20.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 304

Ekonomi mi Kültürden, Kültür mü Ekonomiden Çıkar?

Biraz alt yapı- üst yapı meselesinden söz
açmak istiyorum.

 

“Bu kıyamette uğraşılacak mesele mi bu?”
diyeceksiniz. Ekonomi tersin tersin giderken; hukuk, demokrasi, hürriyet de
ekonomiyle yarışırken yazılacak konu mu bu?! 1970’lerde kan gövdeyi götürürken,
Cemil Meriç ne yazmış diye bakar ve sonra ona kızardık. Hiç aktüel mücadeleden
söz etmezdi. O da tutumunun farkındaydı ve sütun başlıklarından birinin adını
“Fildişi Kuleden” koymuştu. Benzetmek gibi olmasın, ama ben de böyle konular
açarak Cemil Meriç’lik mi yapıyorum? Keşke yapabilsem. Rahmetli Cemil Meriç de
iyi ki yapmış.

 

 Biliyorsunuz, Marks’a ve cümle “Bilimsel
Sosyalist” taifesine göre kültür gibi, din gibi bütün yumuşak unsurların kök
sebebi, sert sebep, maddedir. Toplumun yapısı ve ekonomik hâlinin temelinde de
üretim araçları ve bunlara kimin sahip olduğu yatar. Üretim araçları ve üretim
ilişkileri… Kültür yumuşak unsurdur dedik. Demek ki ekonomi, kültürü de tayin
edecektir.

 

Bir zamanlar bilimsel sosyalizmde

Bilimsel sosyalistlerimiz usta işi etiketler
bulmakta, terminoloji kurmakta mahirdir. Temel sebebe yani ekonomiye “alt yapı”
geri kalan her şeye de “üst yapı” demişler. 
Ekonomi yerine üretim araçları ve üretim ilişkileri de diyebilirsiniz
veya üretim araçlarının mülkiyeti.

 

Marks ve onu izleyenler “maddeci” olmakta o
kadar kararlıydı ki “millet” olgusuna da maddeye dayanan bir sebep bulmaya
çalıştılar. Bunların en uçuklarından birini Tom Nairn anlatıyor. Nairn, önce
kimlik problemli, birden fazla milliyetli toplum bilimcileri tek tek sayar,
fakat en vahiminin Karl Marx olduğunu söyler:

 

“Çünkü o yalnız çift kimlikli değildir,
üstelik iki kimliğinden de, hem Yahudilikten hem Almanlıktan boşanmıştır. Bu
yüzden teoride materyalistliğe dayanmak zorunda kalmıştır. Milliyeti anlamamış,
en büyük hatasını milliyet analizinde yapmıştır. Eksikliğinin de farkındadır.
Milletlere doğru dürüst fakat maddeci bir izah bulabilmek için insan
toplumlarının özelliklerini, üzerinde yaşadıkları toprağın kimyasal yapısıyla
açıklayan Trémaux’nun saçma bir teorisini benimsemeye bile kalkmıştır.”

 

Trémaux’nun fikirlerini bizde de,
Marksistlerin dışında, bizdeki bazı Anadolucular savundu: Bu toprağın
yetiştirdiği millet! Hani Amasya elması, İspir fasulyesi gibi, Anadolu milleti!

 

Yapılar altüst olur

Gel gör ki maddeci sosyolojinin aksini
söyleyen önemli bilim adamları da vardı. Mesela Weber’in, ekonomik kalkınmayı
Protestan ahlâkıyla açıkladığı, meşhur tezi bunlardan biridir. Doğrudur,
yanlıştır, tartışılır. Ama zirvedeki bir sosyolog, o iddiasıyla, üst yapının
alt yapıyı belirlediğini savunuyordu.

 

Bilimsel sosyalizmin altın çağını ve
özellikle SSCB’nin çöküşünü izleyen yıllarda gerçeğin otoritesi depremlere yol
açtı. Alt yapı, üst yapı ve cümle yapılar bu depremlerle altüst oldu, yıkıldı.

 

 Daha önce size Robert Putnam’ın, “Kuzey
İtalya neden zengin, Güney neden fakir?” sorusuna verdiği cevabı anlatmıştım.
Putnam’ın bulduğu temel sebep, “sosyal kapital” idi. Türkçesiyle, “toplum
sermayesi”. İnsan sermayesi değil, toplum sermayesi. İnsanların birikimlerinden
ziyade birbiriyle münasebetlerindeki güven, işbirliği yapabilme kabiliyeti.
Gayet yumuşak bir unsur. Gayet de “üst 
yapı- kültür” unsuru. Ama kalkınmışlığın sebebi. Yokluğu da geri
kalmanın altında yatan sebep…

 

Kilise ve akraba evliliği

1993 tarihli çalışma eskidikçe değer kazandı.
“Gelişmişler neden gelişir, gelişemeyenler neden geri kalır?” sorusunu soran
her yayın, ona atıf yaptı. Benim “Niçin Geri Kaldık?” kitabım da bunlara dâhil.
Daha önceki yazılarımda Putnam’dan bir sonraki adım sayılabilecek güçlü
eserleri, mesela Heinrich’in, işi akraba evliliklerine getirilen yasağa, onu da
kiliseye bağlayan, araştırmalarını anlatmıştım.

 

20. ve 21. asır sosyologlarının ve
ekonomicilerinin Marks’tan, Weber’den farkı; rakama, ankete, saha çalışmasına
dayanmalarıydı. Söyledikleri bu dayanakların sunduğu rakamlarla
destekleniyordu. Marks ve Weber gibi dâhiyane vecizelere değil.

 

Bunlardan ikisini, 21. asrın iki çalışmasını,
gelecek yazımda aktaracağım. “Kültür Ekonomiyi Etkiler mi?” bu çalışmaların
genel başlığı olabilir. https://millidusunce.com/ekonomi-mi-kulturden-kultur-mu-ekonomiden-cikar/

Türk Ocakları İstanbul Şubemizin Düzenlediği Sempozyum Hakkında.

Eminim Sempozyum’dan sonra doğru
düzgün uyumamıştır Cezmi hoca,

Zaten uyuyamaması da gerekir!

Öyle ya, sen ömrünü Türk
Milliyetçiliği fikrine hizmete ada, sonra bir sempozyum düzenle ve gelmemesi
gereken birileri gelsin sende bütün Türk Ocaklıların, bütün Türk
Milliyetçilerinin ve belki de o güne kadar Türk Ocaklarının adını dahi bilmeyen
bilse de önemsemeyen herkesin hedefi haline gel.

Hatta bu olay yüzünden mevcut
diğer eski-yeni Türk Ocağı şube başkanlarını ve yöneticilerinin telefonu
susmasın!

Bu işler böyle, bir hata bazen
kişilere ve kurumlara büyük zararlar verebiliyor!

Böyle önemli konularda yapılacak
programlar öncesi ince fikirli olarak, titizlikle hareket etmek lazım!

Evet,

Maalesef, İstanbul Türk Ocağımız,
Türk Ocaklarımızın kuruluşunun 110. Yılı vesilesi ile İstanbul Büyükşehir
Belediyesi ile birlikte düzenlediği,

İslam coğrafyasının önemli bir
sorunu olan,

“Günümüz İslam Dünyasında Meseleler ve Çözüm Yolları 2”
başlıklı sempozyumuna,

Fikren ve zikren Türk Ocakları
ile hiç uyuşmayan, bağdaşmayan!

“Türkiye Cumhuriyeti Devletini alenen aşağılamak” ve ayrıca “Cumhurbaşkanına hakaret”
suçlarından 4 yıl 11 ay 20 günlük hapis cezası Yargıtay tarafından onanan, siyasi yasaklı!

Türk Devletine Seri Katil demiş! Resmi olarak İl Başkanlığı sıfatı
bulunmayan Canan Kaftancıoğlu gelmiş ve Ocak Başkanı Cezmi Bayram Hoca ile yan
yana oturmuş!

Oturma düzenini kim planlamış, bilerek
mi yapmış bilemem ama, en baştan planlanan amaç buysa tam 12 den vurmuş?

Büyük hata!

Cezmi bayram ve yanında Canan
Kaftancıoğlu! yan yana!

Hiç yakıştıramadım!

***

3 Dönem Türk Ocakları Kocaeli
Şube Başkanlığı yapmış, Türk Milliyetçisi, Atatürkçü, Ulusalcı Solcu, Vatansever
“Merhum Kamer Genç Gibi” Pek çok Cumhuriyet
Halk Partili aydını misafir etmiş, toplumunun tanışmasına normalleşmesine, ön
yargıların azalmasına gayret etmiş bir Türk Ocaklı olarak, hiç yakıştıramadım!

Ve yine bir Türk Ocaklı olarak,
bize yaşatılan bu görüntü kirliliğini uygun bulmadığımı, kınadığımı belirterek
sempozyuma, katılanlar ve sempozyumda konuşulanlar hakkında görüşlerimi sizlerle
paylaşmaya devam etmek istiyorum.

***

Türk Ocaklarının belediyeler ve
seçilmiş belediye başkanları ile birlikte ortak faaliyetler yapmasında bir
mahsur var mı? Tabi ki yok.

Sadece Türk Ocakları değil! Her
Dernek yapıyor.

Bu Belediye CHP’li olunca bir
sakınca olur mu? Neden olsun biz de yapıyoruz!

Ak Partili Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi kabul etse imkân verse iletişim kurabilsek onlarla da Milletimizin
yararına ortak projeler yaparız!

Yeter ki, yok sayılmayalım!

Yine de tüm bu yaşananlar, dünyanın
sonu mu? Elbette değil.

Türklüğe bir zararı var mı? Asla.

Pe ki en Büyük zarar kime? Tabi
ki Türk Ocaklarının kurumsal kimliğine!

