22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 314

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 29

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Vefatından Sonra
Hakkında Yazılanlar İbnülemin Mahmud Kemal İnal

YUSUF ZİYA ORTAÇ

Beyazıt’ta
eski Sahaflar Çarşısı’ndan geçiyordum. Acâip bir adam gözüme ilişti: Fes
kenarları kulak uçlarına değen, esmer, kuru bir adam. Haziran sıcağında,
arkasındaki neftimsi paltoyu çı-karmamıştı. Boynunda hâlâ bir şal sarılıydı.
Ayağında galoş kunduralar, kaşlarında öfke, gözlerinde gazap, burun kanatları
fenâ bir koku almış gibi nefretle, karışık, siyah ve kalın bıyıklar altında
çizgilenmiş dudakları neredeyse birisini paylayacak…

Sahaflar,
telâşla yerlerinden kalkıp selâmlıyorlardı onu. Kimisine baştan savma bir el
işâreti yapıyor, kimisine gülümsüyor, kimisini de azarlıyordu galiba… Bu
adam, meşhur biyografi (tercüme-i hal ve bibliyografi, kitâbiyat) bilginimiz
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’miş.

O günlerde ben
on yedi yaşında bir idâdî talebesiydim. Üstâda yaklaşmak değil, uzaktan selâm
vermek, yüzüne bakmak bile haddim değildi.

Kendisiyle
tanışmamız Akbaba çıktıktan sonra olmuştur. Sultanahmet parkı karşısındaki
Setli Kahve’de şâir Hamâmîzâde İhsan takdim etmişti. Hiç unutmam, yüzüme
gülümseyerek ve kü-çümseyerek bakmış:

Hafazan Allah, o şeytan sen misin? Diye
galiba iltifat etmişti.

İlk
konuşmalarımız böyle tesâdüflerle olmuştur. Sevgisini, güvenini kazanmak kolay
değildi onun. Fakat eskilerin pek değer verdikleri aruz veznini bilişim, dîvan
edebiyâtımızdan biraz anlayışım, hele bir mizah dergisine sâhip oluşum üstâdın
yanında çabuk itibar kazanmamı sağladı ve bir pazartesi akşamı ben de
Bakırcılardaki sarı boyalı meşhur Emin Paşa Konağı’na dâvet edildim.

Emin Paşa
Konağı, kendisince Topkapı Sarayı’ndan bile zengin bir san’at ve irfan
hazînesiydi. Eşi bulunmaz nâdîde eserler, el yazması kitaplar, edebiyat ve
mûsikî hayâtımızın meçhullerini çözecek vesikalar, çeşm-i bülbüller, eser-i
İstanbullar, o hazînede toplanmıştı hep.

Beni çağırdığı
gece bir mûsikî ziyâfeti varmış… Az ışıklı, çok rutûbetli bir avludan geçtim,
her basamağı eski bir ses veren merdivenleri çıktım ve huzûra girdim.

Sedirler,
koltuklar, sandalyeler dâvetlilerle doluydu: Şâir Halil Nihat Boztepe, Prof.
Mükrimin Halil, Mithat Cemal hatırımda kalanlardır. Bir de gözümün önünden
gitmeyen duvarlar var: Sülüs, nesih, ta’lik levhalar ve eski tabaklarla süslü
duvarlar…

Gösterilen
yere oturdum. Âdet böyleydi. Üstad oturacağınız yeri, rütbenize göre seçer,
işâret ederdi!

Hânende ve
sâzendeler, emeklilerle heveslilerdendi: İhtiyar seslerle toy sesler…

Kendisi,
başında siyah takkesi, gözleri yarı süzgün, köşesine kurulur ve saz başlayınca,
o da dizleri üstünde usûl tutmaya başlardı.

İbnülemin
Mahmud Kemal, tanıdığım en müthiş hâfızadır: Sorduğunuz târihi şahsiyetin bütün
hayâtını, doğum gününden ölüm gününe kadar, tek rakam ve tek hâdise yanlışı olmadan
öğrenirdiniz. O, yalnız Türk aydınlarının değil, Avrupa’nın tanıdığı ve saydığı
sağlam salâhiyetti.

Aradan yıllar
geçmiş, dost olmuştuk. Sık sık Akbaba’ya gelir, şakalaşırdı. Mutlaka kendisine
bir şey sorar, anlatıyorken dinlemiyor gibi yapar, kızdırırdım. Ne güzel, ne
zengin öfkesi vardı. O’nun dilindeki zehirin tadını aldığımı görünce tekrar
yumuşar:

Deccal mıdır, nedir? Beni kızdırıp kızdırıp
keyifleniyor
! Derdi.

Eğer bir sahne
artisti olsaydı, yine büyük bir şöhret olurdu: Yüzünde, bakışlarında, her
konuya göre değişen emsalsiz bir ifâde kudreti vardı.

Heccavdı.
Diline düşeni sözle param parça eder, mısrâların oklarından geçirirdi.

Bir zamanlar,
huzûrunda iki büklüm oturup sonra kendisine meydan okuyan birine yazdığı uzun
taşlamadan aklımda kalanlar bu yaman hiciv gücünün bir örneğidir:

Cehl ü günâhı bî hesap,

 Paspas-ı bâb-ı intisap!

 Bed
çehresinden ismeti

Sünger ile silmiş kasap!

Lâfını hiç
esirgemezdi. Bir aralık kendisini hergün ziyârete başlayan şâir Florinah
Nâzım’a şu kıt’ayı yazmıştır:

Bir takım lâf ile teşviş-i huzur

Etme ey şâir-i bî şi’r-i şuur. 

Her dakika bana gelmektense

Yılda bir kendine gelsen ne olur?

Dostluğunda da
sağlamdı, düşmanlığında da. Takdire lâyık gördüğü insanı:

-Bize hürmeti vardır! diye överdi…

Son Asır Türk
Şâirleri’ni yazdığı günlerde, hal tercümeleriyle fotoğraflarını istediği
şâirlerin ihmâlinden:

İhtiyarlardan taleb-i mal, gençlerden
taleb-i visal edercesine niyaz ediyoruz
!

Diye gözleri
şıldır şıldır dönerek şikâyet ederdi.

Asıl büyük mirâsı

İbnülemin
Mahmud Kemal, seksen yedi yıllık hayâtının yetmiş yılını, okumak, aramak ve
yazmakla geçirmiştir. Eli, hasis denecek kadar sıkıydı. Yemezdi, içmezdi ve
giyime kuşama para harcamazdı. Ama bir ömür boyu sabırla, cömertlikle topladığı
kitapları üniversiteye ve biriktirdiği altınları yalnız hayır işlerine
bağışlayacak kadar asil bir cömertlik göstermiştir.

Onu bütün
cepheleri, bütün hizmetleriyle birkaç sütuna sığdıramayız. Ama iki büyük
san’atçımız, Süleyman Nazif ile Yahyâ Kemal, şu iki mısrâya sığdırmışlardır:

Hezâr gıbda o devr-i kadîm efendisine / Ne
kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine!

***

O zamanlar
önemli bir konuyu tartışan iki târihçiden bahisle üstat İbnülemin’e ‘Hangisi haklı?’ demişler.

Birincisinin bâri cehli (câhilliği) var,
ötekinde o bile yok, demiş
.

***

Bizim pâdişâh
dîvanlarının çoğu Londra’ya kaçırılmıştır. İngilizler sefirimizden ricâ
ediyorlar: ‘Sultan Üçüncü Selim Han’ın el
yazısıyla dîvânı İbnülemin Mahmud Kemal Bey’deymiş. Eğer dostu iseniz, lütfen
aracı olur musunuz ki, bize göndersin onu da
?

Kaygısız
sefir: ‘Aman efendim, lâfı mı olur
gibilerden İbnülemin’e yazıp Üçüncü Selim Han’ın dîvânını ister. Ondan aldığı
cevap ise hâlâ bâzı meslektaşlarının kulağını çınlatabilir:

Yâhu sefir bey, sen Devlet-i Osmâniye’nin
elçisi misin, yoksa İngiliz kültür ve menfaatlerinin komisyoncusu mu
?

……………………..

Yusuf Ziya Ortaç: (1895-1967). Şâir, yazar, yayımcı ve
siyâsetçi. İstanbul Vefa İdadisi’ni bitirdi. 1915’te Darülfünun-ı Osmani’nin
(İstanbul Üniversitesi) açtığı yeterlilik sınavını kazanarak edebiyat öğretmeni
oldu. Hecenin Beş Şairi grubunun üyesi ve öncülerindendir. Orhan Seyfi Orhon
ile birlikte mizah dergisi Akbaba’yı yayınladı. 8. Ve 9. Dönem Ordu
milletvekili idi. Eserlerinden bâzıları: 
Akından Akına (1916), Âşıklar Yolu (1919), Cenk Ufukları (1920), Binnaz
(1918),   Kürkçü Dükkânı (1931), Nedim
(1932), Faruk Nâfiz: (1937), Ahmet Haşim (1937), Dağların Havası (1925, Sarı
Çizmeli Mehmet Ağa (1956), Gün Doğmadan (1960), Göz Ucuyla Avrupa (1958),
Portreler (1960)

 

BÜYÜK BİYOGRAF İBNÜLEMİN MAHMUD KEMAL

REŞAD EKREM KOÇU

Üstad
İbnülemin Mahmud Kemal Beyefendi’nin ölümü yalnız edebiyâtımızda değil, cemiyet
hayâtımızda bir devrin kapanışıdır. Tanzimat terbiye ve muâşeretini, inkılâp
dalgaları arasında hâri- kulâde sevimli bir muhâfazakârlıkla devam ettirmiş
olan üstâdın has hüviyeti deryâlaşmış bir biyograf oluşudur.

Türk târihine
ve edebiyâtına ve güzel san’atlarına sağlam bir vukufa dayanarak O’nun kadar
etraflı, tatlı, renkli, hareketli hal tercümesi yazan bir kalem, ancak
asırların yetiştirebileceği bir kalemdir.

Üstâdın ölümü,
millî müzemizde paha biçilmez nâdîde bir vazonun kırılışı gibidir. İbnülemin
yalnız bilgisiyle ve üstad kalemi ile orjinal değildi. Serpuşu, paltosu,
ayakkabıları, bastonu, yürüyüşü, sesi, bakışı, sevgisi, hiddeti, gazâbı, günlük
hayâtının her ânı ile orjinaldi. Ateş püskürürdü, yakmazdı; kahredercesine
bakardı, dokunmazdı. O’nun kıyâfetinde bir başkası sokağa çıksa, çoluk çocuk
peşine takılırdı. O ise her yerde herkesten hürmet görmüştü. Büyük adamdı
vesselâm.

***

Bugün kaybolan
sâdece bir sîmâ ve sestir İbnülemin, Türk milletinin ebedî ölmezleri arasına
göçmüştür.

……………………..

Reşat Ekrem Koçu: (1905-1975) Târihî konularda fıkra, roman,
hikâye ve deneme yazdı. En önemli eseri İstanbul Ansiklopedisi’dir. İstanbul
Üniversitesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. Liselerde öğretmenlik yaptı.
Eserlerinden bâzıları: Târihimizde Garip Vak’alar (1952), Osmanlı Pâdişahları
(1960), Forsa Halil (1962), Patrona Halil (1967)

 

İBNÜL MAHMUD KEMAL İNAL’IN ŞİİRLE ALÂKALI GÖRÜŞLERİ

Memleketin en
liyâkatli şâirlerinden Halil Nihat Boztepe ve Alûsizâde Ahmet Hâşim beylerle
bir gün şiirden, şâirden söz ederken Üstad Mahmud Kemal Bey’e şiir ve şâir
konusuna nasıl yaklaştığını sormuşlardı. Şu cevâbı verdi:

Rûhun münbasit
veya münkabiz olduğu her şeyde şiir vardır. Şâir, o. şiiri, görüp başkalarına
da gösterendir.

Şâir bulmak
imkânsız değilse de, her halde zordur. Diğer bir ifâdeyle manzum söz söyleyen
her ferdi şâir kabul etmek ‘memnû’ değilse de, ‘mücâz’ da değildir.
Yüzyıllardan beri ‘şuarâ tezkireleri’ni, dolduran binlerce isim içinde herkesin
ittifak ettiği ve şâir ünvânını hakkkıyla kazandığı ve tabiî ki şöhretini
sonuna kadar koruduğu kaç isim gösterilebilir? Eğer şâirler yazılıp,
müteşâirler dışarıda bırakılmış olsaydı, bu esere kaç ismin kaydedileceğini
artık siz düşününüz.

Bir de her
şâir nâzımdır, fakat her nâzım şâir değildir, hükmü herkes tarafından bilindiği
halde filan şâirdir, falan nâzımdır demek uygun değildir. Çünkü şiirden ve
şâirden anlayanlar benim vereceğim hükme, yapacağım târife ihtiyaç duymazlar.
Lâyık olan hüküm ne ise onu bizzat kendileri verirler. Şiirden ve şâirden
anlamayanlara gelince, onlar da zâten benim vereceğim hükümden, bu konuda
söyleyeceğim sözlerden de bir şey anlamazlar. Şiirin güzelliği ve etkisi
herkesin zevkine ve anlayışına göre değiştiğinden birinin şiir olarak kabul
ettiği sözleri, diğeri nazım bile kabul etmez. Birinin okudukça ağladığı
manzûmeye bir başkası sâdece güler. Fakat şurası da bir gerçektir ki zevklerin
çeşitli oluşu, aslında kıymetsiz ve değersiz olan bir söze, herhangi bir kıymet
ve değer vermez. Yâhut kıymetli olan bir sözü kıymetten düşüremez. Güzel dâima
güzeldir. Çirkin de her zaman çirkindir.

Şiirin
değerini, sayısının azlığı eksiltmediği gibi, çokluğu da değerini artırmaz.
Eğer maksad eserse, rnısrâ-ı berceste kâfidir. 

TUHAF BİR İSTANBULLU

SELİM İLERİ

İbnülemin kim?’ diye soranlar çıkacak.
Tanpınar, O’nun için ‘cihan kaynanası
diyor. Bize bıraktığı yazılı miras, bir benzerini bulamayacağımız ‘servet, hazîne, define’ iken O’nu
tanımıyoruz Yalnızca meraklısı bu işle haşır neşir. Pek çok eseri arasında en
önemlileri târih, biyografi, monografi alanlarında, ciddî bir emek ürünü olan
araştırmalardır.

Yalnızca
araştırmak, evrak devşirmek, belge toplamak ve bu çabasını yazıya geçirmek için
yaratılmış bu adam, Birinci Cihan Harbi’nde evinin işgal edildiğini görür.
Birbirinden değerli yazmaları insafsızca tahrip edilir. Evrâkı didik didik
karıştırılır. Basılı eserler koleksiyonu yakılır. Hunharlığa yol açan gerekçe,
tahmin edilebileceği gibi, akıl ve vicdan dışı. Ama İbnülemin’i dış dünyâdan
büsbütün uzaklaştırdığı muhakkak.

1957
Mayıs’ında vefat edinceye kadar, yükselişle düşüş arasındaki bu gelgit O’nun
hayâtında hep devam edecektir. Cumhûriyet döneminde Türk ve İslâm Eserleri
Müzesi’nin müdürüdür; 1936’da emekliye ayrılır. Her şeyin ‘çiğ’ bir yeniliğe
koşuşturduğu günlerde, geçmiş kültürün bekçisi oluşu ‘muhâfazakârlığının’
delili sayılır. Kendilerini yenilikçi sananlar, gözlerinin önündeki değerden
habersiz kalır. İbnülemin’in kültürel muhâfazakârlığı anlaşılmaz; kendisi de
yeni dünyâdan iltîfat görmeye gönül indirmez. 

Yazarımız son
asır elbette on dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın başlangıcı şâirlerini,
sadnâzamlarını, hattatlarını ayrı ayrı eserlerde günümüze tanıtmak istemiştir.
Son Asır Türk Şâirleri, inanılmaz kalabalıkta bir kadrodur. Ayrıntı bolluğunun
çılgınlık kertesinde derlendiği bu eserler, eski edebiyat, biyografi
anlayışının olağanüstü güzellikteki örnekleridir.

Bu eserlerde
satır aralarında, herkes birbiri hakkında konuşur, birbirini âdeta yargılar.
Yargılar dâima çelişir, bir sonraki bir öncekini tutmaz. İbnülemin’in hâfızası,
tıkır tıkır işleyen saat gibi çalışır; inanılmaz sayıda bir evrak ifşaatı boy
gösterir ve hâl tercümeleri işin içinden kolay kolay çıkılamaz sırlara
dönüşür.. Bütün bunlar başlı başına bir dünya, bugün artık temelli dışımızda
kalmış birer âlemdir.

