22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 316

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 22

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Hakkında Yazılanlar- 4

Mûsikî Akşamları – 2

Prof. Dr. ALÂEDDİN YAVAŞÇA                                                                                                                     
    (Devamı)

 

Misâfir
odasına dâhil olduğunuzda, sağda kapının yanında bir koltuk, hemen onun yanında
bir kanepe, kanepenin kapıya yakın köşesinde daima Efendi Hazretleri oturur.
Kanepeden sonra salonun çevresinde irili ufaklı koltuklar, salonun ortasına doğru
sandalye ve sehpalarla temâdi eder. Bu oda takımının Sultan Abdülaziz’den
kaldığı söylenir. Kapının hemen karşısına meşhur çini soba düşer. Duvarla soba
arasında da meclise yeni dâhil olan acemiler için sandalyeler konmuştur. Bu
dekoru, duvarları baştan aşağı dolduran, çeşitli üslupta yazılmış, müstesna
tezhip veya ebrûlarla tezyin edilmiş değerli hattatların elinden çıkma
levhalar, usta marangoz işlemesi sehpalar, üzerinde antik sürâhiler,
gülâbdanlaı çeşm-i bülbüller tamamlıyor. Pencereler âdeta salondaki târihi
tabloyu dışarıdan kıskanırcasına, kalın perdelerle sıkı sıkıya kapalı. Gelenler
bir bir kapıdan temennâ ile girerek Efendi’ye yaklaşıp eline varır. Efendi’nin
gösterdiği evvelce malûm olan yerine oturup, yine Hazret’in selâmını intizar
eder. Selâm vâki oldukta, oturanların hepsine teker teker el baş yapmak
suretiyle merasim itmâm edilir. Cemiyet tamamlanınca gecenin programına
geçilir.

Her pazartesi
gecesi, ana hatlarıyla birbirine benzeyen bir programın âdeta tekrarıdır.

Yukarıda da
belirttiğimiz üzere, bu gecelerde hoşâmediyi müteâkip ilk muhâvere, son
günlerde devamda kusurlu olanları, Üstad’ın bir merak havası içinde,
odadakilere, ‘Kuzum, filan efendi bir
müddettir görünmüyor, haberi olanınız var mı, hasta falan olmasın
?’
şeklinde sualler tevcih etmesiyle başlar. Bu ilgide derin bir samîmiyet ve vefâ
hissi vardır. Ancak bilâ-sebep bir devamsızlığın farkına vardı mı hiddeti ve
gazabı, hicivleri kadar şedit olurdu. Söz, sonra ahvale, insanların
birbirleriyle olan münâsebetlerinin eskiyle mukayesesine intikal eder, hemen
her vesile ile îman ve inanışın değeri tebârüz ettirilirdi. Gecenin kadrosunun
tamamlandığı kanâati hâsıl olunca yine Üstad, çoğu zaman bana ‘Kuzum evlâdım, bu akşam hangi makamı
dinleyeceğiz
?’ diye sorar ve cevabı beklerdi.

Îbnülemin
Mahmud Kemal Bey, en çok rast makamını severdi. Rast faslını icrâ ettiğimiz
zaman son derece hislenir, âdeta çocuk gibi sevinirdi. Basmacı Abdi Efendi’nin,
Senin aşkınla çâk oldum.’ güfteli
şarkısıyla, Hâfız Post’un, ‘Gelse o şuh
meclise, nâz ü tegâfül eylese
’ rast yürük semâîsini pek beğenir ve
okunmasını arzu ederdi.

Hüzzam
makamından hoşlanmazdı. Sayısız pazartesi gecelerinde ister istemez sıra
hüzzama da gelirdi. ‘Bu akşam nasibimizde
hangi makam var
?’ diye sorduğunda ‘Efendi
Hazretleri müsâade buyurulursa bu akşam hüzzam faslı yapalım
.’ cevabını
verince, meşhur ‘Sen heman eyle tekellüm
razıyım düşmana ben
’ mısraını, ‘Sen heman eyle terennüm razıyım hüzzama
ben’ şekline çevirir, ince nüktesinde hüzzamı sevmediğini hissettirirdi.

Daha sonra bir
gün, ben kendisine, ‘Efendi hazretleri!
Hüzzam makamını niçin sevmiyorsunuz? Merak ediyorum
.’ diye sordum. Şu
cevabı verdi: ‘Bak, bu makamın öyle bir
perdesi vardır ki eğer o perde yerinde basılmazsa ibtizâle uğrar, bayağılaşır
ve dinlenmez hâle gelir. Bizim mûsikîşinasların Hisar Perdesi dediği perde.
Hakikaten bazıları pes basar, bazıları dik basar. Esas onun yerli yerinde icrâ
edildiği takdirde olur ama eğer yerinde basılmazsa olmaz
.’

Kendisi
mûsikîşinas değildi ama kulağı sağlamdı. ‘Basılmazsa
bayağılaşır
.’ derdi. Doğru da söylerdi.

Fasıllara
peşrevle girilir, beste, ağır semâî, çeşitli usûllerden şarkıların ortasında
bir saz taksim eder, o esnada çay dağıtılır. Çaylar, taksim dinlenirken
yudumlanır. Taksimden sonra da şarkılara devam edilir, yürük semâî, saz semâî
ile fasıl tamamlanır. Daha sonra sabâ taksimini müteâkip Aziz Mahmud Hüdâî
Hazretleri’nin Çargâh tevşihi, ‘Kudûmun
rahmet-i zevk u safâdır yâ Resûlallah
‘ okunur.

Paha Biçilmez
Sohbetler Mevlevîhâne Peşrevi, arasında umûmiyetle Udî Ethem Bey’in büyük
gayret sarf ederek ter içinde okuduğu gazele sıra gelir. Gazel yine Mevlevîhâne
peşreviyle bağlandıktan sonra gecenin mûsiki programı biter. Bir aşır Kur’ân-ı
Kerîm tilâveti, nağmeleri uhrevî bir havaya dönüştürür. O andan itibâren
İbnülemin’in geceleri esas vasfıyla ortaya çıkar. Her seviyeden insanın
istifâdeler sağlayacağı paha biçilmez sohbetler başlar. Târihten, edebiyattan,
mûsikîden, kitâbiyyattan, hat sanatından ve daha birçok konulardan, başka
hiçbir yerde veya hiçbir kitapta elde edilemeyecek bilgiler böylece elde
edilir, eski İstanbul konaklarının yaşayışı hakkında bu şekilde mâlûmat sahibi
olunurdu.

Onun huzurunda
birçok profesörleri, edipleri, şâirleri, mûsikîşinasları, kitâbiyatçıları,
âlim, fâzıl ve sâlih şahsiyetleri tanıdık. Celâllendiği zaman mevkii ne olursa
olsun haşlamalarından nasibini alan bu zevat, bahsettiğim bu sohbetlerden
dağarcıklarına bir şey ilâve etme pahasına her türlü eziyete katlanırlar, başa
gelecekleri peşinen kabul ederlerdi.

…………………

Hakkı Tarık
Us’un cenazesi için Beyazıt’tayız. Soğuk bir gündü. Gittik, Efendi
Hazretleri’ni de orada görünce hemen yanına yaklaştık. İstanbul vâlisi o
zamanlar, Ord. Prof. Dr. Fahreddin Kerim Gökay’dı. Yahya Eskişehirli diye bir
hoca vardı. Duâyı uzattıkça uzattı, uzattıkça uzattı. Cenâze bekliyor, Hoca
konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor… Artık Efendi dayanamamış olacak ki Fahreddin
Kerim’e ‘Sen bugüne bugün vâliy-i
vilâyetsin. Bunlar, senin emrinde çalışan kimselerdir. Bu adama haddini
bildirecek misin, yoksa ben mi bildireyim
?’ dedi. Vâli ne yapsın o
kalabalığın içinde Güldü, Yahya Eskişehirli yapacağını yaptı. Yanımızdan
geçerken Efendi ağzını açtı ‘Bütün
milleti soğuktan kıkırdattın! Sen de hiç mi iz’an yok? însan zamana bakar,
mekâna bakar, havaya bakar. İşi ona göre idâre etmek lâzım değil mi efendi
?’
dedi, paparayı verdi, bu arada Vâli’ye de haddini bildirdi, işi bitirdi. Böyle
şeylere hiç tahammülü yoktu. Bir kişi uzun uzun konuşup sıkmaya başladı mı
Efendi derhal patlardı.

Bu vesileyle
kendisini bir kere daha rahmetle anıyorum. 12 Şubat 2007

Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça: 1926 yılında
Kilis’te dünyaya geldi. İstanbul’a geldikten sonra Sadeddin Kaynak, Münir
Nureddin Selçuk, Dr. Suphi Ezgi, Hüseyin Sadeddin Arel gibi dönemin tanınmış üstatlarından
istifade eti. 1950 yılında açılan imtihanı kazanarak İstanbul Radyosu’nda ses
sanatkârı kadrosunda yer aldı. Bu arada Tıp Fakültesi’ni bitirip kadın doğum
mütehassısı oldu. 150’ye yakın bestesi vardır.  23 Aralık 2021 târihinde vefat etti.

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Hakkında

Prof. Dr. ASAF ATASEVEN

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in İstanbul Üniversitesi merkez binasında kendisine tahsis
edilen bir oda bulunduğunu öğrendim. Üstad’ı bâzen öğle ve ikindi vaktinde
Beyazıt Camii’ne giderken, bâzen de çıkarken görürdüm. O günlerde birkaç
arkadaşımla ders arasında ve öğle ile ikindi vakitlerinde Beyazıd Camii’ne
gidiyor ve bazen derslere geç kalıyorduk. Bu sebepten merkez binanın bodrum
katında bir merdivenin altında namazlarımızı bir tahtanın üstünde kılıyorduk.
Arkadaşlarla birlikte ‘Bu kadaı sevilen
ve itibar edilen İbnülemin Mahmud Kemal Bey’e gitsek acaba üniversitenin merkez
binasında bir mescit açtırabilir miyiz
?’ diye düşündük. İki arkadaş
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’e gittik Üstad bizi kabul etti. Kendilerine ‘Efendim, ders aralarında öğle ve ikindi
namazlarına, Beyazıt veya Süleymaniye Camii’ne gittiğimiz için derslere geç
girmek mecbûriyetinde kalıyoruz; acaba merkez binada bize bir odanın mescit
olarak tahsis edilmesine tavassut buyurur musunuz
?’ dedik.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey ‘Evlâdım, bu adamlardan
üniversitede mescit istemek, Athenagoras Patriği’nden câmi istemek gibidir.
İsterseniz şimdi rektörü ve dekanı çağırıp yanınızda azarlayayım. Ama ben bu
beylere desem ki ‘Talebe-i ulûmdan bazıları bana geldiler, dans etmek için bir
oda istiyorlar; buyursun benim odamda yapsın derler
.’ dedi. Bu işle meşgul
olacağını ifâde ettiler ve bize ‘Ben
dindar gençleri severim. Beyazıt Bakırcılardaki konağımızda yapılan pazartesi
toplantılarına sizi bekliyorum
’ dedi. Bu esnada kâtibi, bir beyefendiyi
içeri aldı. Kalın kaşlı bu zat, eski devlet adamlarından biriydi. Ancak ben
adını hatırlayamadım Üstad masasında oturuyordu. Biz de sol tarafındaki iki
sandalyeye ilişmiştik. Odaya giren zat, eliyle Osmanlı usûlü Üstad’ı selamladı.
Üstad’a bir şey sordu. Üstad onu oturtmayıp ayakta bekletti, sualine cevap
verdi ve eliyle yine Osmanlı âdâbına uygun olarak çekilmesi için işâret etti.
Ben hayretten zâtın sorusunu da Üstad’ın cevabını da hatırlıyorum. Bu zat
odadan çıktıktan sonra Üstad ‘Bu adam hep
böyle gelir, halbuki ben ondan hoşlanmam
.’ dedi Biz kim olduğunu sormaya
cesâret edemedik. Sonra Üstad bir konu açarak konuşmaya başladı. Eski büyükler
ziyâretine gelen gençlere hep böyle davranırlardı. Şu anda hatırladığım
kadarıyla İkinci Abdülhamid döneminden söz ediyordu. Üstad konudan konuya
girdi. Doğrusu ben konunun sonunu başını kaybettim. Herhalde şaşkın bir halde
ona bakmış olmalıyım ki bana ‘Delikanlı,
sen galiba konunun başını kaybettin
.’ dedikten sonra sözü bitirdiğine şâhit
oldum. Ben 82 yaşındaki bu insanın hâfızasına hayran kalmıştım. Müsâade
isteyerek Üstad’ın huzurundan ayrıldık.

Gerçekten de
İbnülemin Mahmud Kemal Bey bize bir mescid açtırdı. O zaman İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekânı Prof. Hıfzı Timur ile görüştüğünü ve merkez
binanın bodrum katındaki bir odanın mescid olarak bize tahsis edildiğini
öğrendik. Bu odayı kırmızı renkli halı ile döşedik. Güzel bir âvizeyle ve
kütüphaneyle donattık. Bu mescid 1960 yılına kadar devam etti. 27 Mayıs
darbesinden altı ay önce İstanbul Üniversitesi rektörü Ord. Prof. Sıddık Sâmi
Onar bu mescidi kapattı. Halıyı ve âvizeyi Dârüşşafaka Lisesi’ne gönderdiğini
öğrendik. Mesciddeki kitapların ne olduğunu bilmiyorum.

Öğrencilik
yıllarında bu mescidde namazlarımızı kıldık ve iki arkadaş İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’in Bakırcılardaki konağında pazartesi toplantılarına katılmaya
başladık.

Üstad’ın bu
sohbetlerine katılanların hafızalarında mutlaka üstadla ilgili nükteli
hatıralar vardır. Hatırlayabildiklerimden birkaçını anlatmak istiyorum.

Bir gün sohbet
başlamadan önce üstad bir mısrâ okudu:

Kenarın dilberi nâzik de olsa
nâzenin olmuyor

Herkes
kendisinde bir hatâ aramaya başladı. Bulanlar giderdiler. Mısrânın muhatabı
kişide bir düzelme olmadı ki Üstad üç defa tekrar etti. Nihayet ön sırada
oturan bir gence ‘Nerelisin?’ diye
sordu. Genç ‘Urfalıyım efendim.’
dedi. Üstad cevaben ‘Belli belli…
dedi. Sonra öğrendik ki genç kardeşimiz sandalyede iki ayağını, ayak bileğinden
birbiri üzerine atarak oturmuş.

Efendim,
bendeniz Tıp Fakültesi’nin 4. sınıfında talebeydim. Bir gün hocamız; ‘Allah karanlık gecede, kara karıncanın, kara
taş üzerinde yürüdüğünü bilemez
.’ demiş ve bu sözün Fârâbî’ye âit olduğunu
söylemişti. Dershânede İslâmiyet’i öğrenmeye gayret eden birkaç öğrenci idik.
Birbirimize bakıştık. Hoca’ya cevap verecek bilgiye sâhip değildik. Bendeniz
kendi kendime ‘Allah her şeyi bilir ve
her şeyden haberdardır
’ diye bir söz hatırlıyorum. İlk fırsatta iki
arkadaş,  Üstadın adasına gittik.
Hâdiseyi anlattım. ‘Doğru mudur?’
diye sordum. ‘Hiçbir hocanın, talebe-i ulûmun itikadını zayıflatmaya hakkı
yoktur. Ben hocanızla konuşur, yanlış yaptığını kendisine söylerim’ dedi ve
eliyle odasından çıkmamızı işâret etti. 

