25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 305

İktidar

0

      Byung-Chul Han’ın iktidar isimli kitabının
kapağında piyonun gölgesi şah olarak gözükmektedir. Kitabın özetini veren bir
kapak olmuş. Burada piyon gibi gözüküp gerçekte şah olan mutlak iktidara vurgu
yapılmakta olup gerçek ve mutlak iktidarın çok da görünür olmayı seçmediğini, görünür
olanın ise mutlak güç sahipleri olmadığı ana fikrinden hareket edilmektedir.

     Mutlak iktidardan kasıt ekonomik-politik-dini
gücü elinde tutanlardır. Günlük siyaset sahnesinde bir görülüp kaybolanlar
iktidar sahipleri olanlar değildir. Günlük siyasetin değişmesi iktidarların
değiştiği anlamına gelmemektedir. O nedenle günlük siyasetler ve iktidarlar bu
yazının konusu da değildir.  

     Görünür olanlar zamanın ruhuna uygun
oyunculardan başka bir şey değildir. Oyuncuların yakışıklılığı, güzelliği,
hitabette güçlü olmaları, seslerinin güzelliği sahnede kalma sürelerini
uzatabilir ama en nihayetinde bunlar da eskiyecektir. Eskiyenin yerini yine ‘’halkın
içinden-miş’’ gibi yeni oyuncular alır.
Kalabalık halk kitleleri sahnede kendisine benzettikleri bu figürleri avuçları
patlarcasına alkışlarlar veya alkışlatırlar. Gönülden ve özgürce eskiye sövmeye
yeni gelenleri ise sevmeye ve savunmaya başlarlar.

      Görünür olmayan mutlak iktidar, geniş halk
kitlelerinin sanki kendi ‘’özgür‘’ iradesiyle seçim yapıyormuş gibi sanması
için büyük çaba harcar. Önemli olan halktaki özgürlük algısının yanılsamasının
devam etmesidir. Çünkü halk bir baskıyla karşı karşıya olduğunu düşünürse isyan
hareketi başlatabilir. İktidarın gerçek sahipleri tarihsel olarak bu döngüyü
çok iyi bildiklerinden işlerin bu noktaya gelmemesini sağlayacak çalışmalarda
bulunur. O nedenle kitlelere baskı yapılarak bir şey kabul ettirmek yerine
kendisi iktidar ve güç sahibiymiş algısını yerleştirir. Alabildiğine özgürlük
teraneleri okunur ama içi boştur. Terazi görselleri paylaşılır ama içinde
adalet yoktur. İktidardaki figürlerin Oligark tipler yerine halka benzeyen
figürler olması tercih edilir. Ezildiğini düşünen halk yıllardır kendisinin
atamadığı yumruğu veya küfrü yapanı kendisine benzettiği için baş tacı eder.
İşin tılsımı buradadır.

  
     İronik biçimde “özgürlüğün”
başladığını düşündüğün yerde teslimiyet başlamıştır. Bu teslimiyeti de insan
gönüllü olarak ve borçlanarak yapmaktadır.
Borçlandırılan insan artık modern şehirli hayatın
esiri yapılmıştır. Tüketimin insanı tüketen baş döndürücü hızında neleri
kaybettiğimizin bile farkına varmadan çalışmazsan aç kalırsın retorikleri
altında sürekli çalışan ve tüketen yığınlara dönüşümüz gerçekleşmiştir artık.

     İşte günlük iktidarların görevi bu
yığınların ‘mış’ gibi yaşamaları ve bunu sağlayacak altyapının devamını
sağlamaktır sadece. Gölge etmesin yeter çark modeli otomatik olarak dönmeye
devam edecektir. Siz bu çarka çomak sokan gerçek muktedirlere karşı çıkan
muhalefet gördünüz mü hiç? Gerçek iktidar düzeninde muhalefet ‘miş’ rolünü
oynamak düşer onlara da.

       Güçle
değil kalemle ve akılla sağlanan iktidarda esas olan ötekini ‘Benleştirmektir’.
İktidar öteki olmadan bir şey ifade etmez. Aslında öteki anlamlı bir değer
ifade etmez sadece kendine dönüşün bağlantısıdır.
Dönüştürebilmek adına
içinde yaşadığımız her şeyi anlamlandırır, isimlendirir. Anlamlandırmaları
yaparken de semboller, afişler, metinler ( edebiyat-tarih) kullanır. Ne var
bunu herkes kullanabilir denebilir ama esas olan bunların geniş kitlelere
ulaşması ve sürekli olarak tekrar edilmesidir. Yani iktidar retoriktir, sürekli tekrardır, rutinleştirdiklerimizdir.
İktidarın gücü yasaklarda değil tekrarlarda yatar. Tekrarların neden ve nasıla
ihtiyacı yoktur. Yapılıyorsa vardır bir hikmeti. Bu aşamayla birlikte
sadakatlar ve liyakatlar satın alınarak otorite güvence altına alınır.

     Sıradanlaşan ve rutinleşen iktidar görünmez
olarak hayatın her alanını kapsar. Normatif değerlerle şekillenen davranış
kalıpları, bireyin zorunlu olarak yaptığı şeylerin kendi özgür iradesiyle
yaptığını sandığı tercihler haline gelir. Düzleştirilen,
tektipleştirilen insan yığınları gerçek iktidarın istediği durumdur. Bunun
dışında kalan farklılıklar, sapmalar ya anomali diye psikolojinin konusu
yapılıp ilaç kapitalizmini besleyecek ya da renksiz demokrasinin yeşil garnitürleri
diye pazarlanıp demokrasi kahramanlığı yapılacaktır.

Türkiye’nin ‘Cosa Nostra’sı

0

Cosa Nostra” yeryüzündeki ilk ve esas mafya organizasyonudur.
İtalya’daki Basilicata, Campania, Sicilya, Puglia ve Calabria’daki suç
örgütlerinin bir araya gelmesi ile oluşmuş ve 19. yüzyılın son çeyreğinden
günümüze kadar özellikle Sicilyalı grupların ve büyük ailelerin liderliğinde
etkin olup dünya çapında faaliyetler yürütmüşlerdir. “Cosa Nostra” ifadesi Türkçede “bizim işimiz” veya “davamız” anlamına gelmektedir.

 

Birbirleriyle işbirliği olan her
aile ittifakının başında, aileler üstü bir saygınlık ve otorite sahibi olan ve Baba anlamına gelen Padrino bulunmaktaydı. En yaşlı ve tecrübe sahibi olan ve idare
etme konusunda rüştünü ispatlamış kişi Padrino oluyordu. Padrino yani Baba
olmak isteyen adaylar, bazı dönemlerde kendilerine ait özel silahlı gruplarıyla
birlikte rakiplerini ortadan kaldırarak yönetimi ele almışlardır. Padrinoların
her biri Sicilya’da ve İtalya’nın diğer bölgelerinde yönettikleri aileler
içinden bir tanesini diğer ailelere liderlik yapması için bir Lider Aile tayin
ederdi. Buna Capofamiglia denirdi.
Padrino’ya bağlı olan her aile ticaretin yoğun olduğu bölgelerdeki suç
unsurlarını kendilerine bağlamaları için Şef anlamına gelen bir Caporegime tayin ediyordu. Her
Caporegime unvanlı şahsın yanında Asker anlamına gelen Soldato adlı bir yardımcısı ve silahlı unsurları vardı. Caporegime
unvanlı silahlı unsur liderleri, içlerinden birini lider seçiyordu. Bu şahsa
Şeflerin Şefi anlamına gelen Capo di
tutti Capi
denmekteydi.

 

Caporegimeler suça bizzat karışmazlar ve işlerini Soldatoları aracılığı
ile idare ederdi.

 

Ayrıca her Padrino, kendisine
bağlı olan her aileye Müşavir anlamına gelen birer Consigliere tayin etmekteydi. Consigliere unvanlı bu şahısların
görevi Padrino’ya bilgi vermek ve bağlı olduğu aileye yardımcı olmaktır.
(Kaynak; Vikipedi)

 

Türkiye’nin Cosa
Nostra’sı

 

Türkiye’de de uzun yıllardır son
derece disiplinli hiyerarşik yapıya sahip bir organize suç örgütü faaliyet
göstermektedir. Bu organize suç örgütü, tıpkı Cosa Nostra gibi Ceza Kanunu’nda
yazan hemen her suçu işlemekte ama öte yandan siyasette, bürokraside ve yargıda
menfaat temin etme ve/veya korkutma yoluyla söz geçirdiği kişiler sayesinde hem
faaliyetlerini kamu imkanlarını kullanarak gerçekleştirmekte hem de kamu
gücüyle üyelerine koruma sağlamaktadır.

