22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 317

Hedef 2023; Sıra 23

17 Mayıs 2013 – Cuma günü ABD Ticaret Odası’nda
düzenlenen yuvarlak masa toplantısına katılan Başbakan Erdoğan, hedefin 2023’te
dünyanın en büyük ilk 10 ekonomi
arasına girmek olduğunu söyledi.
“Bugün gayet iyi denetlenen ve yönetilen bir mali
sektöre sahibiz. Mali disiplinden asla taviz vermek yok, 26’dan nasıl 17’ye
geldiysek, şimdi de 17’den hedefimiz 2023’te ilk 10 içine girmektir, bunun
adımlarını atıyoruz, bunun kararlılığı içerisindeyiz”
diye konuştu. (Kaynak:
www.bloomberght.com/haberler/haber/1357849-erdogan-hedefimiz-2023te-ilk-10-ekonomi-arasina-girmek)

            Aradan yaklaşık 9
yıl
geçti; 6 Nisan 2022 – Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti milletvekilleriyle gerçekleştirdiği
toplantıda yaptığı konuşmada “Türkiye’yi
dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri yapma kararımızdan asla geri adım atmadık,
atmayacağız. Bu hedefi, milletimizin yeni kızılelması olarak görüyoruz”

dedi.
(Kaynak: www.tccb.gov.tr/haberler/410/136394/-turkiye-yi-dunyanin-en-buyuk-10-ekonomisinden-biri-yapma-kararimizdan-asla-geri-adim-atmayacagiz-)

             Bu arada ‘IMF
küresel büyüme tahminlerini düşürdü’ ve “Türkiye’nin 2022 yılı büyüme tahmini
de yüzde 3,3’ten yüzde 2,7’ye çekildi”; “IMF’nin Türkiye’de
2022 yılında ortalama tüketici enflasyonu tahmini % 60,5 olurken 2023 için tahmini % 37,2 oldu”. Yine İMF tahminlerine göre “2022 yılında Türkiye, 692.4 milyar dolarlık milli geliriyle dünyada 23. sıraya gerileyecek”.
(Kaynaklar:
www.ntv.com.tr/ntvpara/doviz,
https://tr.euronews.com/2022/04/19 ve www.yenicaggazetesi.com.tr/ekonomi)

            Uluslararası Para
Fonu
’nun verilerinde; 2020
yılında 20’nci sırada olan
Türkiye’nin 2021’de 21’nci sıraya gerilediği, 2022 sonunda ise 23’ncü sıraya gerileyeceği görülüyor. Son 2 yılda Suudî Arabistan, Tayvan ve Polonya da
bizi geçmiş. 2022 toplamı için verilen tahminî 692 milyar dolarlık rakam,
Türkiye’nin 2007 yılında elde ettiği
gayrisafi yurtiçi hâsılaya (680,5 milyar dolar) oldukça yakın. 2013’te 17’inci sıradayken ilk 10’u
hedefleyen Türkiye 9 yılda 6 sıra
aşağı düşmüş. 2013 yılında 29’uncu
olan İran ise 9 yılda 15 sıra
yükselerek 14’ncülüğe yerleşmiş
gözüküyor. Tayvan 27’nci sıradan gelmiş, Polonya 25’nci sıradan gelmiş ve
geçmiş.
[Kaynak:

https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_GDP_(nominal), https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_past_and_projected_GDP_(nominal)]

            Ak Parti, 2001
ekonomik krizi sonrasında 2002’de 21’nci sırada teslim aldığı Türkiye’yi 20 yılda 23’ncü sıraya geriletmiş. 2023
için söylenen dünyanın ilk ekonomisi arasında girmek için önce ilk 20’ye, sonra
ilk 15’e, daha sonra da ilk 10’a girmeyi hedeflemek lâzım. Ekonomik olarak
dünya ölçeğinde 5 sıra atlamak için 20 – 30 hatta 40 yıl gerekebiliyor.
Hele hele 10 sıra atlamak için yarım asırlık planlama, planlamalı kalkınma
gerekiyor. Ülke içinde dolaşan paranın zenginler arasında rant paylaşım aracı
olmaması; rüşvet ve yolsuzluk liginde ilk 10’da, 20’de olmaması ve toplumsal
kutuplaşmanın, ötekileştirmenin asla olmaması lâzım.

            “Kuşkusuz bir halk
kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez
” (Ra’d
11). Akşam haberlerine bakmak için kanalları açtığınızda en çok ne
görüyorsanız toplumunuz ve genel durumunuz odur
. Salgın ve savaş bahane;
insanlar kendi ülkesini terketmek için imkân ve fırsat kolluyorlarsa ne
büyümesi, çöküş beklentisi var demektir. Lâfla peynir gemisi yürümediği gibi
şikâyetleri içimizden, yalakalığı dışımızdan yaptığımız sürece de düzelme umudu
orta vadede bile gözükmüyor.

            “Biz bir
ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış
elebaşlarına emirler yöneltiriz /onları yöneticiler yaparız da onlar, orada
bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur;
biz de onun altını üstüne getiririz
” (İsra 16).

23 Nisan Hakkında

Hâkimiyet Allah’ın

Egemenlik Milletin

Adalet de Devletin

Olmazsa olmazıdır

 

Ulu önder Mustafa

Hem Asker hem de deha

Şükür olsun Allah’a

Herkesin baş tacıdır

 

Yıllar geçse de yine

Fikirleri yaşıyor

Ona olan bağlılık

Sınırları aşıyor

 

Politik kimliği yoktu

Dünyalık hırsı yoktu

Bir Devlet inşa etti

Temeli altı oktu

 

Bölmedi birleştirdi

Bir nesil yetiştirdi

Milletle bütünleşti

Yokluğu sızlatıyor

 

Atamızı sevmeyen

Sarık, Fes ister leğen

Ona hürmet etmeyen

Kim varsa “kahreylesin”

 

Bu 23 Nisan’da yine

Özlemle anıyoruz

Dostu kim düşmanı kim

Çok iyi tanıyoruz.

 

Türkmen Laz Çerkez Zaza

Kürt manav Çepni “Aza”

Haykıralım bir daha

23 Nisan Kutlu Olsun 🇹🇷🇦🇿

 

 

 

             Bu
vesileyle 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı kutluyor, Ulu Önder
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, Devletimizin varlığı,
Milletimizin Birliğine canını malını ömrünü adayan şehitlerimizi gazilerimizi
ve şanlı ecdadımızı rahmet minnet dua ile anıyorum.

23 Nisan Hikâyesini Anlayarak Kutlama

Bu önemli günle alakalı araştırmalarımızdan bahisle;

Aşağıdaki hikâyeyi okuyalım ve sadece sıradan bir günmüş
gibi kutlamayalım.

Ülkemin her anı her günü çok önemli değerler barındırıyor.

Kurtuluş Savaşı’nda sayısız şehit çocuğu öksüz ve yetim
kalmıştı. Bu kutsal emanetlere sahip çıkabilmek için, bizzat Mustafa Kemal’in
himayesinde 1921’de Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu.

*

23 Nisan henüz “Hâkimiyeti Milliye” bayramıydı. Çocuk bayramı
değildi.

*

23 Nisan 1923’te TBMM’de yapılan

Hâkimiyeti Milliye Bayramı töreninde, Mustafa Kemal’in
isteğiyle, Himaye-i

Etfal Cemiyeti Başkanı’na protokolde yer verildi.

*

Bir sene sonra, 23 Nisan 1924 törenlerinde Himaye-i Etfal
Cemiyeti’ni Mustafa Kemal’in eşi Latife hanım temsil etti.

*

23 Nisanlar cemiyetin tanıtımı için fırsat olarak
değerlendiriliyordu. Mesela… Gelir elde etmek için rozet satılıyordu, 23 Nisan
törenlerine katılan herkes bu rozetleri takıyordu. Gazeteler teşvik edici
yayınlar yapıyordu, her rozet, bir şehit çocuğuna destek manasına geliyordu.

*

23 Nisanlar, Himaye-i Etfal’le özdeşleşmişti. 23 Nisan
denilince şehit çocukları, şehit çocukları denilince 23 Nisan akla geliyordu.

*

Milliyet gazetesi 23 Nisan 1926’da

“Çocuk Bayramı” manşeti attı. Alt başlığında “bugün istiklal
günü, vatanın kimsesiz çocuklarına yardım edelim” deniliyordu. Bağış patlaması
oldu. Cemiyet, yardım kutuları koydu, para atmak için kuyruklar oluştu.
Ankara’nın lokantacı, kahveci, otomobilci esnafı 23 Nisan hâsılatlarını
Himaye-i Etfal’e verdi.

*

23 Nisan 1927… Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin yayınladığı
bildiri gazetelerin manşetlerindeydi: “Büyük Gazimiz, çocuklarımızın 23 Nisan
bayramını daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte
bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa, otomobillerinden birini, törenlerde
çocuklara tahsis etmiş, Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk bayramı için görev
yapmasını sağlamıştır. Çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”

*

Himaye-i Etfal aynı zamanda şu çağrıyı çıkardı, “çocuk
haftası” ilan edildi. Etkinlikler çığ gibi büyümüş, tüm yurda yayılmıştı.
Himaye-i Etfal’in bu organizasyonu tek başına yapabilmesi artık mümkün değildi.
Balolar, konferanslar, anne eğitimleri, müsamereler, yarışmalar, şenlikler
içeren kapsamlı kutlamaların organizasyonu, dönemin en büyük sivil hareketi
olarak kitap, elbise, çamaşır, oyuncak, süt, yemek ve şeker dağıtır hale
gelmişti.

