25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 312

Eğitimde Çakınca Hiç Bir Şeyi Anlayamaz Olduk!

Cennet mekân Atatürk, Cumhuriyet’i kurduktan sonra kurulan iki
bakanlığa “milli” sıfatını
uygun gördü. Savunma ve Eğitim bakanlıklarımızın adlarının önünde malumunuz
“milli” sıfatı var… Yani “Milli
Eğitim”
ve “Milli
Savunma”
gibi!

 

Rahmetli Atatürk böyle bir isimlendirme de, yerden göğe kadar
haklıydı. Milli Eğitimle Türk Milletini, Milli Savunma ile Türk vatanını
korumak ve kollamak istiyordu… Haksız da değildi!

 

Ancak konumuz eğitim olduğu için sadece o konu ile ilgili olarak
istenilen hedeflere ulaşamadığımız acı bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

 

Türk Milleti, eğitim ve dolayısıyla bilgi eksikliği nedeniyle olayları
doğru yorumlayamamaktadır. Bu açık bir şekilde görülmektedir.

 

Türk Milleti, özellikle sosyal bilimler açısından felaket bir
haldedir. Tarihini, vatanını, çevre ve dünya coğrafyasını, dünya tarihini,
uluslararası ilişkileri, din savaşlarını, ticaret(para) kavgalarını, dost ve
düşman ülkelerin emellerini bilmemektedir ya da en azından kendi menfaatlerini
koruyacak kadar bilgisi yoktur.

 

Bu nedenle meydana gelen olaylar karşısında savunmasızdır ve tehlike
sonuç verince aklı başına gelmektedir.

 

Eğitimin mutlaka “milli”
olması gereklidir. Ancak Türkiye’de eğitim 1938’den bu yana “milli” değildir. Bu da Türk
Milleti aleyhine büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

 

Ailede, camide, kışlada ve nihayet okulda mili eğitim nerede ise yok
denecek kadar azalmıştır.

 

Bu nedenle başta sığınmacı konusu olmak üzere ekonomik sorunlar,
ideolojiler, ahlaki yozlaşma, dinin doğru anlaşılması, insan ve toplum
ilişkileri, uluslararası ilişkiler ve devletler arası mücadeleler konusunda
kafamız çok karışıktır. Bu karışıklığın artması için de, belli odaklarca
yürütülen büyük bir çalışma vardır.

 

Sebebi de, hiç bir şeyi anlamayalım ve var olmak için bir direnç
göstermeyelim! Korkalım, ürkelim ki, kaybettiklerimizin farkında olsakta
sesimiz çıkmasın…

 

Eğitimli ve bilgili insan her zorluğun üstesinden gelir. Cahiller
ordusu ile kazanılacak bir zafer yoktur. Adeta eğitimsiz toplum bugün olduğu
gibi “öğretilmiş çaresizlik”e
mahkum edilir. Bunun müsebbibi malum güçler ile onların yerli
işbirlikçileridir. Sakın ola ki, bu süreci başımızdaki iktidarla sınırlama
yanlışına da, düşmeyelim!

 

Eğitimini millileştirecek olan Türk Milleti, milli ve bilgili
insanları ile her türlü tehlikeyi savuşturacak güce erişecektir. Asla çaresiz
olmayalım, umutsuzluk bizim geçmişimizde yoktur.

 

Türk özgürlüğüne düşkündür, esareti kabullenmez, hiç bir şekilde
zincirlenemez ve karşısında çılgınlar bile olsa onları ezip geçer… Bize bu
karakterimizi anlatacak ve özümsetecek bir “milli”
eğitim gerekiyor…

Allah razı olsun!

Her insanın hayatında
unutamadığı, yaşantısına rehber edindiği, hatta kendinden sonraki nesillere
aktarma ihtiyacı duyduğu öğütler vardır.

Benim de annem ve babamın öğütleri
dışında, Başbuğ Alparslan Türkeş’ten duyduğum birkaç öğüdü hiç unutmam.

***

En Büyük Silah Fikir, En Güçlü fikir
de Türk Milliyetçiliğidir!

Bizler Türk Milliyetçileriyiz, bunun
içindir ki kendimizi Milletimize sevdirmeli!

Siyaseten bizimle aynı fikirde
olmayan insanların dahi güvendiği ve saygı duyduğu insanlar olmalıyız.

Bunun için gayret etmeliyiz.

Bizler temeli sevgi ve saygıya
dayanan Büyük bir Ülkünün savunucularıyız.

O halde sevmek zorunda olan,
saygın olmak zorunda olan da biziz.

İnsanlar bizi severse bizi dinler,
yazdıklarımızı okur ve görüşlerimize saygı duyar.

Aksi halde elimizde İlahi emirler
içeren kitaplar, dilimizde kutsal sözler bile olsa, hem bizden hem de
savunduklarımızdan çekinir!

Uzak durur demişti!

Mekanı Cennet olsun inşallah.

Vefatında onu uğurlamaya gelen
milyonlar ve vefatından sonra her yaşanan olayda haklı çıkışı, kendisi ile aynı
görüşte olmayan insanların dahi onun arkasından sarf ettiği saygı dolu sözler
yaşarken kendi öğütlerine ne kadar bağlı olduğunun göstergesi idi.

Saygılı ve Saygın Bir Liderdi.

***

İşte demem o ki “belki de”
ülkemizde deizm ve kutuplaşma diye terimler olmayabilirdi!

Tanıştığım Deistlerin ve din
karşıtlarının “özünde” Dinlere değil, dindar olduğunu iddia ederek
siyasetlerini, ticaretlerini ve toplumsal statülerini kestiği ahkâmları
yaşantısına aks ettiremeyenlere karşı olduklarını,

Dindar! Görünüşlerine rağmen!

Aslı astarı olmayan, ispat ve
gerçeklikten “Kuran-ı Kerim öğretilerinden” uydurma insani sözler ve gerçek din
ile bağdaşmayan davranışlarla hayatlarını sürdüren insanlara karşı olduklarını
anlayınca!

Merhum başbuğumuzun ne kadar
haklı olduğunu bir kez daha anladım.

***

Öyle ya!

Dünyanın her köşesine giden
Müslüman Tüccar ve Alim’lere özenerek, sempati duyarak, güvenerek, imrenerek
Müslüman olanların yaşadığı coğrafyalarda bu gün İslamofobi varsa!

Bunun tek suçlusu gavurlar,
kafirler olmamalı!

         
Misal
ben, 5 Ülkeye gittim daha siftahım yok, bir kişi bile bana özenip Müslüman
olmadı! Bana bakıp Müslümanlardan soğuyan olmamıştır inşallah!

Kuran-ı Kerimin uygulamalarımıza,
yaşantımıza ve söylediklerimizle uyuşmayan kısımları batmalı bize, canımızı
acıtmalı ki değişim başlasın.

Her yönü ile kusursuz bir Dine
mensup olanların sayısı ülkemizde ve dünyamızda gün geçtikçe azalıyorsa!

Hem de pek çok “Müslüman” ülkede
ki dünya ortalamasının kat be kat üzerinde ki doğum oranlarına rağmen!

Öyle ise, endişelenmeliyiz!

Yarın hakkın divanına varınca
yüce Allah bunun hesabını Urartulardan soracak değil elbet!

***

En fazla Müslüman ülkelerde ki
İslamafobi’den endişelenmeliyiz.

Etrafımız da yanlış bir şeyler
oluyorsa bizim yüzümüzden olmasın inşallah!

Bunun için hatayı uzaklarda
aramamalı, her soruyu önce kendimize sormalıyız!

BEN NE KADAR MÜSLÜMANIM!

Davranışlarım ne kadar İslami!

***

Hiç kimseyi değerlerimizden
soğutmaya hakkımız yok.

Bunun içindir ki savunduklarımız
kadar, davranışlarımız ile de konuşmalıyız!

                Hal ve
hareketlerimizin, sözlerimizden daha önemli olduğunu unutmamalıyız!

Hele ki İsimlerimiz bir inanç ve bir
fikir ile birlikte anılıyor, tanınıyorsa!

Hele ki Dini ve Milli kurumları
temsil ediyorsak.

Kendimizi sevdirmeyi şiar
edinmeli, güven vermeli, insanların değerlerine benimsemiyorsak bile, saygı
göstermeli, günahlarımız azalmıyorsa, sevaplarımızı “doğru ve faydalı
davranışlarımızı” arttırmak için gayret etmeliyiz.

Ve tamamladığımız her gün, ne
kadar “ALLAH RAZI OLSUN” sözü
duyduysak o kadar karda olduğumuzu bilmeliyiz.

Yıkama yağlamacılardan
duyduklarımız yetmemeli!

Bizden olmayanlardan da duymaya
gayret etmeliyiz!

Bu yazdıklarımın içinde ki öneri
ve tavsiyelerin hepsi “tamamı” önce kendime!

Ha!

