25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 310

Hukukun Münafıkları

0

Münafık genel olarak dini
terminoloji içerisinde kullanılan bir kavram olmakla beraber esasında dini
olmayan alanlarda da kullanılabilir. Dini terminolojide “Dışarıdan Müslüman
gibi görünen ama kendi iç dünyasında Müslümanlığa dair özellikleri taşımayan”
kişi olarak ifade edebileceğimiz münafık kavramını, diğer alanlar da böyle bir
tanımla veya bu tanıma paralel tanımlarla da ifade edebiliriz.

 

Örneğin, “ben bu vatanın tek taşı
için canımı veririm” deyip de içtiği suyun, sodanın, kolanın veya biranın şişesini
arabasının penceresinden gelişigüzel dışarı fırlatan biri dışarıdan
bakıldığında milliyetçi ama içeriden bakıldığında ülke için gerçek anlamda bir
kımıl zararlısıdır ve bu kişi aslında milliyetçiliğin münafığıdır.

 

Veya “halkların kardeşliğini,
bütün insanların eşitliğini” savunup da onlarca insanın bir amaç için sıraya /
kuyruğa girdiği bir ortamda araya “kaynak” yapmaya çalışan biri de dışarıdan
bakıldığında devrimci ama içeriden bakıldığında insanlara zerre saygı duymayan
gereksizin tekidir ve bu kişi bu haliyle devrim münafığıdır.

 

Münafık kavramını dini
terminoloji dışında kullanırken gerçek anlamda kast ettiğimiz şey bir “söylem
ve eylem uyumsuzluğudur”. Yahut da bu kavramı “teori ve pratik arasındaki
uyumsuzluk” olarak da niteleyebiliriz. Bu “teori-pratik” uyumsuzluğunun günlük
hayatta pek çok alanda karşımıza üstelik çok sık çıktığına şahit olmaktayız.
Özellikle de hukuk alanında.

 

Tıp bilimi pratiğini teoriye
sonuna kadar sağdık kalması gereken çok hayati bir bilim alanıdır. Tıp alanında
teoriye uygun bir pratik yani uygulama gerçekleştirilmezse hasta ya ölür ya da
hayatının geri kalanını çok ağır sağlık sorunları ile birlikte sürdürmek
zorunda kalır. O nedenle hekimler, pratik uygulamayı gerçekleştirirken ciddi
bir teorik alt yapıya sahip olmak ve aynı zamanda bu teoriye sadık kalmak
zorundadırlar. Teoriye sadık kalmayan bir hekim, tıp biliminin münafığı olur.

 

Hukuk da böyledir. Hukukta da
tıpkı tıp biliminde olduğu gibi pratiğin yani uygulamanın teoriye sadık kalması
gerekmektedir. Aksi halde yani bir hukukçunun teoriye sadık kalmaması halinde
insanların hayatı mahvolur. Uygulayıcıların teoriye sadık kalmaması durumunda
ortalık haksız yere cezaevinde yatan, haksız yere malından mülkünden olan
insanlarla, bu insanların acılı aileleriyle ve sönen ocaklarla dolar. Bu
nedenle hâkim, savcı avukat diye ayırt etmeksizin tüm hukukçuların teorik alt
yapılarının sağlam olması ve uygulamada da teoriye sadık kalmaları
gerekmektedir. Aksi halde, teoriye sadık kalmayan hukukçular hukukun münafığı
haline gelirler.

 

Söz gelimi, müvekkilinin asla
kazanma ihtimali olmayan bir davayı sırf “para kazanma” saikiyle ve müvekkilini
davayı kazanacağına inandırarak alan bir avukat hukukun münafığı haline gelir.

 

Yine, insanların masum olduğunu bile
bile haklarında suç uyduran, bu insanların lehlerine olan delilleri gizleyip
aleyhlerine olanları ortaya dökerek o insanlara adeta kumpas kuran bir savcı
hukukun münafığı olmuş demektir. Aynı şeyi sırf insanların savunma haklarını
kısıtlama amacıyla gereksiz yere dosyalarda gizlilik kararı veren savcılar için
de söyleyebiliriz.

 

Evrensel hukukta masumiyet
karinesi asılken insanları kendi kafasında peşin peşin mahkum eden bir hâkim de
hukukun münafığıdır. “Şüpheden sanık yararlanır”, “tutuklama bir ceza metodu
değil istisnaen uygulanacak bir ihtiyati tedbirdir”, “hiç kimse hâkimlere
talimat veremez” şeklinde özetleyebileceğimiz temel hukuk kurallarını kulak
ardı eden ve verdiği kararlarla masum insanların mağdur olmalarına neden olan
bir hâkim de hukukun münafığı haline gelmiş demektir.

 

Hâlbuki hukuk, insan odaklı bir
disiplindir ve merkezine insanı koyar. Hukukun temel görevi bir insanın
yargılamanın tüm aşamalarında insan onur ve saygınlığına yakışır bir şekilde
yargılanması ve ceza verilecekse de verilen cezanın insan onur ve haysiyetine
yakışır şekilde infaz edilmesidir.

 

Bir ülkedeki hukuk sisteminin ne
kadar adaletli ve tabi ki ne kadar saygın olduğunu anlamak için o ülkedeki
hukuk sisteminin insan onur ve haysiyetini korumaya ne kadar özen gösterdiğine
bakmak gerekir. İnsana ne kadar saygı, o kadar adalet.

Parçalanmış Türkistan’ı Gezerken

0

Türk Dünyâsı
âşığı Dr. Ali Şâmil, Türk Dünyâsının
acı hakîkatini, son yazdığı eserinin adı olarak bir defa daha cihana duyuruyor.
Parçalanmış Türkistan

1500’lü
yılların ilk yarısına kadar Türk Dünyâsı; ‘Uluğ
Türkistan
’ olarak anılıyordu. Coğrafî bölgeler olarak Asya kıtasında
yaşayanlara ‘Doğu Türkleri’, Avrupa
kıtasında yaşayanlara ‘Batı Türkleri
deniliyordu.

Altın Orda
hâkanı Toktamış Han, büyük bir yanlışlık yaparak kendisini Hanlık koltuğuna
oturtan Emir Timur ile ihtilafa düşünce, 1390 yılında hükümdarlığı, 1406
yılında ise hayatı sona erdi. Böylece Rusya gelişme imkânı buldu. Kinezlikler
birleşti, Rus Çarlığı kuruldu.

Rus Çarlığı
1472 yılında Kasım Hanlığı’nı, 1552 yılında Kazan Hanlığı’nı, 1556 yılında
Astrahan Hanlığını; 1724, 1731 ve 1738 yıllarında üç parça hâlinde Kazakistan’ı,
1722 – 1735 yılları arasında Azerbaycan topraklarında bulunan hanlıkları, 1783
yılında Kırım Hanlığı’nı, 1864’de Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Hokand,
1868’de Buhara ve Semerkant, 1873 yılında Hive Hanlıklarını, 1881 yılında
Türkmenistan’ı hâkimiyeti altına aldı. Doğu Türkistan 1872 yılında Rus-Çin
anlaşması ile Çin hâkimiyeti altında kaldı.

1917 yılında
Çarlık rejimi devrildi. Sovyetler Birliği kurulurken, milletlere bağımsızlık
verileceği vaadi, bir müddet sonra sert müdahalelerle iptal edildi, Türklerin
esâret hayatı, sürgün ve katliama mâruz kalmaları 1991’e kadar devam etti. 1991
yılında Sovyetler Birliği dağıldı.