Hoş Sadâ’ adlı kitabında mûsikîmizin
san’atkârlarını yaşantıları ve fıkralarıyla dile getiren İbnülemin’in, bir de,
bütünüyle yayımlanmamış günlüğü vardır. Bir eski zaman adamının değişen
şartlar, farklılaşan sosyal çevre karşısındaki derin şaşkınlığını, öfke ve
nefretini bu günlükten yakalayabiliriz. İleri yaşına rağmen yazarın hâfızâsı
pırıl pırıldır; yaşadığı her şeyi, ölüme yaklaşırken bile, günlüğüne geçirmeye
devam eder:

21 Mayıs Salı / Hava sabahleyin açıktı,
sonra kapandı. 6’dan sonra Tahsin geldi, iğne yaptı. Çay içtim, yağlı simit
yedim. Kâzım İsmâil, Ali Eşref, operatör kudemâdan Ali Rızâ ve birçok asistan
geldi. Her türlü mukaddemat hazır, yarın da kan alınacağından Perşembe ameliye
muhtemeldir. Ali Eşrefin kulağına, ‘Beni çoluk çocuğun eline bırakmayınız!’
dedim. O ve Kâzım: ‘Öyle şey mi olur?’ dediler. Mistâ geldi. Ahmed’in dün
gönderip pişirilmek üzere iâde ettiğim kılıç balığı kebabı, yeşil salata ve biriken
hediye portakallardan getirdi. (…) gelip yemeklere gözlerini dikerek: ‘Ne
güzel yemekleriniz var’ dedi, boğazımda kaldı. ‘Gel, vereyim’ dedim. Defoldu
.’

Hatırlıyorum,
çocukluğumda her büyük bahçede manolya ağaçları, İbnülemin Mahmud Kemal’den
habersizken, onun alaturka çiçekleri. Bu bahçeler de birer ikişer yok edildi.
Manolya ağaçlarının tek tük ayakta kalanları, şimdi, toz toprak yollarda, dev
apartmanların daracık aralarına sıkıştılar.

…………………….

Selim İleri: 1949 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Hikâye ve roman yazarı, senarist
ve dergi yönetmenidir. Yayınlanan eserlerden bâzıları: Pastırma Yazı (1971),
Destan Gönüller (1973), Kamelyasız Kadınlar (1983), Kötülük (1992)

 

 

İBNÜLEMİN
MAHMUD KEMAL İNAL’DAN VECİZELER

*Sâbit olan hakları, tekrar isbat etmek isteyenler,
Hakk’a karşı ta’n etmiş olurlar. 

*Her güzel şey şiirdir. Her güzel şeyi hisseden ve ettiren
şâirdir.                                                                                                  *Semere-i
hayât, hayır ile yâd olunmaktır.

*Hakka
razı olanlar, Hakk’ın razı olduğu kullar gibi azdır.

 *Vatanını sevenler, ilme ve ehl-i ilme hürmetkâr olmalıdırlar.

*Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir.

*Hilkat,
mükemmel olmazsa ilim, insanı âlim etmez.

*Cebr-i tabiat ile yapılan her şey beğenilmekten mahrumdur 

 *Kendilerinde bir meziyet görenler, her türlü meziyetten mahrum
olanlardır. Hâiz-i meziyet olanlar, nefislerinde bir meziyet göremezler.

*Kıymeti olanlar, başkalarına da kıymet verirler.                                                                                                                      *Kıymet
pür-gûlukta değil, hoş-gûluktadır.

*Malûmdur
ki şâir ve aşk, bu iki derdmend, hüzn içinde yaşar, hüzn içinde ölürler.
Hüzn, bunların nasib-i ezelisidir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 28

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Eserleri
Hakkında Yazılanlardan Seçmeler – 3

Son Hattatlar

ORHAN
BAYRAK

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal bu eserinde 18.-20. yüzyıl arasında yaşamış olan 314 hattatın
biyografilerini ve eserlerinden örnekler vermektedir. Bir kaynak eser olarak
kullanılmaktadır. 1955 ve 1970 yıllarında iki defa İstanbul’da Millî Eğitim
Basımevi tarafından yayımlanmıştır. İlk basımı Millî Eğitim Bakanlığı ilim eserleri
serisinde yayımlanması kararlaştırılmış ve yayım müdürlüğünün 11 Mayıs 1953 gün
ve 8588 sayılı emriyle 3000 adet, ikinci basımı ise aynı Yayımlar Genel
Müdürlüğünün 5 Ocak 1970 gün ve 242 sayılı emriyle 5000 adet basılmıştır.

Eserin başında
14 sayfalık bir önsöz (mukaddime) bulunmaktadır. Bizde hat sanatının târihini,
yazı çeşitlerini, hattatlara ait yazılmış eserleri ‘Hunerveran’, ‘Gülzarı Savab’,
Devhatülküttab’, ‘Tuhfei Hattatin’, ‘Mizanülhat’, ‘Defteri Pak-i Erba-ı
Dâniş
’, ‘Tezkiretülhattatin’, ‘Hat ve Hattatin’, ‘Mir’atı Hattatin’, ‘Enderunlu
Sanatkârlar ve Hocaları
’, ‘Eyüblü
Hattatlar
’ geniş bilgilerle anlatılmaktadır.

15-480 inci
sayfalan arasında sülüs, nesih ve celî, 481-645. sayfaları arasında Rık’a,
769-834. sayfaları arasında zeyl (ek) de sülüs, nesih ve ta’lik, hattatların
biyoğrafileri ve eserleri verilmiştir.

Eserde 279
hattatın hayat hikâyesi vardır

Son Hattatlar’dan
Bir Bölüm:

Mehmed Şevki
Efendi (Sayfa: 397-399)

Mehmed Şevki
Efendi, tüccardan Kastamonulu Ahmed Ağa’nın oğludur. 1828 yılında Kastamonu’da
doğdu. Üç yaşında İstanbul’a getirildi. Oğlunun Yenişehir Fenar’i Hüseyin Hâşim
Bey vasıtasıtasıyla gönderdiği varakada böyle muharrer olduğu halde kızının
oğlu doktor Ahmet Süheyl Bey, 1829’de İstanbul’da Haseki’de Çavuş Hamamı civarında
küçük, basık bir evde doğduğunu söyledi.

Aksaray’da
Yusuf Paşa’da Sıbyan mektebinde okudu. Mukaddimatı ulûmu – Ragıb Paşa Kütüphanesi
Birinci Hafız-ı kütibi Hattat Hulûsi Efendi den -ki herkesin hüsni zannına
mazhar bir zatı sütude siyer idi- ve onun damadı Hoca İshak Efendi den okudu.

Yazıyı merak
ederek dayısından meşk almaya başladı. Dayısının tercemei hâlinde söylediği
vech ile şâkirdlerinin en güzidesi olan yeğenine on dört yaşında yazıdan icâzet
verdikten sonra ‘Yazıyı ben bu kadar
öğretebilirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi’den ve diğer hattatlardan
öğren
’ demesile Şevki Efendi ‘Ben
sizden başka hocaya gitmem
.’ cevabını verdi. Hoca efendi bu cevaptan
müteessir olup ağladı. Kemali hulûs ile duâ etti.

Reisülhattatin
Kâmil Efendi, üstadı Sâmi Efendi’den naklen dedi ki:

Şevki Efendinin ebeveyni Kastamonu’da vefat
ettiğinde dayısı Hulûsi Efendi, heybesinin bir gözüne Şevki’yi, diğer gözüne
kız kardeşini koyarak İstanbul’a getirdi, yetiştirdi, yazıyı da tâlim etdi. Bir
müddet sonra Mustafa İzzet Efendiye götürüp temeşşuk ve tekemmül etdirmek için
ısrar ettiyse de -hatırı kalır korkusuyla- Şevki kabul etmedi. Fakat Efendi’nin
ne şâkirdlerinden bir attarın meşklerine bakarak yazıyı ilerletmeğe çalıştı
.’

Şevki Efendi,
yazıyı bana âlemi rü’yada talim ettiler
derdi. ‘En güzel yazıları 1874’dan sonra
yazdıklarıdır. Ondan evvelki yazılarında kusurlar vardır
.’

Şevki Efendi
1848 yılında 50 kuruş maaşla Babı Seraskerî mektubî kalemine girdi. 1873’de maaşına
290 kuruş zam ile menşe’i küttabi askeri, 1876’da ise Umum Mekâtibi askeriyye
hüsni hat muallimliğine tâyin ve maaşı 1261 kuruşa iblağ olundu.

Müahharen Sultan
Abdülhamid merhumun şehzadegânına da iki buçuk sene talim etti. 1883 yılında
rütbei saniye sınıfı mütemayizi ve üçüncü rütbe Mecidî nişanı tevcih edildi.

1887’de vefat
etti. Merkez Efendi kabristanında dayısının yanında toprağa verildi. .

Asrının en ileri
gelen hattatlarındandır ki ‘Hattat-ı
hatîr
’ unvânına lâyıkdır. Asarı nefisesi, esbâbı indinde hâizi kıymettir.
Pek çok şakirdi vardır. Ellerde hılyeleri, levha ve kıt’aları ve Topkapı Sarayı
Müzesinde 1868-1872 yıllarında de yazdığı sülüs ve nesh yazıları mevcuttur.

Bir gün evine
gittiğim esnâda Yahya Hilmi Efendi duvara asılı olan nefis bir levhayı
göstererek hattatlar içinde en ziyâde takdir ettiğim zat, Şevki Efendi’dir.
Yazıyı kemali itina ile yazar, hattâ bir çocuğa yazı tâlim etse de onda da itina
ederdi. Doğrusu hattın her nev’inde ibrazı kemal ile emsâlinden üstündü.

Kâmil Efendi ‘Şevki Efendi ağır, Yahya Hilmi Egendi
sür’atle yazardı
.’ derdi.

Bayezıd’deki
Kütühâne-i Umumî Birinci Hafız-ı Kütübi Hattat Hasan Tahsin Efendi, Şevki
Efendi’nin yazıdaki kemalini teslim eder, fakat tekellüfle yazdığını söylerdi.

Habib Efendi,
dayısının damadı olduğunu yazmışsa da aslı olmadığını Süheyl Bey söyledi.

Hattatlarla ilgili eserler:

1-Menâkıbı
Hünerverân / Hünerli Kişilerin Hikâyeleri:

Târihçi,
hattat ve şâir Gelibolulu Mustafa Ali (1541-1599) tarafından 1586 yılında
yazılmıştır. Târihçi İbnül Emin Mahmut Kemal İnal tarafından geniş bir ön söz
eklenerek ve Türkçeye çevrilerek 1926 yılında İstanbul’da Matbaa-i Amire’de
yayımlanmıştır.

2- Devha’tül
Küttab (Yazıcıların Ulu Ağası):

Hattat
Suyolcuzâde Mehmet Necib (?-1757) tarafından yazılmıştır. ‘Gülzarı Savab’ı tamamlar. 1553-1737 yılları arasında yaşamış
hattatları anlatır. Kilisli Muallim Rifat tarafından düzeltmeler yapılarak 1942
yılında Güzel Sanatlar Akademisi yayını olarak İstanbul’da yayımlanmıştır.

3-Tuhfet’ül
Hattatiin / Hattatların Armağanı:

Nakşibendî
şeyhi ve bilgin Müstakimzade Süleyman Sadettin (1719-1788) tarafından
yazılmıştır. İbn’ül Emin Mahmut Kemal tarafından geniş bir önsöz eklenerek ve
Türkçeye çevrilerek 1928 yılında İstanbul’da Devlet Matbaası’nda basılmıştır. ‘Devha’tül Küttabi’ isimli eserin
devâmıdır.  İbnülemin’in basılmamış eseri
Kemal’ül Hattatin’ ise ‘Tuhfet’ül Hattatîn’in zeylidir.

4-Mizan’ül hat
/ Yazı Ölçüsü:

Yazarı belli
değildir. 1850 yılında yazılmıştır. El yazması hâlindedir.

5-Defteri Pâki
Erbabı Dâniş / Bilginlerin Temiz Defteri:

Şeyhülislâmın
Mahmet Sadettin (1798-1866) tarafından 1850 yılında yazılmıştır. 78 hattat ile
bilginleri kısa anlatır. El yazması hâlindedir.

6-Tezkiret’ül
Hattatin / Hattatların Kitabı:

Hattat Müftü
Mehmet Şem’i (?-1855) tarafından yazılmıştır. El yazması hâlindedir.

7- Hat ve
Hattatin / Yazı ve Hattatları:

Maarif encümeni
üyesi İranlı Habib (?-1894) tarafından yazılmıştır. Daha ziyâde İran
hattatlarını, bazı Türk hattatlarını anlatır. 1890 yılında İstanbul’da Ebüzziya
matbaasında basılmıştır.

8-Mir’atı
Hattatin / Hattatların Aynası:

Eğinli Süleyman
(?-1924) tarafından yazılmıştır. İranlı Habib’in eseri Hat ve Hattatîn’e ek
(zeyl) sayılır. El yazması hâlindedir.

9- Enderunlu
Sanatkârlar ve Hocaları:

Belediye
Müzesi müdürü İsmail Baykal tarafından 1941 yılında yazılmıştır. El yazması hâlindedir.

20- Eyüplü
Hattatlar:

Eyüp Halkevi
Başkanı Nurullah Tilgen tarafından yazılmıştır. Kısa bir eserdir. 80 kadar
hattatı anlatır. 1950 yılında İstanbul’da Aydınlık Basımevi tarafından yayımlanmıştır.

 

İbrülemin Mahmed Kemal İnal’ın Rüyâları

İBRÂHİM ÖZTÜRKÇÜ

Mahmud Kemal
İnal, 1895-1927 yılları arasında gördüğü rüyaların kaydetmiştir. Efendi
Hazretlerinin rüyâlaryla alakalı olarak tuttuğu notlardan bâzıları:

8 Cemâyizelâhk
Cumaertesi Sabahı

Salon, uzun
oda gibi bir yerde seccade yapıp yüzüm şimale (galiba kıble o cihette imiş)
müteveccih olarak namaz kılarken o mahallin sol tarafındaki müntehâsından bir
ses geldi. Namaz arasında bir kısmını bitirdikten sonra pekiyi bilemiyorum o
sese teveccüh ettim. Mesâfe epey uzak, sesin sâhibi lâyıkıyla görülemiyordu,
Yalnız kara sakallı olup, başı semaya ref edilmiş yanında başkaları da vardı. O
ses sırasında yan tarafta merdiven gibi bir yerden uzun boylu, bıyıklı,
yakışıklı galiba beyaz pantolonlu biri çıktı, O âdem hangi vakit namazını
kılmış, sünneti mi kılacakmış, ne imiş.

Ses sâhibi
galiba zat-ı Risâlet imiş. Ve o ses sâhibi de Allahu âlem veliyyinimet-i âlem imiş.
O adam bir gazvede büyük hizmetler etmiş de ona mükâfeten aşere-i mübeşşere
gibi mazhar-ı mükâfat oluyordu. Ben bu mükâfattan müteessir olarak ses gelen
cihete müteveccih ve duvarın dibinde bulunduğum halde ağladım ve o adama
hitaben ‘Allaha şükür sen ben oldum
meâlinde bir şey söyledim. Bu sözüm üzerine o adam kemâkân namaz kılmak
istediğini söyleyip benim sözümü murad ederek galiba bu bana gıpta ediyor ‘Sen artık seccâdeyi topla, evine git, artık
ne yaparsan yap
’, meâlinde bir şey söyledi.

***

1895 Eylül
içinde bir Cuma gecesi görülmüştür

Hazreti Hâlid
radıyallâhu anhü bizim evi teşrif etmişler. Pederle görüşmüşler. Peder,
Hazret’i sokak kapısına kadar teşyi etmiş. Bu aralık eve girmişim. Sokak
kapısında Hazret’e tesadüfle elini öptüm. Vücudum lerzân oldu. İltifat
buyurdular. Kendileri Hacca gidiyorlarmış. Fakat paraları yokmuş. Ben de para
takdim etmeğe utanıyorum. Yalnız ‘İnşallah
teşrifinizde yine görüşürüz
’ dedim.

Bu sırada
uyandım. Cenabı Hak şefaatine nail eyleye.

***

1901
Cemâziyelâhiresinin 15’inci Cuma gecesi sabaha yakın görülmüştür

Midilli’de
bulunmuşum. Abidin Paşa’yı ziyâret için bir konağa gittim. Başım açık ve
saçlarım ziyâdece, üstümde entari, daha üstünde nefis bir gömlek vardı.
Odasının kapısının önünde Sadrazam Rıfat Paşa’nın hafidi ve kendinin tamamen benzeri
olup âlem-i şuhûdda bir gün Haydarpaşa vapurunda gördüğüm Vedad Bey nâmındaki
çocuk duruyordu. Bazı adamlar çocuğu okşuyorlardı. 

Odadan içeri
girdiğimde Abidin Paşa’nın oğlu Rasih Bey’le daha başka adamları bir sedir
üzerinde ve Âbidin Paşa yerine yüzü kıbleye karşı olarak Sadrazam Rıfat Paşa’yı
gördüm. Güya Erenköy taraflarında berber imiş, Paşa da tebdîl-i havaya gelmiş.
Beni görünce kıyam ve ihtiram ederek ‘Dün
kızım istifsâr-ı hâtıra geldi. Bugün de sen geldin. Fevkalâde memnun oldum. İnşallah
sen de sadrazam olursun
’ dedi. Teşekküren eteğini öptüm.

