24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 315

Bir Aylık Aradan Sonra

15 yılı
aşan köşe yazarlığım sürecinde ilk defa bir ay süre ile yazı yazmadım.
Amerika’ya yaptığım seyahat sırasında kendimi zorlasam belki yine haftada iki
gün yazabilirdim. Ama bu defa yazmak içimden gelmedi.

Yazdıklarımın
hem benim kendi duygu ve düşüncelerimin berraklaşmasına ve hem de okuyucunun
düşünce dünyasının zenginleşmesine katkı sağladığı kanaatindeyim. Bu yüzden
yazmayı çok seviyorum.

Elbette,
zaman zaman ben de, “söylesem faydası yok, sussam gönül razı değil” sözündeki
gibi bir ruh haline giriyorum.

Bu
durumdan “mesajlarımın ulaşması gereken bir kişi varsa ve O’na ulaşıyorsa
maksat hasıl olmuştur”
tesellisi ile çıkış yolu buluyorum.

Buna
rağmen bir ay yazmadım.

****

Tarihi
tecrübelerden, benim gibi gazete yazıları yazan birinin toplumda kısa zamanda
büyük değişimler yaratmasının mümkün olmadığını farkındayım.  

Yani
beni yazmaktan alıkoyan yazdıklarımın somut meyvelerini görememek değildi.
Aksine tanımadığım veya az tanıdığım bazı kişilerin yazılarımı takip
ettiklerini, kendi duygularına tercüman olduğunu söylediklerinde, samimi teşekkürlerini
duyduğumda motive oluyorum.

Böyle
bir ay ara vermeme, belki de zihinsel ve ruhsal bir detoks ihtiyacı
sebep olmuştur.

Çünkü
içinde bulunduğumuz sosyal, siyasi ve ekonomik atmosferin yüklediği ağır bir
stres (baskı) altındayız. Farkında olsak da olmasak da bu stresi azaltma ve
hatta boşaltma ihtiyacı içindeyiz.

*****************************

Sosyal Değişimin Zorluğuna Dair Örnekler

Bir
topluma verdiğiniz sosyal ve kişisel değişime davet eden mesajların karşılık
bulması kolay değil. Çünkü yılların birikimi ve alışkanlıkları değişime karşı
bir direnç oluşturuyor.

·        
İnsanlar
içinde en seçkini ve Habibullah (Allah’ın sevgili kulu) olan son peygamber Hz.
Muhammed bile mesajlarını insanlara ulaştırmakta müthiş zorluklar yaşamıştı.
Peygamberlik görevini üstlendikten sonra mesajlarını tebliğ ettiği halkından
davete uyan çok az olmuştu. Bir rivayete göre ilk beş yılda sadece 40 kişi (bir
rivayete göre de yüz küsur kişi) iman etti. Çoğunluk O’nu “atalarının dininden
dönmekle” suçladı.

·        
Osmanlı’nın
yenilikçi padişahlarından II. Mahmut devlet memurlarına fes kullanımını
zorunlu tuttuğunda bir kesim direndi. “Sarığımızı çıkartmayız! Bu ecnebi başlığını
kabul etmeyiz!” diye bağırarak ve “fesin gavur başlığı olduğunu” belirterek,
fes takmayı reddedenler oldu. Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz
olduğunu” belirten fetvalar
yayınlatmak zorunda kaldı.

Oysaki Fes
gerçekte bir Ortaçağ Bizans- Yunan başlığıdır. Yeniçağ’da Avrupa’da İskoç
başlığı olarak da kullanıldı. Halen de Ortodoks ayinlerinde fes giyilmektedir.

Atatürk
fes yerine şapka giyilmesini istediğinde ise fes’i İslami bir kıyafet sanıp,
şapkayı “Hristiyan başlığı” diye lanetleyenler oldu. Hatta Fesli Kadir
namıyla maruf Kadir Mısıroğlu ölünceye kadar Frenk usulü takım elbise ve
kravatın üstüne kırmızı fes giymekte ısrar etti.

*****************************

Negatif Enerji Bulutu İçindeyiz

Amerika
seyahatimde bir kere daha gördüm ki Türkiye’de çok yoğun bir negatif enerji
bulutu
içinde yaşıyoruz.

Bu
negatif enerjinin ilk kaynağı siyasetin kirli ve öfkeli dili, ekonomik
krizin tahribatı, geleceğe dair umutsuzluğumuz.
Sadece bunlar olsa belki
baş edebiliriz.

Bunlarla
beraber birbirimize ve devletimize olan güvensizliğimiz bizleri fena
halde yıpratıyor.

İlaveten
yoğun trafik, asık yüzlü ve mutsuz insanlarla dolu caddeler; düzensiz,
yeşilden uzak gri şehirler, yüksek suç oranlarının yarattığı vehim ve
korkularımız
da içimizi karartıyor.

*****************************

Amerika’da Hayat

ABD
deyince çoğumuzun aklına New York, Chicago, Las Vegas gibi, 72 milletin yaşadığı,
ışıltılı gökdelenlerle dolu büyük şehirler geliyor. Oysaki bu büyük kıtada
nüfus yoğunluğu Türkiye ile kıyasladığımızda çok düşük.

ABD’de “downtown”
denilen şehir merkezleri haricinde yüksek katlı binalar pek yok. Amerikalıların
çoğu şehirlerin çevrelerini kuşatan mahallelerde tek veya çift katlı villalarda
oturuyor.

Çoğu site
şeklinde yapılan bu evlerin hepsinin iki veya üç araçlık kapalı garajı, ayrıca
garajın önünde fazla araçlarını koyabilecekleri park alanı ve her evin bahçesi
var. Çok sayıda ağaçları, yeşil alanları ve bir de göletleri olan siteler duvarlarla
kaplı değil, girişlerinde güvenlik yok.
Herkes serbestçe girip gezebiliyor.

Benim
gezdiğim eyaletlerde her yer ağaçlık; orman ve yol olmayan yerler bakımlı
çimlerle kaplı. Her ev sahibi çimlerini biçmek, bitki örtüsünü düzenli tutmak,
çöpünü belli saatlerde dışarı çıkarmak ve evinin cephesini ve çevresini
temiz tutmaktan sorumlu.

Etrafta
her daim cıvıl cıvıl kuş sesleri, zaman zaman görünen tavşanlar,
sincaplar, kazlar, ördekler
ve karayollarında her zaman karşınıza çıkma
ihtimali olan geyikler hayatın birer parçası.

Metropoller
haricinde dışarıda karşılaştığınız her insan size güler yüzle selam veriyor
ve iyi dileklerini bildiriyor. Mahremiyet alanı kabul edilen 1-1,5 metre
yakınınıza yaklaşan herkes özür dileyerek sizi rahatsız etmeden geçmeye
çalışıyor.

Evlerin
kapısı ve penceresi yere o kadar yakın olduğu halde hiçbir evde çelik kapı
ve pencere korkuluğu yok.
Hırsızlık vakaları çok az.

Her
evin posta kutusu evin dışında yol kenarında. Kargonuz bu kutuya
sığıyorsa buraya, daha büyük kargolar evde yoksanız kapınızın önüne
bırakılıyor. Posta kutuları da konut dokunulmazlığı kapsamında sayıldığı için
bir başkasının posta kutusunu açan olmuyor. Kapınızın önündeki kargo birkaç
gün kalsa bile çalan olmuyor.

Devlet,
kurumlar veya şirketler vatandaşların beyanlarını esas alıyor. Beyanınızdaki
bilgilerin doğruluğunu ispat edici belge istenmiyor.

Fukuyama’nın
“toplumsal ilişkilerde güven ne kadar belirleyici ve yaygınsa o toplum o
kadar zengin ve müreffeh oluyor”
tezine hak verdiren bir durum bu.

Amerika’dan
başka izlenimlerimi paylaşmaya devam edeceğim.

Rahmetli Hocalarımız Prof.Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven ve Prof. Dr. Mehmet Eröz Ağabeyimiz

İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyoloji ve Metodoloji Araştırma
Merkezi’nde (İçtimaiyat Enstitüsü) birlikte çalışmaktan şeref duyduğum, milli endişe
sahibi ve Türk kültürüne hizmet aşkıyla, mücadele azmiyle dolu, benim de çok
şey borçlu olduğum Türk milliyetçisi her iki hocamızın ölüm yıldönümlerinde
(Bilgiseven 1926 – 19.06.2005, Eröz 1930 – 20.06.1986) kendilerini saygı ve
rahmetle anıyorum.

            Böyle bir
Kürsüde yer almak herkese nasip olmazdı; kendimi daima şanslı addediyorum. Kürsü
Başkanımız ve İçtimaiyat Enstitüsü Müdürü, hocaların hocası, tevazu sahibi,
halk adamı, 3.000’i aşkın eserde imzası bulunan rahmetli Ord.Prof.Dr.Ziyaeddin
Fahri Fındıkoğlu da hepimizin çok şey borçlu olduğu büyüğümüz ve babamız olarak
sevdiğimiz bir insandı. Kendisi insani egosunu yenebilen bir kimseydi.
Ord.Prof.Dr. ünvanını kullanmaktan rahatsız olurdu. Birlikte çalıştığı
insanların kitap ve makale yazmasından ve araştırma yapmasından büyük sevinç
duyan ve teşvik eden örnek bir insandı. Allah hepsine rahmet eylesin, nur
içinde yatsınlar. Onları rahmetle anmak, tanıtmak ve hatırlatmak bizlerin
görevidir.

