22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 315

Siyasallaşmış Yargı ve Üç Cumhurbaşkanı

Bir
hukukçu olarak içeriğini bilmediğim bir dava dosyası hakkında yazmayı doğru
bulmam. Bu yüzden Gezi Olayları sebebiyle Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış
müebbet ve 16 kişiye 18’er yıl hapis cezası
verilen dava hakkında şimdiye
kadar yazmadım.

Osman Kavala’ya farklı
dünya görüşüne sahip olmamız ve yurtdışı bağlantıları sebebiyle hep “acaba
devletin elinde benim bilmediğim bilgi ve belgeler mi var?”
kuşkusu ile
baktım.

Fakat
Mahkeme önce Kavala’yı “Gezi Parkı Olaylarında” suçsuz buldu ve hakkında
beraat kararı verdi. Tutuklu yargılanan Kavala tam tahliye olacakken “Casusluk”
iddiasıyla dava açılıp bu sebeple tutukluluğu devam ettirildi.

Şimdi aynı mahkeme bu
defa Kavala’ya “casusluk” suçundan beraat kararı verirken, daha önce beraat
ettiği Gezi olayları sebebiyle “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti
Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet
cezası verdi.

Bu
çelişki ve karşı oy yazan hâkimin gösterdiği açık hukuksuzluklar sebebiyle
kararı eleştirmemiz gerekiyor.

*****************************

Ahmet Necdet Sezer: “Hukuk Katledildi”

Anayasa
Mahkemesi Başkanlığı yapmış bir tecrübeli hukukçu olan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer
bu ağır hukuk ihlali konusunda sessiz kalamadı:

“Beraat ettikleri bir davadan, delil durumu değişmeden kararı
etkileyecek yeniden yargılama gibi bir durum ortaya çıkmadan, bir daha bir daha
yargılanıp cezalandırılmalarından
üzüntü duyuyorum. Gözyaşlarımı katledilen hukuk sistemi için
akıtıyorum”
dedi.

Sonuçta, bu dava
siyasi bir davadır ve önceki birçok örnekleri gibi bu karar da siyasidir.

Dava sürecinde hukukun temel kurallarına aykırı davranıldığı çok
açıktır.

*****************************

Erdoğan’ın Yanlışları

Partili
Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararından sonra yaptığı
açıklama karar üzerindeki siyasetin gölgesini açıkça göstermekte:

“Bu adam Türkiye’nin Soros’uydu. Bu adam Gezi olaylarının perde
arkası koordinatörüydü. Yargımız onunla ilgili nihai kararı verdi.
Kusura bakmasınlar bu ülkede hukuk var, yargı var.”

Bu
cümlede birden çok yanlış var. Birincisi Mahkemenin verdiği karar
nihai karar değil.
İstinaf ve Yargıtay’da temyiz aşaması var.

Kesinleşmemiş
bir karar hakkında siyasi erkin konuşması, devam eden yargılamalar hakkında
hâkimlere veya mahkemelere baskı yapılması Anayasa’nın ve masumiyet
karinesinin ihlali
anlamına gelir.

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Anayasa’nın 38. maddesinde böyle ifade
edilen masumiyet karinesi mutlak bir temel haktır.

Anayasa’nın
138. Maddesine göre konumu, sıfatı veya görevi ne olursa olsun hiç kimse
hiçbir gerekçeyle mahkemelere ve hâkimlere bırakın emir ve talimat vermeyi,
tavsiye ve telkinde dahi bulunamaz.

Demek
ki partili Cumhurbaşkanının, gerek Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sürecinde
ve gerekse daha istinaf ve temyiz aşamasında yargılama başlamamışken,
konuştukları bu temel hukuk kurallarını düzenleyen Anayasamızın bahsettiğim
maddelerine aykırıdır.

Erdoğan’ın
sözlerindeki ikinci yanlış, Soros veya Sorosçu olmak Ceza Kanununa
göre suç değil.
Kanunda suç olarak tanımlayan bir durum veya eylemden
dolayı kimse cezalandırılamaz. Anayasanın 38. maddesine göre; “kimse, işlendiği
zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz.” (Kanunilik İlkesi)

Kaldı
ki bizzat Tayyip Erdoğan Soros’la defalarca toplantılar yapmış, Soros’un
Türkiye’deki uzantısı TESEV ile çok iyi ilişkiler kurmuştur.

Üçüncü yanlış bizzat Gezi
Olayları “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” amacıyla
yapılmış eylemler değildi.

Çevreci
ve sivil eylemlerdi. Kötü yönetildiği için sonradan terör örgütlerinin de
sızmış olması bu gerçeği değiştirmez.

*****************************

Abdullah Gül: Gezi Olayları Çevreci Sivil Eylemdi

Şubat
2020’de “Gezi Parkı eylemleriyle ilgili gurur duyduğunu” söyleyen 11’inci
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
şimdi de şöyle değerlendirdi:

“Ben
o gün Gezi olayını AK Parti açısından olumlu bir ilerleme olarak görmüştüm.
Faili meçhuller için değil çevre için itiraz eden Chicago’daki Londra’daki
gibi eylemler.
Ortadoğu ülkelerinin problemlerini değil gelişmiş
ülkelerin problemlerini yaşıyor olmanın bir göstergesi.”

Gezi
eylemleri esnasında olan Abdullah Gül Cumhurbaşkanı, T. Erdoğan Başbakandı. A.
Gül’e göre, Gezi Olayları gelişmiş ülkelerde görülen sivil
eylemlerdendi. Büyümesinin sebebi de kötü yönetilmiş olmasıydı:

“O gün
oradaki insanlarla diyalog kurup, anlaşarak çok kolay bir uzlaşmayla çıkmak
mümkünken, aşırı müdahaleler neticesinde uzun dönem uykuda olan illegal
örgütlerin uyanmasına, harekete geçmesine ve vandallıklarına fırsat
verildi.”

*****************************

Doğu Perinçek Ve Bülent Arınç

Partili
Cumhurbaşkanının görüşlerine aykırı bir tavır da Cumhur İttifakının en küçük
ortağı Doğu Perinçek’ten geldi:

Perinçek,
“Gezi direnişine biz de katıldık, Osman Kavala’lar hükümetin düşürülmesini
istemiyor, biz düşmesini istiyorduk,
hadi gelin beni de alın gücünüz
yetiyorsa!
Gezi eylemleri hükümete karşı protesto eylemleridir. Biz orda ‘hükümet
istifa’ dedik. Hatta Kavala’lar ‘hükümet istifa’ fikrine katılmıyorlardı” dedi.

Sadece
bu ifadeler bile bu davanın çok su götürür yanları olduğunu gösteriyor.

Yargılamanın
ileri aşamalarında bugün haklarında mahkûmiyet kararı verilenlerin beraat etme
ihtimalini büyük görüyorum.

****

Bakın
bir hukukçu olan Bülent Arınç bile AKP başkanı ve diğer yol
arkadaşlarına Maide Suresi 8. Ayetini hatırlatıyor:

“Ey
iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletli şahitlik eden kimseler
olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya
itmesin…”

****

Cumhurbaşkanı
Erdoğan sözlerinin devamında mahkeme kararının yurtdışı etkilerinden de
bahsetti: “Yurt dışından arayanlar oldu. Biz de dedik ki ‘kusura bakmayın
Türkiye hukuk devleti’. Artık verilen karara tabi olacaksınız. Uysanız da
uymasanız da bu karar uygulamaya girecektir.”

Oysaki 11. Cumhurbaşkanı Gül çok farklı düşünüyor: “Parçası olduğumuz modern dünyadan ne kadar
kopuk olduğumuzu göstermesi açısından da ayrıca utanç verici. Bu karar şok
edici ve yük oldu.
Çelişkili yargılama süreçlerine tanık olmuş bu
davanın Türkiye’ye kaybettirdiklerini görmek çok acı.”

Ali Babacan ve Altılı Masa Hakkında

Ben
şahsen Sayın Ali Babacan’ın seçimlere tek başına girme kararını doğru buluyorum.

Nihayetinde
o da yapılan anketlerde 6’lı masanın Milliyetçi Hareket Partisi destekli Cumhur ittifakının gerisinde kaldığını,

Bu
şekilde girilecek bir seçim yarışını kazanamayacaklarını!

En
fazla Cumhuriyet Halk partisinden kendisi ve kurmayları için alabileceği birkaç Milletvekilliği ile sınırlı
kalacağını öngördüğü için
böyle bir karar aldığını düşünüyorum.

***

6’lı
masanın olası tek şansının Ülkücü
kökenli aday
Mansur Yavaş ile olabileceğini,

İçerisinde
Cumhuriyetçiler, Atatürkçüler ve “Milliyetçiler” olduğu kadar, çok renkli yapısı
nedeni ile HDP ve Ermeni Diasporasına sempati duyan aklı 1915 olaylarında, kalbi Rojova’da kalan sayıları hiç te az
olmayan CHP Parti örgütleri tarafından da Mansur Yavaş’ın adaylığının istenmediğini,

Başbakanlığı
döneminde yürüttüğü yanlış Suriye politikası ve açılım saçmalığı ile 6’lı masanın bir ayağını temsil eden Sayın
Ahmet Davutoğlu’nun
halkta istenildiği gibi bir karşılık bulmadığı,

Halkçı
ve dürüst siyasetçi imajına rağmen partisinde ki marjinaller yüzünden halkın önemli bir kesiminin tereddütle
yaklaştığı
, oyu her arttıkça partilileri tarafından “Dini ve ya Milli konularda” yapılan samimi ve içten gaflar
yüzünden oyu hep %25 bandında kalan Sayın
Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylıkta ki ısrarından vazgeçmeyeceği

Düşünceleri,

Sayın
Ali Babacan’ın böyle bir karar almasında etken olmuş olabilir!

***

Ayrıca!

Kendisi
dışında ki profesyonel siyasetçileri, kurduğu yeni parti çalışmalarına “ekonomik nedenlerden dolayı bile olsa”
dâhil etmeseydi!

Belki
de ilk seçimde oy oranı %20 leri
zorlayacak olan
Sayın Meral Akşener’in kadrosunda bulunan pek çoğu
siyaseten yıpranmış eski partisinde karşılık bulamadığı için yeni kurulan İYİ
Partiye dâhil olan siyasetçiler ile olası kazanılacak bir seçim sonrasında!

Kendi
siyasetinden taviz vermeyen çok
Komutanlı bir konsorsiyuma dönebileceğini
ve bu koalisyonun 6 ay bile sürmeyebileceği
öngörüsünün de etkisi olmuş olabilir!

***

Ben,
süreç ilerledikçe masada daha fazla uyuşmazlık çıkacağını, hatta İYİ Partili
“bir” Milletvekilinin eskiden rakip olduğu halde aldıkları önemli teklifler ile
Ak parti saflarına katılan Sayın Numan Kurtulmuş ve Sayın Süleyman Soylu gibi
ciddi bir teklif alırsa Ak partiye
geçebileceğini!

Demagojik
ve şiirsel cümleler ile yaptığı samimiyeti az, tanımayan halkta şimdilik
karşılığı olan popülist siyaset sayesinde,
seçimlere yakın böyle bir transferin, 6’lı masayı tek ayakla yatan 6’lı ganyan
kuponu gibi hüsrana uğratabileceğini
düşünerek,
Sayın Ali Babacan’ı ileri görüşlülüğünü takdir ediyorum!

Kısa
bir süre önce yaptığı parti içi değişikliklere bakınca, Sayın Meral Akşener’in
de bazı şeyleri geç de olsa anlamış
olabileceğini de söylemek mümkün!

***

Son olarak halkın önemli
bir kesiminin önceliğinin

ekonomik veriler ve kişi başına düşen milli gelir değil!

