25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 308

Soğuk Harpten Sıcak Harbe Kayış ve Nato

Günümüzde Dünyadaki değişmelerden en önemlisi soğuk harp
ortamının sıcak harp dönemine doğru dönüşmesidir. Sadece Ukrayna – Rusya
çatışmasının veya Dünyanın birçok yerinde sıcak harbe kayış aslında bu
değişmeyi net olarak ortaya koymaktadır. Bu değişme NATO’nun en doğu köşesinde
bulunan Türkiye’yi tekrar gündeme taşımış ve stratejik önemini artırmıştır. Çatışmaların
sıçrama ihtimali de bunda etkili olmuştur. Gerek ABD, gerek Rusya değişik
genişleme tertipleri içindedir. ABD NATO’yu kullanarak Rusya’dan kopmuş bulunan
Orta Avrupa devletlerini NATO çatısı altına alarak Rusya’ya karşı genişleme
peşindedir. Ancak faturayı Ukrayna halkı ödemektedir. Diğer taraftan, Rusya ise
Rusça konuşan ülkelerin tekrar liderliğine göz dikmiştir. Polonya, Macaristan
gibi ülkeler, bunu fark ettikleri ölçüde tarafsız kalmaya kendilerini
zorlamaktadırlar. Macaristan’ın dış politikadaki son davranışı bunu
doğrulamaktadır. Kuzeyde İsveç ve Ruslarla çok geniş sınırı bulunan
Finlandiya’yı korku ve endişe sarmıştır. Çünkü güçlü olan patron ülkeler ne
milletler arası hukuku tanımakta, ne de BM’yi ciddiye almaktadırlar.
İstedikleri coğrafyaya girebilmekte, insan öldürme haklarına! Sahip olabilmekte
coğrafyayı kendilerine göre çizebilmektedirler. Bunu fırsat bilen ABD
tarafsızlık konumunu değiştirerek NATO’ya girmeye eğilim göstermiştir.

            Ancak yeni
üye girişinde Yunanistan örneğinde çok büyük bir yanlış yapan Türkiye bu defa bu
iki ülkenin NATO’ya girişlerini veto edeceğini belirtmiştir. Durum açıktır.
Böyle bir NATO gibi ittifakta, ittifak ortaklarının birinin toprak bütünlüğüne
ve siyasi varlığına göz dikmiş PKK ve PYD gibi terör örgütlerinin silahtan
füzeye kadar desteği olmuş; ülkesinde beslemiş İsveç ve Finlandiya gibi
ülkeleri veto gerçeğini bilmelerine rağmen, üyeliğe başvurmaları bizzat ABD’nin
teşvikiyle olmuştur. Bu her iki ülke maddi manevi ve askeri bakımdan Türkiye’nin
varlığına düşmandırlar. Bu vesileyle tarafsızlık konumu da tarihe karışmıştır. Anlaşılan
Finlandiya ve özellikle İsveç ülkesinde ve ülkesi dışında terör örgütlerine
imkanlar sağlayarak bir NATO müttefiki ülke olamayacağını ispat etmiştir. Türkiye’deki
harekatlarda teröristlerin yaşadığı mağaralarda İsveç malı silahlar bulunmuş,
birçok belge ele geçirilmiş ve bunlar başta İsveç olmak üzere yetkililerinin
yüzüne çarpılmıştır. Türkiye’ye düşen görev haklı tavır ve politikasını
sürdürmek ve kararında ısrarlı olmaktır. Tabii asıl teröre destek konusunda ABD
esastır. Bu ülke benim kara kuvvetim dediği terör örgütünün peşine takılmış,
itibar kaybetmiş ve bu örgüte içgüveysi gitmiştir. Bundan dolayı dost ve
müttefik Türkiye gibi bir ülkeyi değil; terör örgütünü kullanmayı uygun
bulmuştur. ABD’nin terör örgütüne içgüveysi gittiği yeni değildir. Yıllardır bu
ülke güney komşumuz haline gelmiştir ama; Türkiye’nin samimiyetini anlayamayan
günlük politikaların peşine düşmüştür.

            Şimdi konuyu
buradan çok önemli bir konuya doğru yönlendirelim. ABD’nin dostlukla
bağdaşmayan düşmanlık politikası Türkiye’de bazı aydınları ve daha ziyade sol
taraftan beslenen çevreleri ABD düşmanlığından kaynaklanan bir NATO
düşmanlığına itmiştir. NATO’dan çıkılmalı şeklindeki görüşler bugün temelden
yıkılmıştır. Yıllardır ifade ettiğimiz gibi Türkiye’nin konumu, dost ve düşman
ülkeler göz önüne alındığında Türkiye NATO’dan çıkmadan NATO içinde mevcut
anlaşmalara uygun olarak faaliyet gösterebilmeli; ABD’ye ve NATO’ya karşı da
kendini koruyabilmelidir. Türkiye’nin isteğine bağlı olarak NATO’dan
çıkılabilir; ancak NATO üyeliğine bunu fırsat bilen ne kadar Türkiye düşmanı
ülke veya ülkecik varsa; bunu fırsat bilerek üyelik müracatı yapabilir. Bu ülke
veya ülkeciklerle en ufak bir çatışmada bu defa Türkiye’ye karşı NATO’nun
beşinci maddesi kullanılabilir. Bu durumda 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü darbe ve
işgal teşebbüsünün arkasındaki güç dolaylı değil; doğrudan ve açıktan ortaya
çıkabilir. Artık Türkiye’nin veto hakkı da söz konusu olamayacağından Türkiye’ye
karşı rahat at oynatılabilir ve güvenliğimiz büyük tehditlerle karşılaşabilir. Bu
bakımdan, 12 Eylül 1980 sonrası Yunanistan gibi şımarık ve onun bunun taşeronu
olmuş bu ülkenin NATO’nun askeri kanadına girişinde Kenan Evren Paşa’nın ne
kadar büyük affedilemez yanlışlar yaptığı rahatlıkla ortaya çıkar. Demek ki,
bir telefon emri ile NATO’ya evet dedik ve kendi elimizle dağ gibi sorunlar
yarattık.

            Türkiye’de
aydınlara ve siyasetçilere düşen görev ülkenin değişik yönlerden kuşatıldığı
günümüzde geçmişi düşünerek Balkan Savaşı’ndaki yenilgi ve dağınıklığımızın
üzerinde durmak ve acı yenilgimizi tekrar düşünüp, yaptıkları işin öyle pek de faydalı
olmadığını görebilmek ve tarihi tekerrür ettirmemektir.

            Not: Vatan
toprağı olan Hatay’ın milli sınırlarımıza dahil edilmesinde ve bunun devam
ettirilmesinde büyük payı olan rahmetli Tayfur
Sökmen
’in bir anıtını geliniz Hatay’da uygun bir yerde açalım.

Turan Şahin Hakkında!

İltifat marifete tabidir diye
güzel bir söz var.

Bende bu güzel söz çerçevesinde,
köşe yazılarımın bazılarını sosyal ve
kültürel faaliyetlerde tanıdığım
gayretli ve iyi niyetli insanlara, başarılı
sivil toplum kuruluşlarına ayırmaya, onların daha geniş çevreler tarafından
tanınmaları ve toplum yararına faydalı işlerinin bilinmeleri için gayret
edenlerdenim.

İyilik bulaşıcıdır.

***

İyi insanların sayısının artması
için de, onlardan ve onların doğu davranışlarından bahsetmek, örnek göstermek, kendileri
gibi insanlarla tanışmalarına aracılık etmek iyi olur diye düşünüyorum.

Bu yazı vesilesi ile de sizlere şehrimizin sivil toplum kuruluşlarına,
sosyal ve kültürel hayatına değer katan
çalışkan bir insandan, Kocaeli
Tokatlılar Dernek Başkanı Turan Şahin’den bahsedeceğim.

***

Bilirsiniz,

Saygı, duyularak kazanılır!

Ne kadar saygı duyarsanız,
sizlere de o kadar saygı duyulur.

Sevdiğiniz kadar sevilir, hoş
gördüğünüz kadar hoş görülürsünüz.

Ne kadar selam verirseniz, selam
vereniniz o kadar çok olur.

Peygamber efendimiz insanlara güler yüzlü olmak ve tebessüm etmek
sadakanızdır, diye öğütlemiştir.