 

Türkiye’de faaliyet gösteren bu
organize suç örgütü, kendilerine sağladıkları konfor alanı sayesinde uyuşturucu
kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, ihaleye fesat karıştırma,
öldürme, haraç, yağma (gasp, mala çökme), hırsızlık, kişiyi hürriyetinden
yoksun kılma, işkence, rüşvet, irtikap, yargıyı etkileme, borsada ve genel
olarak para piyasalarında manipülasyon yapma, dolandırıcılıki cebir, tehdit vb.
gibi Türk Ceza Kanunu’nda yazan hemen her suçu pervasızca işlemekte ve
bürokrasi ve yargı üzerinde oluşturdukları menfaat ve/veya korku atmosferi
sayesinde kendi haklarında adli soruşturma açılmasına mani olmaktadır. Hatta bu
organize suç örgütü, bürokrasi ve yargı üzerinde oluşturduğu korku atmosferi
sayesinde kendi işlediği suçların ört bas edilmesini sağlamaktadır.

 

Türk Cosa Nostrasını yönetenler
de tıpkı Sicilyalı rol modelleri gibi suça bizzat karışmamakta ve işlerini
Soldatoları aracılığı ile görmektedirler.

 

Davamız

 

Tüm zamanların en iyi filmleri
arasında sayılan The Godfather (Baba) filminin çekilmesi aşamasında, Cosa
Nostra’nın başındaki isim olan Joe Colombo filmin çekilmesini engellemek için
filmin yapımcısı Albert S. Ruddy’ye (Al Ruddy) ciddi baskılar yapar. Ancak
sonunda Al Ruddy filmin çekilmesi konusunda Joe Colombo’yu ikna eder. Joe
Colombo’nun filmin çekilmesine izin vermek için tek bir şartı vardır; filmin
içinde “Cosa Nostra” ve “Mafya” kelimeleri asla yer almayacaktır.

 

“Cosa Nostra” kelimesi her ne
kadar “Davamız” anlamına gelse de Joe Colombo başta olmak üzere tüm Cosa Nostra
ailesi “Davamız” ifadesini ulu orta kullanmamaya ve hatta bu ifadenin başkaları
tarafından da kullanılmamasına özen göstermektedir. Türkiye’nin Cosa Nostra’sı
ise bu konuda prototipinden ayrılmaktadır. Türkiye’nin Cosa Nostra’sının
tepeden tırnağa tüm üyelerinin “Davamız” ve/veya bu anlama gelen ifadeleri üstelik
bu ifadeye büyük bir kutsiyet atfederek son derece ulu orta kullandıkları
görülmektedir.

 

Yeryüzündeki hiçbir güçlü ülke
Cosa Nostra ve emsali organize suç örgütlerinin oyuncağı haline gelemez. Böyle
bir durum ülkeleri zayıflatır o ülkelerin halklarını da fakirleştirip
köleleştirir. Türkiye’nin zayıflıktan Türk milletinin de fakirlikten korunabilmesi
için Türkiye’nin organize suç örgütlerinin hâkim yapısından korunması ve
kurtarılması gerekmektedir. Türkiye bundan birkaç yıl önce benzeri bir organize
suç örgütünden kurtulmuştu, inşallah en kısa sürede Türk tipi Cosa Nostra’dan
da kurtuluruz.

Thukydıdes

0

Tukididis, MÖ 472-MÖ 400 yılları
arasında yaşamış Yunan tarihçisidir. Atina ile Sparta arasındaki 30 yıl süren
ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Peloponez Savaşı’nı yazmıştır.  Târihi her şeyden önce siyâsî açıdan inceler
ve târih ile bunun için ilgilenir. ‘Pelopponnes
Savaşlarının Târihi
’ adlı eserinde özellikle bu savaşların sebepleri ve
neticeleri üzerinde durmuştur. Eserini vatandaşlarına siyâsî bir eğitim
kazandırmak, onları siyâsî açıdan bilgilendirmek için yazmıştır. Tukididis,
çağdaşı Herodot’a göre çok farklı bir târihçidir. Herodot yalnızca bir hikâyeci
iken Tukididis târihi siyâsî açıdan ele alan bir târihçidir.

Eseri için şunları yazıyor:

Eserim toplantıda okunurken masalımsı şeylerin bulunamaması dolayısıyla
belki eğlendirici bir tesir bırakmaz. Geçmişteki şeyler gibi, yeryüzü
olaylarında âdet olduğu üzere, bir zaman gelip aynı yahut benzer şekilde
meydana gelecek şeyler üzerine de eksiksiz bilgi edinmek isteyenlerin onu
faydalı bulmaları yeter. Bu eser devamlılık özelliği sağlamak  için yazılmıştır, o an için dinlenecek gösterişli
bir süs olarak değildir
.’

Herodot ile aralarındaki farklılığa
rağmen, her ikisi de tarihçidir. Ancak ikisi de târih filozofu değildir. Bir
başka deyişle, her ikisi de târihî olaylarla ilgilenmişler. Târihin mânâsını ve
maksadını, insanın târih içindeki rolünü dikkate almamışlardır.

Tukididis, Peloponez savaşlarını
konu alan eseri yaz ve kış mevsimlerine göre olayları kronolojik bir sıra ile
verirken yalnız klasik devir Grek târihinin karanlık yönlerini aydınlatmakla
kalmamış, ilmî târihçiliğin ilk önemli eserini de vermiştir.

Bu sebeple o, ilmî târihçiliğin
babası kabul edilir. Milletlerarası ilişkiler disiplininin de kurucusudur. Öyle
ki, onun zamanına kadar yazılan târih eserlerinin pek çoğu hikâye ve destan-masal
karışımından öteye gitmiyordu. Tenkitli ve sebepleriyle olayların üzerinde
durmak, Tukididisle başlar.

Yazdığı kitapta derin meselelere
girmiş, özellikle devletin varlığıyla ilgilenmiş ve sâdece kendi zamanının
târihini açıklamak maksadıyla geçmişten faydalanmıştır. Tukididis için ‘eski’
gelecek için bir rehberdir ve eskinin maksadı gelecekteki devlet adamlarına yol
göstermek ders vermektir.

Yunan şehir devletlerinin kendi
arasında oluşturduğu mikro milletlerarası sistemi ve güç dengesi kavramının özü
Tukididis sâyesinde anlaşılmıştır.

Tukididis güvenilir bilgi elde
etmenin mümkün olduğu tek zamanın bugün olduğunu söyler. Onun anlatışına göre,
delil bulunabilirse geçmişe gidilir. Bugün, hem geçmişin hem de geleceğin
anahtarıdır.

Tukididis’in Atina-Sparta
savaşını anlattığı târihinde siyasî ve askerî târih iç içedir.

Döneminde veba salgını baş
göstermişti. Veba salgınını bile siyasî sonuçları itibâriyle incelemiştir. Bir
özelliği de sözlü geleneği yazılı gelenekten daha önemli görmesidir.

Onun en belirgin özelliği
tarafsız olmasıdır.

Bir deniz savaşının bütün
teferruatını, bir sur inşaatının her safhasını anlatırken çok iyi bir gözlemci,
yer yer ortaya koyduğu fikirleriyle derin bir târihçi olarak karşımıza çıkan
yazar, bugün bile eşine az rastlanan özelliklere sâhiptir.

Târihi, bir roman gibi değil,
fakat târihî hakîkatlere sâdık kalarak kolay okunur ve rahat anlaşılır bir
üslûpla yazmıştır. Onun bu üslûbu sâyesinde Yunan târihçiliği en yüksek ve
parlak konuma, Tukididisle erişmiştir.

Tukididis’in ilmî târihe giden
yolda târih terimine yüklediği mânâ, Greklerin en tanınmış târihçilerinden
Herodot’la benzerlik taşımaktadır. Tukididis, târihin gelecek nesiller
tarafından faydalı bir biçimde kullanılabilecek ve ders alınabilecek olayların
doğru bir anlatımı olduğunu düşünmektedir.

