22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 317

Bir Nebze İnsan (3)

0

 

     İnsanın akıl ve
fikir meydanı öyle bir vüs’atte / genişliktedir ki,

     İhatası /
kuşatılması, göz önüne getirilmesi mümkün ve olası değil.

     O kadar dardır ki,
bir iğneye bile mahal / yer olamaz.

     Bazen zerre / en
küçük parça olan atom içinde dönüyor,

     Katre / damla
içinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor.

     Bazen de âlemi /
dünyayı bir karpuz gibi eline alır

     Ve kâinatı /
evreni misafireten / misafir olarak getirir,

     Akıl odasında
misafir eder.

     Bazen de, o kadar
had ve sınırını tecavüz eder aşar, yükseğe çıkar ki,

     Vâcibü’l-Vücûdu /
varlığı zarurî, kendinden olan,

     Ezelî ve ebedî
Allah’ı görmeye çalışır.

     Bazen de küçülür,
zerreye / atoma benzer.

     Bazen de semavat
ve gökler kadar büyür.

     Bazen de bir katre
ve damlaya girer.

     Bazen de fıtrat /
tabiat ve hilkati / yaratılışı içine alır.

x

     Cenabı Hakk’ın
insana verdiği nimetler, ister afakî / dışa dönük,

     İster enfüsî /
nefse ait, içe dönük olsun bazı şerait / şartlar altında

     İnsana gelip vusul
buluyor / ulaşıyor.

     Meselâ ziya /
ışık, hava, gıda, savt / ses ve seda gibi nimetlerden

     İnsanın istifade
edebilmesi / faydalanıp yararlanabilmesi;

     Ancak göz, kulak,
ağız ve bunun gibi vesaitin / vasıtaların açılmasıyla olur.

     Bu uzuv ve
organlar da, Allah’ın halk ve icadıyla / yaratmasıyla olur.

     İnsanın eli, kesb
/ kazanma ve ihtiyar / istek, irade ve tercihinde yalnız o vesaiti /

     Vasıta ve araçları
açmak ve harekete geçirmesiyle gerçekleşir.

     Bundan dolayı, o
nimetleri yolda bulmuş gibi,

     Sahipsiz, hesapsız
olduğunu zannetmesin.

     Ancak Mün’im-i
Hakikî’nin / hakikî nimet verici Allah’ın

     Kastıyla /
istemesiyle gelir;

     İnsan da
ihtiyarıyla / istek ve tercihiyle alır.

     Sonra, ihtiyaca
göre, in’am edenin / nimetlendirenin

     İrade ve
dilemesiyle, bedeninde intişar eder / yayılır.

x

     Öyleyse ey insan!

     Nedir bu gurur /
kibir ve böbürlenme?

     Nedir bu gaflet /
Yaratana karşı lâkayt kalış ve endîşesizlik?                                                                                                                                             

     Nedir bu haşmet /
ihtişam, nedir bu istiğna / ihtiyaçsızlık, nedir bu azamet / büyüklük?

     Elindeki ihtiyar /
seçme kabiliyetin, bir kıl kadar. İktidarın / gücün bir zerre kadardır.

     Hayatın söndü.
Ancak bir şule kaldı.

     Ömrün geçti, şuur
ve bilincin söndü. Bir lem’a / parıltı kaldı.

     Zamanın geçti,
kabirden başka mekân ve yerin var mı?

     Bîçare / zavallı,
çaresiz; aczine / güçsüzlüğüne ve fakrına bir had / sınır var mı?

     Emellerin
nihayetsiz / sonsuzdur. Ecelin / ölüm vaktin yakındır.

     Böyle acz ve
fakrınla, iktidar, ihtiyar ve iradeden uzak bir insanın ne olacak hâli?

     Hazain-i rahmet /
rahmet hazineleri sahibi Rahman ve Rahîm olan Allah’a,

     Böyle bir acz ile
itimat etmek / güvenmek lâzımdır.

     Çünkü O’dur
herkese nokta-i istinat / dayanak noktası.

     O’dur her zayıfa
cihet-i istimdat / yardım istenecek cihet ve yön.

Cahiller Toplumun Temel Taşıdır

Devletin temel taşı her
daim cahillerdir. Cahiller sömürüldükleri takdirde toplum ve devlet gelişir.
Cahilin olmadığı yerde düzenden bahsedilemez. Benim cahil tanımıma göre cahil insan,
akıl yürütme hataları yapan kişidir. Bunu yapmasının sebebi ise bu insanların
genelde dar bir çevrede yetişmeleri. Böyle bir ortamda büyümelerinin doğal
sonucu olarak da yönlendirenleri olmadığı için, devlet kurumunun da bu alandaki
politikaları yetersiz olduğu için zekâlarını sosyal alanlarda kullanamazlar.
Şimdi biraz akıl yürütme hatalarından bahsedeceğiz.

Akıl yürütme bir
kanıtlama faaliyetidir. Bir problem durumunda belirli bir soruya cevap bulmak
ve bu cevabı kanıtlamak gerekir. Fakat burada yapacağımız herhangi bir hata
bizi yanlış mantıki sorgulamalara itecektir. Şimdi de bu hataları
sınıflandıracağız:

1- Temel mantık hataları: Aynı
kelimenin iki farklı anlamı bölümde iki farklı anlamda kullanılmasından doğan
çıkarımdır.

2- Genel- Özel ayrımında hata: Genel
ilke ve ifadelerin özel durumlar için de geçerli olduğunu düşünme hatası.

3- Tümelleme mantık hatası: Bütünün
parça ilişkisinde bağlayıcı yargıda bulunma hatasıdır. Tersine ise Tikelleme
mantık hatası denir.

4- Kısır döngü mantık hatası: Neden
ve sonucun birbirinin yerine kullanılmasından kaynaklanan hatadır.

5- Yanlış neden mantık hatası: Eksik
bilgiyle nedensel ilişkinin yetersiz olarak kurulmasından doğan hata.

6- İhmal edilen neden mantık hatası:
Yanlış değerlendirme yapıp daha az geçerlilik payı olan nedeni yüceltme hatası.

7- Temsil etmeyen örnek mantık hatası: Uygun olmayan örnekle
iddiayı destekleme mantık hatasıdır.

Muhtemelen bu maddeleri
okuduğunuzda aklınıza ilk günümüz siyasetçileri ve çevrenizdeki insanlar
gelecektir. Bu çok doğaldır çünkü yurdumuz insanı takdir edersiniz ki çok da
aklıselim bir toplum değil. Peki, eğer yurdumuz insanı böyle ise neden
siyasetçilerimiz de böyle. Neden özgürlüklerimizi savunması gereken ve bizim vekâlet
verdiğimiz milletin vekili de böyle diyeceksiniz. Çünkü sizi temsil eden
siyasetçiler de hepsi olmasa bile bu cahil kesime ait. Sadece insanların nasıl
ve hangi araçlarla kandırabileceklerini biliyorlar. Bu konuya birazdan
değineceğiz.

            Cahil
toplumun temel taşı dedik. Buradan hareketle de toplumu diğer toplumlarla
rekabete sokacak olanlar ise elitler, aristokratlar ve aydın kesimdir. İktisadi
durumların çatıştığı hiçbir yerde düzen ve gelişme söz konusu olamaz. Bu
sebeple elitler aristokratlar ve aydınlar daima finanse edilmeli ve bunun da en
kolay yolu cahil kesimin soyulması, sömürülmesidir.

Gelelim yöneticilerin toplumu kendilerine bağlamak için
kullandıkları temsilcilere. Her devletin her türden insana ihtiyacı vardır.
Türkiye özelinde gidecek olursak cumhuriyetin kuruluşunda devletin halkı
kendisine bağlaması için milli duygular aşılayacak insanlara gereği vardı.
Bunlardan bazıları da ırkçı ve milli duygu kaplı yazarlar ve edebiyatçılardı.
Bu güruhun kullanılmasının sebebi ise kazanılan zaferin şeri bir zaferden çok
egemenlik ve bağımsızlık mücadelesi oluşuydu. Bu temsilci, yazar kesimin
çeşitlerine göre kullanılması dönemsel ihtiyaçlardan kaynaklı olarak değişim
göstermektedir. Günümüzde yine Türkiye özelinde İslamcı yazarlar kullanılmakta
ve finanse edilmektedir. Irkçı yazarlardan İslamcı yazarlara geçişin temel
sebebi cumhuriyetin ilk yıllarında planlanan eğitim modelinin sonradan gelenler
tarafından süreklilik sağlayamamasıdır. Yıllar içinde bahsettiğimiz
temsilcilerin eğitim seviyesi o kadar düştü ki yeni temsilciler artık İslamcılardan
oluşuyor. Bir başka deyişle ırkçı, milliyetçi kesimi bile aratır oldular. Eğer
ki planlanan eğitim modeli uygulanabilmiş olsaydı bugünkü toplumun yegâne
temsilcileri bilim insanları olurdu. Fakat böyle bir şey ülkemizde mümkün
olamayacağı gibi örnek aldığımız (almamız da gereken) Avrupa ülkelerinde de
mümkün değildir. Hatta belki de böyle bir halin mümkün olmaması devletlerin
lehinedir. Çünkü az önce de bahsettiğim gibi fikrimce kurulması mümkün olmayan
bu düzen bir şekilde kurulabilmiş olsaydı devletin tüm sömürü kaynaklarını
ortadan kaldıracak ve sömürü araçları tamamen yitirilecekti. Devletin her
türden insana ihtiyaç duymasının sebebi de bu. Örneğin batının önde gelen
devletleri bunu çok iyi bir şekilde uygulamışlardır. Her türden insanı toplum
içerisine yerli yerince yaymışlardır. Peki Türkiye’de durum nasıl? Bizde
toplumun temel taşı bol. Hatta onları sömürmekle görevli olan yöneticiler de bu
konuda başarılı ancak yöneticilerimiz sadece bu konuda başarılı. Benim gördüğüm
kadarıyla aydın, elit diyebileceğimiz hiçbir tane siyasetçimiz yok.
Siyasetçiler arasındaki hiyerarşinin ölçüsü artık kimin daha fazla duygu
sömürebildiğine bakıyor. Ülkemizde iyi (!) bir siyasetçi olmanın koşulu
verdiğiniz vaatlerle değil ne kadar yalan söyleyebildiğinize bakıyor. Ve bu
yapı Türkiye gibi her alanı problemli, karmaşık, istikrarsız, plansız olan bir
ülkede çözümü mümkün olmayan bir hal almış durumda. Haydi “yöneticinin görevi
bu değildir” gibi saçma bir tezle işin içinden çıkalım. Fakat bizim bu görevi
üstlenecek aydınımız, elitimiz, aristokratımız da yok. Ve ne yazıktır ki bizim
aydınlığın, elitizmin önemini kavramış yöneticilerimiz de yok. Aydınlarımız,
elitlerimiz muhakkak ki var fakat hepsinin eğitimleri yurtdışı orjinli. Bu
eksiklik olduğu sürece de ne biz ne de başka bir toplum hiçbir zaman muasır,
medeni bir yapı kuramayacaktır. 

