25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 313

Yeni Çözüm Süreci: Göçürme

Son yirmi yılda ardı
ardına Çözüm Süreçleri yaşadık,
tıpkı Haçlı Seferleri gibi. İlki ve
etkilisi Kuzey Kıbrıs’ın başından Denktaş merhumun gönderilmesi ve iki
taksimli yapının ‘Çözümsüzlük çözüm değildir’ diyerek adanın tümden
Rumlara/Yunanlılara/Avrupalılara peşkeş çekilmesiydi; Allah’tan Güney Kıbrıs halkı ‘Yes be annem!
demedi de bugün KKTC diye bir devlet ve çifte şeritli ay-yıldızlı bir bayrak
hâlâ var.

            Ergenekon ve Balyoz gibi doğrudan Türk Ordusuna yönelik kumpaslar; ‘Açılım’,
Çözüm’ adı altında gerçekleştirilen ve hem PKK’lı teröristlerin hem de
teröritbaşı Apo’nun (nâm-ı diğer İmralı) resmî olarak muhatap alındığı
süreçlerle eşgüdüm içerisindeydi. Ne günlerdi, tekrarından Allah esirgesin zira
sosyoloji üstadının dediği üzere “kitlelerin aklı yoktur”. Haziran 2015 Seçimleri sonrası terörle müzakere
edilemeyeceğini ancak mücadele edilebileceğini anladık ve Hendek Operasyonlarıyla zevâhiri kurtardık ama yüzlerce şehit ve
gazi verdik.

            Sihirli bir
kelime gibiydi çözüm ve matruşka
bebeklerinki gibi içinden kaç tane çıkacağını kestiremiyordunuz. En uzun sınır
komşumuz ve din kardeşimiz pozisyonundayken Suriye İçsavaşı’na Amerika’nın yancısı olarak müdahil
olmuştuk; o pozisyonu da TSK Harekâtlarıyla 5-6 yıl sonra değiştirmiştik. Değişmeyen yan, Suriyelilerin artan bir şekilde ve memleket sathına dağıtılarak geçici’likten yavaş yavaş kalıcı’lığa evrilmesiydi. Astana ve Soçi görüşmelerinin, mutabakatlarının bile üzerinden 4 yıl geçti, Suriye’de savaş çoktan
bitti
; niye kimse yerinden kıpırdamıyor?! Bu iş ranta ve konu statükoya
mı dönüştü?

            Dördüncü süreç ise geçtiğimiz yıl ABD’nin Afganistan’ı Tâliban’a devretmesiyle başlamış görünüyor. 15-20 yıldır Kuzey Pakistan’ı da
istikrarsızlaştırmaya çalışan Amerika’nın
Başkanı
ile bizim Cumhurbaşkanı’nın
görüşmesi sonrasında artarak süren Afganlı-Pakistanlı
göçü
şehirlerimizde güvenlik sorunu
ve toplumsal gerilim noktasına
dönüştü. Milyon milyon rakamları çekirdek çitler / çerez yer gibi
konuşuyoruz
. En alt keseden ağzını açan istatistikler 4 milyona yakın Suriyeliden ve 1,5
milyona yakın Afganlı-Pakistanlıdan
bahsediyor. Ya kayıtdışı ve kaçakların sayısı bu işlere millî beka noktasından bakanların dediği gibiyse ne olacak?!

            Çözüm 1’de hedef Kıbrıs’ın kuzeyindeki Yavru Vatan ve Türkiye’nin güneyindeki
deniz yani Mavi Vatan’dı. Çözüm 2’de
Türkiye’nin güneydoğu toprakları ile
Irak ve Suriye’nin kuzeyinin ortaklığı hedeflenmişti.
Çözüm 3’teyse Türkiye’nin Suriye
sınırındaki güney toprakları
ve Atatürk’ün yadigârı ama Suriye’nin de
kuyruk acısı olan Hatay, Türkiye’nin
Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu Güvenli
Bölgelere mukabil
Suriye’nin Türkiye içindeki nüfus ve nüfuz bölgelerine
dönüştü. Fakat dördüncüsü; hep erkek ve eli silah tutan türünden olması
hasebiyle, başta İstanbul olmak üzere doğrudan büyük şehirlere yönelmesi
nedeniyle Türkiye için bir iç güvenlik sorunudur hatta Allah korusun artık sönümlenmiş olan Afganistan
ve Suriye iç savaşlarının bu topraklarda yeniden harlanmasına
sebep
olabilir ki en kötü ihtimaldir.

            Üniversiteden hocam Prof.
Kemal Beydilli
’nin “1828 – 1829 Osmanlı – Rus Savaşında Doğu
Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler
” diye bir kitabı vardı. Yani
göçürme işi diğer bir Profesör Ümit
Özdağ
’ın yazdığı gibi “Stratejik Göç Mühendisliği”dir.
İlkinin sonunda kurulan Ermenistan’la
hem bizim hem de can Azerbaycan’ın
neden bir türlü normalleşemediğini geçen 1,5
asırlık tecrübede
herhalde milletçe öğrendik. Sanki bu defa da hedef Dördüncü Haçlı Seferi’ne
benzer bir şekilde İstanbul gibi
gözüküyor. Emniyet ve Valilik verilerinde bile 542 bin Suriyeliye karşı 763 bin düzenli göçmenden bahsedilmesi
endişemizi haklı çıkarmaktadır. Diyelim ki bir o kadar da kaçak ve düzensiz
göçmen var; İstanbul’da bir deprem olduğunda veya Rusya-Ukrayna
Savaşı herhangi bir NATO ülkesine bulaştığında
ve Türkiye de buna dahil
olduğunda
ülke ekonomisin kalbi olan şehirde 2-3 milyonluk kitlenin kontrolünü nasıl sağlayacaksınız? I.Dünya
Savaşı esnasında HınçakTaşnak gibi çetelerin neler yaptığını açın tarih kitaplarını okuyun.  

            Çözümler, çözülüm’dü
ki zor-belâ atlattık; göçler ve göçürme, göçertmeye dönüşmesin.

Anneler Gününde Yaşanan Gerçek…

  Değerli okur:

  Aşağıda okuyacağınız
gerçek bundan tam 37 yıl önce KKTC’de Anneler gününde yaşanmış bir olayı, ana
yüreğinden taşan duyguları anlatır. Boşuna dememişler ‘’Ağlarsa anam ağlar,
gerisi yalan ağlar’’ diye…

      Sessiz
çığlıkları yükselir; ‘’Boğaz Şehitliğinden‘’ gecenin bir vaktinde Dikomo’lara
doğru; yıldızların sönüp ışıldadığı Kıbrıs’tan…

      Bir
de doğanın sesi karışıverirse bu hüzünlü çığlıklara, yakılan ağıtlara, taşlar
bile dayanmaz eriyiverir acı ile yankılanan ızdırap dolu nağmelerden…

     Bu
çığlıkları bizler duyamayız! Bu yalvarışları, haykırışları hissedemez
yüreklerimiz!

     Ama
o duyar; hem de hisseder o parçalanmış yüreciğinde…

   
  Çünkü o anadır…

       Gencecik evladını Mehmet’ini, Mücahit’ini bu topraklara
emanet etmiş ama ‘’ Vatanım Sağ Olsun
‘’diyen Annedir O…

      
 
Şehit olan evlatlarının kan ve can bedellerini ‘’ Vatan
Toprakları ‘’için feda etmiş ana’lar gibi hiçbir farkı yoktur diğerlerinden.

       Onur
ve Gurur timsali bir ana’dan bahsetmek isterim. 1985 Kıbrıs’ının anneler gününde yaşanmış bir olayı anlatır bu yazım.

      Bugüne
dek onun adı hiç yazılmadı, bilinmedi! Yine bilinmeyecek kim olduğu! Sözüm var
çünkü o onurlu, gururlu ana’ya…

       Ama
günümüzün Kıbrıs’ında, yaşananları izleyen, verilen her taviz karşısında yine
Rum’un kazandığını, Kıbrıs Türk’ünün kaybettiğini görerek hüzünlenen,
hayıflanan, kızan ama gerçekleri yazmaktan, doğruları anlatmaktan başka elinden
bir şey gelmeyen bir Kıbrıs Gazisi
olarak;

   
 ‘’Anneler Gününün‘’ kutlandığı bu
çok özel,  çok da güzel günde bu anımı tüm
evlatlar öğrensin istedim:

      2’nci
kez görev yaptığım, canımdan çok sevdiğim vatanım KKTC’de Lefkoşa’dan- Girne’ye
gidiş ve dönüşlerimde her seferinde mutlaka ‘Boğaz Şehitliğine’ uğrardım…

      Bu
vatan toprakları için hayatlarını seve, seve feda eden aziz şehitlerimizin
ruhları için dualar okur, saatlerce onlarla dertleşirdim.

     
 İşte
o günde yıllar öncesinin hüznüyle, anılarla dopdolu; şahadet mertebesine ulaşan
kahramanları ziyaret etmek, onlara yalnız olmadıklarını, göndere çektikleri ‘Ay
Yıldızlı Bayraklarımızın’ büyük bir gururla, onurla dalgalandığını dualarımla tekrarlamak
için uğramıştım:

   ‘’Boğaz Şehitliğine…’’

  
Güneş yeni batmıştı! Akşamın o hüzünlü karanlığı henüz şehitliğimizi
kucaklamış değildi. Her bir mezar sanki yaşanmış bir efsaneyi anlatır gibi
pırıl, pırıl ışıldıyordu… Gün batımı ile birlikte bir an doğanın tüm sesleri de
ara vermişti, o hüzün dolu konserine!

   
 Şehitlikte inanılmaz bir
sessizlik vardı. Yalnızca kuzeyden, Beşparmak Dağlarından ılık, ılık esen rüzgârın
o kadife dokunuşuydu yüzüme vuran…

   
 Bir de inceden, inceye söylenen; duyan
herkesin kalbini paramparça edebilecek bir ağıtın sesi duyulmaya başlamıştı
aniden!

     Şehitliğin sessizliğini, kimsesizliğini
bozan bu sesi duyar duymaz; kalbim hızla çarpmaya başlamıştı! Süratle etrafı
kolaçan ettim. Şehitliğin en üst sırasında, en köşesinde bir karartı çarptı
gözüme…

   
 Ses oradan geliyordu! Büyük bir merakla,
kalbim yerinden fırlayacak kadar büyük bir heyecanla sesin geldiği yere doğru
yürüdüm. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım! Tüylerim diken, diken
olmuş; ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi şaşırmıştım!

