22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 308

Görevden Alınan ÖSYEM Başkanı Prof.Dr. Halis Aygün Hakkında.

Öyle bir zamana geldik ki, kim kimdir nedir necidir emin
olamıyoruz!

Ama!

Bazı dönemler var ki o dönemlerde
sergilenen tavırlar, durulan yerler, yapılanlar, edilenler, kişiler hakkında, az çok fikir veriyor bize!

***

Ben Kocaeli Üniversitesine ilk
kez Türk Ocakları Kocaeli Şubesi başkan yardımcısı olarak Aygutşat Selçuk
Başkanımızın öncülüğünde dönemin Rektörü Sezer Komsuoglunu ziyarete gittiğimde
girdim.

Yeni seçilmiştik, adet olduğu
üzere Türk Ocakları yönetimi olarak şehrin ileri gelenlerini ziyaret etmek
tanışmak gerekiyordu!

***

Sezer Hanım, Türk Ocağının kuruluşunu, 
tarihini, ülküsünü anlatan şube Başkanımız
Aygutşat Selçuk’a!

         
Ben de yakın tarihi en az sizin kadar biliyorum
ve Türk Ocağı Hakkında da az çok bilgi
ve fikir sahibiyim
diyerek,

         
Kaç ülkede, okulunuz yurdunuz var?

         
Ne kadar üyeniz ne kadar bütçeniz var?

         
Kaç akademisyeniniz, rektörünüz dekanınız bakanınız
milletvekiliniz var?

         
Türk Cumhuriyetlerini yönetenlerle ne kadar
diyaloğunuz var?

         
Afrika da Asya kıtasında şubeleriniz var mı? Diyerek,

Dolaylı da olsa bizi bi güzel gömmüş!

Cemaati övmüştü!

Ki benim bildiğim Sezer Hanım sol
görüşlüydü!

***

Tabi mevzu güç iktidar dengeler olunca
sağın solun pek önemi kalmıyor ya neyse!

İşte Kocaeli üniversitesinde tam
da hiç karşılığımızın olmadığı o açılımlı saçılımlı yıllarda tanıdım, Halis Aygün Hocayı.

Kimse bize çay söylemezken!

Çay da söyledi, çırpınırdı Karadeniz’i de söyledi bizimle
beraber katıldığı etkinliklerde!

O dönem öğrencilerimizin kullanabildiği
tek salon Halis Aygün Hocanın Dekanı olduğu Fen Edebiyat Fakültesinin
salonuydu!

Öğrencilerimizin kulüp kurabilmek
için rehber hoca bile bulamadığı dönemlerdi!!!

***

Vefat ve doğum tarihlerinde, Başbuğ
Alparslan Türkeş’in, Muhsin Başkanın resimlerini ve sözlerini paylaşırdı!

Sosyal medyalarında!

Ki çoğu akademisyenin Türklüğü
ağzına almadığı dönemlerde 3 Mayıs Türkçülük Turancılık gününde Kocaeli
Üniversitesinde beraber karşıladık, Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr.
Mehmet Öz hocayı.

Söyleşi yaptık birlikte.

***

Haksızlık yapıldı dedi ülkücü
öğrencilere!

Konsey seçimlerinde hakları yendi dedi, Türk Milliyetçisi
kardeşlerimizin kazandığı konsey seçimleri iptal edildiğinde!

Dönemin Rektörü Sadettin Hülagü
hocamız bu gün cemaatçi olduğu alenen deşifre olan o çocuğa sahip çıktığında Halis Hoca Türk Milliyetçisi
kardeşlerimizin mağduriyetini savundu.

Ben şahidim!

Şimdi görevden alınmış!

Olabilir!

Zirveler üst düzey görevler
hiçbir zaman güvenli değildir zaten,

Yeni değil, 2300 yıldır güvende değil.

Bir kararname ile gelir, bir
kararname ile gidersin, bu işler böyle,

Çok ta şeyetmemek lazım.

Ama ben böyle durumlarda kim
kazanmış kim kaybetmiş ona bakarım.

Cumhur ittifakının atadığı ve
şaibeli bir şekilde görevden alındığı için muhalefetin elini koz geçti!

Güven ve Hassasiyet duygularının bam teline dokunuldu halkımızın!

Bunu görebiliyorum!

Sadece KPSS ye girenlerin değil,
Üniversite sınavına giren çocuklarımızın da ailelerin de kafası karışık, acaba
yine şaibe var mı? diye!

Aileleri ile birlikte en az 10
milyon insanı ilgilendiriyor bu sınavlar!

10 milyon aile 10 milyon seçmen!!!

***

Yani sadece Halis Hoca zarar
görmedi bu işten!

Ve bu yolla görevden alınmak
durumunda kalınan ilk bürokrat!

Hem de ÖSYM’nin 2. Dönem başkanlığına
ve Kocaeli Üniversitesi Rektörülüğüne adı geçerken!

2 yerde birden bir aday
eksildi!!!

Bence bu işte sağlam bir bit yeniği var!

Cumhur ittifakına zarar vermek
isteyen iç ve dış güçler ellerinden geleni esirgemeyecekler!

Elbette bir ÖSYM Başkanı da hata
yapar!

Yapar da, böyle bir hata yapamaz
zannımca, hem de kendisinden birkaç yıl önce ki başkan içeri alınmışken!

Yayın evi, babasının oğlunun olsa
yapamaz!

Yüz binlerce insan sınava
hazırlanmak için gece gündüz ter döküyor, emek veriyor, elbette hatası olan, ihmali
olan bedelini öder, ödesin de!

Hata mı? Yoksa bu işin içinde
başka işler mi var!

Büyük bir oyunun ilk adımı mı?

Yoksa sadece iktidara yakın
olanların birbiri arasında yaptığı koltuk mücadelesi mi?

Asıl onu görmek ve anlamak lazım!

Halis hoca hatalı mı kusurlu mu?
Kurban mı! Zaman gösterecek.

Geniş bir soruşturma ile açığa
çıktığında daha net okuyabiliriz inşallah, durumu?

Oyun ise, sadece Halis Aygün Hoca
ile de yetinmezler! #diyedüşünüyorum!

***

Seçimler yaklaşıyor!

Çarşı karışsın isteyenlere, su bulansın da balık avlayalım diyenlere
fırsat vermemek lazım.

Siyasi görüşünü, partisini inanın
bilmem, sormadım, konu da açılmadı hiç ama,

Ahde vefa imamdandır,

Halis Hocamın benim gönlümde ayrı
bir yeri var, Dekan iken masasına sehpasına TÜRK YURDU dergisini koyabilen Milliyetçi
mukaddesatçı bir adamdır, kıymetlidir.

Kongrelerimize katılabilme
cesaretini gösterebilmiş, delikanlı adamdır.

Vatan sağ olsun, çok ta üzülmesin, olur öyle şeyler.

Selam ve dua ile.

Çok Kültürlülük Tezgâhında Mezhepçi Kışkırtmalar

Ankara’da üç
Cemevine bir şahsın yaptığı çirkin saldırıyı kendisi hariç herkes kınar ve
protesto eder. İşin enteresan tarafı iki ayrı ilçede olan Cemevlerinin peş peşe
saldırıya uğramasıdır ve bu çirkin olayın cereyan ettiği süre de 45 dakika
dolaylarındadır. Ancak saldırgana herhangi bir tepki gösterilmemiş ve müdahale
de edilmemiştir.  Saldırganın destek
görmeden bu işi yapması zordur. Kim bilir belki bu işin içinde de yabancı
istihbarat örgütleri bulunmuş olabilir. Her şey zamanla ortaya çıkacaktır.
Ankara Emniyetinin sanığı kısa sürede Eskişehir yolunda yakalaması da taktire
şayandır. Emniyet teşkilatımızla iftihar etmeliyiz.

Türkiye’de
mezhepler üzerinde oynanan oyunlar yeni değildir; bu bakımdan vatandaşlarımız
bu içten ve dıştan kumandalı tahrikler ve oyunlar karşısında çok şükür epey
tecrübe de kazanmıştır. Ülkeyi karıştırıp hedeflerine varmak isteyen bir kısmı
yapay dost ve müttefiklerimiz herhalde Kürt vatandaşlarımız üzerindeki
oyunlardan istenen sonucu alamadıkları için şimdi sıra Anadolu Alevi’si
kardeşlerimize gelmiştir.

