22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 312

Türkçülük, Laiklik, Sekülerlik

Gençler arasında, Türkçü, entelektüel seviyesi son derece
yüksek ve atılımcı bir grup, kendilerine “Seküler Milliyetçi” diyor. Bugünlerde
Tamga Türk internet sitesinde (tamgaturk.com) seküler milliyetçilik konusunda
bir dosya hazırlıyorlar. Benim de fikrimi sordular. Ben de bir taşla iki kuş
vurarak düşüncelerimi, hem buraya hem de onların dosyasına yazıyorum.

 

Türkçülük fikri, en başından beri seküler bir harekettir.
Başka nasıl olabilirdi ki? “Seküler milliyetçilik”, “ıslak yağmur” gibi bir
tamlama.

 

Entelektüel katkısıyla hak ettiğinin yüzde biri kadar
tanınmayan rahmetli fikir adamı, gazeteci Galip Erdem, bizim Galip Ağabey’imiz,
“Milliyetçiliğin önüne veya arkasına bir sıfat koymayınız. İllâ lazımsa, ‘Türk’
yeterlidir.” derdi. Türk Milliyetçiliği veya kısaca, Türkçülük.

 

Türkçü der ki: ırk atlarda olur

Sekülerliğe geçmeden önce Türkçülük deyince, bunun ırkçılık
olduğunu sanan ve söyleyen bilgisiz arkadaşlara hatırlatalım: Kelimenin sahibi
Ziya Gökalp’tir. “Irk atlarda olur.” sözü de onundur. Bu gerçek ortadayken her
Türk ve Türkçü dediğimizde, “ırkçı, ırkçı” diye diklenenlerin maksadı fikir
tartışması değildir. Savundukları etnik bölücülük hesabına, Türk
milliyetçilerine küfretmektir. Onların seviyesine inmek gerekmez. Küfürcülerin
dışında bir de on yıllar öncesinden, ta 1944’ten bu yana, sürüp gelen, Türk
milliyetçileri ve milliyetçiliği aleyhine yürütülen propagandanın etkisinde
kalanlar var. Bu düşmanlık, yarım asır boyunca, devlet politikası hâlinde
işlendi. Buna, 1960 sonrasının SSCB ve Çin menşeli ideolojik saldırısı eklendi.
Nihayet, 1980’in ‘Oğlanlar’ı, bu sefer Batı’nın talimatıyla, milliyetçilerin
üstüne yürüdü. Hükümetler eliyle sürdürülen düşmanlığın sonucunda birtakım
insanların Türkçülüğü tersinden anlamasına şaşmamak gerek.

 

En kısa zamanda “ırkçılık” ve “kafatasçılık” konularına
dönmeye söz vererek, sekülerlikten devam edeyim.

 

Laiklik ne, sekülerlik ne?

Laiklik ve sekülerlik… İki kardeş kavram. Ancak, tarihteki
kökleri, onları birbirinden ayırıyor. Laik sözü; unvansız, rütbesiz halk, reaya
anlamında bir köke dayanır. Bugün de İngilizcede kullanılan “lay” kelimesi,
“layman” şekliyle bu anlamdadır ya… Son satırı yazdıktan sonra “layman”ı
Google’ın çeviri sayfasına yazdım, “Meslekten olmayan kimse” ve “Rahip olmayan
kimse” diye çevirdi. Bu kelimeden kastedileni anlamak için 1789 Fransız
ihtilalinin meclisine bakmalıyız. Meclis, kralın vergileri arttırmak için
yaptığı çağrı üzerine toplanırdı. Ülkedeki sınıf yapısına göre kurulmuştu.
Rahipler, asiller ve lay, yani reaya. Fiiliyatta buradaki lay, burjuva idi.
Öyle ya, burjuva da ne oluyor? Asil-toprak sahibi değil, rahip değil… Hiçbir
şey değil. Yeni yetme. İhtilal, o hiçbir şey olmayanların öncülüğünde patladı
ve hedefte rahipler ve asiller vardı. Özellikle rahipler. İşte büyük ihtilalin,
“Vatandaş, vatandaş!” çığlıklarının anlamı budur. Ülkeyi halk ve sadece halk,
yani vatandaşlar yönetecekti. Vatandaşlar eşitti. Biri, diğerinin yerine
geçebilecek kadar eşitti. Rahiplerin devlet işlerine müdahalesi yasaktı. Hani
bizim “din işleriyle devlet işleri ayrıldı” dediğimiz şey. Zaten aydınlanma,
rönesans, hümanizm, reform,

kilisenin ve papazların devlet yönetiminde rol
alamayacakları anlayışını bütün kıtaya yaymıştı. İhtilal, ruhbanı yok ediyordu.
Asilliği ve krallığı da.

 

Protestan ülkelerde zaten hâkim bir kilise teşkilatı yoktu.
Protestanlık, her Hristiyan’ın, İncil’i kendi dilinde okuyup anlaması üzerine
kurulmuştu. Kilise ancak bu “anlama” eyleminde yol gösterici idi. Dinin, dünya
işlerine müdahale etmemesi, bunların ayrı müfredatlar olduğu anlayışına
protestan ülkeler, sekülerlik dedi. Seküler, dünyevî demektir. Dünyalara ait
demektir ve tam da o demektir. Azerbaycan, laik yerine “dünyevi” kullanıyor.

 

Din ve milliyetçilik

Türkçülük; kültüre, tarihe dayanan bir fikir sistemidir.
Siyasi yönüyle Türkiye Cumhuriyeti’nin taşıyıcı sütunlarından biridir. Din ise
güzel ahlakı tamamlama işlevini yüklenmiş bir inanç manzumesidir. Türkçü, koyu
dindar da olabilir, ateist de olabilir. Herhangi bir mezhebe mensup olabilir.
Hatta Gagavuz Türkçüler gibi, Munis Tekinalp gibi, başka bir dine bile mensup
olabilir.

 

Burada iki noktada yüksek sesle “Dikkat!” çekmem lazım.
Birincisi, bu dinden bağımsızlığın, din karşıtlığı diye anlaşılmaması
gereğidir. İşte bu, Türkçülüğe zıttır. Çünkü Türkçülük kültüre dayanır ve İslam
dini, Türk kültüründe, mimariden musikiye, tasavvuftan edebiyata büyük yer
tutar. Din aleyhtarlığı, Sinan, Itri, Dede Efendi, Yunus, Fuzuli, Yahya Kemal
aleyhtarlığına dönüşür ki bu hâlde birikimimizden bin yıl, kesilip atılır.
Kaldı ki milliyetçinin, milletinin inancına düşmanlık etmesinin mantığı yoktur.

 

İkinci nokta: Fikirlerine ve bilimlerine saygı duyduğum
bilim insanları arasında, laikliğe ses çıkarmayıp, sekülerlik deyince öfkeyle
ayağa fırlayanlar var. Açıktır ki benim anlattığım sekülerlikle onların
anladığı bir birinden pek farklı. Google’a laik yazdım. İlk anlam diye
“secular”ı verdi. Doğrudur. İkinci anlam olarak “laic” yazdı. Bahsettiğim
öfkenin sebebi üçüncü tercümede: profane: laik, dinsiz, kâfir, dinle ilgisi
olmayan. Profane’i sorduğumda, “saygısız” çıkıyor.

 

Özetle, milliyetçilik zaten sekülerdir, zaten laiktir.
Başına ve sonuna bir sıfat eklenmesi birleştirici olmaz. Ancak gençlikte bu
tabirin sevgiyle kucaklanma sebebi, dinle her şeyi, bu arada devleti de yönetme
iddiasındaki dinbazlara duyulan öfkedir. Hele, Türkçülüğü, bir tarikat gibi
algılamaya, hatta bir tarikata bağlamaya çalışanlara… O öfke haklıdır, ama
başka yollarla ifade edilmelidir.(https://millidusunce.com/turkculuk-laiklik-sekulerlik/)

Bayram Mesajı

0

Gücünü Yüce Yaratan’dan alarak Putperestliği din edinmiş
ilkel toplumunu İnsanlık âlemine örnek olacak medeni bir topluma dönüştürmeyi
başaran Yüce Peygambere Selam olsun;

‘’Güzel ahlakı tamamlamak için’’ gönderildiği toplumda
‘’Hanifelerdendi… Herkesin babasının adıyla anıldığı o toplumda onun adının
önünde ‘’Emin’’ sıfatı vardı… Müslüman’ı, ‘’Elinden ve dilinden’’ emin olunan
olarak tanımladı…’’Birbirinizi namazlarınızla değil, şu üç şeyle imtihan
ediniz; sır verdiniz ifşa etti mi, yola çıktınız sizi yarı yolda bıraktı mı,
emanet verdiniz emanete sahip çıktı mı?’’ O seçkin İnsanın haiz olduğu ahlak
‘’Kur’an Ahlakıydı’’ O Yüce Yaratanın Seçkin Kulu Hz. Muhammet’ idi.

Bize hediye edilen Dini Bayramlarımızı kutlamada esas olan;
O Yüce Peygamber’in ait olduğu/ yaşadığı toplumunu şirkten kurtarmak, doğrudan
Yüce Yaratan’ ı tanıyarak teslim olmalarıyla alakalı canı pahasına toplumunda
verdiği nitelikli kavganın özününü kavrayabilmektir.

Onun ardında bıraktığı ilkelerine sadakat, onu ardından
koyduğu ilkelere sahip çıkmak/ yaşamak, ana ilke ise, günümüzde yaşanan
ilkesizlikleri yüksek perdeden savunanlara dur diyebilmektir.

Özellikle Müslümanlara farz kılınan Namaz ibadetinin insana
yüklediği zorunlu

misyonun/ ana görevin her türlü sömürü ve zulme karşı,
adaletsiz davranışlara karşı baş kaldırı olduğunu kavrayabilmektir;

Rant’a/ haksız gelire, statükoya karşı toplumunda verdiği
nitelikli kavganın sonucunda Mekke’de tutunamayarak Medine’ye hicret etmek
zorunda bırakılan O seçkin İnsan; Medine Şehir Devleti’ni kurarak yönetiminin
Başkanı seçilir o günün koşullarında.

Yönetim tarzının şaşmaz üç ana öğesi vardır: ‘’Şura/
İstişare/ Meşveret/ Ortak Akıl—Adalet—Liyakat/ İşin Ehline
Verilmesi’’kavramları;

Bu kavramların günümüzdeki karşılığı; Hukukun Üstünlüğüne
dayanan Demokratik Parlamenter Sistem; uygulamada, birbirini kontrol ederek
dengeleyen ‘’Yasama/ Yürütme / Yargı ‘’ergleri.

Ve bu değerlere/ erglere haiz çağın gerektirdiği eğitimiyle
yetişmiş liyakatli/ nitelikli/ üreten insan…

Yüce Yaratan’ın muhatap aldığı insana Yüce Yaratan;
‘’Yaratılmış Mahlûkatın En Şerefli insandır’’ demesini çok iyi kavrayan Hz.
Ali: ‘’Dünyada lekesiz bir alından, daha güzel bir şey var mı?’’diye ilahi
ölçüyü koyuyor. İnsanların alınlarındaki lekeler el eliyle değil kendi
zaaflarıyla vurulur. Hiç kimsenin kendisinden başka düşmanı olmadığını
öncelikle siyaset adamları bilmeli, bu ölçüden ve salim akıldan ayrılmamalıdır.

