25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 309

Erzurumlular ve Erzurum Dernekleri Hakkında!

Kocaeli’nde Erzurum nüfusuna
kayıtlı yaklaşık 100.000 vatandaşımızın olduğunu! Burada doğan çocukları ve
aileleri ile birlikte bu sayının 200.000’in üzerinde olduğunu düşünürsek,

İlimizin, sosyal, siyasi, ticari ve kültürel yaşantısı için ne kadar önemli
olduklarını daha iyi yorumlayabiliriz.

                Her ne
kadar Milletvekilliği, Belediye Başkanlığı ve üst düzey bürokrat sayıları
açısından, nüfuslarına, üretkenliklerine ve şehrimize katkılarına oranla hak
ettikleri yerlerde değilseler de!

                Üretkenlik,
girişkenlik, emek, çaba ve kültürel katkıları açısından nüfus yoğunluklarının
hakkını verdiklerini söylemek lazım.

***

Ayrıca; Vatansever İnançlı,
Atatürk ve Cumhuriyete bağlı, örf ahlak
gelenek ve görenek sahibi nüfusları ile
varlıkları ne kadar fazla olursa
şehrimiz ve ülkemiz açısından o kadar da iyi.

                Ben de
yaklaşık 32 yıldır bu şehirde onlarca “Erzurumlu”
arkadaşı, dostu, ülküdaşı olan bir “Karslı
ve Ardahanlı”
olarak onlarla birlikte yaptığım her hayırlı işten memnun
olduğumu belirterek bu yazı vesilesi ile hepsine selamlarımı iletiyorum.

***

Başarılı demişken sözü dün sona eren “Palandöken’den Kartepe’ye”
sloganı ile düzenledikleri
Erzurum Tanıtım Günlerine getireyim.

Daha önce katıldığım yöresel tanıtım
günlerine nazaran daha iyi planlanmış ve hayata geçirilmiş olarak bulduğum bu
etkinliği ilimizde faaliyet gösteren tüm hemşeri derneklerimize örnek olması
açısından faydalı buluyorum.

3 gün üst üste ile ziyaret
ettiğim tanıtım günlerinde gözüme ilk çarpan, tüm esnafın Erzurum’dan gelmiş ve ya Erzurumlu esnaflardan oluşuyor
olması idi.

Yani stantlarda “leblebiden,
baklavaya, kurutulmuş patlıcan dolmasından şırdana, şerbetten  kuru kahveye her ilimizden ortalama bir esnaf
gurubunun olduğu nispeten düzenleyen
derneğin yöresine ait yiyecek ve görsellerin biraz fazla olduğu
ortalama
bir ürün gurubu değil,

“neredeyse” Tamamı Erzurum yöresinden gelen ürünlerden oluşturulmuş
olması takdir edilecek bir durum diye düşünüyorum.

Sadece ürünler de değil!

Sanatçıların ve söyledikleri
türkülerin de tamamı Erzurumlu ve Erzurum yöresine aitti.

Daha önce pek çok dernek gecesine
ve yöresel etkinlik programlarına katılmış şehrimizde hayatını sürdüren
sanatçılardan yurdumuzun her yöresinde ortalama bir repertuar ile aldıkları
sahneleri ile eğlenmiş biri olarak,

30 dan fazla aşık, ozan, şair ve
sanatçının ya Erzurum’dan gelmiş ya da
şehrimizde yaşayan Erzurumlulardan seçilmiş olmasını
, ağızlarından çıkan
notalı-notasız her sözün Erzurum yöresine ait olmasının da etkinliklere ayrı
bir renk kattığını belirtmeliyim.

Diğer bir gözlemim ise “aralarında yaşam içerisinde tam bir uyum
var mı yok mu bilemem ama”
etkinlik alanı içerisinde tüm dernek
başkanlarının tüm Erzurumluların uyum içerisinde hareket etmesi, Erzurum kültürüne
hizmet eden herkesi dahil etmiş olmaları, kendilerini ve derneklerini öne
çıkartmak yerine Erzurum’u çıkartma gayretleri,

Tüm organizasyonu hep birlikte yaptık söylemleri de takdir edilmesi
ve örnek alınması gereken bir durum.

Ben de bir dostları olarak,
birlik ve beraberliklerinin artarak devamını dilerim.

***

Bu yazı vesilesi ile 2 öneri ve
tavsiyemi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bun tavsiyelerden birincisi Kocaeli
Büyükşehir Belediye Başkanımız tahir büyükakın ve ekibine;

Yöresel etkinlik günleri daha önce ibrahim karaosmanoğlu başkanımız
döneminde dar kapsamlı da olsa, lunaparkın arkasın da ki alanda tüm hemşeri
derneklerinin katıldığı yöresel etkinlik günleri olarak yapılmış ve beğeni
almıştı, mümkünse bundan sonra tıpkı Kocaeli kitap fuarında ki gibi daha büyük bir organizasyonla sadece
hemşeri derneklerimizi bir araya getirmenin,

Bu etkinliklere katılacak her il derneğinin
Tıpkı Kocaeli Erzurum Dernekleri federasyonu gibi o illere ait “Nene Hatun”
gibi kahramanların, şiir edebiyat alanlarında isim yapmış önemli şahsiyetlerin
hayatlarını tiyatrodan söyleşiye şiire edebiyata folklore varıncaya kadar, profesyonelce sunulmasının sağlanmasını,

Bunu gelenekselleştirmenin, hem şehrimizde
ki kültürel kaynaşmayı hem de yapılacak güzel
faaliyetlerle hayırda yarışı arttıracağını,
derneklerimizin gelişimine
katkı sağlayacağını, dolu dolu bir hafta ile her yöreden tüm vatandaşlarımızı
kaynaştıracağını,

Şehrimizin sadece kültürel değil,
ticari yaşantısına da büyük katkı sağlayacağını, diğer Büyükşehir Belediyelerinde de örnek olacağını ve dahi pek çok
getirisinin olacağını düşünerek, tavsiye ederim.

***

2. önerim ise şehrimiz için her
birinin varlığı çok önemli olan diğer
memleketlerimizin hemşeri derneklerinin başkan ve yöneticilerine,

Şayet sizlerde yöresel etkinlik
günleri düzenlemeyi planlıyorsanız, Erzurumlu dostlarımız bu konuda çıtayı güzel
bir seviyeye çıkarttı, sizin yapacağınız etkinlikler de dilerim ki, bu çıtanın
çok altında kalmasın.

Sizler de öncelikle birlik ve beraberlik içerisinde şehrinize dair tüm
değerleri dâhil edeceğiniz, yiyecek alışverişi kadar kültürel alışverişin de ön
planda olacağı çok yönlü etkinlikler düzenlemenizi tavsiye ederim.

Zahmeti ne kadar bölüşürseniz, başarısı da o denli yüksek olur.

Bu vesile ile tüm Erzurum dernek
başkan ve yöneticilerini “şehrimizde
yaşayan bütün Erzurumluları”
tebrik ediyor, emeği olan herkesi ve özellikle KEDFE başkan ve yöneticilerini
canı gönülden kutluyorum.

Başarılı ve hayırlı işleriniz
daim olsun, Allah tekrarlarını nasip
etsin inşallah.

Selam ve dua ile.

Kâinata Bakış

0

     Masivaya /
Allah’tan başka tüm varlıklara, yani kâinata / evrene mânâ-i harfiyle /

     Kendisini değil de
sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mânâsıyla,

     Yani O’nun
hesabına bakmak lâzımdır.

     Eserde ustayı,
yapılanda yapanı, nakışta nakkaşı, fiilde faili,

     Bestede bestekârı,
kitapta yazanı görmeli.

     İşte asıl bakış ve
bu bakıştan asıl görüş bu olmalı.

     Keza resme bakıp
ressamı, besteyi dinleyip bestekârı, yapıya bakıp mimarı görmeli.

     İşte asıl bakış ve
bu bakıştan asıl görüş bu olmalı.

     Çünkü ressam,
resim ve tablolarını; seyredenlerden çok, kendisi için sergiler.

