22.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 305

Kurtuluş Reçeteleri

0

     Dünyaya sathî /
yüzeysel bir bakışla göz attığımızda zahirde;

     Hakkı yenenleri,
ezenleri ve ezilenleri,

     Aldanan ve
aldatanları görürüz!

     Bir tarafta aşırı
zenginler, öte tarafta aşırı fakir ve muhtaçlar dikkatimizi çeker.

     Âdeta varlıkla
yokluk, iş ile işsizlik, çok ile azlık birbiriyle yarış hâlindeler!

     Bu durum, insan
olan insanları üzmüş ve kendilerince insanlık için bir çıkış,

     Bir ümit arayışı
içinde düşünüp taşınmışlar;

     Samimî olarak
kendilerine göre bir çıkış kapısı arar olmuşlar

     Ve bulmuşlar da.

     Nitekim bu yolda
insanların önüne kimi Komünizm’i, kimi Sosyalizm’i,

     Kimi Kapitalizm’i,
kimi Liberalizm’i, kimi de şu veya bu ..izm’i;

     İnsanın karşısına
bir kurtuluş reçetesi olarak sunmuşlardır.

      …izm’lerin
hepsinde insanın lehine çok şeyler vardır.

     Fakat insanın
aleyhinde olanları daha fazladır.

     Çünkü:

     …izm sahipleri,
kaş yapayım derken göz çıkarmışlardır.

     Meselâ Komünizm’in
Rusya’da insanları refah ve aydınlığa çıkarmak için,

     Nasıl milyonlarca
insanın kanına girdiği,

     Hepimizin bildiği
tarihsel bir gerçektir.

     Bilelim ki, tüm
…izmler’in iyi ve güzel yanları İslâm’da 
vardır.

     Kötü ve yanlış
tarafları ise, İslâm’da yoktur.

     Sadece hepimizin
bildiği, mealen:

     “Komşusu aç iken,
tok yatan bizden değildir.” Hz. Muhammed’in

     Hâkim’in
Müstedrek’inde geçen hadisini / sözünü uygulasak;

     Acaba insanlar
nasıl rahat bir nefes alırdı ve dünya,

     Nasıl bir dünya
olurdu, bir düşünsek…

     Yine mealen:

     “İhtiyacınızdan
artakalanını (verin).” (Bakara: 219) Hükmünü

     Ve bu mealdeki
hadisini tatbik ettiğimiz takdirde,

     Nasıl gülümseyen ve rahat bir dünya ile
karşılaşacağımızı,

     Nasıl güzel ve
memnun çehreler göreceğimizi bir bilsek;

     Emîn olun dünya,
güllük gülistanlık olur.

     Bilip
inandıklarımızı; ahh bir tatbik etsek;

     Dünyayı cennete
çevirmek işten bile değil.

     Bütün
sıkıntılarımız, bilmemekten değil,

     Bildiklerimizi
tatbik etmemekten,

     Hayata gerektiği
gibi, geçirmemekten ileri geliyor.

     Kullanmadığın
ilaç, seni iyileştirir mi?

     Ekmediğin tohum,
yeni ürün elde etme imkânı verir mi?

     Bilip de lâyıkıyla
anlaşılmayan bilgiler; insana çıkış yolu gösterebilir mi?

     Evet, insan
fıtraten / yaratılışı bakımından mükerrem / aziz ve saygıdeğer bir varlıktır.

     Hakkı arar. Fakat
hakkı ararken bazen bâtıl / boş ve mânâsız,

     Gerçek dışı şeyler
eline geçer.

     Bunları hak /
doğru ve gerçek zannederek benimser.

     Hakikati kazarken,
ihtiyarsız / irade ve istem dışı olarak

     Dalâlete / hakikat
dışı sapık yollara dalar.

     Gerçek sanarak o
yollara düşer

     Ve tabii sonu
hüsran olur.

Bitmeyen Hatalar Silsilesi

0

Parlamenter
sisteme geçtiğimiz 23 Aralık 1876 yılından bugüne uzanan siyasi geçmişimiz,
kültür ve medeniyet alanında ise tarih öncesine kadar giden bir mazimiz var. Türkiye’nin
hâlâ zikzaklar çizip rotasını şaşıran kaptan misali bir uçtan diğer uca
savrulması doğrusu çok şaşırtıcı geliyor.

            Hâlbuki o günlerden buyana yetişmiş
çok değerli, liyakat sahibi yeteri kadar devlet adamlarımız mevcutken bu
savrulmalar nedendir diye insan kendi kendine sormadan edemiyor.

            1- 2004 Yılı Milli Güvenlik Kurulu
toplantısında zamanın Genelkurmay Başkanı, ordudaki FETÖ yapılanması hakkında
Başbakan Tayyip Erdoğan’ı uyarmasına rağmen aldığı Cevap: “Komutan olayları çok fazla abartıyorsunuz!” oluyor.

            Olayların abartılmadığını 12 Yıl
sonra 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde yaşadık. Keşke ibret alınsaydı.

2-Amerika Birleşik Devletleri’nin 26
Ocak 2005 – 20 Ocak 2009 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı görevini
üstlenen Condoleezza Rice’ın 2003 yılında Ulusal Güvenlik Danışmanı olduğu
günlerde yazdığı bir makalede “Ortadoğu’da
Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek
” şeklinde bir ifade kullandığı
halde, “Büyük Ortadoğu Projesi”nin
(BOP) ayak sesleri duyulmasına rağmen ki o günlerde bu söz çok tartışmalara yol
açtı:

Onur Öymen gibi tecrübeli dışişleri
mensupları hükümeti sürekli uyarmalarına rağmen “Monşer”ler diye bu değerlerle dalga geçildi.

Hatta öyle ki, “Arap Baharı” sürecinde zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, gittiği
her miting meydanında Ortadoğu’nun “
Başkanı
” olmasını gururla haykırıyordu.

Hâlbuki ABD tarafından Türk
yetkililerine “Havuç Politikası
uygulanmış, ağızlarına birer parmak bal çalarak başlarını döndürmüşlerdi. Zaman
ilerledikçe bu baş döndürücü olayların Türkiye’yi nerelere getirdiğini hep
birlikte yaşayıp görüyoruz.

Komşularımız Irak ve Suriye işgal
edilmiş Kuzey Irak’ta bir Kürt Yönetimi oluşturulmuş, sıra Türkiye’nin güney
sınırında her gün şehit askerlerimizin geldiği Kuzey Suriye’ye gelmişti.
Fırat’ın doğusunda ABD tarafından halâ PKK-YPG’ye silah yardımı yapılıyor,
askeri eğitim veriliyor.

3- 2009 Yılında Türkiye-Suriye
sınırındaki mayınları temizleme işlemi için İsrailli bir firma ile Suriye sınır
boyundaki mayından temizlenmiş arazinin 44 yıllığına kiraya verilmesi için AKP
hükümetince anlaşma sağlandı ancak CHP’nin anayasa mahkemesine başvurusu sonucu
bu anlaşma iptal edildi ve sınırlarımızı Türk askeri temizledi.

Suriye sınırındaki mayınların
temizlenmesinin sakıncalarını sağduyulu vatansever yetkililer defalarca dile
getirmelerine rağmen kimse dikkate almadı. Nasıl olsa her seferinde yakalarına;
Monşer” yaftası asılmıştı.

Bugün o mayınların sökülmesinin
bedelini 6,5 Milyon Suriyeliyi Türkiye’de beslemekle ödüyoruz.

Şuan halâ İran sınırındaki mayınlı
arazinin mayından temizleme masrafı ise AB. Fonlarıyla karşılanıyor. AB’nin
bunda ne gibi bir çıkarı var orasını yaşadığımız güncel olaylar bize fazlasıyla
anlatıyor. Afganistan ve Pakistanlı kaçkınlar sınırlarımızdan kolayca geçsin
istiyorlar sanırım. Ancak bu buzdağının görünen yüzü, görünmeyeni ise tarihte
Filistin topraklarının İsrail’in eline nasıl geçtiğini yakın tarihin sayfaları
hazin bir şekilde yazıyor.

4- 2009 Yılında PKK ile Mit
mensuplarının Oslo görüşmeleri neticesinde Türk Milletine çok sayıda can ve mal
kaybına mal olan “Çözüm süreci
resmen başlamış oluyordu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 11 Mart
2009’da: “Kürt sorunuyla ilgili
ilerleyen günlerde çok iyi şeyler olacak
” diye açıklamalarda bulunuyordu.

Çok
iyi şeyler olacak
” denilen süreçte Kandil ve Mahmur kamplarından Habur’a
getirilen PKK’lıların yargılanması için seyyar mahkemeler kurulmuş, yargılama
esnasında Türk Bayrağı ve Atatürk posteri duvardan indirilmiştir.

Sözcü yazarı Saygı Öztürk’ün 21
Aralık 2017 de yazdığına göre: “771
askerimiz, 352 polisimiz, 89 güvenlik korucumuz olmak üzere tam bin 212 şehit
verdik. O tarihten sonra meydana gelen patlamalarda hayatını kaybeden
vatandaşlarımızın sayısı 555 olarak belirlendi. 15 Temmuz darbe girişimiyle
birlikte 62 özel harekât polisi, 5 asker, 173 vatandaşımız şehit edildi.

5- Bugün halâ geçmişteki FETÖ
belasından ders alınmamış olacak ki, devletin kurumları çeşitli tarikat ve
cemaatlerce(Ensar, İlim Yayma Cemiyeti, Menzil ve İsmailağa Cemiyeti gibi) Kurtarılmış Bölge pozisyonuna
düşürülmüştür.

Yukarıda maddeler halinde sıraladığım
hatalardan daha onlarcasını sayabiliriz.

Yapılan her hatanın arkasından: “Aldatılmışız Allah ve Milletim beni
affetsin
” demek bu hataları telafi etmeye yeter mi bilemiyorum.

Mustafa Kemal Atatürk Gençliğe
Hitabesinin bir bölümünde: “memleketin
dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde
bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin
siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
” Diyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği
gibi Gaflet, delalet ve ihanet arasında çok ince bir çizgi var. Bu çizginin
hangi tarafa ağır bastığını okuyucularımın ferasetine bırakıyorum.

