24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 314

Adı Devlet Olsun / Devletli Yıllar

0

(Birinci Bölüm)

Türk Ocakları
Genel Merkezi çevresinde bir araya gelen idealist-milliyetçi-ülkücü gençlerin
kültür hayatımıza kazandırdıkları Haftalık
Devlet Gazetesi
, Türk Milliyetçilik Hareketi’nin en uzun ömürlü
gazetesidir.  İlk sayısı 07 Haziran 1969
tarihinde yayınlanan Devlet; Haziran 1979’da çıkan 450. sayı ile okuyucusuna ‘elvedâ’ dedi. .

Gazetenin
sâhipliğini 1. sayıdan 52. sayıya kadar Halil Özyıldız, 53. sayıdan 435. sayıya
kadar İbrâhim Metin, 436. sayıdan 445. sayıya kadar Çağatay Özdemir, 446.
sayıdan Haziran 1979 târihinde yayınlanan 450 numaralı kapanış sayısına kadar
Şeref Savaş üstlenmişti. 

Başlangıcından
sonuna kadar Devlet Gazetesi ile ilgili bütün çalışmaların içerisinde bulunan
İbrâhim Metin, gazeteyi çıkarmadan önceki düşüncelerini şöyle açıklıyor: ‘Türk milliyetçileri, fikir ve düşüncelerini
kamuoyuna aktarmakta sıkıntı çekiyorlardı. Diğer taraftan, Ülkücü Gençlik
kitlesi giderek çoğalıyordu. Bu insanlara, Millî Ülküyü, Millî Fikri, Millî
Kültürü veremediğimiz takdirde  onlar,  fayda yerine zarar getirebilirlerdi. Kuru bir
heyecanla kalıp, fikrî muhtevâyı tam anlayamayanlar, ileride büyük sıkıntılara
sebebiyet vermişlerdir. Ayrıca, yayımlanacak bir dergi ile Türkiye’nin
meselelerine bakışımızı da müşterek bir odakta toplama imkânına kavuşacaktık
.’ 

Neden ‘Devlet’
adının tercih edildiğini birinci sayıda Galip Erdem;  ‘Yeni
bir denemeye başlıyoruz. Dileğimiz ve ümidimiz, sonumuzun bizden öncekilere
benzememesidir. Her hafta huzurunuza çıkacağız. Adımız Devlet… Yolumuz
milliyetçilik, rehberimiz ilim ve fikir, tarzımız siyâsettir.

Niçin Devlet? Önce târih boyunca Türklüğün
yaşama gücünü ve üstün vasıflarını en iyi şekilde belirten yüce mefhum olduğu
için… Milletin henüz tamamen yıkılmamış köklü bir geleneğe bağlılığını ifâde
ettiği için… Sonra Milliyet, Vatan, Cumhuriyet, Hürriyet… gibi isimlerin, bu
kelimenin gerçek mânâlarına yabancı, hatta düşman yayın vâsıtaları tarafından
benimsenmesine karşılık, Devlet’in başına böyle bir felâket gelmediği için

Devlet’i çıkaranlar, yapmak istedikleri ile
yapabilme imkânları arasındaki dengesizliği, milletimize besledikleri sevginin
büyüklüğüne sığınarak gidermek azmindedirler
.’ 

Derginin hamallık
dâhil bütün işleri, kolektif bir zihniyetle paylaşıldı. Asıl yük;  nöbetleşe olarak ve sırasıyla Halil Özyıldız,
İbrâhim Metin, Sâdi Somuncuoğlu, Osman Çakır, ve Meriç Coşkun’un omuzlarında
idi.

Devlet
Gazetesi, kuruluşundan bir müddet sonra milliyetçi-vatansever ve hayırsever
imkân sâhiplerinin maddî katkıları ile matbaa tesisine sâhip oldu. Böylece
baskı problemi halledilmişti. Fakat kâğıt temini meselesi, gazete sorumlularının
yükünü hiçbir zaman hafifletemedikleri en ağır problemleri olarak hep
omuzlarında kaldı. Dağıtım şirketiyle anlaşmaya varılamadığı için gazete her
cumartesi günü,  abonelere, yurdun dört
bir tarafındaki temsilcilere, uçak, kargo PTT ve otobüsler, nakliyat ambarları
aracılığı ile ulaştırılmaya çalışılıyordu. Bu çalışmalar, giderek artan
fedakârlıklarla ve yorgunluklarla 10 yıl devam etti. Ne kadar ağır olursa
olsun, gazete sorumlularının karşı karşıya bulunduğu ve üstesinden
gelebilecekleri problemler,  ülkenin o
günkü şartlarıyla birleşince, maddî ve mânevî olarak aşılamayacak bir engel
hâline geldi. Maksat tahakkuk etmiş, vatan – millet aşkının alevlendirdiği
heyecanlar,  şahsiyete değer veren
demokratik bir fikir çemberi içerisinde disipline alınmıştı. 

Yayın hayatını
çok zor şartlar içerisinde devam ettirebilen Devlet Gazetesi,  12 Mart 1971’den sonra ilân edilen
sıkıyönetim tarafından kapatılmamak için, gazetenin yönetim merkezi Konya’ya nakledildi.
Sıkıyönetim kalktıktan sonra Ankara’ya dönüldü.   Bu arada, Almanya’daki işçiler ve orada
yerleşik gençler için gelen talep üzerine dağıtım yapılmak üzere Ankara’da
Devlet – İşçi Postası adı ile özel baskılar yapıldı.

***

13,5 x 21
santim ölçülerinde 256 sayfalık eserin yazarı Osman Çakır, aynı zamanda derginin çilesini çekmiş fikir ve basın
işçisidir. Eserine 1968-1970 yılları Türkiye’sinden siyâsî manzaralar vermekle
başlıyor. ‘Siyâsî Durum’, ‘Üniversiteler’, ‘Basın ve TRT’, ‘İş Dünyâsı ve
Sendikalar
’, ‘Bölücülüğün Temeli:
Doğu Mitingleri
’, ‘Gençlik ve Öğrenci
Olayları
’ ara başlıkları altnda efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüler içinde
dikkate değer bilgiler var. 

İlk sayı 20.000
adet basıldı. Emine Işınsu, Ahmet Kabaklı, Ârif Nihat Asya, Kâmil Turan, Galip
Erdem, Cengiz Uluçay, Yaşar Kutluay, Fikret Eren, Osman Yüksel Serdengeçti,
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Oğuzata Altaylı müstear ismiyle Nuri Özşahin,
Osman Turan. Dündar Taşer bu sayının yazarları idi.

Osman Çakır,
İbrâhim Metin’in teklifi üzerine 85. sayıda; ilân, abone ve dağıtım sorumlusu
olarak Devlet Gazetesi’nde çalışmaya başladı. 115. sayıda gazetenin matbaadaki
tertip ve baskı sorumluluğunu üstlendi.

Gazete bir
süre ‘Fikir Üretim Merkezi’ olarak
isimlendirilen KÜBİTEM’de hazırlandı. KÜBİTEM baskıya mâruz kalıp kapatılınca, küçük
ve soğuk dükkânlara sığınıldı. İdealistler büyük fedâkârlıklarla ve yılmadan
çalışarak yayını aksatmadan devam ettirdiler. Bir ekip Almanya’ya giderek işçi
kardeşlerimizden destek sağladılar ve Devlet Gazetesi, baskı tesisine sâhip oldu.
Bir müddet sonra baskı makinesi, solun anarşist militanları tarafından
bombalandı.

O günleri
Osman Çakır zerrece öğünmeksizin şöyle anlatıyor: ‘Hiçbir engel, milliyetçileri durduramıyordu. Milliyetçilerin târihinde
ilk defa bir gazete, 143 sayı, hiç aksamadan çıkabiliyordu. Ülkücü birkaç
idealistin çok mahdut imkânlarla başlatmak cesâretini gösterdiği Devlet
hareketi, bir gerçeğin tekrar hatırlanmasını sağladı. Eğer kıt imkânlarla üç
yılda 142 sayı çıkarmak bir başarı ise, bunun sırrı inanmaktadır. Başarıya…
Hakîkate… Haklılığa… Türklüğe
…’

Bütün bu
hengâme içinde Osman Çakır, ülkücü
ağabeylerinden İngilizce dersler alarak lise diplomasına sâhip olur, sonraki
yıllarda ise Bursa İktisâdî Ticârî İlimler Akademisi’nden de diploma alır.

1969 yılında küçük
bir mum olarak ancak kendi çevresini aydınlatabilen Devlet Gazetesi, artık
sâdece bütün Türkiye’ye değil, Avrupa’ya hitap ediyor, okuyucu buluyordu.
Bununla da kalmamış, Töre ve Bozkurt gibi tutulan, çok okunan kardeş dergilere de
öncü olmuştu. Her biri defâlarca basılan kitap yayını da yapıyordu. Milliyetçi
Hareket Partisi güçleniyor, hükümete bakan veriyor, devlet kademelerinde
milliyetçiler müsteşar, genel müdür gibi üst basamaklarda görev yapma imkânını buluyordu.
Türkiye çapında kitap dağıtımı yapabilen ANDA firması kuruldu.  

