22.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 304

Ağustos’taki Vatan

0

Ağustos ayı; şanlı tarihimize
zaferler ayı olarak geçmiştir. Müslüman Türk Milleti 26 Ağustos 1071 yılında
Malazgirt Muharebesi’yle Anadolu’nun kapılarını açmış, her karış toprağını kanı
ile sulayarak kendisine bu aziz Toprakları Ebedî Anavatan yapmıştır
. Müslüman Türk Milleti, dinine, vatanına, istiklâl ve
hürriyetine, bayrağına, ırz ve namusuna bağlı bir millettir. Bu kutsal
değerlerini ayakta tutmak ve Ezan-ı Muhammedî’nin ulvî sesini yüceltmek için;
akından akına, zaferden zafere koşmuştur. Haksızın karşısında, haklının yanında
olmuştur. Vatanını, mukaddesatını, canından ve malından aziz bilen Müslüman
ecdadımız; bu uğurda gözünü bile kırpmadan her türlü fedakârlığa katlanmıştır.
Bu hususta Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Allah
yolunda öldürünlere “onlar ölülerdir” demeyin. Hakikatte onlar diridirler.
Fakat siz anlayıp bilemezsiniz
.”

Türk’ün Ağustos ayında kazandığı
zaferler; Türk’ün şeref levhasıdır. Ağustos ayında hiçbir millet bu kadar zafer
kazanmamıştır. Hemen her günü neredeyse Türk için kutsal sayılacak kadar şeref
doludur: 1 AĞUSTOS 1571: Mağosa’nın kuşatılması, 4 AĞUSTOS 1578: Ramazan Paşa
kumandasındaki Türk Ordusu  İspanyol Portekiz ve Fas kralınında iştirak
ettiği Vadiseyl’de yapılan harpte büyük bir bozguna uğratır Fas’ı Türk
Devletinin bir eyaleti yapar. 6 AĞUSTOS 1571: Mağosa beş günlük bir vuruşmadan
sonra düşer  ve Türk hakimiyetine girer. ,8 AĞUSTOS 1635 : Revan’ın,
IV.MURAT HAN tarafından fethi.,  9 AĞUSTOS 1915 :Birinci Anafartalar Zaferinin
kazanıldığı şanlı gün.,  10 AĞUSTOS 1543., Estergon kalesi
fethedildi.,  12 AĞUSTOS 1529 :Navarin kalesinin fethi., 15 Ağustos 1461
Trabzon’unun Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi (15 Ağustos 2010
tarihinde ise Fatih Sultan Mehmed’den intikam alır gibi Sümela Manastırın da
yıllar sonra Bartelomos tarafından ilk ayin yapılmıştır. Bu ayin tarihi farklı
bir tarih olabilirdi; fakat Rumlar tarafından özellikle bu tarih istenmiş,
maalesef yetkililerce de izin verilmiştir
.), 15 AĞUSTOS 1551:Trablus’un, Türk
Devletine iltihakı. 16 AĞUSTOS 1501 :Mora’nın fethi. 16 AĞUSTOS 1604:Kars’ın
fethi. 17 AĞUSTOS 1553 :Korsika Adasının fethi. 19 AĞUSTOS 1645:Yusuf Paşa’nın
Girit’i fethi ve  Venediklerin Akdenizden silinmeleri. 20 AĞUSTOS 1543:
Barbaros Hayrettin Paşa’nın Alman. İmpratoru Şarklen’den Nis kalesini alması.,
21 ağustos 1678 :Ukraynanın fethi., 21 AĞUSTOS 1915 :Mehmetçiğin Anafartalar
zaferi.,
22 AĞUSTOS 1921 : 22 gün 22 gece süren müthiş kanlı boğuşmanın
yaşandığı Sakarya Meydan Muharebesinin başladığı gün
., 23 AĞUSTOS 1519
:Barbaros Hayrettin Paşa Cezayir’i fethetti., 23 AĞUSTOS 1514 Çaldıran
Savaşı.,24 AĞUSTOS 1516 : Savaşı)., 25 AĞUSTOS 1516 :Osmanlı Türkleri Suriye’ye
girdi.(Çaldıran ve Mercidabık savaşı gibi benzer savaşlar Türk’ün Türk’le
yaptığı savaşlardır
26 AĞUSTOS 1071: Sultan Alpaslan Malazgirt’te
Bizans ordusunu yenerek, Anadolu’yu Türklere açtı
., 27 AĞUSTOS 1922
:Afyon’un Yunanlılardan kurtuluşu., 27 AĞUSTOS 1389 : Haçlı ordusu Kosova’da
bozguna uğratılması.(1. KOSOVA HARBİ), 29 AĞUSTOS 1526 :Kanuni Sultan Süleyman
Han’ın  Mohaç ovasındaki muhteşem zaferi., 30 AĞUSTOS 1922 :Kütahya’nın
Yunan işgalinden kurtulması., 30 AĞUSTOS 1922: Başkomutanlık Meydan
Muharebesi: Türk’ün kanla kazandığı yurdunu yine kanla düşmandan temizlediği
şanlı gündür.

Bilindiği gibi, 26 Ağustos 1071
Cuma günü, güzel Anadolu’muzun kapılarını bizlere açan Müslüman Türk Ordusu’nun
en büyük zaferlerinden biri olan, Malazgirt Meydan Muhârebesi kazanılmıştır.
Bizanslılar Müslümanları yok etmek ve onların gelişmelerine engel olmak için
devamlı saldırılarda bulunmuşlardır. Fakat bu saldırıların hiç birisinde
gayelerine ulaşamamışlardır. Zamanın Bizans İmparatoru Romen Diojen, Selçuklu
Devleti ile birlikte diğer bütün İslâm ülkelerini ortadan kaldırmak için
250.000 kişilik güçlü bir ordu hazırlamıştır. Gayesi; sadece Selçuklu
Devleti’ne değil, doğuda bulunan bütün İslâm ülkelerine saldırmaktı. 13 Mart
1071 tarihinde Ayasofya’da yapılan büyük bir âyine katılan Romen Diojen, o
zamanki ismi Konstantin olan İstanbul’dan doğuya doğru hareket etti. Eskişehir,
Sivas yolu üzerinden Erzurum’a geldi. Bu sırada Selçuklu Sultanı Alparslan,
Halep’te bulunuyordu. Malazgirt Kadısının, kendisine durumu haber vermesi
üzerine, Erzen ve Bitlis yolu üzerinden Ahlat’a geldi. Sultan Alparslan, önce, Bizans
İmparatoruna barış teklif etmeyi düşündü. Orada bulunan halife’nin elçisi ile
komutanlardan Sav Tekin’i Bizans İmparatoru’na gönderip barış teklifinde
bulundu. Kendisinden çok emin olan ve çok mağrur olan Bizans İmparatoru,
elçilere çok sert ve kaba davranarak: – Alparslan nerede teslim olacak? O’nun
teslim olması için İsfâhan mı, yoksa Hamedan mı daha güzel? Romen Diojen’in bu
alaylı tavrına karşılık, Alparslan’ın yürekli elçileri, Müslüman-Türk’e yakışan
şu cevabı verdiler: -Sayın İmparator! Sizin bu cevabınızı Sultanımız
Alparslan’a ileteceğiz. Ancak, şunu ifade edelim ki; Atlarınız, Hamedan’da
kışlar fakat sizin nerede kışlayacağınızı şimdilik bilemeyiz, diyerek hemen
geri döndüler. Bu arada iki ordu harp hazırlığı yaparak Malazgirt civarında ayrı
ayrı yerlerde mevzilendiler. Bu sırada zamanın Halifesi Kaim Biemrillâh bütün
İslâm beldelerinde Cuma günü okunmak üzere hir hutbe ve bir de dua metni
göndermişti. Gönderilen bu hutbe ve duânın özeti şöyle idi: “Ey Müslümanlar!
Temiz bir kalb ve hâlis bir niyet ile Sultan’a duâ ediniz. Küfrün kökünü
kazımak ve İslâm’ın bayrağını yüceltmek için Allah’a yalvarınız”, diye
başlayan hutbenin duâ kısmında da Sultan Alparslan ve İslâm mücahidlerinin
zaferi için temenniler bulunuyordu.

26 Ağustos Cuma günü öğleden
sonra başlayan savaş, 27 Ağustos sabahına karşı Müslüman Türk Ordusu’nun zaferi
ile son buldu. 250.000 kişilik güçlü Bizans ordusu, 50.000 kişilik Müslüman
Türk ordusu karşısında perişan ve mağlup olarak dağıldı
. Ve nihayet: “Ey imân edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun
dini’ne, Peygamberine ve O’nun yolunda olanlara) yardım ederseniz; Allah da
size yardım eder de, ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz (size zafer ihsan
eder).” (Muhammed, 7)
Âyetinin sırrı bir kez daha tecelli etti.

Romen Diojen esir edilip  huzura getirilince,
Alparslan O’na şöyle dedi: “İmparator! Müteessir olmayınız. Zira insanların
maceraları böyledir. Korkmayınız, size esir gibi değil, bir hükümdâr gibi
muamele yapacağım.” Alparslan’ın bu sözleri İmparatoru oldukça rahatlattı.
Ve Romen Diojen’i öldürtmedi. Serbest bıraktı. Fakat Bizans’a dönen Diojen’in
gözlerine mil çekilerek, zindana atıldı. Böylece Diojen kendi devleti
tarafından cezalandırıldı.