İslamcı idarecilerimiz, İslamcı zenginlerimiz,
İslamcı siyasetçilerimiz, her işte öncelikli ilahiyatçılarımız ve yerel
yöneticilerimiz ile birlikte,

Olur da Diyanet İşleri Başkanımız
Sayın Ali Erbaş da yazdıklarımı okur, “şahsım” başta olmak üzere hepimiz
kendimize lazım olduğu kadar pay çıkartırsak ne ala!

Hala vakit varken, hep birlikte
düzelelim inşallah.

Kar etmek için ayrıştıysak, daha
fazla zarar etmeden birleşelim inşallah.

***

Öyle ise, perşembe Günümüz de
mübarek olsun.

Allah Hepimizden Razı Olsun.

Bir de Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten.

O var ya!

Yunus Arda’mın tabiri ile ADAM, ADAM.

Selam ve Dua ile.

Konudan Konuya (27)

0

     Vicdan: Kırmızı
telefon: Tıpkı Amerika ile Rusya arasındaki özel telefon gibi. Dünyayı bir oldu
bittiyle bir felâkete uğratmamak için, aralarında görüşmeyi sağlayacak olan
emniyet hattı.

     İşte vicdan:
Âdeta, Allah ile kul arasındaki irtibat ve bağı sağlayan manevî bir hat.

     Her yerde su var.
Ama kuyu açmak şartıyla. Kuyudan su aldıkça dibinden sular fışkırmaya devam
eder. Kuyu toprakla doldurulursa körelir ve su kaynamaz olur.

     Vicdan da, beden
toprağında açılmış ilâhî bir kuyu gibidir. Vicdan kuyusu; his ve duygu
toprağının istilâsına uğramadığı takdirde; hakkı hukuku, doğruyu yanlışı
bildirmeyi sürdürür. Yeter ki, vicdan kuyusu yersiz his ve duygularla
doldurulmuş olmasın.

     Vicdan sayesinde
insan; hiç eğitim görmemiş olsa bile, eğriyi doğruyu, düzgünü yanlışı bilir ve
sezer. Yaptığından vicdanı rahatlıyor ve memnuniyet duyuyorsa, Anlar ki,
yaptığı doğrudur. Yaptığından vicdanı sızlıyorsa, bilir ki, yaptığı yanlış.

     Allah, bu dünyada
inansın inanmasın; her kuluna bu ilâhî telefon hattını çekmiştir. Her kulunu;
sesini duyacak vicdan denen ilâhî alıcı ile donatmıştır. Nitekim herkes
yaratılışından ötürü; yanlışı doğruyu, iyiyi kötüyü bilir. İyi ve kötü ahlâk ve
davranışı kendiliğinden tanır.

     İşte bundan
dolayıdır ki, vicdanın rahatlaması cennetimsi bir haz verir. Vicdanın
huzursuzluğu cehennemî bir hâl yaşatır. Aynı zamanda vicdan rahatlığı; içinde
cennet çekirdeğini barındırır. Vicdan azabı ise, içinde cehennem çekirdeğini
taşır! Böylece ilerdeki cennet ve cehennemin öncü ve habercileri olduklarını da
göstermiş olurlar. Çünkü vicdanî rahatlıklar; ileride somut cennetle, vicdanî
rahatsızlıklar; ileride somut cehenmemle sonuçlanacak.

x

     Kendinden kendine
seyahata çıktığunda, yani seyr-i sülûk yaptığında; en güzel, en öğretici ve en
heyecanlı bir yola düşmüş olursun. Velhâsıl:

 

     Sende seni, sende
seni

     Keşfetmeye çalış,
bedeni

     Gayb âlemleri de

     Sendedir sende

     Mânâ denilen
hazînende

     Öyle ise, bul
kendini

     Öyle ise, bil
kendini

     Öyle ise, sev
kendini

     Ol İlâhî sevgili

     Zaten, iki cihan
önderi

     Sensin be
cancağızım

     Sensin sen

     Gayri boştur
azîzim

     Boştur ne desen

x

     İnsan vâhid-i
kıyasî / ölçek

     Her şeyin
nümûnesine mihenk

     Mevcut insanda
aradığın her nesne

     Maddeyi tanımak
istiyorsan bak bedenine

     Mânâyı anlamak
istiyorsan derinliğine

     O da sende var,
yeter ki

     Bak mânâ dolu
hazînene

     Çünkü azîzim
yaratılış ve fıtratın

     Söylemez sana; ne
yalan

     Ne dolan

Türkiye’yi Türksüzleştirmenin Basit Denklemi

0

 

Türk
Nüfusu

Yerleştirilen
yabancılar

500.000
Kırım(1777-1778)

75.000
(Kırım’a Rus göçmen)(1777-1778)

85.
000.000 Türkiye (2022)

Türkiye’ye
kabul edilen sınırsız sayıda vatandaşlık verilmeye hazırlanan sığınmacılar ve
vatandaşlık satılanlar (X?2022)

 

85.000.000×75.000:500.000=12.350.000 (Türkiye’yi Türksüzleştirme planı bu
hızla ve bu cüretle devam ederse bu rakama yakın zamanlarda gelinecek ve
kontrolsüz bir şekilde “yabancı nüfus” süratle artacaktır.

Ruslar Kırım limanlarını 1777 yılında işgal ettiklerinde Kırım halkı
kitleler halinde Osmanlı ülkesine göç etmek zorunda kalmıştır. Ruslar bu
tarihlerde nüfusu 500.000 olan Kırım’a 75.000 kişilik bir Rus göçmen kitlesi
getirip yerleştirilmişlerdir
(Halik İnalcık, 2017: 15). Ancak, kolonileştirme programı ağır gidince General
Potemkin, dışarıdan yabancı nüfus getirtmeye başlamıştır. 1784-1787 tarihleri
arasından Avrupa’dan gelen kolonistler, özellikle Alman köylüler, bu yerlere
iskân edildiler
. Bu sırada, toprak isteyen Kırımlılara Orenburg vilayetine
(Bugünkü Rusya’nın Volga Bölgesine) göç etmeleri teklif edilmiştir. Bu durum,
Kırım’ı Türklerden temizlemektir. Kırım topraklarına sevk edilen Rus göçmenleri
ulaşım merkezleri başta olmak üze­re şehir ve köylere yerleştirildiler.
Bölgedeki bu göçmenler, zamanla artarak nahiye ve kaza merkezlerini teşkil
ettiler. Böylece Ruslar bölgenin idare ve ekonomisine hâkim oldular. Rusya’nın
izlediği göç ve iskân politikası sonucu Kırım’daki nüfusun %44’ü Rus,
Ukraynalı, Alman, Yahudi, Rum, Bulgar ve Ermenilerden müteşekkil bir hale
gelmiştir
(Nedim İpek, 2006: 21).

Yıllar ilerledikçe Kırım’da yabancı unsurlar bırakın
%44’ü; Türklerin azınlığa düşmesine neden olmuşlardır. Binlerce yıllık Türk
yurdu olan Kırım Stalin tarafından 18 Mayıs 1944 sürgünü sonucu ise top yekün
Türküzleştirilmiştir. Kuruçev’in Komünist Partisi sekreteri olmasından sonra
günümüze kadar çok az sayıda Kırım Türkü sürgün yerlerinden öz vatanları Kırım’a
dönebilmiştir.

Basit bir orantı yaparsak 1777’lerde 500.000 nüfuslu
Kırım’a 75.000 Rus iskânı ile başlayan daha sonra 18 Mayıs 1944’te Türksüz Kırım
haline getirilmesine bakıldığında; Türkiye’miz üzerindeki planlanan projeyi
şöyle özetleyebiliriz:

         Bugün (2022) 85 milyon
nüfuslu Türkiye’ye önce geçici sığınmacı diye alınan daha sonra kalıcı iskân ve
vatandaşlık verilen ve verilmekte devam eden Ortadoğu, Afrika, Afganistan vd.
kültürel farklılığı çeşitli halkların nüfusu her geçen gün artırılmaktadır.
Para ile Türk vatandaşlığı satılmaktadır.

Geçmişte Kırım üzerine oynanan oyun şimdi Türkiye nüfusuna
oranlandığında Türkiye’nin dönüşüm ve değişimine neden olması için
yerleştirilen önümüzdeki yakın yıllarda ulaşılacak ve aşılacak yabancı nüfus
12.350.000’e karşılık gelmektedir. Böylece  yabancı iskânı ve vatandaşlık
satışı ile başlatılan daha sonra Kırım’ın ve  diğer Türk yurtlarının başına
gelenler benzer bir şekilde Türkiye’ye de yaşatılmak istenecektir. Bugün
nasıl Kırım hakkında Kırım Türkleri değil Ukrayna veya Rusya tartışıyorsa,
önümüzdeki elli yılda Türkiye üzerine Türkler değil İngiltere, ABD, Rusya,
İsrail, Fransa, Almanya, Çin vd. emperyalistler söz sahibi olsun istenmektedir.