     Ressamlığı
bilinsin, takdir edilsin ve sonuçta kendisi görülsün, öğülsün

     Ve tebrik edilsin
diye insanların seyrine sunar.

     Resimlerine
bakanların; ressamlığını bilip takdir ve tahsin etmelerini,

     Ressamlığını
beğenmelerini ister.

     Çünkü bestekâr;
bestesini dinleyenlerin bestekâr olarak kendisini öğmelerini bekler.

     Kendisinden
bahsetmelerini umar. Hatta kendisinden söz açılmazsa, sukutuhayale /

     Hayal kırıklığına
uğrar.

     Süleymaniye
câmisinin muhteşemliği karşısında; yapısında kullanılan taşlar değil,

     Mimar Sinan
konuşulur. Mimar Sinan öğülür ve anılır. Mimar Sinan’ın sanatı dile getirilir.

     Zaten işin doğrusu
da budur.

     Bütün bunlara yer
vermeden, varlığa mânâ-i ismiyle yani bizzat kendisine bakan

     Ve kendisini
tanıtan mânâsı ve esbap / sebepler hesabına bakmak hatâdır, yanlıştır.

     Eksik bir
bakıştır.

     Kısaca bakış olup,
görüş değildir. Biliştir ama ilim değildir. Çünkü malûmat ilim değildir.

     Zira malûmat
“Nasıl?”a  cevap verir. “Niçin?”i
cevapsız bırakır.

     Yani bilgiyi kabul,
hikmeti reddeder!

     Evet “Nasıl?”ın
cevabı malûmat, “Niçin?”in cevabı ise ilimdir.

     Koyun da bakar
ama, insan görür.

     Baş gözü malûmat
edindirir. ilim, kalp ve gönül gözü ise ilim, marifet ve irfan sahibi kılar.

     Çünkü baş gözü
maddeyi görür. İlim, kalp ve gönül gözü ise mânâyı keşfeder.

     Elbette mânâ, işin
önce maddî gözünü harekete geçirecek,

     Sonra da maddeden
mânâya geçmesi gerektiğini bilecektir.

     Yoksa sadece kuru
bir malûmat edinmiş olur. Mânâdan mahrum ve yoksun kalır.

     Zaten madde, mânâ
için vardır. Mânâ olmasaydı madde var olmayacaktı.

     Nitekim önce
düşünür. Yani mânâ kendini gösterir.

     Sonra da mânâ;
madde olarak tecellî eder, kendini gösterir.

     Kaldı ki, her
şeyin iki ciheti / iki yönü vardır. Bir ciheti Hakk’a / Yaratan’a bakar.

     Diğer ciheti de
Halk’a / Yaratılan’a bakar.

     Zaten bizler
mevcûdat ve varlıkları, sırf kendisi için değil.

     Hakk’ın isim ve
sıfatlarını kendisinde gösterdiği,

     Üzerinde taşıdığı,
yansıttığı ve aksettirdiği için severiz.

     Zaten Koca
Yunus’un dediği gibi,

     Yaratılmışı,
Yaratan’dan ötürü sevmiyor muyuz?

     Çünkü, Hakk
yaratan, Halk ise yaratılandır.

     Üstelik Halk’a
bakan cihet ve taraf;

     Hakk’a bakan
cihete tenteneli bir perde

     Veya şeffaf bir
cam parçası gibi,

     Altında Hakk’a
bakan cihet ve yönü gösterecek

     Bir perde gibi
olmalıdır.

     Bundan dolayı,
nimete bakıldığı zaman Mün’im / Nimet Verici,

     Sanata bakıldığı
zaman Sâni / her şeyi sanatlı olarak yaratan Allah,

     Esbâba / sebeplere
nazar edildiği / bakıldığı zaman

     Müessir-i Hakikî /
hakiki tesir sahibi, hakiki etkileyici Allah zihne ve fikre gelmelidir.

 

İlahiyatçı Prof. Dr. Niyazi Kahveci ile röportaj

Oğuz Çetinoğlu:  Şöyle bir iddia var: ‘Şekil ve sembolleri bolca kullanılan dînî
kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz…
Gerileme var
.’
Bu konudaki görüşünüzü
lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Türkiye’nin kimlik üretme problemi vardır. Kimlik
üretemiyor. Bu sebeple başkalarının ürettikleriyle kimlik edinmeye çalışıyor.
Bunlardan biri dindir. Din, tanrı dahi olsa, başkasının ürünüdür. Dinden kimlik
olmaz, dinden din olur. Türkiye dini, din değil, kimlik olarak kullanıyor. Ama
bu dînî kimlikle dünya kamuoyunun önüne çıkamıyor. Mesela kapalı kapılar
ardında kapalı devre kendi aralarında dincilik yapıyor ama açık kapılar önünde
dinci olarak bilinmek istemiyor. Paradoks!

Çağımızdan önceki devirlerde kimlik
oluşturmak, başkasının ürünü olan din ve etnisite ile yapılıyordu. Şimdi ise
özgün felsefî ve ilmî ürünler üretmekle yapılmaktadır. Türkiye’nin kimliği,
başkalarından ithal edilen ürünlerle doldurulmuş İslâm ve Türklük gibi nominal
bir kimliktir. Topluma İslâm’ın ve Türklüğün ne olduğu sorusu sorulduğunda
cevap verememektedir.

Türkiye aksiyolojik değil,
fenomenolojik muhafazakârdır. Yâni değerlerle değil dış görünüş ve duyguya
dayalı sembol ve simgelerin muhafazakârıdır. Yâni motorla ilgilenilmemekte,
kaportanın düzgün olması için çalışılmaktadır.

Dindarlaşmanın ne olarak
algılandığı önemlidir. Şimdi bu konuda bilim ve felsefe perspektifinden söylenmesi
gereken o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum.
Ama şunu tespit edebiliyoruz ki Türkiye’de dindarlaşma değerlerle değil,
şekillerle görüntülerle alakalıdır. Düşünme işlemi yapmayıp fikir
üretemeyen toplumlar, dînî sembol ve simgelere yapışırlar. Bu dindarlaşma
görüntüdedir, yâni fenomenaldir, kaportayla sınırlıdır. Numenal yâni özle,
motorla ilgili değildir. Motor, düşünme işlemi ile çalışır. Sembol ve simgeler
tanrı vergisi doğal duyu organlarına hitap ederler. Halbuki günümüz, duygulara
değil zihinlere hitap edilen bir çağdır. Duygulara din adamları hitap ederler
ve çok kolay bir iştir. Bu işi yapmak için eğitime gerek yoktur.

Fikirlere fikir adamları hitap
edebilir ve çok zor bir iştir. Ülkemizin düşünürü yoktur. İşin daha kötüsü,
düşünlere hitap etmesi gereken ilahiyat profesörü akademisyenler dahi din
adamlarının yaptıklarını yapabiliyorlar, düşünürlerin yapması gereken işi
yapamıyorlar. Bir fikrî iktidarsızlıkları var ama haksız şekilde bu fikir
katmanının işgal ediyorlar. Bir profesör, şikâyet ettiği şeyin fikrî kuramını
ve paradigmasını ortaya koyması gerekir. Ama yapamıyor, çünkü düşünme işleminin
nasıl yapılacağını bilmiyor. Gerçi bu çok zor bir iştir. Kafa ile yapılabilir.
Zor işten kaçıp, Allah vergisi ağız gibi doğal aygıtlarla bu işi yapıyor. Yâni
elin oğlunun bugünkü binlerce filozoflarının bu işleri nasıl yaptıklarını
çalışsınlar, onlar da aynısını yapsınlar. Ama ne gerek var ki? Bunu yapmadan ve
bu yapmadıkları işin ağlamasını yapmakla ülkenin DİB Başkanlığı gibi, en üst
makamlarına gelebiliyorlar. İşte ülkeye en büyük ihânet, sorumluluğu olan
görevi yapmadaki acziyeti ve ihmali topluma ağlayarak gidermeye çalışmaktır. Bu
kişiler görev ihmâli yaptıklarından ve ülkeye görev zararı verdiklerinden
yargılanmalıdırlar.

