22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 318

Hürriyetçi Bir Kongrenin Ardından

29 Mayıs’ta Ankara’da yapılan ilk Olağan Genel Kurul’la ve öncesindeki 5 aylık hür ve ilkeli sendikacılık performansındaki gerek eğitimin özüne dönük
üretkenliği gerekse de örgütlenme başarısıyla sendikal güzergâhta yeni bir adres belirdi: Hürriyetçi Eğitim Sen.

 

Siyasetten
bağımsız ve eğitim çalışanlarının aklını, fikrini, irfanını hürriyet temelli
temsil mayası tuttu. İktidar aygıtı ile toplumsal katmanların ilişkisinin yıpratma & yıpranma katsayısına bakıldığında; özgürlüğün, iradenin, hak
mücadelesinin, hür düşüncenin, katılımcılığın ve ilkelerin geçiş üstünlüğünün hâsılı
onur ve haysiyetin kamu yararına yurt sathına yayılması ve tüm nefes alan
gruplarda yankı bulması bundan öte yalnızca zaman sorunudur.

 

Kongre
özelinde analize girişirsek; vesayet ve icazet olmadan herkesin aday olabildiği, onlarca kişinin kürsüye
çıkabildiği, sayımların gece yarısına kadar sürdüğü, sonrasında herkesin
kucaklaştığı ve birlik-beraberlik mesajları verdiği bir demokrasi şöleni oldu.
Bu şölene işleyiş içindeki itirazlar ve eleştiriler de dahil.

 

İlkelerin içselleştirilmesi hazım süreci ister. İnsanların beş ayda
alışkanlıklarını bırakmaları kolay değildir; çoğu insan zararlarını bildiği
halde sigarayı bile bırakamaz. Dahası insan zihni mukayeseli çalışır.
Kafamızdaki son kongre tüm demokratik teamüllerin çiğnendiği önceki sendikayla
ilgili olunca ‘güven’ noktasında
herkes yoğurdu üfleyerek yiyor. Divan
Başkanlığının adalet, eşitlik ve çoğulculuk bakımından örnek tutumu işte o
güvenin kazanımıydı. Bundan sonraki kongrede mikyas bu kongredeki ortam olacak.

 

Cumhuriyetin
temel değerlerine ve eğitim davasına Atatürk’ün
yüklediği mana
ve misyonun ölçü alınması, Sendikal delegasyon adına
Genel Başkan’ın Anıtkabir
ziyaretinde Özel Defter’e
yazdıklarının ve Genel Kurul’da
konuşmalarının temelini teşkil etti. Diğer Yöneticilerin uyumlu ve istişareli
çalışmaları zorlukların aşılmasında müessir oldu. Ciddi bedeller ödenmesine ve
az zamanda çok işler yapılmasına karşın yer yer eski alışkanlıkların nüksetme emareleri
de görülmedi değil. Fakat güzide ve
genel eğilimi diğerkâm büyük kitle
içinde o küçük bencillik nöbetleri de eridi gitti.

 

Başkalarında
yanlış gördüklerimiz ve eleştirdiklerimizi yapma tekrarına düşmeyecek bir
sistem oluşturma iddiasında

idik; bu sınavı azamî fayda ortak paydasında atlattık çok şükür, gayrı önümüzdeki
sınavlara hazırlanacağız. Önder Kaymaz Hocamın tespitiyle 21. Yüzyıl Sendikacılığı yapmak durumundayız. O vizyonu kuşanarak
üye değil ‘değer’ kazanacağız. Konjonktürel
(hormonlu) büyüme ve etkisiz yetki gibi boşluğa okunan ezanlara kulak vermek
yerine Başöğretmen’in 100 yıl önce
koyduğu hedefe odaklanmalıyız: “Maarif
işlerinde behemehâl muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halâs-ı hakikisi
ancak bu suretle olur.

 

Pandemi (salgın) süreci gösterdi ki elimizdekileri
kaybetmedikçe kıymetlendiremiyoruz
. Bırakın sağlığı; sokağa çıkabilmenin,
okula-camiye gidebilmenin, serbestçe seyahat edebilmenin, düğün ve cenaze gibi
cemiyetlere iştirakin bile nasıl bir nimet olduğunu hatta insanın sevdikleri
arasında ölebilmesinin bile ne kadar anlamlı olduğunu hayat bize öğretti. Atatürk’ün cumhuriyet ekseninde bize
kazandırdıklarının; millet iradesinin, özgürlüğün ve bağımsızlığın, kadın –
erkek eşitliğinin, insan haklarının, kurallı bir toplum olmanın, aklın ve
bilimin rehberliğinin hâsılı insanlık tarihinin ortalaması sayılan kadim değerlerin ve evrensel ilkelerin aşama aşama yitimini
hissettikçe ne kadar hayatî olduklarını anlamaya başlıyoruz.

Kayıp çok, vakit az ve mücadele bu değerler / ilkeler
üzerine yapılacak. Şükür ki sahadayız, şükür ki ‘hürriyet’ tarafındayız.
Hamd olsun özgürlüğe!

Nam-I Diğer “Foto Metin”…

Bazen yaşam (ım)da önemli gördüğüm insanları sizlerle paylaşıyorum. Bu
sefer de öyle yapacağım ve hem benim hem de koca bir semtin hayatına etki etmiş
bir insandan bahsedeceğim. Çünkü böyle insanlar yurdumun her bir köşesinde var(dı)lar!

 

Ben bu insanın yanında az buz değil 7 yıl (1973-1980) çıraklık yaptım.
Malumunuz bizim nesil genellikle çalışarak okudu. Rahmetli babam daha ilkokul
ikinci sınıfın hitamında beni bir esnafın yanına hayatı ve ticareti öğreneyim
diye koyuverdi! Bu deneyimlerde ticareti öğrenemedim ama bir nebzede olsa
hayatı öğrenmeye başladım…

 

Bunlardan en uzun süreli olanı yani ortaokuldan başlayıp lisenin
sonuna kadar yaz kış yanında çalışacağım sonra da yıllar boyu ağbilik göreceğim
Eyüp’ün tanınmış siması “Foto
Metin”
di… Yani Metin Türkmenoğlu.

 

Bakmayın siz ona “Foto
Metin”
dendiğine… O İstanbul’un Sütlüce Mezbahasında yıllarca
kesicilik yaptı ve oradan emekli oldu. Haliç vapurlarının kalktığı İskele’de
adı ile maruf İskele Düğün Salonunu ve kahvesini yıkılana kadar işletti. Futbol
stadlarında büyük gazetelerde yıllarca foto muhabirliği yaptı ve benim gibi birçok
insanın yetişmesine vesile oldu. Ondan çok şey gördük ve çok şey öğrendik…

 

Fotoğrafçı dükkânı sadece Eyüplülerle değil bütün Türkiye’den gelen
tanınmış insanlarla doldu taştı.

 

Yani anlayacağınız bu insan bir ekol ve okul oldu. Şimdi de dükkânı
müze oluyor…

 

Yanında yetişenler gazetelerde çalıştılar isim yaptılar. Kültürlerini
artırdılar, vizyoner oldular, yaşama bakışları gelişti.

 

Altmış yıl içinde Eyüp’te yaşayan veya yolu Eyüp’ten geçen herkesi
fotoğrafları ile geleceğe taşıdı. Düğünlerde, sünnetlerde, mevlitlerde,
cenazelerde, açılış ve kapanışlarda hep o vardı. Fotoğraf makinasının
denklanşörüne yorulmadan bastı durdu.

 

Bir semtte (Eyüp) yaşamı, kültürü, sosyal gelişmeyi ve daha bir çok
olayı etkiledi.

 

Sizlerin de çevresinde böyle insanlar vardır. Oğlu Şener Türkmenoğlu,
arayıp babam için bir vefa gecesi yapıyoruz deyince İzmir’den İstanbul’a iki
günlüğüne gelip elini öptüm, helalleştim hem de Eyüplü birçok dost ile bir
araya geldim…

 

Hayatta vefalı olacaksınız! Hem Allah vefalı olanları sever. Bugün birçok
hasletimizi yitirdiğimizi üzülerek görüyoruz. Toplumda nice “Foto Metin”ler var… Onlara
sevgi, saygı ve muhabbet gösterelim. Onlar bizim yaşamımıza renk kattılar…
Gelecek nesiller böyle simalardan yoksun olacak! Onlara da geçmişle köprü
kurabilmek adına bu insanları tanıtalım anlatalım.

 

Her şey için teşekkürler Metin Ağbi, teşekkürler “Foto Metin”… Bana çok şey kattın, iyi ki vardınız, iyi
ki o günleri sizlerle yaşadım…

Yüzyıldan Yüzyıla Olaylar, Yorumlar, Görüşler

0

Eserin yazarı Nuri Gürgür; ömrü boyunca inandığı dâvâ
için maddî mânevî bütün gücüyle çalıştı. 
Hareketli, bereketli, verimli ve feyizli bir hayat yaşadı. Aynı ölçüler
içerisinde yaşamaya devam ediyor. Tam bir hizmet ehli… Türk Ocakları Genel
Başkanlığı, Ankara Ticâret Odası Meclis Başkanlığı, makaleler… makaleler…
kitaplar… kitaplar… Bereketli bir ömrün, feyz dolu ürünleridir.