Bir Nebze İnsan (2)

0

     Gurur ile insan,
maddî ve mânevî kemalât / olgunluklar ve mehasin / güzellik ve iyiliklerden
mahrum ve yoksun kalır. Eğer gurur / kibir ve kendini yüksek ve değerli
tutarak, böbürlenme saikası / sevkiyle; başkaların kemalât, fazilet, olgunluk
ve mükemmelliklerine tenezzül etmeyip / değer vermeyip; kendi sıfat ve
vasıflarını kâfi / yeterli ve yüksek görürse; o insan nâkıs, noksan ve eksiktir.

     Böyle insanlar,
malûmat, bilgi ve keşfiyatlarını / keşif ve ilhamlarını daha yüksek görmekle;
eslâf-ı izamın / geçmiş büyük zâtların irşadat / irşat, doğru yolu gösterme ve
uyarılarından mahrum olurlar. Evham / vehim, zan ve kuruntulara maruz kalarak /
bunların tesir ve etkisi altında bulunup; bütün bütün çizgiden çıkarlar.
Halbuki, geçmiş büyüklerin kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı / ilham  ve sırları; bunlar kırk senede elde
edemezler.

     Evet, insan
hüsnüzanna / iyi, güzel ve vicdanî bir kanaat sahibi olmakla mükellef ve
yükümlüdür. Çünkü insan; herkesi kendisinden üstün bilmelidir.

     Kendisinde bulunan
sû-i ahlâkı / kötü ahlâkı; sû-i zan / kötü zan ve şüphe saikası / sevkiyle
başkalarına teşmil etmesin / yaymasın. Başkaların bazı hareket ve
davranışlarını; hikmetini bilmediğinden takbih etmesin / çirkin görmesin,
ayıplayıp kınamasın.

     İşte bunun içindir
ki, geçmişteki büyük zâtların hikmetini / iç yüzünü bilmediğimiz, bazı
hâllerini beğenmemek; sû-i zan / fena, kötü bir zan ve sanıdır.  

     Sû-i zan / kötü
zan ve sanı ise, maddî / cismanî ve mânevî / mânâya ait içtimaiyatı / sosyal
hayatı zedeler, yaralar ve zarar verir.

      Mâlik-i
Hakikî’den / her şeyin hakikî sahibi ve mâliki olan Allah’tan gaflet /
Allah’tan uzaklaşıp nefsin arzularına dalmak; nefsin firavunluğuna / insanın
zâlim, kibirli, gururlu ve inatçı olmasına sebep olur.

     Evet, tasarrufu
tahtında / idaresi altında bulunan bütün eşyanın / şeylerin, varlıkların Hakikî
Mâlikini / her şeyin asıl sahibi ve maliki olan Allah’ı unutan; kendisini
kendisine mâlik / hâkim ve egemen zanneder / sanır! Kendisinde bir hâkimiyet
tevehhümünde / vehim ve kuruntusunda bulunur! Başkaları ve bilhassa / özellikle
esbabı / sebepleri kendisine kıyas ederek / kendisiyle karşılaştırarak; onları
da, hâkim / hükmedici ve mâlik / sâhip defterine kaydeder.

     Bu vesile ile,
Allah’ın mülkünü, malını; kendilerine yani sebeplere taksim edip, bölüp
paylaştırarak; İlâhî hükümlere karşı muaraza / mücadele ve mübareze etmeye/
çatışmaya başlar.

     Halbuki Cenabı Hak
tarafından insana verilen benlik ve hürriyet; Ulûhiyet / İlâhlık / Allah’ın
hâkimiyeti ile kâinattaki her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi gibi;
Allah’ın sıfat, vasıf ve niteliklerini fehmetmek / anlamak üzere, bir vahid-i
kıyasî / ölçü birimi olarak; vazife ve görevini yapsın diye, insana
verilmiştir.

     Maalesef /
üzülerek belirteyim ki, insan; sû-i ihtiyar / kötü seçimi ile, bu vasıfları;
hâkimiyet / egemenlik ve istiklâliyete, yani başına buyruk olmaya âlet ederek,
tam bir firavun kesilir.

     Gaflet suyu ile
tenebbüt eden / büyüyen benlik, aslında; Hâlık’ın / Yaratıcı’nın sıfat / vasıf
ve niteliklerini fehmetmek / anlamak için bir vahid-i kıyasî, yani ölçü
birimidir.

     Çünkü insanlar
görmedikleri şeyleri, kıyas ve temsil / benzetme yoluyla bilir ve anlar.

     Meselâ, bir adam
Allah’ın kudretini anlamak için, bir taksimat / kısımlandırma yapar. “Buradan
buraya benim, buradan ötesi de O’nun kudretindedir.” diye vehmî / hayâlî bir
çizgi çizmekle, meseleyi anlar. Sonra mevhum / vehmî, hayalî hattı / çizgiyi
bozar. Hepsini O’na teslim eder.

     Çünkü nefis,
nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik ve sâhip değildir. Cismi ancak
acip / tuhaf bir İlâhî makine gibidir.

     Kaza ve kader
kalemiyle, Ezelî Kudret’in – bir cilvesi / bir tecelli ve görüntüsü – o
makinede çalışıyor. İşte bundan ötürü insan, o firavunluk dâvasından
vazgeçerek, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin.

     Eğer hıyanetle bir
zerreyi nefsine isnat eder / dayandırırsa, Allah’ın mülkünü camit / cansız
esbaba / sebeplere taksim etmiş olur.  

Türk Dünyâsı Efsâneleri

0

Edebiyat;
duygu, düşünce ve hayallerin sözlü veya yazılı olarak güzel ve etkili bir
şekilde anlatılması sanatıdır. Bu sanatın iki dalı vardır: Sözlü eserler,
yazılı eserler.

Yazının
icadından önce edebiyatın bütün eserleri yalnızca sözlü idi. Bunlar da çoğu
manzum-şiir şeklinde olurdu. Çünkü şiirin gereği olan vezin ve kafiye; duygu ve
düşüncelerin daha tesirlidir. Ayrıca kolay ezberlenmesini temin eder.

İlk edebî
eserler sözlü olarak teşekkül etmiştir. Yazının icadından sonra da sözlü
eserler yazılı hâle dönüştürülmüştür. Sözlü eserlerin çoğu insanların, insan
topluluklarının, halkın ve milletin ortak ürünleridir. Halk arasında söylene
söylene olgunlaşmış, güzelleşmiş ve zengin ifâde gücüne kavuşmuş, daha tesirli
hâle gelmiştir. Ayrıca değişik coğrafî bölgelerde renklenmiş, albenisi
yükselmiştir. Rüzgârın, güneşin ve akarsuyun, taşı ve toprağı zaman içerisinde
sivriliklerden, köşeli hallerden arındırdığı gibi, sözlü eserler de anlatıla
anlatıla, her bir antalıcı, kendi zevkinden ve duygularından bir şeyler katarak
yeni, güzel ve sevimli bir şekle büründürmüştür. Bu şekil, o toplumun kültür ve
medeniyet seviyesini, insan ve tabiat anlayışını da yansıtır.

Her millete
ait atasözleri, mâniler, türküler, masallar, kahramanlık ve aşk hikâyeleri,
meddah ve ortaoyunu, bilmeceler-bulmacalar, tekerlemeler, destanlar ve
efsâneler ile benzeri eserler, bir külliyat teşkil eder. Târihî derinlikleri
olan milletlerin külliyatı daha zengindir. Türk edebiyatı; destanlar, efsâneler
ve halk edebiyatının diğer eserleri bakımından, Dünyânın en zengin hazinelerine
sâhiptir. Bunlar ayrıca insanları; iyiye, doğruya ve güzele yönlendirir.
Yardımlaşma, asâlet, nezâket, sağlam âile yapısı, mertlik, vatanseverlik gibi
hasletler işlenen konuların belli başlılarıdır.

Efsâneler,
destanlarla birlikte, sözlü halk edebiyatının tam ve zengin grubunu teşkil
eder.

Destanlarla
târihî olaylar, hayal unsurları ile yoğrularak bilinen veya bilinmeyen
târihlerden günümüze intikal etmiştir.

Efsânelerde
hayal unsuru daha fazladır.

