24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 313

H.D.P. Hakkında Her Şey ve Sn. Akşener’e Mektubumdur-2

·        
Öyleyse PKK
dan devam edelim:

PKK, Güneydoğu’da vatan görevi yapan TSK ve Emniyet
güçlerini ‘işgalci’, meselâ Yunan kuvvetleri gibi görmekte ve askerlerimizi,
emniyet mensuplarımızı katletmeyi meşru bir hakkı olarak görmektedir. HDP de
doğal olarak bundan bir üzüntü ve yeis duymamakta ve hiç bir taziye mesajı
yayınlamamaktadır. Bu nedenle HDP’nin barış ve demokrasi söylemlerini milleti
keriz yerine koyan büyük bir sahtekarlık olarak görmekteyim.

Meselâ HDP’li Mithat Sancar, yakınlarda bir HDP Grup toplantısında Ukrayna’daki
durumu Afrin’e benzeterek Türkiye’nin Suriye’deki terörle mücadelesini
kastederek Hükümete; “Ukrayna’da barış istiyorsunuz da burada niye
savaşıyorsunuz?” diye sormuştur.

Meselâ,
23 Mayıs 2016’da HDP’nin olaylı Mardin Kızıltepe Mitinginde Eşbaşkan Selahattin
Demirtaş şunları diyor: “Kürt Halkının Önderi Öcalan’ın posterini Kürdistan’a
asamayacak ta bu halk nereye asacak. Buna alışsanız iyi olur çünkü biz Başkan
Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini!” Yine Selahattin Demirtaş’ın, “HDP,
Sayın Öcalan’ın 20 yıllık projesidir” dediğini bütün Türkiye
bilmektedir.

O kadar
çok örnek var ki ben de bu örneklere bakarak belli ki Akşener’in siyaseten
stratejik bir  kararı ve talimatı
sonucu  İYİ Parti Yöneticisi ve
Milletvekili Müsavat Dervişoğlu’nun  umuma yumurtladığı “HDP meşru bir partidir”
deyişine karşılık şunu öneriyorum: HDP sadece ‘yasal’ ya da eski deyimle ‘kanuni’
bir partidir. Asla meşru bir parti değildir. Meşruiyet, içinde hak ve
hukuk barındırır. Devletin kanunlarıyla kurulmuş bir Parti, Devleti yıkmak
üzere konumlanabilir mi?

Yasallık
ile meşruiyet çelişkisine çok bariz bir örnek verebilirim. 31 Mart 2019 İBB Başkanlığı
seçimlerini Ekrem İmamoğlu, 16.000 oy farkıyla kazandı. YSK Meclis Üyesi
Seçimini geçerli kabul etti ve sadece Belediye Başkanlığı Seçimini iptal edip
tekrarına karar verdi. Ekrem İmamoğlu, bir tartışmada cebinden bir bütün 20 TL
çıkarıp göstererek; “Siz şimdi bu 20 TL’nin içindeki 5 TL’nin sahte olduğunu
öneriyorsunuz” diyerek skandalı ortaya serdi. YSK’nın kararları bir Seçim
Kanunu niteliğinde idi ve bir itiraz mercii yoktu. Dolayısı ile bu karar yasal veya
kanuni idi ve yürürlüğe de girdi. Peki, YSK’nın bu kararı sizce de meşru mu idi
Sn. Akşener?

Şimdi HDP’lilerin
son zamanlarda Halk TV ve Tele 1’de sık sık dile getirdikleri Eşit Yurttaşlık
ve sözde Kürt Sorununa gelelim. Girişi şöyle yapalım: Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti, Gazi Mustafa Kemal ve silah
arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin kahramanlıkları ve büyük bir zaferle
taçlandırdıkları dünyanın ilk Antiemperyalist Savaşının ve devamında Cumhuriyet
ve Aydınlanma Devrimimizin eseridir. Ulus Devletimizin tapusu altında dünyanın çok
sayıda büyük devletinin imzasını taşıyan Lozan Antlaşması’yla taçlanmış; dünya
tarihinde eşi benzeri olmayan güçlü bir tapudur. Bu nedenle Ulus birliğimizin
çimentosu, tarihi, sosyal ve manevi açıdan başka hiçbir ulus devletle
kıyaslanamayacak ölçüde çok güçlüdür. Bu güçlü Ulus Devlet kalesi, Ulus
birliğimizdeki tüm halklar için bir şans olarak hepsinin güven içinde
yaşayabileceği, neslini ve üretici güçlerini geliştirebileceği, aynı zamanda
hep birlikte bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte demokratik bir
cumhuriyet mücadelesi verebileceği temelleri aydınlık bir kale idi.

Ama emperyalist devletler çok uzak olmayan bir
geçmişte emperyalizme karşı zafer kazanmış olmanın hala gururunu taşıyan, başı
dik, güçlü, bağımsız bir cumhuriyeti bu coğrafyada asla istemiyorlardı. Onlara
güdülecek yarı sömürgeler gerekiyordu. Ve emperyalizm güzel ülkemizin ekonomik,
sosyal ve demokratik gelişmesini engellemek için Kurtuluşumuzdan beri sürekli
siyasi, ekonomik müdahalelerde bulundu. Bu, Ulus birliğimizdeki tüm halkların
ortak mücadele etmesi gereken milli, ayırımsız, ortak kaderi idi. Ama Kürt
etnik milliyetçilerinin savaşı bu kaderi daha da kötüleştirdi. Savaş ortamında
militarizm güçlendi, demokratik mücadele doğal olarak iyice geriledi.
Ekonomimiz perişan oldu. En gerici iktidarlara mahkûm olduk.

Tekrar gelelim Eşit Yurttaşlık ve sözde Kürt
Sorununa; bu paragrafa da bir giriş yapalım: Ben, bir toz zerresi kadar bile ırkçı
milliyetçi değilim. Ulus Devlet kalemizde, Ulus birliğimiz içinde yer alan Kürt
etnik kimlikli halkımızı “Türk yurttaşlarımız” olarak görürüm. Kürt
halkının dostları kimlerdir diye sorulsa kendimi onların dostu olarak
görürüm. Ama HDP – PKK’yı  Kürt
halkının dostları olarak göremiyorum. Tersine onların neslinin sağlıklı
gelişmesini ve sürmesini engelleyen, hatta onların neslini kırdıran birer
düşmanları olarak görmekteyim. Ayrıca Ulus Devlet teorisine göre (Ernest Renan)
HDP’yi Kürt halkının temsilcisi olarak da görmüyorum. Bunu kırk yıldır
yaptıkları algı operasyonu ile beynimize adeta zorbalıkla kabul ettirmeye
çalışıyorlar o kadar. 

Çünkü Kürt etnik kimlikli halkımız, Güneydoğu’da ABD
sömürgesi, despotik bir devlet yerine  150
yıllık parlamenter deneyimi olan, Büyük Atatürk ve silah arkadaşlarının mirası,
aydınlanma devrimimizin eseri olarak modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri
girmiş olan Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğini güvenli bir kale, bir vatan
olarak seçmiş olabilir. Ve buna değil HDP’nin, kimsenin diyeceği bir şey
olamaz. “Sana ne kardeşim!” derler adama.

Çünkü herkes HDP gibi bela aramıyor; tersine huzur
ve güven arıyor olabilir. Çünkü bu, Kürt etnik kimlikli vatandaşlarımızın çok
doğal ve hayati, sosyal, teknik bir tercihidir. Tekrar ediyorum; “Sana ne
kardeşim derler adama.” İşte HDP – PKK o zaman, “Yıkılsın bu güvenli, Türkiye
Cumhuriyeti Kalesi” deyip yıkmak için saldırıya geçtiler.

Bu girişten sonra devam edelim. Ulus Devletlerde tek
bir ulus vardır ve bizim devletimizde bu tek ulus, Türk Ulusudur. Türk Ulusunun
bütün yurttaşları, etnik kimliği ne olursa olsun anayasal olarak eşittir. Türkiye
Cumhuriyeti kimliğimizde, etnik kökenimizin ne olduğu yazmaz. Kimliğimizin
biçimi ve içeriği, etnik kökenimiz ne olursa olsun tamamen aynıdır. Dolayısı
ile farklı etnik kimliklerin, ekonomik ve sosyal statüleri farklı değildir,
olamaz. Bu; tüm yurttaşlarımızın zaten en ideal eşitliğidir. Kürt etnik
milliyetçilerinin bunun üzerine “eşit yurttaşlık” talebi ve anayasada ulusun
tüm etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, Ulus
Devletin, insan, mekan, zaman öznesinden bağımsız olarak tarihin
biçimlendirdiği nesnel yapısına ters, absürt, uyduruk bir taleptir ve bunun
gerçekleşmesi ihtimali Ulus Birliğimizin geriye, federasyona doğru yıkılma
ihtimalini beraberinde getirir.

Diyalektik olarak Ulus devletler bir üst birlik
olarak federasyonlardan sonraki bir aşamadır. Atatürk büyük bir öngörüyle bu
sancılı konakta oyalanmadan ulus devlet konağına geçmiştir. Dolayısı ile
federasyon konağına geri dönüş tarihin diyalektiğine ters bir geriye dönüştür. Ve
bu nedenle bu geri dönüş nerede sonlanacağı bilinmeyen bir parçalanma
olacaktır.  Paradigmanın İflasının aksine
Türk Ulus Birliği’nin, Türk Milleti’nin mayası tutmuştur. Türk Ulus Birliği
içindeki tüm halklar gerçekten etle tırnak gibi olmuştur. 40 yıldır PKK’nın
savaşının Güneydoğu’da lokal olarak kalmasının nedeni budur. Bu nedenle etle
tırnağın ayrılması gibi olacak olan bu parçalanma çok sancılı, çok kanlı bir
parçalanma olacaktır. Anadolu paramparça olacak ve Sevr’e geri dönülecektir.
Yugoslavya’dan beter olacağız. Zaten istenen de budur. 