(Şimdilik) son
ürün, çalışmalarının genişçe bir özeti gibi…

13,5 X 21
santim ölçülerinde 456 sayfalık eser, Ötüken Neşriyat’ın ‘Yakın Târih /
Siyâset’ serisinden okuyucuya sunuldu.

Geçen Yüzyıldan Şimdikine Uzanan 75 yılın
Kuşbakışı Görünümü
’ başlığını taşıyan 28 sayfalık bölüm, Erzincan’ın şirin
bir kasabası olan Kemâliye (Eğin)’de başlıyor. Ezan-ı Muhammedî’nin Türkçe
okunmasını mecbur kılan kanunun iptal edilmesiyle kasaba halkının duyduğu
memnuniyet, şâhidi olduğu ilk memleket meselesidir. Atsız’ın yayınladığı Orkun
Dergisi ile tanışması, dergiyi okuduğu için ceza almaktan kılpayı kurtuluşu,
1944-1945 yılında cereyan eden ve yanlış bir isimlendirme ile ‘Irkçılık-Turancılık Dâvâsı’ olarak
anılan haksız-hukuksuz mahkemede olup bitenler, hemen ardından ‘Bozkurtların Ölümü’ ve ‘Bozkurtlar Diriliyor’ isimli kitapların
okunması…

Ömür boyu bir
dakika bile ara vermeden devam eden ‘dâvâya
hizmet
’ böylece başlamış oluyor. 6-7 Eylül olayları sebebiyle Kıbrıs millî
meselesi yakından tâkip ediliyor.

Adım adım 27
Mayıs 1960 darbesine gidiş, Türkeş ve arkadaşlarının Millî Birlik Komitesi’nden
tasfiye edilişi, 15 Ekim 1961 seçimleri, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963
târihlerinde Talat Aydemir’in darbe teşebbüsleri, 12 Mart 1971 muhtırası, 12
Eylül 1980 darbesi, Nuri Gürgür’ün endişe ile tâkip ettiği memleket
meseleleridir.  

Hâdiselerin
içinde fakat siyâsetin dışındadır. Turgut Özal’ın Halil Şıvgın aracılığıyla
ilettiği dâvete, dâvâ arkadaşları Mamak cehenneminde işkence altında inlerken
siyâsî ikbale yönelmeyi, dostluk anlayışı ile bağdaştıramaz ve teklife icâbet
etmez. Türk Ocakları Genel Başkanı iken Adâlet ve Kalkınma Partisi’nden gelen
teklifle de, millî dâvâsına hizmet maksadıyla bulunduğu makamı, geçiş yolu
olarak kullanmaya hakkı olmadığını düşünerek ilgilenmez. Yaşıtlarının ve dâvâ arkadaşlarının
kaba hatlarıyla bildiği, detaylarını hatırlamadığı 75 yıllık olaylar, âdeta metaverse
cihazından bütün canlılığıyla seyrettiriliyor.

İlki
30.12.2015, sonuncusu 14.06.2021 târihinde yayınlanan 263 adet makalede,
yaşanan diğer olayların tahlili, tespitler, görüşler ve yorumlar, kitabın
konusunu teşkil ediyor. Binlercesinden seçilmiş, hepsinde derin ve isâbetli
tahliller; gençleri iyiye doğruya güzele ve şuurlu bir vatansever olmaya yönlendiren
makaleler. Acı ve tatlı yönleriyle 6 yılın değil, 60-70 yılın hâdiseleri akıcı
bir üslûp, selis bir Türkçe ile film şeridi pratikliğinde okuyucuya sunuluyor.

Eser, bir
târih kitabı olmamakla birlikte, târihî hâdiseler külliyatı gibi. Üstelik târih
yazımına uygun bir zihniyetle yazılmış. Bilindiği gibi târih, geçmişteki
olayları kronolojik veya tematik sıra ile nakleden, geçmişe dönük bilgi demeti
olmaktan ziyâde, geleceği plânlamakta kullanılan bir ilimdir.

Geçmişteki
felâketler unutulursa, yeniden yaşanır.

 Nuri
Gürgür
’ün ‘Yüzyıldan Yüzyıla /
Olaylar, Yorumlar, Görüşler
’ isimli eseri, seçilmiş veya tâyin edilmiş
yönetici sıfatıyla milletine ve ülkesine en iyi hizmeti verebilmeyi gaye
edinmiş kişiler tarafından bu düşünce ile ve tekrar tekrar okunmalı.

Kitapta yer
alan makalelerden bâzılarının başlıkları:

*PKK Terörü – Etnik Fitne ve
Terörle Mücadele Eylem Plânı Bağlamında Yüz Yıl Sonra Yeniden Beka, Güvenlik ve
Bütünlük Meselesi.

*Dertlerimizin Temeli: Eğitim
Meselesi

*Çözümü Zor Bir Problemler
Yumağı: Diyanet İşleri Başkanlığı-Dinî Cemaatler, Tarikatlar, Gruplar.

*Iraktaki Gelişmelerden
Çıkaracağımız Dersler.

 *Solun Yalan Rüzgârları – Teröristten Kahraman
Üretmek.

 *Türkiye ABD İlişkileri Stratejik Ortaklıktan
Soğuk Savaşa Evriliyor.

 *Orta Doğu’da Uluslararası Bir Tiyatro Oyunu
Oynanıyor.

 *Önceliğimiz Türkiye Olmalıdır.

 *Târihin Işığında Cemaatler, Tarîkatlar, Dinî
Gruplar Meselesi.

 *Eğitim Konusu Beka Meselesidir.

 *19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Anadolu’da – Türk
Târihi Kulvar Değiştiriyor.

 *Milletler ve Halklar Meselesi

*Lozan Antlaşması: Türkiye
Devleti’nin Uluslararası Alanda Tescil Belgesi

*Mâvi Vatanı Savunmak.

*Başkomutanlık Meydan Savaşı:
Ergenekon’dan Yeniden Çıkış.

 *Batı Dünyası İle İlişkilerimiz Kritik Bir
Dönemde.

*Doğu Türkistan’da Yaşananlar Tam
Bir Soykırımdır.

 *Doğu Türkistan Meselesi ve Türkiye-Çin
İlişkileri.

 *3 Mayıs 1944: Türkçüler Acıyı Bal Eylediler ve
Kazandılar.

 *İnsanlık Doğu Türkistan ve Filistin’de Kendi
Değerlerine Karşı İmtihan Veriyor. 

***

Ebedî âleme
intikal eden dostlar da ihmal edilmiyor, vefa duygularıyla ve Fâtihalarla yâd
ediliyor: (Alfabetik sırayla) Ahmet Er, Alâeddin Korkmaz, Ayvaz Gökdemir, Galip
Erdem, Gün Sazak, İbrâhim Metin, İdris Yamantürk, Necdet Koçak ve            Yücel Hacaloğlu.

Rahmet-i Rahman’a kavuşanlar için
yazılanlar, Nuri Gürgür’den önce son yolculuğa çıkmayı düşündürecek kadar
mükemmel…

Mevlâ neylerse güzel eyler…

Vefalı dost, mütefekkir Nuri
Gürgür’e, feyizli çalışmalarına devam edebilmesi için sağlıklı ve huzurlu
yıllar diliyorum.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

Devrimci Türkler!

“Türkiye’de mevcut siyaset
iktidarı ve muhalefeti ile Türkiye’yi hakkıyla yönetemedi ve yönetemez de! Türk
Milletinin devrimci nitelik taşıyan insanlara ihtiyacı var … Seneler önce
koyduğumuz bu teşhisin her geçen gün bir daha ne kadar doğru olduğu ortaya
çıkıyor… Türkiye, her cenahtan kemik peşinde koşanlara değil ülkesini çağlar
ötesine sıçratacak aslanlara ihtiyaç duyuyor …”

 

Türkiye’nin içte ve dışta birçok sorunu var. Size bunlardan bahsedecek
değilim. Sizler zaten bunları biliyorsunuz…

 

Ancak benim bir felsefem var. Temel sorunları halletmeden günlük
dediğim tali sorunları halletmenin mümkün olmadığına inanırım.

 

Onun için Türklerin ve Türkiye’nin uzun zamandır devam ede gelen
müzminleşmiş sorunları var. Mevcut insan tipinden oluşmuş aydın veya idareci
tipi ya da karakteri bu sorunları bırakın çözmeyi daha da ağırlaştırıyor.

 

Aydınların ve siyasetçilerin hatta devlet ve ordu bürokrasisinin
ihmali, gafleti ve ihaneti var deyip durduk ama bir arpa boyu yol kat edemedik.