Başka bir
hatıra daha var: Efendim 1950’li yıllarda İslâm dîninde reform isteyen
profesörler vardı. Bunlardan biri, Cağaloğlu’nda bulunan Millî Türk Talebe
Birliği’ndeki bir konferansında “İslâm’da
namaz diye bir şey olmadığını, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen ‘salât’ kelimesinin
‘duâ’ mânâsına geldiğini
” söyledi. Îtiraz edince karışıklık çıktı. Dayak
yemekten, tanımadığım birkaç kişinin beni destekler mâhiyette konuşmasıyla
kurtuldum. Bu olayı da Üstada anlatıp, konağındaki toplantılara katılan o
hocamızı hizaya getirmesini sağlamaya karar verdim. Fakat uygun bir fırsat
çıkmadı. Bir müddet sonra da Üstâdımız hastahâneye yattı. Birkaç gün sonra
Cumhuriyet Gazetesi’nde vefat haberini okudum.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in cenâzesi İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki merkez
binasına getirildi. Burada bir tören yapıldı. Cenaze namazı Bâyezit Camii’nde
kılındı. Tabutu cenaze arabasına konulmadı. Tekbir ve tehlillerle Beyazıt’tan
Lâleli istikametine doğru eller üstünde taşındı. Aksaray Vâlide Camii önüne
gelince emniyet görevlileri mâni oldular. Cenaze arabaya konularak mezarlığa
götürüldü. Zannediyorum ki İbnülemin Mahmud Kemal Bey Cumhûriyet döneminde ilk
defa tekbir ve tehlillerle uğurlanan kimsedir. Üstad, Merkez Efendi
Mezarlığı’nda yatmaktadır.

îbnülemin
Mahmud Kemal Bey vefatından birkaç gün önce hastahanede tuttuğu günlükte
şunları yazmıştır:

‘21 Mayıs
Salı. Hava sabahleyin açıktı. Sonra kapandı. 6’dan sonra Tahsin geldi. İğne
yaptı. (Tahsin Prof. Kâzım İsmail Gürkan’ın kliniğinde çalışan hasta bakıcıdır)
Çay içtim, yağlı simit yedim Kâzım İsmail, Ali Eşref, kudemâdan (eskilerden)
Operatör Alı Rızâ (Gureba Hastahanesi emekli operatörü Dr. Ali Rıza Altoğan) ve
birçok asistan geldi. Her türlü mukaddemat (ameliyattan önce yapılması gereken
işler) hazır. Yarın da kan alınacağından Perşembe (23 Mayıs 1957) ameliye
(ameliyat) muhtemeldir. Ali Eşrel’in kulağına, ‘Beni çoluk çocuğun eline
bırakmayınız.’ (Ameliyatımı sizler yapınız.) dedim. O (Ali Eşref) ve Kâzım ‘Öyle şey mi olur?’ dediler.

Gerçekten de
Üstad’ın ameliyatını Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan ile Dr. Ali Eşref Gürsel
yapmışlardı. Lâkin İbnülemin Mahmud Kemal Bey ameliyattan sonra vefat etmişti.
Taha Toros Bey’in şu notu çok anlamlıdır:

Ecel geldikte fâide vermez

Tedâvi eylese hatta Azrail

Prof. Dr. Asaf Ataseven: (1932-2008)
Gaziantep’te dünyaya geldi. Genel Cerrahî uzmanıdır. Gurebâ Hastahânesi’nin vakıf
üniversitesi hâline getirilebilmesi için yıllar boyunca mücâdele etti ve
başardı. Aydınlar Ocağının kurucuları arasında yer aldı. ‘Din ve Tıp Açısından Domuz Eti’ ve ‘Târih Boyunca Sünnet’ isimli eserleri vardır.

 

Hayatından Ber Kesit…

Kanun
sanatkârı ve bestekâr Ekrem Karadeniz anlatıyor:

Her Pazartesi
günü, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in Konağında, Cumartesi geceleri de bizim evde
mûsikî sohbetleri yapılırdı. Dolayısıyla arada sırada bize de gelirdi. Bu arada
şunu da söyleyeyim: Merhum, gittiği yere kahvesini de kendisi götürürdü. Az
kavrulmuş, yeşilimtrak bir kahveyi cebinden çıkarır, ‘Benim kahvemi bundan yapın.’ derdi. Kimsenin evinde yemek yemezdi.

Çarşamba
günleri de ders verdiğim öğrencilerimle konağa gider, fasıl geçerdik. Bir
defasında bir muziplik düşündük. Kız öğrencilerimden biri kulağıma eğilecek,
birşeyler söyler gibi yapacak fakat bir şey söylemeyecekti. Fasıl başlamadan
önce plânı tatbik ettik. Hemen sordu:

-Ne dedi?                                                                                                                                       
                     -Önemli bir
şey değil efendim. Israrla ve belki on defa daha sordu.

Böyle olmasını istiyordum.
Sonunda mecbur kalmışım gibi açıkladım: ‘Efendi
Hazretleri yakışıklı, boyu-posu yerinde. Malî durumu da iyi. Acaba şimdiye
kadar niçin evlenmemiş
?’ Dedi. 

Mahmud Kemal Bey, ‘Peki, söyleyeyim.’ deyip açıkladı: ‘Ben hayatım boyunca 21 defa nişanlandım; ama
hiç birisiyle evlenmek nasip olmadı
.’ Kızların ısrarı üzerine 21 ismi tek
tek söyledi ve sonuncusunun Sadrıâzam Said Paşa’nın kızıydı. Sabiha Hanım’la da
evlilik gerçekleşmeyince bu işten tamâmen vazgeçtim.

Merak edenlere özel hayatı
hakkında bilgi vermekten çekinmezdi.

 

 

 

 

 

 

Çektiğimiz Sıkıntının Farkındalarmış

Muktedirler,
vatandaşın çektiği sıkıntıları önce görmezden geldiler, yok saydılar. Sonra “bütün
dünyada pahalılık var, biz yine en iyisiyiz”
yalanına başvurdular.

Gördüler
ki bu tavır işe yaramak şöyle dursun halkın iktidara öfkesini artırıyor, yeni bir
karar aldılar. Çıkan her yetkili “vatandaşın sıkıntısının farkındayız”
diyerek söze başlar oldu.

Bu sözü
her duyduğumda, Koca Ragıp Paşa’nın bir beytinde yer alan “Şecaat arz
ederken merd-i kıptî sirkatin söyler”
veciz sözü aklıma geliyor. (Kıpti
Çingene, sirkat hırsızlık ve şecaat ise yiğitlik, mertlik
anlamına gelir.)

“Kıpti mertliğini anlatırken hırsızlığını söyler” şeklinde çevrilebilir. “Kendini övmeye
çalışırken suçlarını ortaya dökenler”
için kullanılır.

“Vatandaşın sıkıntısının farkındayız” sözü, 20 yıllık iktidarın sonunda, İktidar temsilcilerinin artık
halkımızla aynı sıkıntıları paylaşmadığının, yaşanan bunca sıkıntıların acısını
hissetmediklerini, milletimiz ile duygudaşlığının kalmadığının itirafıdır.
Anketlerde oylarının eriyip gitmekte olduğunu görmeseler bu sıkıntıların
farkına bile varmayacaklarının beyanıdır.

Eskiden
halkın içinde yaşayan onlarla hayatı paylaşan iktidar mensupları artık sarayda,
sırça köşklerde, bambaşka bir alemde yaşamaktalar. Sıradan insanların geçim
sıkıntısından uzak, bol gelirli işlerin içindeler. Kendilerini seçkin ve üstün
görüyorlar.

****

AK Parti MKYK Üyesi Mücahit Birinci 330 pound (6.250 TL) değerindeki
Louis Vuitton marka atkısını

eleştirenlere cevabında ne demişti? “Mütedeyyinler, maneviyata sahip
insanlar da dünyanın meşru nimetlerinden yararlanabilir.”

Günümüzün
muktedirleri, “kendilerini kapıcı gibi gören, azgın azınlık” olarak
nitelendirdikleri karşıtlarını şimdiye kadar lüks ve israfçı hayat tarzları
sebebiyle şiddetle eleştiriyordu. Mücahit Birinci’nin cevabından da anlıyoruz
ki, eleştirilerinin sebebi İslam’ın ölçüleri değil kıskançlıkları imiş.

AKP
Genel Başkan Yardımcılarının “Biz vatandaşlarımız arasında dolaşan tebdil-i
kıyafet ekiplerimizle
bilgiler topluyor, raporluyor ve Genel Başkanımıza
arz ediyoruz” açıklaması da halktan kopukluğun itirafı.

AKP
yönetiminin tebdil-i kıyafet ekiplerle bilgi toplaması bence doğru bir
karar. Şimdi 50 bin Euro fiyatlı Hermes çantalar, 330 pound değerindeki
Louis Vuitton marka atkılarla halkın içine karışsalar
yakışır mı?

Bu seçkin ve Allah’ın “yürü ya kulum” dediği şanslı zevat halkın arasına
nasıl karışsın?

Bir
lira ucuza olsun diye Halk Ekmek önünde soğuk havada yüzlerce metre kuyruk
oluşturan, pazar bitiminde atık sebze ve meyve toplayan, “son dönemde bir öğün
yemeği eksilttim” diyen halkımızdan bilgi almak için ayaklarına mı gitsin?

Diyelim
ki geldiler, halkımız bunlara sıkıntılarını anlatır mı?

****************************

Kılıçdaroğlu’nun Elektrik Direnişi

CHP
Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu fahiş elektrik zamlarına karşı bir
farkındalık oluşturmaya çalıştı. Zamlara dikkat çekmek için elektrik faturasını
ödemedi. Evinin elektriği kesildi.

2021 yılı içinde 3,5 milyon abonenin elektriği kesilmiş. Bunlar elektriksiz geçen bir süre sonunda
borç harç bir şekilde açtırmışlar. Ancak halen şu mübarek Ramazan ayında 278
bin hanede faturalar ödenemediği için elektrikler kesik.

Kemal
Kılıçdaroğlu elektrik faturasını elbette ödeyebilecek durumda. Ancak elektriği
kesilenlerin sıkıntılarına dikkat çekmek için bir hafta boyunca faturayı
ödemeyecek ve karanlıkta kalan vatandaşlarımızın duygularını paylaşacak.

Fakat
halkımızın bir bölümü kendisini kendilerinden daha üstün birilerinin
yönetmesini istiyor. Sarayının ışıkları göz kamaştıracak kadar ışıl ışıl
yanan; 13 uçağı, yüzlerce makam aracı ile kudretini hissettiren, eşi 50 bin Euroluk
çanta kullanan
seçkinlere tabi olmak istiyor. Bu muktedirlerin halkın
derdini öğrenmek için ara sıra tebdili kıyafet adamlar görevlendirmesinden
mutlu
oluyor.

Bunlar,
evindeki elektrik ve gaz faturasını ödemekte zorlansalar da Kılıçdaroğlu’nun
bu direniş eylemini “salakça” buluyorlar.

Çünkü bunların
ecdadı da bir gün padişah efendilerinin ihsan-ı şahanesinden pay kapmak ümidi
veya zat-ı şahanelerinin gazabından korkmaları sebebiyle her dem kulluklarını
ve sadakatlerini vurgulardı.

Cumhuriyetimizin
“kulluktan vatandaşlığa terfi ettiremediği” bu kişilerin varlığı içimi
acıtıyor.

****************************

Garo Paylan’ın Ermeni Soykırımı Teklifi

HDP’li Milletvekili
Garo Paylan TBMM Başkanlığı’na” Ermeni Soykırımı’nın tanınması için kanun
teklifi” verdi. Meclis Başkanı Mustafa Şentop haklı olarak, “Bunun
bir provokasyon olduğunu” ifade ederek teklifi reddetti.

24
Nisan Ermenilerin “soykırım” iddialarının yıldönümü. Bu iftirayı birer Türk
olarak kabul etmemiz mümkün değil. Zira “Ermeni iddialarının aksine aslında
Türkler büyük bir katliama uğradı.”

HDP’li Garo
Paylan, “7 yıldır aynı teklifi veriyorum. Sadece yılı
güncelliyorum. 7 yıldır böyle linçe maruz kalmadım. Bu meseleler
konuşulabiliyordu. Her yıl Cumhurbaşkanı’nın taziye dilediği bir konuyla
ilgili
benim tanımlamam bu şekilde oluyor. Ben değişmedim, demek ki
Türkiye değişti”
dedi.

Gerçekten
HDP’nin bu konudaki teşebbüsü ilk değil. HDP Genel Başkanlığı yaptığı dönemde
Selahattin Demirtaş da “1915 Ermeni olayları için komisyon kurulsun” diye TBMM
Başkanlığına araştırma önergesi vermişti.

“Bu tekliflerin
verilmesinin arkasında kimler ve hangi sebepler olabilir” sorusunun cevabı
önemli. Fakat bu durumda yani 7 yıldır teklif verdiği halde neden bu yıl çok
tepki gösterildiğini
de düşünmek gerekiyor.

İYİ
Parti lideri Meral Akşener’in deyimiyle HDP’nin “milletimizin başını yere
eğdirmeye kalkan hadsizliğine”
karşı MHP neden derhal tepki göstermedi?

İktidarın
müthiş propaganda mekanizması neden 6 yıl sustu da bu sene harekete geçti?

Seçim
yaklaşıyor. İktidarın seçim propagandasının temelinde Millet İttifakını HDP
ile işbirliği içinde göstermek
var. HDP, sol ve sosyalist partilerle,
ayrı bir ittifak oluşturacağını açıkladığı halde, 6 liderin
toplantılarında HDP de varmış gibi gösterme gayretkeşliği
bundan.

Buradan
Millet İttifakına darbe vurmak fikrine sunduğu katkı için, iktidar
kanadının Garo Paylan’a müteşekkir olduğunu sanıyorum.

Ahlâk Yasası ve Kamu Vicdanı

0

Ahlâkın yasası olur mu? Anayasa
aslında bir anlamda ahlâk kurallarını düzenleyen toplumsal sözleşme değil mi? Bu
yasalarla toplumsal ahlak, iş ve ticari ahlak oluştu mu? Yasadaki açıklardan
sıyrılıp çıkanlar ne olacak? Ya siyasi ahlak ne durumda? Bunlara cevap vermek
oldukça zor. Tamamı bir çıkmazda.

 

Bizim toplumda ahlak kavramı daha çok yaşam tercihine kilitlenmiş. Bir kesim farklı
giyim tarzını dini açıdan ahlâksızlık
ölçüsü olarak görmektedir. Bu durumda ticari ahlaksızlığı ne yapacağız? Ya
tefeciliği, fahiş fiyatla tekelciliği, vergi kaçırmacılığı? Ahlak kriterinin
neresinde bunlar var? Ya da önce arazi kapatıp, sonra imar geçirip bire/yüz
yirmi kazananlar hangi ahlak kitabına uyar?.  Düzeni kurduktan sonra bir de soranlara, Allah
verdikçe veriyor pişkinliği ve aymazlığı yok mu? 

