22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 316

Zamları Kanıksamaktan Başka Bir Tuhaflığımız Yok

0

Veya HAYAT PAHALILIĞINDAN RAHATSIZLIK
DUYMAMAKTAN BAŞKA BİR RAHATSIZLIĞIMIZ YOK diye de başlık atabilirik. Tuhaflığın dükkân adı olduğu bir diyarda
rahatsız olan doktora gitsin.

Mazlum’u getirin bana!” yahut mazlum bir toplum verin bana. Eğlenmek
istirem, Mazlum’un ismini değiştirirem; Muaz-Zam
olsun bundan kelli.. “Sen ne pişirdin, sormirem / Gözüm perdeli, görmirem.”

15
Haziran 2021’de 1 litre benzin 7,8
lira ve mazot 7,3 lira iken 1 yıl
sonraki fiyatı 28,5 ve 28 liralar civarında. 7 ile 4’ü çarpmayı biliyorsanız bıldır & bu yıl kaça katlandığını da öğrenmeye cesaret edebilirsiniz.

15
Haziran 2021’de çeyrek yüzyıllık yani 1’in 4’üne gelmiş bir öğretmen 6 bin lira ancak alırken 2021-Temmuz ve
2022-Ocak zamlarıyla bugün yani tam 1 sene sonrasında 8 bin 600 lira alabilmekte. Hadi, toplam % 35’lik Temmuz-2022
zammından 3 bin ekleyelim; olsun 11 bin
600
. 400 lira da fatura yuvarlaması yapalım ve olsun 12 bin. Ne oldu; ikiye katlandı mı? Geriye ne kaldı; 2 kat daha mı? 24 bini ne zaman bulur; seneye bu vakitler mi, 2024 mü?

Petrol
fiyatları cart-curt da elektrik-doğalgaz, şeker-un-yağ, et-süt, kâğıt-kereste
ve sair kalemlerde durum nasıl; açık arttırmalı mı, mendilvari katlamalı mı? “Namussuza ballı kaymak yedirir / Namusluya taş yutturur bu düzen” dar gelirlileri darağacına gönderene dek
çömlek patladı’ demek yok ha!

Öğretmenin
ek ders ücreti 27,3 lira; bari 1 litre benzini 1 ders saati ücretine
endeksleyelim
de dörtnala giden enflasyonu biraz yoralım, azıcık
zorlayalım. Yada salın yularları, yakıt 50-60 lira olsun; ikinci fili, üçüncü
fili isteyelim. Neydi o türkü:

1
fildir, 2 fildir, 3 fildir,

4
fildir, 14 fildir…

Bana
bir bade vir.

Ne
demişiz bir yazıda; “Benzine zam üstüne
zam yapıldığında benzinlikte sıraya giren bir milletiz biz, ertesi gün zamlara
karşı eyleme geçen değil; uyarız suyun akışına vesselâm.”
Durmak yok; yola
da devam, akışına bırakmaya da devam.

Temmuz’da
% 35 zamlayıp çalışanları sevindirik
edeceklermiş. Taban fiyatları açıklıyorum: yüzde 35’e cümle kurmaya bile
değmez, zaten 35-36 saat içinde erir. Yüzde
100
zam olsa bi 70’lik, yüzde 135
zam yapılsa bi 35’lik daha ilâve gerektir. Yüzde
200
olsa hafif bir tebessüm ve minik bir teşekkür, yüzde 300 olsa 3-5 ay lâf sokmadan idare ve seçime şükür.

·       
Açlık sınırı
nedir Usta?

¾   
Bir ülkenin
insanîlik/slamîlik endeksindeki yeri, yani asgarî ücret oranıyla arasındaki
fark

x
(çarpı) günahkârlık katsayısı. Aç insanların ülkesinde tok olan cennet levhalı cehennem sitesi.    

·       
Tokluk sınırı
nedir usta?

¾   
Yokluk çekenlerin
sinir ucu.. Müslümanlık için
köprüden önce son çıkış
..

·       
Ya yoksulluk
sınırı?

¾   
Bir toplumda
azamî müşterektir, çoksulluğu çöküş
demektir.

·       
Usta ciddi misin?

¾   
Cidsizim, tekinsizim,
kanıksamaya tanıksadım; rahat mıdır, rahatsızlık mıdır arayışım?!

                        “Bir
kelimenin dibine doğru düşüyorum

 Tanrım,
alışmakla cezalandırma beni!”

            Bereketini gör İlhami
Atmaca
ve dahi muradın kerevetin olsun
ey
halkım!

Türk Turizmi Hakkında

Türkiye’yi Tatil ve Turizm bakımından en fazla ziyaret eden
ülkeler

1.      
Rusya

2.      
Almanya

3.      
Ukrayna

4.      
Bulgaristan

5.      
İran

6.      
Irak

7.      
Bulgaristan

8.      
Polonya

9.      
İngiltere

10.  
Afrika ülkeleri

 

Sıralama böyle devam ediyor!

Türklerin Tatil ve Turizm bakımından en fazla ziyaret ettiği
ülkeler

1.      
Ukrayna

2.      
Gürcistan

3.      
Yunanistan

4.      
Bulgaristan

5.      
Almanya

6.      
ABD

7.      
İran

8.      
İtalya

9.      
Fransa

10.  
Avusturya

 

Bizim tercih sıralamamız da böyle!

***

2019-2022 yıllarına ait olan ve
yıllara göre değişkenlik gösteren bu ortalama bilgileri internetten Turizm ile
ilgili resmi ve özel firmaların sitelerinden edindim.

Azerbaycan ile gidiş gelişlerimiz
iki devlet bir millet olduğumuzu geç de
olsa anladıktan sonra arttı!
Ama az.

Özbekistan, Kırgızistan,
Kazakistan, Türkmenistan gidiş geliş olmuyor mu?

Oluyor elbette! Ama az!

***

Turizm dediğin sadece, gel
Antalya’ya yat uzan, biz gidelim
Kıbrıs’a kollu makinelere dayan değil sadece!

Bunun!

Sağlık turizmi var

Eğitim turizmi var

Kültür Turizmi var

Yemek Turizmi var

Tekstil Turizmi var

İnanç Turizmi var

Ekonomi ve Bilim Turizmi var

Spor Turizmi var

Kongre Turizmi var!

Dalış Turizmi var!

Yarış Turizmi var!

Var da var!

Neden bu tür ihtiyaçlarda Türkler
olarak aklımıza ilk önce soydaş ve kardeş ülkeler gelmesin!

***

Gelmeli ve gelmesi için de gayret
göstermeliyiz.

Turan dediğimiz ülkünün içi böyle
böyle dolar.

Türkiye de ne yok! Her şey var.

Öyle ise ilk önce soydaşlarımızın
bize gelmesi için projeler üretmeliyiz.

Turan coğrafyasında ne yok! Her şey var.

Öyle ise ilk önce soydaşlarımızın
ülkelerini ziyaret etmeli, hep parasal hem de kültürel alışverişi
arttırmalıyız.

Bu görev de en fazla non-governmental
organizations’lara yani Hükümet dışı
organizasyonlara
yani sivil toplum kuruluşlarına düşer.

Yani! Bize düşer.

Bu Milli Meseleyi, Kocaeli Milli
Kuruluşlar olarak gündemimizin ilk sırasına aldık, bizim dışımızdaki dernekler
de gündemlerine alır inşallah.

Her şeyi Devletimizden
beklememeliyiz.

Google’ye yazın bakın, Azerbaycan’da,
Türkmenistan da, Kazakistan da, Özbekistan da ve dahi bütün Turan coğrafyamızda
ne şehirler, ne dağlar, ne denizler, ne yaylalar, ne tarihi ve kültürel miraslar
var, zaten ne ararsan önce kendinde ara
demişler.

Ne yok ki, her şey var ve
anlaşmak için de Türkçe yetiyor!

Bu Turizm anlayışı değişikliği
ile hem soydaş devletlerimizle kaynaşmamız artar, hem ekonomik getirileri ile
Turizm gelirlerimiz artar, hem de aynı gelenek görenek ve ahlak yapısına sahip
olduğumuz için kültürel ve ahlaki yozlaşma olmaz.

Ticari ortaklıklarımız iş
birlikteliklerimiz bile artar.

Gele gide özümüze döneriz inşallah.

Selam ve dua ile.

RİT (Resmî İkameli Türkçe) LÜGAT

0

Grameri Olmayan, Bol Problemli Bir Dil: Türkçe

İnsan
kalabalıklarını millet hâline getiren en köklü unsur ‘dil’dir. Bu dil, biz Türkler için Türkçe’dir. Dil olmadan, millet
teşekkül etmez. ‘Millet’ hâline gelmiş insan kalabalıkları, dilini koruyamazsa
zaman içinde erir ve târih sahnesinden silinir. Hazin bir tecellidir ki; Türk
Dili, grameri, bir başka ifâde ile değişmez dil bilgisi kaideleri olmayan, bol
problemli bir dildir. Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü bâzı dostlarımız aksini
iddia ediyor: ‘Türkçe’nin grameri vardır,
problemi yoktur
.’ Keşke öyle olsa… Kim istemez ki?

Dil, kültür ve
millî varlığın en önemli unsurudur. Dil bilgisi kaideleri de bu unsurun kilit
taşı, koruyucusu, besleyicisi ve sağlıklı gelişmesinin temel kaynağıdır.

Dil, tabîi ve
canlı bir varlıktır. Zaman içerisinde bâzı sebeplerle değişikliklere
uğrayabilir. Dildeki bu değişikliklerin dil bilgisi kaidelerine göre olması
şarttır. Kelimelerin türetilmesi, cümle içindeki yerleri ve mânâsı, dil bilgisi
kaidelerine göre olmalıdır. Türkçe, kelime türetilmesi bakımından dünya dilleri
içerisinde en geniş imkânlara sâhip dildir. Buna rağmen ve ihtiyaç varsa; siyâsî,
ticâri, askerî ve sosyal ilişkilerde bulunduğumuz milletlerden kelime
alabiliriz. Bunun şartları vardır. Alınan kelime Türk fonetiğine göre telâffuz
edilecek ve yazılacak. Türkçe’de karşılığı varken, ihtiyaç söz konusu değilken
yabancı dillerden, ait olduğu milletin söyleyişiyle kelime alınması: kelime
istilasıdır. Kelime istilâsı, kültürü zayıflatır, millî yapımızı zedeler.