Bu ciddi ve
önemli olayın ülkenin sadece bir iç meselesi olarak görmek kısır ve gerçekleri
örtecek bir bakış tarzıdır. Eğer sadece iç mesele olarak görürsek içerde hayali
sanıklar arar; kolay suçlanacak fert ve gruplar yaratırız. Hep yaptığımız gibi…
Ardından da birbirimize düşeriz. Türk Milletini birbirine düşürerek,
kışkırtarak – birçok ülkede yapıldığı gibi – birlik ve bütünlüğümüze kastetmek
için ideolojik farklılıkları, din, inanç, etnik ve mezhep eksenli
çatıştırmaları hedef alarak belki de söz dinlemeyen, emir almaktan bıkmış
Türkiye’den adeta intikam almaktadırlar. İnsanlarımızı birbirine karşı
ötekileştirme ve bölme çabalarının demokratikleşme ve bir arada yaşama gereği
diye yutturulduğu günümüzde küreselleştirme çabalarının, çok kültürlülük
tuzaklarının toplumda virüs olarak dolaştırıldığını hafife alamayız. Milli
devletlerin ufalanarak demokratik sürece sokulabileceğini bekleyen sözde dost
ve düşmanın ekmeğine yağ süremeyiz.

Maalesef dış
baskılarla sürekli ve hemen acaba bizde hoşgörü yetersiz mi; ifade ve düşünce
hürriyeti kısıtlı mı, eksik bir şeyimiz mi var diye panikleriz. Suçlu
taşeronlar dıştan kumandalı olsa bile olayları yumuşatmayı, hatta kapatmayı
müttefiklik gereği sayarız. Hemen yasalar ve Anayasayı suçlar; durmadan
değiştirmeye çalışırız ve bunlara yükleniriz.

Artık anlayalım
ki bu yanlış yol geçerli değildir. Dünyada egemen ülkelerin lehine döndürülen
dolapları fark edin. Rusya neden Doğu Ukrayna’ya giriyor; Rusça konuşan
ülkeleri tekrar şemsiyesi altına almak istiyor; ABD’nin Doğu Avrupa’da siyasi
etkinlik arayışı, genişleme arzusu neden; Akdeniz’de, Ege’de ve Kıbrıs’ta
Türkiye’ye tuzak üstüne tuzak neden kurulmaya çalışılıyor; acaba Yunan hep
malum bir batılı güçlerin taşeronu olmaktan dün ve bugün neden kurtulamıyor?
Siz dünya patronlarının sözlerini dinleseniz, isteklerini yapsanız acaba Yunan,
Ermenistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve İran gibi ülkeler Ortadoğu’daki hedeflerinden
vazgeçecekler mi? Tabii ki hayır… O halde dostluklar ve düşmanlıklar zamanla
değişebiliyor. Bu gibi Türkiye düşmanlarının eylemlerini değerlendirirken
sadece içe dönük olmayı bırakalım.  

Özgürlük ne Demektir?

                        ( Bu yazım tüm özgürlük
savaşçılarına ithaf edilmiştir…)

 

‘’ An gelir yere göğe sığdıramazsın kendini…
Düşüncelerin duygularına yenik düşer, uçar gidersin başka diyarlara…’’

 

 İnsanın gönül sesi bir kez
çağıldamaya görsün!

 Önünde ne engel kalır, ne de
sınırlar. O ses ki duygu yumaklarının armonisi ile zenginleşir…       

 Bir bakarsın engin denizlerin
maviliklerinde, bir bakarsın uçsuz bucaksız ovalarda, bir bakarsın mor renkli
dağlarda, bir bakarsın evrenin derinliklerinde duyulur, dinlenir…

  İnsanoğlu özgürlüğüne tutkundur, doğasından
gelir.

  Kimi zaman özgürlüklerimize gem
vururlar, sersemleriz…

  Kimi zaman özgürlüklerimizin kaybı
ile sessizleşiriz…

  Doğamızda vardır, neticede insanız,
elimizden alındığı anda özgürlüklerimiz! Tuz buz olur tüm duygularımız;
sıcaklığını arar, onu çok özleriz…

  Yine de kaybetmedikçe
özgürlüğümüzün bedelini soran olmaz!

  Kimi zaman soran bulunsa bile
verecek bedel kalmaz!

  Özgürce yaşamın bedeli nedir diye
sorun bakalım kıymetini unutanlara?

  Özgürlük uğruna varını yoğunu feda
etmekten kaçınmayanların bu tutkusuna değer biçsinler!

  Bu tutkunun adına, isterlerse
şerefim, namusum adına yeminimdir desinler!

  Edilen her yeminin bir değeri vardır.

  Ama özgürlük tutkusu ile yoğrulmuş
ve bağımsızlık adına edilen yemin, en değerli olandır.

  Özgürlük uğruna hayatını feda
edenler unutulur mu?

  Vatan isimli destanın güftesini
yazan kahramanlara hangi övgüleri söylesem, yazsam, bugünler de duyulur mu,
okunur mu?

  Vatan bellediğimiz topraklarda, bir
düşünün bakalım özgürlük kalmazsa tadı olur mu yaşamın?

  Aşkına, sevgine, acına, hüznüne,
sevincine, parana, tüm varlığına; kısacası her şeye anlam katandır özgürce
yaşamın…

  Her şeyin olabilir!

  Üzerinde yaşadığın topraklar,
malın, mülkün, sevdiğin erkeğin, kadının ya da çocuklarınla zenginleşen hayatına
anlam katanlar…

  Ama ya özgürlüğün yoksa neye yarar
tüm bu varlıklar?

  Bir gün gelir de kaybedersen
özgürce yaşamayı, özgürlüğün o tılsımlı gücünü!

  Düşün bir bak neleri kaybedersin,
hayat seni nasıl karşılar?

  Özgürce yaşamak sadece senin mi
hakkındır? Sana mı haktır sanırsın?   

  Çevrende yaşayan diğer canlılara bak! Bunu
daha iyi anlarsın.

  Özgürce yaşam, tüm canlılar için
vazgeçilmez olanıdır hayatın…

  Sadece insanoğlu beyin gücü ile
yaşar özgürlüklerin hazzını, nice unutulmazlıklarını. Diğer canlılar ise
güdüleri ile yaşar özgürlükler kavramını…

   Kelebeklere bir bak!

  Kozasından çıktığı anda özgürlüğe
kanat çırpar…

  Ya yavru kuşlar, ilk kanat çırpışı ile tadar
özgürce yaşamın o mucizevi gerçeğini…

  Güneşin doğuşuna bir bak!

   İlk ışığın pırıltıları ile
şekillendirir dağları ovaları, kimi zamansa insanoğlunun yarattığı tüm
acımasızlıkları!

  Özgürce yaşamın tanımına en çok
yakışan nedir sence bir düşün?

   İnsanca yaşamanın tüm güzellikleri
mi?

   Yaşamına heyecan katan aşkların
mı, sevdiklerin mi?

   Hayatında elde ettiğin tüm mal
varlıkların, ya da zenginliklerin mi?

   Nedir sence bir düşün?

  Tüm bu özgürlüklerin güzelliğini, bağrında
yaşatan vatanın değil midir?

  Özgürlük olmadan vatan da yaşamak olur mu?

  Ya da vatanı olmayana özgürlük
sorulur mu?

  Ya da özgürlüğü,
egemenliği olmayan bir milletin yaşam hakkı olur mu?

 

                               ‘’ Bir
ulusun yaşayabilmesi için, ‘’

                  ‘’
Özgürlük ve bağımsızlığına sahip olması gerekir.’’

                                       M. Kemal
ATATÜRK

Tek Adamlık Eziyettir

Olaylara sağlıklı bakış bir tarafa,
tek adam yönetimindeki bakış bir tarafa… Epey farklı.

 

Sağlıklı bakışta olup biteni
kavramaya çalışırsınız. Olup biten sizin dışınızdadır. Ona siz bir açıdan
bakarsınız. Geçmiş deneyimlerinizin ışığında bir tanı koymaya çalışırsınız.
Fakat sizin deneyimleriniz yetmez. Arkadaşlarınızın ne düşündüğünü sorarsınız.
Ya uzmanlar? Başka yerlerde, başka ülkelerde benzer olaylarla karşılaşılmış mı?
Karşılaşılmışsa nasıl çözmüşler?

 

Tek adam yönetiminde,
yukarıdakilerin hepsi gereksizdir. O dâhi, bir vecizesi ile tanıyı koyacak,
problemi çözecektir.

