25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 306

Mazide Kalan Türkiye-5-

Gece Bekçileri:

Aslında onlar mahallerin ‘Bekçi Babalarıydılar’… Bundan 60 yıl
öncesinin İstanbul sokakları ve diğer büyük illerin sokakları, gün batımından
sonra onlara emanetti. Ellerinde taşıdıkları düdüğü her üflediklerinde; bizler
evlerimizde biraz daha rahatlar, gecenin karanlığı, ıssızlığı ve her tür
tehlikesi onların varlığı ile adeta yok olurdu.

Emniyet teşkilatına bağlı olarak çalışan bu güzel insanlar,
1980’lerden sonra sokaklarımızda görünmez oldular. Çünkü onlar sabit
karakolların kadrolarına verildiler. 90’lı yıllardan itibaren de emniyet
teşkilatının kadrosundan çıkarıldılar…

Hallaçlar:

O yıllarda sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal
parçasının iki ucuna gerilmiş teli olan, ellerinde taşıdıkları labut gibi bir
tahta parçası ile İstanbul’da mahalleler aralarında dolaşan, çoğu Karadeniz
yöresinden gelen ‘Hallaç’ ustaları vardı.

Bu ustalar çağrıldıkları evin holünde, ya da uygun bir bölü­münde,
o yay şeklindeki dal parçasını özellikle yaz aylarında evler­deki yatak ve
yorganların içerisinden çıkarılan pamuk ve yün yığınla­rına sokarak, labut
şeklindeki tahta parçası ile tele devamlı vururlar; pamuk ve yün yığınlarını
ayrıştırarak havalandırırlardı.

Daha sonra evin hanımı havalandırılan yün, ya da pamuk yı­ğınlarını,
tekrardan yatak ve yorganlara doldurur; bunlar yeni alın­mış gibi kabarık,
havaleli yeni bir görünüm kazanırdı…

Gazoz Kapakları:

60’lı yıllarda çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de
yuvarlak metal kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özel­likle
bakkallar ve çay bahçelerinin önü, yazlık sinema bahçeleri, ço­cuklar için
ganimet denecek ölçüde çok atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Bu kapaklar,
çocuklar arasında oynanan yutma-yutulma olarak adlandırılan değiş-tokuş
oyunlarında kullanılırdı. O dönem­de en az bulunan kapak, değeri en yüksek
olandı. Ankara, Olimpos, Yedigün, Çırçır, Çamlıca gazozları o dönemin efsanevi
tatlarıydı…

Ağlayan Çocuk:

O dönemde pek çok mekânda, evlerimizin misafir odaların­da,
Otobüslerin, kamyonların arka, ya da varsa yan arka camlarında; ressamı belli
olmayan 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral,
kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir
erkek çocuğu resmi vardı!

Görenlerde bir acıma duygusu uyandıran bu portreyi; uzun yol
şoförleri, evlatlarına olan özlemi biraz olsun dindirmek için as­tıkları
düşünülmekle birlikte; pek çok yaşam mekânına böylesi bir fotoğrafın neden
asıldığı konusu, hala bir muamma olarak ortada kalmıştır!

Teneke Çöp Kutuları:

60’lı yıllarda, evlerdeki çöpler, atıklar günümüzde olduğu gibi
siyah çöp poşetlerine konularak, çöp konteynerlerine atılmazdı.

Çünkü ne böyle bir uygulama, ne de bu tür malzemeler var­dı. Bunun
yerine mutfaklarda lavabo altlarında duran, bakkallardan temin edilen
dikdörtgen peynir, ya da zeytin tenekeleri kullanılırdı.

Bu çöp kutularının iki yanında açılmış deliklere geçirilmiş ka­lınca
bir tel bulunur, çöp kamyonunun geçeceği saat yaklaşınca, bu kovalar; evin
önüne indirilerek, kapıların önüne dizilen diğer çöp kutularının yanına
konurdu.

Çok iyi hatırlıyorum, özellikle yaz aylarında karpuz, kavun
kabuklarının atılması nedeniyle dipleri pas tutan bu tenekeler; tam çöp
atılırken lehim yerlerinden açılarak bütün çöpler yere saçılırdı. Hem gayrı
sıhhi ve hem de hiç hoş olmayan iğrenç manzaralar olu­şurdu!

Kurnalar:

Eskiden evlerin banyolarında bugünkü gibi duşa kabin ya da
jakuziler yoktu! Onların yerine banyolarda genellikle yekpare mer­merden
oyulmuş orta boyda kurnalar bulunurdu. Bu kurnaların oyuk olan hazne kısımları,
yaklaşık 10-12 litre su alırdı. Yıkanacak şahıs, kurnanın yanına küçük bir
tabureye oturur, musluktan haz­neyi sıcak su ile doldurur ve hamam tası (çoğu
kalaylı) adı verilen bakır, ya da plastik kaplar yardımıyla, kurnadan aldığı
suyu üzerine boca ederek, yıkanma işlemini gerçekleştirirdi. O dönemin
hamamları da çok ünlüydü. Bunlar arasında Ka­dırga Hamamı, Çemberlitaş Hamamı,
Beyoğlu Ağa Hamamı ismen öne çıkanlarıydı…   

Yelekli Takım Elbiseler:

60’lardan, 80’li yıllara kadar erkek takım elbiselerinin değiş­meyen
ayrıntılarından biri de, ceketlerin içine giyilen ve takım elbi­selerinin aynı
cins kumaşlarından dikilen yeleklerdi. Ben de 1968 yılında Samsun’da görev
yaparken, böylesi bir takım elbise yaptırmış ve o dönemin modasına uymuştum. Bu
yeleklerin sırtları ceket astarından yapılır ve iki yanında da cepleri olurdu.
Bu ceplere sigara, çakmak ve köstekli saat konulur­du. 80’li yılların modasıyla
birlikte bu yelekler de modanın dışında kaldı. Tek, tük bu tip yelekleri
giyenlere de; ‘hacıağa’ denilirdi…

Takma Kirpikler:

Kadınlar; 60’lı yıllardan, 70’li yılların ortalarına kadar göz­lerinin
üzerinde takma kirpikler taşıdılar. Çoğunlukla gece davet­lerinde kadınların
peruk ve kirpik takma merakları 80’li yıllara ka­dar devam etmiştir. Kirpikler
siyah renkli, upuzun ve uçları kıvrık olurdu. Takma oldukları uzaktan dahi
anlaşılırdı Çok da itici olan bu kirpikler, küçücük suratlı kadınlarda
fevkalade orantısız dururdu. Bu tür kirpikleri takan kadınlar, çevreden fark
edilsinler diye sık ara­lıklarla gözlerini açıp kapatır, bu esnada takma
kirpiklerinden birisi yere düşer ve çevresindeki insanlar bu takma kirpiği
bulmak için o kadının etrafında pervane olurlardı. Bu durum aslında o
kirpikleri takarak, şuh bir görüntüye kavuştuğunu sanan kadınların, karizma­sının
da yere düşmesiydi!

Station (Steyşın) Ambulanslar:

1960 ve 1970’lerdeki, ambulanslar çoğunlukla Station va­gon
otomobillerden oluşurdu. Hepsi beyaz renkli olan bu araçların kapılarının
üzerinde ve dış tavanlarında kırmızı renkli büyükçe bir ay resmi bulunurdu.
(Günümüzün tam donanımlı tıbbi ekipmanları olan, içinde doktorları bulunan
ambulansları düşündükçe o dönemin ambulanslarının, hasta naklinden başka ne işe
yaradığını sorgu­lamak gerekir diye düşünüyorum…)

Aracın tepesinde yanardöner uyarı lambaları ve canhıraş si­renleri
bulunurdu. Ambulansın arka kapısı yukarıya doğru açılarak, sedye tavanı çok
alçak olan arka bölümdeki raylar üzerinden sedye sökülüp çıkarılır ve hasta
buraya yüklenirdi. Ambulansta bulunan hemşireler, bu bölümde hastanın yanında
oturarak giderlerdi. Bu arada sedye, şoför mahalline kadar dayanırdı…

Halkalar:

O dönemde İstanbul halkı tarafından çok sevilen ve benim de
ilkokul dönemimde koluma dizdiğim, hazır yiyeceklerden olan ‘hal­kalar’; orta
boy bir bilezik çapında ve parmak kalınlığında olurdu.

Benim de oturduğum Kumkapı semtinde üretilen meş­hur ‘Kumkapı
Simidinin’ yapıldığı fırınlarda özellikle Kadırga İlkokulu’nda geçen ilköğretim
yıllarımda, okul çıkışında tanesi 1 kuruştan aldığım o halkaların lezzeti hala
damağımdadır. Fırınlar­da adet olarak satılan halkalar, kesekâğıdına doldurulur
ve özellikle çayla birlikte çok iyi giderdi.

Yolculukların da vazgeçilmez ve doyurucu pratik gıdaların­dan olan
halkalar daha çok; “Atikali, Aksaray, Malta, Eyüp, Beşiktaş Çarşı, 7-8
Hasan Paşa gibi Osmanlı tandanslı klasik fırınlarda üre­tilirdi…

Devam Edecek

Kıssaların Dilinden

0

Kıssalar, sosyal olayları ve insanlar arasındaki ilişkileri
tahlilde etkili bir araç. Fabl türü kıssalarda acı hayat gerçeklerinin, kişileri
incitmeden dillendirildiğini görürüz. Bir tür temsili istiare… Alegorik yöntem
de diyebiliriz.

Dünya üzerinde doğu ülkeleri diye tasnif edilen milletlerin
kültüründe kıssalar geniş yer tutar. Kıssalardaki her bir figürde ve davranışta
ayrı bir mana vardır. Figürler arasındaki ilişkiler, derin anlam katmanlarına
sahiptir. Her eylem, toplumun veya insanların bir yönüne karşılıktır.

