22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 311

Kurucu Değerlere Dönmek

0

(Yazarımız Levent
Ünsal’ın sitemizde Temmuz ayı başında 3 bölüm halinde yayınlanan “H.D.P.
Hakkında Her Şey ve Sn. Akşener’e Mektubumdur” yazıları Cumhuriyet
Gazetesi’nden gelen taleple 19 Temmuz 2022 günü ‘Olaylar Ve Görüşler’ sütununda
özet olarak yayınlanmıştır. Özetlemede bütüne yönelik anlam kaybı olmaması için
Yazar tarafından küçük düzeltmeler/ilaveler yapılmıştır.)

 

Türkiye Cumhuriyeti, Gazi
Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin, büyük bir zaferle
taçlandırdıkları, dünyanın ilk antiemperyalist savaşının ve devamında
Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin eseridir.

 

Aydınlık Bir Kale

Devletimiz, ulus
birliğimizdeki tüm halkların güven içinde yaşayabileceği, neslini ve üretici
güçlerini geliştirebileceği, bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte
demokratik bir cumhuriyet mücadelesi verebileceği, temelleri aydınlık bir kale
idi. Kürt etnik kimlikli halkımız, çok doğal bir siyasi tercihle, Güneydoğu’da
ABD sömürgesi, despotik bir devlet yerine yüz elli yıllık parlamenter deneyimi
olan, modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmiş olan Türkiye Cumhuriyeti
ulus birliğini, güvenli bir kale, bir vatan olarak seçmiş idi. Bu seçime hiçbir
kimsenin diyeceği bir şey olamaz.

Bu açıdan, üye-militan
tabanı itibarıyla, HDP’ye, sadece, etnik ayrılıkçı Kürtlerin partisi
diyebiliriz. Asla tüm Kürt etnik kimlikli nüfusun partisi diyemeyiz. Bu;
sadece, HDP’nin, sosyoloji bilimine ters, bir algı yaratma önermesidir. İşte
PKK, bu tersliği lehine çevirme çabasıyla, “Yıkılsın bu kale” deyip saldırıya
geçti.

 

Yıkıcı Talep

Türkiye’mizde bir Kürt
milli sorunu yoktu. Çünkü Kürt yoğunluklu coğrafyaya, milli ekonomik bir
ayrımcılık yapılmıyordu. Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da
birçok ilimiz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok ilimizden milli gelirden
aldığı pay olarak her zaman daha geri kalıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti
kimliğimizde, etnik kökenimizin ne olduğu yazmaz. Bu, tüm yurttaşlarımızın en
ideal eşitliğidir. Kürt etnik milliyetçilerinin, “eşit yurttaşlık” ve anayasada
ulusun diğer etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, ulus
devletin, etnik kimlik öznesinden bağımsız olarak tarihin biçimlendirdiği
nesnel yapısını yıkacak bir taleptir ve bu gerçekleşirse ulus devletimiz,
nerede duracağı bilinmeyen bir parçalanmaya doğru sürüklenecektir.

 

Milli Kurtuluş

İstanbul Belediye
Başkanlığı seçimlerini CHP’ye HDP kazandırdı iddiası, mantıktan yoksun bir
şehir efsanesidir. İptal edilen ilk seçimde, 16 bin oy farkındaki HDP katkısı
ne kadarsa, ikinci seçimdeki 800 bin oy farkına katkısı da o kadardır. Zafer;
seçimin iptali nedeniyle tepesi atan ve CHP’nin nihayet kazanabileceğini görüp
coşup sandıklara koşan, tüm İstanbul halkınındır.

CHP; büyük Atamızın,
sıfırdan, güçlü, modern bir ülke yaratan, kamucu ekonomik modeline bakarak
“kalkınma modeli” üretmelidir. Ham malzeme, tohum, toprak, su ile tekniği ve
emeği, yurt sathında buluşturacağı bu planı halka anlatmalıdır. Kurucu
değerlere döndüğünde, “Yeni CHP’ye asla oy vermem” diyen, yüzde 7.5 oranında,
kendi seçmeninin oyunu daha alır ve İYİ Parti ile birlikte iktidar olur.

Bu bir milli kurtuluş
çözümü olacaktır ve bu çözümde HDP’ye yer olamaz.

Bahçeli’nin Erdoğan Aşkı

MHP
Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan arasındaki ilişkinin bu boyuta geleceğini rüyamda görsem
inanmazdım.

“Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı tanıyınız, anlayınız, anlatınız.”

Devlet Bahçeli’nin “tüm
duygularından ve iradesinden sıyrılıp, varlığını/ benliğini Erdoğan’ın
manevi şahsiyetinde yok etme
mertebesine” eriştiğini gösteren bu sözlerini
işiteceğimi ise hayal bile edemezdim.

Bu sözler
bir siyasi parti genel başkanının ülkeyi yönetme iddiasında olmadığının
ifadesi. Partisinin de bir siyasi parti olmaktan çıkıp iktidar
yandaşı bir dernek konumuna geldiğini
gösteriyor.

Yıllarca
“devletin başına Devlet gelecek” sloganı ile coşturulan ülkücü-
milliyetçi kitlelere yeni hedef gösterilmiş oldu: “Devletin başından Erdoğan
gitmeyecek, biz de O’nun yandaşı olarak kalacağız”
mesajı verildi.

Bir siyasi partinin kendi varlığını sonlandırıp, başka parti bünyesine
iltihak etmesinin yolu bellidir.
Parti kapatılır veya partiden istifa edilir ve diğer partiye
katılırsınız. Numan Kurtulmuş’un Has Parti macerasından sonra kapağı AKP’ye
atması gibi.

Ama MHP
ve Bahçeli örneği daha önce hiç yaşanmadı.
Beden Balgat’ta, MHP Genel
Merkezinde, fakat aklı, iradesi ve gönlü Erdoğan’a tabi.

****************************

Aşk Öncesi Nefret Dönemi

Adeta “fenafil
Erdoğan”
diyebileceğimiz yani varlığını Erdoğan’ın manevi şahsiyetinde
yok etme
mertebesine gelmeden neler yaşanmamıştı ki?

AKP ve MHP genel başkanlarının daha önceleri bizlere birbirlerini tanıtmak için söylediklerinin
hepsini yazsam yerim yetmez, içim kaldırmaz.

Şunlar
Bahçeli’nin Erdoğan’a söylediklerinden bazıları:

“Be
hey densiz, be hey kanun tanımaz, ahlak bilmez.” “Erdoğan, sen nasıl bir
Müslümansın? Hadi Cumhurbaşkanı olmanı geçtik de, nasıl bir insansın?”

“Erdoğan israf, itham, inkâr ve iftiradır. Yine
zırvalamış, hezeyana batmış, zıvanadan çıkmıştır. Erdoğan aklıyla arasını
açmış, klinik bir vaka haline gelmiştir.” “Besmeleyle soygun yapıp şükrederek
haram havuzunda ıslandılar.”

Erdoğan’ın Bahçeli’ye ettiği sözler de en az bunlar kadar ağır: “Zürriyetsiz; Aile nedir, çoluk çocuk nedir
bilmez” “Ağzından salyalar akıyor; İnsanlıktan nasibini almamış birisin.” “Ülkücüler
Fatiha’yı bile bilmezler.”
“Biz
Türk milliyetçiliğini de ayaklarımızın altına
alıyoruz.”

Bahçeli’nin
tanıyın” dediği Erdoğan buysa Ülkücüler/ Türk Milliyetçileri bu Erdoğan’ı
iyi tanıyorlar, tanıtıyorlar. Ama Bahçeli’yi yeni tanımaya başlıyorlar.

Belki
de Bahçeli “eski defterleri karıştırmayalım” derken, “bu sözleri ve AKP’nin
terör örgütlerine verdiği tavizleri unutalım” demek istedi. Oysaki bunları
unutarak Erdoğan’ı tanıyamazsınız.

****************************

Bahçeli’den Özür Dilemiştim

2013
yılında ülkenin bir bölümünde devlet hâkimiyeti terör örgütüne devredilmişti.
“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazıları ve Türk Bayrakları indirilmiş, yerlerine PKK
paçavraları konulmuştu. Türk kimliğimiz artık övünülecek değil, özür dilenecek
bir hale getirilmişti. Teröristbaşı ülkenin en önemli siyasi aktörlerinden biri
yapılmıştı. FETÖ devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmişti.

Bölücülüğe karşı bir bütün olarak dikilebilecek Meclis’teki tek parti
MHP idi. Ama O’nun da sesi çıkmıyordu. Bahçeli’yi “etkili bir muhalefet
yapamadığı için” suçluyorduk.

O
sırada “Alo Fatih” diye tarihe geçen bir olay ortaya çıkınca MHP
Genel Başkanı Devlet Bahçeli’
nin etkisiz muhalefeti için önemli bir mazeretinin
olduğunu düşündük.

O
dönemde basın, yandaş medya, Cemaat medyası ve ana akım medya diye üç
büyük grup halinde idi. (Sonraki yıllarda bu üç grup da yandaş hale getirildi.
Karşısında birkaç TV kanalı ve gazeteden oluşan muhalif medya kaldı.)

O
yıllarda MHP liderinin bir cümlesini altyazı olarak yayımlayan Habertürk
TV’ye, Tayyip Erdoğan’ın bizzat telefonla müdahale ederek yayından kaldırttığı

ortaya çıktı. Başbakan Erdoğan, Bahçeli’nin TV’lerde bırakın konuşmasına,
altyazı ile bir cümlesinin verilmesine bile tahammül edememişti.