 

Ahlak bir yaşam biçimidir, bir
değerler bütünüdür. Felsefi derinliği var. İlkeleriyle bilinir. Nitekim
Aristoteles, adalet kavramını da
ahlak ilkelerinden biri olarak görmüştür. Aynı zamanda o, ahlak için devletin
olmasını ileri sürerken hocası Sokrat, adalet için devletin olmasını savunur. Zaten
ahlak kökeninde adalet yoksa artık neyi konuşabiliriz ki. Eski bir tarihi
anekdot var; Napolyon yenilginin nedenlerini öğrenmek için kurmaylarını toplar.
Çeşitli nedenler ileri sürerler. Bir komutan, “Efendim yenilginin dokuz nedeni
var” der. Ve sayar, “birincisi barut bitti!”. Napolyon müdahale ederek “tamam,
ötekileri saymana hiç gerek yok” der.  

 

Ahlak,
insani değerler temelinde, iyi ve kötüyü ayırt eden, genel kabul gören sorumlukla
toplumsal bilincin oluşmasını hedefleyen bir sosyal değerdir. Her ne kadar
toplum gelenek ve kültürel değerlere göre anlam yüklense de evrensel bir kavramdır.
İlkeleri dünyanın her yerinde bilinir. Bu kavram sadece kamu yönetim ve
görevlilerine indirgenemez. İnsanın olduğu her yerde ahlak var olmalıdır.
Diyelim ki kamu ahlakı tartışılır ve zedelenmiş durumda. Toplumsal ahlak onu
tolere ediyorsa ve takip edip denetlemiyorsa orada kronikleşen bir tıkanma var
demektir. Eğer bir kamu yolsuzluğu ekonomik
ihya
gibi görülüyorsa ve bu toplum onu sindiriyorsa aynı yerde
dönüp-duruyoruz demektir. Ayrıca yasal boşluklardan yararlanıp ispatı mümkün
olamayan durumlarda, toplumsal kanaat oluşmamışsa, kamu vicdanında aklanmamışsa
orada bir handikap vardır.  

 

Sistem
ahlâkı

Bilindiği üzere ahlak insanın içine
monte edilmiş olarak duran sabit bir kavram değil. Eylem ile değerlendirilir.
Bir etkinlik olmalı ki ahlaki değer taşıyıp taşımadığı anlaşılabilsin. Batı
dünyasında ve gelişmiş toplumlarda gerek kamu ahlakı ve gerekse onunla entegreolan
bireysel ahlâk uyum içindedir. Doğal
bir iç denetim oluşur. Bu uyum ile kurulan bir elektronik denetimli sistem ağı vardır.
Bununla birlikte sosyal sorumluluk taşıyan toplum kendisini bu sistem ahlakının kapsamında görür. Mesela, kaldırıma araç park
edilmez. Oysaki beş santim yüksekliği var, engel değil. Ancak toplumsal ahlak
gereği göremezsiniz. Denetlenen bu sistemde ikili ilişkilerle sistemi atlamak adeta imkânsız. Buna teşebbüs
edilemez. Bireysel ilişkiler zaten devre dışıdır. İnisiyatif yoktur. Referans
yoktur. Zaten kurumlar için iş ve işleyiş söz konusudur. Kimin “ahlaklı insan” olup
olmadığı değil, bireysel haklar ve
yükümlülük
önemlidir. Bu anlamda bir kamu kurumunda tanıdık aramaya gerek duyulmaz. Zaten iş tanımı belirlenmiştir.
Kurulan sistemde imtiyazlı olmak tanımlanmamıştır.
İltimas söz konusu olamaz. Kategorik
tanımlamalar olsa bile bu durum kamuoyunca bilinir.

 

Sonuçta yüzümüzü batıya dönmüş olsak
bile, Doğu-Ortadoğu toplum gelenekleri taşımaktayız. Geçiş sürecindeyiz. Modern
toplum kriterlerine erişmek için temel yapıdaki sorunların çözülmesi gerekir. Ahlakın
bir anlamda sosyal adalet olması gibi evrensel
nitelikleriyle birlikte “yükselen değer”
olması, bireysel vicdana bırakmamalı. Sistem
ahlakı
tesis edilerek bireylerin kamu ahlakına uyumu sağlamalı. Bu nedenle
siyasi ahlak yasası çıkarmadan önce, toplumun ahlak kavramına değer yüklenmesi gerekir. Bir toplum için sosyal ahlak bir sorun değilse, siyasal ahlak neden sorun olsun ki?. O zaman, “Gelen ağam, giden
paşam!.”.  Selam ve sağlıkla.  

Tatlı Dil ve Güler Yüzün Önemi

“Binlerce kilit
olsa, her kilit gök genişliğinde olsa, anahtar dişi gibi olan, iki üç tatlı
söz, onların hepsini açar.”
  Mevlâna

 

İnsanlar
arası iletişimde önemli olan faktörlerden biri de dildir. Kabalığın ve nezaketsizliğin
“samimiyet-dürüstlük” olarak algılandığı bir çağa doğru koşarak giderken,
birlikte yaşamak için önemli bazı değerlere vurgu yapmamız gerekir. Tatlı dil,
bunlardan biridir. Kişilerin ne kadar akıllı, ne kadar düşünceli oldukları,
söyledikleri sözlerle ölçülür.

 Tatlı dil, insanın kullandığı “iyi güzel ve
hoş” söylemlerdir. Tatlı dil zor kullanarak yapamayacağımız şeyleri güzel
sözlerle kolayca çözmemizi sağlar. “Tatlı dil yılanı deliğinden
çıkarır.” Atasözünü bilmeyenimiz yoktur. “ Yani acı ve kırıcı söz, dostu
düşman yapar; tatlı söz, düşmanı bile dost yapmaya sebep olur” demektir.

İnsanlar
konuşarak anlaşırlar, fakat bu yeterli değildir. Dil hem savaş çıkarır, hem de
barışı sağlar. Dilimizle; kırıcı, kızdırıcı, üzücü, ayrıştırıcı olmamalıyız.
Dinleyenlere hoş gelen, motive eden, moral veren bir üslup kullanmak iletişimi
her zaman kolaylaştırır. İnsanların sorunlarını, dertlerini, küslüklerini ancak
yapıcı, tatlı dil ile çözebiliriz. O yüzden herkese karşı mütevazı, güler
yüzlü, değer veren, tatlı bir üslup sergilemeliyiz.

Aklın
süsü dil, dilin süsü sözdür. 11. yüzyılda yazılan ilk Türkçe Siyasetname olan
Kutadgu Bilig’de devleti yöneten beylere şu tavsiye edilir:

“Esenlik
dilersen, eğer kendine,

Kötü
söz söyleme, yön ver diline”

Sözcükler,
zihnin ve kalbin kapılarıdır, son çıkış noktalarıdır. İnsan zihninde ve
kalbinde olanı dışa yansıtır, kapının dışına çıkarır. Yani insanın içinde ne
varsa sözcükleri onu ele verir. Tatlı dil, birleştiricidir. Sivri dilli
kişilerin, bulunduğu ortamlarda soğuk rüzgârlar eser, bu üslup insanları
ayrıştırır, kırar, kızdırır, üzer, küstürür.

Tatlı
dilli olmak, yalan söylemek demek değildir. Alttan almak, pasif hoşgörü
göstermek de değildir. Tatlı dilli olmak, “sanal bir görüntü” de değildir.
Tatlı dil, karşıdaki kişinin kendisini daha iyi hissetmesine, samimi olmasına,
güven duymasına moral bulmasına bir teşviktir.

İnsanoğlu
yakınlarından, çevresinden ve arkadaşlarından her zaman güzel sözler duymak
ister. O yüzdendir ki güzel sözle hitap etmek, güzel cümleler kurmak,
çevremizdeki tüm insanlara sevgi dili ile yaklaşmamız gerekmektedir.

Kendimizin
ve başkalarının hayatına anlam katmak ve sevdiklerimiz tarafından sevilmek
istiyorsak, her zaman kırıcı olmayan güzel, tatlı sözlerle konuşmalıyız. İnsanlarla
güzel söz söyleyerek konuşmak ilişkilerin düzelmesine, sevgi ve saygının
oluşmasını sağlar.

Konuyla
ilgili bazı atasözleri: Tatlı ye, tatlı söyle. Dilin cismi küçük, cürmü
büyüktür. Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim. Bana
benden her ne olursa, başım rahat bulur dilim susarsa. Baş dille tartılır. Tatlı
söz söyleyen, kötü söz işitmez. Tatlı dilli dost, her derdin devasıdır. Diline
sahip çıkmayan başına bela alır. Kullanıldıkça keskinleşen ve güçlenen tek şey
dildir. Tatlı sözler, şiddetli bir öfkeye karşı en tesirli ilaçtır.  İnsanın eti yenmez, derisi giyilmez; tatlı
dilinden başka nesi var. Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola
ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz. Dil hayatın anahtarıdır. Bıçak yarası
geçer, dil yarası geçmez. Bülbülün çektiği dili belâsıdır.

Tebessüm,
bedavadır, alanı mutlu eder, vereni üzmez. Huzurun anahtarı tebessümdür.

Tebessüm ateşinde
erimeyen maden bulunmaz. Başarının sırrı, güler yüz ve tatlı dildir. Bir
kimsenin iyi insan olduğu; tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği,
münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile
anlaşılır.

İnsanlara
yapılacak en faydalı ihsan, en kıymetli hediye, tatlı dil ve güler yüzdür.
Kimse ile münakaşa etmemelidir. Münakaşa, dostluğu azaltır, düşmanlığı
arttırır. Kimseye kızmamalıdır. Kızmak, sinir ve kalp hastalığı yapar.  

İyi
ve başarılı insanlar tatlı dilli ve güler yüzlüdürler. Dostları, sevenleri
değer verenleri çoktur. Öfkelenmemeli, hiç sertlik göstermemelidir. Geçimsizlikler,
kavgalar ve  bütün sıkıntılar sertlikten
ve kırmaktan kaynaklanmaktadır. Kin ateşini körükleyen münakaşadır. Münakaşa,
karşıdaki insanı cahil yerine koymak, “sen bilmezsin, ben bilirim” demektir.
Cahillikle suçlanan herkes az veya çok kızar.
Münakaşa, dostların azalmasına,
hasımların çoğalmasına sebep olur.

Tatlı
dil, ağzımızdan çıkanlarla kirlenmemektir. Tatlı dil, sözcüklerle ahenk
oluşturmaktır. Gürültü yerine armonik ses oluşturmaktır. Tatlı dil, şiirseldir.
Tatlı dil, yumuşaktır. Tatlı dilin öyle özelliği vardır ki, yeri gelince
dostlukları bitirir, yeri gelince nice düşmanlıkları izale edip, gönülleri
fetheder.

İkili
ilişkilerde, ailemizde ve toplumda huzur arıyorsak, yaşadığımız hayatı güzel
kılacak tatlı dili ve güler yüzü asla ihmal etmemeliyiz. Güzeli güzel yapan
güzel söz ve tatlı dildir.

Sevgiyle
kalın.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 21

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

 

Hakkında Yazılanlar- 3

Mûsikî Akşamları – 1

Prof. Dr. ALÂEDDİN YAVAŞÇA

Pîrimiz,
üstadımız İbnülemin Mahmud Kemal’in aziz hâtırasını saygıyla selâmlıyorum. Altı
yüz yıl boyunca edebiyatta, mûsikîde, mîmârîde, dilde, dinde, âile yapısında;
minyatür, ebrû, tezhip gibi ince sanatlarda, çinicilikte, devlet teşkilatında
velhâsıl kültürün her dalında büyük bir zenginlik taşıyan Osmanlı Cihan
Devleti’nin kültür hazînesinin son temsilcilerinin başında İbnülemin Mahmud
Kemal’i görmekteyiz. Ali Emîrî Efendi, Necmeddin Molla, Haydar Molla gibi
değerler de yirminci yüzyıla ulaşmışlarsa da İbnülemin kadar toplumun her
katında anlaşılamamışlardı. O kültürde Fuzûlîler, Bâkîler, Nedimler, Nef’îler,
Nâbîler, Nâilîler, Şeyh Galipler şâir olarak yetişmişler; bu şâirler Hâfız
Post, Itrî, Ebû Bekir Ağa, Tab’î Mustafa Efendi, Hacı Sâdullah Ağa, Şâkir Ağa,
Küçük Mehmed Ağa, Dede Efendi, Üçüncü Selim, Tanbûrî İzak, Vardakosta Ahmed Ağa
ve benzeri büyük bestekârları şiirleriyle donatmışlardır. Ayrıca yazdıkları
gazeller, hep bu büyük bestekârlar tarafından bestelenmiştir.

Bu saydığım
kişiler, klasik Türk mûsikîmizin muharriki olmuşlardır. Bugün ise tüfek icad
oldu, mertlik bozuldu! Serbest şiir çıktı, şâir bozuldu. Arı Türkçe bu ahvale
tüy diker oldu. Yakınmayı bırakıp konumuza dönelim:

Lise ve
Üniversite talebelerinden, Üniversite hocalarına ve devletin önemli
şahsiyetlerine varıncaya kadar her kesimden insanlarla ilişki kurabilen ve
onları cezbedip şahsiyetine bağlayabilecek vasfı, İbnülemin, şahsında
taşıyordu. Âlimdi, fâzıldı, şâirdi. Devletin önemli görevlerinde bulunmuş,
Osmanlı kültürünün her dalının dile getirildiği meclislerde yer almış, yaşadığı
her günü değerlendirerek farklı bir estetik yapıya erişmiştir. İşte bu
İbnülemin Mahmud İnal; hocaların, gençlerin ve meclisine devam edebilme şansına
sâhip olabilenlerin mürşidi olmuştur.

Bakınız
zamanın şâiri Hammâmîzâde İhsan Bey, Üstad’ın saydığımız yönlerini bir kıt’a
ile nasıl dile getiriyor:

Âb-ı rûy-i fuzalâ Hazreti Mahmud Kemal

Sâhib-i hikmete atmış yine bir dürr-i semin

Ne Kemalin gibi Mahmud u mükemmel bulunur

Ne de İhsan gibi bir şâir-i Hassan âyin

Türkçeleştirelim:

Erdemlilerin
yüzünün suyu Mahmud Kemal Hazretleri hikmet ve ilim sâhiplerine yine kıymetli
bir inci atmış. Ne olgunluğu gibi övülmeye değer mükemmellik bulunur. (Ama
biraz da kendine yontuyor.) Ne de İhsan gibi güzellikleri dile getiren bir
şâir.

Kendine has
özelliklerini Süleyman Nazif-Yahya Kemal Beyatlı ikilisi bir beyti kucaklayan
mısrâlarıyla ne güzel ifâde etmişler:

Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

Hezâr gıbda o devr-i kadîm efendisine

Biliyorsunuz ‘hezar’ bin, ‘gıbda’ da imrenmek
demektir.

İçinde hem
tevâzu (alçak gönüllülük) hem de gurur taşıyan bu beyit, Efendi Hazretleri’nin
ruh hâletini sergilemektedir.

………….

İbnülemin
Mahmud Kemal, mahfûzâtını (ezberindeki bilgileri) hiçbir zaman saklamamıştır.
Özel sohbetlerinde sırası geldikçe târihe, edebiyâta ve mûsikîye âit
hâtıralarını, bilgilerini ihvâna anlatmaktan zevk duyar, hatta yaşanan zamanın
aksaklıklarını kendine has nükteleriyle hicvederdi. Meclisi âdab, erkân, ahlâk,
târih ve Osmanlı-Türk kültürünün üniversitesi mâhiyetindeydi. Orada öğrenilen
ilimleri, hiçbir üniversite eğitiminde bulmak mümkün değildi. Efendi’nin bu
paha biçilmez sohbetlerine zamanın ordinaryüs profesörleri, edipleri,
kalburüstü kişileri devam ederler ve bilmedikleri birçok konuyu ilk ağızdan
öğrenme imkânını bulurlardı.