*

Himaye-i Etfal sayesinde herkes gücü ölçüsünde amca, teyze,
dayı, hala olmuş, şehit çocuklarının elinden tutmuştu. Mustafa Kemal vizyonuyla
“dünyanın en büyük ailesi” kurulmuştu.

*

23 Nisan Çocuk Bayramı’nın varlık sebebi şehit çocuklarıdır.

*

23 Nisan, kendi çocuğumuzu şefkatle bağrımıza basarken,
şehit çocuklarını unutmayalım günüdür. 23 Nisan, bizim çocuklarımızın saçının
teline zarar gelmesin diye, kendi canını hiçe sayan kahramanları unutmayalım
günüdür.

*

23 Nisan, bu milletin şehitlerine ve çocuklarına borcudur.

*

Şehit çocuklarını himaye etmek için kurulan Himaye-i Etfal
Cemiyeti, 1935’te Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüştü.

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayram’ınızı saygı ve minnetle
kutluyorum.

Yarın 23 Nisan, Neşe Dolmuyor İnsan!

Milli Egemenlik…

 

Türkiye sanki donmuş!
Değişen hiç bir şey yok… Aksine her şey kötüye gidiyor. Bunları TBMM’nin
açılışının yani millet egemenliğinin yaşama geçirilmesinin 100. yılında
yazmışım. Sanki felç olmuşuz neremize iğne batırsan tepki yok! Bu tepkisizlik
hayra alamet değil…

 

 Türkiye yarın Türk Milleti
adına hareket etmek üzere kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin
açılışının 101. yılını kutlayacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, TBMM’nin
açılışını bir bayrama dönüştürmüş ve adını “23
Nisan Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı”
olarak koymuştur.

 

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, sözü Teşkilat-ı Esasiye
Kanunu’ndan bu yana Türkiye anayasasında yer alan ve Türk Milleti adına
Türkiye’nin kuruluşunu ilan eden TBMM’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 6. maddesi de bu cümle ile başlamaktadır.
Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (Türk Milleti)… Türk Milleti
egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle
kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya
sınıfa bırakılamaz…

 

Kâğıt üzerinde ne güzel yazılmış! Zannediyorsunuz ki; Türk Milleti her
şeye egemen… Peki öyle mi? Günümüzde gelişen olaylara bakarsak Türk
Milletinin ülke sınırları içinde egemen olduğunu söylemek çok zor hatta
imkânsız. Bugün siyaset ve bürokrasi bununla bağlı olarak da ekonomi Türklüğü
hissetmeyen ve Türklüğe inanmayanlarca işgal edilmiş! Ortalık her şeyin bol
miktarda kriptosundan geçilmiyor. Anladık imparatorluk bakiyesiyiz ama bu kadar
da olmaz! TBMM’de olan bitene (kavgalara ve bilhassa menfaat içerenlerine)
bakın ne demek istediğimi anlarsınız!

 

Yabancılara yapılan özelleştirmeler, gayrimenkul satışları,
borçlanmalar, petrol arama, su kaynakları, baraj gibi enerji kaynakları ile
maden arama ve işletme ruhsatlarının verilmesi, finans kuruluşlarının satışı,
ithalata dayalı bir ekonomi anlayışı, gümrük birliği gibi ticari bağımlılık
olayları Türk Milletinin egemenliğini ortadan kaldırmış gibi gözükmektedir.

 

Yani hülasa bayrak Türk’ündür ama ya ekonomi kimindir sorusunu sorma
zamanı çoktan geçmiştir. Nerede bu zenginlik?

 

Salda Gölü’nün kumlarını bile koruyamaz haldeyiz. Ya Suriyeliler için
harcanan ama ihtiyaç halinde halktan esirgenen paralar için ne demeli? Son
virüs salgını da ekonomimizin ne kadar zayıf olduğunu bize bir kez daha
gösterdi. Dünyanın güçlü devletleri bırakın kendi vatandaşlarından yardım
istemeyi bütçelerinden parası olana olmayana talep etmeksizin yardımda bulundular.
Türk Milleti bu çağda günlük kazanıp günlük yer haldedir. Fakir, yoksul ve
borçlu durumdadır. Hâlbuki Türkiye’deki her şey kayıtsız şartsız (kâğıt
üzerinde) Türk Milletine aittir.

 

Türkiye için birileri her ne kadar kaynakları kıt bir ülke dese de çok
zengin bir ülkedir. Bu zenginlik şüphe yok ki; Türk Milletinindir. Öyle ise
nerede bu zenginlik? Türk Milleti reel anlamda bu topraklar üzerinde fiilî
egemenliğini yitirmiştir. İş şimdi hukuki egemenliğini yitirmeye gelmiştir.
Onun için birçok karanlık mahfil onlarca yıldır yeni anayasalar hazırlayıp
duruyorlar.

 

TBMM’nin açılışının yüzikinci yılı vesilesi ile Türk Milleti bu
topraklar üzerindeki egemenliğini yeniden hatırlamalı ve üzerinde düşünmelidir.
Kâğıt üzerinde yazılı egemenlik Türk Milleti için yeterli gelmez. Bu egemenlik
anlayışının mutlaka fiiliyata geçmesi gerekir. Yani siyaset, bürokrasi ve
sermaye Türkleşmeli ve millîleşmelidir. Egemenliğimiz bu şekilde bir anlam
kazanır. Başımıza gelen bütün olumsuzlukların temelinde bu sorun yatmaktadır.

 

Bu vesile ile bu topraklarda binlerce yıldır süren Türk egemenliğinin,
TBMM eliyle bir kez daha ilan edilişinin 102. yılını kutluyor, geleceğimizin
teminatı olan çocuklarımızı gözlerinden öpüyor ve hepinizi bu konu üzerinde
düşünmeye davet ediyorum…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 18

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Eserleri-11

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Diğer Eserleri-3

 

Kâmil
Paşa’nın Sadâreti ve Konak Meselesi:
(İstanbul 1910). Târihçi Abdurrahman
Şeref Efendi’nin ‘Fuad Paşa Konağı Nasıl
Mâliye Dâiresi Oldu
?’ adlı makalesinde, Fuad Paşa’nın sarayın Bâbıâli
üzerinde gittikçe artan nüfuzunu kırmak için kendi istifasıyla birlikte Âlî ve
Yûsuf Kâmil paşaların da istifa edip Abdülaziz tarafından vâki olacak sadâret
teklifini hiçbirinin kabul etmeyerek hükümdarı bazı hususları kabul etmeye
zorlamak üzere yapmış oldukları ahde vefasızlık ile, Yûsuf Kâmil Paşa’nın
kendisine teklif olunan sadâreti hemen kabul ettiği ve daha sonra Fuad Paşa’nın
Beyazıt’ta inşa ettirmekte olduğu konağın Abdülaziz tarafından elinden alınarak
Maliye Nezâreti’ne verilmesinde onun teşvikinin rolü olduğu yolundaki
iddialarını cevaplandırmak üzere kaleme alınmıştır. İbnülemin, Yûsuf Kâmil
Paşa’nın biyografisiyle ilgili bir mesele sayarak ele aldığı bu iddialardan
birincisinin esassızlığını Ziyâ Paşa’nın ‘Verâset
Mektubları
’, Ebüzziya Tevfik’in ‘Yeni
Osmanlılar Târihi
’, Cevdet Paşa’nın henüz basılmamış ‘Ma‘rûzât’ı ve Mehmed Süreyyâ’nın daha sonra yanmış olan Târîh-i
Süreyyâ’sı ile Mâbeyinci Âtıf Bey’in basılı olmayan hâtıratından nakillerle
ortaya koyar. İkinci iddiayı da bu vak‘aya Yûsuf Kâmil Paşa’nın mühürdarı
sıfatıyla bizzat şâhit olan babası ve Fuad Paşa’nın torunları Hikmet ve Reşad
beylerin şâhitliklerinedayanarak Yûsuf Kâmil Paşa’nın seciyesi, devlet adamı
sıfatıyla çeşitli vesilelerle gösterdiği dürüst tutum bakımından yürüttüğü
tahlillere dayanarak çürütür.

Kemâlü’s-Safvet:
Yorgancı esnafından sarhoşun biri iken devrinin sayılı şâirleri arasında yer
alabilmesinin ve gördüğü orijinal birkaç manzumesinin, özellikle Fransız şâiri
Jean de Béranger hakkında bu şâirin vefatında Fransız hükümeti ve halkı
tarafından gösterilen değer bilirlilik ile bizde herhangi bir şâirin mâruz
kaldığı aşağılayıcı muamele arasındaki farkı göstermek üzere yazdığı ‘Beranje’
adlı şiirinin uyandırdığı ilgiyle hayatını ve eserlerini meydana çıkarmaya
çalıştığı şâir Mustafa Saffet hakkında ‘Fatin
Tezkiresi
’ndeki birkaç satırlık bilgiyi çok ileriye götüren ve mevcuda yeni
bilgiler ilâve eden, önsözü 1 Temmuz 1913 târihli araştırmadır.