     
 Karşımda duran, o bembeyaz
saçlarına örttüğü al yazması ile bütünleşmiş, gözlerini diktiği ‘Şehidinin’
mezarına bakarak ağlayan bir anne vardı karşımda…

     
 O da beni fark etmişti. Yavaşça
yanına çöktüm. Kararan hava, şehitliğin o uhrevi aydınlığına karışmış, insanın
iliklerine kadar işleyen bir acılar yumağı yaratmıştı gözlerimi yaşartan.

      Böylesi bir olay ilk kez başıma geliyordu…

    
 Ve o nur yüzlü ana, acılı bir ses
tonu ile başladı konuşmaya:

    
 Şehidim, benim tek yaşam
kaynağımdı. Babasını kaybettikten sonra ana oğul bir başımıza kaldık. Yılmadım,
yetiştirdim, okuttum aslanımı…

    
 Hayırlı bir evlattı Mehmet’im. Ama
1974 yılının 20 Temmuzu onu benden aldı! Ne de yakışmıştı o komando elbiseleri…

    
 11 yıldır onun hasreti ile
yaşadım! Bizler fakir insanlarız. Yemedim içmedim onu son bir kez de olsa, bu
kara toprağında görebilmek için ‘’ŞEHİDİMİN MAAŞINI BİRİKTİRDİM VE GELDİM…’’,
‘’İşte aslanımın Mehmet’imin yanındayım. 3 gecedir birlikteyiz’’, ‘’O üşümesin
diye hep dua ederdim Anavatanından! Ama şimdi sarıp sarmalarım kollarımla…
Onu örterim kendi bedenimle, hasretimi dindirmek için öperim o şerefli
alnından. O benim aslanım, o benim oğlum, o benim ŞEHİDİM…’’

       Bu
acılı annenin bir solukta anlattıklarının şokunu yaşarken, Şehitlikte geçen o
dakikaların gerçek olup olmadığını anlamak adına, o gururlu Şehit Anasının
ellerinden öptüm…

      Evet,
yaşadığım bu olay gerçekti.

      Ona
bir şeyler söylemek istedim ama bir anlam ifade etmeyecekti ki! Ne bir teselli
verecekti söyleyeceklerim, ne bir anlam ifade edecekti! En doğru şey; onu
Şehidi ile baş, başa bırakmaktı.

      Gecenin
zifiri karanlığında şehitliğimizi terk ederken, her biri hala bir güneş gibi
parlamaya devam eden Aziz Şehitlerimize onurlu, acılı bir ana yüreği refakat
ediyordu; inceden inceye söylediği o ağıtın dizeleriyle…

 
     1985 yılının o mayıs ayında bu acı, hüzün dolu
tablo tam 4 gece daha aynen tekrarlandı! Merakımı yenemeyip gittiğim ertesi
gün, daha sonraki gün, sonraki günler; o yüreği yanık anayı, dört gün boyunca
hep aynı şeyleri yaşarken izledim…

      O kahraman şehidin anası, benim de anam
olmuş; bu günler boyunca hayatını, oğlunu anlatmıştı bana…

    
 Ama 1985’in Mayıs ayının ikinci
pazarına rastlayan o anneler gününde, sonrasındaki dört gün boyunca; 24 saatini
evladının mezarı başında geçirdiğini tahmin ettiğim o nur yüzlü anneyi ‘Boğaz
Şehitliğinde’ bir daha göremedim…

      Onu yine görebilmek umuduyla şehidinin
mezarının başına gittiğim o son gece, mezarının üzerine örtülmüş bir yün
yorgan, mezara serpilmiş dağ çiçekleriyle, kesilmiş bir tutam beyaz saç buldum…

   
 Çok şaşırdım!

    
 Saçlar bir kâğıda sarılmıştı! Ama
kâğıdın içerisinde sert bir şey daha vardı! El fenerim ile aydınlattığım bu
şeyin ne olduğuna baktım; bir çocuk emziği idi!

    
 O mübarek annenin sarıp
sarmaladığı o kâğıdın içerisine koyduğu; zar, zor yazıldığı belli olan bir de
pusula buldum!

  
 Yazılanları bir solukta okudum;

   
’’Bak oğul, bilirim ki sen buraya yine geleceksin; bu emanetlerim sana
teslimdir. Bu beyazlamış saçlar oğlumun yavuklusu gelinim Dilber kıza, bu emzik
ise o şehit olduktan sonra dünyaya gelen, yüzünü hiç göremediği oğluna, torunum
Mehmet’e aittir. Bu emanetleri Şehidime ulaştırasın diye bıraktım…’’

     Büyük
bir acı ile ağladığım o geceyi hiçbir zaman unutamadım. Her anneler günü
yaşanırken, evlatlarını kaybeden ‘Şehit Analarını’ düşünürüm; yıllar önce
yaşadığım, sizlerle paylaştığım bu çok özel anım gelir aklıma.

     O
eli öpülesi yüce annenin bıraktığı emanetleri, onun Yavru Vatan Kıbrıs’ta Boğaz
Şehitliğinde yaşadığı o büyük acıyı, bıraktığı emanetleri Şehidine ulaştırmak
için mezarını tırnaklarımla kazıyışımı, Şehitliği her ziyaret edişimde; O Şehit
Anasının nur yüzlü, hayalini hatırlarım…

   
 Ateş daima düştüğü yeri
yakmıştır!

     Dört
bin yıllık tarihimiz boyunca, milletimiz için, vatan için ay yıldızlı
bayrağımızın dalgalandığı her coğrafyada, yakın tarihimizde Kıbrıs’ta, ülkemizin
bölünmez bütünlüğü uğruna güney doğuda şehit düşen canlar; öncelikle o canları
bedenlerinde, gönüllerinde taşıyanları yakmıştır…

 Gerisi bir anlık üzüntüdür, sonrası unutulandır.

 Ne siyasiler,

 Ne bu ada üzerinde, ne de ülkemizde gözü olan dış
güçler,

 Ne bölünmez bütünlüğümüze kast eden hainler,

 Ne komutanlar,

 Ne de bizler…

 Hiçbirimiz, hiç kimse bir ana yüreğinin kaybettiği
yavrusu için çektiği acıyı bilemez; o ızdırabı tahmin dahi edemez.

 Hele,
hele Şehitlikte tanıdığım o acılı annenin evladım diye sarıp sarmaladığı
Şehidin mezar taşında: ‘’Kayıp‘’ diye yazıyor ise!

 Ama ben inanıyorum ki, annelerin yüreği; mezar taşı dahi
olmayan evlatlarının varlığını, emanet etmiş oldukları vatan topraklarında
dalgalanan Ay Yıldızlı Bayraklarımızı görerek teselli bulmaktadırlar.

 Çünkü ana yüreği yanılmaz. Tıpkı o gece
yanılmadığı gibi. O nur yüzlü annenin Şehidi kayıplar arasında idi ama ana yüreği,
Mehmet’inin orada yattığından emindi…

 Ve
son söz:

 Hiçbir
ana yüreği evlat acısı ile kavrulmasın. ‘Anneler Günümüz’ kutlu olsun. Ama
sadece bu gün için değil, her geçen günümüz analarımızın hayır dualarını almanın
mutluluğu ile dolu olsun.

 Unutmayalım
ki! Bizim için ağlarsa sadece ana yüreği ağlar. Tıpkı Şehitlikte ki, o nur
yüzlü ana gibi…

(Rahmetle
andığım Canım Anneciğim: Ruhun şad, mekânın cennet, senin de anneler günün
kutlu olsun anam.)

İnsanoğlu ve Salgın Hastalıklar

İnsanlık tarihinde salgın hastalıkların savaşlardan
daha fazla tahripler yaptığını biliyoruz. Önceleri veba, kolera, verem gibi
hastalıklar varken, son yüzyılda İnfluenza, Sars, Mers, Covid-19 virüs
salgınlarını yaşadık. Bu salgınlarla ilgili şu bilgileri özetleyebiliriz.

Veba (Kara Ölüm)

Farelerde başlayıp, pirelerle insanlara bulaşan bu
hastalığın üç büyük salgını biliniyor M.S.1400 yılında 60 milyon insanın
ölümüne sebep olmuştur. Salgında önceleri göçmenler, çingeneler, Yahudiler, dilenciler
gibi kesimler suçlanmış ve bu kesimlere karşı ciddi yaptırımlar uygulanmıştır. Buna
rağmen salgınların devam etmesi özellikle kilise ve din adamlarına güvenin
azalmasına sebep olmuştur. Son salgın 1800’lerin son yıllarında olmuş olup bu
salgın Hicazda da büyük kayıplar yaşanmasına sebep olmuştur. Veba bakterisinin
bulunup antibiyotiklerin tedaviye kazandırılması, farelerden, fare piresiyle
bulaştığı bilgisinin netleşmesi ve bunlara karşı yapılan hijyen şartlarının
sağlanması veba salgınlarını sonlandırmıştır.

Kolera

Ağır ishalle ölüme kadar giden sağlık sorunu yaratan
bir hastalıktır. Dışkıyla kirlenen suların kullanılması, buralardan sulanan
gıdaların çiğ yenilmesi ile bulaşır. Genellikle Hindistan kaynaklı bir
hastalıktır. 19.yy ‘da 6 büyük salgını vardır. Temizlik şartlarının uygunluğu, temiz
su, temiz gıda konusunu çözen ülkelerde artık görülmez. Gerek aşısının bulunması,
gerekse etkili ilaç ve tedavisinin bilinmesi hastalığı tehlikeli olmaktan
çıkarmıştır. 1940’larda Çin’deki salgında Hıfzıssıhha kurumumuzda üretilen
aşısının Çin’e gönderilmiş olması bizim için önemli bir bilgidir.

Çiçek

M.Ö 4000’lü yıllardan beri olduğu bilinir. Ağır
seyirli ve çok bulaşıcı bir viral hastalıktır. 18.yy’da Avrupa’da görülen
salgınında 60 milyon insanın öldüğü bilinir. 1800’lü yıllarda Amerika’da
biyolojik silah olarak, Kızılderililere dağıtılan virüslü battaniyeler
kullandırılarak, 6 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Aşısının bulunması ve
uygulanması sayesinde sıfırlanmış olup, bu sonuç insanoğlunun önemli bir sağlık
zaferidir.