 

Yazdıklarımızı ve konuştuklarımızı üzerine alan da yok. Tabii bu
işlerine de gelmez. Derlermi ki; “bu
sorunlarda bizim de parmağımız var”

 

Bunları aklıselim Türk Milleti de görüyor. Mevcut aydın ve onun
oluşturduğunu zannettiğimiz siyaset ve devlet yapısından hayır yok!

 

Ne yapacağız o zaman?

 

 

“Devrimci Türkler”in tarih
sahnesinde yer alışına zemin hazırlayacağız. Çünkü aynen Atatürk döneminde
olduğu gibi Türklerin yeniden “devrim”
niteliğindeki kararlara ve uygulamalara ihtiyacı var…

 

Buradaki “devrim” ve “Devrimci Türkler” tanımlamaları sizi
1980 öncesi günlere götürmesin çünkü o anlamda kullanılmamıştır.

 

Türklerin içinde bulunduğu hali aşmak açısından köklü değişikliklere
ihtiyacı var diye anlatmak istiyoruz…

 

Yeniden Türklük bilincine kavuşmak, devleti ıslah ederek modernize
etmek, adaleti düzenlemek, milli eğitimi yoluna koymak, fakirliği ve yoksulluğu
ortadan kaldırmak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri millileştirmek, ülkeyi
çağdaş kapitülasyonlardan arındırmak, milli sanayiyi oluşturmak, gençleri
yetiştirmek, inanç sistemini güçlendirmek, Türk Dünyası ile doğru iletişimi
kurmak, ülkemizi küresel (emperyalist) saldırılardan kurtarmak ve “Türk için Türk’e göre” bir nizam
oluşturmak hedefi ile “devrim”lere
ve bunları gerçekleştirecek “Devrimci
Türkler”
e ihtiyacımız var.

 

Günümüzün milliyetçileri, solcuları, muhafazakârları, demokratları,
liberalleri ve diğer iddia sahipleri başarılı olamadılar. Onun için yeni bir
ruha ve silkinişe ihtiyacımız var!

 

Bunu “Devrimci Türkler”
adını verdiğim ve benim gördüklerimi gören, hissettiklerimi hisseden insanlar
başaracak. Türkiye’de böyle bir insan tipi ve karakteri var. Hem de hiç
azımsanmayacak kadar çoklar. Türklerin tarihinde daima yenilenen bu dirilişin
genetik kodları da mevcut…

 

Ülkenin milliyet ve vatansever insanları bu köklü değişim
talebindeler. Yapılan yanlışları ve bu yanlışları yapanları görüyorlar. Bu
sebeple yeniden bir Ergenekon için bir ses, bir nefes ve siyaseten bir bayrak
bekliyorlar…

 

Benim adına “Devrimci Türkler”
dediğim bu insanlar mutlaka gün gelecek ülkenin mukadderatına el koyacaktır…
Böylece Türklerin makus talihi bir kez daha yenilecektir. Hedef Türklük bilinci
ile refah içinde yaşayan, şuurlu, eğitimli, mutlu ve huzurlu bir millet ve
güçlü Türkiye yaratmaktır. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Memleket İsterim

Son yılların Türkiye’sinde Türk
Milleti olarak o kadar sıkışmışlığın ve çaresizliğin içerisindeyiz ki, Ne
tarafa dönsek, hangi dalı tutsak yine de kendimizi bir boşluğun girdabında
buluyoruz.

Oysa bizim kuşağın gençlik yıllarında
ne büyük hayallerimiz vardı, hepimiz tarihimizle gurur duyar, Kimimiz Arif
Nihat Asya’nın şirinde olduğu gibi kendini İstanbul’u Fetheden geleceğin bir
Fatihi olarak görür:

“Delikanlım, işaret aldığın
gün atandan

Yürüyeceksin… Millet
yürüyecek arkandan!

Sana selam getirdim Ulubatlı
Hasan’dan ….

Sen ki burçlara bayrak olacak
kumaştasın;

Fatih’in İstanbul’u
fethettiği yaştasın!”

Kimimiz kendini, Türk Milletine
Osmanlının küllerinden filizlenmiş genç bir Türkiye Cumhuriyeti bağışlamış
Mustafa Kemal Atatürk’ün yerinde bulurdu. Onlar başarmıştı biz de başarırız
diyordu Türk gençliği.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra
özellikle 1920-1938 Yılları arasında tarım ve sanayide büyük atılımlar yapılmış,
yurdun her tarafından fabrika bacaları yükselir olmuştu. Atatürk sonrasını
takip eden iktidarlar da kendi çaplarında memleket ekonomisine katkıda
bulunmayı sürdürmüşlerdir. Özellikle rahmetli Başbakan Süleyman Demirel
iktidarlarında sulamadan tutun da (GAP Projesi), ağır ve orta ölçekli birçok
fabrikanın kurulmasında imzaları vardır.

1980 Sonrası özellikle Turgut Özal
döneminde milli sanayi duraklatılmış, tarım görmezden gelinmiş, o yıllara kadar
yapılan kamuya ait sanayi kuruluşlarında özelleştirmelerin ilk adımları
atılmaya başlanmıştı. Türk Parasını koruma Kanunu kaldırılmış, her köşe başında
bir döviz bürosu açılır olmuştu. Birçok dalda ithalata serbestlik sağlanmış,
hiç unutamadığım bir olay: (ithalat kanunu değiştikten sonra ilk olarak Çikita
Muz ile Türkiye tanışmış oluyordu.) Bugün olduğu gibi Özal döneminde de köprü
ve otoyollara büyük önem veriliyordu. O günlerde suni bir bolluk yaşanıyordu. Türkiye’nin
çok zengin gelir kaynakları var da geçmiş hükümetler bunları milletten
esirgemiş görüntüsü veriliyordu.

Oysa bu kısa vadeli görüş çok
yanlıştı ve Özal’dan sonra gelen ama sürdürülemeyen koalisyon hükümetlerinden
sonra millet 20 yıl sürecek Ak Parti hükümetleriyle tanışıyor olacaktı.

AKP, iktidara geldiği ilk yıllarda
millete büyük vaatlerde bulunmuştu. İç ve dış çevrelerin büyük ölçüde desteğini
alan Recep Tayyip Erdoğan ve ekip arkadaşları, ilk iş “kimsesizlerin kimsesi”
olma yolunda büyük umutlar dağıtıyordu. Seçimlerden sonraki balkon konuşmaları oy
versin veya vermesin milletin gönlüne bir ferahlık serpiyordu.

Avrupa birliğine girmek için
müzakereler başlamış, özelleştirmelere yediden hız verilmiş, derelerden akan
sulara kadar neredeyse satılmadık devletin öz varlığı kalmamıştı.

İlk on yılda Türkiye tıpkı Turgut
Özal döneminin suni bolluğunu yaşıyordu. On yılda fert başına düşen milli gelir
on üç bin dolara çıkarken, son on yıllık dönemde tekrar yönetimi aldıkları
seviyeye yani yedi bin dolar civarına düşmüştü.

Ekonomide kırılma dönemi başladıktan
sonra, hükümetin uygulamaları ve uslubu da değişmeğe başladı. Kendilerinden olmayanlara
söylenen: Alçak, hain, illet, zillet gibi nefret söylemleri her gün
televizyonlarda kulaklarımızı tırmalıyor.

Özellikle son bir yıl içerisinde
çarşı Pazar fiyatları dörde beşe katlandı, vatandaş ekmek kuyruklarında çile
doldururken, işsizlik almış başını gidiyor, iş bulabilmek veya iş yaptırmak için
ancak yandaş olmanız gerekiyor, Ne yazık ki Türk Milleti olarak nepotizmin en
katı kurallarını yaşıyoruz. 92 puan alan bir kişinin yerine elli beş, altmış
puanla giriliyorsa gerisini anlayın artık.

Yüksekokul bitirmiş gençlerin %72 si
yurtdışına gitmek istiyor, hakkını aramak isteyen doktorlara: “giderlerse
gitsinler” diye yol gösteriliyor, sanatçıların festivallerde şarkı söylemesine,
yasada belirtilen kanunlara göre değil, atanmış vali veya seçilmiş belediye
başkanlarının keyfiyeti veya ahlak anlayışına göre karar veriliyor.

Gençlerimiz; yazımın başında
belirttiğim bir Fatih, bir Mustafa Kemal Atatürk olmayı bırakın, yoksulluk,
işsizlik çaresizlik yüzünden hayal kurmayı unuttular.

Sizlere yokluğu, yoksulluğu yaşatan “Tek Adam” sultasından kurtulmanın
yolunu açacak, “İyileştirilmiş ve
güçlendirilmiş parlamenter sistemin
” yeniden inşası için, güzel hayallerle
ruhumuzu süsleyen ünlü şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiiriyle seslenmek isterim.

“Memleket İsterim”

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

 

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

 

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Dizelerinden sonra üç tarafı denizlerle çevrili
bu verimli vatan topraklarında neden fakirlik ve yoksulluk çektiğimizi anlamakta
güçlük çekiyorum.