 

Gerçeğin otoritesine karşı
otoriterin otoritesi

Bu iki yaklaşımdan hangisinin
çözümlere ulaşacağı, hangisinin tökezleyeceği bellidir. Yol uzadıkça, zaman
geçtikçe o büyük adama tabi olanların da ayakları suya erecektir. Fakat artık
tek adam yönetimi hâkimdir. İtiraz etmek, soru sormak, “Acaba öyle değil de
şöyle mi yapsak?” demek imkânsızdır. Gerçeğin otoritesi yok olmuştur.
Otoriterin otoritesi hâkimdir.

 

Şimdi konuya başka bir yönden
bakalım. Acaba tek adam, bütün bu olan-biten hakkında ne düşünür?
Başaramadığını, işlerin kötüye gittiğini görmez mi? Hadi kendisine tabi
olanlar, onun hata yapmadığını, yapmayacağını düşünüyor… Aslında böyle
düşünmüyorlar, ama öyle düşünüyormuş gibi yapıyorlar. Peki, tek adam ne
düşünüyor?

 

Tek adam, işlerin iyiye
gitmediğinin bal gibi farkındadır. Fakat… Yazının başında, olaylara sağlıklı
bakışı anlatırken şöyle yazmıştım: “Olup biten sizin dışınızdadır.“ İşte tek
adamın felaketi buradadır. Artık olup biten onun dışında değildir. Olup biteni
o yaratmıştır. Dolayısıyla olup biten odur. Onun şahsiyetidir. Olan biten
kötüyse o kötüdür…

 

İskambilden kuleler

Bu felaketten çıkış için birkaç yol
vardır. Birincisi, kötülüklere bir dış sebep bulmaktır. Tek adam hep doğruyu
yapmıştır, ama hainler onu sabote etmiştir. Veya beceriksizler. O yüzden tek
adam yönetimlerinde üst yönetim kadroları sık sık azledilir. Tek adam hata yapmayacağına
göre hata çevresidir. Bütün tek adam ortamlarında bu geçerlidir: O iyidir ama
çevresi kötüdür. “Kim seçti o çevreyi?” Bu da yasak sorulardandır.

 

Kötülük inkâr edilemiyorsa şirket
dışından veya ülke dışından gelmiştir. Dış güçler, dâhimizi istemez. İşlerin
kötüye gidişi onlar yüzündendir.

 

Tek adam, kendisi bunlara inanır
mı? Yarı yarıya… Ama içinde hep, “Benim yanıldığımı anlayacaklar. Ya biri
kalkıp soru sorarsa” endişesi vardır. Birinin onu eleştirmesi o kadar önemli
olmayabilir. Onu azleder, yenisini getirir. Fakat o eleştiri, maazallah,
topluluk içinde olursa. Başkaları da eleştiriyi duyar, daha kötüsü, kendisinin
eleştirilebileceğini görürse! Bütün yapı, bütün iskambilden kule çöküverir.

 

İpi kopmuş balon

Tek adam artık yönetim takımıyla toplantı
yapamaz. Toplantı kelimesinden nefret eder hâle gelir. Tek adamın takım
çalışması yapması mümkün değildir. Takım, eşitlerden kurulur. Tek adam eşit
gibi davranamaz. Öyle davranırsa da çöküntü olur. Toplantılar ancak fotoğraf
veya video çektirmek için yapılır. Bir de talimat ve politika tebliği için.
Politikayı kim tayin eder? Bu da sorulur mu? Tabii ki tek adam.

 

Kendini ayırmak, soyutlamak,
çevresindekilerden kopup balon gibi yukarı, daha yukarı kaçmak… Bu tek adamın
savunma silahlarından biridir. Diğeri, insanların unutkanlığıdır. Tek adam hata
yapmaz. Yaparsa hatanın unutulması lazımdır. Söyledikleri yanlış mı çıktı?
Unutacaksınız. Şimdi tersini mi söylüyor? Önceyi unutacaksınız.

 

Unutmak mecburidir

Gerçi insan hafızasının unutma
kusuru vardır. Hani nasıldı? “Hafızayı beşer, nisyan ile maluldür.” Fakat zaman
ilerler, hatalar, yanlış çıkan hükümler birikir. Bunların hepsi değilse bir
kısmı unutulmaz. Bir de baş belası internet var. Tek adamın işi zordur. O zaman
unutmayı zorunlu hâle getirmek gerekir. Bir önlem, “Unutulma hakkı kanunu”
çıkarmaktır. Daha da iyisi, bir tarihte söylediklerinizin, yaptıklarınızın
artık suç olduğunu ilan edip, muhaliflerinizi o suçlarla itham etmektir.

 

Bir zamanlar “A” mı dediniz? Şimdi
muhalifleriniz “A” diyorsa teröristtirler. “B” mi demiştiniz. Şimdi “B”
diyenler haindir.

 

Düşünülenlerle davranışlar,
birbirinden kopar ve uzaklaşır. Artık tek adamın yakınlarının davranışlarıyla
düşündükleri arasında uçurumlar vardır. Bu bir şizofreni, şahsiyet bölünmesi
hâlidir. Yakınları öyledir de ya kendisi? Kendi durumu da farksızdır. Onun da
söylediği ile düşündüğü ayrışır. Fakat düşündüğünü söyleyemez. Tek adam
sıkışmıştır. Gittikçe kıpırdayamaz hâle gelir. Artık hür değildir. Kendinin
esiri olmuştur. Başkasının zoruyla girilen esaretten kurtulabilirsiniz. Ama
esirci kendi nefsiniz ise çıkış yoktur.

 

Tek adamlık eziyettir. Hem
etrafındakilere hem de tek adama eziyettir. https://millidusunce.com/tek-adamlik-eziyettir/ 

İmam-I Azam Ebû Hanîfe’de (699-767) Ehl-İ Beyt Sevgisi

0

Hz.
Peygamber (S.A.V.) Ümmü Seleme’nin evinde iken, Ahzab Suresinin 33.
ayeti
 nazil olmuştur: “Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip
sizi tertemiz yapmak ister
”. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz.
Ali’yi, Fatıma’yı, Hasan ve Hüseyin’i (R.A.) abasının altına alarak “Allah’ım,
benim Ehl-i Beytim bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz
yap!” diye dua etmiştir
. (Tirmizi, “Tefsir”, 4, Müsned, 4, 107).

İmam-ı
Azam (Büyük İmam) Ebû Hanîfe (699-767), Ehl-i Beyt husundaki ayetleri hayatına
rehber edinmiş ve daima Ehl-i Beyt’in yanında yer almış nadir yetişen bir İslâm
alimidir. Ebû Hanîfe; Zeyd b. Ali Zeyd’el-Âbidin’den, Muhammed Bâkır ve oğlu
Ca’fer Sâdık gibi Şia imamlarından da ders almıştır. Ebû Hanîfe’nin
Muhammed Bâkır’la münasebeti olduğu gibi onun oğlu Ca’fer Sâdık’la da ilmî
temasları vardı. İkisi aynı yaşta idiler. Aynı senede doğmuşlardı. Fakat Ca’fer
Sâdık, Ebû Hanîfe’den daha evvel ahirete göçtü. Ebû Hanîfe ondan
bahsederken: “Vallah Ca’fer Sâdık’dan daha fakıh bir kimse görmedim”
demiştir. 
[1] Muvaffak
Mekkî Menakıb-ı Ebû Hanîfe eserinde şunu nakleder: Ebû Ca’fer Mansur bir defa
:“Yâ Ebû Hanîfe bu insanlar Ca’fer Sâdık’a meftun oldular. Ona sormak üzere en
çetin mes’ele hazırla da sor bakalım, dedi. Ebû Hanîfe de 40 soru hazırladı.
Bundan sonrasını Ebû Hanîfe’den dinleyelim. Diyor ki : Ebû Ca’fer, Hîre’de iken
Ca’fer Sâdık yanında bulunduğu bir sırada huzuruna girdim. Cafer Sâdık
Halifenin sağ tarafında oturuyordu. Gördüğüm anda Ca’fer Sâdık’ın heybeti beni
kapladı, meclise Halifenin heybetinden ziyade onun heybeti hakimdi. Selâm
verdim. “Otur, diye işaret ettiler. Ben de oturdum. “Mansur, Ca’fer Sâdık’a
dönerek :  Yâ Ebâ Abdullah, işte Ebû Hanîfe bu zattır, dedi. “Alâ, dedi.
Sonra bana dönerek : “ Yâ Ebâ Hanîfe, Ebû Abdullah’a mes’elelerini arzet
bakalım, dedi. Ben de hazırladığım mes’eleleri arzetmeğe başladım. Ben
soruyordum, o cevap veriyordu. Ve siz şöyle dersiniz, Medine ehli şöyle der,
biz ise böyle deriz, diyerek bütün ihtilâfları naklediyor, bazan bizim
kavlimize, bazan Medine ehli kavline tâbi oluyor, bazan bize muhalefet
ediyordu. Kırk mes’eleyi de böyle bütün tafsilâtıyle cevaplandırdı, bir
tanesini bile cevapsız bırakmadı. Ebû Hanîfe bunu anlattıktan sonra Ca’fer
Sâdık’ın ilmî kudretini belirterek şöyle dedi : “İnsanların en âlim olanı,
mes’eleler etrafındaki ihtilâfları en iyi bilendir.” Bu rivayet bize gayet açık
olarak gösteriyor ki: Ebû Hanîfe Ca’fer Sâdık Hazretleriyle daha ilk görüşmede
onun yüksek ilmî kudretini anlamış, onu takdir etmiştir.[2]

