22.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 306

Bir Nebze İnsan (11)

0

     Dünyada insana ait
çok emir / iş, husus ve özellikler vardır. Ama insanın; ne mahiyet / asıl, esas
ve içyüzlerinden, ne de akıbet / nihayet ve sonuçlarından haberi oluyor! Yani
olmuyor!

     Biri cesettir.
Evet, cesedi genç iken lâtif / hoş, zarif / şık ve güzel gül çiçeğine benzerse
de, ihtiyarlığı, kocadığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer, ona dönüşür.

     Biri de hayat ve
hayvaniyet / hayvanlıktır ki, zeval / yok oluş ve beka / sonsuzluk arasında
gidip gelmekte, mütereddit ve kararsızdır. Ancak, Dâim-i Bâkî / varlığı daimî
olan Allah’ı zikredip anmakla  muhafaza
edip koruması gerekir.

     Biri de ömür ve
yaşayıştır. Bunun hududu / sınırı tayin edilmiş / belirlenmiştir. Ne ileri, ne
de geri bir adım atar yani atamaz. Bunun için, insan elem çekmemeli,
üzülmemeli, mahzun olmamalı ve kaygılanmamalı. Çünkü insan buna; tahammül
etmekten, katlanmaktan âciz, zayıf ve güçsüzdür. Öyle ise, insan; takat
getiremeyeceği, yapmaya güç yetiremeyeceği tûl-i emel / uzun emel / aşırı arzu
ve istekler peşinde koşmaktan uzak durmalı.

     Biri de vücut ve
bedendir. Vücut zaten insanın mülkü değildir. Onun maliki / sahibi ancak
Malikü’l- Mülk / her şeyin maliki olan Allah’tır. Üstelik insandan daha ziyade,
ona karşı çok şefkatli, çok merhametli çok acıyıcı ve esirgeyicidir. 

     Binaenaleyh /
bundan dolayı, Malik-i Hakikî / asıl malik olan Allah’ın emir dairesi dışında,
insan; bedenine karıştığı zaman, sadece ona zarar vermiş olur. Tıpkı
ümitsizlikle sonuçlanan hırs gibi. Çünkü hırs / açgözlülük ve kanaatsizlik;
hasaret / zarar ve ziyanla sonuçlanır.

     Biri de belâ ve
musibetlerdir. Bunlar zail / geçici olup devamları yoktur. Zevalleri / yok
olacakları düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.

     Biri de, insan
burada misafirdir. Buradan da diğer bir yere gidecek. Misafir olan kimse,
beraberinde götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamamalı. Bu menzil / bu
konaktan ayrıldığı gibi, bu şehirden de çıkacak. Bunun gibi, bu fani / geçici
dünyadan da çıkacak. Öyle ise, aziz / izzetli ve saygın olarak çıkmaya
çalışmalı. Vücûdunu Mucid’ine / Yaratanına feda etmeli. Zira mukabilinde /
karşılığında büyük bir fiyat alacak.

     Çünkü, feda
etmediği takdirde, ya badiheva / gelip geçici heveslerle zail olur / sona
ererek yok olur gider. Veya O’nun malı olduğundan, yine O’na rücu eder / O’na
yani Allah’a döner.

     Eğer vücuduna
itimat eder / güvenirse, ademe / yokluğa ve hiçliğe düşer. Çünkü ancak vücudun
terkiyle vücut bulabilir. Allah’ı bilmekle, O’nu bulmakla, O’nu sevmekle,
O’nunla olmakla varlığı beka bulur. Çünkü Allah bâkî olduğu için, insan da
bâkîdir. Zira bâkî olandan olan da bâkîdir.

      Ve keza / yine
vücuduna kıymet vermek fikrinde ise, o vücuttan insanın elinde ancak bir nokta
kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaası / dört tarafıyla adem / yokluklar
içinde kalır. Ama o noktayı da elinden atarsan, vücudun tam manasıyla nurlar
içinde kalır.

     Biri de dünyanın
lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Taleb / istek ve dilemesi hâlinde
kalâka / iç sıkıntısına düşer. Sür’at ve hızla zevali / yokluğa gidişi
bakımından, aklı başında olan; onları kalbine alıp kıymet vermez. Zaten dünyada
çalışmayı değil, ona kalben bağlanmayı terk asıldır.

     Bu güzel âlemin
bir Malik’i bulunmaması muhal / imkânsız olduğu gibi; kendisini insanlara
bildirip tarif etmemesi de muhal ve imkânsızdır. Çünkü, insan, Malik’in
kemalâtına / mükemmelliklerine delâlet / işaret eden âlemin hüsnünü /
güzelliğini görüyor. Kendisine beşik olarak yaratılan dünyada, istediği gibi
tasarruf / idare eden bir halife olup, Allah adına hareket eder. Hatta insan;
dünyada aklıyla çalışıyor. Küçüklüğü, zaafiyeti / zayıflığı ile beraber;
harika, acip tasarruflarıyla, mahlûkatın / yaratılanların eşrefi / en şereflisi
ünvanını almıştır.

     İnsanın elinde,
cüz-i ihtiyarî / Allah’ın insana verdiği dilediği gibi hareket etme serbestliği
vardır.

Bütün sebepler içinde en geniş bir salâhiyet / yetki
sahibidir.

     Bundan ötürüdür
ki, Malik-i Hakikî / gerçek malik olan Allah’ın; rüsül / resul ve peygamberler
vasıta ve aracılıyla, böyle yüksek, fakat gafil abd ve kullarına kendisini
bildirip tarif etmesi zarurîdir. Böylece, o Malik’in evamiri / emirlerine ve
marziyatı / rızasına dair olanlara vâkıf ve haberdar olsunlar. Çünkü nübüvvet /
peygamberlik beşer / insan için zarurî ve elzemdir.

Bazı Motosiklet Sürücüleri Hakkında!

Bunda birkaç ay kadar önceydi!

Kuruçeşme mevki civarında seyir
halinde iken dikiz aynasından bir motosiklet sürücüsünün hızla geldiğini
gördüm,

Bulunduğum şerit, çalışma
nedeniyle daralıyordu!

İyilik olsun diye biraz sağa
kayayım oluşacak boşluktan o da rahatça yoluna devam etsin diye düşündüm.

Ben sağa kaydıkça motosiklet
sürücüsü de benimle aynı doğrultuda sağa kaydı, ve korna çalarak ortalığı ayağa
kaldırdı!

Şaşırmıştım.

Acıbadem hastanesinin arkasında
ki durağa doğru yanaşarak durdum.

Tüm aksesuarları giyinik robokop görünümlü  bir genç, sürat teknesinin iskeleye kavis
çizerek yanaştığı gibi, bana doğru yaklaşarak durdu!