Sözün özü: Algılardaki yanlışlıklar düzeltilmeden doğru din
anlayışını oluşturmak mümkün değildir. Elimizde bir rehber/ mesaj var. Bugün
adına, bugün için, bugüne göre değerlendirilmesi/ yorumlanması gereken bir
mesaj… Ancak bunu algılayabilecek bir seviyeye ihtiyacımız var. Ve seviyeyi
yükseltecek seviyeli yorumlara…

*

Dini Bayramlarımız vesilesiyle vicdani bir muhasebe yapmamız
üzerimizde bir

Görevdir diye düşünmek lazım…

Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din, Adalettir-
Liyakattir-Merhamettir- Samimiyettir- Dürüstlüktür- İlimdir- Çağdaşlıktır-
Fayda üretmektir.

Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir,
kendisine verilen hayatı yaşar ve icraatlarıyla ilgili hesap vermek üzere
Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan,
insanı başıboş bırakmamıştır.

Mümtaz Okurlarımızın, Dostlarımızın Sevenlerimizin Türk
Milletinin bu Dini Bayramlarını Kutlar Sağlıklı Huzur veren Aydınlık Günler
Dilerim.

Sevgiyle kalın, severek kalın, Selamla kalın, dostça kalın! 

İlâhiyatçı Prof. Dr. HASAN ELİK ile KURBAN Hakkında Konuştuk.

0

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, sorulara
geçmeden önce kurban hakkında umûmî bir değerlendirmede bulunmanız mümkün mü?

Prof. Dr. Hasın Elik: Kurban bayramı namazında ülkemizde takriben
30 milyon, diğer Müslüman ülkelerde de yüz milyonlarca insan câmilerde
toplanıyor…

Peki, bunca insana kurban adına
anlatılan ne?

Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i
kesmeye kalkışması ve kurbanlık hayvanın özellikleri… Efendim, kuyruğunun
dörtte biri kesik olmayacak; boynuzunun yarıdan fazlası kırık olmayacak!

Bunlar tamamlayıcı bilgiler olarak
değil, meselenin esası olarak her yıl saatlerce üstüne basa basa anlatılır.

Koskoca kurban meselesi bu
seviyeye indirilir mi?

Mesele iki boyutludur: Kurban ve
bayram.

Dolayısıyla, iki kavramın bir araya
gelmesiyle oluşan bir sistemden bahsetmek gerekiyor.

Biliyorsunuz; kurbanla alâkalı
birçok tartışmalar yapıldı… Artık kurban derisi üzerine tartışmalar yok ise
de bilgi kirliliği var.

Çetinoğlu: Kurban nedir?

Prof. Elik: Lügat mânâsı itibâriyle aynı kökten gelen ‘kurbiyet / akraba’ gibi kelimelerden de anlaşılacağı gibi, yakınlık, yaklaşmak
anlamındadır. Dinî bir terim olarak kurban; Allah’a yaklaşma isteğinin ifâdesidir.

Allah’a yaklaşmak isteyen insanın
çeşitli fiil ve davranışları vardır: Namazı vardır, duâsı vardır, orucu vardır,
başkalarına Allah adına ikramı vardır. Bir de belli bir zamanda, belli
özelliklere sâhip bir hayvanı kesmek suretiyle Allah’ın rızasına ulaşma arzusu
vardır ki, kurban kavramı husûsen bu fiili ifâde eder.

Çetinoğlu: Kurban nasıl
emredildi?

Prof. Elik: 14 asırdır Müslümanlar şunu dinliyor: Yüce Allah güya
Hz. İbrahim’e; ‘Oğlun İsmail’i (bazı
rivayetlerde; İshak’ı) bize kurban et
!’ demiş de, o da oğlunu kesmeye
götürmüş… Tam yatırmış kesecekken, ‘Bırak
kesme, imtihanı kazandın
!’ demiş…

Çetinoğlu: Doğrusunu Kur’ân-ı
Kerîm’den öğrenmeliyiz…

Prof. Elik: Her şeyden önce, insan kurban etme geleneğinin Kartacalılardan
kalma bir uygulama olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Târihi bilmeden
konuşulmaz:

Kurbanın târihi Hz. İbrâhim ile
değil, Hz. Âdem ile başlıyor.  Yalnız,
burada farklı bir durum var. ‘Hz. Âdem’in
çocukları kurban kesti
’ diye bir anlayış var, ama böyle bir sarahat yok.
Sadece, ‘Bakalım, hangimiz doğru
yoldayız? Allah hangimizinkini kabul ederse, o haklıdır
’ tarzında bir
adakta bulundukları anlatılıyor…

Çetinoğlu: Nerede?

Prof. Elik:  Maide sûresi 27.
Âyette.  Ayrıca, bütün dinlerde çok açık
olarak kurban var.

Târihte, Tanrıya yaklaşmak
amacıyla insan kurban edildiği de olmuştur. Kartacalılarda vardır, başka
toplumlarda vardır. İnsanlığın zaman zaman sâhiplendiği batıl inançlar arasında
Tanrılar gazaba geldi! Tanrılar kurban
istiyor
!’ gibi tâbirler duymuşsunuzdur, insanoğlu, mekanizmasını çözemediği
olayların arkasına -ki bunların birçoğu astronomik; fizikî, kimyevî olaylardır-
bir tanrı yerleştirerek açıklamaya çalışmış:

Yer tanrısı var, gök tanrısı var,
yağmur tanrısı var, güneş tanrısı var, bereket tanrısı var, zafer tanrısı var.
Yağmur yağıyorsa bir tanrı yağdırıyor, güneş doğuyorsa bir tanrı doğduruyor,
savaşta zaferi kazandıran bir tanrı var. Her şey ‘Tanrı’ya havâle edilmiş.
Gerek sevindirici gerek korkutucu her olayın arkasında bir tanrı… Onun için
de işi rast gitmediği zaman; diyelim ki Nil nehri taşıyor, etrafı basıyor, ‘Bir kurban vermek lâzım’ diyor… Ve
kestiği kurban nedir, biliyor musunuz? İnsan!..

Câhiliye devrinde de kurban
vardı. Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalip kendisince çok önemli bir konuda
adakta bulunuyor -tarihî bilgidir bu; ‘Şu
işim olursa, çocuklarımdan birisini kurban olarak keseceğim
!’ diyor. Ve
çekilen kur’a sonucu oklar -daha sonra Hz. Peygamber’in babası olacak-
Abdullah’a isâbet ediyor. O da en sevdiği oğlu Abdullah’ı Kâbe’de kesmeye karar
veriyor. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalip. Ama neyse ki, sonuçta Abdullah’ın
yerine 100 tane deve kesmek suretiyle adağını telafi etmiş oluyor.

Bu yaygın âdet Hz. Ömer dönemine
kadar gelmiştir. Meselâ Mısır’da ‘Tanrının
gönlü hoş olsun, yağışlar çok olsun da bu sene mahsulümüz bereketli olsun

diye en güzel kızları gelin gibi süsleyerek Nil nehrine atıverirlerdi!

Yani, o günkü tanrı telakkisi
icabı O’na yaklaşmak için insan kurban edilmiştir. Hatta. Hz. İbrahim’in oğlunu
Allah’a yaklaşmak maksadıyla kesme teşebbüsü de bu anlayışın devamıdır.

İşte, tıpkı eskiler gibi Hz.
İbrâhim de gördüğü bir rüya üzerine Tanrıya yaklaşmak için oğlunu kesmek
istemiştir. Ama Allah Teala diyor ki:

Hayır, İbrâhim! Oğlunu kesme, onun yerine bir hayvan kes; Biz onu
kurban olarak kabul ederiz
.’

Şimdi, Allah burada insan kurban
edilmesini mi istiyor, kurban edilmek istenen bir insanı mı kurtarıyor, gelin
siz karar verin.

Çetinoğlu: İnsanlarımızın
ekseriyeti farklı olduğunu zannediyor.

Prof. Elik: Allah’ın, İbrahim’e; ‘Götür oğlunu kes!’ demesi mümkün değil.

Evet, Hz. İbrâhim gördüğü bir
rüya üzerine oğlunu kurban etmek istiyor. Fakat Cenab-ı Hak; ‘Bırak’ diyor; ‘tamam senin verdiğin bir söz var, sen bize bağlılığını gösterdin. Bize
bağlılığını takdir ediyoruz, ama bunun için oğlunu kesmen gerekmez. Bir koç kes
yeter. Oğlunun fidyesi olarak biz sana bir koç kurban etmeyi yeterli gördük
.’
(Sâffat Sûresi, 37/102-105).

Burada çok ince bir nokta var. Târihin
tam kırılma noktası:

Târih boyunca, Tanrı’nın gözüne
girmek, O’nun sevgisini kazanmak veya gazâbından korunmak için insanoğlu canını
veriyor; oğlunu, kızını kurban ediyordu. Hz. İbrâhim de bu yola başvuruyor. Ama
o;

Ben en sevdiğim şeyi, yani oğlumu kurban edeceğim!’ derken, Cenab-ı
Hak diyor ki;

Hayır, sen hayvan keseceksin, insan değil… İnsan yaşayacak. İnsan
yaşamalı
.’

İnsan kurban etme uygulamasının
târihe gömülmeye başladığı andır bu!

Çetinoğlu: Bu meselenin üzerinde
çok duruyorsunuz Hocam! İnsanlarımız yanılıyor mu, yanıltılıyor mu?

Dr. Elik: Mesele önemli olduğu için üzerinde duruyorum. Büyük bir
düşünür der ki; insanların din anlayışı tanrı telakkilerine göre şekillenir.
Çok önemli bir cümledir bu. Nasıl bir Allah tasavvurunuz varsa, ona göre bir
din tasavvurunuz vardır. Meseleyi nasıl başlatırsanız öyle gider. Bu örnekte
de; sen kalkıp “Allah ‘Çocuğunu kes!’ dedi
denilirse, bunun sonu nereye, varır, bir düşünmek gerek.

Sorunuzun cevabını vereyim: İkisi
de…

Mesele önemlidir çünkü Kur’ân’ın
anlattığı Allah; insanın kılına bile zarar gelmesini istemeyen bir kudrettir.
Hatta; “Beni inkâr etmekle hayatını
kaybetmek arasında sıkışırsan, beni ağzınla inkâr et; ‘Allah yoktur; O’na
inanmıyorum!’ de gerekirse. Böylece hayatını kurtar. Yeter ki kalbin Benimle
olsun
*” diyen bir Rab, kendisini inkâr edenin bile yaşamasına cevaz veren
bir kudret, kuluna ciğerpare evlâdını kesmesini emreder mi?

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim.