Türkçe’de ilk dilbilgisi kitabı 1530 yılında Bergamalı Kadri tarafından yazıldı. ‘Müyessesiretü’l-Ulûm
isimli eser Kanûnî Sultan Süleyman Han dönemi sadrıâzamlarından, önceleri ‘makbul’, öldürüldükten sonra da ‘maktûl’ olarak anılan Pargalı İbrâhim
Paşa (1523-1536)’ya sunulmuştur. Eser 1946 yılında Besim Atalay (1882-1965)
tarafından Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Fransız Türkolog
Prof. Jean Deny’nin yazdığı ‘Türk Dil
Bilgisi
’ isimli kitap 1921 yılında yazıldı. Eseri Ali Ulvi Elöve
(1881-1975) Türkçe’ye çevirdi, 1927 yılında yayınlandı. Prof. Dr. Tahsin
Banguoğlu’nun (1904-1989) ‘Türkçe’nin
Grameri’
isimli kitabı 1959 yılında, Prof. Dr. Muharrem Ergin’in
(1923-1995) ‘Türk Dil Bilgisi’ isimli
eseri 1962’de yayımlandı. Tâhir Nejat Gencan’ın (1892-1980) ‘Dilbilgisi’ isimli eseri 1979 yılında,
Prof. Dr. Mehmet Kaya Bilgegil’in (1921-1987) ‘Türkçe Dilbilgisi’ isimli eseri 1982 yılında, Prof. Dr. Zeynep
Korkmaz’ın (1921- ) ‘Türkiye Türkçesi
Grameri / Ses Bilgisi
’ isimli eseri 2003 yılında, Prof. Dr. Günay
Karaağaç’ın (1949-2021) ‘Türkçenin
Dilbilgisi
’ isimli kitabı 2013 yılında yayımlandı.

Bunların çoğu,
çok kıymetli, kaynak kitaplardır. Fakat hiçbiri, ders kitabı olmanın ötesine
geçememiş, ihtiva ettiği sağlam esâsa dayalı bilgiler, mevzu ile alâkalı devlet
kuruluşları tarafından ‘yok’ hükmünde
kalmıştır. Bu sebeple de kalem erbabı, bu kitaplarda yazlı kaideleri rehber
edinmemiştir.

***

Diğer taraftan
Türkçe sevdâlısı birkaç idealist; feryat-figan, Türkçe’mizi itelenmekte olduğu
uçurumun kenarından kurtarmaya çalışmaktadır. Bu çalışmalara Türkolog Geoffrey
Lewis (1920-2008) ‘Türk Dil Devrimi:
Trajik Bir Başarı
’ isimli eseriyle Amerika’dan katıldı.

İdealist
Türkçe sevdâlılarından  biri olan Lise
Edebiyat Öğretmeni C. Yakup Şimşek
(1962- ), 2013 yılında yayımladığı ‘Dilin
Tetiği Bozuldu
’ isimli eserinden sonra kaleme aldığı, 2022 yılında
yayımlanan ‘RİT (Resmî İkameli Türkçe
LÜGATİ
’ isimli muhteşem eseri ile Türkçeyi taammüden katledenlere ağır bir
darbe indiriyor.

Yakup Şimşek, ‘Resmî İkameli Türkçe’ tâbirini şöyle
açıklıyor:

Türkçe konuşan insanlar (millet, kavim, halk, topluluk vd.) tarafından dilin tabîî
seyri içinde benimsenip kullanılan dil unsurlarının (ek, kelime, kelime grubu
vd.) yerine geçmek üzere -dilin tabîî yapısına ve kānunlarına aykırı
olarak- devletin
karârı,
kuvveti ve faâliyetiyle
ikāme edilmiş unsurlarla şekil verilen Türkçe”dir.   

 

TDK tarafından ve resmî metinlerde bu dile “Öz Türkçe”, bu faâliyete “dil
inkılâbı, dil devrimi
” vs.
denmiştir.

 

Meseleyi
ele alıp dikkatle araştıran kişiler, yakıştırılan ve yapıştırılan
Öz Türkçeetiketinin bu dile
aykırı durduğunu ve eğreti oturduğunu görmüşler, b
u
yüzden farklı adları uygun bularak ileri sürmüşlerdir: “TDK Lehçesi, Uydurukça, Uydurca, Düzme Devlet Dili, Resmî
Argo, Devlet Argosu, Kurbağaca, Çitakça
” vb…

 

(Bunlardan “uydurukça” kelimesi en çok rağbet görendir. Fakat bu “uydurukça” ismini târif etmek
zordur.
TDK
lügatinde de yer verilmeyen bu “uydurukça
kelimesi, lastik gibi her yöne çekile
n bir söz
olmaktan öte gitmiyor. Ayrıca, bu “uydurukça,
uydurukçacı
” tâbirleri birtakım siyâsî ve ideolojik sınıfların diğer
bâzı grupları suçlarken kullandığı bir işâret hâline de gelmiştir.)

 

Başka isimler de verilmiş olabilir. Fakat bu yeni
dilin temel vasfı resmî ikāme
olduğu için bizce hepsinden daha doğru isim
Resmî İkāmeli Türkçe: RİT”tir.

 

Aslen
Türkçe olsun veyâ olmasın, dilimize meşrû ve doğru yollardan girip yerleşmiş
dil unsurlarının yerine, resmî karar ve faâliyetlerle ikâme edilen her kelime
RİT kelimesidir. RİT kelimelerini diğerlerinden ayırt eden unsur, “ikâme”
olması ve bu ikâmede “resmî güç” faktörünün bulunmasıdır. Me­selâ “sayrı”nın
yerine “hasta”nın yerleşmesinde resmî karar ve güç yoktur; fakat “mekteb”in
kaldırılıp yerine “okul”un
getirilmesinde vardır.

RİT’in
Türkçeye -hattâ bütün dillere- aykırı olan tarafı, ikâme karârının millet
değil, devlet tarafından verilmiş ve yerine getirilmiş olmasıdır.

***

“Kelimelerin
devlet tarafından değiştirilmesi” şeklinde bir müdâhale dile uygun mudur?

TBMM’nin
ismi bütün resmî literatürde “TBUK: Türkiye Büyük Ulus Kamutayı” yapılsa doğru olur
mu?                                        
Böyle bir değişikliğe mâkul bir gerekçe bulunabilir mi?

Evet,
devletimiz buna benzer binlerce kelimeyi değiştirse dile uygun bir tasarrufta
bulunmuş sayılır mı? Türkçe üzerine çalışan gramerciler, lügatçiler,
etimologlar vb. bunun cevâbını açıkça vermelidir.

 

39 sayfa hacimli ‘Mukaddime
bölümünde yer alan tâli başlıklarından örnekler:

 

*Türkçede RİT’in Yol Açtığı Haller. *RİT Kelimeleri, Yerinde Kullanılıyor
mu? *Öz Türkçecilik Türkçeye Aykırıdır. *RİT’in Kıstas ve Esasları Nelerdir?
*RİT Lügati Nasıl Hazırlandı? *Bu Sâhada Daha Önce Yazılmış İki Eser. *RİT
Kelimelerinin Tasnifi. *RİT Lügatinin Kullanılışı Hakında.

 

Eserin 47 – 383. sayfalar
arasındaki ‘Sözlük’ bölümünden birkaç
örnek:

ACIMASIZ: Türk Dil Kurumu
(TDK)1935’te ‘gaddar, zâlim’ yerine ‘gücemen’ kelimesini, 1945’te ‘merhametsiz’
karşılığında ‘acırganmaz’ kelimesini uygun görmüş ve ileri sürmüştür. Ali Püsküllüoğlu’nun
Türkçe Sözlük’te merhametsiz: katı yürekli, pek yürekli, seng-dil, saht-dil;
Allah’tan korkmaz, insafsız; gaddar, zâlim. Kuşku: en acımasız, en güçlü
düşman. Orhan Külkülü (OÜ) eserinde: kıyıcı, amansız, aman vermez, bîaman.

BEĞENİ: (TDK 1935’te ‘zevk’
yerine ‘mez, tadı’ kelimelerini uygun görmüş ve öne sürmüştür. 1945 lügatine
‘beğeni’yi almayan TDK, sonradan yine sâhiplenmiştir.

CİNSEL: (TDK ‘bâhî, şehvânî
yerine 1935’te kösnül kelimesini uygun görmüştü.

ÇABA: TDK 1935’te ‘cehd, himmet’
yerine ayrıca ‘dürüş’ kelimelerini; mücâhede, gayret, himmet yerine ‘dürüşme’
kelimesini uygun görmüştü. TDK tarafından ‘sa’y. Cehd, himmet, gayret’ yerine
ikame edilmiştir.

DENEYİM: TDK tarafından ‘tecrübe
yerine 1935’de ‘deneç, denev’ 1945’te ‘deney’ kelimesini uygun görmüştür.

EDİMSEL: TDK daha sonraki yıllarda
‘fiilî’ yerine ‘eylemli’ kelimesini ileri sürmüştür.

FİZİKSEL: Fizikî, hikemî, bedenî,
cimânî, maddî.

……………

ZORUNLU: 1935’te ‘mecbûrî yerine
‘yükümel, yükümü altında, sözlerini ileri sürmüş, ‘vâcib’ yerine zorunlu’nun
yanı sıra sıkınçlı kelimesini sunmuştur.