14.07.2013’te
MHP lideri Bahçeli’nin basın toplantısını veren Habertürk TV’nin yöneticisi
Fatih Saraç’ı bizzat Başbakan Erdoğan’ın telefonla aradığı ve yayını
kestirdiğini
gösteren tape ortaya çıktı.

“Gücü
özgürlüğünde” denilen medyanın Başbakan’ın kuklası olduğunu, tarafsız ve
bağımsız zannettiğimiz medya yönetici ve yazarlarının Tayyip Erdoğan’ın sesi ve
suç ortağı olduğunu, ses kayıtlarından işiterek öğrendik.

Bu
şartlarda etkili muhalefet yapılması mümkün değildi. Bu yüzden Devlet
Bahçeli’yi haksız yere suçladığımız kanaatine vardım. Ve 10 Şubat 2014’te “Devlet
Bahçeli’den Özür Diliyorum”
başlıklı bir yazı yazdım.

Şimdi kendime
soruyorum, Bahçeli bu özrü hak ediyor muydu?

****************************

Devlet Bahçeli’nin Misyonu Ne?

Son
derece iyi niyetle yaptığım bir yorumla Devlet Bahçeli’nin o zamanki mazeretini
haklı bulmuş olmakla acaba yanlış mı yaptım? Yani “yeterince medyada sesini
duyuramadığı için muhalefet yapamıyor”
gerekçesi doğru değil miydi?

Sonraki
yıllarda, Devlet Bahçeli Erdoğan’ı tek
adamlığa götüren Anayasa değişikliğinin mimarı oldu
. Erdoğan ile kanka olduktan
sonra Ahmet Türk’ün uyduruk bir
sağlık gerekçesiyle hapisten çıkmasını
sağladı.
Aynı yıl “hasta” Ahmet Türk HDP’den Mardin Büyükşehir Belediye
Başkanı oldu. A. Öcalan’a İmralı’dan
mesaj gönderttirilerek seçimlere müdahale ettirilmesine ses çıkarmadı. Osman Öcalan’ın TRT’ye çıkarılmasını eleştirmedi.
Suriyeli ve Afgan göçleriyle
demografik yapımızın bozulmasına seyirci kaldı.

Acaba Bahçeli’nin
bilmediğimiz bir hedefi veya görevi vardı da onu mu yapıyordu?

Devlet
Bahçeli Çözüm Sürecinde ve AKP’nin Irak, Suriye, Ege adalarında
yürüttüğü başarısız dış politikasında da hep ülkücülerin
gazını alma görevini
mi yerine getiriyordu?

Şimdi Bahçeli
Erdoğan’a, MHP AKP’ye adeta eklemlendi.
AKP’liler bile Erdoğan’ın yanlışlarını,
MHP’liler kadar savunamıyorlar.

MHP yönetiminin muhalefet
görevi yapmak, iktidar olmak ve ülkeyi yönetmek gibi bir hedefi yok. Acaba
görevlerinin tamamlandığını mı düşünüyor?

Ve Başbuğ
Alparslan Türkeş’in partisini
iktidar partisine stepne yapmak yetmedi ve şimdi
de MHP’nin kapısına kilit vurmak için şartları mı hazırlıyor?

Türkiye Filistin Olmasın

0

Filistin’de
1897 yılında doğan bir bebek 1947 Yılında eğer hayatta ise veya göç etmediyse
50 yaşında İsrail vatandaşı olmuştu. 1 milyon  Filistinlinin Siyonist
terörizmi sonucu 800 bini 1947’ye kadar göç etmişti[1].
Emperyalistler Osmanlı’ya sürekli baskı yaparak Yahudi ve yabancı nüfusunu
Filistin’de artırdılar. I. Dünya savaşında Osmanlı’ya karşı Arapların önemli
bir kısmı ve Yahudiler İngilizlere yardım ettiler. II. Dünya savaşından sonra
ise  Siyonistler emellerine yani devletlerine kavuştular. 

2022 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss “Kaçak
Göçmenleri Türkiye’ye Gönderme” planlarından bahsediyor, Avrupa Birliği,
Suriyeli sığınmacıları geri gönderemezsiniz diyorsa tarih tekerrür ediyor
demektir.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı
dünyanın dört bir köşesinden gelen her insana verilebiliyorsa Türkiye
Filistin’in düştüğü trajediye sürükleniyor demektir.   Filistin’de
İsrail’in kuruluşu toprak satışı ve Osmanlı ve daha sonra İngiliz Mandası
vatandaşlığı alması ile başlamıştır. Osmanlı döneminin güçlü devletleri olan
İtalya, Almanya, Fransa, Avusturya, Rusya ve İngiltere Musevilerin Filistin’e
iskânı konusunda hemfikirdiler ve her türlü yolla bu projeyi desteklemekten
geri durmuyorlardı. Filistin’de Arapların bir kısmının topraklarını
Siyonistlere satması ise işin diğer bir acı yönüdür. İlk ayrılıkçı Arap
hareketini örgütleyen Cezayirli Emir Abdülkadir’in ölümünden sonra oğulları
Rothschild (Rotşildlerin) ailesi ile ilişkiye geçmişler ve Filistin’de
kendilerine muhacir oldukları için tahsis edilen Akka sancağı Taberiye
Kazasındaki dört köyü gasp ederek Siyonist Rothschild ailesi vekillerine
satmışlardır[2]. Bu gibi
örnekler BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi) ve BEO (Babıali Evrak Odası)
kayıtlarında mevcuttur.  

Osmanlı
Belgelerinde o döneme ait suiistimal olayları da yazmaktadır. Üstelik hem
Osmanlı Belgelerinde hem de Rotşild ailesi ve benzeri Siyonistlerin
temsilcilerinin kimlere rüşvet verdiğine dair kayıtlar da mevcuttur. Osmanlı
yönetiminin acziyeti ise ayrı bir gerçektir. Merkezin çevreyi kontrol edememesi
ile birlikte dış borçlar ve Duyun-u Umumiye[3]’de
dış politikayı şekillendirmiş ve yönlendirmiştir. Basını o dönemde daha çok
Avrupa basınından takip etmek mümkündür. Onların tutumu da Siyonizm’in
lehinedir. Aydınların ve vatanperver Subayların tavırları ile ilgili birçok
belge de mevcuttur. Örneğin Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Suriye’de(Şam) görev
yaptığı sırada (1905) rüşvet almaya tenezzül etmeye çalışan bir subayı uyarması
hafızalardadır. Mustafa Kemal Diyor ki: “Bugünün adamı mı olmak istiyorsun,
yoksa yarının mı?” Subay: “Elbette Yarının” Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal: “Öyle
ise elbette pay alamazsın[4]”.

Filistin’in
Yahudileştirilmesi açısından  BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), Dâhiliye,
Hariciye ve Yıldız evrakları yeterince aydınlatıcıdır. Rothschildlerin
(Rotşildlerin) arazi satın alıp fakir Yahudiler dağıtması ve Avrupa ve
Rusya’nın göçü hızlandırması ile İsrail devleti doğmuştur.  Musevi göçmenlerin Filistin’e iskânında
izlenen yöntem şunlar vurmuştur: yabancılara arazi satışları uluslararası
anlaşmalarda ihlal edilerek siyasi amaçlarla hareket eden Yahudi şahıs ve
kuruluşların eline geçmiştir. 1882 yılından başlayıp 1903 yılına kadar
devam eden birinci göç dalgası ile 1904-1914 yılları arasında ise İkinci büyük
göç dalgası başlamıştır. Baron Rothschild Uluslararası gücünü ve Osmanlı’ya
vermiş olduğu borçları da kullanarak Musevi varlığını Filistin topraklarında
artırmıştır. Kırım Harbi’nde Osmanlı Devleti’ne yüklü miktarda borç veren Rothschild
Ailesi o borçların faizi ile İsrail devletini adım adım inşa etmiştir.
Filistin’deki Miri ya da vakıf arazilerini de usulsüz bir şekilde yerleşime açılmak
üzere almışlardır. Hatta sahte vekaletnameler düzenlenerek yerli köylü ve
çiftçiler yüzlerce yıldır yaşadıkları yerlerden çıkarılmıştır. Rüşvet ve santaj
çekinmeden uygulanmıştır. Köylülerin Ziraat Bankası’na olan borçlarına karşı
teminat gösterdikleri arazilerde yine icra yoluyla bu Musevilere satılmıştır.
Yerliler Musevilerin ırgatı durumuna düşmüşlerdir. Kayıt dışı Musevilerin
sayısı ise asla kontrol edilememiştir. Musevi kolonileri zamanla Kasaba
oluşturmuşlardır. Yerli halka karşı baskı, tehdit ve gasp yöntemi de Filistin’e
uygulanan yöntemlerdendir. Müstear isimlerle arazi satın alma, sahte belgelerle
satış, dağılmış arazilerin işgali, fahiş fiatla satın alma ve Rothschildlere tanınan
ayrıcalıklar gibi birçok hatalı uygulama İsrail devletinin yolunu açmıştır[5]. I.
Dünya Savaşı sırasında ise İngilizler tarafından Şerif Hüseyin’e vaat edilen
Arap krallığı Osmanlı’nın arkadan vurulmasına neden olmuş Filistin
topraklarının İngiliz mandasına dönüşmesinin yolunu açmıştır. Şerif Hüseyin ile
aralarında yaptıkları anlaşma ile İngiltere Arap İslam hilafetini
onaylanacaktır. Bütün Arap ülkelerindeki ekonomik teşebbüslerde İngiltere’ye
tercih hakkı tanınanacaktır (yani kapitülasyonlar verilecektir). İngiltere ile
Şerif Hüseyin’in başında olacağı Arap Devleti veya İmparatorluğu arasında 15
yıl süreli bir ittifak imzalanacaktır. Osmanlı Devleti Ortadoğu’dan tasfiye
edilirken İngiltere ve Fransa birlikte 16 Mayıs 1916’da Sykes-Picot
Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma ile Beyrut dâhil Rakka’dan itibaren kuzeye
doğru Suriye’nin bütün kıyı bölgeleri ile Adana ve Mersin bölgelerin Fransa’ya,
Bağdat Basra arasındaki Dicle Fırat bölgesi de İngiltere’ye veriliyordu.
Filistin konusu açık bırakılmıştı. İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e oynadığı oyun
bu kadarla kalmamıştı. Filistin’i bağımsız Arap krallığı’na bırakmadığı gibi
burada Yahudilere bir yurt edinmeyi vaat eden Balfour Deklerasyonu’nu kaleme
aldı. Bu sırada gençliğinden beri Siyonizm hareketi ile ilgilenen Weizmann
İngiltere hükümetine verdikleri ilk Muhtara da Filistin’de “bir yurt” değil
Filistin’in “Yahudi Yurdu” olarak kabul edilmesini Filistin’e özerklik
verilmesini ve Filistin’e Yahudi göçlerinin serbest bırakılmasını istediler.
Lakin Şerif Hüseyin ve oğullarının Yahudiler ve İngilizlerle dostlukları o
kadar ileriye gitmişti ki Hüseyin’in oğlu Emir Faysal dünya Siyonist
teşkilatına 3 Mart 1919 tarihli yazdığı mektupta şu ifadeleri kullanıyordu:
“Biz Araplarla Yahudilerin ırk bakımından yeğen olduklarına inanıyoruz. Biz
Araplar bilhassa içimizde aydın olanlar Siyonist hareketine derin bir sempati
ile bakıyoruz. Biz Yahudilere yurtlarına hoş geldiler diyoruz. Hareketinizin
liderleri ve bilhassa doktor Uzman ile yakın münasebet içinde olmuştuk ve
olmaya da devam ediyoruz. Doktor Weizmann davamıza çok yardım etti ve ümit
ederim Araplarda yakında onun bu nazik davranışına mukabele etme durumunda
olurlar. Her iki hareketimiz birbirini tamamlamaktadır. Yahudi hareketi millî
bir harekettir ve emperyalist değildir bizim hareketimiz de millîdir ve
emperyalist de değildir ve Suriye’de her ikimize de yer vardır iki hareketimiz
den hiçbiri diğeri olmadan gerçek başarıya ulaşamaz[6]”.