Makine
mühendisi, şâir, yazar ve tahlil ustası Mustafa
Ceylân,
bir kısmı sözlü edebiyattan yazıya aktarılan, bir kısmı da kendi
kurgusu olan her biri yekdiğerinden güzel 228 efsâneyi, 13,5 X 21 santim
ölçülerinde toplam 1144 sayfa hacimli 2 cilt hâlinde kültürümüze kazandırmış.
Birinci ciltte 145 adet efsâne yer alıyor. İkinci cilt Divan-ı
Lügati’t-Türk’ten, Karaçay-Malkar Mitolojisi ile Nart Efsânelerden, Azerbaycan
Efsânelerinden, Türkiye ve Azerbaycan dışındaki Türk Dünyâsı Efsânelerinden iktibas
edilmiş.

Önsözden önce
yazar; kendisi hakkında bilgi veriyor:

‘Üstüm başım
toprak

Elim ayağım
yarpuz

Saçım,
başlığım yağmur

 Yeleğim, ceketim keçi kokar hemşerim.

Dağlar ve
yaylalar çocuğuyum.

 Bir de hayvanlar türlü türlü…

 Dağ çiçekleri, çiğdemler anlar dilimden                                                                                                 
Şükrederim, duâ ederim                                                                                                                                     
Bilmem isyân nedir?                                                                                     
                                              Bağılıyım
devletime.                                                                                                                                           
Vatan sevgisi ecdâdımdan yadigâr.                                                                                                                         Vatan
varsa ben de varım                                                                                                                               
  Vatan yoksa ben de yoğum,
bilirim…’

İLK SÖZ
/ ÖNSÖZ YERİNE

Dinleyin ağalar, dinleyin beyler                                                                              
                                       Eritir
zamanı bu halkın gücü.                                                                                                                  Özlem
duyuyorsa kahramanına                                                                               
                                   Diriltir
mezardan bu milletin gücü.

Dilsize söyletir, gösterir köre                                                                                         
                             Âminle, duâyla dertlere çâre                                                       
                                                             İsterse indirir
doruktan yere                                                                                                                     Çürütür
tahtları bu milletin gücü.

Haydutlar kayadır, gelinler ırmak                                                                                                                 Suları
ortadan ayırır parmak                                                                                                           Kâh
Dicle-Fırat’tır, kâh Kızılırmak                                                                                                                                   Arıtır
çağları bu milletin gücü.

Olmazı oldurur, yakar ateşi                                                                                                                            Çevirir
gülşene kızgın güneşi                                                                                                                                                                                                   İsterse on eder yedi kardeşi                                                                                                                             Kurutur neslini bu milletin gücü

Bağlar çaputunu bağlar türbeye                                                                                                                      Hıçırı
uğratır şehire, köye                                                                                      
                                        Girer destanlara,
girer öyküye                                                                                  
                                         Yürütür
orduyu bu milletin gücü.

Hoca Nasrettin’le düşün düşün gül,                                                                                                              Karagöz,
Hacivat başında püskül                                                                                                                         Kül
atar haksıza ocağından kül                                                                                                                       Sırıtır yüzüne
bu milletin gücü

Seması, semahı, halayı, sazı                                                                                                                              Çilekeş
anası, gül yüzlü kızı                                                                                                                     
 Kerimlik gecenin iri yıldızı                                                                                                                        Kırılır,
salınır bu milletin gücü

Evliyası, enbiyâsı, ereni                                                                                                                                    Kaz Dağı’nda, Kop Dağı’nda cereni
                                                                                         Seğmeni,
efesi, dadaş, yâreni                                                                                 
                                                           Farıtır
birliği bu milletin
gücü.

Adana-Lokman Hekim başlıklı ilk efsâne:

Derler ki: Bütün doktorların
üstadı, piri   Lokman Hekim diye bilinen
biri                                                       
                                                                                                                                                                Dilinden
anlar Türlü türlü otların ve çiçeklerin                                                                                             Her yaprağı bir
ilâç… ‘Al beni kopar’ Diyerek bitki
bitki Hep ona koşar                                                                Dağ,
bayır, ova, yamaç…  Diyar diyar… Dünyâyı
dolaşır Lokman Hekim                                                            En
son Çukurova’ ya ulaşır Lokman Hekim.                                                                                                                                       
Bu öyle bir ova ki kan düşse fışkırır can. Binlerce nebatında bulunur
derde derman.                             İnsanlığı k

Aydınlar Ocağı 52 Yaşında

       52. Kuruluş Yılını idrak eden Aydınlar Ocağı’nın kuruluş çalışmaları
1967 ve önceki yıllara dayanmaktadır. Bu yılların şartları oldukça ağır, 27
Mayıs 1960 İhtilali’nin izlerinin sürdüğü ve milliyetçi kadroların hizmet
beklediği yıllara rastlamaktadır. 1967 – 1970 yılları arasında politik
tartışmalar ve ayrışmalar baş göstermiş, fikir ve düşünce buhranı yaşanmış,
gençlik hareketleri, özellikle üniversiteli gençler arasında hızla tırmanışa
geçmiştir. Türk ekonomisi, enflasyon ve ödeme güçlükleri yüzünden zarar görmüş,
Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve bu olumsuz gelişmeler yüzünden sosyal ve
siyasal yapıda bir kargaşa ve kaos oluşmuştur.

      
İşte ülkenin bu çalkantılı ve 1960 İhtilali’nin izlerinin devam ettiği
günlerde, bir avuç Türk Aydını yüreklerini ortaya koyarak çalışmalara başlamış
ve milliyetçi aydınlar tarafından iki büyük faaliyet yapılmıştır. Milliyetçiler Kurultayı adı verilen bu
faaliyetlerden birincisi 1967 yılında, ikincisi ise 1969 yılında yapıldı. Bu
toplantılarda Aydınlar Ocağı’nın
temelleri  atılmaya başladı. Çalışmalar bir
müddet Aydınlar Kulübü adıyla sürdürülmüştür.
Aydınlar Ocağı ismi uzun müzakere ve
tartışmalardan sonra benimsenmiştir. Kuruluş hazırlıkları sürdürülen Aydınlar Ocağı Derneği’nin Ana Tüzüğü
üzerinde de uzun görüşme ve müzakereler yapılmış ve sonuçta; ana fikrin Türk Milliyetçiliği olduğu konusunda
fikir birliğine varılmış ve Ana Tüzüğe
bu madde konulmuştur. Bu hareketin başlangıçtaki dayanak noktaları da;
siyasetin dışında kalmak, yüksek seviyede fikir ve düşünce üretmek,
milliyetçiler arasındaki fikir ve düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırmak,
milli varlığımızı meydana getiren unsurları geliştirerek korumak,
üniversitelerin akademik kadrolarına bilgili ve seçkin isimleri kazandırmak ve
bunlara benzer düşünceler olmuştur.

       
Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir, düşünce, sanat ve iş hayatının önde
gelen çelik yürekli, haysiyetli, mücadeleci ve inisiyatif gücü yüksek 56
kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da, 14 Mayıs 1970 tarihinde kurularak resmen çalışmalara başlamıştır.

Kurucular Kurulu

Çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan
Kurucular Kurulu’nun üyeleri şunlardır:

Ekrem
Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim
Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu,
Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemuhluoğlu, Muharrem
Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer,
Ahmet Kabaklı, Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk
Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman
Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nâzım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün,
Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, Mazhar Özman, Sabahattin Topbaş,
Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati Bozkurt,Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu,
Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol
Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, Alev Arık, Abdurrahman
Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Ruknettin Tözüm.

 

Yapılan Faaliyetler

Kuruluş
tarihinden bugüne, Tüzüğüne bağlı olarak “ Milli
kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk milliyetçiliği fikrini yaymak,
milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi  ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana
getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek “
gayesinden en ufak bir sapma
göstermemiştir. Bu hedefine ulaşabilmek için 
çok yönlü ve yoğun faaliyet alanları oluşturmuştur. Bunlar; açık
oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, milliyetçiler kurultayı, Aydınlar
Ocakları Şûraları, divan toplantıları, durum değerlendirme toplantıları,
seminerler, basın toplantıları, kültürel geziler, sergiler, yayın faaliyetleri,
mevlidler, iftar programları, ziyaretler 
v.b. alanlar.

       
Ayrıca ilim ve irfan sahibi, seçkin kişilerin Aydınlar Ocağına üye
olarak kazandırılma hususunda da gerekli hassasiyet gösterilmiştir. Aydınlar
Ocağı, zaman zaman kalabalık bir şekilde, Söğüt’de düzenlenen “ Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri
ne iştirak ederek tarihi sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Her yıl
Amerika’nın New York şehrinde düzenlenen
Türk Yürüyüşü
“ ne de iştirak edilmiş ve gereği yapılmıştır. Uzun seneler
30 Ağustos tarihinde,  Edirnekapı
Şehitliğinde “ Şehitleri Anma  Toplantısı “ düzenlenerek konuşmalar
yapılmış ve şehitlerin ruhlarına fatihalar okunmuş, ayrıca şehit aileleri ve
şehit kuruluşları ile yakın ilişki kurulmuş, gerekli ziyaretler yapılmıştır.
Muhtelif defalar büyük sosyolog  Ziya Gökalp, İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy için ölüm
yıldönümlerinde ve mezarları başında “ Anma
Toplantıları “
düzenlenmiş ve her 10 Nisan’da da Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey mezarı başında konuşmalar
yapılarak anılmıştır.

      
Bir sivil toplum kuruluşu olarak; Türkiye’nin milli meselelerini
ilgilendiren hususlarda zaman zaman basın bildirileri hazırlanarak açıklamalar
yapılmış ve ayrıca basın toplantıları yapılarak gerekli bilgiler kamuoyuna
duyurulmuştur.

      
Yeni Anayasa konusunda Aydınlar Ocağı’nın görüşlerini yansıtan bir kitap
hazırlanmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Anayasa Uzlaşma
Komisyonunda anlatılmak üzere Ankara’ya Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ın başkanlığında bir heyetle gidilmiş ve
sunum yapılmıştır.