Ve kaskını çıkartmadan!

         
Amca ne
yapıyorsun!

         
Ölsem
üzülmez misin?

         
Ben de
senin gibi bir babanın oğluyum!

         
Neden
şerit değiştirdin?

         
Ben senin
şeridinde kalacağını düşünerek hamle yaptım!

         
İn döv
istersen!

Gibi gerekli gereksiz tahrik
edici bir ton cümle kurdu.

***

Bunları sayarken bir yandan da kaskını bana doğru eğerek konuşuyordu!

Sakinliğimi muhafaza ederek!

         
Özür
dilerim kardeşim, hakkını helal et, amacım sana yol vermekti, seni zora
sokacağını tehlikeye atacağımı düşünemedim, bundan sonra dikkatli olurum dedim.

Dedim ama çocuk, 444 lü
numaraları aradığınızda operatörün okumak zorunda olduğu yazılı bir metin okur
gibi tüm ezberini sıralıyordu.

Ortada bir tehlike, aslında hatam
da yoktu ama, yine de üzüldüğümü ifade
ettim,

O sırada bir kamyonet ile iki
genç yaklaşmış durmuş bizi dinliyordu!

***

Gençlerden biri söze girerek
motosikletli gence!

Olayı gördüklerini, ortada
tehlikeli bir durum olmadığını motosikletli gencin youtoubeye maceralı “mümkünse kavgalı” aksiyonlu bir video yükleyebilmek
için olayı dramatize etmeye çalıştığını,

Kask kamerası ile çekim yaptığı
için konuşurken kafasını öne uzattığını söyleyerek, biraz yöresel biraz anonim küfürler
ile motosikletli gence çıkıştı!

Bizim robokop görünümlü
motosikletli genç planı deşifre olmuş
olacak ki
daha fazla uzatmadan artistik hareketlerle kalkış yaparak hızla
gidince!

Kamyonetteki gençlerden biri!

         
Abi bunların derdi, gerekirse yumruklaşıp kask
kamerası ile çektiği videoları motorcu sitelerinde paylaşmak! Hatta çoğunun
birlikte seyahat ettiği birbirini olay anında kayıt ettiği motosikletli
arkadaşı bile var!

         
Seni
kızdırmaya çalıştı ama başaramadı,

Deyince çok şaşırdım.

         
Bu işlerden geçinen sosyal medya ünlüsü gençlerin
sayısı gün geçtikçe artıyor, boş ver abi üzülme bu nesil fena dedi!

***

Eve geldim ve durumu oğlum Mustafa Kemal’e anlattım.

O da kamyonette ki gençleri
doğrulayıp bana internetten motosikletçi gençlerin önemli bir kısmı kendi
planladıkları çok belli olan, hatta bazısı olaydan önce niyetini anlattığı polis
çevirse bile durmayacaklarını övünerek anlattıkları, büyük araç sürücüleri ile
tartışma sahneleri ile dolu motosiklet seyahatlerini izletince vay ark. Dedim!

Ahlaki değil ama, zekice!

Demek ki, bizim hayretle ve
üzüntü ile izlediğimiz “çoğu kurgu”
videolardan bile para kazananlar varmış!

***

İşte o günden beri sosyal medyada
ve ya haberlerde yayınlanan motosikletçi
ve büyük araç sürücülerinin karıştığı olaylara
hep şüpheci gözle bakarım,

Ve emin olun %90’ın da mağdur
rolünde ki motorcunun haksız olduğu kanaatine varırım.

Dün akşam da yine haberlerde, bir
minibüsçü kendisi ile tartışan motosiklet sürücüsünü ezmek için ana yolda aracı
ile dairesel şekiller çizdiğini izledim.

Haberde olayın nasıl başladığı yoktu, sadece bir minibüs şoförü
aracını motosiklet sürücüsünün üzerine sürüyordu,

Motosikletlide küçük araç olmanın
avantajı ile minibüsün arkasında kalıyor ama kaçıp gitmeyi de düşünmüyordu!

Kim olduğu bilinmeyen biri de tesadüf bu ya onları çekiyordu!

Muhtemelen başrolde ki
motosikletlinin arkadaşı olan başka bir motosiklet sürücüsü!

Ve görüntülerin ardından “belli ki olaydan birkaç gün sonra” Whatsapp
ihbar hattından haberin ulaştıkları ulusal bir kanalın muhabiri ile profesyonel
bir hatip edası ile konuşan motosikletli “sözde
mağdur gencin”
röportaj izledim.

         
Suç duyurusunda da bulundum, konunun takipçisi olacağım
diyordu!

Kendi yaşadığım tecrübe ile
birleştirerek vardığım sonuç!

Motosikletli genç Minibüs
şoförünü delirtmiş, ve amacına ulaşmıştı!

Artık dilediği izlenme sayılarına
rahatça ulaşabilirdi!

Ulusal basına da çıkmış olması
olayı daha da izlenir kılmıştı!

**

Yani demem o ki!

İşsizlik manevi boşluk kolay ve
çok para kazanma arzusu çoluğu çocuğu tabir yerinde ise kurnazlıkta Nirvana’ya
ulaştırmış diye düşündüm!

Bir şoför, hele hele ömrü trafikte geçen işi gücü bu olan bir
minibüs şoförü aracında yolcusu da varken!

Kan beynine çıkmaz ise, “ki zorlarsan herkesin çıkar” tüm
ayarları ile oynanmaz ise, bir insanın
üzerine arabasını sürer mi?

Sürmez elbet!

Onların da geçim derdi, mazot
derdi, çoluk çocuk derdi derken bin tane
derdi var!

Yani bu yazdıklarım size de
tecrübe olsun, motosikletli gençlerimiz hem 4 tekerli araçlar gibi şerit
istikrarı ile motosiklet sürmüyor!

Sağdan, soldan, aradan dereden
vızz vızzz diye sürüyor, işlerine
gelmeyen bir durum olunca da reha muhtara bağlıyorlar!

Tamam, yeter ki onlara bir şey
olmasın,

Tek dertleri izlenme oranları,
tıklanma sayıları yüksek adrenalin ve sosyal medyadan gelen para olsun, olsun da!

Onların yüzünden, derdi tasası ekmek
davası olan kurye motosikletliler ile yakıtı
düşük olduğu için motosikleti ulaşım aracı olarak kullananlar da
mağdur
oluyor,

Bizler de fenomen gençlerin
planına ait olmamaya gayret ederken, motosikleti sadece ulaşım aracı olarak
kullananları da aynı kefeye koymayalım inşallah.

Bir de trafikte yaşadığınız her
olumsuzlukta karşınızdaki ile tartışmayın, kadın erkek genç yaşlı her seviyeden
insanda aşırı bir sinir ve cinnet hali mevcut.