Türkiye’de
de kozmopolit bir Emevî Devleti yahut İsrail vilayeti oluşturulmak
istenmektedir. Tabi bütün bu olanlara zemin hazırlayanlar ve emperyalistlere
cesaret verenlerin Türkiye’de kimler olduğu anlaşılmalıdır. Türk kimliği
Türkiye Cumhuriyetinde yaşayacaksa geleceğimize sahip çıkılmalıdır. Geleceğe
bugünden sahip çıkılabilir. Yapılması gereken ilmin ve belgelerin ışığında Türk
milletini aydınlatmak ve bilgilendirmektir. Gelecek nesiller bizden bunu
beklemektedir. Aksi halde bugün doğan bir Türk çocuğu 50 yaşında bambaşka bir
kimliğe mahkûm edilecektir.

En
ufak bir Türklük kaygısı olmayanların bu sözleri idrak etmesi mümkün değildir.
Sözümüz Türklüğü atalarından miras alıp gelecek kuşaklara devretmek
isteyenleredir. Türkiye’yi şehir devletlerine bölmek isteyenler hatta
emperyalistlerin amaçlarına terk etmek isteyenlere sözümüz yoktur. Bunlara
karşı sadece aklımız,  yüreğimiz ve mücadele azmimiz vardır. “Dost ve
düşman bilmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti ilelebet Türk kalacaktır”.

 



[1] Ömer Rıza Doğrul, İsrail:
Tedhiş, istilâ ve Harp Kaynağı, Yeni Zamanlar yayınları, İstanbul, 2004, s.
108.

[2] Mustafa Balcıoğlu, Sezai
Balcı, Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu,
Erguvani Yayınları, 2018, Ankara, s. 290, 314.

[3] Düyun-u Umumiye (Düyun-u
Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi), 1881-1923 yılları
arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun iç ve dış borçlarını denetleyen bir
kurumdur. Lozan’da büyük tartışmalara neden olmuştur. Cumhuriyet kurulduktan
sonra borçları ödemesine devam edilmiş ve borçlar kapatılmıştır.

[4] Ali Güler, Atatürk ve
Beytülmal, halk Kitabevi, İstanbul, 2016, s. 30.

[5] Ömer Tellioğlu, Filistin’e
Musevi Göçü ve Siyonizm (1880-1914), Kitabevi, İstanbul, 2018, ss. 120-140.

[6] Fahir Armaoğlu, Filistin
Meselesi ve Arap İsrail savaşları, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1991,
ss.  31-34.

20 Temmuz 1974 Kıbrıs Destanı…

     Destan; milletlerin yaşadıkları tarihî
olayların efsanevî ve mitolojik unsurlarla yoğrularak oluşturduğu millî
karakter taşıyan uzun manzum eserlerdir.

     Türk
milletinin 4000 yıllık tarihine damgasını vurmuş nice destanlar vardır.
Böylesine güçlü bir tarihi özgeçmişe sahip Türk’ün, yakın tarihimize damgasını
vurmuş öylesine önemli, öylesine çarpıcı bir destanı vardır ki, bu destanın
adı:

     Kıbrıs Destanıdır.

     Kıbrıs Destanı tarih sayfalarına mitolojik
olaylarla değil ama adada yaşayan Türklerin ve Mehmetçiklerin yarattığı unutulmaz
efsanevi kahramanlıklarının çarpıcı gerçekleriyle yazılmıştır.

    Çünkü
Kıbrıs adası Türk Milletine atalarından yadigâr vatan toprağıdır. Bu vatan
toprağında yaşayan bir avuç soydaşımız şehitlerimizin aziz kanlarıyla sulayarak
vatan bellediği bu toprakların yüzyıllardan beri sahipliğini yaparken, adada
yaşayan Rumların 1963 yılında Kıbrıs Türkünün yaşadığı bu toprakları ele
geçirmek istemesiyle Kıbrıs Destanının gerçekleri tarihin unutmaz hafızasına
kaydedilmeye başlamıştır.

      Kıbrıs Destanının anlatımına geçmeden önce bu
destanı yaratan olaylara tarafsız bir gözle bakmak gerekir.

      Bir
düşünün bakalım; 307 yıl boyunca atalarınızın vatan belleyerek size emanet
ettiği topraklarınız, eviniz, malınız bir gece hiçbir neden yokken komşumuz
diye bildiğiniz, yan yana yaşadığınız Rumlar tarafından elinizden çeke, çeke
alınmak isteniyor. Bu haksızlığa direniyorsunuz ama ne çare? Bu defa canınıza,
namusunuza tasallut ediliyor, sadece Türk oldukları için binlerce insanınız
topluca katlediliyor.

     İşte
Kıbrıs Türk’ünün o acılı yılları böyle başlamış; Kıbrıs Destanının sayfaları vatan
toprağını, malını, namusunu, canını savunmak isteyen bu insanların nice
kahramanlıkları ile yazılmıştır

    50’li
yıllardan, 20 Temmuz 1974 Cumartesi sabahına kadar çeyrek asır boyunca ada
topraklarının her karışında bu destanı tarihe yazanların alın teri, can ve kan
bedeli vardır.

    Kıbrıs Türkleri, bu yıllar boyunca hayatlarını
seve, seve feda etmişler ama vatan topraklarından bir karışını dahi Rumlara
teslim etmemişlerdir.

    En
nihayetinde bağrından çıktıkları ana vatan Türkiye, Türkiye’nin can insanları
Kıbrıs Türk’ünün imdadına yetişmiş; yıllar boyunca Rumlara kahramanca direnen,
Toros’un özgür dağlarına bakarak, hasretle Mehmetçiği bekleyen gözler; 20 Temmuz
1974 sabahı muradına ermiş, Mücahitle Mehmetçik o Cumartesi sabahı, asla geçilemez
denilen Beşparmak dağlarının geçilmesiyle sarmaş dolaş olmuştur.

   Şimdi
biz susalım Kıbrıs Destanı konuşsun:

   ‘’O cumartesi sabahı adanın semalarında
görülen çelik kanatlı, ay yıldızlı kartallarla geldi Mehmetçikler. Korkusuzca
atladılar yanıp tutuşan ovalara, her biri ‘’kelime-i şehadeti’’ mırıldanırken,
yüreklerinde sadece onlara verilen görevleri yerine getireceklerinin yemini
vardı.

     O
Cumartesi sabahı, Pladini sahillerine de ayakbastı Mehmetçikler, korkusuzca
düşmanın üstüne, üstüne gittiler. Şehit düştüler, Gazi oldular ama
komutanlarının verdiği her emri eksiz yerine getirdiler.

    O Cumartesi sabahı, Mehmetçiğine kavuşan
Mücahitleriyle, Mücahideleriyle Kıbrıs Türkleri düğüne gider gibiydiler.
Ellerinde silah, yüreklerinde vatan aşkıyla düşmanın üstüne yürüdüler.