Fakülteye ve Kürsüye asistan olarak
girişimden (1967) itibaren Fındıkoğlu hocanın asistanı olarak çalıştım. Bundan
gurur duydum. Birçok şeyi kendisinden öğrendim. Hocanın vefatından sonra
Sosyoloji Konferansları süreli yayınında kendisiyle ilgili bir anı kitabı
çıkarıldı. Amiran Kurtkan Bilgiseven hocamızın aynı şekilde hayattayken anı
kitabı yine Sosyoloji Konferansları süreli yayını kendisi için yayımlandı. Hocanın
çok duygulandığını gördük. Aynı anı kitabını yine İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyoloji
Konferansları süreli yayınında rahmetli Mehmet Eröz için yayınlanmıştır.

            Benim 18
kitabımdan ilki olan “Bölgeler Arası Dengesizlik ve Doğu Kalkınması” kitabım rahmetli
Fındıkoğlu hocama ithaf edilmiştir. Hoca bu eserimi ayrıca imzalamıştır. Aynı
Enstitüde komşu kürsümüz olan Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Kürsüsü Başkanı
rahmetli Prof.Dr.Orhan Tuna ile beraber başka binaya gidince; Orhan hocamızın kapıdan
sökülen isim levhası tarafımızdan tekrar yazdırılıp yerine konmuştu. Rahmetli Orhan
hocanın bundan çok duygulandığını görmüştük; ama bu bizim sadece insani bir
görevimizdi. Kendi hocalarımla beraber komşu Kürsümüz mensubu olup da Allah’ın
rahmetine kavuşmuş olan Prof.Dr.Sabahaddin Zaim’i, Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş’ı,
Prof.Dr.Nusret Ekin’i ve ayrıca Prof.Dr.Cavit Orhan Tütengil’i de saygı ve
rahmetle anarım.

            Hocalarımızın
değerli ve çok ilgi çeken eserleri internete ismen girince görülecektir. İ.Ü.
İktisat Fakültesi’nin en çok yayına sahip olan kürsülerinden birine mensup
olmaktan ve bu Kürsüden 2011 yılında emekli olmaktan gurur duyarım. Kürsünün şu
anda başkanı olan değerli bilim adamı Prof.Dr.Veysel Bozkurt’a da sağlıklı
başarılarla dolu yıllar dilerim.   

Bir Nebze İnsan (7)

     Allah’ın kudreti
insanı; çok daire ve alanlara karşı alâka ve ilgi duyacak bir vaziyet / durumda
yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede; insana, eli yetişebilecek kadar
bir ihtiyar / tercih, irade ve isteklerine göre hareket edebilme kabiliyet ve
yetisi, iktidar / bir şeyi gerçekleştirecek güç ve kuvveti vermiştir.

    Ferş / yeryüzünden
arşa / göğün en yüksek katına, ezelden ebede kadar en geniş daire ve alanlarda
insanın vazifesi / görevi; yüzünü Allah’a çevirmek; O’ndan aldığı kabiliyet,
beceri ve edindiği imkânlar nispetinde, O’nun gösterdiği çerçevede, kendisine
düşen mes’uliyet ve sorumluluğu lâyığı veçh ile / en uygun şekilde yerine
getirmesini bilmektir.

x

     Dünyada görülen,
bilhassa / özellikle nebatî / bitkisel ve hayvanî / hayvansal hayatlarda /
canlılarda; müşahede edilen / gözlemlenen ademler / yokluklar ve idamlar / yok
oluşlar; tebeddül / başkalaşım ve değişim, emsal ve benzerlerinin
yenilenmesinden ibarettir.

     İmanlı / inançlı
insanlara göre; zeval / yok olma ve firakın / ayrılığın acısı değil; yerlerine
gelen emsal ve benzerleriyle, visalin / kavuşmanın lezzeti hâsıl oluyor /
meydana geliyor. 

     Öyle ise, imana
gel ki, elem / maddî-mânevî ıztıraptan emin olup, güvene kavuşasın. Kadere
teslim ol ki, selâmette kalasın / korku ve endişelerden uzakta bulunasın.

x

     Bu arz küresi /
dünya misafirhanesi; insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar; amele /
işçi gibi, o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında / süs ve
süslemelerinde çalışırlar.

     Eğer arz küresine
/ dünyaya, hariçten / dışından yabancı birisi gelse; misafirhanenin bir mu’cize
/ yapmakta insanların âciz kaldığı, harika bir yer olduğunu görür. İnsanların
da âciz, fakir ve muhtaç olduklarına dikkat ederse, anlar ki:

     Bu insanlar, bu
dünyaya sahip ve onu yapabilecek bir iktidar ve güçte değiller. Ancak böyle
harika bir masnuun / sanatla yapılmış varlığın Sânii / yapıcısının da,
mu’ciznüma / mu’cize gösteren bir Sanatkâr olduğuna kat’iyet / kesinlikle
hükmeder.

     Ve demek ister ki:
Bu insanlar, o Ezelî Sultan’ın makasıdına / maksat ve gayelerine çalışan amele
ve işçilerdir. Yine hükmedecektir ki, bu ameleler, aldıkları ücretlerinden
maada / başka bu dünyadan bir şeye malik ve sahip değiller.

     Ve keza / yine, o
çiçeklerin; hayat sahibi canlılara karşı gösterdikleri teveddüt / sevgi, tahabbüp
/ muhabbet ve tebessüm / gülümsemelerine dikkat eden anlar ki,

     Bir Hakîm-i Kerîm
/ ikram ve ihsanı bol, her işi fayda ve gaye gözeterek yani hikmetle yapan
Allah tarafından misafirlerine;

     Hizmetle muvazzaf
/ vazifelendirilmiş ve görevlendirilmiş birtakım hedâyâ / hediyeler ve behayâ /
güzellik, iyilik ve ihsanlardır ki,

     Sâni / sanatla
Yaratan ile Masnu / sanatla yaratılmış arasında bir tearüfe / tanışmaya, bir
tahabbübe / sevgiye vesile / vasıta ve aracı olsun.

x

     Ey nefis! Sen her
bir eserde Müessir / eser ve iz bırakan Allah’ın azametini / büyüklüğünü görmek
istiyorsun. Fakat haricî / dışa ait olan mana ve anlamları, zihnî / zihinle
ilgili manalarda arıyorsun.

    Esma-i Hüsna’nın /
Allah’ın güzel isimlerinin her birisinde; bütün esmanın / isimlerin şuaatını /
şua, ışın ve parıltılarını görmek istiyorsun.

     Her bir lâtifenin
/ kalbe bağlı hassas bir duygunun zevkiyle; bütün letaif / güzellik ve
inceliklerin zevklerini zevk etmek istiyorsun.

     Her bir hisse tâbi
olan / uyan işleri ve hacetleri / ihtiyaçları ifa ederken / yerine getirirken,
bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun.

     Bundan dolayı da,
evham / vehim, zan ve kuruntulara maruz kalıyor / bunların da, etkisinden bir
türlü kurtulamıyorsun.

Mazide Kalan Türkiye-6-

Eski Plakalar:

1963 yılına kadar İstanbul’daki araçların plakaları, şimdiki­lerden
çok farklıydı. Plakanın üzerinde şehir kodu olmaz, bunun yerine aracın ne tür
olduğunu belli eden bir harf ile yanında 5 haneli sayı grubu bulunurdu. Bunun
üzerinde de büyük harflerle ‘İSTAN­BUL’ yazılıydı. Araç özel ise; ‘H’ (Hususi)
harfi, kamyon/kamyo­net ise; ‘K’ (Kamyon), otobüs ise; ‘O’ 8 Otobüs),
taksi/dolmuş ise ‘T’ (Taksi), polis ise; ‘A’ (Asayiş) ibaresi eklenirdi. Bu
sistem her şehirde aynı olup, sadece en üstündeki bağlı olduğu ilin ismi
değişirdi. 1963’den sonra ise her ile bir plaka numarası verilerek, günümüzdeki
plaka sistemine geçildi…

Ama 60’lı yılların bana göre unutulmaz o güzelliklerine,
insanlarımızın yaşam biçimine anlam katan en önemli gerçeği; toplumu­muzda her
dönem var olan insan ilişkilerindeki o doyumsuz sıcaklık, yardımlaşma,
komşuluk, kardeşlik duygularının öne çıkışıydı…
(Günümüzün
Türkiye’sinde neredeyse yok olup gitmiş olan böylesi insan ilişkilerini
hatırladığımda; içim ezilir, büyük bir üzün­tü duyarım. Değil aynı mahallede
oturup da, aynı apartmanda otur­duğu halde birbirini tanımayan, selam dahi
vermeyen günümüzün insanları, 50 yıl öncesinde böylesine mükemmel ilişkileri,
duygu be­raberliklerini yaşamış olsalardı; eminim ki, o güzel günlerin tadını
asla unutamazlardı…)

Tabiidir ki, 60-70 yıl öncesinin gençliği sadece ülkenin siyasal
çal­kantıları içerisinde kalmadı, yaşamadı! O dönemin gençliği gibi benim de
hissettiğim, yaşadığım, paylaştığım ama bir daha asla geri dönmeyecek
‘duygusallığa ve
romantizme odaklı’ bir yaşam biçimimiz de vardı…

Özellikle buluğ dönemini İstanbul, Ankara ve İzmir gibi bü­yük
şehirlerimizde yaşayan gençlerimiz bu noktada biraz daha şanslı gibi görünse
de; aslında Anadolu’nun diğer şehirlerinde, kırsalında yaşayan gençlerimiz, şehirlerde
yaşayanlardan daha şanslıydılar. Çünkü onlar her şeyin doğallığını, insan
ilişkilerinin mükemmelliğini, doğal güzellikleri gerçek tadında yaşarken, şehir
hayatını paylaşanlar, aynı şeyleri büyük şehirlerin büyüyen sorunları arasında
yaşıyorlardı…

İşte o duygu yoğunlukları, insan ilişkilerimizin mükem­melliği ve
romantizmin ön plana çıktığı yaşam biçimimizden bazı örnekler:

Örneğin o yıllarda kız, erkek ilişkileri günümüzde ki gibi
değildi! Olması da düşünülemezdi zaten. Zira dönemin toplumsal adabımuaşeret
kuralları, günümüzdeki gibi değildi! Genç bir erkek ile genç bir kızı değil
sarmaş dolaş; el, ele bile göremezdiniz.