İç
ve Dış tehditlere karşı Devletinin yanında olma, koruma içgüdüsü olduğunu,

Tarihi
düşmanımız olan Devletlere dahi gerekirse barış için taviz verilerek varılacak sıfır
sorundan,  Türk Düşmanlarına Bozkurt işareti yaparak cevap veren bir dış politikaya

 Ülke içerisinde elini kolunu sallaya sallaya
dolaşan öğüt mensuplarının elini kolunu kopartan tabir yerinde ise nefes
aldırmayan bir İçişleri politikasına

Azerbaycan
gibi Kardeş ve Soydaş Devletler ile mesafeli bir politikadan omuz omuza kazanılan Karabağ zaferine geçilmesinden
memnun olduğunu söyleyerek,

6’lı
masanın bu konularda yeteri kadar güven vermediğini gören Sayın Ali Babacan’ın hamlesinin
doğru olduğunu söyleyerek şahsi
kanaatlerime son vereyim.

***

Belki, ekonomi iyi değil!

Belki, Cumhurbaşkanımızın kadrosunda ümit
veren, güven veren, konusuna hâkim siyasetçi ve bürokrat sayısı az!

Belki, Kuruluş felsefelerini unutmuş
yetenekleri kısıtlı lale devrinin son yıllarını yaşayan bazı Ak Partili
Belediye başkanları makamlarını Millet ittifakına kaptırdı, kalanlar da bir
sonra ki seçimde kaptırmak üzere, ama!

Yine de tüm bunlar 6’lı
masanın seçimleri kazanması için yeterli değil!

Hükümetin
Ekonomik ve mali politikaları belki iyiye gitmiyor olabilir ama Millet ittifakı
da Milli konularda yeteri kadar güven vermiyor!

Hangisi daha önemli
varın siz karar verin!

Selam
ve dua ile.

Güncel mi Dediniz?

O kadar çok şey konuşuyoruz ve tartışıyoruz ki, hiç birini
anlamıyor(uz)m!

 

Hepimiz boş konuşuyoruz…

 

Çünkü tartıştığımız ve konuştuğumuz konular nerede ise yüzyıllardır
başımızda duruyor! Öyle ise neden konuşuyoruz?

 

Hiç akıl edip “yahu durup
durup biz aynı şeyleri tekrar edip duruyoruz”
diye kendimize
sormuyoruz…

 

Hadi cahilimiz böyle yapıyor ama eğitimlimize yani mürekkep
yalamışımıza ne diyelim? Ya da en iyi niyetle demek gerekirse okumuşumuzda
cahilliğin pençesinde her halde…

 

Son aylarda mümkün olduğunca haber seyretmiyorum ve olan biteni
izlemiyorum. Nedeni ise her şeyin papağan gibi tekrar edilip durmasıdır.

 

Şimdilerde ekonomik sıkıntıları çok konuşur olduk. Maaşlar yetmiyor,
emekliler sürünüyor, çarşı pazar almış başını gitmiş, döviz uçmuş, çarşı pazar
ateş pahası gibi beylik lafları izlemek istemiyorum… Bunlar benim tabirim ile
“ekonomi geyikleri” çünkü
ben bunları yarım asırdır duyarım ama değişen bir şey yoktur.

 

Prof. Dr. Mustafa Akdağ (1913-1973)’ın bize ışık tutacak “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai
Tarihi”
diye bir çalışması var. Akdağ bu çalışmasında, 1243-1559
yılları arasında Anadolu’nun ekonomik ve toplumsal yapısını anlatır. Yine
1550-1603 yıllarında Anadolu’da ortaya çıkan ayaklanmaları ve sonuçlarını
incelemiştir.

 

Bu çalışmalarda 16.yüzyıldan itibaren tarımsal üretimden vaz
geçenlerin Türkiye’nin toplumsal yapısını ve devlet düzenini temellerinden
nasıl sarstığını bizlere hatırlatmıştır.

 

Bunların yanı sıra medreselerde eğitim gören softaların önemli bir bölümünün
içine düşmüş oldukları ahlak dışı durumları sergileyerek bozulmaya yüz tutmuş
sistem konusunda bizleri aydınlatmıştır.

 

Hiç yabancı gelmiyor bunlar değil mi? Güncel dediklerimiz dün de var!

 

Yine eğitim sistemimizdeki çöküşü, tarım ve hayvancılıkta üretimden
vazgeçişimizi, ahlâkî yozlaşmayı, devlet hayatındaki israf ve yolsuzlukları,
vatan topraklarının talanını, siyasetin kirliliğini güncelmiş gibi konuşup
durmaya gerek yok!

 

Bırakalım sızlanmayı! Cebinizden üç kuruş eksilmese sesiniz bile
çıkmayacak yüzyıllardır sürüp giden bu kara düzen karşısında…

 

Diğer bir güncel konu Ukrayna-Rusya Savaşı!

 

Hangi haber kanalını açsanız savaş canlı olarak yayınlanıyor ve adını
ezberlediğimiz kadrolu yorumcular benzer şeyleri günlerdir tekrar ederek söylüyorlar.
Kimse çıkıp anladık demiyor!

 

Bu bir paylaşım savaşıdır. Dünyanın efendileri, güçlü devletler
üzerinden bu paylaşımı yeniden yapıyorlar. Daha da sürecek! Hatırlayın Rusların
ilk günlerde “Üçüncü Dünya Savaşı
başlamıştır”
sözlerini…

 

Ukrayna, Hitler Almanya’nın hedefinde olan bir ülke… Belki Alman
İmparatorluğu için de öyleydi! Çünkü yer altı ve üstü zenginlikleri ile çok
iştah kabartan büyük bir ülke…

 

Eğer İkinci Dünya Savaşı’nda olup bitenlere ve AB’nin lokomotifi
Almanya’nın Ukrayna’yı illa AB’ye tam üye yapma gayretlerini bilsek (Keza buna
ABD’nin Ukrayna’yı NATO üyesi yaparak işgal etmek istemesini eklesek) bugün
Ukrayna bizim için bir güncellik değeri taşımayabilirdi! Keza Rusya Çarlığı ile
Sovyet dönemi Ukrayna-Rus ilişkilerini dinsel boyutuda dahil olmak üzere analiz
edebilseydik bu savaşı anlar ve önümüze bakardık…

 

Bu işle bir vatandaş olarak öyle uzun boylu ilgilenmeye ve konuşmaya
gerek yok. Konunun diğer kısmı devleti yönetenleri ilgilendiriyor.

 

Suriyeli, Iraklı, Afganlı, Afrikalı sığınmacılar konusu ile Türkiye
ilk defa karşılaşmıyor. Ama Osmanlı ama Cumhuriyet dönemlerinde bu ülkeye gayrı
Türk göçleri sıklıkla olmuştur. Bu yolla demografik yapımız sayısal ve kültürel
olarak değiştirilmeye çalışılmıştır. Onun için endişeye mahal yok! Zaten
Türkiye’ye gayrı Türkler hâkim, biraz daha gelse ne olur ki?

 

Süleyman Paşa türbesi terk edildi diye ortalığı ayağa kaldıranlar her
halde Türkiye’nin yarısından fazla bir yüzölçüme sahip vatan topraklarının
Balkanlarda terk edildiğini unuttu? Onun için 20 Türk adası Yunan’a terk
edilmiş benim için her hangi bir güncel değer taşımıyor!

 

Bu demografiyi bozma ve vatan topraklarını bırakma konularında tek
suçlu dışarıyla irtibatlı olan gayrı millî “müesses
nizam”
dır. Öyle ise güncel olanları düşünmeye ve konuşmaya ne gerek
var? Zaten bizden olmayan birileri bizim adımıza karar vermiş ve uyguluyor!

 

Diğer bir önemsiz güncel konu da, kimin cumhurbaşkanı adayı ve
Cumhurbaşkanı olacağı konusudur. Boşuna konuşuyor ve temcit pilavı gibi yazıp
duruyorsunuz! Türkiye’de cumhurbaşkanlığı konusu hep tartışılır ancak halkın
dediği hiç bir zaman olmaz. O zaman niye tartışıyorsunuz? Esas konuşmamız
gereken konu kimin cumhurbaşkanı olup olmayacağı değil bir Türk’ün
cumhurbaşkanı olup olmayacağıdır! Bunu konuşamıyoruz / konuşturmazlar bile!!!
Gayrı Türk siyaset (iktidar-muhalefet) elbette bir gayrı Türk’ün
cumhurbaşkanlığını bu konunun farkında bile olmayan Türklere yine kabul
ettirecekler gibi gözüküyor.

 

Eğer biz Türklerin hafıza sorunu olmasaydı (Türk’ün Hafıza Sorunu –
Fuat Yılmazer / BilgeOğuz Yayınevi) güncellik bu kadar bizi esir alır mıydı?

 

Bunlara rağmen bu kadar değersiz (!) bir güncellik var iken nasıl olur
da, Türk olarak varlığımızı sürdürüyoruz derseniz oda ünlü tarihçi Hammer’in “Türk tek başına bir kuvvettir. Azmini
ve iradesini kanından alır”
saptamasının doğruluğundan dolayıdır
derim…

 

Onu için güncelle değil geçmişten beri gelen güncelle kendini su
yüzüne çıkartan temel konularla ilgileniyorum! Bana ne hayat pahalılığından…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 24

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Hakkında Yazılanlar-6

Prof. Dr. FÂRUK KADRİ TİMURTAŞ

Türk ilim ve
irfânına bir ömür boyunca yaptığı sonsuz hizmetlerle münevver muhitin derin
saygı ve hayranlığını toplayan büyük üstad İbnülemin Mahmud Kemal de ebediyete
intikal etmiş bulunuyor.

İbnülemin
Mahmud Kemal, kelimenin tam ve hakîkî mânâsı ile bir üstad, nevi şahsına
münhasır, pek mühim bir ilim ve fikir adamımızdı. Târih, tercümeihal ve
kitâbiyat sâhalarındaki engin ve derin ihtisâsı ona ilim âleminde yüksek bir
mevki kazandırmış ve Avrupalı müsteşriklerce de tanınmasına sebep olmuştu.
Memleketimizde bugün kendi vâdîsinde eşi ve benzeri bulunmayan bir âlimdi. İlim
ve kalem erbâbının en büyüklerinden olan üstad, kendi sa’y ve gayreti ile
yetişmiş kimselerdendi. Bâzı mekteplere ve mederese derslerine devam etmiş ise
de hiçbirinden şehâdetnâme almamış, daha ziyâde Mehmed Âkifin babası Tâhir Hoca
ve Trabzonlu Hüsnü Hoca gibi değerli zatlardan ders görerek tahsil-i ulûm
etmiştir. Küçük yaşta eser telifine başladı ve matbûâta intisap etti; bir
taraftan da devlet hizmetine girdi. Bütün hayâtı memlekete ve onun irfânına
hizmetle geçti. Maddî, mânevî bütün müktesebat ve mahfûzâtını memleket
maârifinin yükselmesi için cömertçe sarfederek pek mühim eserler vücûda getiren
İbnülemin Mahmud Kemal, bununla iktifâ etmemiş, yüksek değerdeki kütüphânesini
üniversiteye bağışlamak âlicenaplığını da göstermiştir.

En mühim
eserleri: Târih ve biyografiye âit olan Şeyhülislâm Yahya, Ârif Hikmet ve
Leskofçalı Galip Dîvanları mukaddimeleri ile Tuhfe-i Hattatin ve Menâkıb-ı
Hünerverân mukaddimeleri. Tâ- rihçe-i Evkaf ve Terâcim-i Ahvâl-i Nüzzâr ve
bilhassa Son Asır Türk Şâirleri (Kemâlü’ş-Şuarâ) ve Osmanlı Devletinde Son
Sadrıâzamlar (Kemâlâ’s-sudûrf’dır. Üstün zekâ, hârikulâde hâfızâ,
görüşlerindeki derinlik ve nüfuz, kılı kırk yaran müdekkiklik, yorulmak
bilmeyen çalışma, en büyük noktalara dikkat, anlayış ve anlatıştaki mümtâziyet,
isâbetli tahlil ve tenkitler ve müstesnâ üslûp gibi meziyetlerin bir arada bulunuşu,
İbnülemin Mahmud Kemal’in eserlerine pek yüksek değer vermiştir.