Türkiye’mizde bir Kürt Milli Sorunu yoktur. Çünkü
Kürt yoğunluklu coğrafyaya, milli ekonomik bir ayrımcılık hiç yapılmıyordu.
Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da birçok ilimiz, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’daki birçok ilimizden gayri safi milli hâsıla ölçeğinde her zaman daha
geri kalıyordu. Kürt kökenli nüfusa milli zulüm de yapılmıyordu. Yani
işkencehanelerde sen Türk’sün, sen Kürt’sün ayırımı hiç yapılmıyordu. Dolayısıyla
bu savaş ABD, CİA Operasyonu olan 12 Eylül sonucu tetiklenmiş ve kurulmuş olan,
Emperyalizmin taşeronu PKK’nın çıkardığı ve 38-39 yıldır sürdürdüğü, binlerce
Mehmet’imizi ve de sivil vatandaşımızı katlettiği haksız bir savaştı.

            Bütün
bu sürecin başından bu güne kadar ABD ve AB paralarıyla fonlanan yarım
aydınlarımız da sözde Kürt Sorunu yanında mevzilerini aldılar. Ve Türkiye’mizde
bir paralı aydın ihaneti yaşadık
.

H.D.P. Hakkında Her Şey ve Sn. Akşener’e Mektubumdur-1

(Not: “Her şey” olabilsin
diye, daha önceki tüm yazılı çalışmalarımdan yararlandım.)

 

·        
İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri ve Canan Kaftancıoğlu hadisesi:

“İstanbul Belediye Başkanlığı Seçimlerini CHP’ye HDP
kazandırdı” iddiası matematik mantıktan yoksun, sazanları avlamak için
uydurulan bir şehir efsanesidir. İptal edilen ilk seçimde 16 bin oy farkındaki
HDP katkısı ne kadarsa ikinci seçimdeki 800 bin oy farkına katkısı da o
kadardır. Zafer; seçimin iptali nedeniyle tepesi atan ve CHP’nin nihayet
kazanabileceğini görüp coşup sandıklara koşan tüm İstanbul halkınındır.

Aslında bu iddia kampanyası çok planlı bir şekilde
Canan Kaftancıoğlu tarafından başlatılmıştı.

Hatırlayalım; CHP İl Başkanı olarak CK yapması gereken asgari
bir görevi, sandık tutanaklarını elde etmiş ve oy çuvallarına sahip çıkmıştı.
Burada CHP ve İYİ Partili görevlilerin de büyük katkısı varken CK’nın şahsında
HDP öne çıkarılmıştı. Sanki seçim zaferinin yegâne nedeni buymuş gibi CK iki
seçim zaferinin de kutlama sunumlarında Ekrem İmamoğlu’nun hemen yanında boy
göstererek Eİ’den adeta rol çalmıştı.

Bu durumda Canan Kaftancıoğlu’na bir parantez
açalım. Kimdir bu Canan Kaftancıoğlu, deyip bir habere bakalım:

* CHP İstanbul İl Başkanı Canan
Kaftancıoğlu’nun CHP’nin 97. Kuruluş Yıldönümünde yapılan toplantıda Atatürk adını
kullanmaması dikkat çekti. CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu, 9
Eylül günü internet ortamında yapılan Taksim Toplantıları’nın onur konuğu oldu.
Toplantının ayrıntılarını Sözcü yazarı Serpil Yılmaz kaleme aldı. Yazıya göre
Kaftancıoğlu toplantıda yaklaşık 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Konuşmasında
Atatürk’e atfen üç kez ‘Gazi Mustafa Kemal’ ismini kullandı. Kaftancıoğlu’nun
Atatürk dememesi katılımcıların gözünden kaçmadı. Eski Meclis
Başkanvekillerinden gazeteci Uluç Gürkan, Kaftancıoğlu’na “Atatürk adını
kullanmamak tercihiniz mi?” sorusunu yöneltti.

Kaftancıoğlu bu soruya şu yanıtı verdi: “Kişilerin
isimlerinden söz ederken belirli alışkanlıklarla bunların özel atıflarla
kategorize edilmesine karşıyım. Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade
etmek, kendimi ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum.”

Benim yorumum şu olmuştu: Güzel kardeşim! Asgari bir
kurumsal düşünce, hatta profesyonel anlayış rica ediyorum yahu. Senin İstanbul
İl Başkanı olduğun partinin Kurucu Genel Başkanı, senin ifadenle Mustafa
Kemal’in Nüfus Cüzdanında, Soy Adı hanesinde ATATÜRK yazıyor. O zaman senin
CHP’de ne işin var. Sen HDP’ye gitsene! Tam oraya yakışıyorsun, diyorum ben.

* Yine Canan Kaftancıoğlu; 14 Aralık 2012 tarihli
bir tweet’inde aynen şöyle yazıyordu: “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” gibi bir
sloganı doğru bulmuyorum. Militer bir dil olmasından öte, birey olmanın önüne
geçen bir ifade”

Benim de yorumum şu olmuştu: Hâlbuki “Mustafa
Kemal’in Askerleriyiz” denilince benim aklıma koca şairimiz Nazım’ın, Kuvayı
Milliye Destanı’ndaki bir şiirinde; “Ayın
altında kağnılar gidiyordu / Kağnılar gidiyordu, Akşehir üstünden Afyona doğru”
mısralarında anlamını bulduğu gibi, cepheye kağnılarıyla silah taşıyan Mustafa
Kemal’in askerleri kadınlarımız e adı Kurtuluş Savaşı tarihimize kazınmış,
onlarca kahraman savaşçı ve evlerini silah mermi fişek atölyesine çeviren,
Büyük Ata’mızın Tekâlif-i Milliye (Milli Yükümlülükler) kararlarına uyarak erzakıyla,
çorabıyla, tüfeğiyle, unu, bakliyatı ile Kurtuluş Savaşımıza omuz veren Mustafa
Kemal’in askerleri kahraman Anadolu Halkı gelir. O zaman senin Kuva-yı Milliye’nin
devamı CHP’de ne işin var?! Sen HDP ye gitsene; tam oraya yakışıyorsun, diyorum
ben.

17 Ocak 2018 tarihinde İstanbul İl Başkanlığı devir
teslim töreninde kaydedilen ve yayınlanan videoda sözde Ermeni Soykırımı ile
ilgili sözlerini inkârına karşın Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan videoyu
bizzat kendim deşifre ettim. Bir yerinde aynen şöyle diyordu: “Ermeni soykırımı
vardır diye tutturanlar da, yoktur diye tutturanlar da toplumu ve orada
geçmişteki büyük acıyı görmezden gelen bir zihniyettir.” Tam da HDP’nin
önermeleri..

O zaman senin CHP’de ne işin var; sen HDP’ye gitsene!
Tam oraya yakışıyorsun, diyorum ben.

Bu arada, aklıma geldi; Nazım Hikmet, “Hapisten
Çıktıktan Sonra” şiirinin bir yerinde şöyle diyor:

“ bakkal karabet’in ışıkları
yanmış.

            affetmedi bu ermeni vatandaş,

kürt dağlarında babasının
kesilmesini,

fakat seviyor seni, çünkü
sen de affetmedin.

bu karayı sürenleri, Türk halkının
alnına.”

Nazım Hikmet, bu şiiri olayların dumanı henüz
tüterken yazmış. Aynı tezi yani tehcir yolunda Ermeni halkını kıranların Kürt
eşkıyaları olduğunu Dr. Hikmet Kıvılcımlı da öneriyordu. Ben de bu önermeyi bir
doğru olarak kabul ederek kullanıyorum. Benim anlayamadığım şu: Ermeniler bunu
niye hiç dillendirmiyorlar, bu nasıl kirli bir işbirliği böyle?!

Şimdi gelelim HDP’ye.. Muhterem HDP’liler her gün
Tele 1, Halk TV de ekranlara çıkıyorlar. Bunlar, o kadar yumuşak ve dikkatli
tonlarla konuşarak çok güzel barış-demokrasi güzellemeleri ile HDP’yi bir buket
barış çiçeği gibi ekranlardan kucaklarımıza fırlatıyorlar adeta. Ekrandaki
konuklar içinde hiçbir ciddi karşı önermede bulunan, “Hop dedik, ufak at da
civcivler de yesin!” diyen de yok. Neredesin ey Uğur Mumcu!

Ben de buradan diyorum ki: HDP; illegal PKK’nın
legal zemindeki siyasi uzantısıdır. HDP Başkanlarını, Parti Organlarını,
Milletvekili, Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri adaylarını hep Kandil
tayin etmektedir. Bu o kadar çok aşikâr bir durumdur ki hep süregelen bu
iddialara karşın HDP yöneticileri yalancıktan bile hiçbir zaman “Yok öyle bir
şey” dememişlerdir. Bir de şu olasılık geliyor aklıma. ABD’de CİA, FBİ, Ordu, toplamda
Derin Devlet eksenli o kadar çok dizi üretiliyor ki, insanın bunları
seyrettiğinde “Yok artık, böyle bir şey olamaz” diyesi geliyor. Derin Devlet
karşısında ABD Demokrasisi, Başkanlığı yerlerde sürünüyor. Bu filmlere dizilere
niye izin veriliyor ki diye soruyorsun kendine; demokrasi falan diyorsun da
kesmiyor bu seni, başka bir şey olmalı diyorsun, tamam buldum:

Derin Devlet, bu dizi ve filmlere bilerek izin
veriyor; “İşte biz buyuz, herkes haddini bilsin” diyor. HDP de bence PKK’dan
böyle bir güç alıyor gibi geliyor bana.

Bakın, Servet Avcı, Yeniçağ Gazetesi’nde, 25 Haz
2022 de ne yazmış.