Gelenbevî:
17. asrın ünlü riyâziye ve mantık âlimi İsmâil Gelenbevî’nin biyografisidir.
Gelenbevî’nin torunu Hayrullah Efendi’den nakledilen yeni bilgiler esere
orijinal bir değer kazandırmaktadır. İbnülemin 1 Aralık 1913’te son şeklini
verdiği araştırmasında, Şeyhülislâm Hamîdîzâde Mustafa’nın kıskançlık beslediği
Gelenbevî’yi çevirdiği entrikalarla İstanbul’dan nasıl uzaklaştırıp mahvına
sebep olduğunu torunundan aldığı bilgilerin de yardımıyla anlatmaktadır. Onun
ilmî şahsiyetiyle eserleri hakkında söz söylemeye kendini yetkili görmediğini
belirten İbnülemin, Gelenbevî’nin hocaları Ayaklı Kütüphâne (Mehmed Emin) ve
Palabıyık’ın (Muğlalı Mehmed), ortada önceki üstatların eserleri mevcutken yeni
yeni telifler meydana getirmenin gereksiz olduğu yolundaki tutumlarıyla ilgili
tenkitleri, ulemâ sınıfının yüksek kademelerindeki kıskançlığın ilim
târihimizdeki olumsuz tesirleri hakkındaki görüş ve müşâhedeleri ayrıca dikkat
çekicidir. Altmış dört sayfalık eserin yazma nüshası İstanbul Üniversitesi
Kütüphânesi’ndedir.

Menâkıb-ı
Hünerverân:
(1926) Türk Târih Encümeni Külliyatı içinde yayımlanmak üzere
hazırlanması kendisine havâle edilmiş eserin tenkitli metniyle müellifi Mustafa
Âlî’nin hayat ve eserlerine dâir kaleme aldığı monografiden (s. 3-133) meydana
gelir. Nüsha farkları hangileri olduğu belirtilen altı nüsha üzerinden
gösterilmiş neşir bizde yapılan ilk ciddi edisyon kritik durumundadır. Yetmiş
yedi sayfa tutan metne mukabil 131 sayfalık mukaddime kısmı Mustafa Âlî
tetkiklerinde bir dönüm noktası teşkil eder. Bu mukaddime, günümüzdeki en yeni
araştırmalara kadar onun hakkındaki bütün çalışmalara kaynak teşkil etmiştir.
İbnülemin’in Osmanlı târihi sahasındaki derin vukufunu ortaya koyan bu
çalışmasını ilmî bir hâdise gibi karşılayan Süleyman Nazif, Ali Canip (Yöntem)
ve M. Fuad Köprülü, metninden de önemli buldukları mukaddimesi dolayısıyla
İbnülemin’e teşekkür ve tebriklerini ifâde ederler.

Tuhfe-i
Hattâtîn:
(1928) Müstakimzâde Süleyman Efendi’nin, bizde esas ağırlığı
Osmanlı hattatları olmak üzere yazılmış teliflerin bu sahada en mufassal ve en
mükemmeli olan eserinin Türk Târih Encümeni adına, İstanbul kütüphânelerinde
rastlanan hepsi de hatâlı üç, bir de hususi eldeki nüsha üzerinden, Murad Molla
nüshasını esas alarak İbnülemin büyük bir vukufla yaptığı düzeltmeler, sabırla
yürüttüğü karşılaştırmalar sâyesinde güvenilir ve sağlam metnini ortaya koyduğu
gibi, Müstakimzâde Süleyman Efendi’nin hayat ve eserlerine dâir kazandırdığı
zengin monografiyle değerini daha da arttırır. İbnülemin’in bu kitabı
Türkiye’de eski harflerle basılmış son kitaptır.

Türklerin,
Arap Harflerini Tanzim ve İhya Etmek Suretile İlme ve Medeniyete Hizmetleri:

(1932) Arap harfli yazının doğuşu ve gelişmesini, içinden çıkan yazı
çeşitlerini, bunların Türklerin elinde nasıl yüksek sanat seviyesine
eriştiğini, hat sanatının çeşitli Türk ülkelerinde Türk hükümdarları tarafından
nasıl himâye ve teşvik gördüğünü belirten umûmî bir tablodan sonra sülüs,
nesih, celî üstatlarından olmak üzere Şeyh Hamdullah, oğlu Mustafa Dede, Derviş
Ali, Hâfız Osman, Ağakapılı İsmâil, Yedikuleli Seyyid Abdülhak, Şekerzâde
Seyyid Mehmed, Eğrikapılı Mehmed Râsim, Mustafa Râkım Efendi dâhil on ikisinin;
ta‘lik hattatlarından da Abdülbâki Ârif, Abdullah Vassaf, Veliyyüddin,
Kâtibzâde Ahmed Refi‘ ve Mehmed Esad Yesârî efendiler dâhil sekizinin üzerinde
durduğu terkibî bir icmaldir. ‘Türk
Târihinin Ana Hatları
’ serisi içinde hazırlanması kendisine havale edilmiş
olan bu on dört sayfalık icmal, bu serinin ‘müsveddeler’i grubunun on ikinci
eseri olarak basılmıştır. İbnülemin, Türk Târih Tetkik Cemiyeti’nde okunduğu
zaman hat sanatı hakkında hiçbir bilgisi olmayan bazı kimselerin kusur belirten
görüşleri kendisine resmî yazı ile bildirildiğinde itiraz sâhiplerinin
akıllarını başlarına getirecek bir cevap yazdığını kaydeder.

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Eserleri
Hakkında Umûmî Bir Değerlendirme:

Özel bir
çevrede yetişen İbnülemin Mahmud Kemal İnal, kendi ifâdesiyle ‘çocuk denilecek
bir yaşta’ basın hayatında yer almış ve 1890 yılında Ahmet Mithat Efendi’nin
yayınlamakta olduğu Tercümân-ı Hakikat Gazetesi’nde yazmaya başlamıştır. İlk
yazılarının başına ‘Emin Paşazâde Mahmud
Kemal
’ veya ‘Eyâlât-ı Mümtâze Kalemi
hulefâsından Mahmud Kemal
’ yazmakta iken daha sonra isminin başına ‘İbnülemin’ künyesini koyan ve bu
künyeyle tanınmaya başlayan Mahmud Kemal İnal, 19. yüzyıl sonunda yayınlanan bu
yazılarında birbirinden farklı pek çok konuyu ele almıştır.

Din, ahlâk,
ziraat gibi alanlarda yazan İbnülemin’in erken dönem yazılarının önemli bir
kısmı, İslâmiyet ve medeniyet ilişkisi hakkındadır. İslâm dininin yüceliğini,
ahlâkî ve insanî değerleriyle anlatma gayreti içinde olan genç üstat,
İslâmiyet’in medeniyete katkılarını ele almış ve İslâmiyet’in ilerlemeye engel
teşkil etmediğini belirtmiştir.

İslâmiyet mâni-i terakki değildir
fikrinin savunuculuğunu üstlenen Meşrutiyet dönemi İslâmcılık akımının
habercisi olarak okunabilecek bu yazılarında İbnülemin, ‘beşeriyetin tekâmülü ve medeniyet-i hakîkiyenin vücut buluşunun
İslâmiyetin gelişiyle mümkün olduğu
’ fikrini ileri sürmüştür.

Orucun faydaları’ başlıklı yazısında
kullandığı ‘Oruç tutan kişinin uykusu
ibâdettir, nefesi tesbihtir, duâsı kabul edilir, her sevâbı kat kattır. Her
şeyin bir kapısı vardır, Allah’a giden yolun kapısı oruçtur
’ diyen
İbnülemin Ramazan ayının önemini veciz sözlerle anlatmıştır. O, eserlerinin
yanı sıra gündelik ilişkilerinde de -yeri geldikçe- bu gibi dînî konulardan söz
etmektedir; bir sohbet sırasında çocuklarının geleceğini temin edemediğini ve
onları kimsesiz bırakıp gözü açık gideceğini söyleyen Sadrazam Said Paşa’ya şu
sözlerle cevap vermiştir:

Beylere, hanımlara müteaddit lisanlar,
ilimler tahsil ettiriyorsunuz, hakk-ı übüvveti ifâya himmet buyuruyorsunuz,
teşekkür olunur. Biçârelere biraz da oin bilgileri okutsanız olmaz mı?
Çağırınız, sorunuz bakalım: Allah’ı, Resûlullah’ı, İslâm’ın şartını biliyorlar
mı? Paşa efendimiz, bunlar huzur-ı ilâhîde yakanıza sarılırlar. Zaman-ı
sabâvetlerinde kendilerine terbiye-i diniye vermediğinizden dolayı sizden
dâvâcı olurlar. Onlara bırakacağınız para, beş para etmez, âdî insanlar gibi
yerler-içerler, saçıp savururlar ve sonunda perişan olurlar. Akılsız evlâda
babadan kalan para mal-mülk yetmez. Akıllı evlâdın ise bunlara ihtiyacı yoktur.
Ne lâzımsa çalışır çabalar emeğiyle temin eder. Çocuklarınıza Müslüman
terbiyesi veriniz, inançlı bir insan olarak büyütünüz, kalplerine Allah sevgisi
yerleştiriniz, yüksek şahsiyetinizle, derin bilgilerinizle onların geleceğini
aydınlatınız. Ciğerpârelerinizin geleceğini bu şekilde inşa ediniz
.’

Belirttiğine
göre Üstat, Nâmık Kemal’den çok etkilenmiştir. Şöyle diyor: ‘Babam Mehmed Emin Paşa merhum, Nâmık
Kemâl’in her yazısını zevk ile okur, başkalarına da okutur, huzur içinde
dinlerdi. Yedi sekiz yaşımda olduğum hâlde bana da dinletirdi. En çok
hoşlandığım Cezmi idi, kimbilir kaç defa okudum. Ben Cezmi isimli kitabı
görmeseydim, okumasaydım onun izinde yürümeseydim, kendi kendime ne
yazabilirdim? İnsâfı elden bırakmaz da hakîkati söylersem, ismimin anılmasına
sebep olan benim eserim değil, eserinden istifâde ettiğim Kemâl’in feyzidir
.’