Bu kıssa işi nereden çıktı demeyin lütfen. Altmış beşi
bitirip altmışaltıdan gün saymaya başladığım bu yaşımda Arapça öğrenmeye karar
verdim. Basit cümlelerle yazılmış kıssalar, bir dili öğrenmede önemli kolaylık
sağlıyor. Arapça kıssalar okuyorum bugünlerde. Paylaşacağım şu kıssada herkes,
kendisinden, çevresinden mutlaka bir şeyler bulacaktır. Çuvaldızı başkasına
batırmadan iğneyi kendine batırmak şartıyla…

Ferfur isimli fare Köylü Kasım’ın çuvallarını delmekte ve
buğdaylarını yemektedir. Kasım, Kattuta ve Fattuta isimli kedileri evine konuk
eder. Kediler, fareyi kovalarlar ve yerler. Kasım, Kattuta ve Fattuta’ya dört
sarı ve dört kırmızı elma verir. Ödül güzeldir, lakin bir sorun vardır. Hangi
renk elmalar, hangi kedinin olacaktır? Kattuta, “Kırmızılar, benim hakkım.”
der. Fattuta da aynı şeyi söyler. İneği hakem seçerler. İnek, “Evet,
haklısınız; dört kırmızı elma sizin, sarılar benim.” der ve ikişer kırmızı
elmayı iki kediye pay eder. Elmalardan ikisi büyük ikisi küçüktür. Kattuta
irilerini alır, Fattuta da irilerini ister. Anlaşamazlar, “At, adaletle karar
versin, ona razı olalım.” derler. At, şöyle bir bakar, “İki büyük elmayı her
birinize veriyorum.” der, küçük elmaları kendine ayırır. Her iki kedi de büyük
elma almaktan memnudur. Ancak elmalardan birinin üzerinde iki yeşil yaprak
vardır, diğerinde hiçbir yaprak yoktur. Kattuta,  “Yeşil yapraklı olan benim hakkımdır.” der.
Fattuta buna itiraz eder. Anlaştırması için başka bir hakeme giderler. Bu,
eşektir. Eşek, yapraksız olan elmayı kendine ayırır, diğer tek elmayı da iki
yaprağın her biri farklı tarafta olacak şekilde ortadan yarar. Fattuta ve
Kattuta ortadan yarılan elmaya bakarlar ki, iki yarım elma birbirine tıpatıp
benzemektedir. “Yaşasın adalet!” diye haykırırlar.

Kattuta ile Fattuta’nın öykücüğünü okuyunca aklınızdan neler
geçmiş olabilir? Kolay kazanılan kolay kaybedilir, dolayısıyla haydan gelen
huya gider, diyebilirsiniz; adalet zor tesis edilen bir normdur, bedel ödemeyi
gerektirir, diye düşünebilirsiniz; her ödül aslında bir zenginlik değil,
sıkıntıdır, sonucuna ulaşabilirsiniz; insanı şerefli kılan somut değil soyut
değerlerdir, çıkarımını yapabilirsiniz; akıl gibi sermayeyi  kullanamayanlar, uyanıkların ve çıkarcıların
oyuncağı olmaktan kurtulamazlar, kendilerine ahmak denilmesini hak etmişlerdir,
değerlendirmesi yapabilirsiniz …

Yazımın siyasi nitelik kazanmaması için bu alandan örnekler
vermek istemiyorum; ancak elindeki son derece geniş, etkili, yararlı imkânları
bir nedenle terk ederek ulaştığı veya ulaşmayı hayal ettiği yapay değerlerin
yapay mutluluğu ile zafer haykırışı yapanları gördükçe hem üzülüyor hem
tuhaflıyorum. Kaybedilen maddi birikimler, israf edilen zamanlar, balon gibi
şişirilip söndürülen hayaller, yıkılan ümitler, yeşeren güvensizlikler,
vefasızlıklar; samimi insanlarda, emeğiyle kazanan, helalinden yiyen toplum kesimlerinde
derin bir kırılmaya, zamanla kendi içinde kırgınlığa yol açıyor.

Pire için yorgan yakanlar, hem yorgandan mahrum olup hem
pireyi kaçırdıkları halde, davranışlarının adına “onur mücadelesi”, ulaştıkları
sonuca “zafer”, deme cüretkârlığı gösterebiliyorlar. Desibeli yüksek “Yaşasın
adalet!” çığırtkanlığı ile hem kendileri ile gerçekler arasına duvar örüyorlar
hem de kendisine inanarak peşine takılan kitlelerin hesap soracağı güne hızla
ilerliyorlar.

Bireyiz, bir toplum içinde yaşıyoruz; hizmet veya kazanç
sektörümüz ne olursa olsun, bir ayet hükmünde olan aklımızı, duygularımızın
önüne geçiremeyiz. Allah’ın bizim için çizdiği kader haritasında “aklını
kullanmayanların pisliğe mahkûm olacağını” hatırdan çıkarmamak durumundayız.

Yaşadıkça, kolay ya da zor yollarla, ödül, makam, servet
sahibi olabiliriz. Ancak, sonuç itibariyle, her ödül takdir değildir, her makam
itibar değildir, her zenginlik konfor değildir. Her biri bizim için birer
imtihan, sıkıntı, utanç sebebi de olabilir. Bunları taşımak ve birer yüce değer
olarak yaşatmak, kapasite genişliği, akıl yetkinliği gerektirir. Yetkinlik,
haddini bilmektir, yolun sonunda konaklamak zorunda kalacağımız handa yaşayacağımız
hayatı öngörebilmektir; hatta, yol haritamızı daha sonrasına göre
çizebilmektir.

Kattuta ile Fattuta zekâsının davranış kalıplarıyla dünya
sahnesinin her perdesinde karşılaşıyoruz, çok kere bu sahnede biz de yer
alıyoruz.  Ömür adlı en büyük sermayemizi
bu kalıplar içerisinde tüketiyoruz. Bir günlük ömrümüzün sonunda da, kedilerin,
neleri kaybettiklerine ve kimlerin onları aptal yerine koyduklarına
bakmaksızın,  “Yaşasın adalet!” diye haykırdıkları
gibi ya ürettiğimiz fani bir değeri haykırıyoruz ya “hiç”lik inancıyla teslim
oluyoruz ya da “Bir varmış, bir yokmuş.” diyerek hayıflanıyoruz.

Ömrün tüketildiği dünya mekanında Çiftçi Kasım da, fare
Ferfur da, Kattuta ve Fattuta adlı kediler de, onlardan geçinen inek, at, eşek
de olacaktır. Bunlar kader orkestramızın enstrümanlarıdır.

Orkestramız bugün hangi besteyi seslendiriyor?

Bir Nebze İnsan (5)

0

     Ey nefs-i emmare /
ey insana daima kötülüğü emreden nefis! Kat’iyyen / kesin olarak bil ki, senin
hususî / özel, ama çok geniş bir dünyan vardır ki, âmâl / emel, arzu, istek ve
ümitler, ilgi ve ilişkiler ve ihtiyacât / ihtiyaçlar üzerine bina edilmiştir.
En büyük temel taşı ve tek direği; senin vücudun, bedenin ve senin hayatındır.
Halbuki, dayandığın o direk kurtludur! O temel taşı da çürüktür! Hülâsa /
kısaca diyebiliriz ki, esastan fasit / bozuk ve zayıftır! Daima harap olmaya
hazır ve mahkûmdur.

     Evet, bu beden
ebedî / devamlı, sürekli değil! Demir ve taştan değil! Ancak et ve kemikten
ibarettir. Anî olarak / birden senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun! Bak,
mazi / geçmiş zaman; senin gibi geçmiş olanlara, geniş bir kabir olduğu gibi,
istikbal / gelecek zaman da, geniş bir mezaristan / mezarlık olacaktır. Bugün,
sen iki kabrin arasındasın. Artık sen bilirsin.

x  

     Ey nefis! Dünyanın
lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri / süsleri; Hâlık’ımızı / Yaratan’ımızı,
Mâlik’imizi / Sâhib’imizi ve Mevlâ’mızı / Tanrı’mızı bilmediğimiz takdirde;
Cennet olsa bile, Cehennemdir. Evet, öyle görülmeli. Öyle de zevk alınmalı.
Bilhassa / özellikle, şefkat / karşılıksız sevgi ve merhametin ateşini
söndürecek, Marifetullah’tan / Allah’ı bilmekten başka bir şey var mıdır? Evet,
Marifetullah olduktan / Allah’ı bildikten sonra, dünya lezzetlerine iştiha /
aşırı istek olmadığı gibi, Cennete bile iştiyak / aşırı şevk ve arzu geri
kalır.

x

     Dünya bir iken,
insanlar adedi / sayısınca dünyaları havidir / dünyaları içine alır ve kapsar.

     Çünkü, her insanın
tam mânâsıyla hayalî bir dünyası vardır; fakat öldüğü zaman dünyası yıkılır,
kıyameti kopar.

x

     Cenab-ı Hakkın masivasına / Allah’tan başka
tüm varlıklara karşı gösterilen muhabbet / sevgi; iki çeşit olur: Birisi
yukarıdan aşağıya nazil olur / nüzul eder, iner. Diğeri aşağıdan yukarıya
çıkar.

     Bir insan, en
evvel muhabbet ve sevgisini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla,
Allah’ın sevdiği her şeyi sever.

     Mahlûkata /
yaratılanlara taksim ettiği / paylaştırdığı muhabbeti / sevgisi, Allah’a olan
muhabbetini tenkis etmez / noksanlaştırmaz. Aksine tezyit eder / arttırır.

     İkinci kısım ise,
en evvel esbabı / sebep, vasıta ve araçları sever. Ve bu muhabbetini Allah’ı
sevmeye vesile / aracı yapar.