İbnülemin’in
târihçiliğini lâlettâyin bir târihçilikle karıştırmamak lâzımdır. O bizzat
yaşadığı, bildiği devirlerin târihini yazan bir âlimdir. Hazır menbâlara
konmamış, devamlı fedakârlık ve uğraşmalarla mecmualar ve târihî vesikalar
temin etmiş, birçok târihî şahsiyetlerle görüşmüş, bunların neticesinde elde
ettiği mâlûmâtı tesbit etmek sûretiyle eserler vücûda getirmiştir. Böylece
kendi telifâtı en değerli mehaz ve kaynak olmak mâhiyetini kazanmış bulunuyor.

İbnülemin, son
asır târihimizi en iyi bilen müverrihimizdi. Hayâtındaki tesâdüfler ve şartlar
kendisine birçok imkânlar verdi. Mühürdar Mehmed Emin Paşa’mn oğlu bulunuşu,
çocuk yaşından îtibâren ilmen ve mevkien büyük kimselerle temas etmesine vesîle
olduğu gibi; uzun müddet Sadâret Mektûbî Kalemi ve Eyâlât-ı Mümtâze ve Muhtâre
kalemi müdürlüklerinde bulunması birçok mühim mesele ve vak’ayı işitip
bilmesine ve elinden pek çok evrak ve vesikanın geçmesine sebep oldu. Ayrıca
Sultan Abdülhamid’in cülûsundan hâl’ine kadar hârici ve dâhili vak’aları ihtivâ
eden Yıldız evrâkının tasnifi işine memur edilmesi, evrâkın büyük bir kısmını
görmesini ve pek çok faydalanmasını temin etti. İyi bir târihçi -bir bakıma-
devrinin hâdiselerini iyi gören, iyi anlayan ve anlatan kimse demektir. İşte
İbnülemin’in eşsizliği bu noktadan ileri gelmektedir. O, devrini, muhitini,
etrâfındaki insanları, hâdiseleri çok iyi görmüş ve çok iyi anlamıştır. Bunları
iyice muhâfaza etmesini bilen üstad, en iyi şekilde anlatmasını da bilmiştir. ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar
yalnız sadrıâzamların terceme-i hâlini aydınlatan bir kitap değil, aynı zamanda
o devirlerin târihine ışık tutan müstesnâ bir eserdir.

İbnülemin
Mahmud Kemal, şahsiyetlerin portresini çizmekte erişilmez bir muvaffakiyet
göstermiştir. Sadrıâzam Said Paşa’ya dâir monografisi ayarında bir eser,
şimdiye kadar memleketimizde yazılmamıştır. Bir kimseyi şahsiyet ve mizâcmın,
rûhiyat ve karakterinin bütün teferruat ve çizgileri ile bu kadar canlı anlatan
bir biyografi kitabına kolayca rastlanamaz sanıyoruz.

Fatin Efendi
tezkiresine zeyl olarak meydana getirilen ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’, şuarâ tezkirelerimizin maddeten ve mânen en büyüğüdür.
Eski tezkirecilerimiz, şâirlerin hayâtından kısaca ve çok defa müphem şekilde
bahseder, husûsiyetleri üzerinde hemen hemen hiç durmaz, san’atları hakkında
hüküm verirken de klişeleşmiş tâbirler kullanırlardı. Âşık Çelebi gibi istisnâ
teşkil edenlerin, tanıyıp bildikleri şâirler hakkında hikâye ve vak’alar ve
lâtifeler naklettikleri görülmekle berâber, şahıs portreciliğinin en
muvaffakiyetli örneğini gene ve yalnız Son Asır Türk Şâirlerinde bulmaktayız.
Tercümeihaller en doğru şekilde tesbit edildiği gibi, husûsiyetler de tasvir ve
müşâhedeler, fıkralar ve nükteler, hikâye ve hâdiseler nakledilerek en esaslı
noktaları ile anlatılmıştır. Son Asır Türk Şâirlerinin bir husûsiyeti de
-müellifinin de söylediği veçhile- içindeki zevâtın tercümeihâllerinden
birçoğunun kendi ağızlarından dinlenerek vücûda getirilmiş olmasıdır.

Eserlerinin Husûsiyetleri:

İbnülemin’in
eserleri yalnız ilim bakımından değil, edebiyat bakımından da çok
ehemmiyetlidir ve büyük değerler taşır. Üstâdın çok orijinal bir üslûbu vardır.
Bu üslûp, istidratlarla yer yer süslü, ince ve nükteli, dikkatli ve zekî, çok
zarif bir üslûptur. Yazılarındaki lezzet ve safâ, konuşmasında da aynen
mevcuttu. Hoşsohbet, meclisârâ, latîfegû ve nüktedan bir zat olan İbnülemin,
dinleyenlere zevkbahş olan ince nükteleri ve iğneli sözleri ile de meşhurdur.
Kendi tabiatını ‘mizâcım asabî, teessürüm
şedid, kalbim rakik, intikal ve infialim serî
’ sözleri ile tasvir
etmektedir. Sohbet sırasında anlattığı ilmî bahisler, ilminin yalnız satırda
olmayıp sadırda ve hâfızada da mevcut bulunduğunu gösteriyordu. Bu bakımdan
üstâda ‘canlı kütüphâne idi’ demek
hiç de yersiz sayılmaz. İbnülemin Mahmud Kemal’in zengin bir kütüphâne, nefis
levhalar ve antika eşyâ ile müzeyyen evi eskiden beri ilim, edeb ve san’at
erbâbının mecmâı olmuş ve bir encümen-i dâniş mâhiyeti kesbetmişti. Süleyman
Nazif merhum ve arkadaşları tarafından ‘Dârü’l-Kemâl
adı verilen bu evde, yıllar yılı mûsikî ve sohbet geceleri tertip edilmiştir.
Bu toplantılar bütün müdâvimler, bilhassa gençler için çok istifâdeli ve
istifâzalı olmuştur.

Yarım Kalan Eserleri:

Ömrünü Türk
irfâmna hizmete vakfeden İbnülemin, son olarak ‘Son Asır Türk Hattatları’nı neşretmişti. Basılmamış eserleri
arasında mûsikî üstadlarından bahseden ‘Hoş
Sadâ
’ adlı mühim bir kitap da vardır. İlim ve irfânını çalışkanlığı, nâmus
ve istikâmeti, fazileti, necâbeti, Müslümanlığı, hamiyyeti, millet ve
vatanseverliği ile bütün yeni nesillere numûne-i imtisal olan İbnülemin Mahmud
Kemal, sâlih ve kâmil bir zattı. Fazilet ve irfânın mücessem bir timsâli olan
üstad, nâmını ebediyete kadar yâdettirecek eserleri ile kendi heykelini kendisi
rekzetmiş bulunuyor.

Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş: (1925-1983) İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Bitirdiği
bölüme öğretim üyesi olarak girdi. Dilci, edebiyat târihçisi ve yazar.
Eserlerinden bâzıları: Mehmet Akif ve Cemiyetimiz (1962), Ali Şir Nevai’nin
Türk Diline Hizmetleri (1962), Dil Dâvâsı ve Ziya Gökâlp (1966), Târihî Türkiye
Türkçesi Araştırmaları (1972), Türkçemiz ve Uydurmacılık (1977), Uydurma Olan
ve Olmayan Kelimeler Sözlüğü (1979), Dil Dâvâsı (1981).

Allah Makamını Cennet Eyleye

FEHİM FIRAT

Açık yürekli,
doğru sözlü âlim

Asâlet ve
necâbeti, nâmusu, istikâmeti ve ilm ü fazileti ile mâruf âlim ve mütefekkirimiz
İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ı kaybetmiş bulunuyoruz. O’nun ölümüyle insanlık
âlemi büyük bir evlâdından daha mahrum kalıyor. Bu elim ziyâdan duyduğumuz acı
çok derindir.

İbnülemin
Mahmud Kemal, kendi ilim ve şahsiyetini, bizzat kendi yorulmaz gayret ve
sebâtı, merâkı, çok kuvvetli hâfızası, zekâ ve kabiliyeti, resânet-i ahlâkiyesi
ile vücûda getirmiş ve tanınmış açık yürekli, doğru sözlü bir ilim adamımızdır.
Yakın târihimize derin vukufu ve kuvvetli kalemi ile meydana getirdiği târihî
ve edebî eserleri sâyesinde ilim ve irfan âlemimize büyük hizmeti sebketmiş
erbâb-ı kemâl ve fudalâdandır. Türk edebiyâtı ve Türk târihindeki selâhiyeti
bütün dünyâca tanınmıştır.

Genç yaştan
îtibâren intisap ettiği memûriyet hayâtında da resmî vazifesini Kemâl-i iffet
ve nâmus ile îfâ etmiş, yüksek rütbelere ulaşmıştır.

*Sadâret
Mektûbî Kalemi Müdürü, *Eyâlât-ı Mümtâze ve Muhtâre Müdürü, *Müdevvenât-ı
Kânûniye Kalemi Müdürü, *Takvîm-i Vakâyî Müdürü, *Dîvân-ı Hümâyun Beylikçisi,
*Vesâik-i Târihiye Tasnif Heyeti Reisi olmuş ve nihâyet Evkaf Müzesi
Müdürlüğünden tekaüde ayrılmıştır. Evkâf-ı İslâmiye Müzesi’ni, yâni şimdiki
adıyla Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ni kuranlar arasında çalışmış, Türk Târih
Encümeni üyeliğinde, Asâr-ı Müfide Kütüphânesi heyetinde hizmetleri olmuştur.

Mütevâzı ve
münzevî bir hayat

Memûriyet
hayâtından bahsederken kendisi ‘her
şeyin, her işin müşkülü öteden beri bana isâbet eder. Bu benim için nasîb-i
ezelîdir
’ der. Fakat her işin müşkülünü yenmek azim ve iktidârını dâima göstermiş,
memleket ve milletine uzun seneler kıymetli hizmetlerde bulunmuştur.

O’nun daha
büyük hizmeti, çok ciddî ve uzun birer tetkik mahsûlü olan ve kendine has
üslûbu ile yazılmış bulunan târihî ve edebî eserleriyle fikir âlemimize ve
Millî Kütüphânemize kazandırdığı kıymetlerdir.

Onun en büyük
zevki küçük yaşlardan îtibâren okumak ve yazmak olmuştur. Bu yaşlarda gazete ve
mecmualarda yazıları intişar etmiştir. İlk rahle arkadaşı büyük şâir Mehmet
Âkif’le şiire başlamıştır. Eyyâm-ı şebâbetten beri iptilâ derecesinde sevdiği
şeylerden biri de mûsikî olmuştur. Bu sevginin mütezâyiden devam edip gittiğini
ifâde eder ve uzun yıllar muntazaman Pazartesi günleri evinde meşhur mûsikî
gecelerini tertiplerdi. O ‘Huzûz-ı
nefsâniyesini
’ yalnız bu faâliyetleriyle tatmin ederdi. Çok mütedeyyin,
menâhîden muhteriz, teessürü şedit, kalbi rakik, intikal ve infiali seri bir
zattı. Mütevâzı ve münzevî yaşardı.

İbnülemin
kütüphânesi

İbnülemin için
eline geçen para ile kitap almak kendi ifâdesiyle ‘En doyulmaz bir safâ’ teşkil etmiş ve bu sevginin mahsûlü olarak
bir kitap ve yazı hazînesi vücûda getirmiştir. Bu büyük adam, işte bu gözbebeği
gibi sevdiği, ‘Benim bütün maddî varlığım
kitaplarımdan, yazılarımdan ibârettir
’ dediği ve maalesef muhtelif
târihlerde yangınlar ve işgal zamânında yağma gibi âfetlere uğradığını görmek
acısına katlandığı bu hazînesini, en emin ele teslim etmek ve nesillerin bu
varlıktan müstefid olmasını sağlamak emeliyle, üniversitemize bırakmıştır.