 Ziyaretler çerçevesinde, Fatih Belediye Başkanı ziyaret edilerek yapılması istenen birtakım
teklifler arz edilmiştir. Bunlar: Okumuş Adam Sokağı’nın Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Sokağı olarak değiştirilmesi, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın
isminin önemli bir parka verilmesi, Edirnekapı otobüs durağı arkasındaki Fatih Sultan Mehmet için dikilen ve çağ
açıp çağ kapayan bir padişah için hiç de uygun olmayan anıtın yeniden uygun bir
şekilde yapılması. Hasta ve yaşlı üyeler, iş adamları, basın kuruluşları, sivil
toplum kuruluşları v.s. yerlere ziyaretler yapılmış ve ayrıca, çevre illerdeki Aydınlar Ocakları da ziyaret edilerek
karşılıklı fikir alış verişinde bulunulmuştur.

Suriye’de 
göçe zorlanan ve zor durumda kalan Halep
ve Bayır- Bucak Türkmenlerine
gerekli olan maddi ve manevi destek sağlanmış
ve Türkmen çocuklarının eğitim ve
öğretimleri için  Adana ve Ankara Aydınlar Ocağı ile birlikte olumlu çalışmalar
yapılmıştır.

Yapılan
Geziler

      
Türk Dünyası ve Evlâd-ı Fatihan diyarlarına kültür
ağırlıklı geziler düzenlenmiştir. Bunlar; Azerbaycan,
Özbekistan, Kırım, Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek
gezileri. Azerbaycan’a
yapılan gezide özellikle “ Şehitler
Hıyabanı
“ ve rahmetli Ebulfez
Elçibey’in
başkanlığını yaptığı ve 52 kuruluşun oluşturduğu    “Halk
Cephesi
“ ziyaret edilmiş ve gerekli temaslar yapılmıştır. Özbekistan’a yapılan gezide Taşkent Üniversitesi, Taşkent Yazarlar Birliği, Timur’un
kabri,
Uluğ Bey Rasathanesi ve
önemli medreseler ziyaret edilmiştir. Kosova’nın sorunlarını yakından görmek,
Kosova’yı tanımak, Kosova-Türk Aydınlar Ocağı’nın açılışını yapmak,
bazı bakanları, sivil toplum kuruluşlarını, yerel yönetimleri, Türk Taburunu
ziyaret etmek üzere;  “ Kosova Türk Kültür Günleri”  ve “ Atatürk
Haftası Programları
“ çerçevesinde muhtelif defalar Kosova’ya kalabalık
heyetlerle gidilmiş ve gerekli açılış ve temaslar yapılmıştır. Makedonya
gezisinde ise; Türk aileleri ziyaret edilerek ev sohbetleri yapılmış, Tarihi
yerler gezilmiştir. Kırım’a yapılan gezide rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocanın okumuş olduğu ezan, hepimizde
unutulması mümkün olmayan duygular oluşturmuştur. Bosna-Hersek’e yapılan
gezide; Aliya İzzet Begoviç’in ve üç bin şehidin yattığı yerde mezar
taşlarının   Ayyıldız ile kaplı olduğunu, Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu Travnik Şehrini ve Saraybosna’da Başçarşı, Gazi
Hüsrev Bey
ve Fatih Camiilerini
görmek heyetin duygularını doruk noktasına  çıkarmış, Saraybosna
Eskişehir Belediyesi
ile Fatih
Belediyesi’nin
yapılan temaslarla kardeş belediye olmaları sağlanmıştır.

Verilen Ödüller

      
Aydınlar Ocağı tarafından, 
Türkiye ve Türk Dünyası’nda öne çıkmış ilim, fikir, düşünce, siyaset ve
sanat adamlarına yapılan törenlerle çok değişik ödüller verilmiştir. Bu
ödülleri ve ödül verilen kişileri şu şekilde sıralayabiliriz:

1.     
“Üstün
Hizmet Armağanı“  Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı
Ayverdi, Münir Nurettin Selçuk, Hamit Aytaç, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr.
Faruk Sümer.

2.     
“Türkiye’nin
Ay Yıldızları“ Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay
Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osman Sınav, Bozkurt İlham Gencer,
Yıldırım Gürses, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Erol Sayan.

3.     
“Aydınlar
Ocağı Şeref Beratı“ Ödülü Verilenler:

Bakü Ünivesitesinden Prof. Dr. Halil Rıza
Ulutürk ve Prof. Dr. Zeka Handan.

4.     

Şeref Üyeliği ve Şükran Belgesi“ Ödülü Verilenler:

Rauf Denktaş, Mustafa Cemil Kırımoğlu,
Mintimer Şaymiyev, İsa Yusuf Alptekin, Dr. Baymirza Hayit, Doç. Dr. Ebulfez
Elçibey.

5.     
Şeyh’ül
Müderrisin“ Ödülü Verilen:

Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer.

6.     
“Şeyh’ül
Muharririn“ Ödülü Verilen:

Ahmet Kabaklı.

      
Aydınlar Ocağı çalışmalarını yaparken, Batı Kültürünün etkisi altına
girmiş bazı çevrelere karşı; Türklük Gurur ve Şuurunu, İslâm Ahlak ve
Faziletini benimseyerek,  kendi milli
kültür değerlerine sahip çıkarak, her daim devletinin ve milletinin yanında yer
almış ve almaya da devam etmektedir. Türk gençlerinin, yapılan ve sürdürülen
faaliyetlerle fikri ve ilmi düşünce ufukları genişletilmiş ve onlara zaman
zaman kitap yardımları da yapılmıştır.

Aydınlar Ocakları Şûraları

Bütün
Aydınlar Ocakları’nın ortak faaliyeti olan, altı ayda ve değişik şehirlerde
yapılan Aydınlar Ocakları Şûralarında, Türkiye ve dünyadaki son gelişmeleri
kapsayan tebliğler sunularak gerekli değerlendirmeler “ Şûra Sonuç Bildirisi “ ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. “ Aydınlar Ocakları 50. Şûrası “
29-30-31 Mayıs 2020 tarihlerinde Giresun’da yapılacaktı. Ancak Korona Virüs
salgını dolayısıyla ertelemek zorunda kalındı.. 50. Şûra 4-5-6 Kasım 2022 tarihlerinde
aynı şehirde yapılacaktır. Bir kadirşinaslık  örneği olarak şûra, açık oturum, konferans,
anma toplantısı v.b. faaliyetlerde konuşmacılara, günün anlamını ihtiva eden
içi yazılı tabak ( plaket ) takdimi yapılmıştır.

      
Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi (
www.aydinlarocagi.org),
Ocağın kuruluşundan bugüne yaptığı bütün faaliyetleri kapsamakta, kuruluştan
bugüne Yönetim Kurulunda, Denetim Kurulunda ve İlim – İstişare Kurulunda hangi
üyenin yer aldığı dönem dönem belirtilmekte, vefat haberleri, toplantı
haberleri, kurtuluş ve milli günler ile ilgili duyurular, Türkiye gündemi ile
ilgili makaleler yer almaktadır.

Aydınlar Ocakları

      
Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde
Aydınlar Ocakları’nın kurulması yönünde büyük bir gayret ve hassasiyet
gösterilmiş ve bu şehirlerde de yeni Ocakların tütmesi sağlanmıştır.

      
Şu anda Türkiye’de faal durumda bulunan Aydınlar Ocakları şunlardır:

Adana,  Alanya (Antalya), Amasya, Anadolu (İstanbul), Ankara,
Antalya, Aydın, Avrupa (İstanbul), 
Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Darıca (Kocaeli), Harput (Elazığ),
Iğdır, Isparta, İnegöl (Bursa), İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya,
Manisa, On Dokuz Eylül (Giresun), Ordu, Sakarya, Samsun,  Sivas, Tekirdağ, Trabzon.

       
Yurt dışında da şu Aydınlar Ocakları faaliyet halinde bulunmaktadır:

Azerbaycan, Kosova.

Ebediyete Göçen Üyeler

      
İlim, fikir ve düşünce adamlarını yetiştirmek oldukça güçtür, büyük emek
ve çaba gerektirir. Onların kaybı eğitim, fikir, sanat ve düşünce hayatında
derin boşluklar oluşturur. Onun için bu insanların kıymetini bilmeliyiz ve
onlara candan sarılmalıyız. Bu sebeple, kuruluşundan bugüne Allah’ın rahmetine
kavuşan Aydınlar Ocağı üyeleri için her sene Ramazan ayı içinde mevlid
okutularak rahmetle anılmışlardır.