Fakat bu vehme kapılanlar asla başarılı olamayacaktır.
Çünkü Türk milletinin aydınlık lideri Mustafa Kemal Atatürk:  “Hayatta
en hakiki mürşit siyaset” dememiştir. O bizlere
Hayatta en hakiki
mürşit ilimdir, fendir
” hakikatini emanet etmiştir. Dolayısıyla bir ilkokul
çocuğunun bile hesap edebileceği bu basit denklemi Türk gençlerinin ve tüm Türk
milletinin yapabileceği de unutulmamalıdır. “Ne mutlu Türküm diyene”

 

Kaynaklar:

Halil İnalcık, Kırım Hanlığı Tarihi Üzerine
Araştırmalar, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017, İstanbul.

Nedim İpek, İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler,
Serander Yayınları, 2006, Trabzon.

Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin Sosyo Kültürel Yapısı

0

Türk
milliyetçileri çevresinde tanınan ve Türk Millî kültürüne hizmet eden dernek ve
vakıflardaki çalışmalarıyla bilinen Abdullah Kılıç’ın kızı ve hayr-ül-halefi,
üç evlât annesi Ayşenur Kılıç Sarıkaya,
Türkiye’de yaşayan Ermeniler nezdinde yaptığı araştırmaları, Hocası Prof. Dr.
Hacı Musa Taşdelen’in teşvikiyle kitap hâline getirip yayınlamış. Çok da iyi
yapmış. Türklerle Ermeniler, 1100’lü yıllardan itibâren bir arada yaşıyorlar.
Rusya, Fransa ve İngiltere gibi, Türk milletinin sâdık düşmanlarının
tahrikleriyle 1915 yılında yaşanan üzücü olaylar sebebiyle sıkıntılı bir dönem
yaşandı ise de, Türklerle Türkiye’de yaşayan Ermeniler, târih boyunca birlikte
olmuşlardır. Akıp gidecek olan asırlar boyunca, diyaspora Ermnilerinin çirkin
hesaplarına âlet olmadıkları sürece bu birliktelik devam edecektir. İnsanoğlu
tanımadığının düşmanıdır. O halde aynı devletin vatandaşı olduğumuz Ermenileri
tanımamızı sağlayacak kitaplara ihtiyacımız vardır. Akıl ve mantık O’nu emreder
ki, Türkiye Ermenileri de; kültürleriyle, adâletli yönetimleriyle,
insâniyetleri ve yardımseverlikleriyle temâyüz etmiş Türk milletini,
diyasporadaki soydaşlarına ve bütün dünyaya tanıtacak kitaplar yazsınlar.

Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin Sosyo-Kültürel
Yapısı
isimli eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 134 sayfadır. İyi
niyetle hareket edilerek, ‘kişisel
görüşme
’ açıklamasıyla verilen bilgilerin bâzılarında çarpıtılmış olaylar
hoşgörü ile karşılanırsa, bütünü itibariyle yapıcı ve bütüncül görüşlerle
kaleme alınmıştır.   

Bir hususu
daha belirtmekte fayda var: Henüz üniversite öğrencisi iken ve de ilk eserinde
büyük ve önemli bir başarıya ulaşan, gönül gözü açık genç bir hanımefendinin,
yazı ve ilim hayatının dışında kalması, kültür yapımızın öksüz ve yetim
kalmasına sebebiyet verecektir. Kendisinden imkânlarının elverdiği ölçüler
içerisinde ve de babasından, hocasından tevârüs ettiği dikkat ve
hassasiyetlerle kaleme alacağı eserler vermesini beklemek, kültürümüzün
gelişmesini arzu edenlerin hakkı olsa gerek.

Cumhuriyetimizin
ilk yıllarından itibâren Ayşenur Kılıç
Sarıkaya
kıratında mütelliflerimizin tespit ve görüşlerini uygulamaya
koyan, geleceğimizi buna göre plânlayan seçilmiş ve tâyin edilmiş
yöneticilerimiz bulunsaydı bu gün diyaspora Ermenilerinin ve onları
kışkırtanların bulunduğu nokta, Lût Gölü civarı olurdu.

Ermeni
meselesi hakkında fikir beyan edenlerin büyük bir bölümü, hâlisâne düşüncelerle
tehcir’ kelimesini kullanıyor.
Lügatlerde tehcir kelimesi; ‘göç ettirme,
göçe zorlama
’ olarak açıklanıyor. 1915’te Osmanlı’nın yaptığı ‘tehcir’
değildir. Osmanlı’nın 1299 yılından 1920 yılına kadar uyguladığı, ‘sevk ve iskân’ işlemidir. Sevk ve iskân
politikasında, adından da anlaşılacağı üzere; yönetim, nakil imkânlarını da
temin ederek bir kısım insanları bulunduğu yerden başka bir yere sevk eder.
Sevk ettiği yerde iskân eder; ev ve çalışma-geçinme imkânı sağlar. Osmanlı, bu
yöntemi ilk defa ve sâdece Ermenilere uygulamış değildir. Nüfusun çoğunluğunu
teşkil eden Türkleri de fethettiği bölgelere sevk etmiş, orada iskân etmiştir.
Tehcir kelimesinin tam uygulaması için 1492 Elhamra Kararnâmesi’yle Musevilerin
sınır dışı edilmesi, Musevilerin de hâlen devam etmekte olan insanlık dışı
vahşetle Müslümanları Filistin’den göç etmeye zorlamaları misal gösterilebilir.
Bir misal de Çin’in Doğu Türkistanlılara uyguladığı zorbalıklardır. Suriye gibi
başka misaller de gösterilebilir.

Mâlûmatfuruşluğu
bırakıp, Ayşenur Kılıç Sarıkaya’nın
eserine dönersek efendim… 41. Sayfada başlayıp 93 sayfaya kadar devam İkinci
bölümde; Türk toplumu içinde Ermenilerin sosyal yapıları ilmî hassasiyetle
inceleniyor. Kız isteme ve düğün âdetleri, bunlarla ilgili olarak söylenen
mâniler, okunan şiirler ve türküler, doğum ve ölümle alâkalı âdetler, komşuluk
ve akrabalık ilişkileri, mutfak ve yemek kültürü, sosyal ve iktisâdî dayanışma,
inanç kültürü, dînî kuruluşlar, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Ermenilerin
ibâdetleri için gösterilen kolaylıklar, kendi aralarında yaşanan inanç ve
ibâdetteki ayrılıklar  ve mezarlıklar en
ince teferruatına kadar anlatılıyor. Bu arada, Ermenilerin taş işleme
ustalığındaki şaheserleri görüp tanımak isteyenlere Şişli Ermeni Mezarlığı’na
gitmeleri tavsiye ediliyor. (Gidenlerin, buradaki durum ile Yunanistan’daki
Türk mezarlarını mukayese etmeleri de bu satırların yazarının istirhamıdır)

Ermenilerde eğitim ve kültür’ başlıklı 3.
bölüm 95-100. sayfalar arasında.

Ermenilerde
dil ve edebiyat konusu 101-111. Sayfalar arasındaki 4. bölümde ele alınıyor.

113-120. sayfalar
arasındaki 5. bölümünde: Ermenilerde mimârî eserler ve kuyumculuk sanatı mercek
altına alındıktan sonra Türk-Ermeni ilişkilerinin doruk noktaya yükseldiği
mûsikî sahasına geçiliyor. Türk millî kültürünün aslî unsuru olan Türk mûsikîsi,
çok üstün özelliklere sâhiptir. Zaman ve alan tasarrufu sağlamak için bu özellikleri,
teferruata girmeksizin söyle sıralanabilir: 1-Sağlam yapısı sebebiyle, zaman
içerisinde özünü koruyarak değişimleri kabullenmiş ve gelişmiştir. Itrî’nin
Segâh Bayram Tekbiri ve Segâh Salât-ı Ümmiyesi, yalnızca Türkiye’de değil, bütün
Müslüman ülkelerde, gözyaşlarıyla yıkanan huzurların bestesidir. 2-Batıya
özenti sebebiyle damak zevikimiz, giyim kuşam alışkanlıklarınız, hatta dilimiz
büyük tahribata uğramasına rağmen ve Türk mûsikısi Süleymâniye ve Selimiye
ihtişamı ile ayaktadır. 3-Türk mûsikîsi öylesine etkileyicidir ki; Ermeni, Rum
ve Mûsevî bestekârlar, kendi müziklerini bir tarafa bırakmışlar, sanat
hayatlarının ve Türk müziğinin en güzel bestelerini kültürümüze armağan
etmişlerdir. İçlerinde dîni mûsikîmiz için beste yapanlar bile vardır. Bu
armağanların en zengini ve ihtişamlısı, Ermeni vatandaşlarımızdan Artin
Ağa’nın, Kanunî Nubar Efendi’nin, Karnik Germiyan’ın, Kapril Efendi’nin, Serkis
Nurliyan’ın, Osep Ebeyan’ın, Markar Ağa’nın, Âmâ Hasadur’un, Karabet
Efendi’nin, Garbis Efendi’nin pırlantalarıdır. Çok değerli diğer Ermeni
müzisyenler de: Tatyos Efendi, Aleksan Efendi, Şaşı Agop Ağa, Ovrik Efendi,
Vital efendi, Bogos Hamamcıyan, Serupe Efendi, Mihran Efendi, Manok Ağa, Onnik
Ağa ve Ayşenur Kılıç Sarıkaya’nın
eserleriyle birlikte tanıttığı Bimen Şen’dir.