***

Türkçemizi doğru ve güzel konuşup
yazmak isteyenler için başucu / el kitabı olan eser 16,5 X 23,5 santim
ölçülerinde 383 sayfadır

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

Bir Nebze İnsan (4)

0

     Âlemde / dünyada,
her şeyin yüzünde; hikmet / İlâhî gaye ve maksadın eserleri görülür. Bunun
gibi, en uzak, en geniş, en ince kesret / çokluk tabakaları üstünde de; hikmet
/ var ediş amaçları, ihtimam / yaratılışda gösterilen dikkat ve özenin eser ve
izleri müşahede edilmekte ve görülmektedir.

     Kesret ve
tekessürün / çokluğun, binbir hikmetinin müntehası / neticesi olan; insanın yüz
ve sima sahifesinde; kader kalemi ile pek çok çizgi, hat, nakış ve nişanlar
yazılmıştır. Hatta cildinde ve ellerinin içlerinde geleceğe dair işaret ve
noktalar vardır.

    
Evet, insanın el ve avuç gibi yerlerinde; onun ruhundaki istidat ve
kabiliyetlerin, neye münasip ve uygun olduğunu gösteren, kaderce  belirtilmiş yazılar vardır.

     Malûmdur ki,
insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar ve harekeler;
insan ruhunda, yani insanın benliğinde bulunan; mânâlara, mâneviyatlara / his
ve inanca ait şeylere delalet eden / delil olan alâmet ve işaretlerdir.

     Aynı zamanda bütün
bunların; insanın fıtrat / yaratılış, tabiat, mizaç ve huyunda; kader
tarafından yazılan mektup ve mesajlara da, işaretleri vardır.

     Evet, kesretin en
uzak ve en geniş ve en ince devair / daireler ve tabakat / tabakaları üstünde
dahi; hikmet, ittikan / sağlamlık ve ihtimam / özen gösterilmiş eserler
parlamaktadır.

     Eğer istersen,
kesretin nihayet derecede inbisat / genişleme ve intişar / yayılma ile, tekessür
edip çoğaldığı görülen insanın; cilt ve suretine bak! Ta kudret kalemi, onun
alnı, yüzü ve avuçlarının sahifesini nasıl ince çizgi, yazı, nakış ve âletlerle
haşiyelendirdiğini / notlandırdığını göresin.

     Bu çizgi ve
nakışlar; insanın ruhundaki istidat ve mââni / mânâlara ve boynunda asılı
bulunan amel defterine delalet ediyor. Bu da, fıtrat ve yaratılışında yazılı
bulunan kaderin cilvelerine işaret etmekte. Hatta öyle ki, bu kadere ait
tahşiyeler / yazılımlar, hiçbir surette kör tesadüfün ve a’ver / kör ittifakın
duhulüne / girmesine bir menfez, bir delik bırakmamışlardır.

     x

     Şu dünya hayatına
muhabbet ve sevgiyle müptelâ / tutkun olan bazı insanlar, o hayatın vücuda
gelmesinden maksat ve gayenin; yalnız o hayata hizmet etmek olduğunu sanıyor! O
hayatın bekalı ve sonsuz olarak devam edeceğini zannediyorlar!

     Bu dünya hayatının
başka bir faydası olmadığını düşünüyorlar! Yani Fâtır-ı Hakîm’in / her şeyi
hikmet ve gayeli yaratan Allah’ın; hayat sahiplerinde, canlılarda ve
insaniyette / insanlık cevherinde / haslet ve özelliklerinde vedia / emanet
olarak koyduğu bütün acip / şaşırtıcı cihazlar ve harika / olağanüstü  techizat / donanımlar; seri’ / çabuk bir
şekilde zeval ve yok olan şu hayatın hıfzı ile bekası için verildiğini kabul
ediyorlar!

     Halbuki kazıye /
hüküm öyle olduğu takdirde, kainattaki nihayetsiz ve sonsuz nizam, tertip,
düzen ve düzgünlüklerin şahitlikleriyle; yeryüzünde görünen hikmet, inayet,
intizam ve abessizlik / boşuna olmayış gibi delil ve bürhanların; tam tersine
abesiyete, israfa, intizamsızlığa, hikmetsizliğe yani gayesizliğe delil ve
bürhan olmaları lâzım gelir.

x

     Aklı bozulmayan
bir şahıs, ince düşünmesi sonunda anlar ki, meselâ bal arısını pek çok şeylere
fihriste / liste yapan Allah; kâinat kitabının pek çok mes’elelerini insanın
mahiyetinde / içyüzünde yazmış.

     İncir çekirdeğine,
incir ağacının programını koymuş.    

     İnsanın kalbini
de, binlerce âlemlere örnek ve pencere yapmış.

     İnsanın
hafızasında ise, hayatını tüm ayrıntılarıyla ortaya koymuş.

     Şüphesiz, bütün
bunlara ancak ve ancak; her şeyi yaratan Allah muktedir olabilir.

     Evet,

     Böyle bir tasarruf
/ bir şeye sahip olup idare etme, mülkünü istediği gibi kullanma;

     Yalnız ve yalnız, Âlemlerin
Rabbi’ne mahsus bir hatem ve mühürdür.

Mazide Kalan Türkiye…-3-

Ayı Oynatıcılar:

Bu manzara benim yaşamım boyunca unutamadığım bir
insanlık ayıbıydı! Doğal yaşamına müdahale ederek, türlü işkencelerle bazı
hareketleri öğrettiğimiz, burnuna geçirilen halkayla da güya insanlara gösteri
adı altında bazı garip hareketleri yapan ayılarla; bir elinde tef, diğerinde
uzun bir sopanın ucunda ayının burnuna bağlı bir zincir ve kavruk bir
Çingene’den oluşan bu ikili; daha çok turistik yerler ve sokak aralarında
gösteri yapardı. Elindeki tefi; dokuz-sekizlik bir ritimle çalarak, şarkı
söyleyen çingenenin, arada bir elindeki sopayla ayıyı dürtmesiyle ayının sopaya
tutunarak, iki ayağının üzerine kalması, bazen yere yatarak bayılma numarası
yapması ilginç bir şovu ortaya koyardı.

En çok tutulan gösteri
ise: “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır? “sorusunun ardından,
ayının sırt üstü yere yatarak bayılma numarası yapmasıydı. Gösteri sonrasında
Çingene başından çıkardığı kasketi ile seyircilerden para toplardı.

1980 sonrasında ayı
oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvanlar toplanarak, Uludağ’da oluşturulan
‘ayı yetiştirme ve iyileştirme merkezine’ götürüldüler. İnsanların doğal
yaşama, doğal yaşamın canlılarına nasıl zarar verdiğinin en belirgin
yansımasından sadece bir tanesiydi…

Boncuklu Kasap Kapıları:

O dönemde çocuk
yıllarımın içinde kalan ve hep ilgimi çeken ama biraz da çocuksu oyunlarımın
içinde yer alan ‘boncuklu kasap kapılarını’ hiç unutamam. Özellikle yaz
aylarında; kocaman boncukların sıra, sıra dizildiği upuzun iplerle kapalı kasap
kapılarından içeri girerken, o bocukların çıkardığı şıkırtılı sesleri çok
hoşuma giderdi. Yaz sıcağının o boğucu atmosferinde; İstanbul’daki kasapların
pek çoğunun kapıları, içeriye sineklerin üşüşmesini önlemek için bu boncuklu
siperliklerle örtülü olurdu…

Dalyanlar:

60’lı yıllarda ülkemizi
çevreleyen denizler, bugünkü gibi balık çeşitlerinden yoksul halde değildi!
Marmara denizinin o kirletilmemiş tertemiz sularında tutulan balıklarının tadı;
boğazın eşiz güzelliğine tat katar, yerli ve yabancı herkesimden insanın
‘Boğazda ki, rakı balık keyfi’ hayatlarına büyük bir lezzet verirdi.

İşte o dönemin özellikle
uskumru, palamut, torik, lüfer ve kalkan balığı mevsiminde; kıyıya yakın sığca
kesimlerle, denizin dibine ağaç kazıklar çakılarak, bunların arasına geniş ve
hacimli ağlar gerilirdi. Balık sürüleri bu bölgeden geçerken, bir ucu torba
gibi açık olan dalyan ağlarından içeri girerler, bir süre sonra da dalyanın
ağzı kapatılarak içindeki balıklar kıyıya çekilirdi. Dalyan tahtalarının
birinde dalyan gözcüsü sürekli nöbet tutardı. Görevi; ağa balık sürüsü girince,
tuzağın ağzını kapatmaktı. En meşhur dalyanlar, Boğaz’da akıntının yoğun olduğu
noktalarda kurulu olan Kavaklar, Sarıyer, Beykoz, Çubuklu ve Salacak ile
Marmara kıyılarında Yenikapı ve Bakırköy dalyanlarıydı…

El Radyoları:

60 yıl önce o günlerde,
avuç içi kadar büyüklükte, yassı pille çalışan radyolar çok rağbet görürdü.
Bilhassa Pazar günleri TRT’nin canlı yayınla yayınladığı lig maçları, kulaklara
sıkıca yapıştırılan bu el radyolarını genelde erkekler kullanırdı. Yine o
dönemde radyosu olmayan otomobillerde ve diğer araçlarda da torpidonun üzerinde
yerlerini alırlar ve yol boyunca açık olurlardı. Benim de kullandığım bu
radyoların parazitini en aza indirmek için, dinlediğim zaman sık, sık yönünü
değiştirmek zorunda kaldığımı, daha dün gibi hatırlıyorum…

Mandolin:

60’lı yıllarda, ilkokul
çocuklarına çalmaları için adeta zorla dayatılan ama nedense çocuklar
tarafından hiç sevilmeyen adına ‘Mandolin’ denen bir İtalyan çalgısı pek
modaydı! Bu çalgı öylesine moda olmuştu ki, neredeyse tüm okullarda öğretici
kurslar açılır, bütün kırtasiyecilerde mandolin metot kitapları satılırdı…

Leblebi Tozu:

