullanmaya başlamıştır. Millî Kurtuluş Savaşımız, bu meclis
eliyle yönetilmiştir. Kurulan yeni Türk ordusu,” TBMM Ordusu”dur. Gazi Mustafa
Kemal’in önderliğinde zaferle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı’ndan sonra hayata
geçirilen, Türkiye Cumhuriyeti, bu meclisin kararıyla kurulmuştur.

                Demokratik
ülkelerde millet, egemenlik yetkisini şu üç organ eliyle kullanır: Yasama,
yürütme ve yargı. Millet, yasama, yani kanun yapma yetkisini TBMM eliyle; yürütme
yetkisini kendi seçtiği devlet başkanı, bakanlar ve bürokratlar eliyle ve yargı
yetkisini ise bağımsız yargı organları eliyle kullanır. Demokratik düzen, insan
hak ve özgürlüklerinin en iyi şekilde korunduğu ve saygı gördüğü düzendir. Bu
düzen; adaletin bağımsızlığının, hukukun üstünlüğünün, insan onur ve
haysiyetinin, söz, düşünce, kanaat, din ve vicdan özgürlüğünün en büyük
güvencesidir.

                Atatürk,
millet iradesinin tecelli ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23
Nisan tarihini, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak Türk çocuklarına
armağan etmiştir. Atatürk, bu bayramı, milletin gelecekteki güvencesi olan
bugünün küçüğü, yarının büyüğü olan çocuklarımıza armağan etmiştir. Çünkü,
çocuk yaşta egemenliğin ve bağımsızlığın değerini kavrayan bir kişi, onun
sürekli koruyucusu ve kollayıcısı olur.

                “2022
Türkiyesi”nde uygulanan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile maalesef,  TBMM işlevini kaybetmiştir. TBMM’nin yasama
yetkisi azalmış, bu yetkiyi daha çok Cumhurbaşkanı KHK (Kanun Hükmünde
Kararname)’larla kullanmaya başlamıştır. Yürütme yetkisi, tek başına Cumhurbaşkanınca
kullanılmaktadır. Yargının bağımsızlığı ise, siyasi iradenin müdahaleleri ve
yönlendirmeleri ile büyük ölçüde zedelenmiştir.

                Eğer
çocuklarımıza özgür, bağımsız, demokratik, çağdaş, gelişmiş ve zengin bir
Türkiye bırakmak istiyorsak, hızla şu anda uygulanmakta olan tek kişinin
yönetimine dayanan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nden kurtulmalıyız. Bu
sistemin yerine en kısa zamanda “İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter
Sistem”e geçmeliyiz. Bunun için, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği
Seçimleri en büyük fırsattır. Milletçe bu fırsatı çok iyi değerlendirmeli ve
milli egemenliği zedeleyen bu sistemden kurtulmalıyız.

                Bu
duygularla 23 Nisan  Ulusal Egemenlik ve
Çocuk Bayramınızı kutluyor, bu günleri bizlere armağan eden Mustafa Kemal
Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle ve şükranla anıyoruz. 

Beklenti!

İnsanoğlu yaşamı boyunca bir beklentiler yumağı içindedir. Kimi iyi
bir yaşam sürmek, kimi zengin olmak, kimi siyaset yolu ile hükmetmek, kimi de
dünyayı gezerek keşfetmek ister… Örnekleri çoğaltabiliriz.

 

Bunlar bir insan için makul isteklerdir. Yeter ki, bu beklentilerin
karşılanması haksız, hukuksuz, yalansız riyasız ve hakkaniyete uygun bir
şekilde olsun…

 

Ancak insanoğlu çoğu zaman hakkına razı olmaz ve hep daha fazlasını
ister. Bu sebeple gerçekleşmesi zor beklentiler içine girer.

 

Türkiye malumunuz 85 milyonluk bir nüfusa sahip kocaman bir ülke…
Doğal olarak insanlarımızın her birinin kendince beklentisi var.

 

Burada karşımıza tuhaf bir ikilem çıkıyor. Çünkü üretmeden,
çalışmadan, hak etmeden beklentilerimizin karşılanmasını istiyor ve bekliyoruz.