Tukididis bütün eserlerini
yakından izlediği Teleponnes Savaşı’nın bütün gerçeklerini ortaya koymak üzere
bir târih yazmayı büyük bir ihtimale göre önceden kararlaştırmıştır. Atina’ya
döndükten sonra, 7 yıllık Peleponnes savaşını bir bütün olarak kaleme almıştır.
Târihçi bu harbe dâir pek zengin malzeme bulmuş; gerek siyâset, gerek askerlik
alanlarındaki geniş bilgiler mâhiyetindeki bu malzemeden mümkün olduğu kadar
faydalanabilmeyi başarmıştır. Tukididis, ortaya koyduğu bilgilere göre sekiz
kitaptan meydana gelen eserlerinde Yunanistan’ın en eski târihine dâir bilgi
verdikten sonra Peleponnes Savaşı’nın ana sebeplerini  açıklamak için Mikale Muharebesi ile 431 yılı
arasındaki 50 yıllık dönemin ana hatları üzerinde durmakta, ondan sonra asıl
harp olaylarını kronolojik olarak anlatmakta ve 411 yılına kadar getirmektedir.

Tukididis, bu eserinde kronoloji
çerçevesi içine yerleştirdiği olayları sâdece anlatmakla yetinmemekte bunları
aynı zamanda açıklamaktadır. Bundan sonra târihçi en önemli olayları belirtmek,
bunları teferruattan arıttıktan sonra öz şekillerinde göstermek için
çalışmaktadır. Bunun için Tukididis Herodot’un tersine olarak kaynakları esaslı
bir eleştirmeden geçirmekte göz ya da kulak tanıklarının verdikleri bilgiler arasındaki
ayrılığı psikolojik çözümlemelerle ortadan kaldırmaya çalışmakta, bu işte kastî
olan ve olmayan yanlışlık kaynaklarını daima göz önünde bulundurmaktadır.

Herodot târihin babasıdır. Tukididis
ise tenkitli târih araştırmalarının babası olarak kabul edilir.

Olayların tespiti Tukididis için
yalnız bir araçtır. Onun asıl maksadı bu
olayları aydınlatmak, akıl ve mantıkla açıklamaktır. Fakat târihçi bunlara dâir
şahsî hükümler vermekten mümkün olduğu kadar çekinmektedir. Bundan başka
Tukididis olayların birbiriyle olan ilişkilerini belirlemeye, aynı zamanda
gerçek sebepleri görünürdeki sebeplerden ayırmaya da büyük önem vermektedir.
Bunun için duygulara ve inanca hiçbir yer bırakmayan, tam mânâsı ile mantıkî
bir metot kullanmaktadır. İşte bu surette Tukididis târihte kendisinden önce
gelenlerin, hatta bugünkü târihçilerden birçoğunun bile erişemediği bir
merhaleye ulaşmış ve her bakımdan mükemmel bir eser ortaya koymayı başarmıştır.

Tukididis’in eseri onun hayat
hikâyesinden daha önemlidir. Hiç şüphesiz o, târih olaylarını yazan ilk târihçi
değildir. Fakat yaygın olarak kabul edilen şudur ki, ilk gerçek târihçilik
onunla başlar, kendinden öncekiler belki olayları anlatmak ve tasvir etmekte
büyük maharet göstermişlerdir, o kullandığı metot ve zihniyetle diğerlerinden
tamamı ile ayrılmaktadır.

Şurası açıkça görülür ki, Herodot’un
eserindeki zaaf dikkatle yenilmeye çalışılmış, kehânet ve tabiatüstü olaylar
mümkün olduğunca ayıklanmıştır. Olaylar tamamı ile akla dayanan bir araştırma
ve görgünün mahsulü olarak yazılmıştır.

Târihi, destansı metinlerden ve
sözlü rivâyetlerden mümkün olduğunca temizleyen Tukididis, olayların yalnız
görünen yanları değil, gizli sebeplerini de ortaya koymaya çalışıyordu. Elde
ettiği malzeme ve bilgileri az çok tenkitli bir akıl süzgecinden geçirerek yazmayı
başaran Tukididis, kendisinden 20 yıl önce doğmuş olan Herodot’tan tamamı ile
ayrılmıştır. Gerçekte onu Herodot’tan ayıran şey, Yunan düşüncesi ve ilim
zihniyetinin târih alanındaki normal bir belirtisidir. Kendisi savaş başlar başlamaz,
târihini yazmaya başladığını söyler. Beş bölümü kapsayan eserindeki bütün
hikâyelerinden, onun olayları vuku bulmalarından hemen sonra kaleme aldığı
anlaşılmaktadır.

Ancak yavaş ve kendi ifadesine
göre; ‘Yorucu bir şekilde’ çalışmış,
daha doğru bilginlerin veya sonraki olayların ışığı altında yazdıklarını dâima
düzeltmiştir. Tukididis’in Peleponnes Savaşı’nın 421 yılında bitmediğini
keşfetmesi olayları ele alışında mühim bir değişikliğe sebep olmuştur.

Hülasa Tukididis’e göre, târih
faydalı olmalıdır. Fakat bunun için târihi acaba nasıl tetkik etmek ve vermek
icap eder? Tukididis, söylemek lâzımdır ki, tıpkı İngiliz filozofu Bacon gibi ‘Bilmek muktedir olmaktır.’ demek ister.
Yâni ona göre, târih, ferdi tecrübeyi, bilgiyi çoğaltır ve neticede insanı muktedir
olmaya götürür. Fakat târihin böyle bir rol oynayabilmesi için iki şart ister.
Birisi târihi olduğu gibi söylemek, yâni hakîkî vakıaları anlatmak, İkincisi de
bunları anlatırken, aralarındaki bağları ve münâsebetleri de beraberce ortaya
koymaktır. Çünkü bir defa vakıaların hakîkiliği sâbit olmazsa, bütün
tecrübemizin ve netice itibâriyle bilgimizin en esaslı unsurları mahvolmuş
demektir.

Tukididis bu nokta üzerinde çok
durur. Sonra anlatılan hâdiselerin hakîki olayların, aralarındaki bağlar ve
münâsebetler göstermezse, bugün ve yarın için bir şey öğrenilemez. Yani zahmet
faydasız olur. Binaenaleyh bunları öğrenmek lâzımdır. Ancak böylelikle mâziyi
anlayıp, hâl ve istikbal hakkında hüküm vermek kabil olur.

Tukididis’e göre, insanların
hayatını ve olayları, kesin hükümler yönetir. Bu hükümler tanrılar tarafından
bile değiştirilemez. Tukididis’e göre bugünü anlayan kişi, insan tabiatının
nasıl işlediğini de anlar. Bugün yaşananlardan, geleceği tahmin etmek için
faydalanmak mümkündür ve benzer şekilde, bugün yaşananlar geçmişi anlamanın da
anahtarıdır.

Tarihçiler ve târih meraklıları
için yeni ufuklar açan eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 128 sayfadır.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129
86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com

Bir Nebze İnsan (8)

0

     Müzeyyen / süslü,
fâni / geçici masnuat / sanatla yapılmış her şey ve tüm varlıklar; fenâ / son
bulması ve adem / yok olması için yaratılmış değildir. Ancak, onların suretleri
ve misalleri / biçim ve görünüşleri, mana ve anlamları, netice ve sonuçları
alınır.

     Beka / sonsuzluk
âleminde, bâkî ve sonsuz olarak yaşayacaklar için, ebedî / sürekli olarak
kalıcı manzaraların yapılmasına medar / sebep ve vesile olurlar.

     Yahut ebedî /
daimî kalıcı olan âlemde, Sâni-i Ebedî / ebedî, daimî ve sonsuz olan sanatkâr
yani Allah, onları istediği şekillere sokar. Çünkü, o masnuat / sanatla
yapılmış şeyler; beka / bâkî âlem içindir.

     Onların o zahirî /
görünürdeki ölüm ve fenâları / yok olmaları, vazife ve görevlerinden terhis /
paydostur. İdam / yok oluş değildir.

     Evet, onların
ölümleri fenâ / onların sonu olsa bile, yalnız bir cihet / bir yönden fenâya /
yokluğa gider, çok cihetlerden / birçok bakımdan bâkî / süreklilik kazanır.

     Meselâ, ezelî
kudretin yarattığı şu gül çiçeğine bak. Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar
çıkmaz; zahiren / görünüşte fenâya / yokluğa giderse de, Allah’ın izniyle
kulak, kâğıt ve kitaplarda milyonlarca timsal / numune ve örnekleri kaldığı
gibi, akıllarda da akıllar adedi / sayısınca manaları kalır.