Evvelâ 1949’da
ölümüne bağlı olarak vasiyet ettiği bu kitap, yazı ve mecmuaları için, 1952’de
vefâta kalmamasını arzu ederek vasiyetnâmesine gerekli şerhi verdirmiştir.

‘İbnülemin
Mahmud Kemal Kütüphânesi’, vaz’ ettiği (koyduğu) şarta uyularak üniversitede
müstakil bir şekilde tesis edilmiştir. Böylece tesellüm edilen maddî ve mânevî
kıymeti çok büyük, 4000 cilt kitap ve 400 yazı, merkez binâda Tıp Târihi
Enstitüsü yanında ayrılan salonda bizzat kendisi tarafından yerleştirilmiş ve
hıfzolunmuştur. Bu eserlerin yüzde seksenini eşsiz yazma kitaplar teşkil etmektedir.
Sonradan bâzı gazete koleksiyonlarını, elbise, nişan, resim ve diğer birkaç
kıymetli eşyâsını da getirip burada dolabına koymuştur. Geçen yıl bu salonun
yanındaki odanın da kendilerine bırakılmasını istemesi üzerine tahliye ve
tanzim edilerek arzuları yerine getirilmiştir. Maksatları evdeki yazı ve
levhaları ve târihî oda takımlarını buraya nakletmekti.

Üniversitede
jübile

1953 Mart’ında
üniversite gençliği kendisi için bir jübile tertiplemiştir. Bu türlü merâsimi
arzu edenlerden olmamış ‘Meslek ve meşrebim
böyle şeylere mânidir
’ demekle berâber gençliğin umûmî arzusuna muhâlefeti
de doğru görmemiştir. O gün kendileri hakkında muhabbet ve hürmet dolu
takdirkâr ve sitâyişkâr konuşmalar olmuş, kendisi dinlenilmiş, böylece
unutulmaz bir İbnülemin günü yaşanmıştır.

İbnülemin
Mahmud Kemal her gün muntazaman kütüphânesine gelir ve saatlerce burada
çalışır, kendisinden bir şey sormak, öğrenmek için gelenleri burada kabul eder.
Âdetâ üniversitemizin kendisine has bir fikir köşesini teşkil ederdi.

O’nun son günlerine
kadar muhâfaza ettiği büyük ilim ve çalışma aşkı bu yuvanın yaşlısına gencine
örnek olurdu. O bütün üniversite âilesi tarafindan lâyık olduğu müstesnâ
hürmeti gördü, hepimiz için şefkatli ve faziletli bir büyük, aramızda yaşayan
bir târih oldu. Şüphe etmiyorum ki mânevî varlığı dâima kalplerde ve dimağlarda
yaşayacak, gelecek nesillere de intikal edecek olan aziz hâtırası büyük
kıymetini, örnek vasfını dâima muhâfaza edecektir.

Bizler bugün
O’nu çok sevdiği aziz kütüphânesini son ziyârete getirmiş, yüreklerimizden
taşan muhabbet, hürmet ve tâzim hisleriyle tabutu önünde toplanmış bulunuyoruz.

Üniversitemiz
nâmına ve en tâzimkâr hislerimin heyecânı içerisinde bu büyük ve asil insanın
nâşı önünde hürmetle eğiliyorum. Allah makamını cennet eyleye.

 

İbnülemin Mahmud Kemal

AHMET KABAKLI

Biliyor
musunuz ki kütüphânelerimizin hâlâ en hacimli ve bugüne kadar tek noktası
yalanlanmamış eserlerinin sâhibi İbnülemin Mahmud Kemal Bey’dir? Son Asır Türk
Şâirleri (Son baskı, 1970), Son Sadrıâzamlar, Son Hattatlar ve Hoş Sadâ v.s.
Hepsi de dalında kaynak kitaplardır.

İbnülemin
Mahmud Kemal, öğrencilik günlerimizde, ünlü serpûşu ve hırkası ile ilmi,
san’atı, nükteyi, sohbeti ve otoriteyi simgeleyen bir kutuptu. Mükrimin Halil
Bey, Kâzım İsmâil Gürkan, Hakkı Süha Gezgin ve daha niceleri O’nun etrâfinda
pervâne idiler. Mûsikîde de öyle: Yalnız Subhi Ezgi gibi zamânın üstadları
değil, Nevzat Atlığ, Alâeddin Yavaşça, Necdet Yaşar gibi bugünkü üstadlar da
meclisine devam ederlerdi.

O’nu ne kadar
anlatsak, o zamanki genç dostu, Tâha Toros kadar anlatamayız. 29 yıl konağına
devam etti. Nice olayı ve hâtıraları, belgeleriyle tesbit etti. Sayın Kültür
Bakanlığından önemle ricâ ederim:

Tâha Toros
Bey’den bir İbnülemin M. Kemal kitabı istensin ki; bir devir aydınlarını târih
aynasında gösteren nükteli, hareketli, ilim, tefekkür, titizlik dolu bir eser
çıksın ortaya.

Sultan İkinci
Abdülhamid Han’ın 1909’da hal’i fâciasından sonra İttihatçılar ‘En nâmuslu târihçimizdir’ diyerek, eski
evrâkı düzenlemek üzere ‘Yıldız Tasnif Heyeti’nin başına İbnülemin Bey’i
getirmişler. ‘Babasının, kardeşinin
jurnali olsa bile kayda geçer’
demişler. Fakat az zamanda, getirdiklerine
pişman olmuşlar. Çünkü bizzat İttihatçıların (meselâ Hüseyin Câhit Yalçın’ın
v.s.) Pâdişâha verdiği jurnalleri ortaya çıkmış.

Bunları ne yapayım?’ diye Talat Paşa’ya
sormuş. ‘Getir bana!’ demiş sadrıâzam
ve getirdiği belgeleri, pek tabiî yok etmişler.

İşte bunun
için İbnülemin, onların getirdiği 1908 Hürriyetine hiç ısınmadı. ‘Hürriyet îlânı’ demez, ‘Hâriyet (yâni eşeklik) îlânı’ derdi.
Nasıl ki Cumhûriyet’ten sonra, milletin başına getirilen bâzı soyguncu, dili
yoksullaştırıcı, câhilce hareketlere de İnkılap değil (Gençlerin söyleyişine benzeterek) İnkilap (yâni kelp’leşme)
denilmiştir.

Ahmet Kabaklı: (1924-2001) İstanbul Üniversitesi Türkoloji
bölümünden mezun olduktan sonra liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Türcüman
ve Türkiye gazetelerinde köşe yazıları ile tanındı. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden diploma aldı, Türk Edebiyatı Vafı’nı kurdu. 5 ciltlik Türk Edebiyatı
başta olmak üzere 50 civârında kitabı yayınlandı. 

Sırtlanların Yoluna Kurulu Çadır

Rusya/
Ukrayna savaşı ile ilgili ülkemizin uyguladığı gerçekçi politikaların
hatırlattığı tarihi uygulamaları görelim;

 

Türkiye
yaklaşık üç yüz yıldır batı ve doğu Emperyal devletlerinin ortasında, onların
rekabetini kullanarak ayakta durmaktadır.

Bir seferinde
İngiltere Fransa desteğinde Kırım harbini yapan Türkiye, bir başka sefer
İngiliz desteği ile Rusya’yı Yeşilköy’den döndürüyor.

Aradan on
yıl geçmeden bu sefer Rusya desteği ile Anadolu’da kurtuluş savaşı yapıyoruz,
Fransa İtalya İngiliz Yunan hepsini birden kovuyoruz

Boğazlar ve
Kars Ardahan için Rusya’dan aldığımız tehdidi NATO’ya üye olarak Batı desteği
ile savuşturuyoruz. Soğuk savaş yıllarında batıdayız.

NATO
garantisinde iken müttefiklerimizin kurduğu demir, çelik, alüminyum, petrokimya
üretim engelini Rusya’nın desteği ile aşıyoruz.

Batının
desteği ile kurulan yeşil kuşakta Rusya’yı hapsedip parçalanmasına ciddi katkı
yaparak kurtulan beş Türk devletinin doğuşunu yaşayıp, seyrediyoruz.

Kısaca bir
batıyla anlaşıp Rus tehdidini savıyoruz, bir Rusya’yla anlaşıp batının
tehdidini atlatmaya çalışıyoruz. İki kutup arasında sarkaç gibi sallanarak
kazandığımız zamanı doğru kullandığımız oranda bağımsız merkez devlet olma
yolunda ilerliyoruz.

Bu durum
Anadolu’nun jeopolitik özelliklerinden ve öneminden kaynaklanmaktadır. Yeni
neslin hemen hemen hiç tanımadığı âbide insan rahmetli Dündar Taşer’in dediği
gibi çadırımızı sırtlanların yoluna kurduk.

Sırtlanların
yoluna çadır kuranlara rahat ve derin uyku haramdır. Onlar ancak bir gözleri
açık tilki uykusu ile idare etmek zorundadırlar.

Doğu Batı
dengesini yöneterek ayakta durmaya çalışırken zamanı iyi değerlendirmek
zorundayız.

Merkez
devlet olmanın şartlarını hazırlamalıyız.

Merkez
devlet olma mecburiyeti” bilincinin yaygınlaştırılmasından ödemeler
dengesinin kurulmasına, nükleer enerji ve caydırıcı nükleer silâh imalâtından
yerli haberleşme uydularını yapıp fırlatma yeteneğine kavuşmaya, teknolojiye
dayalı yüksek katma değerli ihraç ürünleri imalâtını arttırmaktan milli uçuş
yazılımına sahip olmaya varıncaya kadar bir dizi stratejinin yaygın milli bir
bilinçle hayata geçirilmesi vazgeçilmez, ertelenemez milli hırs olarak
hepimizin beyninde gerektiği kadar yerleşmelidir.

Ancak o
zaman üzerinde çadır kurduğumuz sırtlanların yolunda bir gözümüzü yumarak uyuma
hakkına kavuşabiliriz.

Son yıllarda
sıkça gündemimize gelen Şanghay ittifakı tartışmalarına bu değerlendirme
penceresinden bakıldığı takdirde daha objektif bir değerlendirme mümkün
olacaktır.

NATO veya
Şanghay ne dünya cennetidir nede cehennem, coğrafyamızın bize dayattığı denge
politikasının iki ucudur. Biz zaman ve zemine göre bu iki uç arasında belli ki
bir müddet daha gidip geleceğiz. Asıl olan bu gidiş gelişler esnasında gerçek
kurtuluşu sağlayacak ana projelerden sapmamaktır.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 23

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

Hakkında Yazılanlar-5

TAHA TOROS

 ‘Yeni nesiller için İbnülemin adı, bir eski
zaman adamını hatırlatır. Yaşı doksan’a yaklaşırken vefat eden İbnülemin Mahmud
Kemal İnal, bir ‘târih adam’dı. Milletimizin
nâdir syetiştirdiği -dünyâ çapında-bir biyograf ve bibliyograf idi. Allah’ın
lütfu olarak öğünülecek güçlü bir hâfızası, keskin zekâsı, gecesi gündüzü
olmayan çalışkanlığı, ileri yaşından umulmayan hareketli hayatı; yakın
târihimize, edebiyatımıza, yazı ve mûsikî hayatımıza derin vukufu ile sağlam
kaynaklar oluşturmuş bir âbide adamdı. Batılı âlimleri hayrete düşüren
eserleriyle, İstanbul Üniversitesi’ne hediye ettiği milyarlar değerindeki
kütüphânesi ile milletimize aydın din adamları yetiştirilmesini sağlama
gayesiyle bağışladığı Beyazıt’taki târihî konağı ile fazîletin temiz örneğini
veren bir asil insandı.