Ciddi sayıda insan yollarda dalgın,
düşünceli, öfkeli!

Küçücük sorunlardan ne vahşetler
çıkıyor, malumunuz toplumumuzun davranışları sadece ekonomiye değil, Devletimizi
yönetenlerin “siyasetçilerin” üsluplarına davranışlarına da bağlı!

Yani durum endişe verici
gözüküyor!

İntiharlar, cinnet geçirenlerin
sayısı gün geçtikçe artıyor, aman dikkat, hakkımı arayayım derken, başınız
belaya girmesin.

Hata sizde olmasa bile, pardon
deyin, sensin deyin, kusura bakma deyin, savuşturun belayı başınızdan!

Malumunuz, biz Avrupa birliğine
gireceğiz “biraz daha modernleşeceğiz”
diye düşünürken, ortaçağ dünyası düzeyindeki milyonlarca Suriyeli, Afgan ve
Pakistanlı dindaşımız bize girdi.

Dikkat etmek lazım.

Selam ve dua ile.

FAS – İSPANYA GEZİ NOTLARI (21 – 29 Mayıs 2022)

Bil, İnan, Sev Ve Ol!

0

     Kesin olarak bil
ki, hilkat ve yaratılışın en yüksek gaye ve amacı,

     Fıtrat ve
yaratılışın en yüce, en yüksek neticesi Allah’a iman ve inançtır.

     Kesin olarak anla
ki, insanlığın en âlî, en yüce ve en yüksek mertebe ve derecesi;

     Allah’a iman
içindeki marifetullah / Allah’ı bilme / Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımadır.

     Beşeriyet ve
insanlığın en büyük makamı;

     Allah’a iman ve
inanç içindeki marifetullah / Allah’ı bilme, O’nu isim ve sıfatlarıyla
tanımadır.

     Çünkü Allah’ın
zatına yol yok. Ruh’un zatına yol olmadığı gibi.

     Çünkü Allah’ı
bilmek; O’nun zatını bilmediğini, bilemiyeceğini bilmek ve anlamaktır.

     Çünkü O, bir şeye
benzemez.

     Ruhumuzu da kabul
ediyor, ama göremiyor, bilemiyoruz!

     Çünkü onun da
zatına yol yok.

     Çünkü ruh da Allah
değil, ama Allah’tan.

     Fakat bu durum
Allah’ı ve ruh’u inkârı icap ettirmiyor.

     Zira, bir şeyin
mahiyet ve içyüzünü bilmemek; o şeyin varlığını inkârını gerektirmiyor.

     Evet, cin ve insin
/ insanın en parlak saadet ve mutluluğu, en tatlı nimeti;

     O marifetullah /
Allah sevgisi içindeki muhabbetullah / Allah sevgisidir.

     Evet, insan ruhu
için en halis, saf ve katıksız sürur / sevinç;

     O marifetullah
içindeki ruhani lezzettir.

     Evet, insan kalbi
için en safî / en temiz sevinç;

     O marifetullah
içindeki ruhani zevktir.

     Evet, bütün hakikî
/ gerçek saadet / mutluluk, halis sürur / sevinç, şirin nimet, safî tat;

     Elbette
marifetullah / Allah’ı bilmekte ve muhabbetullahta / Allah’ı sevmektedir.

     Çünkü onlar onsuz
olamaz. Fakat unutulmasın ki sevmek için bilmek şart.

     Allah’ı tanıyan ve
seven; nihayetsiz / sonsuz saadete, nimete, envara / nurlara, esrara / sırlara;

     Ya bilkuvve /
potansiyel düşünce hâlinde

     Veya bilfiil / iş,
fiil ve eylem olarak erişir ve kavuşur.

     Allah’ı hakiki
tanımayan, sevmeyen; sonsuz şekavete / sıkıntıya, âlâma / elemlere,

     Evhama / vehim ve
kuruntulara manen ve maddeten kapılmış olur.

     Evet, şu perişan
dünyada, avare insanlar içinde, sonuçsuz bir hayatta, sahipsiz,

     Hamîsiz bir
surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?

     İşte bu avare /
perişan insanlar içinde, bu fânî dünyada;

     İnsan sahibini
tanımazsa, malikini bulmazsa, ne kadar bîçare ve şaşkın olduğunu herkes anlar.

     Eğer sahibini
bulsa, malikini tanısa, o vakit rahmetine sığınır. Kudretine dayanır.

     O yalnızlık ve
korku yeri olan dünya bir gezinti yerine döner ve bir ticaretgâh olur.

x

     Evet, insan; sadece Allah’a inandım diyerek,
kurtulacağını sanmasın.

     Bir öğrenci okula
kaydını yaptırmakla yetinip de, okula devam etmezse,

     Dersine
çalışmazsa, ödevlerini yapmazsa; nasıl ki sonuçta sınıfta kalacağı
mukadderse, 

     Bir kul da,
“Allah’a inandım.” deyip de, O’nu bilmeye çalışmazsa,

     O’nu bilmek için
gayret sarfetmezse,

     O’nu bilince
sevmezse, çünkü sevmek için bilmek lâzım.

     O’nu sevince de,
O’nun istediği gibi olmaya çalışmazsa,

     Kendini gerçek
mânâda inanıyor sanmasın. Bir an önce kendine gelsin.

     Çünkü Allah’a
gerçek inanç;    

     Önce Allah’a
inanmayı, sonra O’nu bilmeyi, sonra O’nu sevmeyi, sonra O’nun istediği gibi,

     Bir kul olmayı
gerektirir.

     Unutmayalım ki,
inanmak, sevmek ve olmak; ilim ve bilmekten geçer.

     Bilmeyen sevemez.
Sevmeyen istendiği gibi bir kul olamaz.

Türklük, İlim ve İrfan Yolunda Bir Ömür: Zeki Velîdî Togan (1890-1970)

0

Fas – İspanya Gezi Notları(21 – 29 Mayıs 2022)






















Şimdi de Atlas Dağları eteklerinde yaşayan bir Berberi aileyi kendi yaşadıkları
yerlerinde ziyarete gidiyoruz. Şehrin 40 – 50 km dışında, dağ yamaçlarında,
yeşillikler içindeki bir eve, dar bir patika yol ile çıkıyoruz. Toprak sıvalı
eklemelerle büyütülmüş, tek katlı bir yapının içinde iç içe odalar… Bir bölümde
inekleri ve hemen yanında onların besinleri, bitişiğinde dağdan toplanmış
odunlar dikkatimizi çekiyor. Aile, büyük bir aile. Dede, anne, baba, gelin,
torun, oğul birlikte yaşıyorlar. Tabi ki hayvanları en önemli varlıkları… Bu
şartlara göre oldukça güzel ve temiz bir ortam. Bizim gibi meraklı misafirleri
ağırlıyorlarmış. Ailenin annesi bize naneli çay yapılışını anlatıp göstererek
hazırladı. Daha önceden hazırlanmış bazlama benzeri bir ekmekle, argan yağlı
pekmez, bal, tereyağ ile kuruyemiş ikramı da yaptılar. Yukarıdaki
resim aileye ait evden bir kesit
. Bizim için çok hoş bir ortamdı.