Uzun zaman unutulacak gibi değil!

***

Pe ki yapılan bu büyük hatada en
büyük pay kimim?

Cezmi hocanın mı?

Hepsi değil!

Bence Hatanın çoğu, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın
Kemal Kılıçtaroğlu’nun.

***

Yani, Sayın Kemal Kılıçtaroğlu
biraz düşünceli olsa, kendisinin dahi katılmasının “yaşadığımız siyasi hassas dönem dolayısıyla” Türkçü Çevrelerce
eleştiri alabileceği,

Programın İstanbul Büyükşehir
Belediyesi ile birlikte düzenlenmesi ve bir diğer ev sahibi olan Belediye
Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üyesi olduğu partinin Genel Başkanı olması, Belediye
başkanının da kendi Genel Başkanlarını davet etme haklarının bulunması hasebiyle,
yine de bu kadar tepki almayacağı “ulusal
basına çıkacak, internette TT olacak kadar da değil”
hatta herkese açık bir
sempozyum olduğu için tepki verenler olacağı kadar toplumumuzun normalleşme
ihtiyacına katkı sağlayabileceği düşüncesi ile hoş karşılayanların bile olabileceği
bir ortama,

Türkçülerin, Türk İslamcıların olduğu bir ortama!

Türk Milliyetçiliği ve Türkçülük
fikrinin düşmanı sayılabilecek fikirlere sahip birini yanında götürmesi ve ya gelmesine müsaade etmesi bence
sadece ve sadece Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun hatası.

Büyük gaf!

***

Siz, Canan Kaftancıoğlu’ndan vaz
geçmemiş olabilirsiniz, ama!

Bunu kamuoyuna gösterme yeri Türk
Devletinin ve Türk Yargısının kararlarına meydan okuma yeri, bu büyük Türk Devletin kuruluşunda emeği
olan,
canı-kanı olan Türk Ocakları ve düzenlediği sempozyum olmamalıydı!

Bence sayın Kemal Kılıçtaroğlu, Canan
Kaftancıoğlunun davet edilmesinin yetmezmiş gibi resmi bir ünvanı olmamasına
rağmen protokolde yer verilmesinin hata olduğunu kabul ederek, Türk Ocaklarının
kurumsal kimliğinden ve bütün Türk Milliyetçilerinden özür dilemesi lazım.

***

Kendisi, daha önce Başka
şubelerimizi ziyaret etti, Çayımızı içti, sohbet etti, yine bu sempozyumunun
birincisin olan 2018’de CHP’li Kartal Belediyesi ile yapılan programın
açılışında da bulundu, sorun oldu mu?

Hayır.

Evet Kemal Başkanım sen gel,

Partinizde ki Milliyetçiler,
Vatanseverler, Atatürkçüler her gün gelsin de!

Canan Kaftancıoğlu’nun Türk
Ocaklarında ne işi var?

Örnek ver, ver de!

Verdiğin örneğin içinde Karl
Marx’ın ne işi var!

Örnek verecek düşünür mü kalmadı
da İslam Dünyasının yaşadığı sorunları Marx’dan alıntılar yaparak çözmeye
çalıştın.

Tüm bunları geçtik diyelim!

Canan Kaftancıoğlu diyememiş mi!

Kemal Başkanım, benim düşmanı
sayılabileceğim bir fikrin Ocağının sempozyumunda hem de ne önde ne işim var!!!

Bunu herkese anlatsak, bizim
örgüte nasıl anlatacağız(!) Demesi lazım değil mi?

Nerden Baksan Tutarsızlık…!

***

Artık bu saatten sonra ne
söylense boş,

Ocaklarımıza her partiden insan
gelebilir ama Devletimizin Üniter yapısı ile sorunu olanlar, bu minvalde resmi ceza
alanlar asla!

Mevlana kim olursan ol gel demiş
de, biz de Mevlevi değiliz, o kadar da
değil!

Türk Ocaklarına gelecek
kişilerin, Atatürk ile Türklük ile, Türk
olsa bile Türklüğü ile sorunu olmamalı!

Kadın, Ben Mustafa Kemal’in askeri falan değilim bile dedi!

Ve Hala CHP çatısı altında
siyaset yapabiliyor!

PES.

***

Bence yapılan her doğru davranış
takdir edildiği gibi, her yanlışın da bir bedeli olmalı,

Türk Ocaklarının 110 yıllık şanlı
tarihine yapılan bu saygısızlığın telafisi için yaklaşık 53 yıl, “yeteri kadar” başkanlık ve yöneticilik
yaparak hizmeti dokunan Cezmi Bayram hocamızın ve tüm yönetim kurullarının acilen
istifa etmesinin,

Ardından da Cumhuriyet Halk
Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun da nezaketen Bütün Türk
Ocaklılardan özür dilemesi gerektiğinin doğru olacağını düşünüyor ve Bir Türk
Ocaklı olarak talep ediyorum.

Şayet Devletimizin ve
Milletimizin iyiliğini birlik ve beraberliğini partilerimizden ve kendimizden
fazla önemsiyorsak!

Kamuoyuna ve Yüce Türk Milletine saygılarımla,

Hatay Müstemleke Toprağı ‘mı?

0

Eski Cumhurbaşkanlarımızdan Celal Bayar’ın şu sözünü çok değerli bulurum: “Toplum olaylarında deney laboratuvarı tarih
sayfalarıdır
.”

Günlük hayatımızda olağanüstü bir durumla karşılaştığımızda
hafızamız bizi hemen eski benzer olaylara götürür.

Bu yazımda hayatımda iz bırakan bazı enteresan vakalardan
bahsedeceğim.

KEP’in Önemi

1980 12 Eylül darbesine 12 gün kala çok sevdiğim kardeşim,
ülküdaşım Ahmet Uğurlar evimin hemen yakınında komünist katillerce çapraz ateşe
alınarak kurşunlandı. Ağır yaralı halde ambulans gelmesini beklemeden kucağımda
polis arabasına taşıyıp hastaneye kaldırdık. Hastanede doktor ilk müdahaleyi
yaptıktan sonra acilen bir hemşire eşliğinde İstanbul Okmeydanı Hastanesine
yetiştirmemizi söyledi.

Kocaeli Sigorta Hastanesinin Başhemşiresi “ben hemşire arkadaşlarımın hiç birisini
gönderemem çünkü can güvenlikleri yok yolda başlarına bir şey gelebilir

diye cevap verdi. Başhekim ısrar edince de: “Başındaki KEP’i çıkarıp başhekimin
önüne koydu: “İstifa ediyorum” dedi.

Ani Refleks Önemli

90’lı yıllarda Türkiye’nin Suriye Ateşemiliteri Suriye devlet
başkanı Hafız Esat’ın bir daveti üzerine Esat’ın sarayına gider. Asansör
beklerken çağırdığı asansörden inen Abdullah Öcalan’la göz göze gelir. Bir an
bakışırlar ve kendisi yukarı çıkar. Ateşemiliter Türkiye’ye döndükten sonra
olayı MHP Genel Başkanı merhum Alpaslan Türkeş’e anlatır, Türkeş’in kaşları
çatılır ve: “Neden onu orada öldürmedin
sözleri odada yankılanır.

Milli Refleksin Önemi

Mustafa Kemal Atatürk’ün son vatan
toprağı olarak milletimize kazandırdığı Hatay şehrimizdeki Suriyeli
sığınmacıların yoğunluğu malum. Buna dikkat çekmek için Zafer Partisi Genel
Başkanı Prof. Dr. Sayın Ümit Özdağ, bir grup arkadaşıyla Hatay’a gider ve Hatay
Valiliğince şehre girmeleri jandarma tarafından engellenir. Jandarma
komutanının elinde getirdiği belgeye göre valiliğin açıklamalarında Sayın
Özdağ’ın şehre girmesinde hiçbir sakınca yoktur. Hem neden olsun ki,
yüzyıllardır Türk’e vatan olmuş topraklara bir Türk’ün girmesi nasıl
engellenebilir? Bu engelleme olsa olsa ancak sömürge ülkelerinde, müstemlekeci
vali ve askerlerince olabilir.

Hadi vali müstemlekeci zihniyete
sahip diyelim ya onun emirlerini uygulayan asker; bir karış toprak uğruna
kanını seve seve döken askere ne oluyor?

Vali o kararını askere tebliğ ettiği
anda rütbe, terfi düşünmeden askerin cevabı şu olmaydı: “Sayın vali! Siz bir müstemleke devletinin valisi değilsiniz, ben de
askeri değilim. Sizin bu emirlerinizi uygulamıyorum
” deyip KEP’ini valinin
önüne bırakıp çıkmalıydı. Bilmem anlatabildim mi?

Sağlıklı kalın.

Aydınlar Ocağı 26. Dönem Genel Kurulu’nun Ardından…

Yerli, milli, içten ve dıştan kumandalı olmayan, örnek bir
kuruluşun, Aydınlar Ocağı ailesinin mensuplarıyız. 26. Dönem Genel Kurulu’nu 25.06.2022
tarihinde gerçekleştirdik. Üç senedir normal ve alışık olduğumuz hayat
tarzımızı Koronavirüs sebebiyle değiştirmek zorunda kaldık. Haklı tedbirler
dolayısıyla faaliyetlerimizi yapamadık. Açık oturumlar, bayramlaşmalar,
şuralar, ziyaretler ve toplantılar geride kaldı. Yine de sosyal medyayı ve
internet sitemizi kullanmaya çalıştık. Hareketli ve kaliteli, Ocağa yakışan bir
internet sitesi kurduk. İnsanlarımızı bir araya getiren, sosyal ilişkiyi
arttıran toplantılardan mahrum kaldık. Bilhassa şuralarımızın anlam ve değerini
daha iyi fark ettik; doğan boşluğu da hissettik.