İbnülemin,
devlet adamlarından da saygı görmüştür. Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel,
O’nu sık sık ziyâret edenlerdendir. Celâl Bayar cumhurbaşkanıyken, Efendi
Hazretleri’ni, Florya Köşkü’nde bir öğle yemeğinde ağırladı. Bu dâvet bir
maksat taşımaktaydı. Yemeğin akabinde Bayar, ‘Üstadımız, Son Sadnâzamlar adlı eserinizi tetkik ettim. Bilmediğim
birçok hususta aydınlandım. Târihe büyük bir hizmet olmuş. Sizden ricam Türkiye
Cumhuriyeti’nin başbakanları için de bir eser kaleme almayı düşünmez misiniz
?
Deyince Efendi, her zamanki muzip ve mânîdar tebessümüyle ‘Efendim, bendeniz Son Sadrıâzamlar’ı yazarken hepsini, ebâ enced
âilelerini, babalarını, dedelerini yâni âile şecerelerini de eserimde
belirttim. Başbakanları yazmaya kalkışırsam bu hususta zorlanırım. Beni bu
yaştan sonra istikametimden ayırmayınız ve ma’zûr görünüz
.’ Bu cevap
karşısında Celâl Bayar kahkahalarla gülmüş, sofradakiler de bu gülüşe iştirak
etmişler. İbnülemin de böylece bu emr-i vâkiden yakayı kurtarmıştır. Bu hâtıra,
aynı zamanda Bayar’ın tecrübeli bir devlet adamı olduğunu, yeri gelince
reddedilmeye tolerans gösterdiğini ortaya koyuyor.

Efendi’nin
kadirşinaslığını ve merâsime verdiği önemi bizzat yaşadım. Sene 1957. Efendi
zâtürre geçirmişti. Henüz nekâhat devrinde 1957’nin başında ilk muâyenehânemi
Taksim’de açtım. Rahatsızlığı dolayısıyla kendisini ziyârete gelen Taha
Toros’a, ‘Bizim Alâeddin bir muâyenehâne
açmış. Bu çocuğun bize hem riâyeti hem de hizmeti vardır. Onu tebrik etmemiz,
bizim görgümüzün iktizâsıdır. Hemen bir taksi tut, beni ona götür
.’ der.
Taha Bey, sağlığını dikkate alarak bu ziyâreti önlemeye çalışırsa da Üstad
ısrar eder ve baskıdan yeni çıkmış olan Son Hattatlar kitabını da yanına alarak
muâyenehânemi teşrif eder. Benim için büyük bir sürpriz olan bu ziyâret
karşısında sağlığı yönünden üzüldüm; fakat o büyük insanın hasta hasta beni
onurlandırması, ruhumda târifi mümkün olmayan akisler yarattı. Hele titreyen
eliyle Son Hattatlar eserini, şahsıma hediye ettiğine dâir güçlükle attığı
imza, kitaptan çok gönlümün derinliklerinde yerini buldu.

Eseri
verirken, ‘Alâüddin, bu kitabı,
kütüphânenin görünen bir yerine iliştir. Sana saâdet, hayır, sağlık ve
mesleğinde muvaffakiyet getirsin. Sen de yazmakta olduğum Hoş Sadâ için
istediğim bazı bilgileri tez günde bana getir
.’ dedi. Bu ziyâretin akabinde
prostat şikâyetiyle Ordinaryüs Profesör Doktor Kâzım İsmâil Gürkan tarafından
ameliyat edilmek üzere Cerrahpaşa’ya yatırıldığını öğrendim. Hoş Sadâ için istediği
dokümanları da hastahaneye götürdüm. Bu ziyâret kendisini son görüşüm oldu.

O’nun nasıl hâlis
bir Müslüman olduğunu gösteren bir hâtırasına da değinmek isterim. Son
Hattatlar kitabının matbaaya verilen ilk fasikülü çıkınca kitaba âit telif
hakkı olan parayı kendisine vermek isterler. Efendi Hazretleri, kitabın
baskısının tamamı bitmeden parayı alamam, vebal altına giremem diyerek reddeder
Ancak kitap basılıp satışa sunulduktan sonra telif parasını alır. Emeğinin
karşılığını, kitabı gördükten sonra kabullenir. Haramı ve helâlin dersini de bu
şekilde vermiş olur.

Bana hediye
getirdiği kitap yanımda bulunuyor. Fakat cildini güzel yapmadıkları için çok
üzüldüm. Bu, benim için çok büyük bir hâtıra. Bir de babama gönderdiği
mektuplar var. Bunların hepsi kendi elyazısı iledir. Bunları ömrümün sonuna
kadar saklayacağım.

Küçük bir
hatıramı daha sizlere anlatmak isterim:

Hayatının son
on yılında Üstad prostattan mustaripti. O sırada, Ordinaryüs Profesör Tevfik
Remzi Kazancıgil’in yanında kadın doğum asistanıydım. Kazancıgil, İbnülemin’e
bağlı olan hocalardandı. Eski asistanlarından Doktor Fürûzan Selcen hem Selcen
soyundan gelen İbnülemin’in akrabası hem de prostat rahatsızlığı için tedavide
enjekte olarak kullanılan ilâcın tatbikinde Hoca’nın görevlendirdiği bir
ağabeyimizdi. Zaman geldi, Fürûzan ihtisasını tamamladı, imtihanını verdi ve
mütehassıs olarak Ankara’ya gidip yerleşti, İbnülemin o günlerde bir pazartesi
gecesi, toplantının sonunda Hoca’ya verilmek üzere, bir tezkereyi elime
tutuşturdu. Tezkerede, ‘Fürûzân-ı bî
iz’an, mütehassıs olup gittiğine göre bizim tedâvide iğneleri kim yapacak? Bu
hususta yeni bir yapıcının tâyinini hassaten rica ederim
.’  diye yazılıydı. Klinikte tezkereyi Hoca’ya
verdim. Hoca okuduktan sonra yüzüme baktı, ‘Şu
andan itibâren İbnülemin’in iğnelerini sen yapacaksın
.’ dedi. Böylece
İbnülemin’e -pazartesi gecelerinin dışında- bana bir hizmet kapısı daha açıldı.
Uzun süre Efendi Hazretleri’nin canını yaktım. Helâli hoş olsun. Fakat o iğneye
ilk gittiğim zaman, hiç girmediğimiz bir odası vardı, solda birinci kapı; orası
çalışma odasıydı. Rahlesi vardı. (orada oturur, yazar çizerdi. Ben işte o zaman
ilk defa oraya girdim.

Bak’ dedi. ‘Sen şu kadar zamandır bana devam ediyorsun. Ama anacığım bizi öyle
yetiştirmiştir ki biz mahrem yerlerimizi öyle kolay kolay kimseye gösteremeyiz.
Bir iğnelik yer açarım, ona göre
.’ dedi. İbnülemin zâten bir deri bir kemik.
Peki Efendi Hazretleri, ona gayret
ederim
.’ dedim. ‘Uzun da sürmesin ha!’
diye hatırlatmada bulundu. Nihayet bir yer açtı; ama iyice görünmüyordu. ‘Fark edilmiyor efendim.’ dedim. ‘Sen de amma meraklıymışsın.’ diye
karşılık verdi. Açtığı küçük yeri zor buldum. İğne kemiğe saplanacak. Tuttum
bir iğnelik yerin derisini şöyle bir yukarıya kaldırdım. İyice temizledikten
sonra iğneyi batırdım. ‘Eh, elin de
hafifmiş. Artık iğnelere muntazam gel
.’ dedi.

Emri üzerine
iğnelerini yapmaya gittik. Fakat bu işler öyle kolay olmuyordu. Her gidişim
merâsime tâbiydi. ‘Olmaz, dikkat et, şunu
yap, bunu yapma
’ gibi sözlerle o zamanlar epey kahrını çektik. Allah rahmet
etsin, kolay insan değildi.

Şimdi size
meşhur ‘pazartesi geceleri‘nin
özelliklerini anlatacağım:

İbnülemin’in
evinde mûsikî iddialı değildi. Amatör bir icrâ ile haftada bir ruhları
yıkamaktan ibâretti. Topluluğun gediklileri vardı. Kapalıçarşı’dan müeddep ve
muntazam Tanbûrî Ali Efendi, dâima çini sobanın önündeki sandalyeye otururdu.
Soba deyince bir hatırayı dile getirmek istiyorum. Bizim Hakkı Süha Bey’in
evinde Salı ve Cuma günleri olmak üzere haftada iki gece fasıl meşkimiz vardı.
Fasıl hocamız Doktor Selâhaddin Tanur’du. Akort bolâhenkti. Selâhaddin Tanur
hiç transpoze çalmaz, yerinden çalar. Bütün sıkıntı okuyanların başındadır.
Hele dik perdeleri bulunan eserler bolsa fasılda hepimizin canı çıkardı. Biz
ona topuk sesi derdik. Topuğumuza basar, bağırırdık. O zamanlar gençtik. Rica
ettik Selâhaddin Hoca’dan, ne olur bir sesli… ‘Hayır efendim, tanbur söylemez.’ derdi. Çok da egoisttiler. Bu,
haftada iki gece yapılan fasıllar, ay boyunca meşk edilirdi ve fasıl ezbere
geçerdi. Ertesi ayın ilk cumartesi öğleden sonra Dr. Çörçöp Sâmi Bey’in (Sâmi
Mortan) evinde toplanılır ve devrin en üst tabakasını teşkil eden kişiler;
edipler, şâirler, mûsikîşinaslar hep oraya gelirler, faslı dinlerler. Bu, bir
nev’i imtihan olurdu. Fasıl bittikten sonra da bu zevat içerisinde faslın
tenkidi yapılırdı. Hele bunların içinde bir Muhiddiıı Erev vardı ki en
insafsızı da oydu. Kulağı duymaz. Tabiî o zaman böyle cihazlar falan da yok.
Keçiboynuzu gibi bir âlet vardı. Onu kulağına geçirir, onunla eğilir, meselâ
tanbur taksimi ise tamburun üzerine eğilir, onunla takip eder ve ‘Vallâhi bugünkü taksimde sen şu makamdan şu
makama geçerken damdan düşer gibi oldu. Hiç de beğenmedim ben bunu
’ derdi.
Meselâ, öyle tenkid ederlerdi

İşte böyle bir
faslın icrâsı esnasında Sâmi Bey’in evine gittim Kapıyı çaldım. Baktım, kimse
yok. Aylardan Haziran. Yanında embesil bir kadın vardı, kapıyı o açtı. Aileden
gelme bu kadını hizmet maksadıyla tutuyordu. Kadın, ‘Doktor bey çokhasta, yukarı katta yatıyor.’ dedi. Ben tabiî gireyim
mi girmeyeyim mi diye tereddin ettim. Yukarıdan bir ses, ‘Yavaşça ise gelsin!’ dedi. Çıktım, baktım çok rahatsız. Arkasında
destekle oturuyor. Zor teneffüs ediyor. Yüz ve dudaklarda morarma var. Tam o
sırada kapı çalındı. İbnülemin geldi. O da tabîî durumu öğrendi ve dönmek
isledi Ben hemen indim, ‘Efendi
Hazretleri, bulaşıcı hiçbir hastalık yok
’ dedim. ‘Bulaşmaz değil mi?’ diye sordu. ‘Zâtürre galiba’ cevabını verdim. ‘Sizi görmek, helâlleşmek istiyor.’ dedim. ‘Pekâlâ’ deyince koluna girip yukarı çıkardım. Odaya girip kapının
yanında oturduk. Helâlleşildi. O günkü ziyâretimizi yapmış olduk. O gün bizim
fasıllar orada bitmiş oldu.

Ayrılırken
Efendi’yi ben götüreceğim. Tramvaya bindik. ‘Yâhu Alâüddin, bu soğuk algınlığından mı olur?’ sorusunu
yöneltince, ‘Vallahî öyle söyleyenler de
var
.’ dedim. O zaman, ‘Demek ki
Haziran sıcağının içinde bir soğuk damarı var
.’ dedi. ‘Evet efendim.’ dedim. Ben O’nu evine bıraktıktan sonra Pazartesi
yine gittik. Bir de baktık ki Haziran sıcağında soba yanıyor. ‘Kuzum, evlâdım, sobaya bir odun daha atıver.’
dedi. Canımız çıktı, hepimiz sıcaktan kan ter içinde kaldık. O’nun soğuktan çok
korktuğunu, sağlığına hayli önem verdiğini orada bir kere daha müşâhede ettik.

***

İbnülemin’in
acayip bir kıyâfeti vardı. Başındaki fötr şapkaya, şapka demeye kimsenin dili
varmazdı. Kenarı bir parmak kalınlığındaydı. Onu kafasına geçirir, harmaniye
giyer, bir şey daha sarardı. Hele kışın hacı kurt gibi sadece iki gözü
görünürdü. Tabiî ki bu hâliyle herkesin dikkatini çekiyordu. ‘Tüh tüh tüh… Görüyor musun, bütün kadınlar
bana bakıyor. Herkesin gözü üstümde, nazarları değecek
.’ derdi. O
tramvaydan ininceye kadar canım çıktı. Neyse, inip kendisini götürdük. Efendim
işte böyle, kendisi soğuktan korkardı, nazardan çekinirdi. Ama o bütün bunlara
rağmen öyle bir behre sâhibiydi ki hepimizi kendisine bağlamayı bilmişti.

Şimdi bakınız,
bir hatıraya girdiğimizde neler çıktı. Bütün bunlar, kapıdan girildiğinde solda
bulunan çini sobadan çıktı.

Biz yine oraya
gelenlerin isimlerini saymaya devam edelim:

Soba ile
pencerenin arasında mühendislikten mütekâit (emekli) ûdî Ethem Bey, O’nun hemen
yanında pencere önünde albaylıktan emekli Kemanî Alâüddin Bey, yanında Necâti
Başara, başköşede kitâbiyatçı Pertevpaşazâde Nûrullah Bey, ortaya doğru kavisli
olarak konmuş sandalyede albay mütekaidi hânende Hulûsi Bey, ben ve Ârif Sâmi
Toker fasıl kadrosunu tamamlardık. Bu kadroya bâzen fevkalâdeden Süleyman
Erguner, Halûk Recâî, Cevdet Çağla, Hüsnü Coşar, bâzen de Beşiktaş grubu
Tanbûrî Dr. Selâhattin Tanur, Neyzen Hakkı Sühâ Gezgin katılırlardı. Pazartesi
geceleri muntazaman Bakırcılar’da Mühürdar Emin Paşa’nın konağında yapılan
toplantıların belirli bir programı vardı. Konağa küçük bir bahçe kapısından
girilir ve hemen camekânlı ikinci bir kapıyla tahta merdivene vâsıl olunur. Her
basamağından mâziye âit sesler gelen merdivenden çıkıldıktan sonra, ikinci
kattaki kapıdan salona girilir. Salonda soldan birinci kapı Üstad’ın çalışma ve
oturma odası, ikinci kapı büyükçe bir misafir odası, sağ tarafta yatak odası,
mutfak ve banyoya açılan kapılar var. Salonun ortasında uzun bir masa portmanto
vazifesi görüyor. Gelenler paltolarını ve pardesülerini; şapkalarını,
çantalarını, sâzendeler saz kutularını bu masanın üzerine gelişi güzel
serpiştirirler. Kalabalık olduğu geceler, masanın ne hâle geldiğini varın siz
tahayyül edin. (Devam
edecek)

24 Nisan Bahanesi İle TBMM’ye Sunulan İhanet Kanunu Teklifi!

“Türkiye’ye ömür biçen HDP’li
Ömer Öcalan’dan sonra Garo Paylan’da sözde soykırımın tanınması için TBMM’ye
kanun teklifi vermiştir. Bu ne hadsizliktir?