Bir DİB Başkanının, ülkenin bir
problemi üzerinde kafa ürünü bir kuramını gördünüz mü? Göremezsiniz. Şimdi bir
DİB Başkanının yaptıklarını analiz edelim. Üç haftalık Kurân Kursu eğitimi ile
yapılabilen pratisyenlik işlerini yapıyor. Mesela VİP cenaze imamlığı, camide
vaazlar, namaz kıldırmak, hutbe okumak gibi. Yâni bunları yapsın diye mi kırk
yıl bu millet onu profesör yapmak için para harcamış?

Profesör DİB Başkanlarının
yaptıklarını analiz edelim. Ortaya yeni fikre dayalı paradigmalar ve kuramlar
koymaları gerekirken, bu acziyetlerini, ihmallerini ve iktidarsızlıklarını,
geçmişte üretilen sembol ve simgelerin dozajını ve alanını artırarak kamufle
etmeye, örtmeye, şehirleri köylere döndürmeye çalışıyorlar. Mesela ezanın ses
tonunu artırıyor, harfleri aşırı uzattırıyor, ortalığı cami ve minare
dolduruyor, köylerde ölüm haberini vermek için uydurulan salayı bütün
şehirlerde okutuyor. Cuma akşamları ve günleri saatlerce sala okutuyor. Halbuki
diriliş olan Cuma, ölümleştiriliyor. Tabîi diriliş yapmak kafa ila alakalı
lojik iştir, ölüm ise biyolojik bir iştir. Doğal aygıtlarla yapılır, kolay
iştir. Şimdi canı sıkılıp eline mikrofon geçiren kişi sala okuyorum diye
vakitli vakitsiz ortak alanda bağırıyor. Deşarj oluyor, tatmin buluyor. Yine
camilerin içi fikirle aydınlatılamadığı için, başkalarının hatta
gayrimüslimlerin icatları olan avizelerle, dışları da projektörlerle
aydınlatılıyor.

Toplum çelişkiler içerisindedir.
Mesela Türkçe müziği haram görür ama ezan ve Kur’ân’ın müziksiz okunmasını da
haram görür. Hatta Allah kelamını güfte ve beste malzemesi yapmada bir sakınca
görmez. Bunun ruhsatını Allah’tan almaya çalışmaz. Kendisi önce hareketi yapar,
sonra ona dinden meşruiyet bulur.

Çetinoğlu:
Devlet
adamının yanlışları, ‘devletin yanlışı
olarak yorumlanabilir mi?

Prof.
Kahveci:
Devletin de dinle ve çağdaşlıkla hattâ anayasasıyla
çelişkileri vardır. Bir çelişki sosyolojiktir: Meselâ millet ve lâiklik
kavramlarına göre bir ülkenin ortak alanları nötr olmak mecburiyetindedir.
Ülkenin ortak alanı bir dine, mezhebe, etnisiteye, sosyal ve ekonomik tabakaya
dayalı düzenlenemez. Tıpkı bir apartmanın ortak alanlarına, ondaki bir dairenin
zihniyetinin hâkim kılınması kanunla yasak olduğu gibidir. Kanunlarımız bunu
suç saymıştır. Ortak alanlar toplumun ortak yararına ve iyiliğine göre
düzenlenmek mecburiyeti vardır. Türkiye, ortak alanda dînî unsur olan ezanla
kolektif kimlik üretmeye çalışıyor. Bu, çağdaş millet ve lâik bir ülkede
çelişkidir.

Çetinoğlu:
Ezan
hakkında söylediklerinizin, çan sesinden rahatsız olmayan İslamiyet’e mesâfeli
kişilerin söylemleriyle örtüştüğü söylenebilir. Şüphesiz siz; ‘ezan okunmuyor, ezanın canına okunuyor
diyenler gibi nezâhet ve estetik arayışındasınız.

Röportajı önce yanlış yorumlara
sebebiyet vermemek için, ezan okumakla alakalı olarak söylediğiniz sözlere
açıklık getirir misiniz?

Prof.
Kaveci:
Din açısından ezan
okumak farz değildir
.’ Dedim. Farz olan namaz kılmaktır. Ezan namaz için
bir araçtır. Ama namazın ne farzlarından ne de sünnetlerindendir. Bu sebeple
Fıkıh kitaplarına göre ezansız namaz geçerlidir. Şimdi devlet sünnet dahi
olmayan ezanı devlet eliyle ortak alanda okutup herkese zorla dinletirken, farz
olan namazı zorlamıyor. İşte bu durum, çağdışılığın, çağdaş çözüm bulamaması
acziyetidir. Türkiye lâik ve millî bir ülkedir. İslâm cumhuriyeti değildir.
İran, İslâm Cumhuriyeti olmasına rağmen, ezanları özel alanlar olan camilerin içinde
okutmaktadır, ortak alana taşırmamaktadır. Hakîkaten bu durum bile İran’da bir
çeşit felsefenin varlığını gösterir. Bizim durum ise, ülkemizde hiçbir çeşit
felsefenin var olmadığının göstergesidir. Çağdaş çözümler bulamıyoruz. Çağdaş
sorunlar kafa ile alakalı meselelerdir. Onların çözümleri ancak düşünme işlemi
yaparak kafa ile çözülebilir ki maalesef bizde bu işlem yapılamamaktadır.

Türkiye’de ne dindarlık ne de
medenîlik vardır. Yâni çağımız standartlarında sosyal insan olmak problemi
vardır. İnsan olmak da eğitimimizin hiçbir kademesinde öğretilmiyor. Öğretecek
kişi de yok. Öğretenlerde aynı problem mevcuttur. Mesele insan malzemesinin
kalitesidir.

Çetinoğlu:
Hocam,
hoşgörünüze güvenerek söylüyorum. İmam Hatip’li ve İhâliyatcı olarak
söyledikleriniz çok dikkat çekici hususlar… Salâ hakkında söyledikleriniz kabul
edilebilir olmakla birlikte, ezanla ilgili sözleriniz üzerinde durmak gerektiği
kanaatindeyim.  Bin dört yüz küsur yıllık
geleneğin devamına karşı çıkıyorsunuz. Türkiye bu iddiaları kaldıramaz.  Peygamber Efendimiz’in Bilâl-i Hâbeşî’ye ezan
okutması sünnettir. ‘Ezan okunmasına karşı mısınız?’ diye sormayacağım. Çünkü
karşı olmadığınızı biliyorum. Ancak, sizlerinizi; ‘Kahveci Hoca, ezana karşı çıkıyor’ şeklinde yorumlayanlar mutlaka
olacaktır.

Bu bahsi kapatıp bu röportajın son
sorusunu sorayım:

Çevremizdeki
insanlara ve haklılık derecesi tartışılabilir iddialara bakarsak, ‘İnsanlarımızda sekülerleşmeye doğru bir
gidiş
’ olduğu söylenebilir. Bizi sekülerleştirmek isteyen dış güçler, iç
mihraklar var. ‘Sekülerleşme
kavramını açıklayarak değerlendirmelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Dış güçler bizi sekülerleştirmek istemezler. Çünkü
sekülerleşirsek çağdaşlaşırız ve ayıklanıp yok olup gitmeyiz. Bilakis bizim
dînî kalmamıza çalışıyorlar. Nitekim Atatürk’e düşman olmaları ve Atatürk’ten
sonraki lâikliğin hâkimliğinde geçen bir asırda çağdaşlaşmamızı eğitim
sisteminde engellemeleri bundan dolayıdır.

Sekülerlik her şeyden önce bir
düşünüş biçimidir. Fakat bizim, düşünme ile işimiz olmadığı için sekülerliği
fikrî bazda algılayamıyoruz. Onu dînî ve siyâsî anlıyoruz. Çünkü bizde sâdece
siyâsî ve dînî algı kalıpları mevcuttur. O sebeple sekülerliği, bu kalıplara
dökerek, ‘din ile devlet işlerini
birbirlerinden ayırmak
’ şeklinde algılayabiliyoruz. Halbuki sekülerlik, 18.
asra kadar geçerli olan ve dînî düşünme adı verilen düşünüş biçimiyle değil, insan
aklı ile düşünmektir. Nötr ve objektif bir düşünmedir. Taraflı ve sübjektif
değildir.