Cumhurbaşkanlığı
Klasik Türk Mûsikîsi Korosunun yöneticisi Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın
yetiştirdiği şimdiki koro şefi Mehmet Güntekin’den küçük bir ilâve: ‘Ermeni bestekârlarımızın eserlerini
kullanmadan Türk mûsikîsinde fasıl repertuvarı oluşturulamaz
.’

Hakkında
söylenecek çok sözler bulunan eserin müellifi Hanımefendi, emek mahsulü
eserinin ‘Sonuç’ başlıklı bölümünde
kitabının özetini mısra-ı berceste cümlelerle veriyor:

Ermenilerin Anadolu kültürünün en iyi birer
temsilcisi olduklarını görebiliriz. Anadolu’dan İstanbul’a geldikten sonra
Anadolu kültürünün yerini zamanla İstanbul kültürüne bırakmış olsalar bile,
Ermeni toplumu, örf ve âdetleri yönünden Türk toplumunun özel bir motifidir
.
Onlar,
Hıristiyan Türklerdir
.’

 BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

AYŞENUR KILIÇ SARIKAYA

02.01.1983 târihinde
ilkokul öğretmeni bir anne ve iktisatçı bir babanın üçüncü çocuğu olarak
İstanbul’da dünyaya geldi. Orta ve lise öğrenimini Tercüman Kolejinde
tamamladıktan sonra Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okudu ve 2005
yılında mezun oldu.

Sosyolojiye merakı,
kütüphanesi olan bir evde okumayı çok seven babasını görerek yetişmesi ve diğer
aile üyeleri ile berâber çok çeşitli sosyal ortamlarda her kesimden insanla
tanışmış olmasından ileri gelmiştir. Üniversite mezuniyeti öncesinde ‘Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin
Sosyo-kültürel Yapısı
’ konulu bitirme ödevini kaleme almış, o dönemde bu
cemaatten pek çok isimle beraber ünlü gazeteci Levon Panos Dabagyan ile
söyleşi yapmıştır.

Üniversiteden mezun
olduktan sonra 3 sene boyunca ağabeyleri tarafından kurulan dış ticaret
firmasında çeşitli görevlerde bulunmuştur.

Yazar 2005 yılında
Cumali Sarıkaya ile evlenmiştir. Süleyman Yiğit, Zehra, Mehmet Emir adında üç
evladı vardır.

 

Şarkî Türkistan Târihi

Abdullah Oğuz’un yayına hazırladığı Şarkî Türkistan Târihi isimli eserin
yazarı Mehmet Emin Buğra
(1901-1965), varlığını Türkistan dâvâsına adamış, içinde bulunduğu çok zor şartlara
rağmen mücâdele ve hizmet için bir yol bulmuştur. Yüksek ilmî ve hitâbet
kabiliyetinden dolayı Doğu Türkistan Türklerinde muteber din adamlarına verilen
Heztim’ unvanına lâyık görülmüştür.
1933 yılında kılıcını kuşanarak Çin işgalcilerine karşı millî bağımsızlık
mücadelesine önderlik etmiş, 1940 yılında sürgünde gizli bir kimlikle yaşadığı
Kabil’de bu muhteşem eserini yazmıştır. Ülkesinde bakanlık yapmış, 1949
yılındaki komünist işgali öncesi, ‘vatan
için vatandan ayrılmış
’, 1952 yılından itibâren Doğu Türkistan mücâdelesine
Türkiye’de devam etmiştir.

Şarkî (Doğu) Türkistan günümüzde esâret
altında yaşayan tek millet olan Doğu Türkistan Türklerinin yurdudur. Doğu
Türkistan, Orta Asya’nın orta bölümünde yer alan Uluğ (Büyük) Türkistan’ın doğu
kesimidir.

Bu topraklar, târih boyunca iç ve Orta
Asya’da kurulmuş olan Türk devletlerinin hâkimiyeti altında bulunmuştur. MÖ 8-3.
asırlarda İskitlere, MÖ 300-MS 93 yıllarında, Hun İmparatorluğuna, 522-744
yılları arasında Göktürklere, 751-870 yılları arasında Karluk Devletine,
844-1212 yılları arasında Karahanlı Cihan Devleti’ne ve 1507-1679 yılları
arasında Yarkent – Saidiye hanlıklarına yurt olmuş ve önemli vazifeler îfa
etmiştir. Türkler, 10. yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinini kabul ederek İslâm
dini ve Türk millî medeniyetini doğuya yaymışlardır.

Doğu Türkistan’a ilk Çin istilası 1759
yılında vuku bulmuştur. Daha sonraları Müslüman Türkler işgalcileri ülkelerinden
çıkarmışlar ve bağımsız devletlerini kurmuşlardır. İkinci işgalin
gerçekleştirildiği 1876 yılına kadar geçen 117 yıl içinde Türkler 200’den fazla
ayaklanma ile bağımsızlık mücâdelesi vermiştir.1863-1877 yılları arasında Doğu
Türkistan İslam Devleti, 1933-1937 yılları arasında Doğu Türkistan Cumhuriyeti,
1944-1949 yılları arasında Türk İslam devleti ve bağımsız cumhuriyetler
kurulmuştur. Ekim 1949’da Sovyet Rusya’nın yardımı ile kadim Türk Yurdu Doğu
Türkistan, Çin’in sömürgesi hâline getirilmiştir. O tarihten günümüze kadar,
Pekin yönetimi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin her bölgesinden dopdolu insanla gelen
ve boş dönen trenlerle, Doğu Türkistan’ın demografik yapısını değiştirmişler,
kalanları sürgün etmişler, gitmeyenlere işkenceler uygulayarak, suçsuz
insanları göstermelik mahkemelerde yargılayıp idam ederek, 30.000.000 Türk
nüfusunu 8-10 milyona düşürmüşlerdir. Türkiye dâhil bütün İslâm âlemi, insanlık
dışı uygulamalar karşısında üç maymun rolü oynamaktadır. Müslüman Türk
kadınlarının yalnızca bir çocuk doğurabileceklerini karar altına almış, ikinci
çocuğuna hâmile olanlara, kasap dükkânlarında, orada bulunan âletlerle hâmileliğine
son verme cezâsı uygulanmaktadır. Cezâya mâruz kalan kadınlar ya ölmekte veya
sakat, hastalıklı ve kötürüm kalmaktadır. Bu kadınları tedâvi edenler bile ağır
cezâlara çarptırılmaktadır. İslâmiyet’in öğrenilmesi ve öğretilmesi en ağır suç
olarak kabul edilmiştir.   

Mehmet Emin Buğra 17 X 24 santim ölçülerinde,
iplik dikişli sert kapak içerisindeki 520 sayfalık Şarkî Türkistan Târihi isimli eserinde; târih öncesi yıllardan
başlayıp destan haşmetine sâhip Doğu Türkistan târihini anlatmaktadır.

Çin hükümeti, kendi tezlerinin üzerine bomba
gibi düşen bu eserin varlığından haberdar olur olmaz, okunmasını, Çin sınırları
içerisine alınmasını yasaklamış, yasağa uymayanları işkencelerle öldürmüştür.

Eserin son bölümlerinde; ‘Son Notlar’, ‘Kısaltmalar Listesi’, ‘Kaynakça
, ‘Dizin’ ve parlak kuşe kâğıda
renkli olarak basılmış 23 adet harita
bulunmaktadır.

Afganistan Maarif Müşâviri, Türkiye
Cumhuriyeti Maarif-i Umumîye Müfettişi, Türk Edebiyatı Târihi Araştırmacısı,
şâir, yazar ve eğitimci Ord. Prof. Dr. İsmail Hikmet Ertaylan (1889-1967) eser
hakkında diyor ki: ‘Türk adını
taşıyanlara hakîki bir müjde: İşte bir Türk oğlunun eliyle kurulmuş ölmez bir
Türk âbidesi: Şârkî Türkistan Târihi. O büyük Türk vatanının birçok Türk
devletine bu güne kadar hemen hemen tamamıyla örtülü kalmış olan bir köşesi bu
değerli eser sâyesinde bulutlardan sıyrılan bir güneş gibi gözlerimizin önünde
parlıyor
.’