            Aydınlar
Ocağı ailesi olarak Ocağımızı karşılıklı sevgi ve saygının, ciddiyetin,
kalitenin ve idealizmin merkezi yaptık. Sadece kendine oynama hastalığına pek
müsaade etmedik. Türkiye’nin ihanetlerle, sözde dost kazıklarıyla karşı karşıya
kaldığı bu tehlikeli dönemde gelin ülkenin asıl sorunlarıyla uğraşalım; sorunu
biz yaratmayalım. Bize büyüklerimizden emanet olan bu örnek kuruluşu yıpratmaktan
kaçınalım. Türkiye aslında Milli Mücadeleden sonra yeni bir Milli Mücadele
veriyor. Güçlerimizi birleştirelim. Derneklerimizi dışa kapalı hale
getirmeyelim. Doğruları söylemekten kaçınmayalım ve hemen caymayalım. Suya
sabuna dokunalım. Kimseye hakaret etme hakkımız da yoktur. Yasalara tabii ki
uyalım; ama onlardan da yersizce korkmayalım. Zihnimizi işgal etmiş ülke ve
bizim için faydasız tartışma ve peşin hükümlerden uzak duralım. Zaman ve kaynak
israfından kaçınalım. Üyelerimiz çevrelerindeki gençlerle Ocağı
kaynaştırabilsinler. Gençleri Ocağın faaliyetleri ve internet sayfası ile
tanıştıralım. Maalesef eşlerini, çocuklarını ve öğrencilerini toplantılarda hiç
görmediğimiz dostlarımız var.  Genel
merkezde gençlere rehber olacak dostlarımız vardır. Her şeyi bildiğine ve
hiçbir şeye ihtiyacının olmadığını düşünenleri doğru yola çekmek oldukça
zordur. Öğrenmeye açık olmaya, insanlardan kaçmamaya çalışılmalıdır. Çocuklarımızın
ve gayretli gençlerin kütüphanelerini zenginleştirelim. Yakalarına belirli
günlerde altın ve para takmak yerine, koltuk altlarına kitap verelim. Tüzükteki
gaye maddesine uygun çalışma ve gençleri kazanma süreci devam etmektedir. Onları
yayınlarla da destekliyoruz. Mevlidlerimize iştirak edelim. Mevlidlere ve
toplantılara eşlerimizi ve çocuklarımızı getirelim. Gelecekte kendilerini
geliştirerek görev alacak genç nesillere şimdiden başarılar diliyoruz. Bizler
kapımızı çoktan açtık; yeter ki talep olsun. Önümüzdeki günlerde genel merkezde
öğrenci ve gençlerimizle belirli gün ve saatte beraber olmak istiyoruz. Gençler
okuyunuz, düşününüz ve bol bol soru sorunuz. Soru ilginin ifadesidir.

            26. Genel
Kurulda seçilen dostlarımızı tebrik ediyor; onlara başarılar diliyoruz.
Gerçekleştirebileceğimiz tekliflerle toplantılara gelmelerini diliyoruz.

            NE MUTLU
TÜRK’ÜM DİYENE…

Adı Devlet Olsun / Devletli Yıllar

0

(Birinci Bölüm)

Türk Ocakları
Genel Merkezi çevresinde bir araya gelen idealist-milliyetçi-ülkücü gençlerin
kültür hayatımıza kazandırdıkları Haftalık
Devlet Gazetesi
, Türk Milliyetçilik Hareketi’nin en uzun ömürlü
gazetesidir.  İlk sayısı 07 Haziran 1969
tarihinde yayınlanan Devlet; Haziran 1979’da çıkan 450. sayı ile okuyucusuna ‘elvedâ’ dedi. .

Gazetenin
sâhipliğini 1. sayıdan 52. sayıya kadar Halil Özyıldız, 53. sayıdan 435. sayıya
kadar İbrâhim Metin, 436. sayıdan 445. sayıya kadar Çağatay Özdemir, 446.
sayıdan Haziran 1979 târihinde yayınlanan 450 numaralı kapanış sayısına kadar
Şeref Savaş üstlenmişti. 

Başlangıcından
sonuna kadar Devlet Gazetesi ile ilgili bütün çalışmaların içerisinde bulunan
İbrâhim Metin, gazeteyi çıkarmadan önceki düşüncelerini şöyle açıklıyor: ‘Türk milliyetçileri, fikir ve düşüncelerini
kamuoyuna aktarmakta sıkıntı çekiyorlardı. Diğer taraftan, Ülkücü Gençlik
kitlesi giderek çoğalıyordu. Bu insanlara, Millî Ülküyü, Millî Fikri, Millî
Kültürü veremediğimiz takdirde  onlar,  fayda yerine zarar getirebilirlerdi. Kuru bir
heyecanla kalıp, fikrî muhtevâyı tam anlayamayanlar, ileride büyük sıkıntılara
sebebiyet vermişlerdir. Ayrıca, yayımlanacak bir dergi ile Türkiye’nin
meselelerine bakışımızı da müşterek bir odakta toplama imkânına kavuşacaktık
.’ 

Neden ‘Devlet’
adının tercih edildiğini birinci sayıda Galip Erdem;  ‘Yeni
bir denemeye başlıyoruz. Dileğimiz ve ümidimiz, sonumuzun bizden öncekilere
benzememesidir. Her hafta huzurunuza çıkacağız. Adımız Devlet… Yolumuz
milliyetçilik, rehberimiz ilim ve fikir, tarzımız siyâsettir.

Niçin Devlet? Önce târih boyunca Türklüğün
yaşama gücünü ve üstün vasıflarını en iyi şekilde belirten yüce mefhum olduğu
için… Milletin henüz tamamen yıkılmamış köklü bir geleneğe bağlılığını ifâde
ettiği için… Sonra Milliyet, Vatan, Cumhuriyet, Hürriyet… gibi isimlerin, bu
kelimenin gerçek mânâlarına yabancı, hatta düşman yayın vâsıtaları tarafından
benimsenmesine karşılık, Devlet’in başına böyle bir felâket gelmediği için

Devlet’i çıkaranlar, yapmak istedikleri ile
yapabilme imkânları arasındaki dengesizliği, milletimize besledikleri sevginin
büyüklüğüne sığınarak gidermek azmindedirler
.’ 

Derginin hamallık
dâhil bütün işleri, kolektif bir zihniyetle paylaşıldı. Asıl yük;  nöbetleşe olarak ve sırasıyla Halil Özyıldız,
İbrâhim Metin, Sâdi Somuncuoğlu, Osman Çakır, ve Meriç Coşkun’un omuzlarında
idi.

Devlet
Gazetesi, kuruluşundan bir müddet sonra milliyetçi-vatansever ve hayırsever
imkân sâhiplerinin maddî katkıları ile matbaa tesisine sâhip oldu. Böylece
baskı problemi halledilmişti. Fakat kâğıt temini meselesi, gazete sorumlularının
yükünü hiçbir zaman hafifletemedikleri en ağır problemleri olarak hep
omuzlarında kaldı. Dağıtım şirketiyle anlaşmaya varılamadığı için gazete her
cumartesi günü,  abonelere, yurdun dört
bir tarafındaki temsilcilere, uçak, kargo PTT ve otobüsler, nakliyat ambarları
aracılığı ile ulaştırılmaya çalışılıyordu. Bu çalışmalar, giderek artan
fedakârlıklarla ve yorgunluklarla 10 yıl devam etti. Ne kadar ağır olursa
olsun, gazete sorumlularının karşı karşıya bulunduğu ve üstesinden
gelebilecekleri problemler,  ülkenin o
günkü şartlarıyla birleşince, maddî ve mânevî olarak aşılamayacak bir engel
hâline geldi. Maksat tahakkuk etmiş, vatan – millet aşkının alevlendirdiği
heyecanlar,  şahsiyete değer veren
demokratik bir fikir çemberi içerisinde disipline alınmıştı. 

Yayın hayatını
çok zor şartlar içerisinde devam ettirebilen Devlet Gazetesi,  12 Mart 1971’den sonra ilân edilen
sıkıyönetim tarafından kapatılmamak için, gazetenin yönetim merkezi Konya’ya nakledildi.
Sıkıyönetim kalktıktan sonra Ankara’ya dönüldü.   Bu arada, Almanya’daki işçiler ve orada
yerleşik gençler için gelen talep üzerine dağıtım yapılmak üzere Ankara’da
Devlet – İşçi Postası adı ile özel baskılar yapıldı.

***

13,5 x 21
santim ölçülerinde 256 sayfalık eserin yazarı Osman Çakır, aynı zamanda derginin çilesini çekmiş fikir ve basın
işçisidir. Eserine 1968-1970 yılları Türkiye’sinden siyâsî manzaralar vermekle
başlıyor. ‘Siyâsî Durum’, ‘Üniversiteler’, ‘Basın ve TRT’, ‘İş Dünyâsı ve
Sendikalar
’, ‘Bölücülüğün Temeli:
Doğu Mitingleri
’, ‘Gençlik ve Öğrenci
Olayları
’ ara başlıkları altnda efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüler içinde
dikkate değer bilgiler var. 

İlk sayı 20.000
adet basıldı. Emine Işınsu, Ahmet Kabaklı, Ârif Nihat Asya, Kâmil Turan, Galip
Erdem, Cengiz Uluçay, Yaşar Kutluay, Fikret Eren, Osman Yüksel Serdengeçti,
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Oğuzata Altaylı müstear ismiyle Nuri Özşahin,
Osman Turan. Dündar Taşer bu sayının yazarları idi.

Osman Çakır,
İbrâhim Metin’in teklifi üzerine 85. sayıda; ilân, abone ve dağıtım sorumlusu
olarak Devlet Gazetesi’nde çalışmaya başladı. 115. sayıda gazetenin matbaadaki
tertip ve baskı sorumluluğunu üstlendi.

