·
Türkiye’mizde
paralı aydın ihaneti:
Hiç unutmuyorum; 30.03.1994 tarihinde, daha önce
kurulmuş bir vakıftan dönüşerek kurulan Kemal Kılıçdaroğlu’nun 183 kayıt
numarasıyla Mütevelli heyeti üyesi olduğu TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler
Vakfı) mensuplarından birisi, kuruluşundan hemen sonra bir TV’deki tartışma
programına arzı endam ederek Türklerdeki şehadet kavramına eleştiri
getiriyordu. Devamında Türklerin evlatlarını askere davul zurna eşliğinde
göndermelerini de eleştirerek bunun PKK ile savaşı çözümsüzlüğe götürdüğünü
iddia ediyordu. Tabii kim, hangi tarih, hangi TV; hiç birini hatırlamıyorum.
Google’da aradım, bulamadım; hem uzman değilim, hem de çok vaktim yok ama
birimizin bulmasını çok isterim. Kemal Kılıçdaroğlu’na kapak yaparız. Lakin bu
söylenenler beynime mıh gibi çakılmıştı, ne söylendiğini gayet net
hatırlıyorum. Şoka girmiştim.
Yine bu zamanlarda Fukuyama adlı tarihçi, felsefeci,
SSCB’nin dağılması üzerine 1992 yılında yazdığı “Tarihin Sonu, Son İnsan” adlı
kitabında ‘Tarihin, kapitalizmin zaferiyle sonlandığını’ dile getiriyor, ne alâka ise birden bire Ulus Devlete
atlayarak; “Ulus Devletlerin de sonunun geldiğini, Yeni Dünya Düzeninde Ulus
Devletlerin yerini küresel şirketlerin yöneteceği şehir devletlerinin
alacağını” tüm dünyaya müjdeliyordu. BOP Projesinin de eli kulağında idi. Yani
özetle deyim yerinde ise “Allah, HDP – PKK’ya verdikçe veriyor”, bunlara gökten
felsefe ve proje yağıyordu.
Bu küresel satrançta, değil bir aktör, bir virgül
kadar bile değeri olmayan ve sadece bir lejyoner ordusu olan ve en hatırı
sayılır eylemleri Mehmetçiklerimizi puşt pusularında katletmek olan HDP -PKK’nın
üyeleri kendilerini büyük bir kibirle büyük cengâverler olarak görüyor, her
kalkışmayı toplum yararına bir ilerleme sayan devrim budalası, entel – dantel
solcularda HDP – PKK’ya büyük bir hayranlık ve muhabbetle bakarak karşılıklı
halvet ediyorlardı. İşin ilginç yanı Abdullah Öcalan tam bu sıralarda SSCB’nin
yıkılması üzerine PPK’ya hâkim Marksist ideolojiyi reddetmiş ve post
Modernizm’in devlet sosyolojisindeki ayrıntılı paraleli olan Murray Bookchin’in
tezlerine doğru yelken açıp parti programını buna göre şekillendirmeye
başlamıştı. (İdeolojik Kodlarıyla Kâğıt Üstündeki PKK, Fikret Bila – Doğan
Kitap)
Ve yine o zamanlarda Radikal Gazetesi’nde Fukuyama’nın tezinin sosyal popüler planda
destekçisi olarak post Modernizm özellikle gençler hedef alınarak yoğun bir
şekilde servis edilmeye başlanmıştı. Kökleri Nietzche’ye de dayandırılabilen, İkinci
Dünya Savaşından sonra Martin Heidegger tarafından geliştirilen, sonra da bir
çok felsefecinin katkısıyla bu günlere kadar varlığını koruyarak gelen bu
felsefenin işimize yarayacağı kadar kısaca bahsedersek temel unsurları şöyle
idi:
* “Rasyonalizm (Akılcılık, bilim ile) ile mutlak
hakikate ulaşılamaz. Metafizik gereklidir.