Çocukluğumuzu yaşadığımız
60’lı yıllarda vazgeçemediğimiz muzurlukların başında gelen, ağzımıza
doldurduğumuz ‘şekerli leblebi tozunu’ karşımızdakinin suratına püskürttüğümüz
o günleri unutmak mümkün müdür? Mahalle bakkallarında satılan, işaret parmağı uzunluğundaki
şeffaf torbalara doldurulan bu ‘muzurluk cephanesi!’, eğer ağızda fazla
tutulursa, boğaza fena halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. Boğulmak üzere olan
çocuğunu fark eden ebeveynler tarafından çocuk güzelce dövülür, leblebi tozunun
geri kalan kısmı aceleyle çöpe atılırdı…

Mızıkalar:

İlk mızıka sesini
duyduğumda, ‘Heybeli Ada da’ ilkyaz tatilindeydim.. Elinde garip bir aleti
üfleyen bir çocuk, bu aletten, ‘kovboy filmlerini’ izlerken duyduğumuz bir ses
çıkıyordu! Bu aletin adının ‘mızıka’ olduğunu öğrendim. Dudaklar arasında hızla
sağa, sola çekilirken üflenen bu aletten çıkan çok değişik sesler, işitenlerin
oldukça ilgisini çekmişti. Daha son pompalısının da kullanım alanı-mıza girdiği
bu ince uzun, dikdörtgenler prizması şeklindeki müzik aleti, 60’lı yıllarda
çocuklara alınan hediyelerin başında geliyordu…

Kabinli Motosikletler:

O dönemde motosikleti
olanların yarısından çoğunun motorunun yanında bir de kabini olurdu! Motorun
sağ tarafına takılı, bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek
koltukluydu. Sadece sağ tarafında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgârı kesen
bombeli bir camı, kabinin arkasında da, küçük bir bagajı vardı. İstanbul’da
genel olarak bu tür motorları kullananlar; motor kabinin içerisinde eşlerini ve
çocuklarını taşırlardı…

Devam Edecek

Babalar Günü Üzerine

“Baba olduktan
sonra göreceksiniz ki, kendi mutluluğunuzdan çok, çocuğunuzun mutluluğu ile
mutlu olabilirsiniz.”
 Balzac

“Artık yürümeyi öğrendim. Fakat hala düşmekten
korkuyorum. Ellerimi bırakma baba!”

 

Çocuklar
doğdukları ilk andan itibaren annelerine olduğu kadar babalarına da ihtiyaç
duyarlar. Çocuğun hem bilişsel, hem sosyal hem de duygusal gelişiminde babanın
rolü önemlidir. Demokratik ve destekleyici bir babanın varlığı çocuğun kendini
daha rahat ifade edebilmesine ve özgüven gelişimine destek olmaktadır.
Özgüvenin artması liderlik özelliklerinin gelişmesine ve hayatın içerisinde
karşılaştığı sorunlarla daha iyi mücadele edebilmesini sağlar.

Babanın
varlığı çocuğun kendini güvende hissetmesini ve kaygılarının azalmasını sağlar.
Babanın çocuğu ile ilgilenmek için ayırdığı zaman, birlikte yapılan
etkinliklerin çocuğa sağladığı zengin ve farklı deneyimler öğrenmeyi ve zekâyı
desteklemektedir.

Babası
tarafından sevildiğini, onaylandığını en önemlisi kabul edildiğini hisseden
çocuk öğrenmeye ve gelişmeye daha açık olacaktır. Çocuk ile ilişki kurmak için
büyümesini beklemeyin. Birlikte zaman geçirmeye ne kadar çabuk başlarsanız
aradaki ilişki o kadar güçlenecektir. .

Babalar çınar gibidir. Meyvesi olmasa da gölgesi yeter. Evlatlarının ulu
çınarıdır onlar. Çocukları ne zaman dara düşse, yürekleri bir nebze acısa,
kaçıp babaya sığınabileceklerini, gölgesinde soluklanabileceklerini bilirler.
Bir evlat için bunu bilmenin huzuru bambaşkadır.

Baba olmasaydı, evlatlar kimden öğrenirdi “doğruyu, dürüstlüğü, mertliği,
acımayı, ötelemeden sevmeyi, sevgisini paylaşmayı, paylaşmanın mutluluğunu.
Mutluluk kavramının engin anlamını.”

Çocukken anlatılan masallardaki gibi, herkesin bir kahramanı vardır. En
kötü günlerinde onları düştükleri dertlerden kurtaracağına inandıkları süper
kahramanları. Çocukların o kahramanı babalarıdır. Masal olmayan, dokunulan,
sığınılan, güvenilen. Varlığında emin olunan gerçek kahramandır babalar. Ne
zaman dara düşerse çocukları, destekleri yanlarında, elleri ellerindedir.
Omzuna huzurla baş konulan hakiki kahramanlardır babalar.

Balar evlatları için, her türlü özveriyi göze alarak gece gündüz demeden
çalışırlar. Evlalarını minicik bir fidan gibi, körpecik gonca bir gül gibi
ihtimamla koruyup kollar, sevgiyle sulayıp 
yetiştirerek topluma ve hayata hazırlarlar. Sevgi dolu kalpleri ile her
şeyin önüne ailelerini korlar.

Çocukların hayatta elde ettikleri bütün başarılarda babanın imzası vardır. Kendileri
uzaklarda olsa bile gölgeleri her daim üzerlerindedir. Evlatlarını her şeye
rağmen sever ve desteklerler. Güven ve umut olurlar. Bütün zorluklara rağmen
çocuklarının ayakta kalmalarındaki fer, azim ve iradedir babalar.

Tüm aşklar bitse, tüm sevgiler zamanla son bulsa. Yok olması imkansız bir  sevgi vardır ki, o da aile sevgisidir. Her
baba dünyanın en iyi babasıdır, O yüzden babası olan her çocuk çok şanslıdır.
“İyi ki varsın babam…” demenin doyulmaz hazzıdır bu.

Düşmelerin, kanayan dizlerin, acıyan canların, akıtılan göz yaşlarının
çaresidir baba. Ufacık bir içten gülmesi, sıcacık sarmalaması, bembeyaz
mendilini yaraya basması, müşfik parmakları ile buğulu gözleri silmesi, “bir şeyin yok canım” diyen güven veren
sesi ile paha biçilmez bir terapidir her çocuğa. Böyle bir çocuk “iyi ki düşmüşüm” duygularını yaşamanın
haklı gururu ile, “baba” kavramını, en içten, en gerçek anlamda tatmasına
vesiledir.

Attığımız ilk adımda yanımızdadır babalar. Düştüğümüzde ellerimizden tutup
kaldıran, düşmekten utanmamayı, kalkacak gücü bularak kalkmayı da öğreten yine
onlardır.

Annelik çok değerlidir. Kimse anne gibi sevemez, anne gibi koruyamaz. Ama
bir kişi daha var ki, “hem anne, hem de
baba olan babalar
”. Her baba aynı zamanda evladına annedir çünkü. Kalbimizin
acısını dindirmek için, kendi sıkıntılarına ve acılarına dönüp bakmazlar bile. O
yüzden her baba, en büyük şans en büyük servettir evlatlarına.

Bir babanın avladı için; “seninle gurur duyuyorum” söyleminden daha güzel ne olabilir ki? Baba bu
3 gizemli sözcük içerisine tüm sevgisini, emeğini ve teşekkürünü
sığdırmıştır çünkü.

Çocukken verdiği öğütleri anlayamayıp kızsak da bazı kereler, büyüdükçe
anlarız her lafının bir cevher, bir iksir ve hayat tecrübesi olduğunu. Bizi
gözünden sakınan, inciniriz korkusu ile yüreği titreyen babadır çünkü.

Bazen arada kilometreler olsa da; kalbini ve engin sevgisini, özlemini, her
an yanı başımızda hissederiz. Gözlerimiz nemlenir, içimiz bir hoş olur. Onunla
gurur duyarız yutkunarak.

En iyi öğretmenimiz, en sevgili arkadaşımız, biricik yoldaşımız odur. Bazen
sert baksa da istemeyerek, kalbinin sıcaklığı gizlidir yine de bu bakışlarda.
Mecbur olmuşluğun kırmaktan korkan munis parlamalarıdır bunlar.

Bin kez daha dünyaya gelsek, bin kez yine babamızın çocuğu olmayı yeğleriz
her birimiz. Bu; bize bahşedilen güvenin, özenin, sevginin emeğin, değer
vermenin minnettarlığıdır çünkü.

İlk oyun arkadaşımız, annemize karşı suçlu olduğumuzda en savunucumuz, sırdaşımız,
teselli edenimiz, mutluluk nedenimiz babamızdır. Saklambaç oynarken perde arkasından
görünen ayaklarımı görmezden gelen, kırdığımız eşyaların sorumluluğunu üzmemek
adına üzerine alan da babamızdır. 

Yaşlansak da onun gözünde hep çocuğuz. Evden ayrılırken “ne çabuk büyüdün”
diyerek bize sımsıkı sarılarak, mutluluğumuza kanat çırpmamıza ağlayan hep
babalardır.

Bazen “seni seviyorum” diyemese
de biricik sevdiği biliriz ki biziz. Kimi zaman ekmeğini kazanmanın telaşı
içinde, saçlarımızı okşamayı unutmuş, ya da zaman bulamamış  olabilir. İnanın onun varlığı sevgisidir,
bakışları taraktır saçlarımızda. Bunu yıllar sonra babamızın yaşına
geldiğimizde anlayacağız belki de.

“Babalar Günü”, ülkemizde 40 yılı aşkındır her yıl Haziran ayının 3. Pazar
gününde kutlanır. Babalarımıza sevgimizi sunduğumuz bir özel gündür. Evlatlar
babalarına bu özel günde türlü sürprizler yaparak onları ne kadar
önemsediklerini bir kez daha ilan ederler.

Fakat evlatlar babalarına karşı sevgilerini ispatlamak için bu günü beklememelidirler.
Sevgimizi göstermenin günü, yeri, yılda bir defası olamaz. Sevgi; kesintiye
uğratılmadan, ertelenmeden, her an, kesintisiz bir şekilde yaşanılması ve
paylaşılması gereken en güzel, en nadide, en eşsiz bir duygu selidir.