Sağlıklı kalın.

El Parasıyla Hovardalık Örnekleri

0

Türkiye
çok ağır bir ekonomik kriz yaşıyor değil mi?

50 milyona yakın insanımız açlık sınırı seviyesi veya altında gelire
sahip.
Bu kesim gıda, barınma,
enerji gibi en temel insanî ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyor.

Devletimizi yönetenler vatandaşlarımıza “iki ampulden birini söndür” gibi elektrik tasarrufu, “sebzeleri
yıkarken akan su kullanmayın” gibi su tasarrufu, alışverişe açken gitmemek,
porsiyon küçültmek gibi diğer tasarruf yöntemlerini tavsiye ediyor. Bu
da çare olmazsa (ki olmuyor) sabır ve şükür telkin ediyor.

Peki devletimiz,
tarihinin en büyük iç ve dış borcu altında
ve borçları döndürebilmek için dolar
bazında yüzde 10 gibi fahiş tefeci faizleri vermek durumunda
iken, nasıl “tasarruf”
ediyor?

“İtibardan tasarruf olmaz” anlayışında oldukları için saray ve çevresinin yaşadıkları lüks ve
ihtişamı azaltmaya hiç niyetleri yok. Uçak ve araç filolarını küçültmek bile
düşünülmüyor.

Tasarruf
etmiyorlar ama hiç olmazsa savurganlığa ara veriyorlar mı?

Ne
gezer.

Bir
avuç yandaş müteahhite servet transferi yapma maksatlı, verimsiz, bütçe
açığını büyüten harcamalar yapıyorlar.

Aynı “cetleri
olan padişah efendileri”
gibi davranıyorlar.

İhtiyaçlar
sıralamasında en sonlarda yer alması gereken israfçı ve verimsiz
harcamalar yapıyorlar.

****************************

Yüzlerce Millet Bahçesi Ve KKTC’ye Saray

Malum
Cumhurbaşkanı Erdoğan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı binası ve
parlamento binasını
beğenmemiş, “Biz bunu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne
yakıştırmıyoruz” demişti. İşte bunun için hazırlanan projenin ihalesi yapılmış.

Gazeteci Murat Ağırel Yeniçağ’daki köşesinde yazdı.

“KKTC Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet Meclisi, Millet Bahçesi, Cami ve
ek tesisler inşaatı
alt yapı ve
çevre düzenlemesi” adıyla yapılan İhalenin bedeli 2 milyar 497 milyon
TL
imiş.

Çok
büyük para. Üstelik bu resmi ihale bedeli dışında bir de ihale düzenlenmeden
verilen işler varmış.

Murat
Ağırel “Millet Bahçeleri” projelerini de araştırmış: “Resmî verilere
göre şu ana kadar bitmiş 97 millet bahçesi var. Uygulama aşamasında olan
Millet Bahçesi sayısı 67, proje halinde olan Millet Bahçesi sayısı ise 201.
Şimdiye kadar 264 ihale düzenlenmiş.”

“İhalenin
düzenlendiği tarihlerdeki tutarlar o günün kuruna çevrildiğinde 1 milyar 171
milyon 709 bin Dolar yani güncel değeri ile 21 milyar 43 milyon Türk lirası…

Bu
sadece ihalesi yapılanlar. Daha yapılacak olanlar var, yapılanlardan fazla…”

Murat
Ağırel haklı olarak soruyor: “Acil ihtiyaç mı Millet Bahçeleri?”

“Millet
patates, soğan için Tarım Kredi Kooperatifleri’nde kuyruğa girerken, birbirini
ezerken harcadığımız paraya bakın.

Millet
Bahçelerine şimdilik harcanan 21 milyar 43 milyon Türk lirasından
bahsediyorum!

Ekle
üstüne 2,5 milyar liralık KKTC Külliyesi’ni…

Vah
benim güzel ülkeme…

Kaç
okul yapılır? Kaç kreş yapılır? Kaç ev depreme dayanıklı hale getirilir?”

****

Bu
miktarları bir de tarım ve hayvancılıkla geçinen milyonlarca vatandaşımıza
verilebilen destekle mukayese edelim. 2022 yılında yapılacak tarımsal
destekleme bütçesi 29 milyar lira. Yani sadece Millet Bahçeleri ve
KKTC Külliyesine harcanan para milyonlarca insanımıza destek olarak verilecek
miktar kadar.

Bu
parayla tarımsal destek iki katına çıkarılsa üretim, ürünlerin niteliği,
verimliliği ve ihracat artar. Enflasyon düşer, vatandaşın alım gücü iyileşir.

Ama
lüks için harcanan bu paralar hiçbir gelir getirmediği gibi her yıl artan
masraflarıyla bütçeye yük olur.

Daha Suriyelilere
harcanan 100 milyar doları, Mısır’a Mursi yönetimine gönderilen 2 Milyar doları

saymıyorum bile.

Demek
ki içinde bulunduğumuz derin fakirleşme birden gelmedi. Göstere göstere
geldi. Çünkü iktidar kısıtlı imkanlarımızı savurganca harcadı ve harcamaya
devam ediyor.

Devletimizin
dünyada kredisi en düşük ve ekonomisi en kırılgan ülkelerden olması da birdenbire
ortaya çıkmadı.

Uzak
olmayan bir zamanda devletimiz borçlarını ödeyemez olursa da sürpriz
olmayacak.

Osmanlı 20- 25
senede önce ekonomik sonra siyasi açıdan nasıl çökertildiyse benzer
şeyleri yaşıyoruz.

Tek
şansımız var: Tebaanın padişahları değiştirmesi mümkün değildi. T.C.
vatandaşları olarak iktidarı seçimle değiştirebiliriz.

****************************

Osmanlı Padişahları da Böyle Yaptı

Osmanlı,
1854’te başlayan ilk dış borçlarla Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı,
Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı gibi gösterişli yatırımlar yapmıştı.

Bu
padişahların 25 yılda sarayların yapımı ve işletme masrafları için yaptığı
toplam masrafın kabaca 200 milyon Osmanlı lirası olduğu kabul
edilebilir.

Borç içindeki Osmanlı Devleti’nin savurganlığı konusunu Donald Blaisdell şöyle anlatıyor:

“Hükümet borç vereceklerin peşindeydi. Gelecek yılın aşar
vergisini karşılık göstererek borç
almak,
yerel yönetimi tasarrufa zorlamaktan daha basitti. Veya sürekli artan
borçları dışa yöneltmek
merkezi yönetimdeki savurganlığı ortadan
kaldırmaktan daha kolaydı.

Devamlı artan
saray borçları
iç borçlanmayla ödeniyor ve doyum
noktasına gelindiğinde iç borçlar dış borçlara
dönüştürülüyordu.”

1876’da Hükümet para
bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu.

Sonuçta, yabancıların yönettiği,
Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi kuruldu.

Borçların ödenmesi için, devletin bütün önemli vergi gelirleri
Düyun-u Umumiye İdaresi’ne
tahsis edildi.

****

Sadece saraylara harcadığı parayı savurmasaydı, muhtemelen
Osmanlı hiç borç almadan yüzyılı tamamlayabilir, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi batağına düşmeden güçlü bir
devlet olarak yaşayabilirdi.

Fakat öyle olmadı. Osmanlı Devleti
çöktü.
Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’ne 84,5 milyon Lira
borç devredildi.
(Bu miktar
Ekonomist
Mahfi Eğilmez’in hesabına göre, bugünkü değerle kabaca 500 milyar dolarlık bir borç yüküne denk geliyor.)

Türkiye Cumhuriyeti bu borçları 1954
yılına kadar ödemek zorunda kaldı. 

SMA’lı Çocuklarımız…

0

       Son dönemde SMA denilen illet hastalıkla
ilgili pek çok haber yapılır oldu. Özellikle TV’lerin ana haber bültenlerinde,
yazılı basında, TV’lerde yapılan sağlık programlarında SMA illetiyle gün
geçmiyor ki, bir habere rastlamayalım.

      Pekiyi,
SMA denilen bu illet hastalık nedir?

       SMA
(Spinal Muskuler
Atrofi) omurilikte bulunan ön boynuz motor sinir hücrelerini etkileyerek
hareket kabiliyetini kısıtlayan ölümcül bir kas hastalığıdır. Genellikle akraba
evlikleri sonrasında doğan çocuklarda görülen bu hastalığın ne yazık ki, kesin
bir tedavisi yoktur!

      SGK’nın
2020 yılı sayımına göre ülkemizde 1300 SMA’lı çocuk var. Şu an için ilaç
tedavisi ile önü alınmaya çalışılan bu illetin ne yazık ki, tedavi ücreti çok
pahalı.

      Son
bir yıldan beri SGK bu hastalığı taşıyan çocukların tedavisi ile ilgili önemli
bir adım atarak; hastanelerimizden sağlık kurulu onayı alan hasta bebekler için
ilaç ihtiyaçlarını karşılama kararı aldı.    

      SGK’nın iki yıla yakın bir süreden beri SMA’lı
bebeklerin yanında olması umut verici bir gelişme ama yetersiz çünkü bu tedavi
içeriğinde tüm Avrupa ülkelerinde kullanılan, hastalığın tedavisinde çok önemli
rol oynayan gen tedavisi (zolgensma) henüz uygulanmıyor. Çünkü bu hastalığın
gen tedavisinin ülkemizde onayı bulunmamakta!

   Uygulanabilmesi için belli kriterleri olan bu
gen tedavisi ise öylesine pahalı ki, tedavi için neredeyse 2,1 milyon dolar,
yani neredeyse 35 milyon lirayı aşan bir para gerekli ki, bunu kaç aile
karşılayabilir?