Her şey öyle ulu orta yapılmazdı. Her şeyin bir adabı, her güzel
duygunun, o duygudan taşan hareketlerin estetiği, yeri ve yordamı vardı…

 Öyle yolun orta yerinde
genç bir kızı, bir hanıme­fendiyi öpmek; ulu orta ondan hoşlandığını belirtmek,
toplumun ayıp olarak vasıflandırdığı, hiç de hoşlanmadığı hareketlerin başında
gelirdi. Zaten böylesi davranışları ulu orta sergilemek, dönemin romantizmine
de uymazdı…

Bir de bu ilişkilerin mahalle ve aile tarafı vardı ki, hiç unuta­mam!
Bir mahallenin genç kızına yan gözle bakmak, laf atmak; o mahallenin namus
bekçiliğini yapan mahalle ağabeyleri tarafından asla affedilecek bir hareket
değildi! Bu yüzden büyük şehirlerin pek çok mahallesinde kavgalar çıkardı…

Ayrıca bu mahalle ağabeylerinin; düşkünün, yardıma ihtiyacı
olanların yanında olması, mahalleliden bu amaçla yardımlar topla­ması da o
dönemin unutulmaz insan manzaraları arasındaydı…

Pekiyi 60’li yılların gençleri nasıl eğlenir? İçlerindeki gençlik
ateşini nasıl söndürürlerdi?

O yıllarda; lise ve üniversite gençliğinin etkilendiği ve iliş­kilerini
odakladığı daha ziyade müzik, dans, folklor ve futbol gibi etkinlikler öne
çıkardı.

Tabii ki, çocukluğun ilk aşkları, gerçek anlamda yaşanan ve
dillere destan olan nice aşklar da duyulur, kulaktan kulağa yayı­lırdı… Ama her
şey dozunda ve toplumsal kurallara göreydi. Asla ve asla ne müptezel bir
görüntü, ne de yadırganacak bir davranış biçimi güncel yaşamın içine
yansımazdı. Çünkü böylesi duygular, gözlerden uzakta; öyle ulu orta kimseyi
rahatsız etmeyecek şekilde yaşanırdı…

İstanbul’da âşıkların en çok tercih ettikleri yerlerin başında;
Kalamış, Çamlıca tepesi, Boğaz’da Aşiyan sırtları, Kanlıca, Rumeli Hisarı,
Küçüksu’ya yakın Sevda Tepesi ve tabii ki, adalar öne çıkar­dı…

Kalamış’ta yaşanan gün batımının, şarkılara söz olan o eşsiz
görüntüsü, gerçekten de seyrine doyum olmaz bu manzara, sevgili­leri romantik
duygulara sürüklerdi…

( Günümüzün Kalamış’ında ise o muhteşem koy görün­tüsünün yerini, taş
yığınlarının oluşturduğu bir marina; yüz­lerce tekne ve atık sularıyla
kirlenmiş bir deniz, sahilin hemen dibinden geçen iki şeritli asfalt yol
almıştır. Hoyratça yok edi­len doğanın tüm güzelliklerinin üzerinden adeta bir
buldozer geçmiş; 60’lı yıllarda ve öncesinde burada yaşanan tüm aşkla­
­rın, sevgilerin izleri yok edilmiştir! O güzel koydan, o muhte­şem doğa
görüntüsünden geriye; insanoğlunun erişemeyeceği, yok edemeyeceği, sadece
güneşin batışında oluşan o harika gö­rüntü kaldı. Umarım bir gün, güneşin
batışıyla oluşan o muhteşem görüntüyü de yok edip, tarihin derinliklerine
gömmeyiz..! )

O yıllarda İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizin
akşam saatlerinde, bazı semtlerin dü­ğün salonlarında, kardeş okulların
düzenlediği ‘çay toplantıları da’ çok popülerdi. Bu toplantılara, katılan genç
erkekler; kız arkadaşla­rıyla birlikte katılırlar bol, bol dönemin moda
danslarını yaparlardı.

Buralarda genelde içki olarak ‘Bol’ adı verilen geniş kâse, ya da
kadehlerle, çok hafif bir içki servisi yapılırdı. Bu içkiyi hazırlar­ken, genel
olarak bir tek ana içki tercihen beyaz şarap, ilave olarak da limon, portakal,
vişne veya ananas suyu konur; bazen de mevsim­sel meyve parçalarıyla lezzeti arttırılırdı.

60’lı yılların gençliği genelde rock and roll – twist – vals-tango
– cha, cha ve samba gibi dansları yapmayı tercih ederlerdi.

(O yıllarda yaz tatillerimin
geçtiği Heybeliada’da ünlü yorumcu rahmetli Erol Büyükburç’un verdiği
konserlerde: Elvis vari söylediği rock’n roll parçalarını yorumlarken, or­taya
çıkan müzik ziyafetini dinleyen genç kızların, neredeyse Erol Büyükbuç’un
üstünü başını paralamak istediklerini daha dün gibi hatırlıyorum.  
Heybeli’de Ayyıldız sinemasında verdiği konserlerde, Erol Büyükburç’un
yorumladığı,’Little Lucy’ isimli o ünlü par­çasını her gece defalarca
söylediğinin en yakın tanığı olduğumu söylemeliyim…)

Tüm bu dansların yanı sıra okullarımızın pek çoğunda, Ana­dolu’muzun
tüm ezgilerini içeren yöresel folklor grupları da çok revaçtaydı. Bu folklor
grupları, gerek yurt içinde, gerekse yurt dı­şında katıldıkları yarışmalarda,
dünya çapında mükemmel başarılara imza atmışlardır. Yine o dönemin sonunda
68-69 yıllarında Kumkapı – Yeni­kapı sahilleri boyunca uzanan salaş balıkçı
meyhanelerinde kömür ateşinde ızgara yapılan o taptaze uskumruların,
palamutların, lüfer­lerin mis kokularını, doyumsuz lezzetini unutmak mümkün
müdür?

Genellikle üniversite gençliğinin bu sahil şeridinde akşam sa­atlerinden
itibaren kızlı, erkekli arkadaş grupları ile dolan bu salaş balıkçı
meyhanelerinde; gecenin ilerleyen saatlerine, kimi gruplarda gitar sesleri,
kimilerinde yabancı şarkı güfteleri, kimilerinde ise Türk sanat musikisinin
eşsiz besteleri eşlik ederdi…

(50’li yıllarda
bu sahil şeridinin doldurulmasıyla oluşan sahil yolu; günümüzde balık hali ve
Deniz Otobüsleri iskelesi v.d uygulamalı sahil işgalleri; o güzelim sahil
sohbetlerini, dönemin unutulmaz lezzetlerini de beraberinde bitirmiştir.)

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım, ‘’Mazide Kalan Türkiye’’
manzarasında kalan gerçeklerin öne çıkanlarıdır. Günümüz Türkiye’sinde
yaşadığımız sosyal hayatımızla, bu hayata anlam veren, renk katan bugünün
gerçekleriyle hiçbir şekilde örtüşmemektedir.

Bugüne baktığımızda; giderek büyüyen, gelişen ülke görüntüsüyle günümüz
dünyasında hak ettiği yeri alan, genç aktif nüfusu ile geleceğe damgasını
vurmaya hazırlanan devletimiz; bir yarım asır sonra bugünleri de geride
bırakmış, çok daha modern, çok daha aydınlık, refah seviyesi yüksek bir döneme
adım atmış olacaktır.

Tabii ki geçmişe damgasını vuran ekonomik gelişmeleri, siyasi
yaşanmışlıkları da unutmamak; günümüz Türkiye’sinde geldiğimiz ekonomik seviyeyi,
yaşadığımız siyasi olayları da o dönemin gerçekleriyle mukayese etmek gerekir.
Bu hususu bir başka yazı konusu yaparak, bu uzun anlatımı şu cümleyle
noktalayalım.

“Ömrümüzün suretidir hatıralar! Onlar zamanı taşırlar. Ama ne
hatıralar döner geri, ne de giden gemiler bir daha…”

Son 

Körfez’den Taşınacağız!

Bir
arkadaşımın davetine icabet etmek için fatih
mahallesinde bulunan evimizden
Tuğrul caddesine doğru yürümeye başladım.

İnanın
ne yürüyecek doğru düzgün yol,

Ne
çal çamurdan koruyacak kaldırım,

Ne
de baka baka yürüyeceğin bir çevre düzenlemesi var!

Başın
önde toz toprak içinde gidiyorsun mecburen!