* “İnsan, bilimin egemenliğinden
özgürleştirilmelidir. (Michell Foucault)
* “Mutlak gerçek yoktur. Bu güne kadar doğru
bildiğin her şey yanlış olabilir.”
Mesela Baskın Oran o zamanlar biz Bağımsız
Cumhuriyet Partilileri, Ulusalcı olmamız nedeniyle faşistlikle suçlamış; biz de
kendimizi Emperyalizm varsa Ulusalcılık da vardır diye savunmuştuk. Baskın Oran
bunun üzerine “Zaten emperyalizm de artık yoktur, tedavülden kalkmıştır” demez
mi…
* “Bir kısım insanın diğer insanlara, sosyal
değerlendirmelerle öncülük etmesi ve sonucu her türlü toplumsal hiyerarşik
düzen topluma tahakküm etmektir.” Burada da dönüp dolaşılıp Ulus Devlet modeline
açık açık giydirmeler yapılmaktadır; plan çok büyük!
* “Hedonizm; sonsuz kişi özgürlüğü, sonsuz zevkçilik.”
Toplum umurunda olmasın, istediğin zevki tadabilmen senin en temel hakkındır
(!) Hâlbuki Hegel ne demişti: “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.”
* “Mikro Milliyetçilik: Senin esas kimliğin rengin
dokun alt kimliğindir, bunun üzerine başka bir kimlik giydirilmesine izin
verme.” “İki kişinin, üçüncü bir kişinin mesela sorunları hakkında düşünüp
üçüncü kişiye çözüm önerilerinde bulunması tahakkümdür, toplum mühendisliğidir.
Her koyun kendi bacağından asılmalıdır.”
* “Herkes kendi bahçesini tanzim ederse, evinin
önünü süpürüp temizlerse hiçbir toplumsal mücadeleye gerek kalmaz.” Yukarıda
demiştim ya, bu HDP – PKK’ya gökten
felsefe yağıyordu diye..
90’lı yılların ortası ve sonu arasında Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan kızımdan bu öğretileri duyup
kızımla tartışmaya başlamıştım. Benim anladığım kadarıyla bu propaganda PKK’nın
kültür kolu olarak üniversitelerde görevli militanlar tarafından örgütlü ve
yoğun bir şekilde yapılıyordu. Özellikle Ulus Devletimiz bir takım argümanlarla
yanlış kurulmuş denilerek çürütülmeye çalışılıyordu. Gençler nerede ise Ulus Devlet
kuramcısı, profesör sosyologlar olmuşlardı. Ayrıca Büyük Ata’mız net olarak
reddediliyordu. Bir gün Ankara’ya kızımı ziyarete gittiğimde bir akşam beni
devam ettiği bir binanın bir katında kurulu Özgür Üniversite dedikleri bir yere
ders dinlemeye götürdü. Gittim, şok geçirdim. Dersin hocası SBF’de de ders
veren o zamanın tanınmış bir ismi idi. Aleni PKK propagandası yapılıyordu.
Dersi dinledim. Belki kızımın zihnini kırabilirim umuduyla dersin sonunda
alelacele hocanın yanına gittim ve sordum:
–
“Hocam, bizim Kurtuluş Savaşımız bizim haklı bir
savaşımız mı idi?”
–
Hoca boş bulunup “Evet, tabi ki” diye yanıtladı.
–
Ben tekrar sordum: “Peki Hocam, bizim Kurtuluş
Savaşımızda ölen Yunan gençleri insan
haklarına uygun bir biçimde mi öldü”
–
Hoca şaşırdı, ben devam ettim: “Hocam, savaşta insan
haklarından bahsedilemez, her savaşın
bir suçlusu vardır ve bu savaş PKK’nın haksız bir
savaşıdır.”
Sonra kızımı alıp götürdüm. Ama kızımı çakalların ortasında
bırakarak İzmir’e geri döndüm ne yazık ki.
Bu paralı aydınların çoğu kendine ‘Solcu’ diyor ve
Sosyalist Enternasyonali kâbe diye görüyor.