…………………….

Kış, yaz bu
konakta devam eden pazartesi geceleri sohbetlerine gelenler ilmî hüviyetlerine,
yaşlarına dostluk ve vefâ derecesine göre ölçülü biçimlerde karşılanır,
kendileri uygun koltuklara ve iskemlelere oturtulurdu. Toplantıda sevmediği
kişileri veya zevzeklik yapanları karşılamada pek aldırış edilmezdi. Mahmud
Kemal Bey, bunlara başıyla, şöyle kapıya yakın iskemleler gösterirdi!
Sevdiklerini, hele uzaktan gelen dostlarını esprili sözlerle karşılar, yerinden
kalkar, bazılarına elini öptürür, bazılarına da öptürmeden elini geri çekerdi.

Üstad’ın garip
bir huyu vardı. Bu toplantılarda, genellikle misâfirleri birbirine tanıtmazdı.
Bu salonda yıllarca karşılaşmış ve âşinâlık peyda etmiş profesörler, doktorlar,
müzisyenler, edipler, şâirler, târih ve edebiyat mensupları birbirlerinin
adlarını konaktan çıktıktan sonra, sokakta öğrenirler ve bu konaktaki havanın
etkisiyle birbirleriyle derin bir dostluk içme girerlerdi.

Karlı, tipili
bir geceydi. Sanırım gecenin konukları arasında Burhan Felek, Behzat Butak,
Vasfı Rızâ, Fethi İsfendiyaroğlu, Mükrimin Halil, Kâzım İsmail, ünlü mûsikî
yıldızlarından Dr. Nevzad Atlığ ile Dr. Alâeddin Yavaşça da hazırdı. O gecenin
makamı ısfahan idi. Tipi şiddetlendikçe salonun camları titremeye başladı.
Okunan şarkılar aksine, ağır tempoludan seçilmişti. Hacı Ârif Bey’den Saâdeddin
Kaynak’a kadar ünlü bestekârların güzel eserleri çalınıp söylendi. Saâdeddin
Kaynak’ın şarkısı söylenirken, gecenin yarısı olmuştu. Sokak kapısının zili
devamlı olarak çalınmaya başlandı. Mahmud Kemal Bey:

-‘Acayip… Gece yarısında gelen kim ola?…
Mutlaka meyhânesi kapanınca, sıcak bir yer aramıştır da bizim tarafa düşmüştür
!’
gibi mırıldanmaları arasında Hâfız Saâdeddin Kaynak, birkaç meslektaşıyla
salona giriverdi. O’nun şarkısı söylenirken salona girmesi herkesi şaşırttı ve
sevindirdi. Saâdeddin Kaynak geldikten sonra, aynı şarkı O’nun da katılmasıyla
tekrarlandı. Sâzendelerle hânendeler o kadar coştular ki bu defa pencerelerin
camını tipiler değil bu sanatkârların çalgıları ve sesleri titretti.

Mûsikî
toplantılarının birinde konuklarından biri, bilgiçlik satan şarlatanlara
değinerek ‘Onlar kendilerini her
fırsatta, basınla umûma tanıttırdılar. Siz bunca zamanın büyük âlimi olduğunuz
halde, niçin kendinizi, kendinizden başkasına bildirmek istemiyorsunuz
?’
deyince Mahmud Kemal Bey’in cevabı şu oldu:

-Ben, bilmek
için yıllarca okudum. Onlarsa bilinmek için okudular.

***

1945 yılında
bayram Aralık ayına rastladı. O yıllarda Ankara’da oturuyorduk. Vehbi Koç’un
türlü meyvelerle dolu, güzel bir bağı vardı. O zamanki Ankara bağlarının gözde
ağaçları arasında ünlü armutlar başta gelirdi. Vehbi Koç, arife günü, iki sepet
armut hazırlatıp birini rahmetli Mûnis (Fâik) Ozansoy’a, diğerini bizim eve
göndermişti. Sepetin kapağını açıp bir tânesini ağzıma götürdüm. Dişlerimi pek
kullanmadan, armut ağzımda eriyiverdi! Esasen hâlis Ankara armudunun şöhreti bu
özelliğinden geliyordu. Hemen sepetin ağzını iyice kapattım. Tekini bile bizim
çocuklara kaptırmadan, İstanbul’a Mahmud Kemal Bey’e gönderdim. Bir de mektup
yazdım. O günlerde bir târihçi, Üstad’a sataşan bir iki makale yayınlamıştı.
Mektubumda bu konuya da değinerek:

‘ …Sizin gibi bir umman yanında o, bir damla
bile olamaz!..’ demiştim ve eklemiştim: ‘Ankara’nın üç nesnesi meşhurdur: Balı,
kedisi ve armudu. Bal mevsiminde bulunmadığımızdan takdim  edilemedi, mevsimi gelince takdim
olunacaktır. Efendimizle alâkası bulunmadığından bir kedi de gönderilmedi!
Bayram vesilesiyle -hâlisinden- bir sepet armut gönderildi. Afiyetle yenile
!’
demiştim.

Üstad’ın bu
mektubuma verdiği cevap, kendine özgü bir espriyi içeriyordu. O günlerde,
kendisine sataşanları fârelere benzetiyordu. 20 Aralık 1945 günlü mektubunun
özeti şöyleydi:

‘ … Ankara’nın armudu, kedisi ve balı, dünyaca
meşhurdur, diyerek gönderdiğiniz sepet geldi. Hediyelerin birbirini takip
etmesi mahcûbiyeti mûcip oluyor. Eğer bir de kedi gönderseydiniz pervâsızca
üstümüze doğru gelen farelerin ocağına incir dikerdi

Yukarıda
belirttiğimiz gibi armut, Mahmud Kemal Bey’e göre, meyvelerin piridir! Aldığım
8 Kasım 1946 târihli mektubunda, bir aydan beri hasta olduğunu, son zamanda
daha da arttığını bildiriyor. Mektubunda armut, ağırlık konusudur: ‘Geçen sene armut göndermiştiniz. İllet-i
ma’hudeme faydası olmuştu. Burada satılanlar, yeşil, susuz ve taş gibi acayip
şeyler
.’ Burada, kullandığı illet-i ma’hudenin anlamı şudur: Mahmud Kemal
Bey munkabızdır. Yâni peklik çekmektedir. Dâimi müshil almak suretiyle, bu
hastalığını gidermeye çalışmaktadır. Armut, Üstad’ın hastalığına çok iyi
gelmekte, mülâyemet sağlamaktadır.

Arzusu
üzerine, yine hâlisinden bir sepet armut göndermiştim. Teşekkür mektubunda, şu
beyti kullanmıştı:

Vâsıl-ı dest-i safa oldu musaffa armut, 

Eki ile kesb-i şifâ eyledi hasta Mahmud

***

İbnülemin’in
mutfağına soğan, sarımsak gibi kokulu yiyecekler girmezdi. Ahretlikleri Fatma
Hanım öldükten sonra Mahmud Kemal Bey, yemeklerini bizzat yapardı.

Üstad’m
anlattığına göre babasının döneminde eve alınacak aşçılar sıkı bir kontrolden
geçermiş. Temizlik, ahlâk ve yemek pişirmedeki mahâretleri yanında özellikle
tırnakları üzerinde dururmuş. Mahmud Kemal Bey, bu titizliği yüzünden, evlerine
dâvet eden dostlarının da aşçılarını önceden görür, tırnaklarını muâyene
ederdi! O’nu dâvet edenler soğansız, sarmısaksız yemekler yaparlar, sofraya
hiçbir zaman peynir koymazlardı. Mahmud Kemal Bey, peynire karşı alerjisi olan
bir düşmandı. Peynir için ‘Sütün veledi
zinâsıdır, yani piçidir
!’ derdi!

Bir ahbâbının
oğlu Edirne’ye vâli olunca, bayramda Üstad’a bir teneke hâlis peynir göndermiş.
Mahmud Kemal Bey küplere binmiş, barut kesilmişti!

Söz peynirden
açılmışken, peynir tenekesinin kapağını, yine Üstad’m peynir üzerine anlattığı,
bir fıkra ile kapatalım:

Tanzimat
döneminin büyük sadrıâzamı Mustafa Reşit Paşa da peynir yemezmiş.
Misafirliğinde bir sofrada peynir görse hemen kusarmış!

Mustafa Reşit
Paşa, Bâbıâlî’nin protokol işlerini yürüten Mahşer Midillisi nâmıyla tanınan
Kâmil Bey’e ‘Peynir yer misin?’ diye
sormuş. Paşa’nın peynir yemediğini bilen Kâmil Bey, ‘Yemem.’ dese, riyâkârlığına verileceğini, ‘Yerim.’ dese gözden düşeceğini hesaba katarak:

– Kulunuz her
haltı yerim, demiş!

***

Mahmud Kemal
Bey, dâvetli olduğu nişan ve nikâh törenlerini, sağlığı yerindeyse hiç
kaçırmazdı. Cenâze törenlerine de katılması hattâ cenâze sâhiplerinin evlerine
kadar gidip başsağlığında bu-lunması, büyük bir vefâ örneğiydi. Şâyet bu gibi
törenlere sağlık ve hava muhalefeti yüzünden katılamamışsa mutlaka mektuplar
göndermek suretiyle, ilgililerin sevinçlerini ve kederlerini paylaşırdı.

Bu gibi
törenlerde, yerine göre, nükteler yapar, teselliler sunarak moral verir; hatta
keskin mimikleriyle azarlamalarda da bulunurdu. Hakkı Tarık’ın cenâzesinde,
uzun uzun konuşan, Müslümanlığın esaslarını da bu cenâze töreni dolayısıyla
birkaç kere tekrarlayan imamı, hayli iğnelemiş, ‘Sen bizi yeniden Müslüman mı yapacaksın?’ demişti. Etrafını
çevreleyenlere, cenâzelerin uzun müddet bekletilmemesine, cemaatin fazla ayakta
tutulmamasma dâir, bazı din bilginlerinin görüşlerini aktarmıştı.

Mahmud Kemal
Bey’le İstanbul’da bir nikâh töreninde bulunduk. Önceden haberimiz yoktu. Orijinal
kıyafeti ile ânî olarak salona giriverdi. Mimikleriyle, salondakileri bir başka
etkiledi. Süslü hanımların arasına oturdu! Hanımların da ona karşı tecessüsleri
artmıştı. Etrafını saran hanımlarla konuşmaya başladı. Hatta içlerinden bir
güzeline, ‘Eğer kocanız da fazla güzel
değilse size pek yazık olmuş
!’ diye lâf attı!

Nihâyet
beklenen gelin ile damad salona girdiler. Mahmud Kemal Bey, boynunda atkısı,
başında şekli bozulmuş şapkası ve cübbeyi andıran pardösüsü ile herkesin
dikkatlerini üzerine çekerek ön sıraya oturdu. Nikâh memuru, büyük bir hürmetle
yanına gelip elini öptü. Üsküdarlı, tanıdığı bir âilenin oğlu imiş.
Nikâhlananlar önce İbnülemin’in elini öpmeye geldiler. Gelinin çıplak denilecek
kadar dekolteli haline Üstad çok sinirlendi. Damada gelini göstererek sert bir
çıkış yaptı. Yüksek sesle ‘Burası plaj
mı? Zifaf odası mı? Şu kızcağızın hâline bakın
!’ diye azarladı. Salondan
ayrılırken kendisine yol açan kadınların duyabileceği biçimde, eleştirilerini
tekrarladı durdu:

İnsan çıplanır çıplanır ama onun da yeri
vardır. Bu kızcağız çok acele edip gündüzden soyunmaya başlamış
!’