İspanyol Gribi

1918-1920 yıllarında yaşanmıştır. Dünya nüfusu 2,5
milyar iken 700-800 milyon insanın hastalandığı ve 50 milyonunun öldüğü tahmin
edilir. İnfluenza virüsünün sebep olduğu bir hastalık olup salgının büyüklüğü
birinci cihan harbinin sonlanmasında etkili olmuştur.  İspanyol gribi denmesinin sebebi savaş
sebebiyle hastalığın diğer ülkeler tarafından bildirilmeyip, ilk olarak İspanya
tarafından duyurulmasıdır.

Covid-19 Salgını

Yarasalarda zararsız şekilde bulunan bir Corona virüsün
mutasyona uğraması sonucu, insanlarda bulaşıcı hastalık yapıcı özellik
kazanması ile oluşmuştur. Başlangıçta tedavisinin bilinmemesi, etkili ilaç ve
aşının olmaması, sorunu daha fazla büyütmüştür. Dünyada, bu 2,5 yılda 600
milyon insana bulaşmış ve 6,5 milyon kişinin ölümüne sebep olmuştur. Ülkemizdeyse
15 milyon hasta ve 100 bine yakın ölüm vakası vardır. Aşısının bulunup kullanılması
ve hastalığı geçirenlerin bağışıklığı ile tedavideki bazı buluşlar hastalığın tehdidinin
azaltmış, 2022’nin Mart Nisan aylarında ise salgın vasfından uzaklaşmıştır.

Aşıların bulunup uygulanması ve bakteriyel
hastalıklarda antibiyotik tedavisinin fevkalade sonuç vermesi, tıpta bulaşıcı
salgın yapabilen hastalıkların kontrol edilebilir olmasını sağlamıştır. Çocuk
felci gibi çocuklarımız için çok tehlikeli bir hastalığın, verem gibi bir
zamanlar insanların korkulu rüyası olan bir hastalığın şu anda korkulur
olmaktan çıkması bu buluşlar sayesindedir. Ama Covid-19 virüsü pandemisi bize
salgınların insanlık için hala bir tehdit olduğunu göstermektedir. İnsanlık
salgınlara karşı dikkatli ve sağlık hizmetleri araştırmalarına gerekli önemi
vermeyi sürdürmelidir. Salgınların hayatımızın her noktasını etkileyip, ilişkilerimizde
yeni mecburiyetler getirdiği göz ardı edilmemelidir. İş hayatımızdan eğitime,
ibadet tarzımızdan ev içi davranışlarımıza kadar, her alanda etkili olan
salgınların önemini bu Covit19 büyük salgını tekrar hatırlatmıştır.

Bilim Adamları başta küresel ısınmaya sebep olan çevre
sorunlarının ve besinlerimize kadar giden genetik oynamaların virüs
mutasyonlarındaki hızlı değişime etkisi olduğuna dikkat çekmektedir. Son 20
yılda Sars, Mers, Covid-19 hastalıklarının çıkması, bunu daha ciddi düşündürmektedir.
Dünyamızın toprağını, suyunu, havasını daha az kirletmek mecburiyetini
unutmadan, salgını olmayan sağlıklı bir gelecek dileklerimle…

Gezi ve Topçu Kışlası Hayali

0

“Gezi Olayları”, toplumun
bütün kesimlerinin içinde yer aldığı ve ülkemizin bütün kentlerine (
Bayburt ile Bingöl hariç)  yayılan yakın tarihimizin en önemli ve em
geniş katılımlı toplumsal hareketlerindendir. 
Toplumun çevre konusundaki
duyarlılığının doruk noktasına çıktığı
bu olaylara, devletin resmi
açıklamasına göre
3,6
milyon kişi, resmi olmayan tahminlere göre 7,5 milyon kişi katıldı. Bu olaylar
sırasında biri polis olmak üzere 8 kişi hayatını kaybetti, toplamda 10 bine
yakın kişi yaralandı, yüzlerce kişi tutuklandı, bunlardan 120’den fazlası
hakkında dava açıldı.

 

         “Gezi Olayları”, 2013 yılı Mayıs ayında hükûmetin, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan ve
sadece umumi hizmette kullanılmak koşulu ile tapuda İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’ne tahsis edilmiş olan Taksim Gezi Parkı’na İstanbul 6’ncı İdare
Mahkemesi ve 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararına
rağmen,
imar izni olmadan Topçu
Kışlası’nı yeniden inşa etmesini engelleme eylemi olarak başladı.


         Gezi
Parkı’nın Asker Ocağı Caddesi’ne bakan duvarının 3 metrelik kısmı 27 Mayıs 2013
Pazartesi günü saat 22.00 civarında yıkıldı ve aynı zamanda 5 ağaç da yerinden
söküldü. Taksim Dayanışma grubunun üyeleri iş makinalarının önüne geçerek daha
fazla yıkım yapılmasını engelledi. Ardından bu gruptan 50 kişi parkta çadır
kurarak sabaha kadar nöbet tuttu.
28
Mayıs Salı sabahı parka daha fazla protestocu geldi. Öğle saatlerinde duvar
yıkımına devam etmek isteyen ekip ile protestocular tartışmaya girdi. Yıkım
çalışmalarına devam etmek için, iş makineleri tekrar ilerleyişe geçti ve gruba
büyük bir çoğunluğu zabıta önlüğü giymiş olan Kalyon İnşaat çalışanları
müdahale etti. Çeşitli partilere mensup milletvekilleri de olay yerine gelerek
yıkım ekiplerine, ruhsatlarının olmadığını belirterek yıkım çalışmalarını
tekrar durdular.


         Polisler
29 Mayıs Çarşamba günü sabahı saat 05.00 civarı parktaki kalanlara müdahale
etti. Çadırlar kaldırıldı ve inşaat ekibi çalışmalarına tekrar başladı. Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan aynı gün gerçekleşen
Yavuz
Sultan Selim Köprüsü inşaatının açılışı sırasında “Ne yaparsanız yapın, orası
için karar verdik, yapacağız.” diyerek bu konuda kararlı olduklarını
belirtti. Bunun üzerine Gezi Parkı’na sahip çıkan gençlerin sayısı iyice arttı.
Gecelemek için yeni çadırlar kuruldu.

 

         30 Mayıs
Perşembe günü
polisler parkta
bulunan gençlere ikinci defa müdahale etti. Polisin sert müdahalesine rağmen
akşam saatlerinde katılım sayısı daha da arttı.
Polis tarafından
boşaltılmasının ardından Gezi Parkı, birkaç hafta boyunca kapalı tutuldu. Bu
süre içerisinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi peyzaj çalışması yaptı ve fıskiye
gibi bazı noktaları onardı. Park daha sonra yeniden halkın kullanımına açıldı. Ağaçların
kesilerek Topçu Kışlası yapılmasına karşı çıkan gençler, yeniden Gezi Parkı’nda
çadırlar kurdular. Kampta gönüllülerin çalıştığı kütüphane, revir, mutfak gibi tesisler
kuruldu. Aralarında sevgi ve saygıya dayalı, çevreye sahip çıkma hedefinde
buluşan bir dostluk oluştu. Birbirlerini destekliyor ve her şeylerini
bölüşüyorlardı.
Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı’na sahip çıkan
göstericilere “çapulcular” 
diye hitap etti. O tarihten sonra protestocu gençler de
kendilerini “
çapulcu” kelimesi ile ifade etmeye başladılar. Bu arada aşırı sol örgütlerin militanları da Taksim Meydanı’na
yerleştiler. Bu grupların olaya karışmaları, her görüşten gencin Gezi Parkı’nın
doğasına sahip çıkmak için asil duygularla yaptıkları o eyleme gölge düşürdü.
Daha
sonra meydana gelen olaylarda bu örgütlerin mensuplarının büyük rolü oldu.

         Bu eylemler 16 Haziran Pazar gününe
kadar devam etti. O gün Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın sert müdahaleyle
boşaltılmasının ardından İstanbul’un başka noktalarında ve Türkiye’nin diğer
kentlerinde çok sayıda eylem ve çatışma yaşandı. İstanbul’da eylemler özellikle
Beşiktaş ve Şişli ilçelerinde yoğunlaşırken, birçok noktada hayat durma
noktasına geldi. İstanbul’un Okmeydanı semtinde 14 yaşındaki Berkin Elvan polis
tarafından sıkılan gaz fişeğiyle kafasından ağır yaralandı. Elvan, 9 ay yoğun
bakımda kaldıktan sonra Mart 2014’te hayatını yitirdi.

 

         Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Haziran 2018 tarihinde  bir davette yaptığı konuşmada tekrar “Bak
bugün burada yine söylüyorum; Taksim’deki Gezi Parkı, oraya o tarihi eseri inşa
edeceğiz. Eğer tarihimize sahip çıkacaksak orada tarihi bir eser vardı, o
tarihi eseri oraya yeniden kurduracağız” dedi. Peki Cumhurbaşkanının Topçu
Kışlası’nı yeniden yaptırma ısrarının ardındaki gerçek nedir? Bunu anlamak için
20. Yüzyılın başlarına gitmek gerekiyor?

 

         23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra birçok
subayın İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde siyasi faaliyetlere devamda
ısrarlı olması, ordudaki disiplin ve hiyerarşi anlayışını sarstı. Ayrıca
orduda, “mektepli-alaylı” çatışmasının yoğunlaşması, ardından 7.600’den
fazla alaylı subayın ordudan atılması, bunların muhalefet safına katılmalarına
yol açtı. Askerlikten muaf tutulan medrese mensuplarının askere alınmak
istenmesi tepkilere yol açtı. Bunun sonucunda medreseliler, alaylılarla bir
araya gelerek şikâyetlerine dinî bir görüntü verdiler.  Bu şekilde kamuoyunun desteğini sağlamaya
çalıştılar.

Bunlara ek olarak İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ni
kurmuş olan Derviş Vahdetî’nin yayımladığı Volkan gazetesi ile halkın dinî
duygularını istismar etmesi, yaptığı yayınlarla İttihat ve Terakki Cemiyeti
aleyhine suçlamalarda bulunması, yobaz kesimi de yanına çekerek toplumu cemiyet
ve orduya karşı gerginleştirmesi 31 Mart isyanının çıkmasına zemin
hazırladı. 