Malazgirt’ten 900 yıl sonra
Şanlı Tarihimizin kader noktalarından biri de  SAKARYA ZAFERİ’dir. Yunanlılar,
10 Temmuz 1921’de iki ayrı cepheden taarruza geçerek Türk Ordusunu yok etmek
istediler.
Desteklenmiş kuvvetleriyle
güçlü bir şekilde ilerlemeyi başardılar. Türk Ordusu, Eskişehir’e kadar
çekildi. Mustafa Kemal Paşa, Ordunun düzenlenip kuvvetlendirilmesi için,
Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmesini gerekli gördü. Bunun üzerine, Türk
Ordusu, 25 Temmuz 1921’de taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya’nın doğusuna
çekildi.  Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları Sakarya’nın doğusuna
çekilmekle askeri bakımdan büyük bir avantaj elde etti. Türk kuvvetleri için
zor olsa da, Yunanlılar için daha zor olan bir durum oluşturuldu.  Sakarya
gerisine çekilme, halkın maneviyatı üzerinde ciddi bir sarsıntı oluşturmuştu.
Mustafa Kemal Paşa’nın muhalifleri; “Ordu nereye gidiyor, millet nereye
götürülüyor? Bu hareketin elbette bir sorumlusu vardır, o nerededir? Bu çok acı
veren durumun ve yürekler acısı görünümün gerçek sorumlusunu ordunun başında
görmek isterdik” diyerek Mustafa Kemal Paşa’yı eleştirmeye başladılar.
Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın ordunun başına geçmesinde fayda
umulduğu yolunda bir kanaat oluştu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, 4
Ağustos 1921’de Büyük Millet Meclisi’ne verdiği bir önerge ile Başkumandanlığı
kabul ettiğini bildirdi ve ancak Meclis’in elindeki yetkileri de fiilen
kullanmayı talep etti
. Bu önerge üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın
muhalifleri, kendisine Başkomutan ünvanını ve Meclis’in yetkilerini kullanmak
hakkını önce vermek istemediler. Ancak ünvan ve yetki, 5 Ağustos 1921 tarihli
kanunla tanındı.

Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustos 1921’de Polatlı’daki Cephe
Karargahına giderek ordunun başına geçti. Cephede teftiş yaparken, attan
düşerek birkaç kaburga kemiği kırıldı. Savaşı cephede yaralı ve kaburga kemiği
sarılı bir şekilde idare etmek zorunda kaldı. 23 Ağustos’ta düşman ordusu ciddi
olarak cephemize taarruz etti. Ordumuz. 100 kilometrelik cephe üzerinde cereyan
eden meydan muharebesinde, düşmanın üstün kuvvetlerini ilk önce yıpratarak,
taarruza devam etmekten yoksun bir hale getirdi. 23 Ağustos’tan 13 Eylül’e
kadar gece gündüz aralıksız yirmi iki gün devam eden bu kanlı savaştan sonra,
düşman ordusu mağlup ve perişan bir şekilde cepheyi terk etti.
Sakarya
Meydan Savaşı sonucu, askeri harekât yön değiştirmiştir. Sakarya, geri çekilme
ve gerilemenin durdurulduğu ileri gidişin başladığı noktayı oluşturmuştur.
Sakarya Zaferi, bütün memlekette günlerce süren coşkun sevinç gösterilerine ve
heyecanlı kutlamalara vesile oldu. Meclis, 19 Eylül 1921’de kabul edilen bir
kanunla, Türk Milletinin bir şükranı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya Mareşallık
rütbesi ve Gazilik ünvanını verdi.

Sakarya Zaferi, dış ilişkilerimizde
durumumuzun düzeltilmesine ve itibarımızın artmasına yardımcı oldu. 9 Haziran
1921’den beri Ankara’da Fransız temsilcisi Franklin Bouillon’la görüşmeler
yapılmaktaydı. Bu görüşmeler, Sakarya zaferinden sonra, 20 Ekim 1921’de
Ankara’da olumlu bir şekilde sonuçlanarak, Ankara İtilafnamesi adıyla tarihe
geçen bir antlaşmayla noktalandı.
Sakarya zaferi, askerlik ve politika
bakımından da Kurtuluş Mücadelemizin önemli bir merhalesi oldu. Yunan ordusunun
taarruz kabiliyeti kırıldı.

Ağustos ayında Cenab-ı Allah’ın,
Malazgirt’ten sonra Türk Milletine bahşettiği en önemli zaferlerden biri
Sakarya’dan sonra; Dumlupınar zaferidir. Büyük Taarruz da Malazgird Meydan
Savaşı gibi 26 Ağustos 1922 tarihinde başladı
. Bir tarafta vatanı için çarpışan ,bayrak ,din ve vatanın azizliği gibi
yüce gayeler için canını her an feda etmeye hazır olan Türk askeri , diğer
tarafta ise emperyalistlerin emellerine hizmet eden Anadolu’nun harim-i ismetine
saldıran ırz ve namus nasipsizi Yunan palikaryası vardı.  Kükremiş
arslanlar gibi düşman mevzilerine çullanan Mehmetçik süratle zafere doğru
koşuyordu. 30 Ağustos günü Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesi
yapıldı.
Düşman, çevik Türk birlikleri tarafından kuşatılarak ona en ağır
vurulmuş oldu. Artık Yunan ordusunun derlenip toparlanmasına  imkân yoktu.
Yunan ordusundan kaçıp kurtulmak isteyen kılıç artıkları da İzmir körfezinde
denize dökülmüştü.  Yunan kuvvetleri başkomutanı Hacı Anesti , savaşı
İzmir limanında demirleyen bir gemide  kurulan karargahtan idare ettiği
halde Atatürk savaşın her safhasında daima cepheye yakın bulunmuş , üstün
kişiliği,cesareti ve ileri görüşlülüğü ile etkin olmuştur.

Bu zafer hakkında M. Kemal
Atatürk
şunları söylüyordu;

“30 Ağustos Savaşı Türk
tarihinin en önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Milli Tarihimiz çok büyük
ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk Milleti’nin burada kazandığı zafer
yalnız bizim değil Cihan Tarihinde de yeni cereyanlar veren kesin sonuçlu bir
zafer hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki; yeni Türk Devleti’nin, genç
Türk Cumhuriyeti’nin temeli bu zaferle atıldı.”

Türkler, Malazgirt Meydan
Muharebesi ile bir vatan kurmuşlardı. Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile ise bu
mukaddes Anadolu topraklarını, Türk Milleti ve en son Türk Devleti’nin sonsuza
dek Türk yurdu olduğunu ve onları buralardan hiçbir gücün ve kuvvetin söküp
atamayacağını bir kere daha bütün dünyaya ilan ve ispat etmişlerdir.
Türk Tarihi ile birlikte Dünya Tarihinin de mecrasını
değiştiren bu iki zafer sebep ve sonuçları itibarı ile şaşılacak derecede
benzerlikler arzetmektedir. İşte bunlardan bazıları;

Malazgird Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan
Muharebesi’nin ikisi de aynı gün ve aynı ayda 26 Ağustosta başlamıştır.

-Türk ordusu her iki harbi de Yunan ve Rum artıklarına
karşı yapmış ; kendi şerefli mazisine uygun ve dünya milletlerine parmak
ısırtan zaferler kazanmıştı.

Gerek Malazgirt gerekse, Başkomutanlık Meydan
Muharebesi’nde Yunan ve Rum orduları çok büyük bir hezimete uğramış ve onlar
kendilerini artık Türkler karşısında bir kere daha toparlayamaz hale
gelmişlerdir.

-Hem Malazgirt hem de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde
Türk ordusu kendinden kat kat üstün bir düşman gücü ile çarpışmış ve düşman
ordusunu yenerek kesin zafere ulaşmıştır.

Malazgirt Meydan Muharebesi’nde  Bizans komutanı
Türkler’e esir düştüğü gibi Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde Yunan
Başkomutanı General Trikopis Türkler’e esir
düşmüştür. Alparslan nasıl
Romen Diyojen’i bağışladıysa Atatürk te General Trikopis’e aynı muamelede
bulunmuştur.

-Alparsalan’ın Malazgit’de Bizans ordusuna karşı kazandığı
parlak zafer bütün İslam Dünyasında çok büyük bir sevgi ve coşku ile
karşılandığı, her tarafta günlerce şenlik yapıldığı gibi; Atatürk’ün kazandığı
Başkomutanlık Meydan Muharebesi  de  hem Batı’da hem de İslâm
Dünyasında çok büyük yankılar uyandırmıştır.

Artık bütün dünya Türk’ün zaferini konuşur olmuştur. Büyük
önder Atatürk, mazlum milletlerin gönlünde muazzam bir taht kurmuş, onlar için
bir kurtuluş ümidi ve meşalesi olmuştur. Beyrut’ta, Hindistan ve Pakistan’ın
büyük şehirlerinde halk sevinçten adeta çılgına dönmüş ve gazeteler günlerce bu
Türk destanından bahsetmişlerdir.  

Yahya Kemal’in ‘in
bugünlerde daha sık hatırlamamız gereken bir şiiriyle “Ağustos’ta Vatan”
yazımızı noktalayalım:

ŞU KOPAN FIRTINA TÜRK ORDUSUDUR YA RABBi!
SENİN UĞRUNDA ÖLEN ORDU BUDUR YA RABBİ!
TA Ki YÜKSELSİN EZANLARLA MÜEYYED NAMIN!
GALİP ET ÇÜNKÜ BU SON ORDUSUDUR İSLÂMIN….

 

Bu şiir 30 ağustos zaferimizden birkaç gün önce
 yazılmıştır. Bir dua niteliğinde olup, duası kabul olmuştur. Zafere giden
yolda, kahraman Türk askerine bir moral olmuştur.

 

Kaynaklar:

KİTAPÇI Z.:Alparslan ve Atatürk Malazgird ve Başkomutanlık
Meydan Muharebeleri İki Zaferin Kader Sırları Türk Dünyası Tarih Dergisi
Sayı:20 Sayfa:3-10 Ağustos 1988

ÖZTÜRK N.:Ağustos Ayındaki Türk Zaferleri Türk Dünyası
Tarih Dergisi Sayı:20 Sayfa:17 Ağustos 1988

SEVİM A- YÜCEL Y.:Türkiye Tarihi T.T.K . Yayınları

TANSEL S.:Mondros’tan Mudanya’ya Kadar. M.E.B. Yayınları.

YAZICI S.: İmanda Birlik, Vatanda Dirlik, Diyanet Aylık
Dergi Eki, Ocak – 1993, ile DİB. Yayınları “Milletimize Sesleniş” DİB.
Yayınları.