Aslında bir babanın aldığı en güzel hediye evladının doğum müjdesidir. O
yüzden ona en güzel hediyeyi doğduğunuz gün verdiniz zaten. “Babalar Günü” nde bundan
daha iyisini babanıza takdim etmek imkânsızdır.

 Ancak siz yine de bu günde onu çok
mutlu edecek, düşünülerek itinayla seçilmiş bir hediye alabilirsiniz Sevdiğimize,
değer verdiğimize tercüman olabilecek, duygularımızı yansıtabilen, onu ne kadar
önemsediğimizi vurgulayan hediyeler elbette ki daha anlamlıdır.

Hediye seçiminden sonra bu hediyenin kart notuna eklenecek ya da babanızın
gözlerine bakarak söylenecek güzel ve anlamlı sözler, günü mutlulukla
kutlamanıza katkı sağlayacaktır.

“Sesin öyle bir huzur veriyor ki
babam, küçük bir çocuk gibi hikâyelerinde tekrar uykuya dalmak istiyorum.
Yanında geçmişe dönüyorum ve seninle tekrar çocuklaşıyorum. Seni çok seviyorum…
İyi ki varsın benim bir tanecik babam.”
Gibi.

Tüm babalarımızın Babalar Günü’nü kutlu olsun.

Sevgiyle kalın…

Taha Akyol Laf Dinletmeye Çalışıyor

Taha Akyol, son iki kitabıyla hem gazetecilik hem tarihçilik
yapıyor. Gazetecilik yapıyor çünkü kitapları bugünün siyasi hataları, hatta
aptallıkları üzerine yazıyor. Tarihçilik yapıyor, çünkü ele aldığı siyasi
kurumun, neredeyse bir asırlık gelişmesini ve tarihini de araştırıyor, bugünle
karşılaştırıyor, bugünkülere benzer hataları gösteriyor. Kuvvetler Ayrılığı
Olmayınca- Otoriter Demokrasi: 1946-1960 böyleydi. Son kitabı da öyle: ‘Laf
Dinlemedi’ Merkez Bankası Nereden Nereye?

 

Tarih bazen tıpkı bugünkü gibi yanlış, bazen “Neydi o
günler!” dedirtecek kadar bugünden ileri ve güzel. Bakınız, 53 yıl önce TBMM’de
Merkez Bankası Kanunu görüşülüyor: “Tasarı komisyonlarda bazı değişikliklere
uğradı, 12 Mayıs 1960 günü Meclis’te görüşülmeye başlandı. Hiç kavga çıkmadı,
kimse kimseye hain demedi. Muhalefetin haklı eleştirilerini iktidar kabul etti.
İktidar ve muhalefet konuşmacılarının bilgi seviyesi ve medeni üslubu her türlü
takdirin üstündedir; hele de bugünkü Meclis’e bakarak!”

 

Karasinek cama çarpar, çarpar, çarpar…

Böyle, bakıp ah çekeceğimiz günler var. Fakat tekrar eden
hatalar da… Bu da asıl bazı siyasi liderlerimizin yakın tarih cahili olduğunu,
laf dinlemediğini, laf anlamadığını gösteriyor. Eskinin sonuçları ortadayken
tekrar tekrar aynı hatayı yapmak ve aynı çukura düşmek! Hani karasinekler camı
görmez ve gidip çarpar… Sonra bir daha, sonra bir daha… Ölünceye kadar çarpar
durur. Onun gibi. Bakınız:

 

“Çiller hükümeti Merkez Bankası başkanı olarak Prof. Bülent
Gültekin’i atamıştı. İktidar 1993 sonlarında muslukları iyice açacaktı. 1993
Aralık ayının bütününde Hazine’nin (iktidarın) Merkez Bankası’ndan kullandığı
avans 11 trilyon lira iken 1994 Ocak ayının 20. gününde bu rakam 29 trilyon
lirayı aşmıştı! Piyasa likiditeye boğuluyordu. Ama iktidar faizi düşürme saplantısı
ile hareket ediyor, Merkez Bankası’nın piyasadaki bu aşırı likiditeyi yüksek
faizle çekmesini engelliyordu. Deniz Gökçe 1994’te “Faiz genelde sebep değil,
sonuçtur” diye yazıyordu; faizi indirmek için faizi yükselten sebepleri
kaldırmak gerektiğini belirtiyordu..

 

“Trilyon, biraz sonra katrilyon! O zamanki enflasyonun
rakamları böyleydi! İktidar piyasadaki aşırı likidite bolluğunun faizi
düşüreceğini, paranın borsaya gideceğini düşünüyor, Merkez Bankası’nın
piyasadan para çekmesini sağlayacak Hazine kâğıtlarını Merkez Bankası’na
vermiyor ya da çok kısıtlı veriyordu. Hâlbuki likidite bolluğu faizi
indirmeyecek, likidite borsaya değil dolara gidecek, enflasyonu ve krizi
körükleyecekti.”

 

“Nitekim 1990 yılında yüzde 40 olan enflasyon 1994’te yüzde
100’ü aştı…”

 

Yerli ve millî rant

Otuz yıl sonra sinek yine cama çarpıyor. Akyol, bu çarpışı
Prof. Celasun’un bir tespitiyle anlatıyor: “Prof. Celasun, ‘2000’li yıllara
girerken Türkiye, kronik ve yüksek enflasyon sorununu çözememiş pek az ülkeden
biridir’ diye yazmıştı. Bu çok hazin bir tespitti. Elinizdeki kitap yazılırken
de Türkiye 2022 yılına ‘yüksek enflasyon sorununu çözememiş pek az ülkeden
biri’ olarak girmiş bulunuyor.”

 

Merkez Bankası’nı emir kumanda altına alma ve yüksek faizin
sebeplerini ortadan kaldırmadan faizi düşürme inadı… Sebep bu. Peki, bu sebebin
sebebi ne? Bir defa “Niçin?” diye sormak yetmiyordu ya. 21. asrın başındaki
krizden çıkmamızın mimarı Kemal Derviş, ikinci sebebi, rant ve siyaset diye
açıklıyor. Akyol özetliyor:

 

“Rant ve siyaset: Devlet borçlarının böylesine dayanılmaz
boyutlara çıkmasının sorumlusu iktidar-toplum ilişkileridir. Bir- çok reform
denemesine rağmen ekonomide ve toplumsal hayatta rant çekişmesi devam etmiştir.
Siyaset kanun koyma, denetleme, dış politika, adalet ve savunma, dar
gelirlileri koruma gibi doğal işlevlerin ötesinde rant oluşturma ve dağıtma,
özel sektör de politikadan rant kazanma alışkanlığını sürdürmüştür. Derviş
önsözde şöyle diyordu: Bankacılık sektöründe olsun, enerji sektöründe olsun,
birçok başka sektörde olsun, yaşanan olumsuzlukların kaynağı hep bu rant elde
etme çabasına odaklanmış düzendir. Bir türlü yenemediğimiz yüksek enflasyonun
da temel kaynağı budur. Çok daha hızlı büyümemizi ve daha yüksek refah düzeyine
hızla ulaşmamızı engelleyen de budur.”

 

… “Bu siyaset-ticaret çarkını yürütmek için bankaların
başına “bizden” isimler getiriliyordu.”

 

Üretime, verimliliğe sıra gelmiyor

İktidarlar bizden’lere rant sağlamaya odaklanınca,
sanayileşme, yatırım, verimliliği arttırma gibi konular göz ardı ediliyor.
Üretimde gelir artışı olmayınca ne yaparız? Yabancılardan borç alır, bizdenlere
veririz.

 

Akyol, bunu da Daron Acemoğlu’ndan aktarıp anlatıyor:

 

“Verimlilik ve sanayileşme eksikliği: Dünyaca saygın
iktisatçı Daron Acemoğlu, Kasım 2016’da şöyle diyordu:

 

“Verimlilik artışı sıfır ya da eksi. Bu şekilde Türkiye’nin
kendi zenginliğini artırması mümkün değil. Büyüme, tüketime giderek hız
verilmesinden geliyor. Yatırımda, verimlilikte artış yok. Ne oluyor, cari açık
ortaya çıkıyor. Böyle bir büyüme uzun süre devam edemiyor. Eşitsizlik çok
yüksek. Büyüme herkese aynı yararı getirmiyor. Enflasyon da cari açık da
düşmüyor…”

 

“Acemoğlu aynı açıklamasında basına baskıların, kurumlardaki
kalite azalmasının da ekonomiyi olumsuz etkileyeceğini söylüyordu.”

 

Dış güçler değil, iç güçler

İktidar, yüzde yüz yerli kendi hatalarıyla Türkiye’yi bu
hâle getirip ülkeyi fakirleştirince yapıp ettiğini nasıl açıklayacak?
Kendisinden- hâşâ – hata sâdır olmayacağına göre… Şöyle:

 

– Dış güçler.

 

– Batı da sıkıntıda.

 

Hayır efendim! Tamamıyla iç güçler ve batıdaki sıkıntı
bizimkinin onda biri bile değil. Onlar yıllık %7-8 enflasyonda alarma geçerken
biz bir ayda bu sayıları aşıyoruz! Çözüm? Çözüm, böyle şeyler yazanları 1 ilâ 3
yıl hapsetmek!

 

Acaba siyasete soyunanlara ön şart olarak Taha Akyol okutup
sınava mı çeksek?

https://millidusunce.com/taha-akyol-laf-dinletmeye-calisiyor/

Mazide Kalan Türkiye…-2-

Akşam Gazetesi:

60’lı ve 70’li yıllarda radyo yayınları kısıtlı olduğu ve televiz­yon
da olmadığı için gazeteler çok önemliydi. Gündüz satılan ga­zetelere alternatif
olarak akşama doğru 15.00 – 16.00 saatlerinden sonra ‘Akşam’ gazetesi adıyla
bazı gazeteler basılır ve gün içerisinde yaşanan bazı önemli olaylar, ertesi
güne sarkmadan sıcağı, sıcağına be akşam gazetelerinde yer alırdı.