     Bu kısım muhabbet,
topluluğunu muhafaza edemez / koruyamaz, dağılır.

     Bazen de kavi /
kuvvetli ve güçlü bir esbaba / sebeplere rastgelir. Onun Allah’a olan
muhabbetini; tamamen kendine cezbeder / çeker. Helâketine / mahvolmasına sebep
olur.

     Şayet Allah’a
vâsıl olsa / kavuşsa da, vusulü / bu kavuşması nakıs / eksik ve noksan olur.

x

     Dünyevî / dünyaya
ait hayatın faydaları pek çoktur. O faydalardan, hayat sahibine; tasarruf /
idare ve kullanması ve hizmeti nispet / oran ve ölçüsünde bir hisse / bir pay
ayrıldıktan sonra; bakî / geri kalan gayeler, semereler / netice ve sonuçlar
Fâtır-ı Hakîm’e / hikmetle yaratan Allah’a raci / O’na dönücüdür.

     Evet, insan ve
insanın hayatı; İlahî isimlerin tecelli ve görüntülerine bir tarladır. Cennette
ise, İlâhî rahmetin enva’ / çeşit ve türlerinin cilve ve tecellilerinin mazharı
/ zuhur ettiği / meydana geldiği  
yerdir. Aynı zamanda, insanın hayatı; uhrevî / ahiret hayatının harika /
olağanüstü, sonsuz ve nihayetsiz semere / meyve ve sonuçları için bir fidanlık
veya bir çekirdektir.

     Demek ki, insan
bir sefine / bir gemi kaptanı gibidir. Geminin sınırsız faydalarından, kaptanın
alâka ve hizmeti nispetinde kendisine verilir. Baki / geri kalan kısmı Sultan’a
raci / O’na aittir.

    İnsan da, beden
gemisiyle alâka ve ilgisi derecesinde, o vücudun hayattar / canlı semere ve
meyvelerinden hisse ve payını alır. Mütebakîsi / kalanı Ezelî / Başlangıçsız
Sultan olan Allah’a aittir.

Mazide Kalan Türkiye-4-

Misafir Odası Sarmaşıkları:

Rahmetli annemin evi çiçek bahçesi gibiydi!

Hatırlarım; hele, hele misafir odamızı çepeçevre saran ‘sar­maşık
devetabanı’, boyu bir metreyi bulduğunda ev sahibi oluna­cağına inanılan ‘paşa
kılıcı’, ‘mum çiçeği’, ‘salkım begonya’, ‘aşkmerdiveni’ gibi saksı çiçekleri; o
dönemde neredeyse İstanbul’da her ailenin misafir odalarını süsleyen,
üzerlerine belli aralıklarla na­zar boncukları asılan süs bitkileriydi…

Çatanalar:

Haliç’teki yük indirme-bindirme iskelelerine ve tersanelere
malzeme götüren basık ve tek katlı, arkalarına yük taşımları için ardı ardına
mavnalar bağlanmış, tren katarı gibi ilerleyen ilginç bir taşı­ma sistemi
vardı. Mavnaları çeken bu ufak gemiye ‘Çatana’ denirdi.

İnce ve uzun bacaları olan bu çatanalar, Unkapanı ve Galata
Köprülerinin altından geçerlerken, bacaları tam ortalarından çelik bir tel
vasıtasıyla çekilir ve baca yaklaşık 75 derece kadar kırılarak arkaya yatardı.
Köprünün altından geçtikten sonra makara gevşetilir ve baca yerine otururdu…

Muşamba:

Halıfleks, ya da yer karolarının yaygınlaşmadığı o dönemde;
evlerin odalarının, mutfaklarının ve hatta tuvaletlerinin zemini mu­şamba ile
kaplanırdı! Çoğunlukla, kahverengi, ya da gri renklerin hâkim olduğu bu yer
kaplama materyallerinin üzerinde birbirini tekrarlayan grafik desenler olurdu.
En çok tutulan desen ise potü­kare adı verilen iki rengin çaprazlamasına
uygulandığı küçük kare şekillerdi.

Muşambalar odaların zeminleri tahta olduğu için, bir süre sonra
tahtaların deformasyonuna ayak uydurur ve altındaki tahta­nın girintili,
çıkıntılı halini almaya başlardı. Üst kısımları oldukça kaygan olan muşambalar,
üzerleri silinip parlatıldığı zaman, üze­rinde çorapla basılmasını asla
affetmezlerdi! Yıpranan, ya da yırtılan kısımlarına, daha önceden yedeklenen
muşamba parçalarıyla uygun şekilde yama yapılırdı…

At Arabalı Zerzevatçılar (sebze, meyve ve yeşillik satıcı­ları):

Benim de çocukluk anılarımın arasında önemli bir yer tu­tan bu
satıcıların, mevsimine göre satmış oldukları çeşit, çeşit sebze; meyve ve
yeşillikten ziyade ben satıcıların kullanmış oldukları araba­ları çeken atları
seyrederdim. Kışın soğuğunda, yazın sıcağında onca ağır yükün altına giren
atlara çok üzülür; bizim mahalleye gelen arabalı satıcıların atlarına meyve,
şeker parçaları vererek, sanki onla­rın gönlünü alırdım.

Çocukluk işte ama bunun yanı sıra arabalar dolusu meyve ve
sebzelerin o taptaze görüntüsü de beni hep cezbeder; yalvarışlarımı kıramayan
anneciğimin, her meyve çeşidinden alışını heyecanla ve iştahla beklerdim…

Ay – Yıldızlı Direkler:

Ana caddeleri aydınlatmak için kullanılan siyah metal elektrik
direklerinin tepelerinde, uçları yukarı doğru dönük bir hilalin içine
oturtulmuş tek bir yıldızdan oluşan âlemler vardı. Şehrin değişmez mobilyaları
olan bu direkler, 1980’lerde teker, teker kaldırılarak yerlerine beton düz
direkler dikildi…

Bagajı Üzerinde Otobüsler:

Şehirlerarası çalışan o dönemin otobüslerinde, şimdikilerde olduğu
gibi karoserleri hizasında derin bagajları yoktu. Taşınacak eşya ve bavullar,
otobüslerin üzerinde sabitlenmiş metal iskelet­li yüklüklere konularak sıkıca
bağlanırdı. Yolculuk arasında inecek olan yolcuların eşyalarının otobüsün
üzerinden alınması epeyce za­man alırdı…

Bonmarşeler:

60’lı yıllarda İstanbul’un alışveriş merkezleri olan Sirkeci,
Sultanhamam, Karaköy, Beyoğlu ve Şişlide yaygın olarak bulunan ve adına
Bonmarşe denilen mağazalar çok revaçtaydı. Bu mağazalar, birkaç katlı binanın
tümünü kaplar ve her katında; Giyim-kuşam, hediyelik eşya, ev eşyaları gibi
farklı ürünler satılırdı.

Mesela 1965 yılında taşındığımız Bakırköy’de ki, ‘Bakırköy
Bonmarşe’yi’ çok iyi hatırlıyorum. Her katında farklı, farklı ürünler satılan
önemli bir alışveriş merkeziydi…

(Şimdilerde neredeyse adım başı rastladığımız ‘AVM’leriyle’, o
dönemin ‘Bonmarşelerini’ mukayese ettiği­mizde; yarım asır öncesinin bu
alışveriş merkezlerinde satışa sunulan eşya markaları; bu gün olduğu gibi henüz
yabancı markaların, eşyaların, giysilerin ve hatta yiyeceklerin istilasına
uğramamıştı, genelde tamamına yakını yerli malıydı. Çünkü o yıllarda ülkemiz
kendi ayakları üzerinde durabilmeyi milli sanayi üretiminde görüyordu…)

 

Camilerde Karşılıklı Çifte Ezan:

Bizim çocukluğumuzu ve gençliğimizi yaşadığımız o dönem­de
bilhassa Cuma, Kandil ve Arife gibi dini günlerimizde, büyük camilerimizde ezanlar
iki ayrı minareden, yankılı olarak okunurdu.

2 ayrı müezzinin bu birbirini takip eden karşılıklı ezan oku­maları;
uzaklardan sanki yankı hissi uyandırırdı. 4 minareli camiler­de ise kimi zaman
4 ayrı minareden 4 müezzin tarafından okunan ezanlar da olurdu…(O yıllarda
evimizin Sultanahmet camiine yakın oluşu, özellikle dini günlerimizde rahmetli
babamla birlikte gittiğim bu muhteşem camide, yankılı ezanların sesi hala
kulaklarımdadır…)

Posta Kutuları:

Mektupla haberleşmenin en yoğun olduğu bu yıllarda, şehrin belli
noktalarında duvarlara monte edilmiş, bazen de bir demir çu­buğun ortasına
oturtularak yol ortasına sabitlenmiş sarı renkli posta kutuları vardı. Bunların
üstlerinde mektup zarfının atılabilmesi için yatay ve uzun bir gözü vardı. Bu kutuların
üzerinde hangi günler ve saatlerde açılacağını belirten uyarı yazıları vardı…

El Arabalı Çöpçüler:

O yıllarda çöpler şimdiki gibi her gün toplanmazdı! Sokak
aralarından çöp kamyonunun geçmediği günlerde, bu hizmeti el arabalı çöp
toplayıcıları verirdi. Bunlar düşük bir ücret karşılığın­da evlerde biriken
çöpleri alırlardı. Belediyeden kadrolu olan bu çöpçüler, daha fazla çöp
toplayabilmek için el arabası haznesinin yanlarına birbiri üzerine bindirilmiş
teneke levhalar, kalın karton ve mukavvalar sokuşturarak, arabanın çöp toplama
kapasitesini çoğal­tırlardı.