Avdet edeceğim
zannıyla teşyî hareketinde bulunur gibi oldu. Ben yine karşısına oturdum. ‘Komisyondaki iş ne oldu?’ dedi.
Lâyıkıyla bilemediğimi söyledim. Yan tarafında oturan sarıklı gibi bir adama ki
önünde telgraf makinesi duruyordu. Telgrafla o işin sorulmasını emretti. Öbür
tarafta bir adam da ney çaldı. O aralık peder de oraya geldi. Hayli konuştuk.
Sadrazam hastalıktan kurtulmuştu. Fakat daha kapıya gitmiyormuş. Siyah setre ve
palto giymiş idi.

Sonra uyandım.
Cenabı Hak hayırlar ihsan buyursun.

***

1897
Cemâziyelevvelisinin 24. gecesi görülmüştür:

Gayet dar ve
yüksek yerlerden geçilerek bir mahall-i mürteffe çıkıldı. Orada vâlide ile
diğer biri bulunuyordu. Hâşâ sümme hâşâ vâlide Cenabı Hak imiş. Haydar Hoca’ya
yahut Tahsin Hoca’ya ‘Allah insan suretinde
görünür mü
?’ diye sordum. Onlardan biri ‘görülür!’ dedi. Ona sadrazam olmamı rica ettim. Adâletten
ayrılmayacağımı söyledim. ‘Olursun. Ve
1900 senesine doğru ikbâlin açılacak ve saadet bulacaksın
’ dedi.

Bizim evin alt
katında harem sofasında merdivene karîb bir yerde garîbü’l-manzar birkaç adam
oturmuş, herkesin tâli‘ine bakıyorlarmış. Ben de baktırdım ve sadrazam olmamı
talep ettim. Galiba biriyle söyleşip yahut bir kitaba bakıp ‘Olursun!’ dediler. 

1903
Şevvali’nin 15’inci Pazartesi gecesi

İbrahim aleyhisselâm
efendimiz ve müteakiben Kesûl-i Ekrem sallalâhu aleyhi ve sellem Efendimiz
hazretlerinin teşrîf-i seniyyeleriııi gördüm ise de layıkıyla zabt edemedim.
Cemâl-i Cenabı Seyyidü’l-mürselîn’i tamamıyla tahattur edemediğimden rüyayı
aynen yazmaya cesâret edemedim.

1903
Zilka’desi’nin 18’inci Cumartesi gecesi

Resûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri fakirhanemizi teşrif
buyuruyorlarmış. İstikbal için öteye beriye şitâb ile telaş ederken uyandım. Daha
bazı hakâyık gördümse de tamamıyla mahfûzum değildir.

1904
Saferi’nin 28’inci Pazar gecesi

Sadrazam Ferid
Paşa ile namaz kılıyormuşuz. Bir aralık beni der-âgûş ederek ‘İnşallah seni makam-ı sadârette görürüm
dedi. Bir kambur kızı varmış. Karşımızdan geçiyordu. Daha birçok şeyler gördümse
de zapt edemedim.

1904
Cemâziyelâhiresi’nin 11’inci Salı gecesi

Yusuf Kâmil
Paşa merhum kıyâfetinde olarak sadrazam olmuşum. Hatt-ı Hümâyûn okunmak üzere
evvel-be-evvel Ayasofya Câmi-i Şerifine gidip yeşil bir biniş giyerek hatibin
delâletiyle gayet yüksek olan minbere süratle çıkmışım. Hatıb beni minberde
oturtup kendi hutbe okudu, sonra uyandım. 

Cenabı Hak
ism-i a’zam hürmetine hüsn-i hatime ihsan buyursun, âmin.

1911
Recebi’nin 24’üncü Cuma gecesi

Vefat etmişim.
Kitabe-iseng-i mezarımı yazıyordum. Şöyle idi: ‘Ibnülemin Seyyid Mahmud
Kemal’in cism-i (yahut vücûd)-ı fânisinin medfûn olduğu kabirdir (yahut:
fanisinin fenâya inkılab ettiği mahaldir) Her kemâlin zevâli var mutlak. Külli
şey’in yezûlü ille’l-Hak.’

Cenabı Hak
selamet-i iman ve hüsn-i hâtime ihsan buyursun, âmîn.

1911
Ramazanının 10’uncu Pazar gecesi

Otuz beş, kırk
yaşında bir zata mülâkî oldum. Lekerda satarmış. Yetmiş paralık aldım. İki
kuruş verdim. Fazla ve tekrar verdiğimi söyledi. ‘Aman Efendimiz merhamet buyurunuz sallallâhu aleyhi ve sellem
dedim. Tebessüm etti, memnun oldu. Meğer velînimet-i âzam sallallâhu aleyhi ve
sellem Efendimiz hazretleri imiş. 

1912
Şabanı’nın 265. Cuma gecesi (Yakacık’ta)

Yakacık,
İstanbul’daki hânenin ön üst katında bulunmuşum. Zelzele-i müdhişe zuhur etmiş.
Galiba vâlideye ‘Olacaklar oldu,
kımıldayın, şehâdet getirin
!’ dedim ve bülend avazla şehadet getirerek
uyandım ki hâne altüst oluyordu. Meğer rüya görürken zelzele oluyormuş. Yalın
ayak bahçeye kaçtık.

1912
Zilhiccesi’nin 6’ncı Cumartesi gecesi

Hazreti Fâtıma
radıyallahu anhâ Efendimiz Siroz’dan teşrif buyurmuş. Siroz mutasarrıfının buna
dâir telgrafı varmış. Nezd-i saâdetlerinde iki seyyid-i sağîr de varmış. Sonra
deniliyor ki Hazreti müşârunileyhâ efendimiz Meç’ten (?) avdet buyuruyorlarmış.
Sirkeci’den istikbal edelim diye salavât-ı Kâdiriye okuyarak müşârunileyhâ
Efendimiz ikâmetgâhına götürelim diyorum. Yine deniliyor ki yalnız
müşârunileyhâ Efendimiz değil, velînimet-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem
Efendimiz hazretleri de teşrif buyuracaklarmış.

Rüyayı pek iyi
gördüm ise de tamamıyla zapt edemedim. Devam eden muharebe hakkında bu rüyayı
fal-i hayr addeyledim.

Yine gördüm
ki: Karşımızda Acem’in yaptığı, hânemizi zulmet-âbâd ettiği hânesi yıkılmış
yahut yok olmuş. Yalnız adam boyu kadar temel duvarları kalmış. O da hayli
öteye çekilmiş. Evimizin önü açılıp rûşen olmuş.

1915
Cumâdelûlâsı’nm 24’üncü Cuma gecesi gördüm

Harbiye dâiresiyle
kulenin üst taraflarında yüksekte havada yahut küçük bir şeyin üstünde
bulunmuşum. Orada Hazreti Fâtıma radıyallâhu anhâ Efendimiz var imiş. Yerde
birtakım adamlar bulunuyordu. Hazreti müşârunileyhâ ‘Şu adama acıdım!’ deyip yukarı alınmasını bana emir buyuruyordu.
Ben de galiba ip uzatıp o adamı yukarı çekiyordum. ‘Acıdım’ buyurmaları, galiba birkaç adam hakkında vârid oldu.

Bu rüyayı yine
âlem-i menâmda Feyzullahzâde kuddise sirruhu Sâdık Efendi’ye nakleyledim. Daha
başka şeyler olduysa da unuttum.

Cenabı Hak
hayırlar ihsan buyursun.

İbnülemin’in
Rüyâları. Dergâh Yayınları, İstanbul 2016.

Bayramlar

“Bаyrаmlаr, milli ve dini duyguların, inançların,
örf ve adetlerin uygulanıp sergilendiği, bir toplumda millet olmа şuurunun
şekillendiği, kuvvetlendiği günlerdir.”

Teknolojinin baş döndüren yenilikleri,
insanoğlunu şaşırtmaya devam ederken, aynı zamanda O’na büyük kolaylıklar da
sunmaktadır.

Cep telefonu, internet, televizyon ve yazılı
basın araçları, uzaydaki gelişmeler, tedavi yöntemlerinin iyileştirilmesi,
yiyecek ve içeceklerde, üretimdeki bulgular vb. hayatımıza anlamlı ve pozitif
değişiklikler getirmiştir.

Ancak, sessiz ve derinden, bir o kadar da vahim
götürüleri olmuştur: Silah üretiminde artış, çevre kirliliği, gürültü,
radyasyon, gıdalardaki hormonsal ve ilaç tehlikeleri, atıklar, katkılar, vb.
gibi.

Özellikle TV, cep telefonu ve internet
bağımlılığı, insanları yalnızlaştırmaya başlamış, aile içi ve çevreyle olan
iletişim büyük ölçüde azalmıştır. Bunlar, insanlık için kıymetli ve bir o kadar
da anlamlı olan zamanı, insani değerleri, dostlukları, aile içi iletişimi bir
yandan da, zamanımızı gizli veya açık şekilde çalmaya başlamıştır.

 Neticede
insanlık hızla kalabalıklaştıkça aynı zanda yalnızlığa ve bencilliğe de
itilmektedir. Teknolojinin bu yönü bilinçsizce kullanılmaya devam edildiğinden;
insanları kaynaştıran ortak paydaları yok ederek; “aile bağlarının,
samimiyetin, paylaşmanın, ahde vefanın, sevginin” azalmasına da sebep
olmaktadır.

İnsani değerlerin azalması neticesinde;
“bencillik, hoşgörüsüzlük, aç gözlülük ve sevgisizlik yüreklerde yeşermeye
başlamıştır.
Bu günkü savaşların, akan kanın,
aç bırakılan insanların, mağdur ve yetim bırakılan çocukların çektiği ıstırabın
sebebi budur.

Görüleceği gibi, teknolojinin içinden; “ahlaki
değerleri, insanlık onur ve merhametini, sevgiyi” vb. çıkardığınızda, yaşam
anında felakete dönüşmektedir.
Bütün bu
gelişmeler insanı; refaha, huzura, saadete götürmesi gerekirken zengin ve hâkim
olma, yönetme uğruna, her türlü çirkinlikler, ahlaksızlıklar ve
merhametsizlikler yapılabilmektedir.

Şu anda bile, zulüm, katliam, kan ve barut
kokusu, açlık, sefalet, acı ve gözyaşı durmamaktadır.
Gelişmeler bilinçli kullanılamadığından, çıkar
çevrelerinin eline düşerek, yaşam biçimimiz yozlaşarak, gelenekler, görenekler,
ahlaki değerler vb. hızla ve üzücü şekilde yıpranmaktadır.

Bayramlar da bu gelişmelerden etkilenmiştir
elbette ki. İçinde bulundurduğu kendine has; “yaşama sevinci veren,
kaynaşmamızı sağlayan, beden ve ruh sağlığımızın sigortası olan ve toplum
katmanlarını mutlu eden motifler” kaybolmaya yüz tutmuştur.

Hediyeleşmenin, yeni elbiselerle giyinmenin
mutluluğu, el öperek harçlık almanın hazzı, komşularla paylaşmanın toleransı,
çocukların kahkahaları, sevinçleri, cıvıl cıvıl yarışları sokaklarda yok artık.

Bayram namazlarının kalplerimize zerk ettiği
manevi hazla, yakalanan uhrevi havanın, hemen akabinde topluca kabirlere
taşınması, hastaların unutulmaması, yakınını kaybedenlerin topluca ziyaret
edilmesi ne anlamlı, ne hoş uygulamalardı.

Çocukluğumda bayramlarda ev ev gezerdik. On iki
yaşını doldurmayanlara çerez dağıtırlardı. En samimi kafadar arkadaşlar ve
akraba olanlar bir gurup olurduk.

Topladıklarımızın içinde neler yoktu ki; kuru
üzüm, hurma, ceviz, fındık, fıstık, lokum, iğde, kuru dut, keçiboynuzu, akide
şekeri vb.

Evlere bayramlaşmaya gitmek gerçekten de
mutluluktu. Kapıda güler yüzlü bir teyze karşılar, bizi adam yerine koyar, hal
hatırımızı sorar, cana yakın, cicili bicili giyinenlerimizin yanağını okşar ve
bolca çerez ikram ederdi. Ne tadına doyulmaz huzur kırıntılarıydı bunlar.

İçimizde; kin, kırgınlık, stres, hüzün asla
yoktu. Engin bir hoşgörünün yüreklerimize enjekte ettiği sevgi çiçekleri vardı
göz bebeklerimizde.

Topladığımız harçlıklarla bayramlık servetimizi
hesaplar, kendimize bahşedilen güven ve sevinçle sokağa fırlardık. Ne bitmez
tükenmez lezzet paylaşımlarıydı bilemezsiniz.

Büyükler de ev ev bayramlaşırdı. Tepsi içinde;
kâğıtlı şeker, lokum, kolonya ve sigara ikram edilirdi.

Anlattıklarımda olağan üstü durum yok elbette.
Fakat hafızamda o kadar değerli izleri var ki bu yaşantıların. Hatırladıkça,
duygularımı tozpembe bulutlar sarmakta. Yeniden yaşayabilmek için neler
vermezdim ki.

Bütün bunları bize anlamlı kılan; madden sahip
olduklarımızın çokluğu değildi elbette. Zira çok da fazla bir şeylerimiz yoktu.
Fakat gönül zenginliğimizi sağlayan; içtenlikler, sadelikler yalınlıklar, samimiyet,
sevgi ve hoşgörü oldukça çoktu.

Yüreğimizde duruluk ve huzur, ahde vefa, kadir
kıymet bilme, sevme ve sayma vardı.

Kanaatkârlık, yaşama sevincimiz haddinden
fazlaydı.

Bir takımdık adeta, komşularla, arkadaşlarla,
akrabalarla. Birimizin derdi, hepimizindi. Hayattan çok şey beklemezdik. Uzak
ve elde edilemeyecek hedeflerimiz yoktu. Sade samimi ve basit yaşardık. O
yüzden endişeli değildik belki de.

Evlerimizde çok eşya yoktu. Yaşamımız gibi
evlerimiz de sadeydi. Fakat sevgimiz sayesinde, hoş görülü ve huzurluyduk.
Kafamız her şeyle meşgul değildi. Esas olan kalp kırmamak, üzmemekti,
yardımlaşma ve dayanışmaydı.

Şimdiki bayramlarda maddi her imkân var
elbette. Hiç bir şeyin özlemi çekilmemekte. Ancak, en pahalı malzemelerle
pişirilen, fakat lezzet vermeyen yemek gibi san ki. Kaybolan bir tat var.
Katılan malzemeyle bulunamayacak bir tat.
İşte bayramlara lezzet veren de manevi paylaşımlardır.

Engin sevgi, saygı, değer verme, hoşgörü, biz
duygusu, yardımlaşma, komşuluk ilişkileri, aile bağları, merhamet,
kanaatkarlık, tevekkül, kendisi ve başkaları ile barışık olabilme, empati,
pozitif düşünme vb. değerler.
Bunlar,
bayramlara ruhunu veren, kişiyi, aileyi ve dolayısı ile toplumu mutlu kılan
argümanlardır.

Hiç bir masrafı olmayan, paylaştıkça çoğalan böylesi
hasletler, sadece, haset, kıskanç, bencil, öfkeli, nefret duyan kalplerde
yeşermez. İnsanı insan yapan değerleri yaşayamazsak, her gün bayram ilan edilse
de bir anlamı olmayacaktır.

Bayramlar önce yüreklerde olmalı. Bunu
başarabiliriz elbette. Geçmişin özlemleri ile yetineceğimize, gelin gönülleri
önce bayram kılalım. O tat yeniden gelecektir eminim.

“Gönüller sevinç dolsun, umutlаr gercek olsun,
аcılаr unutulsun, üzerimize mutluluklar yağsın” dileklerimle… Bayramınız kutlu
olsun…

Sevgiyle kalın…

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Ve Eserleri – 27

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

 Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Eserleri Hakkında Yazılanlardan Seçmeler
– 2

SEZER ŞAFAK

 

Mahmud Kemal
İnal Beyefendi, 19. yüzyılın son çeyreğinde yetişen, devletin yönetildiği Bâb-ı
Âlî’de birçok sadrıâzamla birlikte uzun yıllarca çalışan ve Cumhuriyet
döneminde bazı görevler üstlenmesinin yanı sıra Osmanlı dönemi devlet adamları,
şâirleri ve sanatkârları hakkında önemli eserler ortaya koymuş bir isim olarak
karşımıza çıkmaktadır. 19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyıl başlarının
siyâsetçi ve edebiyatçılarını yakından tanıyan ve pek çok kültür muhitinde
bulunan İbnülemin’in, çoğunlukla yaşadığı dönemi konu edinen eserlerinde söz
edilen sosyal meseleleri ve bu meseleler hakkındaki tespit ve düşünceleri son
derece mühimdir. 

Mehmed Emin
Paşa’nın oğlu olan İbnülemin, Sarı Konak’ta İstanbul görgüsü ve terbiyesiyle
yetişmiş ve özel öğrenim görmüştür. Çocukluk yıllarından itibâren önemli devlet
adamları ve edebiyatçıların meclislerinde bulunan İbnülemin Bey, Yusuf Kâmil
Paşa’nın mühürdarı olan Mehmed Emin Paşa’nın oğlu olması sebebiyle 19. yüzyıl
sonlarında Bâb-ı Âlî’de yaşanan problemlere şâhitlik etmiştir. Yirmili
yaşlarına gelmeden Eyâlât-ı Mümtâze Kalemi’nde çalışmaya başlamış, uzun yıllar
boyunca Bâb-ı Âlî’de önemli görevler üstlenmiştir.