Devlet’te
Türkiye’nin önde gelen yazarları vardı: (Parantez içerisindeki rakamlar, şahsın
yayınlanan makale, baher, yazı ve şiir gibi ürünlerini ifâde etmektedir.
İsimler alfabetik sıraya göredir)

Abdurrahim
Karakoç (82 şiir), Abdülhâdi Toplu (29), Abdülkadir İnan (2), Acar Okan (8, ayrıca
14 sayı isimsiz aylık başyazı.) Aclan Sayılgan (16), Agâh Oktay Güner (3),
Ahmet Bican Ercilasun (3), Ahmet Bilgin (3), Ahmet Cebed (8), Ahmet Demir (3),
Ahmet Güner (2), Ahmet Kabaklı (25), Ahmet Karaca (5), Ahmet Muhtar Güneri (14
şiir), Ahmet Nuri Yüksel (55),  Ahmet
Seferoğlu (3), Ahmet Uzel (26), Alev Arık (3), Ali Bayındır (2), Ali İhsan
Karacan (4), Alparslan Türkeş (26), 
Alper Aksoy (19), Alptekin Erdoğan (8), Altay Pamir (5), Ârif Nihat Asya
(145),  Atilla Atlıhan (3), Ayhan İnal (3
şiir), Ayhan Tuğcugil (İskender Öksüz (97. Ayrıca Devlet imzası ile başyazı ve
imzasız yorumları vardır.) Ayvaz Gökdemir (17), Aziz Alpaut (12), Bay Mirza
Hayit (6), Bilge Erdem (50), Burak Yüksel (3), Burhanettin Özbilici (10), Celal
Battaloğlu (3), Celal Er (4), Celal Erçıkan (2), Cem Ertürk (2), Cengiz
Demirbaş (3), Cengiz Uluçay (12), Cevdet Gökalp (5), Cezmi Bayram (294), Cezmi
Kırımlıoğlu (280), Çağatay Özdemir (5), Çağrı Coşkun (8), Dilaver Cebeci (164),
Dündar Taşer (135), E. S. Salihoğlu (3), Emine Işınsu (96), Ender Maral (?/7),
Erdal Altay Balkanlı (37), Erdal Sargutan (40), Ergun Göze (23), Erol Güngör
(3), Eşref Aydın (2), Eyüp Aktepe (4),  Fahrettin
Kırzıoğlu (2), Fikret Eren (7), Galip Erdem (340), Gökçeoğlu Yavuz Yücel

Hakan Alptigin
(3),  Hasan Karakeçili (1), Hasan Kayıhan
(21), Hasan Oraltay (6), Hasan Yer (6), 
Hasan Yılmaz (5), Hasan İbrâhim Kayhan (1), Hasan Kallimci (4), Hayri
Başbuğ (11),  Hikmet İnce

(4),  Hikmet Tanyu; (66), Himmet Kayhan (3), Hüsnü
Dikeçligil (3), İlteriş Metin (70 yazı vermiş ve kendi adıyla da 129 makalesi
yayınlanmıştır), İsmail Gerçeksöz (21), İsmail Kayabalı-Cemander Aslanoğlu
(Müşterek imzalı 15 araştırma yazısı), İsmet Özalp (22), Kalem Kebiroğlu (10), Kâmil
Aydın (2), Kâmil Turan (26), Kemal Özalp      (3),
M. Zeki Sofuoğlu (4), Mahir Durakoğlu (12),

Mehmet Cahit
(3), Mehmet Celal (8), Mehmet Demirci (7), Mehmet Emin Kökten (3), Mehmet
Erdoğmuş (2), Mehmet Eröz (6), Mehmet Işıkkaya (9), Mehmet Kılıç (2), Mehmet
Nedim Budak (23), Mehmet Orhun (3), Mehmet Turhan (2), Mehmet Ulaş (6),  Meriç Coşkun (2),  Mesut Anıl Celiloğlu (31), Mesut
İsfendiyaroğlu (4), Mete Demirkıran (13), Metin Öney (26),  Mohammed Sadık (2), Muharrem Çakar (4), Murat
Bilge (25), Murat Çelebi (12), Murat Çeliker (89), Murat Gökdemir (1), Mustafa
Erkal (4), Mustafa Hacıömeroğlu (6), Mustafa Palandökenli (? / 7), Muzaffer
Ekin (7), Muzaffer Kader (5), Necdet Akın (3), Necdet Kürşad (2), Necdet Özkaya
(Mehmet Özkan müstearıyla 61), Necdet Sançar (7), Necdet Sevinç (3), Necmettin
Hacıeminoğlu (29), Nedim Ünal (5), Nefi Demirci (2), Nevzat Kösoğlu (11), Nezih
Demirtepe (3), Nihal Atsız (8), Nihal Yüksel Serdade (16), Niyazi Yıldırım
Gençosmanoğlu (31), Nur Oraltay (2), Nuri Gürgür (176), Nuri Koçyiğit (2), Nuri
Özşahin (28), Oktay Oğuzhan (24), Orhan Düzgüneş (11), Orhan Kavuncu (5), Orhan
Türkdoğan (20), Orhan Türköz (3), Oruç Bilge (36), Oruç Reisoğlu (6), Osman
Çakır (16), Osman Kâtipoğlu (2), Osman Oktay (31), Osman Turan (4), Osman
Yüksel Serdengeçti (9), Peyami Turan (11), Rasih Demirci (3), Recep Doksat
(42), Refet Körüklü (2), Reşat Gürel (24), Rüştü Güner (2), S. Ahmet Arvasi
(11), Sâbit İnce (6), Sabri Akdeniz (2), Sâdık Asilce (7), Sâdık Kemal Tural
(4), Sâdi Kitişoğlu (2), Sâdi Somuncuoğlu (73), Sâkıp Köran (16) ayrıca imzasız
Devlet başlığı altında başyazılar yazmıştır), Salman Kapanoğlu (2), Selçuk
Sühan (7), Selim Gökdemir (2), kendi imzası ile (14), Selim Sami (4), Süleyman
Hayri Bolay (45), Şaban Karataş (7), Şekür Turan (4), Şerafettin Yücelden (2),
Şevket Barutçu (2), Şevket Bülent Yahnici (12), Şükrü Güllüoğlu (4), Taha Akyol
(13), Tahsin Ünal (6), Talat Altaylı (13), Taner Karahasanoğlu (18), Tevfîk Ertüzün
(3), Tuncer Gülensoy (2) Yaşar Kutluay (3), Yavuz Bülent Bakiler (2), Yılmaz
Altuğ (2), Yılmaz Yalçıner (4), Yusuf Özbaş (23), Yusuf Yağcı (12), Yücel
Hacaloğlu (5), Yüksel Önem (5).

Bunların
dışında bir defa yazı yazmış yüzlerce kişi bulunmaktadır

Devlet imzâlı
291 yorum, 543 imzâsız yorum, 1776 adet haber yorum, 47 röportaj ve sayısız
karikatür bulunmaktadır.

Devlet
gazetesinin ilk çıkışında mizanpajını, kapaklarını ve karikatürlerini Yılmaz
Yalçıner yapmıştır. 25 sayı sonra ise bu görevi Cem Ertürk’ün üstlendiğini
görüyoruz. Bu durum çok kısa sürmüş ve Yalçıner tekrar karikatür çizmeye
başlamıştır. Tâkip eden günlerde teknik görevleri önce Râsim Gül, daha sonra da
Mehmet Nedim Budak yüklenmiştir. Bu arada Yılmaz Yalçıner’in doğurganlığı ve
yenilikçiliğini inkâr etmememiz gerekir. Posta ile muntazam olarak
karikatürlerini gönderir ve bâzen da Ankara’ya gelerek gazeteye yeni bir şekil
verirdi.

1970’li
yıllardan sonra ise genellikle Ersan Bocutoğlu’nun çizgilerine rastlıyoruz.
Çizdiği karikatürlere isimsiz imza atan Bocutoğlu o dönemde SBF’nde öğrenci idi
ve İçel yurdunda kalırdı. Bir paket Bafra sigarasını M. Nedim Budak’tan almadan
karikatürünü veya çizimini vermezdi. Bu da onun en büyük zevklerinden birisi
idi.

Bu kitabın
başından beri belirtmek istediğim bir husus var. O da bilgisayarın ve ona bağlı
olarak gelişen tekniğin ve programların dergiciliği ve gazeteciliği çok kolay
hâle getirmiş olmasıdır. Devlet gazetesinin profesyonel grafikerlerle ve
bürolarıyla çalışma imkânı olmamıştır. Şayet orijinal bir başlık klişe vs
yaptıracaksanız bunun için Letraset denilen bir yazı sistemi vardı. Bunu da her
bir harfi yan yana getirerek yapmanız gerekirdi. Bu ise bir beceri ve eğitim
işi idi.

1970’li
yılların başında Gazi Eğitim Enstitüsü resim bölümü öğrencilerinden Coşkun
Karakaya bu ihtiyaçlarımızı karşılamakta idi. Okul o dönemde üç yıllıktı.
Coşkun, nöbetini Mazlum Ümit’e, o da daha alt devreden İsmet Keten’e devrederek
1974 yılına kadar GEE resim bölümü öğrencileri ile bu iş götürülmeye çalışıldı.
Coşkun Karakaya’nın Ankara’ya tâyin olup gelmesi ile birlikte bu defa
öğrencilerinden Mehmet Başbuğ ve Ali Düzgün devreye giriyordu.

Garipkafkaslı
imzası ile Mehmet Ali Aslan’ın kapak çizgileri, Suzan Çataloluk’un çizgi ve
karikatürleri, Coşkun Karakaya ile Mehmet Başbuğ’un kapak tasarımları ile son dönemlerde
Ömer imzası ile tanıyamadığımız bir arkadaşımızın karikatürleri ve ODTÜ
öğrencisi Muzaffer Ekin’in çizgileri Devlet’e renk katmış, güzellik vermiştir.
Aylık çıkarılan dönemde ise kapakları İstanbul’dan Olcay Okan çizmiştir.

***

Türk Ocakları
İstanbul Şubesi Başkanı Dr. Cezmi Bayram tarafından kaleme alınan arka kapak
yazısı: 

Adı Devlet Olsun – Devletli Yıllar


Türk
Milliyetçiliği Târihinde Haftalık Bir Gazetenin On Yıllık Hayat Hikâyesi
(1969-1979)

İkinci Dünya
Savaşı sonrası dünya iki kutuplu hâle geldi. Kutup liderleri mevzileri tahkim
ettikten sonra hâkimiyet alanlarını genişletme yarışma girdi. Nato ve Demir
Perde diye kısaca isimlendirilen cephelerden, Demir Perde’nin lideri
konumundaki Sovyetlerin yayılma aracı Marksizmin Sovyet yorumu idi. 1960’lardan
sonra Lâtin Amerika, Afrika ve Güney Doğu Asya’da görülen ihtilâlci Marksist
hareketler Avrupa’yı ve ardından Türkiye’yi de etkiledi.

İnanç ve etnik
bölücülüğü de tahrik eden Türkiye’deki Marksist faaliyetlerin nihai hedefi,
coğrafi yakınlığın da verdiği imkânla Türkiye’yi bir Sovyet Devleti hâline
getirmekti.

Yâni
Türkiye’nin bağımsızlığı söz konusu idi. Buna karşı verilen mücâdelenin
öncülüğünü siyâsî hareket olarak MHP ve ona bağlı yan kuruluşlar üstlenmişti.
Devlet gazetesi mütevazı şartlarda amatör bir ruh ve heyecanla devam ettirdiği
bu mücâdelenin hem içe ve hem de dışa dönük yayın organı idi.