Sekülerlik başta olmak üzere bugünkü
çağdaş sistemler Batılılar için de yeni sistemlerdir. 18. asra kadar bunlar
onlarda da yoktu. Bunları Batı toplumu da icat etmedi. Hasbelkader Batı’da
yaşamış olan düşünürler ve ilim insanları bunları icat etti. Batı toplumu
önceleri bu icatları kendisine, özellikle dinine yabancı gördüğü ve onu korumak
için bunları icat edenlerin bazılarını diri diri yaktı, kimilerini zehirleyerek
öldürdü, kimilerini hapsetti. Ama daha sonra bu yeniliklere adapte oldu. Şimdi
bu yeni değerlerle oluştu ve eskilerin muhafazakârlığının mücâdelesini
vermiyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

Konu
hakkında daha fazla ve Prof. Dr. Niyazi Kahveci hakkında bilgi edinmek
isteyenler için:
www.ulusaldemokrasienstitusu.org 

 

 Prof.
Dr. NİYAZİ KAHVECİ

Trabzon’a
bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu.
İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü.

Amcaoğlu
olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri
Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet
Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.

 

Niyazi
Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih
İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim
Merkezi’nde yaptı.

 

İngiltere’de
Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve
doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev
yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan
Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde
İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman
Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı.
Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını
devam ettirmektedir.

 

Meslek
hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası
İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din
Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler
Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler,
Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi.   

 

Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde
sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan
Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Mutezile
ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî
Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim
Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi, Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim
Alanları.

Başıma Gelenler.

0

Önce size iki dostumdan bahsetmeliyim.

İsimlerini yazdım diye belki bana kızacaklar ama kusuruma
bakmasınlar, gerçekliği yansıtmak istedim.

Ben, yıllar yılı kemik konstrüksiyonumu Ort. Uzm Dr. Fikrete, (Öztop), kalan tüm organlarımı ise,

İç Hast. Uzm. Dr. Sabriye
(Dereli) yani bu ikiliye emanet etmiştim.

Onlar çok zengin olamamışlardı. Çünkü
sağlık ticaretine hiç bulaşmamışlardı. Çünkü benim arkadaşlarımın
karakterlerini, para, hiçbir zaman bozamadı, çünkü
buna izin vermediler.

Daha mütevazi bir
yaşamı seçtiler, onurlu bir meydan okuyuşla, BİLİMDEN KOPMADILAR.

Sabri hep SGK doktoru olarak çalışmış ve emekli oldurulmuştu.

Poliklinik günlerinde,
birçok uzman doktor, saat 16.00 gibi hasta muayenelerini bitirirken, kendi
muayene odası önünde, özellikle
sevgilisi olan yaşlı hastaların kuyruğu saat 18.30’lara kadar bitmezdi. Sabri,
beş on dakikada hastasını savmaz, bazen bir hastasına yarım saatten fazla zaman
ayırırdı.

Onun için muayene süresinin
bir limiti yoktu. Bu arada, akşam geç saatlerinde özel kliniğine uğrar, ününü
bilip gelen orta halli ya da yoksul hastaların parasını hiç almadan, onların
ertesi gün hasta haneye gelmesini söyleyip
gönderirdi. Özel klinik ofisi daha çok arkadaşlarıyla buluşup muhabbet ettiği
bir yerdi.

Ben birkaç paralı arkadaşımı Sabriye götürmüştüm.

Bir seferde birçok analiz ister ve sonra bu analizlere bakıp
nokta atışı yapar ve on ikiden vururdu. Dertleriyle sürünen
birçok arkadaşım veya yakını hayretler içinde kalırdı.

Çünkü hep okurdu ve çok zengin
pratiğe de sahip olarak, bilimi yerli yerine oturturdu. Ünü İzmirde
çok yaygındı. Bunu paraya çevirmeyi hiç hedeflemedi.

Fikret te hep devlet hasta hanesi doktoru olarak çalıştı ve
emekli oldu. Onun da özel kliniği Sabrininki
ile aynı muhtevada idi.

Emekli olduktan sonra, Özel hasta hanelerde çalışmaya
başladı. Hemen ayrıldı.

Sorduk niye diye. Sağlık ticareti aşırı bir şekilde, gelen
hastalara, lüzumsuz,
MR, BT , ilaçlar vb bilumum bir şeyleri yaptırmayı dayatıyorlar.

Sonra tanınmış bir cerrah olduğu için Özel hasta hanelerde
sadece ameliyatlara çağırılmaya başladı.

Hemen bıraktı. Niye dedik. Ameliyat olacak hastanın tıbbi
tetkiklerini önceden okuyorum. Hastanın ameliyatlık bir şeyi yok.

Ben de zengin olmadım. Ama tıbben her zaman çok çok iyi
bakıldım. Bana ya kendileri baktılar, ya da beni kendileri gibi sağlık ticaretine
bulaşmamış dürüst uzmanlara yönlendirdiler.
Yani parasız pulsuz, insanlığın mirası bilimden hakkım olduğu gibi yararlandım.

Epeyi yıllar oldu, ikisi de bence en verimli yaşlarında
emekli oldu evlerine çekildiler.

İzmirde
devrelerinden, öğrencilerinden pek arkadaşları da kalmadı.

Şimdi bu iki isimi hafızamıza hemen yazalım ve Şimdi gelelim
benim hikâyeme:

Bu yılın Mart ayı ortalarında, gece ve sabah, şiddetli ama
kısa süren, baş dönmelerim
başlamıştı.

Biraz bekledim, devam ettiğini yaşayınca, Buca SGK Seyfi
Demirsoy Hastanesinde, Bir Nöroloji uzmanına muayene oldum. Nörolog, hikâyemi
dinledi, boyun damarlarımda bir tıkanıklık veya beynimde bir sorun olabileceği
düşünerek beni Boyun Ultrasonu ve Beyin MR çekilmeye
sevk etti. 

Ancak verilen tarih Mayıs ortaları yani şimdileri idi. Ben de
belki gecikmesi sorun yaratabilir düşüncemle Figoma (Fikret) başvurdum. Figom; İzmir Büyük Şehir Belediyesi Eşref Paşa
Hastanesi Başhekim Yardımcılığından emekli idi. Ben seni arayacağım dedi ve
bana geri döndü ve bana
bir yetkili kişinin ismini verdi ve hemen git seni bekliyor dedi. Boyun
Damarlarıma, en ileri tetkikler yapıldı (mesela BT Sanal Anjiyo) ve beynime MR çekildi.
Sonuçta boyun damarlarımdan birinde %72 ileri darlık görüldü,
bir stent takma operasyonu gerekebilecekti. Eşref Paşa Hastanesinde, yoğun
bakım ünitesi olmadığı için tedavime
bu hastanede devam etme imkânı ve gereği yoktu. Tedavime İzmirdeki Ege Üniv ve benzeri büyük
devlet hasta hanelerinde devam edilmesi gerekiyordu. Bu hastanelerden e-nabızdan
randevu alma ihtimali yok idi. Figom
ve ilk çevrem bu konuda daha fazla ilerleyemedi.

Ben, kendi işinde, kendini hunharca çalıştıran, yüklendiği işler çok emek alıp çok
uzun süren, bu nedenle çok çalışıp,
toplamda az üretebilip,
az kazanan biriyim. Neticede hap yapıp para kazanmıyorum. Makina Tasarımı ve
imalatı ile uğraşıyorum. Emek, emek kazandığım para çok kıymetli.

Ayrıca SGK Hastanelerine güvenim
devam ediyordu. Pandemi döneminde bir kez SGK Bozyaka, bir kez de SGK Yeşilyurt
hastanesinde, bir gece kadar acilde yatmıştım. Tahsisat yok, eleman yok, genç
doktorlar kendileri de dahil olmak üzere,
ekip halinde, içine dezenfektan ilaçlarında katıldığı sabunlu sularla DİKKAT
işi durdurup, yarım saatte bir paspasla Acil Servisi temizliyor, pırıl pırıl
yapıyorlardı.  

