25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 307

Taha Akyol Laf Dinletmeye Çalışıyor

Taha Akyol, son iki kitabıyla hem gazetecilik hem tarihçilik
yapıyor. Gazetecilik yapıyor çünkü kitapları bugünün siyasi hataları, hatta
aptallıkları üzerine yazıyor. Tarihçilik yapıyor, çünkü ele aldığı siyasi
kurumun, neredeyse bir asırlık gelişmesini ve tarihini de araştırıyor, bugünle
karşılaştırıyor, bugünkülere benzer hataları gösteriyor. Kuvvetler Ayrılığı
Olmayınca- Otoriter Demokrasi: 1946-1960 böyleydi. Son kitabı da öyle: ‘Laf
Dinlemedi’ Merkez Bankası Nereden Nereye?

 

Tarih bazen tıpkı bugünkü gibi yanlış, bazen “Neydi o
günler!” dedirtecek kadar bugünden ileri ve güzel. Bakınız, 53 yıl önce TBMM’de
Merkez Bankası Kanunu görüşülüyor: “Tasarı komisyonlarda bazı değişikliklere
uğradı, 12 Mayıs 1960 günü Meclis’te görüşülmeye başlandı. Hiç kavga çıkmadı,
kimse kimseye hain demedi. Muhalefetin haklı eleştirilerini iktidar kabul etti.
İktidar ve muhalefet konuşmacılarının bilgi seviyesi ve medeni üslubu her türlü
takdirin üstündedir; hele de bugünkü Meclis’e bakarak!”

 

Karasinek cama çarpar, çarpar, çarpar…

Böyle, bakıp ah çekeceğimiz günler var. Fakat tekrar eden
hatalar da… Bu da asıl bazı siyasi liderlerimizin yakın tarih cahili olduğunu,
laf dinlemediğini, laf anlamadığını gösteriyor. Eskinin sonuçları ortadayken
tekrar tekrar aynı hatayı yapmak ve aynı çukura düşmek! Hani karasinekler camı
görmez ve gidip çarpar… Sonra bir daha, sonra bir daha… Ölünceye kadar çarpar
durur. Onun gibi. Bakınız:

 

“Çiller hükümeti Merkez Bankası başkanı olarak Prof. Bülent
Gültekin’i atamıştı. İktidar 1993 sonlarında muslukları iyice açacaktı. 1993
Aralık ayının bütününde Hazine’nin (iktidarın) Merkez Bankası’ndan kullandığı
avans 11 trilyon lira iken 1994 Ocak ayının 20. gününde bu rakam 29 trilyon
lirayı aşmıştı! Piyasa likiditeye boğuluyordu. Ama iktidar faizi düşürme saplantısı
ile hareket ediyor, Merkez Bankası’nın piyasadaki bu aşırı likiditeyi yüksek
faizle çekmesini engelliyordu. Deniz Gökçe 1994’te “Faiz genelde sebep değil,
sonuçtur” diye yazıyordu; faizi indirmek için faizi yükselten sebepleri
kaldırmak gerektiğini belirtiyordu..

 

“Trilyon, biraz sonra katrilyon! O zamanki enflasyonun
rakamları böyleydi! İktidar piyasadaki aşırı likidite bolluğunun faizi
düşüreceğini, paranın borsaya gideceğini düşünüyor, Merkez Bankası’nın
piyasadan para çekmesini sağlayacak Hazine kâğıtlarını Merkez Bankası’na
vermiyor ya da çok kısıtlı veriyordu. Hâlbuki likidite bolluğu faizi
indirmeyecek, likidite borsaya değil dolara gidecek, enflasyonu ve krizi
körükleyecekti.”

 

“Nitekim 1990 yılında yüzde 40 olan enflasyon 1994’te yüzde
100’ü aştı…”

 

Yerli ve millî rant

Otuz yıl sonra sinek yine cama çarpıyor. Akyol, bu çarpışı
Prof. Celasun’un bir tespitiyle anlatıyor: “Prof. Celasun, ‘2000’li yıllara
girerken Türkiye, kronik ve yüksek enflasyon sorununu çözememiş pek az ülkeden
biridir’ diye yazmıştı. Bu çok hazin bir tespitti. Elinizdeki kitap yazılırken
de Türkiye 2022 yılına ‘yüksek enflasyon sorununu çözememiş pek az ülkeden
biri’ olarak girmiş bulunuyor.”

 

Merkez Bankası’nı emir kumanda altına alma ve yüksek faizin
sebeplerini ortadan kaldırmadan faizi düşürme inadı… Sebep bu. Peki, bu sebebin
sebebi ne? Bir defa “Niçin?” diye sormak yetmiyordu ya. 21. asrın başındaki
krizden çıkmamızın mimarı Kemal Derviş, ikinci sebebi, rant ve siyaset diye
açıklıyor. Akyol özetliyor:

 

“Rant ve siyaset: Devlet borçlarının böylesine dayanılmaz
boyutlara çıkmasının sorumlusu iktidar-toplum ilişkileridir. Bir- çok reform
denemesine rağmen ekonomide ve toplumsal hayatta rant çekişmesi devam etmiştir.
Siyaset kanun koyma, denetleme, dış politika, adalet ve savunma, dar
gelirlileri koruma gibi doğal işlevlerin ötesinde rant oluşturma ve dağıtma,
özel sektör de politikadan rant kazanma alışkanlığını sürdürmüştür. Derviş
önsözde şöyle diyordu: Bankacılık sektöründe olsun, enerji sektöründe olsun,
birçok başka sektörde olsun, yaşanan olumsuzlukların kaynağı hep bu rant elde
etme çabasına odaklanmış düzendir. Bir türlü yenemediğimiz yüksek enflasyonun
da temel kaynağı budur. Çok daha hızlı büyümemizi ve daha yüksek refah düzeyine
hızla ulaşmamızı engelleyen de budur.”

 

… “Bu siyaset-ticaret çarkını yürütmek için bankaların
başına “bizden” isimler getiriliyordu.”

 

Üretime, verimliliğe sıra gelmiyor

İktidarlar bizden’lere rant sağlamaya odaklanınca,
sanayileşme, yatırım, verimliliği arttırma gibi konular göz ardı ediliyor.
Üretimde gelir artışı olmayınca ne yaparız? Yabancılardan borç alır, bizdenlere
veririz.

 

Akyol, bunu da Daron Acemoğlu’ndan aktarıp anlatıyor:

 

“Verimlilik ve sanayileşme eksikliği: Dünyaca saygın
iktisatçı Daron Acemoğlu, Kasım 2016’da şöyle diyordu:

 

“Verimlilik artışı sıfır ya da eksi. Bu şekilde Türkiye’nin
kendi zenginliğini artırması mümkün değil. Büyüme, tüketime giderek hız
verilmesinden geliyor. Yatırımda, verimlilikte artış yok. Ne oluyor, cari açık
ortaya çıkıyor. Böyle bir büyüme uzun süre devam edemiyor. Eşitsizlik çok
yüksek. Büyüme herkese aynı yararı getirmiyor. Enflasyon da cari açık da
düşmüyor…”

 

“Acemoğlu aynı açıklamasında basına baskıların, kurumlardaki
kalite azalmasının da ekonomiyi olumsuz etkileyeceğini söylüyordu.”

 

Dış güçler değil, iç güçler

İktidar, yüzde yüz yerli kendi hatalarıyla Türkiye’yi bu
hâle getirip ülkeyi fakirleştirince yapıp ettiğini nasıl açıklayacak?
Kendisinden- hâşâ – hata sâdır olmayacağına göre… Şöyle:

 

– Dış güçler.

 

– Batı da sıkıntıda.

 

Hayır efendim! Tamamıyla iç güçler ve batıdaki sıkıntı
bizimkinin onda biri bile değil. Onlar yıllık %7-8 enflasyonda alarma geçerken
biz bir ayda bu sayıları aşıyoruz! Çözüm? Çözüm, böyle şeyler yazanları 1 ilâ 3
yıl hapsetmek!

 

Acaba siyasete soyunanlara ön şart olarak Taha Akyol okutup
sınava mı çeksek?

https://millidusunce.com/taha-akyol-laf-dinletmeye-calisiyor/

Mazide Kalan Türkiye…-2-

Akşam Gazetesi:

60’lı ve 70’li yıllarda radyo yayınları kısıtlı olduğu ve televiz­yon
da olmadığı için gazeteler çok önemliydi. Gündüz satılan ga­zetelere alternatif
olarak akşama doğru 15.00 – 16.00 saatlerinden sonra ‘Akşam’ gazetesi adıyla
bazı gazeteler basılır ve gün içerisinde yaşanan bazı önemli olaylar, ertesi
güne sarkmadan sıcağı, sıcağına be akşam gazetelerinde yer alırdı.

Benim de anımsadığım kadarıyla, ‘Son Havadis’ gazetesi bunlardan
bir tanesiydi. Bu gazeteler, özellikle günün bitiminde ve iş çıkış saatlerinde
daha çok vapur iskelelerinde, otobüs duraklarında ve tren istasyonlarında
satılır, böylece meraklısına 12 saatlik taze haberler sunulurdu…

– Burda Model Dergisi:

O yıllarda çok kaliteli, parlak renkli ofset baskılı, incecik yap­rakları
olan bu moda dergisi; kadınlar için biraz da statü sembolü olarak görülürdü.
Ayrıca doktorların, kuaförlerin de bekleme sa­lonlarında, Burdaların eski
sayıları atılmayarak, sehpaların üzerin­de biriktirilirdi. (bu adet aynen
günümüzde de uygulanmıyor mu? Yine dr. ve diş hekimi muayenehanelerinde, avukat
bekleme salon­larında, kuaförlerde, benzer iş yerlerinde görüşeceğimiz kişileri
bek­lerken, bu tür dergilerin eski sayılarını okuyarak randevu saatimizi
beklemiyor muyuz?)

Özellikle moda dergilerine bakarken, içinde bulunduğumuz mevsime
göre Avrupa modasını vurgulayan manken resimleri ve alt­larında Almanca
açıklamaları olan bu dergilerde ne yazıldığı anlaşıl­masa bile! Biz Türklerin
pratik zekâsı sonucunda, mankenin üzerin­de taşıdığı elbisenin aynısı ivedi bir
şekilde dikiliverilirdi!

– Okunmuş Gazete Toplayanlar:

Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış
kapılarının iki yanında sıralanan bir takım çocuk ve gençler: “Okunmuş
gazetelerinizi alırız!”nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcu­ların ellerindeki
gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmazdı.