“Siz hiç PKK’lı veya PKK’nın
siyasî uzantısı yakıştırmasından rahatsız olan ve bunu açıkça ifade eden
irili ufaklı bir HDP yöneticisi gördünüz mü? Bu konuda açtıkları tek bir hakaret veya iftira dâvâsı
var mı? Meselâ kendilerini terör örgütünün uzantısı olarak suçladığım
için alınganlık gösterip bu yazıdan dolayı bana dâvâ açabilirler mi? Açmazlar,
çünkü bunu bir hakaret veya iftira olarak görmüyor, tam
tersine kemâl-i afiyetle kabul ediyorlar. Milletvekili rozetleriyle terörist
cenazesi omuzlayanlara meşrû siyasetçi muamelesi yapmak,
onları PKK’dan ayrı görmek, sadece bir göz kusuru değil bir beyin kusurudur
aynı zamanda!..”

Bakın Nedim Şener, Hürriyet Gazetesi’nde, 27 Haziran
2022 tarihli yazısında ne diyor: “HDP’li milletvekilleri gülünç insanlar: “HDP,
PKK terör örgütünün TBMM’deki şubesidir, siyasi ayağıdır” diyorum tek bir ses
etmiyorlar; “PKK terör örgütüdür, biz 6 milyon kişinin oylarıyla seçilmiş
siyasi partiyiz, bu size atılan iftiradır” diyerek hukuk önünde haklarını
aramıyorlar ama Meclis’te ‘vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne’ dair
verdikleri namus ve şeref sözünü tutmuyor şeref yoksunları diyorum; 33’ü birden
savcılığa dilekçeyle başvurup cezalandırılmamı istiyor.”

Köy Okullarına Dönüş

Milli Eğitim Bakanlığınca açıklanan; “Köy
okullarının yeniden açılacağı”
 haberi,
yerinde ve sevindirici bir karardır.1990’ lı yıllardan itibaren uygulamaya
konulan, “taşımalı eğitim” birçok
köyümüzde ilkokulların kapanmasına sebep oldu.

O yıllarda “ilköğretim müfettişi”
olmamızdan ötürü, biz de bu uygulamanın denetimini yapmaktaydık. Kocaeli’de ilk
“Taşımalı Eğitim” Kandıra İlçesi’nin Akçaova Köyü’nde başlatılmıştı.

Civardaki birleştirilmiş sınıflı
birçok köy okulu kapatıldı. Öğrenciler, “beş sınıf bir arada” eğitim görmekten
çıkarılarak, bağımsız dersliklerde eğitim öğretim görmeye başladılar. Zamanla
taşımalı eğitime hız verilerek başka ilçelere de yayıldı.

Taşımalı eğitim gitgide yurt sathına
yayıldı Birçok İl’de uygulamaya konuldu. Bu uygulama öğretmen ve öğrencilere
daha rahat, daha çağdaş bir eğitim ortamı hazırlamak içindi aslında. Fakat öğrenci
taşımanın, kendine özgü zorlukları da vardı.

Minicik öğrencilerin sabahın
erken saatlerinde ve derslerden sonra sağlıksız yollarda adeta çalkalanarak
yolculuk yapmaları büyük sıkıntıydı doğrusu. Hele mesafesi uzun yolu kötü olan köylerde
bu daha da sıkıntılıydı. Bir de taşındıkları okulda beslenme sorunları
yaşanmaktaydı.

Zamanla “taşıma servislerine”
standartlar getirilerek iyileştirilmeye çalışılsa da bu hiçbir zaman istenilen
kalitede gerçekleştirilemedi. Öğrenciler yorgun, hatta ayakta bile yolculuk yapıyorlardı.

Bir diğer sıkıntı da öğrenci
duraklarıydı. Birkaç köyün öğrencisini birlikte taşıyan araçlar, yağmur
altında, ya da sağlıksız, derme çatma duraklarda korumasızca bekleyen
öğrencileri toplayarak taşıma merkezine götürüyordu.

Bu aksakların denetlenerek,
yetkililer haberdar edilmesine rağmen, siyasi sıkıntılardan, ya da durakların
korunamamasından ötürü tam olarak bu sorun da çözülemedi diyebiliriz.

Daha sonra taşma merkezlerinde,
taşınan öğrencilere kumanya dağıtılmaya başlandı. İhaleyi alan bazı firmalar sağlıksız
ve eksik gramajlı gıda veriyorlardı. Tespitler yapılmasına rağmen bu durum da
siyasi nedenlerle sağlıklı yürümedi. Zaman zaman toplu gıda zehirlenmeleri de yaşandı.
Bunu bile istismar ederek sebebini şebeke suyuna yıkmaya çalıştılar.

Zamanla Kocaeli’nin Kandıra
ilçesinde 64 köy okulu taşımadan ötürü kapanmıştı. Milli Eğitim Bakanlığı, bu
okul binalarını satmak için harekete geçti.

Yaptığımız inceleme tespitlerinde;
bu okul binalarının ve lojmanların çoğunun harap olduğunu, hatta ağıl, samanlık
yapıldığını gördük. Durum gerçekten de vahimdi. Neticede bazılarının muhtarlık
binası yapılması dışında bu binalar tamamen tahrip oldular.

Daha sonra bazı köylerde 1. 2. 3.
sınıflar taşımadan çıkarılarak o köyde eğitim öğretim görmeleri sağlandı.
Burada koşul; o köyde en az 10 öğrencinin olmasıydı. 10’un altına düşen
köylerde de okul kapanarak öğrenciler taşımaya alındılar.

Neticede şunu söyleyebiliriz. Taşımalı
eğitimin olumlu katkılarına rağmen, okulu kapanan köyler, öğretmenden ve öğretmenin
köye olumlu katkılarından mahrum bırakıldı. Köylerde Türk Bayrağı göndere
çekilmez, İstiklal Marşımız söylenmez oldu.

Şimdi basına Milli Eğitim Bakanlığı
tarafından yapılan açıklamalarda; “Köyde 5 öğrenci bile olsa o
okulu açacağız ve bir öğretmen görevlendireceğiz”
 denilmektedir. Bu
sevindirici habere örnek olan okullardan ilki geçenlerde açıldı.

 Millî Eğitim
Bakanı Sayın Mahmut Özer; Samsun’un
merkeze 27 kilometre uzaklıktaki
Alanlı köyünde
 açılışını yaptığı okula; “MATEMATİK
VE TABİAT OKULU”
 adını verdiklerini söylemekte. Bu Türkiye’deki
eğitim sistemi açısından da son derece umut verici bir adımdır.

Sayın Mahmut Özer açılışta yaptığı konuşmada; “bu okulların ana sınıfından
ilköğretime, halk eğitimi merkezinden gençlik kampına; yani “Köy
Yaşam Merkezleri”
ne dönüştürüleceğini belirterek aktif biçimde
kullanılacağını söyledi.

Özer’in; “Özellikle Covid-19 salgını, yavaş yavaş köylere doğru yeniden dönüşün
ilk adımlarını da tetiklemeye başladı ve özellikle artık bugün gündemimizde
olan gıda tedarik zincirlerindeki problemler, tarımın tekrar canlanması, tarıma
odaklanılması bu dönüşümü zorunlu kıldı. Millî Eğitim Bakanlığı olarak biz köy
okullarımızın binalarını tekrar hayata kazandırma, köy yaşam merkezine
dönüştürmeyle ilgili harekete geçtik. Yaklaşık 6 aydan beri Bakan Yardımcılarımız,
genel müdürlerimiz, STK’lar ve diğer paydaşlarımızla konuyu tartıştık ve ilk
adımı attık.”
Şeklindeki açıklamaları, olumlu pozitif bir adımdır. Kendisini ve
ekibini candan kutluyoruz.

Edinilen bilgiye göre, açılan
okulun bünyesinde 6 farklı atölye oluşturulmuş. Okulun
bahçesi “doğada kampçılık” çalışması için hazırlanmış.
Ayrıca kuş gözlemevi yapmışlar.

Bu okulların diğer bir özelliği
de kent merkezlerindeki ilköğretim okullarından gelecek
öğrencilere açık
 olmaları. Okulda tarım, hayvancılık,
matematik vb.
 alanlarda uygulamalı dersler verilecek. Tohum
bankacılığının, ata tohumlarının önemi anlatılıp nasıl kamp yapılacağı
uygulamalı olarak öğretilecek.

Açılan bu tür köy okullarının bir
yararı da, okul öncesi eğitime erişimi sağlamak olacaktır.
Bu amaçla yönetmelik değişikliği yapılarak köylerde ana sınıfı
açılmasıyla ilgili on öğrenci şartı beşe düşürülmüş.
 Bu yeni
uygulama sayesinde köylerdeki aileler çocuklarını anaokuluna gönderebilecekler.
Aynı zamanda bu okullar Halk Eğitim Merkezi işlevlerini de
sürdürecekler.

Hayatın içinde, hayatla beraber “yaparak yaşayarak” öğrenmenin önemi büyük.
Umarız alışılmış ezberleri bozar. Örnek ugulaması sayesinde de bilmeden,
anlamadan yapılan ezberlemeleri rafa kaldırır bu uygulama. Bekleyip göreceğiz.

Sevgiyle kalın…

Türk Yönetim Düşüncesinin Arka Plânı

Oğuz Çetinoğlu: Yönetim
ve Organizasyon Anabilim Dalı uzmanısınız. Türk Yönetim Düşüncesinin Kültür
Arka Planı’nda neler var?

Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu: İkinci
Göktürk Devleti’nin, kendi zamanına göre çok gelişmiş bir yönetim bilincini
temsil eden Türk yönetim düşüncesinin dayandığı temel ilke ve kuralların arka
planında, hiç şüphesiz böyle bir yönetim kültürünün oluşumuna imkân ve fırsat
hazırlayan uygun bir kültür ortamı vardır. Bu çerçevede, Türk yönetim
düşüncesinin şekillenmesine yol açan ve çağdaşı olan diğer toplumların
kültüründe pek bulunmayan husus, ancak Türk kültür bileşimine özgü olan bir
kısım önemli kültür kodları ve sosyal davranış kalıplarının varlığıdır. Gerçekte,
Türklerin zihniyet temellerinde ve evren tasavvurlarında öyle kültür kurum ve
kodları olmalı ki bunların sâyesinde yönetim ilke ve kuralları, yönetim
faaliyet ve ilişkilerinde kendine uygun bir kültür zemini bulmuş olsun.  Türk yönetim düşüncesindeki, ‘kut-töre/adalet’, ‘bilgelik’, ‘istişâre’ ve
direnme ahlâkı’ gibi, son derece
özgün bir yönetim bileşimini yaratan Türk kültür kodlarını şu iki temel
varsayım üzerinden izah etmek mümkündür.

Bunlardan
birincisi, Türk mülkiyet ilişkilerinde belirli bir sermaye sınıfının,
dolayısıyla aristokrat bir sınıfın bulunmayışıdır. İkincisi, yönetim
ilişkilerini paylaşacak veya etkileyecek bir din adamı, yâni ruhban sınıfının
bulunmayışıdır.

Çetinoğlu: Bu hükme
nereden varılıyor?

Prof. Eroğlu: Çünkü gelmiş geçmiş bütün
yönetim sistemlerinin, kendi genel prensiplerine göre işlemesinin önlenmesinde
ve adâlet içerisinde dengeli bir yönetim uygulamasının sağlanmasında en büyük
engelleyiciler, çoğunlukla bu iki sınıfın yönetim mekanizmalarına karşı
yaptıkları haksız müdâhaleler sebebiyle ortaya çıkmıştır.

Çetinoğlu: Sözünü
ettiğiniz iki temel varsayımla alakalı tespitlerinize geçebilir miyiz?

Prof: Eroğlu: Türk Mülkiyet Sistemi ve
Sermaye Sınıfının Yokluğu bahsinden başlayalım:

Göktürk
yönetim düşüncesinin en önemli niteliği, yönetimi temsil eden her seviyedeki
yöneticilerin, görevleri kapsamındaki yönetime dâir yetki ve sorumlulukları
yerine getirme çalışmaları sırasında, kendilerini olumsuz ve tarafgir bir
şekilde etkileyebilecek belirli bir sermaye sınıfının olmayışıdır. Yönetim ve
organizasyon faaliyetleri, bir taraftan zayıf ve fakir kesimlere göre
çoğunlukla güçlü ve egemen sınıfların ilgilendikleri faaliyetler olurken, diğer
taraftan da güçlü ve egemen sınıfların lehine gerçekleştirilen etkinlikler
olmaktadır. Servet ve mülkiyet sâhiplerinin, sosyal sınıf konumlarını daha
fazla pekiştirmek ve sermâye güçlerini daha fazla artırmak için başvurdukları
en etkili ideolojik aygıt, çoğunlukla yönetim ve örgütlenme faaliyetleridir. Pratik
olarak ‘sermaye’ ve ‘yönetim’ olgularının, birbirleriyle bu
denli içli-dışlı olmaları, sermâye sınıfının yönetim mekanizmaları üzerinde,
kendileri lehine ancak diğer sosyal sınıf ve gruplar aleyhine çok büyük bir
baskı ve tahakküm yaratma ihtimalini artırmaktadır. Bu çerçevede, yönetim
uygulamaları sırasında sermaye sınıfının baskısı sonucunda yöneticiler, bu
sınıfın ekonomik ve mâlî gücünün etkisi altında kalabilmektedirler. Bütün
zamanlardaki rüşvet, torpil, kayırmacılık, yolsuzluk gibi ekonomik temelli
suçların bir kısmında, maddî durumu iyi olan kişi ve grupların, mevcut meşru
yönetim uygulamalarını olması gereken mecrâdan çıkartmalarında etkili bir rol
oynadıkları bilinmektedir. Ayrıca, yönetim mekanizması içerisinde bir şekilde
yer alan çalışanların, aldıkları karar ve uygulamalar ile bir şekilde zengin
veya servet sâhiplerine yakın olma ve görünme eğilimi içerisinde bulunmaları
çok görülen yönetim davranışları arasındadır. 
Yönetim târihi itibâriyle sermâye sınıfı ile yönetici sınıf arasındaki
işbirliği ve dayanışma, her zaman olagelmiştir. Ancak, bu ilişkilerin diğer
sosyal sınıf ve grupların aleyhine bir istikamet kazanması, yönetim
mekanizmasını ve özellikle üst düzey yöneticilerini sermayenin birer
işbirlikçisi konumuna getirmiştir.

Çetinoğlu: Göktürklerde
mülkiyet hakkı ile alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?

Prof. Eroğlu: Göktürklerin sosyal ve
ekonomik hayat tarzını şekillendiren mülkiyet ilişkileri, ne tamamen kamu
mülkiyetine, ne de tamamen özel mülkiyete dayanmaktadır. Türk mülkiyet
sisteminde, kimin elinde olsa onların toplumun diğer kesimleri üzerinde
tahakküm kurmalarına vesile olacak kadar büyük mülkiyet ve servet kaynakları,
toplum adına işletilmek kaydıyla kamu mülkiyetinin kontrolündedir. Bu mülkiyet,
toplum için çok önemli fedakârlık ve katkı yaratmış olan ailelere geçici olarak
verilir. Çeşitli zaman dilimleri içerisinde bu kaynakları en verimli ve üretken
şekilde işletecek aileler arasında münâvebeli/değişimeli olarak kamu mülkiyetine
bağlı servet edinmek suretiyle sürekli ve sâbit bir sermaye sınıfının ve aristokrat
bir kesimin oluşumu önlenmiş olurdu. Kimin elinde olsa onların zenginleşmesine
değil de sâdece çağının bir orta sınıf oluşmasına imkân verecek miktardakı mal
ve mülk ise özel mülkiyete konu olmaktaydı. Ayrıca, Göktürklerin kültür
sisteminde, sürekli ve sâbit bir zengin tabaka oluşumunu önlemek üzere, ‘paylaşımcı savaş ganimet sistemi’,  ‘dağıtımcı
toy
’, ‘ülüş sistemi’ ve tarımda ‘başakçılık’ gibi yardımlaşma gelenekleri
mevcuttur. Göktürkler, böyle bir kamu- özel mülkiyet dengesi ile son derece
paylaşımcı ve dayanışmacı bir düzen içerisinde, sosyal ve iktisâdî mânâda
paylaşma ve dayanışma esasına dayanan toplumcu bir düzen yaratmışlardır.
Hakan-yönetici önderler, toplumda onların irâde ve kararlarına olumsuz anlamda
tesir edecek bir zengin sınıfının olmaması sebebiyle asıl yönetim sorumluluk ve
yükümlülüklerini yerine getirme sırasında, tamamen töreye uygun yâni adâlet ve
hakkaniyet içerisinde davranma serbestliğine ve rahatlığına sâhip olmuşlardır.

Çetinoğlu: Bu
sistemin sağladığı faydalar nelerdir?

Prof. Eroğlu: Türk yönetim düşüncesinde
sınıfsız yapı’ dolayısıyla
yöneticiler bakımından ‘kut-töre/adalet’,
‘liyakat ve ehliyet
’, ‘danışma ve
katılımcılık ahlakı
’ gibi ilkelerin varlığı gerçekleşebilmektedir. Buna
karşılık, yöneticiler gibi yönetilenlerin de ayrıca güçlü ve egemen bir sermâye
sınıfının tasallut ve tahakkümü altında olmadığı bir ortamda ancak ‘direnme ahlâkı’ yeşerebilmektedir. Bu
durumda, adâlet ve ahlâkın bütün sosyal süreçlerin ve en fazla da yöneticilerin
sâhip olmaları gereken nitelikler olmasının teminatı için sınıfsız ve
imtiyazsız bir sosyal yapının varlığı mecbûrîdir. Eski Türklerdeki mülkiyet
sisteminin temel esası, çoğunlukla birey-toplum dengesine dayanması ve kimin
eline geçse, toplumun diğer kesimleri üzerinde baskı ve tahakküm kurma potansiyeli
olan, başta iktisâdî ve mâlî imkânlar olmak üzere, bütün güç ve iktidar
araçlarının sosyal paylaşıma tâbi olmasıdır. Çünkü, sınıfcı ve mülkiyetin
sâdece bazı özel şahıs veya zümrelere ya da yalnızca bir kısım kamu
otoritelerine bırakıldığı rejim ve sistemlerde, bütün iddialara ve söylemlere
rağmen, adâlete ve ahlâka dayalı bir yönetim mekanizması kurulamamaktadır.
Toplumların sâhip olduğu mülkiyet ve gelir yaratıcı faktörler ile her türlü
iktisâdî, sosyal, siyâsî ve kültürel imkânların, insanlar ve gruplar arasında
çok ciddî bir farklılığa konu olduğu sınıfçı ve imtiyazlı topluluklarda,
insanlar ve gruplar arası güç ve iktidar farklılığı da fazla olmaktadır.
İnsanlar ve gruplar arası güç ve iktidar farklılığının fazla olduğu sosyal
yapılarda, paylaşma ve dayanışmaya dâir inanç özelliklerinin ve geleneklerinin
yeşermesi de adetâ imkânsızlaşmaktadır. Bu tür toplumlarda, elbette adâlet ve
ahlâka daha fazla ihtiyaç vardır. Ancak, târihî süreç içerisinde sayısız
denilecek çokluktaki örnekler göstermektedir ki, bu şekildeki sınıfçı ve
imtiyazlı topluluklarda adâlet ve ahlâk değerleri konusundaki ilkeler sürekli
lafta veya yazıda kalmakta ve bir türlü fiiliyata dönüşmemektedir.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim. Türk inanç sisteminde ruhban sınıfın yokluğu meselesine bakabilir
miyiz?