     Kezalik / böylece
o gül, kısa zamanda vazifesi / görevi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Ama
onu gören bütün insanların hafızalarında; halefiyle / sonradan geleceklere
hamile olan tohumlarında suretleri, manaları bâkî / kalır.

     Demek, ister o
gülün tohumu olsun, ister kuvve-i hafıza / hafıza gücleri olsun; o gül
çiçeğinin suretini, ziynetini / süsünü, menzilini / yerini hıfzetmek / korumak
ve saklamak için, sanki birer fotoğraf ve bekası için birer menzil ve konaktır.

     İNSAN da başıboş,
serseri sahipsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât / hareket,
davranış ve tutumları ve ef’ali / fiil ve işleri yazılıyor. Tespit edilip
kaydediliyor. A’mal / amel ve işlerinin netice / sonuçları hıfzedilip korunuyor
ki, muhasebe-i kübra / en büyük muhasebe ve hesaplaşmada ona göre derece alsın.

     Hülâsa / özetle,
her güz mevsiminde yapılan tahribat / tahrip, yıkıp ve bozmalar; gelecek bahar
mevsimlerinde gelen yeni misafirler için, yer tedarik etmek / yer açmak ve
öncekiler için ise, bir nevi / bir çeşit terhis ve izindir.

     Keza / aynı
şekilde, bu âlemde tasarruf eden Sâni / sanatla yaratan Allah’ın; öyle bir
Kitab-ı Mübini / nizam ve intizamlarını barındıran manevi bir kitabı vardır ki;
ne küçük ne büyük, o kitapta yazılıp hıfzedilmemiş / korumaya alınmamış hiçbir
şey yoktur.

     O kitabın
maddelerinden âlemde görünen yalnız nizam ve mizan / ölçü ve denge maddelerine
bakacak olursak görürüz ki:

     Herhangi muvazzaf
/ vazifelendirilmiş ve görevlendirilmiş bulunan bir şey,

     Vazifesinden
terhis edilmekle, vücut dairesinden çıkarsa,

     Fâtır-ı Hakîm /
hikmetle yaratan Allah, onun çok suretlerini Levh-i Mahfuz / ezelî ilmiyle
kâinatta olmuş ve olacak şeylerin yazılı olduğu Korunmuş Levha’larında tespit
eder / kaydeder.

     Tarih-i hayatını /
geçmişini, hayat serüvenini tohumunda ve neticesinde nakşeder / işler.

     Pek çok gaybî /
görünmeyen âyine / aynalarda ibka eder / kalıcı hâle sokar.

     Meselâ, bir şecere
/ ağaç; meyvesiyle hamile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hamiledir.

     Demek, ağacın
bünyesinde semere / meyvesi mevcut / var olduğu gibi, tohumunda da semere /
meyve mevcuttur. Aynı şekilde, vücuttan çıkmış pek çok şeyler, İNSANIN kuvve-i
hafıza / hafıza gücünde mevcut kalır.

     İşte bu misal ve
örneklerden, Allah’ın hıfz / saklama, koruma ve muhafaza kanunu açık bir
şekilde görülür. Yine Allah’ın hafîziyet kanunu’nun / Cenab-ı Hakkın her
mahlûkun başına gelecek durumları ve başından geçenleri muhafaza etme
sıfatının; her şeyi içerdiği ve ne kadar geniş olduğu  anlaşılır.

Bir Aylık Aradan Sonra

15 yılı
aşan köşe yazarlığım sürecinde ilk defa bir ay süre ile yazı yazmadım.
Amerika’ya yaptığım seyahat sırasında kendimi zorlasam belki yine haftada iki
gün yazabilirdim. Ama bu defa yazmak içimden gelmedi.

Yazdıklarımın
hem benim kendi duygu ve düşüncelerimin berraklaşmasına ve hem de okuyucunun
düşünce dünyasının zenginleşmesine katkı sağladığı kanaatindeyim. Bu yüzden
yazmayı çok seviyorum.

Elbette,
zaman zaman ben de, “söylesem faydası yok, sussam gönül razı değil” sözündeki
gibi bir ruh haline giriyorum.

Bu
durumdan “mesajlarımın ulaşması gereken bir kişi varsa ve O’na ulaşıyorsa
maksat hasıl olmuştur”
tesellisi ile çıkış yolu buluyorum.

Buna
rağmen bir ay yazmadım.

****

Tarihi
tecrübelerden, benim gibi gazete yazıları yazan birinin toplumda kısa zamanda
büyük değişimler yaratmasının mümkün olmadığını farkındayım.  

Yani
beni yazmaktan alıkoyan yazdıklarımın somut meyvelerini görememek değildi.
Aksine tanımadığım veya az tanıdığım bazı kişilerin yazılarımı takip
ettiklerini, kendi duygularına tercüman olduğunu söylediklerinde, samimi teşekkürlerini
duyduğumda motive oluyorum.

Böyle
bir ay ara vermeme, belki de zihinsel ve ruhsal bir detoks ihtiyacı
sebep olmuştur.

Çünkü
içinde bulunduğumuz sosyal, siyasi ve ekonomik atmosferin yüklediği ağır bir
stres (baskı) altındayız. Farkında olsak da olmasak da bu stresi azaltma ve
hatta boşaltma ihtiyacı içindeyiz.

*****************************

Sosyal Değişimin Zorluğuna Dair Örnekler

Bir
topluma verdiğiniz sosyal ve kişisel değişime davet eden mesajların karşılık
bulması kolay değil. Çünkü yılların birikimi ve alışkanlıkları değişime karşı
bir direnç oluşturuyor.

·        
İnsanlar
içinde en seçkini ve Habibullah (Allah’ın sevgili kulu) olan son peygamber Hz.
Muhammed bile mesajlarını insanlara ulaştırmakta müthiş zorluklar yaşamıştı.
Peygamberlik görevini üstlendikten sonra mesajlarını tebliğ ettiği halkından
davete uyan çok az olmuştu. Bir rivayete göre ilk beş yılda sadece 40 kişi (bir
rivayete göre de yüz küsur kişi) iman etti. Çoğunluk O’nu “atalarının dininden
dönmekle” suçladı.

·        
Osmanlı’nın
yenilikçi padişahlarından II. Mahmut devlet memurlarına fes kullanımını
zorunlu tuttuğunda bir kesim direndi. “Sarığımızı çıkartmayız! Bu ecnebi başlığını
kabul etmeyiz!” diye bağırarak ve “fesin gavur başlığı olduğunu” belirterek,
fes takmayı reddedenler oldu. Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz
olduğunu” belirten fetvalar
yayınlatmak zorunda kaldı.

Oysaki Fes
gerçekte bir Ortaçağ Bizans- Yunan başlığıdır. Yeniçağ’da Avrupa’da İskoç
başlığı olarak da kullanıldı. Halen de Ortodoks ayinlerinde fes giyilmektedir.

Atatürk
fes yerine şapka giyilmesini istediğinde ise fes’i İslami bir kıyafet sanıp,
şapkayı “Hristiyan başlığı” diye lanetleyenler oldu. Hatta Fesli Kadir
namıyla maruf Kadir Mısıroğlu ölünceye kadar Frenk usulü takım elbise ve
kravatın üstüne kırmızı fes giymekte ısrar etti.

*****************************

Negatif Enerji Bulutu İçindeyiz

Amerika
seyahatimde bir kere daha gördüm ki Türkiye’de çok yoğun bir negatif enerji
bulutu
içinde yaşıyoruz.

Bu
negatif enerjinin ilk kaynağı siyasetin kirli ve öfkeli dili, ekonomik
krizin tahribatı, geleceğe dair umutsuzluğumuz.
Sadece bunlar olsa belki
baş edebiliriz.

Bunlarla
beraber birbirimize ve devletimize olan güvensizliğimiz bizleri fena
halde yıpratıyor.

İlaveten
yoğun trafik, asık yüzlü ve mutsuz insanlarla dolu caddeler; düzensiz,
yeşilden uzak gri şehirler, yüksek suç oranlarının yarattığı vehim ve
korkularımız
da içimizi karartıyor.

*****************************

Amerika’da Hayat

ABD
deyince çoğumuzun aklına New York, Chicago, Las Vegas gibi, 72 milletin yaşadığı,
ışıltılı gökdelenlerle dolu büyük şehirler geliyor. Oysaki bu büyük kıtada
nüfus yoğunluğu Türkiye ile kıyasladığımızda çok düşük.