 

Uyarıyoruz! TBMM Başkanlığı
sözde soykırım tanısın diye kanun teklifini kabul edemez…

 

Türk Milletini tarih önünde
mahkûm etmek istediği çok açık olan art niyetli böyle bir kanun teklifi TBMM
arşivlerine bile girmemelidir.

 

Uyan Türk uyan!”

 

Bugün 24 Nisan, Ermeni Meselesi ile ilgili bazı şeyleri yeniden
hatırlamanın zorunlu olduğuna inanıyorum”

 

Türklerin memleketi Türkiye’de ve diğer Türk yurtlarında, Türk
Milletinin karşı karşıya olduğu önemli meseleleri vardır. Bunlar hem sayıca çok
hem de büyük yoğunluklarda olduğu için başımızı kaldırıp nefes almamız pek
mümkün değildir. Zaten öyle olması da istenilmektedir…

 

Bu önemli meseleler, Atatürk’ün 1919’da dediklerinden anladığımız
üzere; zamanın kapitalist, emperyalistleri ile günümüz küreselcilerinin, isteği
ve ısrarı üzerine, devamlı olarak önümüze getirilmektedir. Bunlardan biri de;
Ermenilerle yaratılmış olan sorundur.

 

Ancak bu meselelerin, Türk Milletine karşı bir koz olarak
kullanılmasının en önemli sebebi, Türk topraklarına el konulmak istenmesidir.
Bu nedenle, sorunlar önümüze, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum vs. gibi adlandırılan
meselelerle getirilmektedir.

 

Küresel güçlerin arkasındaki Haçlı zihniyetinin, Türklere karşı
Hristiyan ve Müslüman olsa da etnik azınlıkları kullanma arzusu, yüzyıllardır
hep ete kemiğe bürünmüştür.

 

Ermeniler, Türklerin zaafiyete dönüşmüş olan güven duygusu hakkında,
şu kanaate sahiptirler: “Türklerin güven
ve iyiniyetini bir kez bile kazanacak olursan, onlar sana tüm varlığıyla
bağlanır. Çünkü onlarda değer verme gücü vardır.”

 

Aslında bu güzel değer; günümüzdeki gelişmelere de bakacak olursak,
Türk Milleti aleyhine ağır sonuçlar doğurmaya devam etmektedir.

 

Türk yurdunda yaşayan Ermeniler, ülkeye bağlılıklarını yaptıkları
işlerle gösterip ve kendilerine verilen işleri başarı ile bitirince, Osmanlı –
Türk Devleti bu sadık vatandaşlarını sevmiş ve onları diğer tebasından daha çok
kayırmıştır. Ermenilerde bu güveni Türklerin aleyhine kullanmıştır.

 

Tarihte yaşanmış birçok olay, bir Türk devleti olan Osmanlı’nın ve
hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin; meselenin önemini kavrayamadığını bize
gösteriyor. Böyle olunca, sıradan vatandaşında meseleyi anlaması ve tedbir
alması imkânsızlaşmış oluyor.

 

Rahmetli büyükelçi Gündüz Aktan “Açık
Kriptolar”
adlı kitabında, 1973 yılında ABD’nin Los Angeles şehrinde, Asala
Ermeni Terör Örgütü’nün eylemleri başlayıncaya ve bu olayda, Dışişleri
Bakanlığından oda arkadaşı Bahadır Demir şehit oluncaya kadar, Mülkiye mezunu
olmasına ve on yıllık bakanlık tecrübesine rağmen, Ermeni meselesinden haberdar
olmadığını ifade eder. Keza bu konuda çalışan Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’da “Bu tarihe değin, Türkiye’nin Ermeni
Sorunu’na ilişkin ne kapsamlı bir bilgisi, ne de buna bağlı bir çalışması
vardır.”
demektedir. Bu durum aslında, Türk tarafının içinde bulunduğu
durumun bir özetidir!.

 

Türkiye’de bugün, bütün rahatsızlıklara rağmen nispi bir huzur ve
güven ortamı varsa, bu yakın geçmişte taraflara bedeli acı ile ödetilmiş tehcir
ve göçler nedeni iledir.

 

Açık konuşalım; bugün PKK terörünün arkasında bile Ermeniliğini
korumuş ve kendini gizlemişlerin yoğun bir desteği vardır. Suriye ve Irak’ta
yaşayan Ermenilerin, PKK saflarında Türkiye’ye ve Türk Milletine karşı adına “terör” dediğimiz bir intikam savaşı
yürüttüğü aşikârdır. Buna Rusların desteği ve ABD, İngiltere, AB’nin suskunluğu
ile gerçekleşen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin işgali ve Hocalı
Soykırımı’nı da ekleyebiliriz.

 

Gelişmelere Türk Milleti açısından bakarsak, Osmanlı – Türk Devleti;
ülkesine ihanet eden ve küresel güçlerce kullanılan Ermenileri tehcir etmede,
vatandaşlarının can, mal ve namus güvenliği ile devletinin bekasını korumak
açısından son derece haklıdır. Bir devlet niçin böyle bir tedbir aldı diye
suçlanamaz… Anlaşılan odur ki; Ermenilerin ve destekçilerinin yaptıklarından
sonra elde kalan tek çare, “tehcir”
olmuştur.

 

Ama bugün bu tehcir kararı ve tehcir sırasında meydana gelen olaylar,
küresel güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından gündeme oturtulup bir “soykırım yalanı” anlatılırken,
nedense Ermeni vatandaşların ihanetinden ve Türk Milletinin başına gelenlerden
zerrece bahsedilmemektedir.

 

2015’te, 100. yılı gelen “Ermeni
Tehciri”
diğer tarihsel olaylar bilinmeden ve anlaşılmadan tek başına
değerlendirilemez. 1915 yılından önce “93
Harbi”
denilen Osmanlı – Rus Savaşı’nda Müslüman Türklerin başına gelenler,
Girit’teki katliamlar, 1912 Balkan Savaşı’nın Türk soykırımı ve sürgün
niteliğindeki göçleri ve de diğerleri hep bir bütünün parçalarıdır.

 

Günümüze de yansıyan “Ermeni
Meselesi”
1915’ten önce, 1878 Berlin Kongresi’nde de vardır. Buradan da
anlıyoruz ki; bu sorun Osmanlı – Türk İmparatorluğu içindeki diğer ayrılıkçı
eylemlerle, aynı özelliği taşıyan ve her aşamada çeşitli kimliklere bürünen
dönemsel olaylar bütününün bir parçasıdır. Hatırlayalım ki; 1915 Ermeni
Tehciri’nden sonra, İngiliz ve ABD desteğiyle başlayan Yunan İşgali ile Rum
tebanın ihaneti ve “Mübadele” ile
sonuçlanan bir süreç daha vardır. Mübadele de en az tehcir kadar taraflara acı
ve gözyaşı getirmiştir. Ama her nedense daha iş bir “Rum Meselesi” noktasına getirilememiştir. Her halde onunda Türk
devletine ve Türk Milletine karşı bir kullanım zamanı vardır!

 

Türk Milletinin, pek fazla haberdar olmadığı ve halen yeterince
önemsemediği bu “Ermeni Meselemiz”;
daha 19. yüzyılda ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin gündemindedir.
Ermeni Meselemiz, batının gündemine girdiği dönemde, günümüz Ortadoğu’suna ve
kısmende Güney Kafkasya’ya resmen egemen olan Osmanlı – Türk İmparatorluğu
topraklarında, bir pazar aranmasının ön yatırımı olarak nitelenmelidir. Halen
Türkiye Cumhuriyeti toprakları, bu ülkeler için değişik nedenlerle çok
değerlidir ve öyleyse “Ermeni Sorunu”
sürdürülmelidir… Yapılanda bundan ibarettir.

 

Günümüzde “Ermeni Meselemiz”;
uluslararası kamuoyu ile siyasal hesaplar güden ABD ve AB’li odaklarca,
Türkiye’yi aşağılamak ve milli gururumuzu rencide etmek üzere kullanılmaktadır.

 

Bunun için değişik ülkelerin meclislerinde “sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasa”lar kabul edilmekte ve
bunları inkar edenleri hapis etmek gibi hukuki komiklikler icat edilmektedir.

 

Bizim Türk Milleti olarak bilmemiz icap eden şey şudur: Ermeni
Meselemiz, PKK terörü ve bölücülükten, Kıbrıs Sorunundan, Türk – Yunan
tartışmalarından, Lazca ve Çerkezce eğitimden, Süryanilerin şikâyetleri ile
bunlara benzer şeylerden ayrı düşünülemez. Ve bu konular sadece müsvedde
aydınların insafına bırakılamaz. Türk Milletinin her bir ferdi bunları bilmeli
ve anlamalıdır. Çünkü Türkiye’de yürütülen ve kara propaganda ile desteklenen
zihin ve algı operasyonlarının, bu meselelerle derin ilişkileri vardır. Türk
Milleti; 1915 – 2015 denilerek bir yüzyıl kavşağında, önüne getirilecek yapay
bir sıkıntıya, şimdiden hazırlanmalı ve tedbir almalıdır.

HDP ve Garo Paylan Hakkında.

Ta ki bu yıla kadar, “her sorulduğunda” HDP’nin
kapatılması ile ilgili görüşlerim merak edildiğinde!

 

HDP nin kapatılmasının yanlış olacağını, bu coğrafyada hep
birlikte yaşayabilmeniz için herkesin kendisini rahatça ifade etmesinin faydalı
olacağını,

 

Bize göre marjinal aşırı ya da terör örgütleri ile aralarına
mesafe koymak istemeyen siyasetçiler olsalar bile, toplumumuzun önemli bir
kesiminden oy aldıkları için siyaset yapamamalarının daha yanlış olacağını
beyan eder.

 

Her ne sıkıntı yaşarsak yaşayalım, sorunun Türkiye Büyük
Millet meclisi’nde çözülmesinin, siyasi yolların kapatılmamasının gerekliliğini
savunurdum!

 

Bu duygunun ben de oluşmasında, sosyal hayat içerisinde
ticari hayat içerisinde tanıdığım ülkesine bağlı, vergisinj veren, askerlik
görevini layıkıyla yapmış, yıkıcı bölücü görüşleri olmayan toplumumuzun
değerleri ve milli yapısıyla sorunu olmayan ancak “yasal hakkı olan”
kendince gerekçelerle tercihini HDP den yana kullanan ve seçmeni olan
vatandaşlarımızı tanımış olmam ve bu sayının çokluğudur.

 

Yani, bilinçaltımda HDP’nin siyaset yapmaya devam etmesi
fikrimin oluşmasının nedeni HDP li siyasetçilerin toplumumuzun birlik ve
beraberliğine katkı sağlayacağına olan umudum değil!

Seçmenlerin tercihlerine duyduğum saygıdandır.

 

Ve hala bu coğrafyada huzur içerisinde yaşamanın en önemli
yolu birbirimize ve tercihlerimize duymamız gereken saygıdır diye düşünüyorum.

 

Ancak; Ben ve benim gibi pek çok kişi böyle düşünürken!

 

Özellikle son yıllarda çok iyi anladım ve anladık ki, HDP
milletvekillerinin böyle bir derdi yok.

 

Onlar söyledikleri gibi gerçekten huzur ve barış
istemiyorlar!

İstiyoruz diyorlar! Ama gerçekte istemiyorlar.

 

Sürekli gerilim istiyorlar, sürekli kavga istiyorlar,
sürekli çatışma istiyorlar, bunun için her şeyi yapıyor, her yolu deniyor, her
yarayı kaşıyorlar.

 

Seçmenleri böyle bir şey istemediğine göre, demek ki bunu
onlardan başka birileri istiyorlar.

 

Yani sonuç olarak şuna net olarak kanaat getirdim ki,
katranı kaynatınca şeker olmuyor!

 

Ve ülkemiz üzerinde oynanan proje çok büyük!

 

***

 

Adının anlamı da Ermenice olan “Garo” Paylan’dan
da başka bir şey beklenemezdi zaten.

 

**”

 

Garo Paylan da vereceği o malum önergenin işe yaramayacağını
biliyordu!

Biliyordu ama!

 

Demek ki, bir yerlere mesaj vermek dış mihraklı birilerini
mutlu etmek, dikkat çekmek, gündem oluşturmak gerekiyordu!

 

Belki de kendisine verilen toplumun sinir uçlarına dokunma
görevini yerine getirmek istiyordu!

 

Yazık, gerçekten çok yazık, ağız tadı ile birlikte huzur
içerisinde yaşayamadığımız her güne yazık.

 

***

 

Nihayetinde herkes aslına çekiyor.

 

Evet Garo Paylan siyaset yapsın yapsın ama!

 

Mümkünse artık Türkiye’de değil!

 

Madem ermeni kökenli bir milletvekili, madem ermeni
meseleleri onun için çok önemli o zaman, yapacağı en doğru şey gidip Ermenistan’da
siyaset yapması ve Ermenistan’da hali hazırda yaşayan Ermenilerin daha müreffeh
yaşaması için çalışması.

 

Ölen Ermenileri umursadığı kadar yaşayanları dirileri de
umursamalı!

 

Ya da ermeni sevici Fransa’da ideolojik faaliyetlerine devam
etmeli!

 

Mümkünse Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde değil.

 

***

 

Siyasi partilerin kapatılmasına siyasi yolların tükenmesine
karşı olan birisi olarak söylemek isterim ki.

 

Bence HDP li milletvekilleri, HDP seçmeni nin gücü ile
bugüne kadar doğru ve faydalı bir şey yapmadılar,

 

AK Parti hükümetinin toplumun çok önemli bir kesiminin karşı
çıkmasına rağmen uzun yıllar sürdürdüğü açılım sürecinde bile, terörün bitmesi
için atılan tüm adımları, terör örgütü ile birlikte kötüye kullandılar.

 

Sonuç olarak geldiğimiz noktada. Toplumumuzun terör ve geçim
sorunundan başka bir sorunu olmadığını, olayların diğer boyutlarının ideolojik
ve dış mihraklı olduğunu, küresel güçlerin ülkeleri dizayn etme oyunlarının bir
parçası olduğunu, bu coğrafyada birkaç yüzyıldır kaşınan kapanması istenmeyen
bir yara ve bir proje olduğunu hepimiz çok iyi anladık.

 

Bugün gelinen noktada HDP nin siyaset yapmasının artık
toplumu daha fazla ayrıştıracağını, çok önemli bir bölümü Kürt kökenli olmayan
siyasetçilerle bir yere varamayacağını düşünüyor.

 

Öncelikle Garo Paylan’ın dokunulmazlığını kaldırarak,
yapmaya çalıştığı provokatif hamlenin yasalar çerçevesinde cezalandırılmasını
ve ardından partisinin kapatılmasının görüşülmesinin ihtiyaç olduğunu
düşünüyorum.

 

Herkes konuşsun konuşsun da biraz da faydalı şeyler
konuşsun!