Marakeş’in
diğer bir turistik mekanı, Ali’nin Yeri (Chez Ali Show). Burası Marakeş’in 10
km dışında kurulmuş eğlence odaklı ve turistlere hizmet veren bir yere
gidiyoruz. Ali isimli bir turizm rehberinin Fes şehrindeki rehberlik belgesi
iptal edilince, 70’li yıllarda buraya gelip önce çadır içinde yeme içme yanında
yerel folklorik gösterilerle hizmet vermeye başlamış. Daha sonra Marakeş’e
gelenlerin mutlaka uğradığı önemli bir turizm merkezi haline gelmiş. Şu anda
burası, 4000 kişinin aynı anda ağırlanabildiği, yerel mimari tarzında yapıların
ve Berberi kültürünün de görülebildiği bir serginin de olduğu bir alan. Ortada
futbol sahasından biraz küçük (30x 300m), iki uzun kenarında oturma yerleri
olan tiyatro benzeri bir alanı var. Gelenler önce 70-80 kişilik salonlara
alınıp yemek yiyorlar. Burada yerel kıyafetli çalışanlar yöreye has yemekleri,
yine yöreye has sunumlarla ikram ediyorlar. Yemek esnasında çeşitli oyun
grupları yemeği görsel zenginliklerle daha zevkli kılmaya çalışıyorlar.

Yemekten sonra gösterilerin
yapılacağı alana geçiliyor. Özel ışıklandırılmış ve ışık oyunlarıyla
hareketlendirilen bu alanda yapılacak gösterileri bekliyoruz. Bu arada
isteyenler, at arabası ve develerle alanda gezdirilerek meraklandırılıyor ve
oyalanıyorlar. Yerel kıyafetler giymiş, elinde 80 – 100 yıl öncesinin uzun
namlulu tüfekleri olan 8 atlı, belirli aralıklarla 4’lü gruplar halinde
geçişler yaparak tüfeklerini patlatıyorlar! Atlardaki bazı biniciler ise
ortadaki alan boyunca çeşitli akrobatik hareketlerle görsel heyecan sağlayan
geçişler yapıyorlar. En sonunda da yöresel bir gelin alma serominisi benzeri
bir şov ile eğlence tamamlanıyor. Ve otelimize dönüyoruz.

KAZABLANKA

İki Avanta Bilet Hikâyesi

0

İlk hikâyeyi
Yılmaz
Özdil 2011 yılında
anlatmıştı.
Aynen okuyalım:

New
York’un “demokrat” valisi var, Obama’nın has adamı, David Paterson… Bu vali,
beyzbol efsanesi Yankees’in taraftarı… Geçen seneki final maçını, en faça
koltukta seyretti.

Gel gör
ki, “şerefsiz” New York Post Gazetesi, merak eder, Yankees Kulübü’nü arar,
Vali’nin kaç bilet aldığını, parasını ödeyip ödemediğini sorar. ABD bizim gibi
“ileri demokrasi” ülkesi olmadığı için, “kabile devleti” olduğu için, “Sana ne
lan” diyemezsin, cevaplayacaksın.

Yankees
Kulübü, Vali’ye beş tane bilet verildiğini, parasının ödenmediğini açıklar.
Niye ödenmemiş? “Resmi görevli” olarak geleceği bildirilmiş, resmi
görevliden para alınmıyor.

Gel gör
ki, “haysiyetsiz” New York Post Gazetesi, bu sefer, neden bir tane değil
de beş tane bilet verildiğini merak eder. Araştırır…

Vali’nin iki yardımcısına, oğluna ve oğlunun arkadaşına “avanta” bilet
aldığını ortaya çıkartır…

Haşırt
diye manşet yapar. Buyrun burdan yakın…

Manşetteki
soru basittir: “Avanta bilet rüşvet değil mi?”

Vali
tutuşur… Yankees’le temas kurup, parayı ödemek istediğini söyler. Orası
“yalakalar devleti” olduğu için, Yankees kulübü “Reca ederim efenim, ödenmiş
kabul edelim” diyemez maalesef… Hesapları denetleniyor. “Kredi kartı
numaranızı verin, tahsil edelim” der.

Fakat
kredi kartından öderse, ödeme tarihi ortaya çıkacak. Yani, maçtan önce değil,
gazetenin manşetinden sonra mecburen ödemek zorunda kaldığı anlaşılacak.

Hal
çaresi?

Vali
der ki: “Çek vereyim!”

Verir
çeki… Ancak, cinlik yapar, eski tarih atar. Böylece, sanki maçtan önce parayı
ödemiş gibi olur. Sonra da utanmadan basın toplantısı yapar, “İftira atıyorlar…
İşte ödediğim çek”
der.

Gel gör
ki, “karaktersiz” New York Post’un manşeti, ihbar kabul edilmiştir. “Badem
bıyıklı” polis devreye girer. Çek, adli tıp tarafından incelenir. Mürekkep
testiyle, çeke atılan tarihin çakma olduğu kanıtlanır.

“Puşt”
New York Post manşeti dayar: “Vali yalan söylüyor!”

Hadi
bakalım, New York Eyaleti Dürüstlük Komisyonu devreye girer iyi mi…

Dedim
ya, orası bizim gibi “ileri demokrasi” ülkesi olmadığı için, böyle saçma sapan
komisyonları var… Toplanır, haşırt diye 62 bin 500 dolar cezayı geçirir
Vali’ye.

2 bin
500 dolar bilet parası, 60 bin dolar yalan söylediği için!

İşin
“hazin” tarafı… Dürüstlük Komisyonu’nun üyeleri, bizzat vali tarafından
seçiliyor. Yani, “Koltuğumuzu ona borçluyuz, pisliğini örtelim, aklayalım” demiyor
“nankör” herifler!

Netice?
Uçtu vali.

Obama çıkıp “Kefilim” demedi. Zart diye değiştirildi. İnsan içine çıkamıyor şu anda.

*******************************

Şükrü Saracoğlu

1942-46 arasında Türkiye Başbakanı, 1938-42 arasında Türkiye Dışişleri Bakanı, 1948 ile 1950 arasında da Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı
olan Şükrü Saracoğlu, bu görevler
dışında 1924 ile 1938 arasında da değişik hükûmetlerde Millî Eğitim, Maliye ve
Adalet bakanlıkları yapmıştır. İsmet İnönü ile beraber II. Dünya Savaşı
sırasında Türkiye’yi savaşın dışında tutan politikalara yön vermiştir. Ayrıca 1934
ile 1950 arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürütmüştür.