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr   www.otuken.com.tr
   

 

Bir
Asır Böyle Geçti

19 Mart 1923 târihinde, Balıkesir’in Edremit
ilçesine bağlı Altınoluk kasabasında doğan Dr. Necdet Özgelen bir asra yaklaşan kendi hayatını sohbet üslûbu ile
anlatıyor. Entelektüel bir insan olan Dr. Özgelen okuyucuyu doğrudan muhatap
alarak sanki konuşuyor. Kitapta mahallî örf ve âdetler var. Eser, yer yer
ironilerle süslü, yer yer kesilmiş ahkâm parçalarıyla dolu. Bâzan tebessüm
ettiren, bâzan düşündüren, bildik kişiler hakkında bilinmeyen bilgiler veren
farklı bir kitap. Dr. Bey, Türk milliyetçisi olduğunu belirten ve fakat farklı
düşüncelere de sâhip, dünya yansa, umursamayacak kadar rahat, buna rağmen
gidişatı beğenmeyen bir insan… Aklınca her şeyi düzeltiyor. Her şeye rağmen
yazdıkları alâka ile okunabiliyor. Çok kişinin dağarcığını zenginleştirecek
faydalı bilgiler de veriyor. Hülâsa sıkılmadan okunabilecek bir kitap.   

Kendisini hayatı boyunca derinden etkileyen
ve hayat felsefesine katkıda bulunan dört önemli şahsiyet var: İdealist
eğitimci Halit Ak. Târih ve edebiyat aşığı Nejdet Sancar Türkçü ve milliyetçi
Nihâl Atsız ve ‘Paşa Babam’ diye
saygıyla andığı Kut’ül Amare kuşatmasının kahramanı Halil Kut. Eserde, pek çok
kişinin yakından tanıdığı kişilerin resmigeçidi var Turgut Özal, Süleyman
Demirel, Alparslan Türkeş, Şükrü Saraçoğlu, Zeki Velidi Togan, İlhan Selçuk,
Atilla İlhan, ses sanatkârları, film yıldızları… Tekmili birden.  

AKIL
FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük
Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com   www.akilfikiryayinlari.com
          

Mesele Ümit Özdağ’ın Şahsı Değil

İçişleri
Bakanı Süleyman Soylu’nun, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit
Özdağ
’a çok ağır hakaretler etmesi ve akabinde yaşananlar hakkında çok şeyler
söylendi.

Mesele
günlük siyasi polemikten ibaret olsa bu konuda yazmak istemezdim. Ümit Özdağ’ın
Soylu’ya verdiği tepkiye ve “göç mühendisliğine” dair fikirlerine
kamuoyunda desteğin arttığı kesin. Ancak bunun oy oranlarını nasıl etkileyeceği
şimdilik çok öncelikli bir konu olmaktan uzak. Çünkü Zafer Partisinin seçime
katılıp katılamayacağı bile henüz belli değil.
Halen anketlerde Zafer Partisi ve Özdağ görünmüyor.

Türkiye’ye
10 senelik süreçte gelip Geçici Koruma Statüsü ile barınan Suriyeliler ciddi
bir sorundu.
Son bir senedir Afganistan, Pakistan, Bangladeş vd ülkelerden hızlanan
düzensiz göçlerle sorun çığ gibi büyümekte.

Bu göçlerin emperyalist devletlerin stratejik planlarıyla yapıldığına;
demografik ve sosyolojik yapısının değiştirilmesi suretiyle Türkiye’nin
huzurunun ve bütünlüğünün bozulmasının hedeflendiğine inanıyorum.
Ümit Özdağ’ın çarpıcı ifadesine katılıyorum: “Bunlar
bombalandıkları için gelmediler, Türkiye’ye göçmeleri için bombalandılar.”

Bu
konuda Prof. Dr. Ümit Özdağ yıllardır bir akademisyen olarak, İYİ Parti’de
Genel Başkan Yardımcısı iken ve şimdi de kendi kurduğu partisinde uyarılar
yapıyor, fikirlerini kamuoyuna mal etmeye çalışıyor.

Ben de
bu konularda yazılar yazdım, çeşitli illerde konferanslar verdim. İYİ Parti
Genel Merkezinin talebiyle, bu konuda partide yapılan çalışmalara katkıda
bulunmak için görüşlerimi rapor olarak ilettim. Görüşlerim Ümit Hoca’nın
çerçevesini çizdiği görüşlerle büyük ölçüde uyumludur.

Ama Zafer
Partisinin
doğuşunun toplumsal bir talepten kaynaklanmadığını
düşünüyorum.
Yakın gelecekte de bir kadro hareketine veya kitlesel bir
parti özelliğine
kavuşabileceğini sanmıyorum. Zafer Partisi bana göre, sadece
genel başkanının özel yeteneği ile dikkati çeken ve henüz bir siyasal harekete
dönüşme emaresi göstermeyen bir organizasyon.

Partinin
kuruluşunda vitrinde olması beklenen Prof. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Özcan
Yeniçeri
gibi isimler Ümit Özdağ ile birlikte olmadılar. Beraber yola
çıktıkları Genel Sekreter Adana Milletvekili İsmail Koncuk ve son olarak
partinin ekonomi alanında vitrine çıkardığı Genel Başkan Yardımcısı Bartu
Soral
da Zafer Partisinden ayrıldılar. Partinin teşkilatlanması da oldukça
yavaş ilerliyor.

Bunlar Zafer
Partisinde henüz taşların oturmadığını
göstermekte.

Bu
yapıyla Türkiye’nin “sığınmacılar” haricindeki diğer sorunlarını hangi
kadroyla ve nasıl çözeceğini anlatabilmesi ve kitleleri inandırabilmesi için
daha çok çalışmaları gerekiyor.

Ümit
Özdağ’ın savunduğu fikirleri yeni değil, yıllardır söylediklerini tekrarlıyor.
Ama daha etkili olmaya başlamasının ilk sebebi “sığınmacı” denilen bu
kitlenin çoğaldıkça daha görünür hale gelmesidir.

İkinci
önemli sebep ise düzensiz göçmenlerin işsizlik, enflasyon, pahalılık ve
halkımızın fakirleşmesine etkilerinin,
yaşadığımız derin ekonomik krizin
yarattığı yoksullaşma ortamında daha çok dikkat çekmeye başlamasıdır.

Ümit
Özdağ’ın bu sosyolojik dalgayı partisinin etkinliğini artırmak için
kullanmaya çalışması anlaşılabilir bir durumdur.

Çeşitli
siyasi partilere gönül vermiş birçok vatandaşımız Ümit Özdağ’ın bu meseleyi
kamuoyuna anlatmak için yaptıklarını takdir ediyor. Ama siyasi tercihlerini değiştirmeyi
de düşünmüyor.
Çünkü Zafer Partisinin aldığı her oyun AKP+MHP
ittifakına yarayacağını düşünüyorlar
.

Cumhur İttifakı tekrar iktidar olursa da Ümit Özdağ’ın şikâyet ettiği sığınmacı politikası aynen devam
edecek.
Bu çelişkili durum sebebiyle Ümit Özdağ’ı sevenler bile Zafer
Partisine oy vermekten kaçınacak.

***************************

Devlet Adamı- Siyasetçi

ABD’de
Bakanlara “Sekreter” deniyor. Cumhurbaşkanlığı Sisteminde de Bakanlar
atanmış bürokratlardır.
Bizim parlamenter sistemde iken “müsteşar
dediğimiz makamın karşılığı sayılabilir.

Bürokratlar siyasi
parti taraftarı olsalar bile devlet adamı vasfını ön plana çıkaran,
ağırlığı, nezaketi, adap bilirliği ile dikkati çekmesi gereken görevlilerdir. Bürokratlar
siyasileri muhatap alıp eleştiremezler, kendilerini eleştiren siyasilere de
cevap vermezler, onlar adına kendisini atayan siyasi irade cevap verir.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Cumhurbaşkanlığı Sistemine göre bir siyasi kimlik değil, bir
bürokrattır.
Ama eski bir politikacı olması sebebiyle devlet adamı gibi
değil, siyasetçi gibi polemiklere giriyor.

Soylu’nun Ümit Özdağ hakkında söyledikleri yenilir yutulur sözler değil. Soylu, “Adam
yerine, insan yerine koymam. Benim için hayvandan aşağı biridir. Operasyon
çocuğudur, Soros çocuğudur. İstihbarat elemanı olduğu apaçık belli, haysiyetsiz
adam”
gibi seviyesiz bir üslupla ağır hakaretler etti.

Ülkemizde
polis teşkilatı ve jandarma dahil devasa bir gücü yöneten böylesine önemli
bir bakanlığın başındaki kişinin söylediklerini duymaktan çok utandım.
Hem
üslubundan ve hem de söylediklerinin doğru olmadığını bile bile söylemesinden
utandım. İçişleri Bakanları yakınmaz, iftira etmez; iddiaları doğruysa hukuk
çerçevesinde gereğini yapar.

Ümit Özdağ’ın Soylu’ya
meydan okuyup, İçişleri Bakanlığı’nın önüne gitmek suretiyle, Soylu’nun bu üslubundan
hoşlanan taraftarlarının nezdindeki fiyakasını bozmasını da siyasi olarak
başarılı buldum.