Türk edebiyatında
târihi roman türünde yazılan ilk eser olan Cezmi’de Nâmık Kemal’in önem verdiği
İslâm Birliği’ düşüncesinin izlerini
görmek mümkündür. Hatta Nâmık Kemal’den iki yıl sonra dünyaya gelen Sultan
İkinci Abdülhâmid Han’ın ideali de İslâm Birliği’ni, düşünceden fiiliyata
intikal ettirmekti. Prof. Dr. Cezmi Eraslan, ‘İkinci Abdülhâmid ve İslâm Birliği’ isimli eserinde bu konuyu 416
sayfa boyunca her yönüyle anlatır. (Ötüken Naşriyat, 2019)

İbnülemin
Efendi’nin kaleme aldığı ‘Sabih’ isimli
romanında Müslümanların Türkistan coğrafyasında yaptıkları fetihlerden,
İslâmiyet’i Orta Asya’da hâkim kılma çabalarından bahsedilmektedir.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal önemli bir Osmanlı tarihçisi ve uzun yıllar boyunca
Bâbıâli’de çalışmış tecrübeli bir Osmanlı bürokratıdır. Osmanlı Devleti’nin son
yıllarında Sadâret Mektubî Kalemi Müdürlüğü, Dîvân-ı Hümâyun Beylikçiliği gibi
kritik görevler üstlenen, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan
indirilmesinin ardından Yıldız Sarayı evrakını inceleyerek tasnif eden, uzun
yıllar boyunca devlet adamları ve Türk kültür hayatının önemli isimleriyle
yakın ilişki içinde olan İbnülemin; İkinci Abdülhamid Han döneminden 1950’li
yıllara uzanan dönem boyunca birbirinden farklı alanlarda eserler ortaya
koymuş, gazete ve mecmualarda pek çok yazı kaleme almıştır. Meşrutiyet ve
Cumhuriyet dönemlerinde kaleme aldığı binlerce sayfalık eserleriyle özellikle
19. yüzyıl Türk toplum târihine ayna tutan İbnülemin Bey, çok uzun bir zaman
dilimini kapsayan bu dönemin pek çok siyâsî ve sosyal probleminden söz
etmiştir. Bu hizmetleriyle ‘19. asır
Osmanlı sosyal ve dâhilî târihinin en büyük mütehassısı
’ olarak anılmıştır.

Ahmet Hamdi
Tanpınar, İbnülemin Bey için ‘son
devirlerimiz târihi hakkında O’nun kadar orijinal vesika neşretmiş, bütün bu
yüz otuz senenin yayını üzerinde durmuş muharririmiz azdır. Matbu ve yazma…
görmediği eser, Bâbıâli kalemlerinden geçip de kopyasını almadığı bir vesika
yoktur
’ demektedir. Yaşadığı dönemdeki edebiyatçıları, düşünürleri,
sanatçıları yakından tanıyan ve Bâbıâli’nin önemli bürokratlarından biri olması
sebebiyle devlet adamlarıyla sıklıkla bir araya gelen Mahmud Kemal İnal’ın
çalışmaları, yazılı kaynakların yanı sıra sözlü kaynaklardan da faydalanması
sebebiyle ayrı bir öneme sâhiptir.

Eser
isimlerinden ve Osmanlı döneminin devlet adamları, şâirleri ve müzisyenlerinin
ele alınmasından yola çıkılarak Osmanlı dönemini bütünüyle sâhiplendiği ve
yücelttiği düşünülen Mahmud Kemal İnal, geçmişin savunuculuğunu üstlenen ve
bütün ömrünü buna hasreden bir isim olarak görülmektedir. Bu hususiyetleri
sebebiyle ‘mâzinin türbedârı’ olarak anılan üstat, Cumhuriyet dönemindeki baş
eseri olan ve 1940-1953 yılları arasında devlet imkânlarıyla basılan ‘Son Sadrıazamlar’da 19. ve 20. yüzyıl
sadrazamlarının hepsinin övülmesi ve olumlu özellikleriyle tanıtılması söz
konusu değildir. Eserde, Âli Paşa, Fuad Paşa gibi Tanzimat dönemi devlet
adamlarının diplomasi anlayışı ve yönetim tarzları övülmekle birlikte, çok sert
biçimde eleştirilen sadrazamlar da bulunmaktadır. Türk devlet geleneğinde Sadâret
makamının öneminden söz eden Mahmud Kemal İinal, padişah karşısında bu makamın
ağırlığını koruyan Âli Paşa’yı övmekte, Yusuf Kâmil Paşa’nın ‘Sadâretin inhilâli (çöküşü), Âli Paşa’nın irtihaliyledir
(ölümüyledir)
’ sözüne ısrarla vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla Son
Sadrıazamlar’da Âli Paşa gibi sadrazamların övülmesinin yanı sıra; adâlet
kavramının önemsizleştiği, liyakat esasına uyulmadığı ve diplomatik hatâların
yapıldığı dönemler sıklıkla tenkit edilmektedir. Bu mânâda ‘Son Sadrıâzamlar’, Cumhuriyet döneminde
Osmanlı dönemiyle bir anlamda hesaplaşılan bir metin olarak da karşımıza
çıkmaktadır.

Mahmud Kemal
İnal’ın İkinci Abdülhâmid Han hakkındaki değerlendirmeleri de dikkat çekicidir:
Hiçbir şey tasavvur olunamaz ki, O’nun
vehmü vesvesesini tahrik etmesün. Hiçbir hal ü kal hatıra gelmez ki onun hüsni
zannına mazhar olsun. Bed binlik, bed endişlik onu tahtı esârete almıştır
.’
demektedir. Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde casusluğun âdeta sanat
hâlini aldığını, herkesin birbiri hakkında jurnal verdiğini ve bu güvensiz
ortamda halkın son derece temkinli olmaya çalıştığını belirten İbnülemin,
padişahın, istedikleri kişiye iftira etmekten çekinmeyen jurnalcileri -bir daha
kendisine jurnal vermeyeceklerine ve bu sebeple amcası Sultan Abdülaziz’in
akıbetine uğrayacağına inanması sebebiyle cezalandırmadığını, aksine bu
kişilere iyi davrandığını belirtmektedir. İbnülemin, Abdülhamid dönemi
jurnalciliğini şöyle anlatmaktadır:

Casusluk, âdeta san’at hâline geldi. O
san’ata sâlik ve meharete mâlik olanlar, babaları, anaları, kardeşleri ve
dostları hakkında bile okuyanları inandıracak tarzda jurnal verdiklerinden her
ferd, bir birinden şüphelenerek babanın evlâda, evlâdın babaya emniyyeti
kalmadı. Ehibba ve akrâba ile buluşub görüşmek müşkilleşdi. Hakkında jurnal verilüb
de bir belâya oğramamak içün herkes dilsiz oldu. Her şeyde görülen tazyikat,
halkı son derece bizar etdi. Herkes, padişaha karşı husumet gösterdi. Padişah
mehabbeti kalblerden silindi
.’

Sultan’ın dâveti üzerine Saray’a
giden ve görüşmesinin kendisinde oluştuğu kanaati açıklayan Nâmık Kemal’ın
söyledikleri fevkalâde dikkat çekicidir. Okumak lâzım.

(İbnülemin Mahmud Kemal İnal: Son Sadrıâzamlar. Cilt: 8, s: 1277-1280
Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1947)

Ey İman Edenler İman Ediniz! (22)

     Ankebût – 2:
İnsanlar, (dünyada Allah’a ibadet ve itaat etmeden, çeşitli çile ve
güçlüklerle, bazen de verilen bol mal ve refah ile) imtihan edilmeden (sadece)
“İman ettik / İnandık” demeleriyle, bırakılacaklarını; artık hiçbir sınava tabi
tutulmayacaklarını mı sanıyorlar? Bu düşünce kesinlikle yanlış!

     (Kul için ilk
derece, onun müslüman olmasıdır. Çünkü bunun altında küfür dereceleri bulunur.
Bir kimse İslâm’a girmekle güzel bir başlangıç yapmıştır. Artık pay almaya
başlar. Bir kısmı gayret eder, imanı kalbine işler ve hareketlerine yansır.
Allah’a kulluk görevlerini tam olarak yerine getirir,  infak ve cihad ederek cennette yüksek
dereceler kazanır. Bir kısmı da küfre girmez, ama görevlerini yerine
getirmeyerek, nefsine düşkün olarak günahkârlar ve âsîler derecesine düşer.
-Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli-)

     x

     Ankebût – 3: Biz
daha önceki nesillerden “İman ettik / İnandık” diyenleri de, çeşitli sınavlara
tabi tuttuk. Aynı şekilde Allah, sizleri de sınavlara tabi tutarak içtenlikle
iman etmiş olanlarınızla olmayanlarınızı belirleyecektir. (İnsanların başıboş
bırakılmayarak, sadece sözde mi yoksa içtenlikle mi iman etmiş olduklarını ve
yaşamlarına yansıtıp yansıtmayacaklarını belirlemek amacıyla, çeşitli sınavlara
tabi tutulacaklarına ilişkin açıklama Âl-i İmran – 142 nci âyette de
yapılmıştır. -Prof. Dr. Gazi Özdemir-)

x

     Ankebût – 4: Yoksa
iman ettiklerine güvenerek, diğer bildirdiklerimize uymayıp her olumsuzluğu
yapanlar, bizim fark etmeyeceğimizi mi sanıyorlar? Ne kadar yanlış bir düşünce
içindeler.