ABD’de “downtown”
denilen şehir merkezleri haricinde yüksek katlı binalar pek yok. Amerikalıların
çoğu şehirlerin çevrelerini kuşatan mahallelerde tek veya çift katlı villalarda
oturuyor.

Çoğu site
şeklinde yapılan bu evlerin hepsinin iki veya üç araçlık kapalı garajı, ayrıca
garajın önünde fazla araçlarını koyabilecekleri park alanı ve her evin bahçesi
var. Çok sayıda ağaçları, yeşil alanları ve bir de göletleri olan siteler duvarlarla
kaplı değil, girişlerinde güvenlik yok.
Herkes serbestçe girip gezebiliyor.

Benim
gezdiğim eyaletlerde her yer ağaçlık; orman ve yol olmayan yerler bakımlı
çimlerle kaplı. Her ev sahibi çimlerini biçmek, bitki örtüsünü düzenli tutmak,
çöpünü belli saatlerde dışarı çıkarmak ve evinin cephesini ve çevresini
temiz tutmaktan sorumlu.

Etrafta
her daim cıvıl cıvıl kuş sesleri, zaman zaman görünen tavşanlar,
sincaplar, kazlar, ördekler
ve karayollarında her zaman karşınıza çıkma
ihtimali olan geyikler hayatın birer parçası.

Metropoller
haricinde dışarıda karşılaştığınız her insan size güler yüzle selam veriyor
ve iyi dileklerini bildiriyor. Mahremiyet alanı kabul edilen 1-1,5 metre
yakınınıza yaklaşan herkes özür dileyerek sizi rahatsız etmeden geçmeye
çalışıyor.

Evlerin
kapısı ve penceresi yere o kadar yakın olduğu halde hiçbir evde çelik kapı
ve pencere korkuluğu yok.
Hırsızlık vakaları çok az.

Her
evin posta kutusu evin dışında yol kenarında. Kargonuz bu kutuya
sığıyorsa buraya, daha büyük kargolar evde yoksanız kapınızın önüne
bırakılıyor. Posta kutuları da konut dokunulmazlığı kapsamında sayıldığı için
bir başkasının posta kutusunu açan olmuyor. Kapınızın önündeki kargo birkaç
gün kalsa bile çalan olmuyor.

Devlet,
kurumlar veya şirketler vatandaşların beyanlarını esas alıyor. Beyanınızdaki
bilgilerin doğruluğunu ispat edici belge istenmiyor.

Fukuyama’nın
“toplumsal ilişkilerde güven ne kadar belirleyici ve yaygınsa o toplum o
kadar zengin ve müreffeh oluyor”
tezine hak verdiren bir durum bu.

Amerika’dan
başka izlenimlerimi paylaşmaya devam edeceğim.

Rahmetli Hocalarımız Prof.Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven ve Prof. Dr. Mehmet Eröz Ağabeyimiz

İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyoloji ve Metodoloji Araştırma
Merkezi’nde (İçtimaiyat Enstitüsü) birlikte çalışmaktan şeref duyduğum, milli endişe
sahibi ve Türk kültürüne hizmet aşkıyla, mücadele azmiyle dolu, benim de çok
şey borçlu olduğum Türk milliyetçisi her iki hocamızın ölüm yıldönümlerinde
(Bilgiseven 1926 – 19.06.2005, Eröz 1930 – 20.06.1986) kendilerini saygı ve
rahmetle anıyorum.

            Böyle bir
Kürsüde yer almak herkese nasip olmazdı; kendimi daima şanslı addediyorum. Kürsü
Başkanımız ve İçtimaiyat Enstitüsü Müdürü, hocaların hocası, tevazu sahibi,
halk adamı, 3.000’i aşkın eserde imzası bulunan rahmetli Ord.Prof.Dr.Ziyaeddin
Fahri Fındıkoğlu da hepimizin çok şey borçlu olduğu büyüğümüz ve babamız olarak
sevdiğimiz bir insandı. Kendisi insani egosunu yenebilen bir kimseydi.
Ord.Prof.Dr. ünvanını kullanmaktan rahatsız olurdu. Birlikte çalıştığı
insanların kitap ve makale yazmasından ve araştırma yapmasından büyük sevinç
duyan ve teşvik eden örnek bir insandı. Allah hepsine rahmet eylesin, nur
içinde yatsınlar. Onları rahmetle anmak, tanıtmak ve hatırlatmak bizlerin
görevidir.

Fakülteye ve Kürsüye asistan olarak
girişimden (1967) itibaren Fındıkoğlu hocanın asistanı olarak çalıştım. Bundan
gurur duydum. Birçok şeyi kendisinden öğrendim. Hocanın vefatından sonra
Sosyoloji Konferansları süreli yayınında kendisiyle ilgili bir anı kitabı
çıkarıldı. Amiran Kurtkan Bilgiseven hocamızın aynı şekilde hayattayken anı
kitabı yine Sosyoloji Konferansları süreli yayını kendisi için yayımlandı. Hocanın
çok duygulandığını gördük. Aynı anı kitabını yine İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyoloji
Konferansları süreli yayınında rahmetli Mehmet Eröz için yayınlanmıştır.

            Benim 18
kitabımdan ilki olan “Bölgeler Arası Dengesizlik ve Doğu Kalkınması” kitabım rahmetli
Fındıkoğlu hocama ithaf edilmiştir. Hoca bu eserimi ayrıca imzalamıştır. Aynı
Enstitüde komşu kürsümüz olan Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Kürsüsü Başkanı
rahmetli Prof.Dr.Orhan Tuna ile beraber başka binaya gidince; Orhan hocamızın kapıdan
sökülen isim levhası tarafımızdan tekrar yazdırılıp yerine konmuştu. Rahmetli Orhan
hocanın bundan çok duygulandığını görmüştük; ama bu bizim sadece insani bir
görevimizdi. Kendi hocalarımla beraber komşu Kürsümüz mensubu olup da Allah’ın
rahmetine kavuşmuş olan Prof.Dr.Sabahaddin Zaim’i, Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş’ı,
Prof.Dr.Nusret Ekin’i ve ayrıca Prof.Dr.Cavit Orhan Tütengil’i de saygı ve
rahmetle anarım.

            Hocalarımızın
değerli ve çok ilgi çeken eserleri internete ismen girince görülecektir. İ.Ü.
İktisat Fakültesi’nin en çok yayına sahip olan kürsülerinden birine mensup
olmaktan ve bu Kürsüden 2011 yılında emekli olmaktan gurur duyarım. Kürsünün şu
anda başkanı olan değerli bilim adamı Prof.Dr.Veysel Bozkurt’a da sağlıklı
başarılarla dolu yıllar dilerim.   

Bir Nebze İnsan (7)

     Allah’ın kudreti
insanı; çok daire ve alanlara karşı alâka ve ilgi duyacak bir vaziyet / durumda
yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede; insana, eli yetişebilecek kadar
bir ihtiyar / tercih, irade ve isteklerine göre hareket edebilme kabiliyet ve
yetisi, iktidar / bir şeyi gerçekleştirecek güç ve kuvveti vermiştir.

    Ferş / yeryüzünden
arşa / göğün en yüksek katına, ezelden ebede kadar en geniş daire ve alanlarda
insanın vazifesi / görevi; yüzünü Allah’a çevirmek; O’ndan aldığı kabiliyet,
beceri ve edindiği imkânlar nispetinde, O’nun gösterdiği çerçevede, kendisine
düşen mes’uliyet ve sorumluluğu lâyığı veçh ile / en uygun şekilde yerine
getirmesini bilmektir.

x

     Dünyada görülen,
bilhassa / özellikle nebatî / bitkisel ve hayvanî / hayvansal hayatlarda /
canlılarda; müşahede edilen / gözlemlenen ademler / yokluklar ve idamlar / yok
oluşlar; tebeddül / başkalaşım ve değişim, emsal ve benzerlerinin
yenilenmesinden ibarettir.

     İmanlı / inançlı
insanlara göre; zeval / yok olma ve firakın / ayrılığın acısı değil; yerlerine
gelen emsal ve benzerleriyle, visalin / kavuşmanın lezzeti hâsıl oluyor /
meydana geliyor. 

     Öyle ise, imana
gel ki, elem / maddî-mânevî ıztıraptan emin olup, güvene kavuşasın. Kadere
teslim ol ki, selâmette kalasın / korku ve endişelerden uzakta bulunasın.

x

     Bu arz küresi /
dünya misafirhanesi; insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar; amele /
işçi gibi, o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında / süs ve
süslemelerinde çalışırlar.