Kardeşim, Avrupa Sosyalist Enternasyonal’inin
kendisi bir emperyalist örgüttür. Üye ülkelerin Sol iktidarlarında da silah
sanayicileri ve tüccarları gerçek iktidar olup bu silahları satabilmek için her
türlü savaşı körüklemektedirler. Sen
kendine niye Solcu diyorsun; Sen Solcu falan değilsin.
Şimdi sen de “Kim Solcu” diye soracaksın tabi ki. Pekâlâ;
mesela Dr. Hikmet Kıvılcımlı Solcu, Sosyalist ama sen değilsin. Mesela ben
Sosyalistim, sen değilsin. Ama sen kendine Solcu diyor ve bu örgütün fonlarını
cukkalayıp görüşlerini de millete kakalıyorsun. Bu arada en demokrat, insan
haklarına en saygılı, en barışçı sen oluyorsun, sen; yersen.
Bunların İstanbul’da bir Habitatı oluşmuş. Sanatsal,
kültürel, ekonomik hâkimiyet merkezleri de kurmuşlar. AB, Soros Fonları da
bunlardan geçiyor. PKK’nın nasıl olduysa, mutlaka hangi kodaman istihbarat
örgütlerince nasıl izin verildiyse artık, hayret bir şekilde Avrupa Mafyası
uyuşturucu trafiğine dalması sonucu ellerinde halen güçlü ganimetler kaldığı
için PKK Fonları da güçlü bir şekilde işe yarıyor. Canan Kaftancıoğlu, Tunç
Soyer ve bissürü kişi de bu Habitat ürünü olabilir.
“”Esasen
ben bunu FETÖ örgütlenmesine benzetiyorum.
Büyük bir azim ve kararlılıkla, bir merkezi plan dahilinde çalışıyorlar.
Milliyetçilik, Vatanseverlik, Kamusalcılık, ayaklar altına alınmış, Bunlar
meydanı boş bulmuşlar, barışçı, demokrat sahte yüzleriyle, Sivil Toplum
Örgütlerinde, Meslek Odalarında, vb her yerdeler. Her demokratik direnişte,
Boğaziçi Üniversitesi direnişinde vb her yerde bayrak gösteriyorlar.
Atatürk Milliyetçisi,
Vatansever bir Gençlik Örgütlenmesi gerekir, neredesin Sn. Akşener.””
Sonuç olarak zihinsel kalite ve birikim olarak
yetersiz bir sürü güruh, TV ekranlarında boy gösteriyor; sürekli beyinlerimiz
yıkanıyor. Turgut Özal zamanında öyle bir özelleştirme propagandası yapılmıştı
ki sokaktaki sıradan bir adam işsiz kalacağını bile bile özelleştirmeyi
savunuyordu. Özelleştirmeye karşı
çıkanları adeta dövüyorlardı. Rahmetli Mümtaz Soysal Hocamız ne kadar yerden
yere vurulmuş, ne dayaklar yemişti; yemiştik. Şimdi de HDP’ye laf söyleyenler
neredeyse dayak yiyecekler.
An itibariyle Halk TV, en demokrat Merdan
Yanardağ’ın Tele 1’i, HDP Propaganda Merkezi olmuşlar. ‘İBB Seçimlerini HDP
kazandırdı’ düzmece şehir efsanesini her gün millete yutturup beyin yıkama
seanslarındalar. Şimdi de gelecek seçimin merkezine HDP’yi koymuşlar, gelecek
seçimleri HDP üzerinden dizayn etmeye çalışıyorlar. Enver Aysever, Ayşenur
Aslan, Merdan Yanardağ; “HDP’siz OLMAAAAAAAAZ” diye çığırıp duruyorlar. Ama
nedense, mesela Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu vb.ler bu cazgırların karşısında
suspus oturuyorlar. Ama Nihat Genç, eğrisiyle doğrusuyla, yalnız köşesinde,
dimdik ayakta kılıcını sallıyor; artık kime değerse.