            Hukuksuzluğun,
adaletin, istibdadın ve açlığın tartışılır olduğu bu günlerde sizlere gene bir
ünlü şairimizin(Nazım Hikmet)
şiiriyle veda etmek isterim:

 

 

Davet”

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

                               Bu
memleket, bizim.

 

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar
çıplak

Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

                               Bu
cehennem, bu cennet bizim.

 

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

Yok edin insanın insana kulluğunu,

                               Bu
dâvet bizim.

 

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine,

                               Bu
hasret bizim.

Sağlıklı kalın.

Gerçekler Vicdanlarda Karşılığını Bulamamışsa Eğer!

      ‘’Nefis, yalanların ve yalancıların; vicdan
ise gerçeklerin, doğruları savunanların sesidir…’’

                                            ( Bkz: 10’ların
İzleriyle Türkiye-Atilla Çilingir, 2014 )

 

       Gerçekten de öyle midir? Vicdanımız kimi
olaylar karşısında iç sesimiz olarak karşımız çıktığında, ardı, ardına sorular
sorup, sorguladığında ona nasıl yanıt veririz? 
Verdiğimiz yanıtlarla soruyu mu geçiştiririz?  Yoksa gerçeklerle yüzleşip, doğruları mı
söyleriz?

      Günümüz dünyasının her yanında yumak, yumak
olmuş pek çok sorun yaşanırken, bulunduğumuz coğrafyanın onca olumsuz etkileri
ülkemize yansırken; bütün bu olumsuzluklardan etkilenmemek mümkün olabilir mi?

      Özellikle de ülkemizin son döneminde
yaşanan gerçekleri bir kez daha düşündüğümüzde; vicdanlarımızdan taşan
sorulardan kaçılabilir mi? Hele ki, yaşanan bu gerçekler, bir daha silinmemek
üzere tarihin unutmaz hafızasına kazınmış ise…

      Şöyle bir düşünün!

      Kapatın gözlerinizi sadece ülkemizde 2000’li
yılların başından bugüne, yaşanan olayları hatırlamaya çalışın!

      Aklınıza gelen ilk olayı, yüksek sesle sorun
vicdanınıza, yanıt arayın! Bakın bakalım yakın tarihimize kazınan hangi olay,
size nasıl cevap verecek? Alacağınız o cevap sizi ne kadar tatmin edecek?

       Alacağınız
yanıt; o sorunun gerçeklerini anlatmıyorsa eğer! Hiç üstelemeyin, cevabı neydi
diye de düşünmeyin! Çünkü tarihe not düşen gerçeklerin izi yoksa vicdanlarda;
ya o gerçek tarihe ait değildir! Ya da o vicdan cevap vermeye müsait değildir…

      Yaşadığın gerçekleri gördüğün, duyduğun ve
bildiğinde; gönül gözün dahi olanlara kayıtsız kalamamış, ruhunda kopan
fırtınalara, içindeki ince sızılara yanıt bulamıyorsan eğer! Aradığın cevap;
nefsinde değil, vicdanında saklıdır. Onun sesini dinle…

       Şimdi
şöylece bir hatırlayalım o çeyrek asırlık süreci ve soralım vicdan denen o
yanılmaz yargıca! Yanıtlasın bu soruların cevabını, tabii ki tarihin unutmaz
hafızasına kazınan gerçeklerin notuyla:

     
 Hala ülkemizin yollarında,
caddelerinde el açan çocukları, yüreği yanık anaların duyulmayan feryatları,
sessiz çığlıklarıyla ada­let arayan insanları varsa eğer,

     
 Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip
ülkemizin milyonlarca genci, sokaklarda işsiz ve çaresiz dolaşırken; kimileri
güçlü ekonomi nutuklarıyla bu gerçeği gözden kaçırmaya, görmezden gelmeye
çalışıyorsa eğer,

      
 Milyonlarca emeklisiyle, iş­çisiyle,
memuruyla yaşam mücadelesini vermeye çalışanlar, hala ay sonunun nasıl
geleceğinin hesabını yapar, enflasyon canavarının diş­leri arasında öğütülürken;
kimileri çıkıp da, ‘vatandaşlarımızın yaşam standardı her geçen gün daha iyiye
gidiyor’ diyerek, gerçekle yalanın yerini değiştiriyorsa eğer,

      
 Evine eli boş dönmenin
mahcubiyetiyle boynu bükük babalar, çocuğunu besleyecek aş bulamayıp da; boş
tencerenin suyuna tirit yapan anneler, hala bu ülkenin gerçeğiyse eğer,

     
 Her yıl ülkemizin yüzlerce
kadınını acımasızca katleden, yüre­ğinde en ufak sevgi kırıntısı ve acıma
duygusu olmayan katil ruhlu erkekler; toplumumuzda elini, kolunu sallayarak
fütursuzca dola­şabiliyorsa eğer,

     
 Doğanın en güzel armağanı, en
güzel süsü olan ağaçlarımız hoyratça kesilirken; onların verdikleri/verebilecekleri
o tertemiz havayı soluyamayacağımızın, onların o dingin güzellikle­rini seyredemeyeceğimizin
refleksiyle; bu katliamlara mani olmak adına gösterilen en doğal tepkiler
görmezden, duymazdan gelinebiliyorsa eğer,

        Doğal
yaşamın bize bir lütfu, yaşamımızın bir parçası olan sokaklarımızın süsü
binlerce köpek ve kedi acımasızca telef edilirken; onların gözle­rindeki acıyı,
masumiyeti, bir lokma yemek verdiğinizde, sevgi dolu sadakatlerini
göremiyorsak, yaşam alanları birer, birer ellerinden alı­nan onca yaban hayatın
feryatlarını duyamıyorsak eğer,

     
 Sanat’a ve sanatçıya sanki bir
ucubeymişçesine bakılıyor, kimi zaman sana­tın içine tükürülmekten dahi
çekinilmiyorsa ve bundan rahatsızlık duymuyorsak eğer,

     
  Nice büyük şehirlerimizin doğal alanları haksız
getirim uğruna yok edilir, her bölgesine dikilen AVM’ler, bir hançer gibi yaşam
alanlarımıza saplanırken; kimilerine onca haksız kazanç sağlayan bu yapılaşmayı
sorgulamıyorsak eğer,

      Ülkemizin
türlü açılımlar-dönüşümler uğruna, adeta temel yapısının ortadan kaldırılmak
istendiğini, birlik ve beraberliğimizi yüzlerce yıllık kardeşliğimizi tehdit
eden dış güçler oyunlarını, bilinen kimi senaryoları, her Allah’ın günü
değişen/değiştirilen gerçekleri bilmiyor, takip etmiyorsak eğer,

    
Balyoz ve Ergenekon davaları sürecinde yaşanan hukuksuzlukları
hatırlamıyorsak eğer,

    
Çok değil bundan 6 yıl önce ülkemizi ele geçirmek amacıyla bizleri
sırtından hançerleyen alçakların, Fetö terör örgütünü hainlerinin ülkemize
vermiş olduğu bunca zararı unutmuşsak eğer,

     
Hele ki, bulunduğumuz coğrafyada yaşanan savaşlar nedeniyle ülkelerinden
kaçarak, topraklarımıza sığınmış milyonlarca insanı besleyen ülkemizde, bu
insanların geçici değil kalıcı olarak bu topraklara yerleşmesinin ne anlama
geldiğini, nüfusu giderek artan bu sığınmacıların, çok değil sadece on yıl
sonra dahi bulundukları bölgelerde çoğunluğa sahip, yönetimde söz sahibi dahi
olacaklarını ön göremiyorsak eğer,

   
Hala milyonlarca insanımız ‘’Hak-Hukuk-Adalet’’ diye bağırıyorsa eğer,

    Ve yaşadığımız tüm bu gerçekler
vicdanlarımızda karşılığını bulamamışsa eğer:

    Gelecek yarınların çok zor geçeceğini
unutmamız gerek.

    Ancak hala
güneşin gülen yüzünü özgürce görebiliyor, ay yıldızlı al bayraklarımız
gönderlerde nazlı, nazlı dalgalanabiliyor, minarelerimizden ezan sesleri arş-ı ala’
da yankılanıyorsa eğer:

    Bu gerçeği de tarihimiz
boyunca vatanımız uğruna hayatlarını seve seve feda eden milyonlarca şehidimize
borçlu olduğumuzu da unutmamamız gerek.  
 

    Kendisini Büyük Türk
Ulusunun ayrılmaz bir parçası olarak gören her yurttaşımızın, vicdanına
kazınan; hiç değişemeyecek, değiştirilemeyecek olan önemli bir gerçek daha vardır.

    O da;
asırlar boyunca Türk Milletinin devlet kurduğu, yaşam sür­düğü her coğrafya;
onun canından aziz bildiği bir vatan parçası, vazgeçilmezi ol­muştur.
İnsanoğluna kucak açan bu yaşlı gezegen, bunu böyle not etmiş; vatan
topraklarımızda gözü olan, vatan bellediğimiz top­rakları ele geçirme teşebbüsünde
bulunan her kim olduysa; bu­nun bedelini fazlasıyla ödemiş, tarih sayfaları da
bunu hep böyle yazmıştır.