Ancak ben, hiç olmazsa Stent takılması veya takılmaması
zorunluluğunun tam olarak ortaya çıkabilmesi için Merkezi Buca olan, Bayraklı da bir özel Hastahaneye başvurdum.
Randevu aldığım doktor da adı, unvanı, Prof Dr. A.O.K olan İzmirde tanınmış bir Kardiyolog
idi.

Neyse 600. T.L yi bayıldım odasına girdim. Hikâyemi anlattım.
Eşref Paşa Hastanesinden, aldığım tetkik sonuçlarının da çıktısını verdim.

Yani benim sorunumun; boyun damarlarımdan birinde %72 darlık
olduğu, iki raporda da AÇIKÇA yazıyordu. Yani kendisi keşfetmeyecekti. Ancak
herhalde aldığı 600 T.L nin üstüne yatabilmek için olacak,
bana uzun uzun bir şeyler anlattı, sonra benim kalbimi muayene etti, zamanlar
geçti, ve sonunda elini gırtlağına kadar getirip bana şunları söyledi: ben kalbin damarlarıyla
gırtlağıma kadar doluyum, seni yine bu hastanede boyun damarları konusunda
uzman başka bir hocaya Prof Dr. Ç.Ş ye sevk edeceğim dedi, telefon etti beni o kişiye gönderdi.

O kişinin muayene ofisinin önüne geldim, görevli genç kızımıza, beni Prof Dr.
A.O.K gönderdi dedim. Genç görevlimiz hocanın odasına girdi çıktı, sizi kayıt
yapalım dedi ve benden 500 T.L istedi.

Ben de vermiyorum dedim, Prof Dr. A.O.K yı telefonla aradım,
benden 500 T.L daha istediler, vermiyorum, gidiyorum dedim. Kendisinden ilgi ve
sorumluluk beklerken iyi deyip telefonu yüzüme kapadı. Para basma
makinesinin başından ayrılmak istemiyordu besbelli.

KÖS KÖS oradan ayrıldım. Ne yapabilecektim, en fazla odasına
gider küfür ederdim, ne işe yarayacaktı bu.

Ben de bu başıma geleni paylaşmaya karar verdim, rahatladım.

 

Ulan Prof Dr. A.O.K,

Ulan dolandırıcı herif, gözünü para doyursun.

Yukarıda anlattıklarımın ilk cümlesinde

Yani benim
sorunumun boyun damarlarımdan birinde %72 darlık olduğu, iki raporda da AÇIKÇA
yazıyordu. Yani kendisi keşfetmeyecekti
demiştim.

Ulan para manyağı herif, senin kafanda  beni başka bir doktora yönlendireceğin zaten
ilk anda belli ise, bana, yanlış
gelmişsin diyerek,
verdiğim parayı da, o başka doktora transfer edip, beni hemen o doktora sevk
etmen gerekmez miydi?

Benden aldığın 600 T.L sana haram olsun, zehir zıkkım olsun.

Al o Hipokrat yeminini kıvırıp bir yerlerine sok.

Benim İzmir Atatürk
Lisesi Mezunu 67 mezunu arkadaşlarımın yarısı mühendis yarısı doktor olmuştu, araştırmamı sürdürmeye devam etmeliydim. Bu bana bir ders oldu.

Neyse araştırmaya devam.

Ulan Prof Dr. A.O.K,

Sen olduğunu anladın değil mi,

Çok kişi de anlamıştır herhalde.

Sana dava açma lüksüm yok ama,

Umarım bu yazıyı okursun, ve

sıkıysa sen dava açarsın.

Sana son sözüm
şu.

Ne demiş Koca Şair Nazım,

“biz gölgemizi bile çiğnetmeyiz adama”

Zıtların Varoluş Hikmeti

       İcat ve zıtların
bir arada olmasında; büyük bir hikmet, gaye ve amaç var. Zira İlâhî Kudret
nazarında; hükmünü geçirmekte olduğu şems / güneş ve zerre / atom birdir. Buna,
ne onun büyüklüğü engel, ne de onun küçüklüğü mânidir. Allah’ın kudreti
karşısında aralarında fark yok.

     Ey kalbi hüşyar /
uyanık, akıllı ve düşünen insan! Allah; güç, kudret ve iktidarını ezdadı /
zıtları bir arada göstererek tecelli ettirmekte ve ortaya koymaktadır.

     Çünkü:

     Elem ve acıyı
tatmayan, lezzet ve tadın ne olduğunu bilemez.

     Şerre / kötülüğe
şahit ve tanık olmayan, hayrın kıymet ve değerini anlayamaz.

     Kubhu / çirkinliği
görmemiş kimse, hüsün ve güzelliğin farkına varamaz.

     Zararı tanımayan,
nef’ ve faydayı idrak ve derk edip tanıyamaz.

     Nikmet / sıkıntı
ve yokluğu yaşamayan, nimeti / faydalı her şeyin varlığının şuur ve bilincinde
olamaz.

     Nârı ateşi
tanımayan; nurun / aydınlığın fark ve ayırdına varamaz.

     Elbette bütün bu
menfi ve olumsuzlukların varlığı; olması istenmeyen, hoşlanılmayan şeylerdir.
Fakat hayatın, bizlere rağmen olan gerçekleridir. Birer realite olarak, ister
isteme karşılaştığımız hususlardır. Öyle ise mahiyet ve içyüzüne nüfuz etmeye
çalışalım.

     İşte bütün
bunların, yani zıtların bir arada görünmesinde, büyük bir sır  ve hikmet var. Zira her şey zıddıyla bilinir.
Zıddıyla farkına varılır. Zıddıyla her şey kıymet ve değer kazanır. Çünkü
kıymet ve değerler; nisbî / göreceli hakikatlerle gerçekleşir. Takarrür eder /
kararlaşır ve yerleşir. Bir şeyde çok şey olduğu, bir şeyden çok şeylerin vücut
bulduğu meydana geldiği, ancak zıtlarının varlığı ile anlaşılır.

     Tıpkı, noktanın
harekete geçmesiyle bir hat ve çizginin oluşması gibi.

     Tıpkı, ucu ateşli
bir çubuğu hızla döndürmekle; ateşten bir daire ve çemberin göründüğü gibi.

     Evet çevirmenin
sür’at ve hızıyla; bir nur / bir ışık parıltısının, ışıklı bir daire ve
çemberin meydana gelmesi gibi.

     Tıpkı, nisbî / göreceli, başkalarına nispet
ve kıyasla ortaya çıkan gerçek ve hakikatlerin vazife ve görevleri; dünyada
nice dane, sümbül ve filizlerin çıkmasına ve doğmasına sebep olması gibi.

     Kâinat / evren ve
tüm varlıklar; nizam, düzen ve kanunların çerçevelemesiyle; bildiğimiz şekil ve
nakışlar teşkil edilip oluşturulmuştur.

     Bu nisbî /
kıyaslama yoluyla oluşan iş, gerçek ve emirler; ahirette hakikatlere kalb
olunacak / dönüştürülecektir.

     Evet, hararette /
ısıdaki mertebe ve derecelere sebep, bürudet ve soğuğun müdahalesi / içine
girmesi iledir.

     Hüsün ve
güzellikteki derece / basamak ve mertebeler; kubhun / çirkinliğin içine
girmesiyle ortaya çıkıyor.

     Çirkinlikler bu
sonuca temel sebep ve neden oluyor.

     Ziya / ışık da
bilinmesini, zulmet ve karanlığa borçlu.

     Lezzet / zevk alma
hususu da, varlığını elem / sıkıntı ve üzüntüye medyun / borçlu.

     Sıhhatli olmanın
değeri; maraz / hasta olmadan anlaşılamaz.

     Cennet olmazsa,
Cehennem tazip etmez / azap vermez. Çünkü, ancak cehennemi gören, içinde
bulunduğu cennetten lezzet alabilir.