         
Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kuruluşundan bugüne kadar ebediyete
göçen üyeleri şunlardır:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı
Ayverdi, Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Av.
Sait Bilgiç, Fethi Gemuhluoğlu, Prof. Dr. Ayhan Songar, Av. M. Fazlı Akkaya,
Prof. Dr. Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Nahit
Rıfkı Dinçer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Prof. Dr.
Tahsin Banguoğlu, Fevzi Sevgili, Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü, Av. Enver
Yakuboğlu, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Suat Vural, Prof. Dr. Erol
Güngör, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Recep Doksat, Kerim Oder, K. Armağan
Tekin, Erdoğan Ferit Koyaş, Dr. Özcan Bolcan, Eymen Topbaş, Arif Özkök, Hakkı
Cengiz Alpay, Özcan Tuna, Doç. Dr. Nâmık Ayvalıoğlu, Selâhattin Savcı, Prof.
Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Seyfettin Manisalıgil, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Turan
Üçok, Dr. Güngör Savaş, Nevzat Silahşör, Hulûsi Çetinoğlu, Ahmet İman, Refik
Özdek, E. General Sami Karamısır, Av. Tarlan Samancı, İsa Yusuf Alptekin, Prof.
Dr. Tevfik Ertüzün, Av. Müstecip Ülküsal, Muzaffer Eriş, Prof. Dr. Ekrem Kadri
Unat, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Cavit Aydın,
M. Sıraç Dede, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Nurettin Ergücü, Dr. Mustafa Akın,
Prof. Dr. Fahrettin Tosun, Av. Oğuz Özbek, Feyzullah Değerli, Av. Yusuf Türel,
Mehmet Uzun, Prof. Dr. Süleyman Karataş, Av. Nuri Eroğan, İsmail Hakkı
Şengüler, Alaeddin Ertüzün, Sabahaddin Topbaş, Dr. Mehmet Halaçoğlu, Doç. Dr.
M. Cahit Atasoy, Gültekin Samancı,Yard. Doç. Dr. Cevdet Dadaş, Dr. Necmettin
İşli, A. Atilla Salihoğulları, Kemal Perk, Prof. Dr. Haşmet Başar, Bayram
Camcı, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Mehmet Güler, Av. Kâmil Öztürk, Prof. Dr.
Amiran Kurtkan Bilgiseven, Hayati Güler, Servet Mahiroğulları, Emrehan Küey,
Ömer Hacıahmetoğlu, Dr. Reyhan Songar, İlhan Aras, İsmail Kanyılmaz, Ali Öner
Bilici, İsmet Karaoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer,
Hulûsi Altınyurt,Yard. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Necati Asım Uslu, Prof. Dr.
Asaf Ataseven, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu, Kemal Çapraz, Doç. Dr. M. Süreyya
Şahin, M. Sami Erdem, Mustafa Şen, Dursun Keskinkılıç, Ergun Göze, Hasan Tahsin
Uğur, İsmail Ekim, Abdurrahman Çelik, Abdülkadir Yaşar, Prof. Dr. Reha Oğuz
Türkkan, Doç. Dr. Hüseyin Kalkan, Refet Körüklü, Av. Abdullah Mazhar Baytaz,
Prof. Dr. Ruknettin Tözüm, Prof. Dr. Yusuf Keçecioğlu, Celalettin
Karaatlı,  Müslim Fincan, Sabri Ülker,
Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik, Av. Armağan Gayretli, Altan Deliorman, Prof. Dr.
Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Mustafa Öncel, Av.Celâl Özdemir, Sami
Yavrucuk, M. Kemal Cabioğlu, Durali Ayaroğlu, M. Zeki Karahan, M. Turgut
Öztaşkın,  Necati Üstündağ, Hakkı Turcan,
Prof. Dr. Fevzi Samuk, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Altemur
Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Rahmi Bilge, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Erk Yurtsever,
Nihat Gürer, Prof. Dr. Nihat Keklik, Sinan Yıdız, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli,
Mehmet Ateşoğlu, Prof. Dr. Cevat Babuna, O. Faruk Başoğlu, Necati Bozkurt, E.
Gnl. Mehdi Sungur, Prof. Dr. Nuri Mugan, Prof. Dr.Yusuf Dönmez, Prof. Dr. Erol
Cihan, Faik Tan, Mevlüt Şam, Prof. Dr. Acar Sevim,  Ahmet Kolutek, Mustafa Kalaycıoğlu, Prof. Dr.
Mustafa Kafalı, Aytekin Yıldırım, Süleyman Bozkurt, Hasan Ekşi, Dr. Namık Kemal
Kurt,  Dr. Yaşar Akdoğan , Av. Erol
Tunalı, E. Jnd. Alb. Necabettin Ergenekon, Halim Terzi, Osman Nuri GÜRSOY,
Mustafa Haykır, Nazım Nihat Bozkurt ve Hızırbek Gayretullah.

 

 

Aydınlar Ocağı Yayınları

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi yayın
faaliyetlerine de büyük bir önem vermiş ve Türkiye’nin  

       * GAP ve GAP’ın
Doğuracağı Sonuçlar,

      
* Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,

      
* Muhafazakârlık Nedir Ne Değildir,

      
* Dış Borç ve Turizm,

      
* İslâmiyet ve Millet Gerçeği,

      
* 150. Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,

      
* Güneydoğu Anadolu’nun Dil ve Folklor Özellikleri,

      
* Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,

 &nb

Bir Nebze İnsan (1)

0

     İnsan kâinatın en
eşrefi / en şereflisi ve esbap / sebepler içinde, ihtiyarı / irade ve tercihi /
kendi istek ve arzularına göre hareket etmesi, en geniş olanıdır. Böyle olduğu
halde, ihtiyarî / isteğe bağlı fiilleri içinde yemek ve içmek gibi en basit /
sıradan bir iş ve hareketlerinde, yüz kısmından ancak bir kısmı insana ait
olabilir.

     Nitekim, ağzına
aldığı bir yiyeceği; biraz çiğner, sonra yutar. Artık midede ne olur ne biter,
hazımdan sonra hangi uzuv ve organların ihtiyacına göre, nereye nasıl ve ne
şekilde ve kimler tarafından sevk edilir ve gönderilir; bütün bunları ne bilir,
ne de bu konularda söz sahibidir.

     Esbap / sebep ve
vasıtaların / araçların sultanı olan; hepsi kendisine, kendisini karıştırmadan
hizmet eden böyle bir insan; böyle eli kolu bağlı olarak, tesir ve etkiden uzak
olursa; öteki camit / cansız maddî sebep ve vasıtalar; kendilerine buyruk
olmadıkları halde ne yapabilirler? Bu işlere nasıl ortak olur, nasıl
karışırlar?

     x

      İnsanın vücûdu /
bedeni ve cesedi bile onun değildir. Çünkü, kendisinin yapmış olduğu bir sanat
eseri değildir. O vücûdu yolda bulmuş lâkita / atılmış, sahipsiz bir mal olarak
temellük etmiş / sahiplenerek kendine mal etmiş de değildir.

     Kıymeti olmayan
şeylerden olduğu için, yere atılmış da, insan onu almış değildir. Ancak, o
vücut havi olduğu / içerdiği garip sanat, acip nakışların şahadetiyle; Hakîm
bir Sâni’in / Hikmet sahibi, sanatla yaratan bir Yaratıcı’nın dest-i
kudretinden / kudret elinden çıkmış kıymettar / kıymetli bir hane / evdir. İşte
insan, o hanede emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan /
tasarruf ve hareketlerden, ancak bir tanesi insana aittir.

     Böylece, insan;
esbap / sebep ve vasıtalar içinde en eşref / en şerefli, en iyi, en güzel, en
kuvvetli bir ihtiyar / seçme ve tercih kabiliyetine sahip iken, kişinin kendi
isteğiyle yaptığı işler; kişinin kendi ihtiyarî / seçici fiilleri namıyla kendisine
ait zannettiği / saydığı ef’alin / fiil ve işlerin ekl / yeme, şürb / içme gibi
en basit ve sıradan bir fiilin husulünde / meydana gelmesinde; -yukarıda
geçtiği gibi- yüz cüz’ünden / yüz kısmından ancak bir cüz’ü / bir kısmı insana
aittir.

     Evet, insanın
elindeki ihtiyar / irade, tercih, kendi istek ve arzularına göre hareket etmesi
çok dardır. Havâss / hasse, duyu ve duygularının en genişi hayal olduğu halde,
o hayal akıl ve aklın semere / güzel sonuçlarını ihata edemez / kuşatıp içine
alamaz. Bunlar bu kadar büyük iken, nasıl olur da, bunları ihtiyar dairesi /
kendi seçme, istek ve tercih dairesi içinde gösterip, onlarla iftihar edip
öğünüyorsun?

     Şuurî / şuurluca,
bilinçli şekilde olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir.
O fiiller şuurlu oldukları halde, senin şuurun bu yapılanlara taallûk
etmediğinden / onlarla bir alâka ve münasebet kuramadığından; anlaşılır ki, o
fiillerin faili / yapanı sen değil; bir Sân’i-i Zîşuur / Sanatkârane, Sanatlı
Bir Şekilde Yaratan Bir Yaratıcı yani Yüce Allah’tır.

     Demek ki, fâil /
fiili işleyen, yapan ve tesir eden / etkileyen sen değilsin. Senin sebep ve
vasıtaların da değildir.

     İşte bütün
bunlardan ötürü, ey insan olan insan! Malikiyet / maliklik ve sahiplik
dâvasından vazgeç.

     Kendini mehasin /
güzellik, iyilik ve kemalâtın / olgunluk ve mükemmelliklerin mastarı / kaynağı
ve çıktığı yer olarak görme.

     Kat’iyyen / kesin
olarak bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü sû-i
ihtiyarınla / kötü ve hatâlı seçiminle, sana verilen kemalâtı / fazilet,
olgunluk ve mükemmellikleri bile tağyir ediyor / başkalaştırıp değiştiriyorsun!

     Senin hanen / evin
ve meskenin hükmünde bulunan cesedin bile emanettir.

     Mehasinin / sahip
olduğun güzellikler hep mevhûbe / sana ihsan edilmiş / verilmiş ve bağışlanmış
olan şeylerdir.

     Seyyiatın /
yaptığın seyyie, fenalık ve kötülükler ise, meksûbe / senin bizzat kendi elinle
kazandıklarındır.

Soğuk Harpten Sıcak Harbe Kayış ve Nato

Günümüzde Dünyadaki değişmelerden en önemlisi soğuk harp
ortamının sıcak harp dönemine doğru dönüşmesidir. Sadece Ukrayna – Rusya
çatışmasının veya Dünyanın birçok yerinde sıcak harbe kayış aslında bu
değişmeyi net olarak ortaya koymaktadır. Bu değişme NATO’nun en doğu köşesinde
bulunan Türkiye’yi tekrar gündeme taşımış ve stratejik önemini artırmıştır. Çatışmaların
sıçrama ihtimali de bunda etkili olmuştur. Gerek ABD, gerek Rusya değişik
genişleme tertipleri içindedir. ABD NATO’yu kullanarak Rusya’dan kopmuş bulunan
Orta Avrupa devletlerini NATO çatısı altına alarak Rusya’ya karşı genişleme
peşindedir. Ancak faturayı Ukrayna halkı ödemektedir. Diğer taraftan, Rusya ise
Rusça konuşan ülkelerin tekrar liderliğine göz dikmiştir. Polonya, Macaristan
gibi ülkeler, bunu fark ettikleri ölçüde tarafsız kalmaya kendilerini
zorlamaktadırlar. Macaristan’ın dış politikadaki son davranışı bunu
doğrulamaktadır. Kuzeyde İsveç ve Ruslarla çok geniş sınırı bulunan
Finlandiya’yı korku ve endişe sarmıştır. Çünkü güçlü olan patron ülkeler ne
milletler arası hukuku tanımakta, ne de BM’yi ciddiye almaktadırlar.
İstedikleri coğrafyaya girebilmekte, insan öldürme haklarına! Sahip olabilmekte
coğrafyayı kendilerine göre çizebilmektedirler. Bunu fırsat bilen ABD
tarafsızlık konumunu değiştirerek NATO’ya girmeye eğilim göstermiştir.