Erzurumlular ve Erzurum Dernekleri Hakkında!

Kocaeli’nde Erzurum nüfusuna
kayıtlı yaklaşık 100.000 vatandaşımızın olduğunu! Burada doğan çocukları ve
aileleri ile birlikte bu sayının 200.000’in üzerinde olduğunu düşünürsek,

İlimizin, sosyal, siyasi, ticari ve kültürel yaşantısı için ne kadar önemli
olduklarını daha iyi yorumlayabiliriz.

                Her ne
kadar Milletvekilliği, Belediye Başkanlığı ve üst düzey bürokrat sayıları
açısından, nüfuslarına, üretkenliklerine ve şehrimize katkılarına oranla hak
ettikleri yerlerde değilseler de!

                Üretkenlik,
girişkenlik, emek, çaba ve kültürel katkıları açısından nüfus yoğunluklarının
hakkını verdiklerini söylemek lazım.

***

Ayrıca; Vatansever İnançlı,
Atatürk ve Cumhuriyete bağlı, örf ahlak
gelenek ve görenek sahibi nüfusları ile
varlıkları ne kadar fazla olursa
şehrimiz ve ülkemiz açısından o kadar da iyi.

                Ben de
yaklaşık 32 yıldır bu şehirde onlarca “Erzurumlu”
arkadaşı, dostu, ülküdaşı olan bir “Karslı
ve Ardahanlı”
olarak onlarla birlikte yaptığım her hayırlı işten memnun
olduğumu belirterek bu yazı vesilesi ile hepsine selamlarımı iletiyorum.

***

Başarılı demişken sözü dün sona eren “Palandöken’den Kartepe’ye”
sloganı ile düzenledikleri
Erzurum Tanıtım Günlerine getireyim.

Daha önce katıldığım yöresel tanıtım
günlerine nazaran daha iyi planlanmış ve hayata geçirilmiş olarak bulduğum bu
etkinliği ilimizde faaliyet gösteren tüm hemşeri derneklerimize örnek olması
açısından faydalı buluyorum.

3 gün üst üste ile ziyaret
ettiğim tanıtım günlerinde gözüme ilk çarpan, tüm esnafın Erzurum’dan gelmiş ve ya Erzurumlu esnaflardan oluşuyor
olması idi.

Yani stantlarda “leblebiden,
baklavaya, kurutulmuş patlıcan dolmasından şırdana, şerbetten  kuru kahveye her ilimizden ortalama bir esnaf
gurubunun olduğu nispeten düzenleyen
derneğin yöresine ait yiyecek ve görsellerin biraz fazla olduğu
ortalama
bir ürün gurubu değil,

“neredeyse” Tamamı Erzurum yöresinden gelen ürünlerden oluşturulmuş
olması takdir edilecek bir durum diye düşünüyorum.

Sadece ürünler de değil!

Sanatçıların ve söyledikleri
türkülerin de tamamı Erzurumlu ve Erzurum yöresine aitti.

Daha önce pek çok dernek gecesine
ve yöresel etkinlik programlarına katılmış şehrimizde hayatını sürdüren
sanatçılardan yurdumuzun her yöresinde ortalama bir repertuar ile aldıkları
sahneleri ile eğlenmiş biri olarak,

30 dan fazla aşık, ozan, şair ve
sanatçının ya Erzurum’dan gelmiş ya da
şehrimizde yaşayan Erzurumlulardan seçilmiş olmasını
, ağızlarından çıkan
notalı-notasız her sözün Erzurum yöresine ait olmasının da etkinliklere ayrı
bir renk kattığını belirtmeliyim.

Diğer bir gözlemim ise “aralarında yaşam içerisinde tam bir uyum
var mı yok mu bilemem ama”
etkinlik alanı içerisinde tüm dernek
başkanlarının tüm Erzurumluların uyum içerisinde hareket etmesi, Erzurum kültürüne
hizmet eden herkesi dahil etmiş olmaları, kendilerini ve derneklerini öne
çıkartmak yerine Erzurum’u çıkartma gayretleri,

Tüm organizasyonu hep birlikte yaptık söylemleri de takdir edilmesi
ve örnek alınması gereken bir durum.

Ben de bir dostları olarak,
birlik ve beraberliklerinin artarak devamını dilerim.

***

Bu yazı vesilesi ile 2 öneri ve
tavsiyemi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bun tavsiyelerden birincisi Kocaeli
Büyükşehir Belediye Başkanımız tahir büyükakın ve ekibine;

Yöresel etkinlik günleri daha önce ibrahim karaosmanoğlu başkanımız
döneminde dar kapsamlı da olsa, lunaparkın arkasın da ki alanda tüm hemşeri
derneklerinin katıldığı yöresel etkinlik günleri olarak yapılmış ve beğeni
almıştı, mümkünse bundan sonra tıpkı Kocaeli kitap fuarında ki gibi daha büyük bir organizasyonla sadece
hemşeri derneklerimizi bir araya getirmenin,

Bu etkinliklere katılacak her il derneğinin
Tıpkı Kocaeli Erzurum Dernekleri federasyonu gibi o illere ait “Nene Hatun”
gibi kahramanların, şiir edebiyat alanlarında isim yapmış önemli şahsiyetlerin
hayatlarını tiyatrodan söyleşiye şiire edebiyata folklore varıncaya kadar, profesyonelce sunulmasının sağlanmasını,

Bunu gelenekselleştirmenin, hem şehrimizde
ki kültürel kaynaşmayı hem de yapılacak güzel
faaliyetlerle hayırda yarışı arttıracağını,
derneklerimizin gelişimine
katkı sağlayacağını, dolu dolu bir hafta ile her yöreden tüm vatandaşlarımızı
kaynaştıracağını,

Şehrimizin sadece kültürel değil,
ticari yaşantısına da büyük katkı sağlayacağını, diğer Büyükşehir Belediyelerinde de örnek olacağını ve dahi pek çok
getirisinin olacağını düşünerek, tavsiye ederim.

***

2. önerim ise şehrimiz için her
birinin varlığı çok önemli olan diğer
memleketlerimizin hemşeri derneklerinin başkan ve yöneticilerine,

Şayet sizlerde yöresel etkinlik
günleri düzenlemeyi planlıyorsanız, Erzurumlu dostlarımız bu konuda çıtayı güzel
bir seviyeye çıkarttı, sizin yapacağınız etkinlikler de dilerim ki, bu çıtanın
çok altında kalmasın.

Sizler de öncelikle birlik ve beraberlik içerisinde şehrinize dair tüm
değerleri dâhil edeceğiniz, yiyecek alışverişi kadar kültürel alışverişin de ön
planda olacağı çok yönlü etkinlikler düzenlemenizi tavsiye ederim.

Zahmeti ne kadar bölüşürseniz, başarısı da o denli yüksek olur.

Bu vesile ile tüm Erzurum dernek
başkan ve yöneticilerini “şehrimizde
yaşayan bütün Erzurumluları”
tebrik ediyor, emeği olan herkesi ve özellikle KEDFE başkan ve yöneticilerini
canı gönülden kutluyorum.

Başarılı ve hayırlı işleriniz
daim olsun, Allah tekrarlarını nasip
etsin inşallah.

Selam ve dua ile.

Kâinata Bakış

0

     Masivaya /
Allah’tan başka tüm varlıklara, yani kâinata / evrene mânâ-i harfiyle /

     Kendisini değil de
sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mânâsıyla,

     Yani O’nun
hesabına bakmak lâzımdır.

     Eserde ustayı,
yapılanda yapanı, nakışta nakkaşı, fiilde faili,

     Bestede bestekârı,
kitapta yazanı görmeli.

     İşte asıl bakış ve
bu bakıştan asıl görüş bu olmalı.

     Keza resme bakıp
ressamı, besteyi dinleyip bestekârı, yapıya bakıp mimarı görmeli.

     İşte asıl bakış ve
bu bakıştan asıl görüş bu olmalı.

     Çünkü ressam,
resim ve tablolarını; seyredenlerden çok, kendisi için sergiler.

     Ressamlığı
bilinsin, takdir edilsin ve sonuçta kendisi görülsün, öğülsün

     Ve tebrik edilsin
diye insanların seyrine sunar.

     Resimlerine
bakanların; ressamlığını bilip takdir ve tahsin etmelerini,

     Ressamlığını
beğenmelerini ister.

     Çünkü bestekâr;
bestesini dinleyenlerin bestekâr olarak kendisini öğmelerini bekler.

     Kendisinden
bahsetmelerini umar. Hatta kendisinden söz açılmazsa, sukutuhayale /

     Hayal kırıklığına
uğrar.

     Süleymaniye
câmisinin muhteşemliği karşısında; yapısında kullanılan taşlar değil,

     Mimar Sinan
konuşulur. Mimar Sinan öğülür ve anılır. Mimar Sinan’ın sanatı dile getirilir.

     Zaten işin doğrusu
da budur.