Benim çocukluk dönemimi de kapsayan, gördüğüm, bildi­ğim bu
uygulama; genelde okul harçlığını çıkarmak için ihtiyacı olan öğrenciler
tarafından yapılıyordu. Toplanan bu gazeteler, bazı öğrenciler tarafından
‘torba kâğıdı’ haline getiriliyor ve semt bak­kallarına satılıyordu… (Bu
uygulamayı ben de yapmıştım. Gazete kâğıtlarından hazırladığım ve un hamuru ile
yapışmasını sağladığım torba kâğıtlarını okul harçlığıma katkısı olsun diyerek,
kilosu 25 ku­ruşa semt bakkalına sattığımı çok iyi hatırlıyorum. Bu arada kimi
ar­kadaşlarımın; sattıkları torba kâğıdı destelerinin ağırlığı fazla olsun
diyerek, hazırladıkları torba kâğıtlarının alt tarafını bolca un hamuru ile
yapıştırdıklarını da hiç unutamam…)

– Cep Fotoromanları:

60’lı ve 70’li yıllarda özellikle genç kızlar tarafından çok oku­nan
ve orta boy bir cebe sığabildikleri için ‘Cep Fotoromanı’ olarak isimlendirilen
resimli aşk kitapçıkları vardı! Günümüzde TV’lerden sıkçasına izlediğimiz
Brezilya dizilerinin kitaplaştırılmış hali olan bu fotoromanlar; çoğunlukla
İtalyan ve Fransız artistleri tarafından se­naryolaştırılmış konuları içerirdi.
İçerisinde kavga sahneleri olmayan, dövüş sahneleri içerme­yen bu pembe
diziler, genellikle Hürriyet ve Tay yayınları tarafın­dan kitapçılarda
satılırdı. O dönemlerde geçliğini yaşayan bizim kuşaklarımız bu kitaplara çok
rağbet eder ve bu kitapları aramızda değiş, tokuş ederdik…

– Ayşegül Çocuk Kitapları:

Türkiye baskılarında adı ‘Ayşegül’ olan, Fransız yapımı renkli ve
resimli A4 ebadında parlak kâğıda basılmış çocuk kitapları vardı. İçindeki
çizimler renkli fotoğraf güzelliğindeydi. O dönemde ol­dukça lüks sayılabilecek
bu kitaplar, 16 sayfa civarındaydı.

Hayali bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, ta­tilde,
uçakta, köyde, tiyatroda, yaş gününde, senaryolaştırılmış seri maceralarının
anlatıldığı bu kızın, Türkiye şartlarıyla benzerlik taşı­mayan bir yaşam biçimi
vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otu­rurlar, Fındık adında bir köpeği ile
köşkün ve kilisenin bahçesinde oynarlardı. Bu kitapta anlatılan hikâyelerin
içeriklerinde kullanılan mekânlar, yaşam tarzı; o günün Türkiye şartları hiçbir
benzerlik ta­şımazdı!

Ve Babıâli:

O yıllarda yayınlanan gazete ve birçok derginin matbaaları ve yazı
işlerinin yer aldığı, Çemberlitaş Türbe’den, Sirkeci Meyda­nına kadar kıvrıla,
kıvrıla inen meşhur Cağaloğlu yokuşuna o yıl­larda ‘Babıâli’ denirdi. Cağaloğlu
yokuşuna açılan sokaklar dâhil olmak üzere, bu bölge tamamen yayıncılık hizmeti
vermekteydi. 1980’lerin sonlarından itibaren buradaki gazeteler birer-ikişer
iki telli civarında yeni yaptırdıkları modern tesislerine taşındıktan son­ra,
Babıâli’nin günümüzde sadece ismi kaldı…

Pekiyi 60’lı yıllarda günlük yaşamımıza yön veren, ko­laylık
sağlayan; iletişiminden, temizliğine, yiyeceğimizden, içe­ceğimize, ulaşımımızdan,
haberleşmemize kadar bize sunulan hizmetler nelerdi?

Ülkemiz; o günlerden, bu günlere hangi yaşam standart­larını
yaşayarak, geliştirerek, aşarak ama aslında aile yapımıza yansıyan ekonomik
gücüne doğru orantılı olarak hangi süreç­lerden geçmişti? İşte o dönemde
kullandığımız bazı malzemeler ve yaşa­mımıza anlam katan renklerden yansımalar:

Arap Sabunu:

Günümüzün Türkiye’sinde yarım asır geriye gittiğimizde, bugünlerde yoğun
bir şekilde kullanılan çeşit, çeşit deterjanların yerine; temizlik işlerinde
Arap sabunu, ya da beyaz kalın sabunlar kullanılırdı

Devam Edecek

Mazide Kalan Türkiye…-1-

     ( Meğerse
neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! )

Değerli Okur bu yazım;

Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok
ülke bilişim çağının tüm teknolojik gelişmelerini yaşarken; günümüz
Türkiye’sinden çok değil bundan 60 yıl öncesine baktığımızda, ülkemizin ardında
kalan yaşam biçiminin ne olduğunu bilmeyen genç kuşaklara, mazide kalan
Türkiye’nin neleri nasıl yaşadığını anlatmak için kaleme alınmıştır.

 İşte o dönemde yaşananlar,
yaşayanların hayatına renk katanların öne çıkanları:

 Hippiler (Çiçek çocukları):

60’lı yılların Türkiye’sinde hayatımıza renk katan en fantastik
olay; dünyada esen serbestlik rüzgârının temsilcileri olan “Hippiler
(Hippy)”, Uzakdoğu merkezli olarak dünya gezilerine çıkmaları ve bu arada
gezi güzergâhları içerisine Türkiye’yi de almış olmalarıdır.

Kendilerine “Çiçek çocukları”, “Barış
elçileri” gibi ilginç isimler veren Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın
işsiz ve parasız gençleri, Volkswagen marka minibüslere doluşarak İstanbul’a
gel­diler ve uzun yıllar Sultanahmet’i kendilerine buluşma yeri olarak
seçtiler.

Uzun yıllar burada ucuza konaklamanın avantajını kullanan, genelde
uyuşturucu kullanımı ağırlıklı bir yaşam tarzı sürelerken; garip giysile­ri,
saç modelleri, sürekli şarkı söyleyen, çalışmayan ve üretmeyen bu insanlara,
İstanbul halkı tarafından kendilerine ikinci bir isim daha takıldı; ‘Bitli
turist’… Sultanahmet semti de bundan nasibini aldı, uzun yıllar ‘Bitli
Sultanahmet’ olarak anıldı!

O dönemde, benim de oturduğum semt, Hippilere çok yakın
olduğundan; zaman, zaman bu Çiçek Çocuklarını izlemeye gider, onların garip
giysiler içerisinde, gitarlar eşliğinde söyledikleri il­ginç şarkıları
dinlerdim. Onlara göre hayatın içinde önemli olan bir tek şey vardı:
“Savaşma seviş…”

Hippilik akımı, 80’li yılların başında yok oluş sürecine girince,
hippiler de İstanbul’u terk etmişlerdir.

68 Kuşağı:

1960’lı yıllarda kapitalist birçok ülkede ve özellikle ABD’de
yönetime ve sisteme karşı hareketleriyle öne çıkan, daha çok özgür­lüğü,
eşitliği ve savaş karşıtlığını benimsemiş ve genel de o ülkelerde yaşayan
üniversite gençliği arasında akımlar oluşmuştu.

68 kuşağını dünyaya tanıtan ilk olay; Fransa’da Sor­bonne
Üniversitesinde meydan gelen öğrenci isyanıdır.

Ayrıca Latin Amerikalı Devrimci Ernesto Che Guevera’nın
(kapitalizme karşı bayrak açmış dünya gençliğinin efsanevi devrim­ci lideri…)
yakalanıp, 9 Ekim 1967 tarihinde Bolivya Ordusunun elinde öldürülmüş olması, bu
olayların başlangıcı olarak gösterilir. İşte o dönemde tüm dünyayı etkisi altın
alan bu devrimci olaylar, Türkiye’de de etkisini gösterdi. Özellikle üniversite
gençliğimizin sol görüşlü öğrencileri arasında destek bulan bu akım, giderek
yay­gınlaşarak, ülke çapında gösterilere ve silahlı eylemlere sebep oldu.

68 Kuşağının Türkiye’deki uzantısını ise Deniz Gezmiş, Ma­hir
Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi sol görüş içerisinde
fraksiyonlara ayrılan devrimciler ve öğrenciler oluşturmuştur. Deniz Geçmiş ve
Mahir Çayan’ın önderliğini yap­tığı iki fraksiyon o dönemde hedef seçilmiş.
Bunun üzerine Mahir Çayan önderliğindeki THKP/C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/
Cephesi) silahlı mücadele kararı almıştır. Deniz Geçmiş önderliğin­deki THKO
(Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ise silahlı mücadele­den uzak kalmıştır. Ancak
dönemin emniyet güçlerinin yakalanan devrimcilere şiddet uygulaması, bu grupta
da anarşizm hareketini ateşlemiştir.

1971 yılında verilen askeri muhtıra sonrasında devrimci gençler
öldürülmüş, yakalananlar ise idam edilmişlerdir.

– Devamı Sa: 3 Sü: 5’DE

O dönemde yayınlanan gazetelerin ilk sayfalarında yer alan
haberler şimdiki gibi özet olarak sunulmaz, direkt konuya girile­rek, makale
tarzında anlatılmaya başlanırdı. Haber nerede kaldıysa (çoğu zaman cümlenin ve
hatta kelimenin ortasında) orada kesilir, altındaki satıra da koyu harflerle:
‘devamı sa: 3 sü:5’de’ gibi ilginç bir ibare konulurdu. Bu uygulama ile haberin
orada bitmediğini; devamının gazetenin 3’ncü sayfasının, 5’nci sütununda devam
etti­ği ifade edilmiş olurdu!

Gazetelerin bu uygulaması 80’li yılların sonuna kadar sürdü. Artık
günümüzde, ilk sayfada kısa bir özet ile verilen haberin altına; ‘devamı 3’de’
gibi ibareler konulmamaktadır.

– Lütfen sayfayı çeviriniz:

Yine o dönemde yayınlanan dergilerin sağ sayfalarının en al­tında,
işaret parmağı ileriye doğru uzanmış küçük bir el işaretinin yanında, sayfayı
çevirmemiz gereken uyarıcı (!) bir yazı olurdu. Ya­zının devamının nerede
olacağını bilemeyip de, muhtemelen bo­calayacak zekâ düzeyinde olacak okurlar
için hazırlanmış olan bu uygulama, artık okurların herhangi bir yardım
gerekmeksizin sayfa çevirme yetenekleri gelişmiş olacak ki, günümüzde dergiler
ve gaze­telerde bu tür ibarelerin konulması gerekliliği hissedilmemektedir!

O dönemde yayınlanan ‘Hayat’ ve ‘Ses’ mecmualarında (der­gilerinde)
böylesi işaret yönlendirmeleri olduğunu dün gibi hatırlı­yorum…  

Devam Edecek

‘Doğru ve Güzel Türkçe Sevdâlısı Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA ile ‘DENİZBANK MESELESİ’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu:
Aralık 1937’de cereyan
etmiş ve günümüzde belki tamâmen unutulmuş bir ‘Denizbank Hâdisesi’ var. Dil ve siyâset târihimiz bakımından pek
mühim, pek ibretâmîz bu hâdisenin esâsı nedir?