     Hele ki, hayat pahalılığının giderek arttığı,
insanlarımızın ekmek, et, yağ, süt vb temel gıdaları için saatlerce kuyrukta
beklediği ülkemizde SMA’lı bebeklerini kurtarmak için mücadele veren anneler,
babalar ne yapacaklarını şaşırmış durumda…

      Ben İstanbul’da yaşıyorum. Geçtiğimiz gün
Kadıköy’den Eminönü’ne giden vapura binmek için önce Kadıköy meydanından, sonra
da vapur Eminönü iskelesine yanaştığında Eminönü meydanından geçtim. Her iki
meydanın tam ortasında SMA’lı bebekler için yardım toplayan iki stant vardı!

    Bu
stantlardan iki annenin sesi duyuluyor; bu iki acılı anne evlatları için yardım
talep ediyordu. Onlar için yapılacak her bir liralık bağışın dahi çok önemi vardı…

    Ülkemizin her yöresinde giderek çoğalan
böylesi stantlardan gelecek bağışlar ne kadar faydalı olabilir? Kaç aile SMA’lı
çocuklarını Avrupa’da tedavi ettirebilir?

     İşte tam da bu noktada devletimizin
devreye girmesi, her geçen gün umudu giderek azalan anne ve babalara umut
olması gerekir.

      Kaldı ki, milyonlarca Suriyeli sığınmacıya
kucak açan, Afrika’dan Asya’ya, Ortadoğu’dan, Balkanlara, açlıkla boğuşup el
açıp yardım bekleyen milyonlarca insana, din, dil, ırk gözetmeden sadece
insanlık adına yardım elini uzatan,

     Ülkemize duble paralı yollar, milyonlarca liralık
garanti geçişli köprüler, milyarlarca lira harcayarak millet bahçeleri
kazandıran,

      Sırf ülkemizde dövizin yükselmesini
önlemek adına kur korumalı hesaplar açarak, cebi zengin kimilerine milyarlarca lira
faiz ödeyen,

        Müteahhitlerine ödemesi devlet
garantili yap-işlet-devret şartlı ihaleler vererek ülkemize nice eserler
kazandıran devletimizin:

       SMA illetiyle ölüm kalım mücadelesi
veren çocuklarımıza daha çok yardım etmesi, onların hayatta kalabilmeleri için mücadele
eden anne ve babalarına daha çok destek vermesi gerekir.

    Bu gereklilik TC Anayasasının 56’ncı
maddesi ile garanti altına alınmıştır.

   Bu maddeye göre Devlet:

     Herkesin
hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama;
insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak,
işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek
elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemekle mükelleftir.

Önce Ahlâk, Sonra Kanun Aşılır

0

İlk defa
sevdiğim ve saydığım bir arkadaşımdan, Cihan Turper’den duymuştum. Sonra
başkalarından da: İnsanın hareket alanı iki çemberle sınırlandırılmıştır,
demişti. İç içe iki çemberle. İç çember ahlâktır. Onun dışındaki ikinci çember,
hukuktur.

 

Hukuk
çemberinin dışına çıkarsanız kanunlara takılırsınız.  Eğer ülkenizde mahkemeler varsa. Hani
“Berlin’de mahkemeler var!” dedirten cinsten mahkemeler… Bursa’da Ulu Cami’nin
önündeki fakirin kulübesini yıktırmayan mahkemeler.

 

Dış çember
hukuk sisteminin işi. Aslolan, insanın, iç çemberin de dışına çıkmamasıdır.

 

Zaten
kanunlar insanın ahlâk, hak, adalet anlayışının tasnif edilmiş hâlinden
ibarettir. Din, töre, hukukun üstünlüğü… Akılda, gönülde, fıtratta, genetikte,
hepsi aynı yerden kaynaklanıyor. Geçen yazım bunun üzerineydi.

 

Hukuk
ahlâktan kaynaklandığına göre, hukuka saygı, ahlâkın gereğidir.

 

Kimse
inanmıyor, kendine de…

Ya o gri
bölge? Ahlâk çemberinin dışında, fakat kanun çemberinin içinde. Galiba en
aşağılık bölge burası. “Ben kanunsuzum!” narası atmak, ahlâksızca kanun
manipülasyonu yapmaktan daha asil bir tutumdur. Kötüdür, cezalandırılması
gerekir ama ahlâkı çiğneyip kanunla oynamaktan daha şereflidir.

 

Apaçık
ihlaller, apaçık hırsızlıklar, apaçık hezimetler, dün söylediğinin bugün tam
tersinin çıkması… Bütün bunların karşısında utanmadan yapılan bir takım
açıklamalar bu satırlarıma ilham verdi. Kimsenin inanmadığı, daha vahimi
kendisinin hiç mi hiç inanmadığı gerekçelerle savunma yapmaya çalışmak. 

 

Başımdan
geçen bir hırsızlığı hatırladım. Oturduğum daire, apartmanın arka tarafında,
beşinci katta. Hırsız arka bahçeye girmiş, genellikle kapalı olan bahçe
kapısını bir şekilde aşmış. Sonra beş kat tırmanmış. Beni soymuş, sonra kapımı
içerden açıp apartmanı terk etmiş. Bende yükte hafif, pahada ağır bir tek
emekli maaşımı bulmuş. O sırada SSK emeklisiydim ve o maaş da pek aman aman bir
şey değildi. Hırsız mesleğini ve mesaisini kesintisiz sürdürdüğü için sonunda
yakalandı. Beni nasıl soyduğunu mahkemede şöyle anlatmış: “Yoldan geçiyordum.
Kapı açıktı. Ben de içeri girdim…” Hâkim hırsızla birlikte benim daireme
“tatbikata” geldi. Hâli görünce, hırsıza dönüp, “Maşallah oğlum, arka tarafta
beşinci kattaki balkonun iç kapısını açık bulup girivermişsin demek…” diye alay
etti.

 

İhale
kanunuyla futbol oynamak

Hırsızın
anlattığı hikâye cezada ciddi indirime sebep olurmuş. Hırsızlar hapishanede bir
birlerine hukuk eğitimi verirmiş. Fakat “İncelenmiş ve aslı olmadığı
anlaşılmıştır.” tarzı savunmalar, araştırmaya izin vermemek benim hırsızınkinin
çok üstünde tabii. Bürokrasiye de siyasetçilere de büyük saygım var. Bürokrasi,
çağdaş devletin; siyaset, ülke yönetiminin, taşıyıcı sütunlarıdır. Fakat işte
tam o ahlâk sınırının dışına bağdaş kurmuş, kanunları oynanacak, manipüle
edilecek yolsuzluk araçları diye görenler… Sanki sırf bunu yapacak imkâna
kavuşmak için bürokrasiye veya politikaya sızanlar… Bu zor ve asil mesleklere
bugünkü kötü çağrışımları verdiren bunlardır. Tek çare, dürüst politikacıların
ve dürüst bürokratların bunları içlerinden atmalarıdır.

 

Gri alandaki
bürokrat ve politikacı yaptığıyla övünür de. “Falan kanunun, filan yönetmeliğin
şöyle bir maddesi var. Pek bilinmez. İşte onunla hallediverdim.” Veya, “O
makama tayin için en az şurada bulunması gerekiyordu. Önce oraya tayin ettim,
ertesi gün de makama”.  Daha beteri var.
Adaleti, ahlâkı çiğnemek için doğrudan kanunlarla ve yönetmeliklerle oynamak.
Bizim oğlanın gemisi limana girerken gümrük mevzuatını değiştirip, mal
çekildikten sonra tekrar eski hâline getirmek. Bizim adamın tayini için yönetmeliği
değiştirip onun tayini müktesep hak hâline gelince tekrar eski mevzuata dönmek.

 

Düşünün,
sizin takım hücumdayken ofsayt kuralını kaldırıyorsunuz. Karşı takım karşı
hücuma geçtiğinde yeniden koyuyorsunuz. Sonra spor yaptığınızı iddia
ediyorsunuz! Maçlara acaba niçin eskisi kadar seyirci gelmiyor diye de
etrafınızdakilere soruyor, seyirci getiremiyorlar diye onları azarlıyorsunuz.

 

Adalet neyin
temeliydi?

Böyle
manipülasyonlar kılıfa ve kanuna uydurulur, ama adalet hissini, ahlâk hissini
sıfırlar. Sebep oldukları yıkım, o tek tek olayların yarattığı tahribatın çok
ötesindedir. Hadi kanun manipülasyonuyla gümrüksüz sokulan mal en fazla haksız
kazanç sağlar, o ayrıcalığa sahip olmayanın rekabet imkânını bir süre için
elinden alır. Haksız tayin, tayinin yapıldığı kurumu sarsar. O makama daha
layık olanların hakkını yer ama bir kurum ve bir makam içindir bu yıkımlar.

 

Asıl yıkım,
halkın tamamının adalet duygusundadır. Ülkenin tamamında kanuna saygının
çökmesindedir. Böyle skandalların yaşandığı ülkelerde artık insanlar,
“Berlin’de hâkimler var!” diyemez. Ulu caminin önündeki fakirin kulübesi de
istimlak ediliverir.

 

İşte
gelişmiş dünya ile üçüncü dünyayı bir birinden ayıran asıl fark budur. Bizim
kültürümüz de bunun farkındadır. Mahkemelerimizde Hazreti Ömer’e atfedilen bir
söz duvarları süsler: “Adalet mülkün temelidir.” Bu “mülk”, bugün taşınmaz mal,
gayrı menkul anlamında kullandığımız mülk değil. Bu sözdeki “mülk”, devlet
demektir, egemenlik demektir. Hani kral anlamına gelen “melik” var ya, işte o melikteki
kelimedir, hâkimiyete, il’e, kısaca devlete karşılık gelir.

 

Kanunun
itibarsızlaşması, hukuka güvenin sarsılması, devletin temellerinin aşınmasıdır.
Temelsiz bina sonunda çöker!

30 Ağustos’u 100. Yılında Hakkıyla Anabilecek miyiz?

Türkiye’nin düşmandan temizlendiği en son hamle olan “Büyük Taarruz” veya “Başkumandanlık Meydan
Muharebesi”
adını verdiğimiz zaferin bu yıl 100. yıldönümü
(1922-2022)…

 

Tarihi olaylarda yüzüncü yıllar çok önemlidir. Bunun sebebi bu yılın
bir kırılma yılı olmasıdır. Bu zaferin 100.yılı onun önümüzdeki yıllara nasıl
taşınacağının görüleceği ve anlaşılacağı bir tarihtir 30 Ağustos 2022! Onun
için Türkler açısından bu durum çok önem arz etmektedir.