***

Yama
yapılmış az biraz yol,

O
da bazı muhalif gazetelerde çakır çukur yollarının fotoğrafları ile haber
yaptırılabildiği kadar!

Kaldırımsız
bozuk yollarda kavisler çizmeye mecbur kalarak ulaştığım Tüpraş ilkokulunun
önünden geçerken hissettiklerimi yazacak kelime bulamıyorum.

“Her gün bu yolları
kullanıp yürüyerek gelen öğretmenler! Çocuğunu getiren veliler neler
hissediyordur kim bilir!”

Tozdan
topraktan bozarmış, boyası solmuş evlerin arasından, Tüpraş lojmanlarının
içinden gözüken rengi grileşmiş çam ağaçlarının önünden geçerek, Adnan Kahvesi
caddesine zor attım kendimi.

Orasının durumu ayrı vahim!

Özel
Marmara hastanesine gelenlerin park yeri bulamadığı için Carrefour mağazası önünden
itibaren gelişi güzel park etmek zorunda kaldıkları bu işlek cadde, en çok ta
burada ticaret yapmaya çalışan esnafı mağdur ediyor olmalı!

Yürüyecek
yol, aracını park edecek alan bulamayan!

Alış veriş için buraya
gelmeyi tercih eder mi?

Mecbur
değilse!

***

Öyle
işte,

30
yıldır yaşadığım gençliğimin geçtiği aile
apartmanı konforu ile baba, oğul ve kardeşler olarak ağız tadı ile yaşadığımız
mahallemizin
her geçen gün daha da kötüye gittiğine şahit olmak ve daha da
kötü olacağını hissetmek bütün gelecek planlarımızı gözden geçirmemize neden
oldu.

500 Metrelik bir yürüyüş
sonunda üstüm başım baştan aşağıya yıkanacak duruma gelmişti!

Dört
bir etrafı akrabalarım, hemşerilerim, dostlarım, komşularım ve arkadaşlarım olduğu
için yaşadığım fatih mahallesinde biraz daha kalırsak, yaşam kalitemizin Afganistan standartlarına gerileyeceğini düşündüm!

Hadi;

Ben,
eşim ve kardeşim iş gereği her sabah İzmit’e gidiyoruz, çocuklarımın da okulu
İzmit’te, yine bir nebze daha yaşanılır
bir ortama gidiyoruz!

Emekli
olduğu ve kahvehanelerden başka zaman geçirebilecek sosyal bir merkezi olmadığı
için her gününü bu mahallede bu
sokakları göre göre geçirmek zorunda kalan babam
ve annem ne yapsın?

Asıl onlara ve onların
akranlarına yazık!

Hele
havası ayrı acı!

***

Artık
ailece hemfikiriz!

Yaşadığımız
mahalle, kalan ömrümüzü geçirmek için maalesef
uygun değil!

Dostlarımız,
akrabalarımız ve komşularımız ile bir şekilde yine görüşürüz.

Mahallemiz,
gün geçtikçe nüfusları artan mülteci
ve sığınmacılar için belki şimdilik uygun olabilir ama,

30
yıl önce daha iyi şartlarda yaşamak için memleketinden kopup gelen bizler için artık
uygun değil!

Kaldı
ki geldiğimiz memleketlerimizin şu an ki durumu körfez ilçemizden daha iyi
durumda.

İnanmazsınız, köyümüz
bile!

Köy
demişken!

“Muhtar
Dediğin Gebze Muallimköy muhtarı Haydar Yılmaz gibi olmalı, bu yazı vesilesi
ile onu muhtarlığının hakkını verdiği
için mahallesine köyüne sahip çıkacak cesarete sahip olduğu için
kendisini
tanımasam bile saygı ile selamlıyorum”

Gazetelerde
okuduğum kadarıyla, adam muhtarlığın önünde makam koltuğunu yakmış!

Öyle
el ovuşturan boyun büken eyvallahı olan biri değil.

Helal olsun.

Uzak
olmasa, öyle muhtara sahip bir mahallede yaşamaktan büyük onur duyardım.

***

İtiraf
etmeliyim ki;

2-3
sene öncesine kadar yine bir umudumuz olan mahallemizden taşınmamızda Körfez Belediye Başkanımız Şener Söğüt’ün döneminin
çok büyük payı var!

“Öbek
öbek oluşan çukurlara bir el arabası asfalt dökmek yağmur sularının
oluşturacağı olumsuzluğun ve açan güneş sonrası oluşan tozun önüne geçmek çok
zor olmasa gerek!”

Tabi
bir de Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanımız Tahir Büyükakın’ın!

Büyükşehir’in
imkânlarının çoğunu Fatma Kaplan Hürriyet’li İzmit’e ve İzmit’in ileri
gelenlerinin yaşadığı “bazı” ilçelerimize biraz daha fazla harcayıp, körfezin
bu duruma düşmesine seyirci kaldıklarını düşündüğüm için,

Almak
zorunda kaldığımız bu kararda Tahir Başkanımızın döneminin gerçekten büyük payı
var!

Canları
sağ olsun!!!

İnanın,
“İbrahim Karaosmanoğlu ve İsmail Baran
dönemini arayacağım aklımın ucundan geçmezdi!”

Artık
burada ki evlerimizi kime satarız?

Bu
şartlarda ki bir mahalleden kim bina alır?

Burada
satacağımız para ile İzmit ve civarında ev alabilir miyiz, bilemem ama.

Fırsatını bulan eski
komşularımızın yaptığı gibi
,
bizim de taşınmaktan başka çaremiz kalmadı.

Ne
diyeyim, hakkımız da hayırlısı.

Bizim
acilen, yeşili yeşil, yolu yol,
kaldırımı kaldırım gibi bir yere taşınmaya ihtiyacımız var.

Adı
Viranşehir olan Urfa ilimizin ilçesinin bile bu kadar Viranşehir olduğunu
düşünmüyorum.

Evet
dostlar, bizim mahallede hal böyleyken böyle.

Ayrılmaz
zor olacak ama bize ufak ufak yol gözüküyor, kalanlara ve kalmak zorunda olanlara selam olsun.

Selam
ve dua ile…

Bir Nebze İnsan (6)

0

     İnsan, yaşayış
vaziyetince / yaşayış durumu bakımından,

     Bir dağdan kopup
sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp

     Yuvarlanan bir
şahıs gibidir.

     Evet, hayat
apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi / uçağı şimşek gibi geçiyor.

     Zaman da sel
dolaplarını sür’atle / hızlıca çalıştırıyor.

     Arz / dünya
sefinesi / gemisi de sür’atle / çabuk bir şekilde giderken

     “Bulutların geçişi gibi geçip
gitmektedirler.” (Neml suresi: 88)

     Meal ve
anlamındaki ayetini okuyor.

     Sefine-i arz /
dünya gemisi sür’atle / hızlı bir şekilde yürürken,

     Dünyanın
gayrimeşru / meşru, dinî ve dinsel olmayan lezzetlerine uzatılan ellere

     Zehirli dikenlerin
batacağı düşünülsün.

     Binaenaleyh /
bundan dolayı, o zehirli dünya oklarına bakıp, el uzatma.

     Firakın /
ayrılığın elemi / maddî-mânevî dert ve üzüntüsü, telâki / kavuşma lezzetinden
ağırdır.

x

     Ey nefs-i emmarem!
/ Ey kötü ve günah işleri yapmamı emreden nefsim!

     Sana tâbi / sana
boyun eğici ve uyucu değilim.

     Sen istediğin şeye
ibadet et. İstediğin şeyin peşine düş.

     Ben, ancak ve
ancak beni yaratıp şems / güneş ve kamer / ay ve arzı / dünyayı

     Bana musahhar eden
/ bana boyun eğdiren;

     Her şeyi bir
maksada uygun, hikmetle yaratan Hakîm, benzersiz bir şekilde yaratan Fâtır

     Ve  sonsuz büyüklük sahibi, yani Zülcelâl olan
Allah’a abd ve kul olurum.

     Ve keza / aynı
şekilde, Cenab-ı Hakkın beni;

     Ezelî ilmi ile,
kâinatta olmuş ve olacak bütün şeylerin varlık ve yokluğunu,

     Geçmiş ve
geleceğini bilmesi demek olan Kader’in;

     Muhit / çevre ve
yöresinde uçan; ömür tayyaresine / uçağına bindiren

     Veya beni; hayat
dağları arasında açılan uhdud / vadi, geçit ve tünellerinden

     Şimşekvari /
şimşek gibi geçen zamanın şimendiferine / trenine bindirerek;

     Ebedülâbâd /
ebedlerin ebedi ve sonsuzluk memleketinin iskelesi hükmünde olan

     Kabir tünelinin
kapısına sevk edip yönelten;

     Dünyanın Rahman’ı,
âhiretin Rahîm’i

     Ve her şeyin
Hâlık’ı / Yaratıcısı olan

     Allah’tan medet ve
yardım istiyorum.

     Ve keza / yine
hiçbir şeyi dualarıma, istigaselerime / yardım istemelerime

     Ve niyazlarıma / yalvarıp
yakarmalarıma hedef ittihaz etmem / hedef edinmem.

     Ancak arz küresini
/ dünyayı harekete getiren, felek çarklarını durdurmaya

     Ve şems / güneş ve
kamerin / ayın yerleştirilmesiyle

     Zamanın hareketini
teskin ettirmeye / sakinleştirmeye, yatıştırmaya

     Ve vücudun
şahikalarından / zirve ve doruklarından yuvarlanıp gelen

     Şu dünyayı sakin
kılmaya kadir olan

     Kudreti nihayetsiz
celâl sahibi Rabbe dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum.