Tahtakale (kazan) Simidi:

60’lı yılları İstanbul’da yaşarken benim de büyük bir lezzetle
yediğim bu simit çeşidinin en önemli özelliği, (rahmetli babacığı­mın iş yeri
Bahçekapı’da olduğu için çokçasına yediğim bu simidin tadı hala damağımdadır…)
fırında değil kazanda pişmesiydi. Susam­sız, altın sarısı renginde olan bu
simide, çok az ya da hiç tuz konul­mazdı. Günümüzde bu simit çeşidinden sadece
Bahçekapı civarında bir-iki yerde satılmaktadır.

Stepneli Otomobiller:

50’li-60’lı yıllardan kalma otomobillerin araka kaputlarının
üzerinde yatay olarak yedek bir lastik oturtulmasına müsait stepne yatakları
bulunurdu. Herhangi bir lastik patlamasında, hızlı müda­haleye olanak veren bu
yedek tekerlekli otomobillerin en bilinen modelleri, Dodge ve DeSoto’ydu. Bu
araçların ve stepnelerin rengi genelde siyahtı…

Lağımcılar:

Sokak aralarında ‘lağımcı’ diye bağırarak dolaşan ustalar var­dı.
Bu esnaf takımının arkasında büyükçe bir heybe olur, heybenin içinde de,
tıkanan lağımı açmaya yarayan kazma, kürek, pompa, çe­şitli çap ve boylarda
tahta, demir çubuklar ile bol miktarda paçavra ve bez bulunurdu. Bu meslek
erbabı, gideri tıkanmış bir evin bu sorununu; saymış olduğumuz bu basit
araçlarla kısa bir sürede gide­rirlerdi. Kendilerine has bağırışları olan bu
ustalar, sesleri duyulunca derhal tanınırdı…

Bileyciler:

O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde körleşmiş bıçakla­rı
keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci
ustaları dolaşırdı. Bu ustalar, biley makinelerini sırtlarında taşırlardı.
Müşterinin evinin önünde makinesini yere koyararak, bunun üzerindeki yatay mile
geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını, ayak hizasındaki pedal yardımıyla
sabit bir hızla çevirmeye başlar ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen
diskin üzerine, elindeki kör bıçağı değişik açılarla temas ettirip kıvılcımlar
oluşturarak biley­lerdiler.

Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen bileyicilere rastlanabilmektedir.

Otobüs Biletçileri:

İ.E.T.T (İstanbul Elektrik, Tramvay, Tünel) otobüslerine binildiğinde
otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan, önünde
menteşeyle tutma demirine bağlanmış; gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik
bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde
koçan, ko­çan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi.

Biletçilerin kullandıkları kalemin arkasında silgi bulunurdu. Bu
silgi yardımıyla bileti koçanından ayırırlardı. Asıl görevleri bilet kesmek
olan biletçiler, biletin kullanılacak bölgesi geçtiği halde inmeyenleri uya­rırlar,
yolcuların sürekli ön kapıya doğru yürümelerini hatırlatırlar, şayet görev
yaptığı araç troleybüs (boynuzlu otobüs!) ise, keskin virajlarda havai
tellerinden ayrılan troleybüs çubuklarını (troleybüsün boynuz gibi üzerinde
olan ve havai elektrik hattından güç sağlayan çubuklar.) yerlerine
oturturlardı…

Gaziler:

90’lı yıllara dek Kurtuluş Savaşı Gazilerimiz vardı. Çok yaşlı,
sakallı, bastonlu ve genellikle Gazi üniformalı bu kahramanlarımızın
göğüslerinde; başta İstiklal Savaşı Madalyası olmak üzere çeşitli ma­dalyalar
bulunurdu. Son dönemde Güneydoğuda teröristlere karşı Türk Silahlı
Kuvvetlerinin girişmiş olduğu mücadelede yaralanarak ‘Malul Gazi’ unvanı alan
kahramanlar ile Türk Milletinin yüksek menfaatlerini korumak ve savunmak adına
yabancı bir ülkenin silahlı kuvvetleri ile bilfiil savaşa giren ordu
mensuplarına (İstiklal Savaşı, Kore ve Kıbrıs savaşlarına katılanlara) ‘Gazi’
unvanı verilmiştir.

‘Şehit’ nurlanmış, ‘Gazi’ onurlanmış askerdir. Türkiye Cum­huriyeti
Devletinin kuruluşundan günümüze İstiklal Savaşı, Kore Savaşı ve Kıbrıs
Savaşlarının Gazileri mevcut olup, günümüzde ya­şayan bu Gazilerin sayısı
37.000 civarındadır. Ancak yaşayan İstiklal Savaşı Gazimiz kalmamıştır.

Güneydoğuda P.K.K terörünün en yoğun yaşandığı yıllar­dan günümüze
o bölgede harekâta katılan Türk Silahlı Kuvvetle­ri mensuplarından ne kadarının
‘Malul Gazi’ oldukları konusunda ulaşabildiğim bir bilgi kaynağı bulamadım.
Ancak o uzun süreçte binlerce görev malulü Gazimizin olduğu kesindir.

Milletimizin gurur timsali olan Gazilerimize şeref aylığı adı
altında çok cüzi bir maaş ödenmekte olup, bu maaş bile son birkaç yıldan beri
ne yazık ki, iki kategori halinde ödenmektedir! (SGK sis­teminden emekli maaşı
alanlara daha az, almayanlara ise daha fazla maaş ödenmektedir. Bu uygulama
halen Gaziler arasında büyük bir üzüntü kaynağı olmaya devam etmektedir…)

Beyazıt Hürriyet Anıtı:

27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen ve ülke yönetimine el konulan
askeri müdahaleden sonra; ‘Beyazıt Meydanının’ adı, ‘Hürriyet Meydanı’ olarak
değiştirilmiştir. 60 askeri müdahalesinin ardından, meydana bakan Marmara
Çarşısı’nın önündeki geniş kal­dırımın ortasında geniş bir kaidenin üstüne, bir
yontu taş oturtul­muştu. 27 Mayıs İhtilalinde ve ihtilalden hemen önce bu
meydanda yapılan öğrenci hareketlerini, gösterilerini simgeleyen bu heykel, 12
Eylül 1980 de gerçekleşen askeri müdahale sonrasında bulunduğu yerden
sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konulmuştur…

Gezici Migros Kamyonları:

O yıllarda İstanbul’un belli noktalarında park ederek, gün boyu
satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapa­lı, burunlu
Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı
kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel
görünümlü bir tezgâh haline gelir ve satış elemanları bu tezgahın arkasına
geçerek istenen şeylerin satışını ya­parlardı..

Çok iyi hatırlıyorum! İstanbul’da oturduğum Kumkapı sem­tinde de
Migros’a ait bu kamyon bizim sokağa gelirken bir cıngıl sesi duyulur ve
mahallenin ben de dâhil tüm çocukları; içinde türlü, türlü yiyecekler olan bu
kamyonun etrafını sarar, yapılan alışverişi izlerdik.

İstanbul’un pek çok semtini dolaşan bu kamyonlar, 1980’le­rin
ortasından sonra yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısından çıkılan içi
iki taraflı raflarla donatılmış, camsız turuncu renkli Mig­ros otobüslerine
bıraktılar. 1990’larda ise gezici Migros uygulaması tamamen kaldırıldı.
Günümüzde ise internet üzerinden verilen her türlü sipariş kişiye özel olarak
araçlar ile istenen yerlere ulaştırılmak­tadır…

Devam Edecek

Zamları Kanıksamaktan Başka Bir Tuhaflığımız Yok

0

Veya HAYAT PAHALILIĞINDAN RAHATSIZLIK
DUYMAMAKTAN BAŞKA BİR RAHATSIZLIĞIMIZ YOK diye de başlık atabilirik. Tuhaflığın dükkân adı olduğu bir diyarda
rahatsız olan doktora gitsin.

Mazlum’u getirin bana!” yahut mazlum bir toplum verin bana. Eğlenmek
istirem, Mazlum’un ismini değiştirirem; Muaz-Zam
olsun bundan kelli.. “Sen ne pişirdin, sormirem / Gözüm perdeli, görmirem.”

15
Haziran 2021’de 1 litre benzin 7,8
lira ve mazot 7,3 lira iken 1 yıl
sonraki fiyatı 28,5 ve 28 liralar civarında. 7 ile 4’ü çarpmayı biliyorsanız bıldır & bu yıl kaça katlandığını da öğrenmeye cesaret edebilirsiniz.

15
Haziran 2021’de çeyrek yüzyıllık yani 1’in 4’üne gelmiş bir öğretmen 6 bin lira ancak alırken 2021-Temmuz ve
2022-Ocak zamlarıyla bugün yani tam 1 sene sonrasında 8 bin 600 lira alabilmekte. Hadi, toplam % 35’lik Temmuz-2022
zammından 3 bin ekleyelim; olsun 11 bin
600
. 400 lira da fatura yuvarlaması yapalım ve olsun 12 bin. Ne oldu; ikiye katlandı mı? Geriye ne kaldı; 2 kat daha mı? 24 bini ne zaman bulur; seneye bu vakitler mi, 2024 mü?

Petrol
fiyatları cart-curt da elektrik-doğalgaz, şeker-un-yağ, et-süt, kâğıt-kereste
ve sair kalemlerde durum nasıl; açık arttırmalı mı, mendilvari katlamalı mı? “Namussuza ballı kaymak yedirir / Namusluya taş yutturur bu düzen” dar gelirlileri darağacına gönderene dek
çömlek patladı’ demek yok ha!