****

Ümit Özdağ, Bahçeli’nin Ağır Suçlamasına Neden Cevap Vermedi?

Süleyman
Soylu’nun hamisi durumundaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin (partisinin
eski Genel Başkan Yardımcısı olan) Ümit Özdağ’a söyledikleri de en az S. Soylu’nunki
kadar ağırdı:

Bahçeli, Ümit
Özdağ’ın Bakanlık önündeki eylemini “pis bir kumpas, bayağı bir tezgâh,
küstah bir tertip ve beyhude bir çırpınış”
olarak tanımladı.

Dış
tazyik ve telkinlerin refakatiyle
Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan
okunmaktadır.
Biz herkesin ederini de, giderini de, ciğerini de iyi
biliriz. Sipariş gayelerle Türk devletine cephe açıp terör örgütlerinin
ümidi olanlara
bu aziz vatanı heba ve heder ettirmeyiz” dedi.

Ümit Özdağ, kendisini vatana
ihanetle suçlayan, bu ağır sözlere nedense cevap vermekten kaçındı.

Ümit Özdağ’ın Süleyman Soylu’ya gösterdiği tepkinin yüzde biri kadar
bile Devlet Bahçeli’ye cevap ver(e)memiş olması
buzdağının görünmeyen kısmının görünenden
çok daha büyük olduğunu gösteriyor.

Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet!

Yüce Kur’an:
““Allah size, emanetleri mutlaka ehline
vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi
emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi
işitmekte, her şeyi görmektedir
.” (Nisa, 4/58)”

 

Hz. Ali: “Devletin dini adalettir.

 

Mehmet Akif
Ersoy:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp
sövemem.

Devamla:

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta
ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte
yerim!

Adam aldırmada geç git! diyemem
aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar
kaldırırım
!”

 

Bunlara
benzer ayet, hadis ve şiirleri çoğaltmak mümkün. Mevzubahis eğer adalet
konusuysa tanıdık tanımadık, uzak veya yakın sevelim,  sevmeyelim kim olduğu önemli değil.

 

Tarih,
adaletsizlikle hükmedilmiş birçok mazlumun tanığı olmuştur. Bağdat’ta Hallac-ı Mansur, Fransa’da adaletin tecelli etmesi için uğruna
zindanlarda çile çeken ünlü yazar Emile Zola’nın Alfred Dreyfus  davası, İstanbul’da milli şehidimiz Kaymakam
Kemal Bey
gibi misalleri çoğaltabiliriz.

 

Belki başka
suçları vardır tanımam bilmem ancak, ismini Gezi davasından sıkça duyduğumuz
Osman Kavala Davası” da yukarıdaki
örneklerden birisi sayılacak kadar önem arzetmektedir.

 

Önceki
duruşmada mahkeme, Kavala’yı “Gezi Parkı Olaylarında” suçsuz buldu ve
hakkında beraat kararı verdi. Tutuklu yargılanan Kavala tam tahliye olacakken
“Casusluk” iddiasıyla dava açılıp tahliye olmadan tutukluluğu devam ettirildi.

 

En son
yapılan duruşmada mahkeme, Kavala’ya
“casusluk” suçundan beraat kararı verirken, beraat ettiği Gezi olayları
sebebiyle “cebir ve şiddet kullanarak
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs
” suçlamasıyla ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezası verdi.

 

Gezi
Olayları davasının sonunda birçok siyasi ve hukuk adamı bu hukuksuzluğa karşı
sessiz kalmayıp tepkilerini dile getirdiler.

 

Konuşmayı
pek sevmeyen ancak bu hukuksuzluğa sessiz kalmayan Eski Yargıtay üyesi, Anayasa
Mahkemesi eski Başkanı ve 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet sezer tepkisini: “Gözyaşlarımı katledilen hukuk sistemi için
akıtıyorum
” diye dile getirmiştir.

 

Gezi Davası hukuksuzluğuna
karşı Meclis Gurup Toplantı salonunda tepkisini dile getiren İyi Parti Genel
Başkanı Sayın Meral Akşener ise: “1908’de
istibdata karşı koyan ruh neyse, Gezi de odur. 31 Mart’ta, meşrutiyeti yıkmaya
kalkışan darbecilerin, karşısında duran irade neyse, Gezi de odur. Demokrasi
için seferber olan, o günün Türk Gençleri neyse, ağacına, parkına ve heykeline
sahip çıkan, Gezi’deki Türk Gençleri de odur
” diye dile getirmiştir.

 

Her nedense
Sayın Akşener’in bu konuşması bazılarını çok rahatsız etmiş olacak ki, büyük
gaf yaptığını, derhal özür dilemesi gerektiğini istiyorlar.

 

Hâlbuki
yaptıklarından özür dileyecekler arasında sıralamaya koyacak olsak, Sayın
Akşener’in konuşması sıralamada yer almaz bile.

 

Sırf bir
yerlere selam çakmak için haksız eleştiride bulunmak, ne bulunana fayda sağlar,
ne de bulunulanı yaralar.

 

Unutmamalı
ki Tarih, gücünü bulunduğu makamdan alanı değil, makamına güç kazandıranları
yazmıştır.

 

Yaptıklarından
özür dilemesi gerekenler ise;

 

-2011
yılından bugüne Suriyeli, Afganlı, İranlı sığınmacıların Türkiye’yi istila
etmelerine sebep olanlar,

-Ege
denizindeki adalarımızın Yunanistan tarafından işgaline sessiz kalanlar,

-Türk
askerinin kafasına çuval geçirildiğinde nota verecek misiniz diye soran gazeteciye:
“Ne notası müzik notası mı?” diye dalga geçenler,

-Türk
askerine kumpas kurup, Ergenekon, Balyoz davalarıyla zindanlarda çürüten, bir
kısmının intiharına sebep olup genelkurmay başkanını dahi içeri atanlar,

-Çözüm
süreci, Habur, Dolmabahçe rezaletlerine zemin hazırlayanlar,

Yanlış ekonomi kararlarıyla Türkiye’nin
fakirleşmesine sebep olanlar.

-Şehit
kanlarıyla sulanmış mübarek vatan topraklarını kupon arazi fiyatına yabancılara
peşkeş çekenler.

 

Bütün şu
yukarıda saydıklarımı görmezden gelip Sayın Akşener’den özür bekleyen zevata
şimdi sormak isterim:

 

Bütün bunlar
olup biterken bunlardan da hesap sorup özür beklediniz mi veya bizim mi
haberimiz olmadı?

 

Ezcümle… kim
söylemiş bilemem ama sevdiğim bir sözle bitireyim yazımı. “Sesini değil sözünü yükseltmeli insan, zira gök gürültüleri değil, yağmurlardır
çiçekleri büyüten.”

 

Sağlıklı kalın.

A’mâk – ı Hayâl (3)

A’mâk-ı Hayâl’de geçen sorular, eserin çeşitli yerlerinde,
aşağıdaki şekilde cevaplandırılıyor:

Âlemde meşhûd olan (görülen) bu devran – Tekâmül içindir
kemâle (mükemmelliğe) doğru

Her nokta cevvâl (hareketli), her zerre raksân (âhenkli) –
Uçup giderler visâle (vuslata) doğru

Ekvân (varlıklar), insan koşup giderler – Tutulmaz, kapılmaz
hayale doğru

İnsan isen, gel, matlûbu (istenileni) anla – Yorulma gitme
celâle (büyüklenmeye) doğru

Ufk-i ezelde (ezel ufkunda) doğan bir güneş – Gider mi acep
zevâle (yokluğa) doğru

İfâte etme (boşa geçirme) kıymetli vakti – Çevir yüzünü
cemâle (Allah’a) doğru

x

Ey dil (gönül)! Cihanda sen şu’lezensin (şulelenen sensin) –
Meçhulü her an tayin edensin –

Âyine eşya (varlıklar ayna), manzûr (nazar edilen, bakılan)
sensin

Vahdetle her şey, maruf-i vicdan (vicdanla bilinir) –
Vicdanla âlim (vicdanla bilir) eşyayı (varlıkları) insan – Âyine eşya, manzûr
(asıl gaye ve maksat) sensin

Bâtın (her şeyin iç yüzü) tecelli
eyler şuûn (olaylar)da – Zahir (görünenler) taayyün eyler (belirir) butûnda (iç
yüzlerde) – Âyîne eşya, manzûr (kastedilen) sensin

Elvâh-ı kevnin (evrendeki
levhaların) tevhîdi (odak noktası) sensin – Âyât-ı Hakk’ın (Hakk’ın
âyetlerinin) tecvîdi (düzgün okuuşu ve asıl hedefi) sensin – Âyîne eşya, manzûr
sensin

x

Hep ikilik birlik için – Bak iki
göz, bir görüyor – Birlik ise dirlik için – Bak iki göz bir görüyor

Ruh u cesed, arş u felek – İns ü
peri, cinn ü melek –  Birlik için hep bu
emek – Bak iki göz, bir görüyor

Şirkten eyle hazer (sakın) –
Vaktini boş etme güzer (boş geçirme) – Âleme eyle bir nazar – Bak iki göz bir
görüyor

Sende seni, sende seni – Bil ki budur
“allemenî” (Rabbim bana öğretti, nefsini bilen Rabbini bilir) – Birleye gör can
u teni – Bak iki göz bir görüyor

x

Zahit bize tan eyleme (bizi hoş
gör) – Hak ismi okur dilimiz

Sakın efsane söyleme – Hazret’e
gider yolumuz

Erenlerin çoktur yolu – Cümlesine
dedik belî (evet)

Ko disünler bize deli – Usludan
yeğdir delimiz

Muhyî (Hayat veren Allah)! Sana ola
himmet – Âşık isen câna minnet!