     Eğer arz küresine
/ dünyaya, hariçten / dışından yabancı birisi gelse; misafirhanenin bir mu’cize
/ yapmakta insanların âciz kaldığı, harika bir yer olduğunu görür. İnsanların
da âciz, fakir ve muhtaç olduklarına dikkat ederse, anlar ki:

     Bu insanlar, bu
dünyaya sahip ve onu yapabilecek bir iktidar ve güçte değiller. Ancak böyle
harika bir masnuun / sanatla yapılmış varlığın Sânii / yapıcısının da,
mu’ciznüma / mu’cize gösteren bir Sanatkâr olduğuna kat’iyet / kesinlikle
hükmeder.

     Ve demek ister ki:
Bu insanlar, o Ezelî Sultan’ın makasıdına / maksat ve gayelerine çalışan amele
ve işçilerdir. Yine hükmedecektir ki, bu ameleler, aldıkları ücretlerinden
maada / başka bu dünyadan bir şeye malik ve sahip değiller.

     Ve keza / yine, o
çiçeklerin; hayat sahibi canlılara karşı gösterdikleri teveddüt / sevgi, tahabbüp
/ muhabbet ve tebessüm / gülümsemelerine dikkat eden anlar ki,

     Bir Hakîm-i Kerîm
/ ikram ve ihsanı bol, her işi fayda ve gaye gözeterek yani hikmetle yapan
Allah tarafından misafirlerine;

     Hizmetle muvazzaf
/ vazifelendirilmiş ve görevlendirilmiş birtakım hedâyâ / hediyeler ve behayâ /
güzellik, iyilik ve ihsanlardır ki,

     Sâni / sanatla
Yaratan ile Masnu / sanatla yaratılmış arasında bir tearüfe / tanışmaya, bir
tahabbübe / sevgiye vesile / vasıta ve aracı olsun.

x

     Ey nefis! Sen her
bir eserde Müessir / eser ve iz bırakan Allah’ın azametini / büyüklüğünü görmek
istiyorsun. Fakat haricî / dışa ait olan mana ve anlamları, zihnî / zihinle
ilgili manalarda arıyorsun.

    Esma-i Hüsna’nın /
Allah’ın güzel isimlerinin her birisinde; bütün esmanın / isimlerin şuaatını /
şua, ışın ve parıltılarını görmek istiyorsun.

     Her bir lâtifenin
/ kalbe bağlı hassas bir duygunun zevkiyle; bütün letaif / güzellik ve
inceliklerin zevklerini zevk etmek istiyorsun.

     Her bir hisse tâbi
olan / uyan işleri ve hacetleri / ihtiyaçları ifa ederken / yerine getirirken,
bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun.

     Bundan dolayı da,
evham / vehim, zan ve kuruntulara maruz kalıyor / bunların da, etkisinden bir
türlü kurtulamıyorsun.

Mazide Kalan Türkiye-6-

Eski Plakalar:

1963 yılına kadar İstanbul’daki araçların plakaları, şimdiki­lerden
çok farklıydı. Plakanın üzerinde şehir kodu olmaz, bunun yerine aracın ne tür
olduğunu belli eden bir harf ile yanında 5 haneli sayı grubu bulunurdu. Bunun
üzerinde de büyük harflerle ‘İSTAN­BUL’ yazılıydı. Araç özel ise; ‘H’ (Hususi)
harfi, kamyon/kamyo­net ise; ‘K’ (Kamyon), otobüs ise; ‘O’ 8 Otobüs),
taksi/dolmuş ise ‘T’ (Taksi), polis ise; ‘A’ (Asayiş) ibaresi eklenirdi. Bu
sistem her şehirde aynı olup, sadece en üstündeki bağlı olduğu ilin ismi
değişirdi. 1963’den sonra ise her ile bir plaka numarası verilerek, günümüzdeki
plaka sistemine geçildi…

Ama 60’lı yılların bana göre unutulmaz o güzelliklerine,
insanlarımızın yaşam biçimine anlam katan en önemli gerçeği; toplumu­muzda her
dönem var olan insan ilişkilerindeki o doyumsuz sıcaklık, yardımlaşma,
komşuluk, kardeşlik duygularının öne çıkışıydı…
(Günümüzün
Türkiye’sinde neredeyse yok olup gitmiş olan böylesi insan ilişkilerini
hatırladığımda; içim ezilir, büyük bir üzün­tü duyarım. Değil aynı mahallede
oturup da, aynı apartmanda otur­duğu halde birbirini tanımayan, selam dahi
vermeyen günümüzün insanları, 50 yıl öncesinde böylesine mükemmel ilişkileri,
duygu be­raberliklerini yaşamış olsalardı; eminim ki, o güzel günlerin tadını
asla unutamazlardı…)

Tabiidir ki, 60-70 yıl öncesinin gençliği sadece ülkenin siyasal
çal­kantıları içerisinde kalmadı, yaşamadı! O dönemin gençliği gibi benim de
hissettiğim, yaşadığım, paylaştığım ama bir daha asla geri dönmeyecek
‘duygusallığa ve
romantizme odaklı’ bir yaşam biçimimiz de vardı…

Özellikle buluğ dönemini İstanbul, Ankara ve İzmir gibi bü­yük
şehirlerimizde yaşayan gençlerimiz bu noktada biraz daha şanslı gibi görünse
de; aslında Anadolu’nun diğer şehirlerinde, kırsalında yaşayan gençlerimiz, şehirlerde
yaşayanlardan daha şanslıydılar. Çünkü onlar her şeyin doğallığını, insan
ilişkilerinin mükemmelliğini, doğal güzellikleri gerçek tadında yaşarken, şehir
hayatını paylaşanlar, aynı şeyleri büyük şehirlerin büyüyen sorunları arasında
yaşıyorlardı…

İşte o duygu yoğunlukları, insan ilişkilerimizin mükem­melliği ve
romantizmin ön plana çıktığı yaşam biçimimizden bazı örnekler:

Örneğin o yıllarda kız, erkek ilişkileri günümüzde ki gibi
değildi! Olması da düşünülemezdi zaten. Zira dönemin toplumsal adabımuaşeret
kuralları, günümüzdeki gibi değildi! Genç bir erkek ile genç bir kızı değil
sarmaş dolaş; el, ele bile göremezdiniz.

Her şey öyle ulu orta yapılmazdı. Her şeyin bir adabı, her güzel
duygunun, o duygudan taşan hareketlerin estetiği, yeri ve yordamı vardı…

 Öyle yolun orta yerinde
genç bir kızı, bir hanıme­fendiyi öpmek; ulu orta ondan hoşlandığını belirtmek,
toplumun ayıp olarak vasıflandırdığı, hiç de hoşlanmadığı hareketlerin başında
gelirdi. Zaten böylesi davranışları ulu orta sergilemek, dönemin romantizmine
de uymazdı…

Bir de bu ilişkilerin mahalle ve aile tarafı vardı ki, hiç unuta­mam!
Bir mahallenin genç kızına yan gözle bakmak, laf atmak; o mahallenin namus
bekçiliğini yapan mahalle ağabeyleri tarafından asla affedilecek bir hareket
değildi! Bu yüzden büyük şehirlerin pek çok mahallesinde kavgalar çıkardı…

Ayrıca bu mahalle ağabeylerinin; düşkünün, yardıma ihtiyacı
olanların yanında olması, mahalleliden bu amaçla yardımlar topla­ması da o
dönemin unutulmaz insan manzaraları arasındaydı…

Pekiyi 60’li yılların gençleri nasıl eğlenir? İçlerindeki gençlik
ateşini nasıl söndürürlerdi?

O yıllarda; lise ve üniversite gençliğinin etkilendiği ve iliş­kilerini
odakladığı daha ziyade müzik, dans, folklor ve futbol gibi etkinlikler öne
çıkardı.