Azerbaycan,
Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlığına kavuştu ise
de bağımsız 5 Türk cumhuriyeti, Ali
Şâmil
’in tespitlerine göre bütünleşememiştir. Parçalanmışlık devam
etmektedir. Aralarında siyâsî, iktisâdî ve askerî işbirlikleri kurulamamış kendi
başlarına buyruk Türk cumhuriyetleri var. Oralarda yaşayan Türklerden bir
kısmı, kendilerinin Türk değil; Azerî, Kazak, Kırgız, Özbek ve Türkmen
olduklarını iddia ediyor.

İçler acısı bu
durum, Ali Şâmil’in eserine sunuş
yazısı yazan Bakü Devlet Üniversitesi Filoloji İlimleri Profesörü  Vagıf
Sultanlı
tarafından da teyid ediliyor:

Bir zamanlar yeryüzünün büyük bir
coğrafyasına hâkim olmuş, pek çok sayıda imparatorluklar, devletler, hakanlıklar
kurmuş olan Türklerin târihi, medeniyeti, edebiyatı, folkloru gelenekleri ile
alâkalı meselelerin araştırılması, tahlil edilmesi, çeşitli yönlerden
değerlendirilmesi çok önemlidir. Ancak ne yazıktır ki, bunca zengin târihe
sâhip Türk soylu insanların, yüzyıllar boyu kendi soylarına karşı sergilediği
ilgisizlik, bu gün de devam etmektedir
.’ 

Bilinmesi gerekir
ki bu durum; Çarlık Rusya döneminde başlayan, Sovyetler Birliği tarafından
ağırlaştırılarak devam ettirilen ‘parçala,
böl ve yönet
’ kirli propagandasının oluşturduğu çarpık zihniyettir. Türk
soyundan gelen insanların, ‘Türk halkları
olarak anılması da aynı propagandanın dilimize yerleştirdiği zehirli dikendir.
Sovyetler Birliği; Ruslar, Türkler, Gürcüler, Ermeniler, Baltık milletlerinden
oluşan karma bir topluluktu. Her bir millete, kendi soylarını unutturmak, târihle
olan bağlarını kesip yok etmek için ‘Sovyet
halkı
’ tâbiri ileri sürülmüştü. Osmanlı Cihan Devleti’nde de aynı politika
hâkimdi. Türk, Arap, Acem, Sırp, Slav, Bulgar, Macar, Gürcü, Arnavut Rum,
Ermeni, Yahudi gibi çeşitli etnik gruplar bir arada yaşıyordu. Hepsine birden ‘Osmanlı’ deniliyordu. Artık Osmanlı yok,
Türkiye Cumhuriyetinde Türkler yaşıyor. Artık Çarlık Rusya’sı, Sovyetler
Birliği yok… Bağımsız Türk cumhuriyetleri var. O cumhuriyetlerde yaşayan
insanlar, ‘Türk halkları’ değildir,
asil ve necip ‘Türk milleti’dir. En
dar kapsamlı lügatlerde, sözlüklerde bile halk kelimesi ile millet kelimesinin
açıklamaları ayrı ve farklı olarak verilmiştir.

***

Ali Şâmil’in, nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, Türk milletine
mensup fertlerin mutlaka okumaları, özellikle de seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerin
dikkatle ve defalarca okumaları gereken kıymetli eserinden dikkat çeken
başlıklar:

*Vize rejimi Türkmenistan’a ne
kazandırır? (Demek
ki Türkmenistan, Azerbaycan’dan gelen soydaşlarına vize uyguluyor. Ne büyük
fâcia… Tatmin olmak için Ermenistan ve Rusya’dan gelenlere vize uygulamasını
kaldırmayı düşünüyor mudur?) 

 *Issık Göl efsânesi.

  *Kazakistan’daki
Azerbaycanlılar.  (Bu
tâbir yanlıştır. Kazakistan’da Azerbaycanlılar yoktur. Azerbaycan Türkleri
vardır. Bütün Türk Cumhuriyetlerinde Türkiyeliler değil, Türkiye Türkleri
vardır. Ülke dâhilinde ‘Bakü veya Sumgaytlı, İstanbullu veya Ankaralı’
denilebilir. Fakat bir başka ülkede yaşayan Türkler için Bakü’lü, Ankaralı
denilemeyeceği gibi, Azerbaycanlılar, Türkiyeliler tâbirinin kullanılması
zinhar yanlıştır. Bizler, Türklüğümüzle anılmak ve bu sıfatla saygı görmek
isteriz. Kim olursa olsun, Azerbaycan Türkleri için ‘Azerî’ veya ‘Azerbaycanlı’
diyenleri uyarmalı, iftihar ettiğimiz, ‘Türk’ kelimesiyle anılmayı istemeli ve
sağlamalıyız.) 


 *Ahmed
Yesevî yurdunda Türkoloji kongresi.

*Özbek dilini ortak Türk diline çevirmek isteyen ideolog. (Ne güzel. Ortak
alfabe de var mı?)

*Çimkentli Ahıska Türkleri. (Türkiye’de yaşayanlar dâhil, Türk
devletlerinin hepsinde yaşayan Türkler, Ahıska Türklerinden Türklük ve
İslâmiyet dersi almalı.)
 

*Köroğlu
Konferansı. (Köroğlu,
Türkleri birbirine yakınlaştıracak ve sevdirecek, birlik olmayı sağlayacak
önemli bir unsur. Hoca Ahmed Yesevî ve Nasreddin Hoca gibi…)

 *Konferansta
Rusya’nın ağırlığı. (Çok
üzücüdür ki Rusya’nın ağırlığı sâdece Türkmenistan’da değil, Asya Türk
cumhuriyetlerinin hepsinde hissediliyor.)

*Konferans
günlerinde tanıdığım âlimler… (İnşallah
Ali Şâmil Bey Türk âlimlerle Rusça değil, Türkçe konuşmuştur.)

 *Aşkabat’taki
Azerbaycanlılar. (Aşkabat’ta
da Azerbaycanlı yoktur. Azerbaycan Türkleri vardır. İkinci bir mesele: Aşkabat’taki
Azerbaycan Türkleriyle, Kırgızistan Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkler, kendi
aralarında hangi dille konuşuyorlar acaba?)

Not: Parantez içindeki cümleler bu satırların
yazarına aittir.

***

Sovyetler
Birliği’nin dağılması ile soydaşlarımız kavgasız, savaşsız ve güle oynaya
müstakilliğini elde etti. Bilâistisna hepimiz çok sevindik. Bu sevinci Ali Şâmil Bey’in kitabının her
satırında hissetmek mümkün. Fakat gelinen noktanın çok da sevindirici
olmadığını, endişeli değilse de hüzünlü cümlelerle belirtiyor.   

Dr. Ali Şâmil
Bey, Türkistan’da gezerken, parçalanmışlıkları gördüğü gibi tarafsız bir gözle
baktığı için güzelliklerle birlikte, çarpık uygulamaları da görüp kitabına dercetmiş.
Eserinin son makalesi ‘Türkmenistan
hakkında düşüncelerim
’ başlıklı yazısında bunu çok açık bir şekilde ortaya
koyuyor.  Aksaklıkların nasıl ortadan
kaldırılacağı hakkındaki uygulanabilir çözümleri de belirtiyor. Öyle
anlaşılıyor ki, Türk cumhuriyetlerinin çağdaş dünyâda hak ettiği yeri
alabilmeleri için Komünist dönemden kalma köhne uygulamaları silip atması
gerekiyor. Onlar için işbirliği yapılabilecek en mükemmel ülke Türkiye’dir.
Bunun için ortak alfabeye, ortak iletişim diline ihtiyaç var. Sonrası
kendiliğinden halledilecektir.