Gazete bir
süre ‘Fikir Üretim Merkezi’ olarak
isimlendirilen KÜBİTEM’de hazırlandı. KÜBİTEM baskıya mâruz kalıp kapatılınca, küçük
ve soğuk dükkânlara sığınıldı. İdealistler büyük fedâkârlıklarla ve yılmadan
çalışarak yayını aksatmadan devam ettirdiler. Bir ekip Almanya’ya giderek işçi
kardeşlerimizden destek sağladılar ve Devlet Gazetesi, baskı tesisine sâhip oldu.
Bir müddet sonra baskı makinesi, solun anarşist militanları tarafından
bombalandı.

O günleri
Osman Çakır zerrece öğünmeksizin şöyle anlatıyor: ‘Hiçbir engel, milliyetçileri durduramıyordu. Milliyetçilerin târihinde
ilk defa bir gazete, 143 sayı, hiç aksamadan çıkabiliyordu. Ülkücü birkaç
idealistin çok mahdut imkânlarla başlatmak cesâretini gösterdiği Devlet
hareketi, bir gerçeğin tekrar hatırlanmasını sağladı. Eğer kıt imkânlarla üç
yılda 142 sayı çıkarmak bir başarı ise, bunun sırrı inanmaktadır. Başarıya…
Hakîkate… Haklılığa… Türklüğe
…’

Bütün bu
hengâme içinde Osman Çakır, ülkücü
ağabeylerinden İngilizce dersler alarak lise diplomasına sâhip olur, sonraki
yıllarda ise Bursa İktisâdî Ticârî İlimler Akademisi’nden de diploma alır.

1969 yılında küçük
bir mum olarak ancak kendi çevresini aydınlatabilen Devlet Gazetesi, artık
sâdece bütün Türkiye’ye değil, Avrupa’ya hitap ediyor, okuyucu buluyordu.
Bununla da kalmamış, Töre ve Bozkurt gibi tutulan, çok okunan kardeş dergilere de
öncü olmuştu. Her biri defâlarca basılan kitap yayını da yapıyordu. Milliyetçi
Hareket Partisi güçleniyor, hükümete bakan veriyor, devlet kademelerinde
milliyetçiler müsteşar, genel müdür gibi üst basamaklarda görev yapma imkânını buluyordu.
Türkiye çapında kitap dağıtımı yapabilen ANDA firması kuruldu.  

Devlet’te
Türkiye’nin önde gelen yazarları vardı: (Parantez içerisindeki rakamlar, şahsın
yayınlanan makale, baher, yazı ve şiir gibi ürünlerini ifâde etmektedir.
İsimler alfabetik sıraya göredir)

Abdurrahim
Karakoç (82 şiir), Abdülhâdi Toplu (29), Abdülkadir İnan (2), Acar Okan (8, ayrıca
14 sayı isimsiz aylık başyazı.) Aclan Sayılgan (16), Agâh Oktay Güner (3),
Ahmet Bican Ercilasun (3), Ahmet Bilgin (3), Ahmet Cebed (8), Ahmet Demir (3),
Ahmet Güner (2), Ahmet Kabaklı (25), Ahmet Karaca (5), Ahmet Muhtar Güneri (14
şiir), Ahmet Nuri Yüksel (55),  Ahmet
Seferoğlu (3), Ahmet Uzel (26), Alev Arık (3), Ali Bayındır (2), Ali İhsan
Karacan (4), Alparslan Türkeş (26), 
Alper Aksoy (19), Alptekin Erdoğan (8), Altay Pamir (5), Ârif Nihat Asya
(145),  Atilla Atlıhan (3), Ayhan İnal (3
şiir), Ayhan Tuğcugil (İskender Öksüz (97. Ayrıca Devlet imzası ile başyazı ve
imzasız yorumları vardır.) Ayvaz Gökdemir (17), Aziz Alpaut (12), Bay Mirza
Hayit (6), Bilge Erdem (50), Burak Yüksel (3), Burhanettin Özbilici (10), Celal
Battaloğlu (3), Celal Er (4), Celal Erçıkan (2), Cem Ertürk (2), Cengiz
Demirbaş (3), Cengiz Uluçay (12), Cevdet Gökalp (5), Cezmi Bayram (294), Cezmi
Kırımlıoğlu (280), Çağatay Özdemir (5), Çağrı Coşkun (8), Dilaver Cebeci (164),
Dündar Taşer (135), E. S. Salihoğlu (3), Emine Işınsu (96), Ender Maral (?/7),
Erdal Altay Balkanlı (37), Erdal Sargutan (40), Ergun Göze (23), Erol Güngör
(3), Eşref Aydın (2), Eyüp Aktepe (4),  Fahrettin
Kırzıoğlu (2), Fikret Eren (7), Galip Erdem (340), Gökçeoğlu Yavuz Yücel

Hakan Alptigin
(3),  Hasan Karakeçili (1), Hasan Kayıhan
(21), Hasan Oraltay (6), Hasan Yer (6), 
Hasan Yılmaz (5), Hasan İbrâhim Kayhan (1), Hasan Kallimci (4), Hayri
Başbuğ (11),  Hikmet İnce

(4),  Hikmet Tanyu; (66), Himmet Kayhan (3), Hüsnü
Dikeçligil (3), İlteriş Metin (70 yazı vermiş ve kendi adıyla da 129 makalesi
yayınlanmıştır), İsmail Gerçeksöz (21), İsmail Kayabalı-Cemander Aslanoğlu
(Müşterek imzalı 15 araştırma yazısı), İsmet Özalp (22), Kalem Kebiroğlu (10), Kâmil
Aydın (2), Kâmil Turan (26), Kemal Özalp      (3),
M. Zeki Sofuoğlu (4), Mahir Durakoğlu (12),

Mehmet Cahit
(3), Mehmet Celal (8), Mehmet Demirci (7), Mehmet Emin Kökten (3), Mehmet
Erdoğmuş (2), Mehmet Eröz (6), Mehmet Işıkkaya (9), Mehmet Kılıç (2), Mehmet
Nedim Budak (23), Mehmet Orhun (3), Mehmet Turhan (2), Mehmet Ulaş (6),  Meriç Coşkun (2),  Mesut Anıl Celiloğlu (31), Mesut
İsfendiyaroğlu (4), Mete Demirkıran (13), Metin Öney (26),  Mohammed Sadık (2), Muharrem Çakar (4), Murat
Bilge (25), Murat Çelebi (12), Murat Çeliker (89), Murat Gökdemir (1), Mustafa
Erkal (4), Mustafa Hacıömeroğlu (6), Mustafa Palandökenli (? / 7), Muzaffer
Ekin (7), Muzaffer Kader (5), Necdet Akın (3), Necdet Kürşad (2), Necdet Özkaya
(Mehmet Özkan müstearıyla 61), Necdet Sançar (7), Necdet Sevinç (3), Necmettin
Hacıeminoğlu (29), Nedim Ünal (5), Nefi Demirci (2), Nevzat Kösoğlu (11), Nezih
Demirtepe (3), Nihal Atsız (8), Nihal Yüksel Serdade (16), Niyazi Yıldırım
Gençosmanoğlu (31), Nur Oraltay (2), Nuri Gürgür (176), Nuri Koçyiğit (2), Nuri
Özşahin (28), Oktay Oğuzhan (24), Orhan Düzgüneş (11), Orhan Kavuncu (5), Orhan
Türkdoğan (20), Orhan Türköz (3), Oruç Bilge (36), Oruç Reisoğlu (6), Osman
Çakır (16), Osman Kâtipoğlu (2), Osman Oktay (31), Osman Turan (4), Osman
Yüksel Serdengeçti (9), Peyami Turan (11), Rasih Demirci (3), Recep Doksat
(42), Refet Körüklü (2), Reşat Gürel (24), Rüştü Güner (2), S. Ahmet Arvasi
(11), Sâbit İnce (6), Sabri Akdeniz (2), Sâdık Asilce (7), Sâdık Kemal Tural
(4), Sâdi Kitişoğlu (2), Sâdi Somuncuoğlu (73), Sâkıp Köran (16) ayrıca imzasız
Devlet başlığı altında başyazılar yazmıştır), Salman Kapanoğlu (2), Selçuk
Sühan (7), Selim Gökdemir (2), kendi imzası ile (14), Selim Sami (4), Süleyman
Hayri Bolay (45), Şaban Karataş (7), Şekür Turan (4), Şerafettin Yücelden (2),
Şevket Barutçu (2), Şevket Bülent Yahnici (12), Şükrü Güllüoğlu (4), Taha Akyol
(13), Tahsin Ünal (6), Talat Altaylı (13), Taner Karahasanoğlu (18), Tevfîk Ertüzün
(3), Tuncer Gülensoy (2) Yaşar Kutluay (3), Yavuz Bülent Bakiler (2), Yılmaz
Altuğ (2), Yılmaz Yalçıner (4), Yusuf Özbaş (23), Yusuf Yağcı (12), Yücel
Hacaloğlu (5), Yüksel Önem (5).

Bunların
dışında bir defa yazı yazmış yüzlerce kişi bulunmaktadır

Devlet imzâlı
291 yorum, 543 imzâsız yorum, 1776 adet haber yorum, 47 röportaj ve sayısız
karikatür bulunmaktadır.

Devlet
gazetesinin ilk çıkışında mizanpajını, kapaklarını ve karikatürlerini Yılmaz
Yalçıner yapmıştır. 25 sayı sonra ise bu görevi Cem Ertürk’ün üstlendiğini
görüyoruz. Bu durum çok kısa sürmüş ve Yalçıner tekrar karikatür çizmeye
başlamıştır. Tâkip eden günlerde teknik görevleri önce Râsim Gül, daha sonra da
Mehmet Nedim Budak yüklenmiştir. Bu arada Yılmaz Yalçıner’in doğurganlığı ve
yenilikçiliğini inkâr etmememiz gerekir. Posta ile muntazam olarak
karikatürlerini gönderir ve bâzen da Ankara’ya gelerek gazeteye yeni bir şekil
verirdi.