Bu dönemde
Ahmet Midhat Efendi’nin yayınlamakta olduğu Tercümân-ı Hakikat’te yazmaya
başlayan İbnülemin, ağırlıklı olarak din ve ahlâk konularından, İslâmiyet ve
medeniyet ilişkisinden söz etmiş, İslâmiyet’in ilerlemeye engel olmadığı
fikrini işlemiştir. Bunun yanı sıra oruç ibâdetinin faziletlerini anlattığı
Menâfiu’s Savm ile akıl, nefsin terbiyesi, ölüm gibi temalardan bahsedilen
Ravzatü’l-Kemâl adlı eserlerini de bu yıllarda kaleme almıştır.

1890’lı
yıllarda tefrika roman da yazan İbnülemin; ‘Sabih’,
Bir Yetimin Sergüzeşti’ ve ‘Rahşan’ adlı romanlarını kaleme alarak
bazı siyâsî ve sosyal problemleri ilk defa romanlarında işlemiştir. Nâmık
Kemal’in Cezmi romanından esinlenerek Sabih’i yazan İbnülemin, Müslümanların
Türkistan coğrafyasındaki fetihlerinden söz etmiş ve romanın yazıldığı İkinci
Abdülhamid Han döneminin problemlerini Türkistan’da yaşanmış gibi anlatarak pek
çok kritik konuya değinmiştir. Eserde; liyâkat sâhibi olmadan önemli mevkilere
tâyin edilme adâlet mekanizmasındaki aksaklıklar gibi problemlerden bahsedilmiş
ve yöneticilerde olması gereken hukuka riâyet, müşâvereye önem verme gibi
olumlu özellikler anlatılmıştır. Bu romanının sansürlenmesinin ardından
Sabih’teki tutumunu devam ettirmeyen İbnülemin, yetimleri gözetme, zorakî
evliliğin olumsuz sonuçları gibi konuları işlemeye koyulmuş ve ‘Bir Yetimin Sergüzeşti’ ve ‘Rahşan’ adlı romanları kaleme almıştır.

Günümüzde hâl
tercümesi/biyografi yazarı olarak tanınan İbnülemin, bu alandaki ilk çalışması
olan ‘Meşâhîr-i Osmâniyye’ adlı
makalesini 1898’te yayınlamıştır. Yaşadığı dönemin şâir, hattat ve devlet
adamlarının el yazısı örneklerini bir araya getirdiği ‘Hutût-ı Meşâhir Mecmuası’nı da bu yıllarda hazırlamış; Şûrâ-yı
Devlet azası İzzüddin Bey ve Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucularından
Menapirzâde Nuri Bey’in hayatını bu dönemde kaleme almıştır.

Daha önceki
kuşağı (eslâf) çağdaş literatüre kazandırarak
yeni nesillere (ahlâf) tanıtmayı gaye edinen İbnülemin, bunu yaparken yalnızca
eslâfı yüceltmemiş, zaman zaman çok sert eleştirilerde bulunmuştur. Bu
bağlamda, günümüzde anlaşıldığı şekliyle İbnülemin’in yalnızca eskiyi anlatması
/ methetmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığı anlaşılmakta ve bu
çalışmalarda geçmiş deneyimlerden ayrıntılarıyla söz edildiği görülmektedir.

Osmanlı
bürokrasisinin merkezi olan Bâb-ı Âlî’de genç yaşta çalışmaya başlayan ve
Saltanat’ın kaldırılmasına kadar 33 yıl boyunca burada görev alan İbnülemin,
19. yüzyılın son senelerinde Bâb-ı Âlî’deki aksaklıklara da yakından şâhitlik
etmiş ve liyâkat esâsına uyulmayan ve memurlardan mutlak itaat beklenen bu
kurumu ileriki yıllarda yayınlanan eserlerinde sıklıkla tenkit etmiştir.
Abdülhamid döneminin ardından İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin etkin olduğu yıllarda
da Bâb-ı Âlî’de çalışmaya devam eden İbnülemin, İttihad ve Terakki hakkında da
kritik tenkitlerde bulunmuş; Sadrazam Said Halim Paşa’nın İttihad ve Terakki
karşısında birçok konuda pasif kalmasını ve bu dönemdeki hürriyet ile
bağdaşmayan katı yönetim tarzını eserlerinde tenkit etmiştir.

Meşrutiyet
basınında birden çok yazısı yayınlanan İbnülemin, bu yazılarının yanı sıra önemli
şahısların hayat hikâyelerini yazmaya devam etmiştir. Bir Bâb-ı Âlî
bürokratının kaleminden çıkan bu eserlerde devlet yönetimindeki problemlerden
ve bazı sosyal meselelerden söz edilmiştir. Beyânü’l-Hak Dergisi’ndeki
yazılarında dönemin ruhuna uygun olarak meşrûtî idâreyi selâmlayan İbnülemin, ‘Ehemm-i Umur’da âdil bir idâreye
kavuşulduğundan, ‘İdâre-i Meşruta’da
meşrûtî idârenin öneminden söz etmiş; ‘Hürriyet
başlıklı yazısında ise hürriyeti, hayatın ruhu olarak târif etmiştir. Bu
yıllarda Fındıklılı İsmet Efendi ve Gelenbevî İsmail Efendi’nin hayat
hikâyelerini de kaleme alan İbnülemin, Encümen-i Şuâra’nın müdâvimlerinden Hersekli
Ârif Hikmet ve Leskofçalı Galib üzerine de iki ayrı çalışma ortaya koymuş ve
her iki ismin de Nâmık Kemal’in sosyal problemleri merkeze alan şiir
anlayışındaki etkisinden söz etmiştir. Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin de hayat
hikâyesini yazan ve dîvânını yayınlayan İbnülemin, adâlet ve dürüstlük gibi
konulara ve Şeyhülislâm Yahya Efendi hakkındaki kısa hikâyelere yer vererek bir
devlet adamında olması gereken özellikleri dile getirmiştir.

Bu günlerde
Mustafa Kemal Paşa’yı rüyasında gördüğünü defterine kaydeden İbnülemin, ileriki
yıllarda yayınlanan Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar’da Dâmad Ferid Paşa’nın
sadâreti döneminde Dürrîzâde Abdullah Efendi tarafından Kuvâ-yı Milliye
hareketi aleyhine yayınlanan fetvayı sert bir dille eleştirmiş, Ferid Paşa’yı
sadrazamlığa tâyin eden Sultan Vahideddin Han’ı da tenkit etmiştir.

Mahmud Kemal
Bey, Cumhuriyet döneminde de devlete sadâkatle hizmet etmiş, yapıcı tenkitlerde
bulunmuştur.

1930-1942
yılları arasında yayınlanan Son Asır Türk Şâirleri’nde ağırlıklı olarak 19.
yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında yaşayan şâirlerden söz edilmiştir.
Mensup oldukları şiir akımları bakımından herhangi bir ayrıma gitmeksizin bütün
şâirlere yer vermeye çalışan İbnülemin, Cumhuriyet dönemi şâirleri arasında da
siyâsî görüş ayrımı yapmamıştır.

İbnülemin; Nâmık
Kemal, Yahya Kemal Beyatlı, Tevfik Fikret, Süleyman Nazif gibi şâirlerin
yanında Beykoz Kundura Fabrikası’nın muhasebe görevlisi Enver Bey, İzmir’de
turşuculuk yapmakta olan Âtıf Ölmez gibi isimlere ve dönemin siyâsî muhalifleri
arasında sayılabilecek isimlere yer vererek dönemin bütün şâir kadrosunu
tanıtmaya çalışmıştır.

Liyâkatin
önemine vurgu yapan İbnülemin, denizi görmeyenlerin kaptan-ı derya olmasından
söz etmiş ve eserin önsözünden itibâren neredeyse bütün başlıklarda devlet
yönetiminde liyakat esaslarına uymanın önemine işâret etmiştir.

İbnülemin,
Cumhuriyet dönemindeki eser isimlerinden yola çıkılarak, Cumhuriyet döneminde
Osmanlı dönemini bütünüyle öven, sâhiplenen, bu maksatla yüzlerce biyografi ve
binlerce sayfalık eserler ortaya koyarak bütün ömrünü eskiyi korumaya hasreden
ve hiçbir biçimde içinde yaşadığı zamanı yansıtmayan ‘nostaljik’ bir isim olarak görülmekte ve tanıtılmaktadır. Çağdaş
literatürde İbnülemin hakkında ortaya konan çalışmalarda bu bakış açısı hâkimdir,
basında yer alan yazılarda ve hâtırat niteliğindeki bazı çalışmalarda da
İbnülemin’in son dönemlerindeki gündelik hayat pratiklerinden yola çıkılarak
buna benzer bir portre çizilmekte, ‘mâzinin
türbedârı
’ olduğundan söz edilmektedir. Buna karşılık, Sultan Abdülhamid
döneminden başlayarak, Meşturiyet ve daha sonraki Cumhuriyet yıllarında
İbnülemin son derece çağdaş bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sezer Şimsek: 1989’da İstanbul’da doğdu. Lisans öğrenimini
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2011 yılında
tamamladı. Hâlen Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü
Kurumlar Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda Dr. Öğretim Üyesi olarak görev
yapmaktadır. Evli ve bir çocuk babasıdır. Yayınlanmış kitapları: Ebul’ulâ
Mardin: Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Âlimi (2015), İki Devrin Muhalifi Refi’
Cevad Ulunay ve İstanbul (2016), Şeyhü’l-muharrirîn Burhan Felek (2017), Burhan
Felek’in İstanbul’u (2017).

*masadak: Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. ‘Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru,
sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı
’ gibi mânâlara gelir.
Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.

 

Son Asır Türk
Şâirleri Hakkında

BÜLENT
ŞIVGA

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal tarafından ‘Kemâlü’ş-Şuarâ
ismiyle kaleme alınan, ‘Son Asır Türk
Şâirleri
adıyla yayınlanan eser, tezkire geleneğinin son örneklerinden biri
olarak sayılır. 1942 yılında ilk basımı yapılan Fatin Tezkiresi’nin zeylidir.
(Sonuna yazılan ek kısımlarıdır.) Son dönem şâirleri hakkında bilgi vermesi,
zaman zaman başka kaynaklara başvurarak iktibaslar yapması, belgeler göstermesi
bakımından dikkate şayandır.

Eserin
mukaddime bölümünde tezkirelerde gördüğümüz konulara değinilmiştir. Bu bölümde
yazar, kendisine kadar yazılan tezkireler hakkında kısaca bilgi vermiştir.
Fatin Efendi’den sonra şâirler tezkiresi tertip edilmediğini, tezkire yazma
teşebbüslerinin çeşitli sebeplerden dolayı neticesiz kaldığını dile getirerek
son yıllarda yetişen şâirlere dâir malûmat elde etmenin imkânsız bir hayal
olduğunu ifâde etmiştir.

Eserini
hazırlarken nasıl bir yol tâkip ettiğini, şâirler üzerine değerlendirmelerinde
nasıl davrandığını, şâirlerin hayat hikâyelerinde ne gibi inisiyatifler
sergilediğini ifâde ederek eserinin edebiyat âlemi için faydalı olması ve
okuyucularının kendisini hayırla yad etmesi emeliyle mukaddime kısmını bitirir.

Biyografi
kısmı olarak kabul edilen bölümde ise alfabetik olarak 574 şâir sıralanmış ve
bunlarla ilgili bilgiler verilmiştir.

Latîfî
Tezkiresi ve Son Asır Türk Şâirleri adlı eserlerde şâirler için verilen
bilgiler, ele alınan hususlar, ifâde tarzları, dil özellikleri, kullanılan
terimler, müelliflerin anlattıkları şâirlerin eserlerinden seçtikleri örnek
metinlerde ön plana çıkan özellikler:

Her iki esere de
bakıldığında, müelliflerin şâirlerle ilgili değerlendirmelerinde genel olarak
objektif davrandıkları görülüyor. Mahmud Kemal İnal, özellikle hayatta bulunan
şâirler ve eserleri üzerine uzun uzadıya açıklamalar yapmaktan sakınmıştır.
Çünkü en küçük bir tenkidi bile hazmedemeyen

kişilerin
kendisine güceneceklerini düşünerek böyle bir durum sergilemekten mümkün
mertebe geri durmuştur. Bir sebebi de şâirlerin edebî tekâmül içerisinde bulunmalarıdır.
Yapılacak bir tenkidin, şâirin edebi tekâmülünü sekteye uğratabileceği düşüncesinden
dolayı bundan uzak durmuş olabilir.

Latîfî
Tezkiresi’nin geneline bakıldığı zaman ancak bir iki şâire yönelik olumsuz
tenkitlerin yapıldığı tespit edilmiştir. Latîfî, bu eleştirileri yaparken düşündüğünü
söylemekten asla çekinmeyen bir mizaç sergilemiştir. Latîfî; şâirlerin gerçek
kıymetlerini, mevkileri ne olursa olsun, açıkça ve çekinmeden belirtmiş,
koyduğu ölçütlerle her şâire lâyık olduğu kadar kıymet vermiştir.

Latîfî’nin
şâirler için getirdiği bu kıstas fikri Mahmud Kemal İnal’da da görülmekle
birlikte hissî davranmaya varan bir tutum sergilediği de görülmektedir.

Objektif olma
gayretlerine rağmen İbnülemin’in tam mânâsı ile neslinin son temsilcisi
olduğuna, ele aldığı şahıslar hakkındaki değerlendirmeleri şâhittir. Latîfî
Tezkiresi’nde her şâir hakkında bulunabilen birçok bilginin gerektiği ölçüde
verilmesine gayret edilmiştir. Mahmud Kemal İnal ise Ziya Paşa, Nâmık Kemal
gibi daha önce haklarında çeşitli yazılar yazılan kişilerin biyografilerini kısa
tutma yoluna gitmiştir. Son Asır Türk Şâirleri’nin diğer bir farkı da aruzla yazan
şâirlerin yanında hece şâirlerini de içerisinde barındırmasıdır. Bu iki eserin
mukaddimelerinde dikkatimizi çeken diğer bir fark ise Latîfî Tezkiresi besmele,
hamdele ve salvele ile başlarken Son Asır Türk Şâirleri’nde bunun olmamasıdır.

Her iki eserde
de şâirler alfabetik olarak sıralanmasına rağmen Mahmud Kemal İnal zeyl yaparak
bu alfabetik sıralama düzenini mecburî olarak bozmak mecbûriyetinde kalmıştır.

İki eser
arasındaki diğer bir fark ise Mahmud Kemal İnal’in ‘Kendime Dâir’ başlığı atarak kendi hayat hikâyesine yer vermiş olmasıdır.
Lâtifî Tezkiresi’nde böyle bir durum yoktur. Lâtifî Tezkiresi ‘Hâtime’ kısmı ile tamamlanırken, Son Asır
Türk Şâirleri eseri bazı kişiler tarafından yazılmış takrizler kısmıyla hitâma
erdirilir.

Latîfî,
tezkiresinin biyografi kısmında bilgi vereceği kişi, dîvan şiirinin önemli isimlerinden
biri ise veya önemli devlet makamlarından birinde görev alıyorsa daha ilk
cümlelerinde pek çok övücü sıfata yer verip onun önemini daha başlangıçta
vurgulamaya çalışmıştır. Aynı şekilde ele aldığı kişi hayatta değilse mahlastan
sonra ona rahmet dileyen bir duâ cümlesi eklemiştir.

Mahmud Kemal
İnal ise ele aldığı kişinin sâdece ismini zikrederek başlığını oluşturmuştur. Her
iki eserde de şâirlerle ilgili ismi, lakabı, nereli olduğu, kimin oğlu olduğu, babasının
hangi görevlerde bulunduğu, eğitim durumu, hangi makamlarda bulunduğu, ölüm târihi
ve mezarının yeri üzerine bilgiler verilmiştir.

Mahmud Kemal
İnal, şâirlerle ilgili doğum yeri ve târihi bilgisine yer verirken Latîfî
Tezkiresi’nde özellikle doğum târihi üzerine takvime dayalı bir tespitin yok
denecek kadar az olduğu görülmektedir. Bu bilgilerden sonra her şâir için yapılmamakla
birlikte şâirlerin ön plana çıkan kişilik yapıları ve fizikî görünümüne dâir
bilgiler sunulur. Şâirin edebî kişiliğine yönelik değerlendirmeler genellikle
yaratılışında şiir kudret ve yeteneğinin bulunup bulunmadığı ve şâirlik
mizacının genel niteliklerinin tanıtımı üzerinedir.

Latîfî Tezkiresi
ve diğer birçok tezkirede şâirlik kabiliyeti, genellikle olumlu çağrışımlara sâhip
kelimelerle zikredilir. Şâirin yaratılış hâlini, sanat mizacını ve
yeteneklerini ifâde etmek için başta ‘tab’ olmak üzere kudret, kuvvet, kâdir, tabiat,
iktidar ve benzeri kelime ve bunlarla yapılan tamlamalar tezkirelerde geniş yer
tutar. Bu özellik Latîfî Tezkiresi’nde de görülmektedir.