     (Bu üç âyette,
yapılacak sınavın ne olduğu, değerlendirmenin nasıl yapılmakta olduğu ve
sonucunu, Allah dışında değerlendirecek hiç kimsenin olmayacağı ikazı
bulunmaktadır. Bu nedenle açıkça muhkem – kesin hüküm “Ey insanlar birbirinizin
imanını değerlendirmeye ve kendinizi Allah’ın yerine koymaya sakın kalkışmayın,
yoksa şirke saparsınız” olmaktadır. – Prof. Dr. Gazi Özdemir – )

x

     ÂL-İ İMRAN – 142:
Ey insanlar! Yoksa Allah’ın, aranızdaki imanları kalplerine inmiş / O’nun
buyruklarını uygulamak için kendisi ile cihad eden / mücadele eden / çabalayan
ve güçlüklere karşı da içtenlikle şükredip sabredenleri iyice belirlemek üzere,
sizi sıkıntı sınavlarına tabi tutmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? (Prof.
Dr. Gazi Özdemir)

x

     Bakara – 214: (Ey
mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçip giden (mü’min)lerin, başlarına gelen
(sıkıntı)lar, sizin de başınıza gelmeden (hemen) cennete gireceğinizi mi
sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki
hatta Peygamber ve onunla birlikte olan o mü’minler: “Allah’ın (vadettiği)
yardımı ne zaman?” diyecek (duruma gelmiş)lerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı
çok yakındır.

     (Bu ayet ashabın
Hendek gazvesinde karşılaştıkları çetin sıkıntılar üzerine nazil olmuştur.
Âyet-i Kerîmede Hz. Peygamber ve ashabına / ümmetine bir mesaj vardır ki; o da,
halis niyetle çıkılan İslâm davası yolunda gelecek zorluklara dayanmak,
sabretmek, acizlik göstermeyip mücadeleye devam etmektir. Ancak böylece cenneti
kazanmak, Allah’ın yardımına kavuşmak mümkün olur. Prof. Dr. Hasan Tahsin
Feyizli)

     (Bu ayet,
“Allah’ın yardımı ve cezası son anda gelir, fakat asla geç kamaz.” deyimine
uygundur. Prof. Dr. Gazi Özdemir)

x

 Enbiya – 35: Her nefis ölümü tadacaktır.
Bir imtihan olarak sizi şer ile de hayır ile de deniyoruz.

       (Hanginiz
şükürde, sabırda ve sâlih amelde bulunacak veya isyan edecek diye.)

       (Sonunda) ancak
bize döndürüleceksiniz. (Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli)

Günü Kurtaran İşler Yapmak

AKP
iktidarı olayların akışına kapılmış gidiyor. Olaylar olduktan sonra günü
kurtaran işler yaparak, devletin işlerini yönetiyormuş gibi yapıyor.

Son
örnek Giresun‘da 22 Ağustos 2020 tarihinde yaşanan selden en çok
etkilenen Dereli ilçesinden geldi. Selden sonra devlet yaraları sarmak
için afetzedelere ev ve iş yerleri yaptı. İlçe merkezi de yeniden düzenlendi.
Ancak karların erimesi ve yağmurların başlamasıyla birlikte yapılan işin foyası
ortaya çıktı. Debisi yükselen derenin yanından geçen yeni yapılan yolun ve
istinat duvarının bir kısmı çöktü.

Yapılan
işler Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından büyük bir övünçle 29 Ocak 2022
günü açılmıştı.

Yıkılan
yolun hemen bitişiğinde ilçe merkezinde yüz yıllardır ayakta duran bir
tarihi köprü var.
Bu köprüye bir şey olmazken, 21. Yüzyıl teknolojisi ile
yapılan yeni yol ve yapıların 3 ay bile geçmeden yıkılması tesadüf
değildi.

Felaketlerden bile rant devşirmek isteyen bir zihniyetin eseri bu. Devleti yöneten ehil olmayan insanların, işi
doğru yapan değil, iş kapmayı bilen, “iş bilir” yandaşlara
vermesi… Yandaş müteahhidi
işi veren devletin kontrol etmemesi, hırsızlıklara göz yumması… Bunların el ele
milleti soyma düzeninin sonucu bu.

Bir
tane örnek olsa “istisnai bir durum” der geçeriz. Ama o kadar çok benzer örnek
var ki.

20 gün
önce Bolu Dağı tünelinin Düzce girişi tarafında, heyelan sonrası tünel
girişi toprak yığınlarıyla doldu. Yol çift yönlü olarak kapandı.

Ocak
ayında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışı yapması planlanan Zonguldak
Kilimli Sahil Yolu, dalgalar tarafından dördüncü defa yutuldu.

Yine
Ocak ayında, “son teknoloji ile yapılan” İstanbul Havalimanındaki kargo
terminali binası
kar ve fırtınaya dayanamayıp çöktü. Kar yağdığında
Ankara’dan İstanbul’a uçakla gelmeye çalışan 2 bakan İstanbul Havalimanına
inemedi; Bakanlar, bir pistine hastane yapılan, Yeşilköy Atatürk Havalimanına
inebildi.

Bunun
gibi yüzlerce örnek sayabiliriz. AKP iktidarının bilime, uzmanlığa,
liyakate, akla aykırı yaptığı işlerin
somut olarak görünebilen bu gibi
örnekleri kadar sadece uzmanların görebildiği işleri de var. Bunların ülkemize
verdiği zararın maddi boyutunu ne kadar milyar dolar olduğunu hesaplamak bile
mümkün değil.

Bu anormal
yüksek enflasyona rağmen, emeklilere verilen 1.100 TL’lik bayram
ikramiyelerine zam yapılamamasında,
bu tür verimsiz ve kalitesiz
yatırımlara yapılan harcamaların payı büyük.

*****************************

Derin Yoksullaşmanın Sebebi

Ülkemizde
asgari ücret 4 kişilik ailenin açlık sınırının altında.

Türkiye’de
10 milyon işçi asgari ücret civarında ücretlerle çalışıyor! 3,4 milyon
işçi (bütün ücretli çalışanların yüzde 18’i) asgari ücretin altında bir ücretle
çalışıyor.

Asgari ücret seviyesinde ve daha düşük ücret alanların oranı genelde yüzde 34 iken, kadınlarda yüzde 43.

Giderek
artan bir biçimde daha çok çalışan asgari ücrete yakın ücretlerle çalışır hale
geliyor. Türkiye hızla bir asgari ücretliler ülkesine dönüşüyor. Orta
kesimin ücretleri enflasyon oranında artmadığı için asgari ücreti ortalama
ücret haline geliyor. 

Özel
sektör işçilerinin yüzde 70’i asgari ücretli.

Vatandaşlarımızın
büyük çoğunluğu en temel ihtiyaç maddelerine erişmede sıkıntı yaşıyor.
Süt, simit, domates, salatalık, marul, patates gibi gıdalar bile büyükçe bir
kesim için lüks haline geldi. Taneyle ve dilimle satılan sebze ve meyve
dönemine girdik. Artık dar ve orta gelirli kesimin ev ve araba alması
hayal. Hatta kiralar ödenemez boyuta geldi.

Bütün bunların sebebi kötü yönetim.

Bu derin yoksullaşmanın temel sebebi milli servetin yandaş bir kesime aktarılmasından dolayı geniş halk
kesimlerinin payının küçülmesi…

Yatırımlarda akıl ve bilimin rehberliği yerine, sırf yandaşa rant aktarmak ve
iktidarlarının devamını sağlayacak kaynak yaratmak için verimsiz ve
gösteriş yatırımlara
öncelik verilmesinden ibaret.

İdeolojik saplantılarla Türkiye’yi düzensiz göçmen ülkesi haline
getirilmesi
de bu yoksullaşmanın
sebeplerinden biri. Sadece ülkemizdeki Suriyelilere harcanan 80 Milyar dolar
harcanmamış olsa ekonominin dengeleri bu kadar bozulmayacaktı. Kurları tutmak
için Kur Korumalı Mevduat tedbirine ihtiyaç olmayacaktı. KKM sahiplerine bu
yıl 25 Milyar TL ödenmeyecek, bu para Hazinede kalacaktı. Bu para ile
çiftçilere yapılan devlet desteğini yüzde 150 artırmak mümkün olacaktı.
Çalışanların
ve emeklilerin maaşları iyileştirilebilecekti.

Temel gıda malzemeleri bu kadar pahalılaşmayacak ve taneyle, dilimle sebze ve meyve almak
zorunda kalmayacaktık.

Yine ideolojik saplantılarla Eylül ayından bu yana, Cumhurbaşkanının talimatıyla, Merkez
Bankası politika faizlerini düşürmemiş olsaydı
kurlar 8 ay öncesine göre
yüzde 100 artmayacak,
enflasyon patlamayacaktı. Elektrik, doğalgaz
ve akaryakıt fiyatları AB ülkelerinde olduğu gibi sadece yüzde 25 civarında
artacaktı.

Devleti yönetenlerin israfı, Yap- İşlet- Devret projelerinin külfeti de yoksullaşmamızın diğer sebeplerindendir.

Herkesçe
kabul edilen, aklın ve bilimin doğruladığı çözümler yerine AKP iktidarının “günü
kurtaran işler”
yapma zihniyetinin maliyeti çok ağır oldu.

Bu zihniyetin verdiği hasarın farkında olmak ve bu sorunlu zihniyetin sahibi AKP’yi
seçimlerde iktidardan uzaklaştırmak tek çözüm yolu.