Dr.
Şakir Alparslan Yasa:
 Efendim, 1937 senesinde, Denizcilik sâhasında
faâliyet göstermek üzere, Devlete âid, yeni bir ihtisâs bankası têsîsine karâr
verilmiş, hazırlanan alâkalı kanûn lâyihası, 24 Aralık 1937 Cuma günü TBMM’ye
sevkedilmişti. Kanûnun birinci maddesinde, mutasavver Bankanın ünvânının ‘Denizbank’ olduğu tasrîh ediliyordu.

Kanûnun Meclis’deki müzâkeresi esnâsında,
Kazanlı Giresun Meb’ûsu Sadri Maksudi Arsal, söz alarak, ‘Denizbank’ şeklinde bir terkîbin (tamlamanın) Türkcenin gramerine
muvâfık olmadığını, bunun şîvesizlik olduğunu îzâh etti; bankanın ünvânının ‘Deniz Bankası’ olarak tâdîlini teklîf
etti. Her Türk gibi Meclis’de hazır bulunan Meb’ûslar da bunun elbette böyle
olması lâzım geldiğinin idrâki içinde bulundukları için, reye konulan teklîfi
kabûl ettiler, Bütçe Encümeni’nin, Kanûnun birinci maddesini ‘Deniz Bankası’ ünvânıyle tekrâr kaleme
almasına karâr verdiler.

Lâkin Kanûn Lâyihası, 27 Aralık 1937 günü
tekrâr Meclis’in önüne geldiğinde, Encümen, salâhiyetini tecâvüz ederek,
sözcüleri vâsıtasıyle, ‘Denizbank
tâbirinin doğru olduğuna karâr verdiğini bildirdi: Siird Meb’ûsu İsmail Müştak
Mayakon ile Maraş Meb’ûsu Hasan Reşid Tankut, edebsizce Sadri Maksudi’nin
şahsıyetine de taarruz ederek, ‘Denizbank
tâbirinin ‘öz Türkce’, binâenaleyh isâbetli olduğunu iddiâ ettiler…

Bu def’a, Meclis’de kimse bu iddiâya îtirâz
edemedi; çünki herkes, Sadri Maksudi’ye taarruzun Çankaya’dan kumanda edildiğini
anlamıştı. Netîcede, Kanûn, ‘Denizbank
ünvânıyle Meclis’den geçti…

Çetinoğlu:
Böylece m
esele kapandı mı?

Dr.
Yasa:
Mes’ele bu kadarla
kalmadı: O gece, Radyo’da (ki sâdece Devlet Radyosu mevcûddu) îrâd edilen gayet
mütecâviz nutuklar ve ertesi gün, matbûâtın aynı üslûbdaki neşriyâtıyle, ‘Denizbank’ın ‘öz Türkce’ olduğu iddiâsı
tekrâr edildi… 

Velhâsıl, bahis mevzûu olan, bir Türkce
mes’elesinden nâşî, Sadri Maksudi’nin şahsına yönelik tam bir “mânevî linç vak’ası”dır.

Çetinoğlu:
Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ı kısaca
tanıtır mısınız?

Dr.
Yasa:
Hukûk Ord. Prof. Dr.
Sadri Maksudi Arsal (Kazan, 1880 – İstanbul, 20.2.1957), 1917’de Ufa’da têsîs
edilen Dâhilî Rusya ve Sibirya Millî-Medenî Türk-Tatar Muhtâr Devleti’nin
Millet Meclisi Reîsi iken, bu Devletin Bolşevikler tarafından yıkılması üzerine
Avrupa’ya kaçmış bir Devlet ve ilim adamıydı.

1906’da Sorbonne Üniversitesi Hukûk
Fakültesi’nden mêzûn olmuştu.

1914’te, İdil Havzası ve Sibirya Türkleri
İdâre Merkezi tarafından, Hey’et-i Mahsûsa Reîsi sıfatıyle, Pâris’de akdedilen
Sul̃h Konferansı’na gönderildi; orada, Çar İmparotrluğu’ndaki Türklerin
haklarını müdâfaa etti. (Bu gibi bilgilerimizin mêhazı, Prof. Dr. Ali
Birinci’nin 2017’de İstanbul Hukuk
Mecmuası, Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal’a Armağan Özel Sayısı
içinde -s.
75/122- neşredilen “Türk Hukuk Târihçisi
Sadri Maksudî’nin Hayat Hikâyesi ve Eserleri
” başlıklı pek kıymetli
makâledir.)

Hukûkşinâslığı yanında bilhassa Türk târihi
ve dilleri sâhalarında da araştırmalar yapmış, Finlandiya üzerinden Avrupa’ya
geçtikden sonra, Berlin ve Pâris’de daha ziyâde türkiyâta dâir ilmî
faâliyetleriyle tanınmış, “1923
senesinden başlıyarak iki sene Pâris Dârülfünûnu’nda Türk Akvâmı Târihi dersini

vermişti.

1925’te, Maârif Vekîli ve Türk Ocakları Reîsi
Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrârlı dâveti üzerine, âilesiyle berâber,
Pâris’ten Türkiye’ye hicret etti ve kalan ömrünü, burada, yine daha ziyâde ilmî
faâliyetlerle geçirdi. Türk hukûk târihini bir ilim dalı olarak ihdâs eden
oydu. İhtisâs sâhalarına, umûmî hukûk târihi ve hukûk felsefesi de dâhildi.

Siyâsî faâliyetleri cümlesinden olarak, Kazan
ve Pâris’teki siyâsî mücâdeleleri ile berâber Türkiye’de, 1931-1935, 1935-1939,
1950-1954 devrelerindeki -sırasıyle- Şebinkarahisar, Giresun ve Ankara
Meb’ûsluklarını zikretmek lâzımdır. 

1930’da, Türkce hakkında, kıymetli bilgiler ve
tartışılmıya değer fikirler ihtivâ eden bir araştırma ve tefekkür kitabı
neşretti: Türk Dili İçin. İslâmî
şuûrdan ve Anadolu rûhundan uzak olduğu hissedilen müellif, hassaten, Târihî
Türkcemizden, –yad, yabancı’ diye
damgaladığı- İsl̃âm Medeniyeti kaynaklı kelimelerin tasfiye edilmesi gibi
hatâlı bir fikri müdâfaa ettiği için, kitabı, Mustafa Kemâl’in takdîrini
kazandı ve bu vesîleyle yazdığı bir paragraflık, iddiâlardan ibâret, basît
metin, iftihârla, eserin başına konuldu, bil̃âhare, resmî neşriyâtta, sık sık
zikredildi, bu meyânda, Dil Kurumu binâsının ön cephesine hâkkedildi, ayrıca
önündeki kaldırıma kitâbe hâlinde yerleştirildi… 

Şu var ki Türkceye dâir araştırmalarına ve tefekkürüne
devâm eden Sadri Maksudi, ilim adamı haysiyetine sâhib olmanın bir tezâhürü
olarak, 1940’lı senelerde Türk Dili İçin
kitabındaki hatâlı noktainazarını terketti; Kemalizmin Uydurma Resmî Dil
projesine cephe aldı.

Onun bu tavrının şâhidi, İstanbul Muallimler Birliği’nin
23-31 Ekim 1948’de akdedilen ilk Dil Kongresi’nde takdîm ettiği üç sayfalık, ‘Medenî
Milletlerde Dil Islahı Târihine Umumî Bir Bakış
’ başlıklı teblîğdir. Kongre
hakkında Birlik tarafından neşredilen kitabın (Birinci Dil Kongresi, 23 Ekim 1948 – 31 Ekim 1948, İstanbul
Muallimler Birliği neşri, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1949, 2. basılış,
200 s.) 52 ilâ 54. sayfalarında mündemic bulunan teblîğini, Uydurma Dil
siyâsetiyle mücâdele eden bu derneğin bir âzâsı
sıfatıyle takdîm etmişti ve  onda, pek
doğru bir tavırla, umûmî dile müdâhaleyi kabûl etmiyor, bilakis, ıstılâh
türetme işinde onun kelime hazînesi ve kâidelerinin esâs alınmasını istiyor,
uydurma ve keyfî  teşkîlleri mahkûm
ediyor, bu türetme işinin Türkcenin inceliklerine bihakkın vâkıf, ehil,
salâhiyetli kimseler tarafından îfâ edilmesi lüzûmuna işâret ediyor ve yanlış
bir zihniyeti temsîl eden, böyle ehil [ve iyi niyetli] şahıslardan müteşekkil
olmıyan Dil Kurumu’nu ve onun anlayışını tenk̆îd ediyordu…

Çetinoğlu: Bu hususta mihenk taşı olarak ‘Güneş-Dil Teorisi’ kabul edilir. Teori
hakkındaki görüşlerini lütfeder misiniz?

Dr. Yasa: Haklısınız. Hem Sadri Maksudi hakkında sağlam kanâat
edinmek, hem de Denizbank Hâdisesini iyi anlamak bakımından açıkça
belirtmeliyim: Sadri Maksudi, hiçbir zaman, ‘Güneş-Dil Teorisi’ hurâfesine
îtibâr etmemiş, onu desteklememiştir.

 

 

 

 

Selânikli Ahmet
Emin Yalman, Sabiha ve Zekeriya Sertel’ler ile Halil Lütfi Dördüncü’nün
gazetesi yayını olan Tan Gazetesi’nin 28.12.1937 tarihli nüshasında, birinci
sayfada yer alan şu haber dikkat çekiyordu: 
‘Denizbank, Öztürk Gramerine Tam Mânasile Uygun, Canlı ve Çok Güzel
Bir Tertiptir… Bu Hususta Mütalealarını Söyliyenler,  Sadri Maksudi’nin Cehaletini Ortaya
Koydular…’ Manşetin altında, Kazanlı Hukuk Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ın
resmi bulunuyordu. Mesele ile alâkadar olanlar hatırlayacaklardır. Tan
Gazetesi, pervasızca Komünizm propagandası yaptığı için dönemin gençliği
tarafından tahrip edilmiş, çalışamaz hâle getirilmişti.

 

 

Çetinoğlu:  Denizbank’ tamlamasına îtirâz ettiği
için Sadri Maksudi Arsal’ın başına gelenler, bu kadarla kalmadı. Mânevî linç
ekibinde kimler vardı?

Devam eder misiniz?