YILMAZ M.:Malazgird Zaferi ve Alparslan Türk Dünyası Tarih
Dergisi Sayı:8 Sayfa:38 Ağustos 1987

Batılıların Kızılelması!

Milliyetçi Hareket Partisi Kocaeli Teşkilatları Hakkında.

Kiminle konuşsam,

Mütevaziler, güler yüzlüler ve her yerdeler diye övgüler duyuyorum.

Partilerinin eskisi siyasetin yenisi olan başkanların ve yönetim
kurullarının gençleşmesinden herkes
memnun.

Sadece Ak partililer değil,
Millet İttifakı mensubu dostlarımdan da övgüler alıyorum, herkes kendi il
başkanı ile kıyaslıyor imreniyor.

Haklılar!

Alevi-Sünni-Caferi

Laik-Demokrat-Cumhuriyetçi

Kürt-Laz-Çerkez

Sağcı-Solcu-Milliyetçi

Doğulu-Batılı

Ayırt etmeden her davete icabet ediyorlar.

Çoğu partinin genel merkezinden
daha yoğunlar.

Can getirdiler siyasete, hatta
heyecan.

***

Kolay değil!

İl başkanı dâhil çoğu yönetici yeni
evli, anne baba ilgisine muhtaç çocukları var ve sabahtan akşama kadar sokaklardalar.

Onları değerlendirirken eller
vicdanlara gitmeli bence!

Kendini onların yerine koymalı.

Torun torba sahibi değil hiçbiri,
hepsi hayatının baharında!

Böyle giderse seçimlere kadar
elini sıkmadıkları ulaşmadıkları, hatır sormadıkları seçmen kalmayacak!

Kandıra’dan, Çayırova’ya kadar!

Sadece kendi partilerinin
oylarını arttırmakla yetinmeyip, Ak parti teşkilatlarının ihmal ettiği
alanlarda Cumhur İttifakının önemini hedeflerini
ve ülkenin geçtiği sancılı süreci anlatıp
, Ak parti seçmenini bile ikna
edip, oylarının azalmamasına gayret ediyorlar!

İttifak adına sahadalar!

Düşünün ki Recep Tayyip Erdoğan’ı
“beklentileri karşılanmayınca arayışa
giren”
Ak Parti Seçmenine dahi anlatıyorlar!

Farklı gerekçelerden ötürü MHP’ye
oy verme ihtimali düşük olan Ak parti seçmeninin oylarının Ak parti içinden çıkan yeni partilere kaymaması için kafa yoruyor,
yeni yöntemler üzerinde çalışıyorlar.

Sadece Parti Teşkilatları ile
birlikte değil Partinin Ergenokonu Ülkü
Ocakları ile birlikte.

Halk onlara, onlar da Devlet Bahçelinin Ferasetine Siyasetine ve Liderliğine güveniyorlar.

Geçmişte onlarca yıl hakları
yendiği halde Cumhur ittifakı sürecini ganimet dönemi görmüyorlar.

Hakları olmayan, tahsilleri
birikimleri yetenekleri ile örtüşmeyen hiçbir işe tenezzül etmiyorlar.

Adları,

İhale ile, rant ile, alem ile elalem ile anılmıyor! İmreniyorum
hepsine.

Maşallah.

Ama çok dikkat etmeleri lazım.

Sadece siyasi hatalara değil,
nazara da dikkat etmeleri lazım.

Öyle ya göz var nazar var!

Yaratana, sen sensin ben de benim diyen nefislere sahibiz!

***

Maşallah Yunus Emre Kurt’a Maşallah Abdulkadir
Özdemir’e

Ve tüm teşkilatlarına.

Tüm dava arkadaşlarına.

Allah dirayetlerini azimlerini birlik
ve beraberliklerini arttırsın.

Birlikte rahmet ayrılıkta azap
var.

Her yerde göğsümüzü kabartıyorlar.

Siyasette hep doğru olmuyor
maalesef, bazen herkes istemeyerek te olsa hata yapabilir, yapabiliriz.

Yazıyor bazı gazeteler, hep iyi yazacak değiller ya, eleştiri de
olacak, tespit de
, onlarında işi de bu,

Yazılanlar kadar kayda değer bir
şey var mı yok mu bilmem ama varsa bile olur
arada,
her insan arasında olur,

Kardeşler arasında bile olur.

Küsülür barışılır.

İnsani duygular hepsi.

Hayatın tuzu biberi!

Ayrıca, gönül de umduğu yerden
küser!

Affetmek lazım, hoş görmek lazım,
şans vermek lazım,

Ülküdaşlık hatırına.

Bir kafa tokuşturma iki demli
çayın çözemeyeceği hiçbir sorun olmaz Ülkücülerin arasında.

Hepsi insan nihayetinde, Allah birlik ve beraberliklerini
pekiştirsin güçlendirsin.

Saflarını sıklaştırsınlar,
müminlerin omuzlarının arası açılınca şeytanlar dolaşırmış arada, dikkat
etsinler.

                Her
zaman yanlarında değilim ama her zaman
dualarımdalar.

Sevgi nazarı diye bir şey de var,
överken maşallah demeyi ihmal etmeyelim.

Maşallah Hepsine.

Euzu bi kelimâtillâhi’t-tâmmeti min kulli şeytanin ve hammetin ve min
külli aynin lammeh

Amin

Sıkıntı Krallarda Değil, Kralcılıkta

0

Geçen Salı,
patronum ve dostum İbrahim Kiras, köşesinde, tarihi sadece büyük adamların
değil, onların yanındaki ekiplerin, eyleme katılanların, velhasıl tek adamın
değil birçok insanın birden yarattığını yazdı. Bunu yazarken de Berthold
Brecht’i kendine şahit tuttu. Brecht ve Kiras’ın tezi yazının başlığında
özetlenmişti: “Kitaplar yalnız kralların adını yazar”.

 

Doğru söze ne
denir? Ancak bu tespitlerden sonra gelen adım başka bir soru doğuruyor: O büyük
adam olmasaydı, o kral olmasaydı da tarih öyle mi gelişirdi? Bunun cevabını
vermek kolay değil. Tarihte öyle dönemeçler vardır ki, bir daha o noktaya
gelemezsiniz. Hani, “Aynı suda iki defa yıkanılmaz” ya. Uç bir örnek vereyim.
Yüz milyonlarca yıl dünyanın hâkimi olan dinozorların yok oluşunu, bir meteorun
dünyaya çarpmasına bağlayan bir teori var. Eğer bu doğruysa, kitapların yalnız
bu meteoru yazması yanlış değildir.

 

Kahramanlar,
kötü yönetimlerden çıkar

Ben kimyacı –
fizikçi kafamla bir benzetme yapayım. Bakalım derdimi anlatmaya yararı olacak
mı; yoksa daha da mı karıştıracağım… Karmaşık olaylar çok sebeplidir. Bunun
matematikteki karşılığı çok bilinmeyenli denklem takımlarıdır. Çok bilinmeyenli
denklem takımları da çözülür çözülmesine. Gençliğim onları çözerek geçti. Fakat
o çok sayıda denklemin bazı özellikleri vardır. Bazıları kararlıdır, sağlamdır.
Bilinmeyenlerdeki küçük değişiklikler sonuca pek az etki yapar. Bazıları da
tersine bıçak sırtında gibidir. Küçük bir değişiklik sonuçları altüst eder.
Kırılgan ekonomiler gibidir onlar… Kum zemin üstüne yapılan apartmanlar
gibidir. Kırılganlığın ve onun tersi kararlılığın araştırılmasının da bir
tekniği var: Duyarlılık analizi derler.

 

Tarihin belli
bir dönemecinde bir ülke düşünün. Onun nereye gideceğini de birçok değişken
belirler. İşte kral veya bir kahraman bu değişkenlerden biridir. Sonuca ne
kadar etki yapar o kral, kahraman, komutan, yazar; her ne ise… Bu sorunun
cevabı, tıpkı denklem takımları gibi sistemin duyarlılığına bağlıdır. Ekonomisi
sağlam, kim olduğunu bilen, eğitimli, güçlü ve düşmanı az bir toplumsanız
kralınız kim olursa olsun nereye gideceğiniz bellidir. Fakat kötü yönetilen,
kimliği hakkında bile kafası karışık, ekonomisi bıçak sırtında ve düşmanı çok
bir toplumsanız, bir kral veya bir komutan geleceğinizi 180 derece
değiştirebilir. Hatta o büyük etkiye sebep olanın kral falan olması da
gerekmeyebilir. Kahramanlar, kötü yönetilen toplumlardan çıkar.

 

Bir mıh bir
at, bir kahraman bir ülke kurtarır

Gerçi
destandır ama İsviçre’nin kuruluşu ve kurtuluşu Wilhelm Tell’e bağlanır. Önce
bir Nusret Mayın Gemisi, sonra da bir Anafartalar Kahramanı, koskoca bir
muharebenin, o muharebe bir dünya harbinin gidişini değiştirir, Rusya’da
komünist ihtilale yol açar, o ihtilal de yirminci asrın tarihini belirler.
Böyle hassas sistemler için bir hikâye ve bir isim vardır: Kelebek etkisi. Hani
Amazon ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpışı, Amerika’yı altüst eden bir
kasırgaya sebep olabilir diye… (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, meteoroloji
tahminleri öyle çok bilinmeyenli dev denklem takımlarıyla yapılır ve onları
çözmek için güçlü bilgisayarlar kullanılır.) Bizim de aynı etkiyi anlatan bir
özdeyişimiz var: Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at bir
yiğit kurtarır, bir yiğit bir savaş kurtarır, bir savaş bir ülke kurtarır…

 

Sonuçları
değiştiren krallara, komutanlara, devrimcilere, fikir adamlarına, sanatçılara,
her birine tek tek hak ettikleri krediyi verelim. Onları sevelim, gelecek
nesillere de öğretelim ve sevdirelim. Burada bir sıkıntı yok. Zaten millet
böyle doğar, medeniyet böyle yükselir.