     Hiç unutulur mu? Daha 15 yaşındaki küçücük bir
mücahidin Boğaz üçgenindeki cephaneliğimize yaklaşan alevleri söndürebilmek
adına traktörüyle birlikte cephaneliğin çevresinde hendek açarken Rum topçusu
tarafından vurulduğu; canını seve, seve feda ettiği…

     Hiç unutulur mu? Lefkoşa surları içindeki
yiğitler burcunda mevzilenmiş bir avuç mücahidin, burcu ele geçirerek, Lefkoşa
Türk kesimine girmek isteyen yüzlerce Rum askerine kahramanca karşı koyuşu…

     Hiç unutulur mu? Şırnaklı Er Salih Kabul ’ün
savaşın ilk saatlerinde düşmanın attığı bir grup havan mermisi arasında
kaybolup, toz toprak yatıştığında ayakları dizinden kopmuş bir halde mermilerin
kazdığı çukurda yatarken, yanına koşan Bölük Komutanına, Taburun Doktoruna:
‘’Neden telaş ediyonuz gomutanım? Anamız bizleri bugünler için doğurmadı mı?’’
dediği…

      Hiç
unutulur mu? Tıpkı Çanakkale’de efsaneleşen Seyit Onbaşı’nın kavradığı top
mermisi gibi; uçaksavar ağır makinalı tüfek manga komutanı Karslı Kemal çavuşun
makinalı tüfeğini sırtlayıp, her birisi 250 adetlik 12,7 mm’lik mermi
şeritlerini de bedenine dolayarak neredeyse kendi ağırlığının üç katı bir yükle
taarruza katıldığı…

      Hiç unutulur mu? 14 Ağustos 1974 sabahı Mehmetçikleriyle
birlikte Miamilya köyüne taarruz ederken Rumların döşediği mayın tarlasından
geçit açmak için kasaturasıyla toprağı şişleyen Bölük Komutanı Üsteğmen Atilla
Çilingir’in yanına koşarak gelen; ‘’Aman komutanım siz daha çok gençsiniz, size
bir şey olursa bu birlik komutansız kalır. Bırakın bu geçidi ben açayım’’ diyen
50 yaşındaki Mücahit Hüseyin dayının fedakârlığı…

     Hiç unutulur mu? 14 Ağustos 1974 akşamı ele
geçirilen Rum köyü Miamilya da (Yeni adı, Haspolat) ele geçirilen Rum esirleri
arasında bulunan hamile Rum kadınlarıyla, küçücük bebekli annelerle, eli
bastonlu yaşlı Rumlarla kendi aşını, suyunu paylaşan; bölgeyi ele geçiren bölük
komutanına (Üsteğmen Atilla Çilingir’e): ‘’Komutanım bu emzikli bebelere,
hamile annelere yakın çiftlikten süt sağıp getireyim mi?’’ Diyen o yüce yürekli
Mehmetçik…’’

    Bu destan, Türk’ü vatan sevdasıyla sınayan
düşmanına verilmiş en çarpıcı cevaptır. Bu cevabın içinde asırlar boyunca
vatanı dara düştüğünde, vatanına yan gözle bakıldığında, vatan toprakları
alınmak istendiğinde Türk insanının neler yapabileceğini anlatan nice
kahramanlıklar yer almaktadır.

    Yukarıda tırnak içinde kısa, kısa anlattığım
gerçeklere tanıklık eden gözlerim, beynim, vicdanım bu unutulmaz olayların her
birisini yaratanlara minnet borçludur. Çünkü onlar atalarından emanet vatan
topraklarını hayatları pahasına düşmana teslim etmemişlerdir.

    Ve
hala ‘’O Gazi Topraklarda’’ dalgalanan ay yıldızlı bayraklarımızla çevrelenen
hudut boylarında kahraman şehitlerimizin gölgesi bulunmakta, edilen şu yemin
duyulmaktadır:

   ‘’Asil Türk Milletinin namus ve şerefini, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
bölünmez bütünlüğünü, yavru vatan kuzey Kıbrıs’ta sorumluluğuma verilmiş bölgeyi korumakla görevli
gözetleyiciyim. Gözüm sorumluluk bölgemde, kulağım komutanda. Vatan ve Millet
uğruna, seve seve can vermeye hazırım komutanım!”

15 Temmuz 2016’nın Öğrettikleri

            15
Temmuz “bir halkın” direnişiymiş… O “bir halk”a neredeyse utanmadan kalabalık
diyenlerimiz de olabilir. “Milletleşme, Millet, Halk ve Kalabalık” maddelerini
bir zahmet gerekli kaynaklardan faydalanarak öğrenebilsek. Bu kavramları
kullananların tabii ki o şanlı direnişi küçümsemediklerini biliyoruz. Yanlış
kavramları görmekten de bıktık. 15 Temmuz şanlı direnişi Türk halkının
milletleşme sürecinde epey mesafe alarak Türk Milleti olduğunu
gösterdiği, adeta ispat ettiği somut bir sosyal olaydır. Milli şuurun, etnik ve
mezhep şuurunun üstünde hissedildiği bir gecedir 15 Temmuz. Toplumda
kollektifleşen milli şuur uyanmış, harekete geçmiş, vatanı için vereceği en
kıymetli varlığının canı olduğunu hisseden herkesi sokağa dökmüş, 252 vatan
evladı şehitlik mertebesine ulaşmıştır. Bu diğergamlığın zirvesidir; egoizmin
ve çözülmenin değil. 15 Temmuz’da vatanlarını darbe ve arkasından gelecek
işgalden kurtarmak için her türlü tehlikeyi göze alanlar Türk Milletinin bir sürü,
kalabalık , “bu millet” olmadığını da kanları ile çizdiler.

            Şehitliğe
kararlılıkla ve cesaretle yönelenlerin bir kısmı arabasında “Çırpınırdı
Karadeniz” söylüyor, bir kısmı Bozkurt işareti yapıyor; bır kısmı da işin ciddiyetini
anlayarak Cumhurbaşkanının emrini yerine getiriyordu. Onlar “bir millet” veya
“bu millet” değil; milli şuur ve sağduyu ile hareket eden yüce Türk milletiydi.
Babalarının veya dedelerinin vatan şuuru ile cephedeydiler. 

            Türk
Milleti askeri ve sivili ile babalarından ve dedelerinden kendilerine intikal
eden o haysiyetli tavırla ve ülkenin bölünmezliğini önlemek için ortaya
çıktılar. 15 Temmuz Türk Milletinin askeri ve sivili ile Sevr Antlaşmasını
bir kez daha parçalayıp, sözde dost kılıklı soytarılarının yüzüne fırlattığı
tarihtir.
Bu tarihte olanlar ülkenin nasıl bir anayasaya ihtiyacı olduğunu
da haykırmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Milli Mücadele’nin kurulma ve
gerçekleştirme amaçlarına uygun olarak bir anayasa istediklerini haykırmışlardır.
Türkiye’yi parsellere bölerek küçüklü büyüklü devletçiklikler,  otonom bölgeler yaratma peşinde olan sözde
dostlarımıza da ebedi bir kırmızı kart gösterilmiştir. O asil şehitlerimiz ve
gazilerimiz aslında demokratikleşme örtüsü altındaki çokkültürlülük virüsünün
yayıldığını da fark edenlerdir.

            Sözde
demokrasi, demokrasi diyerek bu kavramı dillerinden düşürmeyen birçok Batılı
ülke ve onların sözde demokrat ve terörist sevici medya kuruluşları çok
enteresandır ama; Türkiye’de işbaşında bir hükümet yokmuş gibi darbeye
sarılmışlar ve alkışlamışlardır. Darbe teşvikçileri, hocaları ve
düzenleyicileri sözde müttefiklerimiz aslında çoğu düşmanımız asker
üniformasını kirleten satılık ve kiralık alçakların başarısını beklemişlerdir.

            15
Temmuz direnişi aslında aydın, yarı aydın, tecrübesiz siyasetçi herkese ders
niteliğindedir. Devlet adamlığı çok ciddi bir iştir; aldatılmışlığı ve
yanılmayı kaldırmaz.  Her türlü tedbir
artık alınmıştır diye beyanda bulunanlar ve geçmişte yanlışlar yapanlar her
halde aldatılmamayı, yanıltılmamayı da bu tedbirlere ilave etmişlerdir.

            Atalarına
layık olup 15 Temmuz’da gereğini yapanlar, her türlü ihanet ve satılmışlığa
karşı biz varız diyebilen o aziz ve yiğit şehitlerimize yüce Allah’tan rahmet
diliyor; gazilerimize saygı duyuyoruz. Onlar Türkiye’nin basit bir Orta Anadolu
devleti yapılmasına da karşı çıkmışlar, milli tarihe önemli bir damga
vurmuşlardır. Türk Milletindeki asil ve vefalı, dayanışmacı tavır, Irak ve
Suriye’nin kuzeyindeki harekatlarda da görülmüş; askere çorap ve atkı örülmüş,
yemek taşınmıştır. Şehitlerimize, gazilerimize ve onları yetiştiren ailelerine
çok şey borçluyuz.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!…

Suriyeliler ve Afganların kıyafetleri hakkında!

İzmit
şehir merkezinde bulunan yürüyüş yolunda, bir bankın üzerine bağdaş kurarak
oturmuş yanında ki ile yüksek ses tonu ile sohbet eden Suriyeli olduğunu tahmin
ettiğim “boydan entarili” yaşlı bir
amca çekti dikkatimi!

Oturuşu
ve kıyafeti ile çok aykırı bir görüntü oluşturuyordu.

Kıyafeti,
saçı ve sakalı ile yaşadığı şehre “ülkeye”
ait olmadığı her halinden belliydi.

Ben
sizden değilim diyordu adeta!