 

*Nahl Sûresi 106-109. âyet: Ey Muhammed’e iman
edenler! İnanmanız sebebiyle müşriklerin büyük baskısı altında olduğunuzu
biliyoruz. Elbette ki ciddî bir zorlama ve baskı altında kaldıkları için, kalpleri
imanla dolu olduğu halde sadece dilleri ile inkâr eden müminler mazurdurlar.
Fakat âhiret ödülünden vazgeçip geçici ve değersiz dünya menfaatine meyleden ve
müşriklerin yaygaralarına kulak verip imandan sonra tekrar şirke gönlünü
kaptıranlar Allah’ın gazabına mâruz kalır. Büyük bir azaba müstehak olurlar.
Kalpleri katılaşmış, basiretleri körelmiş ve hakâkate karşı sağır kesilmiş
olanları Allah zorla doğru yola getirecek değildir. Kuşkusuz âhirette onlar, yaptıklarına
çok pişman olacaklardır.

 

 

Prof. Dr. HASAN ELİK:

     1949 yılında Tokat’ta doğdu. İlk, orta ve
lise eğitimini İstanbul’da bitirdikten sonra, 1976 yılında İstanbul   Üniversitesi İlahiyat  Fakültesi’nden mezun oldu.

     1977 yılında ilmî araştırmalar yapmak
üzere Suudi Arabistan’a gitti.

      King Abdülaziz Üniversitesi Arap Dili
Enstitüsü’nü Pekiyi dereceyle bitirdikten sonra, 1982 yılında ‘Nur suresinde
toplumsal Adab’ isimli master tezini tamamladı.  Adı geçen üniversitede ‘Tahâvî’nin Müşkilu’l-âsâr’ adlı
eserinin edisyon kritiğini yaparak 1989 yılında doktor unvanını aldı, 2007
yılında profesör oldu. 

     Yayınlanmış eserleri:

*Dini
Özünden Okumak, *Kur’ân’ın Korunmuşluğu Üzerine, *Kur’ân Işığında Farklı
Konular, Farklı Yorumlar, *İçimizdeki Allah, *Model İnsan Peygamber,
*Evrensel Mesaj / Kur’ân, *İslam ve İnsan, *İslam ve Hayat, *Yaratan ve
Yaratılanlarla İletişim Biçimi Olarak İbâdet, *İslam ve Denge, *İslam’ın
Va’dettiği Huzur,  *Bütün İnsanlar Hür ve
Tok Oluncaya Kadar, *Kuruluş ve Kurtuluşumuzda İslam, *İnsan Eksenli Din,
Kur’ân Tefsiri (Tevhid Mesajı).

Kaybedecek Neyiniz Kaldı?

AKP
Genel Başkanı R. T. Erdoğan partisinin Geçmiş Dönem Belediye Başkanları ile
yaptığı toplantıda partililerine moral vermeye çalıştı. Erdoğan’ın uzun konuşma
metni içinde şu cümlesi dikkatimi çekti: “Artık kaybedecek çok şeyimiz var.”

“Siyasi
gücümüzle, diplomatik etkinliğimizle, ekonomik büyüklüğümüzle, eser ve hizmet
altyapımızla çok ileri ve farklı bir yerdeyiz. Daha açık bir ifadeyle, artık
kaybedecek çok şeyimiz var.
2023’te yanlış bir tercih durumunda küresel
yönetim ve ekonomi sisteminin en üst ligindeki yerimiz ile bu ligin lokomotif
ülkeleri arasına girme fırsatımızı tehlikeye atmış olacağız.”

Cümlenin
bağlamı böyle. Fakat acaba bu mesajın gerçek muhatabı, “Artık kaybedecek çok
şeyi olan” kesim kim?

AKP
Genel Başkanının konuşma metinlerini yazanların son derece profesyonel bir ekip
olduğu malum. Bu ekip konuşma metni içine belli cümleleri yerleştirirken metnin
görünür anlamından ziyade zihinlerde nasıl algı oluşturacağını bilir.

“Artık kaybedecek çok şeyi olan” kesim yani iktidar gücünü kullanan AKP’lilerin kendilerine hitap
edildiğini düşünmesi istenmiş olabilir.

****

Burada kastedilenin Türkiye olamayacağının zaten herkes farkında.

Çünkü alıntı
yaptığım cümlelerindeki ifadeler gerçeği yansıtmıyor. Yurtdışında siyasi
gücümüz, diplomatik etkinliğimiz
iyice azalmakta. Dış politikada Cumhurbaşkanının
ağzından dökülen iddialı cümlelerin tersine kararlar veriyoruz. Tıpkı Rahip
Brunson olayı gibi Finlandiya ve İşveç’in Nato’ya kabulü konusunda Cumhurbaşkanının
söylediklerinin tam tersini yapıldı. Bu zafiyeti çok eleştirdikleri “dün
dündür, bugün bugündür”
özdeyişiyle savunmaya kalkıyorlar.

Ekonomik büyüklük açısından
dünyada 17. sıradan 21. sıraya düştük.

Eser
dedikleri çoğu “Yap/ İşlet/ Devret” modeliyle yapılan projelerin akılcı
yatırımlar olmadığını, bir küçük gruba servet transferi aracı olduğunu
anladık.

Yapılan
israf, yolsuzluk, verimsiz yatırımlar sonucu Hazine tamtakır, enflasyon
ve döviz kurları kontrol edilemiyor. Ekonomistler, devletin borçlarının
ödenemez hale geldiği ve moratoryum ilan edileceğine dair endişelerini
paylaşıyor.

Özetle,
“Ekonomi sisteminin en üst ligindeki yerimiz” kalmadı ve “bu ligin
lokomotif ülkeleri arasına girme fırsatımız”
da artık çok uzaklarda kaldı.

Devletimiz itibar ve gücünün büyük kısmını kaybetti. Bir başka deyişle artık devletin
kaybedecek çok şeyi yok.

****

Anlattığımız
ve benzeri sebeplerle, “artık kaybedecek çok şeyimiz var” diye seslenilen
zümrenin AKP iktidarında zenginleşen, belli makam mevkilere kavuşan ve yasal ve
yasadışı güç olarak etkinleşenler olduğunu düşünüyoruz.

Marx ve
Engels imzalı Komünist Manifesto’da yer alan “Proletaryanın zincirlerinden
başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var”
mesajını
hepimiz biliriz.

AKP, en temel ihtiyaçlarını
bile karşılayamaz hale getirdikleri yoksul kitleleri sosyal yardımlara mahkûm
ederek adeta zincirlerle bağladı. Fakat, fakirleşmekle birlikte, hala
kaybedecek çok şeyi olduğuna inanan kitleler de var.

Kaybedecek şeyi kalmayan kitleler ile kaybedeceği çok şey olduğu için korkanların
davranışı toplumların kaderini belirleyebilir.

Kaybedecek şeyi kalmayan kitleler uyanır ve fakirleşmelerinin sebebi olanlara oy vermekten vaz
geçerse, zincirlerini kırabilirlerse bir dünya kazanacak.

Buna
karşılık iktidar gücünden beslenip, iktidardan uzaklaşınca kaybedecek çok
şeyleri olduğunu düşünenler çok şey kaybedecek.

Bu
yüzden iktidar kanadında korku dağları sardı.

****************************

Yaparsa Ak Parti Yapar

AKP “Yoksulluk,
Yolsuzluk, Yasakları
(3Y)” ortadan kaldırmayı vaat ederek iktidara
geldi. Ancak kısa bir süre sonra “sıra bizde” diyerek, kendilerinden
önce yapıldığını iddia ettikleri yolsuzlukların kat be kat fazlasını
yaptılar.

Sedat Peker’in itiraf
ve ifşalarıyla adeta bir kanalizasyon patladı. Devlet içinde yapılanmış, iktidarla
iç içe olan, kokuşmuş yapıların etkisi ortaya döküldü.

Başbakan,
bakan, milletvekili, üst düzey bürokratlar, en büyük kamu müteahhitleri ve medya
patronlarının da dahil olduğu iğrenç ilişkiler ağı ve haram servetlerin
boyutu ürkütücü.
Ama demokratik bir ülkede her biri bir hükümet
devirebilecek yüzlerce dehşetengiz iddialardan biri bile soruşturulamıyor.

Getirdikleri
yasaklar ile ihtilal hükümetlerini bile mumla arattılar. Sosyal medyaya
bile pranga vurmaya çalışıyorlar.

Yoksulluk yaratma
konusunda da evvelki hükümetlerin döneminde düşünemeyeceğimiz kadar derin
bir yoksulluk
yaratmayı başardılar. “Yaparsa Ak Parti yapar” sözünün
anlamını artık böyle anlıyoruz.

****************************

Milletin Kanını Emen Sülükler

Sedat
Peker’in iddiaları bugüne kadar yalanlanamadı. Çok ciddi iddialara muhatap
olanların suçlamaları boşa çıkarıcı açıklamaları olmadı. Cumhuriyet
Savcıları
harekete geçip soruşturmalar açamadılar, suçlananlar “aklanmak
istiyorum, beni yargılayın” diyemedi. 

Ak Parti iktidarı içinde son derece etkin isimler ile büyük zenginler ve yasadışı mafya
benzeri gruplar arasında, uyuşturucu ticaretinden adam öldürmeye kadar, en ağır
suçlarda iş birliği yapıldığı iddiaları var. Milyonlarca dolarlık servetlere
çökme olayları, devlet içinde paralel yapılanmalarla siyasetin, medyanın ve
sermayenin dizaynının yapılmakta olduğuna dair örnekler anlatılıyor.

İktidar gücünü de kullanarak, milletin kanını emen sülükler şiştikçe şişti. Normalde sülükler
beslenmesini tamamlar tamamlamaz bedenden ayrılır. Fakat bu sülükler bir türlü
doymak bilmiyor.

Bunlar
zaten çok önceden şeref, namus, ahlak, vicdan, haysiyet, insanlık gibi
bütün değerlerini kaybettikleri için kaybedecekleri şey çok sınırlı.

Bu
sülüklerin artık sadece paraları var. Muhtemel iktidar
değişiminde bu maddi servetlerini de kaybederler mi bilemem. Ama insan içine
çıkamaz hale geleceklerinden
eminim.

 

Kültür Kalkınmayı Böyle Belirler

İki önemli araştırmadan söz etmek istiyorum.
Birinin başlığı, Kültür Ekonomik Sonuçları Etkiler mi? Diğeri, Kültür ve
Kurumlar: Avrupa’nın bölgelerinde ekonomik gelişmişlik.  Bunlar kitap hâline gelmemiş makaleler. Kültürün
ekonomiyi etkileyeceği iddiası daha başlıkta görülüyor. Yani üst yapının, alt
yapıyı etkileyeceği!

 

Şimdiki sosyoloji bir başka: Sayılar, sayılar

Fakat bu araştırmalar 19. asırdakilerden
farklı. Marks’tan, Weber’den, hepsinden. Çünkü toplum ve ekonomi üstüne
konuşanların elinde yeni metotlar var. En güçlülerinden biri anketler. Sonuç
istedikleri gibi çıkmayınca ankete burun kıvıran politikacılarımıza bakmayın.
İstatistik bilimi, anketi rastgele seçeceğiniz kaç kişiyle yaparsanız hata
payının ne olacağını size verir.  Genellikle
“Yüzde şu kadar hataya razıyım, o hâlde kaç kişiyle konuşmalıyım?” sorusu
sorulur, hesap yapılır ve o kadar kişiyle konuşulur.