     Çünkü, her şeyle
alâkadar âmâl / emeller ve makasıdım / maksat ve gayelerim vardır.

     Ve keza / yine,
kalbime vaki / gelmiş olan en ince, en gizli hatıraları işittiği

     Ve kalbimin müyûl
/ meyil, yönelim ve emellerimi tatmin ettiği / karşıladığı gibi,

     Akıl ve hayalimin
de temenni ettikleri / isteyip, arzuladıkları ebedî saadeti ve mutluluğu

     Vermeye kadir /
güç ve kuvvet sahibi olan Zat-ı Akdes’in /

     Her türlü kusur ve
noksandan uzak ve pak olan; en mukaddes, en kutsal zât;

     Yani Allah’tan
maada / Allah’tan başka kimseye

     İbadet ve kulluk
etmiyorum.

Mazide Kalan Türkiye-5-

Gece Bekçileri:

Aslında onlar mahallerin ‘Bekçi Babalarıydılar’… Bundan 60 yıl
öncesinin İstanbul sokakları ve diğer büyük illerin sokakları, gün batımından
sonra onlara emanetti. Ellerinde taşıdıkları düdüğü her üflediklerinde; bizler
evlerimizde biraz daha rahatlar, gecenin karanlığı, ıssızlığı ve her tür
tehlikesi onların varlığı ile adeta yok olurdu.

Emniyet teşkilatına bağlı olarak çalışan bu güzel insanlar,
1980’lerden sonra sokaklarımızda görünmez oldular. Çünkü onlar sabit
karakolların kadrolarına verildiler. 90’lı yıllardan itibaren de emniyet
teşkilatının kadrosundan çıkarıldılar…

Hallaçlar:

O yıllarda sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal
parçasının iki ucuna gerilmiş teli olan, ellerinde taşıdıkları labut gibi bir
tahta parçası ile İstanbul’da mahalleler aralarında dolaşan, çoğu Karadeniz
yöresinden gelen ‘Hallaç’ ustaları vardı.

Bu ustalar çağrıldıkları evin holünde, ya da uygun bir bölü­münde,
o yay şeklindeki dal parçasını özellikle yaz aylarında evler­deki yatak ve
yorganların içerisinden çıkarılan pamuk ve yün yığınla­rına sokarak, labut
şeklindeki tahta parçası ile tele devamlı vururlar; pamuk ve yün yığınlarını
ayrıştırarak havalandırırlardı.

Daha sonra evin hanımı havalandırılan yün, ya da pamuk yı­ğınlarını,
tekrardan yatak ve yorganlara doldurur; bunlar yeni alın­mış gibi kabarık,
havaleli yeni bir görünüm kazanırdı…

Gazoz Kapakları:

60’lı yıllarda çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de
yuvarlak metal kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özel­likle
bakkallar ve çay bahçelerinin önü, yazlık sinema bahçeleri, ço­cuklar için
ganimet denecek ölçüde çok atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Bu kapaklar,
çocuklar arasında oynanan yutma-yutulma olarak adlandırılan değiş-tokuş
oyunlarında kullanılırdı. O dönem­de en az bulunan kapak, değeri en yüksek
olandı. Ankara, Olimpos, Yedigün, Çırçır, Çamlıca gazozları o dönemin efsanevi
tatlarıydı…

Ağlayan Çocuk:

O dönemde pek çok mekânda, evlerimizin misafir odaların­da,
Otobüslerin, kamyonların arka, ya da varsa yan arka camlarında; ressamı belli
olmayan 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral,
kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir
erkek çocuğu resmi vardı!

Görenlerde bir acıma duygusu uyandıran bu portreyi; uzun yol
şoförleri, evlatlarına olan özlemi biraz olsun dindirmek için as­tıkları
düşünülmekle birlikte; pek çok yaşam mekânına böylesi bir fotoğrafın neden
asıldığı konusu, hala bir muamma olarak ortada kalmıştır!

Teneke Çöp Kutuları:

60’lı yıllarda, evlerdeki çöpler, atıklar günümüzde olduğu gibi
siyah çöp poşetlerine konularak, çöp konteynerlerine atılmazdı.

Çünkü ne böyle bir uygulama, ne de bu tür malzemeler var­dı. Bunun
yerine mutfaklarda lavabo altlarında duran, bakkallardan temin edilen
dikdörtgen peynir, ya da zeytin tenekeleri kullanılırdı.

Bu çöp kutularının iki yanında açılmış deliklere geçirilmiş ka­lınca
bir tel bulunur, çöp kamyonunun geçeceği saat yaklaşınca, bu kovalar; evin
önüne indirilerek, kapıların önüne dizilen diğer çöp kutularının yanına
konurdu.

Çok iyi hatırlıyorum, özellikle yaz aylarında karpuz, kavun
kabuklarının atılması nedeniyle dipleri pas tutan bu tenekeler; tam çöp
atılırken lehim yerlerinden açılarak bütün çöpler yere saçılırdı. Hem gayrı
sıhhi ve hem de hiç hoş olmayan iğrenç manzaralar olu­şurdu!

Kurnalar:

Eskiden evlerin banyolarında bugünkü gibi duşa kabin ya da
jakuziler yoktu! Onların yerine banyolarda genellikle yekpare mer­merden
oyulmuş orta boyda kurnalar bulunurdu. Bu kurnaların oyuk olan hazne kısımları,
yaklaşık 10-12 litre su alırdı. Yıkanacak şahıs, kurnanın yanına küçük bir
tabureye oturur, musluktan haz­neyi sıcak su ile doldurur ve hamam tası (çoğu
kalaylı) adı verilen bakır, ya da plastik kaplar yardımıyla, kurnadan aldığı
suyu üzerine boca ederek, yıkanma işlemini gerçekleştirirdi. O dönemin
hamamları da çok ünlüydü. Bunlar arasında Ka­dırga Hamamı, Çemberlitaş Hamamı,
Beyoğlu Ağa Hamamı ismen öne çıkanlarıydı…   

Yelekli Takım Elbiseler:

60’lardan, 80’li yıllara kadar erkek takım elbiselerinin değiş­meyen
ayrıntılarından biri de, ceketlerin içine giyilen ve takım elbi­selerinin aynı
cins kumaşlarından dikilen yeleklerdi. Ben de 1968 yılında Samsun’da görev
yaparken, böylesi bir takım elbise yaptırmış ve o dönemin modasına uymuştum. Bu
yeleklerin sırtları ceket astarından yapılır ve iki yanında da cepleri olurdu.
Bu ceplere sigara, çakmak ve köstekli saat konulur­du. 80’li yılların modasıyla
birlikte bu yelekler de modanın dışında kaldı. Tek, tük bu tip yelekleri
giyenlere de; ‘hacıağa’ denilirdi…

Takma Kirpikler:

Kadınlar; 60’lı yıllardan, 70’li yılların ortalarına kadar göz­lerinin
üzerinde takma kirpikler taşıdılar. Çoğunlukla gece davet­lerinde kadınların
peruk ve kirpik takma merakları 80’li yıllara ka­dar devam etmiştir. Kirpikler
siyah renkli, upuzun ve uçları kıvrık olurdu. Takma oldukları uzaktan dahi
anlaşılırdı Çok da itici olan bu kirpikler, küçücük suratlı kadınlarda
fevkalade orantısız dururdu. Bu tür kirpikleri takan kadınlar, çevreden fark
edilsinler diye sık ara­lıklarla gözlerini açıp kapatır, bu esnada takma
kirpiklerinden birisi yere düşer ve çevresindeki insanlar bu takma kirpiği
bulmak için o kadının etrafında pervane olurlardı. Bu durum aslında o
kirpikleri takarak, şuh bir görüntüye kavuştuğunu sanan kadınların, karizma­sının
da yere düşmesiydi!

Station (Steyşın) Ambulanslar:

1960 ve 1970’lerdeki, ambulanslar çoğunlukla Station va­gon
otomobillerden oluşurdu. Hepsi beyaz renkli olan bu araçların kapılarının
üzerinde ve dış tavanlarında kırmızı renkli büyükçe bir ay resmi bulunurdu.
(Günümüzün tam donanımlı tıbbi ekipmanları olan, içinde doktorları bulunan
ambulansları düşündükçe o dönemin ambulanslarının, hasta naklinden başka ne işe
yaradığını sorgu­lamak gerekir diye düşünüyorum…)

Aracın tepesinde yanardöner uyarı lambaları ve canhıraş si­renleri
bulunurdu. Ambulansın arka kapısı yukarıya doğru açılarak, sedye tavanı çok
alçak olan arka bölümdeki raylar üzerinden sedye sökülüp çıkarılır ve hasta
buraya yüklenirdi. Ambulansta bulunan hemşireler, bu bölümde hastanın yanında
oturarak giderlerdi. Bu arada sedye, şoför mahalline kadar dayanırdı…

Halkalar:

O dönemde İstanbul halkı tarafından çok sevilen ve benim de
ilkokul dönemimde koluma dizdiğim, hazır yiyeceklerden olan ‘hal­kalar’; orta
boy bir bilezik çapında ve parmak kalınlığında olurdu.