(Elif Allah, mim Muhammed) –
Kisvemiz (görünüşümüz)dedir dalımız

x

Yarab! Hayatta nedir bu lezzet? –
Hayata rabteden (bağlayan) bu garip kuvvet?

Hayat ki bî beka (geçici), pür derd
ü keder (dert ve kederle dolu) – Yine emel o, nedir bu hikmet?

Bir an bırakmaz insanı rahat – Bin
türlü âlâm (elemler), derd-i maişet (geçim derdi)

Çocukluğunda ağlar beşikte –
Feryatla geçer o vakt-i ismet (günahsız zaman)

Civanlığında (gençliğinde) bin
türlü âmâl (emel) – Şeyhuhetinde (yaşlılığında) bin türlü mihnet (sıkıntı)

Vakt-i ecelde (ölürken) mazi, bir
an – Bir an için mi bunca sefalet (sefillik)?

Hâtıfî (gaipten) bir ses verdi
cevabı – Dedi: Hayatta bu zevk ü kıymet

Âkiller (akıllılar) için seyr-i
bedâyi (güzelliklerden Yaratanı bulmak, bilmek, sevmek ve istediği gibi olmak)
– Cahiller için yemekle şehvet

x

Yârab bu derde derman yok mu? – Bu
zindegîye (bu hayata) pâyan (son) yok mu?

Ne hevlengiz (ne korkunç) şu ân-ı
dâim (sürekli an) – Ne dehşet-efza (dehşetli) zamân-ı dâim (devam eden hayat)

Her şey geliyor, sonra gidiyor –
Peşin başlıyor sonra bitiyor

Başladım, lâkin mahrûm-i memat
(ölümden mahrum) – Kaldım cihanda misâl-i sebat (sebata örnek)

Ah kâşki (keşke) ben de öleydim – O
tatlı hâli ben de göreydim

Ne tatlıydı evvel bu âlem! – Zevk u
ümîdle (zevk ve ümitle) geçerdi her dem (her an)

Şems-i tâli’in (talih güneşinin)
ruhlu ziyası (ışığı) – Verirdi bana cennet sefası

Gayet severdim hilâl ü bedri
(dolunayı) – Şihâb u encümü (kayan yıldızı ve yıldzları), sabah u fecri

Her yerde rûnümâ olan (yüz
gösteren) güzellik  – Verirdi rûhuma
lâtif mestlik

Cümle şu’ûnda (olaylarda) bir zevk
bulurdum – Ekvânı handan (kâinatı güler yüzlü) pürşevk (şevkli) bulurdum

“Ne tatlı!” derdim, “ne tatlı
hayat!” – “Ah olmasaydı, ufûl (batış), memat (ölüm)!”

Meğer bu niyaz (yakarış) cinayet
imiş – Cinayet imiş, cehalet imiş

Kabule makrûn olmuş (kabul edilmiş)
duâmız – Hayât-ı câvidân (ebedî hayat) vermiş Hüdâmız

Yüz bin yıl oldu, daha bir yüz bin
– Bir yaşayış ki sonsuz, engin

Her gün aynı eşkâli (şekilleri)
görmek – Bu gün de dünkü ahvâli görmek

Aynı hissiyat, aynı ihsâsat
(duygulanmalar) – Aynı keşfiyat (keşifler), aynı ilhâmat (ilhamlar)

Doğrusu çekilmez ibtilâ (belâ) imiş
– Bu mecmûa-yı belâ vü teşviş (belâ ve kargaşaların tümü)

Güneş gözümde sönük bir ziya (ışık)
– Âlem bir yığın iğrenç heyûla (karaltı)!

Cemâl bir oyun, kemâl (olgunluk)
bir yalan – Aşk bir hayal, zevk bir yılan!

Hayat, evet, bu tarz-ı hayat – Aynı
hâlette (durumda) devam ü sebat (devam ve kalış)

Ne kadar büyük, çetin gam (keder)
imiş – Meğer hakiki cehennem imiş!

Müthiş (dehşetli) bir azap, müthiş
cehennem – Ah neredesin Naîm-i adem (yokluk cenneti)?

Yezdan (Rabbim)!  Lûtfet bir ân-ı nisyan (unutuş anı) – Bir
ân-ı hîçî (hiçlik anı), bir ân-ı bîşân (adsız, sansız bir an)

x

Güneş yanar, âlem döner – Bir gün
gelir hepsi söner

Ey sahib-i ilm-i hüner – Bilir
misin, sebebi kim?

Ne gelen var ne giden var – Ne solan
var ne biten var

Ne gülü var ne diken var – Bilir
misin, sebebi kim?

Her zerre ferd, yokdur eşi – Acep
bunlar kimin işi?

Ey kendini bilmez kişi – Bilir
misin sebebi kim?

Hak’tır desen, mânâsı ne? – Sebeb
midir bir kelime?

Soruyorum sana yine – Bilir misin
sebebi kim?

Annelerin Kıymeti

“Bana okuduğum
kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”

 

Anne
aile, yuva, birlik olma, paylaşma, mutluluk devşirme demektir. Annenin var
olduğu evde zenginlik, şatafat o kadar önemli değildir. Çünkü anne; zenginlik,
huzur, dayanışma, hayata tutunma, yaşama sevinci demektir.

 

O,
var olmanın şifresidir. Dünya kurulduğundan bu yana her sorunun, her engelin
çözücüsü, dikenli tarlaların goncası, susuz çöllerin vahası, beceriksiz ellerin
mahareti, başarılı erkeklerin mimarı, başarısız erkelerin kamuflajı olmuştur.

 

Tarlada
ırgat, evde hizmetçi, fabrikada işçi, onca çocukların bakıcısı, dadısı,
bekçisi, aşçısı, terapisti, öğretmeni “hatta babası” olmuştur.

 

O
yüzden toplumda en çok ihtimam gösterilmesi gereken kadındır. Muhataplarının
O’na hitap ederken “kırmamak ve üzmemek adına” çok dikkatli ve titiz davranması
gerekir.

 

Çünkü
kıymetlidir, çünkü hassas ve narindir. Sözlerin, zarafetsiz ve uluorta söyleniş
biçimi O’nu derinden yaralayabilir. O’nun ruhu has ipeklerden daha şeffaf, en
nadide tüllerden daha müstesnadır. Söylenen sözcüklerin bile filtre edilmeden
O’na sarf edilmesi haksızlıktır, kabalıktır.

 

Kadın
her şeyin en iyisine, en güzeline, en seçilmişine layıktır. Böyle düşünmek, bir
kadın için kesinlikle ayrıcalık değil, ihmal edilmemesi gereken bir vazifedir,
vicdanlar için borçtur.

 

Bazen
de anne demek; hüzün, çile, keder, meşakkat, heder olma, kendini feda etmenin
adıdır. İtilip kakılmanın, hakaretin, aşağılanmanın, değersizleştirilmenin,
küçük düşürülmenin, özgürlüğünün ipotek altına alınmasının, şiddetin, bazen de
canını vermenin adıdır anne olmak.

 

Kadınlarımız
hak ettikleri ilgi ve ihtimamı doya doya yaşadığı, gözlerinin içi gülerek
mutluluğa doyduğu gün, bu toplumun bayramı olacaktır. Bu da O’nu yeterince
anlamaktan, anlayabilmekten ibarettir sanırım. Çünkü O eşsiz bir kıymet ve bir
hazinedir.

 

Kadın,
erkekler için de bir aksesuar değildir. Eğlenilecek eşya, iş gördürülecek
makine veya çocuk üreticisi hiç değildir. O’nu böyle görmek, bir maharet, erkeklik
semeresi, güç gösterisi olamaz. Böyle bir hak veya ayrıcalık, hiç kimseye,
hiçbir güç tarafından verilmiş değildir. Verilmesi de mümkün olamaz.

 

O,
toplumun ve erkeğin; tamamlayıcısı, ekmeği, suyu, evi, canı, cananı, en
sevgilisi, gözünün nuru, kalbinin sevinç kaynağı, yaşama sevinci, dostu,
sırdaşı, biricik arkadaşı, ömrü, evinin direği, başının tacı, tesellisi, en
kıymetlisidir.