Bugün
Sovyetler dağıldığı için o dönem verilen mücâdeleyi anlamak mümkün görünmüyor.
Bu dönemi lâyıkıyla anlamak için o zamana ait hâtıralann yazılması gerekir.
Osman Çakır daha yirmili yaşlara gelmeden katıldığı bu faaliyeti kendi
cephesinden kaleme aldı. Umulur ki bu başkalarına örnek olur.

Cezmi Bayram

Devam Edecek

Kurallar Uygulanırsa

Amerika
seyahatimde görüp beğendiğim iyi ve güzel şeyleri bize örnek olması için paylaşıyorum.

Mesela
ABD’de trafik kurallarına uyulmasının kazaları ve trafik sıkışıklığını ne
kadar azaltabildiğini
çıplak gözle bile görebildim.

Orta Batı
denilen (aslında orta kuzey konumundaki) eyaletlerde hemen hergün otomobille
yaptığımız gezilerde trafiğin işleyişi ile alakalı bazı temel kuralları
öğrendim.

Öncelikle
ABD’de toplu ulaşımın yok denecek kadar az olduğunu, sadece metropol
merkezlerinde ve kısıtlı miktarda olduğunu hatırlatalım. Bu yüzden herkesin
otomobili olmak zorunda. ABD’de 1000 kişiye düşen motorlu araç sayısı 816’dır.
(Türkiye’de ise 251)

Bu
bakımdan kara trafiğinin akıcı olması ve trafik kazalarının azaltılması
çok önemli. Buralarda alternatif yolların çokluğu ve kuralların titiz
uygulanmasıyla bu iki konuda başarılı sonuçlar alınmış.

**************************

Kavşaklarda Trafik Düzeni

ABD’de trafik ışıklarının olduğu, genellikle çok şeritli yolların birleştiği kavşaklara daha
yüzlerce metre kala (hatta 1 mil kala) sağa ve sola dönecekler için sağ ve solda
şeritler ayrılmış olup, dönecekleri yöne göre mutlaka bu şeritlere geçişler
sağlanıyor.  Karşı yola geçecek olanlar ise
orta şeritlerde kalmak zorunda.

Böylece
kendilerine kırmızı ışık yandığında sağa veya sola dönecek araçların karşıya
geçecek olanların önünde trafiği tıkaması önlenmiş oluyor. Aynı şekilde
kendilerine kırmızı ışık yandığında karşıya geçmeyi bekleyen araçların sağa
veya sola dönecek araçlara engel oluşturması da önleniyor.

Bizde olduğu
gibi tam ışıklarda son anda karar verip yön değiştirmek söz konusu değil.

Trafiğin çok yoğun olmadığı kavşaklarda ise trafik ışıklarının fayda yerine zarar
verdiğini tespit etmişler. İster bir, ister ikişer veya dörder şeritli 4
yolun kavuştuğu böyle yerlerde
kesin uygulanan bir kural var.

Bu
kurala göre, kavşağa hangi yönden gelirse gelsin bütün araçlar “stop
levhasıyla karşılaşıyorlar ve mutlaka duruyorlar. Yani aracın km ibresi sıfırı
görüyor. Kavşağa gelen her araç kendinden önce gelen araçların geliş sırasını
da gözetiyor. İlk gelen yoluna devam ediyor. Sonra diğer yoldan gelen ikinci,
sonra öteki yoldan gelen üçüncü araç geliş sırasına göre yoluna devam ediyor. Bu
şekilde oldukça akıcı geçişler sağlanarak trafikte bekleme zamanı en aza
indirilmiş oluyor.

Benim önümdeki araç geçerken
hemen arkasından ben de geçeyim” diye sırasını beklemeden geçip “uyanıklık
yapana”
rastlamadım.

Bu
kural dönel kavşaklarda şu şekilde uygulanıyor: Dönel kavşağa hangi
yönden gelirse gelsin araçlar geliş sırasına göre sırasıyla girip istediği
çıkıştan çıkıyor.

Bu
kadar basit birkaç trafik kuralının uygulandığı zaman ne kadar olumlu sonuçlar
verdiğini gördüğüm için “bunlar bizde de uygulansa” diye düşündüm. Ama
bizde kuralları çiğnemenin yaygınlığını ve “uyanıklık
sayıldığını düşününce bu temennimin boş bir umut olduğu kanaatine vardım.

**************************

Trafikte Yaya Önceliği

Ülkemizde
temel trafik kurallarının dahi uygulanamayacağına dair karamsarlığımın sebepleri
çok. Mesela son yıllarda İçişleri Bakanlığının bizde de uygulamaya çalıştığı trafikte
yaya önceliği kuralı hala işlerlik kazanamadı.

Önce
2018 yılında Karayolları Trafik Kanununa bir madde eklendi. “Araç
sürücüleri yaya veya okul geçitlerine yaklaşırken yavaşlamak, buralardan geçen
veya geçmek üzere bulunan yaya varsa durarak ilk geçiş hakkını onlara vermek zorunda
olacak”
kuralı getirildi.

Sonra 2019’da
yaya öncelikli trafik için bir kampanya başlatıldı. Kampanyayı başlatan
İçişleri Bakanı Soylu “eski köye yeni adet getirmeye çalıştıklarını”
söylemişti. Nedense yeni adet eski köye bir türlü gelemedi.

Diğer birçok
medeni ülke gibi, ABD’de yayalar yol kenarında görüldüğünde, yayanın yola
adım atabileceği ihtimali belirir belirmez, metrelerce uzaktan gelen araçlar
duruyor ve yaya karşıya güvenli bir şekilde geçinceye kadar hareket etmiyor.
Burada trafik ışığı olsa da olmasa da yaya geçinceye kadar araçlar mutlaka
duruyor. Yayanın geçmemesi veya bir an evvel geçmesini temin etmek için korna
çalan, laf atan bir tek şoför görmedim.

**************************

Kurallar Herkese Uygulanmalı

Kurallar
önemlidir fakat kuralların uygulanması daha da önemlidir. Bunu sağlamak için
gösterişli kampanyalar yapmak yeterli olmuyor.

Kuralların
yöneticilere, güçlülere, zenginlere ve kanaat önderi diye bilinen tanınmış
kişilere de hiçbir ayrıcalık gözetilmeden uygulanması gerekiyor.

Türkiye’de
devlet büyükleri, kamu yöneticileri ve bazı sivil kişiler, yasal veya
yasadışı olarak araçlarına çakarlı lamba takıyorlar. Bu araçlarla
kırmızı ışıkta geçmek dahil her türlü trafik kuralını ihlal ediyorlar. Fakat bunlara
ceza verilmesi söz konusu bile olamıyor.

ABD’de, trafik
kurallarını ihlal etti diye en büyük spor kulübünün başkanının ehliyetine el
konuldu.
Psikolojik testlere sokuldu. Topluma örnek olması gereken bir
konumda bulunduğu için TV’lerde rezil edildi. Türkiye’de Fenerbahçe veya başka
bir büyük kulübün başkanına benzer bir işlem yapılabilir mi?

Alkollü
araç kullanırken yakalanan Almanya Protestan Kilisesi Başkanı özür
dileyerek görevinden istifa etti. Ama bizde Diyanet İşleri Başkanı, Cüppeli
veya cüppesiz tarikat liderleri
veya şoförleri trafik kurallarını ihlal
etseler acaba özür dilerler mi? Bunlara ceza yazılabilir mi?

Bu
yüzden “eski köye yeni adet” yerleşmiyor, Türkiye’ye daha iyi
uygulamalar getirilemiyor. Hukuk devleti olamıyoruz.

Ben bu
örnekleri trafik suçları üzerinden verdim. Siz isterseniz ceza
kanunundaki hakaret, iftira, hırsızlık, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve
diğer suçlar
yönünden de örnekler verebilirsiniz.

Mesela New
York eyaleti valisi Paterson, beyzbol ligi final maçına 5 adet bedava bilet kabul
edince 62 bin dolar para cezası aldı. Fakat Türkiye’de ömrü bürokratlık,
bakanlık veya belediye başkanlığı ile geçen birilerinin milyarlarca dolarlık
servetlerinin kaynağı sorulamıyor.

Suç işleyen bazılarının
dokunulmaz olduğu bir ülkede
yaşamanın bedeli düşündüğümüzden de çok
ağırdır.

Ne Kadar Yetki O Kadar Sorumluluk

Demokrasilerde iki türlü devlet başkanı var: 1) İcra yetkisi
olanlar, 2) İcra yetkisi olmayanlar. İcra yetkisi olanlara ABD başkanı
örnektir, olmayanlara da mesela İngiltere kraliçesi. Bizim eski parlamenter
sistemimizdeki cumhurbaşkanı da yetkisiz devlet başkanı sınıfında sayılabilir.

 

İcra yetkisi olanların yapıp ettikleri gözetim ve denetimi
altındadır. Mesela ABD başkanının yetkisindeki 2.000’e yakın tayin işlemi,
senatonun tasdikinden geçer. Bakanların, sefirlerin, federal hâkimlerin ve daha
birçok sivil görevlinin tayininde başkan, senatonun onayını almak zorundadır.
Bu onay her zaman bir mühür basma gibi değil. Tayin edileceklerin birçoğu,
senatoda sıkı sıkı sorguya çekilir. İktidar partisinin de muhalefetin de
senatörlerince terletilir. Yabancı ülkelerle yapılan anlaşmalar da senatodan
geçer. Ticari anlaşmalar, hem meclisten hem senatodan geçer. Hem de nitelikli
çoğunlukla. Başkanın yaptığı komisyon, kurul tayinlerinin birçoğunda, parti
dengelerinin korunması şartı vardır. Kurulların tamamı bir partiden olamaz.

 

Yetki kadar sorumluluk

“Departman” denilen bakanlıkların başına tayin edilenlere
“sekreter” denir. Savunma sekreteri, devlet sekreteri gibi. Bu sonuncusu ABD
sisteminde dışişleri bakanıdır. Tayinleri başkan yapar. Ancak bakanların da
yardımcılarının da tayini senato onayından sonra yürürlüğe girer. Her bakanının
tek tek mercek altına alınması, toptan tasdike dayanan “güvenoyu” usulünden
daha zorlu bir süreçtir.

 

Seçilmeden önce başkan, bir partinin başkan adayıdır.
Seçilince bütün Amerikanların başkanı olur. Bu hâliyle mesela televizyona çıkıp
muhalefet partisinin mensuplarına hakaret edemez. Bu düşünülemez bile! Başkan
partisinin sözcüsü, lideri falan değildir. Seçilmeden de değildir, seçildikten
sonra da değildir.