Dr.
Yasa:
‘Mânevî linç ekibi’nde
vazîfelendirilenler şunlardı: Siird Meb’ûsu İsmail Müştak Mayakon, Maraş
Meb’ûsu Hasan Reşid Tankut, Kütahya Meb’ûsu Mustafa Vedid Uzgören, Doç. Agop
(Martayan) Dilaçar, Kırşehir Meb’ûsu Lutfi Müfid Özdeş, Ulus Başmuharriri ve Ankara Meb’usu Falih Rıfkı Atay, Kurum
Başmuharriri Mehmet Asım Us, Kütahya Meb’ûsu Nâşid Hakkı Uluğ…

Çetinoğlu:
Neler yapıldı?

Dr.
Yasa:
Bu ekibin yaptığı şey,
ilmî-aklî mâhiyeteki mukabil delîllerle Sadri Maksudi’nin tesbîtini cerhetmiye
çalışmak değildi; binâenaleyh, onların tavırlarını, hürmetle karşılanabilecek
nezîh bir tenkîd olarak değerlendirmek mümkün değildir. Sâdece Mayakon ve
Tankut, sahte delîllere istinâd etmişler ve dîğerlerine nisbeten biraz daha az
küstâhça bir üslûb kullanmışlardır. Dîğerleri ya bu ikisinin sahte delîllerini
tekrâr etmişler, ya da -hangi mâhiyette olursa olsun- hiçbir delîle istinâd
etmeden, doğrudan ve en rencîde edici, hakaretâmîz ifâdelerle, ayrıca Sadri
Maksudi’nin fikrinden ziyâde şahsıyetine hücûm etmişler, onu bilhassa cehâletle
ve profesörlük ünvânına, üniversitede ders vermiye lâyık olmamakla ithâm
etmişlerdir.

Mayakon’un Sadri Maksudi’ye karşı başlıca ‘delîl’i, ‘Türkçenin kıvraklığının’ bir tezâhürü, ‘Türk zekâsının, zarafet ve hassasiyetinin birer muvaffakıyeti
olarak zikrettiği şu gibi coğrâfî isimlerdir: ‘Galatasaray, Ayvansaray,
Bahçekapı, Kumkapı, Topkapı, Duatepe, Maltepe, Tınaztepe, Hisartepe,
Kadifekale, Çanakkale, Dağkale, Rumkale, Bakırköy, Erenköy, Kadıköy, Malıköy,
Sincanköy…

Bu sahte delilleri ileri sürenlerin
arkasındaki güçler de Sadri Maksudi Arsal’ı, cehâletle, İstanbul Türkcesinin
gramer ve şîvesine yabancı olmakla ithâmdan ictinâb etmiyor: ‘Ortada bir
garabet varsa, bu garabet, Deniz Bank terkibinde değil, Türk gramerinin
yapraklarını karıştırmadan bu davaya karışan arkadaşımızın mantığındadır… Eğer
Sadri Maksudi arkadaşımızın hayalinde yaşıyan gramere uymamız lâzım gelseydi,
(Ayvansaray, Kumkapı, Topkapı, Çankaya, v.s. değil) Ayvansarayı, Kumkapısı,
Topkapısı, Çankayası dememiz icab ederdi… Türk dili grameri ile pek uğraşmamış
olan Sadri Maksudi’nin Türk dili şivesile alâkasına gelince, bu da söz
götürmiyecek kadar mahduttur…”

Prof. Hasan Reşid Tankut da, Mayakon’un
‘coğrâfî delîl’ini tekrâr etmekle berâber, daha ileri giderek, en harâretli
müdâfîlerinden olduğu ‘Güneş-Dil Teorisi’nin mantığıyle, aslında Fransızca olan
‘bank (< ‘la banque’) kelimesinin
de ‘öz Türkce’ olduğunu iddiâ ediyor: ‘Deniz Bank mürekkeb adını teşkil eden
sözlerden deniz kelimesi kadar bank kelimesi de türkçedir. […] Ben burada
sadece hepimizin bildiğimiz -baç- ve kendilerinin de çok iyi bilmesi lâzımgelen
bân- sözlerini hatırlatmakla iktifa edeceğim. Türkçede bu kelimelere taahhüd,
para taahhüdü ve borc manalarını verirler. Garb lisanlarındaki bank, banka,
banko muahhar şekilleri eski kelt ve got dillerinden alınmadır. O devirlerde de
-bân- şekilleri vardı.’

Bu mânevî linç ekibi içinde Sadri Maksudi’ye
en edebsizce, en hayâsızca taarruz edenler ise, Vedid Uzgören ile Agop Dilaçar
idi…

Uzgören’e nazaran, Sadri Maksudi, ‘hiçbir şey bilmiyen bir zattır’… ‘Bilhassa Türk dilinin tamamen cahilidir’…
Târihçi de değildir; (yazdığı) târih,
bir papağanın söylediğinden ileri geçmemiş bir zavallıdır
’… ‘Hatâ içinde, gaflet içinde yüzen bir adamdır’…
(Ey Sadri Maksudi!) ‘Senelerden beri,
Türk gencliği, sakat Türkçenle verdiğin dersleri dinliyorsa, bunu kendin için
bir lutf-u mahsus ve Türklüğün taşkın nezaketinin yüksek eseri telâkki
etmelisin! Yoksa sen, Türkiye’de Türkçe konuşmağa, Türkçe ders vermeğe cesaret
edememek mevkiinde bir adamsın! Fakat beşeriyette, senin gibi, cehlini
bilmiyen, kendini âlim sanan gafiller az değildir
!’

Dilaçar’a nazaran da, ‘Sadri Maksudi, gerçi bir Türktür, fakat Türk dilini Türk muhitinde
öğrenmemiştir
’… Sadri Maksudi’nin, “Türkiye
Cumhuriyeti Hükûmetinin, şüphesiz en mütehassıs dilcilerimize danıştıktan sonra
ortaya koyduğu ‘Deniz Bank’ sözüne itirazını o kadar gayriilmî ve cahilâne
gördük ki artık o zatın Türk ilim ailesi içinde bir yeri olduğunu kabul
edememekte mazurum
!”

Bittabi, ‘sâhibinin
sesi
’ gazeteler de, koro hâlinde, manşet manşet, Sadri Maksudi’nin ‘cehâletini yüzüne çarpmaktan’ geri
kalmıyorlardı… 

Bir Nebze İnsan (3)

0

 

     İnsanın akıl ve
fikir meydanı öyle bir vüs’atte / genişliktedir ki,

     İhatası /
kuşatılması, göz önüne getirilmesi mümkün ve olası değil.

     O kadar dardır ki,
bir iğneye bile mahal / yer olamaz.

     Bazen zerre / en
küçük parça olan atom içinde dönüyor,

     Katre / damla
içinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor.

     Bazen de âlemi /
dünyayı bir karpuz gibi eline alır

     Ve kâinatı /
evreni misafireten / misafir olarak getirir,

     Akıl odasında
misafir eder.

     Bazen de, o kadar
had ve sınırını tecavüz eder aşar, yükseğe çıkar ki,

     Vâcibü’l-Vücûdu /
varlığı zarurî, kendinden olan,

     Ezelî ve ebedî
Allah’ı görmeye çalışır.

     Bazen de küçülür,
zerreye / atoma benzer.

     Bazen de semavat
ve gökler kadar büyür.

     Bazen de bir katre
ve damlaya girer.

     Bazen de fıtrat /
tabiat ve hilkati / yaratılışı içine alır.

x

     Cenabı Hakk’ın
insana verdiği nimetler, ister afakî / dışa dönük,

     İster enfüsî /
nefse ait, içe dönük olsun bazı şerait / şartlar altında

     İnsana gelip vusul
buluyor / ulaşıyor.

     Meselâ ziya /
ışık, hava, gıda, savt / ses ve seda gibi nimetlerden

     İnsanın istifade
edebilmesi / faydalanıp yararlanabilmesi;

     Ancak göz, kulak,
ağız ve bunun gibi vesaitin / vasıtaların açılmasıyla olur.

     Bu uzuv ve
organlar da, Allah’ın halk ve icadıyla / yaratmasıyla olur.

     İnsanın eli, kesb
/ kazanma ve ihtiyar / istek, irade ve tercihinde yalnız o vesaiti /

     Vasıta ve araçları
açmak ve harekete geçirmesiyle gerçekleşir.

     Bundan dolayı, o
nimetleri yolda bulmuş gibi,

     Sahipsiz, hesapsız
olduğunu zannetmesin.

     Ancak Mün’im-i
Hakikî’nin / hakikî nimet verici Allah’ın

     Kastıyla /
istemesiyle gelir;

     İnsan da
ihtiyarıyla / istek ve tercihiyle alır.

     Sonra, ihtiyaca
göre, in’am edenin / nimetlendirenin

     İrade ve
dilemesiyle, bedeninde intişar eder / yayılır.

x

     Öyleyse ey insan!

     Nedir bu gurur /
kibir ve böbürlenme?

     Nedir bu gaflet /
Yaratana karşı lâkayt kalış ve endîşesizlik?                                                                                                                                             

     Nedir bu haşmet /
ihtişam, nedir bu istiğna / ihtiyaçsızlık, nedir bu azamet / büyüklük?

     Elindeki ihtiyar /
seçme kabiliyetin, bir kıl kadar. İktidarın / gücün bir zerre kadardır.

     Hayatın söndü.
Ancak bir şule kaldı.

     Ömrün geçti, şuur
ve bilincin söndü. Bir lem’a / parıltı kaldı.

     Zamanın geçti,
kabirden başka mekân ve yerin var mı?

     Bîçare / zavallı,
çaresiz; aczine / güçsüzlüğüne ve fakrına bir had / sınır var mı?

     Emellerin
nihayetsiz / sonsuzdur. Ecelin / ölüm vaktin yakındır.

     Böyle acz ve
fakrınla, iktidar, ihtiyar ve iradeden uzak bir insanın ne olacak hâli?

     Hazain-i rahmet /
rahmet hazineleri sahibi Rahman ve Rahîm olan Allah’a,

     Böyle bir acz ile
itimat etmek / güvenmek lâzımdır.

     Çünkü O’dur
herkese nokta-i istinat / dayanak noktası.

     O’dur her zayıfa
cihet-i istimdat / yardım istenecek cihet ve yön.

Cahiller Toplumun Temel Taşıdır

Devletin temel taşı her
daim cahillerdir. Cahiller sömürüldükleri takdirde toplum ve devlet gelişir.
Cahilin olmadığı yerde düzenden bahsedilemez. Benim cahil tanımıma göre cahil insan,
akıl yürütme hataları yapan kişidir. Bunu yapmasının sebebi ise bu insanların
genelde dar bir çevrede yetişmeleri. Böyle bir ortamda büyümelerinin doğal
sonucu olarak da yönlendirenleri olmadığı için, devlet kurumunun da bu alandaki
politikaları yetersiz olduğu için zekâlarını sosyal alanlarda kullanamazlar.
Şimdi biraz akıl yürütme hatalarından bahsedeceğiz.