Ali Şâmil Bey
eserini Azerbaycan’ın henüz bozulmamış güzelim Türkçesiyle yazmış. Dertlerimizi
gözlemlere dayanarak anlatmış. Çok da iyi yapmış. Tebrik edilmeye, şükran
hisleriyle takdir edilmeye sezâ bir hizmet. 

Bu kitabın;
(Türk Cumhuriyetleri arasında ortak alfabe, ortak iletişim dili oluşturuluncaya
kadar) Kazakistan, Kırgızistan Özbekistan ve Türkmenistan Türkçesine çevrilerek
yayınlanmasında faydalar vardır. Maalesef bütün Türk dünyasını alâkadar eden
meselelerin ele alındığı kitaplar için bu yöntemin kullanılması elzemdir.

Aksi takdirde
Türk dünyasının insanları olarak, aynı verimli topraklarda yetişen verimli
meyve ağaçları gibi kalırız. Birbirinden habersiz, desteksiz, işbirliğinden ve
yardımlaşmaktan uzak…  Sâdece aynı
toprak, aynı güneş ve havadan beslenmiş oluruz. Hepsi o kadar…

Bizler
birbirimize sâhip çıkmazsak, Her birimize ayrı ayrı sâhip çıkmış gibi görünüp
bizi birbirimize düşürmeye çalışanlar olacaktır. Ali Şâmil Bey, dikkatleri bu tehlikeye çekmeye çalışıyor.

Kitabın temini
için: alishamil@yahoo.com  //  ali.shamil94@gmail.com  

12. Kocaeli Kitap Fuarı’nın Ardından

Kocaeli
Büyük Şehir Belediye Başkanlığı, “kitap fuarı” konusunda; mükemmel
organizasyonları, kusursuz hizmetleri ve büyük sayıda katılımcı potansiyeli ile
uzun yıllardır kitapseverlerin gönlünde hep taht kurmuştur.

Bu
yüzden pandemi döneminde yokluğu ve eksikliği hep hissedildi. Özlenen kitap
fuarı nihayet 14-22 Mayıs tarihlerinde bu eksikliği tam hakkıyla giderdi. Kitap
dostları şairler, yazarlar, düşünürler konuklara tadına doyulmaz dakikalar
yaşattılar.

Özellikle
dışarıdaki büyük ekran ve etrafının mükemmelce düzenli olması da bazı
izleyicilere banklarda oturarak temiz havada konuşmacıları izleme fırsatı
verdi.

Kitap
fuarının bu kez farklı bir mekanda açılması da değişik bir nostalji yaşattı
konuklarına. Umarım bundan sonraki fuarda çadırların yerine daha albenili uygun
mekânlar da oluşturulur.

Katılım
beklenilenin üzerinde gerçekleşti. Kapanış saatinin dolmasına kadar
ziyaretçiler mekândan ayrılmak istemiyordu. Renkli, albenili bin bir kitabın ve
orijinal etkinliklerin içinde yüreklerde tortulanan özlemlerin yerini sevinç, tebessüm
ve mutluluk almıştı.

Her
türlü organizasyon güzeldi. Söyleşilerin yapıldığı salonlar daha bir modern ve
motive ediciydi. Bizler kitap dostlarıyla, tanıdıklarla buluşmanın hazzını doya
doya yaşadık. Sanırım ziyaretçiler de mutlu olmuştur.

Büyük
Şehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Büyükakın’ın stantları tek tek gezerek
samimi ilgi göstermesi, sorunları sabırla dinlemesi de güzel bir düşünce ve
ayrı bir incelikti. Ayrıca siyasi parti temsilcilerinin, ilçe belediye
başkanlarının, sivil toplum kuruluşları yetkililerinin ve belediye
yöneticilerinin de stantları gezmesi, paylaşımlara katkı sağlaması çok güzeldi.

Bizler
de “Kent Konseyi” olarak; Emekliler Meclisi, Kadın Meclis, Gençlik Meclisi ve
Engelliler Meclisi gruplarımızla standımızda ziyaretçilerimizle buluştuk
bütünleştik. Kent Konseyi’nin görevlerini ve hizmetlerini sergiledik. İstekli
ve gönüllü olanları üye yaparak hizmet ordumuzu çoğaltmaya çalıştık.

 Görevli arkadaşların samimi, candan özverili
çalışmaları ile ziyaretçilerimize kaliteli hizmet sunmaya gayret ettik. Bu
hizmetlerde bizlere her türlü katkıyı ve desteği sağlayan Kent Konseyi Başkanı
Sayın Ali Korkmaz Beyefendiye, Kent Konseyi Genel Sekreteri Sayın Sedat Köse
Beyefendiye ve özverili büro personelimize yürekten teşekkür ediyorum.

Böylesine
güzel etkinlikleri ne kadar özlemişiz. Saatlerin ve fuar süresinin bitmesini
hiç istemedik. Seka Park alanının yeşillikleri, etkinlik yerlerinin bolluğu da
yorgun düşen yetişkinlere ve çocuklara adeta can simidi oldu.

Hele
yapılan anonslarda; “bir cüzdan
bulunmuştur”,
bir cep telefonu
bulunmuştur”
duyurularının bolluğu beni oldukça mutlu etti. Hatta akşam eve
döndüğümde çantamı masada unuttuğumu hatırlamıştım. Bir saat sonra tekrar fuar
alanına döndüm yerinde durduğunu gördüm. Alarak eve geldim. Böylesi dürüst
insanların iyiliklerine tanık olmak gerçekten duygulandırdı. Böylesi güzel
hasletlere sahip bir topluluğun içinde bulunmaktan gurur duydum doğrusu.

Neticede
her şey güzeldi. Güzel bir kitap fuarı etkinliğini yaşamanın mutluluğu ile 22
Mayıs akşamı huzurla evlerimize döndük.

Emeği
geçenleri başarılı ve özverili çalışmalarından, pozitif katkılarından ötürü
yürekten kutluyorum. Daha şimdiden 2023 yılının “kitap fuarı”nı beklemeye
başladık. Daha mükemmel fuarlarda buluşmak dileklerimle…

Sevgiyle
kalın…

Anlamın En Güçlüsü

     Coştun yine
gönülden, Ey Şair!

     Yazıp duruyorsun,
her şeye dair.

     Biliyorsun ki
zaman, ne de olsa sayılı;

     Kalemin olmuşken, yazmaya
kaadir.

 

     Bu durumda,
haklısın tabii.

     Aman unutulmasın,
İki Cihan Habibi!

     Er geç olacak
medet, ancak O’ndan.

     Çünkü O’dur yegâne
Merhamet Sahibi.

 

     Gelir geçer
günler, hiç durmadan.

     Gittikçe dostlar
çekilir, bir bir aradan!

     İçindeyken
zamanın, bırakma kalemi.

     Gözü yolda
bekliyor Sevgili Yaradan.

 

     Yalan dünyadan
kimler geldi, kimler geçti!

     Herkese Ulu Tanrı,
belli bir gün seçti.

     Hemen kavuşmak
için, Ulu Dergâha;

     Kuluna yeteri
kadar ömür biçti.

 

     Yetsin artık, bu
içten sözler;

     Gece gündüz gönül,
Dost’u gözler.

     Bitsin artık, bu
zorlu ayrılık;

     Zira canlar,
Canânı ne de çok özler.

 

     Aslında her yere,
her yerden varış;

     Her yerde O’nu,
ille de bulmak için.