İşte bu yazıda İsminden
Bahsedeceğim Turan Şahin tanıdığım kadarı ile böyle biri.

Saygılı, çalışkan, tahammüllü güler
yüzlü ve saygılı biri.

***

Katılabildiğim hemen hemen her
organizasyonda görürüm kendisini,

Her hayırlı işe gücü ölçüsünde
katkıda bulunur,

Hani klişeleşmiş dilimize
pelesenk olmuş bir ifade var ya!

Alevi-Sünni, Türkmen- Kürt-Laz-Çerkez, Sağcı-Solcu, Dindar-Laik!

Yukarıda ki ifadede adı ve
düşüncesi geçen kim davet ederse etsin, her hangi bir ayrım gözetmeden, şu
karede olursam zarar görürüm, şu masada olursam yadırganırım diye insanları
ötekileştirmeden siyasi kar-zarar gözetmeden her toplumsal faaliyette, her hayırlı
işite, düğünde, dernekte, bayramda,
cenazede
muhakkak vardır Turan Şahin.

***

Akrabam değil, hemşerim değil,
hatta siyasi görüşlerimiz dahi aynı değil!

Ama olsun isterdim.

İyi bir insan Turan Şahin.

Bulunduğu yere değer katanlardan
biri.

Şehrimizin ve Ülkemizin böyle insanlara
çok ihtiyacı var.

Hele hele yerel yönetimlerde.

***

Yazıya devam ederken, sadece övgü
ile yetinme, bir de öneride bulun diye
geçti içimden.

Madem Turan Şahin, toplum
tarafından sevilen, her kesimden kanaat önderi, siyasetçi, sivil toplum
kuruluşu ve aktif insan ile tanışıklığı olan, tanınan, sevilen böyle biri.

O zaman ondan ve onun gibilerden
daha fazla faydalanmalı bu şehir.

Onların enerjisi ve
yeteneklerinden daha fazla insan faydalanmalı, yapabildikleri temsil ettiği
derneklerin dışına taşmalı!

Bu da ancak yerel yönetimlerin
imkanları ile mümkün.

***

Bu yazı vesilesi ile İzmit
belediye Başkanımız Fatma Kaplan Hürriyet’e tavsiyem olsun.

Eleştirilerimizi dikkate alarak
İzmit Belediyesi bünyesinde kurdurduğu STK ve Esnaf Masasından, Masada görev yapan
Birol Sağlam, Cem Serhat Dayanç, Eray Bodur, Nurullah Özer’in gayret ve
iletişiminden memnun olduğumuzu,

“Bir de Cem Şakoğlu var o da ayrı bir değer”

Ancak, her geçen gün büyüyen
ilçemiz ve şehrimize bir süre sonra o masanın ve masada görev yapanların yetmeyeceğini,

Böyle tanınan, sevilen ve faydalı
insanların sayısının artmasının faydalı olacağı düşüncesi ile.

İleride yapacağı
görevlendirmelerde insana ve şehrimize
yönelik işlerde
Turan Şahin’i değerlendirmenin, yapacağı projelere davet
etmenin,

Hem kendi hedefleri, hem
belediyesinin başarısı, hem de Turan Şahin’in toplumumuzda ki karşılığı
vesilesi ile unutulan hiç kimsenin kalmayacağı açılarından çok yönlü faydalı
olacağını düşünüyorum.

***

Turan Şahin’i bu yönleri ve
davranışları ile Eski Kocaeli Kent Konseyi Genel Sekreteri, gönül insanı Gültekin Görüm’e çok benzetiyorum.

Aralarında sadece yaş ve tecrübe
farkı var, yıllar geçtikçe Turan Şahin’e de bu kentin 2. Bir Gültekin Görüm’ü
olma yolundan ayrılmamasını tavsiye ederim.

***

Kocaeli Büyük Şehir Belediye
Başkanımız Tahir Büyükakın Gültekin ağabey gibi bir değerden neden vaz geçti
bilemem ama,

Böylesine naif, beyefendi,
çalışkan ve her kesim tarafından sevilen insanların olmazsa olmaz olduklarını
söyleyebilirim.

Turan Şahin de hiçbir görevi
olmasa bile tek başına değer.

Herkes gibi bizde de karşılığı var,

Yaşamı boyunca başarılarının ve
hayırlı işlerinin artarak devamını dilerim.

Selam ve dua ile.

Prof. Dr. İbrahim Ortaş ile Emekli Öğretim Üyelerinden Nasıl Faydalanılabileceği Meselesini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Öğretim
üyeleri genç denilebilecek bir yaşta ve ‘en’ değilse bile çok verimli bir
döneme girdiklerinde emekli ediliyorlar. Bu durumu asıl değelendiriyorsunuz?

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: Dünyanın en pahalı ve zor yetişen birikimli
ve donanımlı insanlarından yararlanmamak israftır.

İlim insanlığı
aynı zamanda bir hayat biçimidir. Merak, öğrenme ve öğrendiğini içinde yaşadığı
toplum ve insanlığa hizmet için sunmak olan ilim insanlığı özel bir hayat
tarzıdır. İlim insanı hayat tarzı, hiçbir para, makam ve mevki beklentisi
olmayan, zaman mekânı olmaksızın sürekli insan hayatını kolaylaştırmak için
doğayı ve insanı anlamaya ve deşifre etmeye çalışır. Uzun zaman içinde
okuyarak, düşünerek ve öğrendiklerini analiz ederek oluşan bilgi birikimine
sâhip olan ilim insanlarının bilgilerinden faydalanmak gerekir. Bu sebeple ilim
insanının emekliliği ilim dünyasında çok az konuşulan bir kavramdır. Mecbûrî
sorumlulukların tamamlandığı ancak ilmî ve akademik gönüllülüğün devam etiği bu
hayat tarzına sâhip kadroların üniversite ile bağlarının devam ettirilmesi
hayatî önemdedir. İlmî çalışma kültürünü kazanmış insanlar istense de ilim ve
eğitin dünyasından kopamazlar.

Çetinoğlu: Gelişmiş
ülkelerde öğretim üyeleri belli bir yaşa geldiklerinde hizmet etme gücüne sâhip
olmasına rağmen yaş haddinden emekliye sevk ediliyor mu?

Prof. Ortaş: Gelişmiş ülkeler emekli
öğretim üyelerinden etkin şekilde faydalanıyorlar.

Bir ülkenin en
büyük zenginliği olan ve beşerî sermaye olarak târif yetişmiş insan gücünden
tamamlanmak temel bir ihtiyaçtır. Dünyâdaki gelişmiş üniversitelerin birçoğunda
emeritüs’* profesörler aktif olarak
ilmî faaliyetlerine devam ederler. 
Emeklilik yaşını geçmiş de olsalar emeritus profesörler akademik çevrede
el üstünde tutulurlar. Özellikle de gençlerin onların tecrübelerinden
faydalanmaları istenir. Araştırma öğrencileri ve genç akademisyenler kendi
tezlerinin şekillenmesinden tutun da bilgilerin analizi ve yorumlanmasına kadar
birçok konuda onlara danışarak desteklerini alırlar.

Çetinoğlu: Dünyâda
olduğu gibi, Türkiye’mizde de ortalama insan ömrü uzadı. Bu durum da yeni bir
düzenlemeyi gerektirir…

Prof. Ortaş: Doğru bir tespit.
Türkiye’de de artık ortalama insan ömrü 75 yılın üzerindedir. Dünyâ Sağlık
Teşkilâtı tarafından 64 yaşın altında olanlar genç olarak değerlendiriliyor.
Günümüzde aktif olarak proje ve ilmî bilgi üreten beyin gücü kullanan
insanların 67 yaşında ilmî çalışmaların dışında tutulması ciddî bir kayıptır.
Üretkenlik potansiyele olan bilim insanlarının bilgi, görgü ve üretici
yeteneklerinin devamlılığını araştırma, geliştirme ve eğitim kuruluşlarında
devam ettirebilirler. Nihayetinde kolay yetişmeyen ve çok pahalıya mal olmuş
sınırlı sayıdaki yetişmiş insanını ülke hizmetinin dışından tutulmasının
açıklanabilir bir gerekçesi yoktur. Kaldı ki emekli olduktan sonra yurtiçi ve
yurt dışındaki araştırma kurumalarında çalışan ilim insanları
bulunmaktadır. 