 

Kraliçe, bizim eski cumhurbaşkanları gibi

ABD başkanından farklı olarak İngiltere kraliçesinin icra
yetkisi yoktur. Dolayısıyla üzerinde fazla bir gözetleme ve kontrol de yoktur.
Gerekmez. Yetkisi yoktur. Dolayısıyla sorumluluğu da yoktur.

 

Kraliçe, sözde, başbakanı kabineyi kurmakla görevlendirir.
Bu, bizim terk ettiğimiz parlamenter düzende, cumhurbaşkanlarımızın hükûmeti
kurma yetkisini birine vermesi gibidir. Bu görevlendirme, ABD’dekinin aksine,
mühür basma gibidir. Yetkinin kime verileceği de kime verilmeyeceği de
bellidir. Kraliçenin, Birleşik Krallık’taki iki meclisin (kamaranın)
temsilcilerine veya partilerin liderlerine, hakaret etmesi, aşağılayıcı bir
dille hitap etmesi düşünülemez bile.

 

Formül basittir: Yetki kadar sorumluluk. Sorumluluk kadar
yetki. Her iki sistemde de devlet başkanının edep sahibi olacağının söylemeye
gerek yoktur.

 

Bizim Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ne birine ne ötekine
benziyor. Bazı bakımlardan, hem birine hem ötekine benziyor. İcrada ABD başkanı
gibi, hesap vermede İngiltere kraliçesi gibi! Hem herkesin cumhurbaşkanı, hem
de bir partinin başkanı. Bu sonuncusu ne ABD ne de İngiliz sisteminde var.
Bizim sistemimiz bize has. Ne diyorlar: Yerli ve millî.

 

Başkan seçilmiş kral olmayacak!

Amerika Birleşik Devletleri kurulurken kurucuların dikkati,
kendi deyimleriyle, “seçilmiş kral” yaratmamak üzerineydi. ABD devlet
teşkilatı, Tudor Hanedanı İngilteresi’nin devlet teşkilatına benzer. Yalnız,
devlet başkanı kral değil, başkandır. Kral gibi davranmaması için akla gelecek
bütün tedbirler alınmıştır. İşte checks and balances (kontroller ve dengeler)
denilen mekanizmanın gerekçesi ve tarihteki kaynağı budur.

 

ABD sistemi, krallığın despotluğundan illallah demiş bir
halkın isyanını ve dikkatini yansıtır. Mesela tam bu sebepten meclis ve senato
seçimlerinin başkanlık seçimi ile örtüşmemesi sağlanmıştır. Senatonun üçte biri
iki yılda bir değişir. Temsilciler meclisi de iki yılda bir seçilir. Dolaysıyla
başarısız bir başkan iki yıl içinde meclislerin desteğini kaybedebilir.

 

ABD’nin kuruluşunun üzerinden asırlar geçti. Tudor
İngilteresi de tarihe karıştı. İngiliz rejimi despotluktan uzaklaştı, değişti.
Değişim her zaman barış içinde olmadı. Krallar hal’edildi, idam edildi. Bir ara
krallık iptal edildi, sonra geri geldi. Sonunda İngiltere’ye demokrasinin
beşiği dendi.

 

Bakanlar VEKÂLETEN bakan

Bütün krallıklar, İngiltere’nin yolunu tutmuyor. Suudî
Arabistan’da bulunduğum altı yıl içinde dikkatimi çeken şeylerden biri,
bakanlara bakan denmemesiydi. Bütün bakanlara “bakan vekili” deniyordu. Çünkü
bütün bakanlıkların bakanı, aslında kral hazretleriydi. Dolayısıyla bakanların
tamamı, bakanlıklarını vekâleten yönetiyordu. ABD sistemi gibi. Yalnız ABD’deki
senato veya meclis denetimi yoktu. Krallık dedik ya! Yetki vardı, sorumluluk
yoktu.

 

Biz Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçerken
gerekçelerden biri hızlı hareket edebilmekti. Bizim eski sistemimizde, ABD
sisteminde ve İngiltere’deki sistemde hep kontroller ve dengeler var. Yani ne
başkan, ne kraliçe, ne de başbakan, aklına geleni yapabilir. Biz bu
kontrollerden kurtulup çok hızlı olmaya karar verdik. Sizce hızlandık mı? Bence
hızlandık. Hızla gidiyoruz. Gittiğimiz yer neresidir, iyi bir yer midir? O
başka bir konu…https://millidusunce.com/ne-kadar-yetki-o-kadar-sorumluluk/

Öğrenci İntiharları Ve Yurt Sorunu

0

Son günlerde KYK
yurtlarında üstüste meydana gelen öğrenci
intiharları, yurt sorununu yeniden gündeme
getirdi.

Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 42. Maddesine göre; Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun
bırakılamaz. Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini
sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla
gerekli yardımları yapar.
Devlet maddi imkanlardan yoksun öğrencilerin burs  ve barınma ihtiyaçlarını
karşılamak zorundadır.  

      Yirmi yıldır hükümet eden mevcut siyasi iktidar, maalesef bugüne kadar ihtiyaç sahibi olan üniversite öğrencilerinin yurt
ve burs ihtiyaçlarını tam olarak karşılamamıştır. Önemli bir fizik kanunu
vardır; tabiat boşluğu kabul etmez. Çünkü o boşluğu mutlaka bir şey
doldurur. Siyasi iktidarın bu görevini ihmal etmesinin sonuçlarını 15
Temmuz olayında somut olarak gördük. On
binlerce ihtiyaç sahibi genç, Fetö’nün
yurtlarında veya Işıkevlerinde yetiştirilmiş ve sonunda istikballerini ve
hayatlarını karartmışlardır.

        Üniversite öğrencilerinin
yurt sorunu, şu anda Türkiyenin en önemli gündem başlıklarından biri.
Lisans ve ön lisans düzeyinde örgün eğitimde toplam 3 milyon
800 bin öğrenci var. Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarında ancak 700 bin öğrenci
barınabiliyor. Öğrenciler bugüne
kadar barınma ihtiyaçlarını devletin ve özel sektörün yurtlarından ve ev kiralayarak karşılıyorlardı.
Pandemiden sonra özel yurt fiyatları ve ev kiraları uçtu.

                Sayın
Cumhurbaşkanı “Biz göreve geldiğimizde  190 olan yurt sayısını
700e çıkardık. Bugün yurtların 700 bin
kapasitesi var  diyor.

      KYK’nın 2003 yılında 190 öğrenci
yurdu varken, 2021 yılında  ülkemizde
ve Kıbrıs’ta 755 yurt vardı. Buna karşılık 2003 yılında Türkiye’de 72 devlet ve vakıf üniversitesi vardı. 2021 yılında ise 214 devlet ve
vakıf üniversitesi var. 2003 yılında örgün
eğitimde 1 milyon 800 bin öğrenci varken, 2021 yılında 3 milyon 800 bin öğrenci
var. Maalesef artan yurtlardaki yatak kapasitesi, ihtiyacı karşılamaktan çok
uzak kalmıştır. 

     Siyasi iktidar
yirmi yıl içinde Kredi Yurtlar Kurumu eliyle bir miktar yurt yaptırmıştır.
Fakat bu Yurtlar artan öğrenci nüfusunun ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır.
Bu süreçte

bazı belediyeler, bu konuda bazı adımlar atmışlardır. Ama bu
adımlar da yeterli olmamıştır.          

 

    Yurt konusunu biraz araştırınca; KYKnın yurtlarının bir kısmının
kendi malı, bir kısmının ise özel sektörden yüksek fiyatlarla kiralanmış
olduğunu tespit ettim. Yurtların bir kısmı hükümet tarafından özel sektöre öğrenci
garantili olarak yaptırılmıştır. Birkaç gün
önce Van’da Cumhurbaşkanının “Bazı yurtlar boş, öğrenci bekliyor”
dediği yurtlar,  şehir dışlarında yapılan
bu yurtlardır. Hükümet bu yurtlarda her boş
kontenjan için çok ciddi paralar ödemektedir.

İktidar partisine mensup bazı belediyeler, belediye bütçesinden yaptırdıkları veya
restore ettirdikleri binaları, cemaat ve tarikatların vakıflarına ve
derneklerine devretmektedirler. Ayrıca tarikat ve cemaatlere bağlı çok sayıda
yurt var. KYK yurtlarında yer bulamayan öğrencilere iki seçenek kalıyor.  Bu öğrenciler ya cemaat ve tarikat yurtlarına
gidip biat edecekler ya da üniversite
eğitimi onlar için bir hayal olarak kalacak.  

                Üniversite
öğrencilerinin yurt sorununu çözmek için; öncelikle TOKİnin elindeki yapı stoku, öğrencilere yurt ücretini geçmeyecek ücretlerle kiraya verilmeli,
KYK da hemen yeni yurt yaptırmak üzere
harekete geçmelidir.  

    İktidar ve
muhalefet partilerine mensup bütün belediyeler, TOBB, Ticaret
ve Sanayi Odaları, Ticaret Borsaları, meslek odaları, işveren ve işçi
sendikaları, özel sektör kuruluşları, eğitim vakıfları, eğitimle ilgili sivil
toplum kuruluşları mutlaka yatırım yapmalıdırlar. 

        Yoksa bir
nesil daha kaybetmek durumunda kalırız. Yurt sorunu, ülkenin beka sorunudur. Bu
konuda sorumluluk hisseden her kişi ve kuruluş, elini taşın altına sokmalıdır.

Bir Nebze İnsan (9)

     Her bir zîhayatın
/ hayat sahibinin hayatında, gayr-i mütenahi / sonsuz gayeler vardır. Bu
gayelerden zîhayata / hayat sahibine ait, ancak binde birdir. Bakî / geri kalan
gayeler, gayr-i mütenahi / sonsuz olan malikiyeti  / sahipliği nispetinde, hayatı icat eden
Zat’a aittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun, küçük bir mahlûka karşı tekebbür
etmeye / kibir ve büyüklenmeye hakkı yoktur. Hakikate nazaran abesiyet /
faydasızlık da yoktur. Çünkü, bir hayatın bütün faydaları, bir zîhayata /
canlıya ait değildir ki, abes / lüzumsuz olsun. Evet, sath-ı arz / yeryüzünde
her sene yapılan ziyafet-i amme-i İlâhiye / Allah’ın bütün mahlûkatı için
verdiği ziyafet; nev-i beşere / insanlara; halife olduğu / yeryüzünde bazı
hususlarda Allah adına ve yine Allah’ın izniyle hareket ettiği için, bir
ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi / yararlanması için değildir.