***

Bunları
düşünerek yürürken, biri uyarmalı
diye düşünerek geri döndüm.

Öyle
ya, o biri biz olmazsak kim olacaktı ki!

***

Amca
Merhaba diye, gülümseyerek başladım söze…

Haline
tavrına kıyafetine istemsizce gülümsemiştim, komik gözüküyordu çünkü!

Oturuşun
normal mi diye sorum!

         
Gülümseyerek
yaklaştığım için o da gülümseyerek biz böyle alışmışız dedi.

Kıyafetin
normal mi diye sordum!

         
Bu bizim Milli kıyafetimiz dedi.

Peki
bu gün sizin Milli gününüz mü diye sordum!

         
Şaşırarak,
hayır dedi.

Bizim
ülkemizde dünyanın her yerinden insan yaşıyor, 72 Çeşit Millet!

Herkes
günlük yaşamında kendi ülkesinin kıyafetini giyse, ülkesinde oturduğu gibi
otursa, doğru olur mu?

Misal;
Afrikalı göçmenler önlerine yaprak bağlayarak dolaşsa! Nasıl olur diye pek çok
millet ve
Milli kıyafeti
hakkında örnekleri verdim.

         
Şaşırarak
dinliyordu!

Burası
şehir merkezi, yöresel kıyafet günleri değil! Dedim.

***

Sizinkiler
de Almanya’ya gitmişler dedi!

Sen
hiç Almanya’da yaşarken, zeybek
kıyafeti ile gezen, beline yörük kuşağı bağlayan, Kafkas elbiseli ve ya
Karadeniz yöresine ait kıyafetlerle gezen bir Türk görüp ve ya duydun mu dedim!

         
Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

Yaşı
60 dan fazlaydı, belki yetmişten de!

Bak
amca, zaten varlığınızın uzayan süresi ülkemiz için hem ekonomik hem de sosyal olarak büyük sorun oluşturuyor,

Üstüne
bir de sizin Suriye’de  Afganistan’da
yaşıyormuş gibi davranışlarınız, yaşantı tarzınız, kıyafetlerinizi buraya
taşıma gayretiniz, bu sorunu içinden çıkılmaz bir hale getiriyor,

Siz
Suriye de yaşarken başka ülkelerden sizin isteğiniz dışında gelen göçmenler
sizin burada giyindiğiniz gibi kendi yöresel kıyafetleri ile dolaşsa hoşunuza
gider miydi diyerek,

Böyle
devam ederseniz, sürekli dışlanırsınız diye
nazikçe uyardım.

***

Ülkemizde
yaşayan sadece ev alarak vatandaşlık alan zengin Araplar var onlarda çarşıya da
deve ile mi gelsin, deyince

 

         
Gülümseyerek,
haklısın hiç böyle düşünmemiştim dedi.

 

Bizim
de aykırı davranmamamız lazım deyince ben
de mutlu oldum.

Madem
gitmek istemiyorsunuz, kalmak için gayret etmelisiniz diyerek, selamlayarak yoluma devam ettim.

***

Demem
o ki; Almanya’nın bizden talep ettiği işçiler ülkelerine gelince çabuk uyum
sağlasınlar diye ön kabulden geçen gurbetçi adayları daha Türkiye de iken kurslara
ve eğitimlere tabi tutuldu.

Almanya
ve yaşantıları hakkında bilgiler verildi.

Kendi
ülkelerine giriş yaptıklarında da bu eğitimler bir müddet devam etti.

Hatırlayın
Almanya otobüsünde ki kravatlı fötr
şapkalı Türkleri!

Kaldı
ki Almanlar kuralları olan, disiplinli ve kuralları iktidar değişince
değişmeyen bir ülke ve bizler de göçebe bir kültüre sahip olduğumuz için
gittiğimiz coğrafyalara çabuk adapte olan “diğer
Asyalı milletlere nazaran”
Batı medeniyetine uyum sağlaması daha mümkün bir
milletiz.

***

Birde Arapları düşünün!

Konuşmalarını,
aile yapılarını, üslupları, gırtlak yapılarını, toplu yaşam içerisinde ki
davranışlarını, bedevi kültürünün ve çöl ikliminin onların yaşantısında ki
izlerini!!!

Bizim
vatandaşımız olup ta, yurt dışında büyük şehirlerde uyum sorunu yaşayanların
çoğu da Arapların akraba toplulukları!

Varın
gerisini siz hesap edin!

Herhangi
bir eğitim ve adaptasyon sürecinden geçmeden sınırı aşanın geldiğini de varsayarsak,
bu sorun ülkemizin geleceği için, ekonomik
istikrasızlıktan da, dış güçlerin varlığından da büyük bir sorun!

Ve
maalesef bu sorun çığ gibi büyüyerek geliyor, üstümüze üstümüze!!!

Bakalım
şu meşhur 2023 ve sonrası ülkemiz nelere gebe!

***

Hayırla gelir inşallah.

Selam
ve dua ile.

Osmanlı Hekimlerine Göre Sağlıklı Gıdalar…Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzdeki sağlık uzmanları, özellikle kırmızı et
konusunda katı davranıyorlar. Osmanlı hekimlerinin konu ile alakalı görüşleri
nasıldı?

Prof. Dr. Ayten
Altıntaş:
Osmanlı hekimleri, etin vücut için en faydalı gıdalardan biri olduğu
konusunda hemfikirdirler.

Çetinoğlu: Sınırlama söz konusu
mu?

Prof. Altıntaş: Sınırlamadan
çok etin kalitesi üzerinde duruluyor.

Çetinoğlu: Kaliteli etin vasıfları nelerdir?

Prof. Altıntaş: Etlerin
sağlık için en iyileri de tespit edilmiştir. Birinci sırada erkek koyun eti
gelir. Daha sonra sırası ile sütten kesilmemiş buzağı, kuzu ve oğlak etleri
insan tabiatı için uygun iyi gıdalardandır. İyi etin diğer şartları da hekimler
tarafından bildirilmektedir. Öncelikle hayvanın haşarılıkla ve öksüzlükle
büyütülmemiş olmasına dikkat çekilir. Uzak yerden sürülüp kahırla gelmiş ise
bir kaç gün dinlenmeden kesilmemesi gerekir. Kesilecek hayvan dövülüp kahır
görmüş olmamalı, bilgisiz çobanlar elinde yaramaz ot otlayıp eti harap olmuş
olmamalıdır. Çok zayıf ve çok yağlı hayvan olmamalıdır. İyi et için hayvanın
kesildiği bıçak bile önemlidir. Hekimler Çingene bıçağı denen kör bıçakla
kesilmemesi gerektiğini yazarlar. Kesilen hayvanın derisi derhal çıkarılmalı,
hayvanın içerisindekiler karnındakiler derhal boşaltılmalıdır ki kokusu ete
geçmemelidir.

Koyun, kuzu, oğlak etlerinden sonra gelen etler; İyi
beslenmiş tavuk eti,  keklik, sülün
etleridir. Balıketinin iyisi tatlı su balığıdır. Temiz topraklı, taşlı
akarsularda tutulan ufak balıkların etleri iyi etler arasındadır, tercih
edilir.

Çetinoğlu: Koyun veya sığır… Hayvanın hangi bölgesindeki etin iyi
olduğu hususunda da tavsiyeler olmalı…

Prof. Altıntaş:
Etin iyisi, kemiğe yapışmış olan kısımdır. Hayvanın çok hareket eden
kısımlarının etleri iyidir. Böyle kısımlar semiz olur. Hayvanın kol ve bacak
tarafındaki etlerden sonra boyun eti, ondan sonra kaburga tarafı iyidir. Hayvan
yan yatar dolayısı ile bu durum da hareket sayılır ve kaburga tarafı da iyi
ettir. Bütün bu şartlara uygun olan etlerin vücut için yararlı iyi gıda olduğu
belirtilir. Fakat dikkati çeken şey böyle bir etin değerinin bile ekmekten daha
aşağıda olmasıdır. Bunu şöyle fâde ederler: ‘Bu dediğim vasıfla olacak etler cüz’i bedendir. Et kuvvet bakımından
ekmekten aşağıdır, verdiği kuvvet bir buçuk kilo et ancak bir ekmek kadardır
.’

Çetinoğlu: İyi gıdaların
üçüncü sırasına neyi koyuyorlar?

Prof. Altıntaş: Osmanlı
hekimlerine göre ekmek ve etten sonra gelen iyi gıda tereyağıdır. ‘Sâde yağ’ da tereyağın eritilmesi ile
hazırlanmıştır. Sütten veya yoğurttan yapılmış tereyağı beden için faydalı
gıdaların başında gelir. Tereyağın hemen yanında yumurta yer alır. Yumurta da iyi
gıda olarak kabul edilen besinlerdendir, tek şartı rafadan yumurta olarak
pişirilmelidir. Bunlar latif, hafif gıdalardandır.

Çetinoğlu: Meyvelere de bakabilir miyiz Efendim?

Prof. Altıntaş: Meyvelerden
iyi gıda olarak kabul edilen yalnızca üzüm ve incirdir. Bu iki meyve insan
tabiatına uygun olup vücudun kuvvetini artırır ve onu besler. Fakat bunlar için
de özel şartlar vardır. Yaş meyve olarak üzüm için olgunlaşmış, iyice olmuş,
sonra toplanmış ak, iri taneli sulu tatlı üzüm olması tavsiye edilir. Yalnız
şartı toplandıktan sonra birkaç gün bekletilmiş olmalıdır. Üzüm toplandıktan
hemen sonra yenilmez mutlaka birkaç gün bekletilmeli daha sonra yenmelidir.
İncir için istenen şart tamamen olgunlaşmış, iyice olmuş incir olmasıdır.