 

Bilimde izm
yok

Sıkıntı, o
güzel insanlardan birer “izm” çıkarmakta başlıyor. Bu insana cazip gelen bir
yanlış. Öyle ya, düşünmek zor iş. Araştırmak, düşünmekten de zor. O hâlde, kafa
yormaya öyle bir alternatif bulalım ki ne düşünmemiz ne de araştırmamız
gereksin. Nasıl olacak bu? Hatasız bir insan bulup ona tabi olacağız. Şaka gibi
geliyor, ama bu zihniyeti dibine kadar kabullenenler var. Yalnız kendi
hayatlarını bir kişiye bağlasalar neyse. Ülkeyi ve hepimizi de bağlamak
isterler. Bütün izmler, bütün “ideologya”lar böyledir.

 

Fizik, toplum
bilimleri kadar karışık değil. Orada neyin doğru neyin yanlış olduğu daha açık
görülüyor. Kitaplar Einstein’dan bahsedecektir mutlaka. Ama yalnız Einstein’dan
değil. Bakın, bu dev dâhi, Brown hareketlerinin sebebini buldu. Sonra
fotoelektrik etkinin izahıyla kuantum teorisini başlattı. Bugünkü fiziğin
yarısı sayabileceğiniz özel ve genel izafiyet teorilerini keşfetti. Fakat
kuantum teorisine itiraz etti, “Tanrı zar atmaz.” dedi ve dediğini birkaç arkadaşıyla
birlikte yayımladı. Sonra? Sonra haksız çıktı. Einstein büyük bir bilim
adamıdır. Hatta gelmiş geçmiş en büyük birkaç bilim adamından biridir.
Rahatlıkla ilk beştedir. Bütün fizikçiler onu sayar, sever. Saymanın ve
sevmenin ötesinde mutlaka, ama mutlaka onun teorilerini okur, öğrenir. Ama
bilimde Einsteincılık, Einsteinizm yoktur. https://millidusunce.com/sikinti-krallarda-degil-kralcilikta/

 

Yıllık Ödev ve Tezsiz Yüksek Lisans Hakkında

Bizim zamanımızda Yıllık ödev diye bir şey vardı!

Ortaokulda ve Lisede, her öğrenci
muhakkak, önemli bir dersten, önemli
bir konuda çalışma yapmalı.

Yaptığı çalışmayı kendi araştırıp
bulmalı,

Kaleme aldığı “kopyala yapıştır olmayan!”  bilgileri, giriş gelişme sonuç şeklinde
mürekkepli bir kalem, düzgün bir el yazısı ile çizgisiz kâğıda bir sanat eseri gibi nakşetmeli idi.

O ödev, öğrencinin not
ortalamasına etki ettiği gibi, kişisel gelişimine de büyük katkı sağlardı!

Araştırmayı teşvik ederdi.

Öğrenci okul hayatında her şeyi
unutsa Yıllık Ödev konusunu unutmazdı.

Ben unutmadım.

***

O zamanki Yıllık Ödevler, bir
nevi makale, doktora tezi gibiydi!

Tabi son 20 yılda eğitim
hayatımızda köprülerin altından çok sular
aktı.

Sadece Andımız değil, yıllık
ödevler de kalktı!

Bırak ortaokul, lise öğrencisinin
yıllık ödevler hazırlamasını,

Son 20 yılda üniversitelerde tezsiz yüksek lisans diye de bir şey çıktı.

***

Kazakistan’da
bir üniversitede doktora yapan bir tanıdığımıza Türkiye’de ki üniversitelerde o alanda kendisine yardım edecek, rehberlik
yapacak bir hoca aradığımızda
bir kez daha anladım tez, doktora ve
makalelerin ne kadar önemli olduğunu!

Ortaokul
Lisede verilen Yıllık Ödevlerin ne kadar önemli olduğunu!

Bulduğumuz
hocaların yardımını, desteğini, ismini, imzasını artık lazım olan her ne ise
Kazakistan da ki Üniversite kabul etmemişti!

Sizin
anlayacağınız Kocaeli Üniversitesinde
hoca bulamadık!

Sebep?

Bizim
arkadaşın çalışmasına katkı sağlayacak hocanın o alanda yayınladığı makalesinin
olması gerekiyormuş, yani sadece prof. olması yetmiyormuş,

Uluslararası
akademik alanda karşılığı olan Scope gibi KKSON gibi mecralarda yayınlanmış,
yayınlarının olması gerekiyormuş!

***

Hani derler ya hey yavrum hey!

Böyle argo bir
ifade var bilirsiniz, biz daha işin neresindeyiz, millet “gavurlar” yayınladıkları makaleler ve makalelere yapılan atıflarla
yarışıp Üniversitelerini ilk sıralara çıkarma derdinde,

Bizim Üniversitelerde
Tezsiz Yüksek Lisans diye bir buluş icat edildi!

Öğrenci gelsin
dinlesin kendine lazım olan unvanını alsın gitsin.

Dinle git!

Araştırma, okuma-yazma hak getire.

Madem her şey Hak’tan! Onu da Hak getire!

Bir lisans
düşün ki, tezsiz!

Kaldı ki
Yıllık Ödev yazdıracaklar!

Yazanlar da
fitre zekât üzerine yazıyor!

Gerçi Part
Time Rektörlük yapanları bile duyuyoruz

Öyle bir
okulda Tez olsa ne olur geç olsa ne
olur!

***

Onun için de
eskisi kadar ağırlığı karşılığı saygınlığı kalmadı pek çok şeyin.

Mevcut akademik
hayattan memnun olmayanlar fitre zekat yerine bilim ile ilim ile ilgilenmek
isteyenler de doooğru yurt dışına,

Gerçi giden
gider, bize de Suriyeli Afgan Pakistanlı akademisyenler gelir.

Deveye
sormuşlar boynun neden eğri diye!

         
 “Medula spinalisin merkezi ilk omurun
miyeli sinirlere yaptığı lokal baskıdan ötürü dorsal ve ventral motorik
sinirler sıkıştığı için.”
Demiş.

Böyleyken
böyle.

Yazıcızâde Kardeşler Muhammed Efendi – Ahmed-İ Bîcân

0

Anadolu’da
astroloji hakkında ‘Şemsiyye’ adı ile
kaleme alınan ilk Türkçe mesnevinin ve ‘Künhü’l-
Ahbar
’ isimli eserin yazarı Muhammed b. Sâlh b. Süleyman Efendinin
evlatları olan Yazıcızâde Muhammed
Efendi
ve Yazıcızâde Ahmed Bîcân;
günümüze intikal eden mühim eserlerin yazarı iki kardeştir.

Muhammed
Efendi’nin doğum târihi kayıtlara intikal etmemiştir. 1451 senesinde
Gelibolu’da vefat etti. Dönemin ilim geleneğine uyarak tefsir, hadis ve fıkıh
yanında kelâm dersleri de almış, bazı eserlerini Arapça yazacak kadar bu dile
vâkıf olmuştur. Onun, eserlerinde en çok işlediği konu mebde1 ve
meâd2 itibâriyle varlık meselesidir. Telif ettiği eserler:
Muhammediye, Megaribü’z-zaman li gurûbi’l-eşyâ fi’l ayn ve’l-ıyân ile Müntehâ’dır.

Muhammediye;
Mevlid özelliğine sâhip dinî ve destânî bir eserdir.

Kardeşi Ahmed
Bîcân Efendi de ağabeyi ile birlikte Gelibolu’ya gelip yerleşti ve orada, 1455
yılında vefat etti. En önemli eseri ‘Envârü’l-âşıkīn’dır.
Bütün Türk-İslâm âleminde şöhreti günümüze kadar devam eden en mühim ve en
hacimli eseridir. Ağabeyi Yazıcıoğlu Mehmed’in Meġāribü’z-zamân adlı Arapça
eserinin Türkçe serbest bir tercümesidir. Diğer eserleri: Münteha 1 ve 2,
Acâibü’l-Mahlûkat, Mülheme, Ravhu’l-Ervâh, Cevâhirnâme.

***

Yazıcıoğlu
Kardeşler tasavvuf ehlidir. Hacı Bayram Veli’nin Bayramiyye Tarîkatına
mensuptur. Hacı Bayram Veli ile tanışmaları hikâyesi hayli ilgi çekicidir.

Osmanlı
pâdişahı İkinci Murat Han dönemidir. Babası Çelebi Mehmed zamanında tasavvuf
ehlinden tanınmış şahsiyet olan Şeyh Bedreddin adına Torlak Kemal ve Börklüce
Mustafa’nın kalkışma hareketi huzursuzluklara sebebiyet vermiş ve üçü de
yakalanarak idam edilmişti.  Şeyh
Bedreddin’in Somuncu Baba ile görüşmüş olması, Somuncu Baba’nın Hacı Bayram-ı
Velî’nin şeyhi olması ve Hacı Bayram’ı Velî’nin de çok sayıda müridinin
bulunması ve giderek çevresinin genişlemesi yeni bir Şeyh Bedreddin hâdisesinin
habercisi olarak yorumlandı.

Bu yorumlar
Sultan Murad’ın kulağına gidince, işin iç yüzünü anlamak maksadıyla âsıl adı
‘Numan Hoca’ olan Hacı Bayram-ı Velî’nin Edirne’ye getirilmesi için emir verdi:

Derhal Ankara’ya çavuşlar gönderip ol şeyhi
Edirne’ye getirsinler. Şâyet kabul etmez ise, kârın tamam etsinler!

Çavuşlar
derhal yola çıktı. Ankara’ya yaklaştıklarında yolun bir yerinde karşıdan gelen
yaşlıca bir adam gördüler. Yaklaşınca askerleri selâmlayan bu yorgun adam,
yüzünde meraklı bir gülümsemeyle genç askerlere sordu: ‘Evlâtlar yolculuk nereye?’