Öğretmenin
ek ders ücreti 27,3 lira; bari 1 litre benzini 1 ders saati ücretine
endeksleyelim
de dörtnala giden enflasyonu biraz yoralım, azıcık
zorlayalım. Yada salın yularları, yakıt 50-60 lira olsun; ikinci fili, üçüncü
fili isteyelim. Neydi o türkü:

1
fildir, 2 fildir, 3 fildir,

4
fildir, 14 fildir…

Bana
bir bade vir.

Ne
demişiz bir yazıda; “Benzine zam üstüne
zam yapıldığında benzinlikte sıraya giren bir milletiz biz, ertesi gün zamlara
karşı eyleme geçen değil; uyarız suyun akışına vesselâm.”
Durmak yok; yola
da devam, akışına bırakmaya da devam.

Temmuz’da
% 35 zamlayıp çalışanları sevindirik
edeceklermiş. Taban fiyatları açıklıyorum: yüzde 35’e cümle kurmaya bile
değmez, zaten 35-36 saat içinde erir. Yüzde
100
zam olsa bi 70’lik, yüzde 135
zam yapılsa bi 35’lik daha ilâve gerektir. Yüzde
200
olsa hafif bir tebessüm ve minik bir teşekkür, yüzde 300 olsa 3-5 ay lâf sokmadan idare ve seçime şükür.

·       
Açlık sınırı
nedir Usta?

¾   
Bir ülkenin
insanîlik/slamîlik endeksindeki yeri, yani asgarî ücret oranıyla arasındaki
fark

x
(çarpı) günahkârlık katsayısı. Aç insanların ülkesinde tok olan cennet levhalı cehennem sitesi.    

·       
Tokluk sınırı
nedir usta?

¾   
Yokluk çekenlerin
sinir ucu.. Müslümanlık için
köprüden önce son çıkış
..

·       
Ya yoksulluk
sınırı?

¾   
Bir toplumda
azamî müşterektir, çoksulluğu çöküş
demektir.

·       
Usta ciddi misin?

¾   
Cidsizim, tekinsizim,
kanıksamaya tanıksadım; rahat mıdır, rahatsızlık mıdır arayışım?!

                        “Bir
kelimenin dibine doğru düşüyorum

 Tanrım,
alışmakla cezalandırma beni!”

            Bereketini gör İlhami
Atmaca
ve dahi muradın kerevetin olsun
ey
halkım!

Türk Turizmi Hakkında

Türkiye’yi Tatil ve Turizm bakımından en fazla ziyaret eden
ülkeler

1.      
Rusya

2.      
Almanya

3.      
Ukrayna

4.      
Bulgaristan

5.      
İran

6.      
Irak

7.      
Bulgaristan

8.      
Polonya

9.      
İngiltere

10.  
Afrika ülkeleri

 

Sıralama böyle devam ediyor!

Türklerin Tatil ve Turizm bakımından en fazla ziyaret ettiği
ülkeler

1.      
Ukrayna

2.      
Gürcistan

3.      
Yunanistan

4.      
Bulgaristan

5.      
Almanya

6.      
ABD

7.      
İran

8.      
İtalya

9.      
Fransa

10.  
Avusturya

 

Bizim tercih sıralamamız da böyle!

***

2019-2022 yıllarına ait olan ve
yıllara göre değişkenlik gösteren bu ortalama bilgileri internetten Turizm ile
ilgili resmi ve özel firmaların sitelerinden edindim.

Azerbaycan ile gidiş gelişlerimiz
iki devlet bir millet olduğumuzu geç de
olsa anladıktan sonra arttı!
Ama az.

Özbekistan, Kırgızistan,
Kazakistan, Türkmenistan gidiş geliş olmuyor mu?

Oluyor elbette! Ama az!

***

Turizm dediğin sadece, gel
Antalya’ya yat uzan, biz gidelim
Kıbrıs’a kollu makinelere dayan değil sadece!

Bunun!

Sağlık turizmi var

Eğitim turizmi var

Kültür Turizmi var

Yemek Turizmi var

Tekstil Turizmi var

İnanç Turizmi var

Ekonomi ve Bilim Turizmi var

Spor Turizmi var

Kongre Turizmi var!

Dalış Turizmi var!

Yarış Turizmi var!

Var da var!

Neden bu tür ihtiyaçlarda Türkler
olarak aklımıza ilk önce soydaş ve kardeş ülkeler gelmesin!

***

Gelmeli ve gelmesi için de gayret
göstermeliyiz.

Turan dediğimiz ülkünün içi böyle
böyle dolar.

Türkiye de ne yok! Her şey var.

Öyle ise ilk önce soydaşlarımızın
bize gelmesi için projeler üretmeliyiz.

Turan coğrafyasında ne yok! Her şey var.

Öyle ise ilk önce soydaşlarımızın
ülkelerini ziyaret etmeli, hep parasal hem de kültürel alışverişi
arttırmalıyız.

Bu görev de en fazla non-governmental
organizations’lara yani Hükümet dışı
organizasyonlara
yani sivil toplum kuruluşlarına düşer.

Yani! Bize düşer.

Bu Milli Meseleyi, Kocaeli Milli
Kuruluşlar olarak gündemimizin ilk sırasına aldık, bizim dışımızdaki dernekler
de gündemlerine alır inşallah.

Her şeyi Devletimizden
beklememeliyiz.

Google’ye yazın bakın, Azerbaycan’da,
Türkmenistan da, Kazakistan da, Özbekistan da ve dahi bütün Turan coğrafyamızda
ne şehirler, ne dağlar, ne denizler, ne yaylalar, ne tarihi ve kültürel miraslar
var, zaten ne ararsan önce kendinde ara
demişler.

Ne yok ki, her şey var ve
anlaşmak için de Türkçe yetiyor!

Bu Turizm anlayışı değişikliği
ile hem soydaş devletlerimizle kaynaşmamız artar, hem ekonomik getirileri ile
Turizm gelirlerimiz artar, hem de aynı gelenek görenek ve ahlak yapısına sahip
olduğumuz için kültürel ve ahlaki yozlaşma olmaz.

Ticari ortaklıklarımız iş
birlikteliklerimiz bile artar.

Gele gide özümüze döneriz inşallah.

Selam ve dua ile.

RİT (Resmî İkameli Türkçe) LÜGAT

0

Grameri Olmayan, Bol Problemli Bir Dil: Türkçe

İnsan
kalabalıklarını millet hâline getiren en köklü unsur ‘dil’dir. Bu dil, biz Türkler için Türkçe’dir. Dil olmadan, millet
teşekkül etmez. ‘Millet’ hâline gelmiş insan kalabalıkları, dilini koruyamazsa
zaman içinde erir ve târih sahnesinden silinir. Hazin bir tecellidir ki; Türk
Dili, grameri, bir başka ifâde ile değişmez dil bilgisi kaideleri olmayan, bol
problemli bir dildir. Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü bâzı dostlarımız aksini
iddia ediyor: ‘Türkçe’nin grameri vardır,
problemi yoktur
.’ Keşke öyle olsa… Kim istemez ki?

Dil, kültür ve
millî varlığın en önemli unsurudur. Dil bilgisi kaideleri de bu unsurun kilit
taşı, koruyucusu, besleyicisi ve sağlıklı gelişmesinin temel kaynağıdır.

Dil, tabîi ve
canlı bir varlıktır. Zaman içerisinde bâzı sebeplerle değişikliklere
uğrayabilir. Dildeki bu değişikliklerin dil bilgisi kaidelerine göre olması
şarttır. Kelimelerin türetilmesi, cümle içindeki yerleri ve mânâsı, dil bilgisi
kaidelerine göre olmalıdır. Türkçe, kelime türetilmesi bakımından dünya dilleri
içerisinde en geniş imkânlara sâhip dildir. Buna rağmen ve ihtiyaç varsa; siyâsî,
ticâri, askerî ve sosyal ilişkilerde bulunduğumuz milletlerden kelime
alabiliriz. Bunun şartları vardır. Alınan kelime Türk fonetiğine göre telâffuz
edilecek ve yazılacak. Türkçe’de karşılığı varken, ihtiyaç söz konusu değilken
yabancı dillerden, ait olduğu milletin söyleyişiyle kelime alınması: kelime
istilasıdır. Kelime istilâsı, kültürü zayıflatır, millî yapımızı zedeler.

Türkçe’de ilk dilbilgisi kitabı 1530 yılında Bergamalı Kadri tarafından yazıldı. ‘Müyessesiretü’l-Ulûm
isimli eser Kanûnî Sultan Süleyman Han dönemi sadrıâzamlarından, önceleri ‘makbul’, öldürüldükten sonra da ‘maktûl’ olarak anılan Pargalı İbrâhim
Paşa (1523-1536)’ya sunulmuştur. Eser 1946 yılında Besim Atalay (1882-1965)
tarafından Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Fransız Türkolog
Prof. Jean Deny’nin yazdığı ‘Türk Dil
Bilgisi
’ isimli kitap 1921 yılında yazıldı. Eseri Ali Ulvi Elöve
(1881-1975) Türkçe’ye çevirdi, 1927 yılında yayınlandı. Prof. Dr. Tahsin
Banguoğlu’nun (1904-1989) ‘Türkçe’nin
Grameri’
isimli kitabı 1959 yılında, Prof. Dr. Muharrem Ergin’in
(1923-1995) ‘Türk Dil Bilgisi’ isimli
eseri 1962’de yayımlandı. Tâhir Nejat Gencan’ın (1892-1980) ‘Dilbilgisi’ isimli eseri 1979 yılında,
Prof. Dr. Mehmet Kaya Bilgegil’in (1921-1987) ‘Türkçe Dilbilgisi’ isimli eseri 1982 yılında, Prof. Dr. Zeynep
Korkmaz’ın (1921- ) ‘Türkiye Türkçesi
Grameri / Ses Bilgisi
’ isimli eseri 2003 yılında, Prof. Dr. Günay
Karaağaç’ın (1949-2021) ‘Türkçenin
Dilbilgisi
’ isimli kitabı 2013 yılında yayımlandı.