Ebû
Hanîfe’nin nesebi ve hangi millete mensup olduğu, onun biyografisini yazanları
meşgul eden bir mesele olagelmiştir. Onun Fars asıllı olması veya Türk asıllı
olabileceği üzerinde durulur. Bu tezi onun Emevilerin Arap olmayan Müslümanlara
verdikleri isim olan “mevali” olarak kabul edilmesi güçlendirmektedir.
Taşköprîzade de bu konudaki farklı rivayetlere yer verir: Ebû Hanîfe’nin
babasının adının Sâbit olduğunda ve bu zatın Müslüman olarak doğduğunda şüphe
olmamakla beraber, büyükbabasının adında farklı rivayetler vardır, Zota b. Mah,
ya da Tavus b. Hürmüz gibi. Bu kişinin İran asıllı olduğu görüşü ağırlıklı
olmakla birlikte, Kâbil veya Bâbil (Bağdat’ın eski bir adı olarak) asıllı
olduğu, hatta Arap asıllı olduğu şeklinde farklı rivayetler de vardır.[3] İmam-ı Azamın babası Sabit
küçük yaşta iken Hazret-i Ali (r. a.) ile görüşmüştü. Hz. Ali (r. a.) de Sabit
ve zürriyetine hayır, bereket duaları yapmıştı.[4]  Yine Hatib-i
Bağdadî’nin, İmam’ın diğer torunu – Ömer’in kardeşi – İsmail b. Hammad’dan
naklettiğine göre dedem Sabit küçük yaşlarında iken Hz. Ali (r.a.)’yi ziyarete
gitmişlerdi. Sabit’in babası Numan Hz. Ali’ye Falûzec (bir çeşit tatlı) hediye
etmişti. İmam Ali (r.a.) de bu ne gündür diye sorduğunda Nevruz günüdür,
denilmişti. Hz. Ali (r.a.) “Hergününüz Nevruz (gibi bayram) olsun” buyurmuşlardır.
Ya da o günün Mehrican olması üzerine, Hergününüz mehrican olsun,
buyurmuşlardı.[5] Ebû
Hanîfe’nin şerefi ve faziletiyle ilgili olarak, Taşköprîzade ilginç bir
rivayete de yer vermektedir. Buna göre, Sâbit vefat ettikten sonra Ebû
Hanîfe’nin annesi Cafer-i Sadık ile evlenmiş, bu sırada Ebû Hanîfe henüz küçük
bir çocuk olarak, Cafer-i Sadık’ın bakımı ve gözetiminde terbiye görmüş, ilmini
ondan almıştır.[6] Bu
rivayeti aktaran yazar, “eğer bu rivayet sabit ise İmam Ebû Hanîfe’ye menkıbe-i
azîme olur” şeklinde bir de yorum getirmektedir
.[7] Yine bazı güvenilir
âlimlerin eserlerinde yazdıklarına göre İmâm-ı Azam’ın babası Sâbit’in
ölümünden sonra annesini, Peygamberimizin temiz soyundan gelen büyüklerden İmam
Cafer-i Sâdık hazretlerinin nikâhlamış olmasıyla İmâm-ı Âzam hazretleri onun
terbiyesi altında bulunmuş, ondan ilim almış ve edep öğrenmiştir. Tezkiretül-Hikem
fi Tabakâtül-Ümem
de böyle anlatılmaktadır.[8]

Fakat
önemli olan İmam-ı Azam’daki Ehl-i Beyt sevgisini özellikle zamanındaki
Yöneticilere karşı Ehl-i Beyt’i desteklemesinden anlıyoruz
. Üstelik İmam
Ebû Hanîfe’nin Ehl-i Beyt’e olan sevgisi bilinen bir gerçektir. Ancak o bu
sevgisinde aşırı gitmemiş, yani teknik tabiriyle teşeyyu’a kapılmamıştır.
İmam’ın hareket noktası tamamen Kitap ve Sünnet nasslarında ifadesini bulan
Ehl-i Beyt sevgisidir. Bu sebeple o, yönetimdeki sapmaları nedeniyle hem
Emevîlere hem de Abbasîlere karşı durmuş, onların nebevî hilafete geri
dönmeleri için olanca gücüyle çaba sarf etmiştir. Ancak onun ve benzeri
ulemanın direnişlerine rağmen mevcut yönetimler despotluğu ve zulmü çeşitli
şekilleriyle  sürdürmüşledir. Bütün bu olumsuz şartlara karşın daha önce
bahsettiğimiz gibi İmam Ebû Hanîfe, İmam Muhammed Bâkır (v.114/733),
İmam Zeyd b. Ali [b. Zeynü’l-Âbidîn (v.122/740)], İmam Abdullah b. Hasen b.
el-Hasen, İmam Cafer es-Sâdık (v.148/766) gibi Ehl-i Beyt İmamlarıyla hem
arkadaşlık hem de öğrencilik ilişkisi içerisinde olmuştur.
 İmam Zeyd’e
Abbasîlere karşı direnişinde lojistik destek olması amacıyla gizlice 4000
dirhem gönderdiği kaynaklarda yer alır.
[9] Abbasi döneminde Mansur, kadılığı kabul etmesi
konusunda ısrar etti. Ebu Hanife, El-Nefs el-Zekiyye’nin, kardeşi İbrahim’le
birlikte Mansur’a karşı başlattığı ayaklanmaya açıkça iştirak etmişti.
[10] Ebû Hanife alenen halkı Ehl-i Beyt’e yardıma
çağırdığı için hapsedildi ve her gün kırbaçlatıldı. Bunun sonucunda yetmiş
yaşında şehitler gibi öldü. Zehirletildiği de rivayet edilir.
[11]




[1] Prof. Muhammed Ebû Zehra, Ebu Hanîfe, (Tercüme: Osman
Keskioğlu), Üç Dal Neşriyat, Beşinci Baskı, İstanbul, 1959, s. 44.

[2] Prof. Muhammed Ebû Zehra, a. g. e., s. 124-126.

[3] Dr. Said Nuri Akgündüz, Osmanlı’da Ebû Hanîfe
Algısına Bir Örnek Olarak Taşköprîzade’nin Mevzûâtu’l-Ulûm’u,  İslam
Hukuku Araştırmaları Dergisi, Sayı: 19, İmâm-I Azam Ebû Hanîfe Özel Sayısı
Nisan 2012., s. 24-25.

[4] İbn Haceri’l Heysemî, Menâkıb-ı İmâm Azam (Çeviren:
Ahmet Karadut), Akçağ Yayınları,1978, Ankara, s.,26.

 

[5] İbn Haceri’l Heysemî, a. g. e., s.,149

 

[6] Bir çok kaynak
İmam-ı Azam ile Cafer-i Sadık’ın aynı yaşta veya yakın yaşlarda olduğunu
nakleder.

[7] Dr. Said Nuri Akgündüz, a. g. m., s.26.

[8] İbn Hacer
El-Heytem, Fıkhın Sultanı İmam-ı Azam Ebu Hanife, (Tercüme: manastırlı İsmail
Hakkı),(Hazırlayanlar: Sıtkı Çoban-Fatih Başpınar) Semerkand Yayınları, 2014,
İstanbul.

 

[9] Ali Pekcan,
İmam A‘zam Ebû Hanîfe’nin Kişisel ve Toplumsal Yaşamına Bir Bakış İslam Hukuku
Araştırmaları Dergisi, Nisan 2012, Sayı: 19, s.42.

 

[10] M.M.Şerif
(Editör), İslam düşüncesi Tarihi, Ebu Hanife, İnsan Yayınları, s.314-315

 

[11] Dr. Ali
Pekcan, a. g.e., s.,77.