            Ancak yeni
üye girişinde Yunanistan örneğinde çok büyük bir yanlış yapan Türkiye bu defa bu
iki ülkenin NATO’ya girişlerini veto edeceğini belirtmiştir. Durum açıktır.
Böyle bir NATO gibi ittifakta, ittifak ortaklarının birinin toprak bütünlüğüne
ve siyasi varlığına göz dikmiş PKK ve PYD gibi terör örgütlerinin silahtan
füzeye kadar desteği olmuş; ülkesinde beslemiş İsveç ve Finlandiya gibi
ülkeleri veto gerçeğini bilmelerine rağmen, üyeliğe başvurmaları bizzat ABD’nin
teşvikiyle olmuştur. Bu her iki ülke maddi manevi ve askeri bakımdan Türkiye’nin
varlığına düşmandırlar. Bu vesileyle tarafsızlık konumu da tarihe karışmıştır. Anlaşılan
Finlandiya ve özellikle İsveç ülkesinde ve ülkesi dışında terör örgütlerine
imkanlar sağlayarak bir NATO müttefiki ülke olamayacağını ispat etmiştir. Türkiye’deki
harekatlarda teröristlerin yaşadığı mağaralarda İsveç malı silahlar bulunmuş,
birçok belge ele geçirilmiş ve bunlar başta İsveç olmak üzere yetkililerinin
yüzüne çarpılmıştır. Türkiye’ye düşen görev haklı tavır ve politikasını
sürdürmek ve kararında ısrarlı olmaktır. Tabii asıl teröre destek konusunda ABD
esastır. Bu ülke benim kara kuvvetim dediği terör örgütünün peşine takılmış,
itibar kaybetmiş ve bu örgüte içgüveysi gitmiştir. Bundan dolayı dost ve
müttefik Türkiye gibi bir ülkeyi değil; terör örgütünü kullanmayı uygun
bulmuştur. ABD’nin terör örgütüne içgüveysi gittiği yeni değildir. Yıllardır bu
ülke güney komşumuz haline gelmiştir ama; Türkiye’nin samimiyetini anlayamayan
günlük politikaların peşine düşmüştür.

            Şimdi konuyu
buradan çok önemli bir konuya doğru yönlendirelim. ABD’nin dostlukla
bağdaşmayan düşmanlık politikası Türkiye’de bazı aydınları ve daha ziyade sol
taraftan beslenen çevreleri ABD düşmanlığından kaynaklanan bir NATO
düşmanlığına itmiştir. NATO’dan çıkılmalı şeklindeki görüşler bugün temelden
yıkılmıştır. Yıllardır ifade ettiğimiz gibi Türkiye’nin konumu, dost ve düşman
ülkeler göz önüne alındığında Türkiye NATO’dan çıkmadan NATO içinde mevcut
anlaşmalara uygun olarak faaliyet gösterebilmeli; ABD’ye ve NATO’ya karşı da
kendini koruyabilmelidir. Türkiye’nin isteğine bağlı olarak NATO’dan
çıkılabilir; ancak NATO üyeliğine bunu fırsat bilen ne kadar Türkiye düşmanı
ülke veya ülkecik varsa; bunu fırsat bilerek üyelik müracatı yapabilir. Bu ülke
veya ülkeciklerle en ufak bir çatışmada bu defa Türkiye’ye karşı NATO’nun
beşinci maddesi kullanılabilir. Bu durumda 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü darbe ve
işgal teşebbüsünün arkasındaki güç dolaylı değil; doğrudan ve açıktan ortaya
çıkabilir. Artık Türkiye’nin veto hakkı da söz konusu olamayacağından Türkiye’ye
karşı rahat at oynatılabilir ve güvenliğimiz büyük tehditlerle karşılaşabilir. Bu
bakımdan, 12 Eylül 1980 sonrası Yunanistan gibi şımarık ve onun bunun taşeronu
olmuş bu ülkenin NATO’nun askeri kanadına girişinde Kenan Evren Paşa’nın ne
kadar büyük affedilemez yanlışlar yaptığı rahatlıkla ortaya çıkar. Demek ki,
bir telefon emri ile NATO’ya evet dedik ve kendi elimizle dağ gibi sorunlar
yarattık.

            Türkiye’de
aydınlara ve siyasetçilere düşen görev ülkenin değişik yönlerden kuşatıldığı
günümüzde geçmişi düşünerek Balkan Savaşı’ndaki yenilgi ve dağınıklığımızın
üzerinde durmak ve acı yenilgimizi tekrar düşünüp, yaptıkları işin öyle pek de faydalı
olmadığını görebilmek ve tarihi tekerrür ettirmemektir.

            Not: Vatan
toprağı olan Hatay’ın milli sınırlarımıza dahil edilmesinde ve bunun devam
ettirilmesinde büyük payı olan rahmetli Tayfur
Sökmen
’in bir anıtını geliniz Hatay’da uygun bir yerde açalım.

Turan Şahin Hakkında!

İltifat marifete tabidir diye
güzel bir söz var.

Bende bu güzel söz çerçevesinde,
köşe yazılarımın bazılarını sosyal ve
kültürel faaliyetlerde tanıdığım
gayretli ve iyi niyetli insanlara, başarılı
sivil toplum kuruluşlarına ayırmaya, onların daha geniş çevreler tarafından
tanınmaları ve toplum yararına faydalı işlerinin bilinmeleri için gayret
edenlerdenim.

İyilik bulaşıcıdır.

***

İyi insanların sayısının artması
için de, onlardan ve onların doğu davranışlarından bahsetmek, örnek göstermek, kendileri
gibi insanlarla tanışmalarına aracılık etmek iyi olur diye düşünüyorum.

Bu yazı vesilesi ile de sizlere şehrimizin sivil toplum kuruluşlarına,
sosyal ve kültürel hayatına değer katan
çalışkan bir insandan, Kocaeli
Tokatlılar Dernek Başkanı Turan Şahin’den bahsedeceğim.

***

Bilirsiniz,

Saygı, duyularak kazanılır!

Ne kadar saygı duyarsanız,
sizlere de o kadar saygı duyulur.

Sevdiğiniz kadar sevilir, hoş
gördüğünüz kadar hoş görülürsünüz.

Ne kadar selam verirseniz, selam
vereniniz o kadar çok olur.

Peygamber efendimiz insanlara güler yüzlü olmak ve tebessüm etmek
sadakanızdır, diye öğütlemiştir.

İşte bu yazıda İsminden
Bahsedeceğim Turan Şahin tanıdığım kadarı ile böyle biri.

Saygılı, çalışkan, tahammüllü güler
yüzlü ve saygılı biri.

***

Katılabildiğim hemen hemen her
organizasyonda görürüm kendisini,

Her hayırlı işe gücü ölçüsünde
katkıda bulunur,

Hani klişeleşmiş dilimize
pelesenk olmuş bir ifade var ya!

Alevi-Sünni, Türkmen- Kürt-Laz-Çerkez, Sağcı-Solcu, Dindar-Laik!

Yukarıda ki ifadede adı ve
düşüncesi geçen kim davet ederse etsin, her hangi bir ayrım gözetmeden, şu
karede olursam zarar görürüm, şu masada olursam yadırganırım diye insanları
ötekileştirmeden siyasi kar-zarar gözetmeden her toplumsal faaliyette, her hayırlı
işite, düğünde, dernekte, bayramda,
cenazede
muhakkak vardır Turan Şahin.

***

Akrabam değil, hemşerim değil,
hatta siyasi görüşlerimiz dahi aynı değil!

Ama olsun isterdim.

İyi bir insan Turan Şahin.

Bulunduğu yere değer katanlardan
biri.

Şehrimizin ve Ülkemizin böyle insanlara
çok ihtiyacı var.

Hele hele yerel yönetimlerde.

***

Yazıya devam ederken, sadece övgü
ile yetinme, bir de öneride bulun diye
geçti içimden.

Madem Turan Şahin, toplum
tarafından sevilen, her kesimden kanaat önderi, siyasetçi, sivil toplum
kuruluşu ve aktif insan ile tanışıklığı olan, tanınan, sevilen böyle biri.

O zaman ondan ve onun gibilerden
daha fazla faydalanmalı bu şehir.

Onların enerjisi ve
yeteneklerinden daha fazla insan faydalanmalı, yapabildikleri temsil ettiği
derneklerin dışına taşmalı!

Bu da ancak yerel yönetimlerin
imkanları ile mümkün.

***

Bu yazı vesilesi ile İzmit
belediye Başkanımız Fatma Kaplan Hürriyet’e tavsiyem olsun.

Eleştirilerimizi dikkate alarak
İzmit Belediyesi bünyesinde kurdurduğu STK ve Esnaf Masasından, Masada görev yapan
Birol Sağlam, Cem Serhat Dayanç, Eray Bodur, Nurullah Özer’in gayret ve
iletişiminden memnun olduğumuzu,

“Bir de Cem Şakoğlu var o da ayrı bir değer”

Ancak, her geçen gün büyüyen
ilçemiz ve şehrimize bir süre sonra o masanın ve masada görev yapanların yetmeyeceğini,

Böyle tanınan, sevilen ve faydalı
insanların sayısının artmasının faydalı olacağı düşüncesi ile.