 

Ne yazık ki, ülkemizdeki sosyal ve siyasal atmosfer bizlere bu tarihi
zaferin hakkıyla kutlanılmayacağı izlenimi vermektedir ve bu Türkler açısından
çok düşündürücü ve üzücüdür…

 

Böyle tarihi anlara ilişkin kutlamalar aylar öncesinde hazırlıkları
duyurularak yapılmalıydı. Bu konuda ne iktidarın ne de muhalefetin ve de yerel
yönetimlerin bir hazırlığı olduğu konusunda hiç bir belirti görmüyoruz. Mutlaka
baştan savma bir şeyler yapılacaktır ama başlıkta dediğimiz gibi tesir
uyandırmak için bu anmaların hakkıyla yapılması gerektiği düşüncesindeyim.

 

Ne yazık ki Türkiye(li) siyaseti iktidarı ve muhalefeti ile 30
Ağustos’un sonuçlarından muzdarip olan yani rahatsızlık duyan güruh tarafından
sevk ve idare edilmektedir. Düşünün ki; bu zafer sonucu kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir teşkilatı olan Diyanetin camilerinde okunan hutbeler de yıllardır 30
Ağustos Zaferi bir iki lafla geçiştirilmekte ve bu zaferin kahramanı Mustafa
Kemal Atatürk zikredilmemektedir…

 

Türk Milletine buradan seslenmek isterim ki, tez bugünden bu zaferin
hakkıyla kutlanması için iktidar ve muhalefete baskı yapılması olmadığı
takdirde iş başa düştü denilerek bu tarihi zaferin 100.yılının Türk Milletine
her ferdinin katılımı ile hakkıyla kutlanması gerekmektedir…

 

Bu uyarım ve çağrım Türk Milletinedir… Umarım cevapsız kalmaz diye
düşünüyorum.

Akıl Fikir Yayınlarından Üç Kitap İbnülemin Mahmud Kemal İnal

0

İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Osmanlı
Sadrâzamlarından Yusuf Kâmil Paşa’nın mühürdarı Mehmed Emin Paşa’nın oğludur. 1870
yılında İstanbul’da doğdu. Özel hocalardan; ve Mehmed Âkif Ersoy’un babası
İpekli Tâhir Hoca’dan Arapça, Farsça, Fransızca, din, edebiyat, hat ve gramer
(dil bilgisi) dallarında eğitim alarak yetişmiş, genç yaşında Sadâret Mektubî
Kalemi’nde devlet hizmetine girmiş, 33 yıl boyunca, Sadrâzamlığın çeşitli
kademelerinde hizmet etmiş, ‘Sabih
isimli romanı, ‘Hoş Sâdâ’, ‘Son Sadrâzamlar’ ve ‘Son Hattatlar’ isimli eserleri
yazmıştır. Gazetelerde makaleleri yayınlanmıştır.

Yahya Kemal
Beyatlı ve Süleyman Nazif’in yazdığı birer mısrada oluşan;

Hezar gıbda o devr-i kadim efendisine                                                                                                                   Ne
kendi benzer kimseye ne kimse kendisine

beytinde ifâde
edildiği gibi, nev’i şahsına münhasır bir insandı. Çok zengin kütüphânesini ve
hat koleksiyonunu İstanbul Üniversitesi Kütüphânesine bağışladı. 

Harita
Mühendisi Emekli Kıdamli Albay Orhan Bayrak, hazırlamış olduğu 12,5 X 19,5
santim ölçülerinde 168 sayfalık eserinde;

İbnilemin
Mahmud Kemal İnal’ın hayat hikâyesini, vefat haberini, O’nun tanıyanların
hakkında yazdıklarını, eserlerinden konular ve pasajları, şiirlerini,
vasiyetnâmesini ve Mahmud Kemal İnal’ın hayat kronolojisini veriyor.

Ayrıca Kâmil
Paşa’nın sadâreti ve konak meselesi, makalelerinden seçmeler, basılmamış
eserlerinin isimleri, şiirlerinden örnekler ve vasiyetnâmesi ile hayatının
kronolojisi ile eser tamamlanıyor.

Arka kapak
yazısı:

Yazdığı örnek eserleri
ile herkese faydalı olmuş üç biyografi yazarını, her eserini inceleyerek
sizlere sunmayı kendim için görev saydım. Yazı hayatımda İbnülemin Mahmud Kemal
İnal, Ahmed Refik Altınay ve İbrahim Alâaddin Gövsa adlı üç üstad yazar
eserleri ile bana örnek oldular. Onun için bunları ‘Üç dev biyografi yazarı’
olarak bir araya getirdim.

Elinizdeki eser üç dev
biyografi yazarından ilkine ait. İbnülemin Mahmud Kemal İnal eserlerinde
ölülere hayat veren bir canlı kütüphane idi. Yakın târihimizde önemli simaların
biyografilerini tanışarak hazırlayan başka bir yazara rastlamak mümkün
değildir. Bu eseri hazırlamakla ben de kendisine hayat vermek istedim. Fakat
onun kadar bunu başardığımı sanmıyorum. Lâkin duyduğum hazzı ifade etmek
isterim. Ruhunun şad olmasını dileyerek kendisini selâmlıyorum. Her üç yazarı
daha iyi tanımış olmakla çok şey kazanmış olacaksınız.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal, hakikaten
bilinmesi tanınması geren bir âbide şahsiyettir. Kendisinden önceki, çağdaşları
arasında ve kendisinden sonra yaşayan hiç kimseye benzemeyen, târih, İslâmiyet,
kültür, edebiyat ve benzeri sâhalarda âlimdi. Disiplinli, otoriter, eğitimci,
mürebbi (terbiyeci), ahlâklı… Hülâsa mükemmel bir insanda bulunması gereken
bütün hususiyetlere sâhip örnek alınacak bir âbide şahsiyetti.

Târih ilmi, geçmişte yaşanan olayları
kronolojik bir sıra ile veren bilgi demetinden ibâret değildir. Onun asıl fonksiyonu,
geçmişteki olaylardan ders alarak geleceğin plânlamasının doğru yapılmasını
sağlamaktır. Veciz ifâdesiyle; ‘geçmişini
bilmeyenler, geleceğin câhilidir
.’ İnsanlarımız, târihini öğrendikçe
geleceğini dosdoğru inşa etme imkânı bulur. Mahmud Kemal İnal, daha iyi bir
gelecek için, yaşadığı dönemden çok bu günün insanının faydalanabileceği bir
şahsiyet âbidesidir.

İnsan-I
Kâmil ve Zamanın Fitnelerinden Korunmak

Eserin
müellifi Erzurumlu İbrâhim Hakkı Efendi Hazretleri (1703-1780) ‘Mârifetnâme’ isimli eserin müellifi,
Türk mutasavvıf, sosyolog, astronomi bilgini ve İslâm âlimidir. Müderris olarak
çok sayıda talebe yetiştirdi. Oğluna yazdığı mektupta şöyle nasihat ediyordu: ‘Tekkelerde eğlenmeyip ilim meclisine
gelesin; herkese şefkat nazarıyla bakıp hiçbir ferdi hakir görmeyesin ve
kimseden hiçbir nesne istemeyip kimseye bir hizmet buyurmayasın; tezyîn-i
zâhiri koyup gökçek ahlâk ile tezyîn-i bâtına gidesin
.’

Bu ulu kişi
Erzurumlu İbhâhim Hakkı Efendi’nin; ‘İnsan-ı
Kâmil
’ ve ‘Zamanın Fitnelerinden
Korunmak
’ isimli iki eseri bir arada, Mâsum
Aydın
tercümesi ile Akıl Fikir yayınları tarafından 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 109 sayfa olarak 2022 yılında okuyucuya sunuldu.

İbrâhim Hakkı
Efendi, İnsan-ı Kâmil isimli birinci
eserinin giriş kısmında toprağın çeşitli hayvan ve bitkilerin abası-elbisesi
olduğundan bahisle bitki ve hayvanın da insan bedeninin temeli ve esası
olduğunu söylemektedir. İnsan bedeni ise kendi kalbinin süslü canfes kumaştan
elbbisesidir. Yani, insan kalbi Mevlâ’ya muhabbetin mekânı, bilme ve tanıma hazinesinin
sığınağıdır. Eser, insanın bu mekânı ve sığınağı ahlâkın en güzeli ile
güzelleştirmesinin, niyetlerini arı-duru hâle getirmesinin ve gönlünü
eğitmesinin yollarını konunun özüyle okuru muhatap ederek dile getiriyor.
Erdemlerin, güzel ahlâkın, insanın tutum ve davranışlarına yansıması,
yapıp-etmelerine kendi rengini vermeleri insanın onları kendine prensip edinip
rızâyı esas alarak hayatlarına tatbik etmeleriyle mümkündür. Kâmil İnsan her şeyden
önce insanın, âlemin en şerefli varlığı olduğunu insana yeniden duyuruyor. Ve
insanı kendini bilmeye ve tanımaya çağırıyor.

***

Zamanın Fitnelerinden Korunmak isimli
50 bölümden oluşan risâlesinde; ‘Ey Ârif-i Billah (Ey Hakk’ın nuru ile Allah’ı
bilen, âlemi ve hâdiseleri ilâhî feyzin ve ilmin nuru ile gören, Allah’ın
dostu!) hitabı ile başlayıp; Âyet-i Kerîmelerden ve Hadis-i Şerîflerden
örnekler vererek insanın huzur ve saadet içerisinde âsûde bir hayat yaşamasına
imkân verecek şartları dile getiriyor.