Derin yoksullaşmadan
şikayetçi olan bütün vatandaşlarımızın bilmesi gereken şey şudur: Yaşadıklarımız
seçimlerde yaptığınız tercihlerin sonucudur.

Türkçülük Davası Bitti mi?

NATO’nun Kuruluşu Önemi Ve Türkiye’nin NATO’ya Girişi

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ( NATO ), 04 Nisan 1948 tarihinde, 12
ülke tarafından Washington’da imzalanarak yürürlüğe girmiş ve üye ülkelerin
kendi milli meclislerinde onaylanmasından sonra da, 24 Ağustos !949’da
resmiyete kavuşmuştur. Daha sonraki yıllarda bu ittifaka 18 ülke daha katılmış
ve üye sayısı 30’a yükselmiştir. Bu ülkeler; ABD, Belçika, Birleşik Krallık (
İngiltere ), Danimarka, Fransa, Hollanda, İtalya, İzlanda, Kanada, Lüksenburg,
Norveç, Portekiz, Türkiye, Yunanistan, Almanya, İspanya, Çek Cumhuriyeti,
Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya,
Slovakya, Slovenya, Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya’dır ve
merkezi Belçika’nın başkenti Brüksel’dir. NATO, bugün dünyadaki en önemli
uluslararası kuruluşların başında geliyor. Üye ülkeler, güvenlik ve savunma
konuları üzerinde istişarelerde bulunur ve işbirliği yaparlar.

Türkiye 1950 yılında üç piyade taburu,  bir tugay ve 241. Piyade Alayı ile ve Türkiye
Büyük Millet Meclisi kararıyla, Birleşmiş Milletler komutası altında, ABD ve
Güney Kore’nin yanında Kore Savaşı’na katılıyor ve daha sonra da askeri birlik
takviyeleri yapılıyor. Türkiye’nin bu savaşa katılmasının sebebi, NATO’ya üye olarak
girebilmek ve böylece bu konudaki niyetini uluslararası kamuoyuna duyurmaktı.
Kore Savaşı’nda verilen şehitler, gaziler, yaralılar ve gösterilen kahramanlık
sayesinde Türkiye 18 Şubat 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul ediliyor ve bu
tarihten sonra Türkiye’nin makus talihi de böylece değişiyor.

                                                                                                                                                                                                                                                               
                                 NATO, düşmanca baskı, tehdit,
yayılma ve yok etme emellerine hedef olan milletlerin, Birleşmiş Milletler
Yasası’nın 51. Maddesine uygun olarak hazırladıkları ve 16 maddeden ibaret olan
bir savunma ittifakıdır. İttifak, “ kolektif savunma “ prensibi üzerine
oluşturulmuştur. NATO ittifakının temel görevi, politik ve askeri vasıtalarla
üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini sağlamaktır. NATO üyesi olan bir
devlete üye olmayan bir devlet tarafından yapılan bir saldırıda, bütün NATO
üyeleri saldırıya uğrayan devleti savunmak durumundadırlar. Türkiye’de aynı ihtiyaçla
bu ittifaka üye olarak alınmıştır. NATO ittifakı bölge barışını korumakla çok
defa başarılı da olmuştur. Bu çaba, Rusya – Ukrayna savaşında da ateşkes ve
barışın sağlanması yönünde bir ölçüde ortaya konmuştur. NATO üyeliği Türkiye
için çok önemlidir. Öte yandan Türkiye’de NATO için önemlidir. Türkiye’nin
Batılı müttefiklerine karşı kullanabileceği en önemli etkenin NATO olduğunun
bilinmesi gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Bu
bakımdan, Türkiye’nin NATO için önemi her geçen gün  daha da
artmaktadır. Bu durum, Rusya – Ukrayna savaşıyla birlikte apaçık ortaya çıkmış
bulunuyor. Türkiye NATO içindeki yerini ve varlığını hem kendi milli çıkarlarını
gözeterek, hem de müttefikleri ile ittifak dayanışması içinde olduğunu
göstererek sürdürmelidir. Ancak, Türkiye ortak savunma gayesi ile büyük
fedakarlıklara katlanmasına ve ittifakın getirdiği risklere hedef olmasına
rağmen müttefiklerinden maalesef amacına uygun karşılık görememektedir. Bu
durum, hem Türkiye’nin güvenliğini hem de NATO’nun savunma gücünü
zayıflatmaktadır. Bu itibarla Türk yetkilileri, NATO Savunma Organizasyonu’nun
Güneydoğu Kanadı’nda asli gücü oluşturan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakkı olan
desteği sağlamaları için gerekli olan çalışmaları ve uyarıları yapmaları
gerekmektedir.

Son zamanlarda Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması
veya kendi isteği ile çıkması hususunda bir takım spekülasyonlar yapılmakta. Bu
hususa son derece dikkat edilmelidir. NATO üyeliği, Türkiye’ye karşı düşmanca
tavırları ve sinsi emelleri bir noktada engellemekte ve Türkiye’nin komşuları
ve diğer ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesi için çok önemlidir. Bu bakımdan
dost-düşman iyi bilmelidir ki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ülke yararına
değildir. NATO üyeliğinin Türkiye için stratejik önemi çok büyüktür.

Rusya – Ukrayna Savaşı’nın devam ettiği bu
günlerde, NATO ittifakının önemi daha da ön plana çıkmış bulunuyor. Rusya’nın
Ukrayna’ya saldırı nedenlerinden biri de, Ukrayna’nın bu ittifaka üye olarak
girmesini engellemektir. Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’nın olası bir NATO
üyeliğinin “ Rusya’nın yanı başına füzeler yerleştirmek anlamına geleceğini ve
ülke için bir tehdit “ olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, sınırlarında NATO’ya
üye ülke istemiyor.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 17

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Eserleri-10

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Diğer Eserleri-2

 

İslâm
Mütefekkiri ve Ahlâkçısı:
1895 yılı Aralık ayı başında Tercümân-ı
Hakîkat’teki yazılarına tekrar dönen İbnülemin’in bu târihten itibâren yazı
hayatının ikinci devresi başlar. Bu devrenin ilk yazısı olarak çıkan ‘İslâmiyet, Mârifet’ başlıklı makalesi ve
bunu tâkip eden İslâm dini, medeniyeti ve ahlâkı hakkında düşüncelerini ortaya
koyan diğer yazıları İbnülemin’in İslâm dininin yüceliğini, ahlâkî, medenî ve
insanî değerleriyle anlatma ve savunma vazifesini üzerine almış bir yazar ve
mütefekkir olarak doğuşunun habercisi oldu. Başta Tercümân-ı Hakîkat olmak
üzere gazete ve dergilerde 1895’ten 1900’e kadar devam eden bu yazılarında
İbnülemin’in çıkış noktası, İslâmiyet’in terakkiye mâni olduğu yolundaki
görüşün bâtıllığını gözler önüne sermek, kendinden önceki dinlere nisbetle
medeniyete ve insanlık âlemine ne gibi değerler kazandırmış olduğunu ortaya
koymaktır.

Üzerine aldığı
bu dâvânın ilk yazısı ve öncüsü olan ‘İslâmiyet,
Mârifet
’ten başlayarak devamlı takdirle karşılanan, çeşitli okuyucu
mektupları ile tebrik edilen ve aynı zamanda devrin önde gelen İslâmî
otoritelerinin gittikçe ilgisini üzerlerinde toplayan bu yazılarda kendisini
göstermekte olan bu İslâm mütefekkiri hüviyeti, aynı zamanda onun bütün
hayatına hâkim olmuş bulunan bir İslâm ahlâkçısı olma yönünü de tam açıklığı
ile meydana çıkarmaktadır. İslâm dininin insanlığa ve medeniyete olan hizmetini
göstermek gibi bütün benliğiyle benimsediği bir dâvâda yazı yazmaları ve
efkâr-ı umûmiyeyi aydınlatmaları gereken salâhiyet sâhiplerini kendilerinden
beklenen bir gayret içinde görmediğini ifâde eden İbnülemin bu işin kendisine
bir özel vazife olarak nasıl teveccüh ettiğini şöyle anlatır: ‘Âlem-i matbûatta mesâil-i dîniyye ve
maârif-i İslâmiyye’ye dâir bir bahs-i mühim açılıp da bu yolda îrâd-ı makāle
lüzum görüldüğü zaman himmet benim gibi aceze-i ümmete kalıyor

Yerine oturmuş
bir düşünce sistemiyle İslâm dini ve medeniyetine dikkat çekici bakışlar
getiren bu yazılarında, İslâmiyet’in akıl ve bilgiye dayanan ve sâdece ona
itibar eden bir din olmak sıfatıyla İslâmiyet’in doğuşu ile gerçekliğini
yitiren kendinden önceki dinler ve o zamana kadar içinde yüzdüğü bâtıllar
arasından sıyrılarak insanlığa nasıl saâdet ve aydınlık getirdiğini anlatıp
sinesinden, ‘Eğer dünyada bir dine
bağlanacak olsaydım tereddütsüz İslâm’ı kabul ederdim
’ diyen mütefekkirler
de çıkarabilmiş olan Hıristiyan Batı’ya ve günümüz insanına dinimizi derin gerçekleriyle
öğretmenin, din ve inançları ne olursa olsun hakîkati arayanlara kılavuzluk
ederek yardımcı olmanın farz-ı ayın derecesinde bir vazife olduğu üzerinde
durur.