     İnsanın zihnine
bazen şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de adî / basit, sıradan böcek gibi bir
hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de, semavat / gökler ve arzı
/ dünyayı yed-i kudretine / kudret eline alan Hâlık-ı Zülcelâl / sonsuz
büyüklük sahibi, yaratıcı Allah’a karşı ne meziyet / üstünlüğün ve ne gibi bir
hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?”

     Bu vesvese / şüphe
ve kuruntuya karşı şöyle bir hakikati düşünmek lâzım:

     İnsan, gayr-i
mütenahi / sonsuz acz / zayıflığı ve fakrıyla beraber, Cenab-ı Hakka imanıyla;
kudret, gınâ / zenginlik, bolluk ve izzete / büyük bir şerefe mazhar / nail
olmuş ve kavuşmuştur. İşte bu mazhariyet / bu görüntüden dolayı; insan
hayvaniyetten terakki edip / yükselip ,halife-i zemin / yerin halifesi, yani
dünyadaki tüm varlıklar üzerinde tasarruf edici, yani söz sahibi olmuştur.

     Yine, Cenab-ı Hak;
ihata-i kudret / kudretinin kuşatıcılığı, genişliği ve enginliği ve azameti /
yüceliğiyle; insanın duasını işitir. Hacatını / hacet ve ihtiyaçlarını görür.
Semavat / gökleri ve arzı / yeri tedbir / idare ederek çekip çevirmesi; O’nun
insanı da düşünmesine mâni / engel değildir.

     İmana ait
bilgilerden sonra, en lâzım ve en mühim a’mal-i saliha / salih amellerdir.
Salih amel ise, maddî ve manevî hukuk-i ibada / kulların ve insanların hukuk ve
haklarına tecavüz etmemektir.  Sınırı
aşmamaktır. Hukukullahı / Allah’ın hukukunu da bihakkın / hakkıyla, tamamiyle
ifa etmektir. Ecnebi / yabancılardan alınan maddî bilgiler, sanat ve
terakkiyata / gelişme ve ilerlemelere ait ise lâzımdır. Sefahate / zevk ve
eğlenceye aşırı düşkünlüğe dair ve onlarla ilgili ise muzır / zararlıdır. Bu
Mevcudatın / var olan her şeyin Sahibi, pek büyük bir ihtimam / dikkat ve özen
göstermekte. Mülkünde cereyan eden / meydana gelen her şeyi taht-ı hıfz ve
muhafaza / muhafaza ve koruması altında bulundurmakta. Hâkimiyetinin muhafazası
için, sonsuz bir dikkat sarfetmektedir. Rububiyeti / Allah’ın her zaman her
yerde, her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vererek; onu terbiye ve idare
etmesinde; tam bir intizam ve saltanat vardır. Öyle ki, edna / en basit, en
küçük bir hâdiseyi / olayı, adî / sıradan bir hizmeti bile, yazar ve yazdırır.
İşte bu derece ihatalı / kuşatıcı, ihtimamlı / özenli bir hıfz / koruma kanunu;
elbette âlem-i ahirette / ahiret âleminde yapılacak bir divan-ı muhasebata /
hesapların görüleceği daireye bakar. Şu muhafaza / koruma kanunu, bütün eşyada
/ şeylerde cari / geçerlidir. Böyle olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan İNSAN’a
da şamil olup, onu da içine alır.

     Çünkü,
İNSAN; Cenab-ı Hakkın Rububiyeti’ne / terbiye ve idaresi altında bulundurmaya
ait şuunat / keyfiyet, hâl ve işlere şahit. Ahval / hâl ve durumlarına
tanıktır. Mahlûkat / yaratıkların cemaat / toplulukları içinde; Allah’ın
birliğine dellâl / davet edicidir. Mevcudat / var olan her şeyin tesbihatına /
Allahı anışlarına müşahit / gözlemcidir. Hilâfet-i kübra / en büyük halifelik
ile tekrim / yüceltilmiş ve teşrif / edilmiş / şereflendirilmiştir. İNSAN bu
keramete, bu şerefe nail olduğu / ulaştığı hâlde, kendisini başıboş ve  gayr-i mes’ul / sorumsuz zannetmesin /
sanmasın. Onun da divan-ı muhasebatta / hesapların görüleceği divanda; pek
karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra müstahak olduğu / hak ettiği
yere gidecektir. Evet, kudret-i ezeliyeye / ezeli kudrete nispetle, ölümden
sonra haşrin / mahşere çıkarılmanın gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi
gibidir. Evet, nebatat / bitkiler gibi, insanın da bir güzü / sonbaharı, bir de
baharı vardır. Evet, geçmiş zamanda vukubulmuş / meydana gelmiş olan mu’cizat-ı
kudret / kudret mu’cizeleri, Sâniin / sanatla yaratan Allah’ın bütün imkânat-ı
istikbaliyeye / gelecekteki imkânlara da kadir olduğuna / kudreti yettiğine;
kat’î / kesin şahit / tanık, bürhan / delil ve hüccetlerdir

Biz Niye Böyle Yaşayamıyoruz?

Amerika çok büyük bir ülke ve birbirinden çok farklı hayatların yaşandığı bölgelere sahip.

Büyüklük
ölçüsünü anlamak için Indianapolis’ten Las Vegas’a uçakla 4 saatlik
bir yolculuk
yaparak gidebildiğimizi ve bu iki şehir arasında 3 saat
fark
olduğu anlatmam yeterli olur sanıyorum. Yani bu iki şehir arası
İstanbul’dan İngiltere’ye olan mesafede kadar. Mesafeleri daha uzun olan ve
ancak 10-12 saatlik uçak yolculuğu ile ulaşılabilen ABD şehirleri de var.

Haliyle
tek bir Amerika tasviri yapmak yanlış olur. Bu geniş coğrafyada (biraz abartılı
bir deyişle) “sincapların ağaçlardan inmeden ülkenin doğusundan batısına
gidebileceği” 3 bin km uzunluğa yakın ormanlık bölgeler olduğu gibi çöl
olan bölgeler de var. Karasal iklimin hâkim olduğu bölgeler de Hawaii ve
Meksika Körfezine bakan güney kesim gibi her mevsim ılıman tropikal iklimli
eyaletler de.

****

ABD’de
gezebildiğim eyaletlerde “galiba cennet böyle bir yer olmalı” dediğim
yerler çok oldu.

Amerika’nın
orta kuzey bölgesinde yer alan Indiana, Ohio, Kentucy, İllinois gibi
eyaletler zengin yeşil bitki örtüsü ile kaplı. Şehirler bir kareli defteri
andıran imar düzeni, yatay mimarinin en güzel örneklerinin yer aldığı yerleşim
yerleri ile dikkat çekiyor. Yerleşim yerlerinin içinde oluşturulan göletler ve
sitelerin çevresini kuşatan doğal bitki örtüsü orman içinde yaşadığınız hissini
veriyor.

Eyalet
içinde rastgele saptığınız her yol sizi muhteşem ağaçlar ve arasına
serpiştirilmiş güzel ve bakımlı evlerin arasından geçiriyor. Her yer orman
olduğu halde, bölgedeki çimler sürekli biçildiği ve kuru otlar yetişmesine izin
verilmediği için orman yangını yaşanmadığını öğrendik.

Buralarda
huzur ve dinginlik hâkim.

Orta ve
orta altı gelirli insanlar, bizde ancak çok zenginlerin yaşayabildiği, bağımsız,
bahçeli, garajlı evlerde ve sitelerde yaşıyor. Üstelik bu yerleşim yerleri korunaklı
duvarlar ve güvenlik tedbirlerine ihtiyaç duyulmayan güvenli alanlar. Tabii ki sağlık,
eğitim ve her çeşit tüketim ihtiyaçlarının karşılandığı merkezler de var. Yani
buralar “tam da yaşanılacak yerler.”

Bu
muhteşem güzellikler içinde geçim sıkıntısı hissetmeden, refah ve güvenlik
içinde yaşayanları görünce güzel ülkemin insanları adına üzülüyoruz. Ve “bizler
neden böyle yaşayamıyoruz?”
diye hayıflanıyoruz.

Bu
sakin hayatı canlandıran kültür- sanat faaliyetleri yanında, meraklılarına kumardan
at ve araba yarışlarına kadar çeşitli eğlence sektörü de hizmet veriyor.

************************************

Las Vegas

ABD’de New
York, Chicago ve Las Vegas gibi metropollerde
hayat küçük şehirlerden çok
farklı. Modern mimarinin göklere uzanan kudretli elini hissettiğimiz, paranın
ve teknolojinin göz boyayan ışıltılı yapılarının yer aldığı metropollerde hayat
hızlı ve hareketli.

Mesela Las
Vegas
bir çöl üzerine kurulmuş kumarhaneleri ve eğlence merkezleri ile
meşhur bir kent. Buraya Amerikalılar ülkenin dört bir yanından genellikle kumar
oynamak ve eğlenmek için geliyor. Bu sektörü canlı tutmak için, diğer
metropollere göre, uçak biletleri ve otel fiyatları daha uygun tutuluyor.

Burada büyük
otellerin oda sayıları
2 binli, 4 binli rakamlarla ifade ediliyor. Her
otelin zemin katında binlerce kumar makinesi çalışıyor. Bu makinelerde dönen
parayı tasavvur etmek bile güç. Her otelin içinde ücreti 100 dolardan başlayan
çok nitelikli konser, tiyatro vd gösterilerin yapıldığı salonlar mevcut.

Las
Vegas’ın da içinde bulunduğu Nevada eyaleti Amerika Birleşik
Devletleri’nde kumarın ve fuhuşun yasal olduğu tek eyalet imiş. Caddelerde
revü kızları kıyafetindeki yarı çıplak genç kadınlar ve sık sık duyduğumuz esrar
kokusu
bu hayatın birer parçası gibi.

Las
Vegas’ın, bizim gibi, böyle bir hayata
uzak insanları kendine çekebilen
özellikleri
de var. Burada oteller ve eğlence merkezleri genellikle
dünyanın ünlü mimari eserlerinden ilham alınarak tasarlanmış. Şehirde Venedik,
Paris, New York, Roma
gibi kentlerin sembol binalarının, sokak ve
meydanlarının benzerlerini yapmışlar. Eyfel Kulesi, Venedik su kanalları,
Paris sokakları, Roma’daki Panteon, New York gökdelenleri
karşınıza
çıkıyor. İtalya’daki Aşk Çeşmesinin, ünlü heykellerin, New York’taki
Özgürlük Anıtı
’nın benzerlerini de görebiliyorsunuz.