 

Mahmud Kemal
İnal, kişinin şâirlik ve şiirlerine yönelik değerlendirmeler bir iki cümle ile
geçiştirilmiştir. ‘Edib, terbiyeli, halîm,
dil-nüvâz bir şâir-i mâhir idi… Şiiri gıda-yı ruh addetmişti. Dâhil olduğu
mecliste söz söylemezdi. Şiir okurdu, okumaktan zevk-yâb olurdu
…’ şeklinde
değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu değerlendirmeler yapılırken her iki eserde
de şâirle ilgili anekdotlara yer verilmiştir. Mahmud Kemal İnal, şâirin kendi
ağzından hayat hikâyesini veya onu tanıyan çok yakın birisinin ifâdelerini eserine
koyarak birincil kaynaklara yönelmeye çalışmıştır. Mahmud Kemal İnal’in ‘Bazı şâirlerin bizzat yazdıkları tercüme-i
hâllerini aynen derc ettim. Herkes, kendini elbette başkasından iyi bilir
.’
ifâdeleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Latîfî ise ele aldığı şâire
yönelik uzun ve dikkatli bir inceleme ve araştırma yaparak birçok eser
tarayarak kanaatlerini ortaya koymuştur.

Latîfî ve
Mahmud Kemal İnal adı geçen eserlerinde şâir için yapılan değerlendirmeler
arasına kişinin şâirlik gücünü ortaya koyan bir iki beyit serpiştirmişler veya
şiirin hangi olay sonucunda yazıldığını belirten bilgi kısmının peşine beyit
alıntıları yapmışlardır. Bu beyit alıntıları birinin bir göreve gelişi üzerine
yazılan şiirlerden olabileceği gibi birinin doğumu veya ölümü üzerine yazılan
şiirlerden de olabilir. Aynı şekilde hayat hikâyesinin anlatıldığı kişinin
ölümü üzerine farklı kişilerin yazdıkları manzumelere de yer verilmiştir. Bu
şekilde nesir aralarına şiirler yerleştirilerek hem okuyucunun bilgiler içinde
bunalması önlenmiş hem de verilen bilgilere delil gösterme yoluna gidilmiştir.
Her iki eserde de biyografi kısmı şâirlerin eser adlarının zikredilmesi ve
şiirlerinden örnekler verilmesi ile tamamlanır.

Bülent Şıvga: Biyografi Yazma Açısından Latîfî ve Mahmud
K. İnal Mukayeyesi.
Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları Dergisi C: 2, S: 1,
s:340-352, İstanbul Şubat 2019

Ucuzladık: Dolar Çıkmıyor, TL Düşüyor

Yabancılara göre ucuzladık. Hem de çok ucuzladık.
Fabrikalarımız ucuzladı, şirketlerimiz ucuzladı; en kötüsü insanımız ucuzladı.
Sık sık Bulgaristan’dan Edirne’ye alışverişe gelenler haber oluyordu. Sonra
yalnız Bulgaristan’dan değil, bütün Balkan ülkelerinden müşteri turistleri
görmeye, okumaya başladık.

 

Hep doların yükseliş grafikleriyle uğraşıyoruz. 1 dolar kaç
TL diye bakıyoruz. Halbuki 1 TL kaç dolar diye bakmalıyız. İnsanların olup
biteni daha iyi anlaması için TL’nin düşüş grafiğini çizmek daha iyi. Çünkü
TL’nin düşüşü, bizim ne kadar ucuzladığımızı gösterir.

 

 

Niyetim ay ay rakamları bulup, bir Excel tablosuna girip
sonra da grafiğini çizmekti ki baktım, Google Hazretleri bunu zaten yaparmış.
Grafik, 2006 Mayıs’ından bugüne, 1 TL’nin kaç dolar ettiğini gösteriyor. Solda
gördüğünüz tepeler 1 TL’nin neredeyse 1 dolar ettiği 2007-2008 yılları. Bugün 1
TL doların onda biri de değil. Bu yazıyı yazdığım gün, 7 sentin altında.
2008’den 2022’ye değerinin onda birine değil, on ikide birine kadar düşmüş.

 

Batan geminin malları

İşte, aşağı yukarı bu kadar ucuzladık. İsterseniz ucuzladık
yerine fakirleştik de diyebilirsiniz. Şimdi birisi itiraz edecektir: TL’nin
ucuzlaması, bizim ucuzladığımız, fakirleştiğimiz anlamına mı gelir? Bir gün
içinde gelmez. Bir hafta içinde de gelmez. Fakat bir ay, iki ay, altı ay sonra
insanlar fakirleştiklerini hissetmeye başlar.

 

Biri daha diyecektir ki, satın alma gücü paritesi diye bir
şey vardır; daha şık söyleyişle PPP diye bir şey. TL burun üstü çakılırken PPP
bizi kurtarır. O PPP de ilk ay çok olumlu görülebilir. Fakat eninde sonunda
bütün fiyatlar birleşik kaplar gibi dolar cinsinden, euro veya sterlin
cinsinden aynı seviyeye gelince PPP’den de fazla bir hayır olmadığını anlarız.

 

Bu neye benziyor biliyor musunuz? Etrafımız denizlerle
çevrili ve biz batmaya başlıyoruz. Bize diyorlar ki dışardaki denizler ne kadar
yukarımızda kalırsa kalsın, hatta isterse boyumuzu aşsın, biz hâlâ aynı ülkede
ve birbirimize göre hâlâ aynı seviyede değil miyiz? Keyfine bak…

 

Yavaş pişen kurbağa

Ülkemizi sıkı sıkı izole edebilirsek, dört yanımıza su
geçirmez duvarlar örüp dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymazsak doğrudur. Fakat
böyle olmaktan çok uzağız; gittikçe kendi kendimize yetme oranımız da azaldı.
Her şeyde maliyete etki eden enerji ithal. İhraç ettiklerimizin ham maddesi de
yarı işlenmiş maddesi de ithal.

 

Tıpkı ihlal ettiğimiz sağlık öğütlerinin bizi yavaş yavaş
öldürmesi gibi, mesela sigara gibi, mesela şişmanlamak gibi, kötü ekonomi
yönetiminin öldürücü etkisi de gecikerek geliyor. Öyle ya, bir sigara
içtiğimizde göğsümüzde ağrı başlasa, öksürüp kan tükürsek, sigarayı hemen
bırakırdık, değil mi? Eh, “Merkez Bankası Başkanı laf dinlemiyordu, aldım.”
veya “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur.” gibi lafların sarf edildiklerinin ertesi
günü aç kalsaydık belki bu yanlışlar hemen düzeltilirdi. Fakat tıpkı obezite
gibi, tıpkı kanser gibi, hemen öldürmüyor, ağır ağır öldürüyorlar… Şu yavaş
pişen kurbağa artık klişe oldu ama bu hâlimize cuk oturuyor.

 

Ekmek dolarlaymış, domates de…

Ülke batınca sular yavaş yavaş içeri doluyor ve suyun
kaldırma etkisiyle her şey, yani her şeyin fiyatı yükselmeye başlıyor. Bir tek
bizim boyumuz uzamıyor, bir tek biz suyun altında kalıp boğuluyoruz. Belki
içimizdeki birkaç iyi yüzücü, birkaç yat, kotra sahibi oligark hariç. Onlar da
fiyatlarla birlikte yükseliyor ve sıkıntı çekmiyor. Farkındaysanız yine yanlış
konuştum. Hani dolar yükseliyor diyoruz ya… Dolar yükselmiyor, TL alçalıyor. Ve
her şey pahalılaşmıyor, biz fakirleşiyoruz. Biz ucuzluyoruz.

 

Hani bir aralık “Bize ne? Ekmek dolarla mı?” gibisinden
laflar söylenmişti. Geçen aylar ve yıllar içinde gördük ki ekmek de, domates
de, ev ve otomobil de dolarlaymış. Dolarla olmayan tek şey ücretlilerin
maaşları ve üreticinin kazancıymış. Ve biz ucuzlamışız. Yabancılara göre
Türkiye ucuzlamış. Fabrikalarımız, işletmelerimiz, şirketlerimiz ucuzlamış ve
en kötüsü insanımız ucuzlamış.

 

İnsanımız ucuzlayınca ne olur? Ne olur dersiniz?

Alıntı: https://millidusunce.com/ucuzladik-dolar-cikmiyor-tl-dusuyor/

Şahsiyetin Sosyolojisi ve Besim Dellaloğlu

Besim
Dellaloğlu
’ndan
Kenan Göçer (akademisyen
kimliklerine ket vursalar da biri profesör, biri doçent) vasıtasıyla haberdar
olduk hatta Kocaeli’nde mukim
olduğunu öğrendik. Çok kitabı vardı ama biz daha çok Gazete Duvar’daki
yazılarıyla yetindik. 2002’den beri faaliyette olan Selçuklu Düşünce Kulübü’müze konuk edelim diye düşündük ama
gerçekleştiremedik. Ki zaten bu sıralar Selçuklu DK da konuk eksenli değil
kitap analizi temalı gidiyor. Üç maç (Zeynep
Sayın
& Ölüm Terbiyesi, Kojin
Karatani
& Dünya Tarihinin Yapısı, Johan Huizinga & Homo Ludens) geride kaldı, önümüzdeki
maçlara bakıyoruz ve ilki de 19 Mayıs Perşembe akşamı David Graeber’in “Borç” kitabı üzerine müsabaka-yı efkâr..

 

            Twitter
mecrasını bile fikrî terakkiye ve zihniyet inşasına âlet eden Kenan Hoca’nın ŞAHSİYETSİZ ŞAİR OLUNMAZ vurgulu paylaşımıyla Besim Dellaoğlu’nun perspektif.online
sayfasında yayınlanan ŞAHSİYETİN SOSYOLOJİSİ yazısıyla güne uyandık. Uyanmak
derken bütün duyularımızın ve zihinsel uyarıcılarımızın harekete geçmesini
kastediyorum. (Fikir) Arzu edene “Ahlakın Sosyolojisi” ve “Haysiyetin
Sosyolojisi
” gibi daha pek çok sarsıcı yazı var. Fakat ben yine de Bir
makaleye sığdırılmış bir kitap; öylesine derin ve düşündürücü’

takdimiyle “Şahsiyetin Sosyolojisi” yazısından piyasaya pâre pâre
pasajlar pay edeyim:

 

* Çok
güçlü kimlikler insanı şahsiyetsizleştirir. Şahsiyet biraz da kimliğe rağmen
gelişir. Cemaat daha çok kimlik, cemiyet daha çok şahsiyettir.

 

* En şahsiyetli dindar Allah ile tek
başına yüzleşebilendir. Dindarın bu yüzleşmesine vicdan diyoruz. İnanmayan bir
insan için bu elbette ilkeler olabilir. En şahsiyetli Galatasaraylı kendi
takımının oyuncusunun yaptığı penaltıda hakemin kararının saygıyla
karşılayabilendir.

 

* Cemiyet
şahsiyetli bir cemaattir. Cemaat yeterince şahsiyet üretmeyen bir cemiyettir.

 

* Kitle toplumu denen şey, bir anlamda
cemiyettin cemaatleşmesidir. Kitle toplumu örgütlü şahsiyetsizliktir çünkü özne
kitle içinde kaybolur. Kitle, toplumun insanın kurdu olduğu bir insanlık
halidir.

 

* Güçlü
bir sadakat vurgusunun şahsiyetsizlik üretmesi kaçınılmazdır. Sadakat ile
şahsiyet genellikle birbirleriyle ters orantılıdır. Biri artarsa diğeri azalır.

 

* Kim-liğin, yani kim olma sorusunun
hayata bu kadar hâkim olduğu bir yerde şahsiyet yeşermez. Şahsiyet inşa
edemeyen kimliğe sarılır. İşçi ve işveren sendikalarının, örgütlerinin teolojik
tercihlere göre yapılanması da bunun bir uzantısıdır.

 

* Platon’un
o meşhur yapıtın adı Türkçede genelde söylendiği gibi Devlet değil
Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet ise kamudan gelir. Cumhuriyet şahsiyettir çünkü
bütün kimlikleri eşitleyerek nötralize eder ve kişiliğin, yani şahsiyetin öne
çıkmasına vesile olur.

 

* Cumhuriyet aynı zamanda liyakattir.
Liyakatin güçlü olduğu yerde kimlikler baskın olamazlar. Liyakat şahsiyet
üretir. Oturduğu koltuğa liyakatle gelen birinin, onu atayana karşı
gerektiğinde dik durabilme imkânı şahsiyettir.

 

* Dava
kavramı şahsiyetten çok şahsiyetsizliği çağrıştırır. Hayattaki bütün
hükümlerini belli bir davanın ufkuyla sınırlı olan biri asla yeterince
şahsiyetli biri olamaz.

 

* Risk, kriz, zor hem şahsiyet üretir
hem de şahsiyetsizlik. Zor zamanlarda bükülmeyenler şahsiyetlidir. Zor
zamanlarda yamulanlar ise şahsiyetsiz.

 

* Komünizmin
kanunen yasak olduğu bir yerde komünizme sövmek şahsiyetsizliktir. Tıpkı
başörtüsünün yasak olduğu ortamda İslam’ın başörtüsünü zorunlu kılmadığı
propagandası yapmak gibi.

 

* Konformizm jenerik şahsiyetsizliktir.
Türkiye’de muhafazakârlık sanılanın önemli bir kısmı aslında konformizmdir.
Kendi ürettiği değerleri olan elbette onu muhafaza etmeye çalışır. Ancak tek
yapabildiği egemen değerlere teslim olmak olan muhafazakâr değil,
konformisttir.

 

* İnsan
kalitesiyle rejim kalitesi birbirlerinden asla bağımsız değildir. Kaliteli
rejimler kaliteli insan üretir. Kaliteli insanlar, kaliteli rejimler inşa eder.

 

* Üretmeyen toplumlar şahsiyetsizleşir,
haysiyetsizleşir, ahlaksızlaşır. Geçimi için bir kimliğe muhtaç olmak zorunda
olmak insanı şahsiyetsizleştirir. Doğuştan edinilmiş kimlikler bu yüzden
şahsiyet değildir.

 

*
Üretim, paylaşım, eşitlik, hukuk, demokrasi şahsiyet ister ve şahsiyet üretir.

Asgari demokrasi ise asgari gelir
eşitliği olmadan olmaz. Çünkü şahsiyet asgari haysiyet olmadan olmaz.

 

* Şahsiyet farklılıktır. Kimlik değil,
kişiliktir. Hiç kimseye benzememektir.

 

* ‘Şahsiyet’ten
ahlakı ve haysiyeti çıkardığımızda geriye kalan palyaçoluktur.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 26

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

 

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal

MEHMET KÂMİL BERSE

 ‘Öyle
bir âşık gerek ki bana, bir kımıldadı mı, bir kalktı mı, her yandan ateşlerle
dopdolu kıyâmetler koparmalı.

Bir gönül istiyoruz ki cehennem gibi olmalı,
cehennemi bile yakıp yandırmalı; denizin dalgasından kaçmamalı; yakmalı,
yandırmalı yüzlerce denizi.

Gökleri bir mendil gibi dürmeli avucunda; zevalsiz
ışığı bir kandil gibi asmalı gök kubbeye
…’

Derken Hazreti
Mevlânâ, inanan inandığını ölümüne savunan hakkı tutup kaldıran bir insan-ı
kâmili işâret ediyor. Bu hasletleri taşıyan biri yaşadı bu topraklarda,
yaşamışlığıyla, yaşayışıyla, engin bilgi birikimiyle…

Târihin
içinden yaşayarak gelen ve hâlâ aramızda vakfıyla, eserleriyle, hâtıralarıyla
yaşayan ve yaşayacak olan bir insan; İbnülemin Mahmud Kemal İnal.

Hayâtı boyunca
maddî varlığını hep sadaka olarak harcamıştı. Şu felsefe ile hareket ederdi: ‘Rızkın hayırlısı kifâyet edenidir.’ İlim
tahsil etmek isteyen talebelere hizmet için, ilim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşuna
ön ayak olmuş, İstanbul İmam Hatip Okulu’nun yapımında büyük gayret göstermiş,
bütün mal varlığını ve mülklerini talebelere hizmet edecek bir vakıf kurulması
maksadıyla bağışlamıştı. Vefâtından sonra kurulan İbnülemin Mahmud Kemal İnal
Vakfı’nın ilk mütevelli heyeti başkanı, o günün İstanbul Müftüsü Ömer Nasûhi
Bilmen’dir. Bu gün bu vakıf, yüzlerce öğrenciye hizmet veren yurtları ve
burslarıyla bir eski zaman efendisinin dileğini yerine getirmektedir.                                                                                                                                                                                   

Mahmud Kemal
Bey devrin eğitim kurumlarında öıce Mercanağa Sıbyan Mektebi’nde ve Şehzâde
Rüştiyesi’nde tahsil gördükten sonra, Mekteb-i Fûnun-ı Mülkiye’de okurken
rahatsızlığı sebebiyle eğitimini tamamlayamamış, dinleyici sîfatıyla Mekteb-i
Hukuk’a devam etmiştir. Asıl eğitimini, ilim erbâbı hocalardan özel dersler
alarak devam ettirmiştir.’