1970’li
yıllardan sonra ise genellikle Ersan Bocutoğlu’nun çizgilerine rastlıyoruz.
Çizdiği karikatürlere isimsiz imza atan Bocutoğlu o dönemde SBF’nde öğrenci idi
ve İçel yurdunda kalırdı. Bir paket Bafra sigarasını M. Nedim Budak’tan almadan
karikatürünü veya çizimini vermezdi. Bu da onun en büyük zevklerinden birisi
idi.

Bu kitabın
başından beri belirtmek istediğim bir husus var. O da bilgisayarın ve ona bağlı
olarak gelişen tekniğin ve programların dergiciliği ve gazeteciliği çok kolay
hâle getirmiş olmasıdır. Devlet gazetesinin profesyonel grafikerlerle ve
bürolarıyla çalışma imkânı olmamıştır. Şayet orijinal bir başlık klişe vs
yaptıracaksanız bunun için Letraset denilen bir yazı sistemi vardı. Bunu da her
bir harfi yan yana getirerek yapmanız gerekirdi. Bu ise bir beceri ve eğitim
işi idi.

1970’li
yılların başında Gazi Eğitim Enstitüsü resim bölümü öğrencilerinden Coşkun
Karakaya bu ihtiyaçlarımızı karşılamakta idi. Okul o dönemde üç yıllıktı.
Coşkun, nöbetini Mazlum Ümit’e, o da daha alt devreden İsmet Keten’e devrederek
1974 yılına kadar GEE resim bölümü öğrencileri ile bu iş götürülmeye çalışıldı.
Coşkun Karakaya’nın Ankara’ya tâyin olup gelmesi ile birlikte bu defa
öğrencilerinden Mehmet Başbuğ ve Ali Düzgün devreye giriyordu.

Garipkafkaslı
imzası ile Mehmet Ali Aslan’ın kapak çizgileri, Suzan Çataloluk’un çizgi ve
karikatürleri, Coşkun Karakaya ile Mehmet Başbuğ’un kapak tasarımları ile son dönemlerde
Ömer imzası ile tanıyamadığımız bir arkadaşımızın karikatürleri ve ODTÜ
öğrencisi Muzaffer Ekin’in çizgileri Devlet’e renk katmış, güzellik vermiştir.
Aylık çıkarılan dönemde ise kapakları İstanbul’dan Olcay Okan çizmiştir.

***

Türk Ocakları
İstanbul Şubesi Başkanı Dr. Cezmi Bayram tarafından kaleme alınan arka kapak
yazısı: 

Adı Devlet Olsun – Devletli Yıllar


Türk
Milliyetçiliği Târihinde Haftalık Bir Gazetenin On Yıllık Hayat Hikâyesi
(1969-1979)

İkinci Dünya
Savaşı sonrası dünya iki kutuplu hâle geldi. Kutup liderleri mevzileri tahkim
ettikten sonra hâkimiyet alanlarını genişletme yarışma girdi. Nato ve Demir
Perde diye kısaca isimlendirilen cephelerden, Demir Perde’nin lideri
konumundaki Sovyetlerin yayılma aracı Marksizmin Sovyet yorumu idi. 1960’lardan
sonra Lâtin Amerika, Afrika ve Güney Doğu Asya’da görülen ihtilâlci Marksist
hareketler Avrupa’yı ve ardından Türkiye’yi de etkiledi.

İnanç ve etnik
bölücülüğü de tahrik eden Türkiye’deki Marksist faaliyetlerin nihai hedefi,
coğrafi yakınlığın da verdiği imkânla Türkiye’yi bir Sovyet Devleti hâline
getirmekti.

Yâni
Türkiye’nin bağımsızlığı söz konusu idi. Buna karşı verilen mücâdelenin
öncülüğünü siyâsî hareket olarak MHP ve ona bağlı yan kuruluşlar üstlenmişti.
Devlet gazetesi mütevazı şartlarda amatör bir ruh ve heyecanla devam ettirdiği
bu mücâdelenin hem içe ve hem de dışa dönük yayın organı idi.

Bugün
Sovyetler dağıldığı için o dönem verilen mücâdeleyi anlamak mümkün görünmüyor.
Bu dönemi lâyıkıyla anlamak için o zamana ait hâtıralann yazılması gerekir.
Osman Çakır daha yirmili yaşlara gelmeden katıldığı bu faaliyeti kendi
cephesinden kaleme aldı. Umulur ki bu başkalarına örnek olur.

Cezmi Bayram

Devam Edecek

Kurallar Uygulanırsa

Amerika
seyahatimde görüp beğendiğim iyi ve güzel şeyleri bize örnek olması için paylaşıyorum.

Mesela
ABD’de trafik kurallarına uyulmasının kazaları ve trafik sıkışıklığını ne
kadar azaltabildiğini
çıplak gözle bile görebildim.

Orta Batı
denilen (aslında orta kuzey konumundaki) eyaletlerde hemen hergün otomobille
yaptığımız gezilerde trafiğin işleyişi ile alakalı bazı temel kuralları
öğrendim.

Öncelikle
ABD’de toplu ulaşımın yok denecek kadar az olduğunu, sadece metropol
merkezlerinde ve kısıtlı miktarda olduğunu hatırlatalım. Bu yüzden herkesin
otomobili olmak zorunda. ABD’de 1000 kişiye düşen motorlu araç sayısı 816’dır.
(Türkiye’de ise 251)

Bu
bakımdan kara trafiğinin akıcı olması ve trafik kazalarının azaltılması
çok önemli. Buralarda alternatif yolların çokluğu ve kuralların titiz
uygulanmasıyla bu iki konuda başarılı sonuçlar alınmış.

**************************

Kavşaklarda Trafik Düzeni

ABD’de trafik ışıklarının olduğu, genellikle çok şeritli yolların birleştiği kavşaklara daha
yüzlerce metre kala (hatta 1 mil kala) sağa ve sola dönecekler için sağ ve solda
şeritler ayrılmış olup, dönecekleri yöne göre mutlaka bu şeritlere geçişler
sağlanıyor.  Karşı yola geçecek olanlar ise
orta şeritlerde kalmak zorunda.

Böylece
kendilerine kırmızı ışık yandığında sağa veya sola dönecek araçların karşıya
geçecek olanların önünde trafiği tıkaması önlenmiş oluyor. Aynı şekilde
kendilerine kırmızı ışık yandığında karşıya geçmeyi bekleyen araçların sağa
veya sola dönecek araçlara engel oluşturması da önleniyor.

Bizde olduğu
gibi tam ışıklarda son anda karar verip yön değiştirmek söz konusu değil.

Trafiğin çok yoğun olmadığı kavşaklarda ise trafik ışıklarının fayda yerine zarar
verdiğini tespit etmişler. İster bir, ister ikişer veya dörder şeritli 4
yolun kavuştuğu böyle yerlerde
kesin uygulanan bir kural var.

Bu
kurala göre, kavşağa hangi yönden gelirse gelsin bütün araçlar “stop
levhasıyla karşılaşıyorlar ve mutlaka duruyorlar. Yani aracın km ibresi sıfırı
görüyor. Kavşağa gelen her araç kendinden önce gelen araçların geliş sırasını
da gözetiyor. İlk gelen yoluna devam ediyor. Sonra diğer yoldan gelen ikinci,
sonra öteki yoldan gelen üçüncü araç geliş sırasına göre yoluna devam ediyor. Bu
şekilde oldukça akıcı geçişler sağlanarak trafikte bekleme zamanı en aza
indirilmiş oluyor.

Benim önümdeki araç geçerken
hemen arkasından ben de geçeyim” diye sırasını beklemeden geçip “uyanıklık
yapana”
rastlamadım.

Bu
kural dönel kavşaklarda şu şekilde uygulanıyor: Dönel kavşağa hangi
yönden gelirse gelsin araçlar geliş sırasına göre sırasıyla girip istediği
çıkıştan çıkıyor.

Bu
kadar basit birkaç trafik kuralının uygulandığı zaman ne kadar olumlu sonuçlar
verdiğini gördüğüm için “bunlar bizde de uygulansa” diye düşündüm. Ama
bizde kuralları çiğnemenin yaygınlığını ve “uyanıklık
sayıldığını düşününce bu temennimin boş bir umut olduğu kanaatine vardım.

**************************

Trafikte Yaya Önceliği

Ülkemizde
temel trafik kurallarının dahi uygulanamayacağına dair karamsarlığımın sebepleri
çok. Mesela son yıllarda İçişleri Bakanlığının bizde de uygulamaya çalıştığı trafikte
yaya önceliği kuralı hala işlerlik kazanamadı.

Önce
2018 yılında Karayolları Trafik Kanununa bir madde eklendi. “Araç
sürücüleri yaya veya okul geçitlerine yaklaşırken yavaşlamak, buralardan geçen
veya geçmek üzere bulunan yaya varsa durarak ilk geçiş hakkını onlara vermek zorunda
olacak”
kuralı getirildi.

Sonra 2019’da
yaya öncelikli trafik için bir kampanya başlatıldı. Kampanyayı başlatan
İçişleri Bakanı Soylu “eski köye yeni adet getirmeye çalıştıklarını”
söylemişti. Nedense yeni adet eski köye bir türlü gelemedi.