Türkiye’nin
207 üniversitesinin büyük çoğunluğunda yeterli seviyede nitelik ve donanım
sâhibi akademisyeni olmayan ülkemiz için, üretken emeklilerden faydalanmamız
paha biçilmez bir hazinedir. Gelişmiş üniversitelerimizin bir kısmında ise
milletlerarası ölçekte proje, yayın ve eğitim yaptırabilen akademik kadroların
azaldığı da sık sık vurgulanmaktadır. Proje yapabilen, aktif akademik
faaliyetleri devam etiren ve üretkenliği olan araştırıcı emeklilerin emeritüs
niteliğinde bir mekanizma ile üniversitelerde istihdam edilmesi gerekir.
Normalinde kurum kültürünün yerleşik olduğu birçok yerde emekli hocaların
çalışması kendiliğinden sağlanır. Bu konuda hukûkî düzenlemelerin yapılması
büyük faydalar sağlayacaktır. 2006 yılından sonra kurulan ve gelişmekte olan
üniversitelerde öğretim üyelerinin 75 yaşa kadar çalışmaya devam ettikleri
bilinmektedir.

Çetinoğlu: Vakıf
üniversitelerinde durum nedir?

Prof. Ortaş: Vakıf üniversitelerinde
yaşa bakılmaksızın emekli konumundaki birçok ilim insanı çalışmalarına devam
etmektedir.

Son 40 yılda
üniversite bilincinin yavaş yavaş aşınması ile sonradan gelen akademik
kadroların büyük çoğunluğu üniversite değerleri ve akademik hayat konusunda
önlerinde fazlaca rol model bulunmaması sebebiyle tecrübe ve bilgi birikimi
olan ilim insanlarının ilim kültürünü gelecek kuşaklara aktarılmasında zaruret
vardır.

Türkiye’de akademik
kadroların emeklilik yaşının yeniden uzayan yaşa göre yeniden belirlenmesinin
gündeme alınmasında ülke olarak yarar görüyorum.

Çetinoğlu: Fikir
vermek bakamından neler yapılabileceği hususundaki düşünce ve tekliflerinizi
lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: Tespit edilecek
kıstaslarla ilmî üretkenliği ve katkısı olan akademik kadrolar için yeni hukûkî
düzenlemeler geliştirilmelidir. Emeklilik mecbîrî yaşın dışında ilmî
faaliyetlerini devam ettirmek isteyen ve bu konuda proje ve yayın ürettiğini
ispatlayan ve genel kabul gören araştırıcılar birimin yönetim organlarına ve
işleyişine dâhil olmamak üzere araştırma ve eğitim faaliyetlerini devam
ettirmek için imkânlar sağlanmalıdır. Bu fırsatın yerinde doğru
değerlendirilmesi gerekmektedir.

Çetinoğlu: Üniversiteler
neler yapabilir?

Prof. Ortaş: Şunlar yapılabilir:

1-Üniversite
ile bağı devam eden, üniversite adına yayın yapan, katkı sunan öğretim üyeleri
belirlenir. Üniversitenin ‘yaşayan
çınarlar
’ olarak târif edilen emekli öğretim üyelerine imkân sağlanır. Kendilerine
değer verildiği hissettirilir, çalışma şevki artırılır. 

2-Bölümlerde
emekli odaları, imkânı olmayan durumlarda fakülte düzeyinde emekliler için
uygun çalışma ortamı tahsis edilmeli.

3-Batı
üniversitelerinde başarı ile yürütülen ‘Faculty club’ bizde sosyal tesisler
mârifeti ile öğretim üyelerinin buluşma ortamları oluşturularak öğretim
üyelerinin ilmî görüşmelerini geçekleştirmeleri hatta sosyal ihtiyacı
giderebilecekleri ortamlar sağlanabilir.

3-Vakıf
üniversitelerine tanınan haklar belirli ölçüler ekseninde kamu üniversitelerine
de tanınabilir. YÖK’ün 1.7.2017 târihli Usul ve Esaslar 2547 YOK sayılı kanunun
ekseninde kabul edilen ‘Emeklilik Yaş Haddini Doldurmuş Öğretim Üyelerinin
Sözleşmeli Olarak Çalıştırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar’ maddesinin yeniden
değişikliğe uğraması için teşebbüste bulunulması gerekir. Dünyanın en pahalı
yetişen birikimli ve donanımlı insanı ilim insanıdır. İnsan beyninin gözlem,
okuma, düşünme, tartışma ve tecrübe ederek biriktirdiği bilgi, görgü ve
yaratıcılığı uzun zaman almaktadır. Zekâ, yetenek, beceri, çaba sonucu
imbiklenen bilgi birikimi insan gücünden en çok yararlanılacak dönemde emekli
edilmeleri ciddî bir israftır. Nitelikli bilgi birikimine ve bilincine kavuşmuş
insanlardan kurumların yaralanması için hukûkî düzenleme gerekmektedir.

4-Öğretim
üyesi olarak emekli olan ancak geçmiş akademik verimlikleri özellikle son 5
yılda yaptığı yayın sayıları, kitap çalışması, sanatla alâkalı faaliyetler,
atıf sayıları, belirli bir h-faktörü olan, Avrupa Birliği, TÜBİTAK vs. kaynaklı
fonlardan proje alan/alabilen öğretim üyelerinin proje adresi olarak çalıştığı
üniversitesini göstermeleri ve ilgili bilim dalının bilgisi ve işbirliği ile
projelerini kendi sağladıkları kaynaklardan finanse edecek şekilde araştırma
yapmaları araştırma faaliyetleri içinde kalması teşvik edilmeli. Bu konuda
gelişmiş üniversitelerin emekli öğretim üyelerini istihdam etmede kendi
koşullarını belirledikleri görülmektedir.

5-Yüksek
lisans ve doktora düzeyinde işlenen dersleri verebilecek akademik kadrosu
olmayan birimlerde emekli öğretim üyelerinden maksimum 4-6 saat/haftalık ders
verebilmeleri ve akademik danışmanlık gerektiren durumlar için hukûkî düzenleme
getirilebilir.

6-Türkiye gibi
üniversite târihi çok genç olan ülkemiz üniversitelerinde birinci ve ikinci
kuşak kurucu akademik kadroların emekliliklerinin yaşadığı ve içlerinde yaşayan
çınarların bilgi görgü ve deneyimlerinden birimin karar mekanizmalarına
akademik takvime dâhil olmadan birimde ilmî çalışmalarına imkân sağlayacak
bürokratik engellerin kaldırılması gerekmektedir. 

7-Türkiye’de
akademik hayatı ve ilmî prensipleri sürekli kılmak için tecrübe sâhibi,
birikimli ve akıl melekleri canlı ilim insanları ülkelerine hizmet etmek
istedikleri sürece, yönetim ve birimlerin iç işlerine karışmamak şartı ile
çalışmalarına ve eğitim faaliyetlerine katılmasına ihtiyacımız vardır.  Konu, ülkenin ilim ve teknolojik ve sağlıklı
sosyal gelişimi için önemlidir. Bunun için mevzuat değişikliği gerekiyor.
Siyaset üstü bir yaklaşımla konu ele alınmalıdır.

*Emeritus Profesörlük: Emeklilik yaşına gelmiş veya aşmış,
ancak bilgisi, tecrübesi, milletlerarası itibârı ve ilişkileriyle daha çok uzun
yıllar hem akademisyen, hem de öğrencilere yol göstermesi bir önemli faydalar
sağlama imkânına sâhip olan öğretim üyeleri için kullanılan bir statüdür.

 

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde
doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep
Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985
yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi.
1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora
öğretimi yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

İlmî
araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak
felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda
çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz
adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de
taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası
kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası
kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme
almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda
Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak
çalışmaktadır.
Bilim-felsefe,
eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak
ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

4 Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık
yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34 Münferit proje tamamladı.

1
TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök
Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok
sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Okullar Kapanırken

“Çocukların
nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır.”
Joseph Jouberth
“Öğrenmek pahalıdır, ama bilmemek çok
daha pahalı.”
     H. Clausen



Okullar
yaz tatiline girmek üzere. Sevgili öğrencilerimiz bir yıllık çalışmalarının
karşılığını karne olarak alacaklar. Ardından da yeni “eğitim-öğretim” yılına
daha dinç ve istekli hazırlanmak için uzun bir dinlenme tatiline girecekler.