Geçenlerde beyaz saçlı, sevimli yüzlü, bence özel
olarak seçilmiş, ilk defa gördüğüm bir HDP’li ekrandan gözümüz gözümüze bakarak
sözde Kürt sorununu, eşit yurttaşlığı, barışı – kardeşliği çok tatlı dille, çok güler yüzle anlatıyordu. Tam
bu günlerde de Pençe – Kilit Harekâtında şehit düşen Mehmetçiklerimizin şehit
haberlerini bir vazife bilip hemen yayınlayan cesur, dürüst, vatansever gazeteci
Müyesser Yıldız’dan ard arda alıyorduk. Hemen bir fıkra geldi aklıma; kimse
kusuruma bakmasın ama:
Eskiden Köyün birinde birkaç arkadaş eşeğin birine
sırayla tecavüz ediyorlar. Sırası gelen birisi, eşeğin kulağına bir şeyler
fısıldamış, yanağından öptükten sonra eşeğe tecavüz etmiş. Bunun üzerine arkadaşı
“Bunu niye yaptın, eşek bundan ne anlar” demiş. Arkadaşı yanıt vermiş. “Olsun
anlamasın, ben insanlığımı yapayım da.” Ben bu fıkrayı hatırlayınca, ekrandaki
bu HDP’li bizi eşek yerine mi koyuyor acaba diye kendime sordum ister istemez.
Aslında, bence durum çok vahim. Millet olarak bir
propaganda ablukası altında beynimiz yıkanmış, şartlanmış; öğrenilmiş
çaresizlik içindeyiz. Etnik Kürt milliyetçileri, HDP – PKK’nın asıl planı başka;
Türkiye’mizi bölemeyeceklerini biliyorlar. Hedefleri Türkiye’mizi,
Kürtleştirmek. Aysel Tuğluk, geçmişte “En büyük Kürt ili İstanbul” dememiş miydi?
Bunlar, tüm Türkiye’yi istiyorlar. İki uluslu, iki resmi dilli bir devlet
istiyorlar. Millet İttifakı, Altılı Masa önermesiyle eğer HDP desteği ile RTE’yi
devirirse bütün bunlar önümüzdeki dönemde yeni Sevr maddeleri gibi TBMM’de
tartışılacaktır.
Bu plan mutlaka ama mutlaka bozulmalıdır, ama
nasıl? Hemen, SSCB bilgini Pavlov geldi aklıma. Pavlov, İkinci Dünya Savaşı
öncesinde köpekler üzerinde yaptığı deneylerle Şartlı Refleks kuramını bulmuş
ve bu buluş üzerine Nobel ödülü kazanmış bir bilgindir. Çok kısaca; deney
köpeklerine zil sesi ile birlikte et veriliyor; köpek hemen mide salgısı
üretiyor ve salyaları akmaya başlıyor. Bu böyle bir müddet sürüp gittikten
sonra et vermeyip sadece zili çalsa da köpek hemen mide salgısı üretiyor ve
salyaları akmaya başlıyor. Ancak bir gün laboratuvarı sel basıyor, köpeklerin
bir kısmı telef oluyor; ancak o da ne, daha önce şartlı refleks kazanmış
köpeklerin bu refleksleri şok etkisi ile olacak, kayboluyor.
Sn. Akşener; durum vahim. Herkes bir şartlı refleks
etkisi altında, HDP deyince akıl, mantık uçup gidiyor. Topluma bir şok etkisi
gerek. Aylar önce, HDP’yi PKK ile eş tutuyorum diyerek bu şok etkisini bir
nebze yaratmıştınız. Millet aldığı huzurlu nefes için size teşekkür etmiş bunu
seçmen anketlerde oy oranı olarak size sunmuştu. Şimdi yine daha güçlü bir şoka
ihtiyaç var. Vatanın bekası için hesabı kitabı bırakın. “HDP’nin, canı
cehenneme! HDP ile yapılan hesap kitap bizi zerre kadar ilgilendirmez, kim ne
hali varsa görsün” deyin lütfen.