Karşılaştırmalı Türk Destanları

0

Birinci
baskısı 1972, 12. baskısı 2019 yılında yapılan eserin önsözünde Mustafa Necâti Sepetçioğlu, tevâzu
göstererek bu eserinin orta öğretimde okuyan gençler için düşünülmüş bir el
kitabı olduğunu belirtiyor.

Destanlar bütün
bir milletin ortak mücâdelesini ortak değerler, kaideler, mânâlar bütünlüğü
içinde yorumlandığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil
ettiği için edebiyatın millî eserleri olarak kabul edilirler.

Türk
destanları, kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin
doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve
mağlubiyetleri ve özellikle de kahramanlıkları; annesini, babasını, kardeşini
veya dostunu, düşmanın veya devlerin elinden kurtarması gibi konularla berâber
pek çok sebep açıklayıcı efsâneyi de içinde barındırır.

Târihimize ana
hatlarıyla bakıldığında; Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları
yurt edinerek gelişmiştir. Türkler, ilk anayurt olan ve batılıların Türk ismini
unutturmak için ‘Orta Asya’
dedikleri, bizim ise ‘Türkistan
demek mecburiyetinde olduğumuz topraklarını tamamen terk etmemişlerdir. Türk
milleti, ilk anayurt olan Türkistan’dan itibâren dünyâ coğrafyası üzerinde
geniş alana yayılmış ve bugün; Türkiye, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Özbekistan,
Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Tacikistan ve
Türkmenistan adlarıyla sekiz Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukta ve
çeşitli devletlerin idâresinde azınlık hâlinde yaşamaktadır.

Türk kültürü
de târih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş, farklı
seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen
ortaklıklarını devam ettirerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeple Türk destanları
da târihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dâirelerine
paralel olarak çeşitlenmiştir. Bu sebeple destanlarımız, milletimizin her
ferdini ilgilendirir. Destanı olmayan milletlerin, destanlarını bilmeyen
fertlerin, târih ve edebiyat bilgisi noksan demektir.

Şu hususun da
mutlaka bilinmesi gerekir: Destanlar târih demek değildir. Millet târihinin
milletin fertleri tarafından renklendirilmiş, heyecan ve mensubiyet gururu ile zenginleştirilmiş
metinlerdir. Târihle bağlantılı edebî sanat türlerinden biri olarak kabul edilmelidir.

Yazar, destanların oluşumu hakkında şu
bilgileri eriyor:

Destanları tanımlamaya
çalışan edebiyat târihçileri, destanların oluşumunu genellikle bir çığa
benzetirler. ‘Bir dağ doruğundan kopan el
kadar bir kar parçası, yamaç aşağı yuvarlandıkça nasıl büyük ve büyüdüğü
nispette taze ve geçtiği yerlerden başka parçalar alıp çığlaşırsa destanlar da
öyledir
’ derler.

Bu târif, destanların,
yazı diline geçirilinceye kadar kişiden kişiye anlatılırken, hattâ yazı diline
geçirildikten sonra bile, değişik zamanlarda ve değişik kimseler eliyle yazılıp
basılırken süsleme olarak, üslûp olarak ve hattâ anlattıkları bakımından yer
yer değişmesi ve muhakkak ki yeni ve güzel eklemelerle zenginleşmesi demektir.
Bu sebepten destanlar, bu günün insanına, hele birçok maddî şeyler bildiğini
zanneden insanına bir takım uydurmalar, olması imkânsız gülünç zorlamalar
dizisi gibi gelir. Yine bu günün imkânları içinde düşünüp bu imkânların dışında
veya bu imkânları hazırlayan bir değişik dünyâ düşünmeyen bir kısım insanlara da
basit örgüler içinde söylenmiş ilkel bir tür gibi gelebilir. Bazılarımız ise,
destanlara, sanat ve edebiyat değeri ne olursa olsun kuru bir malzeme yahut
diğer bütün belgelerin taşıdığı önemden öte hiçbir mânâ taşımayan herhangi bir
belge gözüyle bakarız. Halbuki bizden başka bütün eski milletler, yeni bir
hayat ve medeniyet düzenine geçmek mecburiyetini yaşadıkları zaman kendi
kaynaklarına, kendi kültürlerine dönmek mecburiyetini de yaşamışlar ve bu arada
en büyük kaynak olarak da destanlarını yeni baştan ele          almışlardır. Çünkü destanlar bir milletin geçmişteki bütün
varlığı ve bu bütün varlığın,  geleceği
aydınlatmak için seferber edilmiş topyekûn ışık gücüdür.      

Türk Dünyâsı
bir bütündür. Dünya coğrafyasının birbirine uzak bölgelerinde yaşayan Türklerin
destanlarında benzerlikler, birbirinin devamı veya az farklarla varyantı olan
destanlar vardır. Bu sebeple dünyâ milletleri içerisinde destan itibariyle en
zengin olan Türklerdir.

Dünyâda
Türkler kadar farklı ve geniş sâhalara yerleşmiş başka bir millet yoktur.
Özellikle üzengiyi icat ettikten sonra atlarımızın nal izlerinin bulunduğu
topraklar dünyâ yüzölçümünün üçte ikisine yakındır. Bu sebeple ‘milletlerin kahramanlıklarını, karşılaştığı
acı ve tatlı olayları anlatan edebiyat türü
’ olarak kabul edilen destanlar
bakımından da dünyânın en zengin milletlerinin başında geliyoruz. Bizim
dışımızdaki milletlerin ya hiçbir destanı yoktur veya bize nazaran çok azdır.

Anadolu
Türklerinin (yapma destanlarla birlikte) 157, Azerbaycan Türklerinin 51,
Başkurt Türklerin 14, Çuvaşların 16, Doğu Türkistan Türklerinin 58,
Gagavuzların 46, Hakasların 20, İdil, Ural Altay Türklerinin 80, Karaçayların
30, Karakalpak (Terekeme) Türklerinin 21, Kazakistan Türklerinin 109,
Kırgızların 108, Kırım, Kazan, Altın Orda ve Nogay Türklerinin 98, Oğuzların
46, Özbekistan’ın 31, Sakaların 24, Sibirya Türklerinin 48, Şor Türklerinin 22,
Tuva Türklerinin 15, Türkmenistan’ın 33, Uygur Türklerinin 32, Yakudistan’ın 18
adet destan metninin varlığı bilinmektedir.

Yetersiz
imkânlarla Türk dünyasına ait toplam 1117 destan tespit edilebilmiştir. Daha
geniş bir araştırma neticesinde bu rakamın 2000’lere yaklaşacağı tahmin
edilmektedir.

Bakü ve Tebriz
Azerbaycan Türklerinde; Ali ile Nino, Leyla ile Mecnun gibi aşk hikâyeleri de
destan grubunda mütalâa edilmektedir. Bunlar ve benzerleri yukarıdaki listeye
dâhil edilmemiştir.

Türk
edebiyatında destan, efsâneden sonra ortaya çıkmış bir edebî türdür. Türk
destanlarına ait çeşitli parçalar Çin, Fars, Moğol ve Arap kaynaklarında bulunmaktadır.
Bilinen Türk destanları arasında en eskisi Yaratılış Destanı’dır. Bu destan,
Altay Türkleri arasında anlatılagelmiştir. Rus Türkolog Vasili Radlof
(1827-1918) tarafından yazıya geçirilmiştir. İslâmiyet’ten önceki döneme ait en
eski destanlar Saka Türklerine aittir. Bu destan zinciri içinde Alp Er Tunga ve
Şu Destanı parçaları bulunur. Bunlar Kaşgarlı Mahmut’un (1008-1102) Divân-ı
Lügati’t-Türk adlı eserinde yer almaktadır.

Belli başlı
destanlarımızı şöylece sıralamak mümkündür: Alper Tunga, Battal Gazi, Bozkurt,
Danişmend Gazi, Ergenekon, Genç Osman, Göç, Göktürk, Kiziroğlu Mustafa,
Köroğlu, Kürşad, Manas, Mehrali Bey, Mete Han, Oğuz Kağan, Sarı Saltuk, Satuk
Buğra Han, Şu, Türeyiş, Ulu Hn Ata Bitiği, Yaratılış ve bunların bölgelere göre
varyantları… Ayrıca, Kurtuluş, Çanakkale, Kunurî, Kerkük, Ahıska, Doğu
Türkistan destanları vardır.