Benim de oturduğum Kumkapı semtinde üretilen meş­hur ‘Kumkapı
Simidinin’ yapıldığı fırınlarda özellikle Kadırga İlkokulu’nda geçen ilköğretim
yıllarımda, okul çıkışında tanesi 1 kuruştan aldığım o halkaların lezzeti hala
damağımdadır. Fırınlar­da adet olarak satılan halkalar, kesekâğıdına doldurulur
ve özellikle çayla birlikte çok iyi giderdi.

Yolculukların da vazgeçilmez ve doyurucu pratik gıdaların­dan olan
halkalar daha çok; “Atikali, Aksaray, Malta, Eyüp, Beşiktaş Çarşı, 7-8
Hasan Paşa gibi Osmanlı tandanslı klasik fırınlarda üre­tilirdi…

Devam Edecek

Kıssaların Dilinden

0

Kıssalar, sosyal olayları ve insanlar arasındaki ilişkileri
tahlilde etkili bir araç. Fabl türü kıssalarda acı hayat gerçeklerinin, kişileri
incitmeden dillendirildiğini görürüz. Bir tür temsili istiare… Alegorik yöntem
de diyebiliriz.

Dünya üzerinde doğu ülkeleri diye tasnif edilen milletlerin
kültüründe kıssalar geniş yer tutar. Kıssalardaki her bir figürde ve davranışta
ayrı bir mana vardır. Figürler arasındaki ilişkiler, derin anlam katmanlarına
sahiptir. Her eylem, toplumun veya insanların bir yönüne karşılıktır.

Bu kıssa işi nereden çıktı demeyin lütfen. Altmış beşi
bitirip altmışaltıdan gün saymaya başladığım bu yaşımda Arapça öğrenmeye karar
verdim. Basit cümlelerle yazılmış kıssalar, bir dili öğrenmede önemli kolaylık
sağlıyor. Arapça kıssalar okuyorum bugünlerde. Paylaşacağım şu kıssada herkes,
kendisinden, çevresinden mutlaka bir şeyler bulacaktır. Çuvaldızı başkasına
batırmadan iğneyi kendine batırmak şartıyla…

Ferfur isimli fare Köylü Kasım’ın çuvallarını delmekte ve
buğdaylarını yemektedir. Kasım, Kattuta ve Fattuta isimli kedileri evine konuk
eder. Kediler, fareyi kovalarlar ve yerler. Kasım, Kattuta ve Fattuta’ya dört
sarı ve dört kırmızı elma verir. Ödül güzeldir, lakin bir sorun vardır. Hangi
renk elmalar, hangi kedinin olacaktır? Kattuta, “Kırmızılar, benim hakkım.”
der. Fattuta da aynı şeyi söyler. İneği hakem seçerler. İnek, “Evet,
haklısınız; dört kırmızı elma sizin, sarılar benim.” der ve ikişer kırmızı
elmayı iki kediye pay eder. Elmalardan ikisi büyük ikisi küçüktür. Kattuta
irilerini alır, Fattuta da irilerini ister. Anlaşamazlar, “At, adaletle karar
versin, ona razı olalım.” derler. At, şöyle bir bakar, “İki büyük elmayı her
birinize veriyorum.” der, küçük elmaları kendine ayırır. Her iki kedi de büyük
elma almaktan memnudur. Ancak elmalardan birinin üzerinde iki yeşil yaprak
vardır, diğerinde hiçbir yaprak yoktur. Kattuta,  “Yeşil yapraklı olan benim hakkımdır.” der.
Fattuta buna itiraz eder. Anlaştırması için başka bir hakeme giderler. Bu,
eşektir. Eşek, yapraksız olan elmayı kendine ayırır, diğer tek elmayı da iki
yaprağın her biri farklı tarafta olacak şekilde ortadan yarar. Fattuta ve
Kattuta ortadan yarılan elmaya bakarlar ki, iki yarım elma birbirine tıpatıp
benzemektedir. “Yaşasın adalet!” diye haykırırlar.

Kattuta ile Fattuta’nın öykücüğünü okuyunca aklınızdan neler
geçmiş olabilir? Kolay kazanılan kolay kaybedilir, dolayısıyla haydan gelen
huya gider, diyebilirsiniz; adalet zor tesis edilen bir normdur, bedel ödemeyi
gerektirir, diye düşünebilirsiniz; her ödül aslında bir zenginlik değil,
sıkıntıdır, sonucuna ulaşabilirsiniz; insanı şerefli kılan somut değil soyut
değerlerdir, çıkarımını yapabilirsiniz; akıl gibi sermayeyi  kullanamayanlar, uyanıkların ve çıkarcıların
oyuncağı olmaktan kurtulamazlar, kendilerine ahmak denilmesini hak etmişlerdir,
değerlendirmesi yapabilirsiniz …

Yazımın siyasi nitelik kazanmaması için bu alandan örnekler
vermek istemiyorum; ancak elindeki son derece geniş, etkili, yararlı imkânları
bir nedenle terk ederek ulaştığı veya ulaşmayı hayal ettiği yapay değerlerin
yapay mutluluğu ile zafer haykırışı yapanları gördükçe hem üzülüyor hem
tuhaflıyorum. Kaybedilen maddi birikimler, israf edilen zamanlar, balon gibi
şişirilip söndürülen hayaller, yıkılan ümitler, yeşeren güvensizlikler,
vefasızlıklar; samimi insanlarda, emeğiyle kazanan, helalinden yiyen toplum kesimlerinde
derin bir kırılmaya, zamanla kendi içinde kırgınlığa yol açıyor.

Pire için yorgan yakanlar, hem yorgandan mahrum olup hem
pireyi kaçırdıkları halde, davranışlarının adına “onur mücadelesi”, ulaştıkları
sonuca “zafer”, deme cüretkârlığı gösterebiliyorlar. Desibeli yüksek “Yaşasın
adalet!” çığırtkanlığı ile hem kendileri ile gerçekler arasına duvar örüyorlar
hem de kendisine inanarak peşine takılan kitlelerin hesap soracağı güne hızla
ilerliyorlar.

Bireyiz, bir toplum içinde yaşıyoruz; hizmet veya kazanç
sektörümüz ne olursa olsun, bir ayet hükmünde olan aklımızı, duygularımızın
önüne geçiremeyiz. Allah’ın bizim için çizdiği kader haritasında “aklını
kullanmayanların pisliğe mahkûm olacağını” hatırdan çıkarmamak durumundayız.

Yaşadıkça, kolay ya da zor yollarla, ödül, makam, servet
sahibi olabiliriz. Ancak, sonuç itibariyle, her ödül takdir değildir, her makam
itibar değildir, her zenginlik konfor değildir. Her biri bizim için birer
imtihan, sıkıntı, utanç sebebi de olabilir. Bunları taşımak ve birer yüce değer
olarak yaşatmak, kapasite genişliği, akıl yetkinliği gerektirir. Yetkinlik,
haddini bilmektir, yolun sonunda konaklamak zorunda kalacağımız handa yaşayacağımız
hayatı öngörebilmektir; hatta, yol haritamızı daha sonrasına göre
çizebilmektir.

Kattuta ile Fattuta zekâsının davranış kalıplarıyla dünya
sahnesinin her perdesinde karşılaşıyoruz, çok kere bu sahnede biz de yer
alıyoruz.  Ömür adlı en büyük sermayemizi
bu kalıplar içerisinde tüketiyoruz. Bir günlük ömrümüzün sonunda da, kedilerin,
neleri kaybettiklerine ve kimlerin onları aptal yerine koyduklarına
bakmaksızın,  “Yaşasın adalet!” diye haykırdıkları
gibi ya ürettiğimiz fani bir değeri haykırıyoruz ya “hiç”lik inancıyla teslim
oluyoruz ya da “Bir varmış, bir yokmuş.” diyerek hayıflanıyoruz.

Ömrün tüketildiği dünya mekanında Çiftçi Kasım da, fare
Ferfur da, Kattuta ve Fattuta adlı kediler de, onlardan geçinen inek, at, eşek
de olacaktır. Bunlar kader orkestramızın enstrümanlarıdır.

Orkestramız bugün hangi besteyi seslendiriyor?

Bir Nebze İnsan (5)

0

     Ey nefs-i emmare /
ey insana daima kötülüğü emreden nefis! Kat’iyyen / kesin olarak bil ki, senin
hususî / özel, ama çok geniş bir dünyan vardır ki, âmâl / emel, arzu, istek ve
ümitler, ilgi ve ilişkiler ve ihtiyacât / ihtiyaçlar üzerine bina edilmiştir.
En büyük temel taşı ve tek direği; senin vücudun, bedenin ve senin hayatındır.
Halbuki, dayandığın o direk kurtludur! O temel taşı da çürüktür! Hülâsa /
kısaca diyebiliriz ki, esastan fasit / bozuk ve zayıftır! Daima harap olmaya
hazır ve mahkûmdur.