 

         Gezi
Parkı’nın yıkılıp yerine Topçu Kışlası’nın yapılması tartışmalarında bu
kışlanın 31 Mart Olayı dolayısıyla tarihî ve ideolojik bir simge değeri olduğu
ifade ediliyor. 31 Mart (Rumi 31 Mart 1325/13 Nisan 1909)  Olayı, Gezi Parkı’nın bulunduğu yerde yer alan
Topçu Kışlası’nda başlamıştı. Asiler tarafından 12 Nisan günü ve gecesi
Taksim’de bulunan Topçu Kışlası’nda subaylar bağlandı ve hapsedildi.  Padişahın yönetimi meclisle paylaştığı II.
Meşrutiyet yönetimine karşı yapılan bu harekete katılan alaylı subaylar ve bazı
askerler ile din adamları, ülkenin şeriata göre yönetilmesini talep etmişti. 31
Mart Olayı, Selanik’ten gelen
Hareket Ordusu tarafından bastırılmış ve II.
Abdülhamit, tahttan indirilerek Selanik’e sürülmüştü. Hareket Ordusu’nun Birinci
Mürettep Fırka’sının komutanı Ferik (Korgeneral) Hüseyin Hüsnü Paşa, kurmay
başkanı Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal; İkinci Mürettep Fırka’sının komutanı
Mirliva Şevket Turgut Paşa, kurmay başkanı da Kurmay Yüzbaşı Kâzım
Karabekir’di. Hareketin bastırılması sürecinde en yoğun direnişler, Taksim’deki
Topçu Kışlası ve şu an İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bulunduğu Taşkışla da
olmuştu.

Gezi Olayları ile ilgili dava 25 Nisan 2022 tarihinde
sonuçlandı.
Gezi Parkı davasında açıklanan kararda Osman Kavala’ya
ağırlaştırılmış müebbet verilirken 7 kişiye ise 18’er yıl hapis cezası verildi.

Daha önce
beratla sonuçlanan bu davadan bu kadar ağır cezaların verilmesi, Türk
kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Toplumun bu büyük tepkisini en net
yansıtan konuşmayı, 27 Nisan 2022 tarihindeki Meclis Grup Toplantısında İyi
Parti Genel Başkanı Meral Akşener yaptı. Tarihçi akademisyen Akşener,
konuşmasında hükümetin Gezi Olayları ile ilgili öfkesinin gerçek sebebini şu
veciz cümlelerle açıkladı:

         “Değerli dava
arkadaşlarım;

Türk modernleşmesinin önünde, her zaman engeller olacak. Her devirde, mutlaka
yeni Derviş Vahdeti’ler çıkacak.
Her devirde, bizi bu
hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhili ve harici bedhahlarımız olacak.

Varsın olsun. Çünkü her devirde, bu vatanın; Bekçiliğini yapacak
gençleri de olacak.
Vahdeti’lerin karşısına dikilecek, Mustafa Kemal’leri
de olacak.
Topçu Kışlası hayallerine kapılanların karşısında,
dimdik duran çapulcuları da olacak.

İşte o nedenle buradan, bir kez daha
ilan ediyorum:

Parola: Vatan, işareti; Namus!

Kahrolsun istibdat, kahrolsun zulüm!

Yaşasın hürriyet, adalet, müsavat ve
meşveret!”

Sığınmacı!

Eskiden İçişleri Bakanlığı yapmış olan bir siyasetçi ile üç beş
arkadaş sohbet ederken “Türkiye’de
olan biten şeylerin hiç biri tesadüf değildir.”
demişti.

 

Bu gerçekten samimi bir itiraf ya da saptamadır!

 

O nedenle, Türkiye’nin bu kadar yoğun bir şekilde maruz kaldığı
sığınma göçüne de tesadüf diyemeyiz…

 

Yani sığınmacılar “bizim
ülkemizde savaş var hadi Türkiye’ye gidelim”
dememiş aksine bilerek
Türkiye yönlendirilmiş ve Türkiye’nin sınırları da bunlara her nedense
açılıvermiştir!

 

Anlaşılan o ki, Türkiye demografik yapısını, kültürünü, dilini bozan
ve ekonomisini zayıflatan planlı bir saldırıya maruz kalmıştır.

 

Tarihimizde bu ilk değildir. Bundan öncede Türkiye benzer göçlere
uğramış aynen bugün olduğu gibi “insani ve dini değerler” öne
konularak bu göçler kabul edilmiştir.

 

İspanya’dan Yahudilerin Osmanlı ülkesine göçü ile başlayan tarihi
süreç Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu’dan Türkiye’ye yapılan göçlerle devam
etmiştir. Bu göçler Türklere çok ağır bedeller ödetmiştir.

 

Yine son sığınmacılar da, Türklere tarihte olduğu gibi günümüzde de,
çok ağır bedeller ödetmeye başlamıştır. Görülmektedir ki, bu bedeller giderek
ağırlaşacaktır.

 

İçişleri Bakanlığı’nın son açıklamasına göre İstanbul’da yasal olarak
kaydı bulunan sığınmacı sayısı 1.300.000 binin üzerindedir. Kaçak olarak
yaşayanların sayısını düşünmek bile istemiyorum.

 

Türkiye’nin bu sığınmacılara 100 milyar doların üzerinde harcama
yaptığı değişik kişiler tarafından ifade edilmektedir. Vatandaşlarımız ağır bir
geçim sıkıntısında iken bu paraların bir plan dahilinde Türkiye’ye sokuldukları
ayan beyan görülen bu insanlara harcanmış olması en hafif tabir ile gaflettir.

 

Hatay, Kilis, Gaziantep ve Adana başta olmak üzere bir çok ilimizde
durum can sıkıcıdır ve bu durum yerel yöneticilerce açıkça ifade edilmektedir.

 

Bu sığınmacıların çoğunlukla Suriye olmak üzere Irak, Afganistan,
Pakistan ve Afrika’nın muhtelif bölgelerinden geldiği görülmektedir.

 

Düşünün Kabil ‘den yola çıkan bir adam yürüyerek (!) ve hiç bir
engelle karşılaşmadan ilginç bir şekilde İstanbul’a ulaşabilmektedir…

 

Bu sığınmacı sorunumuzun arkasında bir çok sorunumuzun arkasında
olduğu gibi yine ABD, İngiltere, İsrail ve AB ülkeleri yer almaktadır. İran ve
Suriye menfaatleri gereği desteklemektedir.

 

Bunların bu konuda plan yapmaları ve projelerini yaşama geçirmeleri
olağandır. Esas ilginç olan bu ülkenin iktidarının, muhalefetinin, ordusunun,
güvenlik (jandarma ve emniyet) güçlerinin ve istihbarat kuruluşunun olan biten
karşısında sessiz kalması ve bir çok şeyi görmezden gelmeleridir.

 

Yoksa bir kabulleniş mi, vardır? İnsan ister istemez bu projenin
ülkemizde ortakları mı var diye sormadan edemiyor!

 

Bu “sığınmacı
projesi”
, Türkiye’yi çökertme ve Türksüz bir Türkiye yaratma
projesidir. Ne yazık ki, içeride de ayakları olduğu görülmektedir!

 

Mütedeyyin insanlarımıza bir kez daha ifade etmek isterim ki, bu konu
“Ensar -Muhacır” kapsamında değerlendirilemez. Türklerin din unsuru
kullanılarak geleceği iğdiş edilemez. Hiç bir Türk buna izin vermez.

 

İnsani değerler elbet önemlidir. Biz Türkler tarih boyunca mağdurların
yardımına koştuk ve onların yanında olduk. Ancak durum canımıza kast eden ve
geleceğimizi tehlikeye atan bir boyuta ulasmışsa buna “dur” demesini de biliriz…

 

Onun için Türk milleti adına devlet erkini kullanan siyasiler ve
bürokratlar sadece ve sadece Türk Milletinin menfaatlerini göz ederek karar
almalıdır. Hiç bir kimse, bilerek veya bilmeyerek bu projenin kullanılan bir
elemanı olamaz!

 

Yarın bu ülkeye ihanet ettikleri ortaya çıkanları ABD, İngiltere,
İsrail ve AB ülkeleri kurtaramaz…

 

Herkes bilmelidir ki, Su uyur düşman uyumaz ama Türk’te asla
uyumamaktadır.

 

Bu sığınmacı sorunu öyle veya böyle başımıza daha büyük dertler
açmadan çözülecektir ve Türkiye’nin Türksüzleşmesine asla izin verilmeyecektir.

 

Tarih boyunca Türkiye’ye gelip yerleşmiş ve bir türlü Türklüğü
içselleştirememiş (!) olanlardan çektiklerimiz yetip de artmıştır.

 

ABD’nin 1950’lerden bu yana devam eden Türkiye’yi İslamcı bir siyaset
ile Ortadoğululaştırmasına, ama sizle ama sizsiz elbette dur diyeceğiz.

 

Artık tesadüfe bırakılacak hiç bir işimiz kalmamıştır. Gün, bu nedenle
Türk’ün birleşme bütünleşme zamanıdır…

Şükür, Sorunları Görmezden Gelmek Değildir

Bana
göre şükür mutlu olmanın anahtarıdır. Çünkü biliyoruz ki insanoğlunun
arzu, heves, ihtirasları ve bunlara bağlı olarak ihtiyaçları sınırsızdır.
Ancak imkanlar sınırlı
olduğu için, mutlu olmak elde edebildiklerine
şükretmekle mümkün olabiliyor.

Şükür, “iyiliği bilip yaymak, iyiliği anıp sahibini övmek, iyiliğe karşı
söz ve davranışlarla minnettarlık göstermek
gibi anlamlara gelir.”  Özellikle
iyiliğin gerçek sahibi olan Tanrının bize verdiği nimetlerden, iyiliklerden
dolayı O’nu övmek, O’na minnet duygusu içinde olmaktır.

Hamd ise, Allah’ı yaptığı
her işi en iyi şekilde yaptığı için övmek ve minnet duymaktır. Dolayısıyla hamd
sadece Allah’a mahsus olur, nimet verse de vermese de O’na hamd ederiz.

Şükür ise bir
nimetin, bir iyiliğin karşılığında edilir. Nimetin size ulaşmasına aracılık
edene
teşekkür eder, nimetin gerçek sahibine yani Allah’a da
şükrederiz.

“Belaya şükredilmez, hamd edilir” dersem şükür ile hamd arasındaki farkı daha iyi anlatmış
olabilirim sanıyorum.

Kur’an-ı
Kerim’de “Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O’na şükrediniz” ve benzeri
ifadelerin olduğu ayetler var. Allah’ın yarattığı hava, su, gıdalar vd rızıklar
için hamd ve şükretmemiz gerekir.

Ancak
rızkımızı kazandığımız işi bize veren, bize dar günümüzde yardım ederek
sıkıntımızı gideren insanlara da şükredebiliriz.

“Allah O’ndan razı olsun” dediğimiz kişilere duyduğumuz duygu şükürdür.