 

Neymiş ermeni soy kırımı olmuş da tanınmalıymış, bunu da
utanmadan, yüzbinlerce Ermeni’nin 1. Sınıf vatandaş, yüzbinlerce Ermeni’nin de
kaçak olarak sınır dışı edilmeden rahat rahat çalışabildiği, hatta Milletvekili
olabildiği, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Meclisinden istiyor!

 

Sen git önce Ermenistan’da bak bakayım 1 tane Türk
vatandaşına 1 tane Azerbaycan vatandaşına tahammül ediliyor mu!

 

Tabii derdi oysa!

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 20

0

 

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Hakkında Yazılanlar-2

İbnülemin Mahmud Kemal’e Dâir-2

Prof. Dr. AHMET HAMDİ TANPINAR                                                                                           
(Devamı)

Bununla
beraber, acaip şekilde bir görme kudreti olan adamdı. Her şeyi demiyeceğim,
fakat aksayanı, bütün vuzuhu ve teferruatıyla görmekten ve göstermekten zevk
alırdı. Bu kendi üstüne hiç çevrilmeyen, dâimâ dışarda, dâima başkalarının
üstüne dikilmiş gözün, belki tek kusuru yalnız teferruatta kalması ve asıl
terbiyesini yerli halk eğlencelerinde ve biraz da eski müverrihlerimizde
yapmasıydı. Medresetül-hattâtîn’in ‘Son
Hattatlar
’ın mukaddimesinde anlattığı açılış merâsiminden başlayarak Son
Asır Türk Şâirleri’nde birçok tanıdıkları için yazdığı şeyler, Ali Emirî’nin
ölüm döşeğinde yattığı oda, Sait Paşa’nın o kadar dolambaçlı yollardan
hikâyesine geldiği son çocuğu, Paşa’nın ‘hastayım!’
diye yataktan çıkmayışları, edebiyatımızdaki benzerlerini geçen şeylerdir.
Bunlar tek başlarına alınırsa sâhibini çok daha başka ışıkta gösterebilirler.
Hâlbuki bunun yanında, bir türlü kendisini anlatamıyan bir geçmiş zaman şâiri
vardı. Bu İstanbul efendisi, hayatımızın kırk elli sene içinde nasıl altüst
olduğunu, çerçevelerini nasıl kay-bettiğini ve çöktüğünü görmüştü. Gençliğinde
zengin, mâmur, ağzına kadar dolu gördüğü konakların hepsi yanmış, yıkılmış,
insanları dağılmış, arsaları kaybolmuştu. Bunlar hepimizin bildiği ve az çok
duyduğu şeylerdi. Fakat İbnülemin Mahmud Kemal Bey, onları yalnız hatırlamakla
kalmıyor, garip ve dokunaklı bir şekilde kendisini onların ayakta kalmış tek
parçası, hakîki vârisi zannediyordu. İşte tezkireciyi, Fatin Efendi’nin, Esat
Efendi’nin, Âli’nin ve Müstakimzâde’nin halefini, yazı yazmayı Flaubert’in
Bouvard et Pecuchet’sini hatırlatacak derecede ömrünün tek işi yapan adamı bu
terkipten kalanları behemehal kurtarmağa götüren yahut daha iyisi bu işte o
kadar kırbaçlayan şey. Bir eser, bir isim, bir müşâhede, yıkılanın bir zerresi,
ne olursa olsun o dâimâ bir şeyler kurtarmağa mecburdu. Son Hattatlar’da bazan
yalnızca bir ismi anmak ona yetiyordu. Son Asır Türk Şâirleri’nin anketi abese
kadar gider. Ömründe tek manzume, hattâ tek mısra yazmış insanların hepsi, bu
acaip ‘sormagir’ mahallesindedir. Çünkü muharrir için kurtardığı şeylerin
kıymetli olması behemehâl şart değildi. Kurtarılmış olmaları mühimdi. Bu O’nun
ekonomisi, en aziz şeylerini alan zaman uçurumuna açtığı mücâdele, hattâ
zaferiydi. Bu arada bazıları kendisini asıl zamanına götürse ne mutlu! O zaman
İbnülemin Mahmud Kemal Bey de mevzuunun verdiği imkânla değişir, üslûbu
tatlılaşırdı. O zaman bugünün hayatiyle birkaç dosttan başka bağı olmayan adam
asıl hayatını yaşadığı zamana kavuşuyor, kaybolmuş saadetler, başta baba evi,
annesi, kardeşleri ve dost muhitleri, Kâmil Paşa konağı hepsi birden eski
revnakı ile yaşamağa başlıyordu. Fakat onların yanı başlarında uğradığı
ihmaller, bir türlü yemediği itiyadları için mâruz kaldığı tenkidler,
istihfaflar, eskiliğinin, muasır olamayışının verdiği küçüklük duyguları, şahsî
meziyetlerinin mensup olduğu âlemle beraber inkâr edilmesinden duyduğu
acılıklar, hattâ şu veya bu sebeplerle evsiz, çoluksuz çocuksuz kalışı vardı.
Bu sefer büyük hınçların devri başlıyordu: ‘Onlar
muvaffak olamadılar, ben muvaffak oldum. Son sözü ben söylüyorum. İşte ben
onların hakkında hüküm vereceğim
.’ Ve bu son sözü söylemek fırsatını bu
dindar adam, kaderin kendisine bahşettiği büyük bir imtiyaz addediyordu. Ve
mâdemki son sözü o söylüyordu, imkânlar müsaade ettiği müddetçe söyliyecekti.
İşte İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in arkasında çalışan karışık cihaz…

Bu hayatta ve
eserde dâimâ mühim bir yeri vardı. Onun gibi kat kat olan bir insanı, bir daha
görebilir miyiz bilmem? Eserlerinin doğrudan doğruya devâmı olduğu tezkirecilerden,
şahsî şahâdete fazla ehemmiyet veren ve târihi canlı bir misâl üzerinde, bir
politika ve ahlâk dersi addeden eski vak’a nüvislere, üslûbunun bir tarafını,
hiç olmazsa hicvinin ve nüktesinin bâzı çizgilerini, konuşmasının
perdesizliğini aldığı muhakkak olan yerli temaşa oyunlarına, belki de Hüseyin
Rahmi romanına, tanıdığı vezirlerden sevdiği, ezberinde olan mısralarını her
vesile ile değiştirerek tekrarladığı şâirlere kadar, gençliğinde her
rastgeldiğinin onda hâfızası vardı.

Yusuf Kâmil,
Mehmet Sait, Sait Halim Paşalar bu örneklerin şahsî hayat plânında en önde
gelenleri idi. Hâtıralarının ocağında babası için birincisinin diğer nüshası
olan bir çevre doğmuştu. Kendisi ise benzetişi çok ilerilere, mukaddese kadar
götürdüğü bu iki insanın bir muhassılası (meydana getiren, hâsıl eden) olmak
istedi. Belki de arada ilk devirlerinde tanıdığı ve tesiri altında kaldığı bir
şeyh (Nakşibendiliğin Hâlidiye kolundandı ve etrafında bulunanların bir kısmı
gavsiliğine (önde gelenlerden olduğuna) inanırlardı. Bu tesirlerin, ilk
kademede mâruzu olan, o kadar çok sevdiği ve her eserinde o kadar hüzünle
bahsettiği kardeşi Tevfik Bey vardı.  

Yazısında,
konuşmasında, her pazartesi gecesi evinde yaptığı ve behemehal gelmemizi
istediği mûsikî toplantılarında O’nu hep yekûnu olduğu bu kalabalıkla berâber
görürdük. Yusuf Kâmil Paşa’nın, Sait Halim Paşa’nın konaklarında, servet ve
debdebece onlardan kıyas edilemiyecek derecede geride olan -fakat mânen onlara
çok üstün addettiği- babasının evinde olduğu gibi mûsikîmizin büyük şöhretlerini
bu gecelere getirmesi kendisi için imkânsızdı. Fakat çocukluğunu büyülemiş olan
bu âlemlerin teşrifat ve âdabını elindeki imkânlarla tekrardan kimse kendisini
men edemezdi. Bu gecelerde kırmızı kadife kanapenin her zaman oturduğu
köşesinde, bütün ömrünce üstüne eğildiği gazete koleksiyonlarının rengini
bağlamış çehresi, zayıf vücudu o eski vezir edâsı nerden ve nasıl buluyordu,
bunu izah edemem. Fakat etrafında, devletin her şey olduğu ve tek bir mansapta
(makamda) devirlerin hürmet ve riâyetini kurmağa çalıştığı muhakkaktı. Yazık ki
öbür İbnülemin Mahmud Kemal, her lâhza canı sıkılan, etrafını azarlarken, şaka
ve lâtife ederken asıl hayatını yaşadığını zanneden adam, bütün bu örneklerin
tabakasını birdenbire yırtar, dışardan görülen bir dikkatle her şeyi altüst
ederdi. Öyle ki tesadüfen en güzel çalınan veya söylenen en mühim eserin
ortasında bile ev sâhibinin âdetâ sinsince müdâhalesi ile kışkırttığı
kahkahalar, onlara cevap veren ve onları azdıran hiddetler başlardı. Asıl
garibi, kendi oyununa ara sıra, kendisinin de mağlup olması sonunda
karşısındakine darılması idi. Bu şakadan başlayan dargınlıklar içinde bazıları
-rahmetli Hamamîzade İhsan Beyle olduğu gibi- bütün ömrü boyunca devam etmişti.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey aramızda, hayatın konserine karışan bir aksiseda gibiydi. Bu
aksisedayı yakalamak, hattâ tâbir caizse tahrik etmek lâzımdı. Bu itibarla
İttihat ve Terakki devrinden başlayarak, sırasiyle Türk Târih Encümeni’nin,
daha sonra Maarif Vekilliği zamanında dostum Hasan Âli Yücel’in bu eserin
tamamlanması ve meydana çıkması için sarf ettikleri gayreti burada hatırlamamak
büyük bir haksızlık olur. Hele kendisinin bütün iddialarına rağmen bu eserlerin
çoğunun başlangıçta sâdece not hâlinde bulunduğu ve ancak matbaanın eşiğinde
tamamlandığı düşünülürse bu himmetin ehemmiyeti kolayca anlaşılır. Filhakika,
meraklı ve koleksiyoncu ile yazar dâima ayrı şeylerdir. Birincisi ne olsa
amatördür. Amatörde birçok şeyi tesadüfün kendisi idâre eder. Bu itibarla
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in bugün elimizde bulunan eseri başından itibâren
resmî alâkanın mahsulüdür, diyebilirim. Zâten ısmarlandığı zaman yazan
muharrirlerdendi. Konuları itibâriyle en mazbut eserleri olan divan
mukaddimeleri, tezkire mukaddimeleri, Evkaf ve Maarif nezâretleri salnâmeleri
hep böyle vücuda gelmişti. İşte ‘Hoş Sadâ’yı, Hasan Âli Yücel’in vekilliğinden
sonra devam ettirmesini bildiği bu alâkaya borçluyuz. Şurasını da söyliyelim ki
ben, yirmi sene İbnülemin Mahmud Kemal Bey’i hepsinden evvel bu kitabı
bitirmeye teşvik etmiştim. Aramızda bu iş için dâimâ alevlenmeye hazır bir
çeşit mücâdele vardı. Fakat o, Son Sadrıâzamlar’ı daha ehemmiyetli buluyordu.
Bu gecikme yüzünden ‘Hoş Sadâ’ biraz da yarım çıkıyor. Buna rağmen, bir
medeniyet değişmesi arasından bile hissî hayatımızı hâlâ idâre etmekte devam
eden, öbür sanatlarımıza o kadar tesir eden son devirler mûsikîmizin târihi ile
birazcık yakın olsun uğraşanlar, Itrî, Hafız Post, Seyyid Nuh, Ebubekir Ağa
veya Tab’î Mustafa Efendi gibi en büyük mûsikîşinaslarımızın bile hayatı
hakkında ne kadar az bilgimiz olduğunu, hattâ bazan Zaharya’da olduğu gibi,
yaşadıkları devirde bile tereddüt edildiğini çok iyi bilirler. ‘Hoş Sadâ’nın
muharrire mahsus o lâtif karışıklığı içinde olsa bile bize bilmediğimiz birçok
şey öğreteceği, hiç olmazsa bu mâzi sanatını alâkadar eden bir yığın ihtimale
ve şüpheye yol açacağı muhakkaktır.

Şimdi bu son
kitabı ele almanın sabırsızlığı içinde muharririni daha başka türlü
hatırlıyorum. Duvarlarını süsleyen çok güzel yazılariyle (bazı mühim eksikliklere
rağmen, bütün bir koleksiyon; Son Hattatlar’da İbnülemin Mahmud Kemal
kolleksiyonu) bir köşeye yığılmış çoğu kırık eski fayans parçalariyle (bu evde
hiçbir şey atılmazdı, fakat birkaç iyi Beykoz’u ve Yıldız’ı vardı), hiç olmazsa
ilk Meşrutiyet yıllarına çıkan havı dökülmüş, Empire mobilyasiyle gözümün
önünde olan, salonda, bahçe üstündeki sâde döşemeli küçük yazı odasında her
ramazan akşamı o kadar acaip şekilde azarlanarak, gülerek, fakat hakikî bir
ikramla ve kendi pişirdiği yemeklerle iftar ettiğimiz bu odaların açıldığı
sofada, kaybettiği âlemden bir gölge gibi dolaşan, çalışkan, acaip, nasıl
seveceğini bilmeden seven titiz, bir çeşit cihan kaynanası huylu, fakat vefâlı
ihtiyar adamı, çok eski bir zaman takvimi gibi günü geçmiş şeyleri sayan ve sizin
zamanınıza ekleyen adamı, kendi tarzında dikkatli araştırıcıyı, bir yığın
ihtibasın (tutuklağun) ve enfüsîliğin Subjektifliğin) içinden bize gördüklerini
ve bildiklerini veren hâtırâcıyı, bende kalmış yüzlerce hayalinden hatırlıyorum
ve içim garip şekilde burkuluyor.

Etrafiyle ve
kendisiyle bir yığın anlaşmazlık içinde yaşayan, fakat bütün bu
anlaşmazlıkların ortasında kurduğu iç ahengiyle, yaşadığı devrin devamlı
inkâriyle, dağınık olsa bile büyük bir eseri vücuda getiren, o kadar unutulmaya
mahkûmu, unutulmuş şeyi tekrar hatırlatan bu çalışkan adamı elbetteki fikir
âlemimiz dâimâ hatırlıyacaktır. Fakat O’nu şahsen tanıyanlardan biri olan ben,
bu kaybın yanında öbür kaybı, geriye dönmüş zamanın lâtif ve şaşırtıcı bir
sayıklamasına benzeyen, asıl İbnülemin Mahmud Kemal’i hiçbir zaman
unutamayacağım.

 

Kafası Kütüphânesinden Zengin…

METİN TOKER

Bakırcıların
arkasındaki büyük konak, zamanın hayli hışmına uğramıştır ama oraya kimler
gitmez… Üniversite profesörleri, âlimler, muharrirler, târihçiler, alay alay
‘üstat’lar. Hepsinin mutlaka bir müşkülü vardır; Ya bir kitap yazıyorlardır,
vesika ararlar; ya içinden çıkamadıkları bir bahis mevcuddur, çâre ararlar veya
bir meselede başları dara gelmiştir, akıl danışırlar. İbnülemin Mahmud Kemal,
hiç kimseyi geri çevirmez, hiç kimseye de ‘yarın
gelin, ben o meseleyi tetkik edeyim
’ demez.