İşte
bunca görevlerde bulunmuş olan Şükrü Saracoğlu’nun oğlu Rüştü Saracoğlu anlatıyor.
Yılmaz
Özdil’in 2014’te
yazdığı
köşe yazısından aktarıyorum:

Sene
1942… Babam, Başbakan.  Aynı zamanda,
Fenerbahçe başkanı.
Ankara’dayız.

Fenerbahçe’nin
maçı var.  Kardeşim ve dayımla birlikte
maça gitmek istiyoruz. Ama, havamız olsun diye, bizi babamın götürmesini
istiyoruz.

Babamdan
çekindiğimiz için söyleyemiyoruz, anneme söylüyoruz. Annem, babama aktarıyor, “çocukları
maça götür” diyor. Babam, “peki” diyor.

Hep
birlikte başbakanlık makam aracına biniyoruz, stada geliyoruz.

Şeref
tribününe oturup, sahayı en güzel yerden seyredeceğimizi düşünürken… Babam
şoföre sesleniyor, “şurada dur” diyor.

Cüzdanından
para çıkartıyor, dayıma veriyor; “haydi bakalım çocuklar, gişenin önüne geldik,
gidin biletinizi alın” diyor!”

Şükrü
Saracoğlu’nun oğluna verdiği büyük ders.

Başbakan
ve Fenerbahçe başkanı… “Avanta almayacaksın” diyor… Alt tarafı bilet
demiyor.

“Her ne almak istiyorsan, mutlaka parasını ödeyeceksin”… “Suiistimalin
büyüğü küçüğü olmaz”
diyor…

****

Ve
seneler geçiyor… Başbakanlar değişiyor… Fenerbahçe başkanları değişiyor… Kadıköy’de
maç var.

Sonradan
Fenerbahçe başkanlığı koltuğuna oturacak olan Faruk Ilgaz, stada giriş yapmak
üzere geliyor.

O
sırada gözü takılıyor, bilet kuyruğunda bekleyen, yaşı hayli ilerlemiş,
bastonlu bir beyefendi görüyor.

Dikkatlice
bakıyor, o da ne?

Bilet kuyruğunda bekleyen beyefendi, Eski Başbakan ve Fenerbahçe Başkanı Şükrü Saracoğlu’dur.

*******************************

Büyük Haramlara Giden Yolun Durakları

AKP iktidarı döneminde bir tek bakanlığın, bir genel müdürlüğünde yapılan yolsuzluğun
Cumhuriyet tarihindeki yolsuzlukların toplamından fazla olduğu iddia ediliyor.

Asayişimizden sorumlu zevatın uyuşturucu baronları, mafya liderleriyle boy boy resim verdiği
görülüyor.

Başbakan
siyasi ahlak yasası” getirmeye çalıştı. Cumhurbaşkanı “Böyle
yaparsanız görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız”
diye rafa kaldırdı.

Kamu ihale yasası 190 kere değiştirildi. Bütün önemli projeler ihalesiz paylaştırılmakta.

Devletin büyük harcamaları Sayıştay denetiminden kaçırıldı. Denetimden kaçıramadıkları alanlar için CB
talimat veriyor: “Sayıştay’ın icracı kurumlardaki denetimini açık arama ve ceza
penceresinden bakarak yapmaması gerektiğini düşünüyorum.” Bu talimata uyacak
partili kişiler Sayıştay Başkanlığı ve Başsavcılıklarına atanıyor.

Diyebilirsiniz
ki bu ortamda sen de tutmuş “avanta bilet” gibi çok küçük bir konuyu
yazıyorsun.

Doğrudur.

Ama “büyük
haramlara” giden yol “küçük haram” duraklarından geçer.

“İnandığınız
gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”

Küçük yolsuzlukları
ve ahlaksızlıkları engellemezseniz, büyüklerini isteseniz de engelleyemezsiniz.

“İhtiyar Savaşçı” ve Sürgün

0

Ötüken Neşriyat’tan Küçük Hacimli, Dev Muhtevâlı 3 Adet Eser:

0

Biz İmparatorluk
Geçmişimizi Hiç Unutmadık ki…

Belma Aksun Hanımefendi, Doğu kültürünü
ve batı medeniyetini bilen, köklerimize bağlı, millî ve yerli, aynı zamanda
çağdaş, kökü mâzide olan güzide bir yazarımızdır. Merhum ağabeyi Ziya Nur
Aksun’un fikir dünyamıza armağanıdır. Devamı beklenen eserlerinin şimdilik
sonuncusu olan Biz İmparatorluk
Geçmişimizi Hiç Unutmadık ki…
isimli kitabı ile okuyucularını iftihar
kaynağımız  mâzimizle buluşturuyor.

Her cümlesi,
okuyucuyu derin düşünceler yönlendiriyor. Okurken oluşan duygularımızın
memnuniyet mi hüzün mü olduğunu anlamak hayli zor… Buna rağmen 12 X 19 santim
ölçülerindeki 112 sayfalık eserin Suriye seyâhatine ait bölümü gurur ve
heyecanla okunuyor:

Suriye’de
hazırlanan haritalarda, İsrâil’e yer verilmemesinin sebebi sorulduğunda Halep
Vâlisi soru ile mukabele ediyor:

Yahudiler Filistin’de toprak istediklerinde Sultan
Hâmid ne cevap verdi
?’

Vâli Bey, Siyonist
Theodor Herzl’e verdiği o ünlü cevapla, İkinci Abdülhamid Han’ın, tâkip ettiği
siyasetin ne kadar isâbetli ve haklı olduğunu ifâde etmek istiyordu.

Hatırlanacağı gibi
1896’da ‘Juden Staat = Yahudi Devleti
adlı bir kitap yazarak mukaddes topraklarda bir Musevi Devleti kurma
ideallerini depreştiren Herzl, İstanbul’a da gelmiş, Sultan’la görüşmek için de
çok uğraşmıştır. Bu adam bütün Osmanlı borçları karşılığında Filistin’de bir
yer istemiş ve Sultan, Herzl’e şu müthiş cevabı vermiştir:

Bu yerler bana ait değil, milletime aittir. Bu yerlerin her karış
toprağı için şehid verilmiştir. ’93 Harbi’nde Orduyu Hümâyun’umun Filistin
Alayı’nın askerleri, bir tânesi dönmemek üzere şehid olmuşlardır. Ben, canlı
vücud üzerinde mukasseme (bölüştürme) yapmam. Filistin’e ancak cesetlerimiz
üzerinden girilebilir. Böyle bir teklif yapan adam, bir adım daha atmasın ve
memleketimi terk etsin
’.