     Bütün bunlara yer
vermeden, varlığa mânâ-i ismiyle yani bizzat kendisine bakan

     Ve kendisini
tanıtan mânâsı ve esbap / sebepler hesabına bakmak hatâdır, yanlıştır.

     Eksik bir
bakıştır.

     Kısaca bakış olup,
görüş değildir. Biliştir ama ilim değildir. Çünkü malûmat ilim değildir.

     Zira malûmat
“Nasıl?”a  cevap verir. “Niçin?”i
cevapsız bırakır.

     Yani bilgiyi kabul,
hikmeti reddeder!

     Evet “Nasıl?”ın
cevabı malûmat, “Niçin?”in cevabı ise ilimdir.

     Koyun da bakar
ama, insan görür.

     Baş gözü malûmat
edindirir. ilim, kalp ve gönül gözü ise ilim, marifet ve irfan sahibi kılar.

     Çünkü baş gözü
maddeyi görür. İlim, kalp ve gönül gözü ise mânâyı keşfeder.

     Elbette mânâ, işin
önce maddî gözünü harekete geçirecek,

     Sonra da maddeden
mânâya geçmesi gerektiğini bilecektir.

     Yoksa sadece kuru
bir malûmat edinmiş olur. Mânâdan mahrum ve yoksun kalır.

     Zaten madde, mânâ
için vardır. Mânâ olmasaydı madde var olmayacaktı.

     Nitekim önce
düşünür. Yani mânâ kendini gösterir.

     Sonra da mânâ;
madde olarak tecellî eder, kendini gösterir.

     Kaldı ki, her
şeyin iki ciheti / iki yönü vardır. Bir ciheti Hakk’a / Yaratan’a bakar.

     Diğer ciheti de
Halk’a / Yaratılan’a bakar.

     Zaten bizler
mevcûdat ve varlıkları, sırf kendisi için değil.

     Hakk’ın isim ve
sıfatlarını kendisinde gösterdiği,

     Üzerinde taşıdığı,
yansıttığı ve aksettirdiği için severiz.

     Zaten Koca
Yunus’un dediği gibi,

     Yaratılmışı,
Yaratan’dan ötürü sevmiyor muyuz?

     Çünkü, Hakk
yaratan, Halk ise yaratılandır.

     Üstelik Halk’a
bakan cihet ve taraf;

     Hakk’a bakan
cihete tenteneli bir perde

     Veya şeffaf bir
cam parçası gibi,

     Altında Hakk’a
bakan cihet ve yönü gösterecek

     Bir perde gibi
olmalıdır.

     Bundan dolayı,
nimete bakıldığı zaman Mün’im / Nimet Verici,

     Sanata bakıldığı
zaman Sâni / her şeyi sanatlı olarak yaratan Allah,

     Esbâba / sebeplere
nazar edildiği / bakıldığı zaman

     Müessir-i Hakikî /
hakiki tesir sahibi, hakiki etkileyici Allah zihne ve fikre gelmelidir.

 

İlahiyatçı Prof. Dr. Niyazi Kahveci ile röportaj

Oğuz Çetinoğlu:  Şöyle bir iddia var: ‘Şekil ve sembolleri bolca kullanılan dînî
kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz…
Gerileme var
.’
Bu konudaki görüşünüzü
lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Türkiye’nin kimlik üretme problemi vardır. Kimlik
üretemiyor. Bu sebeple başkalarının ürettikleriyle kimlik edinmeye çalışıyor.
Bunlardan biri dindir. Din, tanrı dahi olsa, başkasının ürünüdür. Dinden kimlik
olmaz, dinden din olur. Türkiye dini, din değil, kimlik olarak kullanıyor. Ama
bu dînî kimlikle dünya kamuoyunun önüne çıkamıyor. Mesela kapalı kapılar
ardında kapalı devre kendi aralarında dincilik yapıyor ama açık kapılar önünde
dinci olarak bilinmek istemiyor. Paradoks!

Çağımızdan önceki devirlerde kimlik
oluşturmak, başkasının ürünü olan din ve etnisite ile yapılıyordu. Şimdi ise
özgün felsefî ve ilmî ürünler üretmekle yapılmaktadır. Türkiye’nin kimliği,
başkalarından ithal edilen ürünlerle doldurulmuş İslâm ve Türklük gibi nominal
bir kimliktir. Topluma İslâm’ın ve Türklüğün ne olduğu sorusu sorulduğunda
cevap verememektedir.

Türkiye aksiyolojik değil,
fenomenolojik muhafazakârdır. Yâni değerlerle değil dış görünüş ve duyguya
dayalı sembol ve simgelerin muhafazakârıdır. Yâni motorla ilgilenilmemekte,
kaportanın düzgün olması için çalışılmaktadır.

Dindarlaşmanın ne olarak
algılandığı önemlidir. Şimdi bu konuda bilim ve felsefe perspektifinden söylenmesi
gereken o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum.
Ama şunu tespit edebiliyoruz ki Türkiye’de dindarlaşma değerlerle değil,
şekillerle görüntülerle alakalıdır. Düşünme işlemi yapmayıp fikir
üretemeyen toplumlar, dînî sembol ve simgelere yapışırlar. Bu dindarlaşma
görüntüdedir, yâni fenomenaldir, kaportayla sınırlıdır. Numenal yâni özle,
motorla ilgili değildir. Motor, düşünme işlemi ile çalışır. Sembol ve simgeler
tanrı vergisi doğal duyu organlarına hitap ederler. Halbuki günümüz, duygulara
değil zihinlere hitap edilen bir çağdır. Duygulara din adamları hitap ederler
ve çok kolay bir iştir. Bu işi yapmak için eğitime gerek yoktur.

Fikirlere fikir adamları hitap
edebilir ve çok zor bir iştir. Ülkemizin düşünürü yoktur. İşin daha kötüsü,
düşünlere hitap etmesi gereken ilahiyat profesörü akademisyenler dahi din
adamlarının yaptıklarını yapabiliyorlar, düşünürlerin yapması gereken işi
yapamıyorlar. Bir fikrî iktidarsızlıkları var ama haksız şekilde bu fikir
katmanının işgal ediyorlar. Bir profesör, şikâyet ettiği şeyin fikrî kuramını
ve paradigmasını ortaya koyması gerekir. Ama yapamıyor, çünkü düşünme işleminin
nasıl yapılacağını bilmiyor. Gerçi bu çok zor bir iştir. Kafa ile yapılabilir.
Zor işten kaçıp, Allah vergisi ağız gibi doğal aygıtlarla bu işi yapıyor. Yâni
elin oğlunun bugünkü binlerce filozoflarının bu işleri nasıl yaptıklarını
çalışsınlar, onlar da aynısını yapsınlar. Ama ne gerek var ki? Bunu yapmadan ve
bu yapmadıkları işin ağlamasını yapmakla ülkenin DİB Başkanlığı gibi, en üst
makamlarına gelebiliyorlar. İşte ülkeye en büyük ihânet, sorumluluğu olan
görevi yapmadaki acziyeti ve ihmali topluma ağlayarak gidermeye çalışmaktır. Bu
kişiler görev ihmâli yaptıklarından ve ülkeye görev zararı verdiklerinden
yargılanmalıdırlar.

Bir DİB Başkanının, ülkenin bir
problemi üzerinde kafa ürünü bir kuramını gördünüz mü? Göremezsiniz. Şimdi bir
DİB Başkanının yaptıklarını analiz edelim. Üç haftalık Kurân Kursu eğitimi ile
yapılabilen pratisyenlik işlerini yapıyor. Mesela VİP cenaze imamlığı, camide
vaazlar, namaz kıldırmak, hutbe okumak gibi. Yâni bunları yapsın diye mi kırk
yıl bu millet onu profesör yapmak için para harcamış?

Profesör DİB Başkanlarının
yaptıklarını analiz edelim. Ortaya yeni fikre dayalı paradigmalar ve kuramlar
koymaları gerekirken, bu acziyetlerini, ihmallerini ve iktidarsızlıklarını,
geçmişte üretilen sembol ve simgelerin dozajını ve alanını artırarak kamufle
etmeye, örtmeye, şehirleri köylere döndürmeye çalışıyorlar. Mesela ezanın ses
tonunu artırıyor, harfleri aşırı uzattırıyor, ortalığı cami ve minare
dolduruyor, köylerde ölüm haberini vermek için uydurulan salayı bütün
şehirlerde okutuyor. Cuma akşamları ve günleri saatlerce sala okutuyor. Halbuki
diriliş olan Cuma, ölümleştiriliyor. Tabîi diriliş yapmak kafa ila alakalı
lojik iştir, ölüm ise biyolojik bir iştir. Doğal aygıtlarla yapılır, kolay
iştir. Şimdi canı sıkılıp eline mikrofon geçiren kişi sala okuyorum diye
vakitli vakitsiz ortak alanda bağırıyor. Deşarj oluyor, tatmin buluyor. Yine
camilerin içi fikirle aydınlatılamadığı için, başkalarının hatta
gayrimüslimlerin icatları olan avizelerle, dışları da projektörlerle
aydınlatılıyor.