Bu şartlardaki üzüm ve incir insan tabiatı için en faydalı
iyi gıdalardandır.

Taze meyvelerden nar da iyi gıdadır. Fakat nar mayhoş
olmalıdır. Tatlı veya ekşi nar iyi değildir. Mayhoş nar dedikleri ne gayet
ekşidir, ne gayet tatlıdır bu seçilmelidir. Narın arkasından elma ve armut
gelir. Elma tatlı olmalı fakat çok hafif ekşisi olmalıdır. Hekimler bunu ‘yedide bir ekşisi ola’ diye târif
ederler. Armut lâtif sulu olmalıdır. Bütün meyveler mevsiminde yenmelidir. Çok
önemli bir husus da meyveleri ağacından toplandığı zaman hemen yememektir.
Birkaç gün bekleyip yemelidir.

Çetinoğlu: Bal hakkındaki düşünceler ne merkezdedir?

Prof. Altıntaş:
Bal da iyi gıdalardandır. Bal ak bal olmalı ve ateş görmemiş olmalıdır.
Petekten taze olarak alınmış bal iyidir. Baldan sonra iyi gıda sırasında
kurutulmuş yemişlerden kızıl üzümle kabuğu soyulmuş badem ve kuru incirle ceviz
içi tavsiye edilir.

İyi gıdaları acıkıldığı zaman vaktinde yemelidir. En iyisi
acıkıldığı zaman iyi gıdalara erişebilmeli ve bu gıdaları yemelidir. Acıkıldığı
zaman iyi gıda bulunmazsa çaresiz diğer gıdalar yenilir.

Çetinoğlu: Başka bir mevzua geçmeden önce iyi gıda ile alakalı
değerlendirmenizi lütfeder misiniz?

Prof. Altıntaş: Yemek-içmek
meselesi Osmanlı hekimleri için çok önemli bir konudur. Hekimin birinci görevi
insanlara sağlıklı hayat konusunda bilgilendirmek bu konuda kurallar koymaktır.
Sağlıklı yaşamak için yenilenlerin gıda niteliğinde olması gerekir. Gıda konusu
çok ciddî ve o zamanki bilgilere göre ince bir meseledir. İnsan bedenine
alınınca kan yapıp onun yaşaması için önemli olan maddeleri sağlaması lâzımdır.
Uzun yılların tecrübesinden geçmiş bu bilgiler gıda ile devâyı ayırır. Çünkü
gıda özelliğinde olan yiyecekler vücutta zararlı bir madde bırakmaz ve bedeni
besler, bedene uyumludur. Devâ niteliğinde olan yiyecekler ise bedene bir ilaç
olarak etki eder, kana bedenin sağlığına etki eden maddeler verir. Bu maddeler
bedenin sağlık açısından düzenini bozar ve istenmeyen maddeleri doğurur.

Bu sebepten hekimlerin gıda ve devâyı çok iyi ayırt etmesi
ve bu bilgileri insanlara bildirmesi gerekir. Öyle de yapılmıştır. Bu bilgiler
insanlara öğretilmiş ve bizim geleneğimize de işlemiştir. Hangi gıdaların nasıl
yeneceği, nelerle beraber yenmemesi gerektiği bilgisi herkes tarafından kabul
edilir ve uygulanır bilgilerdi.

Bu bilgilerin yanı sıra hekimler yeme-içme düzenini, hangi
mevsimlerde hangi gıdaların alınması gerektiği, hangi yaşlarda hangi gıdalarla
beslenilmesini saptamışlardı.

İyi gıda ile beslenmek hem bedenin hem de ruh sağlığı için
önemli idi. Osmanlı hekimi hastalıklarda öncelikle hastanın yediği yiyeceğini
kontrol altına alır ve düzeltirdi.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

 

 

 

Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ:

İstanbul
Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur. 1975 yılından beri tıp tarihi
çalışmaları içindedir. 1980 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kadrosuna
geçmiş, 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör
unvanını almıştır.

Tıp tarihi
dışında ‘tıpta etik’ de diğer bir uzmanlık alanıdır. Altıntaş araştırmalarını
öncelikle ‘Türk tıp eğitimi’ konularında yoğunlaştırmış, daha sonra ‘
Osmanlı tıbbında tedâvi’ konusuna ağırlık vermiştir. Gül ile ilgili kitapları, bu
çalışmaların ürünüdür.

Kitap hâlinde ayınlanmış eserleri:

Yadigâr: Tabîb İbn-i Şerîf , Yâdigâr; 15. yüzyıl Türkçe
Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf: Yerküre Yayınları. İstanbul,  2 Cilt. (Proje Danışmanı olarak  2003 – 2004 
Cilt)

Türk Tıbbının Önemli Adımları: (Prof. Dr. Hüsrev Hatemi
ile birlikte) İstanbul, 2006.

Gül, Gülsuyu / Tarihte, Tedâvide ve Gelenekteki
Yeri:
İstanbul, 2007. (İkinci Baskı: 2010
Gülbirlik)

Gül / İlaçların En
Güzeli:
Hayy Kitap, İstanbul, 2009.

Rose,  Rose Water, Historical, Therapeutic and
Cultural Perspectives:
Maestro Publishing,
İstanbul, 2010.

Dünden Bugüne Türkiye
Tıp Akademisi:
Maestro Yayıncılık, İstanbul Aralık 2010.

Hastahaneden Fakülteye
Cerrahpaşa
: 44.Yıl Hâtırâsına. İstanbul, 2011.

Araştırma
makaleleri, kongre bildirileri ve kitap bölümleri dâhil olmak üzere 125 ilmî
yazısı vardır. En büyük amacı bu ilmî çalışmalarının insana ulaştırılması,
günlük hayatta yer bulmasıdır.

Prof. Dr.
Ayten Altıntaş evli ve iki çocuk annesidir.

Dinbazlık Irkçılık

Post-
gerçeklik, post- truth denen şey ne? Olayları, olguyu gerçekteki gibi değil,
olmasını arzu ettiğimiz gibi anlatmak. Ne hakla? Şu hakla: Eğer kutsal bir
hedefe gittiğinize inanmışsanız yalan mubahtır. Harpte hile mubahtır ya… Onun
için doğrular önemli değildir. Bizi hedefimize götürecek doğru varsa ne âlâ.
Yoksa? Yoksa uydururuz. Varmış gibi anlatırız. Tabii bu yalan üretimi işini
kanaat önderleri yapar. Takipçiler bunları alıp tekrar ederler. Büyüklerin
tartışılmaz gerçekleri varken hâşâ bir de onlardan şüphe mi edecekler?

 

İtterak
teraki

Aşağıya
aynen alacağım “yorum”, bizim Millî Düşünce Merkezi YouTube sitesinde, genç
fikir adamımız Esad Kıraç’ın Türkçülük konulu bir videosuna geldi. Merak
edenler videoyu şuradan izleyebilir. Şimdi yoruma buyurun:

 

“Türkçülük
batıl bir inançdır ayrıca hilafeti bölmek için masonlar ve Yahudiler tarafından
düzenlenen bir projedir devleti Ali’ye Osmaniye bölmek için çıkışmıştır ayrıca
Türkçülük de itterak da teraki de selanik de kurulmuştur dünya tarihinde bir
ilkdir bu siz öyle bir parti düşün ki merkezi payitaht da diyil ayrıca ne təsadüfdür
ki ahalisi çoğunluğu Yahudiler dir sizce ve bu bir tesadüf mü ayrıca ne tuafdır
ki Turancılık firni ilk defa ortaya atan Muhsin Tekinalp yani mohis kohel
fıransız Yahudisi dir ayrıca Turancılık ın kitabını yazmış Yusuf akcura da
babası tarafından Tatar annesi tarafından Yahudi dir ayrıca Hüseyin Nihal atsız
bir Sırp milyetçisi dir sonra dan Türkçü olmuştur yani bir dönem dir alçak
şamanist bir kafirdir din düşma dır ayrıca peygamber efendimize hakaret
içerikli şiirleri vardır çoğu türk bile olmayan alçak Atalar ında peygamber
efendimiz in önüne koymuştur ayrıca öldünde bile kendisini şaman usulü gömdürdü
ve İsmail aspurhan da türk diyidir Yahudi asıllı dır Ziya Gökalp de türk diyidir
Kürt dür ayrıca Kürtçü dür sonra dan Türkçü olmuştur yani dönmedir”

 

“Kötüyse
yahudidir”

Post
gerçeklik imalatı da asgari bir seviye gerektirir herhâlde. Yukarıdaki
paragrafın yazarı (?) açıktır ki henüz hakkıyla okuryazar değil. Belki “Ali
topu at.”ı okuyabildiği için önlüğüne kırmızı kurdele iliştirme düzeyinde.
Şimdi, bu “yorumcu”nun yazmaya çalıştığı bu yalanları, kendisinin uydurması
mümkün değil. Niçin ciddiye aldın diye sorarsanız işte bundandır. Bu kişi, bu
kadar yalanı uyduracak seviyede değil, görüyorsunuz. Hangi medreseden feyz
aldığı araştırmaya değer.

 

Onu
bırakmadan önce iki noktaya dikkat çekmek isterim. Birincisi “ırkçı-faşist”
diye böğürürken çırılçıplak ortaya serdiği gerçek ırkçılık! O Yahudi,
Yahudi’nin yanındaki de Yahudi! “Yahudiyse kötüdür!” anlayışı, Hitler’in falan
eriştiği bir ırkçılık düzeyiydi. Bizim dinbazlar onu aşmış. Onlar için,
“Kötüyse Yahudidir!”. Mesela Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarının,
sanayicilerimizin, gazetecilerimizin, yazarlarımızın çoğu Yahudidir. “Yahudi Darwin”i
de gördüm. Bu açık ırkçılık ve bir nefret suçu; fakat o işlere bakan bir merci
yok bizde herhâlde.