 

     Aslında her zaman,
O’nu özlemle anış;

     Her an O’nu,
hakkıyla bilmek için.

 

     Aslında, her dem
kalem oynatış;

     Her şeyiyle O’nu,
kalben sevmek için.

 

     Velhasıl a canım,
kulak vererek candan;

    “Elveda!” diyerek,
ayrılık ânı geldi Han’dan.

 

     Allah, Kâinat ve
İnsan “Üçlü”sü;

     İlâhî anlamın, en
güçlüsü.

İnsanlıktan Nasiplenmemiş Olanlara Karşı Sonuna Kadar Diren Türkiye…

Ülkemizin son günlerde gündemini oluşturan konuların başında
İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine müracaatları geliyor. Aslında siyasi
etki alanlarını genişletme yolunda NATO ve onun patronu ABD ile Rusça konuşulan
ve Rusya’nın batısında yer alan ülkelere Rusların göz diktiği görülüyor.  ABD ile Rusya ve Ukrayna arasındaki kızışma,
Rusya’nın Doğu Ukrayna’yı işgali ve bombalamasıyla devam ediyor. Savaş bütün
şiddetiyle sürüyor. Olan sivil halka ve zavallı çocuklara oluyor. Silah ve
cephane satışları da haliyle artıyor. Batı, Rusya’nın daha fazla yıpranmasını
bekliyor; ama faturayı Ukrayna halkı ödüyor. Ukrayna’dan komşu ülkelere göç
edenler, daha güvenli batı bölgelerine gidenler acı ve üzücü tabloda yer
alıyor.

            Bütün bunlar
gündeme gelirken Türkiye’nin kararlı ve haklı olarak İsveç ve Finlandiya’nın
NATO üyeliğini veto edeceği açıkça ortaya konuyor. Türkiye’nin çıkarları neyi
gerektiriyorsa o yapılıyor. Ancak gönül arzu ederdi ki; iktidarı ve
muhalefetiyle Türkiye bir bütün olarak ortak açıklamaları yapabilsinler. Muhalefetin
bu son derece önemli konuda fazla sesinin çıkmamış olması düşündürücü ve üzücü
olmaktadır.

            NATO adayı
olan bilhassa İsveç’in ve Finlandiya’nın terör örgütü PKK-YPG’ye destek olduklarını
unutarak Türkiye’den üyelik müracaatlarına “evet” beklemeleri bir çeşit
yüzsüzlüktür ve muhatabı hafife almaktır. Terör örgütü olarak PKK’yı kabul
etmek; YPG’yi etmemek ancak kendini kandırmaktır. Türkiye’yi ikna etmek yerine,
kendi kendilerini ikna etmelidirler. Bu NATO nasıl bir birlikteliktir ki;
üyelerden biri, bir diğeri ile uğraşan katil terör örgütünü çekinmeden destekleyebiliyor.
Bunlara hocalığı ABD yapıyor. Binlerce tır silah ve mühimmat ile asıl ABD işine
gelen terör örgütünü destekliyor ve kötü örnek oluyor.

            ABD’ye karşı
sonuna kadar Türkiye haklı kararında ısrar etmelidir. Yazılı veya sözlü garanti
yeterli değildir. Şikâyetlerimiz fiilen yerine getirilmelidir. Batı bu konuda
hiç de sözlerine sahip çıkmamıştır. 1999 Aralığında Türkiye’nin AB’ye tam
üyeliği yolunda olumlu bakanlar, garantiler verenler daha sonra garantiyi
verenlerin görevden ayrıldıklarını ileri sürerek sözlerine sadık
kalmamışlardır. Dönemin Başbakanı rahmetli Ecevit boş yere Helsinki’ye gitmek
durumunda kalmıştır.

            Ayrıca
Yunanistan kendi isteği ile NATO’dan ayrılmıştı. Tekrar dönme talebi Türkiye’ye
yeni imkânlar sağlamasına rağmen, 12 Eylül 1980 sonrası Kenan Evren Paşa yakın
bir meslektaşı ve arkadaşlığı gibi bir gayri ciddi gerekçeye dayanarak veto
hakkını kullanmamıştır. Nitekim, NATO komutanı Bernard Rogers kendisine verilen
görevi yapmış ve görevini başarıyla tamamlamışken rahmetli Kenan Evren taşıdığı
o şerefli üniformaya hiç de layık olmadığını ortaya koymuştur.

Türkiye ABD ile olan sorunlarını
çözebilmelidir. Türkiye’ye konan ambargolar kaldırılmalı, KKTC resmen kabul
edilmelidir. Kıbrıs’ta artık iki farklı ve ayrı devletin varlığı bir gerçektir.
ABD gerekli teminatı kendisi vermelidir; İsveç ve Finlandiya gibi kullandığı
ülkeler değil… ABD’nin yıllardır PKK örgütüne hiç yakışmayacak şekilde iç
güveysi gittiğini bilmeyen kalmamıştır.

Günümüzde dost ve müttefiklikteki
değişim bütün çıplaklığıyla ortadadır. Türkiye’nin içerden ve dışarıdan sözde
dostlarımız ve müttefiklerimizce nasıl kuşatıldığını artık fark etmiş
durumdayız. Bütün buna rağmen, bazı siyasetçilerin aklı, beyni ve gözü 2023
Haziranında yapılacak genel seçimlerindedir. Mübarek Ramazan’da iktidar ve
muhalefet, bir iftar sofrasında bile yan yana gelemedi. Hiç olmazsa Balkan
Harbindeki yenilgileri bir düşünelim ve yanlışları tekrar etmeyelim. Bölge,
parti, etnik gurup ve cemaat çıkarları öne çıktı; Yüce Türk milletine
mensubiyet şuuru biraz zayıfladı. Milli devlet ve milli kimlik düşmanları çok
farklı görüşlerde olmalarına rağmen, dıştan da yüz bularak Türkiye
düşmanlığında birleşik cephe ve koalisyon oluşturdular. Ülkede sadece Türkler
yoktur; Türkiye sadece Türklerin değildir; gibi etnik özellikleri milletleşmenin
önüne çıkaran ve bize farklılaştırmada yanlış rehberlik yapan devlet adamları
görüldü. Türk yerine cahilce Türkiyeli kelimesinin seçilmesi, Andımızın
kaldırılması gibi milli devlete ve Cumhuriyete karşı sivil darbeler yapıldı. Artık
milliyetçiliğe gerek yok; küreselleşme çağındayız; küreselleşme ile Kıbrıs
birleştirilecek siz hala milli davadan bahsediyorsunuz sapıklıkları görüldü. Osmanlı’yı
bir dönem arkadan vuranların saldırı ve cinayetlerini “efendim bunlar Osmanlı’ya
değil; ittihatçılara karşılar, onlara isyan ediyorlar” laflarına sığınanlar
bugün de sınırlarımızdan geçip birçok şehrimizde yaşamaya başlayan koruma
altındaki Suriyeliler ve diğerlerine, doğan ciddi sorunlar karşısında geri
göndermek isteyenler faşist ve ırkçı oldular! Dün ittihatçılar suçlandı; bugün
de vatanseverler işgalcilere karşı faşist ve ırkçı olarak suçlanıyorlar. Bazı sağcı
köşe yazarları arasında milliyetçilerin yargılanmaları gerektiği ileri
sürülüyor. Demek ki tarih tekerrür ediyor. Ülkesine ihanet edenler, fırsat
kollayanlar bir safta; vatan, milliyet, milli kimlik ve Türklük sevdasında olanlar
da diğer bir safta…   

İslâmiyet, Barış ve Güvendir

0

     İslâmiyet, selm /
barış ve esenlik ve müsalemet / emniyet ve güven içinde yaşamaktır.