Şehrin, özellikle de
otellerin sıralandığı The Strip/
Şerit denilen caddenin, gece manzarası ışıl ışıl ve gündüzden daha da
etkileyici. Geceleri caddeler çok hareketli hale geliyor. Caddede giderken bir
otelin önündeki dev bir havuzda su fıskiyeleri ve ışıkla yapılan muhteşem bir
gösteriye, biraz ilerleyince yanardağ patlaması temalı başka bir gösteriye
şahit oluyorsunuz.

Fakat bu
gibi metropollerde daha fazla görünen, diğer şehirlerin merkezlerinde de gördüğümüz
sokaklarda yaşayan evsizler yaman bir çelişki. Bu evsizler (homeless)
için bir çözüm üretilememiş olmasına şaşıyoruz.

ABD’de
yaşayan dostlarımız, “ülkede bir işsizlik sorunu olmadığını, isteyen
herkesin çalışma imkânı bulunduğunu, evsizlerin böyle yaşamasının kendi
tercihlerinin sonucu olduğunu” söylüyorlar.

************************************

ABD’nin Zenginliği

ABD yüzölçümü Türkiye’nin 12 katı kadar. Fakat ABD nüfusu yaklaşık 330 milyon. Yani Türkiye
nüfusunun sadece 3,95 katı.
Bu bakımdan nüfus yoğunluğu düşük.
(Kilometrekare başına ABD’de 33,6 kişi, Türkiye’de 110 kişi yaşıyor.)

Dünya nüfusunun yüzde 4,16’sını teşkil eden Amerikalılar dünyanın toplam
servetinin yaklaşık yüzde 30’una sahipler.
Bu müthiş zenginliğin kaynağı sadece kendi üretim gücü değil, emperyal
bir devlet olan ABD’nin dünya kaynaklarını da sömürmesidir.

Ancak kendi
ülkelerinde,
zenginliğin yanında, uygarlık
adına
ortaya koyduklarına imrenmemek
mümkün değil.

****

Amerikalılar
çevre ve tabiata saygılılar, güvenli ve medeni şehirler yaratmışlar, güvenilir
bir devlet mekanizması oluşturmuşlar. Çok farklı milletlerden gelmiş insanların
bir arada huzur içinde yaşamasını sağlayacak bir sistem kurmuşlar.

Elbette
ABD’de her şey mükemmel değil, her sistem gibi eleştirilecek ve aksayan birçok
yönleri vardır. Ancak kendi ülkelerinden çeşitli sebeplerle kaçan insanların en
çok yaşamak istediği ülkelerden biri olmuşlar.

Çünkü
iyi işleyen bir adalet mekanizması var. Dünyanın en iyi
üniversitelerine
sahipler. Büyük sanatçıları, en büyük bilim insanlarını
yetiştirebiliyorlar. En yüksek teknolojileri üreten şirketleri var.

ABD’nin
kendi içinde zaafları var. Fakat askeri gücü bir yana sadece bu özellikleri
bile daha uzunca bir süre dünyanın bir numarası olabilmelerini sağlayabilir.

İktidar

0

      Byung-Chul Han’ın iktidar isimli kitabının
kapağında piyonun gölgesi şah olarak gözükmektedir. Kitabın özetini veren bir
kapak olmuş. Burada piyon gibi gözüküp gerçekte şah olan mutlak iktidara vurgu
yapılmakta olup gerçek ve mutlak iktidarın çok da görünür olmayı seçmediğini, görünür
olanın ise mutlak güç sahipleri olmadığı ana fikrinden hareket edilmektedir.

     Mutlak iktidardan kasıt ekonomik-politik-dini
gücü elinde tutanlardır. Günlük siyaset sahnesinde bir görülüp kaybolanlar
iktidar sahipleri olanlar değildir. Günlük siyasetin değişmesi iktidarların
değiştiği anlamına gelmemektedir. O nedenle günlük siyasetler ve iktidarlar bu
yazının konusu da değildir.  

     Görünür olanlar zamanın ruhuna uygun
oyunculardan başka bir şey değildir. Oyuncuların yakışıklılığı, güzelliği,
hitabette güçlü olmaları, seslerinin güzelliği sahnede kalma sürelerini
uzatabilir ama en nihayetinde bunlar da eskiyecektir. Eskiyenin yerini yine ‘’halkın
içinden-miş’’ gibi yeni oyuncular alır.
Kalabalık halk kitleleri sahnede kendisine benzettikleri bu figürleri avuçları
patlarcasına alkışlarlar veya alkışlatırlar. Gönülden ve özgürce eskiye sövmeye
yeni gelenleri ise sevmeye ve savunmaya başlarlar.

      Görünür olmayan mutlak iktidar, geniş halk
kitlelerinin sanki kendi ‘’özgür‘’ iradesiyle seçim yapıyormuş gibi sanması
için büyük çaba harcar. Önemli olan halktaki özgürlük algısının yanılsamasının
devam etmesidir. Çünkü halk bir baskıyla karşı karşıya olduğunu düşünürse isyan
hareketi başlatabilir. İktidarın gerçek sahipleri tarihsel olarak bu döngüyü
çok iyi bildiklerinden işlerin bu noktaya gelmemesini sağlayacak çalışmalarda
bulunur. O nedenle kitlelere baskı yapılarak bir şey kabul ettirmek yerine
kendisi iktidar ve güç sahibiymiş algısını yerleştirir. Alabildiğine özgürlük
teraneleri okunur ama içi boştur. Terazi görselleri paylaşılır ama içinde
adalet yoktur. İktidardaki figürlerin Oligark tipler yerine halka benzeyen
figürler olması tercih edilir. Ezildiğini düşünen halk yıllardır kendisinin
atamadığı yumruğu veya küfrü yapanı kendisine benzettiği için baş tacı eder.
İşin tılsımı buradadır.

  
     İronik biçimde “özgürlüğün”
başladığını düşündüğün yerde teslimiyet başlamıştır. Bu teslimiyeti de insan
gönüllü olarak ve borçlanarak yapmaktadır.
Borçlandırılan insan artık modern şehirli hayatın
esiri yapılmıştır. Tüketimin insanı tüketen baş döndürücü hızında neleri
kaybettiğimizin bile farkına varmadan çalışmazsan aç kalırsın retorikleri
altında sürekli çalışan ve tüketen yığınlara dönüşümüz gerçekleşmiştir artık.

     İşte günlük iktidarların görevi bu
yığınların ‘mış’ gibi yaşamaları ve bunu sağlayacak altyapının devamını
sağlamaktır sadece. Gölge etmesin yeter çark modeli otomatik olarak dönmeye
devam edecektir. Siz bu çarka çomak sokan gerçek muktedirlere karşı çıkan
muhalefet gördünüz mü hiç? Gerçek iktidar düzeninde muhalefet ‘miş’ rolünü
oynamak düşer onlara da.

       Güçle
değil kalemle ve akılla sağlanan iktidarda esas olan ötekini ‘Benleştirmektir’.
İktidar öteki olmadan bir şey ifade etmez. Aslında öteki anlamlı bir değer
ifade etmez sadece kendine dönüşün bağlantısıdır.
Dönüştürebilmek adına
içinde yaşadığımız her şeyi anlamlandırır, isimlendirir. Anlamlandırmaları
yaparken de semboller, afişler, metinler ( edebiyat-tarih) kullanır. Ne var
bunu herkes kullanabilir denebilir ama esas olan bunların geniş kitlelere
ulaşması ve sürekli olarak tekrar edilmesidir. Yani iktidar retoriktir, sürekli tekrardır, rutinleştirdiklerimizdir.
İktidarın gücü yasaklarda değil tekrarlarda yatar. Tekrarların neden ve nasıla
ihtiyacı yoktur. Yapılıyorsa vardır bir hikmeti. Bu aşamayla birlikte
sadakatlar ve liyakatlar satın alınarak otorite güvence altına alınır.

     Sıradanlaşan ve rutinleşen iktidar görünmez
olarak hayatın her alanını kapsar. Normatif değerlerle şekillenen davranış
kalıpları, bireyin zorunlu olarak yaptığı şeylerin kendi özgür iradesiyle
yaptığını sandığı tercihler haline gelir. Düzleştirilen,
tektipleştirilen insan yığınları gerçek iktidarın istediği durumdur. Bunun
dışında kalan farklılıklar, sapmalar ya anomali diye psikolojinin konusu
yapılıp ilaç kapitalizmini besleyecek ya da renksiz demokrasinin yeşil garnitürleri
diye pazarlanıp demokrasi kahramanlığı yapılacaktır.

Türkiye’nin ‘Cosa Nostra’sı

0

Cosa Nostra” yeryüzündeki ilk ve esas mafya organizasyonudur.
İtalya’daki Basilicata, Campania, Sicilya, Puglia ve Calabria’daki suç
örgütlerinin bir araya gelmesi ile oluşmuş ve 19. yüzyılın son çeyreğinden
günümüze kadar özellikle Sicilyalı grupların ve büyük ailelerin liderliğinde
etkin olup dünya çapında faaliyetler yürütmüşlerdir. “Cosa Nostra” ifadesi Türkçede “bizim işimiz” veya “davamız” anlamına gelmektedir.

 

Birbirleriyle işbirliği olan her
aile ittifakının başında, aileler üstü bir saygınlık ve otorite sahibi olan ve Baba anlamına gelen Padrino bulunmaktaydı. En yaşlı ve tecrübe sahibi olan ve idare
etme konusunda rüştünü ispatlamış kişi Padrino oluyordu. Padrino yani Baba
olmak isteyen adaylar, bazı dönemlerde kendilerine ait özel silahlı gruplarıyla
birlikte rakiplerini ortadan kaldırarak yönetimi ele almışlardır. Padrinoların
her biri Sicilya’da ve İtalya’nın diğer bölgelerinde yönettikleri aileler
içinden bir tanesini diğer ailelere liderlik yapması için bir Lider Aile tayin
ederdi. Buna Capofamiglia denirdi.
Padrino’ya bağlı olan her aile ticaretin yoğun olduğu bölgelerdeki suç
unsurlarını kendilerine bağlamaları için Şef anlamına gelen bir Caporegime tayin ediyordu. Her
Caporegime unvanlı şahsın yanında Asker anlamına gelen Soldato adlı bir yardımcısı ve silahlı unsurları vardı. Caporegime
unvanlı silahlı unsur liderleri, içlerinden birini lider seçiyordu. Bu şahsa
Şeflerin Şefi anlamına gelen Capo di
tutti Capi
denmekteydi.