Theodor Herzl:

Bu cevaptaki fatalist (Allah’ın hükmüne teslimiyet) kararlığı beni
titretti. Uzun bir zaman bütün ümidimi kaybettim
’ diye yazmış.

Ne acıdır ki, Osmanlı
hükümdarının görüşme konusu bile yapmaya razı olmadığı bu bölgede, daha sonra
Yahudilerin toprak sâhibi olmaları bizzat Araplar (Faysal-Weismann Anlaşması)
eliyle kolaylaştırıldı.

1917’de İngiliz
Başbakanı Balfour, kendi adını taşıyan beyannâmede ‘Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi milleti için bir yuva
kurulmasını müspet karşılar’
demiş. Faysal-Weismann ise yayınladıkları
beyannamede bu tasavvuru tasvip etmişler, Yahudi ve Arap iki Samî ırkın Türk
baskısından kurtulup Kardeşçe (!) geçineceklerini ifâde etmiştir.

1948’de İngiliz manda
idâresine son verildikten 16 dakika sonra Tel Aviv’de İsrail Devleti’nin
kurulduğu ilan edilmiş ve ABD bu devleti hemen tanımıştır.

Evet, Suriye’de işte
böyle, neredeyse adım başında karşıma Sultan Abdülhamid Han çıkıyordu. Halep
Valisi, İsrail’in varlığını kabul etmeyişlerini, onun Theodor Herzl’e verdiği
cevapla açıklıyor, daha yerinde bir deyimle ispat etmeye çalışıyor,
gerekçelendiriyordu.

Belma Aksun
Hanımefendi’nin Suriye intibalarının özeti:

Yıllar yılı nasıl bir
akıl tutulması, nasıl bir aşağılık kompleksiyle benim içime sindiremediğim ama
çoğu aydınımızın, rahmetli Cemil Meriç’in deyişiyle ‘bir nişân-ı Zişan gibi gururla benimsediği, Hıristiyan Batı’nın
göğsümüze iliştirdiği ‘sen bir az gelişmişsin
’ idam yaftasını kabullenen
bir ülkenin değil, üç kıtada altı yüz küsur yıl hükümran olmuş, çeşitli din,
dil ve milliyette düzinelerce halkı adâletle, daha da önemlisi merhametle
yönetmiş, soylu geçmişinin haklı gururunu taşıyan bir cihan devletinin mensubu
olduğunu bilinçaltında (ne yazık ki, henüz bilinç düzeyinde değil) iliklerine
dek hisseden biri olarak döndüm ben Suriye’den. Evet, adâletle yönetmiş; buna
Allah da, yönettiğimiz milletler de şahittir: Belgrad Üniversitesi Târih
Bölümü’nden Sırp Prof. Dr. Alexander Fotic şöyle diyor: ‘Osmanlı’da neredeyse Müslüman nüfus kadar gayrimüslim vardı. Adâletle
hükmetmeseydi, süper güç olarak devam edemezdi. Hristiyan tebaanın hakları
güven altındaydı
.’   

Belma Aksun, T.C. vatandaşı olarak 1988
yılında başladığı Suriye seyahatinden, Osmanlı Cihan Devleti’nin vatandaşı
olmanın şuuru ve gururu ile dönüyor.    

Eserin 63. sayfasında başlayan ikinci
bölümünde 7 adet hikâye bulunuyor. Son derece sâde ve daha çok da samîmi
ifâdelerle kaleme alınan, hikâyeden çok yaşanan veya şâhit olunan hâdiselerin
nakli intibaını uyandıran metinlerdeki tahlillerden edinilecek tecrübeler var.
Ayrıca nutulmuş veya unutulmaya yüz tutmuş güzel tâbirlerimiz âdeta resmigeçit
yapıyor: ‘Bel bel bakıyor’, ‘Ağzı açık ayran budalası’, ‘vesselâm’, ‘dipsiz kile-boş ambar’, ‘soğanın
cücüğünü yemek
…’, ‘inhası-minhası’…
Bunlar Osmanlı Cihan Devleti’nden bize miras olarak intikal eden zengin
kültürümüzün küçük gibi görünen değerli unsurlarıdır.

Tekrar hayata kavuşmasına vesile olur
inşallah.  

BELMA AKSUN:

Konya’da doğdu. Konya
Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Gazeteciliğe Tercüman gazetesinde başladı.
Yaklaşık yirmi yıl boyunca yazılı basında ilk kez düzenli olarak her gün
yayınlanan kadın köşesi olan “A’dan Z’ye
Kadın ve Ev
”i hazırladı. Bunun yanı sıra araştırma yazıları yazdı: ‘Dünya Kadınları’, ‘Kadınlarımız’. Sovyetlerin çökmekte olduğunu dünyaya ilk kez haber
veren Helene Carrerre d’Encausse’un ‘Çatırdayan
İmparatorluk
’ adlı eserini tercüme etti ve Tercüman gazetesinde tefrika
edildi. Basında yankı uyandıran ‘Uzak
Komşumuz Suriye’
ve ‘Selâm Para Kelâm
Para, Merhaba Amerika
’ röportajlarını kaleme aldı. ‘Tercüman Kadın Ansiklopedisi’, ‘Tercüman
Görgü Ansiklopedisi
’, ‘Tercüman-Altıntabak
Büyük Yemek Ansiklopedi
’sinin genel koordinatörlüğünü yaptı.

Belma Aksun, yirmi
yılı aşkın süre Tercüman gazetesinde çalışmış, sürekli basın kartı sâhibi bir
gazetecidir. İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olmak üzere üç yabancı dil bilen
yazarın 7 adet telif 11 adet tercüme eseri bulunmaktadır.

 

SUYU AŞAN
KILIÇLAR
                                                                                                                           Osmanlı’nın Kuruluşu
ve Rumeli’nin Fethinde Rol Oynayan Devlet Adamları

Dr. Öğretim Üyesi Kemal Ramazan Haykıran, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 119 sayfalık
eserinin önsözüne; Osmanlı Devleti’nin, Moğol istilâsı gibi vahim bir olayın
ardından onları dahi kendi kültürünün içine alacak şekilde âdeta Anka kuşu gibi
küllerinden doğan Anadolu Türklüğünün bu dönemde parlayan yıldızları olan
Osmanlılar hakkında; bir kısmı çok az bilinen diğer bir kısmı da kolayca
ulaşılabilen kaynaklarda yer almayan büyük kahramanların hayatları ve
özellikleri hakkında bilgiler veriyor. 