Bunların çoğu,
çok kıymetli, kaynak kitaplardır. Fakat hiçbiri, ders kitabı olmanın ötesine
geçememiş, ihtiva ettiği sağlam esâsa dayalı bilgiler, mevzu ile alâkalı devlet
kuruluşları tarafından ‘yok’ hükmünde
kalmıştır. Bu sebeple de kalem erbabı, bu kitaplarda yazlı kaideleri rehber
edinmemiştir.

***

Diğer taraftan
Türkçe sevdâlısı birkaç idealist; feryat-figan, Türkçe’mizi itelenmekte olduğu
uçurumun kenarından kurtarmaya çalışmaktadır. Bu çalışmalara Türkolog Geoffrey
Lewis (1920-2008) ‘Türk Dil Devrimi:
Trajik Bir Başarı
’ isimli eseriyle Amerika’dan katıldı.

İdealist
Türkçe sevdâlılarından  biri olan Lise
Edebiyat Öğretmeni C. Yakup Şimşek
(1962- ), 2013 yılında yayımladığı ‘Dilin
Tetiği Bozuldu
’ isimli eserinden sonra kaleme aldığı, 2022 yılında
yayımlanan ‘RİT (Resmî İkameli Türkçe
LÜGATİ
’ isimli muhteşem eseri ile Türkçeyi taammüden katledenlere ağır bir
darbe indiriyor.

Yakup Şimşek, ‘Resmî İkameli Türkçe’ tâbirini şöyle
açıklıyor:

Türkçe konuşan insanlar (millet, kavim, halk, topluluk vd.) tarafından dilin tabîî
seyri içinde benimsenip kullanılan dil unsurlarının (ek, kelime, kelime grubu
vd.) yerine geçmek üzere -dilin tabîî yapısına ve kānunlarına aykırı
olarak- devletin
karârı,
kuvveti ve faâliyetiyle
ikāme edilmiş unsurlarla şekil verilen Türkçe”dir.   

 

TDK tarafından ve resmî metinlerde bu dile “Öz Türkçe”, bu faâliyete “dil
inkılâbı, dil devrimi
” vs.
denmiştir.

 

Meseleyi
ele alıp dikkatle araştıran kişiler, yakıştırılan ve yapıştırılan
Öz Türkçeetiketinin bu dile
aykırı durduğunu ve eğreti oturduğunu görmüşler, b
u
yüzden farklı adları uygun bularak ileri sürmüşlerdir: “TDK Lehçesi, Uydurukça, Uydurca, Düzme Devlet Dili, Resmî
Argo, Devlet Argosu, Kurbağaca, Çitakça
” vb…

 

(Bunlardan “uydurukça” kelimesi en çok rağbet görendir. Fakat bu “uydurukça” ismini târif etmek
zordur.
TDK
lügatinde de yer verilmeyen bu “uydurukça
kelimesi, lastik gibi her yöne çekile
n bir söz
olmaktan öte gitmiyor. Ayrıca, bu “uydurukça,
uydurukçacı
” tâbirleri birtakım siyâsî ve ideolojik sınıfların diğer
bâzı grupları suçlarken kullandığı bir işâret hâline de gelmiştir.)

 

Başka isimler de verilmiş olabilir. Fakat bu yeni
dilin temel vasfı resmî ikāme
olduğu için bizce hepsinden daha doğru isim
Resmî İkāmeli Türkçe: RİT”tir.

 

Aslen
Türkçe olsun veyâ olmasın, dilimize meşrû ve doğru yollardan girip yerleşmiş
dil unsurlarının yerine, resmî karar ve faâliyetlerle ikâme edilen her kelime
RİT kelimesidir. RİT kelimelerini diğerlerinden ayırt eden unsur, “ikâme”
olması ve bu ikâmede “resmî güç” faktörünün bulunmasıdır. Me­selâ “sayrı”nın
yerine “hasta”nın yerleşmesinde resmî karar ve güç yoktur; fakat “mekteb”in
kaldırılıp yerine “okul”un
getirilmesinde vardır.

RİT’in
Türkçeye -hattâ bütün dillere- aykırı olan tarafı, ikâme karârının millet
değil, devlet tarafından verilmiş ve yerine getirilmiş olmasıdır.

***

“Kelimelerin
devlet tarafından değiştirilmesi” şeklinde bir müdâhale dile uygun mudur?

TBMM’nin
ismi bütün resmî literatürde “TBUK: Türkiye Büyük Ulus Kamutayı” yapılsa doğru olur
mu?                                        
Böyle bir değişikliğe mâkul bir gerekçe bulunabilir mi?

Evet,
devletimiz buna benzer binlerce kelimeyi değiştirse dile uygun bir tasarrufta
bulunmuş sayılır mı? Türkçe üzerine çalışan gramerciler, lügatçiler,
etimologlar vb. bunun cevâbını açıkça vermelidir.

 

39 sayfa hacimli ‘Mukaddime
bölümünde yer alan tâli başlıklarından örnekler:

 

*Türkçede RİT’in Yol Açtığı Haller. *RİT Kelimeleri, Yerinde Kullanılıyor
mu? *Öz Türkçecilik Türkçeye Aykırıdır. *RİT’in Kıstas ve Esasları Nelerdir?
*RİT Lügati Nasıl Hazırlandı? *Bu Sâhada Daha Önce Yazılmış İki Eser. *RİT
Kelimelerinin Tasnifi. *RİT Lügatinin Kullanılışı Hakında.

 

Eserin 47 – 383. sayfalar
arasındaki ‘Sözlük’ bölümünden birkaç
örnek:

ACIMASIZ: Türk Dil Kurumu
(TDK)1935’te ‘gaddar, zâlim’ yerine ‘gücemen’ kelimesini, 1945’te ‘merhametsiz’
karşılığında ‘acırganmaz’ kelimesini uygun görmüş ve ileri sürmüştür. Ali Püsküllüoğlu’nun
Türkçe Sözlük’te merhametsiz: katı yürekli, pek yürekli, seng-dil, saht-dil;
Allah’tan korkmaz, insafsız; gaddar, zâlim. Kuşku: en acımasız, en güçlü
düşman. Orhan Külkülü (OÜ) eserinde: kıyıcı, amansız, aman vermez, bîaman.

BEĞENİ: (TDK 1935’te ‘zevk’
yerine ‘mez, tadı’ kelimelerini uygun görmüş ve öne sürmüştür. 1945 lügatine
‘beğeni’yi almayan TDK, sonradan yine sâhiplenmiştir.

CİNSEL: (TDK ‘bâhî, şehvânî
yerine 1935’te kösnül kelimesini uygun görmüştü.

ÇABA: TDK 1935’te ‘cehd, himmet’
yerine ayrıca ‘dürüş’ kelimelerini; mücâhede, gayret, himmet yerine ‘dürüşme’
kelimesini uygun görmüştü. TDK tarafından ‘sa’y. Cehd, himmet, gayret’ yerine
ikame edilmiştir.

DENEYİM: TDK tarafından ‘tecrübe
yerine 1935’de ‘deneç, denev’ 1945’te ‘deney’ kelimesini uygun görmüştür.

EDİMSEL: TDK daha sonraki yıllarda
‘fiilî’ yerine ‘eylemli’ kelimesini ileri sürmüştür.

FİZİKSEL: Fizikî, hikemî, bedenî,
cimânî, maddî.

……………

ZORUNLU: 1935’te ‘mecbûrî yerine
‘yükümel, yükümü altında, sözlerini ileri sürmüş, ‘vâcib’ yerine zorunlu’nun
yanı sıra sıkınçlı kelimesini sunmuştur.

***

Türkçemizi doğru ve güzel konuşup
yazmak isteyenler için başucu / el kitabı olan eser 16,5 X 23,5 santim
ölçülerinde 383 sayfadır

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

Bir Nebze İnsan (4)

0

     Âlemde / dünyada,
her şeyin yüzünde; hikmet / İlâhî gaye ve maksadın eserleri görülür. Bunun
gibi, en uzak, en geniş, en ince kesret / çokluk tabakaları üstünde de; hikmet
/ var ediş amaçları, ihtimam / yaratılışda gösterilen dikkat ve özenin eser ve
izleri müşahede edilmekte ve görülmektedir.

     Kesret ve
tekessürün / çokluğun, binbir hikmetinin müntehası / neticesi olan; insanın yüz
ve sima sahifesinde; kader kalemi ile pek çok çizgi, hat, nakış ve nişanlar
yazılmıştır. Hatta cildinde ve ellerinin içlerinde geleceğe dair işaret ve
noktalar vardır.

    
Evet, insanın el ve avuç gibi yerlerinde; onun ruhundaki istidat ve
kabiliyetlerin, neye münasip ve uygun olduğunu gösteren, kaderce  belirtilmiş yazılar vardır.

     Malûmdur ki,
insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar ve harekeler;
insan ruhunda, yani insanın benliğinde bulunan; mânâlara, mâneviyatlara / his
ve inanca ait şeylere delalet eden / delil olan alâmet ve işaretlerdir.

     Aynı zamanda bütün
bunların; insanın fıtrat / yaratılış, tabiat, mizaç ve huyunda; kader
tarafından yazılan mektup ve mesajlara da, işaretleri vardır.

     Evet, kesretin en
uzak ve en geniş ve en ince devair / daireler ve tabakat / tabakaları üstünde
dahi; hikmet, ittikan / sağlamlık ve ihtimam / özen gösterilmiş eserler
parlamaktadır.