Toplum çelişkiler içerisindedir.
Mesela Türkçe müziği haram görür ama ezan ve Kur’ân’ın müziksiz okunmasını da
haram görür. Hatta Allah kelamını güfte ve beste malzemesi yapmada bir sakınca
görmez. Bunun ruhsatını Allah’tan almaya çalışmaz. Kendisi önce hareketi yapar,
sonra ona dinden meşruiyet bulur.

Çetinoğlu:
Devlet
adamının yanlışları, ‘devletin yanlışı
olarak yorumlanabilir mi?

Prof.
Kahveci:
Devletin de dinle ve çağdaşlıkla hattâ anayasasıyla
çelişkileri vardır. Bir çelişki sosyolojiktir: Meselâ millet ve lâiklik
kavramlarına göre bir ülkenin ortak alanları nötr olmak mecburiyetindedir.
Ülkenin ortak alanı bir dine, mezhebe, etnisiteye, sosyal ve ekonomik tabakaya
dayalı düzenlenemez. Tıpkı bir apartmanın ortak alanlarına, ondaki bir dairenin
zihniyetinin hâkim kılınması kanunla yasak olduğu gibidir. Kanunlarımız bunu
suç saymıştır. Ortak alanlar toplumun ortak yararına ve iyiliğine göre
düzenlenmek mecburiyeti vardır. Türkiye, ortak alanda dînî unsur olan ezanla
kolektif kimlik üretmeye çalışıyor. Bu, çağdaş millet ve lâik bir ülkede
çelişkidir.

Çetinoğlu:
Ezan
hakkında söylediklerinizin, çan sesinden rahatsız olmayan İslamiyet’e mesâfeli
kişilerin söylemleriyle örtüştüğü söylenebilir. Şüphesiz siz; ‘ezan okunmuyor, ezanın canına okunuyor
diyenler gibi nezâhet ve estetik arayışındasınız.

Röportajı önce yanlış yorumlara
sebebiyet vermemek için, ezan okumakla alakalı olarak söylediğiniz sözlere
açıklık getirir misiniz?

Prof.
Kaveci:
Din açısından ezan
okumak farz değildir
.’ Dedim. Farz olan namaz kılmaktır. Ezan namaz için
bir araçtır. Ama namazın ne farzlarından ne de sünnetlerindendir. Bu sebeple
Fıkıh kitaplarına göre ezansız namaz geçerlidir. Şimdi devlet sünnet dahi
olmayan ezanı devlet eliyle ortak alanda okutup herkese zorla dinletirken, farz
olan namazı zorlamıyor. İşte bu durum, çağdışılığın, çağdaş çözüm bulamaması
acziyetidir. Türkiye lâik ve millî bir ülkedir. İslâm cumhuriyeti değildir.
İran, İslâm Cumhuriyeti olmasına rağmen, ezanları özel alanlar olan camilerin içinde
okutmaktadır, ortak alana taşırmamaktadır. Hakîkaten bu durum bile İran’da bir
çeşit felsefenin varlığını gösterir. Bizim durum ise, ülkemizde hiçbir çeşit
felsefenin var olmadığının göstergesidir. Çağdaş çözümler bulamıyoruz. Çağdaş
sorunlar kafa ile alakalı meselelerdir. Onların çözümleri ancak düşünme işlemi
yaparak kafa ile çözülebilir ki maalesef bizde bu işlem yapılamamaktadır.

Türkiye’de ne dindarlık ne de
medenîlik vardır. Yâni çağımız standartlarında sosyal insan olmak problemi
vardır. İnsan olmak da eğitimimizin hiçbir kademesinde öğretilmiyor. Öğretecek
kişi de yok. Öğretenlerde aynı problem mevcuttur. Mesele insan malzemesinin
kalitesidir.

Çetinoğlu:
Hocam,
hoşgörünüze güvenerek söylüyorum. İmam Hatip’li ve İhâliyatcı olarak
söyledikleriniz çok dikkat çekici hususlar… Salâ hakkında söyledikleriniz kabul
edilebilir olmakla birlikte, ezanla ilgili sözleriniz üzerinde durmak gerektiği
kanaatindeyim.  Bin dört yüz küsur yıllık
geleneğin devamına karşı çıkıyorsunuz. Türkiye bu iddiaları kaldıramaz.  Peygamber Efendimiz’in Bilâl-i Hâbeşî’ye ezan
okutması sünnettir. ‘Ezan okunmasına karşı mısınız?’ diye sormayacağım. Çünkü
karşı olmadığınızı biliyorum. Ancak, sizlerinizi; ‘Kahveci Hoca, ezana karşı çıkıyor’ şeklinde yorumlayanlar mutlaka
olacaktır.

Bu bahsi kapatıp bu röportajın son
sorusunu sorayım:

Çevremizdeki
insanlara ve haklılık derecesi tartışılabilir iddialara bakarsak, ‘İnsanlarımızda sekülerleşmeye doğru bir
gidiş
’ olduğu söylenebilir. Bizi sekülerleştirmek isteyen dış güçler, iç
mihraklar var. ‘Sekülerleşme
kavramını açıklayarak değerlendirmelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Dış güçler bizi sekülerleştirmek istemezler. Çünkü
sekülerleşirsek çağdaşlaşırız ve ayıklanıp yok olup gitmeyiz. Bilakis bizim
dînî kalmamıza çalışıyorlar. Nitekim Atatürk’e düşman olmaları ve Atatürk’ten
sonraki lâikliğin hâkimliğinde geçen bir asırda çağdaşlaşmamızı eğitim
sisteminde engellemeleri bundan dolayıdır.

Sekülerlik her şeyden önce bir
düşünüş biçimidir. Fakat bizim, düşünme ile işimiz olmadığı için sekülerliği
fikrî bazda algılayamıyoruz. Onu dînî ve siyâsî anlıyoruz. Çünkü bizde sâdece
siyâsî ve dînî algı kalıpları mevcuttur. O sebeple sekülerliği, bu kalıplara
dökerek, ‘din ile devlet işlerini
birbirlerinden ayırmak
’ şeklinde algılayabiliyoruz. Halbuki sekülerlik, 18.
asra kadar geçerli olan ve dînî düşünme adı verilen düşünüş biçimiyle değil, insan
aklı ile düşünmektir. Nötr ve objektif bir düşünmedir. Taraflı ve sübjektif
değildir.

Sekülerlik başta olmak üzere bugünkü
çağdaş sistemler Batılılar için de yeni sistemlerdir. 18. asra kadar bunlar
onlarda da yoktu. Bunları Batı toplumu da icat etmedi. Hasbelkader Batı’da
yaşamış olan düşünürler ve ilim insanları bunları icat etti. Batı toplumu
önceleri bu icatları kendisine, özellikle dinine yabancı gördüğü ve onu korumak
için bunları icat edenlerin bazılarını diri diri yaktı, kimilerini zehirleyerek
öldürdü, kimilerini hapsetti. Ama daha sonra bu yeniliklere adapte oldu. Şimdi
bu yeni değerlerle oluştu ve eskilerin muhafazakârlığının mücâdelesini
vermiyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

Konu
hakkında daha fazla ve Prof. Dr. Niyazi Kahveci hakkında bilgi edinmek
isteyenler için:
www.ulusaldemokrasienstitusu.org 

 

 Prof.
Dr. NİYAZİ KAHVECİ

Trabzon’a
bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu.
İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü.

Amcaoğlu
olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri
Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet
Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.

 

Niyazi
Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih
İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim
Merkezi’nde yaptı.

 

İngiltere’de
Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve
doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev
yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan
Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde
İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman
Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı.
Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını
devam ettirmektedir.

 

Meslek
hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası
İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din
Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler
Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler,
Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi.   

 

Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde
sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan
Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Mutezile
ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî
Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim
Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi, Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim
Alanları.

Başıma Gelenler.

0

Önce size iki dostumdan bahsetmeliyim.

İsimlerini yazdım diye belki bana kızacaklar ama kusuruma
bakmasınlar, gerçekliği yansıtmak istedim.

Ben, yıllar yılı kemik konstrüksiyonumu Ort. Uzm Dr. Fikrete, (Öztop), kalan tüm organlarımı ise,

İç Hast. Uzm. Dr. Sabriye
(Dereli) yani bu ikiliye emanet etmiştim.

Onlar çok zengin olamamışlardı. Çünkü
sağlık ticaretine hiç bulaşmamışlardı. Çünkü benim arkadaşlarımın
karakterlerini, para, hiçbir zaman bozamadı, çünkü
buna izin vermediler.

Daha mütevazi bir
yaşamı seçtiler, onurlu bir meydan okuyuşla, BİLİMDEN KOPMADILAR.

Sabri hep SGK doktoru olarak çalışmış ve emekli oldurulmuştu.