Prof. Eroğlu: Göktürkler döneminde Türk
yönetim düşüncesinin şekillenmesinde rol oynayan ve yönetim sisteminin kendi
mantığı ve tutarlılığı içerisinde işlerliğine katkı sağlayan önemli
sosyo-kültürel niteliklerden bir diğeri de, Türk inanç sisteminde her fırsatta
din adına hareket eden bir din adamları sınıfının olmayışıdır. Aslına
bakılırsa, Türk yönetim düşüncesinde, yöneticilerin kararlarına tesir
edebilecek ve onların bir kısım olumsuz uygulamalarını perdeleyerek onlara
haksız yere kalkan olacak olan bir din adamı sınıfının mevcut olmaması, son
derece özgün sayılacak bir uygulamadır.

Çetinoğlu: Yöneticilerin
vasıfları hakkında da diyecekleriniz vardır. Lütfeder misiniz?

Prof. Eroğlu: Türk yönetim düşüncesinin, Göktürk kitabelerindeki
veriler üzerinden analizi sonucunda ortaya çıkan en önemli târihî yönetim
bulgusu, her düzeydeki ve konumdaki yöneticilerin, yetenekli, bilgili, liyâkat
ve ehliyetli, istişâreye tercih eden ve katılımcı olmalarıdır. Bu târihî
yönetim olgusu, yönetim pratiği bakımından en ideal ve en uygun bir modeli
temsil etmektedir. Türk yönetim düşüncesinin temel ilke ve hukukuna büyük
ölçüde uyulduğu ve bu model ekseninde bir yönetim uygulaması gerçekleştirildiği
dönemler olmuştur. Buna karşılık, iç ve dış şartların olumsuz ve kötü
sonuçlarına bağlı olarak zaman zaman ilgili ideal yönetim modelinden
uzaklaşmalar ve sapma halleri de yaşanmıştır. Şurası târihî bir gerçekliktir
ki, târihin çeşitli evrelerinde ve günümüz Türk yönetim pratiğinde, Türk
yönetim düşüncesinin temel ilke ve yasalarından uzaklaşıldığı ölçüde,
çoğunlukla başta yöneticiler arasında olmak üzere sosyal yapıda adâlet ve
ahlaktan uzaklaşılması, toplumda çözülme ve kimlik bunalımı, hâkimiyet
bilincinin kaybı, kargaşa ve kaos ortamının yaygınlaşması gibi çok sayıda
belâlı durumlar ortaya çıkmıştır ve çıkmaktadır.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim muhterem hocam
.

Prof.
Dr. FEYZULLAH EROĞLU

1955 yılında Osmaniye’nin Hasanbeyli
ilçesine bağlı Çolaklı Köyü’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini
Kahramanmaraş’ta tamamladı. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat
Fakültesi’nden mezun oldu.

1980’de Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne
Sevk ve İdare Asistanı olarak göreve başladı. 1984 yılında doktorasını tamamlayıp 1989 yılında Yönetim ve
Organizasyon Anabilim Dalı’nda Doçent oldu. 1995 yılında Pamukkale
Üniversitesi İktisâdî ve İdârî Bilimler Fakültesi İşletme Bölümüne Profesör
olarak tâyin edildi. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmalarını
sürdürmektedir.

Yönetim ve organizasyon sâhasında daha çok
yönetici davranışları, yönetim ve kültür etkileşimi ile toplu davranış
konularında çok sayıda makaleleri bulunmaktadır.   

Bir Nebze İnsan (10)

     Hilkat / yaratılış
şeceresi / ağacının semeresi / meyvesi insandır. Malûmdur / bilinen bir
husustur ki,  semere / meyve; bütün ecza
/ cüz ve parçaların en ekmeli / en mükemmeli ve kökten en uzağı olduğu için,
bütün ecza / cüzlerin hasiyet / özellik ve niteliklerini, meziyet / üstün
vasıflarını havidir / içine alır.

     Ve keza / aynı
şekilde, hilkat-i âlem / âlemin yaratılışının ille-i gaiyesi / amacı hükmünde
olan çekirdeği yine insandır. Sonra o şecere / o ağacın semere / meyvesi olan
insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete / İslâmiyet ağacına çekirdek ittihaz
etmiş / edinmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin / İslâm âleminin hem
banisi / yapanı, hem esası, hem güneşidir.

     Fakat, o
çekirdeğin çekirdeği kalptir. Kalbin, ihtiyacat / ihtiyaçlar saikası / sevkiyle,
âlemin envaı / çeşit ve türleriyle, eczası / cüz ve kısımlarıyla pek çok alâka
ve ilgileri vardır. Esma-i Hüsna / Allah’ın güzel isimlerinin bütün nur ve
ışıklarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri,
hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganî-i Mutlak / sonsuz zenginlik sahibi olan
Allah ve Hafız-ı Hakikî / asıl koruyucu olan Allah ile itminan edebilir / ancak
O’nunla bahtiyar olur. Ancak O’nunla tam bir 
gönül rahatlığı duyabilir.

     Ve keza / yine, o
kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste / katalog ve
liste gibi bütün âlemi temsil eder / simgeler. Ve Vahid-i Ehad / bir olan ve
birliği her şeyde görünenAllah’tan başka, merkezinde, bir şeyi kabul etmiyor.
Ebedî, sermedî / daimî bir beka / süreklilikten maada / başka, bir şeye razı
olmuyor.

     İnsanın çekirdeği
olan kalp, ubudiyet / kulluk ve ihlâs / samimiyet ve içtenlik altında
İslâmiyetle iska edilmek / sulanmakla, imanla intibaha gelir / uyanırsa; nuranî
/ nurlu, misalî / maddî olmayan âlem-i emir / Allah’ın değişmez kanunları’ndan
gelen emir ile öyle bir şecere-i nuranî / nurlu ağaç olarak yeşillenir ki, onun
cismanî / cisimli âlemine ruh ve hayat olur. Eğer o kalp çekirdeği böyle bir
terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak, nura inkılâp edinceye /
dönüşünceye kadar ateşle yanması lâzımdır.

     Ve keza / yine, o
habbe-i kalp / kalp çekirdeği için pek çok hizmetçi vardır ki, o hadim /
hizmetçiler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat / eder / yayılırlarsa, kocaman
kâinat / evren onlara tenezzüh ve seyrangâh / gezinti ve seyir yeri olur. Hatta
kalbin hadim / hizmetçilerinden bulunan hayal; meselâ en zayıf, en
kıymetsizken, hapiste ve zindanda kayıtlı olan sahibini bütün dünyada  gezdirir, ferahlandırır. Ve şark / doğuda
namaz kılanın başını Hacerü’l- Esved / Kâbe’de bulunan Siyah Taş’ın altına
koydurur; ve şehadet / Allah ve Peygamber’e olan şehadetlerini ve
şahitliklerini, Hacerü’l-Esved’e muhafaza için tevdi ve emanet ettirir.

     Madem benîâdem /
âdemoğlu kâinatın semeresi / meyvesidir. Nasıl ki bir harmanda başaklar
dövülür, tasfiye neticesinde semere / meyveler istibka edilir / bırakılır ve
iddihar edilir / biriktirilir. Binaenaleyh / bunun içindir ki, haşir /
kıyametten sonraki toplanma meydanı da  bir
harmandır, Kâinatın başak ve semere ve meyvesi olan benîâdemi / insanoğlunu
intizar etmekte / beklemektedir.

x

     Şu görünen umumî /
genel âlemde, her insanın hususî / özel bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler,
umumî âlemin aynıdır. Yalnız, umumî âlemin merkezi şems / güneştir. Hususî
âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin
sahibinde olup, letaifi / manevî duygularıyla bağlıdır. O şahsî âlemlerin
saffeti / halisliği, hüsnü / güzelliği ve kubhu / çirkinliği, ziyası / ışığı ve
zulmeti / karanlığı; merkezleri olan eşhasa / şahıslara tâbi / bağlıdır. Evet,
âyine / aynada irtisam eden / resmolunan bir bahçe, hareket, tagayyür /
başkalaşma ve sair / diğer ahval ve hâllerinde âyine / aynaya tâbi olduğu /
aynaya uyduğu gibi; her şahsın âlemi de, merkezi olan o şahsa tâbi olup ona
uyar. Gölge ve misal gibi.

     Binaenaleyh /
bundan dolayı, cisminin küçüklüğüne bakıp da, günahlarını küçük zannetme /
sanma. Çünkü, kalbin kasavet / katılığından bir zerre / en küçük bir şey, senin
şahsî âleminin bütün yıldızlarını sönük hâle getirir.

 

ABD’de Hayat Pahalı mı?

Amerika’ya
6,5 yıl önce de gitmiştim. O zamana göre ABD’de bazı ürünlerde fiyatlar hiç
artmamış, bazılarında ise hissedilir bir artış var. Özellikle akaryakıt ve
konut fiyatlarında
ciddi bir artış söz konusu.

İstatistiklere
göre, önceki yıllarda yüzde 0-3 arasında olan ABD yıllık enflasyon
oranı
son bir yılda rekor kırdı ve yüzde 8,6’ya çıktı.

Pahalılık ise izafi
(göreceli) bir kavram. Bazılarına çok pahalı gelen, geliri çok olanlara ucuz
gelebilir. Enflasyon artsa da, gelirini enflasyon oranı kadar veya daha fazla artırabilenler
için, hayat pahalanmış olmaz.

ABD’nin
rekor enflasyon artışına, Pandemi sürecinde ekonomiyi canlı tutmak için,
büyük parasal genişleme yapılması sebep oldu.