Özel hocaların
başında Mehmed Âkif in babası İpekli Mehmed (Temiz) Tâhir Efendi gelir. Fâtih
dersiamlarından Temiz Tâhir Efendi de Yozgatlı Mahmud Efendi’den ders görmüş ve
icâzet almıştır. Fâtih Medresesi’nde dersiam olmak o zamânın telâkkisine göre
gıptaya değer bir gaye idi. O zamânın kabul edilen değeri ilim, Fâtihteydi.
Fâtih’ten öteye meselâ Şehzâdebaşı’na veya Beyazıt’a inmeye tenezzül edilmezdi.
Buralarda ancak ilim serpintileri var olabilirdi. İlmin asıl kaynağı
Fâtih’teydi. Mahmud Kemal Bey böyle önemli bir hocadan ders almak sûretiyle
hayâtının sonuna kadar ilim çizgisini belirlemişti. Fransızcayı Leon Efendi’den
öğrenmiş, kendisi gibi Nakşî-Hâlidî tarîkatına mensup Hoca Hüsnü Efendi’den
mülkiye mektebinde Fârisi, Beyazıt ve Şehzadebaşı câmilerinde Buhâri-i Şerif,
Beyazıt Câmii’nde Tefsir-i Keşşaf ve Fevzi Hindî’nin bâzı kasidelerini okumuş,
Hasan Tahsin Efendi’den sülüs ve nesih meşketmiş, icâzet almıştır. Fâni hayâta
gözlerini kapadığı güne kadar, hayâtı; her ânı ve her mekânı mektep olarak
kabul eden bir anlayışla yâni hep öğrenerek geçmiştir. Kendi ifâdesiyle: ‘Dârülfünundan şehâdetnâme almak tabiîdir.
Amma o şehâdetnâme mekteb-i iptidâi-i âhiret olan kabre girildiği gün alınır
.’

Sadrıâzamları yakından tanıyan târihçi

Bâbıâlî’de 33
sene memurluk yapan Mahmud Kemal Bey, 1889’dan îtibâren sadâretin birçok
bölümünde kâtip ve başkâtip olarak çalışmıştır. 1908’de Eyâlat-ı Mümtâze Kelemi
Müdürü olmuş Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinden sonra
Yıldız Sarayındaki evrâk-ı resmiye ve jurnallerin tetkik ve tasfiye işlerini
üstlenmiş, daha sonra buradaki evrâk ittihatçılar tarafından yakılarak yok
edilmiştir.  Mahmud Kemal Bey, bu
çalışmalarda Abdülhamid Han’a çok saygı duymuştur, O’nun hakkında yazdıkları
hakşinaslıktır. İkinci Meşrûtiyetteki hürriyet fikrinin daha açık ve net
anlaşılır dil ile Islâmiyet’in insan hürriyetine verdiği değere dâir yazılar
yazarak bunun toplumun her kesiminde uygulanması gerektiğine inanmıştır. Mehmed
Âkif’le sık görüşmelerine rağmen, iyi geçindikleri pek söylenemez. Bu konuda
kimsenin yorumu olmamıştır. Belki de Mahmud Kemal Bey’in devlete olan
yakınlığı, Mehmed Âkif için farklı davranmasına sebep olmuş olabilir. 1914
yılında Evkâf-ı İslâmiye Müzesi’nin kurulmasıyla görevlendirilmiştir. (Bugünkü
Türk-İslâm Eserleri Müzesi.) Böylece müzecilik konusunda da mâhir olduğunu
göstermiştir. 1916 yılında Şura-yı Devlet âzâlığına getirilmiş, 1921 yılında
Osmanlı Devleti’nin resmî yayın organı olan Takvim-i Vekâyi Gazetesi
müdürlüğüne, 1922 yılında Divân-ı Hümâyun Beylikçiliği’ne tâyin edilmiştir.
Cumhûriyetin kurulmasıyla birlikte Bâbıâlî’deki görevi son bulmuştur. Bu konuda
kendisi, ‘Hüsn-i sîret ve gayrete rağmen
terakki etmemek için her ne yapmak lâzım ise yaptılar
’ diyerek memûriyet
için şikâyette bulunur ise de, ‘Çocuk
denilecek bir yaşta Bâbıâlî’ye girdim, ilga edildiği gün çıktım. Oraya devam
ettiğim müddette 16 sadrıâzamın mâiyetinde bulundum
.’ der. Bunları
saydığımızda geçen yüzyılın târihinde rol alan önemli sadrıâzamların listesini
vermiş oluruz. Said Paşa, Kâmil Paşa, Cevad Paşa, Rîfat Paşa, Ferit Paşa,
Hüseyin Hilmi Paşa, Tevfik Paşa, Hakkı Paşa, Ahmed Muhtar Paşa, Mahmud Şevket
Paşa, Sait Halim Paşa, Talat Paşa, Ahmed İzzet Paşa, Dâmâd Ferid Paşa, Sâlih
Paşa, Ali Rıza Paşa…

Mahmud Kemal
Bey bu isimlerden sâdece bir tânesine çok önem verir. Son Sadrıâzamlar isimli
eserinde Said Paşa’dan bahsederken biyografilerini yazdığı sadrıâzamlar için, ‘Bunlardan bir kısmıyla vazifeden yâhut
babadan müntakil hukuk ve ülfetten dolayı pek çok temâsım oldu. Kendilerini
yakından tanıdım. Yazılarını yazdım, her türlü garaz ve ivazdan âzâde olarak
söyleyebilirim ki; içlerinde Said Paşa kâbında bir zat görmedim, hatta yalnız
sadnâzamlar arasında değil, görüştüğüm vükela, vüzera, ve devlet adamı arasında
o liyâkatte bir âdeme tesâdüf etmedim. Bu sözü mübâlağa veya tarafgirlikle
yorumlamayın
…’

Türk edebiyâtının en iyi biyografi yazarı

1923 yılında
Târih-i Osmânî Encümeni Âzâlığı’na seçilen Mahmud Kemal Bey, 1924 yılında
Vesâik-i Târihiye Tasnif Encümeni’nin başına getirilmiştir. Mahmud Kemal Bey’in
başkanlığında tasnifler yapılmıştır. İki yıl devam eden bu çalışmanın sonuçları
29 cilt hâlinde derlenerek, geleceğe ışık tutması açısından, Hazine-i Evrak
dâiresine teslim edilmiştir. Bugün Osmanlı Arşivi’nde İbnülemin Mahmud Kemal
adıyla araştırmaya açıktır. 1927 yılında başvekâletin Osmanlı arşivlerine sâhip
olmasıyla bu heyet lağvedilmiştir. Burada Mahmud Kemal Bey’in önemli bir
arşivci olduğu da ispatlanmıştır. Mahmud Kemal Bey kuruculuğunu üstlendiği
İslâm Eserleri Müzesi müdürlüğüne getirilmiş ve 1935 yılında buradan emekli
olmuştur.

Mahmud Kemal
Bey, hayâtı boyunca tek bir vazifeyle yetinmemiştir. Müze müdürlüğü yaparken
aynı zamanda Kütüphâneler Tasnif İşleri Müşâvirliği de yapmış. Maârif Vekâleti
tarafından hazırlanıp neşredilen, Islâm Ansiklopedisi müşâvirliklerinde
bulunmuştur.

Hayâtı boyunca
günlük yazdığı söylenmektedir. Prof. Dr. Ali Birinci, ‘Eline aldığı kalemi hiç bırakmamış, yarım asır günlük yazmış bir
insandır
.’ demiştir. Yazdığı eserlerin kaynaklarını bu günlükler
oluşturmuştur. İbnülemin Mahmud Kemal yine kendi ifâdesiyle, ‘Semere-i hayat, hayırlı yâd edilmektir
diyen çok velûd bir yazardır. Türk edebiyâtının en iyi biyografi yazarlarından
biridir. Biyografilerini yazdığı kişilerle yüz yüze irtibata geçmiş, vefat
etmişse veya ulaşılamıyorsa yakınlarından bilgi toplamıştır. Hayâtın hızla
aktığı, târihin gün be gün değiştiği bir dönemde, yaşadıklarının farkına
vararak tanıdığı, çalıştığı önemli şahsiyetlerin birer birer hayattan
ayrılmalarını görmüş biyografi ve târih yazarlığına başlamıştır. İlk yazdığı
biyografi; ‘Eser-i Kâmil Paşa’dır.
1897 yılında ‘Hutut-ı Meşâhir Mecmuası
ile ilk çalışmalarını başlatmıştır. Tanıdığı, dönemin tanınmış şahsiyetlerinin
el yazısı ile duygu ve düşüncelerini yazdırıp bir nevi hâtıra defteri
oluşturmuş, birkaç yıl sonra burada yazısı olan kişilerden resim ve kendi hayat
hikâyelerinin bulunduğu birer yazı istemiştir.

***

Önemli bir
şâirdir. Mehmed Âkifle şiirle atışmaları meşhurdur. Genelde ‘Nâlânî’ mahlasıyla yazmıştır. En önemli
şiirleri arasında naatları gösterilebilir.

Çok önemli bir
hat üstâdıdır. İbnülemin’in rik’ası vardır. Bâb-ı Âlî’de eski harf usûlü
bırakılmış olsa da o üslûbu devam ettirmiştir.

Gazeteciliğe
1890 yılında Tarik Gazetesi’nde başlamıştır. Gazetedeki ilk yazısı ‘Ömr-i Beşer’ başlıklı makalesidir. Daha
sonra Takvin-i Vekâi, Tercüman-ı Hakikat, Mürüvvet gibi bazı gazetelerde yazıları
yayınlanmıştır. Bu yazılar genelde içtimâî konularda olup bunları ‘Sây-i Beşer’ adı ile biraraya
getirmiştir. Fakat bu eser basılmamıştır. İstanbul’daki gazete ve dergilere
yazı göndermiş, Selanik’te yayımlanan ‘Asır
Gazetesi
’ ile edebî nitelikteki ‘Mütalâa
Dergisi
’nde yazıları yer almıştır.

İyi bir hikâye
ve roman yazarıdır. Târihî, bir roman olan, ‘Sabih, Târihe Müstenit Hikâye’den sonra yazdığı eserlerde hissî
konular üzerinde daha fazla durmuş, okuyucuda derin izler bırakacak roman ve
hikâyeler yazmıştır. ‘Yetimin Sergüzeşti’,
Rahşan’, ‘Yetim-i Alil’ gibi eserleri zamânın gazetelerinde tefrika hâlinde
yayımlanmıştır. Son yazdığı deneme kitabı ‘Türkçe:
Köy ve Köylüler
’dir.

Mahmud Kemal
Bey’in eserlerine sâhip olmak da bir hazineye sâhip olmak kadar önemlidir. ‘Hersekli Ârif Hikmet Bey’, ‘Kâmil-ül Kemal’, ‘Nuru-l-Kemal’, ‘İzzül Kemal’,
Kemâlü’l-İsme’, ‘Kemal-ul Kıyâse fi-Keşfi-Siyâse’, ‘Kâmil Paşa’nın Sadâreti ve Konak Meselesi’,
Kemal’üs-Safvet’, ‘Gelenbevî İsmâil Efendi’, ‘Şeyhu’l-İslam Yahya Dîvânı ve Mukaddimesi’,
Hersekli Ârif Hikmet Bey Divânı ve
Mukaddimesi
’, ‘Lefkoçyalı Galip Bey
Divânı ve Mukaddimesi
’, ‘Efkaf-ı
Hümâyun Nezâretinin Terâcim-i: Ahvali
’, ‘Menâkıb-ı Hünerverân, ‘Tuhfe-i
Hattâtin
’, ‘Türklerin Arap Harflerini
Tanzim ve İhya Etmek Suretiyle İlme ve Medeniyete Hizmetleri
’, Son Asır Türk Şâirleri’, ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar’, ‘Son Hattatlar’, ‘Son Asır Türk Mûsikîşinasları’ birbirinden değerli eserlerinden
bâzılarıdır.

Vefâtından sonra basılan kitap

İbnülemin,
aynı zamanda güftekâr ve bestekârdı. Mahmud Kemal Bey’in Mercan’daki konağında
pazartesi geceleri mûsikî geceleri düzenlenirdi. Süleyman Nazif Bey konaktaki
sohbet meclislerine ‘Dârü’l-Kemâl
adını vermişti. O müstesnâ gecelerin doktoru Muzaffer Esat Güçhan, ‘Hoş Sâdâ’ isimli kitabın mukaddime
kısmında bâzı hâtırâlarını anlatır: Konağın ikinci katında Mahmud Kemal Bey’in
istediği besteler sâzendeler tarafından icrâ edilir. Ardından Mahmud Kemal Bey,
eser, bestecisi ve güftecisi hakkında geniş bilgiler verir ve hikâyeler anlatırmış.
Bu sohbetler gece yarısına kadar devam eder, çay ve sigaraların içildiği
toplantıda Mahmud Kemal Bey, halka oluşturmuş misâfirlerinin her hareket ve
konuşmasını tâkip ederek uygunsuz bulduğu hareket ve konuşmaya ânında müdâhale
edip târizlerde ve tekdirlerde bulunurmuş.

Mûsikî
konusunda engin bilgisiyle hazırladığı son kitabı ‘Hoş Sadâ’, vefâtından sonra bir araya getirilip, sevdikleri ve
dostlarının yazdıkları mukaddimelerle 1958 yılında İş Bankası tarafından
bastırılmıştır.

Kitap aşkı

Mahmud Kemal
Bey, kendisini düzenli olarak evde muâyeneye gelen asistan doktora taltif ve
sitemlerini bâzen manzum olarak mısralara dökmüştür:

Lutfedip tuttun elimden beni ettin memnûn,

 Yarı
yolda bırakıp eyledin amma mahzun.

Ayağımla gözümün derdi yine vâkidir,

Dâhili illet ise olmada her dem efzun.

Mahmud Kemal
Bey lakap olarak kullandıkları babasının isminin eş anlamlısını 1934 yılında
Soyadı Kanunu çıktığında soyadı olarak almıştır (İnal, emin mânâsına gelir).

Kitap aşkı
O’nun her gün Sahaflar Çarşısı’nda dolaşmasına vesile olmuştur. İbnülemin
Mahmud Kemal’in Sahaflar’da dolaşması bir töreni andırırmış. Yaz kış sırtından
çıkarmadığı paltosu, elindeki bastonu ile Sahaflar Çarşısı’nın Çmaraltı kapısından
girdiğinde çarşı esnafı hürmette kusur etmez herkes ayağa kalkar ve temennâ
edermiş. Aksaklık gösterenleri azarlarmış. Kitap konusunda Ali Emîrî Efendi ile
tatlı bir rekâbetleri varmış. İkisinin de ortak yönleri kitap sevgileri ve
ölene kadar evlenmemiş olmalarıdır.

Çok zengin
olan kitaplığını yazma eserlerle birlikte vefâtından sonra verilmek şartıyla
1949 yılında İstanbul Üniversitesi’ne bağışlar. Ancak 1953 yılında bu şartı
kaldırarak bütün kitaplarını üniversiteye teslim etmiştir. Hâlen üniversitenin
merkez kütüphânesinde kendi ismiyle anılan bölümdedir.

‘Allah bes, bâkî heves’

Ömrünün son
döneminde İstanbul Üniversitesi’nde İbnülemin Mahmud Kemal için bir jübile
tertip edilmiştir. Devrin bütün profesörleri, akademisyenler, öğrenciler
üniversitede bu unutulmaz günü tâkip etmiştir. Burada konuşma yapanlardan Ord.
Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan ‘Hoş Sadâ
isimli eserde şöyle yazıyor:

Tanıyanlar onu yaşayan târih olarak
bilirlerdi. Yürürken târihimizin bir parçası edebiyâtımızın bir hülâsası
geçiyor sanırdınız. Görüşürken kendinizi son yüzyılın içinde bulurdunuz.
Ciltler yığını eserlerinin dışında daha nice vakaların tertip ve tahlilleri
mahfuzâtında yer almış bulunduğunu hayretle öğrenirdiniz. Devrimizin en
selâhiyetli yazarı olduğundan şüphemiz yoktu. Normal bir insan beyninin
sınırlarını aşan bilgi birikimine hayâtı boyunca yenilerini ilâve etmiş, ilâve
ederken eskileri çıkarmak ve unutmak gibi bir mâruzâtı olmamıştır. Son nefesini
verdiği 87 yaşında bile zihni hâlâ berraktı
.’

Şiirleri de
dilinin keskinliğinden nasibini almış ve fakat kendini tenkit etmekten de geri
kalmamıştır.