“Karne”
sözcüğü, öğrencileri her zaman heyecanlandırmıştır. Gülümseyen öğretmenlerinin
ellerinden karnelerini almaya giderken minicik yürekleri daha bir hızlı atmaya
başlamaktadır.

Bilindiği
üzere çocukların yetişmesinde dört önemli etmen yer almaktadır: “1-Kalıtım, 2-sosyal
çevre, 3-okul, 4-aile.” Kalıtım ile getirilen gizil güçlerin, istenilen
seviyede gelişmesi, diğer üç etmenin olumlu anlamda çocuğu etkilemesine
bağlıdır.

Aile, çocuğun ilk sosyal deneyimlerini kazandığı
yerdir. Ailenin oluşmasında rol oynayan duygu ve sevgidir. Sevgiyle büyüyen
bireylerin ruh sağlıkları yerinde olur.
Dünyaya biyolojik anlamda
insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bireylerin, anne karnında teşekkül
etmesinden itibaren beden ve ruh sağlığının korunması gerekmektedir.

Çocuklarımızın sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları,
kendilerini gerçekleştirmelerinin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.
Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin de, bu anlayışta kendilerini yenilemeleri ve
yetiştirmeleri bir zorunluluktur.

Okulların
verdiği bilgi, beceri ve davranışları anne babaların da desteklemesi gerekir.
Çocuklar bilinçli bir şekilde, bilimsel anlamda aileden bu desteği aldıklarında
daha fazla başarılı olmaktadırlar.

Çocuğun anne babadan aldığı iki şey vardır: “Sevgi
ve eğitim.” Sevgi; kabullenme, koruma, kollama ve sevecenlik gibi bütün olumlu
duyguları içerir. Eğitim ise, öğretilen her şeyi, verilen bilgileri,
becerileri, yasakları, kuralları, inançları, değer yargılarını, görgü
kurallarını ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri
kapsar.

Sevgili
öğrencilerimizin aldığı karneler, bir bakıma anne babaların da karnesidir. Aile
çocuğuyla ne kadar ilgilenmişse karşılığını evladıyla birlikte karnede
görecektir. O yüzden bütün yıl boyunca çocuğuna maddi ve manevi desteği,
katkıyı sağlamayan anne babaların, kırık not getiren çocuklarına; “kızmaya, serzenişte bulunmaya” asla
hakları yoktur.

Bu
aileler, çocuklarını azarlayacaklarına, “ben
nerede yanlış yaptım”
diye kendilerini sorgulamalıdırlar bence. Sonra da
sorunu tespit ederek bir daha bu yanlışlığa düşmemek için önlem almaya
başlamalıdırlar.

Kırık
not alan öğrenci asla hakarete, şiddete, aşağılanmaya, azarlanmaya vb. tabi
tutulmamalıdır. Çocuk, baskı ve tehditlerle başarıyı yakalayamaz. O’nun ilgiye,
bilimsel desteğe, rehberliğe, hoşgörüye seviyle yüreklendirilmeye ihtiyacı
vardır. Bunu yapan anne babalar elbette karşılığını olumlu anlamda görmektedirler.

Bir çocuk evinde rahat değilse, anne baba ile her
konuda sevincini ve sıkıntısını paylaşamıyorsa, sevildiğinden ve kendisine
değer verildiğinden emin değilse; cezalar, baskılar ve yasaklar bir fayda
vermez, aksine işler daha da kötüye gider.

Bunun
yanında, her türlü desteği çocuğuna gösterdiği halde, başarılı olamayan
çocukları da anlayışla karşılamak, çabalarını takdir ederek bu sonuca razı
olmaları gerekmektedir. Çünkü çocuğunun kapasitesi bu kadardır. Ya da
başarısızlığına neden olan bazı sorunları vardır. Bunların tespit edilerek
giderilmesi gerekmektedir.

Bazı
ailelerin baskı ve tehdidinden korkan öğrenciler, kırık karne aldıklarında, ya
farklı yollarla notları düzeltmeye çalışmakta, ya da korkudan evden kaçmaya,
tehlikeli davranışlara yönelmektedirler. O yüzden anne babalar çocuklarına
sevgi ve şefkat duygularını ihmal etmemeli. Kendilerinden korkulacak
davranışlarda bulunmamalıdırlar.

Değerli
anne babalar; çocuğunuz istediğiniz başarıyı yakalayamazsa da o sizin biricik evladınız.
Tehdit ederek, “hesap sorarım” diyerek küçük sıkıntıları, telafisi mümkün
olmayan büyük acılara dönüştürecek, yanlış davranışlar içine girmeyiniz lütfen.

Yoksa çocuğunuzu
kaybedersiniz. Çocuk ya sizden soğur, zamanla nefret etmeye başlar, ya da
kendine zara vermeye kalkışır. Kötü karne aldığı için anne baba korkusundan hap
içen, intihara teşebbüs eden öğrenci vakalarını çok yaşadık.

Olumlu duygular ve sevgi, ancak
ailede yaşanarak kazanılır. Hiçbir işimiz anne ve babalık sorumluluğundan daha
önemli olamaz, İşler bekleyebilir, fakat çocuk eğitimi asla beklemez.

Sorunlar
akılcı ve bilimsel yollarla çözümlenmelidir. Umarım tüm çocuklarımız karne
mutluluğunu aileleri ile birlikte doya doya yaşarlar. Çünkü uzun soluklu bir
maratonda, çalışarak, ter dökerek bu sevinci fazlasıyla hak ettiler. Hepsine şimdiden
huzurlu ve mutlu tatiller diliyorum.

 

Sevgiyle kalın…

Hürriyetçi Bir Kongrenin Ardından

29 Mayıs’ta Ankara’da yapılan ilk Olağan Genel Kurul’la ve öncesindeki 5 aylık hür ve ilkeli sendikacılık performansındaki gerek eğitimin özüne dönük
üretkenliği gerekse de örgütlenme başarısıyla sendikal güzergâhta yeni bir adres belirdi: Hürriyetçi Eğitim Sen.

 

Siyasetten
bağımsız ve eğitim çalışanlarının aklını, fikrini, irfanını hürriyet temelli
temsil mayası tuttu. İktidar aygıtı ile toplumsal katmanların ilişkisinin yıpratma & yıpranma katsayısına bakıldığında; özgürlüğün, iradenin, hak
mücadelesinin, hür düşüncenin, katılımcılığın ve ilkelerin geçiş üstünlüğünün hâsılı
onur ve haysiyetin kamu yararına yurt sathına yayılması ve tüm nefes alan
gruplarda yankı bulması bundan öte yalnızca zaman sorunudur.

 

Kongre
özelinde analize girişirsek; vesayet ve icazet olmadan herkesin aday olabildiği, onlarca kişinin kürsüye
çıkabildiği, sayımların gece yarısına kadar sürdüğü, sonrasında herkesin
kucaklaştığı ve birlik-beraberlik mesajları verdiği bir demokrasi şöleni oldu.
Bu şölene işleyiş içindeki itirazlar ve eleştiriler de dahil.

 

İlkelerin içselleştirilmesi hazım süreci ister. İnsanların beş ayda
alışkanlıklarını bırakmaları kolay değildir; çoğu insan zararlarını bildiği
halde sigarayı bile bırakamaz. Dahası insan zihni mukayeseli çalışır.
Kafamızdaki son kongre tüm demokratik teamüllerin çiğnendiği önceki sendikayla
ilgili olunca ‘güven’ noktasında
herkes yoğurdu üfleyerek yiyor. Divan
Başkanlığının adalet, eşitlik ve çoğulculuk bakımından örnek tutumu işte o
güvenin kazanımıydı. Bundan sonraki kongrede mikyas bu kongredeki ortam olacak.

 

Cumhuriyetin
temel değerlerine ve eğitim davasına Atatürk’ün
yüklediği mana
ve misyonun ölçü alınması, Sendikal delegasyon adına
Genel Başkan’ın Anıtkabir
ziyaretinde Özel Defter’e
yazdıklarının ve Genel Kurul’da
konuşmalarının temelini teşkil etti. Diğer Yöneticilerin uyumlu ve istişareli
çalışmaları zorlukların aşılmasında müessir oldu. Ciddi bedeller ödenmesine ve
az zamanda çok işler yapılmasına karşın yer yer eski alışkanlıkların nüksetme emareleri
de görülmedi değil. Fakat güzide ve
genel eğilimi diğerkâm büyük kitle
içinde o küçük bencillik nöbetleri de eridi gitti.