İbnülemin,
Kur’ân-ı Kerîm’in mevcut tefsirlerinin şimdiki asrın ihtiyacı ile mütenâsip bulunmadığını,
günümüze göre bir Türkçe tefsirin meydana getirilmesine büyük bir lüzum
olduğuna ehemmiyetle işâret ederek böyle bir tefsirin, Avrupalı
araştırmacıların İslâm âlimleri derecesinde Kur’ân-ı Kerîm’in derinliklerine
vukufları mümkün olamadığından onlara da sağlayacağı fayda dolayısıyla neticede
Avrupalıların geniş ölçüde şâhitliğini mümkün kılacağını belirtir . Bu
makalesinden dolayı hakkındaki bir tebrik yazısına verdiği cevapta yazılarının
gördüğü ilgi ve teşvikten aldığı cesaretle bundan böyle de kalemini bu yolda
kullanacağını vaad eder.

Bilhassa
ramazanlarda sıklaştırdığı bu yazı silsilesi içinde ‘İslâmiyet, Mârifet’ten başlayarak ‘Âlem-i İslâmiyyet’, ‘Dîn-i
İslâm
’, ‘Hayrü’n-nâs men yenfau’n-nâs’,
Hel yestevi’llezine ya‘lemûne vellezine
lâ ya‘lemûn
’, ‘Medeniyyet-i Sahîha’,
Bir Mektub-Fezâil-i İslâm’, ‘İslâm’, ‘Garb Mektubu’, ‘Fezâil-i
İslâmiyye ve Üç Yüz Bin Nüfusun İhtidâsı
’, ‘Şehr-i Ramazan’, ‘Aleyke’s-selâm
Ey Nebiyyü’l-verâ
’, ‘İltizâm-ı
Hasenât ve İsti‘dâ-yı Merhamet
’, ‘Nizâm-ı
İlâhiyye
’, ‘Terbiye-i Esâsiyye’,
Dîn-i Hak’ gibi makaleleri arasında
Medeniyyet-i Sahîha’ ile ‘Terbiye-i Esâsiyye’, O’nun İslâm’ın
yüceliği ve fazîletleriyle ilgili görüşlerini en toplu şekilde aksettirdikleri
kadar, uyandırdıkları büyük ilgi ve takdir dolayısıyla da özellikle
zikredilmeyi gerektirir.

İbnülemin,
Fâtih dersiâmlarından (daha sonra şeyhülislâm) Mûsâ Kâzım Efendi’ye hitâben,
O’nun ‘Medeniyyet-i Sahîha-Diyânet-i
Sahîha
’ adlı yazısı dolayısıyla yüksek makam sâhibi bir şahsiyetin emri ve
isteği üzerine kaleme aldığını bildirdiği ‘Medeniyyet-i
Sahîha
’ adlı makalesinde, Mûsâ Kâzım Efendi’nin düşüncelerine paralel
olarak kendi görüşlerini geliştirip bundan önceki yazılarında olduğu gibi
sonraki yazılarında da ifâde ettiği bir medeniyet felsefesinin esaslarını
ortaya koyar. İbnülemin burada, ‘medeniyyet-i
zâhire
’ (medeniyyet-i kâzibe) ve
medeniyyet-i sahîha’ (medeniyyet-i hakîka) yahut ‘medeniyyet-i bâtına’ olmak üzere iki
ayrı medeniyet tipinin varlığını bahis konusu etmektedir. O’na göre
medeniyyet-i zâhire, teknik ve sanayiin meydana getirdiği birtakım göz
kamaştıran görünüşleri sergiler. Ancak bu medeniyet tarzı mânevî değer ve
fazîletlerden mahrum, insanların refah ve saâdetten aynı şekilde
faydalanamadığı, bir kısmının açlıktan öldüğü veya intihar ettiği, işsizlerin
yoksulluk içinde kıvrandığı ve insanı yücelten ahlâkî değerlerin mevcut
olmayışı neticesi en başta cinâyet işlemek gibi kötü fiil ve yollara düşülen
bir sistemdir. Medeniyyet-i sahîha ise din, ahlâk, adâlet gibi üstün mânevî
değerlere sâhip, insanlara her türlü saâdet ve refahın sebep ve şartlarını
sağlamayı gaye edinmiş bir medeniyettir. Bu medeniyet, insanlara maddî ve
mânevî saâdetlerini kazandırma yolunda birbirlerine yardım ve merhamet etmek,
her hususta adâlet, başkalarının hakkını çiğnememek, kendi menfaati için umûmun
menfaatine zarar vermemek, nefsânî hazlar uğruna insanî meziyetleri fedâ
etmemek, vicdanı her şeyin üstünde bir hakem olarak kabul etmek, Allah’ın
rızâsını kazandıracak hayırlı işlerde bulunmak gibi ahlâkî güzellik ve erdemlerin
hâkim olduğu bir medeniyettir. Allah’ın emrettiklerini yerine getirmek,
menettiklerinden ise kaçınmak suretiyle kazanılan bu erdemlerin, bütün ahlâkî
güzelliklerin temeli ve kaynağı dindir. Bütün bunlar hak din sâyesinde meydana
gelir. Daha sonraki yıllarda bu konuda son hüküm olarak şöyle der: ‘Târihin kesin delillerle ortaya koyduğu ve
ispat ettiği hakîkat, beşeriyetin tekâmülü ve medeniyyet-i hakîkiyyenin vücut
buluşunun İslâmiyet’in gelişiyle mümkün olduğudur
.’

İslâm’ı esas
alan bu medeniyet görüşü etrafında toplanan diğer düşünceler de şöyledir: ‘Hak ve hakîkat ne ise onu görmek ve
göstermektir
’ diye târif ettiği mârifet onun temelini teşkil eder. İslâm
dini mârifet ve fazîlet üzerine kurulu olduğundan mârifete itibar edilmekle
dine de riâyet edilmiş olur. Buna göre insâniyet mârifet ve fazîletle kāim,
diyânet de mârifetle dâimdir. Netice itibâriyle ahlâkî erdem ve güzelliklerin
temeli dindedir. Hakikî saâdet de ahlâk güzelliğiyle kāimdir; Allah’ın rızâsı
ahlâkın güzelliğiyle kazanılabilir. Medeniyet ve ahlâkî değerler maâriften
doğmuştur. Bilgiyi, aydınlanmayı ve çalışmayı emreden İslâm, bu bakımdan
getirdiği disiplinle öbür dinlerin çok üstünde olduğu gibi insanları öğrenme ve
çalışmaya memur kılmakla hem ferdin hem toplumun refah, saâdet ve yükselme
şartlarını sağlama yolunu da açık tutmuştur. İslâm dünyasında onun doğrultusuna
girmeyenler geri kalmışlar, bilgi ve çalışmanın getireceği nimetlerden nasip
alamamışlardır. Müslüman ülkeler, İslâm’ın bu disiplinine sâdık kaldıkları
zamanlarda medeniyet ve refaha yükselmişler, onu ihmal ettiklerinde de
gerilemişlerdir. Geri kalma, yüce dinin kendisinden kaynaklanmayıp onun emir ve
hedeflerinden uzak kalmanın bir neticesidir.

İbnülemin, ‘medeniyyet-i sahîha’ diye adlandırdığı
İslâm din ve medeniyetinin bu yönüne çeşitli yazılarında sâdece temas etmekle
kalmayıp başta ‘Hayrü’n-nâs men
yenfau’n-nâs
’ olmak üzere ‘Teâvün-Tenâsur’,
İltizâm-ı Hasenât ve İstidâ-yı Merhamet’,
Vazîfe-i İnsâniyye’ gibi
makalelerinde çok daha geniş şekilde yer vermektedir. Bu düşünce sistemi
içindeki makalelerinin en hacimlisi olan ‘Terbiye-i
Esâsiyye
’de İbnülemin, medeniyet icabı diye gösteriş vesilesi olarak bir
moda hâlinde almış yürümüş yabancı mürebbiye tutma meselesini etraflı bir
tahlilden geçirerek Müslüman çocuklarının terbiyesinin Hıristiyan ülkelerinden
gelmiş kadınların eline bırakılmasındaki mahzurları ele alır. İbnülemin, sağlam
bir İslâmî terbiye görmeden çocuğu Frenk âdetlerine göre yönlendiren bir
terbiye vermenin onu bir Frenk olarak yetiştirmek demek olacağını ifâde
etmektedir. Büyük bir takdirle karşılanan makale kuvvetli bir akis uyandırmış,
zamanın tanınmış doktorlarından Necmeddin Ârif’in yanı sıra Fâik Reşad gibi
şahsiyetler yayımlandığı gazeteye tebrik yazıları göndermişlerdir.

İkinci
Meşrutiyet devrine gelindiğinde İslâmî görüş etrafında bir müddet daha devam
ettirdiği yazılarında, daha önceki düşünceleri dışında yeni bir unsur olarak
İslâmiyet’in hürriyete verdiği değer meselesinin yer aldığı görülür.
İbnülemin’in hürriyet kavramına İslâmî yönden yaptığı yorum, politik olmaktan
çok vicdanî ve ahlâkî değerlerle adâlet ve insana saygı düşüncesine
dayanmaktadır. Onun bu görüşleri, devrin diğer kalem sâhiplerinin politik
merkezli düşüncelerinden farklı ve onlardan ileri bir seviyededir.