Tabii ki, çocukluğun ilk aşkları, gerçek anlamda yaşanan ve
dillere destan olan nice aşklar da duyulur, kulaktan kulağa yayı­lırdı… Ama her
şey dozunda ve toplumsal kurallara göreydi. Asla ve asla ne müptezel bir
görüntü, ne de yadırganacak bir davranış biçimi güncel yaşamın içine
yansımazdı. Çünkü böylesi duygular, gözlerden uzakta; öyle ulu orta kimseyi
rahatsız etmeyecek şekilde yaşanırdı…

İstanbul’da âşıkların en çok tercih ettikleri yerlerin başında;
Kalamış, Çamlıca tepesi, Boğaz’da Aşiyan sırtları, Kanlıca, Rumeli Hisarı,
Küçüksu’ya yakın Sevda Tepesi ve tabii ki, adalar öne çıkar­dı…

Kalamış’ta yaşanan gün batımının, şarkılara söz olan o eşsiz
görüntüsü, gerçekten de seyrine doyum olmaz bu manzara, sevgili­leri romantik
duygulara sürüklerdi…

( Günümüzün Kalamış’ında ise o muhteşem koy görün­tüsünün yerini, taş
yığınlarının oluşturduğu bir marina; yüz­lerce tekne ve atık sularıyla
kirlenmiş bir deniz, sahilin hemen dibinden geçen iki şeritli asfalt yol
almıştır. Hoyratça yok edi­len doğanın tüm güzelliklerinin üzerinden adeta bir
buldozer geçmiş; 60’lı yıllarda ve öncesinde burada yaşanan tüm aşkla­
­rın, sevgilerin izleri yok edilmiştir! O güzel koydan, o muhte­şem doğa
görüntüsünden geriye; insanoğlunun erişemeyeceği, yok edemeyeceği, sadece
güneşin batışında oluşan o harika gö­rüntü kaldı. Umarım bir gün, güneşin
batışıyla oluşan o muhteşem görüntüyü de yok edip, tarihin derinliklerine
gömmeyiz..! )

O yıllarda İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizin
akşam saatlerinde, bazı semtlerin dü­ğün salonlarında, kardeş okulların
düzenlediği ‘çay toplantıları da’ çok popülerdi. Bu toplantılara, katılan genç
erkekler; kız arkadaşla­rıyla birlikte katılırlar bol, bol dönemin moda
danslarını yaparlardı.

Buralarda genelde içki olarak ‘Bol’ adı verilen geniş kâse, ya da
kadehlerle, çok hafif bir içki servisi yapılırdı. Bu içkiyi hazırlar­ken, genel
olarak bir tek ana içki tercihen beyaz şarap, ilave olarak da limon, portakal,
vişne veya ananas suyu konur; bazen de mevsim­sel meyve parçalarıyla lezzeti arttırılırdı.

60’lı yılların gençliği genelde rock and roll – twist – vals-tango
– cha, cha ve samba gibi dansları yapmayı tercih ederlerdi.

(O yıllarda yaz tatillerimin
geçtiği Heybeliada’da ünlü yorumcu rahmetli Erol Büyükburç’un verdiği
konserlerde: Elvis vari söylediği rock’n roll parçalarını yorumlarken, or­taya
çıkan müzik ziyafetini dinleyen genç kızların, neredeyse Erol Büyükbuç’un
üstünü başını paralamak istediklerini daha dün gibi hatırlıyorum.  
Heybeli’de Ayyıldız sinemasında verdiği konserlerde, Erol Büyükburç’un
yorumladığı,’Little Lucy’ isimli o ünlü par­çasını her gece defalarca
söylediğinin en yakın tanığı olduğumu söylemeliyim…)

Tüm bu dansların yanı sıra okullarımızın pek çoğunda, Ana­dolu’muzun
tüm ezgilerini içeren yöresel folklor grupları da çok revaçtaydı. Bu folklor
grupları, gerek yurt içinde, gerekse yurt dı­şında katıldıkları yarışmalarda,
dünya çapında mükemmel başarılara imza atmışlardır. Yine o dönemin sonunda
68-69 yıllarında Kumkapı – Yeni­kapı sahilleri boyunca uzanan salaş balıkçı
meyhanelerinde kömür ateşinde ızgara yapılan o taptaze uskumruların,
palamutların, lüfer­lerin mis kokularını, doyumsuz lezzetini unutmak mümkün
müdür?

Genellikle üniversite gençliğinin bu sahil şeridinde akşam sa­atlerinden
itibaren kızlı, erkekli arkadaş grupları ile dolan bu salaş balıkçı
meyhanelerinde; gecenin ilerleyen saatlerine, kimi gruplarda gitar sesleri,
kimilerinde yabancı şarkı güfteleri, kimilerinde ise Türk sanat musikisinin
eşsiz besteleri eşlik ederdi…

(50’li yıllarda
bu sahil şeridinin doldurulmasıyla oluşan sahil yolu; günümüzde balık hali ve
Deniz Otobüsleri iskelesi v.d uygulamalı sahil işgalleri; o güzelim sahil
sohbetlerini, dönemin unutulmaz lezzetlerini de beraberinde bitirmiştir.)

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım, ‘’Mazide Kalan Türkiye’’
manzarasında kalan gerçeklerin öne çıkanlarıdır. Günümüz Türkiye’sinde
yaşadığımız sosyal hayatımızla, bu hayata anlam veren, renk katan bugünün
gerçekleriyle hiçbir şekilde örtüşmemektedir.

Bugüne baktığımızda; giderek büyüyen, gelişen ülke görüntüsüyle günümüz
dünyasında hak ettiği yeri alan, genç aktif nüfusu ile geleceğe damgasını
vurmaya hazırlanan devletimiz; bir yarım asır sonra bugünleri de geride
bırakmış, çok daha modern, çok daha aydınlık, refah seviyesi yüksek bir döneme
adım atmış olacaktır.

Tabii ki geçmişe damgasını vuran ekonomik gelişmeleri, siyasi
yaşanmışlıkları da unutmamak; günümüz Türkiye’sinde geldiğimiz ekonomik seviyeyi,
yaşadığımız siyasi olayları da o dönemin gerçekleriyle mukayese etmek gerekir.
Bu hususu bir başka yazı konusu yaparak, bu uzun anlatımı şu cümleyle
noktalayalım.

“Ömrümüzün suretidir hatıralar! Onlar zamanı taşırlar. Ama ne
hatıralar döner geri, ne de giden gemiler bir daha…”

Son 

Körfez’den Taşınacağız!

Bir
arkadaşımın davetine icabet etmek için fatih
mahallesinde bulunan evimizden
Tuğrul caddesine doğru yürümeye başladım.

İnanın
ne yürüyecek doğru düzgün yol,

Ne
çal çamurdan koruyacak kaldırım,

Ne
de baka baka yürüyeceğin bir çevre düzenlemesi var!

Başın
önde toz toprak içinde gidiyorsun mecburen!

***

Yama
yapılmış az biraz yol,

O
da bazı muhalif gazetelerde çakır çukur yollarının fotoğrafları ile haber
yaptırılabildiği kadar!

Kaldırımsız
bozuk yollarda kavisler çizmeye mecbur kalarak ulaştığım Tüpraş ilkokulunun
önünden geçerken hissettiklerimi yazacak kelime bulamıyorum.

“Her gün bu yolları
kullanıp yürüyerek gelen öğretmenler! Çocuğunu getiren veliler neler
hissediyordur kim bilir!”

Tozdan
topraktan bozarmış, boyası solmuş evlerin arasından, Tüpraş lojmanlarının
içinden gözüken rengi grileşmiş çam ağaçlarının önünden geçerek, Adnan Kahvesi
caddesine zor attım kendimi.

Orasının durumu ayrı vahim!

Özel
Marmara hastanesine gelenlerin park yeri bulamadığı için Carrefour mağazası önünden
itibaren gelişi güzel park etmek zorunda kaldıkları bu işlek cadde, en çok ta
burada ticaret yapmaya çalışan esnafı mağdur ediyor olmalı!

Yürüyecek
yol, aracını park edecek alan bulamayan!

Alış veriş için buraya
gelmeyi tercih eder mi?

Mecbur
değilse!

***

Öyle
işte,

30
yıldır yaşadığım gençliğimin geçtiği aile
apartmanı konforu ile baba, oğul ve kardeşler olarak ağız tadı ile yaşadığımız
mahallemizin
her geçen gün daha da kötüye gittiğine şahit olmak ve daha da
kötü olacağını hissetmek bütün gelecek planlarımızı gözden geçirmemize neden
oldu.

500 Metrelik bir yürüyüş
sonunda üstüm başım baştan aşağıya yıkanacak duruma gelmişti!

Dört
bir etrafı akrabalarım, hemşerilerim, dostlarım, komşularım ve arkadaşlarım olduğu
için yaşadığım fatih mahallesinde biraz daha kalırsak, yaşam kalitemizin Afganistan standartlarına gerileyeceğini düşündüm!