 

Caporegimeler suça bizzat karışmazlar ve işlerini Soldatoları aracılığı
ile idare ederdi.

 

Ayrıca her Padrino, kendisine
bağlı olan her aileye Müşavir anlamına gelen birer Consigliere tayin etmekteydi. Consigliere unvanlı bu şahısların
görevi Padrino’ya bilgi vermek ve bağlı olduğu aileye yardımcı olmaktır.
(Kaynak; Vikipedi)

 

Türkiye’nin Cosa
Nostra’sı

 

Türkiye’de de uzun yıllardır son
derece disiplinli hiyerarşik yapıya sahip bir organize suç örgütü faaliyet
göstermektedir. Bu organize suç örgütü, tıpkı Cosa Nostra gibi Ceza Kanunu’nda
yazan hemen her suçu işlemekte ama öte yandan siyasette, bürokraside ve yargıda
menfaat temin etme ve/veya korkutma yoluyla söz geçirdiği kişiler sayesinde hem
faaliyetlerini kamu imkanlarını kullanarak gerçekleştirmekte hem de kamu
gücüyle üyelerine koruma sağlamaktadır.

 

Türkiye’de faaliyet gösteren bu
organize suç örgütü, kendilerine sağladıkları konfor alanı sayesinde uyuşturucu
kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, ihaleye fesat karıştırma,
öldürme, haraç, yağma (gasp, mala çökme), hırsızlık, kişiyi hürriyetinden
yoksun kılma, işkence, rüşvet, irtikap, yargıyı etkileme, borsada ve genel
olarak para piyasalarında manipülasyon yapma, dolandırıcılıki cebir, tehdit vb.
gibi Türk Ceza Kanunu’nda yazan hemen her suçu pervasızca işlemekte ve
bürokrasi ve yargı üzerinde oluşturdukları menfaat ve/veya korku atmosferi
sayesinde kendi haklarında adli soruşturma açılmasına mani olmaktadır. Hatta bu
organize suç örgütü, bürokrasi ve yargı üzerinde oluşturduğu korku atmosferi
sayesinde kendi işlediği suçların ört bas edilmesini sağlamaktadır.

 

Türk Cosa Nostrasını yönetenler
de tıpkı Sicilyalı rol modelleri gibi suça bizzat karışmamakta ve işlerini
Soldatoları aracılığı ile görmektedirler.

 

Davamız

 

Tüm zamanların en iyi filmleri
arasında sayılan The Godfather (Baba) filminin çekilmesi aşamasında, Cosa
Nostra’nın başındaki isim olan Joe Colombo filmin çekilmesini engellemek için
filmin yapımcısı Albert S. Ruddy’ye (Al Ruddy) ciddi baskılar yapar. Ancak
sonunda Al Ruddy filmin çekilmesi konusunda Joe Colombo’yu ikna eder. Joe
Colombo’nun filmin çekilmesine izin vermek için tek bir şartı vardır; filmin
içinde “Cosa Nostra” ve “Mafya” kelimeleri asla yer almayacaktır.

 

“Cosa Nostra” kelimesi her ne
kadar “Davamız” anlamına gelse de Joe Colombo başta olmak üzere tüm Cosa Nostra
ailesi “Davamız” ifadesini ulu orta kullanmamaya ve hatta bu ifadenin başkaları
tarafından da kullanılmamasına özen göstermektedir. Türkiye’nin Cosa Nostra’sı
ise bu konuda prototipinden ayrılmaktadır. Türkiye’nin Cosa Nostra’sının
tepeden tırnağa tüm üyelerinin “Davamız” ve/veya bu anlama gelen ifadeleri üstelik
bu ifadeye büyük bir kutsiyet atfederek son derece ulu orta kullandıkları
görülmektedir.

 

Yeryüzündeki hiçbir güçlü ülke
Cosa Nostra ve emsali organize suç örgütlerinin oyuncağı haline gelemez. Böyle
bir durum ülkeleri zayıflatır o ülkelerin halklarını da fakirleştirip
köleleştirir. Türkiye’nin zayıflıktan Türk milletinin de fakirlikten korunabilmesi
için Türkiye’nin organize suç örgütlerinin hâkim yapısından korunması ve
kurtarılması gerekmektedir. Türkiye bundan birkaç yıl önce benzeri bir organize
suç örgütünden kurtulmuştu, inşallah en kısa sürede Türk tipi Cosa Nostra’dan
da kurtuluruz.

Thukydıdes

0

Tukididis, MÖ 472-MÖ 400 yılları
arasında yaşamış Yunan tarihçisidir. Atina ile Sparta arasındaki 30 yıl süren
ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Peloponez Savaşı’nı yazmıştır.  Târihi her şeyden önce siyâsî açıdan inceler
ve târih ile bunun için ilgilenir. ‘Pelopponnes
Savaşlarının Târihi
’ adlı eserinde özellikle bu savaşların sebepleri ve
neticeleri üzerinde durmuştur. Eserini vatandaşlarına siyâsî bir eğitim
kazandırmak, onları siyâsî açıdan bilgilendirmek için yazmıştır. Tukididis,
çağdaşı Herodot’a göre çok farklı bir târihçidir. Herodot yalnızca bir hikâyeci
iken Tukididis târihi siyâsî açıdan ele alan bir târihçidir.

Eseri için şunları yazıyor:

Eserim toplantıda okunurken masalımsı şeylerin bulunamaması dolayısıyla
belki eğlendirici bir tesir bırakmaz. Geçmişteki şeyler gibi, yeryüzü
olaylarında âdet olduğu üzere, bir zaman gelip aynı yahut benzer şekilde
meydana gelecek şeyler üzerine de eksiksiz bilgi edinmek isteyenlerin onu
faydalı bulmaları yeter. Bu eser devamlılık özelliği sağlamak  için yazılmıştır, o an için dinlenecek gösterişli
bir süs olarak değildir
.’

Herodot ile aralarındaki farklılığa
rağmen, her ikisi de tarihçidir. Ancak ikisi de târih filozofu değildir. Bir
başka deyişle, her ikisi de târihî olaylarla ilgilenmişler. Târihin mânâsını ve
maksadını, insanın târih içindeki rolünü dikkate almamışlardır.

Tukididis, Peloponez savaşlarını
konu alan eseri yaz ve kış mevsimlerine göre olayları kronolojik bir sıra ile
verirken yalnız klasik devir Grek târihinin karanlık yönlerini aydınlatmakla
kalmamış, ilmî târihçiliğin ilk önemli eserini de vermiştir.

Bu sebeple o, ilmî târihçiliğin
babası kabul edilir. Milletlerarası ilişkiler disiplininin de kurucusudur. Öyle
ki, onun zamanına kadar yazılan târih eserlerinin pek çoğu hikâye ve destan-masal
karışımından öteye gitmiyordu. Tenkitli ve sebepleriyle olayların üzerinde
durmak, Tukididisle başlar.

Yazdığı kitapta derin meselelere
girmiş, özellikle devletin varlığıyla ilgilenmiş ve sâdece kendi zamanının
târihini açıklamak maksadıyla geçmişten faydalanmıştır. Tukididis için ‘eski’
gelecek için bir rehberdir ve eskinin maksadı gelecekteki devlet adamlarına yol
göstermek ders vermektir.

Yunan şehir devletlerinin kendi
arasında oluşturduğu mikro milletlerarası sistemi ve güç dengesi kavramının özü
Tukididis sâyesinde anlaşılmıştır.

Tukididis güvenilir bilgi elde
etmenin mümkün olduğu tek zamanın bugün olduğunu söyler. Onun anlatışına göre,
delil bulunabilirse geçmişe gidilir. Bugün, hem geçmişin hem de geleceğin
anahtarıdır.

Tukididis’in Atina-Sparta
savaşını anlattığı târihinde siyasî ve askerî târih iç içedir.

Döneminde veba salgını baş
göstermişti. Veba salgınını bile siyasî sonuçları itibâriyle incelemiştir. Bir
özelliği de sözlü geleneği yazılı gelenekten daha önemli görmesidir.

Onun en belirgin özelliği
tarafsız olmasıdır.

Bir deniz savaşının bütün
teferruatını, bir sur inşaatının her safhasını anlatırken çok iyi bir gözlemci,
yer yer ortaya koyduğu fikirleriyle derin bir târihçi olarak karşımıza çıkan
yazar, bugün bile eşine az rastlanan özelliklere sâhiptir.

Târihi, bir roman gibi değil,
fakat târihî hakîkatlere sâdık kalarak kolay okunur ve rahat anlaşılır bir
üslûpla yazmıştır. Onun bu üslûbu sâyesinde Yunan târihçiliği en yüksek ve
parlak konuma, Tukididisle erişmiştir.

Tukididis’in ilmî târihe giden
yolda târih terimine yüklediği mânâ, Greklerin en tanınmış târihçilerinden
Herodot’la benzerlik taşımaktadır. Tukididis, târihin gelecek nesiller
tarafından faydalı bir biçimde kullanılabilecek ve ders alınabilecek olayların
doğru bir anlatımı olduğunu düşünmektedir.

Tukididis bütün eserlerini
yakından izlediği Teleponnes Savaşı’nın bütün gerçeklerini ortaya koymak üzere
bir târih yazmayı büyük bir ihtimale göre önceden kararlaştırmıştır. Atina’ya
döndükten sonra, 7 yıllık Peleponnes savaşını bir bütün olarak kaleme almıştır.
Târihçi bu harbe dâir pek zengin malzeme bulmuş; gerek siyâset, gerek askerlik
alanlarındaki geniş bilgiler mâhiyetindeki bu malzemeden mümkün olduğu kadar
faydalanabilmeyi başarmıştır. Tukididis, ortaya koyduğu bilgilere göre sekiz
kitaptan meydana gelen eserlerinde Yunanistan’ın en eski târihine dâir bilgi
verdikten sonra Peleponnes Savaşı’nın ana sebeplerini  açıklamak için Mikale Muharebesi ile 431 yılı
arasındaki 50 yıllık dönemin ana hatları üzerinde durmakta, ondan sonra asıl
harp olaylarını kronolojik olarak anlatmakta ve 411 yılına kadar getirmektedir.