 

Siyaset yapanlar için siyaset kapısı, beklentilerin karşılandığı bir
yapıdır. Bu yapıdaki beklentiler bize ne hikmetse büyük kayıplar olarak geri
dönüyor.

 

Siyaseti yönlendiren genel başkanların himmeti ile bir koltuk kapanlar
genellikle ülkenin uçuruma gidişine bu koltuğu korumak adına sessiz kalıyorlar.
Geriden gelip o koltuğa oturmak için bekleşenlerde beklentileri nedeni ile
büyük bir sessizlik içinde kalıyorlar… Onların güç aldığı hikâye de,
Nasreddin hocanın göle yoğurt mayalaması gibi: ya tutarsa!

 

Keza bürokratlar ne kadar siyasi iradeye teslim olurlarsa,
beklentilerinin o kadar çabuk gerçekleşeceğine inanıyorlar. Oysa ülke büyük bir
açmaza doğru gidiyor!

 

Yine devletten siyasetin oluru ile ihale ve teşvik almak için iktidarların
yanlış politikaları karşısında susup beklentilerinin gerçekleşmesini
bekleyenlere ne diyelim? Kimse bunlara demiyor mu; memleket batarsa paranın,
ihalenin, teşvikin bir önemi kalmaz diye?

 

Ya siyasi partilere üye olup, kendi veya çocukları için iş ve aş
talebi beklentisinde olanlara ne diyeceğiz? Bunlar yanlışlar karşısında dilsiz
şeytan gibiler! Kendi partileri iyi gelişmeler dış güçlerin işi
savunmasındalar… Onlar da her şeyi biliyor ama şu “beklenti” işi var ya, her şeyi bozuyor!

 

Bu beklentiler, Türkiye’de yanlış giden işlere “dur” denilmesini engelleyen en büyük faktördür. Eğer bu
beklentiler eşiğini aşamaz isek işimiz daha da zorlaşacak…

 

Hepimiz biliyoruz ki, son yıllarda hiç bir ulus-devlet işleyişinde
görülmeyecek şeyleri Türkiye’de yaşıyoruz. Buna karşılık dişe dokunur bir tepki
yok. Bunun sebebi bu ülkede siyaset yapanların, bürokratların, medya sahibi ve
mensuplarının, sermayenin, aydınların, sanatçıların ve halkın içinde uyanık
geçinenlerin tamamının sorunların kaynağından bir beklenti içinde olmasıdır.

 

Bu ülke batarsa unutmayın hiç kimsenin “beklenti”si karşılanamaz! Onun için bir hastalık haline
gelmiş beklentilerinizden bir an önce vaz geçin ve ülkenin önünü açın.

 

Gelin hep birlikte geleceğimizi sıkıntıya sokacak sorunları bugünden tezi
yok temizleyelim.

 

Bu konu sizin cumhurbaşkanı, parti genel başkanı, milletvekili,
sermaye sahibi, bürokrat, akademisyen, sanatçı vs. olmanızdan çok daha önemli
bir konudur.

 

Beklentim var deyip susanlar bu memlekete en az ihanet edenler kadar
suçludur. Allah bu tipleri ıslah etsin!

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 14

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-7

 

Hoş Sadâ-2

İbnül Mahmud Kemal İnal Efendi Hazretleri bir toplantıdan çıkarken ‘Önümüzdeki Pazar bana geleceksin, seninle
Necmettin Molla’ya gideceğiz
.’ dedi. Söylediği günde konağa gittim ve
birlikte yaz günü olmasına rağmen Yusuf Ziya Ortaç’ın makalesinde okuyacağınız
kıyafetiyle Karaköy iskelesinden vapurla Necmettin Molla’nın Büyükdere’deki
konağına ulaştık. Konağın bahçesinde karşılıklı koltuklarda oturmuş halde, bu
bilgi hazînesi iki ihtiyar, geçmişteki hâtırâlarını dile getiriyorlardı: Ben de
22-23 yaşlarında bir genç olarak -bir köşeye âdeta büzülmüş halde- neler
konuştuklarıı tâkip etmeye çalışıyordum. Daha sonra yemeğe geçildi; sofrada
herhalde 15-20 kadar, yaşları, belki en genci 60-70 yaşlarında dâvetliler
bulunuyordu. Efendi Hazretleri beni yanına oturtmuştu. O mecliste Enver
Paşa’dan iki yaş küçük olan amcası ve Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı
Devleti’nin yaptığı bütün savaşlara katılmış olan Halil (Kut) Paşa’yı tanımıştım.