 

Günümüzde bütün anketleri araştırmacının
yapması gerekmiyor. Dünya Değerler Taraması gibi, başka grupların birkaç yılda
bir yaptıkları anketlerin veri tabanları, Birleşmiş Milletler ve OECD
istatistikleri ve daha niceleri, araştırmacılara açık. İstatistiğin
metotlarıyla da istediğiniz değişkenleri kontrol edebilirsiniz.
Düşüncelerinizin doğru mu, yanlış mı olduğunu rakamlar gösterir;
spekülasyonlar, bombastik nutuklar değil. Nihayet, herhangi bir sosyal
psikoloji hipotezinizi oyun teorisinin aletleriyle, yine ankete benzer
sorgulamalarla test edebiliyorsunuz. Weber veya Marks 19. asırda, bırakın
dünyayı, kendi ülkesinde anket yapmaya kalksa, herhâlde tutuklanırdı.

 

Bahsettiğim iki sosyoloji makalesini
birilerine, şöyle bir gösterip saklasanız ve sonra “Konu nedir? Tahmin edin.”
deseniz, çoğunluk, matematik diyecektir. İkisi de rakam, matris, grafik dolu.
Bizde hâlâ bazıları, bilimin sonuçlarını, biri, sabah kalktığında aklına öyle
geliverdi diye algılıyor.

 

İki makaleden ikincisi üzerinde duracağım.
Birincisi uzun soluklu bir alan taraması. İkinciyi de ondan öğrendim. İkincinin
künyesi şöyle: Tabellini, Guido, Culture and Institutions: economic development
in the regions of Europe, (Kültür ve Kurumlar: Avrupa’nın Bölgelerinin Ekonomik
Gelişmesi) IGIER, Bocconi University; CEPR; CES-Ifo; CIFAR, 2005-2008. Metot,
Putnam’ın İtalya araştırmasındakine benziyor. Putnam’da her şehir ayrı bir veri
noktasıydı. Burada aynı iş, Avrupa’nın bölgeleri için yapılmış. Putnam’ın
devamı gibi… Yazar da İtalyan zaten.

 

Kültürün ekonomiyi etkileyen dört parametresi

Tabellini, kültürün tarifini, Heinrich gibi
yapmış. Uzun zaman içinde sabit kalan, yavaş değişen unsurlar. Bir insan
ömrünce değişmeyen, daha önceki nesillerin birikimi. Ekonomiye etki edip
etmeyeceğini tahkik ettiği 4 parametre var:

 

Güven.

Saygı.

Kontrol

İtaat.

Güven, toplum sermayesinin ana unsuruydu.
İnsanın kendi toplumu içinde, aileden, sülaleden olmayanlara güvenmesi. Birlikte
iş yapabilmesi, kazıklanmaktan korkmaması.

 

Saygı’ya Tabellini, “genelleşmiş ahlak” da
diyor. Yine yalnız aile içinde, sülale içinde, klan içinde değil, herkese karşı
ahlaklı davranmak. Yalan söylememek, aldatmamak.

 

Güven ve Saygı birbirini destekleyen
unsurlar. Yazar bu ilk ikiye “sosyal sermaye- toplum sermayesi” diyor.

 

Üçüncü parametrenin, “kontrol”ün anlamı şu:
Toplumdaki insanların, kendi geleceklerinin kendi ellerinde, kendi
kontrollerinde olduğuna inanması. “Ben çalışırsam başarırım.” inancı. Büyük
ağabeye yanaşırsam veya şansım yaver giderse değil. “Kendi geleceğimin
kontrolü, benim elimdedir.” duygusu.

 

İtaatkâr mıyız?

Son kültür unsuru da itaat. Ancak bu
parametre ekonomik gelişmeyi olumsuz etkiliyor. Negatif bir unsur. Veri noktası
diye alınan bölgede insanlara, çocuk yetiştirirken hangi hususlara ağırlık
verdikleri soruluyor. İtaati başa alan topluluklarda refah gecikiyor,
diğerlerinin arkasından geliyor.

 

Peki, bu değişkenlere göre Türkiye’nin durumu
ne ola ki?

 

Güven İndeksi taramalarında, dünya çapında
diplerde yer alıyoruz. Genelleştirilmiş ahlâk veya saygı konularında nasılız
dersiniz? Bakın bakalım sokakta, burun buruna geldiğinde selamlaşan kaç kişi
var?! Bu selamı ve gülümsemeyi görmeniz için kâfir ülkelerine gitmeniz gerekir.

 

Sizce çocuklarımız, çalışırlarsa
kazanacaklarına, geleceklerinin kendi ellerinde olduğuna inanıyor mu? “Bilsin
ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur”a inanıyor musunuz?

 

İtaate gelince… Bunun ölçümü bizde yapılmadı.
Fakat benim aklıma partilerde lidere itaat, tarikatlarda şeyhe, ağabeylere
itaat geliyor. Partide liyakat değil itaat; bürokraside liyakat değil itaat;
her şeyde liyakat değil itaat diyoruz ya. Hani mürit, şeyhin elinde, ölü
yıkayıcının elindeki ceset gibi olmalıdır ya. Müritlerin şeyhin önünde elleri
göbekleri üstünde kavuşmuş, ayaklarının biri diğerinin üstüne basar halde
durduğunu bilir misiniz? Bu duruş, ön ve arka ayakları bağlı koyunun
temsilidir. Kesilmeye hazır ve razı. Liderin önünde de tıpkı öyle olmalılar,
değil mi?

 

Dört değişken kısmen birbirini etkiliyor.
Onun için Tabellini, dördünü birleştirip kurduğu değişkene “kültür” demiş.
Başkalarına güvenmeyen onlara karşı ahlâklı davranır mı, saygı duyar mı? Saygı
duymayan güvenir mi? İtaatte zirveye çıkan, geleceğinin kendi elinde olduğuna
inanabilir mi?

 

En iyisi biz itaate devam edelim. Nemize
lazım? (https://millidusunce.com/kultur-kalkinmayi-boyle-belirler/)

Kıbrıs’ta KKTC’nin Varlığı Göz Ardı Edilemez.

              ‘’Bir devletin varlığı, onun
başkaları tarafından tanınmasına bağlı değildir. ‘’

 

           1968’ten
beri Kıbrıs’ta çözümü konuşuyoruz. Zaman yarım asrı çoktan geçmiş. Hala
Kıbrıs’ta çözüm aranıyor!

       
  Sanki Rum tarafının bu konuya
olumlu bir yaklaşımı varmış gibi!

        
  Rumlar her defasında çözüm
masasını devirmemiş gibi!

          
 Güney Rum kesiminin başına hangi
yöneticisi gelirse gelsin, hedefinde Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamak
sevdası yokmuş gibi!

       
 Kıbrıs Türk’üne azınlık hakkından
bir fazlasını vereceklermiş gibi!

       
 Yok, kardeşim olmuyor işte!

          Adada çözüme ulaşmak adına ‘’Federasyonmuş’’, ‘’Konfederasyonmuş’’,
‘’Gevşek Federasyonmuş’’ modelleriyle bu ısrar niye?

         1983 yılından bugüne yaşayan, dimdik ayakta
duran kendi kurduğun KKTC devleti yaşamın için yetmiyor mu o yerde?

          Türlü
modeller için masaya oturmak niye?

          Kıbrıs’ta bu model kabul olursa çözüm kalıcı
olur dediler!  Ama her defasında Türk
tarafından bir taviz daha koparıp gittiler!

          Neredeyse 2023 yılına geldik, hala
Kıbrıs’ta müzakere denir!

           Hala Kıbrıs’ta çözümü konuşur siyasilerimiz!

           Hala türlü başlıklar altında Rum
tarafına işbirliği öneririz!

           Anlayın artık! Rumlarla müzakere olmaz!
İşbirliği de olmaz!

            Onların adada istedikleri bir tek şey var!

             O da; bu adanın sahibi de biziz, yöneteni de
bizden başkası olamaz!  Zaten tüm dünya
devletleri bu adanın resmi hükümeti olarak bizi tanır.  Sen de bunu böyle kabul et! Bitsin bu iş!

            Sanki Kıbrıs Türkleri 1955’leri, 58’leri yaşamamış.
63’lerde, 74’lerde toplu mezarlara gömülmemiş gibi…

             Sanki Rum’un türlü ambargolarıyla Kıbrıs
Türk’üne yaşadığı topraklar zindan edilmemiş, hala edilmiyormuş gibi…

            Bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
ekonomisinin, müşterek milli davada iş birlikteliği yaptığı Anavatan Türkiye’ye
muhtaç olması geçici bir olaydır. Türkiye’nin askeri desteği, adadaki varlığı
uluslararası anlaşmaların verdiği garantörlük hakkı nedeniyledir.

          Bugün, dünya haritasında kimseden destek
almaksızın, tek başına ayakta durabilen devlet yoktur. Rum tarafı üyesi olduğu
AB’den, anavatanı Yunanistan’dan, işbirliği yaptığı Rusya, İsrail, Mısır,
Fransa ve İngiltere’den destek almamakta mıdır?

             Bugün, Rum liderliği Kıbrıs’ta Helenizm için
mücadele ettiğini açıkça ilan etmektedir.  Yunanistan, Rum Ulusal Konseyi ve Rum Kilisesi
bu mücadelenin en büyük destekçisidir.

            Rum liderliği, Yunanistan ile her konuda
anlaşarak, görüş birliği içinde hareket ediyoruz diye övünmektedir.

           Kıbrıs Türk Halkı da Anavatan Türkiye ile uyum
içinde hareket etmekle övünmeli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yaşatmak için
mücadele etmelidir.

           Esas olan; KKTC de yaşayan Kıbrıs
Türk’ünün özellikle de genç nesillerinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden
vazgeçildiği takdirde, Rum çoğunluğun içinde istenmeyen, ‘’Türkçe konuşan Kıbrıslı’’ muamelesi karşısında eriyip gidileceğini
iyi bilmesi gerekir.

          Günümüz Kıbrıs’ında KKTC’nin varlığı göz ardı
edilemez. Kıbrıs’ta tarafların bugünkü durumu çoktan çözümü sağlamıştır.

           Olması imkânsız türlü çözüm arayışlarıyla masaya
oturmak, sadece zaman kaybından ibarettir. Artık KKTC devletinin uluslararası
platformda tanınması zamanı gelmiştir.  

Cem Evlerine İbadethane Statüsü verilmesi hakkında.

Son söyleneceği yine başta söyleyeyim.

Cem Evlerine ” Resmi olarak” ibadethane statüsü
hakları verilsin ve ya verilmesin, bu durum Cem Evlerinin İbadethane olduğu
gerçeğini değiştirmez.

Bundan sonra yazacağım her şey
işin edebiyat kısmı.

***

Öncelikle İbadet ne demektir ona
bakalım.

İbadet, kelime anlamı ile
Tanrı’ya “Allah’a” yönelen saygı
davranışı, din buyruklarını yerine getirme demektir.

İbadet nerede yapılır derseniz, Tüm
yeryüzü insanlara ibadethane “MESCİT”
kılındığına ve Cem Evleri de yeryüzünde olduğuna göre aslında başka bir yoruma
gerek kalmaz.