İspanya’da
yapılan NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
bir hareketi gündem oldu. Erdoğan salona girerken sol yanında oturan
İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un arkasından sessizce yaklaştı ve İngiliz
Başbakan’ın omuzuna dokundu. Johnson irkilerek arkasını dönerken omuzundaki
Erdoğan’ın elini bir refleks olarak itti. İki lider daha sonra
tokalaştılar.
Erdoğan’ın
hareketi bizim gibi Akdeniz veya doğu toplumlarında bir samimiyet ve yakınlık
gösterisi olarak kabul edilir. Oysaki Avrupa ve ABD’de bu türlü yakın
temaslar bir tehlike algısına yol açıyor.
ABD’ye
ilk gittiğimizde orada yaşayan Türk dostlarımız bu konuya dikkatimizi
çekmişlerdi. Zaten sosyal hayat buna göre tanzim edilmişti. Mesela bir mağazada
kasada, bir ATM’de, bankada veya başka bir kuyrukta olanlar ile işlem yapanlar arasında
en az 3 metrelik bir mesafe bırakılıyordu.
Fakat ben
de R.T. Erdoğan’ın yaptığı gibi bir hata yaptım: Sorduğum bir soruya güler
yüzle cevap veren bir polise teşekkür ederken, hafifçe polisin omuzuna dokunmak
gafletinde bulundum. Polis irkilerek derhal elini belindeki silahına doğru
götürdü. Yüzümdeki tebessümü ve mesafeyi artırdığımı görünce normale döndü.
Günlük
hayatta, milletler arası kültür farkından kaynaklanan, birçok farklı davranış
kalıbı var. Bizim gibi toplumlarda samimiyet göstergesi olarak erkek
erkeğe ve kadın kadına sarılma veya yanaktan öpüşme tercih edilir. SSCB
döneminde, sosyalist erkek devlet liderlerinin dudaktan öpüşme (Sosyalist
kardeşlik öpücüğü) geleneği vardı.
Batı’da ise aynı cinslerin
sarılması ve öpüşmesi eşcinsellik olarak algılanır. İş ve diplomatik
ilişkilerde sadece tokalaşma ile selamlaşılır. Doğu toplumlarında
erkekler bir başka erkeğin kendi eşine iltifat etmesi ve öpmesini hoş
karşılamazlar. Fakat Batılı erkekler bunlardan mutlu olur.
Bu tür kültür
farklarına dikkat etmemek ilişkilerde sıkıntıya yol açabiliyor.
****
Dünyanın en kıdemli devlet başkanı olan CB Erdoğan’ın Batılıların bu refleksini öğrenmemiş
olması mümkün değil. Ama düşünmeden, refleks olarak ortaya çıkan söz ve davranışlarına
mâni olamıyor.
Erdoğan’ın birbirine zıt tutumlarını anlamamız için bu davranışı bir örnek olabilir.
Bazen sonradan
öğrendiği kural ve gerçekleri bazen de bunun yerine yetişme tarzının kodlarına
yazdığı davranış biçimlerini yansıtıyor.
Bir gün
“Lozan devletimizin tapusudur” diye Lozan Antlaşmasına övgüler düzerken,
başka bir gün “Lozan hezimettir” tezini savunan, Atatürk’e hakaretler
eden “Fesli Kadir” gibi cümleler kurabiliyor.
***************************
Mahremiyet ve Güvenlik Alanı
Daha
önce bir yazımda da yazdım. “ABD’de herkes kişiler arası ilişkilerde
mahremiyet veya güvenlik alanı denilen bir mesafeye çok özen gösterir.”