Bu toplantıda bestekâr, hukukçu, politikacı aynı zamanda İttihat ve
Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden birisi olan Servet Yesari Bey’den
bahsedilerek O’nun meşhur hisar buselik şarkısını okumam istendi. Şarkının aslı
-bir hadise var can ile canan arsında- olmasına rağmen Efendi Hazretleri bu
şarkıyı ‘can ile canan arasında hâdise
olur mu hiç, olsa olsa râbıta olur
’ diyerek bize hâdise’yi rabıta şeklinde
çaldırıp söyletirdi. Ben de tabiî ki üstadın istediği şekilde okudum. Üstadın
bu münâsebetle bir başka şarkıda da değişiklik yaptığını söylemeliyim. Yesari
Asım Arsoy’un Hüseyni şarkısındaki –Çıkmam
Allah etmesin meyhaneden
– mısraını –Girmem
Allah etmesin meyhaneye
– şeklinde değiştirerek çaldırıp okuturdu.

Efendi Hazretlerinin pazartesi toplantılarına çok tanınmış da olsa
şöhret de olsa hanım giremezdi. Doğrusu ben hiç rastlamadım; ancak son yıllarda
Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil’in hanımı, bir keresinde de Dr. Necmettin
Hakkı İzmirli’nin hanımının katıldığını duymuştum.

Mesut Cemil Bey1, 1952-1955 arasında İstanbul radyosu
müdürlüğünü ifa ederken ‘Efendi Hazretleri’nin kendisini aramadığından şikâyet
ederdi. Tamburi Cemil Bey’in ise Mühürdar Emin Paşa döneminde sazlarını bir
faytona koyarak konağa geldiğinden bahisle kızgınlığını ifâde edecek sitemlerde
bulunurdu.

Efendi Hazretlerine en yakın sima olarak tanınmış târihçi
ve nüktedan Mükrimin Halil2 Bey’i hatırlıyorum; birbirlerine
karşılıklı latîfeler ve şakalar bile yaparlardı.

1950-1951 yıllarında Cerrah Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan (1905-1972)
İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne seçilmişti. Rektörlük üniversite kapısının
sağındaki binada idi. Efendi Hazretleri Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan’ın yeni
görevini tebrik etmek üzere önce rektörlüğe geliyor bulamayınca kapalı çarşıdan
geçerek Cağaloğlu’nda Kâzım İsmail Bey’in apartmanına kadar yürüyor. Önce
asansöre binip en üst kattaki oturduğu dâireye çıkıyor, orada bulamayınca da en
aşağı kattaki muayenehanesine iniyor. Hocayı orada da bulamayınca şu latîfeyi
ihtiva eden notu bırakarak ayrılıyor:

Rektörlüğünüzü tebrik için önce
rektörhâneye geldik sizi bulamadık, kapalı çarşı tarîkiyle devlet hanenize
geldik, orada da yoktunuz. Bir ümit ile muayenehânenize indik, ne çâre orada da
yoktunuz. Bilmem ki hangi hânedesiniz
?’

Efendi Hazretleri çok hatırşinas idi. 1952 yılında oğlum Bülent’in
doğumunu öğrenince Lâleli’ye kadar gelerek ezan ve kameti kulaklarına okumuştu.
Yakınlarının cenâzelerine çok uzak da olsa mutlaka giderdi, hastaları aradığını
da çok iyi hatırlıyorum. Beni mahcup edecek kadar memnun eden davranışlarına da
şâhit oldum: 1951 yılında Beyazıt’tan Tünel meydanına kadar zahmet ederek nikâh
merasimimde bulunarak bizleri taltif etmişti. Daha sonra Cağaloğlu’ndaki
evimize Kâzım İsmail Gürkan ve Sıddık Sami Onar ile birlikte gelerek şeref
vermişlerdi.