Çavuşların
başı, Ankara’ya gidip Numan Hoca adlı bir adamı alacaklarını ve Sultan Murat’a
götüreceklerini söyledi. Hacı Bayram-ı Velî, yüzündeki sıcak ve sevecen
tebessümünü sesine yansıtarak:

Ne güzel. Böyle olduğunu anlamıştım. Ben de
sizi karşılamaya çıkmıştım. Aradığınız adam benim
.

Biraz sohbet
ettikten sonra çavuşlar duyduklarına inanamadılar ve ‘Olamaz! Bizim aradığımız adam siz olamazsınız’ diye söze
başladılarsa da, Bayram-ı Velî ellerini uzatıp ‘Buyurun’, dedi. ‘Elinizdeki zincirleri bileklerime bent kılın. Hemen
Sultan’a gidelim
’.

Çavuşlardan
biri üzüldü. ‘Olur mu öyle şey? Sizi
gördük, Nasıl bir insan olduğunuzu anladık. Siz bize önce Allah’ın emâneti,
sonra da Hünkârımızın misâfirisiniz. Bizler sizin zaptiyeniz değil,
hizmekârınızız. Bu zinciri bent kılamayız
.’

Bayram-ı Velî
ısrar ediyordu. ‘Ulu’l emre itaat
vâciptir . Sizden istenileni yapın
’ dediyse de askerlere kabul ettiremedi.

***

Sultan İkinci
Murad’ın Hacı Bayram-ı Velî’yi Edirne’ye getirmek için vazifelendirdiği
çavuşları karşılaması ile alakalı başka bir menkıbevî hikâye daha vardır:

Çavuşlarla
Velî Hazretleri, bahçede salatalık tohumu ekerken karşılaşır. Ferman kendisine
tebliğ edildiğinde,

İzin verirseniz, yetiştirdiğim
salatalıklardan padişahımıza armağan olarak götürmek isterim
.’ Deyince
çavuşlarda tedirgin bir soğukluk yaşanır. Bugün ekilen tohumların salatalık
hâline gelmesi için ayların geçmesi gerekecektir. Çavuşlar sertçe itiraz etmeye
hazırlanırken bakarlar ki muhatap, olgun salatalıkları itina ile sepete
yerleştirmektedir.

***

Pir,
hazırlandı. At bindi. Binlerce müridinin gözyaşları ile uğurlandı.
Uğurlayanların endişeleri ile başlayan yolculuk nice hayırlara vesile oldu.
Yolculuk süresince duâsını almak, yolculuğunun ve akıbetinin hayırlara vesile
olması için duâ etmek üzere binlerce kişi yanına geldi. Hepsi Bayram-ı Velî’nin
müridleri arasına katıldı. Balıkesirli Şeyh Lütfullah, Yazıcıoğlu Mehmed Bîcan
ve kardeşi Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan gibi kıymetli zatlar bu seyahat esnasında Hacı
Bayram-ı Velî’ye intisap etti.

Kaynaklarda
belirtildiğine göre 17 gün at sırtında yol alarak Edirne’ye vardı. Sarayda,
dedikoducular ve iftiracılar fitne kazanını kaynatmaya devam ediyorlardı.
Rivâyet edilir ki saraydaki üst seviyedeki görevlilerden biri, bir şerbet
kâsesinin içerisine kuvvetli bir zehir koyar ve ‘yorgunluğunuzu giderir, buyurunuz içiniz’ diyerek Bayrâm-ı Velî’ye
ikramda bulunur. Velî Hazretleri, bardağı alır, ‘Bunu biz içelim, zararı sâhibinin olsun’ ve ‘Bismillahirrahmanirrhîm’ diyerek şerbeti içer, ‘Elhamdülillah’ derken, şerbeti ikram
eden şahıs, feryat-figan ederek yere yeğılır ve dünyâsını değiştirir.

Ertesi gün
Bayram-ı Velî’yi Hünkâr’ın huzuruna çıkardılar. Sultan 17, Bayram-ı Velî ise 81
yaşında idi. Sultan ile Şeyh’in ilk sözleri, şahsiyetlerini yansıtıyordu:

Saltanat dâvâsında imişsin!

Bizim gözümüz dünyâ saltanatında değil,
gönül sultanlığındadır
.

Karşılıklı
olarak bir müddet konuştuktan sonra Sultan, Şeyh’i sevdi, O’nun âlim ve fâzıl
bir insan olduğuna kanaat getirdi. Kanaatinin doğruluğuna o kadar inandı ki,
hiç tereddüt etmeden:

Efendi Hazretleri, size hayli zahmetler
verdik…
’ diye söze başlayıp özür dileyecekti ki, muhatabı söze girdi:

Neticeler iyi olursa, zahmetler zâil olur
Sultânım, merak buyurmayınız
. Sonra devam etti:

Zât-ı âliniz dünyâ umurunun (işlerinin)
devletlû beyisiniz. Devletinize nizam koyarsınız. Bizim dahî işimiz, bu devlete
iyi insanlar kazandırmaktır. İşlerinize duâcı olarak kalırız. Biz halka hizmeti
Hakk’a hizmet biliriz.

Ülkenin
Sultan’ı, yanılmadığını anlamakla bahtiyar oldu. Muhatabı, hakîki bir Velî idi.
gönüller Sultanı’na iltifat buyurdu:

Siz benim huzur-ı hümâyunumda değil, ben
sizin huzur-ı ruhâniyetinizdeyim
.

İstirahati ve
rahatı için gerekenin yapılması tâlimatını verdi.

Hacı Bayram-ı
Velî’nin yol üzerinde karşılaştığı Yazıcızâde Kardeşlerle, sarayda tanıştığı
Sultan İkinci Murad Han ile dostlukları ömür boyu devam etti.

***

16,5 X 23,5
santim ölçülerindeki 358 sayfalık eserin müellifi Mehmet Bilâl Yamak, Yazıcızâde kardeşlerin eserleri ve şahsiyetleri
hakkında bilgiler verdikten sonra ikinci bölümde okuyucuyu tasavvuf hakkında
bilgilendiriyor.  Üçüncü bölümde
Yazıcızâde Kardeşlerin Osmanlı’ya tesirleri, Yazıcızâde Kardeşler çevresinde
teşekkül eden menkıbelerin tahlili, Hacı Bayram-ı Velî ile ilişkileri
anlatılıyor.

Eserin ‘Sonuç’ başlıklı bölümünden birkaç satır:

Bu çalışmanın önemli
bir tezi: Yazıcızâde kardeşler 1420 senesinde hocaları Haydâr-ı Herevî’nin
hukukî kararı ile Edirne’de idam edilen Şeyh Bedreddîn’in etrafında gelişen
hadiselere bizzat şâhit olmuşlardır. Hatta şeyhleri Hacı Bayrâm-ı Velî’nin
Sultan İkinci Murad Han tarafından Edirne’ye celbedilmesinde dahi bu hadisenin
rolü vardır. Daha sonraki kaynaklarda görüşlerini ‘temkinsiz’ zikrettiği için idam edildiği söylenen Şeyh Bedreddîn’in
katlinin akabinde eser veren Yazıcızâde kardeşler bu temkinin sâhibidirler.
Şöyle ki onlar -bu çalışmada da ortaya konulduğu üzere- vahdet-i vücûd
neşvesine sâhip olmalarına rağmen bu neşvenin tartışmalı konularını,
Fusûsu’l-Hikem şerhlerinde İbn Arabi’ye hürmette kusur etmeden tenkit etmişler;
daha yaygın eserlerine ise bu tartışmaları dâhil etmemişlerdir.

Fusûsu’l-Hikem’in
tartışmalı konularını tevil ederek kaleme aldıkları eserler özellikle de
Muhammediyye; Ekberî neşvenin ve ıstılâhâtın Osmanlı coğrafyasında yüz yıllar
boyunca tedâvülde kalmasını sağlamış ve bir mânâda önemli bir taşıyıcılık rolü
üstlenmiştir. Meselâ Muhammediyye; Halvetiyye, Nakşibendiyye, Melâmiyye,
Celvetiyye, Mevleviyye, Bektâşiyye gibi farklı tarikat çevrelerinde saygı
görmüş ve okunmuştur. Özellikle Muhammed Efendi, irfan neşvesi açısından
Celvetî çevrelerce Hacı Bayrâm-ı Velî ile kıyaslanmış ve Muhammed Efendi’nin
irfanca daha üstün olduğu vurgulanmıştır. Şimdiye kadar genellikle dile getirildiği
gibi Muhammediyye ve Envâru’l-Âşıkîn sâdece birer ‘popüler-halk kitabı’ değildir. Bu kitaplar, özellikle de
Muhammediyye; ulemâ, kalemiyye ve hatta padişahlar tarafından hürmet görmüş ve
okunmuştur. Bu hürmetin en önemli sebeplerinden birisi eserlerin nizadan
arındırılmış birer Fusûsu’l-Hikem neşvesine sâhip olmalarıdır.

Yazıcızâde kardeşlerin
eserlerinin farklı çevrelerde bu kadar ilgi görmesinin diğer bir sebebi ‘Nur-ı Muhammedi’ anlayışı etrafındaki
fikirlerini ilmîlikten tâviz vermeden kolay anlaşılır bir üslupla sunmuş
olmalarıdır. Onların en çok vurgu yaptıkları anlayış ‘Nur-ı Muhammedi’ ve ‘Hakîkat-ı Muhammediyye’dir. Varlık
mertebelerini ele aldıkları yerlerde üzerinde en çok durdukları mertebe ‘taayyün-i evvel’ ve dolayısıyla ‘Hakîkat-ı Muhammediyye’dir. Osmanlı
çevrelerindeki Hz. Peygamber sevgisi kendilerinin bu özelliklerini de içine
alarak onları meşhur etmiştir.