Taha Toros (1910-2012) Adana Lisesi’nde birinci sınıfta
okurken meşhur edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük’ün teşvikiyle edebiyatla
ilgilenmeye başladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1933 yılında
mezun oldu. Adana ve Ankara Ticaret Odası Genel Sekreterliği yaptı, Ticâret
Bakanlığı’nda müfettiş olarak çalıştı. 
Folklor ve edebiyat üzerine araştırmalar yapıp kitaplar yazdı.
Eserlerinden bâzılarının isimleri:  Toros
Demetleri (1929), Türk Kadın Şâirleri Antolojisi (1934), Seyhan Efsanesi
(1935), Köy İktisadiyatı (1938), Dadaloğlu (1940), Mazi Cenneti 1 (1992),
Kahvenin Öyküsü (1998).

 

 

Hayatından Bir Kesit

Namazını Sakın İhmal Etme

SÂLİHA FAZLIAĞAOĞLU

İbnülemin Mahmud
Kemal Bey’i, ilk defa ağabeyimle beraber, Beyazıt Camii’nden çıkarken bir
tesâdüf neticesi görmüştüm. Ağabeyimin Kemal-i hürmetle kendisini selâmlayıp
karşısında büyük bir tevâzu ile durup konuşması dikkatimi çekmişti. Birkaç adım
ileriden, ‘Kim bu ufak tefek adam?’
diye düşünüp ağabeyimin her zaman görmediğim o saygılı duruşunu -biraz da
hayretle- seyrederek beklemiştim. Ağabeyim yanıma gelince, ‘Bu zat yaşayan en büyük âlimimiz.’
diyerek epeyce mâlûmat vermişti.

Beyazıt
Camii’nin Ramazan müdâvimi olan bizler, ikindi namazından sonra, Hendekli
Abdurrahman Hoca Efendi’nin okuduğu mukabeleyi dinlerdik. O devirde cemaatin
arasında Mahmud Kemal Bey’den başka Ebululâ Mardin Bey, Hakkı Sühâ Bey, Cemal
Reşid Rey kardeşler ve isimlerini hatırlayamadığım İstanbul’un daha başka
müstesna şahsiyetleri bulunurdu. Mahmud Kemal Bey hemen hemen her gün Hoca
Efendi’nin sağında yerini alır, büyük bir huşû ile kendisini dinlerdi.

O’nu bazen
Beşiktaş’ta Şâir Nedim Caddesi’nde de görürdüm. Hakkı Süha Bey’in evindeki
mûsikî toplantılarına düzenli bir şekil de geliyordu. Yalnız harem selamlık
usûlü yapılan bu toplantılarda, bir türlü kendisiyle tanışmak fırsatı
olmamıştı. Evindeki mûsikî toplantılarına da gitmek mümkün değildi. Çünkü
ağabeyimin dediğine göre o evin kapısından içeri hanım giremiyormuş.

Rahmetli Lâika
Karabey Hanım’la bu mevzûyu konuşurken ‘Ben
müstesna
.’ demişti. Demek ki tanbûrî olsaydım benim için de böyle bir yasak
söz konusu olmazdı diye zaman zaman üzül- müşümdür. Gençlik işte…

Bin dokuz yüz
ellili yılların başıydı. Bir gün Kanlıca’dan bir arkadaşımla Beşiktaş’a gelmek
üzere, dost ziyâretinden dönüyorduk. Vapur beklerken, güvertede en arkaya gidip
şu güzel gurubu bir güzel seyredelim diye arkadaşımla anlaştık. Güverteye
çıkınca Mahmud Kemal Bey’i gördüm. Karşısı boştu. Arkadaşıma, ‘Ben gurub seyretmekten vaz geçtim, şuraya
gidip oturalım
.’ dediysem de iknâ edemedim, ayrıldık.

Ben Mahmud
Kemal Bey’in tam karşısında yerimi aldım. Yüzümü denizden tarafa çevirip
oturdum. Bu arada kaçamak bakışlarımı yakalar diye de korkuyordum. Çünkü
ağabeyim, cins-i latiften pek hoşlanmadığını defalarca söylemişti.

Yanındaki zâta
neler anlatmıyordu ki… Kur’ân’dan âyetler okuyup izah ediyordu. Ben de can
kulağıyla dinleyip bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Derken küçük bir çocuk
küpeşteye dayanıyor, tekrar dönüyor, gidip geliyor. Çocuğun bu sürekli
hareketinden tabiî ki Beyefendi’nin dikkati dağılıyordu. Birden bana sert bir
bakış fırlatıp ‘Çocuğuna sâhip ol!’
dedi. Ben gayr-i ihtiyâri ellerimi yukarı doğru kaldırıp ‘Benim çocuğum değil, Efendi Hazretleri’ demişim. Birden yüzüme
dikkatli dikkatli baktı. ‘Hazretleri ne
demek
?’ diye sordu. Ben korkarak ve kekeleyerek ‘Zât-ı âlinizi tanıyorum, özellikle sizi dinlemek ve istifâde etmek için
buraya oturdum Efendim
!’ dedim. Bana ‘Sen
kimsin
?’ diye sorunca, ‘İstanbullu
değilim, elendim. Tanıyamazsınız
.’ cevabını verdim. ‘Nerelisin?’ sualine ‘Kilisliyim
Efendim
’ cevâbını verince yanındaki zat bir isim söyledi. ‘Kuleli Askerî Lisesi’nden talebemdi, tanır
mısın
?’ sorusuna ‘Ağabeyimdir efendim.’
dedim. Öyleyse bir isim daha söyleyeyim dedi, söyledi. Ben yine, ‘Evet. O, Menderes’in bakanlarından birisi
idi’ dedim
.’

Kuzum, gel şuraya da beni yakından dinle.’
deyip lütfen yanında yer gösterdi. Zaman zaman sualler sordu. Ben içimden, ‘Hani kadınları hiç sevmezdi, kadın düşmanı
diyorlardı
’ diye bir hayli düşündüm. Bana gösterdiği bu yakınlığı,
ayrılırken elini omzuma koyup ‘Namazını
kıl, sakın ihmal etme
.’ deyişini hiç unutamıyorum.

Eve sanki
uçarak geldim. Olanı biteni ağabeyime anlattım. Kendini tanıyan zâtın eşkâlini
verdim. Mâhir İz Bey olduğunu öğrenince heyecanlandım. O yaşta, bu iki muhterem
zatla tanışmak ve konuşmak, beni yıllar yılı mutlu etti.

Senelerdir
güneş her gün doğuyor. Sayısız gurublar seyrettim ama seyrettiğim o günkü
gurubun zevkini ve güzelliğini hiçbirinde bulamadım.

 

 İbnülemin
Mahmud Kemal

HAKKI SÜHA GEZGİN

Zamâna karşı, akıllara zarar bir
karşı koyması vardı. Kendisini tanıyalı kırk yıldan fazla oluyor. Seneler ona
dokunmadan, dokunmaya kıyamadan geçiyordu. Sanki zaman, Mahmud Kemal’in
değerini bizden çok bilmişti.

‘Gerçek’
karşısında O’nun kadar sâdık, O’nun kadar tok sözlü insanı, dünya pek az
görmüştür. Eskilerin ‘tahkik’ dedikleri ‘inceleme’de,
en derin noktalara inmeden, bütün şüpheleri gideren bulutsuz bir aydınlığa
kavuşmadan ‘hüküm’ geçmezdi.

Vefâlı adamdı.
Yaşının çok ilerlemiş olması, hasta dostlarını, en ücrâ köşelerde, aramasını
engelleyemezdi. Bu uğurda karlı tepelere, buz tutmuş yüzlerce basamaklı
merdivenlere tırmandığını bilirim. Saygıya karşı çok duygulu idi. ‘İyilik’,
İbnülemin’de nefes almak kadar, tabiileşmişti. Kapısını çalanları boş çevirmez,
yaralara merhem, zorluklara çâre olurdu. Dünyâda bilgiden başka rütbe tanımaz,
geçici ikballere aldırış etmez, salnâme devletlilerini hiç umursamaz, yüz yüze
geldikleri vakit, sözünü esirgemezdi.

Ağır
başlılığı, şakayı zarif olmak şartıyla hoş karşılamasına engel değildi. Ama ne
kendi lâubâlileşir, ne de başkalarının bu yola dökülmesine göz yumardı.
Kamusundan ‘ihtiyaç’ sözünü söküp
attığı için, dünyâya metelik vermezdi.

Bu satırlar,
onun iç benliğinden bir damlacıktır. Zâten şimdi aziz rûhuna rahmet dilemekten
başka bir şey düşünmüyorum. İlerde, içimdeki sızı hafifleyince, ona sık sık
döneceğim. Yurdun büyük bir meş’alesi söndü. Ondan kendi cılız mumlarını uyandıranlar,
bilgi sabahını aydınlatabilirlerse, ne mutlu!

Hakkı Süha Gezgin: (1895-1963) İstanbul Erkek Lisesi’nde kırk
yıla yakın edebiyat ve Türkçe öğretmenliği yaptı. Öğrencileriyle kurduğu olumlu
ilişkiler sebebi ile dönenim efsâne öğretmenlerinden biri olarak tanındı. İlk
yazıları Genç Kalemler Mecmuâsında yayımlandı. Evinde mûsikî toplantıları
düzenledi. Eserlerinden bâzıları: Aşk Arzuhalcisi (1928), Hakkı Tarık Us
(1889-1956) Tercümelerinden bâzıları: Karamozof Kardeşler (1940-41), Suç ve
Ceza (1945) Doludizgin (1945), Toprak (1946).

Altın Sözler

     “Hz. Ebu Bekir’in
sözleri:

 

     -İstişarede doğru
söyle ki, oyun doğru çıksın.

     -Mal hasislerde,
silah korkaklarda, oy zayıflarda olursa, işler bozulur.

     -Cezası en hızlı
olan günah, zulümdür.

     -Ölüme düşkün ol
ki, hayat bulasın.

     -Doğruluk emanet,
yalan hıyanetliktir. 

       x                                  

     -Size sekiz
tavsiyede bulunuyorum, bunları tutarsanız kurtuluşa erersiniz: 

 

     1) Haramdan
sakınınız, çünkü fakirin süsüdür.

     2) Şükür,
zenginliğin süsüdür.

     3) Sabır, belanın
süsüdür.

     4) Tevazu,
asaletin süsüdür.

     5) Yumuşaklık,
ilmin süsüdür.

     6) Ağlamak,
korkunun süsüdür.

     7) Başa kakmamak,
ihsanın süsüdür.

     8) Huşû, namazın
süsüdür.

x

      Hz. Ömer’in
sözleri:  

  

     -Günah işlemekten
vazgeçmek, tövbe ile uğraşmaktan kolaydır.   

     -Başkasında
gördüğün ayıbın, kendinde olduğunu görmekten, daha büyük ayıp yoktur.  

     -Olmamış şeyleri sual edeceğine,
olmuşlardan, ibret almayı öğren.  

     -Şam’a geldiğinde
şehirde veba salgını olduğunu öğrenince, şehre girmeyen Hz. Ömer’e:

    “Allah’ın
kaderinden mi kaçıyorsun?” dediler…Şu cevabı verdi: “Allah’ın kazasından kaderine

      Sığınıyorum.”

     -Bugünkü işini,
yarına bırakma.

     -Bir adamın
şöhretine ve görünüşüne aldanmayın.

      Bir insanın
namazına niyazına bakmayın,

      Aklına ve
doğruluğuna bakın.

     -İnsanlarla iyi
dostluk kurmak, aklın yarısıdır.

      Yerinde sual sormak; ilmin yarısı,

      Tedbirli olmak,
yaşamanın yarısıdır.  

     -İnsanın aslı
aklıdır, şerefi de dinidir, mürüvveti ise ahlâkıdır. 

     -İnsanları tanımak
için, ya komşuluk et, ya da yolculuk. 