Eserde yer alan isimler:

Mütevazı bir şehzâde Alâeddin Paşa, sâdık bir
gazi Konur Alp, kadim bir dost vefalı bir gazi: Akça Koca, sâdık bir devşirme
Köse Mihal, Rumeli’nin Şehzâde fâtihi: Gazi Süleyman Paşa, devlet İçinde bir
çınar Çandarlı Kara Hayreddin Paşa, uçların beyi Gazi Evrenos,
Karesioğullarından Osmanlılara bir vefalı gazi Hacı İlbey, sâdık ve mimar bir
gazi Hacı İvaz Paşa, İrfandan gazaya Lala Şâhin Paşa, Bir heybetli vezir: Gazi
Hamza Bey, Kudretli bir vezir: Timurtaş Paşa, Kurt mu kuzu mu? Osmanlı mülkünde
bir vezir Çandarlı Halil Paşa, Sultanın has adamı Bayezid Paşa, Âlim bir gazi
Sinânüddîn Fakih Yusuf Paşa, yükselen Osmanlı’ya bir dost eli Gazi Umur Bey,
Osmanlı’nın Rumeli ilerleyişine bir destek Karesioğlu Yahşi Bey.

Bu isimler, Orhan Gazi etrafında destanlaşan,
Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişinde önemli roller üstlenen, büyük kahramanlıklarına
şâhit olunan âbide şahsiyetlerdir.

Osmanlı’nın
tokadı
’ başlığı altında bilgi verilen ‘Deliler’,
Rumeli beylerbeyi yahut Bosna ve Semendire gibi sancak beylerinin emrinde
bulunurlar, maaşlarını da bu beylerden alırlardı. Bağlılıkları ve cesâretleri ile
tanınan deliler, tabîi olarak da beylerin yakın muhafızları durumundaydılar.
Beylerine karşı sadâkatleri ile nam salan delilerin adları târih içinde
yeniçeriler başta gelmek üzere diğer askerî sınıfların isyan vakalarının
hiçbirine karışmamıştır. Deliler, beylerin ve vezirlerin mâiyetinde yer
aldıkları için teşrifat ve seyir esnasında onların önlerinde yürür, görkemli
elbiseleri ile göz kamaştırır, muhtemel bir saldırıya karşı tedbir alırlardı.
Savaş durumunda ise sefere çıkan ordunun en önünde giderler, görünümleri ve
çıkardıkları seslerle düşmana korku salarlardı. Askerî strateji açısından ise
görevleri, düşman hatlarını yarmak ve arkadan gelen süvarilerin mevzilerini
açmaktı. Bunun yanında delilerin en can alıcı görevi, düşman hatları hakkında
istihbarat toplamaktı. Bunun yolu ise düşman mevzilerinden canlı asker esir
ederek onları konuşturmaktı.

KEMAL RAMAZAN HAYKIRAN

 1979 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve
ortaöğretimini İzmir’in Çeşme ilçesinde tamamladıktan sonra 1998 yılında Uludağ
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde eğitime başlamış, buradan
2002 yılında mezun olmuştur. 2004-2007 yılları arasında Ankara Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih Anabilim Dalında (Orta Çağ Târihi) yüksek
lisansını, 2007- 2015 yılları arasında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Târih Anabilim Dalı’nda (Orta Çağ Târihi) doktorasını tamlamıştır.
Moğollar, Ortaçağ Türk ve İslâm târihi, kültür târihi üzerine çalışmaları olan
yazar hâlen Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü’nde dersler vermektedir.

 

TUĞRUL VE
EJDERHA
                                                                                                                                     Bir
Şaman Hikâyesi

Yazarın kitabı hakkındaki açıklaması:

Elinizdeki kitap, Hun
devrinin öncesinde, Asya’da bir yerlerdeki bir masal coğrafyasının en bilindik
efsânesini anlatıyor.

Kitaptaki manzum
kısımların hepsi, rüyamda gördüğüm ulu kamın ağzından duyup, hatırımda
tutabildiklerimdir. Yalnızca bir adedi, Yetik Ozan’a aittir ki, düşümdeki kam
da kendisiyle yakın dost olduklarını, ona bu türküyü ağbaşların esinlediğini
anlatmıştı. O manzum kısımlara bakınca, bildiğimiz, Türk târihinin çeşitli
çağlarından ve coğrafyalarından gelen türkülerden izler taşıdıklarını görebilirsiniz.
Mesela sevgili Tayfun Tanju Kara ile birlikte dinlediğimiz Alibiy Romanov
eserlerinden, Kaşgarlı’nın alıntılarından, Avşar ağıtlarından. Hepsinin esin
kaynağı, aynı kamdır, benzerlik bu yüzdendir.

Okuyucu için kitabın
sonunda bir rehber var. Muhayyilenizde hikâyenin doğru canlanması için okumanız
faydalıdır.

Baltar kültürü, târihi
ve dininin inceliklerinin geri kalanına, kitap boyunca âşina olacaksınız.

Kara mun
kelmeğinçe Kara Yalga keçme
!

Eserin arka kapak yazısı:

Dillerin büyülü
bilimine adanan hayatlar er geç bir dil yaratmak isterler. Usta Tolkien böyle
yapmıştı. Masallar, efsaneler, mitlerle örülü bir çocukluktan gelip, dünyâya
baktığında incecik bir tülün ardında belli belirsiz destan yaratıklarını
görmeye devam eden büyükler de kendi masal evrenlerini yaratmak istiyorlar
gibi.

En azından elinizdeki
kitabın yazarı için böyleydi: Anadolu’nun ücra köylerinde epey sıradan ve
özelliksiz görünen her taşın, korunun, kayalığın mutlaka bir hikâyesi vardır. O
hikâyeleri hâlâ hatırlayan birilerinden dinlediğinizde, atalarımızın neden
bütün nesnelerin ruhu olduğuna inandığını anlarsınız. Ruhlar âlemindesinizdir
artık, ‘gerçek hayat’ bütün
raşesizliğiyle akıp giderken, yalnız sizin gözlerinize görünen manzaralar
baktığınız her dağda, ayaklarınızı ıslattığınız her derede zihninizde bir
şehrayin resmeder.

Gök Atlılar Efsânesi,
bir masallar örgüsünün küçük, mütevâzı bir parçası. Mutasavver bir evrende
ihtiyar ebelerin çocuklara anlattığı nice masaldan biri, her biri esâsen eski
ve görkemli bir destanın küçülmüş, taşralaşmış kırıntılarından ibâret. Örgü
bittiğinde, bütün masalları dinlediğinizde, ölümsüz efsâne sizin de zihninizi
ele geçirecek – henüz destanının tamamını dinlemeye hazır olmayanları
hazırlamak için siz de masallar anlatmaya başlayacaksınız.