     Eğer istersen,
kesretin nihayet derecede inbisat / genişleme ve intişar / yayılma ile, tekessür
edip çoğaldığı görülen insanın; cilt ve suretine bak! Ta kudret kalemi, onun
alnı, yüzü ve avuçlarının sahifesini nasıl ince çizgi, yazı, nakış ve âletlerle
haşiyelendirdiğini / notlandırdığını göresin.

     Bu çizgi ve
nakışlar; insanın ruhundaki istidat ve mââni / mânâlara ve boynunda asılı
bulunan amel defterine delalet ediyor. Bu da, fıtrat ve yaratılışında yazılı
bulunan kaderin cilvelerine işaret etmekte. Hatta öyle ki, bu kadere ait
tahşiyeler / yazılımlar, hiçbir surette kör tesadüfün ve a’ver / kör ittifakın
duhulüne / girmesine bir menfez, bir delik bırakmamışlardır.

     x

     Şu dünya hayatına
muhabbet ve sevgiyle müptelâ / tutkun olan bazı insanlar, o hayatın vücuda
gelmesinden maksat ve gayenin; yalnız o hayata hizmet etmek olduğunu sanıyor! O
hayatın bekalı ve sonsuz olarak devam edeceğini zannediyorlar!

     Bu dünya hayatının
başka bir faydası olmadığını düşünüyorlar! Yani Fâtır-ı Hakîm’in / her şeyi
hikmet ve gayeli yaratan Allah’ın; hayat sahiplerinde, canlılarda ve
insaniyette / insanlık cevherinde / haslet ve özelliklerinde vedia / emanet
olarak koyduğu bütün acip / şaşırtıcı cihazlar ve harika / olağanüstü  techizat / donanımlar; seri’ / çabuk bir
şekilde zeval ve yok olan şu hayatın hıfzı ile bekası için verildiğini kabul
ediyorlar!

     Halbuki kazıye /
hüküm öyle olduğu takdirde, kainattaki nihayetsiz ve sonsuz nizam, tertip,
düzen ve düzgünlüklerin şahitlikleriyle; yeryüzünde görünen hikmet, inayet,
intizam ve abessizlik / boşuna olmayış gibi delil ve bürhanların; tam tersine
abesiyete, israfa, intizamsızlığa, hikmetsizliğe yani gayesizliğe delil ve
bürhan olmaları lâzım gelir.

x

     Aklı bozulmayan
bir şahıs, ince düşünmesi sonunda anlar ki, meselâ bal arısını pek çok şeylere
fihriste / liste yapan Allah; kâinat kitabının pek çok mes’elelerini insanın
mahiyetinde / içyüzünde yazmış.

     İncir çekirdeğine,
incir ağacının programını koymuş.    

     İnsanın kalbini
de, binlerce âlemlere örnek ve pencere yapmış.

     İnsanın
hafızasında ise, hayatını tüm ayrıntılarıyla ortaya koymuş.

     Şüphesiz, bütün
bunlara ancak ve ancak; her şeyi yaratan Allah muktedir olabilir.

     Evet,

     Böyle bir tasarruf
/ bir şeye sahip olup idare etme, mülkünü istediği gibi kullanma;

     Yalnız ve yalnız, Âlemlerin
Rabbi’ne mahsus bir hatem ve mühürdür.

Mazide Kalan Türkiye…-3-

Ayı Oynatıcılar:

Bu manzara benim yaşamım boyunca unutamadığım bir
insanlık ayıbıydı! Doğal yaşamına müdahale ederek, türlü işkencelerle bazı
hareketleri öğrettiğimiz, burnuna geçirilen halkayla da güya insanlara gösteri
adı altında bazı garip hareketleri yapan ayılarla; bir elinde tef, diğerinde
uzun bir sopanın ucunda ayının burnuna bağlı bir zincir ve kavruk bir
Çingene’den oluşan bu ikili; daha çok turistik yerler ve sokak aralarında
gösteri yapardı. Elindeki tefi; dokuz-sekizlik bir ritimle çalarak, şarkı
söyleyen çingenenin, arada bir elindeki sopayla ayıyı dürtmesiyle ayının sopaya
tutunarak, iki ayağının üzerine kalması, bazen yere yatarak bayılma numarası
yapması ilginç bir şovu ortaya koyardı.

En çok tutulan gösteri
ise: “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır? “sorusunun ardından,
ayının sırt üstü yere yatarak bayılma numarası yapmasıydı. Gösteri sonrasında
Çingene başından çıkardığı kasketi ile seyircilerden para toplardı.

1980 sonrasında ayı
oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvanlar toplanarak, Uludağ’da oluşturulan
‘ayı yetiştirme ve iyileştirme merkezine’ götürüldüler. İnsanların doğal
yaşama, doğal yaşamın canlılarına nasıl zarar verdiğinin en belirgin
yansımasından sadece bir tanesiydi…

Boncuklu Kasap Kapıları:

O dönemde çocuk
yıllarımın içinde kalan ve hep ilgimi çeken ama biraz da çocuksu oyunlarımın
içinde yer alan ‘boncuklu kasap kapılarını’ hiç unutamam. Özellikle yaz
aylarında; kocaman boncukların sıra, sıra dizildiği upuzun iplerle kapalı kasap
kapılarından içeri girerken, o bocukların çıkardığı şıkırtılı sesleri çok
hoşuma giderdi. Yaz sıcağının o boğucu atmosferinde; İstanbul’daki kasapların
pek çoğunun kapıları, içeriye sineklerin üşüşmesini önlemek için bu boncuklu
siperliklerle örtülü olurdu…

Dalyanlar:

60’lı yıllarda ülkemizi
çevreleyen denizler, bugünkü gibi balık çeşitlerinden yoksul halde değildi!
Marmara denizinin o kirletilmemiş tertemiz sularında tutulan balıklarının tadı;
boğazın eşiz güzelliğine tat katar, yerli ve yabancı herkesimden insanın
‘Boğazda ki, rakı balık keyfi’ hayatlarına büyük bir lezzet verirdi.

İşte o dönemin özellikle
uskumru, palamut, torik, lüfer ve kalkan balığı mevsiminde; kıyıya yakın sığca
kesimlerle, denizin dibine ağaç kazıklar çakılarak, bunların arasına geniş ve
hacimli ağlar gerilirdi. Balık sürüleri bu bölgeden geçerken, bir ucu torba
gibi açık olan dalyan ağlarından içeri girerler, bir süre sonra da dalyanın
ağzı kapatılarak içindeki balıklar kıyıya çekilirdi. Dalyan tahtalarının
birinde dalyan gözcüsü sürekli nöbet tutardı. Görevi; ağa balık sürüsü girince,
tuzağın ağzını kapatmaktı. En meşhur dalyanlar, Boğaz’da akıntının yoğun olduğu
noktalarda kurulu olan Kavaklar, Sarıyer, Beykoz, Çubuklu ve Salacak ile
Marmara kıyılarında Yenikapı ve Bakırköy dalyanlarıydı…

El Radyoları:

60 yıl önce o günlerde,
avuç içi kadar büyüklükte, yassı pille çalışan radyolar çok rağbet görürdü.
Bilhassa Pazar günleri TRT’nin canlı yayınla yayınladığı lig maçları, kulaklara
sıkıca yapıştırılan bu el radyolarını genelde erkekler kullanırdı. Yine o
dönemde radyosu olmayan otomobillerde ve diğer araçlarda da torpidonun üzerinde
yerlerini alırlar ve yol boyunca açık olurlardı. Benim de kullandığım bu
radyoların parazitini en aza indirmek için, dinlediğim zaman sık, sık yönünü
değiştirmek zorunda kaldığımı, daha dün gibi hatırlıyorum…

Mandolin:

60’lı yıllarda, ilkokul
çocuklarına çalmaları için adeta zorla dayatılan ama nedense çocuklar
tarafından hiç sevilmeyen adına ‘Mandolin’ denen bir İtalyan çalgısı pek
modaydı! Bu çalgı öylesine moda olmuştu ki, neredeyse tüm okullarda öğretici
kurslar açılır, bütün kırtasiyecilerde mandolin metot kitapları satılırdı…

Leblebi Tozu:

Çocukluğumuzu yaşadığımız
60’lı yıllarda vazgeçemediğimiz muzurlukların başında gelen, ağzımıza
doldurduğumuz ‘şekerli leblebi tozunu’ karşımızdakinin suratına püskürttüğümüz
o günleri unutmak mümkün müdür? Mahalle bakkallarında satılan, işaret parmağı uzunluğundaki
şeffaf torbalara doldurulan bu ‘muzurluk cephanesi!’, eğer ağızda fazla
tutulursa, boğaza fena halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. Boğulmak üzere olan
çocuğunu fark eden ebeveynler tarafından çocuk güzelce dövülür, leblebi tozunun
geri kalan kısmı aceleyle çöpe atılırdı…

Mızıkalar:

İlk mızıka sesini
duyduğumda, ‘Heybeli Ada da’ ilkyaz tatilindeydim.. Elinde garip bir aleti
üfleyen bir çocuk, bu aletten, ‘kovboy filmlerini’ izlerken duyduğumuz bir ses
çıkıyordu! Bu aletin adının ‘mızıka’ olduğunu öğrendim. Dudaklar arasında hızla
sağa, sola çekilirken üflenen bu aletten çıkan çok değişik sesler, işitenlerin
oldukça ilgisini çekmişti. Daha son pompalısının da kullanım alanı-mıza girdiği
bu ince uzun, dikdörtgenler prizması şeklindeki müzik aleti, 60’lı yıllarda
çocuklara alınan hediyelerin başında geliyordu…

Kabinli Motosikletler:

O dönemde motosikleti
olanların yarısından çoğunun motorunun yanında bir de kabini olurdu! Motorun
sağ tarafına takılı, bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek
koltukluydu. Sadece sağ tarafında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgârı kesen
bombeli bir camı, kabinin arkasında da, küçük bir bagajı vardı. İstanbul’da
genel olarak bu tür motorları kullananlar; motor kabinin içerisinde eşlerini ve
çocuklarını taşırlardı…

Devam Edecek

Babalar Günü Üzerine

“Baba olduktan
sonra göreceksiniz ki, kendi mutluluğunuzdan çok, çocuğunuzun mutluluğu ile
mutlu olabilirsiniz.”
 Balzac

“Artık yürümeyi öğrendim. Fakat hala düşmekten
korkuyorum. Ellerimi bırakma baba!”