 

Başkalarında
yanlış gördüklerimiz ve eleştirdiklerimizi yapma tekrarına düşmeyecek bir
sistem oluşturma iddiasında

idik; bu sınavı azamî fayda ortak paydasında atlattık çok şükür, gayrı önümüzdeki
sınavlara hazırlanacağız. Önder Kaymaz Hocamın tespitiyle 21. Yüzyıl Sendikacılığı yapmak durumundayız. O vizyonu kuşanarak
üye değil ‘değer’ kazanacağız. Konjonktürel
(hormonlu) büyüme ve etkisiz yetki gibi boşluğa okunan ezanlara kulak vermek
yerine Başöğretmen’in 100 yıl önce
koyduğu hedefe odaklanmalıyız: “Maarif
işlerinde behemehâl muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halâs-ı hakikisi
ancak bu suretle olur.

 

Pandemi (salgın) süreci gösterdi ki elimizdekileri
kaybetmedikçe kıymetlendiremiyoruz
. Bırakın sağlığı; sokağa çıkabilmenin,
okula-camiye gidebilmenin, serbestçe seyahat edebilmenin, düğün ve cenaze gibi
cemiyetlere iştirakin bile nasıl bir nimet olduğunu hatta insanın sevdikleri
arasında ölebilmesinin bile ne kadar anlamlı olduğunu hayat bize öğretti. Atatürk’ün cumhuriyet ekseninde bize
kazandırdıklarının; millet iradesinin, özgürlüğün ve bağımsızlığın, kadın –
erkek eşitliğinin, insan haklarının, kurallı bir toplum olmanın, aklın ve
bilimin rehberliğinin hâsılı insanlık tarihinin ortalaması sayılan kadim değerlerin ve evrensel ilkelerin aşama aşama yitimini
hissettikçe ne kadar hayatî olduklarını anlamaya başlıyoruz.

Kayıp çok, vakit az ve mücadele bu değerler / ilkeler
üzerine yapılacak. Şükür ki sahadayız, şükür ki ‘hürriyet’ tarafındayız.
Hamd olsun özgürlüğe!

Nam-I Diğer “Foto Metin”…

Bazen yaşam (ım)da önemli gördüğüm insanları sizlerle paylaşıyorum. Bu
sefer de öyle yapacağım ve hem benim hem de koca bir semtin hayatına etki etmiş
bir insandan bahsedeceğim. Çünkü böyle insanlar yurdumun her bir köşesinde var(dı)lar!

 

Ben bu insanın yanında az buz değil 7 yıl (1973-1980) çıraklık yaptım.
Malumunuz bizim nesil genellikle çalışarak okudu. Rahmetli babam daha ilkokul
ikinci sınıfın hitamında beni bir esnafın yanına hayatı ve ticareti öğreneyim
diye koyuverdi! Bu deneyimlerde ticareti öğrenemedim ama bir nebzede olsa
hayatı öğrenmeye başladım…

 

Bunlardan en uzun süreli olanı yani ortaokuldan başlayıp lisenin
sonuna kadar yaz kış yanında çalışacağım sonra da yıllar boyu ağbilik göreceğim
Eyüp’ün tanınmış siması “Foto
Metin”
di… Yani Metin Türkmenoğlu.

 

Bakmayın siz ona “Foto
Metin”
dendiğine… O İstanbul’un Sütlüce Mezbahasında yıllarca
kesicilik yaptı ve oradan emekli oldu. Haliç vapurlarının kalktığı İskele’de
adı ile maruf İskele Düğün Salonunu ve kahvesini yıkılana kadar işletti. Futbol
stadlarında büyük gazetelerde yıllarca foto muhabirliği yaptı ve benim gibi birçok
insanın yetişmesine vesile oldu. Ondan çok şey gördük ve çok şey öğrendik…

 

Fotoğrafçı dükkânı sadece Eyüplülerle değil bütün Türkiye’den gelen
tanınmış insanlarla doldu taştı.

 

Yani anlayacağınız bu insan bir ekol ve okul oldu. Şimdi de dükkânı
müze oluyor…

 

Yanında yetişenler gazetelerde çalıştılar isim yaptılar. Kültürlerini
artırdılar, vizyoner oldular, yaşama bakışları gelişti.

 

Altmış yıl içinde Eyüp’te yaşayan veya yolu Eyüp’ten geçen herkesi
fotoğrafları ile geleceğe taşıdı. Düğünlerde, sünnetlerde, mevlitlerde,
cenazelerde, açılış ve kapanışlarda hep o vardı. Fotoğraf makinasının
denklanşörüne yorulmadan bastı durdu.

 

Bir semtte (Eyüp) yaşamı, kültürü, sosyal gelişmeyi ve daha bir çok
olayı etkiledi.

 

Sizlerin de çevresinde böyle insanlar vardır. Oğlu Şener Türkmenoğlu,
arayıp babam için bir vefa gecesi yapıyoruz deyince İzmir’den İstanbul’a iki
günlüğüne gelip elini öptüm, helalleştim hem de Eyüplü birçok dost ile bir
araya geldim…

 

Hayatta vefalı olacaksınız! Hem Allah vefalı olanları sever. Bugün birçok
hasletimizi yitirdiğimizi üzülerek görüyoruz. Toplumda nice “Foto Metin”ler var… Onlara
sevgi, saygı ve muhabbet gösterelim. Onlar bizim yaşamımıza renk kattılar…
Gelecek nesiller böyle simalardan yoksun olacak! Onlara da geçmişle köprü
kurabilmek adına bu insanları tanıtalım anlatalım.

 

Her şey için teşekkürler Metin Ağbi, teşekkürler “Foto Metin”… Bana çok şey kattın, iyi ki vardınız, iyi
ki o günleri sizlerle yaşadım…

Yüzyıldan Yüzyıla Olaylar, Yorumlar, Görüşler

0

Eserin yazarı Nuri Gürgür; ömrü boyunca inandığı dâvâ
için maddî mânevî bütün gücüyle çalıştı. 
Hareketli, bereketli, verimli ve feyizli bir hayat yaşadı. Aynı ölçüler
içerisinde yaşamaya devam ediyor. Tam bir hizmet ehli… Türk Ocakları Genel
Başkanlığı, Ankara Ticâret Odası Meclis Başkanlığı, makaleler… makaleler…
kitaplar… kitaplar… Bereketli bir ömrün, feyz dolu ürünleridir.

(Şimdilik) son
ürün, çalışmalarının genişçe bir özeti gibi…

13,5 X 21
santim ölçülerinde 456 sayfalık eser, Ötüken Neşriyat’ın ‘Yakın Târih /
Siyâset’ serisinden okuyucuya sunuldu.

Geçen Yüzyıldan Şimdikine Uzanan 75 yılın
Kuşbakışı Görünümü
’ başlığını taşıyan 28 sayfalık bölüm, Erzincan’ın şirin
bir kasabası olan Kemâliye (Eğin)’de başlıyor. Ezan-ı Muhammedî’nin Türkçe
okunmasını mecbur kılan kanunun iptal edilmesiyle kasaba halkının duyduğu
memnuniyet, şâhidi olduğu ilk memleket meselesidir. Atsız’ın yayınladığı Orkun
Dergisi ile tanışması, dergiyi okuduğu için ceza almaktan kılpayı kurtuluşu,
1944-1945 yılında cereyan eden ve yanlış bir isimlendirme ile ‘Irkçılık-Turancılık Dâvâsı’ olarak
anılan haksız-hukuksuz mahkemede olup bitenler, hemen ardından ‘Bozkurtların Ölümü’ ve ‘Bozkurtlar Diriliyor’ isimli kitapların
okunması…

Ömür boyu bir
dakika bile ara vermeden devam eden ‘dâvâya
hizmet
’ böylece başlamış oluyor. 6-7 Eylül olayları sebebiyle Kıbrıs millî
meselesi yakından tâkip ediliyor.

Adım adım 27
Mayıs 1960 darbesine gidiş, Türkeş ve arkadaşlarının Millî Birlik Komitesi’nden
tasfiye edilişi, 15 Ekim 1961 seçimleri, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963
târihlerinde Talat Aydemir’in darbe teşebbüsleri, 12 Mart 1971 muhtırası, 12
Eylül 1980 darbesi, Nuri Gürgür’ün endişe ile tâkip ettiği memleket
meseleleridir.  