Ahmed Hamdi
Tanpmar ise O’nun için şöyle yazıyor: ‘Onun
felsefesi ya beni olduğum gibi kabul edersiniz veya ben yokum. Çağı olmayan bir
insandı, kıyâfetinden fikirlerine varıncaya kadar herşey onda karışık bir
zamandan, bir çeşit üst üstelikten geliyordu. Onunla ancak çok eski ve karışık
bir kitabı okur gibi karşılaşmak mümkündü. Sivastopol’un zaptını, Balkan
Harbi’nin tâlihsizliklerini, İkinci Mahmud Han’ın kılıç alayını, Kâmil Paşa’nın
sadâretini, bütün ciddiyetiyle aynı senenin aktüel hâdiseleri gibi ve o
senelerin zihniyet ve ruh hâlini veren bir kitap, daha iyisi çok keyfi bir
takvim tasavvur edilsin. Bu mâzi adamında ancak uzun araştırmalarla veya
şaşırtıcı tesâdüflerle ele geçirebileceğimiz zamânından kopmuş şeylerin lezzeti
vardı. Beni asıl ona bağlayan şey bu hâli ve biraz da onun tabiî neticesi olan
yalnızlığı idi… O’nu şahsen tanıyanlardan biri olan ben, bu kaybın yanında
öbür kaybı, geriye dönmüş zamânın lâtif ve şaşırtıcı bir sayıklamasına benzeyen
asıl İbnülemin Mahmud Kemal’i hiçbir zaman unutamayacağım
!’

İbnülemin,
Nâmık Kemal 24 Mayıs 1957 târihinde 87 yaşında hayâta vedâ ederken Kâzım İsmâil
Gürkan’ın ifâdesiyle hâlâ hayat doluydu, ancak yorgun bedeninden çıkan son
nefesiyle şehâdetini o gün getirdi. Oysa o müthiş, adam ölümünden kısa bir süre
önce onuruna düzenlenen İstanbul Üniversitesi’ndeki toplantıda söz kendisine
verildiğinde, hayâtının en kısa konuşmasını yapmıştı:

Allah bes, bâkî heves.’

Mehmet Kemal Berse: Hayatını İlme ve Hayra Vakfetti: İbnülemin
Mahmut Kemal İnal.
Dil ve Edebiyat Dergisi. S: 17, s: 36-41, İstanbul 2010

Mehmet Kâmil Berse: 1955
yılında, İstanbul’un Fâtih ilçesinde doğdu, Hâlen doğduğu evde oturuyor. Anne
ve babası 1854-1855 de Kırım’dan Türkiye’ye göç etmiştir. 

İstanbul İmam Hatip Okulu, Bursa İktisadî Ticarî İlimler Akademisi
İşletme bölümünü bitirdi. Çocukluğundan itibaren, kültürün, kitabın, derginin
içinde oldu. Okul yıllarında Gazete ve dergi çıkarmaya başladı. Genel yayın
yönetmeni ve editör olarak hizmet verdi. Dil ve Edebiyat Dergisinin kuruluşunu
gerçekleştirdi, 29 sayı editörlüğünü yaptı. ‘Şehir ve Kültür’ dergisinin sâhibidir, genel yayın yönetmenliğini
üstlenmiştir.

Yayınlanan eserleri; *Meraklısı
için İstanbul Seyahatnamesi
,  *İstanbul Şehrengizi, *İsmail Bey Gaspıralı.                                                       

Sanayileşmenin Sosyo-Ekolojik ve Sosyo-Kültürel Tesirleri

           İçinde
bulunduğumuz yüzyıl, ilim ve tekniğin ileri gittiği bir devir olmuş ve bu
noktaya Sanayi İnkılabı ile ulaşılmıştır. Avrupa’da, 16. Yüzyılın sonlarıyla
17. Yüzyılın başlarında yeni icatlar ve buluşlar üretime sokularak yeni teknik
gelişmeler ve değişmeler ortaya çıkmış ve bu durum kademeli olarak günümüze
kadar sürmüştür.

Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, toplumların ve insanların
hayatını ve kültürünü çok yönlü olarak etkilemiştir. Makineleşmeyle birlikte
başlayan hızlı değişme ve gelişmeler, sanayi toplumu insanlarını sosyal
değerlerden koparmış ve uzaklaştırmıştır. Bu duruma; sosyologların tabiriyle
anomi ( Kuralsızlık ve kaos ) adı verilmektedir. İnsanlar hem kendine ve hem de
kendi toplumuna  ve kültürüne karşı yabancılaşmış,
kural tanımaz olmuş ve böylece sosyal çözülme ortaya çıkmıştır. Anomi, aynı
zamanda kültürel yozlaşmayı da beraberinde getirir. Başarının ve yeteneğin
yerini maddi değerlerin aldığı toplumlarda, anominin sonuçları yıkıcı olur.
Anomi kelimesi, ilk defa Fransız sosyolog Emile Durkheim tarafından
kullanılmıştır.

           Nüfusun hızla artması sonucu, sanayi
gelişmiş ve bunun sonucunda da çevre kirlenmiş ve zarar görmüş, fabrika
bacalarına, otomobillere ve diğer araçlara filtre takılmaması hava kirliliğine
yol açmıştır. Çevre sorunları, zamanımızın en büyük problemlerinden birini
oluşturmaktadır. Teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz bir
şekilde kullanılması, düzensiz ve plansız olarak yapılan çarpık yapılar çevre
kirlenmesini meydana getirmiştir. Düzensiz büyüyen şehirler, yetersiz alt
yapılar, tahrip olmuş çevrenin başka bir yönünü ortaya koymaktadır.                                                        

İleri sanayi toplumlarında, insanın işsiz ve yalnız
kalmasından daha önemli bir unsur, insanın amaçsız ve ne yaptığını bilmez
olması durumudur. İnsanın bu hale gelmesinde, sosyal uyuşmalıklar ve psikolojik
faktörler ön plana çıkmaktadır. Daha az yorularak, daha fazla üretim elde etmek
insanları mutlu etmemiştir. Teknoloji araçtan çok amaca yönelmiş. Makineyi
yapan ve onu geliştiren insan, kendi buluş ve icatlarının hakimi mi, yoksa
esiri mi olmuştur? Bütün bu sebepler göz önüne alındığında, Batı’da ilim ve
teknikteki hızlı gelişme ve değişmeler, insanın mutluluğunu sağlayamamıştır.
Çünkü bu gelişmeler, insani ölçülerden ve değer yargılarından uzaklaşılmasını, insan
hayatının bir kobay gibi değerlendirilmesini, insana değer verilmemesini ortaya
çıkarmıştır. Teknolojik ilerlemeler uğruna, manevi değerlerden süratle
uzaklaşılmış ve Batı içine düştüğü bu krizi kendi hazırlamıştır. Türkiye aynı
hataları yapmamalı ve Batı’nın içine düştüğü bu durumdan ders almalıdır.      

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus; teknolojinin
üretilirken veya başka bir ülkeden alınırken, toplumun bünyesinde açabileceği
zararın ortaya konması gerekmektedir. Sanayi toplumlarında görülen
yabancılaşmanın tesirlerini ortadan kaldırabilmek için manevi yönden güçlenmek
gerekmektedir.

Hızlı sanayileşmeyle birlikte şehir sorunları yoğunlaşmış ve
buda ülke ekonomilerine önemli maliyetler yüklemiştir. Günümüzde konut için
yapılan yatırımlar, yekun olarak genel yatırım içinde yüksek bir nispete ulaşmasına
rağmen, halen istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Dolayısıyla, konut
problemlerinin daha uzun yıllar devam edeceği görülmektedir.

Şehirleşmeyle birlikte ulaşım problemi ortaya çıkmış, gerek
şehir içi ve gerekse şehirlerarası ulaşımda toplu taşımacılığa gidilmesi durumunda
ulaşım probleminin asgariye  ineceğini
söyleyebiliriz.                                      

Sosyo-ekolojik ve sosyo-kültürel dengenin bozulmasına, geri
kalmış ve eskimiş teknolojilerin kullanılması sebep olmaktadır. İnsan mantığına
yatkın, güvenilir, sağlıklı, temiz ve cana yatkın buluş ve icatlar, insanlık
adına yapılan yeni çalışmalar, ülkelerin kamuoyları tarafından da mutlaka
desteklenecektir. Yeter ki bu çalışmalar, insanların mutluluğu ve refahı için
yapılmış olsun.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 25

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

Hakkında Yazılanlar-7

 

İbnülemin
Mahmud Kemal Bey’e Dâir

Prof. Dr. SADIK K. TURAL

Her devrin,
insanları hayran bırakmış,  ilgi merkezi
olmuş şahsiyetleri vardır;  bilim sanat
ve edebiyat hayatına ait ışıklı şahsiyetler kültür dediğimiz millî servetin
temsilcileridir. Onlardan biri İbnülemin Mahmut Kemal İnal’dır.

Bilgisizliğin sonucu
olan bir tavırla Mehmet Emin Paşa ile İbnülemin Mahmut Kemal adlı iki
şahsiyeti, ‘Selanik Dönmesi’ olarak gösteren
bir yazı yazılmıştır. Bu cümleleri yazan kişiyi hatâsını düzeltmeye davet
ediyorum. Araştırmaya bağlı olmayan ifadelerin yağdığı internet ayıpları,
sorumsuzluğun ve cehaletin yaygınlığı oranında artmaktadır.

İbnülemin
Mahmut Kemal İnal, 1871-1957 tarihleri arasında yaşamış, gençlik yıllarından
ölümüne kadar her zaman ilgi odağı olmuş bir şahsiyettir. O’nu takdim etmek
isteyen iki hayranının,  Yahya Kemal ve
Süleyman Nazif Beylerin birer mısra söyleyerek oluşturdukları muhteşem beyit,  İbnülemin Mahmut Kemal İnal’in fotoğrafıdır:

Hezâr gıbta bu devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

İbnülemin,
dedeleri Hz. Hüseyin’e bağlanan bir sülaleden gelmektedir. Bu büyük aile,  Horasan’da yaşarken çeşitli sebeplerle
Anadolu’ya göçüp Arapkir’e yerleşmiştir. Babası Mühürdar Mehmet Emin Paşa,
Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın “mühürdar”lığı görevinde bulunmuştur. Mühürdar
unvanı ve yetkisinin müsteşar kavramına denk olduğu düşünülmektedir. Yusuf
Kamil Paşa da aslen Arapkirli bir aileden gelmektedir.  Çeşitli şehirlerde  mutasarrıflıklar  yapmış olan Mehmet Emin Paşa’nın son görevi
“Adalar Kaymakamlığı”dır.

İbnülemin
Mahmut Kemal hakkında  dört ana kaynak
var: Dostu  Hüseyin Vassaf’ın, O’nun
dinî- tasavvufî yanını ortaya koyan- eski harfli- eseri; Son Asır Türk
Şairleri’nin
sonuna yazdığı “Kendime
Dair
” adlı bölüm; Hoş Sada’nın hem eski, hem yeni baskısında yer
alan O’nu yakından tanıyan bilginlerin 
ve fikir adamlarının  yazdığı
yazılar; Dursun Gürlek’in-henüz- iki cildi basılmış eser…

İbnülemin
merhum, Türk müzeciliğinin, 
arşivciliğinin,  biyografi
yazarlığının ve  geçmişe azami ölçüde
tarafsız yaklaşmaya çalışan tarihçiliğin örnek şahsiyetidir. Mahmut Kemal Bey,
iman ve ibadetini tarikat, cemaat, siyaset merkezlerine kaptırmamış bir
Müslüman Türk olarak yaşamış, çok ilgi ve itibar görmüş “münevver”lerdendir.

 Mehmet Akif ile birlikte, Şairin babası Tahir
Hocadan ders aldığı gibi, ünlü şeyh ve müderrislerin özel eğitim ve öğretimine
de devam etmiştir. Arapça, Farsça ve Fransızca bilen İbnülemin’in öğrenimi
özeldir.

 Çok genç yaşında memuriyete başlamış, doğrudan
veya dolaylı olarak Sadrazam’a bağlı görevlerde çalışarak yükselmiş, Devlet’in
önemli ve gizli belgelerine müsvedde hazırlamıştır. O’nun bu görevleri yanında
şiir, mûsıki ve hat sanatına ait birikimi de ayrı bir zenginliktir.  

İbnülemin’in
biyografiye dayalı tertip ve tanzim edilmiş, bir tür tarih olan Son
Sadrazamlar
adlı eseri,   en
sıkıntılı yüzyılın, o yıllardaki olumlu ve olumsuz rolleriyle Saray ve yakın
çevresinin fotoğraflarıdır. Eser, sultan(lar)ın tavrına, sadrazamlara, siyasî,
askerî kişilere, olaylara, durumlara ilişkin bilgi hazinesidir. Son Sadrazamlar
adlı hem belgeye, hem gözlem ve hatıralara bağlı anıt eser, ağdalı dili bir
kenara henüz aşılmamıştır.

Son Asır
Türk Şairleri
adlı eser yer alan şahsiyetlerin her biri hakkında insanı
şaşırtan bilgileri toplayan, hükümler veren antolojik zenginliğe de sahiptir.

Türk
bestecilerinin özgeçmişleri gibi görünen, mûsıkinin inceliklerini, nazımla
ilişkisini de hayran bırakacak ifadelerle cümleleştiren Hoş Sada…

Hat
sanatımızın son şahsiyetlerini, yazı çeşitlerini ve örneklerini bir araya
getiren Son Hattatlar….

Vakıf kavramını
ve bu kurumun işlevine, etkilerine, -hangi seviyede memur olurlarsa olsunlar-
yetkilerini kötüye kullananların akıbetlerine de işaret eden Evkaf Nezaretinin
oluşumu ve kaldırılıncaya kadar bu 
kuruluşun biyografilerle bezeli tarihi…

Üç roman,
birçok kitap ve risale… Gazete ve dergilerde kalmış yazılar ile divan
mukaddimeleri…Merhum Ömer Faruk Akün’ün O’nu takdim eden  ve 
Dursun Gürlek’in  dev iki
ciltlik  çalışmasından çok  önce yazdığı gerçekten mükemmel Ansiklopedi
maddesini (DİA, 21. cilt, İbnülemin Mahmud Kemal)  anmalıyız.

Emin’in oğlu
anlamına gelen İBNÜLEMİN ifadesi, O’nun hem adı, hem unvanı olarak işlev
görmüştür. İnal soyadını taşıyan ailenin en büyük oğlu Mahmut Kemal Bey,
Mehmet Emin Paşanın üç evladından biridir: En küçük kardeşleri Ahmet Tevfik
genç yaşında ölmüş, Mahmut Kemal Bey -başarısız teşebbüsleri bir kenara- hiç
evlenmemiştir. Kendisinin küçüğü olan Mehmet Selim Bey’in ise, Emine Selma adlı
bir kızı dışında çocuğu yoktur. Selma Hanım İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden sınıf arkadaşı Ahmet Nihat Akay
ile  (Üç dönem Çanakkale milletvekili,
MEB Müsteşarı) evlenmiştir. İki edebiyat hocası da Allah’a kavuşmuştur. 

İbnülemin
kadar eski belge görmüş insan yoktur. Saray’a yakınlığı ile bilinen Mahmut
Kemal Bey merhumun, hem kimseye kulluk etmeyecek kadar örnek şahsiyetine, hem
de  tarih bilgisi konusundaki
güvenilirliğine  dayanarak, İttihat
Terakki üst yönetimi de,  gizli
belgeleri  O’na emanet etmişlerdir.
Devrin olay ve kişilerine karşı tarafsız olabildiğine inandıklarından
siyasetçiler, Yıldız sarayı evrakı dahil -jurnalciliğin örneği olan- binlerce
kirli belgeyi de, O’nun emrine vermişlerdir. İbnülemin Mahmut Kemal İnal, genç
yaştan itibaren devamlı not alarak okuyan, meraklarına cevap olacak bilgileri
öğrenme konusunda hiç üşenmeyen bir zekâ, yazmaktan yorulmamış bir çalışkanlık
örneğidir.

İbnülemin’in
hafızası,  binlerce şiiri, tarihî bilgiyi
saklamasıyla dillere destan olmuştur. Hiç bir sözün altında kalmayan İbnülemin,
asabiyeti ile meşhur, nükte,  sitem,
azarlama, tenkid ve manzum hicivlerinde dili hem ağır, hem de söz ve mana
sanatlarıyla örülüdür. 

Mütarekenin bu
millete ve İstanbulluya ne yaptığını bilmek, Fransızların edepsizlik ve
terbiyesizlik yanında içinde gasp ve hırsızlık da olan davranışlarını öğrenmek
isteyenler “Kendime Dair” bölümünü okumalılar.

1880- 1920
arasında paranın ve malın çok el değiştirmiş olduğunu namuslu tarihçiler
söylüyorlar.  Mütareke İstanbul’unda ise
milletin bir kısmı ağır bedeller öderken, bir kısmı MİLLİ MÜCADELE için
Anadolu’ya geçerken, bir kısmı İngiliz Muhipleri Cemiyetinde toplanıp “ne
olduklarını” göstermişlerdir… Bazıları Amerikan, bazıları Fransız mandası
isteyenler yanında, Türk ve Müslüman düşmanlığını saklamayan bazı gayri
Müslimler ile sözde Müslümanlar, mallarına mal katmışlardır. İşte bu yıllarda
İbnülemin ve O’nun gibi kimseye köleliğe, maşalığa razı olmayanlara ne olmuş
derseniz, “Kendime Dair”i okuyun, lütfen.

 İbnülemin belirli bir makama çıkmış her
memurun geçmişini, usulsüzlük ve yolsuzluklarını bilirmiş. Devrin fikir ve
sanat adamları,  Onun konuşurken sözünü
esirgemezliğini işitmek, görmek -hattâ tahrik ederek- ince nüktelerle bezeli
küfürlerini dinlemek, sohbetinde 
bulunmak için  can atarlarmış.