Benim de anımsadığım kadarıyla, ‘Son Havadis’ gazetesi bunlardan
bir tanesiydi. Bu gazeteler, özellikle günün bitiminde ve iş çıkış saatlerinde
daha çok vapur iskelelerinde, otobüs duraklarında ve tren istasyonlarında
satılır, böylece meraklısına 12 saatlik taze haberler sunulurdu…

– Burda Model Dergisi:

O yıllarda çok kaliteli, parlak renkli ofset baskılı, incecik yap­rakları
olan bu moda dergisi; kadınlar için biraz da statü sembolü olarak görülürdü.
Ayrıca doktorların, kuaförlerin de bekleme sa­lonlarında, Burdaların eski
sayıları atılmayarak, sehpaların üzerin­de biriktirilirdi. (bu adet aynen
günümüzde de uygulanmıyor mu? Yine dr. ve diş hekimi muayenehanelerinde, avukat
bekleme salon­larında, kuaförlerde, benzer iş yerlerinde görüşeceğimiz kişileri
bek­lerken, bu tür dergilerin eski sayılarını okuyarak randevu saatimizi
beklemiyor muyuz?)

Özellikle moda dergilerine bakarken, içinde bulunduğumuz mevsime
göre Avrupa modasını vurgulayan manken resimleri ve alt­larında Almanca
açıklamaları olan bu dergilerde ne yazıldığı anlaşıl­masa bile! Biz Türklerin
pratik zekâsı sonucunda, mankenin üzerin­de taşıdığı elbisenin aynısı ivedi bir
şekilde dikiliverilirdi!

– Okunmuş Gazete Toplayanlar:

Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış
kapılarının iki yanında sıralanan bir takım çocuk ve gençler: “Okunmuş
gazetelerinizi alırız!”nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcu­ların ellerindeki
gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmazdı.

Benim çocukluk dönemimi de kapsayan, gördüğüm, bildi­ğim bu
uygulama; genelde okul harçlığını çıkarmak için ihtiyacı olan öğrenciler
tarafından yapılıyordu. Toplanan bu gazeteler, bazı öğrenciler tarafından
‘torba kâğıdı’ haline getiriliyor ve semt bak­kallarına satılıyordu… (Bu
uygulamayı ben de yapmıştım. Gazete kâğıtlarından hazırladığım ve un hamuru ile
yapışmasını sağladığım torba kâğıtlarını okul harçlığıma katkısı olsun diyerek,
kilosu 25 ku­ruşa semt bakkalına sattığımı çok iyi hatırlıyorum. Bu arada kimi
ar­kadaşlarımın; sattıkları torba kâğıdı destelerinin ağırlığı fazla olsun
diyerek, hazırladıkları torba kâğıtlarının alt tarafını bolca un hamuru ile
yapıştırdıklarını da hiç unutamam…)

– Cep Fotoromanları:

60’lı ve 70’li yıllarda özellikle genç kızlar tarafından çok oku­nan
ve orta boy bir cebe sığabildikleri için ‘Cep Fotoromanı’ olarak isimlendirilen
resimli aşk kitapçıkları vardı! Günümüzde TV’lerden sıkçasına izlediğimiz
Brezilya dizilerinin kitaplaştırılmış hali olan bu fotoromanlar; çoğunlukla
İtalyan ve Fransız artistleri tarafından se­naryolaştırılmış konuları içerirdi.
İçerisinde kavga sahneleri olmayan, dövüş sahneleri içerme­yen bu pembe
diziler, genellikle Hürriyet ve Tay yayınları tarafın­dan kitapçılarda
satılırdı. O dönemlerde geçliğini yaşayan bizim kuşaklarımız bu kitaplara çok
rağbet eder ve bu kitapları aramızda değiş, tokuş ederdik…

– Ayşegül Çocuk Kitapları:

Türkiye baskılarında adı ‘Ayşegül’ olan, Fransız yapımı renkli ve
resimli A4 ebadında parlak kâğıda basılmış çocuk kitapları vardı. İçindeki
çizimler renkli fotoğraf güzelliğindeydi. O dönemde ol­dukça lüks sayılabilecek
bu kitaplar, 16 sayfa civarındaydı.

Hayali bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, ta­tilde,
uçakta, köyde, tiyatroda, yaş gününde, senaryolaştırılmış seri maceralarının
anlatıldığı bu kızın, Türkiye şartlarıyla benzerlik taşı­mayan bir yaşam biçimi
vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otu­rurlar, Fındık adında bir köpeği ile
köşkün ve kilisenin bahçesinde oynarlardı. Bu kitapta anlatılan hikâyelerin
içeriklerinde kullanılan mekânlar, yaşam tarzı; o günün Türkiye şartları hiçbir
benzerlik ta­şımazdı!

Ve Babıâli:

O yıllarda yayınlanan gazete ve birçok derginin matbaaları ve yazı
işlerinin yer aldığı, Çemberlitaş Türbe’den, Sirkeci Meyda­nına kadar kıvrıla,
kıvrıla inen meşhur Cağaloğlu yokuşuna o yıl­larda ‘Babıâli’ denirdi. Cağaloğlu
yokuşuna açılan sokaklar dâhil olmak üzere, bu bölge tamamen yayıncılık hizmeti
vermekteydi. 1980’lerin sonlarından itibaren buradaki gazeteler birer-ikişer
iki telli civarında yeni yaptırdıkları modern tesislerine taşındıktan son­ra,
Babıâli’nin günümüzde sadece ismi kaldı…

Pekiyi 60’lı yıllarda günlük yaşamımıza yön veren, ko­laylık
sağlayan; iletişiminden, temizliğine, yiyeceğimizden, içe­ceğimize, ulaşımımızdan,
haberleşmemize kadar bize sunulan hizmetler nelerdi?

Ülkemiz; o günlerden, bu günlere hangi yaşam standart­larını
yaşayarak, geliştirerek, aşarak ama aslında aile yapımıza yansıyan ekonomik
gücüne doğru orantılı olarak hangi süreç­lerden geçmişti? İşte o dönemde
kullandığımız bazı malzemeler ve yaşa­mımıza anlam katan renklerden yansımalar:

Arap Sabunu:

Günümüzün Türkiye’sinde yarım asır geriye gittiğimizde, bugünlerde yoğun
bir şekilde kullanılan çeşit, çeşit deterjanların yerine; temizlik işlerinde
Arap sabunu, ya da beyaz kalın sabunlar kullanılırdı

Devam Edecek

Mazide Kalan Türkiye…-1-

     ( Meğerse
neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! )

Değerli Okur bu yazım;

Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok
ülke bilişim çağının tüm teknolojik gelişmelerini yaşarken; günümüz
Türkiye’sinden çok değil bundan 60 yıl öncesine baktığımızda, ülkemizin ardında
kalan yaşam biçiminin ne olduğunu bilmeyen genç kuşaklara, mazide kalan
Türkiye’nin neleri nasıl yaşadığını anlatmak için kaleme alınmıştır.

 İşte o dönemde yaşananlar,
yaşayanların hayatına renk katanların öne çıkanları:

 Hippiler (Çiçek çocukları):

60’lı yılların Türkiye’sinde hayatımıza renk katan en fantastik
olay; dünyada esen serbestlik rüzgârının temsilcileri olan “Hippiler
(Hippy)”, Uzakdoğu merkezli olarak dünya gezilerine çıkmaları ve bu arada
gezi güzergâhları içerisine Türkiye’yi de almış olmalarıdır.

Kendilerine “Çiçek çocukları”, “Barış
elçileri” gibi ilginç isimler veren Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın
işsiz ve parasız gençleri, Volkswagen marka minibüslere doluşarak İstanbul’a
gel­diler ve uzun yıllar Sultanahmet’i kendilerine buluşma yeri olarak
seçtiler.

Uzun yıllar burada ucuza konaklamanın avantajını kullanan, genelde
uyuşturucu kullanımı ağırlıklı bir yaşam tarzı sürelerken; garip giysile­ri,
saç modelleri, sürekli şarkı söyleyen, çalışmayan ve üretmeyen bu insanlara,
İstanbul halkı tarafından kendilerine ikinci bir isim daha takıldı; ‘Bitli
turist’… Sultanahmet semti de bundan nasibini aldı, uzun yıllar ‘Bitli
Sultanahmet’ olarak anıldı!

O dönemde, benim de oturduğum semt, Hippilere çok yakın
olduğundan; zaman, zaman bu Çiçek Çocuklarını izlemeye gider, onların garip
giysiler içerisinde, gitarlar eşliğinde söyledikleri il­ginç şarkıları
dinlerdim. Onlara göre hayatın içinde önemli olan bir tek şey vardı:
“Savaşma seviş…”

Hippilik akımı, 80’li yılların başında yok oluş sürecine girince,
hippiler de İstanbul’u terk etmişlerdir.

68 Kuşağı:

1960’lı yıllarda kapitalist birçok ülkede ve özellikle ABD’de
yönetime ve sisteme karşı hareketleriyle öne çıkan, daha çok özgür­lüğü,
eşitliği ve savaş karşıtlığını benimsemiş ve genel de o ülkelerde yaşayan
üniversite gençliği arasında akımlar oluşmuştu.

68 kuşağını dünyaya tanıtan ilk olay; Fransa’da Sor­bonne
Üniversitesinde meydan gelen öğrenci isyanıdır.

Ayrıca Latin Amerikalı Devrimci Ernesto Che Guevera’nın
(kapitalizme karşı bayrak açmış dünya gençliğinin efsanevi devrim­ci lideri…)
yakalanıp, 9 Ekim 1967 tarihinde Bolivya Ordusunun elinde öldürülmüş olması, bu
olayların başlangıcı olarak gösterilir. İşte o dönemde tüm dünyayı etkisi altın
alan bu devrimci olaylar, Türkiye’de de etkisini gösterdi. Özellikle üniversite
gençliğimizin sol görüşlü öğrencileri arasında destek bulan bu akım, giderek
yay­gınlaşarak, ülke çapında gösterilere ve silahlı eylemlere sebep oldu.