Akıl yürütme bir
kanıtlama faaliyetidir. Bir problem durumunda belirli bir soruya cevap bulmak
ve bu cevabı kanıtlamak gerekir. Fakat burada yapacağımız herhangi bir hata
bizi yanlış mantıki sorgulamalara itecektir. Şimdi de bu hataları
sınıflandıracağız:

1- Temel mantık hataları: Aynı
kelimenin iki farklı anlamı bölümde iki farklı anlamda kullanılmasından doğan
çıkarımdır.

2- Genel- Özel ayrımında hata: Genel
ilke ve ifadelerin özel durumlar için de geçerli olduğunu düşünme hatası.

3- Tümelleme mantık hatası: Bütünün
parça ilişkisinde bağlayıcı yargıda bulunma hatasıdır. Tersine ise Tikelleme
mantık hatası denir.

4- Kısır döngü mantık hatası: Neden
ve sonucun birbirinin yerine kullanılmasından kaynaklanan hatadır.

5- Yanlış neden mantık hatası: Eksik
bilgiyle nedensel ilişkinin yetersiz olarak kurulmasından doğan hata.

6- İhmal edilen neden mantık hatası:
Yanlış değerlendirme yapıp daha az geçerlilik payı olan nedeni yüceltme hatası.

7- Temsil etmeyen örnek mantık hatası: Uygun olmayan örnekle
iddiayı destekleme mantık hatasıdır.

Muhtemelen bu maddeleri
okuduğunuzda aklınıza ilk günümüz siyasetçileri ve çevrenizdeki insanlar
gelecektir. Bu çok doğaldır çünkü yurdumuz insanı takdir edersiniz ki çok da
aklıselim bir toplum değil. Peki, eğer yurdumuz insanı böyle ise neden
siyasetçilerimiz de böyle. Neden özgürlüklerimizi savunması gereken ve bizim vekâlet
verdiğimiz milletin vekili de böyle diyeceksiniz. Çünkü sizi temsil eden
siyasetçiler de hepsi olmasa bile bu cahil kesime ait. Sadece insanların nasıl
ve hangi araçlarla kandırabileceklerini biliyorlar. Bu konuya birazdan
değineceğiz.

            Cahil
toplumun temel taşı dedik. Buradan hareketle de toplumu diğer toplumlarla
rekabete sokacak olanlar ise elitler, aristokratlar ve aydın kesimdir. İktisadi
durumların çatıştığı hiçbir yerde düzen ve gelişme söz konusu olamaz. Bu
sebeple elitler aristokratlar ve aydınlar daima finanse edilmeli ve bunun da en
kolay yolu cahil kesimin soyulması, sömürülmesidir.

Gelelim yöneticilerin toplumu kendilerine bağlamak için
kullandıkları temsilcilere. Her devletin her türden insana ihtiyacı vardır.
Türkiye özelinde gidecek olursak cumhuriyetin kuruluşunda devletin halkı
kendisine bağlaması için milli duygular aşılayacak insanlara gereği vardı.
Bunlardan bazıları da ırkçı ve milli duygu kaplı yazarlar ve edebiyatçılardı.
Bu güruhun kullanılmasının sebebi ise kazanılan zaferin şeri bir zaferden çok
egemenlik ve bağımsızlık mücadelesi oluşuydu. Bu temsilci, yazar kesimin
çeşitlerine göre kullanılması dönemsel ihtiyaçlardan kaynaklı olarak değişim
göstermektedir. Günümüzde yine Türkiye özelinde İslamcı yazarlar kullanılmakta
ve finanse edilmektedir. Irkçı yazarlardan İslamcı yazarlara geçişin temel
sebebi cumhuriyetin ilk yıllarında planlanan eğitim modelinin sonradan gelenler
tarafından süreklilik sağlayamamasıdır. Yıllar içinde bahsettiğimiz
temsilcilerin eğitim seviyesi o kadar düştü ki yeni temsilciler artık İslamcılardan
oluşuyor. Bir başka deyişle ırkçı, milliyetçi kesimi bile aratır oldular. Eğer
ki planlanan eğitim modeli uygulanabilmiş olsaydı bugünkü toplumun yegâne
temsilcileri bilim insanları olurdu. Fakat böyle bir şey ülkemizde mümkün
olamayacağı gibi örnek aldığımız (almamız da gereken) Avrupa ülkelerinde de
mümkün değildir. Hatta belki de böyle bir halin mümkün olmaması devletlerin
lehinedir. Çünkü az önce de bahsettiğim gibi fikrimce kurulması mümkün olmayan
bu düzen bir şekilde kurulabilmiş olsaydı devletin tüm sömürü kaynaklarını
ortadan kaldıracak ve sömürü araçları tamamen yitirilecekti. Devletin her
türden insana ihtiyaç duymasının sebebi de bu. Örneğin batının önde gelen
devletleri bunu çok iyi bir şekilde uygulamışlardır. Her türden insanı toplum
içerisine yerli yerince yaymışlardır. Peki Türkiye’de durum nasıl? Bizde
toplumun temel taşı bol. Hatta onları sömürmekle görevli olan yöneticiler de bu
konuda başarılı ancak yöneticilerimiz sadece bu konuda başarılı. Benim gördüğüm
kadarıyla aydın, elit diyebileceğimiz hiçbir tane siyasetçimiz yok.
Siyasetçiler arasındaki hiyerarşinin ölçüsü artık kimin daha fazla duygu
sömürebildiğine bakıyor. Ülkemizde iyi (!) bir siyasetçi olmanın koşulu
verdiğiniz vaatlerle değil ne kadar yalan söyleyebildiğinize bakıyor. Ve bu
yapı Türkiye gibi her alanı problemli, karmaşık, istikrarsız, plansız olan bir
ülkede çözümü mümkün olmayan bir hal almış durumda. Haydi “yöneticinin görevi
bu değildir” gibi saçma bir tezle işin içinden çıkalım. Fakat bizim bu görevi
üstlenecek aydınımız, elitimiz, aristokratımız da yok. Ve ne yazıktır ki bizim
aydınlığın, elitizmin önemini kavramış yöneticilerimiz de yok. Aydınlarımız,
elitlerimiz muhakkak ki var fakat hepsinin eğitimleri yurtdışı orjinli. Bu
eksiklik olduğu sürece de ne biz ne de başka bir toplum hiçbir zaman muasır,
medeni bir yapı kuramayacaktır. 

Bir Nebze İnsan (2)

0

     Gurur ile insan,
maddî ve mânevî kemalât / olgunluklar ve mehasin / güzellik ve iyiliklerden
mahrum ve yoksun kalır. Eğer gurur / kibir ve kendini yüksek ve değerli
tutarak, böbürlenme saikası / sevkiyle; başkaların kemalât, fazilet, olgunluk
ve mükemmelliklerine tenezzül etmeyip / değer vermeyip; kendi sıfat ve
vasıflarını kâfi / yeterli ve yüksek görürse; o insan nâkıs, noksan ve eksiktir.

     Böyle insanlar,
malûmat, bilgi ve keşfiyatlarını / keşif ve ilhamlarını daha yüksek görmekle;
eslâf-ı izamın / geçmiş büyük zâtların irşadat / irşat, doğru yolu gösterme ve
uyarılarından mahrum olurlar. Evham / vehim, zan ve kuruntulara maruz kalarak /
bunların tesir ve etkisi altında bulunup; bütün bütün çizgiden çıkarlar.
Halbuki, geçmiş büyüklerin kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı / ilham  ve sırları; bunlar kırk senede elde
edemezler.

     Evet, insan
hüsnüzanna / iyi, güzel ve vicdanî bir kanaat sahibi olmakla mükellef ve
yükümlüdür. Çünkü insan; herkesi kendisinden üstün bilmelidir.

     Kendisinde bulunan
sû-i ahlâkı / kötü ahlâkı; sû-i zan / kötü zan ve şüphe saikası / sevkiyle
başkalarına teşmil etmesin / yaymasın. Başkaların bazı hareket ve
davranışlarını; hikmetini bilmediğinden takbih etmesin / çirkin görmesin,
ayıplayıp kınamasın.

     İşte bunun içindir
ki, geçmişteki büyük zâtların hikmetini / iç yüzünü bilmediğimiz, bazı
hâllerini beğenmemek; sû-i zan / fena, kötü bir zan ve sanıdır.  

     Sû-i zan / kötü
zan ve sanı ise, maddî / cismanî ve mânevî / mânâya ait içtimaiyatı / sosyal
hayatı zedeler, yaralar ve zarar verir.

      Mâlik-i
Hakikî’den / her şeyin hakikî sahibi ve mâliki olan Allah’tan gaflet /
Allah’tan uzaklaşıp nefsin arzularına dalmak; nefsin firavunluğuna / insanın
zâlim, kibirli, gururlu ve inatçı olmasına sebep olur.

     Evet, tasarrufu
tahtında / idaresi altında bulunan bütün eşyanın / şeylerin, varlıkların Hakikî
Mâlikini / her şeyin asıl sahibi ve maliki olan Allah’ı unutan; kendisini
kendisine mâlik / hâkim ve egemen zanneder / sanır! Kendisinde bir hâkimiyet
tevehhümünde / vehim ve kuruntusunda bulunur! Başkaları ve bilhassa / özellikle
esbabı / sebepleri kendisine kıyas ederek / kendisiyle karşılaştırarak; onları
da, hâkim / hükmedici ve mâlik / sâhip defterine kaydeder.

     Bu vesile ile,
Allah’ın mülkünü, malını; kendilerine yani sebeplere taksim edip, bölüp
paylaştırarak; İlâhî hükümlere karşı muaraza / mücadele ve mübareze etmeye/
çatışmaya başlar.

     Halbuki Cenabı Hak
tarafından insana verilen benlik ve hürriyet; Ulûhiyet / İlâhlık / Allah’ın
hâkimiyeti ile kâinattaki her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi gibi;
Allah’ın sıfat, vasıf ve niteliklerini fehmetmek / anlamak üzere, bir vahid-i
kıyasî / ölçü birimi olarak; vazife ve görevini yapsın diye, insana
verilmiştir.

     Maalesef /
üzülerek belirteyim ki, insan; sû-i ihtiyar / kötü seçimi ile, bu vasıfları;
hâkimiyet / egemenlik ve istiklâliyete, yani başına buyruk olmaya âlet ederek,
tam bir firavun kesilir.

     Gaflet suyu ile
tenebbüt eden / büyüyen benlik, aslında; Hâlık’ın / Yaratıcı’nın sıfat / vasıf
ve niteliklerini fehmetmek / anlamak için bir vahid-i kıyasî, yani ölçü
birimidir.

     Çünkü insanlar
görmedikleri şeyleri, kıyas ve temsil / benzetme yoluyla bilir ve anlar.