İbnülemin’in
Mercandaki ve Yakacıktaki konakları, mûsiki fasıllarının,  tarih, sanat tarihi sohbetlerinin
yapıldığı  bir tür akademi (Darül-kemal)
imiş…

Gerçek
şahsiyetler, millet denilen ağacın köklerinin ve gövdesinin yaşatılması
konusunda gönüllü koruyuculuk yaparlar. 1870-1910 arasında doğan aydınlar,
vatanseverliği, ataların ruhuna, tarihin ruhuna, toprağın ruhuna saygı ve sevgi
göstermeyi, devletin bağımsızlığının imandan sayılması gerektiğini acı
faturalarla ödediler. O nesil, emperyalizmin elinden bir millî devlet
koparmanın çilesini yaşadılar. O insanlar yeni devlet yapılanırken de
kendilerine düşenleri yaptılar. İbnülemin o mübarek neslin işaret
taşlarındandır.

  Merhum, mağfur İbnülemin Mahmut Kemal
konusunda Dursun Gürlek, örnek bir çabanın meyvesi olan iki cildi yayınlanmış
bir araştırma ortaya koydu. Sayın Gürlek, 1500 sayfayı bulan ilk iki cildi
basılmış, üçüncünün hazırlıklarını yaptığı gerçekten çok değerli
çalışmasıyla,  eski zamanı yarına
bağlayan bu şahsiyete hizmet etti ve çok dua aldı.

KE-TE-BE
yayınevi, İbnülemin’in bütün eserlerini, kaliteyi ve titizliği önceleyen bir
anlayışla yeniden basıyor; sağ olsunlar, var olsunlar.

 

İbnülemin Merhum

FAHRİ CELÂL GÖKTULGA

Kabre kadar
götürdükten sonra evlerimize dönerken, hattâ acele bile ediyoruz. O kadar
vefâsız mıyız? O kadar çabuk mu unutuyoruz? Şimdiye kadar giden geri gelmiş
değildir, öteki taraftan hiçbir haber yoktur. Rüyâlarda bile görmeye râzı
olduğumuz kimlerimiz yok ki… Kimse kimseyi ayıplamasın, suçlu görmesin. Otun
bile, taşın bile, dağın bile bir mukadder ömrü var. Dokuzda verilen sekizde,
sekizde verilen dokuzda alınmıyor. Boynumuz öylesine büküktür ki tekâzâya mecal
yoktur. Yaşadığı kadar heyûlâsını tesbit edememiş kullar, mezarlarını süslü
taşlarla belli etmeye çalışırlar. Lahdi sağlam tutarlar ki kıyam kıyâmeti kaybolmadan
bekeyebilsinler diye… Nasıl hep kendimizi görür, kendimizle meşgul oluruz.
Zâten o kadar da başkalarına zaman ayırmaya imkân yoktur. Beş dakika sonra
değil, hatta aldığımız nefesi verebileceğimizden haberli değiliz. Bu lâflardan
maksad şikâyet değil. Bizim benzerlerimizden bizdekinin tıpkısını istemek neye
yarar? Bize ölçtükleri gibi başkalarına da ölçmeğe kalkışırsak ömrümüz
çekişmekle geçecektir.

Son Osmanlı Sadrıâzamları’nın müellif-i
muhteremini de toprağa verirken bu bitmez tükenmez takazalarla sızlanıp
durmakta idim. Bütün hayâtı tek başına geçen Mahmud Kemal Bey hakîkaten tek ve
yalnızdı. Kimsesi yoktu ki ateşi vardı diye elini o güzel alnına koymuş olsun.
Yatağı düzeltilmiş midir, yemeği iyi pişmiş midir diye alâka göstereni de
olmamıştı. Acaba yanında böyle bir yakını olsaydı o kadar meşhur muharririmiz
böyle de olur muydu; yâni fikrinde müstakil, idâresinde müstakil,
hareketlerinde sâdece başına buyruk olmaktan dolayı mı böyle bu derece muvaffak
olmuştu? Mânâ-yı tam ile mücerred-i pâk idi. Dîni bütün, namazını kazâya
bırakmamış bir insandan zâten gizli bir ömür nasıl beklenebilirdi?

Osmanlı Sadrıâzamları’nın sâhifesini bir
liraya yazdırmışlardı. Bankanın birisi ondan bir yazı istemiş, muhâsebecisiyle
hemen parayı da gönderivermişti. Üniversitedeki kütüphânesinde, daha hak
kazanmadığı böyle parayı almamak için o meşhur hiddetlerinin her şeklini
gösterdiği halde almak lâzım geldiğini anlayınca cebine atmaya bir türlü râzı
olamamış, kâtibin huzuru ile, kitaplardan birinin sâhifeleri arasına yerleştirmişti.
Hakîkaten haklı imiş, iş bitmeden, galiba emr-i Hak vâki oldu. Eyâlât-ı Mümtâze
kaleminin mütebahhir müdürü, aldığı tekâüdiyesine rağmen asla sıkıntı çekmeden,
kimseye dert yanmadan geçinip gitti. Peygamber Efendimizin her an lütfuna mazhar
olduğuna emin olduğu için, ağyâre âb-ı rû dökmeden geçen seksen küsur senelik
ömründe onu muzdar gören olmamıştır.

Osmanlı
şâirleri ve mûsikî üstadları

Biyografi ile
uğraşmakta cidden büyük san’atkâr diyebileceğimiz de gene Mahmud Kemal Bey’dir.
Sabih adlı bir roman da yazdığı halde gene de O’nu herkes Osmanlı şâirleri ile
mûsikî üstadlarına dâir eserleri ile hatırlayacaktır. O yazıların hepsinde, her
satırında, her fikrinde mutlaka O’nun imzâsı vardır; o kadar şahsîdir.
Sadrıâzam Said Paşa’ya dâir olan cildde kendisini bütün hüneriyle görürüz. Said
Paşa bile ondan haberdar olmuş, ‘beni sen
yazacaksın, batıracak da çıkaracak da sensin
’ demişti. Müverrihini vaktiyle
keşfetmekte de Said Paşa, demek diplomatın diplomatı imiş.

Bir
ziyâretinde Paşa’yı karşıdaki bakkaldan, içi çektiği için aldırdıgı kaşkavalı
yerken yakalayan müverrihinden ürkerek lokmasını yavaş yavaş, sakal üstünden
bıyık altından idâre ile yerken nezaketle peynirin diğer kısmını minderin
altına yerleştirme mecbur olan Said Paşa karşısında bir fâre görünce
entarisinin eteklerini toplayarak, can havliyle masanın üstüne çıkar. Gözler
yerinden dehşetle fırlaımş, Akabe meselesinde İngilizlerin ödünü koparttığı
halde ‘aman efendim, fare’ diye feryad eder. Eh elbette koca sadnazam sıçan
diyecek değil ya… Müverrihi de taş, gediğine yerleştirmekte, kendi telaffuzu
ile, fırsatı kaçırmaz: ‘Kaşkavala
yardımcı gelmiştir’
der.

Tuhfe-i
Hattâtin mukaddimesi sabrın güzel numunelerinden biridir. ‘Osmanlı Şâirleri’nde ne hoş bir zevk sâhibi olduğu görülür. ‘Son Mûsıkî Üstadları’nı bitiremedi.
Rûhuna rahmet…

Diyâr-ı yâre dilâ uğra bak eserlerine

Ne resme âşıkının dâğ urur ciğerlerine

Kanı bu sahn-ı sefâda hıram iden canlar

Ki şimdi kimse de vâkıf değil haberlerine

Diyüp vedâ bu âsâr her birine ânın

 Yazıldı hatt-ı fenâ safha-i mederlerine

Bulup o genç-i nihânı bu günc-i viranda

Geçenlerin kılalım canfedâ nazarlarına

Fahri Celal Göktulga: (1895-1975) İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nden mezun oldu. Topbaşı, Manisa ve Bakırköy Sinir ve Ruh Sağlığı
Hastaneleri’nde klinik şefi ve başhekim olarak görev yaptı. 1960’da kendi
isteği ile emekliye ayrıldı.

Eserlerinden
bâzıları: Kına Gecesi (1923), Eldebir Mustafendi (1943), Avur-Zavur Kahvesi
(1948), Salgın (1953), Rüzgâr (1955), Bütün Hikâyeler (Fahri Celal adıyla,
1973). Çanakkale’deki Keloğlan (1939 – 1960) Tıbbî araştırma: Kekemelik
Bahsinde Yeni Görüş (1937).

 

Son Asır Türk Şâirleri

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

Günümüzün baş
müverrihi, eski tâbirle ‘Reisü’l-Müverrihîn’i
olan İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in ‘Son
Asır Türk Şâirleri
’ adlı ölmez eseri geçen ay tamamlandı. On iki kitap
hâlinde ve on iki yılda neşrolunup, 2352 sayfa tutan bu mühim eser 575 Türk
şâir ve müteşâirinin hayatlarıyla, eserlerinden bahseden son Türk tezkeresidir.
Fakat şimdiye kadar yazılan bütün tezkerelerden üstündür. Üstad, bu eseriyle,
Türk tezkerecileri arasındaki güzel an’aneye göre Fatin Tezkeresi’ne bir zeyl
yazmışsa da görüş, bilgi ve doğruluk bakımından hiçbir tezkere bununla
ölçülemez.

Türk
tezkereciliğinin kurucusu olan Nevâî ile O’nun koruyucusu olan üstâdın eserleri
bu tezkereler silsilesinin başında ve sonunda birer ulu anıt gibi durmaktadır.
Mecâlis’ün-Nefâis ile Kemâlü’ş-Şuarâ hiç şüphesiz edebî Türk mahsulleri içinde
kemâle ermiş olanların nefislerindendir.

Bu ölmez eserin
ne emeklerle, kaç yılda ortaya konduğu kitapta biraz anlatılmış olmakla berâber
herhalde çekilen zahmetleri tamâmıyla anlatmamaktadır. Bir küçük eserin bile
nasıl yazıldığı ancak erbâbmca mâlum olduğu için, Mahmud Kemal Bey’in eserinin
nasıl bir ömür bahâsına meydana geldiği belki kolay kolay anlaşılamaz.
Tercüme-i hal yazarken nasıl kılı kırk yararcasına inceleme yaptığı ‘Tuhfe-i Hattatin’, ‘Menâkıb-ı Hünerverân’, ‘Yahya
Dîvânı
’, ‘Hersekli Ârif Hikmet Dîvânı’,
Leskofçalı Galip Dîvânı’
mukaddemelerinden belli olan üstâdın bilhassa bugün yaşamayan mühim
şahsiyetleri anlatırken ne derece uğraştığı anlaşılabilir. Bu eser, ilim
sâhasma atılacak Türk gençlerine bir derstir. ‘Sa’y-ı akall’ kanûnu gereğince çalışmadan, göz nûru, para, emek,
sıhhat ve hatta ömür tüketmeden büyük bir eser yazılamayacağının günümüzdeki
örneğidir. Mahmud Kemal Bey bu işi başarırken, O’nu harekete getiren şey yalnız
mâzimize, târihimize ve milletimize karşı duyduğu saygı olmuştur. O’nun bu
derin saygısı, kendisinin de saygıya değer olmasını hak ettirmiş ve adı
edebiyât târihimize altın harflerle yazılmıştır.

Hüseyin Nihal Atsız 1905-1975): Türkçülük düşüncesinin
ideoloğu, şâir, fikir adamı, öğretmen ve yazar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi ve Yüksek Muallim Mektebi’nden mezun oldu. Liselerde edebiyat
öğretmenliği yaptı, mecmuâlar yayımladı. Eserlerinden bâzıları: Bozkurtların
Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Ruh Adam, Yolların Sonu, Şehitlerin
Duâsı, Her Çağın Masalı: Bozdoğlanla Sarı Yılan, Dostum Esra.

İlim Şehrinin Kapısı

     “Bir gün toplantıda, herkes Peygamber’i can kulağı ile dinlerken O, bir
ara sözünü yarıda kesmiş ve Hz. Ali’yi yanına çağırarak şunları söylemişti:

    
‘Şunu herkes iyice bilsin ki, ben ilim şehri isem, Ali de bu şehrin
kapısıdır.’

    
Allah’ın ‘Habibim’ hitabına mazhar olma bahtiyarlığına ererek, Kâinatın
efendisi olan yüce Peygamber’in bu sözünü, ne o zaman, ne de ondan sonraki
zamanlarda, doğru dürüst anlayan olmuştu. (Yani olmamıştı.)

    
İlim şehrine girebilmek, yani yüce Peygamber’in Zât’ını tanıyabilmek
için,  Hz. Ali’nin kapısına başvurmak
gerekecekti. İlim ise, sıradan bir söz, ya da sığ bir lâf değil; aksine geniş
kapsamlı bir kavramdı. Bu derin ve geniş kapsamlı ummana dalan kişinin,
Allah’ın ilim sıfatını tamamen kendi üzerinde toplamış bir İNSAN-I KÂMİL
(mükemmel ve tam insan) olarak, yeryüzünde Allah’ın halifesi unvanını kazanmayı
hak etmiş sayılırdı.

    
İşte o da Allah’ın bu cömert lütfu sayesinde, sahip olduğu hem dünyevi
ve hem de uhrevî ilim ve irfan konularındaki geniş vukufiyeti (bilgisi) ile,
çevresini hep aydınlatmış, herkes tarafından takdir ve saygı ile anılır
olmuştu.

    
Zaten ilim sahibi kimseler, şu fani (ölümlü) olarak isimlendirilen
dünyadan, daha ne beklerlerdi? İlim deryasına dalanlar için kin, ihtiras,
servet, şöhret ve iktidar; bunların hepsi birer geçici heves, boş avuntu ve
beyhude (boş) gayretler değil miydi?

    
Nefsinin EMMARE (emreden) mertebesinde kalıp, bir türlü mânen
yükselemeyenler için; ahlâk ve fazilet kavramları gibi, ulu ve ulvî (yüksek)
değerlerin bir anlamı yoktu ki…Onlar bunun için cehalet (bilmezlik)
karanlığında kalmışlar ve risalet (peygamberlik) nuru olan Kur’an’ın ışığından
bir türlü nasiplenememiş; biçare, hatta zavallı kimselerdi.

    
Zaten İslâmiyet’ten önceki Arap bedevilerinin, içinde bulunduğu zulmet
ve zulüm devrine, bunun için cahiliye dönemi denilmişti. İlimden yoksun;
dolayısıyla bilgiden, bilinçten, ideal, adalet ve feragat hislerinden mahrum;
hak ve hukuktan habersiz bu topluluğa gelen Peygamber ne çileler, ne zorluklar
çekmişti…

    
Bir gün birisi gelmiş ve kendisine sormuştu:

    
‘Gökten daha ağır, yerden daha geniş, denizden daha zengin, taştan daha
sert, ateşten daha sıcak, zemheriden (karakıştan) daha soğuk ve zehirden daha
acı ne vardır?’

    
Ona şu cevabı vermişti:

    
‘Suçsuz olan kimseye iftira etmek, gökten daha ağırdır. Hukuk, yerden
daha geniştir. Kalp, denizden daha zengindir. Kinle dolu kalp, taştan daha
serttir. Zalim idareci, ateşten daha sıcaktır. İkiyüzlü kimseye muhtaç olmak,
zemheriden daha soğuktur. Sabretmek, zehirden daha acıdır.’

    
Sonra bir başkası gelmiş ve o da: ‘İlim niçin önemlidir?’ diye sormuştu.

    
‘Çünkü’ demişti, ‘İlim maldan hayırlıdır. İlim seni koruduğu halde, sen
malı korursun. İlim hâkim, mal mahkûmdur. Mal sahiplerinin hepsi öldü gitti.
Ama ilim sahiplerinin eserleri, elden ele dolaşıyor. Her kap içine bir şey
kondukça daralır. Bilgi kabı dolduruldukça genişler. Ahmak kişinin kalbi
ağzındadır. Bilgin kişinin lisanı kalbindedir. İnsanın sözü aklının ölçüsüdür.’
Daha sonra ilâve etmişti: ‘Bilgisiz yapılan ibadette hayır yoktur. Anlayış
vermeyen ilimde hayır yoktur.

    
‘Çünkü servetin en büyüğü akıldır. Tefekküre götürmeyen Kur’an okumakta,
hayır yoktur.

    
‘Mirasın hayırlısı ilimdir.

    
‘Çünkü kişi bilmediğinin düşmanıdır. Cahillerin silahı şikayet,
kötülerin silahı çirkin sözlerdir.

    
‘Çünkü ilim alçakta kalanları yükseltirken; cahillik, yüksektekileri alçaltır.   

    
‘Sanatın hayırlısı edeptir. Çünkü edep aklın suretidir. En iyi sermaye
ibadettir.

    
‘En iyi rehber salih ameldir.

    
‘Huşû olmayan namazda hayır yoktur. Cömertlik olmayan zenginlikte hayır
yoktur.

    
‘Boş sözlerle vakit geçirilen oruçta hayır yoktur. Nefisle savaşmak en
güzel cihattır.

    
‘Doğruluk keskin bir kılıçtır. Eğri olanı keser. Çünkü eğrinin gölgesi
de eğridir.’ “

    
(Taşkın Tuna)