İyi günümüzde, kötü günümüzde yanımızda olanlara karşı “iyi ki varlar” diye düşünmemiz
şükürdür. “Müşteri velinimetimdir” diyen esnafın bu ifadesi de bir şükürdür.

“İyi ki
böyle patronum var” diyen çalışanların, “iyi ki böyle çalışanlarım var” diyen
patronun sözleri de şükürdür.

Demek
ki, insanlara şükrediyorsak bir nimete, bir iyiliğe aracı oldukları
içindir.
Kendimize kötülük edenlere veya diğerlerinden daha az kötülük
edenlere şükretmeyiz.

***************************

Asıl Şükürsüzlük Nedir?

Partili
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’daki bir iftarda yaptığı
konuşmada, “Maalesef ülkemizde bazı kesimlerde bir şükürsüzlük, bir
tatminsizlik, bir karamsarlık hali aldı gidiyor”
dedi.

Şimdi
bu sözde şikâyet edilen “şükürsüzlük” acaba nimetlerin yaratıcısına
karşı
duyulan şükür duygusunun eksilmesi mi?

Yoksa bu
nimetlere aracılık ettiğine inanan bir devlet başkanının kendisine karşı

şükür duygusunun kaybolması mı?

Acaba, Erdoğan’ın kaygısı “İtaat et, rahat
et!”
ilkesine uyulmaması mı? “Hikmet-i hükümetten sual olunmaz” denmemesi
mi?

Adaletsizliğe, yolsuzluğa, ahlaksızlığa, kötü
yönetime
ses çıkarmamamız mı
isteniyor?

Ben insanlarımızın Tanrıya olan şükür duygusunu kaybettiklerine ihtimal
vermiyorum.

Toplumun
en az yüzde 90’ı geçen seneki ve önceki senelerin standartlarının gerisinde bir
hayat yaşamakta. Toplumun en az yarısı temel ihtiyaç malzemelerini alabilmekte
sıkıntı çekiyor. Elektrik, doğalgaz ücretlerini, borçlarını ödeyemeyenlerin
sayısı artıyor. Gençler evlenmekten korkuyor, yurtdışında yaşamak için fırsat
kolluyorlar. Nitelikli insanlarımızı beyin göçü ile kaybediyoruz.

İnsanlar
bütün bu sorunların tamamen yanlış politikalardan kaynaklandığını düşünüyorsa,
bu sorunları tespit ediyor, sorumlularını sorguluyorsa bu hal “şükürsüzlük”
demek değildir.

Allah’a karşı asıl şükürsüzlük, Allah’ın verdiği en değerli nimet olan akıl ile daha iyiyi
aramaktan vazgeçmektir.

Asıl şükürsüzlük
Allah’ın verdiği en değerli nimet olan aklımızı bir başka kulun iradesine
teslim etmektir.

Asıl şükürsüzlük, “Kim
bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü
yetmezse, diliyle uyarsın. Diliyle uyarmaya da gücü yetmezse, kalbiyle buğz
etsin” diyen Hz. Peygamberin bu sözünü dinlememektir.

***************************

Erdoğan Bunlara Şükreder Mi?

Partili
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “ülkemizde bazı kesimlerde bir şükürsüzlük, bir
tatminsizlik”
olduğundan kaygılı.

Şimdi
bir de bu sözünü R.T. Erdoğan açısından düşünelim:

R.T.
Erdoğan ilk seçimde hem Cumhurbaşkanlığını ve hem de milletvekili
seçimlerinde kaybederse
şükreder mi?

Erdoğan
haksız yere yargılanıp, hakkında ağır suçlamalarla çok uzun süre
tutuklu olarak
yargılanırsa bu süreçte şükreder mi? Siyasi baskılarla
karar veren mahkemelerde
hakkında çok ağır cezalar verilirse şükreder mi?

Yine
Erdoğan, bütün servetine el konulursa, ailesi ve yakınları geçim
sıkıntısı çeker ve pazarlarda artık meyve ve sebze toplamak zorunda
kalırsa şükreder mi?

Hadi bu
kadar kötü senaryoları düşünmeyelim. Erdoğan sade bir emekli maaşı ile geçinmek,
mütevazı bir apartman dairesinde yaşamak
zorunda kalırsa şükreder mi?

Akaryakıt
alamadığından arabasını kullanamayanlardan olsa, her gün bir öğün
yemeğini eksiltenlerden
olsa, tatilde parasızlıktan memleketine bile
gidemeyenlerden
olsa acaba şükreder mi?

Bol nimetin içindeyken şükretmek de kolaydır, akıl vermek de.

Allah
kimseyi şükredemeyecek hallere düşürmesin.

Hayali Ermeni Soykırımı İddiaları ve Ortadoğu’daki Mayınlar

TBMM’ye hayali Ermeni soykırımı
iddialarının kabulü için HDP’li malum bir milletvekili dilekçe verme
küstahlığında bulunmuştur. Dilekçesi de işleme konmamıştır. Ancak, bu dilekçe
rezaleti böyle kapanamaz. Bu milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılmalı ve
Türk Yargı’sına havale edilmelidir. Acaba bu milletvekili hangi Ermeni’leri
temsil etmektedir. Bu şahıs Ermeni’leri temsil etmekten uzaktır. Geçmişte
Ermeni terör örgütü Taşnak Partisi bünyesinde faaliyet gösteren bazı Osmanlı
vatandaşı Ermeniler, bugünkü gibi o dönemde de ucuz kahramanlık peşinde
olanlarca tahrik edilmişler, çok şey borçlu oldukları Devletlerine ihanet
ederek silahlanmışlar ve birçok vatandaşımızı şehit etmişlerdir. Bunlar mevcut
savaşı fırsat bilerek kuduz köpekler gibi köylere saldırmışlar ve işkence
yapmışlardır. Bilhassa Doğu Anadolu’daki toplu mezarlarımız unutulmuş değildir.
Bu katillerin bir kısmı ise; Rus ordusuna katılmış, düşmana rehberlik yapmış ve
ordumuza zarar vermeye çalışmışlardır.

            Eski Van
şehri birçok gerçeği ortaya koymaktadır. Şu anda terk edilmiş olmasına rağmen
hala tarihe şahitlik yapacak durumdadır. Soros adlı malum kışkırtıcının
Türkiye’deki birçok kolundan biri olduğu ileri sürülen ve Batı’nın şımartılmış
örneklerinden biri olan malum şahıs ile aynı ülkenin vatandaşı olmak; üzüntü
verici ve rahatsız edici bir durumdur.

            Ancak, Trump
istedi diye malum suçlu papazı ABD’ye geri gönderirseniz; Almanya Türkiye’deki
suçlu elemanını istedi diye iade ederseniz; Suudi Arabistan’a davanın sürmesi
için dava dosyasını verirseniz; Batı’dan gelecek saygısızca taleplerin önünü
alamazsınız. Türk Yargısını hiçe sayanların taşeronu olan bu milletvekili olsa
olsa Erivan’a yakışır. Efendim biz gazeteciyiz ve objektifiz etiketi altında bu
şahıs ve benzerlerini mevcut iktidara sadece muhalif diye TV ekranlarına
çıkartıp konuşturanlar yanlışın büyüğünü yapmışlardır. Aynı yanlışlara bir daha
düşülmemelidir.

            Türkiye’ye dost
değil; sadece Türk askerini kullanmak peşinde olanların, bir çok düşmanca tezgâhın
içine utanmadan girenlerin, son günlerde Aleviliği İslam dışı görme ve ayrı bir
din gibi değerlendirme çabaları dost kabul ettiğimiz ülkelerin asıl niyetlerini
ortaya koymaktadır. Alevilerle Sünnileri Irak’ta olduğu gibi tahrik ederek çatıştırmaya
çalışmak boş bir çabadır. Herkes hazırlanan tuzağın farkındadır. Terör örgütü
PKK’yı askeri kara gücü olarak kabul eden ABD müttefikini bulmuştur. Bunu
örgüte gönderdiği binlerce silah ile ispat etmiştir. Askerlerimizi şehit eden
füzelerin sahibi bu dost kılıklı düşmanlarımızdır. PKK’nın görevi bittikten sonra
limon gibi sıkılıp atılacak ve onun yerini yeni ümit olan göçmenlerden oluşan
örgütler alacaktır. Bu bakımdan, başta Suriye’den Türkiye’ye sokulan ve
vatandaşlık verilmeye niyetlenilen geçici koruma adı altında ülkemizde
imtiyazlı kılınanların sadece nüfus yapısın değiştirmek değil; ama ülkemizi
karıştıracak önemli bir unsur oldukları unutulmamalıdır. Bütün göçmenlerin
örgüt üyesi olması tabii ki beklenemez. Bu bakımdan, ensarlık sıfatını
kendimize yükleyerek kendimizi kandırmayalım. Bunlar Sayın Prof.Dr. Ümit
Özdağ’ın ifade ettiği gibi, bombalandıkları için Türkiye’ye gelmiyorlar; Kuzey
Suriye’de terör örgütüne yeni alan açabilmek için ve Türkiye’ye gelmeleri
amacıyla bombalanmışlardır. Bundan dolayı Suriye ve Irak sınırı terör üreten ve
terörü bize karşı kullanılan bir alan haline getirilmiştir. Yazılarımızda
devamlı belirtiğimiz gibi, Batı, Türksüz Anadolu, Atatürksüz Türkiye ve Hz. Alisiz
Alevilik peşindedir. Bunun için Müslümanları bölmek ve Alevilerle Sünniler
arasında mayınlar döşenmek istenmektedir. Irak’ta bir hafta Alevi camisinin
bombalanması, bir süre sonra da Sünnilerin camisinin saldırıya uğraması
herhalde bir tesadüf değildir.    

İbnülemin Mahmud Kemal İnal ve Eserleri – 30

0

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse
kend
isine

 

İbnülemin Mahmud Kemâl İnal ile Bir Mülâkat

Dr. ÖMER ÇAKIR

Kültür, sanat
ve edebiyat insanlarının yazdığı edebî eserlerin yanında konuşmaları da
önemlidir. Zira bir sanatkârın eseri sâdece yazdıklarından ibâret değildir.
Edebiyatçılarla yapılmış edebî kıymeti olan röportajlar aynı zamanda edebî
mülâkat/röportaj türünü de oluşturur. Bu tür metinlerin edebî değerinin yanında
özellikle edebiyat târihi açısından çok kıymetli bilgiler içermesi bakımından
önemi büyüktür.