***

Mustafa Necâti
Sepetçioğlu eserinde; destanlardaki ortak noktalar, destan çekirdeğinin
oluşması ve gelişmesi, millî yapı-ortaklaşa şuur, Zerdüşt Efsânesi, Yunan, İran,
İrlanda destanları hakkında da bilgiler veriyor.

İRFAN
YAYINCILIK:

 Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 42 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-518 38 66 Belgegeçer:
0 212-516 32 54. E-posta:
irfanyay@gmail.com    www.infanyayinevi.com 

 

MUSTAFA NECÂTİ SEPETÇİOĞLU

Türk yazar Mustafa
Necati Sepetçioğlu (1930 – 2006), ilk, orta ve lise tahsilini doğduğu şehir
olan Tokat’ın Zile ilçesinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nünden diploma aldı. Çeşitli kurumlarda
memurluk ve idârecilik yaptı. İlk romanlarında Malazgirt Zaferi’nden başlayarak
İstanbul’un Fethi’ne kadar olan Türk târihini konu aldı, sonrakilerde ise
Türkiye’de yaşanan değişimi değişimi ve neticelerini anlattı.

Sepetçioğlu’nun târihî
romanlarının yanı sıra tiyatro oyunları da bulunuyor. Trampacılar adlı oyunu
İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelendi. Büyük Otmarlar adlı oyunu, önce
İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu’nca sahneye konuldu,
ardından Avrupa Üniversitelerarası Tiyatro Festivali’nde en iyi oyun seçildi.
Gece Vaktinde Gün Dönümü ve Karanlıkta Mum Işığı adlı kitaplarıyla, 1980
yılında ‘Türkiye Millî Kültür Vakfı Kültür Armağanı’nı kazanan Sepetçioğlu,
1994’te İLESAM Üstün Hizmet Beratı aldı ve 1998’de Atatürk Dil-Târih Kurumu
Şeref Üyeliği’ne seçildi.

Eserlerinden bâzıları:
Kilit, Anahtar, Can Ocağında Pişen Aş, Abdürrezzak Efendi, Menekşeler Ölmemeli,
Bir Büyülü Dünyâ ki, Kapı, Konak, Çatı, Üçler-Yediler-Kırklar, Bu Atlı Geçide
Gider, Geçitteki Ülke, Darağacı, Ebemkuşağı, Sabır, Gece Vaktinde Gündönümü, Cevahir
ile Sâdık Çavuşun Buğday Kamyonu, Karanlıkta Mum Işığı, Güneşin Dört Köşesi, …Ve
Çanakkale (3 Cilt), Kutsal Mahpus, Yesili Hoca Ahmed (üçleme), Ergenekon
Destanı, Büyük Otmarlar, Trampacılar, Köprü, Yunus Emre, Son Bloklar
.

Akıl ve Bilimle Yönetmek

Prof. Dr. İskender Öksüz’ün Karar Gazetesindeki köşesinde yine öğretici bir yazısını okudum. “Devleti
şirket gibi yönetmek”

başlıklı makalede anlatılanlar, büyük ve önemli şirketlerde çeşitli kademelerde
çalışmış benim gibi kişiler için, aldığımız eğitimler ve tecrübelerimizle
öğrendiğimiz, bildiğimiz konular. Fakat İskender Hoca bir köşe yazısı içinde
olayı hap gibi kolay alınır şekle sokmayı başarmış.

İskender
Hoca görev yaptığı kurumsal şirketlerdeki yönetim anlayışını ve şirketin
kalitesini yükseltme çabalarının ilkelerini anlatarak, devlet yönetiminde de
bu ilkeler uygulansa neler olabileceğini
düşünmemizi sağlıyor.

Kaliteli
bir şirketin en tepe yöneticileri bile diğer iş arkadaşlarının birkaç boy
üstünde, yanılmaz, sorgulanamaz adamlar değildir.

Demek
ki modern şirket yönetimleriyle devlet yöneticilerinin konumlanışı çok farklı.

Kaliteli
şirketlerde her işin nasıl yapılacağının kaydı bulunuyor. Bu işler (süreçler)
kayıtlarda belirtilen prosedür ve talimatlara uygun yapıldığından işlemler, her
seferinde doğru yapılıyor. Kalite budur. Her seferinde aynını yapmak, her
seferinde ve tek seferde doğru yapmak.

Oysaki devleti
yönetenler
anayasa ve kanunlarda belirlenmiş kurallara uymayabiliyor.
Ekonomideki sorunların çözümü için, alışılmış yöntemler yerine heterodoks
dedikleri genel kabul görmemiş yöntemler denediklerini söylemekten çekinmiyor.

Bir şirkether
seferinde ve tek seferde doğru yapmak”
gibi bir ilke ile yönetilirken, Türkiye’de
devlet “deneme yanılma yöntemi” ile yönetiliyor.

****************************

İşi En İyi Yapacak Olana Vermek

Kaliteli
bir şirketin yöneticileri “işleri, şahsiyetlerinin bir parçası olarak değil,
kendi dışında problemler diye görüp nasıl yapacağını belirler, kayda geçirir
ve hep öyle yapar
; daha iyi bir yol bulunduğuna ikna olana kadar değiştirmez.”

Oysaki,
Türkiye Cumhurbaşkanının ABD Başkanı ile olan görüşmelerinin bile kayda
geçirilmediğini
öğreniyoruz.

Şirket
yöneticileri başarılı sonuçlar almak için, “Süreçleri ve süreçlerin
yönetimini eşine, dostuna değil, bilene, en iyi yapacak olana verir.”

Oysaki
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasından anlıyoruz ki, uzun yıllar devletin Dışişleri
Bakanı ve Başbakan
olarak görev yapan Ahmet Davutoğlu ile, Dışişleri
Bakanı ve Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olan Ali
Babacan “o makamlara layık olmadıkları” halde atanmışlar.

Dahası
şu andaki Ekonomi Bakanı Nureddin Nebati’nin ekonomi tahsili ve
tecrübesi yok, Merkez Bankası Başkanının da MB tecrübesi yok. Bir
kamu bankasının yönetim kuruluna bir güreşçiyi atayan irade
bunları da aynı
kritere göre atamış olmalı.

****************************

Ölçmek Ve Karşılaştırmak

Kaliteli
bir şirket yöneticisinin yönetim sürecinde vazgeçilmez yöntemleri sürecin
her aşamasını ölçmek ve karşılaştırmaktır.
Süreçleri kendi içinde ve diğer
şirketlerle sürekli karşılaştırırlar. Gerekirse konunun uzmanına danışarak, onlar
vasıtasıyla, dünyadaki en iyilerle kendilerini karşılaştırırlar.

Karşılaştırma
için üretilen rakamların doğru ve güvenilir olması önemlidir. Veriler
sisteme doğru bir şekilde girilip, uluslararası standartlara göre istatistiksel
değerler üretirseniz karşılaştırma yaparken hata yapmazsınız. Daha iyi
sonuçlara ulaşmak için yapılması gerekenleri doğru bir şekilde belirlersiniz.

Eskiden
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) uluslararası standartlarda ürettiği rakamlarla
devlet kurumlarının yaptığı işlerin sonuçlarını doğru olarak görmemizi
sağlardı. Ama son yıllarda TÜİK güvenilirliğini kaybetti. Ne
verdiği enflasyon rakamına ne işsizlik vd rakamların doğruluğuna güven var.

Merkez Bankası Başkanı ile Ekonomi Bakanı her üç ayda bir yılsonu enflasyon tahminini
bildirirken bir önceki tahmininin iki katını açıklıyor.

Göstergeleri
bozuk bir aracın şoförü ne kadar usta olursa olsun kaza riski çok büyük
olacaktır.

****************************

Kocaeli Büyükşehir Belediyesinde Bir Meclis Üyesi

İşte “devlet
işlerinde de kaliteli şirketlerde uygulanan yöntemler uygulansın”
diye
neden yazdığımızı anlatan bir örnek:

Nurcan Acaroğlu Göktaş bir Japon otomotiv fabrikasında Mühendis ve Müdür olarak görev yapmış
bir arkadaşımız. Halen İYİ Parti’den seçilerek Kocaeli Büyükşehir ve Derince
Belediyesi Meclis üyesi olarak aktif bir görev yapıyor.