     Meselâ, bir adam
Allah’ın kudretini anlamak için, bir taksimat / kısımlandırma yapar. “Buradan
buraya benim, buradan ötesi de O’nun kudretindedir.” diye vehmî / hayâlî bir
çizgi çizmekle, meseleyi anlar. Sonra mevhum / vehmî, hayalî hattı / çizgiyi
bozar. Hepsini O’na teslim eder.

     Çünkü nefis,
nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik ve sâhip değildir. Cismi ancak
acip / tuhaf bir İlâhî makine gibidir.

     Kaza ve kader
kalemiyle, Ezelî Kudret’in – bir cilvesi / bir tecelli ve görüntüsü – o
makinede çalışıyor. İşte bundan ötürü insan, o firavunluk dâvasından
vazgeçerek, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin.

     Eğer hıyanetle bir
zerreyi nefsine isnat eder / dayandırırsa, Allah’ın mülkünü camit / cansız
esbaba / sebeplere taksim etmiş olur.  

Türk Dünyâsı Efsâneleri

0

Edebiyat;
duygu, düşünce ve hayallerin sözlü veya yazılı olarak güzel ve etkili bir
şekilde anlatılması sanatıdır. Bu sanatın iki dalı vardır: Sözlü eserler,
yazılı eserler.

Yazının
icadından önce edebiyatın bütün eserleri yalnızca sözlü idi. Bunlar da çoğu
manzum-şiir şeklinde olurdu. Çünkü şiirin gereği olan vezin ve kafiye; duygu ve
düşüncelerin daha tesirlidir. Ayrıca kolay ezberlenmesini temin eder.

İlk edebî
eserler sözlü olarak teşekkül etmiştir. Yazının icadından sonra da sözlü
eserler yazılı hâle dönüştürülmüştür. Sözlü eserlerin çoğu insanların, insan
topluluklarının, halkın ve milletin ortak ürünleridir. Halk arasında söylene
söylene olgunlaşmış, güzelleşmiş ve zengin ifâde gücüne kavuşmuş, daha tesirli
hâle gelmiştir. Ayrıca değişik coğrafî bölgelerde renklenmiş, albenisi
yükselmiştir. Rüzgârın, güneşin ve akarsuyun, taşı ve toprağı zaman içerisinde
sivriliklerden, köşeli hallerden arındırdığı gibi, sözlü eserler de anlatıla
anlatıla, her bir antalıcı, kendi zevkinden ve duygularından bir şeyler katarak
yeni, güzel ve sevimli bir şekle büründürmüştür. Bu şekil, o toplumun kültür ve
medeniyet seviyesini, insan ve tabiat anlayışını da yansıtır.

Her millete
ait atasözleri, mâniler, türküler, masallar, kahramanlık ve aşk hikâyeleri,
meddah ve ortaoyunu, bilmeceler-bulmacalar, tekerlemeler, destanlar ve
efsâneler ile benzeri eserler, bir külliyat teşkil eder. Târihî derinlikleri
olan milletlerin külliyatı daha zengindir. Türk edebiyatı; destanlar, efsâneler
ve halk edebiyatının diğer eserleri bakımından, Dünyânın en zengin hazinelerine
sâhiptir. Bunlar ayrıca insanları; iyiye, doğruya ve güzele yönlendirir.
Yardımlaşma, asâlet, nezâket, sağlam âile yapısı, mertlik, vatanseverlik gibi
hasletler işlenen konuların belli başlılarıdır.

Efsâneler,
destanlarla birlikte, sözlü halk edebiyatının tam ve zengin grubunu teşkil
eder.

Destanlarla
târihî olaylar, hayal unsurları ile yoğrularak bilinen veya bilinmeyen
târihlerden günümüze intikal etmiştir.

Efsânelerde
hayal unsuru daha fazladır.

Makine
mühendisi, şâir, yazar ve tahlil ustası Mustafa
Ceylân,
bir kısmı sözlü edebiyattan yazıya aktarılan, bir kısmı da kendi
kurgusu olan her biri yekdiğerinden güzel 228 efsâneyi, 13,5 X 21 santim
ölçülerinde toplam 1144 sayfa hacimli 2 cilt hâlinde kültürümüze kazandırmış.
Birinci ciltte 145 adet efsâne yer alıyor. İkinci cilt Divan-ı
Lügati’t-Türk’ten, Karaçay-Malkar Mitolojisi ile Nart Efsânelerden, Azerbaycan
Efsânelerinden, Türkiye ve Azerbaycan dışındaki Türk Dünyâsı Efsânelerinden iktibas
edilmiş.

Önsözden önce
yazar; kendisi hakkında bilgi veriyor:

‘Üstüm başım
toprak

Elim ayağım
yarpuz

Saçım,
başlığım yağmur

 Yeleğim, ceketim keçi kokar hemşerim.

Dağlar ve
yaylalar çocuğuyum.

 Bir de hayvanlar türlü türlü…

 Dağ çiçekleri, çiğdemler anlar dilimden                                                                                                 
Şükrederim, duâ ederim                                                                                                                                     
Bilmem isyân nedir?                                                                                     
                                              Bağılıyım
devletime.                                                                                                                                           
Vatan sevgisi ecdâdımdan yadigâr.                                                                                                                         Vatan
varsa ben de varım                                                                                                                               
  Vatan yoksa ben de yoğum,
bilirim…’

İLK SÖZ
/ ÖNSÖZ YERİNE

Dinleyin ağalar, dinleyin beyler                                                                              
                                       Eritir
zamanı bu halkın gücü.                                                                                                                  Özlem
duyuyorsa kahramanına                                                                               
                                   Diriltir
mezardan bu milletin gücü.

Dilsize söyletir, gösterir köre                                                                                         
                             Âminle, duâyla dertlere çâre                                                       
                                                             İsterse indirir
doruktan yere                                                                                                                     Çürütür
tahtları bu milletin gücü.

Haydutlar kayadır, gelinler ırmak                                                                                                                 Suları
ortadan ayırır parmak                                                                                                           Kâh
Dicle-Fırat’tır, kâh Kızılırmak                                                                                                                                   Arıtır
çağları bu milletin gücü.

Olmazı oldurur, yakar ateşi                                                                                                                            Çevirir
gülşene kızgın güneşi                                                                                                                                                                                                   İsterse on eder yedi kardeşi                                                                                                                             Kurutur neslini bu milletin gücü

Bağlar çaputunu bağlar türbeye                                                                                                                      Hıçırı
uğratır şehire, köye                                                                                      
                                        Girer destanlara,
girer öyküye                                                                                  
                                         Yürütür
orduyu bu milletin gücü.

Hoca Nasrettin’le düşün düşün gül,                                                                                                              Karagöz,
Hacivat başında püskül                                                                                                                         Kül
atar haksıza ocağından kül                                                                                                                       Sırıtır yüzüne
bu milletin gücü

Seması, semahı, halayı, sazı                                                                                                                              Çilekeş
anası, gül yüzlü kızı                                                                                                                     
 Kerimlik gecenin iri yıldızı                                                                                                                        Kırılır,
salınır bu milletin gücü

Evliyası, enbiyâsı, ereni                                                                                                                                    Kaz Dağı’nda, Kop Dağı’nda cereni
                                                                                         Seğmeni,
efesi, dadaş, yâreni                                                                                 
                                                           Farıtır
birliği bu milletin
gücü.

Adana-Lokman Hekim başlıklı ilk efsâne:

Derler ki: Bütün doktorların
üstadı, piri   Lokman Hekim diye bilinen
biri                                                       
                                                                                                                                                                Dilinden
anlar Türlü türlü otların ve çiçeklerin                                                                                             Her yaprağı bir
ilâç… ‘Al beni kopar’ Diyerek bitki
bitki Hep ona koşar                                                                Dağ,
bayır, ova, yamaç…  Diyar diyar… Dünyâyı
dolaşır Lokman Hekim                                                            En
son Çukurova’ ya ulaşır Lokman Hekim.                                                                                                                                       
Bu öyle bir ova ki kan düşse fışkırır can. Binlerce nebatında bulunur
derde derman.                             İnsanlığı k

Aydınlar Ocağı 52 Yaşında

       52. Kuruluş Yılını idrak eden Aydınlar Ocağı’nın kuruluş çalışmaları
1967 ve önceki yıllara dayanmaktadır. Bu yılların şartları oldukça ağır, 27
Mayıs 1960 İhtilali’nin izlerinin sürdüğü ve milliyetçi kadroların hizmet
beklediği yıllara rastlamaktadır. 1967 – 1970 yılları arasında politik
tartışmalar ve ayrışmalar baş göstermiş, fikir ve düşünce buhranı yaşanmış,
gençlik hareketleri, özellikle üniversiteli gençler arasında hızla tırmanışa
geçmiştir. Türk ekonomisi, enflasyon ve ödeme güçlükleri yüzünden zarar görmüş,
Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve bu olumsuz gelişmeler yüzünden sosyal ve
siyasal yapıda bir kargaşa ve kaos oluşmuştur.

      
İşte ülkenin bu çalkantılı ve 1960 İhtilali’nin izlerinin devam ettiği
günlerde, bir avuç Türk Aydını yüreklerini ortaya koyarak çalışmalara başlamış
ve milliyetçi aydınlar tarafından iki büyük faaliyet yapılmıştır. Milliyetçiler Kurultayı adı verilen bu
faaliyetlerden birincisi 1967 yılında, ikincisi ise 1969 yılında yapıldı. Bu
toplantılarda Aydınlar Ocağı’nın
temelleri  atılmaya başladı. Çalışmalar bir
müddet Aydınlar Kulübü adıyla sürdürülmüştür.
Aydınlar Ocağı ismi uzun müzakere ve
tartışmalardan sonra benimsenmiştir. Kuruluş hazırlıkları sürdürülen Aydınlar Ocağı Derneği’nin Ana Tüzüğü
üzerinde de uzun görüşme ve müzakereler yapılmış ve sonuçta; ana fikrin Türk Milliyetçiliği olduğu konusunda
fikir birliğine varılmış ve Ana Tüzüğe
bu madde konulmuştur. Bu hareketin başlangıçtaki dayanak noktaları da;
siyasetin dışında kalmak, yüksek seviyede fikir ve düşünce üretmek,
milliyetçiler arasındaki fikir ve düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırmak,
milli varlığımızı meydana getiren unsurları geliştirerek korumak,
üniversitelerin akademik kadrolarına bilgili ve seçkin isimleri kazandırmak ve
bunlara benzer düşünceler olmuştur.

       
Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir, düşünce, sanat ve iş hayatının önde
gelen çelik yürekli, haysiyetli, mücadeleci ve inisiyatif gücü yüksek 56
kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da, 14 Mayıs 1970 tarihinde kurularak resmen çalışmalara başlamıştır.