Devlet işini
kaybedenlere, geliri azalanlara ve zaten düşük gelirli olanlara çok ciddi
rakamlarda hibe ve yardım yaptı. Ellerine daha çok para geçen ABD’liler ise bu
paraları yatırım veya tüketime harcadılar.

Akaryakıttaki
artış ise tamamen küresel petrol fiyatlarıyla açıklanıyor.

**************************

TL Kazanıp Dolar Harcayınca

Evet,
Amerika’da hayat gerçekten pahalı.

Eğer TL kazanıyor ve ABD’de olduğunuz için Amerikan Doları ($) olarak
harcama yapıyorsanız hayat size çok pahalı.

Bir kg hıyarın
6 $ (100 TL), bir küçük şişe suyun 1-2 $ (17- 34 TL), bir adet çiğ
mısırın
1 $ (17 TL), bir ekmeğin 4 $ (68 TL), 1 göbek marulun
1,7 $ (30 TL) olduğu; lokantada en ucuz yemeğin 25 $ (425 TL), bir hamburgerin
10 $ (170 TL) ve üç yıldızlı bir otelde bir gecelik konaklamanın 100 $ (1700
TL) mertebesinden başladığı düşünürseniz ve bu rakamları TL’ye çevirirseniz, ucuz
demeniz mümkün olamaz.

Yaygın AVM’lerde
gömlek ve ayakkabıların ortalama fiyatları 40-100 $ (680-1700 TL) arasında.
Fakat Outlet mağazalarda seri sonu ve indirim kampanyalarında çok kaliteli
ürünlerde çok ciddi fiyat indirimleri görülebiliyor.

ABD’de
etiketlerde gösterilen fiyatların içinde KDV dahil değil. Eyalet bazında
oranlar biraz değişse de, ortalama yüzde 7 oranında, KDV kasada ayrıca ödeniyor.
Ancak marketlerden aldığınız gıda ürünlerinde KDV oranı sıfır. Lokantalarda hem
KDV ve hem de yüzde 20 de bahşiş vermeniz gerekiyor.

**************************

Geliri Dolar Olanın Keyfi Yerinde

Eğer ABD’de yaşıyorsanız ve dolar olarak geliriniz varsa hayat size
pahalı değil.

Çünkü isteyen
hemen herkes iş bulabiliyor.  Sözleşmeli
işçiler için asgari ücret saatte 15 $.  
Yani
vasıfsız bir işçi fazla mesai yapmadan aylık 2.600-3.000 $ (45-50 bin TL)
kazanabiliyor. Tabii vasıflı çalışanların ücretleri bu bahsettiklerimizin çok
çok üzerinde.

2016’da ABD’de
asgari ücret aylık 1.927 $ iken
Türkiye’de 430 $ idi.

ABD’de 2022 yılbaşında
yapılan %37’lik zam ile asgari ücret 2.600 $’a çıkarken Türkiye’de yılbaşında
yapılan zamma rağmen 250 $ mertebesine düştü.

Yani
asgari ücretle çalışan bir Amerikalı, asgari ücretle çalışan 10
Türk’ten daha çok ücret alıyor.

Ayrıca
Türkiye’de neredeyse çalışanların yarısı asgari ücret civarında gelire
sahip.
Türkiye’de asgari ücret
ortalama ücret haline geliyor!

ABD’de ortalama saatlik ücret 32 $ yani aylık ücret 5.632 $ (95 bin TL)

**************************

Pahalılığın Asıl Sebebi

ABD’de
tespit ettiğim fiyatları güncel kurlar üzerinden TL’ye çevirince korkunç
rakamlar çıkıyor. Oysaki bundan 6,5 yıl önceki seyahatim sırasında 1 $=3 TL
idi. Yukarıda fiyatlarını verdiğim bütün malzemelerin aslında hala çok ucuz
olduğunu, bize pahalı hale getiren asıl etkenin TL’nin değer kaybı
olduğu
açıkça ortaya çıkıyor.

Harcamalarımıza
değerinin 5 katı TL ödememizin sebebi dolar kurunun 17 TL civarına çıkması.

Kur
artışlarının önüne geçilemezse hatta mevcut haliyle bile Türklerin yurtdışına
gitmeleri artık çok zorlaştı.

Oysaki
dünyayı görmek, daha iyi uygulamaları örnek alabilmek kısacası ufkumuzu
genişletmek çok önemli.

İnşallah
enflasyonun dizginlendiği, kurların makul seviyede kaldığı ve milli gelirimizin
yükseldiği yeni bir döneme gireriz de bu imkanlara yeniden kavuşuruz.

**************************

Amerikalılar Bizi Kıskanıyor Mu?

Birkaç
ay önce yandaş medyada bir propaganda vardı. “Amerika’da marketlerde raflar
boş, herkes pahalılıktan ve aradıkları ürünü bulamamaktan şikayetçi” gibi haberler
veriyorlardı.

ABD’de her şey mükemmel gitmiyor. Mesela birinci el otomotivde çip krizi sebebiyle aylar
sonrasına teslimat yapılabiliyor. Ekonomide durgunluk tahminleri yüzünden bazı
şirketler çalışan sayısını azaltma gibi tedbirlere başvuruyor.

Yine de
küresel tedarik zincirindeki aksamaların en az etkilediği ülkelerden biri
ABD.

ABD’de
hiçbir ürünün yokluğundan bahsedilmiyor. Devasa mağaza ve marketlerde dünyanın
her yerinden gelen, her türlü ürünün, her çeşidini bulmak mümkün. Uzakdoğu’dan
Afrika’ya, Hindistan’dan Çin’den Portekiz ve Ürdün’e kadar her ülkenin ürünleri
burada var.

Bazı marketlerde
Türkiye’den gelen gıda ürünlerini (Peysan, Merve, Çaykur, Mehmet Efendi, Eti,
Ülker, Duru, Marmara Birlik gibi markaları) görmekten çok mutlu olduk. Büyük
bir giyim mağazasında “Mavi” markalı kıyafetleri görmek de güzeldi. Tabii ki bu
ürünlerin fiyatları da ABD’ye uyum sağlamıştı.

ABD’de benzin
ve motorinin TL/litre olarak fiyatları
Türkiye fiyatlarının biraz altında.
Fakat ABD’de yaşayanların en fazla pahalılığından şikâyet ettikleri konu
akaryakıt fiyatları. Diğer ürünlerin fiyatları konuşulmuyor bile.

Amerikalıların
bizi kıskanıp kıskanmadığını öğrenemedim. Fakat Amerika’da yaşayan Türklerin
hemen hepsinin hayatlarından memnun olduğunu ve yakın zamanda Türkiye’ye dönüş
yapmak istemediklerini gözlemledim.

Orada
para biriktirdikten sonra vatanımıza dönmeyi planlayanlar da var. Ancak “ne
zaman?” sorusuna cevap veremiyorlar. Hüzünlü bir şekilde sadece “Türkiye’nin
hali malum”
diyebiliyorlar.

Ekonomi mi Kültürden, Kültür mü Ekonomiden Çıkar?

Biraz alt yapı- üst yapı meselesinden söz
açmak istiyorum.

 

“Bu kıyamette uğraşılacak mesele mi bu?”
diyeceksiniz. Ekonomi tersin tersin giderken; hukuk, demokrasi, hürriyet de
ekonomiyle yarışırken yazılacak konu mu bu?! 1970’lerde kan gövdeyi götürürken,
Cemil Meriç ne yazmış diye bakar ve sonra ona kızardık. Hiç aktüel mücadeleden
söz etmezdi. O da tutumunun farkındaydı ve sütun başlıklarından birinin adını
“Fildişi Kuleden” koymuştu. Benzetmek gibi olmasın, ama ben de böyle konular
açarak Cemil Meriç’lik mi yapıyorum? Keşke yapabilsem. Rahmetli Cemil Meriç de
iyi ki yapmış.

 

 Biliyorsunuz, Marks’a ve cümle “Bilimsel
Sosyalist” taifesine göre kültür gibi, din gibi bütün yumuşak unsurların kök
sebebi, sert sebep, maddedir. Toplumun yapısı ve ekonomik hâlinin temelinde de
üretim araçları ve bunlara kimin sahip olduğu yatar. Üretim araçları ve üretim
ilişkileri… Kültür yumuşak unsurdur dedik. Demek ki ekonomi, kültürü de tayin
edecektir.

 

Bir zamanlar bilimsel sosyalizmde

Bilimsel sosyalistlerimiz usta işi etiketler
bulmakta, terminoloji kurmakta mahirdir. Temel sebebe yani ekonomiye “alt yapı”
geri kalan her şeye de “üst yapı” demişler. 
Ekonomi yerine üretim araçları ve üretim ilişkileri de diyebilirsiniz
veya üretim araçlarının mülkiyeti.

 

Marks ve onu izleyenler “maddeci” olmakta o
kadar kararlıydı ki “millet” olgusuna da maddeye dayanan bir sebep bulmaya
çalıştılar. Bunların en uçuklarından birini Tom Nairn anlatıyor. Nairn, önce
kimlik problemli, birden fazla milliyetli toplum bilimcileri tek tek sayar,
fakat en vahiminin Karl Marx olduğunu söyler:

 

“Çünkü o yalnız çift kimlikli değildir,
üstelik iki kimliğinden de, hem Yahudilikten hem Almanlıktan boşanmıştır. Bu
yüzden teoride materyalistliğe dayanmak zorunda kalmıştır. Milliyeti anlamamış,
en büyük hatasını milliyet analizinde yapmıştır. Eksikliğinin de farkındadır.
Milletlere doğru dürüst fakat maddeci bir izah bulabilmek için insan
toplumlarının özelliklerini, üzerinde yaşadıkları toprağın kimyasal yapısıyla
açıklayan Trémaux’nun saçma bir teorisini benimsemeye bile kalkmıştır.”