Nurcan
Hanım geçen günlerde bir basın duyurusu yaptı. KBB Meclisinde kısır bir
tartışmaya girilen “iş makinesi kiralama” konusunda şu sözleri söylemiş:
“Bu konu bir matematik konusudur. Bilimin olduğu yerde, tartışmaya mahal
kalmaz. Detaylı bir hesaplama sonucunda, kiralama avantajlıysa kiralama
yapılır, satın alma avantajlıysa satın alma yapılır. Biz, kamu kaynaklarının en
doğru şekilde kullanılmasından yanayız. Elimizde veri olmadığı için, böyle bir
çalışma yapamıyoruz. Yapılması gereken şey, meclis toplantısı öncesi, meclis
üyelerine yeterli ve doğru bilgilendirmeyi yapmaktır. Bu yapılmış olsaydı,
bugün bu tartışmayı yapıyor olmazdık.”

Bunun
üzerine, KBB Başkanı Tahir Büyükakın, “Meclis üyesi arkadaşlarımızla bu
konuda yaptığımız çalışmayı paylaşalım” diyerek bürokratlara talimat vermiş.

Demek
ki “ben yaptım oldu” demek doğru değilmiş.

Neymiş?
Niyetiniz bozuk değilse, doğru rakamlarla konuşursanız tartışma olmazmış.

****

Çene Suyu Zammı

Bir
başka örnek olarak AKP’li Derince Belediye Başkanının bir
icraatında uyguladığı yöntemi anlatalım. Gazeteci Nurettin Kolaylı
kendilerini ziyarete gelen Derince Belediye Başkanı Zeki Aygün’e ilçe
sınırlarında çıkan Çenesuyu fiyatlarına yapılan zamdan sonra, “vatandaşın
suya ulaşmakta zorlanmaya başladığını”
anlatmış. Damacana ve şişelerde
olmasa bile dolum tesisine kendi damacanasını getirip doldurtanlara suyun
ucuzlatılmasını teklif etmiş. Belediye Başkanı Aygün de hemen oradan
bürokratını arayıp litrede 10 kuruşluk indirim talimatını vermiş.

Bu
yöntem tıpkı elektrik fiyatına önce fahiş bir zam yapılıp, “Cumhurbaşkanımızın
talimatıyla”
diyerek zammın küçük bir kısmının geri alınmasına benziyor.

“Merhametli bir tek adam” imajı oluşturularak, elektriğe ve suya zammı yapan yöneticiye bir de minnet
duymamızı
sağlamak istiyorlar. “Şark kurnazlığı” diyebileceğimiz bu
tür yönetim tarzının geri kalmış ülkelere mahsus olduğunu düşünüyorum.

İyi bir
yönetici iseniz ve halkı düşünüyorsanız önceden hesabınızı iyi yaparsınız. Ve
halka en az zarar verecek kararı bir tek seferde ve doğru olarak alırsınız.

Tuzu Kuru Olanlar/ Tuza Muhtaç Olanlar

0

Yazlık mekânımda zamanımın çoğunu genelde önemli gördüğüm
gazeteleri ve köşe yazarlarını okumakla geçiriyorum; Gazetelerde okuduğumuz iç
karartıcı haberler sinir uçlarımızı çoğu kez zorlamakta, ekonomide dehşet
verici çarpıklıklar zihinlerimizi tepetaklak etmekte.

Özellikle ekonomide yaşanan küçülme/ daralma…, Gelir
dağılımında yaşanan adaletsiz uygulamalar…İşsizliğin hat safhada
oluşu…Üniversite mezunu gençler arasından üç kişiden birinin işsiz olduğu; işi
olanlarında iş güvencesi olmadığı …İntiharı tercih edenler…

Kişi başına gelir giderek eriyor; mutfaktaki yangının
büyüdüğünü tuza muhtaç olmaya aday biz emekliler dar gelirliler birlikte
yaşıyoruz…

Anlaşılan bu ülkede milyonlarca insan, sosyo- ekonomik
çarpıklıkların iki kesimden birine yaradığı, diğerini ise kör sandığı bir
sistemin zavallılığı içerisinde yaşıyor… Tuzu kurular… Tuza muhtaç olanlar…

Denildiğine/ yazıldığına göre ülkenin dörtte üçünü yaralayan
tablo budur işte… Kanayan sosyo-ekonomik yaraları daha da kanatan ve artık
kokmaya da başlayan bir zehirli tuz (!) betimlemesi üzerinden düşünün
memleketin halini!!!

 

 Tarımsal ürünlerdeki
tartışmaların başka çarpık örnekleri de var…

Baksanıza; tarımı neredeyse tamamen çökerten iktidar sorumlu
değilse kim sorumlu?

 

Memleketin buğdaydan karpuza, mısırdan patatese kadar
neredeyse her üründe yavaş yavaş dışa bağımlı hale gelmesi sıradan bir
tartışmadır artık…

Çünkü bunlardan çok, akademisyen kökenli milletvekillerinin
“çift maaş” alması tartışılıyor memlekette…

Gazetelerde görüyoruz ki; AKP iktidarı, Diyanet’in Milli
Eğitim’den bile fazla olan bütçesini artırmak için sınırları zorlamış!

Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanı kararnamesi ile
Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Döner Sermaye İşletmesine tahsis edilen
sermaye miktarı yüz milyona dayanmış

“Tuzu kurular” ile tuza muhtaç insanlar arasındaki
uçurumun ne kadar dehşet verici boyutlara ulaştığını gösteren örnekler
yukarıdakilerden ibaret değil…

Bürokrasideki tarikat- cemaat örgütlenmesiyle Yandaş- Candaş
ikileminde işsiz kalanlar, ezilenler ve hak etmedikleri makamlara liyakatsiz
geçen torpillilerin yarattığı çarpıklık da toplumdaki buhranı arttırıyor…

Konumuz ekonomik çarpıklıklar… İşte bu yüzden yukarıdaki
örnekleri sıralarken, toplumun önemli bir bölümünün sinirlerini zıplatacak
gelişmeler, her mahallede- her köyde- her mecrada gündemin ana maddesi…

 

“Tuzu kuru”larla tuza muhtaç insanlar arasında
uçuruma dönüşen çelişki- fark ve ötekileştirme çabalarının dargelirli insanlara
nasıl yansıdığını görmek için açıklanan yoksulluk sınırı ile ilgili kahredici
rakamlara da dikkat etmek lazım…

Ve bu tablo “tuzu kuru”ları ilgilendirmiyor… Tam
aksine ezilenler ve tuza muhtaç olanların midesine kramp sokan rakamlardır
bunlar;

 

Lafı uzatmaya gerek yok… Fahiş zamlar, intihara sürükleyen
işsizlik, mide bulandıran yolsuzluklar, adam kayırma ve siyasi pervasızlık
sarstı ama hiç kuşkunuz olmasın, ilk seçimde son darbeyi vuracak sıkıntılar da
işte bu “tuzu kuru”larla tuza muhtaç insanlar arasındaki derin uçurum
olacak…

Ne dersiniz? Birinci ağızdan söylenen ve İktidarca
benimsenerek hedeflenen ‘’Dindar ve Kindar Gençlik’’ ‘tuzu kuruları’ yaratmak
amaçlı mı söylenmişti?

Emevi otoritelerinin hayata geçirdiği ‘Bezirgân Diniyle’
uyuşturulmuş halk uyanmaya başlamışken muhalefet bu derin çarpıklığın üzerinden
etkili politikalar geliştirmeli… Muhalefeti oluşturan altılı bu konuda neler
yapacak acaba…

Osmanlı Tımar Sistemi Üzerine Bazı Düşünceler

       Osmanlı Devleti’nde, Miri Toprak
Sistemi’nin esasını Tımar Sistemi oluşturmaktadır. Tımar, Osmanlı Devleti’nden
önce var olan bir sistemdir. Belirli bir görev karşılığı ve devlete yapmış
olduğu iyi hizmetlerinden dolayı kişilere tahsis edilen ve senelik geliri yirmi
bin akçeye kadar olan dirliklere tımar, kendisine böyle imkânlar sağlanan
kişiye de sipahi denmektedir.

       Tımar Sistemi, Osman Gazi ile birlikte
başlamış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde en üst seviyeye ulaşmış ve 1839
tarihinde, Tanzimat Fermanı’yla ortadan kaldırılmıştır. Tımar Sistemi’nin en
önemli özelliklerinden biri, tımar topraklarından faydalananların, bu
topraklardan ancak geçici olarak yararlanmaları hususudur. Bu husus, toprağı
işleyenlerin durumlarına göre belirlenmektedir. Tımar Sistemi’nde iki taraf
mevcut olup, bunlar sipahi ve reayadan ( köylüden ) oluşmaktadır. Birbirlerine
karşı münasebetleri, kanunlarla düzenlenmiştir. Ne sipahi ve ne de reaya, bu
toprakların mülkiyet hakkına sahip değildir.