Eserin arka
kapak yazısı:

Yazıcızâde Muhammed
Efendi ve kardeşi Ahmed-i Bîcân, Osmanlı tasavvuf târihinin temsil gücü yüksek
iki ismidir. Yazıcızâde Kardeşlerin eserleri, yüzyıllarca Osmanlı coğrafyasında
ve bu coğrafyanın dışında okunmuş, üzerlerine şerhler yazılmış hattâ Türkçenin
hâricindeki dillere de tercüme edilmiştir. Aynı zamanda Hacı Bayrâm-ı Velî’nin
de derviş ve halîfeleri olan Yazıcızâde Kardeşlerin eserleri arasında,
özellikle Muhammed Efendi’nin manzum Muhammediyye, Ahmed-i Bîcân’ın ise mensûr
Envâru’l-âşıkîn adlı eserleri; Osmanlı ulemâsı, sûfî çevreler ve halk
tarafından en çok okunan, okutturulan kitaplar arasında addedilmektedir.
Denilebilir ki Yazıcızâde Kardeşler, eserlerinin merkezine aldıkları Hz.
Peygamber (sav) sevgisinin, sözlü ve yazılı Osmanlı kültür ekolojisi içinde
yayılmasında çok önemli katkıda bulunmuşlardır. Bu kitapta; Yazıcızâde
Kardeşlerin hayatları, eserleri, tasavvufî görüşleri ve Osmanlı’ya tesirleri incelenmektedir.
Bu çalışma esnasında Yazıcızâde Kardeşlerin daha önce gün yüzüne çıkmamış bazı
eserleri de tahlil edilmiştir. Aynı zamanda birer İbn Arabî şârihi olan
Yazıcızâde Kardeşlerin eser ve fikirlerinin bu kadar tesirli olmasının
tasavvufî, edebî, siyâsî ve sosyolojik sebepleri de bu kitabın başlıca soruları
arasındadır.

1mebde: İlmin ilk kısmı. İlâhî
hakikate ulaşmak için bir tahkîkat mensubunun harekete geçtiği başlangıç
noktası.
2meâd: Âhiret.

MEHMET BİLAL YAMAK:

Kadıköy doğumlu.
Sırası ile lisans öncesi eğitimi: Üsküdar Sultantepe İlkokulu, Özel Üsküdar
Fazilet Ortaokulu ve Lisesi, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi
Yabancı Diller Eğitimi Bölümü İngilizce Öğretmenliği. Sırası ile lisans üstü
eğitimi: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri
Bölümü’nde ‘Abdülkâdir-i Geylâni’nin
el-Gunye Li Tâlibî Tarîki’l-Hakk Adlı Eserinde Tasavvufi Unsurlar
’ başlıklı
tez ile yüksek lisans. Aynı Enstitüde ‘Yazıcızâde
Kardeşlerin Tasavvufi Görüşleri ve Osmanlı’ya Tesirleri
’ başlıklı tez ile
doktora.

Halihazırda Kırklareli
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslâm Bilimleri Bölümü Tasavvuf Anabilim
Dalı’nda Öğretim Üyesi.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Başarısız Dış Politika

0

İktidar
kanadı R. T. Erdoğan’ın ve Ak Parti hükümetlerinin en başarılı olduğu alanın dış
politika
olduğuna dair bir algı oluşturmaya çalışıyor.

Bu
algıyı oluşturmak için Putin’le 3 saat baş başa görüşmesi, zaman zaman Fransa,
Hollanda, İsveç gibi ülkelerin başbakanlarına, cumhurbaşkanına diplomatik
dil dışında bir üslupla ayar vermesi
olayları gösterilir.

Erdoğan’ın
ekonomi, adalet ve eğitim gibi alanlarda başarılı olduğunu
söylediklerinde inanan pek kimse kalmadı. Çünkü bu alanlarda başarısız
politikaların sonuçlarını vatandaşlarımızın tamamına yakını bireysel olarak da
yaşıyor.

Buna
karşılık dış politikanın sonuçları vatandaşa hemen yansımaz. Bu yüzden
AKP politikalarını belirleyenler “dış politikada vatandaşların algısı
sembolik tavırlarla belirlenebilir”
diye düşünüyor olmalılar.

Oysaki,
Erdoğan’ın ve partisinin en başarısız olduğu alan dış politikadır.

20
yıllık AKP iktidarında dış politikada devletimizin ve milletimizin onurunun
(gurur, şeref ve haysiyetinin) ayaklar altına alındığı, utanç verici birçok
olay yaşadık.

Dış politikada başarı
izlenen strateji ve taktik hamlelerin sonuçları ile ölçülür. Büyük devletlerin
liderleriyle görüşme uzunluğu değil, ne görüştüğünüz, neler aldığınız ve
aldıklarınızın karşılığında neler verdiğiniz önemlidir.

Bir
devletin dış politikada etkinliğinin yüksek olması kurumsal yapısının
sağlamlığına, güvenilir ve öngörülebilir oluşuna; liderinin devlet adamı
vasfına, bilgisi, kültürü ve cesareti ile temayüz etmiş olmasına bağlıdır.

Şimdi
son dönemlerde ülkemizi yöneten iradenin dış politikada çizdiği zikzaklar ve
yaşadığımız utanç verici U dönüşlerinden birkaçını anlatalım.

*****************************

Suriye Politikasında U Dönüş

CB Erdoğan’ın
bir zaman “kardeşim Esad” dediği Suriye devlet başkanı “katil ve
zalim Esed”
haline dönüştüğünde hakkında söyledikleri yenilir yutulur sözler
değildi.

Sözler
bir yana Türk Silahlı Kuvvetleri -Esad’ın karşı çıkmasına rağmen- Suriye’ye
girmiş ve Erdoğan gerekçesini şöyle açıklamıştı:

“Suriye’ye
Özgür Suriye Ordusu ile beraber girmek zorunda kaldık. Niçin girdik? Devlet
terörü estiren zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için
biz oraya
girdik, başka bir şey için değil.”

Bu politikanın Türkiye’ye çok ağır maliyeti oldu.

Türkiye’yi
yönetenler “Şam’da Emevî Camiinde namaz kılma” hayallerini de “terörist
ve katil Esed’i” devirme planlarını
da gerçekleştiremediler. Buna karşılık,
MSB Bakanı Hulusi Akar’ın açıklamasına göre, “Türkiye 9 milyon
Suriyelinin insanî ihtiyaçlarını karşılamakta.”

100 Milyar dolar
civarında bir maddi yük ve üstüne sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunlarını
ülkemize taşıdık.

CB
Erdoğan yukarıdaki sözünden 6 yıl sonra üslubunu değiştirdi: Rusya devlet
başkanı Putin’in talebi ve yol açmasıyla, Suriye’nin resmi yönetimi olan
“rejim” ile yani resmi devlet başkanı Esad’la ilişkileri iyileştirme
çabalarını
dile getiriyor.

“Bizim Esed’i yenmek, yenmemek gibi bir derdimiz yok ki. Siyasette “dargınlık” olmaz, “Suriye
ile daha ileri seviyede adımları temin etmemiz gerekiyor”
dedi.

Bu yeni
tutum değişikliği, Putin’in ısrarı kadar, Suriyelilerden bir kısmını
ülkelerine geri göndermeyi sağlamak ve seçim öncesi “çözerse Erdoğan çözer”
propagandası
yapabilmek için olabilir. Keşke Suriyeli sığınmacılar
meselesini kökten çözme niyeti olsa.

Yine de
Erdoğan’ın ve yönetiminin şimdi yaptığı yani meseleleri diyalogla çözme için
Esad’la ilişki kurmaya çalışması doğrudur.

En
baştan, siyasi diyalog ve diplomasiyi kesmeden, izzet ve şerefimizle, kolayca
çözebileceğimiz bir sorun kördüğüm oldu. “Zararın neresinden dönülse kârdır”
diye bu dönüşü destekliyorum.

Ama şimdi
de Esad nazlanıyor.
Bakalım neler olacak?

*****************************

“Zalim İsrail” ile Yakınlaşma Çabası

2009 Ocak
ayındaki Davos toplantısında “one minute” olayı ile başladı Türkiye-
İsrail gerginliği.

2010’da
İsrail askerinin Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara feribotuna
saldırması, 9 vatandaşımızı öldürerek gemiye el koyması ile gerilim arttı.

Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan, “Terör devleti İsrail, terör estiriyor.
Açıyorum ellerimi, diyorum ki; Zalimler için yaşasın cehennem”
sözünü 2014’te söylemişti.

2018’de
Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi, 2020 ocak ayında
Kudüs’ün resmen İsrail toprağı ve İsrail’in de başkenti kabul edilmesi
ile ilişkiler iyice zedelendi.

Suriye,
Libya, Doğu Akdeniz’de askeri güce dayalı girişimlerden istediğimiz sonucu
alamadık. 2020 sonlarına doğru Erdoğan “Yolumuz da yönümüz de batıyadır”
açıklamasını yaptı.

Ama Batıyla
ilişkilerin düzeltilmesinin yolu İsrail’den geçiyordu.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan, Mart 2022’de İsrail CB Herzog’u davet etti. Bu ziyarette “İsrail’le
siyasi diyaloğun yeniden canlandırılması”
hedefini açıkladı.

Bu
arada İsrail bölgedeki Arap ülkeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi (GKRY) ile ilişkileri iyileştirdi.

Bugün Türkiye- İsrail ilişkilerinin iyileştirilmeye çalışılması
doğrudur. Ama
son 13 yıl
ilişkileri bozmadan geçmiş olsaydı, bölge ülkelerinin aleyhimize ittifaklar
yapmasını önleyebilir, Filistinlilerin haklarını daha iyi koruyabilirdik.

Sürdürülen gerilim politikası Türkiye’ye de zarar verdi, Filistinlilere
de. Şimdi ilişkiler iyileştirilecek fakat kaybedilen hiçbir şey geri gelmeyecek.

Bir
sonraki yazıda iktidarın BAE, Suudi Arabistan ve Mısır’la onur kırıcı yakınlaşma
çabalarını
anlatmaya devam edeceğim.