Fasıllardan
bir örnek:

Hikâye olunur ki, bir
sultanın doğanı varmış ve bu kuş bostanda bağlı imiş. Bir gece bülbül, doğana
yaklaşıp demiş ki:

-Ey kuşların sultanı!
Senin bu kadar muhterem ve mesrur sevinçli olmanın hikmeti nedir? Senin makamın
ve yerin sultanın eli üzerinde mekân tutmaktır. Yiyeceğin her zaman kuş etidir.
Ben ise korku, gam, keder ve üzüntülerin her çeşidini yaşayarak bütün gece, bir
gülün çiçek açmasını beklerim. Gül açınca, uykum gelir, böylece gülün çiçek
açtığını görmek zevkinden mahrum kalırım. Kaldığım yer ve mekânım ise, gülleri
kuşatan dikenlerin olduğu yerdir.

 Doğan, bülbülü irşat ederek:

-Senin çektiğin
sıkıntıların, zahmetlerin ve eziyetlerin ve her arzu ve isteklerinden mahrum
kalmanın sebebi: Ruh ve gönülle ilgilidir. Sen muradına ermeden önce, her sabah
bin sefer öterek insanlara: Sabahın geldiğini haber verirsin. Oysaki ben
aksine, bin muradıma nâil olduğum hâlde, nâil olduğum muratlarımı da hiç
kimseye söylemem ve haber de vermem.

İşte bunun gibi sır
saklamanın çok faziletleri ve faydaları olduğu gibi sırrı ifşa etmenin de çok
rezillikleri ve zararları da vardır. Peygamberlere ait kıssalarda ve
Evliyaullaha ait tezkirelerde (biyografilerde] bu konuda anlatılanlar,
sayılmayacak kadar çoktur. ârif olana, bir kimseden gelen bir işâret kâfidir.
Onu çadır ipleri veya ağaç kökleri ile bağlamaya gerek yoktur.

Eserin bütün bölümlerinde benzer mâhiyette
faydalı bir öğüde bağlanacak hikâyeler var.

Sonsuza
Köprüler Kurmak

Durali Yılmaz, 1948 yılında Acıpayam’a bağlı
Köke köyünde doğdu. İlköğrenimini burada yaptıktan sonra orta ve lise
öğrenimini Burdur’da, yükseköğrenimi İstanbul’da tamamladı. Yeni Türk Edebiyatı
sahasında doktora yaptı. Aynı sahada doçent, 1993’te profesör oldu. İstanbul
Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Tanıtım ve Halkla İlişkiler Bölüm
Başkanlığı yaptı, değişik idârî vazifeler üstlendi. 2001 yılında İstanbul
Kültür Üniversitesi’ne geçti. Burada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün
kuruluşunu tamamladı. Hâlen bu üniversitede görev yapmaktadır.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden
bâzıları: *Romanımız ve İnsanımız (1976), *Roman Kavramı ve Türk Romanının
Doğuşu (1990), *Türkçe ve Kompozisyon (1990), *Roman Sanatı ve Toplum (1996), *Şeyh
Bedreddin Sufinin İsyanı (2001), *Siyah Perdeli Evler (1975), *Çilekeş
Müslümanlar (1982), *Dansedebilmek (1997), *Kıyam (1997), *Gel İçimde Ağla
(1985), *Akrebin Dansı (1989).

Usta ve velût yazar Prof. Dr. Durali
Yılmaz’ın 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 102 sayfalık eserinde hepsi zevkle
okunabilecek 17 adet hikâye bulunuyor.

Hikâyelerin başlıkları:

*Şimşek ve Kelime,
*Sonsuza Köprüler Kurmak, *Bir Hikâye Uğruna, *Sanatın Başlangıcı, * Başbakanın
Gözyaşları, *Şaheser Yazmak, *Gazali’ye Mektup, *Celâlettin Harzemşah’m Bastığı
Çizgi, *Pir Sultan’ın Romanı, *Alevi İftarında Abdal Musa Nefesi, *Sürgündeki
Şeyh, Uzaydaki Kapı, *Thales’in Mezar Taşı Yazısı, *Kayıkçı Parası, *Bu, Benim
Müziğim,  *Bakkal, Hikâyenin Hikâyesi,
*Gürgen Sonrası.

***

Pir
Sultan’ın Romanı
’ başlıklı hikâyede bâzı deyişlerinden örnekler veriliyor. Bâzı
kaynaklarda Pîr Sultan, bağlandığı tarikatça yalnız dînî önder değil, devlet
başkanı olarak da görülen İran Şahları adına, Anadolu halkını Osmanlılara karşı
kışkırttığı, ayaklanmaya çağırdığı, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettiği
için, Sivas Valisi Hızır Paşa’nın emriyle tutuklanmış, yolundan dönmeyeceği
anlaşılınca da asılmıştır. Bu bilgiler doğru olmayabilir.

Aşağıdaki deyişler de Pir Sultan Abdal’a âit
olmayabilir.

… mi acaba?

Değerli yazar, ‘Hakkında roman yazmayı düşündüğüne göre herhalde işin doğrusunu
biliyordur. Sonradan öğrenip de romanı yazmaktan vazgeçti ise, bu hikâyenin
mânâsı ne ola
?’ Diye düşünenler olabilir mi?

Gafil kaldır şu gönlünden gümanı

Bu mülkün sâhibi Ali değil mi

Yaratmıştır on sekiz bin âlemi

Rızıkların veren Ali değil mi

Gelin vazgeçelim böyle gümandan

Vallahi çıkarız dinden imandan

Şefaat umarız On’ki İmam’dan

Anların atası Ali değil mi

Yaratıldı Mülcem ol oldu düşman

Kasd etti Ali’ye oldu peşiman

Kangı kitapta var ol Ömer Osman

Kur’an’da okunan Ali değil mi

Bin bir adı vardır bir adı Hızır

Her nerde çağırsan orada hazır

Ali padişahtır Muhammed vezir 

Bu fermanı yazan Ali değil mi

Pir Sultan Abdal’ım ben bir fukara

Acep bulunur mu derdime çâre

 Yüzü
kara nasıl varam huzura

        Divanda oturan Ali değil mi

***

Arka kapak yazısı:

Hikâyeleri, Büyük
Doğu, Diriliş, Hisar, Türk Edebiyatı, Yedi İklim gibi edebiyatımızın önde gelen
dergilerinde yayımlanan Durali Yılmaz, daha ilk hikâyeleriyle hikâyeciliğimize
farklı bir ses getirmiştir. Necip Fâzıl Ksakürek, beklediğimiz ve muhtaç
olduğumuz bir hikâyeci olarak takdim etmiş; Ahmet Kabaklı, Nuri Pakdil ve daha
birçok yazar, Durali Yılmaz’ın hikâyelerinden övgüyle söz etmiş, onu
hikâyeciliğimizde farklı bir ses olarak kabul etmiştir.

Sonraki yıllarda
hikâyelerinin yanı sıra romanda da kendini kabul ettiren Durali Yılmaz’ın ‘Donuklar’ adlı romanı, Mısır Devlet
Kitaplarınca yayımlanmış, hakkında el-Hayat gibi Arap basınının en önde gelen
yayın organlarında çok geniş yazılar çıkmıştır. Bu roman Mısır’da kısa sürede
iki baskı yapmıştır. ‘Ayasofya Dile Geldi
romanı da Arapçaya çevrilmiştir. ‘Yesevi
Irmakları
’ romanı, Almaatı’da yayımlanmış ve Kazak basınında övgüyle söz
edilmiş, kısa sürede üç baskı yapmıştır.

Çok değişik bir
yöntemle kaleme alınmış hikâyelerden oluşan bu eseri, yazarın dördüncü hikâye
kitabıdır. Akıl Fikir Yayınları olarak, bu hikâyelerin, hikâyeciliğimizde yeni
bir açılım sağlayacağına inanıyoruz ve bu düşüncelerle okurlarımıza sunuyoruz.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü
Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com  

Nükte, Lâtife, İroni

0

NÜKTE Arapçadan
Türkçeye geçmiş bir isim. “Herkesin kolayca kavrayamadığı ince anlamlı,
sanatlı, düşündürücü ve aynı zamanda hoşa giden, insanı gülümseten söz”
demek.

Nükte yapabilmek bir
hüner olmakla beraber, nükteden anlayamayacak kişilere yapıldığında anlaşılmamak
hatta daha da kötüsü yanlış anlaşılmak gibi bir riski vardır.

Dilimizde
nükteye yakın anlamda ve nükte ile birlikte kullanılan diğer bir kelime de “lâtife
sözcüğüdür. “LÂTİFE nazik, yumuş
ak ve şakacı, insanı gülümseten bir şekilde söylenen, ancak anlamı gizli sözdür.”

Felsefeciler;
“nükte ve lâtifeler akla, mantığa dayanmalı ve hitap etmelidir” derler.
Bu çerçevede nükte ve lâtife asla komiklik ve hele hele şarlatanlık, lafebeliği
ve gevezelik değildir.

Nükte ve lâtife derin
bilgiyi, görgüyü ve zekâ kıvılcımı demek olan espriyi gerektirir.

Mesela Nasreddin
Hocamız
“göle maya çalarken” onun tutmayacağını bilmeyecek kadar geri
zekalı biri değildi herhalde. Ama “ya tutarsa” diyerek olmayacak işlere
kalkışanları uyarmak için bu yöntemi seçmişti.

Bu
dediklerimiz, nü
kteyi söyleyen ve latifeyi yapan kadar, karşısında onu dinleyen için de aynen geçerlidir. Yani “nükte ve lâtife, ancak kıvrak zekâsı olanlar için anlam ve değer taşır.”

Bu
tanımlamaları
Dr.
Önder Göçgün
imzalı bir
makaleden aldım.

Bir de bu
kapsamda günümüzde çok kullanılan “İRONİ” kavramı var. İroni
“söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme”
anlamında
kullanılmaktadır.

Mesela
buluşmaya geç kalan birine “vay yine erkencisin!” derseniz ironi yapmış
olursunuz.

“Atatürkçü”
Nadir Nadi’nin birilerine tepkisini göstermek için, kitabına “Ben Atatürkçü
değilim!”
ismini koyması da ironik bir çığlıktır. Hiç kimsenin aklına “Aaa,
Nadir Nadi Atatürkçü olmadığını itiraf etmiş” demek aklına gelmedi.