Neticede,
geçmişten günümüze hangi ad verilirse verilsin, edebiyatçılarla yapılan
konuşmalar sâyesinde, onların sanat ve edebiyat hakkındaki görüşlerini ilk
elden öğrenme imkânı buluyoruz. Aynı şekilde sanatkârın hayatı ve eserleri hakkında
da bizzat kendisinden öğrenilen bilgiler önemli. Bunların yanında ediplerle
yapılmış bâzı mülâkatlar dili, üslubu ve içeriğiyle edebî özellik taşıdığı için
ayrı bir öneme sâhip. Zira bunlar sâyesinde sanatkâra, eserlerine ve devrine
ilişkin hiçbir yerde bulunamayacak bilgiler edinmek mümkün olabilmekte.

Öte yandan, bu
dünyadan yıllar önce göçüp gitmiş bir sanatkâr ile görüşüp konuşma imkânımız
olmadığına göre, vaktiyle kendisiyle yapılmış bir mülâkat âdetâ onunla
konuşuyormuş intibaını ve tadını da verebilir. Dolayısıyla, sanat ve edebiyat
mensupları ile hele de bunlar içinden ‘canlı
bir târih
’, ‘ayaklı kütüphane’,
kısaca gerçek bir ‘Üstat’la yapılmış
bir konuşmanın hem öğretici hem de estetik zevki bambaşka olsa gerektir.

İşte böylesi
bir mülâkatla, İbnülemin Mahmud Kemâl İnal ile yapılmış bir görüşmeye, Vatan
Gazetesi’nin 23 Mart 1941 târihli nüshasında rastladım. Mülâkatı yapan gazeteci
Faruk Fenik, İbnülemin’i okurlarına ‘ayaklı
kütüphane ismine hakkıyla lâyık olan, Üstad ve aynı zamanda canlı bir târih

olarak takdim ediyor.

Mülâkatın
içeriğinden; Üstad’ın hece, aruz ve şiir hakkındaki görüşlerini, ilk yazıları
ve Ahmet Midhat Efendi ile münâsebetini, zengin koleksiyonu ve kütüphanesi ile
mütâreke günlerinde bunların başına nelerin geldiğini öğrenebiliyoruz.
İbnülemin Mahmud Kemal, söz konusu mülâkatta ayrıca eser yazmanın güçlüğünden,
ancak kimilerinin ise onun bunun eserinden kaynak göstermeden bilgiler alıp
kitap yayımladığından da bahsederek devrine ilişkin eleştirilerde de bulunur.

Hem Üstadın kendine
has diline ve üslûbuna müdâhale etmemek hem de mülâkatın yayımlandığı yılların
imlâsının nasıl olduğunu gö(ste)rmek bakımından orijinaline hiç müdâhale
etmeden metni aynen vermeyi uygun buldum. Bu vesileyle, 24 Mayıs 1957’de ebedî
âleme göçen, Türk kültürüne büyük hizmetleri olmuş bu değerli zâtı rahmet ve
şükranla anıyorum.

İbnülemin Mahmud Kemal: ‘Ayaklı Kütüphane’ İsmine Hakkıyla Lâyık
Olan Üstad,                                        Aynı
Zamanda Canlı Bir Târihtir de…

İbnülemin
Mahmud Kemal… O’nu tanıyanlar için, yalnız bu isim kâfidir. Başka hiç bir şey
ilâve etmeğe lüzum yok. Tanımayanlara O’nu tanıtmak için, elimdeki kalem ve
gazetede bana tahsis edilen sütun doğrusu kâfi değildir.

İbnülemin
Mahmud Kemal… Son asrın yaşıyan târihidir. Ondan, bütün istediklerinizi
fazlasile öğrenebilirsiniz. O, bütün Türkiye’nin, fahrî profesörüdür. Nice
kuvvet kaynağı zannettiğiniz kimseler, sırtlarını İbnülemine dayanmışlardır.
Bütün hayatını ilme tetkik ve tetebbua vakfetmiş kıymetli mütefekkir yardımlarını,
fisebilillah her isteyene yapmaktan bir an olsun bile yılmaz.

Bu mütevâzı
ilim adamını Mercan’daki evinde, kurduğu târih sayfalarına bir sayfa daha ilâve
etmek için çalışırken gördüm. ‘Buyurun
evlâdım, oturun
’ diye karşıladı. Elini öptükten sonra gösterdiği sedirin
üzerine şöyle bir iliştim. ‘Aferin dedi
sözünüzde durdunuz. İnsan sözünün eri olmalı
…’

Havadan sudan
epey konuştuktan sonra sözü edebiyata getirdim.

İnsan
İbnülemin’le havadan sudan bile konuşsa saatlerce konuşacağı geliyor. Bu ayaklı
kütüphaneden her an bir zerre daha istifâde edip fikir hamulesini katre katre
dolduran adam, pınardan ayrılmak ister mi?

-Üstad, Son Asır Şâirleri diye yazdığınız eserle
meşgulsünüz galiba?

-Evet. Onunla
meşgulüm.

-Kaç cilt olacak?

-Şâirlere
mahsus teskere yazanların sonuncusu Fatin’dir. Hicrî 1270 yılına kadar gelen
şâirleri, sâlim teskeresine zeyl olarak, gayet muhtasar yazmıştır. O târihten
zamanımıza kadar bir zeyil yazılmamıştır. Bu noksanı, elden geldiği kadar ikmal
etmek için çalışıyorum.

Asıl ismi ‘Kemalüşşüera’ idi. Târih encümeni adı
değiştirerek ‘Son Asır Türk Şâirleri
olsun dedi. Ne yapalım mademki öyle istediler, öyle olsun, dedik. O adı
koyuverdik. 10 cildi tabolundu. Hepsi tahminen 13 – 14 cilt kadar olacak. Bu
eserin bir kıymeti varsa, içindeki zatlardan pek çoğunu görerek görüşerek
tercümei hallerini yazışımdır. Bu muvaffakiyet, her târih yazan adama nasip
olmaz.

 -Bu eseri vücude
getirmek için çok zahmet çektiniz mi?

-Fesuphanallah…
Boyacı küpü değil ya, sok çıkar. Ama onu da hor görmiyelim. Boyayı kaynatacak,
kumaşı alıp sokacak, çıkartıp asacak, kurutacak… Tabii, pek çok zahmet
çektim. Zahmetsiz rahmet olur mu?

Bizden evvel
gelenler, bir eser telif etmek için ömürlerini telef ederlerdi. Bir meselenin
halli için, başvurmadıkları yer kalmazdı. Aslında maişetlerine yetmiyen
paralarının bir kısmını ilim uğrunda sarfederlerdi. Şimdi bazı musannifler
görüyoruz ki hazıra konmaktan başka bir iş gördükleri yoktur. Başkalarının
evvelce yazdıkları eserlerin münderecatını pek çok defa mehaz göstermiyerek
kopya ediyor, eser diye ortaya koyuyorlar. Bunlara karşı: ‘Senden kapar, benden kapar, yastık kadar cildler yapar. Hepsinde de
sehve sapar Ol câhilü Alimnüma
’ Demeğe insan mecbur oluyor. Daha garibi
bunların, eserinden istifâde ettikleri adamın aciz ve cehlini ve kendilerinin
iktidar ve kemalini iddia edecek kadar, küstahlık göstermeleridir.

Ne diyelim? ‘Cehlin ol mertebesine sehl olmaz Kesbsiz tâ
bu kadar cehl olmaz
.’

-Aruz ile heceden hangisini tercih edersiniz?

-Bence şiirin
parmaklısı parmaksızı yoktur. Her güzel şey şiirdir. Güzel olduktan sonra
aruzla da söylense, heceyle de yazılsa şiir şiirdir. Fakat parmak hesabile
söylemek her halde aruz ile söylemekten daha zordur.

Aruz vezni
ahenktar olduğu için kusurları birdenbire göze çarpmıyor. Bu âdetâ kıyâfeti
tezyin olunmuş bir dilbere benzer ki, üstündeki tezyinat elbise vesâire onun
kusurlarını birdenbire göstermez. Parmak hesabile söylenen şiirler ise çıplak
bir güzele benzer ki en ufak bir kusuru bile göze batar ve muhabbet yerine
insana nefret getirir.

-Gazete ve mecmualara kaç yaşından beri yazı yazmaya
başladınız?

-İlk yazıya
başladığım zaman 14 yaşında idim. Hatırladığıma göre ilk makalem ‘Ömrübeşer’ başlığıyla ‘Tarik Gazetesi’nde çıkmıştı. O makalemin
derhal gazeteye konması bana cesâret verdi. Kardeşim Tevfik merhumla senelerce
gazete ve mecmualara yazılar yazdık. En çok yazımız Tercümanı Hakikat’ta,
intişar etmiştir.

Ahmet Mithat
Efendinin pek çok teşvikini görüşümüz bu gazetede yazı yazmaya devamda en büyük
âmildir.

***

Kahvelerimiz
gelmişti. İçmeğe başladık. Kalemimi bıraktığımı görünce fırsattan istifâde edip
hoş fıkralar anlatmaya başladı. Bir iki kere kaleme davrandım, Yoo!… Dedi.
Anlatmam.

Peki dedim
dinlemeğe başladım.

-Nerede
efendim, o bizim zamanın eski kalem erbabı. Bir şey yazdığımız zaman yüzümüz
kızarırdı. Şimdi rastgelenin elinde bir kalem ve önünde bir kâğıt yazıp
çiziyorlar. Peygamber efendimize sormuşlar? ‘Kıyâmetin kopacağını nereden anlıyacağız?’ Efendimiz cevap vermiş.
Rast gelen kalemi eline alıp yazı
yazmaya başladığı zaman
…’

Kalemi elime
almıştım. Fıkraları kesti…

Sor bakalım da söyliyelim evlât

Utancımdan
kıpkırmızı olmuştum. Evet benim de elimde tuttuğum bu kalemi kullanmaya
salâhiyetim yoktu. ‘Hayır’, dedim. O
kalemi kullanmakta kendimi âciz görüyorum, müsaade edin de bu yazıyı
yazmıyayım. ‘Senin için değil evlât’,
dedi. Haklıydı. Benim için olmasına imkân yoktu. Ben, arada bir mutavassıt,
onun fikirlerini karilere nakleden bir fotoğraf adesesi idim. O anlatmaya, ben
de yazmaya başladım.