     Dahilde / yurt
içinde, niza / çekişme ve husûmet / düşmanlık istemez.   

     Ey Âlem-i İslâmî /
Ey İslâm Dünyası! Hayatın ittihatta / birlik ve beraberlikte.

     Ger / eğer ittihat
/ birlik istersen; düsturun / prensip ve kuralın bu olmalı:

    “Hüve’l-Hakku.” /
“Hak sadece O’dur.” yerine “Hüve Hakkun.” / “O da bir haktır.” olmalı.

    “Hüve’l-Hasenü.” /
“Sadece o güzeldir.” yerine

    “Hüve’l-Ahsenü.” /
“Sadece en güzel O’dur.” olmalı. 

     Yani, her Müslüman
kendi meslek ve mezhebine demeli: “İşte bu haktır; başkasına ilişmem.

     Başkaları güzelse,
benimki en güzelidir.”

     “Budur hak;
başkaları battal / gerçek dışıdır.

     Yalnız benimkidir
güzeli; başkaları yanlıştır, hem çikindir.” Dememeli.

     İnhisar /
tekelcilik zihniyeti / yalnız bana ait anlayışı,

     Hubb-u nefisten /
nefsini sevmekten geliyor.

     Sonra maraz /
hastalık oluyor; niza / çekişme ondan çıkıyor.

     Dertlere göre
derman ve ilaçların sayısız olması haktır.

     Hak da birden
fazla olabilir.

     Hacat / ihtiyaç ve
gıdaların türlü türlü olması haktır.

     Hak da çeşit
çeşittir.

     İstidat, kabiliyet
ve yeteneklere göre;

     Terbiye, eğitim
metot ve usûllerinin çok olması hak olur.

     Hak da tekessür
eder / hakkın da sayısı artabilir.

     Tek bir madde,
yerine göre hem zehir, hem de panzehir olur.

     İki mizaca göre,
fer’î mesailde / esasta olmayan teferruata / ayrıntılara ait meselelerde

     Hakikat sabit
değil; 

     İzafî / göreceli,
değişken ve mürekkeptir / birden fazla şeylerden oluşur.

     İslâmiyeti yaşamakla mükellef / yükümlü
olanların mizaçları da, bir hisse verirler.

     Böylece bütün
bunlardan mürekkep / meydana gelen bir şey tahakkuk eder.

     Her mezheb sahibi;
görüşlerini bağlayıcı bir anlayışla değil,

     Mutlak olarak / sınırlamaya
girmeden ortaya koyar. 

     Mezhebinin
hududunun tayinini, mizaçların temayülüne / meyline bırakır.

     Böylece mizaçlar,
kendilerine uygun gelen mezhebi seçebilirler.

     Mezhep taassubu,
tâmime, yani uysa da uymasa da her mizacın;

     O mezhebi kabulü
şartmış gibi genellemeye sebep olur.

     Tamimi iltizam,
yani mezhebi herkese yaymaya çalışmak; nizaa / çekişmeye sebep olur.

     İslâmiyetten evvel
/ önce, tabakat-ı beşerde / insan tabaka ve toplumları arasındaki

     Derin uçurumlar,
hem aralarındaki acib tebaud / büyük uzaklık,

     Bir vakitte enbiya
/ nebilerin taaddüdünü / birkaç peygamberin olmasını gerektirdi.

     Şerayi /
şeriatlerin, dinlerin tenevvüü / çeşitli olması, müteaddit / birden fazla
mezheplerin

     Bulunmasını icap
ettirdi.

     İslâmiyet, beşerde
/ insanlıkta bir inkılâp / değişim ve dönüşüm yaptırdı.

     Beşer / insanlık
tekarüp etti / birbirine yaklaştı.

     Şer’/ şeriat,
kanun ve din ittihat etti / bir oldu. 

     Vahit / bir tek
oldu peygamber.

     Ama seviye /
düzey, mertebe ve derece bir olmadı;

     Allahın razı
olduğu yolları sistemleştiren mezhepler taaddüt etti / sayıları arttı.

    Terbiye-i vahide /
herkesin aynı seviyede eğitim alması

    Kâfi geldiği /
yettiği zaman ise,

    İttihat eder /
birleşir mezhepler.

Kocaelispor’a Başkan Önerim.

Öncelikle,

Ekmediğini
yediğim şehrimin takımı olan Kocaelispor’u gerçekten
çok sevdiğimi,
Futbola yetenekli ve hevesli olmamama rağmen, Kocaelispor
maçlarına gitmekten mutluluk duyduğumu, kazandığı zaman ayrı coşku ve mutluluk
ile eve döndüğümü,

Attığımız
her gol sonrası tanımadığım insanlarla
sarılarak tezahürat yapmanın verdiği coşkuyu
başka hiçbir mutlulukla
kıyaslayamayacağımı,

Stadyum
etrafında yediğim yarısı yanık köftenin
içtiğim acı çayın tadını
başka bir yerde bulamadığımı,

Futbolun
sadece futbol olmadığını bildiğim için şehrimizin tanıtılmasında Kocaelispor’umuzu önemli bir marka değeri
olarak
gördüğümü,

Amatör
ve mahalli futbolculara A takımda oynama hayali kurdurduğu için amatör liglerde ki mücadelenin kalitesini
arttırdığını,

Özellikle
şehrimizin siyasetini, ticaretini ve bürokrasisini tribünlerde buluşturduğu
için şehrimizin en büyük en kapsayıcı belki
de tek ortak noktada buluştuğumuz sivil toplum kuruluşumuz
olarak gördüğümü
belirtmek isterim.

***

Ben
Kars’ta doğmuş, Kocaeli de yaşayan biri olarak bu kadarını belirttim ya, sen
git bir de atadan dededen Kocaelili olanlara,
Kocaelispor maçları ile yatıp kalkanlara, oynadığı ve oynayacağı maçları ve
takımın kadrosunu ezbere sayanlara,

Takımında
oynayan futbolcunun giydiği kramponun numarasından, sırt numarasına, daha önce
hangi takımlarda oynadığına, kulüp
başkanından yöneticisine malzemecisine varana kadar her şeyini bilenlere
,
Yarı aç yarı tok deplasman deplasman takımının peşinden gidenlere bir sor.

Hodri Meydana bir sor!

***

Benim
yazdıklarım belki bir köşe yazısını anca doldurur ama onların duyguları ve
hisleri bir kütüphane dolusu kitap olur.

İşte
tam da burada demek istiyorum ki Kocaelispor’umuzun başına Belediye başkanının
atadığı biri değil, Hayatı Kocaelispor
olan biri başkan olmalı.

Dedesi,
Babası, annesi, hanımı, kızı, Oğlu Kocaelisporlu
olan biri başkan olmalı.

Takımın
maçına başkan olduktan sonra giden, atandığı için sorumluluğu gereği iyi
niyetle de olsa bir şeyler yapmaya çalışan birileri değil.

Çocukluğundan
beri Kocaelispor’a başkan olma rüyaları
gören biri olmalı.

Kocaelispor’a
başkan olduğunda taraftarın bir birine,

Bu
kimdi ya!

Kimdir? Necidir? diye sorup merak ettiği değil!

Taraftarın
çoğunda cep telefonu olan, tebrik
mesajları alabilecek biri başkan olmalı.

Elbette
benim gibi başka illerde doğmuş ama doyduğu şehrinin takımını ve futbolu çok
sevdiği için ve bir şeyler de bildiği için örneğin Haşmet Uçar gibi Kocaelispor sevdalıları yönetim kadrolarında muhakkak
olmalı
,

Siyasi
düşüncelerinden dolayı hiç kimse kulüp yönetiminden uzak tutulmamalı!