Kütüphânesi,
Türkiye’nin en zengin kütüphânelerinden biridir ama onun raflarından çok daha
zengin olanı kendi kafasıdır. Ziyâretçisini karşısına alır, çok zaman
saatlerce, o hususu tıkır tıkır, en derin noktasına kadar anlatıverir. Bu
ziyaretçiler her zaman Türk olmazlar, Amerika’nın ve Avrupa’nın tanınmış
âlimleri de Bakırcıların arkasındaki konağın eşiğini aşındırmaktan geri
kalmazlar. Zîra İbnülemin’in Türk edebiyatı ve Türk târihi hususundaki inkâr
kabul etmez salâhiyeti, bütün dünyâca tasdik olunmuştur. Bakırcıların
arkasındaki konaktan içeri girerken ürkmüyordum dersem yalan söylemiş olurum.
Bu kadar müthiş bir heccavın huzuruna çıkmak, tahmin edilebilir, pek güç
oluyor. Fakat yukarı katta, ağır bir perdeyi kaldırıp, üstadın oturduğu odadan
içeri başımı uzattığım zaman fevkalâde sevimli bir insanla karşılaştım. Uzunca
bir boy, yaşına rağmen parlak gözler, iri bir burun. İşte ilk bakışta, üstad
İbnülemin Mahmud Kemal! Üzerinde eski bir elbise, başında meşhur takkesi,
ayağında terlikleri vardı.

Üstadın beni
aldığı oda, ufacık, pek basit bir odaydı; ama Endülüs hükümdarının hazineleri
içine düşen Tarık, bilmiyorum etrafında bu kadar kıymetli eşya, görmüş müydü?
Ortada bir kitab yığını duruyordu, duvarlar el yazması levhalarla örtülüydü.
Bir masanın üzerinde, eski zamana aid yazı takımları vardı. Lâlettayin bir
esere el attım, Üçüncü Sultan Selim’in müzeyyen divanı çıktı; aşağı yukarı on
bin lira kıymetinde bir divan. Onun yanında duran eserlerin ve en maruf Türk
hattatlarının tâlik, sülüs yazılarının da o kıymette oldukları düşünülürse,
Endülüs hükümdarının hazineleri ile bu eski konağın sakladığı hazineyi
mukayesede mübalâğa olmadığı görülür.

Eline geçen
paraları kendi nefsine harcamayıp, hemen tamamını vererek sâhip olduğu pâha
biçilemez kitaplarını İstanbul Üniversitesi’ne bağışlamıştır.

Metin Toker: (1924-2002) Gazeteci-Yazar. Akis Dergisi’nin
kurucusu, sâhibi ve başyazarı, İsmet İnönü’nün dâmâdı.

 

Mahmud Kemal İnal’ın Hnayatından Bir Kesit…

ŞEMSEDDİN KUTLU

Bir edebiyat
toplantısındaydı. Söz şiirden açılmış, zamânın ünlü şâirleri üzerine herkes
görüşlerini açıklıyor, eleştirmelerde bulunuyordu. Mecliste Rızâ Tevfik Bey
yoktu fakat O’nun uzaktan akrabâsı olan ve edebiyatçı geçinen biri vardı. Bir
ara sözü kaptı ve şöyle konuştu:

Bildiğiniz gibi bizim Rızâ Tevfik Bey hem
filozof, hem şâir, hem siyâset adamı, hem de güçlü bir pehlivandır. Kendisi
siyâsette Bismarklardan, Metternihlerden; bizde Reşit, Fuad ve Âli paşalardan
çok üstündür. Felsefede Kant ve Dekart’la boy ölçüşür. Pehlivanlıkta Koca Yusuf
onun yanında hiç kalır. Şâirlikte de elbette ki Abdülhak Hâmit’ten üstündür
.’

Meclisteki
herkes bu saçma ve ahmakça iddialara gülmüştü. Tabiî kızanlar da vardı. Herkes
homurdanıp söylenirken İbnülemin Mahmud Kemal Bey söze karıştı:

Ben bu beyin söylediklerine katılıyorum.
Felsefe ve siyâset alanındakiler için bir şey diyemezsem de; Rızâ Tevfik Bey’in
hem Koca Yusuftan, hem de Abdülhak Hâmid’den çok üstün olduğundan zerre kadar
şüphem yoktur
.

Dâima mantıklı
ve doğruyu söyleyen bir kişi olarak tanınan üstâdın bu konuşması ortalıkta
büsbütün şaşkınlığa sebebiyet verdi. Fakat O devam etti, ‘Evet, beyefendinin buyurdukları gibi Rızâ Tevfik, Abdülhak Hâmid’i ilk
elensede yere vurur. Yusuf pehlivanın şâirliği de O’nun yanında solda sıfır
kalır
!’

Şemseddin Kutlu (1918-1991): İstanbul Yüksek Öğretmen okulu
Türk Dili ve Edebiyatı ile Felsefe Bölümü mezunudur. Öğretmen olarak çalıştı.
Araştırmacı yazardır. Vatan, Yedigün, Çınaraltı, Cumhuriyet, Zafer, Milliyet,
Yeni İstanbul, Varlık, Hisar, Türk Edebiyatı gibi gazete ve dergilerde yazdı. 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 19

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Hakkında Yazılanlar-1

İbnülemin Mahmud Kemal’e Dâir-1

Prof. Dr. AHMET HAMDİ TANPINAR

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in ilk eserlerini, bilhassa Âsâr-ı Müfide Kütüphânesi’nde
çıkan divan mukaddimelerini daha Sultanî talebesi iken Antalya’da okumuştum.
Kendisini Türkiyat Enstitüsü’nde tanıdım. Selâmlaşmakla başlayan münâsebetimiz
-zavallı Tevfik, senin odanda- sonuna doğru benim için oldukça şaşırtıcı, fakat
ciddî bir dostluk oldu. Çünkü bu çalışkan, zekî, iyi kalbli olduğu kadar tok
sözlü, alıngan, mütecessis ve dedikoducu, her mânâsiyle acaip adamla hemen
hemen müşterek hiçbir tarafımız yoktu. Şiir, mûsikî, düşünce, değerleri alış
tarzı, hattâ kültürün kendisi aynı değildi.

Sâdece ayrı
nesillerden değil, ayrı ufuklardan gelen insanlardık. Kendi neslimden, hattâ
benden de gençler arasında aynı şartlarla karşılaştıklarımız vardır. Bununla
berâber O’nu çok sevmiştim. Bu cinsten ayrılıkların insanda yaratması tabiî
olan huzursuzluk, hattâ münâsebetin devamı için her lâhza tarafsız mantakalar
arama mecburiyeti dahi, bu dostlukta bana ağır gelmezdi. Diyebilirim ki O’nu
sevilmesini istediği şekilde sevenlerden biriydim; yâni her lâhza bende esas
olan birtakım şeyleri fedâ etmiş görünerek.

İşin garibi,
O’nun bende ve herkeste buna bile bile razı olmasıydı. İbnülemin Mahmud Kemal
Bey etrafiyle bir çeşit gizli muvazaada karşılaşmayı kabul eden insandı.

Bu yüzden
etrafiyle münâsebeti, abese kadar giden bir protokolla tespit edilmiş gibiydi.
Bu protokolün ilk şartı ve maddesi, kendisine karşı olan hürmetle fantezilerine
mutlak teslimiyetti. O’nun hukuku beşer beyannamesi ‘Ya beni olduğum gibi kabul edersiniz yahut sizin için yokum’ diye
başlardı ve sizin inkârınıza kadar giderdi. Bu sebeple herkes arasındaki hayatı,
komedinin ihtiyarı ile mutlak ve müstebit bir hükümdar arasında sallanırdı.

Meclisinin
bellibaşlı hususiyeti, bu kişiliğin doğurduğu her an komiğe kaçan vaziyetlerdi.

Fakat bu,
zamanımıza hakkiyle hitap etmesi imkânsız birtakım modalarda gecikmiş, bizim
anlıyamayacağımız şekilde zeki ve eğlenceli adam, birtakım büyük meziyetlerle
doğmuştu. Hayatı ve insanları severdi. Kıskanılacak derecede canlıydı. İzzeti
nefisle, unutulma korkusuyla karışık garip ve ısrarlı bir vefâsı vardı.
Gençlikten hoşlanır ve dâimâ arardı. Bir gün yaşıtı olması icap eden bir
misafirin arkasından ‘Bu bunak da ikide
bir bana neye gelip durur
?’ demişti.

***

Hakîkatte
meclisinde en çok rağbet görenler, kendisinden yirmi otuz, hattâ kırk yaş küçük
olanlardı.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, çoğu bizim nesilden orta yaşlılar arasında öldü ise bunun
mes’ulü seneler ve herkesten gizlediği uzun yaşıdır.

Bütün bu
meziyetlerin arkasındaki insan ise tâbir caizse ‘çağı olmayan’ bir insandı. Kıyafetinden fikirlerine varıncaya kadar
her şey onda karışık bir zamandan, bir çeşit üst üstelikten geliyordu. O’nunla
ancak çok eski ve karışık bir kitabı okur gibi karşılaşmak mümkündü.
Sivastopol’ün zaptını, Balkan Harbi’nin talihsizliklerini, İkinci Mahmud’un
kılıç alayını, Kâmil Paşa’nın sadâretini bütün ciddiyetiyle aynı senenin aktüel
hâdiseleri gibi ve o senelerin zihniyet ve ruh hâlini veren bir kitap, daha
iyisi çok keyfî bir takvim tasavvur edilsin. Bu mâzi adamında ancak uzun
araştırmalarla veya şaşırtıcı tesadüflerle ele geçirebileceğimiz, zamanından
kopmuş şeylerin lezzeti vardı. Beni asıl ona bağlayan şey, bu hâli ve biraz da
O’nun tabiî neticesi olan yalnızlığı idi.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, bu yalnızlığın farkında mıydı? Burasını pek zannetmem, fakat
O’nun emrinde yaşadığı muhakkaktı. Kendisini, o tatlı ve yapmacığı bol
hiddetlere, şahsına mahsus bin türlü anlaşmazlığa götüren şey de bence hep bu
yalnızlıktan, daha doğrusu hayatla mevcudiyeti zarurî olan birtakım bağların
yokluğundan gelirdi. Yalnızlığa hiç tahammül edemeyen bir yaradılışta olmasına
rağmen, zamanına karşı bu sorumsuzluk, etrâfıyla olan münâsebetlerine, hürriyet
fikrinin ötesinde bir ihtiyarîlik katıyordu. Meclisinde bunu ister istemez
sezdiğiniz için, her lâhza coşturmasını bildiği neşeye dâimâ biraz hüzün
karışırdı.

Niçin söylemeyeyim,
bu canlılığı ve çalışkanlığı ile hepimizi şaşırtan adam, bir kalıntı idi.
Onunla yarım saat baş başa konuşup da, artık mevcut olmayan birtakım şeyleri
varlığının tabiî şartları gibi etrafınızda hissetmemeniz kabil değildi. Devamlı
bir anlaşamamazlık içinde yaşadığı Bâb-ı Âlî bunların başında gelir. Filhakika
eski İyâlât-ı Mümtâze kalemi müdüründe yahut bizim pek hoşuna giden şakamızla ‘son müstemlekât nazırımızda’, baba
evinden sonra en büyük tesir, hareketinin ortasında birdenbire durdurulan bu eski,
defalarca tâmir edilmiş büyük makineden gelir. O’nda Bâb-ı Âlî’nin bir buçuk
asırdan beri birikmiş havası ve ekonomisi vardı. Çalışkanlığı ise doğrudan
doğruya eski Tanzimat kalemlerinde işe başlayanların çalışkanlığı idi. Hemen
hemen on bin sahifeyi bulan basılmış eserlerini, basılmıyan öbürlerini,
bunların hazırlıyan kopya ve müsveddeleri, on beş yaşından itibâren masa
başında geçen hayatında gündelik işler üzerindeki zarûri çalışmaları, bütün o
komisyon lâyihalarını, fezlekeleri düşünün: ömrü boyunca karaladığı ve muhafaza
ettiği kâğıdın yekûnu hakkında bir fikir elde edebilirsiniz.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, bazı zelzele mıntıkalarında olduğu gibi, Bâb-ı Âlî’nin en
eski tabakalariyle yeniye en yakının çetrefil bir halitası idi. Bu yüzden bu
Meşrutiyet münevverinde, hattâ Tanzimatın üstünden bile atlıyarak, İkinci
Mahmud veya Üçüncü Selim devrine rahatça gidilebilirdi. Kaç defa onunla
konuşurken, Cenap’la, Süleyman Nazif’le, Rıza Tevfik’le ahbap olduğunu
bildiğim, beraber çekilmiş fotoğraflarını evinde seyrettiğim karşımdaki adamın
pekâlâ şâir Beylikçi Ali İzzet Bey veya İkinci Mahmud’un mabeyincisi Sait Bey,
yahut târihimizdeki meş’um rolünü hiç farketmeden, tarîkat birliği
münâsebetiyle o kadar müdafaa ettiği Pertev Paşa, doğrudan doğruya eserini devam
ettirdiği tezkereci Fatin Efendi olabileceğini düşünmüştüm.

Kitaplarını
bizim için o kadar çekici yapan taraflardan biri de bu olsa gerektir. İbnülemin
Mahmud Kemal Bey, sonradan gelen bir tanıklık gibi yazardı. O’nun için
aktüalite veya polemiğin muayyen bir zaman hududu yoktu. Bu yüzdendir ki
eserlerinin mevzuu ne kadar değişirse değişsin, dâimâ kendi tercüme-i hali imiş
hissini verir. Son Sadrıâazamlar’ı, belki Son Asır Türk Şâirleri’ne ilâve
ettiği kendi tercümei hâli kadar şahsına bağlıdır. Çünkü bize Mahmud Kemal Beyi
içinde yetiştiği müessese ve etrafındaki insanlarla verir.

Bu hacimli
kitabın Sait Paşaya ayrılan ciltleri ise, bu bakımdan emsalsizdir. Bizde bu iki
cilt kadar siyâsî bir şahsiyetin üzerinde dikkatle durmuş eser azdır. Fakat
aldanmayalım, bu ciltlerde devrinin politik hâdiseleri ve sadrazam Sait
Paşa’nın hayatı arasında asıl karşılaştığımız şey, İbnülemin Mahmud Kemal
Bey’in kendisidir. Yahut hiç olmazsa, Mahmud Kemal Bey’le olan münâsebetlerinde
yakalanmış, Mahmud Kemal Bey’e hizmet veya ihânet etmiş bir Sait Paşa’dır. Eser
ilerledikçe Abdülhamid’in kendi mizacına göre yarattığı bu vezirin arkasından,
öbür barok terkip, İbnülemin Mahmud Kemal Bey yavaş yavaş bütün egosantrizmi ve
kompleksleriyle tıpkı kırılan kalıbın arasından asıl büstün çıkışı gibi çıkar.

Çünkü insan,
hâdise, her şey, bu yalnız acaipliğiyle lezzetli muharrirde kendisine ve
kendisine yakın olanlara nispetleri derecesinde mühimdir. Kâmil Paşa, Sait Paşa
ile çatıştığı için, Yusuf Kâmil Paşa babasının hâmisi (ve bittabi akrabası)
olduğu için, Âli ve Fuat Paşalar, Yusuf Kâmil Paşa’nın dostları oldukları için
vardırlar. Böylece tabaka tabaka peykleriyle teşekkül eden güneş manzumesinin
ortasında ise terkibin tabiî merkezi olarak ve kendi değerler cetveline göre
hükmetmek için muharririn kendisi bulunacaktır.