***

Cem Evinde yapılan bir ibadete
katıldınız mı bilemem,

Katılırsanız zaten o günden sonra
başka yerlerde yapacağınız “topluca ibadetlerde”
 Aşk ile yapılan O lezzeti ve huşuyu arayacağınız
için, Cem evinde yaptığınız ibadetlere özleminiz daha da artacaktır
#diyedüşünüyorum

Cem evinde yapılan ibadetlerde
dualar “Türkçe ve herkesin anlayacağı
dilde”
okunur.

Cem evinde yapılan ibadetlerde,

Kur’an, var.

Meal, var.

Tefsir, var.

Siyer, var.

Kıyam, var.

Rüku, var.

Secde, var.

Tekbir, var.

Dua, var.

Salat, var.

Selam, var.

Zikir, var.

Selavat, var.

Tövbe, var.

İkrar, var.

Helalleşme, var.

Yardımlaşma, var.

Güncel sorunların konuşulması ve
çözümü için fikir birliği, var.

Ehlibeyt, var.

Farz, var.

Sünnet, var.

Vacip, var.

Öğüt, var.

Yapılan bir ibadet içerisinde başka
ne aramak gerekir bilemem ama,  Hacı
Bektaşi Velinin dediği gibi, aslında Daha fazla Ne arayacaksak kendimizde aramalıyız!

***

Camilerimizde yapılan ibadet
şeklinden farklılıklar var mı? Elbette
var,

Var da!

Mesele ibadet etmek ise, farklılıkların
hiçbir önemi yok.

Yaradan nezdinde hangi ibadetin
makbul hangi duanın kabul olduğunu bilemeyeceğimize göre, Yüce Allah herkesin
ibadetini, hayrını, duasını ayrı ayrı kabul etsin inşallah.

***

Ve her şeyden önce!

Cem Evlerinin ibadethane statüsü
kazanmamasının KUL HAKKINA GİRECEĞİNİ bilmemiz
gerekir.

Bu konuda haktan hakikatten yana kim
taraf olmaz ise, çözümü için kim gayret etmez ise ister siyasetçi ister  olsun, ister diyanetçi olsun isterse de sade
vatandaş, bence çok büyük vebal alır.

Bu sebeptendir ki artık bu geciken
hakkın verilmesi talebinin, alevi
olmayanlar tarafından dillendirilmesi, yazılması, talep edilmesi
ve
mücadelesi yapılmalıdır.

Bu mesele sadece Alevi canların
hak arama meselesi olmamalıdır.

Ayrıca bir önemli husus ta, Cem
evleri konusu görüşülürken bu konuyu tekke
ve zaviyelerin kapatılması konusu ile karıştırmamak, bağdaştırmamak
ve çok
farklı bir konu olduğunu bilerek bağımsız düşünmek lazım.

Ez cümle;

Cem Evleri İbadethane statüsü
hakkını kazanırsa bundan Alevi-Sünni-Caferi
fark etmeksizin  hepimiz kazançlı çıkarız
,
çok önemli ve hassas bir mesele daha çözüme kavuşmuş başörtü meselesi gibi
yıllardır süregelen bir mağduriyet daha hallolmuş olur.

Olmazsa da olmaz, dünyanın sonu
değil ama,

Şayet mesele hakkın teslimi ise, artık daha fazla geciktirmemek,
belediyelerin meclislerinde konuyu yıpratmamak lazım, bir an evvel Türkiye
Büyük Millet Meclisimizde görüşülüp karara bağlanması en doğru karar olur
inşallah.

Ayrıca bu sorunun çözümü yine
dönem itibariyle her inanç ve görüşten hakkaniyetli akli selim insanı da mutlu
edecek, toplumsal barışa katkı sağlayacaktır.

Çünkü; Devletin Dini Adalettir.

Devlet dediğimiz büyük yapı, çatısı
altında yaşayan herkese, her dine ve her inanca eşit haklar tanımalıdır.

Topladığı vergileri, eşit
dağıtmalıdır.

Bu minvalde, şayet Camilerimiz
sadece muhitinde yaşayanlar, ibadet edenler ve onların kurduğu yaptırma ve
yaşatma dernekleri ile imar edilmesi dışında verilen resmi statü ile Devletimiz
nezdinde de tanınarak Diyanet işleri aracılığı ile bazı haklar veriliyor ise!

Cem Evlerimizin geciken bu
haklarının verilmesi “talep olsun ve ya
olmasın”
kısa bir zamanda çözüme kavuşturulması doğru bir iş olacaktır.

Bende bu vesile ile
sözlerimi  NİYAZİ YILDIRIM
GENÇOSMANOĞLU’nun şiiri ile tamamlıyorum.

 

Ta ezelden hür milletiz, Soyu-sopu gür milletiz,

Kandan, candan bir milletiz, Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

 

Aynı mayadan yoğrulan, Türk, Türkmen diye çağrılan,

Aynı kıbleye doğrulan, Secdeye konulan bir baş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

 

Dedemiz bir, torunlarız, Dün, bugün ve yarınlarız,

Yüceleriz, derinleriz Yunus Emre, Hacı Bektaş,

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

 

Oğuz’un yirmidört boyu, Yüce Türk’ün şanlı soyu,

Dede, baba, amca, dayı, Bibi, teyze, bacı, kardaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Selam ve dua ile.

Simeranya Özlemi

0

Yazar Fazlı Köksal, anne ve babasına ithaf
ettiği eseri hakkında ‘Önsöz
başlıklı bölümde şu bilgileri veriyor:

Simeranya;
Peyami Safa’mn ‘Yalnızız’ isimli
Romanının başkahramanı Samim’in ‘hayal
ülkesi
’, ‘Hayal Ülke’, ‘İdeal Toplum’ kavramları, edebiyat
dünyâsına Thomas Mann’ın ‘Ütopya
eseriyle girer. Batı edebiyatında başka örnekleri de vardır. Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’, Francis Bacon’un ‘Yeni Atlantis’i ütopik romanın güzel
örneklerindendir.

Hayal Ülke’ konusu bizim edebiyatımızda da işlenmiştir. Ziya Gökalp
Vatan’ şiirinde baştan sona bir
hayal ülkenin tasavvurunu dile getirir.

Keza Cahit Sıtkı Tarancı ‘Memleket’ şiirinde; ‘Hayal Ülke’ beklentisini kaleme alır.

Aslında, ideolojiler de ‘Hayal Ülke’, ‘İdeal Toplum’ düşüncesinin bir sonucudur. Kimisi eşitliği, kimisi
hürriyeti ön plana çıkarır. ‘Hayal Ülke’,
İdeal Toplum’ düşüncesi, aslında dinlerin
Cennet’ vaadini bu dünyâda gerçekleştirme
özlemidir.

Simeranya da bir hayal ülkedir.
Bir hülya, bir liman, bir sığınak, hayal kırıklıklarından, ümitsizliklerden,
aşk acılarından âzâde bir diyar.

Simeranya’yı Peyami Safa, Samim’in
ağzından şöyle anlatır; ‘Bir memleket,
Simeranya. dünyâda olmayan bir yer. Benim icadım. Sıkıldım mı kendimi oraya
atarım. Simeranya’da yalan yoktur. İnsanlar gölgelerdir. Konuşmadan anlaşırlar.
Birbirlerinden hiçbir şey saklamazlar
.’

Simeranya’da kültür, sanat,
edebiyat, eğitim, âdil bölüşüm, meslek seçme hürriyeti, sükûn, hoşgörü, ahenk
var. Yalan yok, sağlığın bozulmasına sebep olan gelişmelere izin verilmediği için
insanlar sağlıklıdır. Ve hepsinden önemlisi insanlar mes’uttur. Bir dünyâ
cenneti Simeranya.

***

Yazar eserinin türünü ‘Deneme’ olarak belirlemiş ise de, her bir
makale; fikir yönü ağır basan, târihî bilgilerin derinliği ve
değerlendirmelerin tartışılmaz doğruluğu itibariyle özgül ağırlığı son derece
yüksek bir eserdir. Bilindiği gibi ‘Deneme’,
yazarın herhangi bir konuda duygularını,
düşüncelerini, fikirlerini ve görüşlerini okuyucuya aktarmak amacıyla, kesin
hükümlere varmadan, samîmi bir dille yazdığı edebî metinlerdir
.’ Fazlı
Köksal’ın makalelerende, bir hüküm cümlesi bulunmamakla birlikte, her bir
satır, okuyucunun itiraz etmeyeceği doğru bilgiler ihtiva etmektedir.

Yüzlerce örnek
arasından rastgele seçilen bir bölüm:

        Diyânetin Kur’ân Mealini esas alırsak,
Kuran’da; 65 defa ‘akıl’ ve ‘akıl’ köklü kelimeler geçiyor. 17 defa ‘Akıl sâhipleri’ deniyor. 119 defa ‘düşün’ köklü kelimeler ‘düşünmez misiniz? Düşünmüyor musunuz?’ Ve benzeri ifâdeler geçiyor. Ama ne acıdır ki,
düşünmeyi, akıl yürütmeyi emreden bir dinin mensupları düşünmüyorlar.
Akıllarını kullanmıyorlar.

        Peki, İslâm dünyâsı aklını ne zamandan
beri kullanmıyor? Medreselerden tabiî bilimler ve felsefe dersleri
kaldırıldıktan bu yana… Aklı önceleyen Mutezile anlayışının ‘kâfir’ olarak suçlanmasından ve İslâm
Kelâmında akılcılığın temsilcisi Türk Din Âlimi İmam Maturidi’yi düşünce
hayatından çıkarıp, nakilci ve Arap gelenekçisi yorumların İslâm dünyâsına
hâkim olduğu 1500’lü yılların başından bu yana…

Bu cümlelerin doğruluğunu taştırma konusu yapmaya kim
cesâret edebilir?

Eserde (‘eserde
diyorum çünkü ‘Simeranya Özlemi’nde
bir kitabı fersah fersah aşan cevherler var. Hepsi de insanları iyiye doğruya
ve güzele yönlendiriyor. Yaşanan acı tecrübeler, vücudun en hayatî kemiklerine
konulmuş plâtin çivi gibi…

O cümlelerden rastgele seçilmiş örnekler:

*Çocuk yetiştirmek zor… Çocuk yetiştirmek,
elinde kuş tutmak gibidir. Fazla sıkarsan ölür. Fazla gevşetirsen uçar gider.
Kararını bilmek lâzım
.

*Bir yerde yolsuzluk varsa denetim, denetim
varsa yolsuzluk yoktur
.

*Lafla ‘yerli’ ve ‘millî olunmuyor. Yerli ve
millî olmanın ilk şartı; kafanın ve düşüncenin millî olması, ikinci şartı da;
‘emâneti ehline vermek’tir
.

*Yıl 1996, İzmir ile Çeşme arası seyahat eden
bir minibüsü, polis kimlik kontrolü için durdurur. Ayakta seyahat eden bir
yolcunun kimliğine bakan polisler dona kalır. İçişleri Bakanlığı tarafından
verilen kimlikte, ‘Bilecik Valisi Refik Aslan Öztürk’ yazmaktadır. İlk
şaşkınlığı atlatan polisler, ‘Sayın valim sizi biz götürelim.’ teklifinde
bulunsalar da; ‘Teşekkür ederim. Tatildeyken, devletin aracına binmem.’
cevabını alırlar
.