Mûsikî Allah’a ve ahlâka götürücü yollardan biridir. Mûsikî, insanı
arıtan, iyileştiren yöntem ve araçlardan biridir. Ayş ü nûş eylemeyi (yiyip
içmeyi) mûsikînin ayrılmaz parçası sayan yeterince arınmamış insanlar,
İbnülemin’in veya Ekrem Karadeniz’in konaklarındaki tertip olunan mûsikî
iklimlerinde bulunabilmiş olsalardı…

İbnülemin’in sekseninci yaşı dolayısıyla İstanbul Üniversitesinde
yapılan muhteşem jübile töreninde ‘Efendi Hazretleri’nin şiirlerinden Ekrem
Karadeniz tarafından bestelenmiş olanlarından meydana gelen ‘icra’yı dinlemiş
olsalardı; o muhteşem törenin parçası olan o mûsikî icraâsındaki arındırıcı
yüceliğinin orada bulananlardan biri ve benim gibi bir parçası olabilselerdi…
O’nun ‘ilme, sanata hizmeti
konusunda ‘jübile’ türünden büyük bir töreni İstanbul Üniversitesi
Rektörlüğünün yapmış olması bir kadir bilirlik idi; görev almış olmaktan haz ve
şeref duyduğum o günkü özel konser, gerçek aydınların Türk mûsikîsine
saygısının da gösterilmesidir.

Hoş Şadâ’ isimli eserinden
sık sık bahsederdi; biz o târihlerde bestekârlar ve mûsikî târihimiz hakkında
bilgi edinecek kaynak bulamazdık ve bu eserin bir an evvel yayınlanması için
duâ ederek bekleşirdik. Üstad 1957 de Hak’ın rahmetine kavuşunca müsveddeler
Yeğeni Selma Hanım’dan alınarak, son kısmı Avni Bey tarafından tamamlanarak,
kitap, Hasan Âli Yücel’in yönettiği İş Bankası kültür yayını olarak sonraları
basıldı. Başına konulan yazılar da resimler de gerçek târihçilerin
değerlendirebileceği metinlerdir. Eserin mûsikî kitaplığımızdaki yeri emsalsizdir.

İbnülemin Bey bilgisi ve yaşayışı ile bugün çok yaygın kullanılan
niteleme ile bir ‘fenomen’ idi.
Târihçi, biyograf, bibliyograf, hat ve ebru sanatı uzmanı, mûsikîyi bir zevk
aracı değil, insanla cennet arasındaki uyumlandırma temrinleri sayan, fart-ı
hassasiyet sâhibi bir şahsiyet idi. O’nun hakkında birçok yazı vardır. Merhum
dostum Faruk Kadri Timurtaş’ın, Kâzım İsmail Bey merhum ile Tanpınar’ın
yazıları mutlaka okunmalı.

Yetmiş yıldır milletime ve kültür hayatımıza hekimlik ve mûsikî sanatı aracılığı
ile hizmet etmeye çalıştım. Eskilerin ‘irfan
dedikleri servetten hisseme düşenleri toplamaya, sonra da tekrar paylaşmaya
gayret ederek yaşamanın mutluluğunu tadarak ömür sürdüm. Bu ömrün içinde ilim,
sanat, siyâset, idaâre ve ticâret alanlarının gerçekten ışıklı yıldızları
vardı. Bazılarının hakkının yenmiş, bazılarının ise dil ve zevk değişmeleri
yüzünden gölgede kaldıklarını üzülerek ifâde etmek isterim. O yıldız
şahsiyetlerden biri nev’i şahsına münhasır ‘Efendi
Hazretleri
’ veya ‘İbnülemin’ unvanıyla
tanınan Mahmud Kemal İnal’dır. 