Zekâsı
ve kavrayışı kıt olanların ortamında “ironi yapanların” yanlış anlaşılma
riski büyük olur. Bu yüzden ironi yapan mimik, jest ve tonlama ile
söylemek istediği şeyin altını dolaylı yoldan çizer.

*******************************

Hz. Peygamberden Bir Nükte

Peygamberimizin
de zaman zaman nü
kteli
konuştuğu, la
tife yapmaktan hoşlandığını kaynaklar
belirtmektedir.

Hz. Peygamber,
yakından tanıdığ
ı yaşlı bir kadına, tatlı ve yumuşak şekilde:

“-
Biliyor musun nineciğim; yaşlılar Cennet’e girmeyecek!” der.

Zavallı
kadın buna çok üzülür ve ümitsizliğe kapılır. Bunun ü
zerine Hz. Peygamber, tebessüm ederek:

“- Çünkü yaşlılar gençleşerek (genç halleriyle) Cennet’e
girecekler”
diye sözünü tamamlar.

Bu defa
o yaş
lı kadın, sevinç gözyaşları döker.

Bu
olaya şahit olanlardan biri ilk cümleyi duymuş, ikinciyi duymamış olsa yanlış
anlaşılma riski çok büyüktür. Aynı şekilde Hz. Peygamber aslında “yaşlılar
cennete giremez” derken tam tersini (gençleşerek gireceklerini) kastettiğini
jest, mimik ve tonlama ile yapmış olsa; bunları fark etmeyen biri de hadisten
çok ters bir anlam çıkarabilirdi.

Bu risklere rağmen bütün büyük insanlar nükteli, esprili, latifeli veya
ironik sözler söylemekten geri durmamışlardır.

Herhalde
“ince anlamlı, sanatlı, düşündürücü ve aynı zamanda hoşa giden, insanı
gülümseten sözleri” anlayacak irfan sahibi insanların çoğunlukta olacağını
düşünmüş olmalılar.

*******************************

Kadından Başkan Olmazmış

24
Haziran 2018 seçimlerinde milletvekili adayı idim. Seçim çalışmaları kapsamında
bir köye gittik. Köyde önceki seçimlerde yüzde 80 civarında AKP’ye oy çıkmıştı.
Teravih sonrası caminin biraz ilerisindeki meydana, kahvehaneden aldığımız masa
ve sandalyeler koyduk. Köylülere İYİ Partiyi anlatmaya çalışıyordum.

Yanımda
oturan bir vatandaşımız “ben Meral Akşener’e oy vermem, çünkü dinimize
göre kadından başkan olmaz”
dedi.

Ben
kendisine Hz. Peygamberin eşi Hatice’nin bir iş kadını olduğu ve
peygamberimizin patronu olduğunu hatırlattım. Yine Peygamberimizin eşi Hz.
Ayşe’nin
Cemel Savaşı’nda, savaşan taraflardan birinin lideri olduğu gibi
örneklerle bu görüşün İslami olmadığını anlatmaya çalıştım.

Bu
vatandaş bana itiraz edemedi ama görüşünü değiştirebildiğimden emin değilim.

AKP, Meral Akşener’e karşı
siyasi kampanya yürütürken, belli bölgelerde bu görüşü İslami bir kural imiş
gibi anlatıyor.
Oysa AKP hükümetlerinde kadın bakanlar görev yaptı,
yapıyor. Çok sayıda kadın milletvekilleri var. Diyanet İşleri Başkan
Yardımcılığına bile bir kadın atandı.

Buna
rağmen, “kadın her şey olur ama Cumhurbaşkanı olamaz” tarzı propaganda
ortadan kalkmış değil.

*******************************

Meral Akşener’in İronisi

İYİ Parti lideri Meral Akşener ilk siyasete atıldığı 1994’ten beri “dinimize göre kadından başkan
olmaz”
propagandasına muhatap oluyor. Bu psikoloji ile sosyal medyada
polemik konusu olan ironik bir söylemde bulunmuş:

“Ben
cumhurbaşkanı adayı değilim. Kadından imam olmaz. Cumhurbaşkanı aynı zamanda
imamlık yapmak durumunda olduğu için ben aday değilim.”

Aslında
bir esnafla sohbet ederken söylediği bu söz konuşmanın içinden cımbızla
çekilmiş.

Sözün tamamı dinlenince ve jest, mimik ve tonlamalarına dikkat edince Meral Akşener’in, yıllardır
muhatap olduğu, bu iğrenç propagandaya atıfta bulunduğu gayet açık:

“1994
senesinde Kocaeli’de Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olduğumda şöyle bir
propaganda yapıldı: ‘Belediye başkanı kadından olmaz’. Şifâ binti
Abdullah, belediye başkanı oldu
, olur. Ama imam olamıyoruz ya biz.
Dolayısıyla cumhurbaşkanı aynı zamanda imamlık yapmak durumunda. Ben aday
değilim.”

Konuşmanın
bir ironi içerdiği, “İslam’a göre kadının Belediye Başkanı da
Cumhurbaşkanı da olabileceğinin”,
ilk Müslümanlardan ve hicret eden
sahabelerden biri olan Şifâ binti Abdullah örneği ile anlatıldığı açık
değil mi?

Meral
Akşener daha önce İçişleri Bakanlığı yaptı, Cumhurbaşkanı adayı oldu,
şimdi iktidara talip bir partinin genel başkanı olarak “Başbakan olacağım”
diyor. Böyle bir kadın liderin “kadınların cumhurbaşkanı olamayacaklarını” söylemesi
mümkün mü?

Akşener’in
bu kadar açık ironik sözlerini dahi çarpıtanlar oldu.

Yukarıdaki
açıklamalarım anlayamayanlara… Fakat biliyoruz ki anlamak istemeyene
anlatmanın bir faydası yoktur.

Hürriyet ve Meşveret

0

     Türkiye, ancak
hürriyet ve meşveret yani danışma, konuşup anlaşma, istişare,

     Kısaca görüşme
meclisinin varlığı ile tekâmül eder ve gelişebilir.

     Türkiye, ancak
temel hak ve hürriyetlere dayanan bir rejimle yükselebilir.

     Nitekim Türkiye,
20. yüzyıl başında, 1900’lü yıllarda karşı karşıya kaldığı istibdat
zincirlerini;

     Hürriyet ve
meşveretle, yani meşrutiyet ve kurduğu meclisle kırarak;

     Maddî ve manevî
kalkınma yolunu açabilmiştir.

     Çünkü ihtilâfları
kaldırıp, ittihat ve birliği temin edip sağlamanın şartları, bu şekilde
gerçekleşir.

     Tabii bütün bu
hususları gerçekleştirecek olanın;

     Eğitim ve öğretime
verilecek değerlerden geçtiği;

     İzah etmeye lüzum
bırakmayacak kadar açık ve ortadadır.

     Ki, bunların
başında; milleti birbirine bağlayan maddî ve manevî bağlar gelir.

     İşte ancak bu
şekilde cehalet hastalığı; marifet, ilim ve bilgi silâhı ile,

     Zaruret ve ihtiyaç
hastalığı; sanat silâhıyla,

     İhtilâf yani
anlaşmazlık ve uyuşmazlık hastalığı ise, ittifak ve söz birliği silâhıyla,

     Yani Meşrutiyet ve
onun sağladığı imkânlarla ortadan kaldırılmıştır.

     Çünkü dün
Meşrutiyet, bugün Hürriyet ve Demokrasi’nin;

     Birinci kapısını;
kalplerin ittihat ve birliği,

     İkinci kapısını
millî muhabbet ve sevgi,

     Üçüncü kapısını
maarif, eğitim ve öğretim,

     Dördüncü kapısını
insanın çalışması,

     Beşinci kapısını
sefahati terk etmek azim ve kararı açar.

     x

     Aksi takdirde
kendimize, ister istemez istibdat yolunu açmış oluruz!

     Oysa:

     İstibdat tahakküm
yani zorbalıktır.

     Keyfî muamele ve
davranıştır.

     Kuvvete dayandığı
için cebir, zorlama ve baskıdır.

     Tek reydir. Tek
bir kişinin görüş ve arzusunun yerine getirilmesidir.

     Suiistimalâta /
kötü kullanmaya son derece uygun bir zemindir.

     Zulmün, haksızlık
ve eziyet etmenin temelidir.

     İnsanlığın mahv ve
yok edicisidir.

     İnsanı, sefalet
derelerinin en aşağı tabakasına düşürür.

     İslâm âlemini,
müslüman milletleri zillet ve sefalete sürükler.

     Garaz ve kötü
maksatlara ortam hazırlar.

     Husumet ve
düşmanlıkları uyandırır.

     Evet, İslâmiyeti
zehirleyici olup; her şeye bulaşır, her yere yayılır.

     İşte bütün bu
menfîlik ve olumsuzluklara yol açan, tamamen istibdattır.

      x

     Çünkü istibdat;
taklidin yani delil ve kanıtsız olarak 
hareket etmenin teşvikcisidir.

     Çünkü istibdat;
siyasî istibdat ve baskının yol açtığı; ilmî istibdatın da baş sorumlusudur.

     Öyle ki, ilim
adamlarının ilmî yönden baskı kurmalarına imkân sağlar.

     Böylece
İslâmiyetin; müşevveş, düzensiz ve karmakarışık olmasına sebep olan

     Çeşitli fırka,
grup ve partilerin zuhur ve doğmalarına, istenmeyen zeminleri hazırlar.

x

     İşte istibdat bu
derece öldürücü bir zehir hükmündedir.

     İstibdadı esastan
tedavi edip iyileştirecek olan ise, ancak dün Meşrutiyet, bugün ise

     Hürriyet ve
Demokrasi denen tiryak ve ilacı tam olarak kullanmaktır.

     Zaten hükümetlerin
hedef ve maksatları, ulaşmak istedikleri asıl amaçları da bu değil mi?