       Mülkiyet, ancak devletindir. Reaya, bu
toprakları işlediği müddetçe tasarruf hakkına sahiptir. Sipahi ise devletin
memuru sıfatıyla, reayadan lüzumlu olan vergileri toplamakta, barış zamanında
köylerin asayişini sağlamakta, harp sırasında ise askerleriyle (cebelüleriyle)
birlikte, padişahın emrinde harbe katılma sorumluluğundadır. Bu sistem ile
devlet, büyük bir masrafa girmeden askeri kuvvet oluşturmuş ve iktisadi hayatın
güçlenmesinde çok büyük faydalar sağlamıştır. Zaman içinde tımar sisteminin
bozulmasıyla birlikte, Osmanlı ordu düzeninde de bozulmalar olmuş ve bu durum;
Celali İsyanları’nın doğmasında önemli rol oynamıştır.

       Osmanlı Tımar Sistemi’yle Selçuklu
Devleti’nde ve bazı İslâm ülkelerinde görülen İkta Sistemi arasında önemli
benzerlikler vardır. Ancak İkta Sistemi’nde, savaşa asker göndermek mecburiyeti
yoktur. Bu sistem, bazı değişikliklere uğrayarak Osmanlı Devleti’nde Tımar
Sistemi adını almıştır.

       Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal
Sistemi’ni karşılaştırdığımız zaman, birbiriyle ilgisinin olmadığı görülür.
Tımar Sistemi’nde reaya hürdür. İşlemiş olduğu toprağı bırakarak başka bir yere
gitme hakkına sahiptir. Batı Feodal Sistemi’nde serf hür olmayıp köle durumundadır.
Sipahi toprağın sahibi olmayıp, onu ancak devletin adına reayanın tasarrufuna
vermekle yükümlüdür. Feodal Sistemi’nde ise, toprak senyörün mülküdür. Feodal
Sistem, bir idari, askeri ve sosyal yapıdır. Tımar Sistemi ise; bir toprak
rejimi, bir vergi sistemi ve aynı zamanda önemli askeri ve idari yönleri de
olan bir sistemdir. Tımar Sistemi’nde devletin gücü hakim, Feodal Sistem’de
devletin gücü yok denecek kadar az. İşte  bu açılardan bakıldığında,
Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi arasında çok büyük ayrılıklar
vardır.

       Osmanlı Tımar Sistemi’ni Asya Tipi
Üretim Tarzı’yla da ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde
Pazar mevcuttu. Ancak, Asta Tipi Üretim Tarzında Pazar mevcut olmayıp, mülkiyet
hakkı da yoktur. Toprak mülkiyetinin varlığını kabul etmemek, düşünce yönünden
sakat bir yaklaşımdır. Bu kavram, sosyalizmi hedefleyen bazı düşünce ve fikir
adamları için bir basamak olmuş ve Sosyalim’e geçiş konusunda yeni ve değişik
stratejiler ortaya koyma imkânı olarak görülmüştür.

Devlet ve Mevzuat

Geçen yazımda, işlerin
yazılı algoritmalarla görüldüğü şirketlerden bahsettim. Şirketlerden bahsettim
ama hedefimde devlet de vardı. Algoritmalarla yönetilen devlet.

 

Konu devlet olunca
algoritmanın adı mevzuattır. Ta tepeden kanunlardan başlar. Kanunların da
tepesindeki anayasadan başlar. Sonra kanun, yönetmelik, yönerge… Devlet, devlet
ise, mevzuat herkese aynı uygulanır. Her seferinde tıpkı bir önceki gibi
uygulanır. Ne demiştim geçen yazıda: İşi, bir defada doğru yapmak. Bunu
başarabilmek için de her seferde aynı yapmak.

 

Bu düzeni
kurduğunuzda, ki bu düzene devlet diyorlar, üst yönetimin her işe burnunu
sokmasına gerek yoktur. İçerisi zaten her zaman kendini ölçmekte ve her gün
“Daha iyisini nasıl yapabilirim?” diye sormaktadır. Üst yönetim asıl işini
yapar. Geminin dümenindedir. Stratejiyle uğraşır, dışardaki tehditleri
belirler, fırsatları kollar.

 

Büyüğümüze sormak

Üst yönetim her işe
burnunu zaten sokamaz, çünkü her işi bilemez. Bildiğini sananlar ancak
megalomanlardır.

 

İhalenin kime verileceğine,
ihaleyi veren kuruluşun mevzuatı karar verir. O mevzuat, üstündeki ihale
kanununa tabidir. O kanun, bir yakınımızın menfaati için birkaç günde değişmez.
Yönetmelik de… Değişirse, ülkenin çıkarına daha uygun bir süreç keşfedildiğinde
değişir. Sonra herkese ve her hâle aynı şekilde uygulanır. Dolayısıyla kimse
“Bunu kime verelim?” diye büyük birilerine sormaz. Büyük birileri de “Bunu şuna
verin!” diye talimat vermez.

 

Tarihe baktığımızda,
devletin mevzuatla ve yetkili memurlarca yönetilmesi fikrinin o kadar da eski
olmadığını görüyoruz. Bu düşünceyi kuvvetle dillendirip uygulayanı aradığımızda
Bismarck’a, sonra da Weber’e gidiyoruz. Bismarck ve Weber’e daha sonraki
yazılarımda dönmek istiyorum.

 

Eskiye gittiğimizde
görülen; devletin de devletin en önemli kurumu olan hukukun da, bir takım karar
vericilerin ve en tepede kralın o andaki hükümleriyle yönetildiğidir. Kapıkulu
dışında “devlet memuru” anlayışı bile Bab-ı Âli ile başlar. 1830 Babı Âlisinden
sonra… Daha önce değil.

 

Bir zamanlar
kanunlarımız

Fatih Kanunnamesinden
bahsedilir. Hiç göz attınız mı? Mesela devşirme mekanizması bu kanunla
kurulmuştur. Size ilgili maddeyi okumaya kalksam… Yok öyle bir şey. Madde filan
yok. Hatırat gibi, anekdot gibi, hani sultanın hadisi gibi menkıbelerden
ibaret. Bakınız yeniçerilerin nasıl yetiştirileceği hükmüne:

 

“Ve olmağa bâ‘is oldur
kim, ol zaman kim, sa‘âdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu
kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmii’nin çanların yıkub
minârelerin binâ edüb cum‘a namazına azîmet buyurub geri saraylarına
döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini
selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm
vericek içlerinden birisi “Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe”dedi.

 

Padişâh dahi Saray’a
gelicek ol zamanda Düstur-i a‘zamları olan Mahmûd Paşa’yı da‘vet edüb “Lala! Bu
oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve
bu nasıl selâm almakdır?” deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub
ümmî olduklarını ve bunların yanında “Beşe” demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir
bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi eytti: “Lala, dediğin gerçekdir. Amma
kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem‘ eyledikden
sonra Türk üzerine verüb Türkçeyi öğrense ve belâya mu‘tâd olub ba‘dehû ulûfeye
yazdırub ve ba‘dehû ba‘dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer-âsâra
gönderseler olmaz mı? İdi” (Fâtih Ceza Kanunnâmesi, md. 15. Bkz. Akgündüz,
Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, sh. 349; Yeniçeri Kanunnâmesi, md. 24-30, 37, 38.
)

 

Şimdi birileri, “Türk
dedi!” diye Hazreti Fatih’e saldırır ama…

 

Anakronizm

Birçok kanun ve karar
da padişahın ömrü ile sınırlı… Yeni hakan, eskisinin kanunlarına uymak zorunda
değil. Onun başka ülkelerle yaptığı anlaşmalara da uymak zorunda değil. Fakat
bakınız, bu hakkın olmasına rağmen Fatih Kanunnamesi asırlar boyunca aynen uygulandı.
Ondan sapıldığı zaman da çöküş başladı. “Sapıldığı zaman” dediğimde
iyileştirmek maksadıyla değiştirmeyi değil, kanun geçerli iken özel çıkarlar
için ondan sapmayı kastediyorum.

 

Bugüne dönelim:
Osmanlı 15. asırda böyle yapmış diye onu eleştirmek devasa bir anakronizm olur.
Ayıp derecesinde bir hatadır. O tarihte dünyanın geri kalanı daha önde değil,
daha geridedir. Ancak bugün de devletin böyle yürütülebileceğini, bir padişahın
ağzından çıkanların kanun sayılabileceğini düşünmek daha da ayıp bir anakronizmdir. 
https://millidusunce.com/devlet-ve-mevzuat/