Poliklinik günlerinde,
birçok uzman doktor, saat 16.00 gibi hasta muayenelerini bitirirken, kendi
muayene odası önünde, özellikle
sevgilisi olan yaşlı hastaların kuyruğu saat 18.30’lara kadar bitmezdi. Sabri,
beş on dakikada hastasını savmaz, bazen bir hastasına yarım saatten fazla zaman
ayırırdı.

Onun için muayene süresinin
bir limiti yoktu. Bu arada, akşam geç saatlerinde özel kliniğine uğrar, ününü
bilip gelen orta halli ya da yoksul hastaların parasını hiç almadan, onların
ertesi gün hasta haneye gelmesini söyleyip
gönderirdi. Özel klinik ofisi daha çok arkadaşlarıyla buluşup muhabbet ettiği
bir yerdi.

Ben birkaç paralı arkadaşımı Sabriye götürmüştüm.

Bir seferde birçok analiz ister ve sonra bu analizlere bakıp
nokta atışı yapar ve on ikiden vururdu. Dertleriyle sürünen
birçok arkadaşım veya yakını hayretler içinde kalırdı.

Çünkü hep okurdu ve çok zengin
pratiğe de sahip olarak, bilimi yerli yerine oturturdu. Ünü İzmirde
çok yaygındı. Bunu paraya çevirmeyi hiç hedeflemedi.

Fikret te hep devlet hasta hanesi doktoru olarak çalıştı ve
emekli oldu. Onun da özel kliniği Sabrininki
ile aynı muhtevada idi.

Emekli olduktan sonra, Özel hasta hanelerde çalışmaya
başladı. Hemen ayrıldı.

Sorduk niye diye. Sağlık ticareti aşırı bir şekilde, gelen
hastalara, lüzumsuz,
MR, BT , ilaçlar vb bilumum bir şeyleri yaptırmayı dayatıyorlar.

Sonra tanınmış bir cerrah olduğu için Özel hasta hanelerde
sadece ameliyatlara çağırılmaya başladı.

Hemen bıraktı. Niye dedik. Ameliyat olacak hastanın tıbbi
tetkiklerini önceden okuyorum. Hastanın ameliyatlık bir şeyi yok.

Ben de zengin olmadım. Ama tıbben her zaman çok çok iyi
bakıldım. Bana ya kendileri baktılar, ya da beni kendileri gibi sağlık ticaretine
bulaşmamış dürüst uzmanlara yönlendirdiler.
Yani parasız pulsuz, insanlığın mirası bilimden hakkım olduğu gibi yararlandım.

Epeyi yıllar oldu, ikisi de bence en verimli yaşlarında
emekli oldu evlerine çekildiler.

İzmirde
devrelerinden, öğrencilerinden pek arkadaşları da kalmadı.

Şimdi bu iki isimi hafızamıza hemen yazalım ve Şimdi gelelim
benim hikâyeme:

Bu yılın Mart ayı ortalarında, gece ve sabah, şiddetli ama
kısa süren, baş dönmelerim
başlamıştı.

Biraz bekledim, devam ettiğini yaşayınca, Buca SGK Seyfi
Demirsoy Hastanesinde, Bir Nöroloji uzmanına muayene oldum. Nörolog, hikâyemi
dinledi, boyun damarlarımda bir tıkanıklık veya beynimde bir sorun olabileceği
düşünerek beni Boyun Ultrasonu ve Beyin MR çekilmeye
sevk etti. 

Ancak verilen tarih Mayıs ortaları yani şimdileri idi. Ben de
belki gecikmesi sorun yaratabilir düşüncemle Figoma (Fikret) başvurdum. Figom; İzmir Büyük Şehir Belediyesi Eşref Paşa
Hastanesi Başhekim Yardımcılığından emekli idi. Ben seni arayacağım dedi ve
bana geri döndü ve bana
bir yetkili kişinin ismini verdi ve hemen git seni bekliyor dedi. Boyun
Damarlarıma, en ileri tetkikler yapıldı (mesela BT Sanal Anjiyo) ve beynime MR çekildi.
Sonuçta boyun damarlarımdan birinde %72 ileri darlık görüldü,
bir stent takma operasyonu gerekebilecekti. Eşref Paşa Hastanesinde, yoğun
bakım ünitesi olmadığı için tedavime
bu hastanede devam etme imkânı ve gereği yoktu. Tedavime İzmirdeki Ege Üniv ve benzeri büyük
devlet hasta hanelerinde devam edilmesi gerekiyordu. Bu hastanelerden e-nabızdan
randevu alma ihtimali yok idi. Figom
ve ilk çevrem bu konuda daha fazla ilerleyemedi.

Ben, kendi işinde, kendini hunharca çalıştıran, yüklendiği işler çok emek alıp çok
uzun süren, bu nedenle çok çalışıp,
toplamda az üretebilip,
az kazanan biriyim. Neticede hap yapıp para kazanmıyorum. Makina Tasarımı ve
imalatı ile uğraşıyorum. Emek, emek kazandığım para çok kıymetli.

Ayrıca SGK Hastanelerine güvenim
devam ediyordu. Pandemi döneminde bir kez SGK Bozyaka, bir kez de SGK Yeşilyurt
hastanesinde, bir gece kadar acilde yatmıştım. Tahsisat yok, eleman yok, genç
doktorlar kendileri de dahil olmak üzere,
ekip halinde, içine dezenfektan ilaçlarında katıldığı sabunlu sularla DİKKAT
işi durdurup, yarım saatte bir paspasla Acil Servisi temizliyor, pırıl pırıl
yapıyorlardı.  

Ancak ben, hiç olmazsa Stent takılması veya takılmaması
zorunluluğunun tam olarak ortaya çıkabilmesi için Merkezi Buca olan, Bayraklı da bir özel Hastahaneye başvurdum.
Randevu aldığım doktor da adı, unvanı, Prof Dr. A.O.K olan İzmirde tanınmış bir Kardiyolog
idi.

Neyse 600. T.L yi bayıldım odasına girdim. Hikâyemi anlattım.
Eşref Paşa Hastanesinden, aldığım tetkik sonuçlarının da çıktısını verdim.

Yani benim sorunumun; boyun damarlarımdan birinde %72 darlık
olduğu, iki raporda da AÇIKÇA yazıyordu. Yani kendisi keşfetmeyecekti. Ancak
herhalde aldığı 600 T.L nin üstüne yatabilmek için olacak,
bana uzun uzun bir şeyler anlattı, sonra benim kalbimi muayene etti, zamanlar
geçti, ve sonunda elini gırtlağına kadar getirip bana şunları söyledi: ben kalbin damarlarıyla
gırtlağıma kadar doluyum, seni yine bu hastanede boyun damarları konusunda
uzman başka bir hocaya Prof Dr. Ç.Ş ye sevk edeceğim dedi, telefon etti beni o kişiye gönderdi.

O kişinin muayene ofisinin önüne geldim, görevli genç kızımıza, beni Prof Dr.
A.O.K gönderdi dedim. Genç görevlimiz hocanın odasına girdi çıktı, sizi kayıt
yapalım dedi ve benden 500 T.L istedi.

Ben de vermiyorum dedim, Prof Dr. A.O.K yı telefonla aradım,
benden 500 T.L daha istediler, vermiyorum, gidiyorum dedim. Kendisinden ilgi ve
sorumluluk beklerken iyi deyip telefonu yüzüme kapadı. Para basma
makinesinin başından ayrılmak istemiyordu besbelli.

KÖS KÖS oradan ayrıldım. Ne yapabilecektim, en fazla odasına
gider küfür ederdim, ne işe yarayacaktı bu.

Ben de bu başıma geleni paylaşmaya karar verdim, rahatladım.

 

Ulan Prof Dr. A.O.K,

Ulan dolandırıcı herif, gözünü para doyursun.

Yukarıda anlattıklarımın ilk cümlesinde

Yani benim
sorunumun boyun damarlarımdan birinde %72 darlık olduğu, iki raporda da AÇIKÇA
yazıyordu. Yani kendisi keşfetmeyecekti
demiştim.

Ulan para manyağı herif, senin kafanda  beni başka bir doktora yönlendireceğin zaten
ilk anda belli ise, bana, yanlış
gelmişsin diyerek,
verdiğim parayı da, o başka doktora transfer edip, beni hemen o doktora sevk
etmen gerekmez miydi?

Benden aldığın 600 T.L sana haram olsun, zehir zıkkım olsun.

Al o Hipokrat yeminini kıvırıp bir yerlerine sok.

Benim İzmir Atatürk
Lisesi Mezunu 67 mezunu arkadaşlarımın yarısı mühendis yarısı doktor olmuştu, araştırmamı sürdürmeye devam etmeliydim. Bu bana bir ders oldu.

Neyse araştırmaya devam.

Ulan Prof Dr. A.O.K,

Sen olduğunu anladın değil mi,

Çok kişi de anlamıştır herhalde.

Sana dava açma lüksüm yok ama,

Umarım bu yazıyı okursun, ve

sıkıysa sen dava açarsın.

Sana son sözüm
şu.

Ne demiş Koca Şair Nazım,

“biz gölgemizi bile çiğnetmeyiz adama”