     -Edep, mirastan
daha hayırlıdır.   

     Hz. Osman’ın
sözleri: 

 

     -Mezardan, daha
korkunç bir yer görmedim. 

     -Kıyamet günü,
hesaba çekileceğini bile bile, mal biriktirene hayret ederim. 

     -Cehennemi bildiği
halde, günah işleyen kimseye hayret ederim.

     -Cenneti bildiği
halde, istirahat edene hayret ederim. 

     -Ölümü bildiği
halde, gülen kimseye hayret ederim. 

     -Ben terazi
değilim ki, hatadan uzak kalayım. 

     -Sabredin, yoksa
pişman olursunuz. 

     -Ferahladığın
vakit, düşmanın sıkılması, ne güzel bir intikamdır.”  (Taşkın Tuna)  

Garo Paylan Önergesi ve Ermeni Gerçeği

Yüzyıllardır Osmanlı devletinin bünyesinde Millet-i
Sadıka(Sadık Millet) olarak anılan Ermeniler, Emperyalist devletlerin yaptığı
hain plan ve kışkırtmalar neticesinde Birinci Dünya Savaşı öncesi
teşkilatlandırılıp Osmanlı toprakları içerisinde: Erzurum, Yozgat, Çorum,
Merzifon, Adana ve Kahramanmaraş gibi birçok vilayetimizde Sason isyanı ve
İstanbulda padişah Abdülhamit Han’a yapılan saldırı ile birlikte daha birçok terör
ve çetecilik faaliyetlerine girişmişlerdir.

Önceleri yurt içinde teşkilatlandırılmak istenen
komitecilere bulundukları bölgelerdeki Ermenilerden destek gelmeyince
yurtdışında örgütlendirilen önce Hınçaklar, daha sonra Taşnaklar adı altında isimlendirilen
Ermeni eşkıyaları, bazı vilayetlerimizde ayaklanma, eşkıyalık ve çetecilik
faaliyetlerine başladılar.

Anadolu’nun birçok yerini yakıp yıkan binlerce masum Türk’ün
kanına giren bu çetelerin arkalarında başta Ruslar olmak üzere İngilizler,
Fransızlar ve bazı batılı emperyalist devletlerin parmağı vardır.

Ermeni çetelerin yoğun olduğu, ayaklanma teşebbüsünde
bulunulmak istenen vilayetlerimizdeki Ermeniler, yurt içinde sükûneti sağlamak,
ayaklanma ve kışkırtmaları önlemek için yurdun değişik bölgelerine nakledilmişlerdir.
TEHCİR adı ile anılan bu nakil
esnasında o günün şartlarına göre salgın hastalıklardan, kötü hava
koşullarından veya başka sebeplerle ölenler olmuştur haliyle. Ancak şunu
söyleyebiliriz ki, yukarıda saydığım birçok sebepten dolayı Türk vatandaşlarımızdan
hayatlarını kaybedenler de olmuştur.

Bütün bunları bahane edip, ayaklanarak vahşice ölümlere
sebebiyet verenlerin esas suçlusu Ermeni çeteciler olmasına rağmen, Türk
Milletini “Soykırım” yaptınız bunu
itiraf ve kabul edin” diye suçlamak, art niyetlilik, büyük haksızlık ve Türk
Milletine yapılmış en saçma iftiralardan biridir.

Her 24 Nisan öncesi bazı devletlerin parlamentolarında
Ermeni Soykırım konusu tartışılır ama meclislerinden geçirilemezdi. Bunda
cumhuriyetten buyana gelmiş geçmiş hükümetlerin ve devlet adamlarımızın dik
duruşu, dış siyaset anlayışı ve ustalıkla yönetilen diplomatik başarı ekili
olmuştur.

Ancak nedense AK Parti iktidarlarının ilk yıllarında bir
açılım furyası, Ermeni hayranlığı zuhur etti. Kürt açılımıyla başlayan bu
saçmalık, Ermeni açılımı ve hiçbir işe yaramamasına rağmen binlerce şehit
vermemize neden olan “çözüm süreci
ile devam etti.

 Türkiye, Ermenistan
ve İsviçre nezaretinde üçlü protokol imzalandı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
Ermenistan’a gitti, Türkiye-Ermenistan dostluk maçı düzenlendi, Van Akdamar
kilisesi yeniden restore edildi, Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan futbol
maçında Azerbaycan bayrakları stada sokulmadı.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Başbakan Erdoğan Soykırım
iftirasını haklı çıkarırcasına tehcir döneminde ölenler için Ermenilere taziye
dileklerinde bulundu ve hala da bulunulmaya devam ediliyor.

Peki, ama Ermenilerce katledilen Türk şehitleri ne olacakiii
onlar için bugüne kadar herhangi bir kesimden taziye dileyen oldu mu?

Ya Ermeni katillerince Roma da şehit edilen Sait Halim Paşa,
Berlin de şehit edilen Talat Paşa, Tiflis Şehidi Cemal Paşa, Milli şehidimiz
Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey… Ya Los Angeles de, Viyana, Paris ve Beyrut’ta katledilen
yüzlerce şehitlerimiz?

Daha dün gibi oluk oluk kan akıtılan Hocalı, Karabağ da
katledilen Azerbaycan Türklerinin durumu ne olacak?

Adam, Türkiye Büyük Millet Meclis Başkanlığına “Soykırım” kabul edilsin diye önerge
vermeğe birazcık insanlıktan eser kalmışsa eğer, utanır sıkılır ya hu!

Soykırım yaptı dediğiniz milletin vatanında bir milyondan fazla
kaçak soydaşlarınız yaşıyor, bu millet sizi kendinden bilip etnik kökeninize
bakmadan vekil seçiyor. Türkün hoş görüsü ve alicenaplığının bir kanıtı değil
mi bütün bunlar?

Ancak şunu da belirtmeden geçmeyelim ki, devlet adamlığı
kolay elde edilmiyor. Ne yazık ki sanki suçlu bizmişiz gibi Ermenilere taziye
dileme kanalıyla yol açılınca taviz tavizi doğuruyor, şımartıldıkça daha da
küstahlaşıyorlar. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın: “Dünya gömlek değiştireceği zaman, hadiseler kaçınılmaz olur.” Sözü
dileyelim ki devlet adamlarımızın kulaklarına küpe olsun.

Türkler ve Kazaklar İftar Yemeğinde Buluşmuşlar

12 Nisan 2022 tarihinde sabah 9:20 dolaylarında TRT Haber
yayınını izliyordum. Yazının başlığında yer alan ve kulaklarımı tırmalayan bir
haberle karşılaştım ve sarsıldım. Demek ki Anadolu Türkleriyle Kazak Türk’lerinin
iftar sofrasında buluşmaları bu kadar yadırganacak bir şeymiş. Bundan normal ne
olabilir ki… Türk Dünyası ile ilişkilerimizin artması epey oluyor. Hemen hemen
her bir Türk Cumhuriyetiyle ilişkilerimiz gelişti; resmi kanalda olduğu gibi
özel kuruluşlarımız da kardeş ülkelerle yıllardır çeşitli faaliyetlerde bir
araya geliyoruz. Ancak sürekli yaptığımız bazı yanlışlar hala devam ediyor. Bu
yanlışları çiftçimiz, esnafımız ve orta halli vatandaşlarımız yapmıyor. Aydın
sayılabilecek diplomalı tipler ve diğerleri aynı yanlışları yapmakta bu kadar ısrarlı
olmaları doğrusu bizleri hep üzüyor ve düşündürüyor. Ekranda duyduklarım
karşısında adeta hayretler içinde kaldım. Belli ki bu programın amacı bizi
Kazak kardeşlerimizle yaklaştırmak ve ilişkileri geliştirmek amacı taşıyordu. Ancak,
maalesef bu gibi temel yanlışlar hem bizim, hem de kardeş Türk
Cumhuriyetlerinin aleyhine olabilir. Dünyanın neresinde soydaşlarımızın
olduğundan ne ölçüde haberdarız? Bu konuda endişeliyim. Bazen öyle yanlışlar
yapıyoruz ki; sözde dost ve müttefik zannettiğimiz ülkeler bu yanlışları
gülerek karşılıyorlar.  

            Yöneticilerimiz
de ara ara kültür ve milli eğitim politikalarımız alanında eksik ve
yanlışlarımızın bulunduğunu beyan etmektedirler. Bu doğrudur. Çünkü bizim
yetiştirilme tarzımız genelde bazı mutabakatsızlıklar
dolayısıyla istikrara kavuşamıyor. Laik antilaik çatışmaları, milli tarihe bir
bütün olarak bakamama, futbol takımı tutar gibi tarihe mal olmuş değerli
şahsiyetleri birbirine rakip görme yanlışı ve uzun süre siyasetçe de
desteklenen kamplaştırmalar istikrarlı ve sürekli eğitim ve kültür
politikasızlıklarını adeta teşvik etmiştir. Bazı temel hususlarda milli
seviyede mutabakatların yeterince olmaması birçok ülkede görülen ortak duygu ve
düşünce birliğini zedelemektedir. Göreve getirdiğimiz diplomalı ve de aydın
sayılabilecek kimselerin tayinlerinde destek aranması, uzmanlığı ve liyakati yeterli
olmayan ama sadakati üst seviyede olan kişilerin tayinini doğurmaktadır. Bunun
sonucunda tayin edilenler ve hele uydurma bir mülakattan geçirilip göreve
getirilenler hata üzerine hata yapabiliyor; faturayı da devlet ödüyor. Zaman
zaman kendi kendimizi inkâr ve suçlayıcı hale getirmeyi de fazilet sayıyoruz. Milli
menfaatler karşısında tarafsızlık üstün bir meziyet zannediliyor. Diğer taraftan,
Türkiye sözde dost ve müttefik kılıklı, Türklük ve İslam düşmanı ülkelerce
kuşatılıyor ama biz içeride siyasette kavgayı sürdürebiliyoruz. Milli kültür
ile evrensel kültür arasında tercih yapma yanlışına da düşüyoruz. Oysa milli
kültür başta olmak üzere evrensel kültüre de kapalı kalamayız. Evrensel
kültürün maddi ve manevi değerlerini günlük bile yaşayabiliyoruz. İşin üzücü
tarafı iç politikadaki yanlış ve üslup hatalarını dış politikaya da taşıyoruz. Bazı
ülkeleri Nazi artığı olarak da suçlayabiliyoruz.

            Yukarıda
belirttiğimiz birçok metod hatasını daha da artırmak mümkündür. Ancak bunları
teker teker saymak yerine, bir makale kapsamında neler yapılması gerektiğini de
düşünmek zorundayız. Bir dönem Milli
Eğitim ve Kültür Bakanlıklarımız
eğitim ve kültürdeki sorunları görerek 100
temel eser ve 1000 temel eser yayınlarına başlamıştı. Bu yayınlar belirli bir
zamandaki nesillere hitap ediyordu. Yaklaşık 40 seneden fazla geçti. Bu süre
zarfında gençlerimize bu yayınları sunamadık. Ama ilgililere soruduğumuzda hep
bu yayınların yapıldığını belirttiler. Bu yayınlar belki biraz
güncelleştirilerek tekrar yayınlanabilir ve yenileri de ilave edilebilir. Hedef
gençlerin Milli Mücadeleyi ve Cumhuriyeti nasıl kurduğumuzu, dış ve iç
düşmanlarla çatıştığımızı bilmeleri, onlara TC’ni yarınlara taşıyacak milli
kültürü ve devletin kurucu iradesini tanıtmak ve düşündürtmek olmalıdır. Bu
konudaki boşluk ve rehbersizlik Ortadoğu ve Batı kaynaklı birçok maksatlı
yayının ülkemize girişini doğurmuştur. Türkiye’nin çıkarlarına göre değil;
yabancı çıkarlarına göre şartlanma sürmüştür. Ders kitaplarımız da pek suya
sabuna dokunmadan işi idare eder hale gelmiştir. Gençlik boşluğa itilmiş,
sahipsiz bırakılmış, kendi kimliği konusunda da tereddütlere düşürülmüştür.
Çünkü milli mutabakatlar yeterli değildir. Bir dönem laik-antilaik, sağ-sol,
günümüzde de yerli-milli, küreselci daha doğrusu teslimiyetçi örnek tipleri
çoğalmıştır. Sağ-sol ayırımı yerini hangi sağ, hangi sol sorusuna bırakmıştır.