Hâdiselerin
içinde fakat siyâsetin dışındadır. Turgut Özal’ın Halil Şıvgın aracılığıyla
ilettiği dâvete, dâvâ arkadaşları Mamak cehenneminde işkence altında inlerken
siyâsî ikbale yönelmeyi, dostluk anlayışı ile bağdaştıramaz ve teklife icâbet
etmez. Türk Ocakları Genel Başkanı iken Adâlet ve Kalkınma Partisi’nden gelen
teklifle de, millî dâvâsına hizmet maksadıyla bulunduğu makamı, geçiş yolu
olarak kullanmaya hakkı olmadığını düşünerek ilgilenmez. Yaşıtlarının ve dâvâ arkadaşlarının
kaba hatlarıyla bildiği, detaylarını hatırlamadığı 75 yıllık olaylar, âdeta metaverse
cihazından bütün canlılığıyla seyrettiriliyor.

İlki
30.12.2015, sonuncusu 14.06.2021 târihinde yayınlanan 263 adet makalede,
yaşanan diğer olayların tahlili, tespitler, görüşler ve yorumlar, kitabın
konusunu teşkil ediyor. Binlercesinden seçilmiş, hepsinde derin ve isâbetli
tahliller; gençleri iyiye doğruya güzele ve şuurlu bir vatansever olmaya yönlendiren
makaleler. Acı ve tatlı yönleriyle 6 yılın değil, 60-70 yılın hâdiseleri akıcı
bir üslûp, selis bir Türkçe ile film şeridi pratikliğinde okuyucuya sunuluyor.

Eser, bir
târih kitabı olmamakla birlikte, târihî hâdiseler külliyatı gibi. Üstelik târih
yazımına uygun bir zihniyetle yazılmış. Bilindiği gibi târih, geçmişteki
olayları kronolojik veya tematik sıra ile nakleden, geçmişe dönük bilgi demeti
olmaktan ziyâde, geleceği plânlamakta kullanılan bir ilimdir.

Geçmişteki
felâketler unutulursa, yeniden yaşanır.

 Nuri
Gürgür
’ün ‘Yüzyıldan Yüzyıla /
Olaylar, Yorumlar, Görüşler
’ isimli eseri, seçilmiş veya tâyin edilmiş
yönetici sıfatıyla milletine ve ülkesine en iyi hizmeti verebilmeyi gaye
edinmiş kişiler tarafından bu düşünce ile ve tekrar tekrar okunmalı.

Kitapta yer
alan makalelerden bâzılarının başlıkları:

*PKK Terörü – Etnik Fitne ve
Terörle Mücadele Eylem Plânı Bağlamında Yüz Yıl Sonra Yeniden Beka, Güvenlik ve
Bütünlük Meselesi.

*Dertlerimizin Temeli: Eğitim
Meselesi

*Çözümü Zor Bir Problemler
Yumağı: Diyanet İşleri Başkanlığı-Dinî Cemaatler, Tarikatlar, Gruplar.

*Iraktaki Gelişmelerden
Çıkaracağımız Dersler.

 *Solun Yalan Rüzgârları – Teröristten Kahraman
Üretmek.

 *Türkiye ABD İlişkileri Stratejik Ortaklıktan
Soğuk Savaşa Evriliyor.

 *Orta Doğu’da Uluslararası Bir Tiyatro Oyunu
Oynanıyor.

 *Önceliğimiz Türkiye Olmalıdır.

 *Târihin Işığında Cemaatler, Tarîkatlar, Dinî
Gruplar Meselesi.

 *Eğitim Konusu Beka Meselesidir.

 *19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Anadolu’da – Türk
Târihi Kulvar Değiştiriyor.

 *Milletler ve Halklar Meselesi

*Lozan Antlaşması: Türkiye
Devleti’nin Uluslararası Alanda Tescil Belgesi

*Mâvi Vatanı Savunmak.

*Başkomutanlık Meydan Savaşı:
Ergenekon’dan Yeniden Çıkış.

 *Batı Dünyası İle İlişkilerimiz Kritik Bir
Dönemde.

*Doğu Türkistan’da Yaşananlar Tam
Bir Soykırımdır.

 *Doğu Türkistan Meselesi ve Türkiye-Çin
İlişkileri.

 *3 Mayıs 1944: Türkçüler Acıyı Bal Eylediler ve
Kazandılar.

 *İnsanlık Doğu Türkistan ve Filistin’de Kendi
Değerlerine Karşı İmtihan Veriyor. 

***

Ebedî âleme
intikal eden dostlar da ihmal edilmiyor, vefa duygularıyla ve Fâtihalarla yâd
ediliyor: (Alfabetik sırayla) Ahmet Er, Alâeddin Korkmaz, Ayvaz Gökdemir, Galip
Erdem, Gün Sazak, İbrâhim Metin, İdris Yamantürk, Necdet Koçak ve            Yücel Hacaloğlu.

Rahmet-i Rahman’a kavuşanlar için
yazılanlar, Nuri Gürgür’den önce son yolculuğa çıkmayı düşündürecek kadar
mükemmel…

Mevlâ neylerse güzel eyler…

Vefalı dost, mütefekkir Nuri
Gürgür’e, feyizli çalışmalarına devam edebilmesi için sağlıklı ve huzurlu
yıllar diliyorum.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

Devrimci Türkler!

“Türkiye’de mevcut siyaset
iktidarı ve muhalefeti ile Türkiye’yi hakkıyla yönetemedi ve yönetemez de! Türk
Milletinin devrimci nitelik taşıyan insanlara ihtiyacı var … Seneler önce
koyduğumuz bu teşhisin her geçen gün bir daha ne kadar doğru olduğu ortaya
çıkıyor… Türkiye, her cenahtan kemik peşinde koşanlara değil ülkesini çağlar
ötesine sıçratacak aslanlara ihtiyaç duyuyor …”

 

Türkiye’nin içte ve dışta birçok sorunu var. Size bunlardan bahsedecek
değilim. Sizler zaten bunları biliyorsunuz…

 

Ancak benim bir felsefem var. Temel sorunları halletmeden günlük
dediğim tali sorunları halletmenin mümkün olmadığına inanırım.

 

Onun için Türklerin ve Türkiye’nin uzun zamandır devam ede gelen
müzminleşmiş sorunları var. Mevcut insan tipinden oluşmuş aydın veya idareci
tipi ya da karakteri bu sorunları bırakın çözmeyi daha da ağırlaştırıyor.

 

Aydınların ve siyasetçilerin hatta devlet ve ordu bürokrasisinin
ihmali, gafleti ve ihaneti var deyip durduk ama bir arpa boyu yol kat edemedik.

 

Yazdıklarımızı ve konuştuklarımızı üzerine alan da yok. Tabii bu
işlerine de gelmez. Derlermi ki; “bu
sorunlarda bizim de parmağımız var”

 

Bunları aklıselim Türk Milleti de görüyor. Mevcut aydın ve onun
oluşturduğunu zannettiğimiz siyaset ve devlet yapısından hayır yok!

 

Ne yapacağız o zaman?

 

 

“Devrimci Türkler”in tarih
sahnesinde yer alışına zemin hazırlayacağız. Çünkü aynen Atatürk döneminde
olduğu gibi Türklerin yeniden “devrim”
niteliğindeki kararlara ve uygulamalara ihtiyacı var…

 

Buradaki “devrim” ve “Devrimci Türkler” tanımlamaları sizi
1980 öncesi günlere götürmesin çünkü o anlamda kullanılmamıştır.

 

Türklerin içinde bulunduğu hali aşmak açısından köklü değişikliklere
ihtiyacı var diye anlatmak istiyoruz…

 

Yeniden Türklük bilincine kavuşmak, devleti ıslah ederek modernize
etmek, adaleti düzenlemek, milli eğitimi yoluna koymak, fakirliği ve yoksulluğu
ortadan kaldırmak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri millileştirmek, ülkeyi
çağdaş kapitülasyonlardan arındırmak, milli sanayiyi oluşturmak, gençleri
yetiştirmek, inanç sistemini güçlendirmek, Türk Dünyası ile doğru iletişimi
kurmak, ülkemizi küresel (emperyalist) saldırılardan kurtarmak ve “Türk için Türk’e göre” bir nizam
oluşturmak hedefi ile “devrim”lere
ve bunları gerçekleştirecek “Devrimci
Türkler”
e ihtiyacımız var.