İleride yapacağı
görevlendirmelerde insana ve şehrimize
yönelik işlerde
Turan Şahin’i değerlendirmenin, yapacağı projelere davet
etmenin,

Hem kendi hedefleri, hem
belediyesinin başarısı, hem de Turan Şahin’in toplumumuzda ki karşılığı
vesilesi ile unutulan hiç kimsenin kalmayacağı açılarından çok yönlü faydalı
olacağını düşünüyorum.

***

Turan Şahin’i bu yönleri ve
davranışları ile Eski Kocaeli Kent Konseyi Genel Sekreteri, gönül insanı Gültekin Görüm’e çok benzetiyorum.

Aralarında sadece yaş ve tecrübe
farkı var, yıllar geçtikçe Turan Şahin’e de bu kentin 2. Bir Gültekin Görüm’ü
olma yolundan ayrılmamasını tavsiye ederim.

***

Kocaeli Büyük Şehir Belediye
Başkanımız Tahir Büyükakın Gültekin ağabey gibi bir değerden neden vaz geçti
bilemem ama,

Böylesine naif, beyefendi,
çalışkan ve her kesim tarafından sevilen insanların olmazsa olmaz olduklarını
söyleyebilirim.

Turan Şahin de hiçbir görevi
olmasa bile tek başına değer.

Herkes gibi bizde de karşılığı var,

Yaşamı boyunca başarılarının ve
hayırlı işlerinin artarak devamını dilerim.

Selam ve dua ile.

Prof. Dr. İbrahim Ortaş ile Emekli Öğretim Üyelerinden Nasıl Faydalanılabileceği Meselesini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Öğretim
üyeleri genç denilebilecek bir yaşta ve ‘en’ değilse bile çok verimli bir
döneme girdiklerinde emekli ediliyorlar. Bu durumu asıl değelendiriyorsunuz?

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: Dünyanın en pahalı ve zor yetişen birikimli
ve donanımlı insanlarından yararlanmamak israftır.

İlim insanlığı
aynı zamanda bir hayat biçimidir. Merak, öğrenme ve öğrendiğini içinde yaşadığı
toplum ve insanlığa hizmet için sunmak olan ilim insanlığı özel bir hayat
tarzıdır. İlim insanı hayat tarzı, hiçbir para, makam ve mevki beklentisi
olmayan, zaman mekânı olmaksızın sürekli insan hayatını kolaylaştırmak için
doğayı ve insanı anlamaya ve deşifre etmeye çalışır. Uzun zaman içinde
okuyarak, düşünerek ve öğrendiklerini analiz ederek oluşan bilgi birikimine
sâhip olan ilim insanlarının bilgilerinden faydalanmak gerekir. Bu sebeple ilim
insanının emekliliği ilim dünyasında çok az konuşulan bir kavramdır. Mecbûrî
sorumlulukların tamamlandığı ancak ilmî ve akademik gönüllülüğün devam etiği bu
hayat tarzına sâhip kadroların üniversite ile bağlarının devam ettirilmesi
hayatî önemdedir. İlmî çalışma kültürünü kazanmış insanlar istense de ilim ve
eğitin dünyasından kopamazlar.

Çetinoğlu: Gelişmiş
ülkelerde öğretim üyeleri belli bir yaşa geldiklerinde hizmet etme gücüne sâhip
olmasına rağmen yaş haddinden emekliye sevk ediliyor mu?

Prof. Ortaş: Gelişmiş ülkeler emekli
öğretim üyelerinden etkin şekilde faydalanıyorlar.

Bir ülkenin en
büyük zenginliği olan ve beşerî sermaye olarak târif yetişmiş insan gücünden
tamamlanmak temel bir ihtiyaçtır. Dünyâdaki gelişmiş üniversitelerin birçoğunda
emeritüs’* profesörler aktif olarak
ilmî faaliyetlerine devam ederler. 
Emeklilik yaşını geçmiş de olsalar emeritus profesörler akademik çevrede
el üstünde tutulurlar. Özellikle de gençlerin onların tecrübelerinden
faydalanmaları istenir. Araştırma öğrencileri ve genç akademisyenler kendi
tezlerinin şekillenmesinden tutun da bilgilerin analizi ve yorumlanmasına kadar
birçok konuda onlara danışarak desteklerini alırlar.

Çetinoğlu: Dünyâda
olduğu gibi, Türkiye’mizde de ortalama insan ömrü uzadı. Bu durum da yeni bir
düzenlemeyi gerektirir…

Prof. Ortaş: Doğru bir tespit.
Türkiye’de de artık ortalama insan ömrü 75 yılın üzerindedir. Dünyâ Sağlık
Teşkilâtı tarafından 64 yaşın altında olanlar genç olarak değerlendiriliyor.
Günümüzde aktif olarak proje ve ilmî bilgi üreten beyin gücü kullanan
insanların 67 yaşında ilmî çalışmaların dışında tutulması ciddî bir kayıptır.
Üretkenlik potansiyele olan bilim insanlarının bilgi, görgü ve üretici
yeteneklerinin devamlılığını araştırma, geliştirme ve eğitim kuruluşlarında
devam ettirebilirler. Nihayetinde kolay yetişmeyen ve çok pahalıya mal olmuş
sınırlı sayıdaki yetişmiş insanını ülke hizmetinin dışından tutulmasının
açıklanabilir bir gerekçesi yoktur. Kaldı ki emekli olduktan sonra yurtiçi ve
yurt dışındaki araştırma kurumalarında çalışan ilim insanları
bulunmaktadır. 

Türkiye’nin
207 üniversitesinin büyük çoğunluğunda yeterli seviyede nitelik ve donanım
sâhibi akademisyeni olmayan ülkemiz için, üretken emeklilerden faydalanmamız
paha biçilmez bir hazinedir. Gelişmiş üniversitelerimizin bir kısmında ise
milletlerarası ölçekte proje, yayın ve eğitim yaptırabilen akademik kadroların
azaldığı da sık sık vurgulanmaktadır. Proje yapabilen, aktif akademik
faaliyetleri devam etiren ve üretkenliği olan araştırıcı emeklilerin emeritüs
niteliğinde bir mekanizma ile üniversitelerde istihdam edilmesi gerekir.
Normalinde kurum kültürünün yerleşik olduğu birçok yerde emekli hocaların
çalışması kendiliğinden sağlanır. Bu konuda hukûkî düzenlemelerin yapılması
büyük faydalar sağlayacaktır. 2006 yılından sonra kurulan ve gelişmekte olan
üniversitelerde öğretim üyelerinin 75 yaşa kadar çalışmaya devam ettikleri
bilinmektedir.

Çetinoğlu: Vakıf
üniversitelerinde durum nedir?

Prof. Ortaş: Vakıf üniversitelerinde
yaşa bakılmaksızın emekli konumundaki birçok ilim insanı çalışmalarına devam
etmektedir.

Son 40 yılda
üniversite bilincinin yavaş yavaş aşınması ile sonradan gelen akademik
kadroların büyük çoğunluğu üniversite değerleri ve akademik hayat konusunda
önlerinde fazlaca rol model bulunmaması sebebiyle tecrübe ve bilgi birikimi
olan ilim insanlarının ilim kültürünü gelecek kuşaklara aktarılmasında zaruret
vardır.

Türkiye’de akademik
kadroların emeklilik yaşının yeniden uzayan yaşa göre yeniden belirlenmesinin
gündeme alınmasında ülke olarak yarar görüyorum.

Çetinoğlu: Fikir
vermek bakamından neler yapılabileceği hususundaki düşünce ve tekliflerinizi
lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: Tespit edilecek
kıstaslarla ilmî üretkenliği ve katkısı olan akademik kadrolar için yeni hukûkî
düzenlemeler geliştirilmelidir. Emeklilik mecbîrî yaşın dışında ilmî
faaliyetlerini devam ettirmek isteyen ve bu konuda proje ve yayın ürettiğini
ispatlayan ve genel kabul gören araştırıcılar birimin yönetim organlarına ve
işleyişine dâhil olmamak üzere araştırma ve eğitim faaliyetlerini devam
ettirmek için imkânlar sağlanmalıdır. Bu fırsatın yerinde doğru
değerlendirilmesi gerekmektedir.

Çetinoğlu: Üniversiteler
neler yapabilir?

Prof. Ortaş: Şunlar yapılabilir:

1-Üniversite
ile bağı devam eden, üniversite adına yayın yapan, katkı sunan öğretim üyeleri
belirlenir. Üniversitenin ‘yaşayan
çınarlar
’ olarak târif edilen emekli öğretim üyelerine imkân sağlanır. Kendilerine
değer verildiği hissettirilir, çalışma şevki artırılır. 

2-Bölümlerde
emekli odaları, imkânı olmayan durumlarda fakülte düzeyinde emekliler için
uygun çalışma ortamı tahsis edilmeli.

3-Batı
üniversitelerinde başarı ile yürütülen ‘Faculty club’ bizde sosyal tesisler
mârifeti ile öğretim üyelerinin buluşma ortamları oluşturularak öğretim
üyelerinin ilmî görüşmelerini geçekleştirmeleri hatta sosyal ihtiyacı
giderebilecekleri ortamlar sağlanabilir.