            Milli ve dini bayramları birlikte
kutlamalıyız. Çocuklarımıza altın ve giyim eşyası, değişik hediyeler vermek
yerine onlara kitap ve kütüphane zevki aşılamalıyız. İyi bir TC vatandaşı
yetiştirebilmek için örgün eğitimde onları temel bazı eserlerden haberdar etmeliyiz.
Bir ara rahmetli Ömer Seyfettin Türk çocuklarına mefkûre yani ülkü
kazandırabilmek için Türk mefkûresi kitabını yazmıştı. Aynı örnekler Ziya
Gökalp’te ve bazı fikir ve edebiyat mensuplarımızda da görülmüştür. Davranışlarımızda
ve ilişkilerimizde sert ve kavgacı üsluptan uzaklaşabilmek için önde gelen
lider ve aydınlarımız örnek olmalı, gençleri ümitsizliğe düşürüp geleceğe
güveni sarsmamalı, beyin göçünü hızlandırmamalıyız.

            Bir çok
başarımız ve özellikle savunma sanayiinde gurur duyulacak eserleri yaratırken tarım ve hayvancılık politikası dâhil
bazı alanlarda neden sınıfta kaldığımızı anlamak çok zordur. Kadına şiddetin önlenmesinde TV
dizileri ve ekranda silahlı, bıçaklı, tüfekli yanlışları sergilememeliyiz. Yargıya
olan güvenin sarsılması, insanları yanlış yollara sürüklemektedir.

            15 Temmuz 2016’da Türk Milleti
yöneticileri ile büyük bir imtihan vermiştir. FETÖ adlı terör örgütü
kullanılarak ülkenin işgal ve parçalanması önlenebilmiştir. Geçmişi ve
ihanetleri unutmayalım. Bugün FETÖ ve onun sahibi olan Batı’lı güçlerle
mücadele hem vardır; hem de yoktur.

            Uyuşturucu terörü, yetkililerin etkili
ve güzel çalışmalarına rağmen hız kazanmıştır. Ülkenin gençlerinden intikam
alınmaktadır. Aileyi parçalayıcı, ferdi tekleştirici, milletsiz ve devletsiz
fert yaratma çabaları sürmektedir. Üçüncü cinsiyet tuzağı telkinleri, yıkıcı,
bozucu ve bölücü çabalar, özgürleştirme ve demokratikleştirme adı altında
servistedir. Gelenek, görenek, örf ve adetler kan kaybetmekte, Batı’daki sosyal
hastalıkları tanımadan bize telkin edilmektedir.

            Uzman yuvası
DPT tekrar canlandırılmalıdır.
Günlük ve ferdi yönelimler kaynak israfı doğurmakta, devlet geleneğimizi
zedelemektedir. Geçici olarak koruma altına alındığı ileri sürülen ama
vatandaşlık bile verilen göçmenler, nüfus yapımızı bozmakta, hiçbir ciddi
devletin kabul edemeyeceği tehlikelere gebedir. Yarın yine dost ve müttefik
zannettiklerimiz kanalıyla PKK yerine yeni terör örgütleri doğabilir. Yeni
suçlular ve suçlar yoluyla devlete düşman unsurlar yaratmamalıyız. Vatandaşlarımızı
ikinci sınıf haline sokucu imtiyazlardan sığınmacılara imkânlar vermemeliyiz. Bunlar
vatanlarına dönmelidir. Yapılan araştırmalarda %85’i bulan oranda bunların geri
dönmeleri istenmektedir. Aşırı iyi niyet ve saflık gösterisi yaparak ensar anlayışına sığınmamalıyız. Bu
konuda birçok araştırma ve kitap vardır. Sayın Prof.Dr. Ümit Özdağ’ın
“Stratejik Göç Mühendisliği” kitabı en aydınlatıcı eserlerden birisidir.

Topal Molla Olayı

1920 yılında, Afganistan’da Topal Molla adıyla, sakallı,
cübbeli, şalvarlı, sarıklı ve elinde tespihiyle bir zat ortaya çıkar. Önce
dergâh(Tekke) kurar ve bir cemaat oluşturur. Hemen ardından kendi adamlarını
Afganistan’ın dört bir yanına salarak ‘’Topal Mollanın şöyle büyük bir evliya,
büyük bir ulema ve şeyh olduğu’’ şeklinde yalanlarla reklamını yaptırır.

Üç yıl gibi bir zaman içinde Topal Molla’nın müritlerinin sayısı
200 bini ve 1925 yılına gelindiğinde müritlerinin sayısı 300 bini aşar.

Topal Mollanın müritlerinin sayısı 300 bini aşınca din
kullanılarak Afgan Kralına karşı ayaklanma başlatılmış. Bu ayaklanma süresince
büyük katliamlar yaptırılarak oluk oluk kan akıtılmıştır; Afgan Kralı
Emmanullah Han bu olaylara engel olamaz. Ülkenin menfaati için Kral 1929’da
ülkesinden kaçarak ayrılır.

Kral Emmanullah Han, vatanından ayrılmak için, Kabil Hava
Limanında İtalya’ya gitmek üzere uçağın hareketini beklerken, aniden yanına
esrarengiz bir kişi yaklaşır ve kendisine, ‘’Beni tanıdınız mı, ben meşhur
Topal Mollayım der’’. İngiliz ajanı Topal Molla, sarığını, fesini atmış, uzun
sakallarını kesmiş, başında İngiliz fötür şapkası ve kravatıyla, kazandığı
zaferin mağrurluğu içinde İngiltere’ye yola çıkmıştı. Afganistan’ı
karıştırmakla görevliydim, görev

İmi başarıyla bitirdim ve şimdi İngiltere’ye dönüyorum’’der.

Kral Emmanullah Han; acı acı iç çektikten sonra, İngiliz ajanı
Topal Mollaya derki; ‘’Ben senin İngiliz ajanı olduğunu ve hangi görevle
Afganistan’a gönderildiğini çok iyi biliyordum. Sen, dini kullanarak halkımı
öylesine etkilemiştin ve onların gönüllerine girmiştin ki senin İngiliz casusu
olduğuna halkıma inandıramadım’’der.

Böylece İngiltere, 1919 yılında, Afganistan, İngilizlerden
bağımsızlık hakkını Ravalpindi savaşı ile kazanan Afganistan’dan öcünü almış
olur; tıpkı 1. Dünya Savaşı yıllarında Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı
ayaklandırmak için İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’ı din adına kullandığı
gibi

Hiçbir zaman İngiliz ve haçlı zihniyetinin İslam devletleri
üzerindeki hain emelleri bitmez. Her türlü Bizans oyunları oynanır, oyunlar dün
Afganistan’da olduğu gibi bugün de devam etmektedir. 2016 yılı15 Temmuz da
olduğu gibi. Ülkemizdeki kalkışma bunun bir örneğidir.

( YESEVİ aylık Sevgi Dergisi, sayı 302, Şubat 2019 )

*

Müslümanların çoğu dünyayı din kaynaklı bilgiler ile anlamaya
çalışır. Müslümanlardan hep bu beklenir. ‘’Allaha yapılan amellerin en
sevimlisi Kur’an’ı baştan sona kadar okuyup bitirince hemen yenisine
başlamaktır.’’ Hadisi, gereği gibi yorumlanamamış önemli bir uyarıdır. İşin
üzücü tarafı Kur’an’ı anlamak amacıyla değil, sevap kazanacağım düşüncesiyle
ezberden okunması ya da sadece anlamların derinliği ve nedenlerine inmeden
okunması, öncelikle İslam Dünyasındaki düşünce boyutlarının kıstaslarını
göstermesi bakımından önemlidir. Bu şekilde dini anlamak mümkün değildir.

İnsanı düşündürme amaçlı, ufkunu genişletme amaçlı nasihate,
bilgilendirmeye yönelik Kur’an ayetleri bilim kabul edilmiştir. Esasında
Kur’an, Müslüman’ı / İnsanı bilim yapmaya teşvik eden kutsal bir kitaptır.

Bilim / İlim, aklını kullanarak var olan bilinmeyenleri
araştırma, geliştirmeyle çalışmalarıyla bilinir duruma getirmek, Yüce
Yaratan’ın yarattığı Âlemin unsurlarını keşfederek edinilen yeni terkipleri
insanlığın hizmetine sürme çalışmalarıdır Kur’an’ın insandan beklediği. Yüce
Yaratan’ın,’’ yaratılmışların en şereflisi yarattığım insandır ’diyerek zatına
muhatap aldığı insana verdiği en güçlü nimet olarak aklın fonksiyonel olarak
çalıştırılmasıdır insandan beklediği.

Somut bir ifadeyle, matematik ve bilimsel veriler vahiy
değildir. Bunların ilahi bir gücü yoktur. Güçlerini akıl ve rasyonellikten
alırlar. Sonra insanlık için kutsal sayılacak görevler görürler.

*

Kur’an ‘’yanlış bir inancı, inatla sürdürmeyi’’ kınamış,
tartışmaların ve davranışların doğru bilgiye dayandırılmasını öngörmüştür.
Cahiliye geleneğinin taassup ruhu ile Hz. Peygamberin, verdiği nitelikli büyük
bir mücadelesini görüyoruz. Günümüzde dahi Müslüman’ın mezhepçi taassuptan
kendini arındıramadığını görüyoruz.

İslam dünyasında mezhep taassubu baskıları, ölümleri,
yakılan-yıkılan şehirleri beraberinde getirmiştir. Gazali ‘’bir inanç veya
düşünceye, gerçeğini anlamadan, sıkı sıkıya bağlılığın’’ taassup olduğunu
söyler ve ‘’Bir mezhebin olduğu yerlerde bile liderlik peşinde olanlar, yapay
ayrılıklar üreterek, halkı taassuba yöneltirler.’’der. Gazali’nin şu tavsiyesi
ise günümüz yobazlarına ve mezhepçi tavırlara adeta bir şamar niteliğindedir.

Mezheplere yönelmeyi bırak, gerçeği düşünce yoluyla kendin bul
ki sana ait bir bağımsızlıktadır, özgür düşüncededir… Yalnız kuşkular insanı
gerçeğe götürür,

*

Haçlı ruhunu hiçbir zaman terk etmeyeceği gibi, değişik
enstrümanları kullanıp İslam coğrafyasını sömürmeyi sürdürecek emperyalist
güçlerin, çok iyi tanıdığı Müslüman halkının, Topal Mollalar aracılığıyla,
yumuşak karnından girerek, dünyanın merkezi konumunda olan, yer altı
kaynaklarınca zengin bu İslam Coğrafyasını rahat bırakmayacaklardır; her türlü
hile yoluyla, iç dinamikleri de kullanarak sömürmeye devam edeceklerdir.

*

Başta Başbuğ Atatürk
olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu iradesinin yüzünü batıya çevirmesi, muasır
medeniyet demesindeki amaç; Türk toplumu, bireysel yaşamını din temelli olarak
düşünse de, toplumun ve devletin esaslarını zamanın ve mekânın kurallarına
uygun olarak düzenlemesidir. Elde ettiği kazanımlardan vaz geçeceğini söylemek
ise ihanet olur; gözünün önünde mezhep çatışmaları içinde boğuşan; demokrasi,
özgürlükler ve insan haklarının sıfırlandığı Ortadoğu Coğrafyasının hali bu
denli ortadayken!