Ama!

Kocaelispor’a
başkan olacak kişi

!

Kocaelispor’lu
doğmuş biri olmalı, babası ile ilk anısı
yeşil-siyah renkler ile olmalı.

Takım
yenilirse taraftardan önce yıkılıp.

Kazanınca
da taşkınlık yapar diye en çok onu zapt
etmek güç olmalı.

Kocaelispor’umuza
başkan olacak kişi stada giremedi diye, evin yolunu tutan değil!

Maç
sonuna kadar stadın etrafında kalan, gol sesi gelsin diye dua eden,

İsmet paşaya derbi
öncesi geceden tribüne girmiş sabahlamış geçmişinde böyle onlarca anı
biriktirmiş biri olmalı!

Kocaelispor’umuza
başkan olacak kişi öyle benim gibi, hem İstanbul’dan bir tane, hem doğduğu
şehrin takımı olarak memleketten bir tane, bir de doyduğu şehrin takımı diye
Kocaelispor’u tutan değil.

Sadece ve sadece
Kocaelisporlu olan biri olmalı.

Kocaelispor
için, işini evini arkadaşlarını ihmal edebilecek biri olmalı.

Siyaset
ile bir yerlere gelen, siyaseten bir yerlere bağlılığı olan, siyasi dengeleri
olan değil, derdi tasası sadece
Kocaelispor olan biri olmalı.

Tanıştığı
İnsanlara acaba bu hangi partili hangi cemaatli, hangi tarikatlı değil,

Kocaelisporlumu? Değil mi?

Diye
bakan biri olmalı.

Şehir
dışına çıkmış, yurt dışına gitmiş bile olsa, bir yere davet edildiğinde MAÇ VAR GELEMEM diyebilen,

Elinde
ki telefonla pür dikkat maç izleyen biri olmalı.

***

Ben
eminim ki bu satırları okuduğunuzda hepinizin aklına biri gelmiştir.

Ve
yine eminim ki, şehrimizde bu kriterlere uyan pek çok isim var.

Evet,
Kocaelispor’umuza aklınıza gelen isim, her kim ise, o olmalı.

***

Benim
Aklıma,

Tanışıklığımız
20 yılı aşan ve bir Kocaelispor maçı vesilesi ile tanıdığım Volkan Özön geldi.

Biri
bana dese ki tanıdığın en Kocaelisporlu ve bu işe zamanını parasını enerjisini
harcayacak, kendini adayacak, futbolu da bilen, menejerlerin insafına
kalmayacak kimi tanırsın derse!

***

Sıfırdan
bir işyeri kurmuş, başarılı olmuş,

Bu
şehirde ürettiklerini yurt dışına pazarlamayı başarabilmiş,

Şehir
dışında, yurt dışında kazandığını şehrine getiren istihdam sağlayan Kocaelisporlu Volkan Özön derim.

Volkan
Özön’ü yakından tanırım, menejerlerin elinde kalmış, sırf rengi siyahi diye, topa
basıp düşecek özel yeteneği olmayan sıradan futbolculara para verip şehrin
parasını ziyan edeceğine!

O
paranın onda birini Kocaeli amatör kulüplerinde taş toprak sahalarda tekmeye kafa atan bu şehri çocuğuna verir,
belki o sene takımımızı bir üst lige çıkartamasa bile, en azından basit hatalar
ile küme düşürmez.

***

Madem
herkes elini taşın altına koymalı, Madem takımımız idari olarak zor günler
yaşıyor.

Volkan
Özön bu şehrin çocuğu,

Bu şehrin çocuğu da
herkese yeter.

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor -II – 5

“Ulusal Giz”

Dürbünü alarak balkona koştum.
Gerçekten de kıçında kocaman bir İngiliz bayrağı görünen bir savaş gemisi,
Samsun limanına demir atıyordu. Karada tutuklanma korkusuna kapılan kimi
arkadaşlara böyle bir şeyin olmayacağını anlattım. Ancak durum kritikti. Kentte
İngiliz kuvvetinin yanı sıra evlere gizlenmiş silahlı Pontus çeteleri ve henüz
hiçbir şeyden habersiz Kaygusuz Türk kalabalığı vardı. Ufak bir kahvaltı yapıp
hükümet konağına gittik. Sancak Başkanı Ethem Bey bizi odasına aldı. Türk-Rum
kavgası üzerine sorduklarıma hiçte Türkleri kayırmayarak cevaplar verdi. Ethem
Bey tam anlamıyla eskimiş bir memurdu. Samsun gibi önemli bir yerde bu adamın
zararlı olacağını düşündüğümden hemen İstanbul’a bir yazı yazarak Dâhiliye
Nazırı Mehmet Ali Bey’den onun yerine daha genç birisinin gönderilmesini
istedim. (3)

İlk düşündüğüm, ülkemizde güvenliğin
bozulmadan korunmasına kendi araçlarımızla gücümüzün yeteceğini göstermek oldu.
Aslında Canik sancağının özel durumu bu alanda en çabuk ve etkili davranışları
gerektiriyordu. Gerçekten Atina’daki ve İstanbul’daki komiteleri besleyen ve
Rumların egemenliğini, Müslümanların tutsaklığını amaç edinen bir Pontus Hükümeti
kurmak isteği, Karadeniz kıyıları ile Amasya ve Tokat çevrelerinde yerleşmiş
Osmanlı Rumlarının hayallerini çılgınca bürümüştü. Zamanında alınan önlemlerle
başarılı sonuçlar elde edildi. Ama alınan bu önlem ve elde edilen sonuçlar,
ancak buraları kapsıyordu. (4)

Çalışmaların güven içinde
yürüyebilmesi için ilk önce en yakın askeri birliğin bizden yana olması
gerekiyordu. Ama Samsundaki 15. Tümen Komutanı benim düşüncelerime karşıt
düşünceler taşıyordu. Benimle beraber Sivas Kolordu Komutanlığı için gelen
Refet Paşa’yı (Bele) Tümen Komutanlığına getirdim. Böylece Samsun artık bizim
denetimimizde sayılırdı. Samsundaki ilgili kişileri yoklamaya başladım. Polis
Müdürü Refik Bey’le hükümet doktoru tam aradığım kişilerdi. Pontus tehlikesine
karşı bir örgüt kurmaya çalışıyor ve Müdefaa-i Hukuk derneğini
destekliyorlardı. Refik Bey ve arkadaşları benim de istedikleri gibi çıkmama
çok sevinmişlerdi ve Samsun da hiç yanımdan ayrılmadılar. Artık açıktan açığa
ulusal kurtuluş propagandasına başladım. Ok yaydan çıkmıştı, bütün arkadaşlar
benim gibi inançla umut aşılamaya çalışıyorlardı.

Kurtuluş Savaşının İlk Neferi

Belediye Başkanını ziyarete giderken belediyenin
önünde bir faciayla karşılaştım. Ayaklarının parmakları patlak postallardan
dışarı fırlamış, üstü başı paramparça, açlıktan avurtları çökmüş, umutsuzluğun
tüm dehşeti gözlerine çökmüş bir Türk Askeri gördüm. O, beni görmüyor ve yüksek
sesle ağlıyordu. Önünde durdum:

         
Asker
ağlamaz arkadaş sen neden ağlıyorsun?

Asker
dilini yutmuş gibiydi sorumu yineledim:

         
Söyle
niye ağlıyorsun?