     Soğuğun karşıtı
olan sıcaklık olmazsa, soğuk da üşütmez.

     Yüce Allah,
zıtları yaratmak suretiyle hikmet / amaç ve gayesini gösterir. Haşmet / heybet
ve kudretini zuhur ettirir, ortaya koyar.

     O Kadîr-i Lâyezal
/ zevalsiz, ebedî, sonsuz kudret sahibi olan Allah; cem-i ezdat / zıtları
birleştirme içinde; iktidar ve hükmetme gücünü gösteriyor.

     Azamet / tam ve
mükemmel olan yücelik ve büyüklüğünü zuhûr ettiriyor.

     O İlâhî Kudret /
Allah’ın sonsuz kudretinin bu tasarrufu; zâtının lâzımı ve gereğidir.

Ey Türkler!

Çocuklarımızı daha mutlu yarınlar bekliyor!

Eminim
sizler de benim gibi çocuklarınızın geleceğinden endişeleniyorsunuzdur!

Bilgisayarın
başından kalkmayan,

Arkadaş
bulmak için çaba sarf etmeyen, geleceğe dair plan yapmayan,

Odalarından çıkmadan
saatler hatta günler geçirebilen,

sadece kendini düşünen, kolay sevip kolay vaz geçebilen,

Başkasının
derdini, hatır için bile çekmeyen,

Kimseye
minnet etmeyen,

Mecbur
kalmadıkça teşekkür bile etmeyen!

Bize
göre oldukça bencil gamsız bu nesil!

Bizden sonra ne hale
gelir diye endişelenip duruyoruz!

***

Size
güzel bir haber vereyim,

Belki
de çocuklarımız bizden daha mutlu bir ömür sürecekler!

Arkadaş
bulayım, sosyal olayım, hiçbir yerden geri kalmayayım,

Aman
annem üzülmesin, aman babam üzülmesin,

Arkadaşlarıma,
akrabalarıma, komşularıma fedakâr olayım,

Yorgunum
ama kalkmalıyım,

Sorumluluklarım
var unutmamalıyım,

İşimde
olmayayım,

Kanaatkâr
olayım,

Konu
ne der, komşu ne der!

Kimseyi
kırmayayım, laf yemeyeyim,

Geldiğim
yeri unutmayayım, geldiğim yeri muhafaza edeyim,

Oğlum
ne iş yapacak, kızım acaba nasıl biri ile evlenecek,

Kaç
yaşına geldi daha odasını bile toplayamıyor, evlilikleri kaç gün sürer?

Bunların
çoluk çocuğu olunca ne hale kalırlar!

O
ayıp, şu günah, bu yanlış, diye diye
kendimizi yedik durduk!

***

Herkesi
baş tacı ettik,

Her
şeyi dert ettik,

Onu
düşün, şunu düşün, bunu düşün…

De
ayrı mı yazılır? Birleşik mi?

Derken!

Derken!

Derken…

Şimdi
de başımızda biriktirdiğimiz taçların ağırlığından kaynaklı ve bir türlü geçmeyen
ağrılar yüzünden, uyuyabilmek ve unutabilmek için!

Ya şişe şişe alkol, ya
da kutu kutu anti depresan!!!

İşte
durum böyleyken böyle.

***

Onun
için derim ki, çocuklarınızın geleceğini de daha fazla dert edip,

Yok
efendim bizden sonra dünya ne hale kalacak, su azalacak, savaşlar çıkacak,
ekmek bulunamayacak!

“Yeter deyin
kendinize!!!”

Yarının sahibi ALLAH

Bırakalım yarını da ALLAH
bilsin.

Çocuklarımız
bence bu bencillik, bu gamsızlık ile bizden daha kral bir hayat yaşayacak
inşallah.

Allah
bahtlarını açık etsin, en doğrusunu onlar yapıyor, sakın değiştirmeye
çalışmayın!

Mutluluğun
formülünü bulmuşlar, bırakalım uygulasınlar,

Onlar böyle daha iyi
olacak inşallah.

Selam ve dua ile

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor-II-7-

Ulusal giz

Karargâhımı Havza’ya
Taşıyorum

22 Mayısta İngilizlerle konuştuktan
sonra, İstanbul’a bir rapor gönderdim. Bu raporda Samsun ve çevresi Rumları
hırslarından vazgeçmedikçe yatışma olamayacağını, Türklüğün yabancı mandasına
kalamayacağını, milli hareketlere hak vermek gerektiğini bildirdim. Oysa
görevim başkaldıran Türkleri ezmek ve susturmaktı.

Samsuna gelince İngilizler
kuvvetlerini artırmışlar ve bir kısmını içeriye yollamışlardı. Bu durum hem
mütarekeye aykırıydı, hem de beni güç duruma sokuyordu. 24 Mayısta karargâhımı
Havza’ya taşıdım. Sık sık banyo almamı gerektiren hastalığım için buranın
banyoları iyi gelmişti. Benimle ilgili İstanbul’a giden haberler, İngilizleri
kuşkulandırdı ve hükümeti de telaşlandırdı. Konya’dan İstanbul’a dönen General
Milne, görevlerimin ne olduğunu sormuş, geri çağrılmamı istemiş. Amiral
Gaithape de aynı istekteydi. Generaal Milne, Erzurum’daki kolordunun silah
teslimi yapmadığından da şikâyetçiydi.

Ordu ile İlişki Kurulması

İlk iş olmak üzere bütün orduyla
ilişki kurmak gerekliydi.

Gerçekten Samsun ve yöresinde Rum
çetelerinin Müslüman halka saldırması ve öteden beri araçsız bırakılmış bu
bölge yöneticilerinin, yabancı devletlerin işe karışmaları yüzünden hiçbir önlem
alamaması, durumu güçleştirmişti.

Tanıdığımız ve kendisinden büyük çaba
gücü umduğumuz bir kişinin Samsun’a Sancak Başkanı olarak atanmasını sağlamak
için girişimde bulunmakla birlikte, 3. Kolordu Komutanını geçici olarak Canik
(Samsun) Sancak Başkanlığına atadım. Bu arada elden gelen bölgesel önlemlerin
alınmasına ve özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada
bulunan yabancı birlik ve subaylardan ürküp çekinmeğe yer olmadığının
anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede ulusal örgütlenmeye başlandı.

23 Mayıs 1919’da Ankara’da bulunan
20. Kolordu Komutanı’na: “Samsun’a geldiğimi, kendisiyle daha sıkı ilişki
kurmak ve İzmir bölgesinden daha kolaylıkla alabileceği bilgileri öğrenmek
istediğimi” bildirdim.

“Bir iki güne kadar Karargâhımla
birlikte bir süre için Havza’ya gideceğimi ve her koşulda Samsun’dan ayrılmadan
önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi” yazdım.

20. Kolordu Komutanından üç gün sonra
26 Mayıs 1919 da aldığım cevapta: “İzmir’den düzenli cevap alamadıklarını,
düşmanın Manisa’ya girişini de telgrafçıların haber verdiğini, Kolordunun
Ereğli’de bulunan birliklerinin hepsi trenle taşınamadığından, karada yürüyüşe
başladıklarını ancak, yerin uzaklığı nedeniyle Ankara’ya ne zaman
ulaşacaklarının belli olmadığını” bildiriyordu. (…)

Amasya’dan 18 Haziran 1919 Günü
Edirne’deki 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e şifre ile verdiğim
direktifte başlıca şu konuları belirttim:

         
Ulusal
bağımsızlığımızı boğan ve vatanımızın parçalanması tehlikesini hazırlayan itilaf
devletlerinin yaptıklarıyla, İstanbul hükümetinin tutsak ve güçsüz durumu sizce
de bilinmektedir.

         
Ulusun
kaderini böyle bir hükümetin eline teslim etmek, yıkılmaya mahkûm olmaktır.

         
Trakya
ve Anadolu’daki ulusal güçlerin birleştirilmesi ve ulusun sesini bütün gürlüğü dünyaya
duyurabilmesi için Güvenli bir yer olan Sivas’ta ortak ve güçlü bir heyet
kurulması kararlaştırılmıştır.