 

Günümüzün milliyetçileri, solcuları, muhafazakârları, demokratları,
liberalleri ve diğer iddia sahipleri başarılı olamadılar. Onun için yeni bir
ruha ve silkinişe ihtiyacımız var!

 

Bunu “Devrimci Türkler”
adını verdiğim ve benim gördüklerimi gören, hissettiklerimi hisseden insanlar
başaracak. Türkiye’de böyle bir insan tipi ve karakteri var. Hem de hiç
azımsanmayacak kadar çoklar. Türklerin tarihinde daima yenilenen bu dirilişin
genetik kodları da mevcut…

 

Ülkenin milliyet ve vatansever insanları bu köklü değişim
talebindeler. Yapılan yanlışları ve bu yanlışları yapanları görüyorlar. Bu
sebeple yeniden bir Ergenekon için bir ses, bir nefes ve siyaseten bir bayrak
bekliyorlar…

 

Benim adına “Devrimci Türkler”
dediğim bu insanlar mutlaka gün gelecek ülkenin mukadderatına el koyacaktır…
Böylece Türklerin makus talihi bir kez daha yenilecektir. Hedef Türklük bilinci
ile refah içinde yaşayan, şuurlu, eğitimli, mutlu ve huzurlu bir millet ve
güçlü Türkiye yaratmaktır. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Memleket İsterim

Son yılların Türkiye’sinde Türk
Milleti olarak o kadar sıkışmışlığın ve çaresizliğin içerisindeyiz ki, Ne
tarafa dönsek, hangi dalı tutsak yine de kendimizi bir boşluğun girdabında
buluyoruz.

Oysa bizim kuşağın gençlik yıllarında
ne büyük hayallerimiz vardı, hepimiz tarihimizle gurur duyar, Kimimiz Arif
Nihat Asya’nın şirinde olduğu gibi kendini İstanbul’u Fetheden geleceğin bir
Fatihi olarak görür:

“Delikanlım, işaret aldığın
gün atandan

Yürüyeceksin… Millet
yürüyecek arkandan!

Sana selam getirdim Ulubatlı
Hasan’dan ….

Sen ki burçlara bayrak olacak
kumaştasın;

Fatih’in İstanbul’u
fethettiği yaştasın!”

Kimimiz kendini, Türk Milletine
Osmanlının küllerinden filizlenmiş genç bir Türkiye Cumhuriyeti bağışlamış
Mustafa Kemal Atatürk’ün yerinde bulurdu. Onlar başarmıştı biz de başarırız
diyordu Türk gençliği.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra
özellikle 1920-1938 Yılları arasında tarım ve sanayide büyük atılımlar yapılmış,
yurdun her tarafından fabrika bacaları yükselir olmuştu. Atatürk sonrasını
takip eden iktidarlar da kendi çaplarında memleket ekonomisine katkıda
bulunmayı sürdürmüşlerdir. Özellikle rahmetli Başbakan Süleyman Demirel
iktidarlarında sulamadan tutun da (GAP Projesi), ağır ve orta ölçekli birçok
fabrikanın kurulmasında imzaları vardır.

1980 Sonrası özellikle Turgut Özal
döneminde milli sanayi duraklatılmış, tarım görmezden gelinmiş, o yıllara kadar
yapılan kamuya ait sanayi kuruluşlarında özelleştirmelerin ilk adımları
atılmaya başlanmıştı. Türk Parasını koruma Kanunu kaldırılmış, her köşe başında
bir döviz bürosu açılır olmuştu. Birçok dalda ithalata serbestlik sağlanmış,
hiç unutamadığım bir olay: (ithalat kanunu değiştikten sonra ilk olarak Çikita
Muz ile Türkiye tanışmış oluyordu.) Bugün olduğu gibi Özal döneminde de köprü
ve otoyollara büyük önem veriliyordu. O günlerde suni bir bolluk yaşanıyordu. Türkiye’nin
çok zengin gelir kaynakları var da geçmiş hükümetler bunları milletten
esirgemiş görüntüsü veriliyordu.

Oysa bu kısa vadeli görüş çok
yanlıştı ve Özal’dan sonra gelen ama sürdürülemeyen koalisyon hükümetlerinden
sonra millet 20 yıl sürecek Ak Parti hükümetleriyle tanışıyor olacaktı.

AKP, iktidara geldiği ilk yıllarda
millete büyük vaatlerde bulunmuştu. İç ve dış çevrelerin büyük ölçüde desteğini
alan Recep Tayyip Erdoğan ve ekip arkadaşları, ilk iş “kimsesizlerin kimsesi”
olma yolunda büyük umutlar dağıtıyordu. Seçimlerden sonraki balkon konuşmaları oy
versin veya vermesin milletin gönlüne bir ferahlık serpiyordu.

Avrupa birliğine girmek için
müzakereler başlamış, özelleştirmelere yediden hız verilmiş, derelerden akan
sulara kadar neredeyse satılmadık devletin öz varlığı kalmamıştı.

İlk on yılda Türkiye tıpkı Turgut
Özal döneminin suni bolluğunu yaşıyordu. On yılda fert başına düşen milli gelir
on üç bin dolara çıkarken, son on yıllık dönemde tekrar yönetimi aldıkları
seviyeye yani yedi bin dolar civarına düşmüştü.

Ekonomide kırılma dönemi başladıktan
sonra, hükümetin uygulamaları ve uslubu da değişmeğe başladı. Kendilerinden olmayanlara
söylenen: Alçak, hain, illet, zillet gibi nefret söylemleri her gün
televizyonlarda kulaklarımızı tırmalıyor.

Özellikle son bir yıl içerisinde
çarşı Pazar fiyatları dörde beşe katlandı, vatandaş ekmek kuyruklarında çile
doldururken, işsizlik almış başını gidiyor, iş bulabilmek veya iş yaptırmak için
ancak yandaş olmanız gerekiyor, Ne yazık ki Türk Milleti olarak nepotizmin en
katı kurallarını yaşıyoruz. 92 puan alan bir kişinin yerine elli beş, altmış
puanla giriliyorsa gerisini anlayın artık.

Yüksekokul bitirmiş gençlerin %72 si
yurtdışına gitmek istiyor, hakkını aramak isteyen doktorlara: “giderlerse
gitsinler” diye yol gösteriliyor, sanatçıların festivallerde şarkı söylemesine,
yasada belirtilen kanunlara göre değil, atanmış vali veya seçilmiş belediye
başkanlarının keyfiyeti veya ahlak anlayışına göre karar veriliyor.

Gençlerimiz; yazımın başında
belirttiğim bir Fatih, bir Mustafa Kemal Atatürk olmayı bırakın, yoksulluk,
işsizlik çaresizlik yüzünden hayal kurmayı unuttular.

Sizlere yokluğu, yoksulluğu yaşatan “Tek Adam” sultasından kurtulmanın
yolunu açacak, “İyileştirilmiş ve
güçlendirilmiş parlamenter sistemin
” yeniden inşası için, güzel hayallerle
ruhumuzu süsleyen ünlü şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiiriyle seslenmek isterim.

“Memleket İsterim”

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

 

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

 

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Dizelerinden sonra üç tarafı denizlerle çevrili
bu verimli vatan topraklarında neden fakirlik ve yoksulluk çektiğimizi anlamakta
güçlük çekiyorum.

            Hukuksuzluğun,
adaletin, istibdadın ve açlığın tartışılır olduğu bu günlerde sizlere gene bir
ünlü şairimizin(Nazım Hikmet)
şiiriyle veda etmek isterim:

 

 

Davet”

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

                               Bu
memleket, bizim.

 

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar
çıplak

Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

                               Bu
cehennem, bu cennet bizim.

 

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

Yok edin insanın insana kulluğunu,

                               Bu
dâvet bizim.

 

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine,

                               Bu
hasret bizim.

Sağlıklı kalın.

Gerçekler Vicdanlarda Karşılığını Bulamamışsa Eğer!