-Tercümana
yazdığım birkaç makaleyi toplıyarak ‘Muhaverat
isimli bir risâle vücude getirmiştim. Bunu bir teskere ile Ahmet Mithat
Efendiye gönderdim. Mithat Efendi bu risâlede basılmıyanları gazeteye
koydurduktan sonra kitabı matbaadan aldırarak teskere ile beraber kütüphanesinde
hıfzetmek kadirşinaslığını göstermiş.

Birkaç ay
evvel kitaplarının bir kısmı satıldığı sırada teskere ile beraber bu mektubu
Adana eşrafından Suphi Paşazâde Abidin Ramazan kitapçılarda görüp almış. Bunu
bana ariyeten verdiği zaman eserime bakıp kendimi yaşıma avdet etmişim
zannettim.

Yazıyı
okuduğum zaman yüzümün kızaracağını zannediyordum. Allaha çok şükür tahmin
ettiğim şey olmadı. Çocukluğuma göre fena yazmamışım.

-‘Sabih’ isimli
romanınız, bir yetimin sergüzeşti. ‘Rahşan
isimli ve başka bazı hikâyeleriniz vardı. Sonra hikâye yazmaktan vazgeçtiğiniz
anlaşılıyor, acaba neden?

-Ben o
hikâyeleri yazdığım zaman 18-20 yaşımda idim. Hikâyecilikte devam edecek
olursam, tahsile lüzum gördüğüm bazı ilimlerden uzaklaşmam lâzım gelecekti.
Gençliğin bir noktada sebat etmemekteki tesiratı hikâyecilikten vazgeçmemde de
âmil olmuştur.

Sabih’in
ihtilâlnâme olduğuna, halkı ihtilâle dâvet ettiğine dâir saraya verilen jurnal
üzerine kitabın toplattırılması ve bir kısmının Selânikte yaktırılması (Kitap
Selânikte basılmıştı) şevke halel verdi. Bu yolda yazı yazmaktan vaz geçişime
bunun da çok tesiri olmuştur.

***

Gözlerim gayri
ihtiyari duvarları süsleyen yazılara takıldı. Bu eski sülüs ve ta’lik yazılı
kıymetli levhalar, tahta üzerine oyulmuş altınla yazılı nefiseler karşısında,
biraz izahat verir misiniz? Diyesim geldi. Gözlerine baktım. Gülümsedi.

-Anladım dedi.
Anlatayım. Çocukluktan beri nefis eşya ve bahusus yazı ve kitaplara pek ziyâde
merakım ve muhabbetim vardır. Vaktiyle Bedestenin dışında şimdi halıcı
dükkânlarının bulunduğu yer baştanbaşa sahaflara mahsustu. Her gün Bâb-ı
Âlî’deki vazifeme giderken oradan geçer, mutlaka her kitapçıya uğrardım.
Yıllarca süren bu muhabbet ve gayretleri neticesi olarak kıymetli ve nâdir
kitaplar ve yazılar ve târihe ait pek mühim vesikalar tedârik ettim. Ne fâide
ki mütâreke senelerinde ecnebî askerler tarafından evim cebren işgal olundu.
Kitaplarımın, antikalarımın hatta gazete koleksiyonlarımın pek çoğu yağma
olundu. Bu vakadan şevkim kırıldıysa da yine kitap ve bu türlü âsâra
muhabbetten nefsimi menedemiyordum.

Levhanın
birinin altında yazılı târihe gözüm ilişti: 1143 ‘İki yüz on beş sene, hiç bozulmamış’ dedim. Güldü: ‘Bizden eskilerin vücude getirdikleri sanat
eserleri. Bozulmamış kelimesini nasıl ağzımıza alabiliriz. Onların eserleri
işte böyle sağlam olurdu ve uzun seneler geçmekle bozulmazdı
!’

***                                                                                                                                                         
           Büyük salona geçmiştik.
Köşede bir takım mûsikî âletlerine gözüm ilişti. Ut, keman, tef…                                    

-Mûsikîye muhabbetiniz bu gördüğüm âletlerden
anlaşılıyor.

-Mûsikîye
çocukluğumdan beri iptila derecesinde muhabbetim vardır. Onun için burada
haftada bir kere olsun ahibbamızla toplanarak mûsikî âlemleri tertip eder
hepimiz ruhen zevkler hâsıl ederiz. Geçmişlerimizin dehâsına, kudretine
baktıkça hayran olur ruhlarını rahmetle yâd eyleriz.

-Mûsikîden hazetmemek kabil midir?

-Ona ‘gıdayı ruh’ demelerinin elbette bir
sebebi var. En meşhur âIimlerden Abdülganiyünmabüsi bir eserinde mahlûkat
içinde eşşekten başka mûsikîden haz etmiyen yoktur. Demişti.

Son zamanın
mûsikî Üstadlarından merhum Ahmet Mükerrem’e bir münasebetle bundan
bahsettiğimde telâş eseri göstererek: ‘Aman
efendim öyle değil, eşşek bile mûsikîye bayılıyor. Birkaç sene evvel bazı
mûsikî arkadaşlarımızla Yakacıkta Ayazma’nın alt tarafındaki koruya gitmiştik.
Fasla başladığımız sırada ileride otlıyan bir eşek yanımıza geldi, bitinceye
kadar ağzından salyası akarak dinledi. Fasıl bittikten sonra bir müddet o hal
ile bekleyip; çalmıyacağımızı anlayınca yine otlamaya gitti. İkinci defa fasla
başlayışımızda evvelki gibi yine geldi’
dedi ben de Abdülgani yalan
söylemez, demek ki eşeklerin de tabiatı değişmiş, dedim.

Kaynak:
Dr. Ömer Çakır

https://www.researchgate.net/publication/341608860_Ibnulemin_Mahmud_Kemal_Inal_ile_Bir_Mulakat    (et: 30.08.2021/10.32)

İBNÜLEMİN MAHMED KEMAL İNAL DİYOR Kİ:

Terceme-i
hâli yazılacak olan âdemin en mühim ahvâlinden en ehemmiyetsiz ef‘âline kadar
ıttılâ hâsıl etmek o âdemin havâss-ı rûhiyyesini kemâl-i vukūf ile tedkîk
eylemek lâzım gelir. Şurût-ı sâire, bu aslın fürû‘u mesâbesinde olduğu için
ondan bahse hâcet yoktur.

Hâlbuki bir
zâtın havâss-ı rûhiyye ve ahvâl-i umûmiyyesini tetebbu etmek için O’nun
hayâtına iştirâk eylemek lâzımdır. Meclisine dâhil ve musâhabatına nâil olduğumuz
zevâtın -hayâtına iştirâk derecesinde- husûsiyyet-i ahvâline ıttılâ peydâ
edemediğimiz hâlde zamanına yetişemediğimiz meşâhîrin ahlâk ve etvârına ne
suretle vâkıf olacağız?

Müverrih,
zamanına yetişemediği bir âdem hakkında -arzû olunduğu vech ile- idâre-i
makāl edemediğinden dolayı mes’ûl tutulamaz. Fakat senelerce hem-bezm olduğu
bir zât hakkında da bu yolda bast-ı kelâm safsata-i encâm ettiği için
mu’âheze olunur. Ma‘a-zâlik terâcim-i ahvâlin hangi usûl ve şerâite ri‘âyetle
yazılacağı onlarca mechûl olduğu için mu’âhezede ileriye gitmek de muvâfık-ı
insâf görülemez. Biz, o usûl ve şurûtu bildiğimiz hâlde niçin
mu‘âsırînimizden bir zâtın terceme-i hâlini lâyıkıyla yazamıyoruz? İşte asıl
hallolunacak mes’ele budur.

***

İbnülemin
Mahmud Kemal İnal, 25 Ağustos 1910 târihinde yayınladığı ‘Kâmil Paşa’nın
Sadâreti ve Konak Meselesi adlı risâlesinde o sıralar maddî sebeblerden
mahrum olduğu için ‘Kemâlü’l-Kâmil’i bastıramadığını, gerekli parayı bulduğu
takdirde eserini neşredeceğini söylemiş, lâkin eseri neşretmeye muvaffak
olamamıştır. Kemâlü’l-Kâmil neşredilememiş olması hasebiyle gerek çağdaşları
gerekse halefleri tarafından kaynak olarak bilinen ve kullanılan bir eser
olmamıştır. Bu eseri kaynak olarak kullanan tek kişi yine İbnülemin’in
kendisi olmuştur. ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’ adlı eserindeki ‘Yûsuf Kâmil Paşa’ bölümünde bu eseri
kaynak olarak kullanmıştır. İbnülemin, yazdığı bu bölümün sonunda ‘Yûsuf Kâmil Paşa merhumun terceme-i hâl ve
menâkıbını Kemâlü’l-Kemâl unvanıyla otuz beş sene evvel mufassalan yazmıştım.
Bu sahifelerdeki mebahisin ekserini o eserden nakleyledim
.’ notunu
düşerek kaynak olarak kullandığını belirtmektedir.

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

Dursun Gürlek: İbnülemin Mahmud Kemal İnal. Kubbealtı Neşriyat. İstanbul 2017

Dursun
Gürlek: İbnülemin Mahmud Kemal İnal.
Timaş Yayınları. İstanbul 2020 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal: Hoş
Sadâ.
Ketebe Yayınları. İstanbul 2019 

 Hüseyin Kıyak: Bir İstanbul
Efendisi–İbnülemin Mahmud K. İnal.
Yeditepe Fatih Dergisi. S. 1, s: 153-155
İstanbul 2020 İbrâhim Öztürkçü: İbnülemin’in
Rüyâları.
Dergâh Yayınları, İstanbul 2018

İsmail
Kara-Şemseddin Şeker: Bir İnsan Bir
Devir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul 2010

Mâhir iz: Yılların İzi. İrfan
Yayınevi, İstanbul 1975

Naci
Sadullah: İbnülemin Mahmud Kemal Bey
Neler Anlatıyor
? Yedigün Mecmuâsı, S: 89, s: 9 İstanbul 1934

Orhan Bayrak: İbnülemin Mahmud Kemal İnal. Akıl Fikir
Yayınları, İstanbul 2015

Ömer Fâruk Akün: Diyânet İslâm
Ansiklopedisi.
C: 21, s: 249-262. İstanbul 2000

Serdar Sezer Şimşek Türk: Düşünce
Târihinde İbnülemin Mahmud Kemal İnal.
Doktora Tezi. Üsküdar Üniversitesi,
İstanbul 2020                                                                                                       Şemseddin
Şeker: İbnülemin Mahmud Kemal’in
Romanları.
www.dergipark.org.tr  (et: 15.08.2021 / 22.06)

Yasin Şen: Kökü Mâzîde Bir Âtî / İbnülemin Mahmud
Kemal İnal.
Türk Yurdu, S: 316, Ankara 2013

Yusuf Ziya Ortaç: Portreler.
Akbaba Yayınları. İstanbul 1960 

Yeni Şafak Gazetesi. İstanbul
15 Şubat 2022 

 Yeni Türk Ansiklopedisi: Ötüken
Neşriyat. İstanbul 1985

 

Osman Kavala ve Ali Erbaş Hakkında!