Hadi;

Ben,
eşim ve kardeşim iş gereği her sabah İzmit’e gidiyoruz, çocuklarımın da okulu
İzmit’te, yine bir nebze daha yaşanılır
bir ortama gidiyoruz!

Emekli
olduğu ve kahvehanelerden başka zaman geçirebilecek sosyal bir merkezi olmadığı
için her gününü bu mahallede bu
sokakları göre göre geçirmek zorunda kalan babam
ve annem ne yapsın?

Asıl onlara ve onların
akranlarına yazık!

Hele
havası ayrı acı!

***

Artık
ailece hemfikiriz!

Yaşadığımız
mahalle, kalan ömrümüzü geçirmek için maalesef
uygun değil!

Dostlarımız,
akrabalarımız ve komşularımız ile bir şekilde yine görüşürüz.

Mahallemiz,
gün geçtikçe nüfusları artan mülteci
ve sığınmacılar için belki şimdilik uygun olabilir ama,

30
yıl önce daha iyi şartlarda yaşamak için memleketinden kopup gelen bizler için artık
uygun değil!

Kaldı
ki geldiğimiz memleketlerimizin şu an ki durumu körfez ilçemizden daha iyi
durumda.

İnanmazsınız, köyümüz
bile!

Köy
demişken!

“Muhtar
Dediğin Gebze Muallimköy muhtarı Haydar Yılmaz gibi olmalı, bu yazı vesilesi
ile onu muhtarlığının hakkını verdiği
için mahallesine köyüne sahip çıkacak cesarete sahip olduğu için
kendisini
tanımasam bile saygı ile selamlıyorum”

Gazetelerde
okuduğum kadarıyla, adam muhtarlığın önünde makam koltuğunu yakmış!

Öyle
el ovuşturan boyun büken eyvallahı olan biri değil.

Helal olsun.

Uzak
olmasa, öyle muhtara sahip bir mahallede yaşamaktan büyük onur duyardım.

***

İtiraf
etmeliyim ki;

2-3
sene öncesine kadar yine bir umudumuz olan mahallemizden taşınmamızda Körfez Belediye Başkanımız Şener Söğüt’ün döneminin
çok büyük payı var!

“Öbek
öbek oluşan çukurlara bir el arabası asfalt dökmek yağmur sularının
oluşturacağı olumsuzluğun ve açan güneş sonrası oluşan tozun önüne geçmek çok
zor olmasa gerek!”

Tabi
bir de Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanımız Tahir Büyükakın’ın!

Büyükşehir’in
imkânlarının çoğunu Fatma Kaplan Hürriyet’li İzmit’e ve İzmit’in ileri
gelenlerinin yaşadığı “bazı” ilçelerimize biraz daha fazla harcayıp, körfezin
bu duruma düşmesine seyirci kaldıklarını düşündüğüm için,

Almak
zorunda kaldığımız bu kararda Tahir Başkanımızın döneminin gerçekten büyük payı
var!

Canları
sağ olsun!!!

İnanın,
“İbrahim Karaosmanoğlu ve İsmail Baran
dönemini arayacağım aklımın ucundan geçmezdi!”

Artık
burada ki evlerimizi kime satarız?

Bu
şartlarda ki bir mahalleden kim bina alır?

Burada
satacağımız para ile İzmit ve civarında ev alabilir miyiz, bilemem ama.

Fırsatını bulan eski
komşularımızın yaptığı gibi
,
bizim de taşınmaktan başka çaremiz kalmadı.

Ne
diyeyim, hakkımız da hayırlısı.

Bizim
acilen, yeşili yeşil, yolu yol,
kaldırımı kaldırım gibi bir yere taşınmaya ihtiyacımız var.

Adı
Viranşehir olan Urfa ilimizin ilçesinin bile bu kadar Viranşehir olduğunu
düşünmüyorum.

Evet
dostlar, bizim mahallede hal böyleyken böyle.

Ayrılmaz
zor olacak ama bize ufak ufak yol gözüküyor, kalanlara ve kalmak zorunda olanlara selam olsun.

Selam
ve dua ile…

Bir Nebze İnsan (6)

0

     İnsan, yaşayış
vaziyetince / yaşayış durumu bakımından,

     Bir dağdan kopup
sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp

     Yuvarlanan bir
şahıs gibidir.

     Evet, hayat
apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi / uçağı şimşek gibi geçiyor.

     Zaman da sel
dolaplarını sür’atle / hızlıca çalıştırıyor.

     Arz / dünya
sefinesi / gemisi de sür’atle / çabuk bir şekilde giderken

     “Bulutların geçişi gibi geçip
gitmektedirler.” (Neml suresi: 88)

     Meal ve
anlamındaki ayetini okuyor.

     Sefine-i arz /
dünya gemisi sür’atle / hızlı bir şekilde yürürken,

     Dünyanın
gayrimeşru / meşru, dinî ve dinsel olmayan lezzetlerine uzatılan ellere

     Zehirli dikenlerin
batacağı düşünülsün.

     Binaenaleyh /
bundan dolayı, o zehirli dünya oklarına bakıp, el uzatma.

     Firakın /
ayrılığın elemi / maddî-mânevî dert ve üzüntüsü, telâki / kavuşma lezzetinden
ağırdır.

x

     Ey nefs-i emmarem!
/ Ey kötü ve günah işleri yapmamı emreden nefsim!

     Sana tâbi / sana
boyun eğici ve uyucu değilim.

     Sen istediğin şeye
ibadet et. İstediğin şeyin peşine düş.

     Ben, ancak ve
ancak beni yaratıp şems / güneş ve kamer / ay ve arzı / dünyayı

     Bana musahhar eden
/ bana boyun eğdiren;

     Her şeyi bir
maksada uygun, hikmetle yaratan Hakîm, benzersiz bir şekilde yaratan Fâtır

     Ve  sonsuz büyüklük sahibi, yani Zülcelâl olan
Allah’a abd ve kul olurum.

     Ve keza / aynı
şekilde, Cenab-ı Hakkın beni;

     Ezelî ilmi ile,
kâinatta olmuş ve olacak bütün şeylerin varlık ve yokluğunu,

     Geçmiş ve
geleceğini bilmesi demek olan Kader’in;

     Muhit / çevre ve
yöresinde uçan; ömür tayyaresine / uçağına bindiren

     Veya beni; hayat
dağları arasında açılan uhdud / vadi, geçit ve tünellerinden

     Şimşekvari /
şimşek gibi geçen zamanın şimendiferine / trenine bindirerek;

     Ebedülâbâd /
ebedlerin ebedi ve sonsuzluk memleketinin iskelesi hükmünde olan

     Kabir tünelinin
kapısına sevk edip yönelten;

     Dünyanın Rahman’ı,
âhiretin Rahîm’i

     Ve her şeyin
Hâlık’ı / Yaratıcısı olan

     Allah’tan medet ve
yardım istiyorum.

     Ve keza / yine
hiçbir şeyi dualarıma, istigaselerime / yardım istemelerime

     Ve niyazlarıma / yalvarıp
yakarmalarıma hedef ittihaz etmem / hedef edinmem.

     Ancak arz küresini
/ dünyayı harekete getiren, felek çarklarını durdurmaya

     Ve şems / güneş ve
kamerin / ayın yerleştirilmesiyle

     Zamanın hareketini
teskin ettirmeye / sakinleştirmeye, yatıştırmaya

     Ve vücudun
şahikalarından / zirve ve doruklarından yuvarlanıp gelen

     Şu dünyayı sakin
kılmaya kadir olan

     Kudreti nihayetsiz
celâl sahibi Rabbe dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum.

     Çünkü, her şeyle
alâkadar âmâl / emeller ve makasıdım / maksat ve gayelerim vardır.

     Ve keza / yine,
kalbime vaki / gelmiş olan en ince, en gizli hatıraları işittiği

     Ve kalbimin müyûl
/ meyil, yönelim ve emellerimi tatmin ettiği / karşıladığı gibi,

     Akıl ve hayalimin
de temenni ettikleri / isteyip, arzuladıkları ebedî saadeti ve mutluluğu

     Vermeye kadir /
güç ve kuvvet sahibi olan Zat-ı Akdes’in /

     Her türlü kusur ve
noksandan uzak ve pak olan; en mukaddes, en kutsal zât;

     Yani Allah’tan
maada / Allah’tan başka kimseye

     İbadet ve kulluk
etmiyorum.