      ‘’Nefis, yalanların ve yalancıların; vicdan
ise gerçeklerin, doğruları savunanların sesidir…’’

                                            ( Bkz: 10’ların
İzleriyle Türkiye-Atilla Çilingir, 2014 )

 

       Gerçekten de öyle midir? Vicdanımız kimi
olaylar karşısında iç sesimiz olarak karşımız çıktığında, ardı, ardına sorular
sorup, sorguladığında ona nasıl yanıt veririz? 
Verdiğimiz yanıtlarla soruyu mu geçiştiririz?  Yoksa gerçeklerle yüzleşip, doğruları mı
söyleriz?

      Günümüz dünyasının her yanında yumak, yumak
olmuş pek çok sorun yaşanırken, bulunduğumuz coğrafyanın onca olumsuz etkileri
ülkemize yansırken; bütün bu olumsuzluklardan etkilenmemek mümkün olabilir mi?

      Özellikle de ülkemizin son döneminde
yaşanan gerçekleri bir kez daha düşündüğümüzde; vicdanlarımızdan taşan
sorulardan kaçılabilir mi? Hele ki, yaşanan bu gerçekler, bir daha silinmemek
üzere tarihin unutmaz hafızasına kazınmış ise…

      Şöyle bir düşünün!

      Kapatın gözlerinizi sadece ülkemizde 2000’li
yılların başından bugüne, yaşanan olayları hatırlamaya çalışın!

      Aklınıza gelen ilk olayı, yüksek sesle sorun
vicdanınıza, yanıt arayın! Bakın bakalım yakın tarihimize kazınan hangi olay,
size nasıl cevap verecek? Alacağınız o cevap sizi ne kadar tatmin edecek?

       Alacağınız
yanıt; o sorunun gerçeklerini anlatmıyorsa eğer! Hiç üstelemeyin, cevabı neydi
diye de düşünmeyin! Çünkü tarihe not düşen gerçeklerin izi yoksa vicdanlarda;
ya o gerçek tarihe ait değildir! Ya da o vicdan cevap vermeye müsait değildir…

      Yaşadığın gerçekleri gördüğün, duyduğun ve
bildiğinde; gönül gözün dahi olanlara kayıtsız kalamamış, ruhunda kopan
fırtınalara, içindeki ince sızılara yanıt bulamıyorsan eğer! Aradığın cevap;
nefsinde değil, vicdanında saklıdır. Onun sesini dinle…

       Şimdi
şöylece bir hatırlayalım o çeyrek asırlık süreci ve soralım vicdan denen o
yanılmaz yargıca! Yanıtlasın bu soruların cevabını, tabii ki tarihin unutmaz
hafızasına kazınan gerçeklerin notuyla:

     
 Hala ülkemizin yollarında,
caddelerinde el açan çocukları, yüreği yanık anaların duyulmayan feryatları,
sessiz çığlıklarıyla ada­let arayan insanları varsa eğer,

     
 Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip
ülkemizin milyonlarca genci, sokaklarda işsiz ve çaresiz dolaşırken; kimileri
güçlü ekonomi nutuklarıyla bu gerçeği gözden kaçırmaya, görmezden gelmeye
çalışıyorsa eğer,

      
 Milyonlarca emeklisiyle, iş­çisiyle,
memuruyla yaşam mücadelesini vermeye çalışanlar, hala ay sonunun nasıl
geleceğinin hesabını yapar, enflasyon canavarının diş­leri arasında öğütülürken;
kimileri çıkıp da, ‘vatandaşlarımızın yaşam standardı her geçen gün daha iyiye
gidiyor’ diyerek, gerçekle yalanın yerini değiştiriyorsa eğer,

      
 Evine eli boş dönmenin
mahcubiyetiyle boynu bükük babalar, çocuğunu besleyecek aş bulamayıp da; boş
tencerenin suyuna tirit yapan anneler, hala bu ülkenin gerçeğiyse eğer,

     
 Her yıl ülkemizin yüzlerce
kadınını acımasızca katleden, yüre­ğinde en ufak sevgi kırıntısı ve acıma
duygusu olmayan katil ruhlu erkekler; toplumumuzda elini, kolunu sallayarak
fütursuzca dola­şabiliyorsa eğer,

     
 Doğanın en güzel armağanı, en
güzel süsü olan ağaçlarımız hoyratça kesilirken; onların verdikleri/verebilecekleri
o tertemiz havayı soluyamayacağımızın, onların o dingin güzellikle­rini seyredemeyeceğimizin
refleksiyle; bu katliamlara mani olmak adına gösterilen en doğal tepkiler
görmezden, duymazdan gelinebiliyorsa eğer,

        Doğal
yaşamın bize bir lütfu, yaşamımızın bir parçası olan sokaklarımızın süsü
binlerce köpek ve kedi acımasızca telef edilirken; onların gözle­rindeki acıyı,
masumiyeti, bir lokma yemek verdiğinizde, sevgi dolu sadakatlerini
göremiyorsak, yaşam alanları birer, birer ellerinden alı­nan onca yaban hayatın
feryatlarını duyamıyorsak eğer,

     
 Sanat’a ve sanatçıya sanki bir
ucubeymişçesine bakılıyor, kimi zaman sana­tın içine tükürülmekten dahi
çekinilmiyorsa ve bundan rahatsızlık duymuyorsak eğer,

     
  Nice büyük şehirlerimizin doğal alanları haksız
getirim uğruna yok edilir, her bölgesine dikilen AVM’ler, bir hançer gibi yaşam
alanlarımıza saplanırken; kimilerine onca haksız kazanç sağlayan bu yapılaşmayı
sorgulamıyorsak eğer,

      Ülkemizin
türlü açılımlar-dönüşümler uğruna, adeta temel yapısının ortadan kaldırılmak
istendiğini, birlik ve beraberliğimizi yüzlerce yıllık kardeşliğimizi tehdit
eden dış güçler oyunlarını, bilinen kimi senaryoları, her Allah’ın günü
değişen/değiştirilen gerçekleri bilmiyor, takip etmiyorsak eğer,

    
Balyoz ve Ergenekon davaları sürecinde yaşanan hukuksuzlukları
hatırlamıyorsak eğer,

    
Çok değil bundan 6 yıl önce ülkemizi ele geçirmek amacıyla bizleri
sırtından hançerleyen alçakların, Fetö terör örgütünü hainlerinin ülkemize
vermiş olduğu bunca zararı unutmuşsak eğer,

     
Hele ki, bulunduğumuz coğrafyada yaşanan savaşlar nedeniyle ülkelerinden
kaçarak, topraklarımıza sığınmış milyonlarca insanı besleyen ülkemizde, bu
insanların geçici değil kalıcı olarak bu topraklara yerleşmesinin ne anlama
geldiğini, nüfusu giderek artan bu sığınmacıların, çok değil sadece on yıl
sonra dahi bulundukları bölgelerde çoğunluğa sahip, yönetimde söz sahibi dahi
olacaklarını ön göremiyorsak eğer,

   
Hala milyonlarca insanımız ‘’Hak-Hukuk-Adalet’’ diye bağırıyorsa eğer,

    Ve yaşadığımız tüm bu gerçekler
vicdanlarımızda karşılığını bulamamışsa eğer:

    Gelecek yarınların çok zor geçeceğini
unutmamız gerek.

    Ancak hala
güneşin gülen yüzünü özgürce görebiliyor, ay yıldızlı al bayraklarımız
gönderlerde nazlı, nazlı dalgalanabiliyor, minarelerimizden ezan sesleri arş-ı ala’
da yankılanıyorsa eğer:

    Bu gerçeği de tarihimiz
boyunca vatanımız uğruna hayatlarını seve seve feda eden milyonlarca şehidimize
borçlu olduğumuzu da unutmamamız gerek.  
 

    Kendisini Büyük Türk
Ulusunun ayrılmaz bir parçası olarak gören her yurttaşımızın, vicdanına
kazınan; hiç değişemeyecek, değiştirilemeyecek olan önemli bir gerçek daha vardır.

    O da;
asırlar boyunca Türk Milletinin devlet kurduğu, yaşam sür­düğü her coğrafya;
onun canından aziz bildiği bir vatan parçası, vazgeçilmezi ol­muştur.
İnsanoğluna kucak açan bu yaşlı gezegen, bunu böyle not etmiş; vatan
topraklarımızda gözü olan, vatan bellediğimiz top­rakları ele geçirme teşebbüsünde
bulunan her kim olduysa; bu­nun bedelini fazlasıyla ödemiş, tarih sayfaları da
bunu hep böyle yazmıştır.