***

Eserden tadımlık bir bölüm:

Annem disiplinli kadındı. Fakat bizleri
dövmezdi. Annemden iki kez dayak yedim. Ama o iki dayaktan cilt cilt kitap
okusam alamayacağım dersler aldım.

Çocukluğum, Talas’ta geçti. O yıllarda
bağına bakamayanların bağlarını kiraya vermesi âdettendi. İki yaz üst üste
bitişiğimizdeki bağı Kayserili bir Ermeni aile kiraladı. İki yıl komşuluk
yaptık. Bu komşularımızın bir de küçük kız çocukları vardı; 3-4 yaşında. Ben de
ilkokulda öğrenciyim. Kaçıncı sınıftaydım şimdi çıkaramıyorum. Karşı komşumuzun
oğlu, yaşıtım, arkadaşım Mustafa ile birlikte bu küçük kızı Müslüman yapmaya
karar verdik. Biz Kelimeyi Şahadet getiriyoruz çocuktan da tekrar etmesini
istiyoruz. Çocuk evden tembihli… Söylemiyor. Annem bizim konuşmalarımıza kulak
misâfiri olmuş. Hışımla geldi ‘Ne
yapıyorsunuz siz
?’ ve art arda gelen tokatlar. Annemden hayatımda ilk kez
orada dayak yedim. Sonra saatlerce öğütler. Annemin sözlerinin bir kısmını hâlâ
kelimesi kelimesine hatırlarım ‘Bizim
dinimiz bize, onların dinleri onlara…
’, ‘Onlar gibi düşünenler çoğunlukta biz azınlıkta olsak, bize böyle
davranılsa ne düşünürdü
n?’ Ve çok sevdiği ezbere bildiği Yunus’tan bazı
dörtlükler okudu. Sevgi tavsiye eden… O dayak, hayatımın en büyük derslerinden
birisi oldu. İnsanlara sevgiyi, benim gibi düşünmeyenlere hoşgörüyü, inanca
saygıyı öğreten, beni yıllar sonra bile etkileyen müthiş bir ders.

Annemden ikinci dayağı da, sınıfta
herkesin ortasında yedim. Yıl 1965 Annem Kayseri’nin Sarıoğlan İlçesindeki
Cumhuriyet İlkokulunda öğretmen. Babam Kayseri’de çalışıyor. Annem, Anneannem
ve kardeşlerim ile Sarıoğlan’dayız. Sarıoğlan’daki ilk senem. Annem 5. sınıfı
okutuyor. Ben dördüncü sınıftayım. İlkokulun ilk üç yılını Talas’ta okuduğum
için, seviyem sınıf arkadaşlarımın üzerinde. Öğretmenimiz sağlık sebepleriyle
çok sık rapor alıyor. Yine öğretmenimizin raporlu olduğu günlerden birindeydi.
Sınıfımızda büyük bir gürültü vardı. Sınıfımıza annem geldi. ‘Bu ne gürültü çocuklar?’ dedikten sonra,
sınıfa bir hafta önce gördüğümüz konuyla ilgili bir soru sordu ‘İstanbul’u kim fethetti?’ Benden başka
el kaldıran yok. Annem de soruyu bana sormak istemiyor, cevaplandıracak başka
bir öğrenci arıyor. Sırada yanımda oturan Halil, ‘Cevap ne Fazlı?’ diye sordu. Halil’in, kopyacılığı, beleşçiliği,
hazıra konmak istemesi zoruma gitti. ‘Kanuni
Sultan Süleyman
’ dedim. Bu kez Halil de el kaldırdı. Annem ona söz verdi.
Halil ‘Kanuni Sultan Süleyman’ deyince,
annem kıpkırmızı oldu. Sinirinden titriyordu. Beni yanına çağırdı. Gider
gitmez, bir tokat attı; ‘Bu kopya
verdiğin için
.’, bir tokat daha attı ‘Bu
yalan söylediğin için
’, tokatların ardı arkası kesilmiyordu ‘Bu arkadaşını mahcup duruma düşürdüğün için’,
Bu öğretmenini aldattığın için.’ kaç
tokat attı bilmiyorum. ‘Geç yerine otur.’
dediğinde ben hüngür hüngür ağlıyordum. Bu olaydan sonra annem benimle yaklaşık
bir hafta hiç konuşmadı. Sanırım yaptığım hatâmın büyüklüğünü kavramamı
istiyordu. Birkaç kez evde bana laf soktuğunu hatırlıyorum; ‘Birisi de bana tokat atmalı, seni iyi yetiştiremediğim
için
…’

O tokatlar, hayatım boyunca hiç aklımdan
çıkmadı, çok ders aldım. Yalanın, insanları aldatmanın ne kadar kötü bir şey
olduğunu hiç unutmadım.

***

2019 yılının ilk günleri Annem vefat
etmeden yaklaşık bir ay kadar önce. Annem, eşim, küçük kızım ve ben akşam
yemeğini bitirdik. Sofra başında sohbet ediyoruz. Annem; ‘Çocuklar size bir masal anlatmak istiyorum.’ dedi. Üçümüz de pür
dikkat dinlemeye başladık:

‘Zamanın birinde, bir evde Anne-baba ve
gelinden oluşan bir aile yaşarmış. Bir kış günü kapı çalınmış. Evin annesi kapıyı
açmış. Kapıda üç peri. Kendilerini tanıtmışlar; ben Sağlık Perisi, ben Servet
Perisi, ben de Sevgi Perisi. Bizlerden hangimizi evinize isterseniz, siz o konuda
hiç sıkıntı çekmeyeceksiniz. Ama yalnızca birimizi seçebilirsiniz demişler.

Kapıyı açan kadın karar verememiş,
kocasına danışmış o da karar verememiş. Kadıncağız, ‘izin verirseniz bizim çok akıllı bir gelinimiz var bir de ona sorayım.’
diyerek izin almış. Gelinine olayı anlatıp ne dersin kızım deyince, akıllı
gelin hiç düşünmeden ‘Anneciğim, sağlık
ve servet, sevgi olmaksızın bir işe yaramaz. Her işin başı sevgidir. Biz
birbirimizi seversek, sağlığımızı da koruruz, servetimiz de olur
.’ demiş.

Hem anne hem de baba gelinin seçimini
uygun görünce, kapıdaki perilere ‘Biz
Sevgiyi seçtik
.’ cevabını vermişler. Bunun üzerine Sevgi Perisi kapıdan
girmiş, Sağlık ve Servet Perileri de onu tâkip ederek içeri girmişler.

Her
şeyin başı, anahtarı sevgidir. Sevgi olmazsa, sağlık da, servet de bir işe
yaramaz
.’

Diyerek masalını bitirdikten sonra bize dönerek;
Siz siz olun sevginizi kaybetmeyin.’
dedi.

Eserde, günümüzde yaşanan çirkinlikler de ‘böyle olmamalı’ hükmünün yerleşmesi ve tatbik
edilmesi maksadıyla veriliyor.

Döne döne, tekrar tekrar okunması gereken bir eser.
Kimsenin endişesi olmasın… Sıkılmadan okunabilir. Her okuyuşta bir öncekine
nazaran daha fazla zevk alınarak…

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi,
Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul.

Telefon: 0.212-514 77
77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com    www.akilfikiryayinlari.com   

 

FAZLI KÖKSAL

1954 yılında
Yozgat’ın ilçesi Boğazlıyan’da doğdu. İlk ve ortaokulu Kayseri’nin Talas
ilçesinde, liseyi Kayseri Lisesinde bitirdi. 1976 yılında Ankara İktisâdî ve
Ticârî İlimler Akademisi’nden mezun oldu. Bir süre Kayseri’de özel sektörde
çalıştı. 1982 yılında PTT’de müfettiş olarak vazifeye başladı. 1995’de PTT’nin
bölünmesi sonucu Türk Telekom’a başmüfettiş olarak geçti. Haziran 2000 – Temmuz
2003 arasında TürkTelekom Pazarlama Dâiresi Başkanlığı görevini yürüttü. Türk
Telekom’un özelleşmesi sonrası, 2008 yılı Ocak ayında Orman Genel Müdürlüğüne
müfettiş olarak geçti. Aynı kurumda başmüfettiş olarak çalıştı. Çeşitli sivil
toplum kuruluşlarına üye olan Köksal; PTT Müfettişler Derneği ve Telekom
Müfettişleri Derneği’nde başkan yardımcısı ve sekreter, DENETDE (Devlet Denetim
Elemanları Derneğinde Genel Başkan, Başkent İktisatçılar Derneğinde Genel Sekreter,
Telekomcular Derneğimde Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Yazı ve makaleleri;
Akpınar, Başkent İktisat, Bozkurt, Çini Roman, Denetim, Erciyes, Kapı,
Müdafaa-i Hukuk, Telepati, Telekom Dünyası, Türk Boyları, Türk Telekom, Türk
Yurdu, Orman ve İktisat, PTT Bülteni, Postel gibi çeşitli dergilerde
yayınlandı.

Ayrıca, bazı internet
gazetelerinde ve kendi bloglarında düzenli olarak yazmaktadır.

Telekomcular Derneği
için, ‘Bir Talanın Hikâyesi-Türk
Telekom’un Özelleştirilmesi
’ isimli raporu hazırladı. ‘Türk Telekom Personeli İçin Bilişim Sözlüğü’nün ve ‘Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar Konmuyor
isimli kitapların editörlüğünü yaptı.

Türk Telekom’da Değişen Pazarlama Anlayışı’, ‘Posta
Telekomünikasyon Târihinden Portreler’ ve ‘Meyve
Tadında Romanlar
’ isimli üç kitabı yayınlanmıştır.

En büyük hobisi
okumak olan Fazlı Koksal evli ve iki çocuk babasıdır.

H.D.P. Hakkında Her Şey Ve Sn. Akşener’e Mektubumdur -3

·        
Türkiye’mizde
paralı aydın ihaneti:

Hiç unutmuyorum; 30.03.1994 tarihinde, daha önce
kurulmuş bir vakıftan dönüşerek kurulan Kemal Kılıçdaroğlu’nun 183 kayıt
numarasıyla Mütevelli heyeti üyesi olduğu TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler
Vakfı) mensuplarından birisi, kuruluşundan hemen sonra bir TV’deki tartışma
programına arzı endam ederek Türklerdeki şehadet kavramına eleştiri
getiriyordu. Devamında Türklerin evlatlarını askere davul zurna eşliğinde
göndermelerini de eleştirerek bunun PKK ile savaşı çözümsüzlüğe götürdüğünü
iddia ediyordu. Tabii kim, hangi tarih, hangi TV; hiç birini hatırlamıyorum.
Google’da aradım, bulamadım; hem uzman değilim, hem de çok vaktim yok ama
birimizin bulmasını çok isterim. Kemal Kılıçdaroğlu’na kapak yaparız. Lakin bu
söylenenler beynime mıh gibi çakılmıştı, ne söylendiğini gayet net
hatırlıyorum. Şoka girmiştim.