Kurucular Kurulu

Çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan
Kurucular Kurulu’nun üyeleri şunlardır:

Ekrem
Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim
Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu,
Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemuhluoğlu, Muharrem
Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer,
Ahmet Kabaklı, Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk
Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman
Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nâzım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün,
Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, Mazhar Özman, Sabahattin Topbaş,
Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati Bozkurt,Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu,
Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol
Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, Alev Arık, Abdurrahman
Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Ruknettin Tözüm.

 

Yapılan Faaliyetler

Kuruluş
tarihinden bugüne, Tüzüğüne bağlı olarak “ Milli
kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk milliyetçiliği fikrini yaymak,
milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi  ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana
getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek “
gayesinden en ufak bir sapma
göstermemiştir. Bu hedefine ulaşabilmek için 
çok yönlü ve yoğun faaliyet alanları oluşturmuştur. Bunlar; açık
oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, milliyetçiler kurultayı, Aydınlar
Ocakları Şûraları, divan toplantıları, durum değerlendirme toplantıları,
seminerler, basın toplantıları, kültürel geziler, sergiler, yayın faaliyetleri,
mevlidler, iftar programları, ziyaretler 
v.b. alanlar.

       
Ayrıca ilim ve irfan sahibi, seçkin kişilerin Aydınlar Ocağına üye
olarak kazandırılma hususunda da gerekli hassasiyet gösterilmiştir. Aydınlar
Ocağı, zaman zaman kalabalık bir şekilde, Söğüt’de düzenlenen “ Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri
ne iştirak ederek tarihi sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Her yıl
Amerika’nın New York şehrinde düzenlenen
Türk Yürüyüşü
“ ne de iştirak edilmiş ve gereği yapılmıştır. Uzun seneler
30 Ağustos tarihinde,  Edirnekapı
Şehitliğinde “ Şehitleri Anma  Toplantısı “ düzenlenerek konuşmalar
yapılmış ve şehitlerin ruhlarına fatihalar okunmuş, ayrıca şehit aileleri ve
şehit kuruluşları ile yakın ilişki kurulmuş, gerekli ziyaretler yapılmıştır.
Muhtelif defalar büyük sosyolog  Ziya Gökalp, İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy için ölüm
yıldönümlerinde ve mezarları başında “ Anma
Toplantıları “
düzenlenmiş ve her 10 Nisan’da da Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey mezarı başında konuşmalar
yapılarak anılmıştır.

      
Bir sivil toplum kuruluşu olarak; Türkiye’nin milli meselelerini
ilgilendiren hususlarda zaman zaman basın bildirileri hazırlanarak açıklamalar
yapılmış ve ayrıca basın toplantıları yapılarak gerekli bilgiler kamuoyuna
duyurulmuştur.

      
Yeni Anayasa konusunda Aydınlar Ocağı’nın görüşlerini yansıtan bir kitap
hazırlanmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Anayasa Uzlaşma
Komisyonunda anlatılmak üzere Ankara’ya Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ın başkanlığında bir heyetle gidilmiş ve
sunum yapılmıştır.

 Ziyaretler çerçevesinde, Fatih Belediye Başkanı ziyaret edilerek yapılması istenen birtakım
teklifler arz edilmiştir. Bunlar: Okumuş Adam Sokağı’nın Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Sokağı olarak değiştirilmesi, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın
isminin önemli bir parka verilmesi, Edirnekapı otobüs durağı arkasındaki Fatih Sultan Mehmet için dikilen ve çağ
açıp çağ kapayan bir padişah için hiç de uygun olmayan anıtın yeniden uygun bir
şekilde yapılması. Hasta ve yaşlı üyeler, iş adamları, basın kuruluşları, sivil
toplum kuruluşları v.s. yerlere ziyaretler yapılmış ve ayrıca, çevre illerdeki Aydınlar Ocakları da ziyaret edilerek
karşılıklı fikir alış verişinde bulunulmuştur.

Suriye’de 
göçe zorlanan ve zor durumda kalan Halep
ve Bayır- Bucak Türkmenlerine
gerekli olan maddi ve manevi destek sağlanmış
ve Türkmen çocuklarının eğitim ve
öğretimleri için  Adana ve Ankara Aydınlar Ocağı ile birlikte olumlu çalışmalar
yapılmıştır.

Yapılan
Geziler

      
Türk Dünyası ve Evlâd-ı Fatihan diyarlarına kültür
ağırlıklı geziler düzenlenmiştir. Bunlar; Azerbaycan,
Özbekistan, Kırım, Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek
gezileri. Azerbaycan’a
yapılan gezide özellikle “ Şehitler
Hıyabanı
“ ve rahmetli Ebulfez
Elçibey’in
başkanlığını yaptığı ve 52 kuruluşun oluşturduğu    “Halk
Cephesi
“ ziyaret edilmiş ve gerekli temaslar yapılmıştır. Özbekistan’a yapılan gezide Taşkent Üniversitesi, Taşkent Yazarlar Birliği, Timur’un
kabri,
Uluğ Bey Rasathanesi ve
önemli medreseler ziyaret edilmiştir. Kosova’nın sorunlarını yakından görmek,
Kosova’yı tanımak, Kosova-Türk Aydınlar Ocağı’nın açılışını yapmak,
bazı bakanları, sivil toplum kuruluşlarını, yerel yönetimleri, Türk Taburunu
ziyaret etmek üzere;  “ Kosova Türk Kültür Günleri”  ve “ Atatürk
Haftası Programları
“ çerçevesinde muhtelif defalar Kosova’ya kalabalık
heyetlerle gidilmiş ve gerekli açılış ve temaslar yapılmıştır. Makedonya
gezisinde ise; Türk aileleri ziyaret edilerek ev sohbetleri yapılmış, Tarihi
yerler gezilmiştir. Kırım’a yapılan gezide rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocanın okumuş olduğu ezan, hepimizde
unutulması mümkün olmayan duygular oluşturmuştur. Bosna-Hersek’e yapılan
gezide; Aliya İzzet Begoviç’in ve üç bin şehidin yattığı yerde mezar
taşlarının   Ayyıldız ile kaplı olduğunu, Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu Travnik Şehrini ve Saraybosna’da Başçarşı, Gazi
Hüsrev Bey
ve Fatih Camiilerini
görmek heyetin duygularını doruk noktasına  çıkarmış, Saraybosna
Eskişehir Belediyesi
ile Fatih
Belediyesi’nin
yapılan temaslarla kardeş belediye olmaları sağlanmıştır.

Verilen Ödüller

      
Aydınlar Ocağı tarafından, 
Türkiye ve Türk Dünyası’nda öne çıkmış ilim, fikir, düşünce, siyaset ve
sanat adamlarına yapılan törenlerle çok değişik ödüller verilmiştir. Bu
ödülleri ve ödül verilen kişileri şu şekilde sıralayabiliriz:

1.     
“Üstün
Hizmet Armağanı“  Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı
Ayverdi, Münir Nurettin Selçuk, Hamit Aytaç, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr.
Faruk Sümer.

2.     
“Türkiye’nin
Ay Yıldızları“ Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay
Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osman Sınav, Bozkurt İlham Gencer,
Yıldırım Gürses, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Erol Sayan.

3.     
“Aydınlar
Ocağı Şeref Beratı“ Ödülü Verilenler:

Bakü Ünivesitesinden Prof. Dr. Halil Rıza
Ulutürk ve Prof. Dr. Zeka Handan.

4.     

Şeref Üyeliği ve Şükran Belgesi“ Ödülü Verilenler:

Rauf Denktaş, Mustafa Cemil Kırımoğlu,
Mintimer Şaymiyev, İsa Yusuf Alptekin, Dr. Baymirza Hayit, Doç. Dr. Ebulfez
Elçibey.

5.     
Şeyh’ül
Müderrisin“ Ödülü Verilen:

Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer.

6.     
“Şeyh’ül
Muharririn“ Ödülü Verilen:

Ahmet Kabaklı.

      
Aydınlar Ocağı çalışmalarını yaparken, Batı Kültürünün etkisi altına
girmiş bazı çevrelere karşı; Türklük Gurur ve Şuurunu, İslâm Ahlak ve
Faziletini benimseyerek,  kendi milli
kültür değerlerine sahip çıkarak, her daim devletinin ve milletinin yanında yer
almış ve almaya da devam etmektedir. Türk gençlerinin, yapılan ve sürdürülen
faaliyetlerle fikri ve ilmi düşünce ufukları genişletilmiş ve onlara zaman
zaman kitap yardımları da yapılmıştır.

Aydınlar Ocakları Şûraları

Bütün
Aydınlar Ocakları’nın ortak faaliyeti olan, altı ayda ve değişik şehirlerde
yapılan Aydınlar Ocakları Şûralarında, Türkiye ve dünyadaki son gelişmeleri
kapsayan tebliğler sunularak gerekli değerlendirmeler “ Şûra Sonuç Bildirisi “ ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. “ Aydınlar Ocakları 50. Şûrası “
29-30-31 Mayıs 2020 tarihlerinde Giresun’da yapılacaktı. Ancak Korona Virüs
salgını dolayısıyla ertelemek zorunda kalındı.. 50. Şûra 4-5-6 Kasım 2022 tarihlerinde
aynı şehirde yapılacaktır. Bir kadirşinaslık  örneği olarak şûra, açık oturum, konferans,
anma toplantısı v.b. faaliyetlerde konuşmacılara, günün anlamını ihtiva eden
içi yazılı tabak ( plaket ) takdimi yapılmıştır.

      
Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi (
www.aydinlarocagi.org),
Ocağın kuruluşundan bugüne yaptığı bütün faaliyetleri kapsamakta, kuruluştan
bugüne Yönetim Kurulunda, Denetim Kurulunda ve İlim – İstişare Kurulunda hangi
üyenin yer aldığı dönem dönem belirtilmekte, vefat haberleri, toplantı
haberleri, kurtuluş ve milli günler ile ilgili duyurular, Türkiye gündemi ile
ilgili makaleler yer almaktadır.

Aydınlar Ocakları

      
Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde
Aydınlar Ocakları’nın kurulması yönünde büyük bir gayret ve hassasiyet
gösterilmiş ve bu şehirlerde de yeni Ocakların tütmesi sağlanmıştır.

      
Şu anda Türkiye’de faal durumda bulunan Aydınlar Ocakları şunlardır:

Adana,  Alanya (Antalya), Amasya, Anadolu (İstanbul), Ankara,
Antalya, Aydın, Avrupa (İstanbul), 
Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Darıca (Kocaeli), Harput (Elazığ),
Iğdır, Isparta, İnegöl (Bursa), İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya,
Manisa, On Dokuz Eylül (Giresun), Ordu, Sakarya, Samsun,  Sivas, Tekirdağ, Trabzon.

       
Yurt dışında da şu Aydınlar Ocakları faaliyet halinde bulunmaktadır:

Azerbaycan, Kosova.