Böyle bir
dünyâ, içinde yaşanan asıl dünyânın ortadan kalkması değilse bile, ikinci
dereceye inmesiyle kurulabilirdi. Filhakika bu iki ciltte bütün bir vesika
bolluğuna, hakikî bir araştırma isteyen istişhatlara (şâhit göstermelere),
biyografi bilgilerine rağmen bu asıl dünyâyı bulmak çok güçtür. İbnülemin
Mahmud Kemal Bey o cinsten muharrirlerdendir ki, Mütâreke gibi felâketli bir
devir birkaç satırda, baba evinin Fransızlar tarafından işgali hâdisesine
istihâle eder (dönüşür). Abdülhamid Han istibdadı ve keyfiliği, sembolünü
babasının Kozan’a tâyininde bulur ve Balkan Muharebesi, Birinci Cihan Harbi
gibi büyük ve elîm hâdiseler, kendisine ait bir maaş haksızlığının hikâyesinde
ihmâle lâyık birer istitrad (asıl mevzu ile alâkalı değilken yeri geldiği için
söylenen söz) hâline gelirler. Bununla beraber son devirlerimiz târihi hakkında
O’nun kadar orijinal vesika neşretmiş, bütün bu yüz otuz senenin yayını
üzerinde durmuş muharririmiz azdır. Matbu ve yazma görmediği eser, Bâb-ı Âlî
kalemlerinden geçip de kopyasını almadığı bir vesika yoktur, denebilir.
Tecessüsünü durmadan sağa sola uzatan bir muharrir, her adımda basılmış veya
basılmamış vesikaların yeni bir harmanını yapar.

Son
Sadrıâzamlar’ın çoğu, enstantane fotoğraflara benzer vesikalara dayanan
hakîkatine rağmen bize o kadar değişik görünmesinin bir sebebi, insanları ve
hâdiseleri çok yakından, âdeta dibinden görmekten gelen perspektiv değişikliği
ise, öbür sebebi de muharririn egosantrizmi ve üstüne aldığı mâziyi behemehal
temize çıkarmak vazifesidir.

Bu egosantrizmin
ne olduğunu hiçbir şey Son Asır Şâirleri’nde kendisine ayırdığı kısımda saydığı
eserlerin adları kadar iyi göstermez. Filhakika muhtelif isimler altında
neşredilen bu eserlerin hemen hepsi neşredilmeyenlerle beraber -15 eser- ya
‘Kemal’ kelimesiyle başlıyor veyahut onunla bitiyordu. Son Asır Türk
Şâirleri’nin asıl adı ‘Kemül’üş-şüera’,
Son Sadrıâzamlar’ın ise ‘Kemal’üssudûr
idi.

Zamanından
böyle çözülmesi elbette bir anda olmadı. O’nun da etrâfıyla anlaştığı bir
devir, dilini konuştuğu bir nesil, herkes gibi olmamakla beraber yine lezzetle
yaşadığı gençlik seneleri vardı. Şakalarına hayretten başka cevap aldığı
seneler. Her şeyden sarfınazar, sâdece pandomima, tulûat, karagöz, orta oyunu
gibi eğlencelerden bu esere ve üslûba, hattâ şahsiyete girmiş unsurlara dikkat
etmek, bize çocukluk ve gençliğini ne kadar derinden yaşadığını gösterir.

Bütün bunlara
çok sıkı birtakım hadlerde hakikaten gecikmiş muhafazakâr aile terbiyesini ve
bir çeşit dine benzeyen bir baba ve aile saygı ve sevgisini de ilâve etmek
gerekir.

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in şahsiyetinde asıl çekirdeği, tâbir câizse, bu aile dini
verir. Bütün kompleksler orada toplanır yahut ona değişir. İşte kendi zamanı
ile arasına giren şey, şüphesiz bazı psişik noksanların yol açtığı ve kuvvetlendirdiği
bu aile terbiyesidir. Bu terbiyeyi şu veya bu sebeple sâhasını genişletmiş
mukaddes fikriyle ifâde etmek belki en doğrusudur.

Bütün bunlar
Bâb-ı Âlî gibi muayyen teşrifatı, âdâbı bulunan, her şeyden evvel kendisini
birtakım zarûri şekiller içinde görmeğe mahkûm ve Tanzimattan beri o kadar
gayretle yenileşmiş siyâsî bir merkezde O’nun yolunu tabiatiyle kesecek, hattâ
bazı zarûretlerle göz yumulan bir unsur hâline getirecekti. Sait Paşa devrinde
bir ara sâdece kıyâfeti için kardeşi Tevfik Bey’in Anadolu’da bir memuriyetle
Bâb-ı Âlî’den çıkarılması düşünüldüğünü kendisi anlatır. Bu şüphesiz O’nun için
de sık sık mevzuubahis olan bir şeydi. Bunula beraber İbnülemin Mahmud Kemal
Bey, aile münâsebetleri, girginliği, patavatsız olmakla berâber, rahat ve cerbezeli
konuşması ve ona dayanan değerler dünyâsı ile eski kültürümüze ait az çok
sağlam, bilhassa filolojik bilgileri ve nihâyet çalışkanlığı ile etrâfına
kendisini âdetâ zorla kabul ettirmişti.

Hakîkat şu ki,
Bâb-ı Âlî O’na biraz da bu çalışkanlığı yüzünden göz yumdu ve bilhassa politika
dışı işlerde çalıştırmakla kendisini asıl istidâdı olan sahalarda yapma
imkânını verdi. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in şahsiyeti Bâb-ı Âlî’de asıl
metne, yâni politikaya muvâzi yürüyen bir çeşit hâşiye gibi teşekkül eder. Zâten
edebiyattan gelmişti. Gençliğinde yazdığı iki romanı ve bir hikâyesi vardı ve
gazetelerde bir yığın yazısı çıkmıştı. Asıl şöhreti, hattâ eseri ise, eski
kültürümüze karşı bilhassa Birinci Cihan Harbi içinde resmî muhitlerde uyanan
alâka ile başladığını unutmamalıdır. Sürüp giden muharebenin temin ettiği o
acaip ve felâketli istikrar içinde, Ziya Gökalp Rönesansının getirdiği bu kendi
üstümüze dönüşte eski şeyleri hakîkaten bilen insanlar, birdenbire değer,
kazanmışlardı.

Şurası da var
ki, bu muhafazakâr adam, içinde bulunduğu müessese ile bir başka noktada çok
iyi anlaşıyordu. Benzeri müesseseler gibi, Bâb-ı Âlî de biraz arşivdi.
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’de arşivist ve kolleksiyoncu, dâimâ ön plandadır.
Kendisine ilk verilen büyük iş, bir arşiv işi oldu. Meşrutiyetten sonra Yıldız
evrakını tasnif etmeye memur komisyona tâyin edildiği gün, muharrir İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’in asıl doğduğu gündür, denebilir. Bu işe nasıl bir dikkat ve
şevkle giriştiğini, bu evrakı ne kadar ciddiyetle elediğini, Sait Paşa ile
Kâmil Paşa arasında çıkan ve Meclisi Mebusan’dan matbuata intikal eden
polemiğin hikâyesinde görürüz. İbnülemin Mahmud Kemal Bey, Yıldız evrakını
avucunun içi gibi biliyordu. Sâdece bu dikkat, bu işe ne kadar evvelden
hazırlandığını gösterir. Filhakika daha çok evvelden, Fatin Efendi tezkeresini
tamamlamağa karar vermiş, sağdan soldan biyografik malûmat, el yazısı ve
fotoğrafı toplamağa başlamıştır.

Toplamak,
tasnif etmek ve dikkatle saklamak… Böylece koleksiyon yavaş yavaş teşekkül
edince, boşluklar kendiliğinden meydana çıkar. İşte o zaman arama ve bulma
başlar. Bir bakıma eseri zaman içinde bir merak ve ihtirasın etrafında
kendiliğinden bir istalaktit (sarkıt) gibi teşekkül etti; o kadar, yalnız
malzemesinden ibâret hissini bırakır. Bâzı kuş yuvaları gibi en dağınık ve
birbirine yabancı unsurları ifrazlariyle birleştirerek, bütün bir kütüphâneyi
hazırladı.

Bu ifrazlar
(ayrılmalar), onun mâzi sevgisi, hâtıralara olan hürmeti, tecessüsü ve
kızgınlıkları, değerler karşısındaki vaziyetidir. Mizacı ne kadar yalanlarsa
yalanlasın, yahut ciddî notunu inkâr ederse etsin, muayyen bir değer cetveli
olan adamdı. ‘Kendisine sâdık olmak
dediğimiz ve bugünün insanından o kadar çok istediğimiz davranışın üzerinde
Türkçede en çok ısrar eden muharrirlerden biri, muasır hayata o kadar uzak olan
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’dir. Ve hakî-katte de biraz fazlaca şahsî şekilde
tefsir ettiği aşikâr olan değerler dünyâsına sâdıktı. Gerek Son
Sadrıâzamlar’da, gerek Son Asır Türk Şâirleri’nde bize o kadar garip görünen
bütün bir tenkid cihazını işleten şey bilhassa budur: İbnülemin Mahmud Kemal
Bey, aramızda çok eski bir zamanın ahlâkı ve örfü nâmına konuşan adamdı. Onda
hüküm denen şey muasır değildir. Başka bir zihniyetin münhanisi (eğrisi)  üzerinden bize geliyordu. Onun içindir ki,
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in okuyucuları üzerinde -birçok meselelerde
getirdiği sarâhate rağmen- ilk tesiri, bâzı görüş ve hâfıza hastalıklarının
sebep verdiği yanlışlıklara benzer.                                         (DEVAM EDECEK)

Tarih Bunları da Yazacak

Kuzey Irak,
Kuzey Suriye ve Türkiye’nin güneydoğusu üçgenindeki gelişmeler geleceğimiz için
endişe verici olaylara gebe.

 

Bu
bölgelerde gelişecek olaylar, emperyalizmin gerek Ortadoğu da gerekse dünyanın
çeşitli bölgelerinde kurduğu oyunlar az çok tarih bilgisine sahip insanlarca
bilinmesi gerekirdi.

 

Ancak bizim
devletimizin başında bulunan kişiler oynanacak oyunu göremediler mi acaba
diyeceğim ancak, 20 yıldır devleti yönetme iddiasında bulunanların bu oyunları
görme mecburiyetleri vardı, gaflete düştüler de görmediler diyemeyiz.

 

Suriye’nin
işgalinden akın akın kaçıp Türkiye’ye sığınan Suriyeli kaçkınların topraklarına
PYD güçleri ve ayrılıkçı Kürtler yerleştirildiler.

 

Buna
ilaveten güya Kobani’nin İŞİD’ten temizlenmesi için topraklarımız üzerinden
geçiş müsaadesi verilerek tam donanımlı, silahlı PEŞMERGE’nin Kobani’ye
geçmeleri sağlandı.

 

O günlerde
resmi ağızlardan verilen rakamlara göre ABD, PYD ve PEŞMERGE’nin kullanması
için 22 Bin TIR dolusu silah ve mühimmat teslim edildi.

 

Yazar Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabında yazdıklarına göre: “ABD gizli
servisi CIA, iki bin yılına kadar dünyanın başına bela olan teröristleri kendi
ülkesinde eğitiyordu, bu usul hem ABD için dünyanın gözünde kötü imaj yaratıyor,
hem de ABD ye pahalıya mal oluyordu. 11 Eylül 2001 İkiz kulelerin vurulmasından
sonra CIA terör örgütü merkezini ABD’nin dışına Katar’a taşıdı. Örgüt merkezi
Katar’a taşındıktan kısa bir müddet sonra Ortadoğu da eğitilip, beslenen
teröristler Tunus’ta bir gencin kendini yakmasıyla “Arap Baharı” fitilini
ateşlemiş oldular.
Ve o gün bu gündür Ortadoğu da bu yangın devam
ediyor.

 

Suriye’nin kuzeyine tekrar dönecek olursak; her ne kadar Türk
askeri Suriye’nin Kuzeybatısını kısmen kontrol etse de, ABD ve Rusya’nın
koruyup kolladığı PYD, Suriye’nin Kuzeydoğusunu (Fırat’ın doğusu KOBANİ) yi
kontrolü altına aldı ve şu anda işte orada bir Kürt devletinin temeli atıldı.

 

HABER TÜRK Gazetesi yazarı Fatih Altaylı Ukrayna direnişini
haber yapmak için oraya giden bir Fransız gazetecisinin anlattıklarını köşesine
taşımış, aynı yazıyı ve kendisinin ifadelerini de intihal ederek siz
okuyucularıma aktarıyorum.

 

Le Sommier,
dönüşünde izlenimlerini aktardı.

 

“Orada karşımda Pentagon’u buldum. Uluslararası gönüllüler denilen güç,
Pentagon’un kontrol ve komutasındaki paralı askerlerden oluşuyor.”

 

Peki Fransız’ı oraya götüren kimdi?

 

İki YPG savaşçısı.

 

Yani Suriye’nin kuzeyinde, ABD tarafından beslenip büyütülen terör
örgütü PKK uzantısının elemanları.

 

Ukrayna’da ABD kontrol ve kumandasındaki YPG’lilerden bahseden tek kişi
Le Sommier mi?

 

Elbette değil.

 

Bu uluslararası gönüllü askerler gücünü haber yapan pek çok gazeteci,
bu grup içinde en etkin olanların YPG’li savaşçılar olduğunu anlatıyor.

 

Dahası yıllar önce YPG saflarında yer alıp, YPG’lilerin eğitimini
üstlenen pek çok Batılı eski askerin ve gönüllünün bugün Ukrayna’da ABD
kontrolünde Rusya’ya karşı savaştıkları biliniyor.

 

Anlayacağınız, ABD burnumuzun dibinde, Güney sınırımızda bir paralı
asker kuluçkası oluşturmuş.

 

Burada PKK’lıları yetiştirip yetiştirip bölgede istikrarsızlık ve
çatışma ortamı üretmek istediği her yere onları yolluyor.

 

1. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında İngiltere için Nepalli Gurkalar ne
ise, bugün de ABD’nin Gurkaları PKK’lılar.

 

ABD, Suriye’nin kuzeyinde bir devlet oluşturdu ve bu devleti tetikçisi
haline getirme konusunda belli ki epey mesafe katetti.

 

Türkiye ise bütün bu olan bitenden habersiz bir biçimde terörle ve PKK
ile mücadele ettiğini, teröristlere boyun eğdirdiğini, Türkiye’de artık sadece
190 terörist olduğunu anlatıp duruyor.”

Biz bu yazılanları yıllarca yazdık dile getirdik, olayın hangi seviyeye
geldiğini işte hep beraber görüyoruz.

 

Umalım ki hükümetimizin son günlerde muhalefetin ısrarlı baskıları
sonucu Suriye hariç komşularımızla dış politikada yeniden başlattığı faydalı ve
doğru görüşmelerde attığı adımları, göç ve terörizm konusunda da göstermiş
olsun. Sığınmacı kaçkınlar sebebiyle demokrafik yapımız bozulmasın ve
güneydoğumuzda bir Kürt devletinin yaşatılmasına müsaade edilmesin.

 

Sağlıklı kalın.

Not: 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!