Askercik
yanık sesiyle:

         
Düşman
memleketi bastı, hükümet beni terhis etti, silahlarımızı elimizden aldılar.
Toprağıma giren düşmanı şimdi ben ne ile öldüreceğim?

         
Üzülme
çocuğum dedim gel benimle.

Sonra
Cevat Abbas Bey’e

         
Cevat
Bey dedim, biraz sonra tümen karargâhına gittiğimizde Binbaşı Mahmut Ekrem
Bey’e söyle, bu çocuğu tepeden tırnağa silahlandırsınlar. Bu bizim yeni
ordumuzun ilk askeridir. (3)

Samsundan edindiğim bilgiler pek de hoş
değildi. Samsun’a iki gün önce 17 Mayısta yüz kadar İngiliz askeri
çıkarılmıştı. Bu askerlerle gelen iki İngiliz yüzbaşının Sivas’a kontrol subayı
olarak gideceklerini öğrenmiştik. Samsun ve çevresindeki Türkler, Pontuslu
çetelerden tedirgin ve yılmıştı. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali bir
başlangıçtı. Bunun ardından İtalyanların Antalya ve Konya çevresinde işgali
genişletmeleri, Samsun ve Trabzon’a Yunan ve diğer işgal kuvvetlerinin
çıkmaları mümkün görünüyordu.

Doğu Cephesi için ayrıca endişelerim
vardı ve bu konuda bazı haberler almış, bir de suikast teşebbüsü yaşamıştım.

Devam edecek

Kaynak:

(3) Hasan İzzettin Dinamo – Kutsal İsyan

(4) 24 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisinin
açılışında: “Mütarekeden meclis açılmasına kadar geçen siyasi olaylar hakkında”
ki söylevden alıntı.

Kocaelispor Krizi Fırsata Çevrilebilir

0

Kocaeli’nin hem maddi hem manevi
desteğine rağmen Kocaelispor’un alt lige düşmesi şehirde ciddi bir hayal
kırıklığı meydana getirdi. En büyük hayal kırıklığını yaşayan kişi ise    -hiç şüphesiz- Takım 1. Lig’e çıktığı zaman
şehrin tüm bilboardlarını Kocaelispor formalı fotoğraflarıyla donatan
Büyükşehir Belediye Başkanıydı!! Kocaelispor’un alt lige düştüğü belli
olduğundan beri kendisinin bu konuda herhangi bir yorum yaptığına denk
gelmedim.

 

Alt lige düşmek elbette keyifsiz
bir durum ama dünyanın da sonu değil. Kaldı ki Süper Lig şampiyonluğu yaşamış
Bursaspor bile Kocaelispor ile aynı kaderi paylaştı. Demek ki geçtiğimiz sezon
PTT 1. Lig gerçekten tarihinin en zor liglerinden biriymiş. Tabi Bursaspor’un
da alt lige düşmesinden çıkartılacak bir diğer sonuç da Ak Partili
belediyelerin destek verdiği takımlar yaprak gibi kuruyup düşüyorlar. Burada Ak
Parti’den kaynaklanan bir bereketsizlik bir kısmetsizlik mi var bilemiyorum.
Böyle bir yorum yapmak şu aşamada pek bilimsel olmayacak çünkü. Ancak
Kocaelispor’un yapması gereken ilk işin Ak Parti gölgesinden kurtulmak olduğunu
ve sadece futbol konuşup, sadece futbolla yatıp kalkıp ve sadece futbol yoluyla
gelirlerini artırmaya çalışarak başarıya koşması gerektiğini ifade edebilirim.

 

Kocaelispor’un 2. Lig’e düşmesi
üzüntü verici ancak bu durum aslında kendi içinde bir takım fırsatlar da
barındırıyor. Kocaelispor doğru hamleler yaparsa, bu fırsatları iyi
değerlendirirse önce tekrar 1. Lig’e ardından da Süper Lig’e yükselip Süper Lig
de kalıcı hale gelebilir hatta şampiyonluğa oynayan ve en azından her sene
Avrupa Kupalarına katılmaya hak kazanan bir takım haline gelebilir.

 

Kocaelispor’un her şeyden önce şu
transfer çılgınlığını bir kenara bırakması lazım. Kocaelispor 2 milyon küsür
nüfusu olan bir şehrin takımıdır ve bu şehrin futbol alt yapısı Kocaelispor
kadrosunu beslemek için fazlasıyla yeterlidir. Kocaelispor’un derhal kendi öz
kaynaklarına dönmesi, ciddi ve kaliteli bir alt yapı çalışması yapması ve
sadece Kocaeli şehrinin çocuklarından oluşan ve yaş ortalaması 20-21 olan bir
kadro kurup bu kadroyla yoluna devam etmesi gerekmektedir. İlla transfer
yapılması gerekiyorsa, transfer sayısının “maksimum” iki (2) ile
sınırlandırılması ve alınacak bu “maksimum” iki oyuncunun da hem genç hem de üç
büyüklerde oynayabilecek kapasitede oyuncular olması gerekmektedir. Vasat
oyuncu transferinin Kocaelispor’a futbol anlamında hiçbir faydası olmayacağı
gibi bu tip gereksiz vasat oyuncu transferleri kulübün zaten kötü olan
mali/ekonomik yapısını daha da bozacaktır. Kaldı ki Kocaelispor gibi bir
takımın futbolcu alan değil üç büyüklere ve hatta Avrupa’ya yüksek bonservis
gelirleriyle futbolcu gönderen bir takım olması gerekmektedir.

 

Kocaelispor’un yapması gereken
ikinci önemli hamle ise yalnızca Kocaelili gençlerden kuracağı genç takımın
başına gerçekten kaliteli bir teknik direktör getirmek olacaktır.
Kocaelispor’un teknik direktörünün ise ama Türkiye’nin büyük takımlarında ama
alt yapısı iyi olan Avrupa kulüplerinde alt yapı hocalığı yapan bir isim olması
faydalı olacaktır. Çünkü Kocaelispor’un genç kadrosunun başına geçen hocanın,
Kocaelispor takımını tıpkı bir alt yapı çalıştırır gibi futbolun gerekirse
A-B-C’sinden başlayarak bütün inceliklerini öğreterek takımı çalıştırması gerekmektedir.

 

Bundan yıllar önce Werner Lorant
tarafından çalıştırılan Sivasspor düşme hattına gerilediği zaman Lorant’ı
gönderip yerine o zamana kadar yardımcı antrenör olan Bülent Uygun’u
getirmişlerdi. Bülent Uygun’un yaptığı ilk icraat ise Fatih Terim aracılığıyla
Milan’ın antrenman programını alıp Sivasspor’a bu programı uygulatmak oldu.
Neticede Sivasspor düşme hattından kurtulmayı bırakın şampiyonluğa oynayan bir
takım haline geldi. Dört büyüklerin tamamının korkulu rüyası olan ve şahane
futbol oynayan bir takım oldu. Takım düşme hattındayken kimsenin adlarını bile
bilmediği Mehmet Yıldız gibi oyuncuları yıldız oyuncular haline geldiler.
Sivasspor’un bu olağanüstü değişimi hiç transfer yapmadan gerçekleşti üstelik.

 

Görüldüğü üzere futbol takımları,
işini bilen iyi antrenörün elinde harikalar yaratabilmektedir. Maçlar sahada
değil antrenmanda kazanılmaktadır. Transferin de takımlara kattığı pek bir şey
yoktur. Kocaelispor’un bu hususa azami dikkat etmesi elzemdir.