 

Trémaux’nun fikirlerini bizde de,
Marksistlerin dışında, bizdeki bazı Anadolucular savundu: Bu toprağın
yetiştirdiği millet! Hani Amasya elması, İspir fasulyesi gibi, Anadolu milleti!

 

Yapılar altüst olur

Gel gör ki maddeci sosyolojinin aksini
söyleyen önemli bilim adamları da vardı. Mesela Weber’in, ekonomik kalkınmayı
Protestan ahlâkıyla açıkladığı, meşhur tezi bunlardan biridir. Doğrudur,
yanlıştır, tartışılır. Ama zirvedeki bir sosyolog, o iddiasıyla, üst yapının
alt yapıyı belirlediğini savunuyordu.

 

Bilimsel sosyalizmin altın çağını ve
özellikle SSCB’nin çöküşünü izleyen yıllarda gerçeğin otoritesi depremlere yol
açtı. Alt yapı, üst yapı ve cümle yapılar bu depremlerle altüst oldu, yıkıldı.

 

 Daha önce size Robert Putnam’ın, “Kuzey
İtalya neden zengin, Güney neden fakir?” sorusuna verdiği cevabı anlatmıştım.
Putnam’ın bulduğu temel sebep, “sosyal kapital” idi. Türkçesiyle, “toplum
sermayesi”. İnsan sermayesi değil, toplum sermayesi. İnsanların birikimlerinden
ziyade birbiriyle münasebetlerindeki güven, işbirliği yapabilme kabiliyeti.
Gayet yumuşak bir unsur. Gayet de “üst 
yapı- kültür” unsuru. Ama kalkınmışlığın sebebi. Yokluğu da geri
kalmanın altında yatan sebep…

 

Kilise ve akraba evliliği

1993 tarihli çalışma eskidikçe değer kazandı.
“Gelişmişler neden gelişir, gelişemeyenler neden geri kalır?” sorusunu soran
her yayın, ona atıf yaptı. Benim “Niçin Geri Kaldık?” kitabım da bunlara dâhil.
Daha önceki yazılarımda Putnam’dan bir sonraki adım sayılabilecek güçlü
eserleri, mesela Heinrich’in, işi akraba evliliklerine getirilen yasağa, onu da
kiliseye bağlayan, araştırmalarını anlatmıştım.

 

20. ve 21. asır sosyologlarının ve
ekonomicilerinin Marks’tan, Weber’den farkı; rakama, ankete, saha çalışmasına
dayanmalarıydı. Söyledikleri bu dayanakların sunduğu rakamlarla
destekleniyordu. Marks ve Weber gibi dâhiyane vecizelere değil.

 

Bunlardan ikisini, 21. asrın iki çalışmasını,
gelecek yazımda aktaracağım. “Kültür Ekonomiyi Etkiler mi?” bu çalışmaların
genel başlığı olabilir. https://millidusunce.com/ekonomi-mi-kulturden-kultur-mu-ekonomiden-cikar/

Türk Ocakları İstanbul Şubemizin Düzenlediği Sempozyum Hakkında.

Eminim Sempozyum’dan sonra doğru
düzgün uyumamıştır Cezmi hoca,

Zaten uyuyamaması da gerekir!

Öyle ya, sen ömrünü Türk
Milliyetçiliği fikrine hizmete ada, sonra bir sempozyum düzenle ve gelmemesi
gereken birileri gelsin sende bütün Türk Ocaklıların, bütün Türk
Milliyetçilerinin ve belki de o güne kadar Türk Ocaklarının adını dahi bilmeyen
bilse de önemsemeyen herkesin hedefi haline gel.

Hatta bu olay yüzünden mevcut
diğer eski-yeni Türk Ocağı şube başkanlarını ve yöneticilerinin telefonu
susmasın!

Bu işler böyle, bir hata bazen
kişilere ve kurumlara büyük zararlar verebiliyor!

Böyle önemli konularda yapılacak
programlar öncesi ince fikirli olarak, titizlikle hareket etmek lazım!

Evet,

Maalesef, İstanbul Türk Ocağımız,
Türk Ocaklarımızın kuruluşunun 110. Yılı vesilesi ile İstanbul Büyükşehir
Belediyesi ile birlikte düzenlediği,

İslam coğrafyasının önemli bir
sorunu olan,

“Günümüz İslam Dünyasında Meseleler ve Çözüm Yolları 2”
başlıklı sempozyumuna,

Fikren ve zikren Türk Ocakları
ile hiç uyuşmayan, bağdaşmayan!

“Türkiye Cumhuriyeti Devletini alenen aşağılamak” ve ayrıca “Cumhurbaşkanına hakaret”
suçlarından 4 yıl 11 ay 20 günlük hapis cezası Yargıtay tarafından onanan, siyasi yasaklı!

Türk Devletine Seri Katil demiş! Resmi olarak İl Başkanlığı sıfatı
bulunmayan Canan Kaftancıoğlu gelmiş ve Ocak Başkanı Cezmi Bayram Hoca ile yan
yana oturmuş!

Oturma düzenini kim planlamış, bilerek
mi yapmış bilemem ama, en baştan planlanan amaç buysa tam 12 den vurmuş?

Büyük hata!

Cezmi bayram ve yanında Canan
Kaftancıoğlu! yan yana!

Hiç yakıştıramadım!

***

3 Dönem Türk Ocakları Kocaeli
Şube Başkanlığı yapmış, Türk Milliyetçisi, Atatürkçü, Ulusalcı Solcu, Vatansever
“Merhum Kamer Genç Gibi” Pek çok Cumhuriyet
Halk Partili aydını misafir etmiş, toplumunun tanışmasına normalleşmesine, ön
yargıların azalmasına gayret etmiş bir Türk Ocaklı olarak, hiç yakıştıramadım!

Ve yine bir Türk Ocaklı olarak,
bize yaşatılan bu görüntü kirliliğini uygun bulmadığımı, kınadığımı belirterek
sempozyuma, katılanlar ve sempozyumda konuşulanlar hakkında görüşlerimi sizlerle
paylaşmaya devam etmek istiyorum.

***

Türk Ocaklarının belediyeler ve
seçilmiş belediye başkanları ile birlikte ortak faaliyetler yapmasında bir
mahsur var mı? Tabi ki yok.

Sadece Türk Ocakları değil! Her
Dernek yapıyor.

Bu Belediye CHP’li olunca bir
sakınca olur mu? Neden olsun biz de yapıyoruz!

Ak Partili Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi kabul etse imkân verse iletişim kurabilsek onlarla da Milletimizin
yararına ortak projeler yaparız!

Yeter ki, yok sayılmayalım!

Yine de tüm bu yaşananlar, dünyanın
sonu mu? Elbette değil.

Türklüğe bir zararı var mı? Asla.

Pe ki en Büyük zarar kime? Tabi
ki Türk Ocaklarının kurumsal kimliğine!

Uzun zaman unutulacak gibi değil!

***

Pe ki yapılan bu büyük hatada en
büyük pay kimim?

Cezmi hocanın mı?

Hepsi değil!

Bence Hatanın çoğu, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın
Kemal Kılıçtaroğlu’nun.

***

Yani, Sayın Kemal Kılıçtaroğlu
biraz düşünceli olsa, kendisinin dahi katılmasının “yaşadığımız siyasi hassas dönem dolayısıyla” Türkçü Çevrelerce
eleştiri alabileceği,

Programın İstanbul Büyükşehir
Belediyesi ile birlikte düzenlenmesi ve bir diğer ev sahibi olan Belediye
Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üyesi olduğu partinin Genel Başkanı olması, Belediye
başkanının da kendi Genel Başkanlarını davet etme haklarının bulunması hasebiyle,
yine de bu kadar tepki almayacağı “ulusal
basına çıkacak, internette TT olacak kadar da değil”
hatta herkese açık bir
sempozyum olduğu için tepki verenler olacağı kadar toplumumuzun normalleşme
ihtiyacına katkı sağlayabileceği düşüncesi ile hoş karşılayanların bile olabileceği
bir ortama,

Türkçülerin, Türk İslamcıların olduğu bir ortama!

Türk Milliyetçiliği ve Türkçülük
fikrinin düşmanı sayılabilecek fikirlere sahip birini yanında götürmesi ve ya gelmesine müsaade etmesi bence
sadece ve sadece Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun hatası.

Büyük gaf!

***

Siz, Canan Kaftancıoğlu’ndan vaz
geçmemiş olabilirsiniz, ama!

Bunu kamuoyuna gösterme yeri Türk
Devletinin ve Türk Yargısının kararlarına meydan okuma yeri, bu büyük Türk Devletin kuruluşunda emeği
olan,
canı-kanı olan Türk Ocakları ve düzenlediği sempozyum olmamalıydı!

Bence sayın Kemal Kılıçtaroğlu, Canan
Kaftancıoğlunun davet edilmesinin yetmezmiş gibi resmi bir ünvanı olmamasına
rağmen protokolde yer verilmesinin hata olduğunu kabul ederek, Türk Ocaklarının
kurumsal kimliğinden ve bütün Türk Milliyetçilerinden özür dilemesi lazım.

***

Kendisi, daha önce Başka
şubelerimizi ziyaret etti, Çayımızı içti, sohbet etti, yine bu sempozyumunun
birincisin olan 2018’de CHP’li Kartal Belediyesi ile yapılan programın
açılışında da bulundu, sorun oldu mu?

Hayır.

Evet Kemal Başkanım sen gel,

Partinizde ki Milliyetçiler,
Vatanseverler, Atatürkçüler her gün gelsin de!

Canan Kaftancıoğlu’nun Türk
Ocaklarında ne işi var?

Örnek ver, ver de!

Verdiğin örneğin içinde Karl
Marx’ın ne işi var!