         
Trakya
Paşaeli Cemiyeti, yetki sahibi olmamak üzere İstanbul da bir heyet bulundurabilir.

         
 Ben İstanbul da iken Trakya Cemiyeti üyelerinden
birkaç kişi ile görüşmüştüm. Şimdi zaman geldi. Gereken kişilerle gizlice
görüşerek derhal bir örgüt kurunuz ve benim yanıma da temsilci olarak değerli
bir iki kişi gönderiniz. Onlar gelinceye kadar Edirne ilinin haklarının
savunucusu olmak üzere, örgüt üyelerinin beni vekil seçtiklerini belirten
imzalı bir belgeyi kendi imzalarıyla ve şifreli telgrafla bildiriniz.

         
Bağımsızlığımızı
Kazanıncaya kadar, bütün ulusla birlikte fedakârca çalışacağıma kutsal
değerlerim üzerine yemin ettim. Artık benim için Anadolu’dan başka hiçbir yere
gitmemek kararı kesindir. (…)

 

Havza Yolarında

Mıntıka Palas Otelinden Almanlardan
kalma üstü açık eski püskü Benz otomobil ve birkaç çift atlı yaylı arabayla
yola çıktık. Yaşlı bir Hristiyan yurttaş olan şoförümüz, otomobili bin bir
güçlükle çalıştırabildi. Şoförün yanındaki koltukta oturuyorum. Arkaya da 9.
Odu Kurmay Başkanı Kâzım Bey (Dirik), Heyeti Sıhhiye Başkanı Refik Bey (Saydam)
ve Dr. İbrahim Tali Beyler oturdu. Samsun içinden kışlaya çıkan yol yokuştu.
Otomobilimiz dik yokuşlara hemen boyun eğiyor, binicilerini oracıkta
bırakmaktan hoşlanıyordu. Hemen şoförden başka herkes iniyor, iterek bu
öksürüklü Benz’i yokuş yukarı çıkarmaya çalışıyoruz. Otomobilimiz yine bir
tarlanın başında öksürdü, tıksırdı ve durdu. İndik. Tamir edilene kadar
bekleyeceğiz. Biraz ötede bir tarla ve yaşlı bir köylü var yaklaştık. Selam
sabahtan sonra köylüye memleketin içinde bulunduğu durumdan söz ediyoruz. Yaşlı
adam, kös dinlemişe benziyor, sözlerimin hiç biri onu etkilemiyordu.
Dayanamadım:

         
Hemşeri
dedim. Düşman Samsun’a asker çıkaracak, belki buraların hepsini ele geçirecek,
sen hala rahat rahat toprağı sürüyorsun.

Köylü biraz önce kendisine ikram ettiğim sigarayı içmeye
çalışırken şöyle dedi:

         
Paşa,
Paşa sen ne diyon. Biz, üç kardeştik, iki de oğul vardı. Yemen de, Kafkas ta,
Çanakkale de hepsi elden gitti. Bir ben kaldım. Ben de yarım adamım. Evde sekiz
öksüz ile üç dul kalmış kadın var. Hepsi benim sabanımın ucuna bakar. Şimdi
benim vatanım da, yurdum da nah şu tarlanın ucu. Düşman oraya gelinceye dek
benden hayır yok.

Adamın üzerine daha varamadım. Ne
demek istediğini anlamıştım.       

Son

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor-II-6-

“Ulusal Giz”

Arkadaşlarla Pontus çetelerinin
saldırısına uğramış Yenice Köyünü ziyaretten dönmüş doğruca Mıntıka Palas’a
gitmiştik. Yemekten sonra kahvelerimizi içip sohbet ediyorduk. Belediye önünde
bulup silahlandırdığım asker, otelin kapısında nöbet bekliyor, içeriye sinek
bile uçurmuyordu. Dışarıdan onun sesi geldi.

         
Yasah
hemşerim

Gürültü ve tartışma biraz uzayınca Cevat Abbas silahını çekip
dışarı koştu. Aralarındaki konuşmayı içerden duyuyoruz.

         
Ne
arıyorsun burada?

         
Mustafa
Kemal Paşa’yı göreceğim.

         
Ne
yapacaksın Paşa’yı

         
Ona
söyleyeceklerim var.

         
Nedir
söyleyeceklerin bana söyle, ben ona söylerim.

Konuşmasından Kürt olduğunu
anladığımız adam, mutlaka içeriye girmek istiyordu. Yaverim en sonunda kişiyi
bizim yanımıza getirdi. Karşımızda orta yaşlı, iri-yarı, kara gözlü, esmer,
pala bıyıklı halktan bir adam duruyordu. Ama bu adamın durumunda bir gariplik
vardı. Herkes ona bakıyor ve her davranışını göz hapsinde tutuyorlardı.

         
Gel
bakalım evlat, bir arzun mu var diye sordum.

         
Var
paşam, size söyleyeceklerim var!

         
Haydi,
çekinme, söyle öyleyse!

         
Paşam,
bana sizi vurmam için görev verdiler.

         
Peki
öyleyse, vur beni, yap görevini haydi!

         
Aman
paşam, sen vurulacak adam mısın, sen baş tacı olmaya lâyıksın.

Sonra ceketinin iç cebinden yepyeni bir tabanca çıkarıp
masanın üstüne bıraktı:

         
İşte
Paşam bana verdikleri tabanca “Git o vatan millet düşmanı, padişahımızın
düşmanı olan paşayı vur” dediler. Bende sizi öyle biri sanarak öldürmeğe karar
verdim. Üç gündür arkanda dolaşıyorum. Bütün düşüncelerim altüst oldu. Meğer
beni aldatmışlar. Az kaldı milletin babasını vuracaktım. Senin hemşerilerle
konuşmalarını dinledim, baktım ki sen yalnız bizi düşünüyorsun. Bizi
düşmanların elinden kurtarmaya çalışıyorsun, asıl hain onlar, o senin düşmanın
olacak namussuzlar. Ben de artık sendenim Paşam.

Bu kendi kendine gelip, kendi kendine
giden tehlikeye şaştım kaldım.

         
Al
tabancanı sok beline çocuk dedim, sen de artık benim askerim sayılırsın.
Tabancasız, silahsız olursak Pontuscular hepimizi gelip keser.

Kürt yurttaşımıza bir de kahve ısmarladım ve bizi
unutmamasını söyledim. Adam, kahvesini içtikten sonra tabancasını alıp beline
soktu ve ellerimi birkaç kez öperek çıkıp gitti. Yüreğimi bir umut ve sevinç
kaplamıştı. Tüm arkadaşların yüzü gülüyordu. Bu olaydan öğrenmiştik ki halk,
bizim dilimizi anlıyordu. Halk, dediklerimizi, kendi yüreğinin yankısı olarak
buluyordu. Halk, bir kurtarıcı bekliyordu. (3)

            Oysa birkaç
gün önce karamsar bir psikoloji içindeydim. Sağlık durumum bozuktu. Böbreklerimden
rahatsız olduğum için çok hoşlandığım ve adet edindiğim halde alkol
alamıyordum. Çok çalışmak zorundaydım. Kafamın içi Anadolu hareketinin
hazırlığının güç problemlerini çözmek için devamlı meşguldü. Böyle bir
karamsarlık altında 21 Mayıs’ta Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiğim telgrafta şöyle
diyordum.

“Genel durumumuzun almakta olduğu
tehlikeli durumdan, çok acılı ve üzgünüm. Ulusa ve yurda borçlu olduğumuz en
son vicdani görevi ortak çalışmayla en iyi yapma imkânı bulunduğu kanısıyla bu
son görevi kabul ettim.

Bir an evvel sizinle buluşmak dileğindeyim ancak, Samsun ve
çevresinin durumu, yeterince güvenli olmadığından, burada birkaç gün
kalabileceğim.

Beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak konular varsa
bildirilmesini rica eder, gözlerinizden öperim, kardeşim.” (5)

            Aynı ruh
haliyle 22 Mayıs tarihinde Genel Kurmay’a gönderdiğim raporun son cümleleri
endişeli ve acı bir feryadı hatırlatmaktaydı.