Kızı, kardeşi,
eşi, anası ve var oluş sebebidir.

 

O’nsuz
bir hayat düşünülemez. Olsa bile bu hayat yaşanamaz. Çünkü hayat O’nunla
anlamlıdır. Maddi yer küresinin değer kazanması, kıymetli olması da kadın
sayesindedir.

Metafizik
boyutumuzun içinde de O vardır. Ruhumuzun huzur bulması, sevinçlerimiz,
mutluluğumuz, değer yargılarımız vb. hep kadının bize verdiği manevi kıymet
sayesindedir.

 

Çocuklarına
daha güzel bir dünya kurma adına hayatını feda etmenin adıdır anne. Temizliğe
gitmek, gündelikli en zor koşullarda çalışmak, sokaklardan çöp toplamak da
annenin yaşam biçimidir bazen. Çünkü o yemez yedirir, giymez giydirir. Kendine
zaruri ihtiyaçlarını almaz, evladı rencide olmasın diye en kalitelisini ona
almaya çalışır. Okusun “adam olsun” diye çalıştırmaz, hırpalatmaz, yormaz,
kendine yardım dahi ettirmez.

 

Anne
alın teriyle, onurluca, dürüst ve helalden kazanıyorsa, çalıştığı işin
utanılacak hiçbir yönü yoktur, olamaz da. Hatta bu özveriden gurur
duyulmalıdır.

 

Her
makam ve meslek sahibi, annesi sayesinde bir yerlere gelmiştir. Anne, milleti
oluşturan her ferdin mihenk taşıdır. Yeri geldiğinde işçidir, askerdir,
polistir, hemşiredir, doktordur, mühendistir, öğretmendir, Kaymakamdır,
Validir, genel müdürdür, vekildir, bakandır başbakandır.

 

Bütün
bunların hem öğretmeni, hem annesidir. Yani anne “millet” demektir, vatan
demektir, bayrak demektir, namus demektir, haysiyet ve şeref demektir. Bu
yüzdendir kıymeti, bu yüzdendir ayağının altının öpülmeye layık görülmesi.

 

Öyleyse
bir ülkenin felakete gitmesinin, ya da yükselmesinin sebebi annedir. Çünkü anne
geleceği inşa edecek olan biricik çocuklarımızın yetiştiricisi, hayata
hazırlayıcısı ve mimarıdır.

 

Cennet
O’nun sayesinde çok yakınımızda, ayaklarının altındadır. Bu ayakları laikiyle
öpebilenlere ne mutlu. Dualarında, başarılarımız, sağlığımız, mutluluğumuz,
huzurumuz, kurtuluşumuz vardır. Bunları idrak eden kalplere, gönlüne
yerleştirmiş yüreklere ne kadar gıpta edilse azdır…

 

Annenin
gönlünü, rızasını kazananların, duasını alanların sırtı yere gelmez. İşleri
kolay, kazancı helal, bol ve bereketli, yüzü güleç, hayatı dertsiz belasız,
kazasız olur. Ömrü huzurlu ve mutlu geçer.

 

Vakarlı,
özverili, merhamet timsali, sevgi çağlayanı, ömrümüzde açan eşsiz çiçeklerimiz.
Nefesimiz, suyumuz, ömrümüzün anlamları, yüreklerimizin huzuru, hanelerimizin
mutluluk kaynağı, ecemiz, gündüzümüz ve gecemiz.

 

Her
gününüz mutlu, sağlıklı ve esen geçsin… İyi ki varsınız… Bizler bir hiçtik
sizler olmasaydınız…

 

Kadınlarımız,
pırlantalarımız Kızımız, eşimiz, anamız, bacımız O’nlar bizim baş tacımız…

Hep
var olun, sevgiyle kalın…

A’mâk – ı Hayâl (2)

     A’mâk-ı Hayâl’de
geçen sorular; eserin çeşitli yerlerinde aşağıdaki şekilde cevaplandırılıyor:

 

Bu fena mülküne (yokluk ülkesine) ibretle nazar kıl (bak) ey
can – Gafleti eyle hebâ (kaldır ortadan), hâlî (boş) değildir meydan

Kanı (hani) Sultan Süleyman, kanı (hani) İskender Han – Sad
hezâr (yüz bin) ömrü sürûr (sevinç) ile geçirsen bir ân

Ne güle, bülbüle bâkî a gözüm bâğ-ı cihân – Kime yâr oldu
muradınca felek, devr-i zamân?

x

Tama’ u (tamah ve) hırsa uyup nefs ile makhûr (kahr) olma –
Rahatın zâil olur (kaçar), nâm-ı meşhûr (çok ünlü) olma

Sohbet-i ârif-i billâha eriş (Allah ârifinin sohbetine
katıl), dûr (uzak) olma – Saltanat-ı mesned-i dünya (dünya makamının saltanatı)
ile mağrûr olma (gururlanma)

x

Zevk-i dünyâya (dünya zevkine) firîb olmadılar (aldanmadılar)
ehl-i kemâl (olgun insanlar) 

Bildiler hâsılı (sonuçta) hep zıll u hevâ, lu’b u hayâl (her
şey gölge, arzu, oyun ve hayâl)

Zevke teşbîhi cihânın (dünyanın zevke benzetilmesi) hele
rü’yaya misâl (benzer)

Dâmen-i aşkı (aşkın eteğini) tutup buldu kurb-i visâl
(vuslata yaklaştı ve vuslata erdi)

x

Yürü ey sâyih-i âvâre (seyahat eden avare) yürü, durma
yürü 

Koymasın râh-ı visâlden (vuslat yolundan) seni ezvâk-ı misâl
(dünya zevkleri)

Bu bedâyi (güzellikler) bu letâif (lâtiflikler) heme rü’ya ve
hayâl 

Yürü ey zâir-i bîçâre (zavallı ziyaretçi), yürü, durma yürü

Yürü ki nüzhet-i vuslatta (vuslatın nezihliğinde) teâli
(yüceliş) göresin 

Yürü aslında fenâ (yokluğu) bul, budur etvâr-ı kemâl
(olgunluk tavırları)

Yürü âlâyişi (gösterişi) terk et içesin ke’s-i visâl (vuslat
kadehinden) 

Yürü ki sâha-yı hîçîde (hiçlik alanında) tecelli göresin

  x

Bu şu’ûn (olaylar), âlem – Bîsebât u (kararsız ve)  bîkıdem (kıdemsiz) 

Nerde Havva, Âdem – Varsa aklın ey dedem

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Yâd-ı mâzî (geçmişi hatırlamak) bahşeder – Hayf u âlâm u
(hayıf, elemler ve) keder 

Olma meşgûl-i kader (kaderle meşgûl olma) – Kimse kalmaz, hep
gider

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Sen gibi bir sâile (dilenciye) – Hayf (yazık) değil mi
gâile  Olma meşgûl hâl ile – Derd-i
istikbâl ile

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Bu hayatta yok vefa – Her günü derd ü cefa – Ey müştak-ı safa
(sefayı özleyen) – Ömrünü etme heba

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

Kim bilir Edhem imiş – Bilmeyen sersem imiş – Gâyeti (sonu)
bir dem imiş 

Mâadâsı (gerisi) hemm (keder) imiş

Dem bu demdir, dem bu dem! 
Dem bu demdir, dem bu dem!

x

Ey zayf-ı bezm-i vücud (varlık meclisinin misafiri) – Anla
nedir, sırr-ı şuûn (olan bitenin sırrı) 

….. Yok dem-i vahdette hudûd (Vahdet ânının sınırı)

Her ne desen nâmı ânın (onun ismi) – Cümlede o nokta nihân
(gizli)

Gâhî (bazen) esîr gâhî (bazen) cihân – Mevt ü hayât (ölüm ve
hayat) câmı ânın (onun kadehi)

Gâhî (bazen) güneş, gâhî (bazen) kamer (ay) – Gâhî (bazen)
matar (yağmur), gâhî (bazen) sehâb 
(bulut) 

 Kendi ateş, kendi şihâb
(akan yıldız) – Kendi gece, kendi seher – Gâhî (bazen) hacer (taş), gâhî
(bazen) nebat (bitki) – Gâhî (bazen) neml (karınca), gâhî (bazen) esed (aslan)
– Kendisi ruh, kendi cesed – Kendi hayat, kendi memat (ölüm)

Devr ile Âdem olacak (zamanla Âdem var olunca) – Kendini
kendinde bulur – Mutlak iken nokta olur – Âdem imiş mazhar-ı Hak (Hakkın
mazharı)

x

Allahuekber! Allahuekber! – Ey sırr-ı vücûd-i bîvücûd (ey
varlıksız varlığın sırrı) 

Marufsun (tanınırsın) ama bilinmezsin – Zahirsin (aşikârsın)
ama görünmezsin