Prof. Dr. Sosyolog SÜLEYMAN DOĞAN ile Müslümanların Bugünkü Meseleleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı
Cihan Devleti hâkimi ve hâmisi olduğu bölgeyi huzur, barış ve refah gölü hâline
getirdi. Günümüzde bu bölgede 44 ayrı devlet* var. Bunların hemen hepsi âdeta
kan gölü hâlinde. Can güvenliği yok, adâlet yok, refah yok, huzur yok… Siz
nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Osmanlı Devleti,
Batılı güçler tarafından çeşitli oyunlarla Ortadoğu’dan zorla çıkartıldıktan
sonra Balkanlar’da olduğu gibi bugün Afrika dâhil Arabistan bölgesi sulh ve
huzura hasret kalmıştır.

Osmanlı
Devleti târihe mal olmuş bir devlet… Osmanlılık fikrini saltanat olarak
tekrar hayata geçirmek mümkün değil, böyle bir istekte bulunan da yok. Ancak
onun devamı durumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı’nın miras ve
misyonuna sâhip çıkmak mecbûriyetindedir. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada Osmanlı’nın
misyonunu yürütecek, kalıcı barış ve huzuru sağlayacak daha uygun bir güç
görünmüyor. Bu sebeple Türkiye, târihinden gelen bölge ile alâkalı
sorumluluğunun gereğini yerine getirmek mecburiyetindedir. İsrail’in Ortadoğu’da
yaptığı vahşet görmemezlikten gelinemez. Bugün Büyük Orta Doğu adı altında oynanmak
istenen oyunun nihâî hedefi, İsrail’in bölgeye hâkim olmasına dayanmaktadır.

Çetinoğlu: Büyük
Orta Doğu kavramı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Doğan: Büyük Orta Doğu
Avrasya’nın kalbidir ve nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Sovyetler Birliği
döneminde Orta Doğu Komünizm tehdidi altındaydı. Soğuk Savaş sonrası Orta
Doğu’nun sorumluluğunu yâni rant paylaşımını büyük oranda Alman-Fransız ortaklı
Avrupa Devletleri üstlendi. Bu durumdan Amerika ciddî ölçüde rahatsız oldu.
Baştan beri Amerika’nın bölgeye müdâhale etmek için terörü bahâne göstermesi
bir masaldı. Bunu Bush’un resmî danışmanları açık yüreklilikle açıkladılar.

ABD, gücü
geriledikçe, ilişkilerle alâkalı gücünü artırmaya çalışıyor. Yapı ile alâkalı
güç, milletlerarası kurumlar aracılığıyla kullanılan güçtür.

İngiliz-Amerikan
jeopolitik çevrelerin 20. yüzyıl başlarında ürettikleri Ortadoğu kavramı
coğrafî değil, siyâsîdir. Bu kavram yüz yıl kadar önce Amerikalı ünlü
jeopolitikçi Mahan tarafından Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifâde
etmek için kullanılmıştı. Büyük Ortadoğu ise üç kadim kıtanın ortası: Kuzey
Afrika, ‘küçük’ Ortadoğu, Güney Asya, Türkistan (Orta Asya) ve Kafkasya’yı
içine alan geniş bir sahadır. Bu alan dünyanın şahdamarıdır.

Çetinoğlu: Belirttiğiniz
bölgenin târihî geçmişine kısa bir nazar atfedip kanaatlerinizi lütfeder
misiniz?

Prof. Doğan: Kadim tarihte savaşlar
buradan çıkmış, dünyaya nizam buradan verilmiştir. Merhum Prof. Dr. Erol Güngör
tarafından kaleme alınan ve Ötüken Yayınları tarafından neşredilen ‘İslam’ın Bugünkü Meseleleri’ isimli
kitap bundan yaklaşık 40 yıl önce yazılmış olmasına rağmen hâlâ güncelliğini
koruyor ve günün meselelerine ışık tutmaya devam ediyor. Yazıldığı dönemde,
seviyeli bir entelektüel tartışmaya zemin hazırlamıştı. Söz konusu kitap, İslâm
dâvâsının siyâsî bir dâvâ olduğuna inanmayan yazarın, geçen yüzyılın ikinci
yarısında ortaya çıkan ‘uyanış’ ve bu savaşın Türkiye’ye akseden tezâhürlerini
ele aldığı kitabıdır.

Çetinoğlu: Orta
Doğu aynı zamanda üç semâvî dinin; Museviliğin, Hıristiyanlığın ve İslâmiyet’in
doğuşuna beşiklik etmiş bölgedir. Semâvî dinler kitaplarında huzur, adâlet ve
yaşama hakkı tanıyor olmalarına rağmen, beklenenin gerçekleşmemiş olmasının
sebeplerini de tahlil etmek mümkün mü?

Prof. Doğan: Bölgenin zenginliklerinden
daha fazla pay almak, önemli bir sebeptir. Osmanlı Cihan Devleti, bölgenin tek
hâkimiydi. Hatta cihanın hâkimi idi. Huzur ve güveni o sağlıyordu. Osmanlı
bölgeden çekilince, sınırları cetvelle çizilerek kurulan devletçikler, süper
güçlere karşı kendilerini müdafaa etmekten âciz oldukları gibi, iç huzuru da
sağlayamadılar. Osmanlı’nın kuruluşuna müsaade etmediği İsrail devleti,
dünyanın dört bir tarafına dağılmış olan Siyonistlerin desteği ile bölgenin
çıbanbaşı oldu. Başka sebepler de vardır mutlaka. Bu kadarı kâfidir
kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim. Merhum Erol Güngör’den bahsediyordunuz. Devam buyurur musunuz?

Prof. Doğan: Merhum Güngör bu eserinde
19. yüzyılda kadim bir gelenekle Müslümanların inşa ettiği medeniyetin Batı
medeniyeti karşısında geride kaldığına, fakat temel problemi, modern hayata uygun
bir hukuk sisteminin yeniden üretilmesinde yattığına dikkat çeker. İçtihat kapısının
kapalı olduğu yönündeki görüşleri eleştirir. İslâm’ın kendi içinde ve tutarlı ve dengeli değerler sistemi sunduğunu çağımızın İslâm
prensiplerin çok geniş bir uygulama sâhası verebileceğini öne sürer. Kitap,
sözü edilen anlayışın hangi hal ve şartlarda köklü ve kalıcı neticeler
doğurabileceğini anlamak için okunması gereken kaynak eser niteliğindedir.  

Bu kıymetli
eserden altı çizilecek değerdeki iki paragrafı okuyucularımızın dikkatine
sunuyorum:

Türk işçilerinin
Avrupa’daki kültür hayatını gözden geçirenler İslâm’ın orada da yeni kültürel
şahsiyeti meydana getiren başlıca kıymet sistemi olduğunu görürler. Avrupa’daki
İslamcı Türk işçileri Türkiye’deki İslâm dâvâsının da başlıca desteği
durumundadırlar.

Türkiye’deki kalabalıkları
şer güçler karşısında bir şahsiyet olarak ayakta tutabilen ortak temel
Müslümanlıktır. Bugün gecekondu mahallelerinin camileri vardır ve bu mükellef
camiler ora halkının mâlî gücüyle inşa edilmiştir. Bu kitleler geçirdikleri
sosyal ve kültürel şoku atlatabilmek, kendi hayatlarına ve dünyanın gidişine
bir mânâ verebilmek üzere İslâm dinine dayanıyorlar. Geldikleri kırsal kesimden
şehrin karmaşık hayatı içinde bulabildikleri en önemli ve bâriz ortak nokta da
İslâmiyet’tir.

Çetinoğlu: Evet!
İslâmiyet, bir kısım insanların anladığı gibi değil de, indiriliş şekline uygun
olarak yorumlanıp uygulanabilse… meseleler çözülmüş olacak…

Prof. Doğan: Türk işçilerinin
Avrupa’daki kültür hayatını gözden geçirenler İslâm’ın orada da yeni kültürel
şahsiyeti meydana getiren başlıca kıymet sistemi olduğunu görürler. Avrupa’daki
İslâmcı Türk İşçileri Türkiye’deki İslâm dâvâsının da başlıca desteği olmak
durumundadır.

İslâmiyet
birlik ve kardeşliği emrettiği halde Müslümanlar birbirleriyle ihtilâfa
düşmüşlerdir. İslâmiyet, ilmî teşvik ettiği halde Müslümanlar cehâlet içinde
kalmışlardır. İslâmiyet adâleti emrettiği halde Müslümanlar birbirlerine zulüm etmişlerdir.

İslâm
dünyasının yeniden yücelmesi mümkün olacaksa bunun kaynağını siyâsî
gelişmelerde değil, tefekkür sâhasında aramalıyız. Siyâsî kudret başka bir
takım gelişmeler için müsâit bir zaman yaratma potansiyeline sâhiptir. Fakat
siyâset üzerinde yoğunlaşan çabalar insanları birleştirebildiği gibi onların
birbirlerinden uzaklaşmaları ve aralarına husumet oluşturulması için de pek
müsâitir. İslâm siyâsî iktidarla birlikte giden, onun kudreti arkasında
filizlenen bir doktrin değildir. Siyâsî iktidarın imkânlarıyla hiç
ulaşılmayacak hedefleri, İslâm kendi başına gerçekleştirme gücüne sâhiptir. Bu
demektir ki İslâm dâvâsının asıl yükü, siyâset adamlarının değil, fikir
adamlarının omuzlarına yükleniyor. Müslüman aydınlar ve din adamları, âlimler,
mütefekkirler, bu sorumluluğun şuuruna ermek mecbûriyetindedirler. Medeniyetleri
politikacılar icat etmemiştir. Medeniyet âlimlerle sanatkârların işidir. Yeni
bir İslâm medeniyeti de elbette ilim, fikir ve sanat eseri ortaya koyanların
omuzlarında yükselecektir. Eğer onların gayretiyle Müslümanların arasında bir
silkinme ve kalkınma olursa, siyâsî hedefler kendiliğinden ele geçecektir. Bu gayeye
ulaşmak için İslam aydınlarının kendilerini yıpratan, enerjilerini büyük ölçüde
boşa çıkaran siyaâet çekişmelerinden mümkün olduğu kadar uzakta kalmaları,
günlük hâdiselere tepeden bakarak kalıcı, köklü çözümler üzerinde kafa
yormaları gerekir. Herhalde bu dâvâya en büyük kötülüğü yapanlar, İslâmiyet’i
günlük siyâsî kavgalarına, taraflardan biri hâlinde sokmaya kalkışanlardır.