Öncelikle yorumlarıma Osman Kavala ile başlayayım,

O Paris doğumlu, Ben
Kars!

O Robert Koleji mezunu, Ben
Körfez Endüstri Meslek!

O Hristiyan, Ben
Müslüman!

O Marksist, Ben Türk
Milliyetçisi!

O Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi, Ben Türk Ocağı!

O parasını uluslararası af örgütüne harcıyor, Ben Ülkücülüğe!

O Fransız ve Ermenistan kültürünü önemsiyor, Ben Türk Kültürünü!

O Ayşenur Zarakolu Düşünce Ödülünü almış, Ben Ülkücü Düşünce Ödülünü!

O kuramcı, Ben
Turancı!

O kızıl milyoner, Ben
Kırmızı Beyaz binyoner!

O gezici, Ben Görücü!

O Ergenekon tutuklamalarına sevindi, Ben üzüldüm!

O Fettullah Gülencilerin mezarda ki ölülere bile evet
dedirtilmesini istediği referanduma evet diyenleri seçimlere katılmasınlar diye
örgütledi!!!!!!!!!!!!!!!

Ben katılıp dürüstçe HAYIR
dedim.

O …

Ben …

O …

Ben ….

Böyle uzar gider!

***

Neymiş, usulsüz yargılanmış ta alınan kararlar demokratik
değilmiş te, BANA NE…

Neymiş, siyasetçi kuzeni varmış!

Benim Kuzenlerim de ırkçı!

Neymiş AHİM’e uyacağımızı beyan etmişiz!

E, Kur-an’a da uyacağımızı beyan ettik!

Neymiş, iddianamenin içi boşmuş!

E, bi dünya insanın da midesi boş!

Ergenekon Balyoz ve 12 Eylül iddianamelerinin içi dolu muydu
ki!

Demem o ki, Akp iktidarına karşı olanların Osman Kavala’yı
savunmasını kabul edemiyorum!

İki yanlış bir doğru etmez, gündeme getirmeye bile değmez.

Son olarak, İstiklal Savaşımızın
özeti sayılabilecek Parola Vatan ve
İşareti namus sözünü
Osman Kavala davası ile ilişkilendiren sayın Meral
Akşener’in büyük bir gaf yaptığını!

Acilen özür dilemesi gerektiğini!

Kahrolsun İstibdat Yaşasın
Hürriyet Adalet, Musavvat ve meşveret sözünün bir “Anadolucu”’nun davası
sonrası kullanılmasına yaşasalardı “bizim” ittihatçıların üzüleceğini beyan
ederek.

Osman kavala davası ile ilgili BİZE NE …

Fransızlar düşünsün.

Diyerek!

Sözlerimi bağlıyorum.

Gelelim Ali Erbaş’a onun bu yazı
ile ne ilgisi var derseniz, mübarek ramazan ayı sonrası içimde uhde kalmasın
diye yazdım, Allah’ın bildiğini kuldan saklamak bana yakışmaz,

Onu da sevmiyorum, onu da!

Osman Kavala bana ne kadar uzaksa
Ali Erbaş’ta o kadar uzak.

Osman KAVALA’yı ne kadar
sevmiyorsam sayın Ali Erbaş’ı da o kadar sevmiyorum.

İçimde kalmasın.

Burcum Boğa ama, yükselenim
AKREP!

Fıtratımın gereğini yapıyorum.

Selam ve dua ile.

A’mâk – ı Hayâl (1)

       Üniversite
yıllarımda, zamanın “Bugün” gazetesinde çalışıyor; hem ikinci sayfaya değişik
yazarlardan seçme makaleler koyuyor, hem de bazan bizzat kendim o sayfa için
makaleler yazıyordum. Gazetenin sahibi merhum Mehmed Şevket Eygi, kitap okumaya
düşkünlüğümü görünce, beni tebrik etmiş; bir de kitap tavsiye etmişti. “Sana
Şehbender Zâde Filibeli AHMED HİLMİ’nin bir kitabını okumanı tavsiye edeceğim
ama kendine güveniyorsan oku! Sarsıcı bir eser; yine de sen bilirsin!” demişti.

    Elli sene kadar
önce yapılan bu tavsiye üzerine, Babıâli’deki kitapçıları bir baştan bir başa
aradım taradım. Nihayet 1971 yılında basılan, dili de oldukça ağır olan “A’mâk
– ı Hayâl” / “Hayâlin Derinlikleri” adlı kitabı buldum ve büyük bir iştiyak ve
merakla bir çırpıda okudum. Sonraları tekrar tekrar okuyacaktım. Daha sonraları
bu eser, sadeleştirilip daha anlaşılır bir hâle getirilerek basılmıştır. 

     Eserde şu
satırlarla konuya giriş yapılıyor:

   “Vaktimi mâlâya’ni
(mânasız boş sözler) ile geçirir bir genç idim..Mütedeyyine (dindar) ve pek iyi
bir validenin (annenin) ihtimam-ı tamile (tam bir ilgisi ile) geçen çocukluğum
bende sökülmez bir hiss-i dinî (din duygusu) ve yıkılmaz bir düstur-u ahlâkî
(ahlâk prensipleri) bırakmıştı. Muahharen (sonradan) mükemmel (tam) bir tahsil
(eğitim) gördüm, fevkalhat (son derece) zeki olduğumdan, bize mütedair (bizimle
alâkalı) malûmatta (bilgilerde) akranıma / yaşıtlarıma faik / üstün idim. Ekser
gençlerimiz gibi mektepden çıkar çıkmaz, kitapları peygule-i nisyana (unutulma
köşesine) atacak yerde, tevsî-i mâlûmata (bilgimi çoğaltmaya) mektepden  sonra başladım. Az çok bir fikir peyda etmediğim
(edinmediğim) hemen hiçbir şey kalmadı. Bahusus (özellikle) emsalim
(yaşıtlarım) gibi ulum-u diniyyeden (din ilimlerinden) istiğna etmiyerek
(kaçınmıyarak) hem cihet-i zahiriyeye (zahirî ilimlere) ve hem de aksam-ı
batıniyede (gizli ilimlerde) behredar (bilgi sahibi) oldum. İşte bu mâlûmat
(bilgi) yığınının altında bir gün vicdanımı tahlil (analiz) ettiğim vakit
kemal-i hayretle (tam bir şaşkınlıkla) garîb bir halîta  kesildiğimi (karma bilgilerle dopdolu
olduğumu) farkettim. Ben küfrile (inkârla) imandan, ikrar (kabul) ile inkârdan,
tasdik ile reyb (şüphe)den mürekkeb (meydana gelen) bir şey olmuştum. Kalben
inkâr ettiğimi, aklen tasdik eder, aklen reddettiğimi kalben kabul ederdim.

     “Velhasıl reyb
(şüphe) denilen ejderha vücudumu sarmıştı. Bir fikri ne kadar metin (sağlam)
esaslarla tahkim etsem (kuvvetlendirsem), reyb (şüphe) ejderhası, bir sarsışta
yıkıyordu. Bâri kat’î (kesin) inkârla, hiç olmazsa rahat bir noktada kalabilir
miydim? Ne gezer! İnkâr başka şey, reyb (şüphe) yine başka! Reyb ejderhası her
kat’î (kesin) fikrin düşmanı idi. İster ikrar olsun, ister inkâr olsun mevzu ve
müspet bir şey kabul etmiyordu. İmdi elvah-ı hayatiyeyi (hayat sayfalarını),
fikrin in’ikasatı vücudiyesi (yansımaları) diye kabul edersek, müthiş bir
azapta, takatfersâ (takat getiremez) bir duzah (cehennem) içinde kaldığım
anlaşılır. Herkes için pek tabii olan şeyler, benim için başka bir şekil
alıyordu…Yeniden Reyb ejderhasını öldürecek berahin (deliller) bulabilmek
ümidiyle tahsil ve tetkike koyuldum. Bir kere daha ulumu batıniye (gizli
ilimler) ile müştagil (meşgul oldum) ve şöhret-i kâmile (tam bir ün) sahibi
zevâta (zâtlara) müracaata (başvurmaya) başladım. Bunların içinde pek fâdıl
(faziletli), pek sâlih (dindar) insanlara tesadüf ettim. Ne çare ki bunların
ulumu (ilimleri) ve delaili (delilleri) bence tufuliyet-i beşeriyenin
(insanoğlunun çocukluk döneminin) icat-kerdesi olan (ortaya koyduğu) hayalât
(hayâller) ve esatir (efsaneler)den başka bir şey değildi. Beni, düştüğüm
giriveden (çukurdan) kurtarmak için tekmil (bütün) malûmâtımı cerh ve mahvedecek
ve iddia edilen hakaiki (hakikat ve gerçekleri) re’yel’ayni (gözüme) gösterecek
biri lâzımdı. Böylesine tesadüf etmedim.”

     Eserde şu
soruların da cevapları aranıyordu:

   “Sebat ve beka
(kalıcı) olmadıktan sonra bu bedayi’ (bu güzellikler) ne işe yarar? Bu kadar
güzelliğin şâhit ve nâzırı (göreni olan) insan, hem de insanların belki binde
biri iken, insanda beka (kalıcılık) var mı? Küre-i arz (dünya) dediğimiz bu
muvakkat süknayı (geçici dünyayı) derin bir hüzne kapılmıyarak seyretmek acaba
mümkün mü? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Safî bir akîdenin (inancın) pek
güzel cevap verdiği bu suale akıl ve fen cevap vermiyordu..Eğer var isem niçin
yok olacağım? Yok olmıyacağım, ruhum baki mi kalacak? Ruh nedir? Bizatihi
(kendi kendine) hassas mıdır? Hüviyetini (kimliğini) bilir mi? Varsa kalıptan
ayrılışında ne gibi bir hâl ile hallenecektir? İşte cevapsız birçok sual.”

     İşte eser; bu gibi
birçok soruların cevaplarını arayan ve bulmaya çalışan bir mahiyet ve içerik
taşımaktadır.