Prof. Dr. NEVZAD ATLIĞ 

Hoş Sadâ Hakkında…

Eser, Yusuf
Ziya Ortaç’ın; ‘Takdim’, Hasan Âli
Yücel’in; ‘Üstad İbnülemin Mahmud Kemal
İnal’
,  Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmâil
Gürkan’ın; ‘Üstad İbnülemin’e Dâir’,
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın; ‘İbnülemin
Mahmud Kemal İnal’a Dâir
’, Muzaffer Esat Güçhan’ın; ‘Bâzı Husûsiyetleri ile İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ başlıklı
makaleleri, Avni Aktunç’un; ‘Üstada
Kaside
’ başlıklı şiiri ve Üstâdın ‘Vasiyetnâmesi’nden
sonra İbnülemin Mahmud Kemal İnal üstâdın, eserine yazdığı 12 sayfalık ‘Giriş’ başlıklı yazısı ile  ‘Hoş Sadâ’
isimli eseri başlıyor. Eserde yer alan bestekârlar, harf sırası ile tanzim
ediliyor. Beste sâhibinin önce hayat hikâyesi, eşkali mezarının bulunduğu yer,
bestelerinin güftesi yer alıyor. Gerekli açıklamalar dipnotlarda veriliyor.
Birinci bestekâr ‘Basmacı’ unvânı ile
anılan Abdi Efendi, ikinci bestekâr Hüseyin Avni Paşa önderliğindeki cinâyet
şebekesi tarafından, hâince bir tertiple şehid edilen Sultan Abdülaziz Han’dır.
Abdülbâki Nâsır Dede (1765-1820), Abdülkadir Bey (1873-1946), Âfet Mısırlıyan
Efendi (1850-1922), Ahmed Ağa (vefatı: 1794), Ahmed Efendi (vefatı: 1883),
Ahmed Efendi (Yağlıkçızâde)’den sonra 32 bestekâr hakkında bilgi verilmesini
takiben üstâdın vefatı sebebiyle yarım kalan eser, hazırladığı belge ve
notlardan faydalanarak Avni Aktunç tarafından tamamlanıyor.

164

Üstâdın Jübile Nutku

Aziz vatanımızın medarı iftiharı olacak surette
yetişeceklerini ümit ettiğim münevver geçlerimizin hakkı âcizanemde dâimâ ibraz
ettikleri muhabbet ve hürmet âsarı cemilesinden olarak geçen sene yine bu
mevsimde tertip ettikleri jübilenin teşekkürünü lâyıkiyle îfa edemediğim halde
bu sene de namı âcizaneme izâfe ettikleri bu şerefli toplantıdan dolayı da
hissiyatı müteşekkiranemi nasıl izah edeceğimi bilemiyorum. Çok defa mânalı
sükût, sözden daha müessir olur. Ben de hâlisâne ve beligane şükür ve minnet
ifâde eden sükûtu, riyâya mahmul olabilecek sözlere tercih ederim.

Memlekete hizmet edenlere gösterilen hürmet,
görenlerden ziyâde gösterenlere aittir. Kıymeti olmıyan âdem kıymeti olan âdeme
riâyet etmez. Esâsen o kabil âdemler indinde kıymetin mânâsı yoktur. Kıymeti,
kıymeti olanlar bilir.

Yine
erbabı bilir ehli kemalin kadrin / Nezd-i cühhalde âlim ile câhil birdir.

 diyenler,
hakîkate tercüman olmuşlardır. Hayatını, vatanın saadetine vakfedenler,
vatandaşların takdir ve tevkirine mazhar olurlarsa hizmetlerinin dünyaya
teallük eden mükâfatını gördüklerine kanaat ederek mesrur ve daha fazla hizmet
etmeğe vicdanen mecbur olurlar. Nankörlük, hem sâhibini, hem memleketi
mutazarrır eder.

Vaktiyle bir İngiliz âliminin, bir eserde ‘İnsanlık âleminin velii ni’meti’ nam-ı
hakikat encamiyle yâd ettiği Resuli âzam, mürebbii âlem efendimiz ‘Nâsın hayırlısı, nâse nef’i olandır
buyurmuşlardır. Nâse hizmet edenler, madem ki nâsın hayırlısıdırlar, onların
kadrini bilmek, lâyık oldukları hürmet ve muhabbette kusur etmemek hamiyyeti
vataniyye, erbabı için en mühim bir vazifedir. O vazife hakkiyle eda olunursa
pek çok hayırlı ve kıymetli insan yetişmesine ve hakîkatte vatanı azize büyük
hizmet edilmiş olur. ‘Söyleyenden
dinleyen ârif gerek
’ müeddasını ihtar ile bu sadedde bu kadarla iktifa
etmek münasiptir.