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal bu devrede İslâmî yazılarını arada Mir’ât-ı Maârif, Cerîde-i
Sûfiyye gibi dergilere de vermekle beraber özellikle Beyânülhak dergisinde,
fakat belirli bir süre için kaleme aldı. Derginin 15-38. sayıları arasında ‘Hak’, ‘Bekā Din ile Kāimdir’, ‘İdâre-i
Meşrûta
’, ‘Amel’, ‘Vazîfe-i İslâm’, ‘Mârifet-Din’, ‘İttihâd-ı
Kulûb
’, ‘Serbestî-i Mezâhib’, ‘Lâ musîbete a‘zam mine’l-cehl’, ‘Cezâ-yı Amel’, ‘Selâmet, İltizâm-ı Hakîkattedir’, ‘Ehemm-i Umûr’, ‘Hürriyyet’,
Nef‘-i Nâs’, ‘Vazîfe-i İnsâniyye’ adlı makaleleri yayımlandı.

Üstat Mahmud
Kemal Bey bu yazılarından başka 1896-1897 yılları arasında Arap edebiyatının ve
İslâmî edebiyatın Arap dili ile olan bazı klasik eserlerini tanıtmaya ve
değerlendirmeye çalıştığı gibi özellikle de Arapçadan şâhit, kültür ve edebiyat
dili olarak Arapçanın lüzumu meselesi üzerinde ehemmiyetle durmaktaydı. Böylece
bir müddet sonra başta Hacı İbrâhim Efendi ve Hüseyin Câhid (Yalçın) gibi
düşünce ve kalem erbabı arasında cereyan edecek, Arap dili ve ona bağlı
kültürün gerekliliği hususunun karşı tarafça toptan inkâr zeminine götürüleceği
bir münakaşanın kapısını bu yazılarla aralamış oluyordu. İslâm medeniyeti ve
ahlâkının yüceliği konusunda yürüttüğü husûsi vazifenin İkinci Meşrutiyet
sonrası ortaya çıkan Sırât-ı Müstakîm, İslâm Mecmuâsı gibi yayın organlarında,
İslâm ilâhiyyâtında ihtisaslaşmış ve sayıları çoğalmakta olan salâhiyetli
kalemler tarafından temsil edilmekte olduğunu gören İbnülemin, bu sahayı artık
onlara bırakarak bundan böyle kendini yazı ve fikir hayatının esas merkezi
hâline gelecek olan biyografi ve târih çalışmalarına verir.

İslâmî
konulardaki önemli yazıları ve kültürümüzün çeşitli konuları etrafında dolaşan
diğer makaleleri İbnülemin’e henüz genç yaşında iken îtibar ve şöhret sağlamıştı.
Devrin basınında, O’nun kalem kudretini tasdik eden çevrelerce daha o yıllarda
kendisinden ‘edîb-i şehîr’ unvânıyla
söz edilmekteydi. Geçmişin gazete ve dergi koleksiyonlarında dağınık vaziyette
kalmış yazılarının vaktiyle ortaya koyduğu İslâm mütefekkiri hüviyeti, daha
sonraki yıllarda öne çıkan biyografi çalışmaları dolayısıyla gölgelenip
perdelenmiş, bir devrin alkışladığı İslâmî konudaki yazılar kitap hâline
gelemediği için bir müddet sonra unutulmuştur. Memleketimizde diğer sahalarda
olduğu gibi günümüzde fikir târihiyle ilgili araştırmalarda, araya büyük zaman
mesâfesi girmiş bulunan gazete ve dergi koleksiyonlarına gidilmek yerine kolay
erişilebildiği için sâdece kitap hâlindeki hazır malzemeye müracaat olunmakla
yetinildiğinden İbnülemin’in İslâm mütefekkiri ve ahlâkçısı yönü, Türkiye’de
İslâm düşüncesi ve İslâmcılık konusunu işleyen çalışmaların meçhulü kalmıştır.
Sonraları ‘Kemâlü’l-makāl’ adı
altında bir araya getirmek istediği makalelerini bir kitap halinde yayımlamaya
imkân bulamaması, ayrıca biyografi âlimi olarak ağır basan hüviyetinin çok öne
geçmesi, o zamanki yazılarını ‘Külliyyât-ı
Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım: Dinî, İçtimaî Makaleler’
adıyla kitap hâline
getirebilmiş olan fikir yoldaşı ve ele aldıkları meselelerle aralarında
paralellikler bulunan Hüseyin Kâzım gibi onun bu çeşit araştırmalarda hak
ettiği yeri alabilmesini engellemiştir.

Hersekli
Ârif Hikmet Bey:
1839-1903 yılları arasında yaşamış divân şâiridir. Osmanlı
ülkesinin çeşitli yerlerindeki memuriyetlerinden sonra İstanbul’a yerleştiğinde
dostluğunu kazanıp kendisiyle yakın temas içine girdiği şâir Ârif Hikmet
Bey’in, esas kısmını sağlığında yazarak ölümünden yedi ay önce kendisine
gösterdiği ve kontrolünden geçirdiği hal tercümesinin, ona dâir hâtıraları ve
dostlarının ona dâir görüşlerini belirttikleri yazıları ile çok genişletilmiş
şeklidir. Ölümünden iki buçuk ay kadar sonra tamamladığı eser önce Tercümân-ı
Hakîkat’te tefrika halinde yayımlanmış, muhtelif değişikliklerle ‘Kemâlü’l-Hikmet’ adı altında kitap
olarak da basılmıştır (İstanbul 1909). Hayatını en iyi bilen ve tahkik eden bir
müellif sıfatı ile İbnülemin’in kaleminden çıkan bu eser, Hersekli Ârif Hikmet
hakkında kendisine fazla bir şey ilâve edilemeyen bir kaynak olarak değerini
günümüze kadar sürdürmüştür.

 

Kemâlü’l-kiyâse
fî Keşfi’s-Siyâse:
Siyâset ilminin bazı konularını târih felsefesinin bazı
meseleleriyle birlikte belirli bir sisteme bağlı olmaksızın işleyen 503
sayfalık bu eser beş ana bölümden meydana gelmiştir. Eski siyâsetnâmelerinkine
benzer bir ad verdiği, telifi 1906-1908 yılları arasında yayını devam etmiş
olan eserde sırasıyla târihin lüzumu ve faydası, târihî eserlerde gerçek ve
gerçek dışılık, târihte gerçek olanın gerçek olmayandan nasıl ayırt edileceği,
siyâset ilminin önde gelen konuları ve ilkeleri, devletler hukukunun bazı
meseleleri, sefirler ve bunların siyâset ve milletlerarası münasebetlerdeki rol
ve fonksiyonları, hukuk ve politika bakımından askerlik ve harp konusu gibi
meseleler işlenir. Bu bölümlerin hepsinde târihten alınmış misaller ve anekdotlara
yer verilmiştir. Her bölüm veya faslın başında ilkin Doğulu yahut Batılı
kaynaklardan seçilmiş ibâre ve paragraflar verilmekte, daha sonra bunlar
üzerinde tahlil ve yorumlar, bazan da tenkitler yürütülmektedir. Batılı
müelliflerden nakledilen parçalar esas itibâriyle bunların Türkçe’de mevcut
tercümelerine dayanır. Seçilen metinler İbn Haldûn, İbnü’l-Esîr gibi
târihçilere ve İbn Kemal, Naîmâ, Mansûrîzâde Nûri Paşa, Cevdet Paşa gibi
Osmanlı târihçileriyle Mâverdî’ninki de dâhil siyâsetnâmelere, ahlâk, politika
ve hukuk kitaplarına, askerlik ve harp sanatına dâir bâzı eserlere, Büyük
Frederic, Bismarck gibi Batılı devlet ve politika adamlarının nutuk ve
vecizelerine, zamanın fikir ve edebiyat dergileriyle günlük gazetelere, Nâmık
Kemal, Hersekli Ârif Hikmet’e ve diğer bazı edebiyatçılara kadar uzanan geniş
bir yelpaze içinden gelmektedir. Bunların esas itibâriyle harcıâlem kaynaklar
olduğunu söylemek gerekir. Kitabın muhtevaca bir bakıma Feyz-i Cevâd’ın çok
daha ileri götürülmüş ve geliştirilmiş bir şekli olduğu söylenebilir. Siyâset
ilminin ayrılmaz bir parçası ve mühim bir kaynağı olması dolayısıyla eserinde
târihin merkezî bir konumda olduğunu belirten İbnülemin, önsözden itibâren
târihçinin sorumluluğu meselesi üzerinde hassasiyetle durarak târihî gerçek
yerine yalana sapan târihçinin arkasında nasıl bir kötülük yolu bıraktığını ve
kendisinden sonrakileri aldatıp yanlış hüküm ve zanlara sevkettiğini
açıklamaktadır. Eser İbnülemin’in sosyolojik görüşleriyle birlikte târih,
politika, hukuk sahasındaki zengin birikiminin aynasıdır. Çok itinalı bir rik‘a
ile kaleme alınmış olan kitap tek yazma nüsha olarak İstanbul Üniversitesi
Kütüphânesi’nde bulunmaktadır (İbnülemin, nr. 2479).

Kemâlü’l-İsmet:
Zamanının en salâhiyetli ve en geniş bilgili biyografi otoritesi sayılan
müverrih Fındıklılı İsmet Efendi’ye dâirdir. Bu küçük risâlede, o vakitlerin
çoğu şahsiyetleri gibi kendi hal tercümesini vermekten kaçınan bu ünlü
mütehassısın esas olarak biyografi araştırmaları yolunda neler meydana
getirdiği üzerinde durulur. İbnülemin, çeşitli hâtıralarını anlattığı ve keskin
dikkatiyle onun bir portresini çizdiği bu eseri de İsmet Efendi’nin ölümünü
tâkip eden iki gün içinde yazarak 15 Aralık 1904’te tamamlamış, ancak
yayımlanması 1912’de mümkün olmuştur.