68 Kuşağının Türkiye’deki uzantısını ise Deniz Gezmiş, Ma­hir
Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi sol görüş içerisinde
fraksiyonlara ayrılan devrimciler ve öğrenciler oluşturmuştur. Deniz Geçmiş ve
Mahir Çayan’ın önderliğini yap­tığı iki fraksiyon o dönemde hedef seçilmiş.
Bunun üzerine Mahir Çayan önderliğindeki THKP/C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/
Cephesi) silahlı mücadele kararı almıştır. Deniz Geçmiş önderliğin­deki THKO
(Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ise silahlı mücadele­den uzak kalmıştır. Ancak
dönemin emniyet güçlerinin yakalanan devrimcilere şiddet uygulaması, bu grupta
da anarşizm hareketini ateşlemiştir.

1971 yılında verilen askeri muhtıra sonrasında devrimci gençler
öldürülmüş, yakalananlar ise idam edilmişlerdir.

– Devamı Sa: 3 Sü: 5’DE

O dönemde yayınlanan gazetelerin ilk sayfalarında yer alan
haberler şimdiki gibi özet olarak sunulmaz, direkt konuya girile­rek, makale
tarzında anlatılmaya başlanırdı. Haber nerede kaldıysa (çoğu zaman cümlenin ve
hatta kelimenin ortasında) orada kesilir, altındaki satıra da koyu harflerle:
‘devamı sa: 3 sü:5’de’ gibi ilginç bir ibare konulurdu. Bu uygulama ile haberin
orada bitmediğini; devamının gazetenin 3’ncü sayfasının, 5’nci sütununda devam
etti­ği ifade edilmiş olurdu!

Gazetelerin bu uygulaması 80’li yılların sonuna kadar sürdü. Artık
günümüzde, ilk sayfada kısa bir özet ile verilen haberin altına; ‘devamı 3’de’
gibi ibareler konulmamaktadır.

– Lütfen sayfayı çeviriniz:

Yine o dönemde yayınlanan dergilerin sağ sayfalarının en al­tında,
işaret parmağı ileriye doğru uzanmış küçük bir el işaretinin yanında, sayfayı
çevirmemiz gereken uyarıcı (!) bir yazı olurdu. Ya­zının devamının nerede
olacağını bilemeyip de, muhtemelen bo­calayacak zekâ düzeyinde olacak okurlar
için hazırlanmış olan bu uygulama, artık okurların herhangi bir yardım
gerekmeksizin sayfa çevirme yetenekleri gelişmiş olacak ki, günümüzde dergiler
ve gaze­telerde bu tür ibarelerin konulması gerekliliği hissedilmemektedir!

O dönemde yayınlanan ‘Hayat’ ve ‘Ses’ mecmualarında (der­gilerinde)
böylesi işaret yönlendirmeleri olduğunu dün gibi hatırlı­yorum…  

Devam Edecek

‘Doğru ve Güzel Türkçe Sevdâlısı Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA ile ‘DENİZBANK MESELESİ’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu:
Aralık 1937’de cereyan
etmiş ve günümüzde belki tamâmen unutulmuş bir ‘Denizbank Hâdisesi’ var. Dil ve siyâset târihimiz bakımından pek
mühim, pek ibretâmîz bu hâdisenin esâsı nedir?

Dr.
Şakir Alparslan Yasa:
 Efendim, 1937 senesinde, Denizcilik sâhasında
faâliyet göstermek üzere, Devlete âid, yeni bir ihtisâs bankası têsîsine karâr
verilmiş, hazırlanan alâkalı kanûn lâyihası, 24 Aralık 1937 Cuma günü TBMM’ye
sevkedilmişti. Kanûnun birinci maddesinde, mutasavver Bankanın ünvânının ‘Denizbank’ olduğu tasrîh ediliyordu.

Kanûnun Meclis’deki müzâkeresi esnâsında,
Kazanlı Giresun Meb’ûsu Sadri Maksudi Arsal, söz alarak, ‘Denizbank’ şeklinde bir terkîbin (tamlamanın) Türkcenin gramerine
muvâfık olmadığını, bunun şîvesizlik olduğunu îzâh etti; bankanın ünvânının ‘Deniz Bankası’ olarak tâdîlini teklîf
etti. Her Türk gibi Meclis’de hazır bulunan Meb’ûslar da bunun elbette böyle
olması lâzım geldiğinin idrâki içinde bulundukları için, reye konulan teklîfi
kabûl ettiler, Bütçe Encümeni’nin, Kanûnun birinci maddesini ‘Deniz Bankası’ ünvânıyle tekrâr kaleme
almasına karâr verdiler.

Lâkin Kanûn Lâyihası, 27 Aralık 1937 günü
tekrâr Meclis’in önüne geldiğinde, Encümen, salâhiyetini tecâvüz ederek,
sözcüleri vâsıtasıyle, ‘Denizbank
tâbirinin doğru olduğuna karâr verdiğini bildirdi: Siird Meb’ûsu İsmail Müştak
Mayakon ile Maraş Meb’ûsu Hasan Reşid Tankut, edebsizce Sadri Maksudi’nin
şahsıyetine de taarruz ederek, ‘Denizbank
tâbirinin ‘öz Türkce’, binâenaleyh isâbetli olduğunu iddiâ ettiler…

Bu def’a, Meclis’de kimse bu iddiâya îtirâz
edemedi; çünki herkes, Sadri Maksudi’ye taarruzun Çankaya’dan kumanda edildiğini
anlamıştı. Netîcede, Kanûn, ‘Denizbank
ünvânıyle Meclis’den geçti…

Çetinoğlu:
Böylece m
esele kapandı mı?

Dr.
Yasa:
Mes’ele bu kadarla
kalmadı: O gece, Radyo’da (ki sâdece Devlet Radyosu mevcûddu) îrâd edilen gayet
mütecâviz nutuklar ve ertesi gün, matbûâtın aynı üslûbdaki neşriyâtıyle, ‘Denizbank’ın ‘öz Türkce’ olduğu iddiâsı
tekrâr edildi… 

Velhâsıl, bahis mevzûu olan, bir Türkce
mes’elesinden nâşî, Sadri Maksudi’nin şahsına yönelik tam bir “mânevî linç vak’ası”dır.

Çetinoğlu:
Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ı kısaca
tanıtır mısınız?

Dr.
Yasa:
Hukûk Ord. Prof. Dr.
Sadri Maksudi Arsal (Kazan, 1880 – İstanbul, 20.2.1957), 1917’de Ufa’da têsîs
edilen Dâhilî Rusya ve Sibirya Millî-Medenî Türk-Tatar Muhtâr Devleti’nin
Millet Meclisi Reîsi iken, bu Devletin Bolşevikler tarafından yıkılması üzerine
Avrupa’ya kaçmış bir Devlet ve ilim adamıydı.

1906’da Sorbonne Üniversitesi Hukûk
Fakültesi’nden mêzûn olmuştu.

1914’te, İdil Havzası ve Sibirya Türkleri
İdâre Merkezi tarafından, Hey’et-i Mahsûsa Reîsi sıfatıyle, Pâris’de akdedilen
Sul̃h Konferansı’na gönderildi; orada, Çar İmparotrluğu’ndaki Türklerin
haklarını müdâfaa etti. (Bu gibi bilgilerimizin mêhazı, Prof. Dr. Ali
Birinci’nin 2017’de İstanbul Hukuk
Mecmuası, Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal’a Armağan Özel Sayısı
içinde -s.
75/122- neşredilen “Türk Hukuk Târihçisi
Sadri Maksudî’nin Hayat Hikâyesi ve Eserleri
” başlıklı pek kıymetli
makâledir.)

Hukûkşinâslığı yanında bilhassa Türk târihi
ve dilleri sâhalarında da araştırmalar yapmış, Finlandiya üzerinden Avrupa’ya
geçtikden sonra, Berlin ve Pâris’de daha ziyâde türkiyâta dâir ilmî
faâliyetleriyle tanınmış, “1923
senesinden başlıyarak iki sene Pâris Dârülfünûnu’nda Türk Akvâmı Târihi dersini

vermişti.

1925’te, Maârif Vekîli ve Türk Ocakları Reîsi
Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrârlı dâveti üzerine, âilesiyle berâber,
Pâris’ten Türkiye’ye hicret etti ve kalan ömrünü, burada, yine daha ziyâde ilmî
faâliyetlerle geçirdi. Türk hukûk târihini bir ilim dalı olarak ihdâs eden
oydu. İhtisâs sâhalarına, umûmî hukûk târihi ve hukûk felsefesi de dâhildi.

Siyâsî faâliyetleri cümlesinden olarak, Kazan
ve Pâris’teki siyâsî mücâdeleleri ile berâber Türkiye’de, 1931-1935, 1935-1939,
1950-1954 devrelerindeki -sırasıyle- Şebinkarahisar, Giresun ve Ankara
Meb’ûsluklarını zikretmek lâzımdır. 

1930’da, Türkce hakkında, kıymetli bilgiler ve
tartışılmıya değer fikirler ihtivâ eden bir araştırma ve tefekkür kitabı
neşretti: Türk Dili İçin. İslâmî
şuûrdan ve Anadolu rûhundan uzak olduğu hissedilen müellif, hassaten, Târihî
Türkcemizden, –yad, yabancı’ diye
damgaladığı- İsl̃âm Medeniyeti kaynaklı kelimelerin tasfiye edilmesi gibi
hatâlı bir fikri müdâfaa ettiği için, kitabı, Mustafa Kemâl’in takdîrini
kazandı ve bu vesîleyle yazdığı bir paragraflık, iddiâlardan ibâret, basît
metin, iftihârla, eserin başına konuldu, bil̃âhare, resmî neşriyâtta, sık sık
zikredildi, bu meyânda, Dil Kurumu binâsının ön cephesine hâkkedildi, ayrıca
önündeki kaldırıma kitâbe hâlinde yerleştirildi… 

Şu var ki Türkceye dâir araştırmalarına ve tefekkürüne
devâm eden Sadri Maksudi, ilim adamı haysiyetine sâhib olmanın bir tezâhürü
olarak, 1940’lı senelerde Türk Dili İçin
kitabındaki hatâlı noktainazarını terketti; Kemalizmin Uydurma Resmî Dil
projesine cephe aldı.