     Evet, bu beden
ebedî / devamlı, sürekli değil! Demir ve taştan değil! Ancak et ve kemikten
ibarettir. Anî olarak / birden senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun! Bak,
mazi / geçmiş zaman; senin gibi geçmiş olanlara, geniş bir kabir olduğu gibi,
istikbal / gelecek zaman da, geniş bir mezaristan / mezarlık olacaktır. Bugün,
sen iki kabrin arasındasın. Artık sen bilirsin.

x  

     Ey nefis! Dünyanın
lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri / süsleri; Hâlık’ımızı / Yaratan’ımızı,
Mâlik’imizi / Sâhib’imizi ve Mevlâ’mızı / Tanrı’mızı bilmediğimiz takdirde;
Cennet olsa bile, Cehennemdir. Evet, öyle görülmeli. Öyle de zevk alınmalı.
Bilhassa / özellikle, şefkat / karşılıksız sevgi ve merhametin ateşini
söndürecek, Marifetullah’tan / Allah’ı bilmekten başka bir şey var mıdır? Evet,
Marifetullah olduktan / Allah’ı bildikten sonra, dünya lezzetlerine iştiha /
aşırı istek olmadığı gibi, Cennete bile iştiyak / aşırı şevk ve arzu geri
kalır.

x

     Dünya bir iken,
insanlar adedi / sayısınca dünyaları havidir / dünyaları içine alır ve kapsar.

     Çünkü, her insanın
tam mânâsıyla hayalî bir dünyası vardır; fakat öldüğü zaman dünyası yıkılır,
kıyameti kopar.

x

     Cenab-ı Hakkın masivasına / Allah’tan başka
tüm varlıklara karşı gösterilen muhabbet / sevgi; iki çeşit olur: Birisi
yukarıdan aşağıya nazil olur / nüzul eder, iner. Diğeri aşağıdan yukarıya
çıkar.

     Bir insan, en
evvel muhabbet ve sevgisini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla,
Allah’ın sevdiği her şeyi sever.

     Mahlûkata /
yaratılanlara taksim ettiği / paylaştırdığı muhabbeti / sevgisi, Allah’a olan
muhabbetini tenkis etmez / noksanlaştırmaz. Aksine tezyit eder / arttırır.

     İkinci kısım ise,
en evvel esbabı / sebep, vasıta ve araçları sever. Ve bu muhabbetini Allah’ı
sevmeye vesile / aracı yapar.

     Bu kısım muhabbet,
topluluğunu muhafaza edemez / koruyamaz, dağılır.

     Bazen de kavi /
kuvvetli ve güçlü bir esbaba / sebeplere rastgelir. Onun Allah’a olan
muhabbetini; tamamen kendine cezbeder / çeker. Helâketine / mahvolmasına sebep
olur.

     Şayet Allah’a
vâsıl olsa / kavuşsa da, vusulü / bu kavuşması nakıs / eksik ve noksan olur.

x

     Dünyevî / dünyaya
ait hayatın faydaları pek çoktur. O faydalardan, hayat sahibine; tasarruf /
idare ve kullanması ve hizmeti nispet / oran ve ölçüsünde bir hisse / bir pay
ayrıldıktan sonra; bakî / geri kalan gayeler, semereler / netice ve sonuçlar
Fâtır-ı Hakîm’e / hikmetle yaratan Allah’a raci / O’na dönücüdür.

     Evet, insan ve
insanın hayatı; İlahî isimlerin tecelli ve görüntülerine bir tarladır. Cennette
ise, İlâhî rahmetin enva’ / çeşit ve türlerinin cilve ve tecellilerinin mazharı
/ zuhur ettiği / meydana geldiği  
yerdir. Aynı zamanda, insanın hayatı; uhrevî / ahiret hayatının harika /
olağanüstü, sonsuz ve nihayetsiz semere / meyve ve sonuçları için bir fidanlık
veya bir çekirdektir.

     Demek ki, insan
bir sefine / bir gemi kaptanı gibidir. Geminin sınırsız faydalarından, kaptanın
alâka ve hizmeti nispetinde kendisine verilir. Baki / geri kalan kısmı Sultan’a
raci / O’na aittir.

    İnsan da, beden
gemisiyle alâka ve ilgisi derecesinde, o vücudun hayattar / canlı semere ve
meyvelerinden hisse ve payını alır. Mütebakîsi / kalanı Ezelî / Başlangıçsız
Sultan olan Allah’a aittir.

Mazide Kalan Türkiye-4-

Misafir Odası Sarmaşıkları:

Rahmetli annemin evi çiçek bahçesi gibiydi!

Hatırlarım; hele, hele misafir odamızı çepeçevre saran ‘sar­maşık
devetabanı’, boyu bir metreyi bulduğunda ev sahibi oluna­cağına inanılan ‘paşa
kılıcı’, ‘mum çiçeği’, ‘salkım begonya’, ‘aşkmerdiveni’ gibi saksı çiçekleri; o
dönemde neredeyse İstanbul’da her ailenin misafir odalarını süsleyen,
üzerlerine belli aralıklarla na­zar boncukları asılan süs bitkileriydi…

Çatanalar:

Haliç’teki yük indirme-bindirme iskelelerine ve tersanelere
malzeme götüren basık ve tek katlı, arkalarına yük taşımları için ardı ardına
mavnalar bağlanmış, tren katarı gibi ilerleyen ilginç bir taşı­ma sistemi
vardı. Mavnaları çeken bu ufak gemiye ‘Çatana’ denirdi.

İnce ve uzun bacaları olan bu çatanalar, Unkapanı ve Galata
Köprülerinin altından geçerlerken, bacaları tam ortalarından çelik bir tel
vasıtasıyla çekilir ve baca yaklaşık 75 derece kadar kırılarak arkaya yatardı.
Köprünün altından geçtikten sonra makara gevşetilir ve baca yerine otururdu…

Muşamba:

Halıfleks, ya da yer karolarının yaygınlaşmadığı o dönemde;
evlerin odalarının, mutfaklarının ve hatta tuvaletlerinin zemini mu­şamba ile
kaplanırdı! Çoğunlukla, kahverengi, ya da gri renklerin hâkim olduğu bu yer
kaplama materyallerinin üzerinde birbirini tekrarlayan grafik desenler olurdu.
En çok tutulan desen ise potü­kare adı verilen iki rengin çaprazlamasına
uygulandığı küçük kare şekillerdi.

Muşambalar odaların zeminleri tahta olduğu için, bir süre sonra
tahtaların deformasyonuna ayak uydurur ve altındaki tahta­nın girintili,
çıkıntılı halini almaya başlardı. Üst kısımları oldukça kaygan olan muşambalar,
üzerleri silinip parlatıldığı zaman, üze­rinde çorapla basılmasını asla
affetmezlerdi! Yıpranan, ya da yırtılan kısımlarına, daha önceden yedeklenen
muşamba parçalarıyla uygun şekilde yama yapılırdı…

At Arabalı Zerzevatçılar (sebze, meyve ve yeşillik satıcı­ları):

Benim de çocukluk anılarımın arasında önemli bir yer tu­tan bu
satıcıların, mevsimine göre satmış oldukları çeşit, çeşit sebze; meyve ve
yeşillikten ziyade ben satıcıların kullanmış oldukları araba­ları çeken atları
seyrederdim. Kışın soğuğunda, yazın sıcağında onca ağır yükün altına giren
atlara çok üzülür; bizim mahalleye gelen arabalı satıcıların atlarına meyve,
şeker parçaları vererek, sanki onla­rın gönlünü alırdım.

Çocukluk işte ama bunun yanı sıra arabalar dolusu meyve ve
sebzelerin o taptaze görüntüsü de beni hep cezbeder; yalvarışlarımı kıramayan
anneciğimin, her meyve çeşidinden alışını heyecanla ve iştahla beklerdim…

Ay – Yıldızlı Direkler:

Ana caddeleri aydınlatmak için kullanılan siyah metal elektrik
direklerinin tepelerinde, uçları yukarı doğru dönük bir hilalin içine
oturtulmuş tek bir yıldızdan oluşan âlemler vardı. Şehrin değişmez mobilyaları
olan bu direkler, 1980’lerde teker, teker kaldırılarak yerlerine beton düz
direkler dikildi…

Bagajı Üzerinde Otobüsler:

Şehirlerarası çalışan o dönemin otobüslerinde, şimdikilerde olduğu
gibi karoserleri hizasında derin bagajları yoktu. Taşınacak eşya ve bavullar,
otobüslerin üzerinde sabitlenmiş metal iskelet­li yüklüklere konularak sıkıca
bağlanırdı. Yolculuk arasında inecek olan yolcuların eşyalarının otobüsün
üzerinden alınması epeyce za­man alırdı…

Bonmarşeler:

60’lı yıllarda İstanbul’un alışveriş merkezleri olan Sirkeci,
Sultanhamam, Karaköy, Beyoğlu ve Şişlide yaygın olarak bulunan ve adına
Bonmarşe denilen mağazalar çok revaçtaydı. Bu mağazalar, birkaç katlı binanın
tümünü kaplar ve her katında; Giyim-kuşam, hediyelik eşya, ev eşyaları gibi
farklı ürünler satılırdı.

Mesela 1965 yılında taşındığımız Bakırköy’de ki, ‘Bakırköy
Bonmarşe’yi’ çok iyi hatırlıyorum. Her katında farklı, farklı ürünler satılan
önemli bir alışveriş merkeziydi…

(Şimdilerde neredeyse adım başı rastladığımız ‘AVM’leriyle’, o
dönemin ‘Bonmarşelerini’ mukayese ettiği­mizde; yarım asır öncesinin bu
alışveriş merkezlerinde satışa sunulan eşya markaları; bu gün olduğu gibi henüz
yabancı markaların, eşyaların, giysilerin ve hatta yiyeceklerin istilasına
uğramamıştı, genelde tamamına yakını yerli malıydı. Çünkü o yıllarda ülkemiz
kendi ayakları üzerinde durabilmeyi milli sanayi üretiminde görüyordu…)

 

Camilerde Karşılıklı Çifte Ezan:

Bizim çocukluğumuzu ve gençliğimizi yaşadığımız o dönem­de
bilhassa Cuma, Kandil ve Arife gibi dini günlerimizde, büyük camilerimizde ezanlar
iki ayrı minareden, yankılı olarak okunurdu.