 

 

 İtiraf edeyim, o yukarıdaki yorumdaki
seviyeyle yeni karşılaşıyorum. Demek ki okumalarım eksik. Onu araştırırken
gözüme başka bir şey çarptı. Yine koyu dinbaz birisi, sosyal medyada, “Sıhhî
hadis”ten bahsediyordu. Biri de ona takılmış, “Ne diyorsun? Yani hastane,
doktor, hastalık falan hakkında hadis mi?” Sonra o Tweet’i kaybettim. Tekrar
bulayım diye Google’a yazdım. Ne göreyim! “Sıhhî hadis” almış yürümüş. Şu anda
tırnak içine alıp aradım. “Sıhhî hadis” konusunda 45 yazı bulundu! 40 sevaptır
ya, bu 45 olmuş!

 

Sahih
hadis olur. Hadisin sıhhatinden de bahsedilebilir. Ama “sıhhî hadis” diye bir
şey yoktur. Peki, ben neden bu zırvalarla uğraşıyorum? O 45 sonuç var ya. Girin
bakın, ne kadar militan, ne kadar kaleminden kan damlayan tipler. Fırsat verin,
palasından da kan damlar.

 

Yüksek
seviye!

Yukarıdaki
yorumcunun yazı ve anlatım seviyesinin epey üstünde bir başka örnek verip
bitireyim. Bu sefer post- gerçekleri anlatan rahmetli Erbakan. Tabii yine kötü
ve hain bir Yahudi’den, Millî Mücadele’nin, milliyetçilerin Lozan Heyeti’ndeki
delegesi, Hahambaşı Hayim Nahum Efendi’den bahsediyor. Dinbazların on yıllar
ötesine dayanan bir post- gerçeklikleri vardır. Bizim heyet saf, saftorik
Lozan’da mücadele verirken şeytani zekalı Nahum bunların hepsini kandırır ve
laikliği kabul ettirir. Saftoriklerin başında da rahmetli İsmet İnönü vardır
tabii. Heyet, merkezle devamlı haberleştiği için Ankara’dakiler de külliyen ya
saftoriktir ve kanarlar yahut Yahudidir ve oyunun içindedirler. Tek aklı
başında kişi, hepsini kolayca kandıran Hayim Nahum Efendi’dir. İşte Erbakan
Hoca’nın anlattığı, Lozan’da uygulamaya konulan Hayim Nahum doktrini! “Türkleri
harp meydanında yenemezsiniz. Onun için içerden yıkacağız. Bunun için: 1. İşsiz
bırakacağız 2. Aç bırakacağız 3. Borca esir edeceğiz 4. Dininden
uzaklaştıracağız 5. Böleceğiz 6. Böldüklerimizi birbiri ile çarpıştıracağız 7.
Büyük İsrail’e vilayet yapacağız.”

 

Bugünlerde,
Hoca’nın bunları söylediği bir videoyu ortalıkta dolaştırıyorlar. Arayan bulur.
“Hayim Nahum doktrini” ve “Erbakan” yazın yeterli. Eliniz değmişken aklınıza
hangi isim gelirse o ismi ve yanına “Yahudi” yazın. Hepimizin Yahudi olduğunu
göreceksiniz. Atatürk, Koç ailesi, Doğan ailesi, Demirel. Galiba İnönü değil, o
Süryani imiş.

 

 

 Peki, bunlar neye dayanıyor? Irkçı istihare ve
ilhama herhâlde. Çünkü hiçbir dinbaz, bir dayanak, bir kaynak zikretmiyor.

 

İşte
bu insanlar, yalanlarını kustuktan sonra bize dönüp “ırkçı!” demiyorlar mı?!
Allah ıslah etsin.

 

Hahambaşı
Hayim Nahum Efendi’yi bilmeyenlere özetleyeyim: Türkiye’nin parçalanmaması için
çırpınan, bu amaçla Avrupa başkentlerinin kapısını tek tek çalan, Avrupa’da
verdiği demeçlerle millî mücadeleyi sonuna kadar destekleyen bir vatanseverdir
Nahum Efendi. Zaferden sonra Lozan heyetimizde görevlendirildi.

 

Bütün
okuyucularımın bayramını kutlar, insanların birbirine nefret değil sevgi ve
güven duyduğu bir Türkiye dilerim. Değerli dostum Yağmur Tunalı’nın güzel
deyişiyle: “Bayram gibi bayram olsun” sevgili okuyucularım.(
https://millidusunce.com/dinbaz-irkcilik/)

Rüyasal İslam!

Üstünlük
takvada!

Takva
= Bilinç?

Yani,
yanlıştan sakınma gayreti,

Yanlış
= Günah!

Doğru
= Sevap

Her şey çok basit
aslında!

***

BÜTÜN
MESELE GAYRET!

Şartlar
neyi gerektirirse gerektirsin doğruyu söylemeye,

Haksızlığa
razı gelmemeye,

Hoş
görmeye,

Affetmeye,

Özür
dilemeye,

Hakkı
olmayana tenezzül etmemeye

Komşusunu
rahatsız etmemeye,

Haddini
bilmeye,

Güzel
söz söylemeye,

GAYRET

RÜYA GİBİ!

***

Korkulmayan,
sığınılan, güvenilen, hak hukuk gözeten, emin, merhametli…

Birbirine
iyiliği tavsiye eden,

Gaz
vermek yerine öğüt vermek gibi!

Trafikte
yol vermek, aracımızı düzgün park etmek, kuyruğa girdiğimizde, var olan sıraya
riayet etmek gibi!

RÜYA GİBİ!

***

Tıpkı
görmeden iman ettiğimiz peygamberimizin öğütlediği gibi!

Ben
bu gün rızkımı kazandım, ne alacaksanız komşundan alın diyen ecdat gibi.

Annesi
yalan söyleme dediği için, kervanını soyan eşkıyalara yalan söylemeyen
Abdulkadir Geylani gibi.

Şahsi
işlerinde devletin mumunu kullanmayan Hz. Ebubekir gibi!

Lüks
ve ihtişamdan sakınarak halkının huzuru birlik ve beraberliğine kendini adayan,
aç ve açıkta kimse var mı diye “insanların” evlerini yoklayan Hz. Ömer gibi.

RÜYA GİBİ!

***

Mürüvvet;
insanın, kendisini lekeleyecek şeylerden kaçınması, kendisine güzel huylar
kazandıracak şeylere yaklaşmasıdır diyen Hz. Ali Gibi.

Fazilet,
gücü yettiği halde affetmektir diyen Hz. Ali gibi.

İnsanın
iyisi ile kötüsünü bir tutma, çünkü bu adil olmayan eşitlik, iyileri iyilikten
soğutur diyen Hz. Ali gibi.

Ayıbın
en büyüğü, sende olan bir ayıpla başkasını kınamandır diyen Hz. Ali gibi.

Gönülleriniz
bir olmadıktan sonra sayıca çok olmanız

,ın
bir anlamı yoktur diyen Hz. Ali gibi.

RÜYA GİBİ.

***

İşi
ehline ver diyen Peygamber efendimiz gibi!

İstişare
etmemizi, birlik olmak için adım atmamızı, adaletin tesisi için fedakarlık
yapmamızı, dünya malı için hırslanmamamızı, emin olunan insanlardan olmamızı,
güvenilir olmamızı, hatalı isek hatamızı kabul edecek kadar erdemli, hatada
ısrar etmeyecek kadar da itikat sahibi olmamızı, Müslüman olmayanların dahi
sözüne, davranışlarına adaletine güvendiği insanlar olmamızı, “doymamızı,
olgunlaşmamızı” öğütleyen, Peygamber
efendimiz gibi.

RÜYA GİBİ.

***

 

Akli
İslam, Kalbi İslam öğretileri ile Anadolu’yu mayalayan, İmam Maturidi, Hoca
Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli ve Sarı Saltuk gibi.!

         RÜYA
GİBİ.        

***

Rüyasal
İslam ile, Siyasal İslam arasında ki farkları yazmaya kalksak!

Mülakat,
sadakat, delalet, siyaset, felaket! Diye devam eder gider!

Bende
yazarım, sizlerde yazarsınız, binlerce sayfa yazarız, da!

Lafın
çoğu da israfa girebilir!

Yukarıda
ki kafiyeye göre yazacak olursak, bize lazım olan Adalet!

***

Özetle;
Gördüğümüz Rüya ile uyandığımız dünya birbirine benzemiyorsa, hala vakit varken
bir yerden başlamalıyız, bir yerden derken de KENDİMİZDEN.

Kendimizi
düzeltmeden Aleme nizam vermeye çalışmayalım inşallah!

Kabus
görmemek için, Rüyada hikmet arayanlardan olalım inşallah!

Yanlışları
düzeltemiyorsak, ortak olmayalım inşallah!

Yanlışların
çok olduğunu idrak ettiğimiz ortamlardan bir adım dahi uzaklaşmak, belki de
attığımız adımların en kıymetlisi olabilir.

***

Bütün
mesele iyi insan olmaya çalışmak,

İyi
insan olmadan, iyi Müslüman da olamayız.

İslam
dünyasının durumu malum!

En
başta da BİZİM!

RÜYALARDA BULUŞALIM
İNŞALLAH.