Yine bu zamanlarda Fukuyama adlı tarihçi, felsefeci,
SSCB’nin dağılması üzerine 1992 yılında yazdığı “Tarihin Sonu, Son İnsan” adlı
kitabında ‘Tarihin, kapitalizmin zaferiyle sonlandığını’ dile getiriyor,  ne alâka ise birden bire Ulus Devlete
atlayarak; “Ulus Devletlerin de sonunun geldiğini, Yeni Dünya Düzeninde Ulus
Devletlerin yerini küresel şirketlerin yöneteceği şehir devletlerinin
alacağını” tüm dünyaya müjdeliyordu. BOP Projesinin de eli kulağında idi. Yani
özetle deyim yerinde ise “Allah, HDP – PKK’ya verdikçe veriyor”, bunlara gökten
felsefe ve proje yağıyordu.

Bu küresel satrançta, değil bir aktör, bir virgül
kadar bile değeri olmayan ve sadece bir lejyoner ordusu olan ve en hatırı
sayılır eylemleri Mehmetçiklerimizi puşt pusularında katletmek olan HDP -PKK’nın
üyeleri kendilerini büyük bir kibirle büyük cengâverler olarak görüyor, her
kalkışmayı toplum yararına bir ilerleme sayan devrim budalası, entel – dantel
solcularda HDP – PKK’ya büyük bir hayranlık ve muhabbetle bakarak karşılıklı
halvet ediyorlardı. İşin ilginç yanı Abdullah Öcalan tam bu sıralarda SSCB’nin
yıkılması üzerine PPK’ya hâkim Marksist ideolojiyi reddetmiş ve post
Modernizm’in devlet sosyolojisindeki ayrıntılı paraleli olan Murray Bookchin’in
tezlerine doğru yelken açıp parti programını buna göre şekillendirmeye
başlamıştı. (İdeolojik Kodlarıyla Kâğıt Üstündeki PKK, Fikret Bila – Doğan
Kitap)

Ve yine o zamanlarda Radikal Gazetesi’nde  Fukuyama’nın tezinin sosyal popüler planda
destekçisi olarak post Modernizm özellikle gençler hedef alınarak yoğun bir
şekilde servis edilmeye başlanmıştı. Kökleri Nietzche’ye de dayandırılabilen, İkinci
Dünya Savaşından sonra Martin Heidegger tarafından geliştirilen, sonra da bir
çok felsefecinin katkısıyla bu günlere kadar varlığını koruyarak gelen bu
felsefenin işimize yarayacağı kadar kısaca bahsedersek temel unsurları şöyle
idi:

* “Rasyonalizm (Akılcılık, bilim ile) ile mutlak
hakikate ulaşılamaz. Metafizik gereklidir.

* “İnsan, bilimin egemenliğinden
özgürleştirilmelidir. (Michell Foucault)

* “Mutlak gerçek yoktur. Bu güne kadar doğru
bildiğin her şey yanlış olabilir.”

Mesela Baskın Oran o zamanlar biz Bağımsız
Cumhuriyet Partilileri, Ulusalcı olmamız nedeniyle faşistlikle suçlamış; biz de
kendimizi Emperyalizm varsa Ulusalcılık da vardır diye savunmuştuk. Baskın Oran
bunun üzerine “Zaten emperyalizm de artık yoktur, tedavülden kalkmıştır” demez
mi…

* “Bir kısım insanın diğer insanlara, sosyal
değerlendirmelerle öncülük etmesi ve sonucu her türlü toplumsal hiyerarşik
düzen topluma tahakküm etmektir.” Burada da dönüp dolaşılıp Ulus Devlet modeline
açık açık giydirmeler yapılmaktadır; plan çok büyük!

* “Hedonizm; sonsuz kişi özgürlüğü, sonsuz zevkçilik.”
Toplum umurunda olmasın, istediğin zevki tadabilmen senin en temel hakkındır
(!) Hâlbuki Hegel ne demişti: “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.”

* “Mikro Milliyetçilik: Senin esas kimliğin rengin
dokun alt kimliğindir, bunun üzerine başka bir kimlik giydirilmesine izin
verme.” “İki kişinin, üçüncü bir kişinin mesela sorunları hakkında düşünüp
üçüncü kişiye çözüm önerilerinde bulunması tahakkümdür, toplum mühendisliğidir.
Her koyun kendi bacağından asılmalıdır.”

* “Herkes kendi bahçesini tanzim ederse, evinin
önünü süpürüp temizlerse hiçbir toplumsal mücadeleye gerek kalmaz.” Yukarıda
demiştim ya,  bu HDP – PKK’ya gökten
felsefe yağıyordu diye..

 

90’lı yılların ortası ve sonu arasında Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan kızımdan bu öğretileri duyup
kızımla tartışmaya başlamıştım. Benim anladığım kadarıyla bu propaganda PKK’nın
kültür kolu olarak üniversitelerde görevli militanlar tarafından örgütlü ve
yoğun bir şekilde yapılıyordu. Özellikle Ulus Devletimiz bir takım argümanlarla
yanlış kurulmuş denilerek çürütülmeye çalışılıyordu. Gençler nerede ise Ulus Devlet
kuramcısı, profesör sosyologlar olmuşlardı. Ayrıca Büyük Ata’mız net olarak
reddediliyordu. Bir gün Ankara’ya kızımı ziyarete gittiğimde bir akşam beni
devam ettiği bir binanın bir katında kurulu Özgür Üniversite dedikleri bir yere
ders dinlemeye götürdü. Gittim, şok geçirdim. Dersin hocası SBF’de de ders
veren o zamanın tanınmış bir ismi idi. Aleni PKK propagandası yapılıyordu.
Dersi dinledim. Belki kızımın zihnini kırabilirim umuduyla dersin sonunda
alelacele hocanın yanına gittim ve sordum:

         
“Hocam, bizim Kurtuluş Savaşımız bizim haklı bir
savaşımız mı idi?”

         
Hoca boş bulunup “Evet, tabi ki” diye yanıtladı.

         
Ben tekrar sordum: “Peki Hocam, bizim Kurtuluş
Savaşımızda ölen Yunan gençleri insan

haklarına uygun bir biçimde mi öldü”

         
Hoca şaşırdı, ben devam ettim: “Hocam, savaşta insan
haklarından bahsedilemez, her savaşın

bir suçlusu vardır ve bu savaş PKK’nın haksız bir
savaşıdır.”

Sonra kızımı alıp götürdüm. Ama kızımı çakalların ortasında
bırakarak İzmir’e geri döndüm ne yazık ki.

Bu paralı aydınların çoğu kendine ‘Solcu’ diyor ve
Sosyalist Enternasyonali kâbe diye görüyor.

Kardeşim, Avrupa Sosyalist Enternasyonal’inin
kendisi bir emperyalist örgüttür. Üye ülkelerin Sol iktidarlarında da silah
sanayicileri ve tüccarları gerçek iktidar olup bu silahları satabilmek için her
türlü savaşı körüklemektedirler.  Sen
kendine niye Solcu diyorsun; Sen Solcu falan değilsin.

Şimdi sen de “Kim Solcu” diye soracaksın tabi ki. Pekâlâ;
mesela Dr. Hikmet Kıvılcımlı Solcu, Sosyalist ama sen değilsin. Mesela ben
Sosyalistim, sen değilsin. Ama sen kendine Solcu diyor ve bu örgütün fonlarını
cukkalayıp görüşlerini de millete kakalıyorsun. Bu arada en demokrat, insan
haklarına en saygılı, en barışçı sen oluyorsun, sen; yersen.

Bunların İstanbul’da bir Habitatı oluşmuş. Sanatsal,
kültürel, ekonomik hâkimiyet merkezleri de kurmuşlar. AB, Soros Fonları da
bunlardan geçiyor. PKK’nın nasıl olduysa, mutlaka hangi kodaman istihbarat
örgütlerince nasıl izin verildiyse artık, hayret bir şekilde Avrupa Mafyası
uyuşturucu trafiğine dalması sonucu ellerinde halen güçlü ganimetler kaldığı
için PKK Fonları da güçlü bir şekilde işe yarıyor. Canan Kaftancıoğlu, Tunç
Soyer ve bissürü kişi de bu Habitat ürünü olabilir.

“”Esasen
ben bunu  FETÖ örgütlenmesine benzetiyorum.
Büyük bir azim ve kararlılıkla, bir merkezi plan dahilinde çalışıyorlar.
Milliyetçilik, Vatanseverlik, Kamusalcılık, ayaklar altına alınmış, Bunlar
meydanı boş bulmuşlar, barışçı, demokrat sahte yüzleriyle, Sivil Toplum
Örgütlerinde, Meslek Odalarında, vb her yerdeler. Her demokratik direnişte,
Boğaziçi Üniversitesi direnişinde vb her yerde bayrak gösteriyorlar.

Atatürk Milliyetçisi,
Vatansever bir Gençlik Örgütlenmesi gerekir, neredesin Sn. Akşener.””

Sonuç olarak zihinsel kalite ve birikim olarak
yetersiz bir sürü güruh, TV ekranlarında boy gösteriyor; sürekli beyinlerimiz
yıkanıyor. Turgut Özal zamanında öyle bir özelleştirme propagandası yapılmıştı
ki sokaktaki sıradan bir adam işsiz kalacağını bile bile özelleştirmeyi
savunuyordu.  Özelleştirmeye karşı
çıkanları adeta dövüyorlardı. Rahmetli Mümtaz Soysal Hocamız ne kadar yerden
yere vurulmuş, ne dayaklar yemişti; yemiştik. Şimdi de HDP’ye laf söyleyenler
neredeyse dayak yiyecekler.

An itibariyle Halk TV, en demokrat Merdan
Yanardağ’ın Tele 1’i, HDP Propaganda Merkezi olmuşlar. ‘İBB Seçimlerini HDP
kazandırdı’ düzmece şehir efsanesini her gün millete yutturup beyin yıkama
seanslarındalar. Şimdi de gelecek seçimin merkezine HDP’yi koymuşlar, gelecek
seçimleri HDP üzerinden dizayn etmeye çalışıyorlar. Enver Aysever, Ayşenur
Aslan, Merdan Yanardağ; “HDP’siz OLMAAAAAAAAZ” diye çığırıp duruyorlar. Ama
nedense, mesela Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu vb.ler bu cazgırların karşısında
suspus oturuyorlar. Ama Nihat Genç, eğrisiyle doğrusuyla, yalnız köşesinde,
dimdik ayakta kılıcını sallıyor; artık kime değerse.