Onun bu tavrının şâhidi, İstanbul Muallimler Birliği’nin
23-31 Ekim 1948’de akdedilen ilk Dil Kongresi’nde takdîm ettiği üç sayfalık, ‘Medenî
Milletlerde Dil Islahı Târihine Umumî Bir Bakış
’ başlıklı teblîğdir. Kongre
hakkında Birlik tarafından neşredilen kitabın (Birinci Dil Kongresi, 23 Ekim 1948 – 31 Ekim 1948, İstanbul
Muallimler Birliği neşri, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1949, 2. basılış,
200 s.) 52 ilâ 54. sayfalarında mündemic bulunan teblîğini, Uydurma Dil
siyâsetiyle mücâdele eden bu derneğin bir âzâsı
sıfatıyle takdîm etmişti ve  onda, pek
doğru bir tavırla, umûmî dile müdâhaleyi kabûl etmiyor, bilakis, ıstılâh
türetme işinde onun kelime hazînesi ve kâidelerinin esâs alınmasını istiyor,
uydurma ve keyfî  teşkîlleri mahkûm
ediyor, bu türetme işinin Türkcenin inceliklerine bihakkın vâkıf, ehil,
salâhiyetli kimseler tarafından îfâ edilmesi lüzûmuna işâret ediyor ve yanlış
bir zihniyeti temsîl eden, böyle ehil [ve iyi niyetli] şahıslardan müteşekkil
olmıyan Dil Kurumu’nu ve onun anlayışını tenk̆îd ediyordu…

Çetinoğlu: Bu hususta mihenk taşı olarak ‘Güneş-Dil Teorisi’ kabul edilir. Teori
hakkındaki görüşlerini lütfeder misiniz?

Dr. Yasa: Haklısınız. Hem Sadri Maksudi hakkında sağlam kanâat
edinmek, hem de Denizbank Hâdisesini iyi anlamak bakımından açıkça
belirtmeliyim: Sadri Maksudi, hiçbir zaman, ‘Güneş-Dil Teorisi’ hurâfesine
îtibâr etmemiş, onu desteklememiştir.

 

 

 

 

Selânikli Ahmet
Emin Yalman, Sabiha ve Zekeriya Sertel’ler ile Halil Lütfi Dördüncü’nün
gazetesi yayını olan Tan Gazetesi’nin 28.12.1937 tarihli nüshasında, birinci
sayfada yer alan şu haber dikkat çekiyordu: 
‘Denizbank, Öztürk Gramerine Tam Mânasile Uygun, Canlı ve Çok Güzel
Bir Tertiptir… Bu Hususta Mütalealarını Söyliyenler,  Sadri Maksudi’nin Cehaletini Ortaya
Koydular…’ Manşetin altında, Kazanlı Hukuk Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ın
resmi bulunuyordu. Mesele ile alâkadar olanlar hatırlayacaklardır. Tan
Gazetesi, pervasızca Komünizm propagandası yaptığı için dönemin gençliği
tarafından tahrip edilmiş, çalışamaz hâle getirilmişti.

 

 

Çetinoğlu:  Denizbank’ tamlamasına îtirâz ettiği
için Sadri Maksudi Arsal’ın başına gelenler, bu kadarla kalmadı. Mânevî linç
ekibinde kimler vardı?

Devam eder misiniz?

Dr.
Yasa:
‘Mânevî linç ekibi’nde
vazîfelendirilenler şunlardı: Siird Meb’ûsu İsmail Müştak Mayakon, Maraş
Meb’ûsu Hasan Reşid Tankut, Kütahya Meb’ûsu Mustafa Vedid Uzgören, Doç. Agop
(Martayan) Dilaçar, Kırşehir Meb’ûsu Lutfi Müfid Özdeş, Ulus Başmuharriri ve Ankara Meb’usu Falih Rıfkı Atay, Kurum
Başmuharriri Mehmet Asım Us, Kütahya Meb’ûsu Nâşid Hakkı Uluğ…

Çetinoğlu:
Neler yapıldı?

Dr.
Yasa:
Bu ekibin yaptığı şey,
ilmî-aklî mâhiyeteki mukabil delîllerle Sadri Maksudi’nin tesbîtini cerhetmiye
çalışmak değildi; binâenaleyh, onların tavırlarını, hürmetle karşılanabilecek
nezîh bir tenkîd olarak değerlendirmek mümkün değildir. Sâdece Mayakon ve
Tankut, sahte delîllere istinâd etmişler ve dîğerlerine nisbeten biraz daha az
küstâhça bir üslûb kullanmışlardır. Dîğerleri ya bu ikisinin sahte delîllerini
tekrâr etmişler, ya da -hangi mâhiyette olursa olsun- hiçbir delîle istinâd
etmeden, doğrudan ve en rencîde edici, hakaretâmîz ifâdelerle, ayrıca Sadri
Maksudi’nin fikrinden ziyâde şahsıyetine hücûm etmişler, onu bilhassa cehâletle
ve profesörlük ünvânına, üniversitede ders vermiye lâyık olmamakla ithâm
etmişlerdir.

Mayakon’un Sadri Maksudi’ye karşı başlıca ‘delîl’i, ‘Türkçenin kıvraklığının’ bir tezâhürü, ‘Türk zekâsının, zarafet ve hassasiyetinin birer muvaffakıyeti
olarak zikrettiği şu gibi coğrâfî isimlerdir: ‘Galatasaray, Ayvansaray,
Bahçekapı, Kumkapı, Topkapı, Duatepe, Maltepe, Tınaztepe, Hisartepe,
Kadifekale, Çanakkale, Dağkale, Rumkale, Bakırköy, Erenköy, Kadıköy, Malıköy,
Sincanköy…

Bu sahte delilleri ileri sürenlerin
arkasındaki güçler de Sadri Maksudi Arsal’ı, cehâletle, İstanbul Türkcesinin
gramer ve şîvesine yabancı olmakla ithâmdan ictinâb etmiyor: ‘Ortada bir
garabet varsa, bu garabet, Deniz Bank terkibinde değil, Türk gramerinin
yapraklarını karıştırmadan bu davaya karışan arkadaşımızın mantığındadır… Eğer
Sadri Maksudi arkadaşımızın hayalinde yaşıyan gramere uymamız lâzım gelseydi,
(Ayvansaray, Kumkapı, Topkapı, Çankaya, v.s. değil) Ayvansarayı, Kumkapısı,
Topkapısı, Çankayası dememiz icab ederdi… Türk dili grameri ile pek uğraşmamış
olan Sadri Maksudi’nin Türk dili şivesile alâkasına gelince, bu da söz
götürmiyecek kadar mahduttur…”

Prof. Hasan Reşid Tankut da, Mayakon’un
‘coğrâfî delîl’ini tekrâr etmekle berâber, daha ileri giderek, en harâretli
müdâfîlerinden olduğu ‘Güneş-Dil Teorisi’nin mantığıyle, aslında Fransızca olan
‘bank (< ‘la banque’) kelimesinin
de ‘öz Türkce’ olduğunu iddiâ ediyor: ‘Deniz Bank mürekkeb adını teşkil eden
sözlerden deniz kelimesi kadar bank kelimesi de türkçedir. […] Ben burada
sadece hepimizin bildiğimiz -baç- ve kendilerinin de çok iyi bilmesi lâzımgelen
bân- sözlerini hatırlatmakla iktifa edeceğim. Türkçede bu kelimelere taahhüd,
para taahhüdü ve borc manalarını verirler. Garb lisanlarındaki bank, banka,
banko muahhar şekilleri eski kelt ve got dillerinden alınmadır. O devirlerde de
-bân- şekilleri vardı.’

Bu mânevî linç ekibi içinde Sadri Maksudi’ye
en edebsizce, en hayâsızca taarruz edenler ise, Vedid Uzgören ile Agop Dilaçar
idi…

Uzgören’e nazaran, Sadri Maksudi, ‘hiçbir şey bilmiyen bir zattır’… ‘Bilhassa Türk dilinin tamamen cahilidir’…
Târihçi de değildir; (yazdığı) târih,
bir papağanın söylediğinden ileri geçmemiş bir zavallıdır
’… ‘Hatâ içinde, gaflet içinde yüzen bir adamdır’…
(Ey Sadri Maksudi!) ‘Senelerden beri,
Türk gencliği, sakat Türkçenle verdiğin dersleri dinliyorsa, bunu kendin için
bir lutf-u mahsus ve Türklüğün taşkın nezaketinin yüksek eseri telâkki
etmelisin! Yoksa sen, Türkiye’de Türkçe konuşmağa, Türkçe ders vermeğe cesaret
edememek mevkiinde bir adamsın! Fakat beşeriyette, senin gibi, cehlini
bilmiyen, kendini âlim sanan gafiller az değildir
!’

Dilaçar’a nazaran da, ‘Sadri Maksudi, gerçi bir Türktür, fakat Türk dilini Türk muhitinde
öğrenmemiştir
’… Sadri Maksudi’nin, “Türkiye
Cumhuriyeti Hükûmetinin, şüphesiz en mütehassıs dilcilerimize danıştıktan sonra
ortaya koyduğu ‘Deniz Bank’ sözüne itirazını o kadar gayriilmî ve cahilâne
gördük ki artık o zatın Türk ilim ailesi içinde bir yeri olduğunu kabul
edememekte mazurum
!”

Bittabi, ‘sâhibinin
sesi
’ gazeteler de, koro hâlinde, manşet manşet, Sadri Maksudi’nin ‘cehâletini yüzüne çarpmaktan’ geri
kalmıyorlardı…