Edip, Şâir, Muharrir Ve Dergi Yayıncısı Av. İsmail Özmel İle Sohbet

Oğuz
Çetinoğlu:
İnsanoğlunun merâkı sonsuz… Araştırıyor ve yeni bilgilere
ulaşıyor. İlk insan hakkındaki bilgilerimizle alâkalı durum nedir?

Av. İsmail
Özmel:
  İlk insan konusunu eşelediğiniz zaman
belirsiz, derin ve karanlık bir döneme girdiğimizi, insan müfekkiresinin cevap
bulamadığı bir döneme uzandığımızı kabul etmeliyiz. Çünkü halen Asya kıtası
denilince Türk kaynaklarına ve Çin kaynaklarına yeterince ulaşılmadığını,
bugünkü aklımız ve birikimlerimizle bazı yorumlar vermeye çalıştığımızı kabul
etmemiz gerekir.

Çetinoğlu: Çin’de ‘Türk
Piramitleri
’ de denilen Beyaz Piramitler’in içinde, ay yıldız ve kurt başı
figürleri bulunduğu iddia edildi. Bu durumu nasıl yorumlamak gerekiyor?

Av. Özmel: Araştırmacı yazar Oktan Keleş, Çin’in orta
kesimindeki Şanşi eyâletinin başşehri Şian şehrinin 100 kilometre yakınında
bulunan piramitlere girdi. Kurt başı resimlerinin bulunduğunu söyledi. Keleş,
bölgeye daha önce de araştırma yapmak için başkalarının gittiğini ancak
araştırmacıların görüntü almasına izin verilmediğini ve yayımlanan
fotoğrafların, ‘şu ana kadar
yayımlananlar arasında en kapsamlısı
’ olduğunu vurguladı.

Çetinoğlu: Kurt başı Türklerin târih boyunca sembolü olmuş bir
şekil. Nasıl yorumlamak gerek? Piramitlerin bulunduğu bölge Türklerin yurdu
olabilir mi?

Av. Özmel: Piramitlerdeki
materyallerin Türk târihi açısından büyük önem arz ettiğini ve bütün ezberleri
bozacak kadar dünya târihi açısından önemli olduğunu
’ savunan Keleş, şu
ifâdeleri kullandı:

‘Yaşlı bir Çinli rehber eşliğinde piramitlere yakın
bir yerden doğal bir mağaranın içerisine girdik. Karanlıkta 40-50 metre kadar
yürüdük. Mağarada üç kanallı bir girişe geldik. Sonra dikey bir yerden 7-8
metre aşağıya kaydık. Geniş bir alana geldiğimizde Çinli rehber bize ‘Piramidin
içindeyiz’ dedi. Mezar odasında yerde boyu 2 metreye yakın bir mumya vardı.
Mumyanın başında bulunan bir kayada çeşitli işâret ve yazıların yanı sıra ay-yıldız,
kurt başları gördük. Alana ışık tutulduğunda şoke olduk. 3 metre boylarında,
muhtemelen granitten yapılma bir baş heykeli vardı. Çinli rehber, ‘O sizin atanız Oğuz Kağan’ın temsili
suretidir
’ dedi.” (Hürriyet Gazetesi 03. 04. 2010 s: 26)

Orta Asya dönemlerindeki Türk-Çin münâsebetleri
üzerine yorumlar verdiğimiz zaman görülecektir ki, Türk kültürü, medeniyeti ve
askerî birikimi, o zamanın önemli kültür birikimlerinden Çin’le boy ölçüşecek
durumdadır. Hatta ondan üstün olduğunu ispat eden dönemler yaşanmıştır. Bu
mücadelelerden bazen Çinliler bazen de Türkler galip gelmişler ve fakat Türk
kültür ve Medeniyetinin gücünü ve zenginliğini ispat eden koskoca bir Çin Seddi
gözler önündedir.

Çetinoğlu: Türklerden korunmak için yapıldığı biliniyor…

Av. Özmel: Bizim açımızdan Türk kültürünün etkilerini azaltmak
hatta ortadan kaldırmak gibi bir iddiası olan Çin Seddi, Çinliler açısından da,
bu kadar uzun ve büyük bir Seddi ne için ve nasıl yapmışlar? Demek ki Türk
akınları Çin’i bezdirmiş ve kendilerini batıdan gelecek akınlara karşı emin
hissetmek için, bu Seddi inşa etmişler diyebiliriz. Anlaşıldığına göre o zaman
Çin mimarî birikimi ve taş işçiliği yabana atılmayacak kadar gelişmiş ve Türk
korkusu ve korunma duyguları içinde bu Seddi inşa etmişlerdir.

Yüzyıllar sonra uzay  araştırmaları sırasında, insan eliyle yapılan
ve aydan varlığı tespit edilen tek eserin Çin Seddi olduğu söylenmiştir. Bunu
düşünmek bizim yarattığımız kültür ve medeniyetin azametini ortaya koyduğu gibi
Çin’in kültür ve mimarî birikiminin de yabana atılmayacak seviyede zengin
olduğunu göstermektedir.

Çetinoğlu: En eski insanın; tabiat karşısındaki durumunu ve tutumunu
biraz daha eşelemek mümkün mü?

Av. Özmel: Bulutlar ve şimşek çakmalar, sicim gibi yağmur,
bunları ilk insanın merakla, biraz da korkuyla seyrettiği manzaralar olduğunu
TAHMİN EDİYORUM. Kıyılar, büyük su birikintileri, deniz ve ormanlardaki
ağaçlar, onların dallarındaki tat veren meyveleri, kurtların, kuşların sesleri,
fırtına ve toz bulutları, sisli zamanların gözlere çektiği perde, sonra güneşle
aydınlanan dünya, bütün bunlar insanı; bilinmeyen bir mekâna giden insanın
korku ve şaşkınlığına benzer; duygular içinde bırakmıştır. Hele akşam olunca
güneşin kaybolması, acaba nereye gitti, göz gözü görmez oldu, ya bir daha
doğmazsa, ortalığı ne ile aydınlatacağız, ne ile ısıtacağız gibi düşünceler ve
şüpheler insanın sabaha kadar uykuda geçen zamanı ve sabahleyin ufuktan güneşin
tekrar doğması, hem şaşırtan ve hem de şükrettiren olgular olarak
görünmektedir. Belki insan, bu şükürle Gök Tanrı’nın yani tek Tanrı’nın
varlığını hissetmiş ve onun yüce varlığını içinde duymuştur. Batan güneşin
yeniden doğması ancak yaratanın lütfu olacağını düşünmüştür.

Çetinoğlu: Bugünkü mantık ve malzemelerimizle düşünürsek…

Av. Özmel: İnsan, her gün sabah doğan güneş, ısıtan, büyüten
güneş akşam ufkun ötesine gidince, nereye saklandığını veya onun da geceyi
uyuyarak mı geçirdiğini, yine çıkıp gelip gelmeyeceğini merak etmiştir.
Azalarak mı gelecek, çoğalarak mı, gelirken neler getirecek, giderken de bir
şeyleri götürdü mü? İyi ve bolluk günlerini mi, âfet ve felâket zamanlarını mı
getirecek? Muhakkak ki insan, güneş tepelerin veya denizin ötelerine
saklandığında bir korku, bir gariplik, bir yalnızlık, içinde kıymetli bir
şeylerini kaybetmiş olmanın acısını duymuştur. Belki bu korku ve yalnızlık
sebebiyle hareket edememiş, gözlerini yummuştur. Nihayet uyku imdadına yetişmiş
ve uyandığında uzaklardan güneş ışığını bir müjde gibi karşılamış ve çok
sevinmiştir. Âdeta akşam kaybettiğini sabahleyin bulmanın heyecanını
yaşamıştır.

Çetinoğlu: Önceki bir söyleşimizde Türkçenin zaman içinde karşılaştığı
iki büyük olayı, İslâm’ın kabul edilmesiyle ortaya çıkan dil meselelerini,
batıya yüzümüzü çevirdiğimizden beri Türkçenin mâruz kaldığı batı dillerinin
kelime, kavram hücumu karşısındaki dayanıklılığını, yeni kelimelere karşılıklar
bulmada zorluk çekmediğini, her iki medeniyet dairesinde Türkçenin
güçlendiğini, bu mücadelelerden kazançlı çıktığını söylemiştiniz.

Türkçenin bu iki serüvenini, sizin bakışınız gibi, değerlendiren
ve yorumlayan başka bir kaleme rastlamadığımı da burada belirtmeliyim.

İslam kültür dairesi öncesindeki dönemlerde Türkçenin
karşılaştığı başka bâdireler var mıdır? Bu dönemleri nasıl
değerlendiriyorsunuz?

Av. Özmel: Şimdiye kadar bu konularda böyle açık seçik sorular
sorulduğunu ve cevaplar arandığını hiçbir yerde okumadığımı, hiçbir yerde
duymadığımı söyleyebilirim.

Türkçe dünya dillerinin en yaşlılarından birisidir.
Konuşulduğu coğrafyalar yönünden de sayılı dillerden birisidir ve çok geniş sahalarda
konuşulmaktadır. Bu coğrafi genişlik komşu dillerle münâsebeti artırmakta ve
diller birbirlerine kelime ve kavram vermekte ve etkileşim devam edip
gitmektedir. Bu kelime akışı ile âlet, edevat, teknoloji, makine, edebî ve
kültürel eserlerin; ticaretle ve buna benzer münâsebetlerle yayıldığını; kelime
alış verişine sebep olduğunu söyleyebiliriz.

Orta Asya’dan, yahut da kuzey doğudan geldiği kabul
edilen kavimler arasında Türklerin de olduğu bilinmektedir. 11 milyon kilometre
kare olduğu hesap edilen bu büyük coğrafyanın bir yanında Rusya, diğer yanında
Çin, güneyinde Hindistan vardır. Genel olarak çizdiğimiz bu sahada temas edilen
büyük diller elbette Türkçeyi etkilemeye çalışmış, Türkçe de varlığını
güçlendirerek kendini korumaya çalışmıştır. Bunda kültür, edebiyat ve sanat
birikimleri ile yaratılan medeniyet; çevre ülkelerle mukayese edildiğinde;
ulaştığı merhale kelime akışını şu veya bu şekilde etkilemiştir.