            “Varlığımıza
önem vermiyorlar, sanki ülkemizi açık bir sahra gibi görerek, kuvvetlerini
tasarladıkları gibi gizlice bölüp yerleştiriyorlar. Yavaş yavaş başlamış bu
harekât, yine aşamalı olarak ve aynı yöntemlerle artırılmakta ve sınırları
genişletilmektedir. Bugün her tarafta bu oldubittiler karşısında kalınacağı
ihtimalinin çok yüksek olduğunu saygı ve bağlılıkla bildiririm.”

            Gözlerimizin
önünde duran bu karanlık tablonun gerisinde gizli, başka bir âlem vardı ki, biz
artık bunu çok iyi görebiliyorduk. Bu âlem geniş Anadolu toprakları ile onun
üzerinde yaşayan halktı. Ulusal bir hareket yaratabilirsek bu karanlığın
yırtılabileceğine güveniyorduk. Büyük ölçülerde yaşanan deneyimlere rağmen yine
ulus duygusunun öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı hakkındaki inancımız
bu güvenin özünü oluşturuyordu. (14)

Devam edecek

Kaynak:

3 –
Hasan İzzettin Dinamo-“Kutsal İsyan”

5 –
Gazi Mustafa Kemal’den Bize, Söylevleri, Konuşmaları, Söyleşileri, Anıları,
Genelgeleri, Yazışmaları. M. Sunullah Arısoy

14
– Sabahattin Selek’in “Milli Mücadele Ulusal Kurtuluş Savaşı” çalışmalarından.

Niçin Geri Kaldık

Dostum ve patronum İbrahim Kiras, 7 Mayıs tarihli yazısında
mealen soruyor: Niçin geri kaldık?

 

Yukarıdaki satırdaki “meal”de biraz nalıncı keserliği
yapıyorum, çünkü “Niçin Geri Kaldık?” benim bir kitabımın adı. Ben bu sorunun
cevabını bulmak için sanırım yıllar yıllar harcadım. Hepimiz de öyle
yapmalıyız, soru ortadan kalkana kadar. 

 

Ziya Paşa’yı gözaltına alırlar mı?

Kiras’ın yazısının başlığı bu değil ama yine de o soruyu
sormuş ve değerli bir analiz yapmış. O, bütün Müslüman ülkeler geri
kaldıklarına göre, ilerlemeye engel İslam mı, diye soruyor ve bu izahı
reddediyor. Çıkış noktası, Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inden şu beyit: İslam
imiş devlete pabendi terakki/ Evvel yoğidi işbu rivayet yeni çıktı. Pabendi
terakki, ilerlemenin ayak bağı… Şiirin tamamını 
burada bulabilirsiniz. Mutlaka bulunuz ve okuyunuz. Göreceksiniz, iki
asır sonra bile güncel. O kadar güncel ki Ziya Paşa’yı gözaltına almaya
kalkabilirler! Bakın aynı şiirde neler diyor- maazallah:

 

Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı

Nâmus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı.

(Hırsızlık çoğalıp sadakat sözü moda haline geldi/ Namusu
bitirdik, hamiyet (koruma- torpil) yeni çıktı.)

 

Veya:

 

Evrak ile ilân olunur cümle nizâmât,

Elfâz ile terfîh-i ra’iyyet yeni çıktı.

(Bütün düzenlemeler yazılı sayfalarla [belgelerle]  ilan olunur/ Söz ile maiyetindekilerin terfi
ettirilmesi yeni çıktı.)

 

Ve daha niceleri…

 

Biz mi geri kaldık, onlar mı ileri gitti?

Bu sayfalarda “Niçin geri kaldık?” sorusunun cevabına benim
de biraz katkım olsun istedim. Cevabı ararken ilk bulgum şuydu: Biz geri
kalmamışız. Batı ileri gitmiş. Hani, tren garında veya otobüs terminalinde
beklerken yanınızdaki trene-otobüse bakıp geri geri gittiğiniz hissine
kapılırsınız ya; hâlbuki siz geri gitmiyorsunuz, yanınızdaki vasıta ileri
hareket ediyordur. Bizim ilk düştüğümüz yanılgı da budur. Batı’nın, daha
doğrusu Batı Avrupa’nın 16, 17 ve 18. yüzyıllardaki macerası sonunda, onların
ileri sıçrayışı söz konusudur. Batı’ya görece geri kalanlar yalnız Müslüman
dünya değil, bütün dünyadır. Batı’nın ilerlemesini ölçmeye kalkarsanız “gidiş”
fiili yerine “sıçrayış” hatta “patlayış”ın gerçeğe daha uygun anlatım olduğunu
görürsünüz.

 

Böyle bir ölçmeyi tarihçi Ian Morris, 2010 tarihli “Why the
West rules–for now?” kitabında yapmış. Kitabı Alfa Yayınları, 2017’de Dünyaya
Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) başlığıyla Türkçe yayımlamış. Morris, medeniyeti
veya kalkınmayı üç parametreden oluşan bir indeksle ölçüyor ve zaman içinde
izliyor. Onun zamanı da ta geriden, son buz devrinin sonundan, 14.000 yıl
önceden başlayıp bugüne geliyor. Böyle bir zaman perspektifini temine tarih
yetmiyor tabii, arkeoloji de devreye giriyor. Morris’in indeksi şu
bileşenlerden oluşuyor:

 

1) Kişi başına tüketilen enerji,

 

2) Şehirleşme (ölçüsü en büyük şehrin nüfusu),

 

3) Savaş kapasitesi.

 

Batının büyük sıçraması

Doğu’nun ve Batı’nın indeksini, aynı grafik üzerine çizerseniz,
14.000 yıllık macerada bir Doğu’nun, bir Batı’nın öne geçtiğini görüyorsunuz.
Medler-cezirler… Med zamanlarında, şehirler büyüdükçe, refah arttıkça mahşerin
dört atlısından özellikle ikisi, yükselenin tepesine vuruyor:

 

1) Yoğun nüfusuyla birlikte geleni salgınlar.

 

2) Refahı dışarıdan seyreden

 

“barbarlar”ın istilası.

 

Bu ikincisi, aynı zamanda, İbni Haldun’un mekanizmasının bir
bileşenidir. Buna göre medeniyetin üstünde bir tavan var. Her yükselen bu
tavana kadar yükseliyor, sonra oraya çarpıp geri düşüyor.

 

Ne zamana kadar? İşte o, 16, 17 ve 18. yüzyıllara kadar.
Orada, matematikte “singularity” veya patlama dediğimiz bir şey oluyor ve bu
yalnız Batı Avrupa’da oluyor. 14.000 yıllık skalaya göre “ani” bir çıkış
başlıyor ve bitmiyor. Eski medeniyetlerin tavanı, bir anda deliniyor. Grafik bu
asırlarda adeta dik çıkıyor. Hani bir sayıyı sıfıra bölmüşsünüz de sonsuza
tırmanıyor gibi.

 

Tabii, bu hâl, Morris’in dikkatimizi çektiği gibi
“şimdilik”. Yeni bir dünya kurulmuş, doğru. Fakat daha önce olduğu gibi gâh
Batı, Doğu’dan; gâh Doğu, Batı’dan öğreniyor ve üstünlüğü devralıyor. Birinin
sıçrayışının ardından diğeri geliyor. Bütün mesele, sıçrayışa sebep olan yeni
bilginin, yeni davranışın ne olduğunun, geride kalanlarca ne kadar çabuk
keşfedileceğidir. Malumat* çağında bu çabuk olacak; çabuk da oluyor.

 

O hâlde, doğru soru “Niçin geri kaldık?” değil, “Onlar niçin
ileri gitti?” sorusudur. Veya son 5-6 asır için, “Onlarda olan fakat dünyanın
geri kalanında olmayan neydi?” diye sormaktır…

 

Asıl bunun cevabını aramalıyız.  https://millidusunce.com/nicin-geri-kaldik/