 

M. BAHADIRHAN DİNÇASLAN

Liseyi Nevşehir Fen
Lisesinde okudu. Üniversite eğitimine Yıldız Teknik Üniversitesi
Biyomühendislik Bölümünde başlasa da yarıda bırakarak, Türkiye derecesi
bursuyla Kültür Üniversitesi İletişim Sanatları Bölümüne başladı. Yüksek
lisansını Siyasal İletişim alanında yapıyor demek yalan olacaktır, bu alandaki
yüksek lisans macerası ebediyete uzayacak gibi görünen sonsuz bir sünme
hâlindedir. İngiliz Dili Edebiyatı alanında yaptığı yüksek lisansın akıbeti
hâlâ meçhuldür. Hayatı sürekli bir vazgeçiş ve terk edişten ibâret görünüyor.

Çocukluğunda anne ve
babasından dinlediği masalları hiçbir akranının bilmeyişine şaşırırdı.
Sonraları dedesinden ve ebesinden başka masallar dinledi. Büyüdü, mitolojiye
merak sardı. Bu alanda okudukça, metinlere nereden aşina olduğunu hatırlamaya
çalışır dururdu. Çocukluğu aklına düşünce zihninde bir ışık yandı ve anladı –
şiir ve nesirde aynı kaynaktan beslenen kendi masallarını yaratma hevesiyle
tutuştu. Elinizdeki kitap, bu tutkuyla yazdığı ilk nesirdir.

Evli, bir kedi ve bu
kitabın tamamlandığı dönemde müstakbel bir çocuk babasıdır.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul
Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

Oyuna Gelme Türkiye…

Değerli okurlarımla yine birlikteyiz.
Aslında kendileriyle yüz yüze gelerek sorularını almak isterdim. Şimdi geliniz
birlikte bazı konuları değerlendirelim: Irak ve Suriye patron ülkelerin neden
işgali altına girmiştir. Çünkü bunlar hala milletleşme öncesi kabile dönemi
yaşıyorlar. Milletleşemeyen kalabalıklar birlik ve milliyetçilik yapamazlar. Milli
seviyede ortak kabul ve redleri, mutabakatları oluşmayan topluluklarda
mezhepçilik, etnik taassup ve bölgecilik gibi hususlar ortaya çıkabilir. O
coğrafya üzerinde hedefleri olan ülkeler bu farkları kaşıyarak toplum içi çatışmaları
tahrik ederler. Şii ve Sünni çatışırken bir de bakarsınız ki ülkelerin
toprakları çoktan işgal edilivermiş. Mezhep şuuru gerçekleşmeyen milli şuurun
yerini almış. Irak’ta görüldüğü gibi işgalci ABD askerlerinin yollarda ellerini
öpen Arap kardeşlerimiz görüleverir. Bütün yerine parçanın öne çıkması yabancı
işgalcilere karşı direnci de zayıflatır. Mezhep çatışmaları, bölgecilik ve
etnik taassup çözüm zannedilir. Irak’ta ve bazı ülkelerde görülen durum budur. İşgalciler
bir hafta Şii camiini bombalarlar; aynı çevreler bir süre sonra Sünni camiine
bombayı atarlar. Bu oyun sürer durur.

            Bu oyunlar
Anadolu coğrafyasında da denenmiştir ama insanlarımızdaki milli şuur sorunların
çözümüne yardımcı olmuş, darbe ve işgal heveslilerinin eli boş kalmıştır. Bir
daha maalesef etnikçi politikalar yeni bir buluş gibi ele alınmış mahalli
sıfatlar milli kimliğin yerine kullanılır olmuştur. Etnikçi politikalara ve
çokkültürlülük dayatmalarına Türkiye’ye tavsiye eden sözde dostlarımız acaba milli
birlik ve bütünlüklerinden en ufak bir tavizi verebilirler mi? Kendi
ülkelerinde bir dönem eritme aracı olarak düşündükleri çokkültürlülük
politikaları onları bugünlerde neden rahatsız eder? Dün bu çokkültürlülüğü
savunanlar neden kendileri için sürdürmezler de Türkiye gibi ülkeler için
düşünürler?

            Dünya kritik
bir dönemden geçiyor; taşlar yine oynatılıyor; sınırlar tartıştırılıyor. Dost
ve düşman farklılaşıyor. Böyle bir siyasi ortamda çok donanımlı,
aldatılmayacak, yanıltılmayacak, güçlü bir yakın çevresi olan devlet adamları ile
yönetilmeye ihtiyaç artmaktadır. Danışılmadan ve bilinmeden bazı kavramların
kullanılması ülkeleri zora sokabilir. Mesela “kültürel ırkçılık” gibi birçok kavramı kullanmamalıyız. Kültürel
olmanın ırkçılıkla alakası yoktur. Irkçı bir değerlendirme de kültürel bir
yaklaşımla çelişir. Yabancı sığınmacılara karşı akıl ve mantık dışı yanlış
politikaların yarın ülkemizde doğuracağı tehlikelere bilimsel yönden haklı
itirazının ırkçılıkla ne ilgisi olabilir. Bazı siyasetçiler komik duruma
düşmekten kurtulmalıdır.

            Osmanlı da
farklı düşünüp yanlış politika uygulamamış; nüfus bakımından homojen ve bugünkü
adıyla kurtarılmış bölgeler peşine düşmemiştir. Cumhuriyet döneminde de değerli
devlet adamı ve rahmetli Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1934 yılında Resmi Gazete’de
yayınlanan bir kanun ile Cumhuriyetin topraklarını ve egemenliğe ortak
aramamıştır. Sevrci işgal anlayışını Türk milletiyle beraber yırtıp atmıştır.
Bugün yeni Sevrci sapıkların, teslimiyetçi olan Batı’nın ve ABD’nin bazı
solcularının ve de bazı sağcılarının çırpınışı devamlı boşa çıkarılacaktır.
Yeter ki istikrarlı ve çelişkili politikalar izlemeyelim. Siyasi partilerimiz milli
meselelerde ve ortak sorunlarda birlik olabilsinler. Yapacağımız yeni
tayinlerde dikkatli olalım. Her şeyden önce ülke menfaatleri geldiğinde samimi
olalım. Anayasa değişikliklerinde çokkültürlülük tuzağına düşürülmeyelim. Sadakati
değil, insanlarda liyakati esas alalım.     

            Çokkültürlülüğün
resmen vatandaşların, farklı
etnikliklerin birbirine yabancılaştırılması, hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirilmesi,
haksızlığı, ayıbı ve saygısızlığı olduğunu unutmayalım. Dünya
küreselsizleşirken biz küreselleştirme yani milli devletlerin
uysallaştırılması, bölünmesi, etkisizleştirilmesi oyununa düşmeyelim.