Ebediyete Göçen Üyeler

      
İlim, fikir ve düşünce adamlarını yetiştirmek oldukça güçtür, büyük emek
ve çaba gerektirir. Onların kaybı eğitim, fikir, sanat ve düşünce hayatında
derin boşluklar oluşturur. Onun için bu insanların kıymetini bilmeliyiz ve
onlara candan sarılmalıyız. Bu sebeple, kuruluşundan bugüne Allah’ın rahmetine
kavuşan Aydınlar Ocağı üyeleri için her sene Ramazan ayı içinde mevlid
okutularak rahmetle anılmışlardır.

         
Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kuruluşundan bugüne kadar ebediyete
göçen üyeleri şunlardır:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı
Ayverdi, Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Av.
Sait Bilgiç, Fethi Gemuhluoğlu, Prof. Dr. Ayhan Songar, Av. M. Fazlı Akkaya,
Prof. Dr. Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Nahit
Rıfkı Dinçer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Prof. Dr.
Tahsin Banguoğlu, Fevzi Sevgili, Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü, Av. Enver
Yakuboğlu, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Suat Vural, Prof. Dr. Erol
Güngör, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Recep Doksat, Kerim Oder, K. Armağan
Tekin, Erdoğan Ferit Koyaş, Dr. Özcan Bolcan, Eymen Topbaş, Arif Özkök, Hakkı
Cengiz Alpay, Özcan Tuna, Doç. Dr. Nâmık Ayvalıoğlu, Selâhattin Savcı, Prof.
Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Seyfettin Manisalıgil, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Turan
Üçok, Dr. Güngör Savaş, Nevzat Silahşör, Hulûsi Çetinoğlu, Ahmet İman, Refik
Özdek, E. General Sami Karamısır, Av. Tarlan Samancı, İsa Yusuf Alptekin, Prof.
Dr. Tevfik Ertüzün, Av. Müstecip Ülküsal, Muzaffer Eriş, Prof. Dr. Ekrem Kadri
Unat, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Cavit Aydın,
M. Sıraç Dede, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Nurettin Ergücü, Dr. Mustafa Akın,
Prof. Dr. Fahrettin Tosun, Av. Oğuz Özbek, Feyzullah Değerli, Av. Yusuf Türel,
Mehmet Uzun, Prof. Dr. Süleyman Karataş, Av. Nuri Eroğan, İsmail Hakkı
Şengüler, Alaeddin Ertüzün, Sabahaddin Topbaş, Dr. Mehmet Halaçoğlu, Doç. Dr.
M. Cahit Atasoy, Gültekin Samancı,Yard. Doç. Dr. Cevdet Dadaş, Dr. Necmettin
İşli, A. Atilla Salihoğulları, Kemal Perk, Prof. Dr. Haşmet Başar, Bayram
Camcı, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Mehmet Güler, Av. Kâmil Öztürk, Prof. Dr.
Amiran Kurtkan Bilgiseven, Hayati Güler, Servet Mahiroğulları, Emrehan Küey,
Ömer Hacıahmetoğlu, Dr. Reyhan Songar, İlhan Aras, İsmail Kanyılmaz, Ali Öner
Bilici, İsmet Karaoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer,
Hulûsi Altınyurt,Yard. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Necati Asım Uslu, Prof. Dr.
Asaf Ataseven, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu, Kemal Çapraz, Doç. Dr. M. Süreyya
Şahin, M. Sami Erdem, Mustafa Şen, Dursun Keskinkılıç, Ergun Göze, Hasan Tahsin
Uğur, İsmail Ekim, Abdurrahman Çelik, Abdülkadir Yaşar, Prof. Dr. Reha Oğuz
Türkkan, Doç. Dr. Hüseyin Kalkan, Refet Körüklü, Av. Abdullah Mazhar Baytaz,
Prof. Dr. Ruknettin Tözüm, Prof. Dr. Yusuf Keçecioğlu, Celalettin
Karaatlı,  Müslim Fincan, Sabri Ülker,
Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik, Av. Armağan Gayretli, Altan Deliorman, Prof. Dr.
Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Mustafa Öncel, Av.Celâl Özdemir, Sami
Yavrucuk, M. Kemal Cabioğlu, Durali Ayaroğlu, M. Zeki Karahan, M. Turgut
Öztaşkın,  Necati Üstündağ, Hakkı Turcan,
Prof. Dr. Fevzi Samuk, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Altemur
Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Rahmi Bilge, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Erk Yurtsever,
Nihat Gürer, Prof. Dr. Nihat Keklik, Sinan Yıdız, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli,
Mehmet Ateşoğlu, Prof. Dr. Cevat Babuna, O. Faruk Başoğlu, Necati Bozkurt, E.
Gnl. Mehdi Sungur, Prof. Dr. Nuri Mugan, Prof. Dr.Yusuf Dönmez, Prof. Dr. Erol
Cihan, Faik Tan, Mevlüt Şam, Prof. Dr. Acar Sevim,  Ahmet Kolutek, Mustafa Kalaycıoğlu, Prof. Dr.
Mustafa Kafalı, Aytekin Yıldırım, Süleyman Bozkurt, Hasan Ekşi, Dr. Namık Kemal
Kurt,  Dr. Yaşar Akdoğan , Av. Erol
Tunalı, E. Jnd. Alb. Necabettin Ergenekon, Halim Terzi, Osman Nuri GÜRSOY,
Mustafa Haykır, Nazım Nihat Bozkurt ve Hızırbek Gayretullah.

 

 

Aydınlar Ocağı Yayınları

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi yayın
faaliyetlerine de büyük bir önem vermiş ve Türkiye’nin  

       * GAP ve GAP’ın
Doğuracağı Sonuçlar,

      
* Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,

      
* Muhafazakârlık Nedir Ne Değildir,

      
* Dış Borç ve Turizm,

      
* İslâmiyet ve Millet Gerçeği,

      
* 150. Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,

      
* Güneydoğu Anadolu’nun Dil ve Folklor Özellikleri,

      
* Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,

 &nb

Bir Nebze İnsan (1)

0

     İnsan kâinatın en
eşrefi / en şereflisi ve esbap / sebepler içinde, ihtiyarı / irade ve tercihi /
kendi istek ve arzularına göre hareket etmesi, en geniş olanıdır. Böyle olduğu
halde, ihtiyarî / isteğe bağlı fiilleri içinde yemek ve içmek gibi en basit /
sıradan bir iş ve hareketlerinde, yüz kısmından ancak bir kısmı insana ait
olabilir.

     Nitekim, ağzına
aldığı bir yiyeceği; biraz çiğner, sonra yutar. Artık midede ne olur ne biter,
hazımdan sonra hangi uzuv ve organların ihtiyacına göre, nereye nasıl ve ne
şekilde ve kimler tarafından sevk edilir ve gönderilir; bütün bunları ne bilir,
ne de bu konularda söz sahibidir.

     Esbap / sebep ve
vasıtaların / araçların sultanı olan; hepsi kendisine, kendisini karıştırmadan
hizmet eden böyle bir insan; böyle eli kolu bağlı olarak, tesir ve etkiden uzak
olursa; öteki camit / cansız maddî sebep ve vasıtalar; kendilerine buyruk
olmadıkları halde ne yapabilirler? Bu işlere nasıl ortak olur, nasıl
karışırlar?

     x

      İnsanın vücûdu /
bedeni ve cesedi bile onun değildir. Çünkü, kendisinin yapmış olduğu bir sanat
eseri değildir. O vücûdu yolda bulmuş lâkita / atılmış, sahipsiz bir mal olarak
temellük etmiş / sahiplenerek kendine mal etmiş de değildir.

     Kıymeti olmayan
şeylerden olduğu için, yere atılmış da, insan onu almış değildir. Ancak, o
vücut havi olduğu / içerdiği garip sanat, acip nakışların şahadetiyle; Hakîm
bir Sâni’in / Hikmet sahibi, sanatla yaratan bir Yaratıcı’nın dest-i
kudretinden / kudret elinden çıkmış kıymettar / kıymetli bir hane / evdir. İşte
insan, o hanede emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan /
tasarruf ve hareketlerden, ancak bir tanesi insana aittir.

     Böylece, insan;
esbap / sebep ve vasıtalar içinde en eşref / en şerefli, en iyi, en güzel, en
kuvvetli bir ihtiyar / seçme ve tercih kabiliyetine sahip iken, kişinin kendi
isteğiyle yaptığı işler; kişinin kendi ihtiyarî / seçici fiilleri namıyla kendisine
ait zannettiği / saydığı ef’alin / fiil ve işlerin ekl / yeme, şürb / içme gibi
en basit ve sıradan bir fiilin husulünde / meydana gelmesinde; -yukarıda
geçtiği gibi- yüz cüz’ünden / yüz kısmından ancak bir cüz’ü / bir kısmı insana
aittir.

     Evet, insanın
elindeki ihtiyar / irade, tercih, kendi istek ve arzularına göre hareket etmesi
çok dardır. Havâss / hasse, duyu ve duygularının en genişi hayal olduğu halde,
o hayal akıl ve aklın semere / güzel sonuçlarını ihata edemez / kuşatıp içine
alamaz. Bunlar bu kadar büyük iken, nasıl olur da, bunları ihtiyar dairesi /
kendi seçme, istek ve tercih dairesi içinde gösterip, onlarla iftihar edip
öğünüyorsun?

     Şuurî / şuurluca,
bilinçli şekilde olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir.
O fiiller şuurlu oldukları halde, senin şuurun bu yapılanlara taallûk
etmediğinden / onlarla bir alâka ve münasebet kuramadığından; anlaşılır ki, o
fiillerin faili / yapanı sen değil; bir Sân’i-i Zîşuur / Sanatkârane, Sanatlı
Bir Şekilde Yaratan Bir Yaratıcı yani Yüce Allah’tır.

     Demek ki, fâil /
fiili işleyen, yapan ve tesir eden / etkileyen sen değilsin. Senin sebep ve
vasıtaların da değildir.

     İşte bütün
bunlardan ötürü, ey insan olan insan! Malikiyet / maliklik ve sahiplik
dâvasından vazgeç.

     Kendini mehasin /
güzellik, iyilik ve kemalâtın / olgunluk ve mükemmelliklerin mastarı / kaynağı
ve çıktığı yer olarak görme.

     Kat’iyyen / kesin
olarak bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü sû-i
ihtiyarınla / kötü ve hatâlı seçiminle, sana verilen kemalâtı / fazilet,
olgunluk ve mükemmellikleri bile tağyir ediyor / başkalaştırıp değiştiriyorsun!

     Senin hanen / evin
ve meskenin hükmünde bulunan cesedin bile emanettir.

     Mehasinin / sahip
olduğun güzellikler hep mevhûbe / sana ihsan edilmiş / verilmiş ve bağışlanmış
olan şeylerdir.

     Seyyiatın /
yaptığın seyyie, fenalık ve kötülükler ise, meksûbe / senin bizzat kendi elinle
kazandıklarındır.