Tukididis, bu eserinde kronoloji
çerçevesi içine yerleştirdiği olayları sâdece anlatmakla yetinmemekte bunları
aynı zamanda açıklamaktadır. Bundan sonra târihçi en önemli olayları belirtmek,
bunları teferruattan arıttıktan sonra öz şekillerinde göstermek için
çalışmaktadır. Bunun için Tukididis Herodot’un tersine olarak kaynakları esaslı
bir eleştirmeden geçirmekte göz ya da kulak tanıklarının verdikleri bilgiler arasındaki
ayrılığı psikolojik çözümlemelerle ortadan kaldırmaya çalışmakta, bu işte kastî
olan ve olmayan yanlışlık kaynaklarını daima göz önünde bulundurmaktadır.

Herodot târihin babasıdır. Tukididis
ise tenkitli târih araştırmalarının babası olarak kabul edilir.

Olayların tespiti Tukididis için
yalnız bir araçtır. Onun asıl maksadı bu
olayları aydınlatmak, akıl ve mantıkla açıklamaktır. Fakat târihçi bunlara dâir
şahsî hükümler vermekten mümkün olduğu kadar çekinmektedir. Bundan başka
Tukididis olayların birbiriyle olan ilişkilerini belirlemeye, aynı zamanda
gerçek sebepleri görünürdeki sebeplerden ayırmaya da büyük önem vermektedir.
Bunun için duygulara ve inanca hiçbir yer bırakmayan, tam mânâsı ile mantıkî
bir metot kullanmaktadır. İşte bu surette Tukididis târihte kendisinden önce
gelenlerin, hatta bugünkü târihçilerden birçoğunun bile erişemediği bir
merhaleye ulaşmış ve her bakımdan mükemmel bir eser ortaya koymayı başarmıştır.

Tukididis’in eseri onun hayat
hikâyesinden daha önemlidir. Hiç şüphesiz o, târih olaylarını yazan ilk târihçi
değildir. Fakat yaygın olarak kabul edilen şudur ki, ilk gerçek târihçilik
onunla başlar, kendinden öncekiler belki olayları anlatmak ve tasvir etmekte
büyük maharet göstermişlerdir, o kullandığı metot ve zihniyetle diğerlerinden
tamamı ile ayrılmaktadır.

Şurası açıkça görülür ki, Herodot’un
eserindeki zaaf dikkatle yenilmeye çalışılmış, kehânet ve tabiatüstü olaylar
mümkün olduğunca ayıklanmıştır. Olaylar tamamı ile akla dayanan bir araştırma
ve görgünün mahsulü olarak yazılmıştır.

Târihi, destansı metinlerden ve
sözlü rivâyetlerden mümkün olduğunca temizleyen Tukididis, olayların yalnız
görünen yanları değil, gizli sebeplerini de ortaya koymaya çalışıyordu. Elde
ettiği malzeme ve bilgileri az çok tenkitli bir akıl süzgecinden geçirerek yazmayı
başaran Tukididis, kendisinden 20 yıl önce doğmuş olan Herodot’tan tamamı ile
ayrılmıştır. Gerçekte onu Herodot’tan ayıran şey, Yunan düşüncesi ve ilim
zihniyetinin târih alanındaki normal bir belirtisidir. Kendisi savaş başlar başlamaz,
târihini yazmaya başladığını söyler. Beş bölümü kapsayan eserindeki bütün
hikâyelerinden, onun olayları vuku bulmalarından hemen sonra kaleme aldığı
anlaşılmaktadır.

Ancak yavaş ve kendi ifadesine
göre; ‘Yorucu bir şekilde’ çalışmış,
daha doğru bilginlerin veya sonraki olayların ışığı altında yazdıklarını dâima
düzeltmiştir. Tukididis’in Peleponnes Savaşı’nın 421 yılında bitmediğini
keşfetmesi olayları ele alışında mühim bir değişikliğe sebep olmuştur.

Hülasa Tukididis’e göre, târih
faydalı olmalıdır. Fakat bunun için târihi acaba nasıl tetkik etmek ve vermek
icap eder? Tukididis, söylemek lâzımdır ki, tıpkı İngiliz filozofu Bacon gibi ‘Bilmek muktedir olmaktır.’ demek ister.
Yâni ona göre, târih, ferdi tecrübeyi, bilgiyi çoğaltır ve neticede insanı muktedir
olmaya götürür. Fakat târihin böyle bir rol oynayabilmesi için iki şart ister.
Birisi târihi olduğu gibi söylemek, yâni hakîkî vakıaları anlatmak, İkincisi de
bunları anlatırken, aralarındaki bağları ve münâsebetleri de beraberce ortaya
koymaktır. Çünkü bir defa vakıaların hakîkiliği sâbit olmazsa, bütün
tecrübemizin ve netice itibâriyle bilgimizin en esaslı unsurları mahvolmuş
demektir.

Tukididis bu nokta üzerinde çok
durur. Sonra anlatılan hâdiselerin hakîki olayların, aralarındaki bağlar ve
münâsebetler göstermezse, bugün ve yarın için bir şey öğrenilemez. Yani zahmet
faydasız olur. Binaenaleyh bunları öğrenmek lâzımdır. Ancak böylelikle mâziyi
anlayıp, hâl ve istikbal hakkında hüküm vermek kabil olur.

Tukididis’e göre, insanların
hayatını ve olayları, kesin hükümler yönetir. Bu hükümler tanrılar tarafından
bile değiştirilemez. Tukididis’e göre bugünü anlayan kişi, insan tabiatının
nasıl işlediğini de anlar. Bugün yaşananlardan, geleceği tahmin etmek için
faydalanmak mümkündür ve benzer şekilde, bugün yaşananlar geçmişi anlamanın da
anahtarıdır.

Tarihçiler ve târih meraklıları
için yeni ufuklar açan eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 128 sayfadır.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129
86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com

Bir Nebze İnsan (8)

0

     Müzeyyen / süslü,
fâni / geçici masnuat / sanatla yapılmış her şey ve tüm varlıklar; fenâ / son
bulması ve adem / yok olması için yaratılmış değildir. Ancak, onların suretleri
ve misalleri / biçim ve görünüşleri, mana ve anlamları, netice ve sonuçları
alınır.

     Beka / sonsuzluk
âleminde, bâkî ve sonsuz olarak yaşayacaklar için, ebedî / sürekli olarak
kalıcı manzaraların yapılmasına medar / sebep ve vesile olurlar.

     Yahut ebedî /
daimî kalıcı olan âlemde, Sâni-i Ebedî / ebedî, daimî ve sonsuz olan sanatkâr
yani Allah, onları istediği şekillere sokar. Çünkü, o masnuat / sanatla
yapılmış şeyler; beka / bâkî âlem içindir.

     Onların o zahirî /
görünürdeki ölüm ve fenâları / yok olmaları, vazife ve görevlerinden terhis /
paydostur. İdam / yok oluş değildir.

     Evet, onların
ölümleri fenâ / onların sonu olsa bile, yalnız bir cihet / bir yönden fenâya /
yokluğa gider, çok cihetlerden / birçok bakımdan bâkî / süreklilik kazanır.

     Meselâ, ezelî
kudretin yarattığı şu gül çiçeğine bak. Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar
çıkmaz; zahiren / görünüşte fenâya / yokluğa giderse de, Allah’ın izniyle
kulak, kâğıt ve kitaplarda milyonlarca timsal / numune ve örnekleri kaldığı
gibi, akıllarda da akıllar adedi / sayısınca manaları kalır.

     Kezalik / böylece
o gül, kısa zamanda vazifesi / görevi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Ama
onu gören bütün insanların hafızalarında; halefiyle / sonradan geleceklere
hamile olan tohumlarında suretleri, manaları bâkî / kalır.

     Demek, ister o
gülün tohumu olsun, ister kuvve-i hafıza / hafıza gücleri olsun; o gül
çiçeğinin suretini, ziynetini / süsünü, menzilini / yerini hıfzetmek / korumak
ve saklamak için, sanki birer fotoğraf ve bekası için birer menzil ve konaktır.

     İNSAN da başıboş,
serseri sahipsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât / hareket,
davranış ve tutumları ve ef’ali / fiil ve işleri yazılıyor. Tespit edilip
kaydediliyor. A’mal / amel ve işlerinin netice / sonuçları hıfzedilip korunuyor
ki, muhasebe-i kübra / en büyük muhasebe ve hesaplaşmada ona göre derece alsın.

     Hülâsa / özetle,
her güz mevsiminde yapılan tahribat / tahrip, yıkıp ve bozmalar; gelecek bahar
mevsimlerinde gelen yeni misafirler için, yer tedarik etmek / yer açmak ve
öncekiler için ise, bir nevi / bir çeşit terhis ve izindir.

     Keza / aynı
şekilde, bu âlemde tasarruf eden Sâni / sanatla yaratan Allah’ın; öyle bir
Kitab-ı Mübini / nizam ve intizamlarını barındıran manevi bir kitabı vardır ki;
ne küçük ne büyük, o kitapta yazılıp hıfzedilmemiş / korumaya alınmamış hiçbir
şey yoktur.

     O kitabın
maddelerinden âlemde görünen yalnız nizam ve mizan / ölçü ve denge maddelerine
bakacak olursak görürüz ki:

     Herhangi muvazzaf
/ vazifelendirilmiş ve görevlendirilmiş bulunan bir şey,

     Vazifesinden
terhis edilmekle, vücut dairesinden çıkarsa,

     Fâtır-ı Hakîm /
hikmetle yaratan Allah, onun çok suretlerini Levh-i Mahfuz / ezelî ilmiyle
kâinatta olmuş ve olacak şeylerin yazılı olduğu Korunmuş Levha’larında tespit
eder / kaydeder.

     Tarih-i hayatını /
geçmişini, hayat serüvenini tohumunda ve neticesinde nakşeder / işler.

     Pek çok gaybî /
görünmeyen âyine / aynalarda ibka eder / kalıcı hâle sokar.

     Meselâ, bir şecere
/ ağaç; meyvesiyle hamile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hamiledir.

     Demek, ağacın
bünyesinde semere / meyvesi mevcut / var olduğu gibi, tohumunda da semere /
meyve mevcuttur. Aynı şekilde, vücuttan çıkmış pek çok şeyler, İNSANIN kuvve-i
hafıza / hafıza gücünde mevcut kalır.

     İşte bu misal ve
örneklerden, Allah’ın hıfz / saklama, koruma ve muhafaza kanunu açık bir
şekilde görülür. Yine Allah’ın hafîziyet kanunu’nun / Cenab-ı Hakkın her
mahlûkun başına gelecek durumları ve başından geçenleri muhafaza etme
sıfatının; her şeyi içerdiği ve ne kadar geniş olduğu  anlaşılır.