Mûsikî günü
nâmı verilen bugünkü toplantıda – eyyamı sahavetten beri muhibbi olduğum –
mûsikîden bahsetmemi arzu eden zevatı kırmamak iç bu husustaki aczimden iğmaz
ederek ve malûmu i’lâm kabilinden olduğunu bilerek birkaç söz söyleyeceğim.

          Mahlûkatın ekmeli olan insanda değil,
can taşıyan diğer mahlûkatta da teganniye tabiî bir meyl vardır. Beşikteki
çocuklar teganniden mütehassis olurlarken, mûsikînin mecnunlar üstünde tesiri
görülürken, ejderler ve timsahlar mûsikî ile avlanırlarken, hattâ bazı erbabı
fennin beyanlarına göre çiçekler bile mûsikîden müteessir olurken mûsikîden
hazzetmeyenlere ne demek lâzım geleceğini yine onlar takdir etsinler. İslâm’ın
en büyük âlimlerinden olan İmamı Gazali ‘Baharın,
çiçeklerin, ve mûsikînin müteessir etmediği şahsın mizacı fasittir.

demiştir.

          Erbabı tetkik ‘Taam bedenin gıdası olduğu gibi gına3 da ruhun gıdasıdır. Gına, fehme safvet,
zihne rikkat, haşine linet, cebine cesaret, bahîle sehavet verir
.’
demişlerdir ki bütün tecrübeler, bu hakîkati ispat etmektedir. Ben de bir
eserde mûsikîye ‘ruhun tekellümü
demiştim. Ruh, cesede hâkim olduğu gibi ruhun tekellümü de havas üzerinde
nafizül ahkâmdır. Bir yerde de ‘Aşkın
lisanı
’ demiştim. Aşkın lisanıdır ki tekellüm ettikçe ruhumuzu i’lâ ve
hüsni ezeliyi temaşa etmişçesine can ve cananımızı ihya etmektedir. Bu
sebepledir ki eski eserlerde mûsikî ‘ilmi
şerif
’ nâmiyle yâd edilmiştir. Şerâfeti muhâfaza etmek için nasıl hareket
etmek lâzım geleceğini iz’an sâhipleri tâyin eder. Vaktiyle mûsikîden anlıyan
bazı ehibba ile bir mûsikîhaneye gitmiştik. Okuduğunu bilen bir hanende, en
kıymetli üstatlardan Kömürcüzâde Hafız Efendi merhumun en nefis eserlerinden olan
Hüzzam bestesini şevku letâfet ile okurken zâhiri beşer, bâtını har olan bir
şahıs ‘Biz güzel şeyler dinleyip eğlenmek
için para verdik. Böyle can sıkıcı saçmalar dinlemeyiz
.’ dedi, gitti.
Anlamıyana anlatmak, hissetmeyene ettirmek kabil midir? Şu noktaya da işâret
etmek lâzımdır ki bîpâyan bir deryâ olan mûsikîde biraz behre hâsıl etmekle
bestekârlığa kalkışmamalıdır. Cüz’i malûmatla bestelenecek âsarın hayatı pek az
zamana münhasırdır. Bir müddet terennüm olunur, sonra unutulur, gider. Yıllarca
çalışarak ihtisas kesbeden üstatların eserleri, aradan asırlar geçerek – mâhiyeti
asliyesini az çok kaybettiği halde de – kemâli zevk ve şevk ile okunuyor ve
okunacaktır.

          Mûsikîye müncezip olduğumdan envai
müşkilâta rağmen elli yıldan beri haftada bir gece fakirhânede mûsikî bezmi
tertip ederim. Mûsikî erbabından olan muhiplerimiz lütfen gelirler, bilerek
okurlar, çalarlar. Şikâyet değil, hikâyet olarak söyliyeyim: ‘Mutlaka gelirim’ deyip de gelmiyen, bizi
intizarda bırakan bazı hânende ve sâzende dostlarımızla mûsikî ile
münâsebetleri olmadığı halde erbabı mûsikî arasına katılanlardan, fasıl esnâsında
uykuya, yahut yanında oturan adamla lâfa dalanlardan, bahusus şahıslarını
tanımadığım halde kendi kendilerini dâvet ederek, yahut tanıdıklarımdan birinin
ardına takılarak çalgılı gazinolara gider gibi bîpervâ gelenlerden, vedâ
etmeden gidenlerden maddî ve manevî çektiğim mihnet, aldığım zevke galebe eder.
Ne diyeyim, ‘Bağban bir gül için bin hâre
hizmetkâr olur
.’