 

Kocaelispor’un bir handikabı da
özellikle son sene satışa sunulan forma tasarımlarının –yeşil forma hariç-
berbat tasarımlar olmasıdır. Kocaelispor farklı yaş, cinsiyet ve kültür
grupları tarafından beğenilebilecek iyi forma tasarımları üretmeli, forma
tasarımları konusunda sıradanlıktan kaçınmalıdır. İyi tasarlanmış formalar
sayesinde kulübün lisanslı forma satışı da artacak ve böylelikle kulübün mali
yapısı da iyileşecektir. Kocaelispor şayet gerçekten çok iyi forma tasarımları
üretip satarsa, sadece Kocaeli’de değil Anadolu’nun pek çok şehrinde Kocaelispor
formalarının kapış kapış satıldığını ve Kocaeli caddelerinde sadece maç günü
değil diğer günlerde de binlerce Kocaelilinin Kocaelispor formasıyla şehrin
caddelerinde dolaştığını göreceksiniz.

 

Kocaelispor’un lig düşmesi
üzücüdür ancak Kocaelispor yukarıda değindiğimiz değişiklikleri
gerçekleştirirse tıpkı 90’larda olduğu gibi Süper Lig’de şampiyonluğu zorlayan
takımlardan biri haline gelir.

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor –II-4

“Ulusal Giz”

Bu yazı serisini hazırlamaktaki amacım; her 19 Mayıs Gençlik
ve Spor Haftası geldiğinde içimde bir boşluk hisseder, sanki yapmam gereken bir
şey varda yapmıyormuşum gibi bir düşünce boşluğu uyanır içimde. İşte bu boşluğu
doldurmak için bu vatanı bize kazandıran Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve aziz
şehitlerimize minnet borcumu karınca misali ödemek için düzenlediğim bu yazı
serisini, umarım ki zevkle okuyacaksınız.

Anadolu Topraklarında Kurtuluşa
Atılan İlk Adımlar:

“Samsuna çıktığımda ülkenin durumu çok kötüydü. Çerkez Ethem
ve Demirci Efe Yunan’a karşı daha harekete geçmemişlerdi. Yunan yürüyüşünü
aksatıcı bir dayatma henüz yoktu. İtalyanlar Konya’ya, Antalya’ya, Akşehir,
Fethiye, Afyon, Marmaris, Burdur, Bodrum, Milas, Bucak ve Kuşadası’na asker
çıkarmışlardı. Sanki barış olmuş da nüfuz bölgelerinde iş görmeğe sıra gelmiş
gibi Antalya-Burdur-Bolvadin demiryolu için, uzmanlar ilk çalışmaları
başlamışlardı. Fransızlar Kilikya ve güney bölgelerimize yerleşiyorlardı.

Rumlar oransız azınlıklarına rağmen Sivas vilayetinin Amasya
ve Tokat gibi sancaklarında bile yirmi bir çete ile harekete geçmişlerdi. Amaç
güvenlik olmadığını göstermek ve müdahale bahanesi yaratmak. İngiliz subayları
ile o kadar ilişkileri vardı ki, Havza’daki alay komutanı bir taburla
haydutları yakalamak için bir köyü abluka edince, hemen Merzifon’dan
otomobilleri ile gelen İngiliz subayları müdahale edebiliyorlardı. İstanbul
hükümetinin kaymakamı da Rum Margerit Efendinin, bağımsız Pontus hükümeti kurma
kışkırtıcılığı alabildiğine sürüyor. Rusya da ki bütün Rumları getirip kıyı ve
hinterlandı bölgesine yerleştirmek istediklerini gören Türk halkı da
ayaklanmış. Bir sürü çete de onlardan.

Doğu’daki Brest Litovsk antlaşması ile aldığımız üç vilayeti
geri verdik. Kars ve Sarıkamış’ta on bin Ermeni askeri toplandığı haberi var.
Arkalarında Batum’a giren İngilizler, iki İngiliz subayı Ermeni kuvvetlerinin
başında Nahçivan ve çevresindeki Türk köylerini almışlar. Fransız
Cumhurbaşkanı, Ermeni lideri Bogos Nobas Paşa aracılığı ile Ermeni generali
Antran’ı kabul etmiş. Ermeni davacılarının hayalleri geniş: Yedi ilimizi alıp
Kilikya’ya kadar uzanmak!

İngilizler Van, Diyarbakır, Bitlis ve Musul illerindeki
Kürtleri de kışkırtmakta. İstanbul’da bir dernekleri ve gazeteleri var.
Babanoğulları ve Abdullah Cevdet gibi Osmanlı aydınları işin içinde. Hürriyet
ve İtilaf, Kürtlere otonomi verme yolunda bir antlaşma imzalamış. Hiç biri de
gizli değil. Anadolu’nun göbeğinde belki de denize yolu bile olmayan bir beylik
olarak kalacağız.”

Samsun Limanına İlk
Adım!

Artık toparlanmak sırası idi. Bütün dağınık
ve kendi başlarına buyruk kuruluşları bir araya toplamalı, her toplanışa bir
milli hareket karakteri vermeli, Mustafa Kemal de onun lideri olmalı idi.
Mustafa Kemal adım adım, yoklaya kollaya isteğini iki üç ayda gerçekleştirmiştir.
Bu iki üç ay içerisinde o, bir hayli büyük bir yalnızlık içinde ve içini
açmadan ve dökmeden gelecekte birçokları ile asla birlik olamayacağı kimselerle
çalışmak zorunda idi.”

Falih Rıfkı Atay

“Bandırma Vapuru 19 Mayıs 1919,
Pazartesi sabahı saat altıda, direğine ordu kumandanlığı bayrağı çekilmiş
olarak Samsun limanına demirledi. Bir yandan kenti seyredip bizi almaya gelecek
motoru bekliyoruz, bir yandan da Fenerburnu’ndan ansızın çıkıverecek İngiliz
torpidosu korkusunu yaşıyoruz.

            Nihayet gemiye bir motor yanaştı.
Samsun’daki tümenden Binbaşı Mahmut Ekrem Bey bizleri almaya gelmişti. Kaptanla
helalleşerek hemen motora atladım, sonra bütün arkadaşlar bindi. Biraz sonra
Karadeniz’in tuzlu sularıyla ıslanmış iskele tahtalarının üzerindeydik. Gelişimizi
iskelenin önünde bekleyen birkaç memurdan başka hiç kimse görmüşe benzemiyordu.
Tüm arkadaşlar iskeleye çıktıktan sonra:

-Haydi, arkadaşlar dedim artık karada
bize ölüm yok!

Uzun tahta iskeleden ayrılıp ta ilk
kez Samsun topraklarına ayağımız değdiğinde, bir askeri bando bir asker marşı
çalarak gümbürdemeğe başladı. Samsun Sancak Başkanı Ethem Bey, Askeri kumandan,
Belediye Başkanı, Polis Müdürü Refik Bey (Koraltan) ile hükümet ve kentin ileri
gelenleri sırasıyla ellerimizi sıktılar. Samsun halkının ise bizimle alakası
yoktu.

Sahile yakın Mıntıka Palas, bize
ayrılmıştı. Hemen yerleştik, soyunup döküldük, yıkandık ve elden geldiğince
dinlenmeğe çalıştık. İlk olarak anneme bir telgraf çekerek sağ-salim Samsun’a
ulaştığımı bildirdim. Bir saat kadar geçti geçmedi emir erim Halit koşarak
odama geldi.

Ne
var Halit?

-Torpido gelmiş Paşam!

-Hangi torpido çocuk?

-Zahar, sizi yakalamak isteyen torpido!

Devam edecek.