Örnek verecek düşünür mü kalmadı
da İslam Dünyasının yaşadığı sorunları Marx’dan alıntılar yaparak çözmeye
çalıştın.

Tüm bunları geçtik diyelim!

Canan Kaftancıoğlu diyememiş mi!

Kemal Başkanım, benim düşmanı
sayılabileceğim bir fikrin Ocağının sempozyumunda hem de ne önde ne işim var!!!

Bunu herkese anlatsak, bizim
örgüte nasıl anlatacağız(!) Demesi lazım değil mi?

Nerden Baksan Tutarsızlık…!

***

Artık bu saatten sonra ne
söylense boş,

Ocaklarımıza her partiden insan
gelebilir ama Devletimizin Üniter yapısı ile sorunu olanlar, bu minvalde resmi ceza
alanlar asla!

Mevlana kim olursan ol gel demiş
de, biz de Mevlevi değiliz, o kadar da
değil!

Türk Ocaklarına gelecek
kişilerin, Atatürk ile Türklük ile, Türk
olsa bile Türklüğü ile sorunu olmamalı!

Kadın, Ben Mustafa Kemal’in askeri falan değilim bile dedi!

Ve Hala CHP çatısı altında
siyaset yapabiliyor!

PES.

***

Bence yapılan her doğru davranış
takdir edildiği gibi, her yanlışın da bir bedeli olmalı,

Türk Ocaklarının 110 yıllık şanlı
tarihine yapılan bu saygısızlığın telafisi için yaklaşık 53 yıl, “yeteri kadar” başkanlık ve yöneticilik
yaparak hizmeti dokunan Cezmi Bayram hocamızın ve tüm yönetim kurullarının acilen
istifa etmesinin,

Ardından da Cumhuriyet Halk
Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun da nezaketen Bütün Türk
Ocaklılardan özür dilemesi gerektiğinin doğru olacağını düşünüyor ve Bir Türk
Ocaklı olarak talep ediyorum.

Şayet Devletimizin ve
Milletimizin iyiliğini birlik ve beraberliğini partilerimizden ve kendimizden
fazla önemsiyorsak!

Kamuoyuna ve Yüce Türk Milletine saygılarımla,

Hatay Müstemleke Toprağı ‘mı?

0

Eski Cumhurbaşkanlarımızdan Celal Bayar’ın şu sözünü çok değerli bulurum: “Toplum olaylarında deney laboratuvarı tarih
sayfalarıdır
.”

Günlük hayatımızda olağanüstü bir durumla karşılaştığımızda
hafızamız bizi hemen eski benzer olaylara götürür.

Bu yazımda hayatımda iz bırakan bazı enteresan vakalardan
bahsedeceğim.

KEP’in Önemi

1980 12 Eylül darbesine 12 gün kala çok sevdiğim kardeşim,
ülküdaşım Ahmet Uğurlar evimin hemen yakınında komünist katillerce çapraz ateşe
alınarak kurşunlandı. Ağır yaralı halde ambulans gelmesini beklemeden kucağımda
polis arabasına taşıyıp hastaneye kaldırdık. Hastanede doktor ilk müdahaleyi
yaptıktan sonra acilen bir hemşire eşliğinde İstanbul Okmeydanı Hastanesine
yetiştirmemizi söyledi.

Kocaeli Sigorta Hastanesinin Başhemşiresi “ben hemşire arkadaşlarımın hiç birisini
gönderemem çünkü can güvenlikleri yok yolda başlarına bir şey gelebilir

diye cevap verdi. Başhekim ısrar edince de: “Başındaki KEP’i çıkarıp başhekimin
önüne koydu: “İstifa ediyorum” dedi.

Ani Refleks Önemli

90’lı yıllarda Türkiye’nin Suriye Ateşemiliteri Suriye devlet
başkanı Hafız Esat’ın bir daveti üzerine Esat’ın sarayına gider. Asansör
beklerken çağırdığı asansörden inen Abdullah Öcalan’la göz göze gelir. Bir an
bakışırlar ve kendisi yukarı çıkar. Ateşemiliter Türkiye’ye döndükten sonra
olayı MHP Genel Başkanı merhum Alpaslan Türkeş’e anlatır, Türkeş’in kaşları
çatılır ve: “Neden onu orada öldürmedin
sözleri odada yankılanır.

Milli Refleksin Önemi

Mustafa Kemal Atatürk’ün son vatan
toprağı olarak milletimize kazandırdığı Hatay şehrimizdeki Suriyeli
sığınmacıların yoğunluğu malum. Buna dikkat çekmek için Zafer Partisi Genel
Başkanı Prof. Dr. Sayın Ümit Özdağ, bir grup arkadaşıyla Hatay’a gider ve Hatay
Valiliğince şehre girmeleri jandarma tarafından engellenir. Jandarma
komutanının elinde getirdiği belgeye göre valiliğin açıklamalarında Sayın
Özdağ’ın şehre girmesinde hiçbir sakınca yoktur. Hem neden olsun ki,
yüzyıllardır Türk’e vatan olmuş topraklara bir Türk’ün girmesi nasıl
engellenebilir? Bu engelleme olsa olsa ancak sömürge ülkelerinde, müstemlekeci
vali ve askerlerince olabilir.

Hadi vali müstemlekeci zihniyete
sahip diyelim ya onun emirlerini uygulayan asker; bir karış toprak uğruna
kanını seve seve döken askere ne oluyor?

Vali o kararını askere tebliğ ettiği
anda rütbe, terfi düşünmeden askerin cevabı şu olmaydı: “Sayın vali! Siz bir müstemleke devletinin valisi değilsiniz, ben de
askeri değilim. Sizin bu emirlerinizi uygulamıyorum
” deyip KEP’ini valinin
önüne bırakıp çıkmalıydı. Bilmem anlatabildim mi?

Sağlıklı kalın.

Aydınlar Ocağı 26. Dönem Genel Kurulu’nun Ardından…

Yerli, milli, içten ve dıştan kumandalı olmayan, örnek bir
kuruluşun, Aydınlar Ocağı ailesinin mensuplarıyız. 26. Dönem Genel Kurulu’nu 25.06.2022
tarihinde gerçekleştirdik. Üç senedir normal ve alışık olduğumuz hayat
tarzımızı Koronavirüs sebebiyle değiştirmek zorunda kaldık. Haklı tedbirler
dolayısıyla faaliyetlerimizi yapamadık. Açık oturumlar, bayramlaşmalar,
şuralar, ziyaretler ve toplantılar geride kaldı. Yine de sosyal medyayı ve
internet sitemizi kullanmaya çalıştık. Hareketli ve kaliteli, Ocağa yakışan bir
internet sitesi kurduk. İnsanlarımızı bir araya getiren, sosyal ilişkiyi
arttıran toplantılardan mahrum kaldık. Bilhassa şuralarımızın anlam ve değerini
daha iyi fark ettik; doğan boşluğu da hissettik.

            Aydınlar
Ocağı ailesi olarak Ocağımızı karşılıklı sevgi ve saygının, ciddiyetin,
kalitenin ve idealizmin merkezi yaptık. Sadece kendine oynama hastalığına pek
müsaade etmedik. Türkiye’nin ihanetlerle, sözde dost kazıklarıyla karşı karşıya
kaldığı bu tehlikeli dönemde gelin ülkenin asıl sorunlarıyla uğraşalım; sorunu
biz yaratmayalım. Bize büyüklerimizden emanet olan bu örnek kuruluşu yıpratmaktan
kaçınalım. Türkiye aslında Milli Mücadeleden sonra yeni bir Milli Mücadele
veriyor. Güçlerimizi birleştirelim. Derneklerimizi dışa kapalı hale
getirmeyelim. Doğruları söylemekten kaçınmayalım ve hemen caymayalım. Suya
sabuna dokunalım. Kimseye hakaret etme hakkımız da yoktur. Yasalara tabii ki
uyalım; ama onlardan da yersizce korkmayalım. Zihnimizi işgal etmiş ülke ve
bizim için faydasız tartışma ve peşin hükümlerden uzak duralım. Zaman ve kaynak
israfından kaçınalım. Üyelerimiz çevrelerindeki gençlerle Ocağı
kaynaştırabilsinler. Gençleri Ocağın faaliyetleri ve internet sayfası ile
tanıştıralım. Maalesef eşlerini, çocuklarını ve öğrencilerini toplantılarda hiç
görmediğimiz dostlarımız var.  Genel
merkezde gençlere rehber olacak dostlarımız vardır. Her şeyi bildiğine ve
hiçbir şeye ihtiyacının olmadığını düşünenleri doğru yola çekmek oldukça
zordur. Öğrenmeye açık olmaya, insanlardan kaçmamaya çalışılmalıdır. Çocuklarımızın
ve gayretli gençlerin kütüphanelerini zenginleştirelim. Yakalarına belirli
günlerde altın ve para takmak yerine, koltuk altlarına kitap verelim. Tüzükteki
gaye maddesine uygun çalışma ve gençleri kazanma süreci devam etmektedir. Onları
yayınlarla da destekliyoruz. Mevlidlerimize iştirak edelim. Mevlidlere ve
toplantılara eşlerimizi ve çocuklarımızı getirelim. Gelecekte kendilerini
geliştirerek görev alacak genç nesillere şimdiden başarılar diliyoruz. Bizler
kapımızı çoktan açtık; yeter ki talep olsun. Önümüzdeki günlerde genel merkezde
öğrenci ve gençlerimizle belirli gün ve saatte beraber olmak istiyoruz. Gençler
okuyunuz, düşününüz ve bol bol soru sorunuz. Soru ilginin ifadesidir.

            26. Genel
Kurulda seçilen dostlarımızı tebrik ediyor; onlara başarılar diliyoruz.
Gerçekleştirebileceğimiz tekliflerle toplantılara gelmelerini diliyoruz.

            NE MUTLU
TÜRK’ÜM DİYENE…