Geçenlerde beyaz saçlı, sevimli yüzlü, bence özel
olarak seçilmiş, ilk defa gördüğüm bir HDP’li ekrandan gözümüz gözümüze bakarak
sözde Kürt sorununu, eşit yurttaşlığı, barışı – kardeşliği çok  tatlı dille, çok güler yüzle anlatıyordu. Tam
bu günlerde de Pençe – Kilit Harekâtında şehit düşen Mehmetçiklerimizin şehit
haberlerini bir vazife bilip hemen yayınlayan cesur, dürüst, vatansever gazeteci
Müyesser Yıldız’dan ard arda alıyorduk. Hemen bir fıkra geldi aklıma; kimse
kusuruma bakmasın ama:

Eskiden Köyün birinde birkaç arkadaş eşeğin birine
sırayla tecavüz ediyorlar. Sırası gelen birisi, eşeğin kulağına bir şeyler
fısıldamış, yanağından öptükten sonra eşeğe tecavüz etmiş. Bunun üzerine arkadaşı
“Bunu niye yaptın, eşek bundan ne anlar” demiş. Arkadaşı yanıt vermiş. “Olsun
anlamasın, ben insanlığımı yapayım da.” Ben bu fıkrayı hatırlayınca, ekrandaki
bu HDP’li bizi eşek yerine mi koyuyor acaba diye kendime sordum ister istemez.

Aslında, bence durum çok vahim. Millet olarak bir
propaganda ablukası altında beynimiz yıkanmış, şartlanmış; öğrenilmiş
çaresizlik içindeyiz. Etnik Kürt milliyetçileri, HDP – PKK’nın asıl planı başka;
Türkiye’mizi bölemeyeceklerini biliyorlar. Hedefleri Türkiye’mizi,
Kürtleştirmek
. Aysel Tuğluk, geçmişte “En büyük Kürt ili İstanbul” dememiş miydi?
Bunlar, tüm Türkiye’yi istiyorlar. İki uluslu, iki resmi dilli bir devlet
istiyorlar. Millet İttifakı, Altılı Masa önermesiyle eğer HDP desteği ile RTE’yi
devirirse bütün bunlar önümüzdeki dönemde yeni Sevr maddeleri gibi TBMM’de
tartışılacaktır.

Bu plan mutlaka ama mutlaka bozulmalıdır, ama
nasıl? Hemen, SSCB bilgini Pavlov geldi aklıma. Pavlov, İkinci Dünya Savaşı
öncesinde köpekler üzerinde yaptığı deneylerle Şartlı Refleks kuramını bulmuş
ve bu buluş üzerine Nobel ödülü kazanmış bir bilgindir. Çok kısaca; deney
köpeklerine zil sesi ile birlikte et veriliyor; köpek hemen mide salgısı
üretiyor ve salyaları akmaya başlıyor. Bu böyle bir müddet sürüp gittikten
sonra et vermeyip sadece zili çalsa da köpek hemen mide salgısı üretiyor ve
salyaları akmaya başlıyor. Ancak bir gün laboratuvarı sel basıyor, köpeklerin
bir kısmı telef oluyor; ancak o da ne, daha önce şartlı refleks kazanmış
köpeklerin bu refleksleri şok etkisi ile olacak, kayboluyor.

Sn. Akşener; durum vahim. Herkes bir şartlı refleks
etkisi altında, HDP deyince akıl, mantık uçup gidiyor. Topluma bir şok etkisi
gerek. Aylar önce, HDP’yi PKK ile eş tutuyorum diyerek bu şok etkisini bir
nebze yaratmıştınız. Millet aldığı huzurlu nefes için size teşekkür etmiş bunu
seçmen anketlerde oy oranı olarak size sunmuştu. Şimdi yine daha güçlü bir şoka
ihtiyaç var. Vatanın bekası için hesabı kitabı bırakın. “HDP’nin, canı
cehenneme! HDP ile yapılan hesap kitap bizi zerre kadar ilgilendirmez, kim ne
hali varsa görsün” deyin lütfen.

Kültür Farkı

İspanya’da
yapılan NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
bir hareketi
gündem oldu. Erdoğan salona girerken sol yanında oturan
İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un arkasından sessizce yaklaştı ve İngiliz
Başbakan’ın omuzuna dokundu.
Johnson irkilerek arkasını dönerken omuzundaki
Erdoğan’ın elini bir refleks olarak itti.
İki lider daha sonra
tokalaştılar.

Erdoğan’ın
hareketi bizim gibi Akdeniz veya doğu toplumlarında bir samimiyet ve yakınlık
gösterisi olarak kabul edilir. Oysaki Avrupa ve ABD’de bu türlü yakın
temaslar bir tehlike algısına yol açıyor.

ABD’ye
ilk gittiğimizde orada yaşayan Türk dostlarımız bu konuya dikkatimizi
çekmişlerdi. Zaten sosyal hayat buna göre tanzim edilmişti. Mesela bir mağazada
kasada, bir ATM’de, bankada veya başka bir kuyrukta olanlar ile işlem yapanlar arasında
en az 3 metrelik bir mesafe bırakılıyordu.

Fakat ben
de R.T. Erdoğan’ın yaptığı gibi bir hata yaptım
: Sorduğum bir soruya güler
yüzle cevap veren bir polise teşekkür ederken, hafifçe polisin omuzuna dokunmak
gafletinde bulundum. Polis irkilerek derhal elini belindeki silahına doğru
götürdü. Yüzümdeki tebessümü ve mesafeyi artırdığımı görünce normale döndü.

Günlük
hayatta, milletler arası kültür farkından kaynaklanan, birçok farklı davranış
kalıbı var. Bizim gibi toplumlarda samimiyet göstergesi olarak erkek
erkeğe ve kadın kadına sarılma veya yanaktan öpüşme
tercih edilir. SSCB
döneminde, sosyalist erkek devlet liderlerinin dudaktan öpüşme (Sosyalist
kardeşlik öpücüğü) geleneği vardı.

Batı’da ise aynı cinslerin
sarılması ve öpüşmesi eşcinsellik olarak algılanır. İş ve diplomatik
ilişkilerde sadece tokalaşma ile selamlaşılır. Doğu toplumlarında
erkekler bir başka erkeğin kendi eşine iltifat etmesi ve öpmesini hoş
karşılamazlar. Fakat Batılı erkekler bunlardan mutlu olur.

Bu tür kültür
farklarına
dikkat etmemek ilişkilerde sıkıntıya yol açabiliyor.

****

Dünyanın en kıdemli devlet başkanı olan CB Erdoğan’ın Batılıların bu refleksini öğrenmemiş
olması mümkün değil. Ama düşünmeden, refleks olarak ortaya çıkan söz ve davranışlarına
mâni olamıyor.

Erdoğan’ın birbirine zıt tutumlarını anlamamız için bu davranışı bir örnek olabilir.

Bazen sonradan
öğrendiği kural ve gerçekleri
bazen de bunun yerine yetişme tarzının kodlarına
yazdığı davranış biçimlerini
yansıtıyor.

Bir gün
“Lozan devletimizin tapusudur” diye Lozan Antlaşmasına övgüler düzerken,
başka bir gün “Lozan hezimettir” tezini savunan, Atatürk’e hakaretler
eden “Fesli Kadir” gibi cümleler kurabiliyor.

***************************

Mahremiyet ve Güvenlik Alanı

Daha
önce bir yazımda da yazdım. “ABD’de herkes kişiler arası ilişkilerde
mahremiyet veya güvenlik alanı denilen bir mesafeye çok özen gösterir.”

Kişilerarası
ilişkilerde alan kavramını 1966 yılında ilk defa tanımlayan Edward Hall
bu alanı dört kademede tasnif etmiş:

Mahrem alan denilen,
ten temasını da içine alan, bedenimizden en fazla 45 cm uzaklığa kadar
olan bu alana ebeveyn, eş, sevgili, çocuk gibi yakın ilişki içerisinde
bulunulan kişilerin girmesine izin verilir. Bu alanın istenmeyen bir
kişi tarafından kullanılması tehdit olarak algılanmaktadır.
İnsanlar bu
alanda seçmediği veya izin vermediği kişiler ile uzun süre birlikte
olduklarında rahatsız olurlar ve hatta öfkelenirler.

Kişisel Alan denilen ve
yaklaşık olarak 45 cm’den 120 cm’ye kadar olan bir alanı kapsayan bu
bölge dostların, arkadaşların, yakın bağlantıda olunan ve hoşlanılan
kişilerin
kullandığı alandır.

Sosyal Alan yaklaşık 120
cm’den 2 m’ye kadar
olan bir mesafeyi içeren bölgedir. Kişisel olmayan
ilişkilere ve nezaket ilişkilerine
ayrılmıştır. Yeni tanışılan ya da az
tanınan kişiler ile iletişimde bulunulan sosyal aktivitelerde, resmi işlerin
yürütüldüğü iş görüşmelerinde, alışverişte vb. durumlarda kullanılır.

Kamusal Alan ise 2m’den
daha uzak
bir alanı ifade etmektedir. Tanınmayan kişiler topluma açık olan
bu alanda tutulmaktadır.

***************************

Amerika’da Binalar

ABD’de şehir
merkezlerinin haricinde konutların büyük çoğunluğu tek veya iki katlı, garajlı
ve bahçeli müstakil evler. “Apartman” olarak adlandırılan binalardan oluşan sitelerde
ise 4 katı geçen pek yok.

Burada,
diyelim ki 300-500 villalık, bir site yapılacağı zaman önce arazinin altyapısı
yapılıyor. Tüm yol, elektrik, su, kanalizasyon gibi altyapı işleri
bitirildikten sonra, binalar
hemen zemin üzerine hazırlanan düz bir temel
üzerine monte ediliyor.

İşte bu
tür konutlar, tamamen ahşap taşıyıcı kolon ve kirişlerle imal ediliyor. Duvar
panelleri sunta benzeri hafif malzemelerle yapılıyor. Tabi ki bu panellerin
aralarında ses ve ısı yalıtımını sağlayan malzeme kullanılıyor. Kolon ve
kiriş
olarak keresteler ve diğer ahşap malzemeler ilaçlanmış ve özel
işlemden geçirilmiş oldukları için en az yüzyıl dayanabiliyormuş.

ABD’nin
gezdiğimiz bölümlerinin çoğu ormanlık araziler. Yüzlerce km yol
gidiyorsunuz en küçük bir tepeye rastlamadığınız dümdüz arazilerden
bahsediyorum. Taş çıkarılabilecek bir coğrafya değil burası. Bu bakımdan ahşap
malzemelerin tercih edilmesi
anlaşılabilir bir durum. Hatta şehir
merkezi dışındaki yaygın yerleşim yerleri arasında elektriğin havai hatlarla
taşınıyor ve direklerinin çoğunun ahşap oluşu
bizim için şaşırtıcı idi.

İnşaat
malzemeleri son derece hafif olduğu için depremlerde konutların yıkılma
riski son derece düşük, hele hele evlerin yıkılmasıyla oluşan ölümler çok
az.

Ancak
böyle binaların yangın ve özellikle de ABD’de sıkça görülen hortum ve
kasırgalarda
dayanıklılığı az. Haberlerde gördüğümüze göre, hortumlarda bu tür
evler karton gibi savruluyor.

Mesela
geçen sene Kentucky ve komşu eyaletlerde etkili olan hortum ve
kasırganın etkisiyle 100’e yakın kişi ölmüş, 300 bin kişi de bir süre
elektriksiz kalmıştı.

ABD bu tür felaketlere uygun
çelik konstrüksiyon gibi teknolojileri gökdelenlerde ve konut dışı inşaatlarda
uyguluyor. Fakat konutlarda neden yaygınlaştıramamış olduğunu öğrenemedim.