          Pek uzayan söze nihâyet verirken bu
toplantıyı tertip eden talebei kirama şükranımı kemâli ihlâs ile tekrar ederim
ve mesleklerinde kesbi imtiyaz ve vatanı azize mühim hizmetler ibraz ile dünyâ
ve ukbâda mesut olmalarını temenni ederim. Toplantıyı açmak lûtfunda bulunan
üniversitemizin vücudiyle fâhir olduğu muhterem rektör beyefendiye ve
istihkakımın fevkinde kelimatı tayyibe irat eden en büyük hukuk âlimlerimizden
Ali Fuad ve en değerli şâir ve ediplerimizden Hamdi Beyefendilerle şâiri mümtaz
Yenişehirli Avni Bey merhumun hafidi erbabı musikiden Avni Bey’e ve Talebe
Cemiyeti Reisine, bahusus beni taltif için teşrif eden zevatı kirama arzı
şükran ederim. Toplantıya ziynet ve letâfet vermek üzere buraya gelmek
zahmetini ihtiyar eden mûsikî sanatkârlarımıza da teşekkür ederim.

         

Hoş Sadâ
Hakkında Birkaç Kelime

Eserin son iki bölümünden birincisi ‘Sözlük’ başlığını taşıyor. Burada, eserde
geçen; günümüze erişemeden kullanımdan düşmüş veya bâzı okuyucuların
hatırlamakta zorluk çekeceği düşünülen kelimelerin açıklaması verilmiş. Ancak
bu sayfalar için bir miktar ‘cimrihasis’ davranıldığını düşünenler
olabilir. Bu cümleden olmak üzere; Âsar, bikes, fart, ibraz… gibi kelimelerin
karşılıklarının verildiği yerde ‘tesâvii
ârâ’
tâbirinin, ‘intizar
kelimesinin karşılıklarının da verilmesi faydalı olurdu. Çünkü okurken veya
yazarken masasında lügat bulunduranlar çok azdır. Ferit Devellioğlu ve İlhan
Ayverdi gibi leksikologların adını bile duymamış insanlarımızın ise pek çoktur.

          Kapağına, kâğıdına, cildine ve sayfa
düzenine âzami ihtimam gösterilen bir kitabın tashihlerine de aynı ihtimam
gösterilse idi; s: LXX’de ‘tevfiz
kelimesi, ‘tefvîz’ şeklinde
düzeltilir ve ‘sözlük’ bölümünde
açıklaması verilirdi.  S: 73’de ‘sende dumak’, s: 158’de ‘Gözümde dâim hayali cânan’, s: 277’de ‘Sildi aşkım gözlerimden her şeyi’ gibi
hatâlar gözden kaçmazdı.

KETEBE
YAYINLARI:

Maltepe
Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6 Dk: 2 Topkapı 34010 İstanbul.

Telefon:
0.212-612 29 30 e-posta:
ketebe@ketebe.com 

………………..

1Mesut Cemil Bey: (1902-1963) Tamburî Cemil Bey’in oğludur.
Müzik eğitimine, batı mûsikîsi ile başladı. Daha sonra tambur ve viyolonsel
sanatkârı oldu. Müzik hocalığı, Ankara ve İstanbul radyolarında müdürlük yaptı.

2Mükrimin Halil Yinanç: (1900-1961) Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümünü ve Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, Türk Târihi Ord. Profesörü.

3gına: Halk arasında
yaygın olarak kullanılan ‘gına
kelimesinin mânâsı, ‘bıkma, usanma
demektir. Az bilinen başka bir mânâsı daha vardır: ‘Nağme ile okumak, şarkı söylemek…’