Kişilerarası
ilişkilerde alan kavramını 1966 yılında ilk defa tanımlayan Edward Hall
bu alanı dört kademede tasnif etmiş:
Mahrem alan denilen,
ten temasını da içine alan, bedenimizden en fazla 45 cm uzaklığa kadar
olan bu alana ebeveyn, eş, sevgili, çocuk gibi yakın ilişki içerisinde
bulunulan kişilerin girmesine izin verilir. Bu alanın istenmeyen bir
kişi tarafından kullanılması tehdit olarak algılanmaktadır. İnsanlar bu
alanda seçmediği veya izin vermediği kişiler ile uzun süre birlikte
olduklarında rahatsız olurlar ve hatta öfkelenirler.
Kişisel Alan denilen ve
yaklaşık olarak 45 cm’den 120 cm’ye kadar olan bir alanı kapsayan bu
bölge dostların, arkadaşların, yakın bağlantıda olunan ve hoşlanılan
kişilerin kullandığı alandır.
Sosyal Alan yaklaşık 120
cm’den 2 m’ye kadar olan bir mesafeyi içeren bölgedir. Kişisel olmayan
ilişkilere ve nezaket ilişkilerine ayrılmıştır. Yeni tanışılan ya da az
tanınan kişiler ile iletişimde bulunulan sosyal aktivitelerde, resmi işlerin
yürütüldüğü iş görüşmelerinde, alışverişte vb. durumlarda kullanılır.
Kamusal Alan ise 2m’den
daha uzak bir alanı ifade etmektedir. Tanınmayan kişiler topluma açık olan
bu alanda tutulmaktadır.
***************************
Amerika’da Binalar
ABD’de şehir
merkezlerinin haricinde konutların büyük çoğunluğu tek veya iki katlı, garajlı
ve bahçeli müstakil evler. “Apartman” olarak adlandırılan binalardan oluşan sitelerde
ise 4 katı geçen pek yok.
Burada,
diyelim ki 300-500 villalık, bir site yapılacağı zaman önce arazinin altyapısı
yapılıyor. Tüm yol, elektrik, su, kanalizasyon gibi altyapı işleri
bitirildikten sonra, binalar hemen zemin üzerine hazırlanan düz bir temel
üzerine monte ediliyor.
İşte bu
tür konutlar, tamamen ahşap taşıyıcı kolon ve kirişlerle imal ediliyor. Duvar
panelleri sunta benzeri hafif malzemelerle yapılıyor. Tabi ki bu panellerin
aralarında ses ve ısı yalıtımını sağlayan malzeme kullanılıyor. Kolon ve
kiriş olarak keresteler ve diğer ahşap malzemeler ilaçlanmış ve özel
işlemden geçirilmiş oldukları için en az yüzyıl dayanabiliyormuş.
ABD’nin
gezdiğimiz bölümlerinin çoğu ormanlık araziler. Yüzlerce km yol
gidiyorsunuz en küçük bir tepeye rastlamadığınız dümdüz arazilerden
bahsediyorum. Taş çıkarılabilecek bir coğrafya değil burası. Bu bakımdan ahşap
malzemelerin tercih edilmesi anlaşılabilir bir durum. Hatta şehir
merkezi dışındaki yaygın yerleşim yerleri arasında elektriğin havai hatlarla
taşınıyor ve direklerinin çoğunun ahşap oluşu bizim için şaşırtıcı idi.
İnşaat
malzemeleri son derece hafif olduğu için depremlerde konutların yıkılma
riski son derece düşük, hele hele evlerin yıkılmasıyla oluşan ölümler çok
az.
Ancak
böyle binaların yangın ve özellikle de ABD’de sıkça görülen hortum ve
kasırgalarda dayanıklılığı az. Haberlerde gördüğümüze göre, hortumlarda bu tür
evler karton gibi savruluyor.
Mesela
geçen sene Kentucky ve komşu eyaletlerde etkili olan hortum ve
kasırganın etkisiyle 100’e yakın kişi ölmüş, 300 bin kişi de bir süre
elektriksiz kalmıştı.
ABD bu tür felaketlere uygun
çelik konstrüksiyon gibi teknolojileri gökdelenlerde ve konut dışı inşaatlarda
uyguluyor. Fakat konutlarda neden yaygınlaştıramamış olduğunu öğrenemedim.