Altın Orda’nın Târihî Coğrafyası

0

Cengiz Han
(1162-1227) Aral Gölünü, Hazer Denizi’nin ve Karadeniz’in Kuzey kıyılarını
içine alan toprakları en büyük oğlu Cuci’ye (1185-1227) vermişti. Cuci, devlet
kurma işlemini tamamlayamadan, babasından birkaç ay önce vefat eti. Yerine
geçen oğlu Batu Han (1207-1255) 1235 yılında Saray şehri merkez olmak üzere
Altın Orda Hakanlığı’nı kurdu. 1255 yılında ölümünden sonra birer yıl ara ile
Sertak ve Ulakçı hakan oldu. 1257 yılında Batu Han’ın küçük kardeşi Berke Han
(?-1266) tahta oturdu. Gerçekleştirdiği fetihlerle Altın Orda Hakanlığı’nı
imparatorluk hâline getirdi ve Müslüman olduğunu ilân etti. İmparatorluğun
bütün halkı İslâmiyet’le şereflendi. Moğol kökenli hanlıklar-hakanlıklar
içerisinde İslâmiyet’i kabul edip Türkleşen ilk devlettir. Zaman içerisinde
Çağataylar, Timurlular ve İlhanlılar gibi Moğol kökenli diğer devletler de
Müslüman olup Türk kültürünü benimsediler.

Berke Han’dan
sonra Mengü Temir tahta oturdu ise de yönetimdeki bütün yetkiler ordu komutanı
Emir Nogay’da idi. Emir Nogay, Cengiz Han soyundan olmadığı için han-hakan
unvânını kullanamadı. O’nun ölümünden sonra Cengiz Han soyundan Tula Buka tahta
oturdu. 1291-1312 yılları arasında Emir Timur’un desteği ile yönetime Toktamış
Han geldi. Timur ile arası açılınca tahtı küçük kardeşine bırakmak
mecburiyetinde kaldı. Vefatından sonra da Altın Orda Devleti’nde şehzâdeler
kavgası sebebiyle istikrar sağlanamadı. Hakanlar, 1 yıl ve daha az sürelerle
tahtta oturabildiler. Uluğ Muhammed Han, 1419-1445 yılları arasında 3 defa
tahtın sâhibi oldu ise de sonunda ülkesini terk edip, günümüzde Tataristan
Muhtar Cumhuriyeti olarak varlığını devam ettiren Kazan Hanlığını diğer bir
şehzâde Hacı Giray, 1449 yılında Kırım Hanlığı’nı kurdu.

1502 yılında
Altın Orda hükümdârı olan Şeyh Ahmed Han’ın ölümünden sonra, bir zamanlar Rus
Kinezlerini tâyin eden, Ruslara hükmeden şanlı Altın Orda Hanlığı
topraklarında; Kasım (1445-1534), Kazan (1445-1552), Kırım (1449-1783), Sibir
(1464-1598), Astrahan (1466-1557)  hanlıkları
kuruldu. Zamanla bunların hepsi Rus hâkimiyeti altına girdi ve Ruslar yıllar,
asırlar boyunca sâdece Türklerin değil, bütün insanlığın kanını emmek, kökünü
kurutmak için vahşiyane plânlar hazırlayıp uyguladılar.

***

Altın Orda’nın Târihî Coğrfyası (13.-14. Asırlar)
isimli kitabın yazarı Dr. Târihçi Vadim
Leonidoviç Ergorov
; Altınorda Devleti’nin coğrafyası ve sınırları,
şehirleri ve iktisâdî coğrafyası, idârî ve siyâsî teşkilâtı, askerî ve politik
coğrafyası hakkında, kolayca erişilebilecek kitap ve ansiklopedilerde bulunmayan
bilgiler sunuyor. Alan çalışması yapan târih öğrencileri ve profesyonel
târihçiler için değerli bir kaynaktır. 13,5 X 21 santim ölçülerinde 359
sayfalık eser, târih araştırmacısı Alihan Büyükçolak tarafından Türkçe’ye
çevrilmiştir.

Kitabın son sayfalarında;
Coğrafî Adlar Dizini (s: 345-355) ve haritalar (s: 356-359) yer alıyor.

***

Eserin arka
kapak yazısı:

Altın Orda
çalışmaları, Rus ve Sovyet târih ilminin klasik başlıklarından biridir. Altın
Orda târihine olan ilgi yalnızca göçebe bir toplumun gelişim süreciyle değil,
aynı zamanda çevresindeki yerleşik halklarla olan etkileşimine dâir bir dizi
problemin çözümüyle ilişkilidir. Uzun bir süre boyunca Altın Orda, çok çeşitli
ve kalabalık nüfuslu geniş bir târihî coğrafyanın politik, sosyal ve kültürle
alâkalı gelişiminde özel ve aşırı tepkici bir rol oynamıştır.

Altın Orda ile
ilgili bu konuların aydınlatılması maksadını taşıyan kitap, temel olarak
siyâsî-târihî coğrafya meselelerini ele almaktadır. Altın Orda’nm ekonomik
coğrafyası hakkında yetkin bir açıklama için, 13-14. yüzyılların pek çok
sayıdaki yerleşim yerinde daha derinlemesine arkeolojik çalışmalar yapmak
gerekir. Bu yüzden de Altın Orda târihinin bu konusuna, çalışmada asgari
seviyede değinilmiştir.

Kronolojik
olarak eser; Altın Orda’nın sâdece siyâsî târihi açısından değil, aynı zamanda
devletin coğrafi olarak değerlendirilmesi için de büyük bir öneme sâhip olan ve
net olarak belirlenmiş iki târih arasındaki süreci kapsamaktadır. Bu iki
târihin ilki, Tuna ve İrtiş arasındaki bozkırlarda iktidarın Cuci Ulusu’na ait
olduğu, yeni Moğol devletinin oluşmaya başladığı 1243 yılı iken; İkincisi ise
çağdaş araştırmacıların, Cengizoğulları’mn askerî ve siyâsî doktrininin
geçerliliğini kaybettiği ve bir dünya imparatorluğu yaratma fikirlerinin de
artık çöktüğüne kani oldukları bir dönüm noktasını karşılayan 1395 yılıdır.
Bilhassa bu aralık, devletin iç politika, ekonomi ve sosyal yapı hususlarında
ciddî dönüşümlerinin izlerini taşır.

Dr. Vadim
Leonidoviç Egorov’uıı bu çalışması; kendisinin öğrencilik yıllarından itibâren
katıldığı arkeoloji seferlerine dayanmakla birlikte, gerek birinci dereceden
kaynakların gerekse de bunları tahlil eden başkaca çalışmaların metot, zihniyet
ve yaklaşımlarına dâir kritikler içeren özgün bir araştırmayı temsil etmektedir.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Vadim Leonidoviç Egorov: 24 Haziran 1938’de
Moskova’da doğan Rus târihçi ve arkeolog, 1962’de Moskova Devlet Üniversitesi
Târih Fakültesi’nde tamamladığı lisans eğitimi yıllarından itibâren Sibirya,
Kırım, İtil Boyu ve Orta Asya başta olmak üzere Cuci Ulusu’nun siyâsî sınırları
içerisine giren pek çok coğrafi bölgede arkeoloji seferlerine katılmıştır.
Târih alanındaki lisans eğitiminin hemen ardından, SSCB Kültür Bakanlığı’nda
târih ve kültür eserleri uzmanı olarak meslek hayatına başlamıştır. 1970 yılı
itibâriyle, bugün Rusya İlimler Akademisi Rusya Târihi Enstitüsü adını almış
bulunan SSCB Târih Enstitüsü’nde meslekî çalışmalarına devam ederken 1987’de
German Alekseyeviç Fedorov-Davıdov’un danışmanlığında ‘13. ve 14. asırlarda Altın Orda’nın Târihî Coğrafyası’ başlıklı
teziyle doktor unvanını kazanmıştır. 1961-1991 yılları arasında İtil Boyu
Arkeoloji Seferlerini idâre etmiş, Altın Orda’nın ilk başkentlerinin de
aralarında bulunduğu çok sayıda şehrin kazılarında yer almıştır. 1992 yılından
emekliliğine kadar Devlet Târih Müzesi’nin (Moskova) İlmî İşlerden Sorumlu
Müdür Vekilliği görevini üstlenen Egorov, meslek hayatı boyunca Rusya-Altın
Orda ilişkileri, Altın Orda târihi ve arkeolojisi üzerine 150’den fazla ilmî
çalışmaya imza atmıştır.

 

Alihan Büyükçolak: 29 Şubat 1996’da İstanbul’da doğdu. 2015
yılında İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal İlimler Lisesi’nden mezun
olduktan sonra, aynı yıl, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Târih
Bölümü’ne girdi. 2017 yılında Rossotrudniçestvo Federal Ajansı’nın bursuyla bir
sene Moskova’da Millî Araştırma Üniversitesi (NIU) Ekonomi Yüksekokulu’nda
(VŞE) Rusça dil eğitimi aldı ve St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde 2018
yılı itibâriyle lisans eğitimine başladı. Eğitimine devam ederken St.
Petersburg ZELO Eski Rus Kültürü Araştırmaları Merkezi kurucusu Nikolay
Valeryeviç Butskih’in Kilise Slavcası derslerini tâkip etti. Politogenez
özelinde Slav halklarının Orta Çağ târihleriyle ilgilenmekte olup siyâsî,
kültür ve kilise târihlerine dâir araştırmalar yapmaktadır. Akademik
çalışmalarında Türkçe ve Rusça dillerini kullanmaktadır. Halen St. Petersburg
Devlet Üniversitesi Târih Enstitüsü talebesidir.