3-Vakıf
üniversitelerine tanınan haklar belirli ölçüler ekseninde kamu üniversitelerine
de tanınabilir. YÖK’ün 1.7.2017 târihli Usul ve Esaslar 2547 YOK sayılı kanunun
ekseninde kabul edilen ‘Emeklilik Yaş Haddini Doldurmuş Öğretim Üyelerinin
Sözleşmeli Olarak Çalıştırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar’ maddesinin yeniden
değişikliğe uğraması için teşebbüste bulunulması gerekir. Dünyanın en pahalı
yetişen birikimli ve donanımlı insanı ilim insanıdır. İnsan beyninin gözlem,
okuma, düşünme, tartışma ve tecrübe ederek biriktirdiği bilgi, görgü ve
yaratıcılığı uzun zaman almaktadır. Zekâ, yetenek, beceri, çaba sonucu
imbiklenen bilgi birikimi insan gücünden en çok yararlanılacak dönemde emekli
edilmeleri ciddî bir israftır. Nitelikli bilgi birikimine ve bilincine kavuşmuş
insanlardan kurumların yaralanması için hukûkî düzenleme gerekmektedir.

4-Öğretim
üyesi olarak emekli olan ancak geçmiş akademik verimlikleri özellikle son 5
yılda yaptığı yayın sayıları, kitap çalışması, sanatla alâkalı faaliyetler,
atıf sayıları, belirli bir h-faktörü olan, Avrupa Birliği, TÜBİTAK vs. kaynaklı
fonlardan proje alan/alabilen öğretim üyelerinin proje adresi olarak çalıştığı
üniversitesini göstermeleri ve ilgili bilim dalının bilgisi ve işbirliği ile
projelerini kendi sağladıkları kaynaklardan finanse edecek şekilde araştırma
yapmaları araştırma faaliyetleri içinde kalması teşvik edilmeli. Bu konuda
gelişmiş üniversitelerin emekli öğretim üyelerini istihdam etmede kendi
koşullarını belirledikleri görülmektedir.

5-Yüksek
lisans ve doktora düzeyinde işlenen dersleri verebilecek akademik kadrosu
olmayan birimlerde emekli öğretim üyelerinden maksimum 4-6 saat/haftalık ders
verebilmeleri ve akademik danışmanlık gerektiren durumlar için hukûkî düzenleme
getirilebilir.

6-Türkiye gibi
üniversite târihi çok genç olan ülkemiz üniversitelerinde birinci ve ikinci
kuşak kurucu akademik kadroların emekliliklerinin yaşadığı ve içlerinde yaşayan
çınarların bilgi görgü ve deneyimlerinden birimin karar mekanizmalarına
akademik takvime dâhil olmadan birimde ilmî çalışmalarına imkân sağlayacak
bürokratik engellerin kaldırılması gerekmektedir. 

7-Türkiye’de
akademik hayatı ve ilmî prensipleri sürekli kılmak için tecrübe sâhibi,
birikimli ve akıl melekleri canlı ilim insanları ülkelerine hizmet etmek
istedikleri sürece, yönetim ve birimlerin iç işlerine karışmamak şartı ile
çalışmalarına ve eğitim faaliyetlerine katılmasına ihtiyacımız vardır.  Konu, ülkenin ilim ve teknolojik ve sağlıklı
sosyal gelişimi için önemlidir. Bunun için mevzuat değişikliği gerekiyor.
Siyaset üstü bir yaklaşımla konu ele alınmalıdır.

*Emeritus Profesörlük: Emeklilik yaşına gelmiş veya aşmış,
ancak bilgisi, tecrübesi, milletlerarası itibârı ve ilişkileriyle daha çok uzun
yıllar hem akademisyen, hem de öğrencilere yol göstermesi bir önemli faydalar
sağlama imkânına sâhip olan öğretim üyeleri için kullanılan bir statüdür.

 

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde
doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep
Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985
yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi.
1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora
öğretimi yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

İlmî
araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak
felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda
çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz
adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de
taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası
kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası
kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme
almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda
Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak
çalışmaktadır.
Bilim-felsefe,
eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak
ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

4 Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık
yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34 Münferit proje tamamladı.

1
TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök
Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok
sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Okullar Kapanırken

“Çocukların
nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır.”
Joseph Jouberth
“Öğrenmek pahalıdır, ama bilmemek çok
daha pahalı.”
     H. Clausen



Okullar
yaz tatiline girmek üzere. Sevgili öğrencilerimiz bir yıllık çalışmalarının
karşılığını karne olarak alacaklar. Ardından da yeni “eğitim-öğretim” yılına
daha dinç ve istekli hazırlanmak için uzun bir dinlenme tatiline girecekler.

“Karne”
sözcüğü, öğrencileri her zaman heyecanlandırmıştır. Gülümseyen öğretmenlerinin
ellerinden karnelerini almaya giderken minicik yürekleri daha bir hızlı atmaya
başlamaktadır.

Bilindiği
üzere çocukların yetişmesinde dört önemli etmen yer almaktadır: “1-Kalıtım, 2-sosyal
çevre, 3-okul, 4-aile.” Kalıtım ile getirilen gizil güçlerin, istenilen
seviyede gelişmesi, diğer üç etmenin olumlu anlamda çocuğu etkilemesine
bağlıdır.

Aile, çocuğun ilk sosyal deneyimlerini kazandığı
yerdir. Ailenin oluşmasında rol oynayan duygu ve sevgidir. Sevgiyle büyüyen
bireylerin ruh sağlıkları yerinde olur.
Dünyaya biyolojik anlamda
insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bireylerin, anne karnında teşekkül
etmesinden itibaren beden ve ruh sağlığının korunması gerekmektedir.

Çocuklarımızın sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları,
kendilerini gerçekleştirmelerinin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.
Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin de, bu anlayışta kendilerini yenilemeleri ve
yetiştirmeleri bir zorunluluktur.

Okulların
verdiği bilgi, beceri ve davranışları anne babaların da desteklemesi gerekir.
Çocuklar bilinçli bir şekilde, bilimsel anlamda aileden bu desteği aldıklarında
daha fazla başarılı olmaktadırlar.

Çocuğun anne babadan aldığı iki şey vardır: “Sevgi
ve eğitim.” Sevgi; kabullenme, koruma, kollama ve sevecenlik gibi bütün olumlu
duyguları içerir. Eğitim ise, öğretilen her şeyi, verilen bilgileri,
becerileri, yasakları, kuralları, inançları, değer yargılarını, görgü
kurallarını ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri
kapsar.

Sevgili
öğrencilerimizin aldığı karneler, bir bakıma anne babaların da karnesidir. Aile
çocuğuyla ne kadar ilgilenmişse karşılığını evladıyla birlikte karnede
görecektir. O yüzden bütün yıl boyunca çocuğuna maddi ve manevi desteği,
katkıyı sağlamayan anne babaların, kırık not getiren çocuklarına; “kızmaya, serzenişte bulunmaya” asla
hakları yoktur.

Bu
aileler, çocuklarını azarlayacaklarına, “ben
nerede yanlış yaptım”
diye kendilerini sorgulamalıdırlar bence. Sonra da
sorunu tespit ederek bir daha bu yanlışlığa düşmemek için önlem almaya
başlamalıdırlar.

Kırık
not alan öğrenci asla hakarete, şiddete, aşağılanmaya, azarlanmaya vb. tabi
tutulmamalıdır. Çocuk, baskı ve tehditlerle başarıyı yakalayamaz. O’nun ilgiye,
bilimsel desteğe, rehberliğe, hoşgörüye seviyle yüreklendirilmeye ihtiyacı
vardır. Bunu yapan anne babalar elbette karşılığını olumlu anlamda görmektedirler.

Bir çocuk evinde rahat değilse, anne baba ile her
konuda sevincini ve sıkıntısını paylaşamıyorsa, sevildiğinden ve kendisine
değer verildiğinden emin değilse; cezalar, baskılar ve yasaklar bir fayda
vermez, aksine işler daha da kötüye gider.

Bunun
yanında, her türlü desteği çocuğuna gösterdiği halde, başarılı olamayan
çocukları da anlayışla karşılamak, çabalarını takdir ederek bu sonuca razı
olmaları gerekmektedir. Çünkü çocuğunun kapasitesi bu kadardır. Ya da
başarısızlığına neden olan bazı sorunları vardır. Bunların tespit edilerek
giderilmesi gerekmektedir.

Bazı
ailelerin baskı ve tehdidinden korkan öğrenciler, kırık karne aldıklarında, ya
farklı yollarla notları düzeltmeye çalışmakta, ya da korkudan evden kaçmaya,
tehlikeli davranışlara yönelmektedirler. O yüzden anne babalar çocuklarına
sevgi ve şefkat duygularını ihmal etmemeli. Kendilerinden korkulacak
davranışlarda bulunmamalıdırlar.

Değerli
anne babalar; çocuğunuz istediğiniz başarıyı yakalayamazsa da o sizin biricik evladınız.
Tehdit ederek, “hesap sorarım” diyerek küçük sıkıntıları, telafisi mümkün
olmayan büyük acılara dönüştürecek, yanlış davranışlar içine girmeyiniz lütfen.

Yoksa çocuğunuzu
kaybedersiniz. Çocuk ya sizden soğur, zamanla nefret etmeye başlar, ya da
kendine zara vermeye kalkışır. Kötü karne aldığı için anne baba korkusundan hap
içen, intihara teşebbüs eden öğrenci vakalarını çok yaşadık.

Olumlu duygular ve sevgi, ancak
ailede yaşanarak kazanılır. Hiçbir işimiz anne ve babalık sorumluluğundan daha
önemli olamaz, İşler bekleyebilir, fakat çocuk eğitimi asla beklemez.

Sorunlar
akılcı ve bilimsel yollarla çözümlenmelidir. Umarım tüm çocuklarımız karne
mutluluğunu aileleri ile birlikte doya doya yaşarlar. Çünkü uzun soluklu bir
maratonda, çalışarak, ter dökerek bu sevinci fazlasıyla hak ettiler. Hepsine şimdiden
huzurlu ve mutlu tatiller diliyorum.

 

Sevgiyle kalın…