2 ayrı müezzinin bu birbirini takip eden karşılıklı ezan oku­maları;
uzaklardan sanki yankı hissi uyandırırdı. 4 minareli camiler­de ise kimi zaman
4 ayrı minareden 4 müezzin tarafından okunan ezanlar da olurdu…(O yıllarda
evimizin Sultanahmet camiine yakın oluşu, özellikle dini günlerimizde rahmetli
babamla birlikte gittiğim bu muhteşem camide, yankılı ezanların sesi hala
kulaklarımdadır…)

Posta Kutuları:

Mektupla haberleşmenin en yoğun olduğu bu yıllarda, şehrin belli
noktalarında duvarlara monte edilmiş, bazen de bir demir çu­buğun ortasına
oturtularak yol ortasına sabitlenmiş sarı renkli posta kutuları vardı. Bunların
üstlerinde mektup zarfının atılabilmesi için yatay ve uzun bir gözü vardı. Bu kutuların
üzerinde hangi günler ve saatlerde açılacağını belirten uyarı yazıları vardı…

El Arabalı Çöpçüler:

O yıllarda çöpler şimdiki gibi her gün toplanmazdı! Sokak
aralarından çöp kamyonunun geçmediği günlerde, bu hizmeti el arabalı çöp
toplayıcıları verirdi. Bunlar düşük bir ücret karşılığın­da evlerde biriken
çöpleri alırlardı. Belediyeden kadrolu olan bu çöpçüler, daha fazla çöp
toplayabilmek için el arabası haznesinin yanlarına birbiri üzerine bindirilmiş
teneke levhalar, kalın karton ve mukavvalar sokuşturarak, arabanın çöp toplama
kapasitesini çoğal­tırlardı.

Tahtakale (kazan) Simidi:

60’lı yılları İstanbul’da yaşarken benim de büyük bir lezzetle
yediğim bu simit çeşidinin en önemli özelliği, (rahmetli babacığı­mın iş yeri
Bahçekapı’da olduğu için çokçasına yediğim bu simidin tadı hala damağımdadır…)
fırında değil kazanda pişmesiydi. Susam­sız, altın sarısı renginde olan bu
simide, çok az ya da hiç tuz konul­mazdı. Günümüzde bu simit çeşidinden sadece
Bahçekapı civarında bir-iki yerde satılmaktadır.

Stepneli Otomobiller:

50’li-60’lı yıllardan kalma otomobillerin araka kaputlarının
üzerinde yatay olarak yedek bir lastik oturtulmasına müsait stepne yatakları
bulunurdu. Herhangi bir lastik patlamasında, hızlı müda­haleye olanak veren bu
yedek tekerlekli otomobillerin en bilinen modelleri, Dodge ve DeSoto’ydu. Bu
araçların ve stepnelerin rengi genelde siyahtı…

Lağımcılar:

Sokak aralarında ‘lağımcı’ diye bağırarak dolaşan ustalar var­dı.
Bu esnaf takımının arkasında büyükçe bir heybe olur, heybenin içinde de,
tıkanan lağımı açmaya yarayan kazma, kürek, pompa, çe­şitli çap ve boylarda
tahta, demir çubuklar ile bol miktarda paçavra ve bez bulunurdu. Bu meslek
erbabı, gideri tıkanmış bir evin bu sorununu; saymış olduğumuz bu basit
araçlarla kısa bir sürede gide­rirlerdi. Kendilerine has bağırışları olan bu
ustalar, sesleri duyulunca derhal tanınırdı…

Bileyciler:

O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde körleşmiş bıçakla­rı
keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci
ustaları dolaşırdı. Bu ustalar, biley makinelerini sırtlarında taşırlardı.
Müşterinin evinin önünde makinesini yere koyararak, bunun üzerindeki yatay mile
geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını, ayak hizasındaki pedal yardımıyla
sabit bir hızla çevirmeye başlar ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen
diskin üzerine, elindeki kör bıçağı değişik açılarla temas ettirip kıvılcımlar
oluşturarak biley­lerdiler.

Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen bileyicilere rastlanabilmektedir.

Otobüs Biletçileri:

İ.E.T.T (İstanbul Elektrik, Tramvay, Tünel) otobüslerine binildiğinde
otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan, önünde
menteşeyle tutma demirine bağlanmış; gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik
bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde
koçan, ko­çan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi.

Biletçilerin kullandıkları kalemin arkasında silgi bulunurdu. Bu
silgi yardımıyla bileti koçanından ayırırlardı. Asıl görevleri bilet kesmek
olan biletçiler, biletin kullanılacak bölgesi geçtiği halde inmeyenleri uya­rırlar,
yolcuların sürekli ön kapıya doğru yürümelerini hatırlatırlar, şayet görev
yaptığı araç troleybüs (boynuzlu otobüs!) ise, keskin virajlarda havai
tellerinden ayrılan troleybüs çubuklarını (troleybüsün boynuz gibi üzerinde
olan ve havai elektrik hattından güç sağlayan çubuklar.) yerlerine
oturturlardı…

Gaziler:

90’lı yıllara dek Kurtuluş Savaşı Gazilerimiz vardı. Çok yaşlı,
sakallı, bastonlu ve genellikle Gazi üniformalı bu kahramanlarımızın
göğüslerinde; başta İstiklal Savaşı Madalyası olmak üzere çeşitli ma­dalyalar
bulunurdu. Son dönemde Güneydoğuda teröristlere karşı Türk Silahlı
Kuvvetlerinin girişmiş olduğu mücadelede yaralanarak ‘Malul Gazi’ unvanı alan
kahramanlar ile Türk Milletinin yüksek menfaatlerini korumak ve savunmak adına
yabancı bir ülkenin silahlı kuvvetleri ile bilfiil savaşa giren ordu
mensuplarına (İstiklal Savaşı, Kore ve Kıbrıs savaşlarına katılanlara) ‘Gazi’
unvanı verilmiştir.

‘Şehit’ nurlanmış, ‘Gazi’ onurlanmış askerdir. Türkiye Cum­huriyeti
Devletinin kuruluşundan günümüze İstiklal Savaşı, Kore Savaşı ve Kıbrıs
Savaşlarının Gazileri mevcut olup, günümüzde ya­şayan bu Gazilerin sayısı
37.000 civarındadır. Ancak yaşayan İstiklal Savaşı Gazimiz kalmamıştır.

Güneydoğuda P.K.K terörünün en yoğun yaşandığı yıllar­dan günümüze
o bölgede harekâta katılan Türk Silahlı Kuvvetle­ri mensuplarından ne kadarının
‘Malul Gazi’ oldukları konusunda ulaşabildiğim bir bilgi kaynağı bulamadım.
Ancak o uzun süreçte binlerce görev malulü Gazimizin olduğu kesindir.

Milletimizin gurur timsali olan Gazilerimize şeref aylığı adı
altında çok cüzi bir maaş ödenmekte olup, bu maaş bile son birkaç yıldan beri
ne yazık ki, iki kategori halinde ödenmektedir! (SGK sis­teminden emekli maaşı
alanlara daha az, almayanlara ise daha fazla maaş ödenmektedir. Bu uygulama
halen Gaziler arasında büyük bir üzüntü kaynağı olmaya devam etmektedir…)

Beyazıt Hürriyet Anıtı:

27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen ve ülke yönetimine el konulan
askeri müdahaleden sonra; ‘Beyazıt Meydanının’ adı, ‘Hürriyet Meydanı’ olarak
değiştirilmiştir. 60 askeri müdahalesinin ardından, meydana bakan Marmara
Çarşısı’nın önündeki geniş kal­dırımın ortasında geniş bir kaidenin üstüne, bir
yontu taş oturtul­muştu. 27 Mayıs İhtilalinde ve ihtilalden hemen önce bu
meydanda yapılan öğrenci hareketlerini, gösterilerini simgeleyen bu heykel, 12
Eylül 1980 de gerçekleşen askeri müdahale sonrasında bulunduğu yerden
sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konulmuştur…

Gezici Migros Kamyonları:

O yıllarda İstanbul’un belli noktalarında park ederek, gün boyu
satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapa­lı, burunlu
Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı
kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel
görünümlü bir tezgâh haline gelir ve satış elemanları bu tezgahın arkasına
geçerek istenen şeylerin satışını ya­parlardı..

Çok iyi hatırlıyorum! İstanbul’da oturduğum Kumkapı sem­tinde de
Migros’a ait bu kamyon bizim sokağa gelirken bir cıngıl sesi duyulur ve
mahallenin ben de dâhil tüm çocukları; içinde türlü, türlü yiyecekler olan bu
kamyonun etrafını sarar, yapılan alışverişi izlerdik.

İstanbul’un pek çok semtini dolaşan bu kamyonlar, 1980’le­rin
ortasından sonra yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısından çıkılan içi
iki taraflı raflarla donatılmış, camsız turuncu renkli Mig­ros otobüslerine
bıraktılar. 1990’larda ise gezici Migros uygulaması tamamen kaldırıldı.
Günümüzde ise internet üzerinden verilen her türlü sipariş kişiye özel olarak
araçlar ile istenen yerlere ulaştırılmak­tadır…

Devam Edecek