Diğer birçok
medeni ülke gibi, ABD’de yayalar yol kenarında görüldüğünde, yayanın yola
adım atabileceği ihtimali belirir belirmez, metrelerce uzaktan gelen araçlar
duruyor ve yaya karşıya güvenli bir şekilde geçinceye kadar hareket etmiyor.
Burada trafik ışığı olsa da olmasa da yaya geçinceye kadar araçlar mutlaka
duruyor. Yayanın geçmemesi veya bir an evvel geçmesini temin etmek için korna
çalan, laf atan bir tek şoför görmedim.

**************************

Kurallar Herkese Uygulanmalı

Kurallar
önemlidir fakat kuralların uygulanması daha da önemlidir. Bunu sağlamak için
gösterişli kampanyalar yapmak yeterli olmuyor.

Kuralların
yöneticilere, güçlülere, zenginlere ve kanaat önderi diye bilinen tanınmış
kişilere de hiçbir ayrıcalık gözetilmeden uygulanması gerekiyor.

Türkiye’de
devlet büyükleri, kamu yöneticileri ve bazı sivil kişiler, yasal veya
yasadışı olarak araçlarına çakarlı lamba takıyorlar. Bu araçlarla
kırmızı ışıkta geçmek dahil her türlü trafik kuralını ihlal ediyorlar. Fakat bunlara
ceza verilmesi söz konusu bile olamıyor.

ABD’de, trafik
kurallarını ihlal etti diye en büyük spor kulübünün başkanının ehliyetine el
konuldu.
Psikolojik testlere sokuldu. Topluma örnek olması gereken bir
konumda bulunduğu için TV’lerde rezil edildi. Türkiye’de Fenerbahçe veya başka
bir büyük kulübün başkanına benzer bir işlem yapılabilir mi?

Alkollü
araç kullanırken yakalanan Almanya Protestan Kilisesi Başkanı özür
dileyerek görevinden istifa etti. Ama bizde Diyanet İşleri Başkanı, Cüppeli
veya cüppesiz tarikat liderleri
veya şoförleri trafik kurallarını ihlal
etseler acaba özür dilerler mi? Bunlara ceza yazılabilir mi?

Bu
yüzden “eski köye yeni adet” yerleşmiyor, Türkiye’ye daha iyi
uygulamalar getirilemiyor. Hukuk devleti olamıyoruz.

Ben bu
örnekleri trafik suçları üzerinden verdim. Siz isterseniz ceza
kanunundaki hakaret, iftira, hırsızlık, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve
diğer suçlar
yönünden de örnekler verebilirsiniz.

Mesela New
York eyaleti valisi Paterson, beyzbol ligi final maçına 5 adet bedava bilet kabul
edince 62 bin dolar para cezası aldı. Fakat Türkiye’de ömrü bürokratlık,
bakanlık veya belediye başkanlığı ile geçen birilerinin milyarlarca dolarlık
servetlerinin kaynağı sorulamıyor.

Suç işleyen bazılarının
dokunulmaz olduğu bir ülkede
yaşamanın bedeli düşündüğümüzden de çok
ağırdır.

Ne Kadar Yetki O Kadar Sorumluluk

Demokrasilerde iki türlü devlet başkanı var: 1) İcra yetkisi
olanlar, 2) İcra yetkisi olmayanlar. İcra yetkisi olanlara ABD başkanı
örnektir, olmayanlara da mesela İngiltere kraliçesi. Bizim eski parlamenter
sistemimizdeki cumhurbaşkanı da yetkisiz devlet başkanı sınıfında sayılabilir.

 

İcra yetkisi olanların yapıp ettikleri gözetim ve denetimi
altındadır. Mesela ABD başkanının yetkisindeki 2.000’e yakın tayin işlemi,
senatonun tasdikinden geçer. Bakanların, sefirlerin, federal hâkimlerin ve daha
birçok sivil görevlinin tayininde başkan, senatonun onayını almak zorundadır.
Bu onay her zaman bir mühür basma gibi değil. Tayin edileceklerin birçoğu,
senatoda sıkı sıkı sorguya çekilir. İktidar partisinin de muhalefetin de
senatörlerince terletilir. Yabancı ülkelerle yapılan anlaşmalar da senatodan
geçer. Ticari anlaşmalar, hem meclisten hem senatodan geçer. Hem de nitelikli
çoğunlukla. Başkanın yaptığı komisyon, kurul tayinlerinin birçoğunda, parti
dengelerinin korunması şartı vardır. Kurulların tamamı bir partiden olamaz.

 

Yetki kadar sorumluluk

“Departman” denilen bakanlıkların başına tayin edilenlere
“sekreter” denir. Savunma sekreteri, devlet sekreteri gibi. Bu sonuncusu ABD
sisteminde dışişleri bakanıdır. Tayinleri başkan yapar. Ancak bakanların da
yardımcılarının da tayini senato onayından sonra yürürlüğe girer. Her bakanının
tek tek mercek altına alınması, toptan tasdike dayanan “güvenoyu” usulünden
daha zorlu bir süreçtir.

 

Seçilmeden önce başkan, bir partinin başkan adayıdır.
Seçilince bütün Amerikanların başkanı olur. Bu hâliyle mesela televizyona çıkıp
muhalefet partisinin mensuplarına hakaret edemez. Bu düşünülemez bile! Başkan
partisinin sözcüsü, lideri falan değildir. Seçilmeden de değildir, seçildikten
sonra da değildir.

 

Kraliçe, bizim eski cumhurbaşkanları gibi

ABD başkanından farklı olarak İngiltere kraliçesinin icra
yetkisi yoktur. Dolayısıyla üzerinde fazla bir gözetleme ve kontrol de yoktur.
Gerekmez. Yetkisi yoktur. Dolayısıyla sorumluluğu da yoktur.

 

Kraliçe, sözde, başbakanı kabineyi kurmakla görevlendirir.
Bu, bizim terk ettiğimiz parlamenter düzende, cumhurbaşkanlarımızın hükûmeti
kurma yetkisini birine vermesi gibidir. Bu görevlendirme, ABD’dekinin aksine,
mühür basma gibidir. Yetkinin kime verileceği de kime verilmeyeceği de
bellidir. Kraliçenin, Birleşik Krallık’taki iki meclisin (kamaranın)
temsilcilerine veya partilerin liderlerine, hakaret etmesi, aşağılayıcı bir
dille hitap etmesi düşünülemez bile.

 

Formül basittir: Yetki kadar sorumluluk. Sorumluluk kadar
yetki. Her iki sistemde de devlet başkanının edep sahibi olacağının söylemeye
gerek yoktur.

 

Bizim Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ne birine ne ötekine
benziyor. Bazı bakımlardan, hem birine hem ötekine benziyor. İcrada ABD başkanı
gibi, hesap vermede İngiltere kraliçesi gibi! Hem herkesin cumhurbaşkanı, hem
de bir partinin başkanı. Bu sonuncusu ne ABD ne de İngiliz sisteminde var.
Bizim sistemimiz bize has. Ne diyorlar: Yerli ve millî.

 

Başkan seçilmiş kral olmayacak!

Amerika Birleşik Devletleri kurulurken kurucuların dikkati,
kendi deyimleriyle, “seçilmiş kral” yaratmamak üzerineydi. ABD devlet
teşkilatı, Tudor Hanedanı İngilteresi’nin devlet teşkilatına benzer. Yalnız,
devlet başkanı kral değil, başkandır. Kral gibi davranmaması için akla gelecek
bütün tedbirler alınmıştır. İşte checks and balances (kontroller ve dengeler)
denilen mekanizmanın gerekçesi ve tarihteki kaynağı budur.

 

ABD sistemi, krallığın despotluğundan illallah demiş bir
halkın isyanını ve dikkatini yansıtır. Mesela tam bu sebepten meclis ve senato
seçimlerinin başkanlık seçimi ile örtüşmemesi sağlanmıştır. Senatonun üçte biri
iki yılda bir değişir. Temsilciler meclisi de iki yılda bir seçilir. Dolaysıyla
başarısız bir başkan iki yıl içinde meclislerin desteğini kaybedebilir.

 

ABD’nin kuruluşunun üzerinden asırlar geçti. Tudor
İngilteresi de tarihe karıştı. İngiliz rejimi despotluktan uzaklaştı, değişti.
Değişim her zaman barış içinde olmadı. Krallar hal’edildi, idam edildi. Bir ara
krallık iptal edildi, sonra geri geldi. Sonunda İngiltere’ye demokrasinin
beşiği dendi.

 

Bakanlar VEKÂLETEN bakan

Bütün krallıklar, İngiltere’nin yolunu tutmuyor. Suudî
Arabistan’da bulunduğum altı yıl içinde dikkatimi çeken şeylerden biri,
bakanlara bakan denmemesiydi. Bütün bakanlara “bakan vekili” deniyordu. Çünkü
bütün bakanlıkların bakanı, aslında kral hazretleriydi. Dolayısıyla bakanların
tamamı, bakanlıklarını vekâleten yönetiyordu. ABD sistemi gibi. Yalnız ABD’deki
senato veya meclis denetimi yoktu. Krallık dedik ya! Yetki vardı, sorumluluk
yoktu.

 

Biz Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçerken
gerekçelerden biri hızlı hareket edebilmekti. Bizim eski sistemimizde, ABD
sisteminde ve İngiltere’deki sistemde hep kontroller ve dengeler var. Yani ne
başkan, ne kraliçe, ne de başbakan, aklına geleni yapabilir. Biz bu
kontrollerden kurtulup çok hızlı olmaya karar verdik. Sizce hızlandık mı? Bence
hızlandık. Hızla gidiyoruz. Gittiğimiz yer neresidir, iyi bir yer midir? O
başka bir konu…https://millidusunce.com/ne-kadar-yetki-o-kadar-sorumluluk/

Öğrenci İntiharları Ve Yurt Sorunu

0

Son günlerde KYK
yurtlarında üstüste meydana gelen öğrenci
intiharları, yurt sorununu yeniden gündeme
getirdi.

Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 42. Maddesine göre; Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun
bırakılamaz. Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini
sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla
gerekli yardımları yapar.
Devlet maddi imkanlardan yoksun öğrencilerin burs  ve barınma ihtiyaçlarını
karşılamak zorundadır.  

      Yirmi yıldır hükümet eden mevcut siyasi iktidar, maalesef bugüne kadar ihtiyaç sahibi olan üniversite öğrencilerinin yurt
ve burs ihtiyaçlarını tam olarak karşılamamıştır. Önemli bir fizik kanunu
vardır; tabiat boşluğu kabul etmez. Çünkü o boşluğu mutlaka bir şey
doldurur. Siyasi iktidarın bu görevini ihmal etmesinin sonuçlarını 15
Temmuz olayında somut olarak gördük. On
binlerce ihtiyaç sahibi genç, Fetö’nün
yurtlarında veya Işıkevlerinde yetiştirilmiş ve sonunda istikballerini ve
hayatlarını karartmışlardır.

        Üniversite öğrencilerinin
yurt sorunu, şu anda Türkiyenin en önemli gündem başlıklarından biri.
Lisans ve ön lisans düzeyinde örgün eğitimde toplam 3 milyon
800 bin öğrenci var. Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarında ancak 700 bin öğrenci
barınabiliyor. Öğrenciler bugüne
kadar barınma ihtiyaçlarını devletin ve özel sektörün yurtlarından ve ev kiralayarak karşılıyorlardı.
Pandemiden sonra özel yurt fiyatları ve ev kiraları uçtu.

                Sayın
Cumhurbaşkanı “Biz göreve geldiğimizde  190 olan yurt sayısını
700e çıkardık. Bugün yurtların 700 bin
kapasitesi var  diyor.

      KYK’nın 2003 yılında 190 öğrenci
yurdu varken, 2021 yılında  ülkemizde
ve Kıbrıs’ta 755 yurt vardı. Buna karşılık 2003 yılında Türkiye’de 72 devlet ve vakıf üniversitesi vardı. 2021 yılında ise 214 devlet ve
vakıf üniversitesi var. 2003 yılında örgün
eğitimde 1 milyon 800 bin öğrenci varken, 2021 yılında 3 milyon 800 bin öğrenci
var. Maalesef artan yurtlardaki yatak kapasitesi, ihtiyacı karşılamaktan çok
uzak kalmıştır. 

     Siyasi iktidar
yirmi yıl içinde Kredi Yurtlar Kurumu eliyle bir miktar yurt yaptırmıştır.
Fakat bu Yurtlar artan öğrenci nüfusunun ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır.
Bu süreçte

bazı belediyeler, bu konuda bazı adımlar atmışlardır. Ama bu
adımlar da yeterli olmamıştır.          

 

    Yurt konusunu biraz araştırınca; KYKnın yurtlarının bir kısmının
kendi malı, bir kısmının ise özel sektörden yüksek fiyatlarla kiralanmış
olduğunu tespit ettim. Yurtların bir kısmı hükümet tarafından özel sektöre öğrenci
garantili olarak yaptırılmıştır. Birkaç gün
önce Van’da Cumhurbaşkanının “Bazı yurtlar boş, öğrenci bekliyor”
dediği yurtlar,  şehir dışlarında yapılan
bu yurtlardır. Hükümet bu yurtlarda her boş
kontenjan için çok ciddi paralar ödemektedir.

İktidar partisine mensup bazı belediyeler, belediye bütçesinden yaptırdıkları veya
restore ettirdikleri binaları, cemaat ve tarikatların vakıflarına ve
derneklerine devretmektedirler. Ayrıca tarikat ve cemaatlere bağlı çok sayıda
yurt var. KYK yurtlarında yer bulamayan öğrencilere iki seçenek kalıyor.  Bu öğrenciler ya cemaat ve tarikat yurtlarına
gidip biat edecekler ya da üniversite
eğitimi onlar için bir hayal olarak kalacak.  

                Üniversite
öğrencilerinin yurt sorununu çözmek için; öncelikle TOKİnin elindeki yapı stoku, öğrencilere yurt ücretini geçmeyecek ücretlerle kiraya verilmeli,
KYK da hemen yeni yurt yaptırmak üzere
harekete geçmelidir.  

    İktidar ve
muhalefet partilerine mensup bütün belediyeler, TOBB, Ticaret
ve Sanayi Odaları, Ticaret Borsaları, meslek odaları, işveren ve işçi
sendikaları, özel sektör kuruluşları, eğitim vakıfları, eğitimle ilgili sivil
toplum kuruluşları mutlaka yatırım yapmalıdırlar. 

        Yoksa bir
nesil daha kaybetmek durumunda kalırız. Yurt sorunu, ülkenin beka sorunudur. Bu
konuda sorumluluk hisseden her kişi ve kuruluş, elini taşın altına sokmalıdır.

Bir Nebze İnsan (9)

     Her bir zîhayatın
/ hayat sahibinin hayatında, gayr-i mütenahi / sonsuz gayeler vardır. Bu
gayelerden zîhayata / hayat sahibine ait, ancak binde birdir. Bakî / geri kalan
gayeler, gayr-i mütenahi / sonsuz olan malikiyeti  / sahipliği nispetinde, hayatı icat eden
Zat’a aittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun, küçük bir mahlûka karşı tekebbür
etmeye / kibir ve büyüklenmeye hakkı yoktur. Hakikate nazaran abesiyet /
faydasızlık da yoktur. Çünkü, bir hayatın bütün faydaları, bir zîhayata /
canlıya ait değildir ki, abes / lüzumsuz olsun. Evet, sath-ı arz / yeryüzünde
her sene yapılan ziyafet-i amme-i İlâhiye / Allah’ın bütün mahlûkatı için
verdiği ziyafet; nev-i beşere / insanlara; halife olduğu / yeryüzünde bazı
hususlarda Allah adına ve yine Allah’ın izniyle hareket ettiği için, bir
ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi / yararlanması için değildir.

     İnsanın zihnine
bazen şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de adî / basit, sıradan böcek gibi bir
hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de, semavat / gökler ve arzı
/ dünyayı yed-i kudretine / kudret eline alan Hâlık-ı Zülcelâl / sonsuz
büyüklük sahibi, yaratıcı Allah’a karşı ne meziyet / üstünlüğün ve ne gibi bir
hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?”

     Bu vesvese / şüphe
ve kuruntuya karşı şöyle bir hakikati düşünmek lâzım:

     İnsan, gayr-i
mütenahi / sonsuz acz / zayıflığı ve fakrıyla beraber, Cenab-ı Hakka imanıyla;
kudret, gınâ / zenginlik, bolluk ve izzete / büyük bir şerefe mazhar / nail
olmuş ve kavuşmuştur. İşte bu mazhariyet / bu görüntüden dolayı; insan
hayvaniyetten terakki edip / yükselip ,halife-i zemin / yerin halifesi, yani
dünyadaki tüm varlıklar üzerinde tasarruf edici, yani söz sahibi olmuştur.

     Yine, Cenab-ı Hak;
ihata-i kudret / kudretinin kuşatıcılığı, genişliği ve enginliği ve azameti /
yüceliğiyle; insanın duasını işitir. Hacatını / hacet ve ihtiyaçlarını görür.
Semavat / gökleri ve arzı / yeri tedbir / idare ederek çekip çevirmesi; O’nun
insanı da düşünmesine mâni / engel değildir.

     İmana ait
bilgilerden sonra, en lâzım ve en mühim a’mal-i saliha / salih amellerdir.
Salih amel ise, maddî ve manevî hukuk-i ibada / kulların ve insanların hukuk ve
haklarına tecavüz etmemektir.  Sınırı
aşmamaktır. Hukukullahı / Allah’ın hukukunu da bihakkın / hakkıyla, tamamiyle
ifa etmektir. Ecnebi / yabancılardan alınan maddî bilgiler, sanat ve
terakkiyata / gelişme ve ilerlemelere ait ise lâzımdır. Sefahate / zevk ve
eğlenceye aşırı düşkünlüğe dair ve onlarla ilgili ise muzır / zararlıdır. Bu
Mevcudatın / var olan her şeyin Sahibi, pek büyük bir ihtimam / dikkat ve özen
göstermekte. Mülkünde cereyan eden / meydana gelen her şeyi taht-ı hıfz ve
muhafaza / muhafaza ve koruması altında bulundurmakta. Hâkimiyetinin muhafazası
için, sonsuz bir dikkat sarfetmektedir. Rububiyeti / Allah’ın her zaman her
yerde, her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vererek; onu terbiye ve idare
etmesinde; tam bir intizam ve saltanat vardır. Öyle ki, edna / en basit, en
küçük bir hâdiseyi / olayı, adî / sıradan bir hizmeti bile, yazar ve yazdırır.
İşte bu derece ihatalı / kuşatıcı, ihtimamlı / özenli bir hıfz / koruma kanunu;
elbette âlem-i ahirette / ahiret âleminde yapılacak bir divan-ı muhasebata /
hesapların görüleceği daireye bakar. Şu muhafaza / koruma kanunu, bütün eşyada
/ şeylerde cari / geçerlidir. Böyle olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan İNSAN’a
da şamil olup, onu da içine alır.