 

Çocuklar
doğdukları ilk andan itibaren annelerine olduğu kadar babalarına da ihtiyaç
duyarlar. Çocuğun hem bilişsel, hem sosyal hem de duygusal gelişiminde babanın
rolü önemlidir. Demokratik ve destekleyici bir babanın varlığı çocuğun kendini
daha rahat ifade edebilmesine ve özgüven gelişimine destek olmaktadır.
Özgüvenin artması liderlik özelliklerinin gelişmesine ve hayatın içerisinde
karşılaştığı sorunlarla daha iyi mücadele edebilmesini sağlar.

Babanın
varlığı çocuğun kendini güvende hissetmesini ve kaygılarının azalmasını sağlar.
Babanın çocuğu ile ilgilenmek için ayırdığı zaman, birlikte yapılan
etkinliklerin çocuğa sağladığı zengin ve farklı deneyimler öğrenmeyi ve zekâyı
desteklemektedir.

Babası
tarafından sevildiğini, onaylandığını en önemlisi kabul edildiğini hisseden
çocuk öğrenmeye ve gelişmeye daha açık olacaktır. Çocuk ile ilişki kurmak için
büyümesini beklemeyin. Birlikte zaman geçirmeye ne kadar çabuk başlarsanız
aradaki ilişki o kadar güçlenecektir. .

Babalar çınar gibidir. Meyvesi olmasa da gölgesi yeter. Evlatlarının ulu
çınarıdır onlar. Çocukları ne zaman dara düşse, yürekleri bir nebze acısa,
kaçıp babaya sığınabileceklerini, gölgesinde soluklanabileceklerini bilirler.
Bir evlat için bunu bilmenin huzuru bambaşkadır.

Baba olmasaydı, evlatlar kimden öğrenirdi “doğruyu, dürüstlüğü, mertliği,
acımayı, ötelemeden sevmeyi, sevgisini paylaşmayı, paylaşmanın mutluluğunu.
Mutluluk kavramının engin anlamını.”

Çocukken anlatılan masallardaki gibi, herkesin bir kahramanı vardır. En
kötü günlerinde onları düştükleri dertlerden kurtaracağına inandıkları süper
kahramanları. Çocukların o kahramanı babalarıdır. Masal olmayan, dokunulan,
sığınılan, güvenilen. Varlığında emin olunan gerçek kahramandır babalar. Ne
zaman dara düşerse çocukları, destekleri yanlarında, elleri ellerindedir.
Omzuna huzurla baş konulan hakiki kahramanlardır babalar.

Balar evlatları için, her türlü özveriyi göze alarak gece gündüz demeden
çalışırlar. Evlalarını minicik bir fidan gibi, körpecik gonca bir gül gibi
ihtimamla koruyup kollar, sevgiyle sulayıp 
yetiştirerek topluma ve hayata hazırlarlar. Sevgi dolu kalpleri ile her
şeyin önüne ailelerini korlar.

Çocukların hayatta elde ettikleri bütün başarılarda babanın imzası vardır. Kendileri
uzaklarda olsa bile gölgeleri her daim üzerlerindedir. Evlatlarını her şeye
rağmen sever ve desteklerler. Güven ve umut olurlar. Bütün zorluklara rağmen
çocuklarının ayakta kalmalarındaki fer, azim ve iradedir babalar.

Tüm aşklar bitse, tüm sevgiler zamanla son bulsa. Yok olması imkansız bir  sevgi vardır ki, o da aile sevgisidir. Her
baba dünyanın en iyi babasıdır, O yüzden babası olan her çocuk çok şanslıdır.
“İyi ki varsın babam…” demenin doyulmaz hazzıdır bu.

Düşmelerin, kanayan dizlerin, acıyan canların, akıtılan göz yaşlarının
çaresidir baba. Ufacık bir içten gülmesi, sıcacık sarmalaması, bembeyaz
mendilini yaraya basması, müşfik parmakları ile buğulu gözleri silmesi, “bir şeyin yok canım” diyen güven veren
sesi ile paha biçilmez bir terapidir her çocuğa. Böyle bir çocuk “iyi ki düşmüşüm” duygularını yaşamanın
haklı gururu ile, “baba” kavramını, en içten, en gerçek anlamda tatmasına
vesiledir.

Attığımız ilk adımda yanımızdadır babalar. Düştüğümüzde ellerimizden tutup
kaldıran, düşmekten utanmamayı, kalkacak gücü bularak kalkmayı da öğreten yine
onlardır.

Annelik çok değerlidir. Kimse anne gibi sevemez, anne gibi koruyamaz. Ama
bir kişi daha var ki, “hem anne, hem de
baba olan babalar
”. Her baba aynı zamanda evladına annedir çünkü. Kalbimizin
acısını dindirmek için, kendi sıkıntılarına ve acılarına dönüp bakmazlar bile. O
yüzden her baba, en büyük şans en büyük servettir evlatlarına.

Bir babanın avladı için; “seninle gurur duyuyorum” söyleminden daha güzel ne olabilir ki? Baba bu
3 gizemli sözcük içerisine tüm sevgisini, emeğini ve teşekkürünü
sığdırmıştır çünkü.

Çocukken verdiği öğütleri anlayamayıp kızsak da bazı kereler, büyüdükçe
anlarız her lafının bir cevher, bir iksir ve hayat tecrübesi olduğunu. Bizi
gözünden sakınan, inciniriz korkusu ile yüreği titreyen babadır çünkü.

Bazen arada kilometreler olsa da; kalbini ve engin sevgisini, özlemini, her
an yanı başımızda hissederiz. Gözlerimiz nemlenir, içimiz bir hoş olur. Onunla
gurur duyarız yutkunarak.

En iyi öğretmenimiz, en sevgili arkadaşımız, biricik yoldaşımız odur. Bazen
sert baksa da istemeyerek, kalbinin sıcaklığı gizlidir yine de bu bakışlarda.
Mecbur olmuşluğun kırmaktan korkan munis parlamalarıdır bunlar.

Bin kez daha dünyaya gelsek, bin kez yine babamızın çocuğu olmayı yeğleriz
her birimiz. Bu; bize bahşedilen güvenin, özenin, sevginin emeğin, değer
vermenin minnettarlığıdır çünkü.

İlk oyun arkadaşımız, annemize karşı suçlu olduğumuzda en savunucumuz, sırdaşımız,
teselli edenimiz, mutluluk nedenimiz babamızdır. Saklambaç oynarken perde arkasından
görünen ayaklarımı görmezden gelen, kırdığımız eşyaların sorumluluğunu üzmemek
adına üzerine alan da babamızdır. 

Yaşlansak da onun gözünde hep çocuğuz. Evden ayrılırken “ne çabuk büyüdün”
diyerek bize sımsıkı sarılarak, mutluluğumuza kanat çırpmamıza ağlayan hep
babalardır.

Bazen “seni seviyorum” diyemese
de biricik sevdiği biliriz ki biziz. Kimi zaman ekmeğini kazanmanın telaşı
içinde, saçlarımızı okşamayı unutmuş, ya da zaman bulamamış  olabilir. İnanın onun varlığı sevgisidir,
bakışları taraktır saçlarımızda. Bunu yıllar sonra babamızın yaşına
geldiğimizde anlayacağız belki de.

“Babalar Günü”, ülkemizde 40 yılı aşkındır her yıl Haziran ayının 3. Pazar
gününde kutlanır. Babalarımıza sevgimizi sunduğumuz bir özel gündür. Evlatlar
babalarına bu özel günde türlü sürprizler yaparak onları ne kadar
önemsediklerini bir kez daha ilan ederler.

Fakat evlatlar babalarına karşı sevgilerini ispatlamak için bu günü beklememelidirler.
Sevgimizi göstermenin günü, yeri, yılda bir defası olamaz. Sevgi; kesintiye
uğratılmadan, ertelenmeden, her an, kesintisiz bir şekilde yaşanılması ve
paylaşılması gereken en güzel, en nadide, en eşsiz bir duygu selidir.

Aslında bir babanın aldığı en güzel hediye evladının doğum müjdesidir. O
yüzden ona en güzel hediyeyi doğduğunuz gün verdiniz zaten. “Babalar Günü” nde bundan
daha iyisini babanıza takdim etmek imkânsızdır.

 Ancak siz yine de bu günde onu çok
mutlu edecek, düşünülerek itinayla seçilmiş bir hediye alabilirsiniz Sevdiğimize,
değer verdiğimize tercüman olabilecek, duygularımızı yansıtabilen, onu ne kadar
önemsediğimizi vurgulayan hediyeler elbette ki daha anlamlıdır.

Hediye seçiminden sonra bu hediyenin kart notuna eklenecek ya da babanızın
gözlerine bakarak söylenecek güzel ve anlamlı sözler, günü mutlulukla
kutlamanıza katkı sağlayacaktır.

“Sesin öyle bir huzur veriyor ki
babam, küçük bir çocuk gibi hikâyelerinde tekrar uykuya dalmak istiyorum.
Yanında geçmişe dönüyorum ve seninle tekrar çocuklaşıyorum. Seni çok seviyorum…
İyi ki varsın benim bir tanecik babam.”
Gibi.

Tüm babalarımızın Babalar Günü’nü kutlu olsun.

Sevgiyle kalın…