İki üç bin yılı geçkin bir târihî komşuluk, yıllar
süren silahlı silahsız mücadeleler ve ticaret gibi vasıtalar göz önüne
alındığında, bu iki komşu dilin birbirine kelime vermemesi eşyanın tabiatına
aykırıdır. Bu bakışla Türkçeden Çinceye, Çinceden Türkçeye kelime geçmiş
olduğunu varsaymamız gerekmektedir. Fakat dikkat çekicidir, her nasılsa
Çinceden Türkçeye kelime geçtiği akla gelmiş de Türkçeden Çinceye kelime geçmemiştir
gibi bir varsayımla hâdiseye bakılmıştır. Zaman içinde, dil tetkikleri
geliştikçe mesele aydınlanmaya başlamış ve Prof. Dr. Günay Karaağaç’ın sunduğu
V. LEFKE EDEBİYAT BULUŞMASI-TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİNE ETKİSİ adlı eserde (Akçağ
Yayınları 1. Baskı/2004-Ankara), ‘Türkçedeki Çince unsurlar üzerinde şimdiye
kadar monografik bir çalışma yapılmamıştır: Bu konudaki bilgilerimiz ancak bazı
sözlük yazarlarının Türkçe ile açıklayamadıkları sözleri Çince saymalarından
ibârettir. Meselâ, Martti Rasanen. Sözlüğünde 147 kelimeyi Çince kaynaklı
göstermiştir; ancak ne bu 147 sayısı ne de gösterilen kelimelerin hepsinin
Çince olduğu kesindir.’ (Age. s:15) Yani Çince olduğu kesin bir şekilde
bilinmemektedir. ‘Diller arasındaki alış-verişlerin belirlenmesi, yazının
yaygınlık kazandığı yeni dönemlerde, eskiyle kıyaslanamayacak kadar
kolaylaşmıştır. Bu sebeple, yakın dönemlerde Çinceden Türkçeye geçmiş unsurları
işleyen bir çalışma 1970 yılında, Moskova’da Tursun Rahimoviç Rahimov
tarafından yayımlanmış ve eserde Çinceden Yeni Uygur Türkçesine geçmiş 1873 söz
ve şekil tespit edilmiştir.’(Age. s:15)

Çetinoğlu: Başka araştırmalar da olmalı…

Av. Özmel: Bu gibi kelime alış verişi konularında araştırma
yapmanın birinci şartı inceleme konusu yapılacak dilleri bütün derinliği ve
incelikleri ile bilmekten geçmektedir. Bu konuda son yıllarda yapılan bir
çalışmayı adı geçen eserdeki Özkan Öztekten’in kaleme aldığı ‘Türkçenin Dünya
Dillerine Etkisine Genel Bir Bakış’ başlıklı bölümden bir alıntı daha yapalım:

‘Son yıllarda yayımlanan bugünkü Çincenin sözlüğünün
ve Çincedeki yabancı sözler sözlüğünün taranması bile, oldukça ilgi çekici
sonuçlar doğurmuştur. Bir Uygur Türkü olan Alimcan İnayet, sağlam bir Çince ve
Türkçe bilgisine sahip olmanın verdiği ehliyetle, bu sözlükleri taradığında
ilgi çekici sonuçlara ulaşmış ve Çincede 307 Türkçe söz olduğunu tespit
etmiştir.’(Age. s:16)

Fazla ayrıntıya girmeden, rahatlıkla diyebiliriz ki
Türkçenin yeni kelime üretme ve türetme imkânları yönünden zenginliği ve en
yaşlı ve köklü dillerden birisi olması sebepleriyle kazandığı tecrübe ve
sağladığı gelişmeler onun karşılaştığı yeni kültürler ve yeni diller karşısında
mücadelesini kolaylaştırmış, badireli dönemlerden kazançla çıkmasını bilmiştir.

Zaman içinde diğer komşu ülke dilleri üzerinde
tetkikler ilerledikçe ilginç sonuçların ortaya çıkacağını söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Türklerin İslâm dâiresine girmeden önceki durum hakkında
bilgi var mı?

Av. Özmel: İslam dairesine girmeden önceki dönemler hakkında
tabii ki kesin bilgiler mevcut değildir. Ama koca bir Çin ile yüzyıllarca
mücadele etmek ve varlığını sürdürmek öyle kolay kolay göz ardı edilecek bir
gerçek değildir. Bu dönemin mücadeleleri üzerinde ne kadar ayrıntılı biçimde
durulursa az olur. Bugün bir takım art niyetlerle veya İslam’ın getirdiklerini
yüceltmek adına, İslam öncesi Türk târihine ve medeniyetine hor bakan bir kesim
olduğunu biliyoruz. Böyle bir yaklaşımın temelinde bilgisizlik ve meraksızlığın
yattığı bellidir. Ama İslam’ı yüceltmek için Türk târihinin önemli bir dönemini
karalamanın bir mânâsı ve mantığı olamaz. Elbette İslam onu anlama yeteneği
gösteren milletlere aydınlık getirmiştir, ilim ve fazilet getirmiştir, ahlak
getirmiştir. Ama bu büyük dinin getirdiği güzellikleri, ilmi ve irfanı
anlayamamış milletler, İslamiyet’i kabul ettikleri halde; hâlen dünyanın en
geri kalmış ülkeleri arasında sayılmaktan da kurtulamamışlardır.

Çetinoğlu: Kuteybe bin Müslim’in yaptığı katliamı ileri sürerek
Türklerin İslâmiyet’i, canlarını kurtarmak için kabul ettiğini iddia edenler
var…

Av. Özmel: İslâmiyet’i kabul eden Türkler kavgasız, zorlamasız
bu dini kabul etmişlerdir. Türk milletinin; gök Tanrıya inanması ve târihin çok
önemli dönemlerine tanıklık etmesi; 
İslam’ın korunması ve yayılması için ne büyük gayretler içinde olduğu;
genel kabul görmüş; bir gerçektir.. Yahya Kemal ‘26 Ağustos 1922’ adlı
dörtlüğünde:

Şu kopan
fırtına Türk ordusudur Yâ Rabbi!           
                                                                                             Senin
uğrunda ölen ordu budur Yâ Rabbi!                                                                                                              
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,                                                                                                           
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

Diyerek bu büyük gerçeği ve yüreklerden kopan bu büyük
duâyı ne kadar veciz ve şairane bir söyleyişle  
 dile getirmiştir. Yeni dinin
getirdikleri ile eski dinin ve geleneklerin ahlakî ve inanç temellerindeki
benzerlik, bu bütünleşmede birinci derecede rol oynamıştır. Bu gerçeği târih
içinde dile getirmiş kalemler bereket ki vardır.

Çin’le yıllar süren hudut komşuluğu ve mücadeleler
târihi yeteri derecede aydınlandığında, Türk kültür ve medeniyetinin zenginliği
ve hayatiyeti daha bariz bir şekilde ortaya çıkacağına inanıyorum.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim…

İSMAİL ÖZMEL:

      1933 yılında Niğde’de doğdu. İlk ve
orta tahsilini Niğde ve İstanbul’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden 1959’da mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra
serbest avukat olarak çalıştı. ‘İsmail
Terzioğlu
’, ‘İsmail Bekiroğlu
ve ‘Mızrap’ takma adları ile de
yazan İsmail Özmel İLESAM ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Yazı ve
şiirleri Şûle, Millî Işık, Boğaziçi, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Yesevi,
Kayseri Erciyes, Filiz, Kültür ve Sanat, Akpınar, Berceste dergileri ile
Tercüman, Son Havadis, Kayseri Hâkimiyet, Bursa Hâkimiyet, Hür Anadolu gibi
gazetelerde yayımlandı. Şubat 2022’de 97. sayısı yayımlanan Kültür, Sanat ve
Edebiyat Dergisi Akpınar’ın sâhibi ve Genel Yayın yönetmenidir.

     Yayımlanmış
Eserleri:

    
Şiir:

*Bir Daha Yaşamak (1969), *Zaman Kuşun Kanadında (1984), *Çağır da Geleyim
Güzel İstanbul (1986), *Her Mevsim Bahar (1995), *Türkçenin Rüzgârında
(2004), Bütün şiirleri (2006).

    Biyografi:
*Adana Halk Şairi Sadık Çavuş (1996), *Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar
(1. Cilt: 1990), Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar (2. Cilt: 2001),
Niğdeli Şair ve Yazarlar. (Üç cilt bir arada, İlaveli ikinci baskı 2009).

   Deneme-İnceleme:
*Özdeyişler (1970), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (1988), *Dil ve Edebiyat
Yazıları (1997, 2011), *Kültür ve Tarih Sohbetleri (1999, 2011), *Sihirli
Zaman, (2006), *Bindallı Yazılar, (2007), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (2007,
2011), *Denemeler-Yorumlar, (2010), *55 Soruda Düşünen İnsan (2012),
*Yansımalar, Bir Yol Hikâyesi, Eflatun Sordu (2014), 81 İlde Kültür ve
Şehir-Niğde, (Dr. Metin Eriş, Dr. Nedim Bakırcı ve 20 kişi ile birlikte
(2015), *Geçmişten Günümüze Niğde, Anılar (2016), *Doğduğum Şehir Niğde,
Anılar (2016), Yunus Emre Tetkiklerine eleştirel bir bakış(2016), (Muhafazakârlık
ve Medeniyet(2018), Destan Şairi Basri Gocul (2021), Düşünce Yazıları (2021),
Yunus Emre ve Türkçe (2021), Medeniyetler Çatışması mı? (2021)

     Av. İsmail Özmel, Ansiklopedilere maddeler
yazdı. Hakkında Erciyes,  Niğde,
Nevşehir  üniversitelerinde lisans tezleri
hazırlandı. İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) 2012
yılı Şeref Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödül, ülkemize ve insanlığa nitelikli
eser ve çalışmalarıyla hizmet etmiş, ilim ve edebiyat alanında 50. yılını
dolduranlara verilmektedir.