     Çünkü,
İNSAN; Cenab-ı Hakkın Rububiyeti’ne / terbiye ve idaresi altında bulundurmaya
ait şuunat / keyfiyet, hâl ve işlere şahit. Ahval / hâl ve durumlarına
tanıktır. Mahlûkat / yaratıkların cemaat / toplulukları içinde; Allah’ın
birliğine dellâl / davet edicidir. Mevcudat / var olan her şeyin tesbihatına /
Allahı anışlarına müşahit / gözlemcidir. Hilâfet-i kübra / en büyük halifelik
ile tekrim / yüceltilmiş ve teşrif / edilmiş / şereflendirilmiştir. İNSAN bu
keramete, bu şerefe nail olduğu / ulaştığı hâlde, kendisini başıboş ve  gayr-i mes’ul / sorumsuz zannetmesin /
sanmasın. Onun da divan-ı muhasebatta / hesapların görüleceği divanda; pek
karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra müstahak olduğu / hak ettiği
yere gidecektir. Evet, kudret-i ezeliyeye / ezeli kudrete nispetle, ölümden
sonra haşrin / mahşere çıkarılmanın gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi
gibidir. Evet, nebatat / bitkiler gibi, insanın da bir güzü / sonbaharı, bir de
baharı vardır. Evet, geçmiş zamanda vukubulmuş / meydana gelmiş olan mu’cizat-ı
kudret / kudret mu’cizeleri, Sâniin / sanatla yaratan Allah’ın bütün imkânat-ı
istikbaliyeye / gelecekteki imkânlara da kadir olduğuna / kudreti yettiğine;
kat’î / kesin şahit / tanık, bürhan / delil ve hüccetlerdir

Biz Niye Böyle Yaşayamıyoruz?

Amerika çok büyük bir ülke ve birbirinden çok farklı hayatların yaşandığı bölgelere sahip.

Büyüklük
ölçüsünü anlamak için Indianapolis’ten Las Vegas’a uçakla 4 saatlik
bir yolculuk
yaparak gidebildiğimizi ve bu iki şehir arasında 3 saat
fark
olduğu anlatmam yeterli olur sanıyorum. Yani bu iki şehir arası
İstanbul’dan İngiltere’ye olan mesafede kadar. Mesafeleri daha uzun olan ve
ancak 10-12 saatlik uçak yolculuğu ile ulaşılabilen ABD şehirleri de var.

Haliyle
tek bir Amerika tasviri yapmak yanlış olur. Bu geniş coğrafyada (biraz abartılı
bir deyişle) “sincapların ağaçlardan inmeden ülkenin doğusundan batısına
gidebileceği” 3 bin km uzunluğa yakın ormanlık bölgeler olduğu gibi çöl
olan bölgeler de var. Karasal iklimin hâkim olduğu bölgeler de Hawaii ve
Meksika Körfezine bakan güney kesim gibi her mevsim ılıman tropikal iklimli
eyaletler de.

****

ABD’de
gezebildiğim eyaletlerde “galiba cennet böyle bir yer olmalı” dediğim
yerler çok oldu.

Amerika’nın
orta kuzey bölgesinde yer alan Indiana, Ohio, Kentucy, İllinois gibi
eyaletler zengin yeşil bitki örtüsü ile kaplı. Şehirler bir kareli defteri
andıran imar düzeni, yatay mimarinin en güzel örneklerinin yer aldığı yerleşim
yerleri ile dikkat çekiyor. Yerleşim yerlerinin içinde oluşturulan göletler ve
sitelerin çevresini kuşatan doğal bitki örtüsü orman içinde yaşadığınız hissini
veriyor.

Eyalet
içinde rastgele saptığınız her yol sizi muhteşem ağaçlar ve arasına
serpiştirilmiş güzel ve bakımlı evlerin arasından geçiriyor. Her yer orman
olduğu halde, bölgedeki çimler sürekli biçildiği ve kuru otlar yetişmesine izin
verilmediği için orman yangını yaşanmadığını öğrendik.

Buralarda
huzur ve dinginlik hâkim.

Orta ve
orta altı gelirli insanlar, bizde ancak çok zenginlerin yaşayabildiği, bağımsız,
bahçeli, garajlı evlerde ve sitelerde yaşıyor. Üstelik bu yerleşim yerleri korunaklı
duvarlar ve güvenlik tedbirlerine ihtiyaç duyulmayan güvenli alanlar. Tabii ki sağlık,
eğitim ve her çeşit tüketim ihtiyaçlarının karşılandığı merkezler de var. Yani
buralar “tam da yaşanılacak yerler.”

Bu
muhteşem güzellikler içinde geçim sıkıntısı hissetmeden, refah ve güvenlik
içinde yaşayanları görünce güzel ülkemin insanları adına üzülüyoruz. Ve “bizler
neden böyle yaşayamıyoruz?”
diye hayıflanıyoruz.

Bu
sakin hayatı canlandıran kültür- sanat faaliyetleri yanında, meraklılarına kumardan
at ve araba yarışlarına kadar çeşitli eğlence sektörü de hizmet veriyor.

************************************

Las Vegas

ABD’de New
York, Chicago ve Las Vegas gibi metropollerde
hayat küçük şehirlerden çok
farklı. Modern mimarinin göklere uzanan kudretli elini hissettiğimiz, paranın
ve teknolojinin göz boyayan ışıltılı yapılarının yer aldığı metropollerde hayat
hızlı ve hareketli.

Mesela Las
Vegas
bir çöl üzerine kurulmuş kumarhaneleri ve eğlence merkezleri ile
meşhur bir kent. Buraya Amerikalılar ülkenin dört bir yanından genellikle kumar
oynamak ve eğlenmek için geliyor. Bu sektörü canlı tutmak için, diğer
metropollere göre, uçak biletleri ve otel fiyatları daha uygun tutuluyor.

Burada büyük
otellerin oda sayıları
2 binli, 4 binli rakamlarla ifade ediliyor. Her
otelin zemin katında binlerce kumar makinesi çalışıyor. Bu makinelerde dönen
parayı tasavvur etmek bile güç. Her otelin içinde ücreti 100 dolardan başlayan
çok nitelikli konser, tiyatro vd gösterilerin yapıldığı salonlar mevcut.

Las
Vegas’ın da içinde bulunduğu Nevada eyaleti Amerika Birleşik
Devletleri’nde kumarın ve fuhuşun yasal olduğu tek eyalet imiş. Caddelerde
revü kızları kıyafetindeki yarı çıplak genç kadınlar ve sık sık duyduğumuz esrar
kokusu
bu hayatın birer parçası gibi.

Las
Vegas’ın, bizim gibi, böyle bir hayata
uzak insanları kendine çekebilen
özellikleri
de var. Burada oteller ve eğlence merkezleri genellikle
dünyanın ünlü mimari eserlerinden ilham alınarak tasarlanmış. Şehirde Venedik,
Paris, New York, Roma
gibi kentlerin sembol binalarının, sokak ve
meydanlarının benzerlerini yapmışlar. Eyfel Kulesi, Venedik su kanalları,
Paris sokakları, Roma’daki Panteon, New York gökdelenleri
karşınıza
çıkıyor. İtalya’daki Aşk Çeşmesinin, ünlü heykellerin, New York’taki
Özgürlük Anıtı
’nın benzerlerini de görebiliyorsunuz.

Şehrin, özellikle de
otellerin sıralandığı The Strip/
Şerit denilen caddenin, gece manzarası ışıl ışıl ve gündüzden daha da
etkileyici. Geceleri caddeler çok hareketli hale geliyor. Caddede giderken bir
otelin önündeki dev bir havuzda su fıskiyeleri ve ışıkla yapılan muhteşem bir
gösteriye, biraz ilerleyince yanardağ patlaması temalı başka bir gösteriye
şahit oluyorsunuz.

Fakat bu
gibi metropollerde daha fazla görünen, diğer şehirlerin merkezlerinde de gördüğümüz
sokaklarda yaşayan evsizler yaman bir çelişki. Bu evsizler (homeless)
için bir çözüm üretilememiş olmasına şaşıyoruz.

ABD’de
yaşayan dostlarımız, “ülkede bir işsizlik sorunu olmadığını, isteyen
herkesin çalışma imkânı bulunduğunu, evsizlerin böyle yaşamasının kendi
tercihlerinin sonucu olduğunu” söylüyorlar.

************************************

ABD’nin Zenginliği

ABD yüzölçümü Türkiye’nin 12 katı kadar. Fakat ABD nüfusu yaklaşık 330 milyon. Yani Türkiye
nüfusunun sadece 3,95 katı.
Bu bakımdan nüfus yoğunluğu düşük.
(Kilometrekare başına ABD’de 33,6 kişi, Türkiye’de 110 kişi yaşıyor.)

Dünya nüfusunun yüzde 4,16’sını teşkil eden Amerikalılar dünyanın toplam
servetinin yaklaşık yüzde 30’una sahipler.
Bu müthiş zenginliğin kaynağı sadece kendi üretim gücü değil, emperyal
bir devlet olan ABD’nin dünya kaynaklarını da sömürmesidir.

Ancak kendi
ülkelerinde,
zenginliğin yanında, uygarlık
adına
ortaya koyduklarına imrenmemek
mümkün değil.

****

Amerikalılar
çevre ve tabiata saygılılar, güvenli ve medeni şehirler yaratmışlar, güvenilir
bir devlet mekanizması oluşturmuşlar. Çok farklı milletlerden gelmiş insanların
bir arada huzur içinde yaşamasını sağlayacak bir sistem kurmuşlar.

Elbette
ABD’de her şey mükemmel değil, her sistem gibi eleştirilecek ve aksayan birçok
yönleri vardır. Ancak kendi ülkelerinden çeşitli sebeplerle kaçan insanların en
çok yaşamak istediği ülkelerden biri olmuşlar.

Çünkü
iyi işleyen bir adalet mekanizması var. Dünyanın en iyi
üniversitelerine
sahipler. Büyük sanatçıları, en büyük bilim insanlarını
yetiştirebiliyorlar. En yüksek teknolojileri üreten şirketleri var.

ABD’nin
kendi içinde zaafları var. Fakat askeri gücü bir yana sadece bu özellikleri
bile daha uzunca bir süre dünyanın bir numarası olabilmelerini sağlayabilir.