Çetinoğlu: Kavgaların
sebebi nasıl yorumlanabilir?

Prof. Doğan: Siyâsî parti
farklılaşmaları Batı cemiyetindeki sınıf çatışmalarının eseri olarak doğmuştur
ve her siyâsî parti ister istemez şu veya bu zümrenin sözcüsü olmak, onların
menfaatlerini birinci plânda tutmak mecbûriyetindedir. İslâm’ı bu çatışmaların dışında
tutmayı başaranlar onun birleştirici gücü sâyesinde eşitlik ve kardeşliği tesis
edebilirler. Bunu yapamadıkları takdirde İslam’ı kendi fırkalarının, yâni tefrikalarının
doktrini hâlinde göstermek gibi sonu nereye varacağı bilinmeyen bir vebâli
temsil ediyor demektir.

Çetinoğlu: Süper
güçler de kendi menfaatleri istikametinde hareket ediyorlar…

Prof. Doğan: Evet, Amerika ve Avrupalı
müttefikleri bugün başta Suriye ve Irak olmak üzere dünya üzerinde büyük bir güç
gösterisi peşinde… Ancak unutulmamalıdır ki, hiç kimse kimsesiz değildir: Kimsesiz
gibi görünenlerin bir kimsesi vardır. Hiçbir şey yapamıyorsak kimsesizlerin
kimsesine duâ edelim! Barış ve huzurun çalışmayı elden bırakmadan…

 Sohbetimizi Şâir Rûşenî’nin çok hoş bir beyit
ile sonlandıralım.

Kimsesiz hiç kimse yok her kimsenin var
kimsesi…

Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler
kimsesi!

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

 

Prof.
Dr. SÜLEYMAN DOĞAN:

1965 yılında
Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu
köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy
lisesinde tamamladı. Ayrıca dışarıdan İstanbul Küçükköy İmam-Hatip
lisesininden fark derslerini vererek bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim
Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu
kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası
İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alında yaptığı
çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) doktoru unvanını aldı (1999). Yine
çocuk ve aile eğitimi ve aile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim
Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal
Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev
yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde bir müddet
araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). 2009’dan beri Yıldız Teknik
Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde
Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. 2022 yılında Profesör oldu.

Yazar Doğan, uzun
yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı
olarak çalışmıştır. Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından
verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı
çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda
başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması,
2004) INEPO (Uluslararası Çevre Olimpiyatları Projesi) uluslararası çevre
basın ve Jüri özel ödülü kazanmıştır. Gazeteci ve bilim insanı olarak 60
ülkeye seyahat etmiştir. Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk
Felsefe Derneği (2008-) ve Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek
Birliği (İLESAM, 2010-) ve Telif Hakları Derneği kurucu ve genel başkan
yardımcısıdır (2016).

30’u uluslararası
olmak üzere 100’den fazla ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî
ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri
üyeliği yapmaktadır.

Yayınlanmış Kitaplarından bazıları: Afganistan’da kim
kazandı? (1993), Keşmirden
Geliyorum (1995), Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika
(2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Aile Mutlu Çocuk
(2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör,
M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Ailenin Aynası Çocuk  (2006), Ailede Sevgi Eğitim (Editör)
(2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile
birlikte 2015),Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı
Güzelleştiren Hikayeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020),
Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100
Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim
Sosyolojisi (2021).  10 adet ilmî kitap
bölüm yazarlığı, ayrıcı akademik bazı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam
etmektedir.

 

*44 Ülke: Arnavutluk, Azerbaycan, Bahreyn,
Birleşik Arap Emirlikleri, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Cezayir, Ermenistan,
Estonya, Fas, Filistin, Gürcistan, Habeşistan, Hırvatistan, Irak, İran (Kuzey, toprakları),
İsrâil, Karadağ, Katar, Kenya, Kıbrıs, Kosova, Kuveyt, Letonya, Libya,
Litvanya, Lübnan, Macaristan (Budin), Makedonya, Mısır, Moldova, Polonya
(Lehistan), Romanya, Rusya (Güney topraklarında Kırım ve11 ayrı muhtar
cumhuriyet, Sırbistan, Slovenya, Sudan, Suriye, Suudi Arabistan, Tunus, Umman,
Ürdün, Yemen, Yunanistan

Bağımlılık Yapan Maddeler ve Etik Yaklaşım

0

Helikon!

Adaletin olmadığı bir ülkede çekiç sadece ceviz kırmaya yarar!

Diye bir ses duydum!

O sırada Helikon sanat evinin
duvarlarında ki tablolara ve heykellere bakıyordum.

***

Hani savaşta, bir şarapnel
parçası vücudunuza çarpar da, neye uğradığınızı şaşırırsınız ya!

Öyle oldum işte.

Sesin geldiği yöne doğru
döndüğümde, Sanatçı Soheila
Bahadormanesh
!

Eseri hakkında bilgi veriyordu
sanatseverlere,

Mahkemelerde hâkimlerin kullandığı tahta bir çekiç ve birkaç da kırık ceviz vardı
tabloda.

O ifade, o zeka, o incelik ve tabloda
ki uyum büyülemişti beni.

***

Hal bu ki İik girişte gözüme
çarpmıştı, demek ki anlayamamıştım ilk görüşte!

Hani vizontele filminde “şerefsizim benim aklıma gelmişti” demişti
ya! Deli emin!

Keşke ben söyleyebilseydim, keşke
cahil kamyoncu abim söyleyebilseydi diye ahlandım vahlandım!

Ama maalesef benim aklıma
gelmemişti!

İşte böyle bir şey sanatçı zekâsı!

İşte bu kadar lazım her millete.

***

Hani!

Bir millet sanattan ve sanatkârdan
mahrumsa tam bir hayata malik olamaz.

Sanatsız kalan bir milletin bir
ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve
alil bir kimse gibidir.

Sanatsız kalan bir milletin hayat
damarlarından biri kopmuş olur demiş ya!

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Ne kadar da doğru söylemiş

O 100 yıl önce yine çok doğru söylemiş, ben 46 yaşında anlamıştım, anca!

Herkesin onu her konuda geç
anladığı gibi!

Ruhu şad olsun.

***

Hele modern sanat!

Öyle dağ nehir ev çiçek resmi
gibi değil,

Onlar zaten huzur veren türden!

Sanat huzur vermemeli!!!

Sarsmalı, düşündürmeli, öfkelendirmeli,
değiştirmeli, geliştirmeli insanı.

Bir şey katmalı!

Çiçek çiçek gibi, böcek böcek
gibi olmamalı.

OLMAMALI.

Tabiri yerinde ise isyanın dili
olmalı, sanat.

***

Hayvanlarda vardı Soheila
Bahadormanesh’in tablolarında ama,

köpek köpek gibi, kedi kedi gibi
değildi tabloda!

Hepsine bir anlam bir bakış açısı
gizlemişti.

Hepsine bir isyan!

Hepsinde ayrı bir anlam!

Çok sanatçı vardı, ve çok sanat
eseri, ama!

İlk vurgunu Soheila Bahadormanesh’den
yediğimden olsa gerek buğulanmıştı gözlerim bilincim kapanmıştı.

Sonrasını pek fark edemedim.

Bildiğim bir şey, Orhan Özçalık
ve Alp Arslanın ne kadar lazım olduğu idi bu şehre, bu ülkeye!

Çünkü o sanatçılarla bizi onlar
buluşturmuş, onlar tanıştırmıştı.

Ne fikrimiz, ne de zikrimiz
benziyordu onlarla ama, aynı toprağın çocuklarıydık, farklılıklarımızla
lazımdık bu ülkeye, aynı bayrağın altında!

İnşallah gitmezler buralardan,
çoğu değerli sanatçının terk etmek zorunda kaldığı gibi ülkesini.

Gitmesinler.

İyi ki varlar.

Ve pek çok şeyden pek çok kişiden fazla lazımlar.

Hele Alp Arslan bey’in yaptığı
eser!

Hele Orhan Öçalık’ın derelerde yer
bulamadığı taşları iplerle havaya astığı eser!

Hepsi Hes’lerin yüzünden!

***

Zeka üstü, hiciv şaheseri.

İfade bulamıyorum başka övecek,
öyle işte.

Gerçekten teşekkür ederim.

Bildiğim tek şey.

Derneklerin pikniklerinden, ekmek
arası döner ve ayran programlarından, körler ve sağırlar birbirini ağırlar
formalitelerinden bin kat daha lazım oldukları bu şehre.

***

Ne diyeyim.

Belki Başiskele belediye başkanı
Yasin Özlü duyar kendi muhitinde ki o muhteşem sesleri!

Belki Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanı Tahir Büyükakın duyar bilir tanır
destekler onları

Benim tanımam yetmez, bu şehrin bütçelerini yönetenler duymalı.

Onlar duymaz ise İzmit Belediye
Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet duyar inşallah, bölgesinin dışında ama o sever sesi duyulmayanların sesini duymayı.

Gerçi ceren hanım’a
ulaşabilseydim bahsedecektim ama başkanlara
ulaşmak bürokratlara ulaşmaktan daha kolay nedense!

***

Ha bu arada hepsinin iletişim
bilgileri var bende, olur ya lazım olursa!

Googleye de yazılsa olur Helikon Çağdaş Sanat Derneği!

Konumu da var haritalarda.

Bahçecik’in yukarılarında.

Kısa zamanda vakıf olurlar
inşallah.

Hani elçiye zeval olmaz derler
ya, olsun inşallah, zeval de olsun bize.

Sürçü lisan ettim se de hamd olsun.

Yeter ki işe yarasın kalemim, en azında Süheyla nın fırçası kadar!

***

Huzur İsyanda.