17.2 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 303

Çünkü

Bir
vesile ile Avrupa ülkelerine gidip gelenler, döndüğünde öve öve bitiremez,

Gezip
gördüğü ülkeyi,

Bu
durum Avrupalıların bizlerden daha iyi olduğundan mı kaynaklanır? Tabi ki hayır!

Herkes
bilir ki Müslümanların yaşadığı ülkelerde merhamet duygusu ve yardımlaşma!

Avrupa’dan kat kat fazladır!

Yetenek
ve çalışkanlık konusunda da öyle!

Bir
Müslüman ile bir Hristiyan’ı ya da başka inançlara sahip birini TEKE – TEK her
hangi bir konuda kıyasladığınızda,

Müslümanın
insani artıları fazladır.

En azından aşağı
değildir!

***

Buna
rağmen “Müslüman” ülkelerde durum NEDEN
böyledir!

Birebirde
kimseden aşağı kalmayan Müslümanlar!

Neden
bir araya geldiklerinde düzelmek yerine “bozulur”!

Neden,
yönettikleri ülkeler;

İstikrar,
güven, eşitlik ve adalet bakımından sürekli eleştirilir!

Dinleri
Adaleti emrettiği halde!

Çünkü!

***

Çünküsü
şu!

Avrupa
ülkelerinin pek çoğunda sistem ve kurallar var, “Müslüman” olduğu iddia edilen
ülkelerin pek çoğunda varsa bile,

Merhum
İbrahim Erkal’ın söylediği gibi

Yokluğunda varlığını
özlemem gerekirken

Varlığında yokluğuna Hasret
bıraktın!!!

Mealen,
varlığı bir dert yokluğu yara!

***

Öyle
olduğu için de bu coğrafyalar da yaşayan insanlar tuttuğunu koparan, olmazı
olduran “nitelikli bireysellik yerine” güçlü
bir bütünün parçası olmak

Kurnaz,
işini bilen, gemisini yürüten insanlar olmak zorunda hisseder kendini!

Hakkı
yenmesin diye hak yer, kurallara
uyulmayacağına inandığı için kurallara uymaz
, kendince gerekçelerle!

Gözü
açık ol, işini bil diye büyütür çoğu ana baba çocuğunu!

Çünkü
gözü açık ve anasının gözü biri olmazsa onu koruyacak bir sistem ve kurallar
bütünü olmadığını düşünür!

Hele
mahkemelik falan olursa, Allah asıl o
zaman yardım etsin!

***

Sistemi
olan ülkelerde gözü açık olan da yumuk olan da korunur, yasalar tarafından!

Yüzlerce
yıl değişmez, sadece güncellenir çağın ihtiyaçlarına göre,

O
ülkeler sadece kendinden olmayanı sömürür, kendi vatandaşı olmayanı, çünkü kendi halkını sömürmek bir nevi
kapitalizmde ensest ilişki gibidir.

Aile
içinde değildir Avrupalının haksız uygulamaları!

***

Sen
alacağını unutsan da seni arar bulur bir
kamu görevlisi
.

Senin
hakkın olmayan bir şeyi veremeyecekleri gibi, hakkın olanı da alamaz senden.

Devletin başındakiler
senin dostun ya da düşman olsa bile!

Kanunlar
izin vermez böyle şeylere!

Misal
yarı cahil biri çevresi geniş, partisi güçlü diye belediye meclis üyesi olup ne yolun nereden geçeceğine ne de bir
arsaya kaç kat yapılacağına karar veremez!

Kendinin
ve ya kendinden olanların çıkarlarına göre!

“sadece”
Mühendisler karar verir böyle şeylere!

Dere
yatağından ucuza arsa alıp sonra orayı imara açtıramaz bir Avrupalı, şehir ve
bölge planlamacıları yetkilidir o konularda!

Okumuş
insanlar önemlidir yani, hatta hangi üniversiteyi okuduğu kaç puanla bitirdiği
dahi!

Birinci olanın yerine
mülakatla 800 üncüyü almazlar işe!

Neye
inandığının, kime oy verdiğinin önemi yoktur, işinde uzman olması yeterlidir!

Gerçi bunlar çok küçük
örnekler ya neyse!

 

***

Velhasıl
kelam.

Avrupa
da devleti yönetenler dahil herkes için geçerli olan sistem ve kurallar,

“Müslüman” olduğu iddia edilen ülkelerde “umumiyetle” güçlülerin, yönetenlerin ve yönetenlere yakın olanların lehine diye
düşünülür!

***

Tıpkı
bir zamanlar KİLİSE hakimiyetin de ki Avrupa’nın, Rönesans öncesi orta çağ dönemi
gibi.

Onlar
da eskiden sömürmüş kendi milletlerini!

İNCİL
ve Hz. İsa adına diye diye!

Tanrı bizimle beraber
demişler!

Tanrı böyle istiyor
demişler!

***

Çünkü…

İnsanoğludur
nihayetinde, dur diyen bir sistem olmazsa yapar!

Medeni
insanlar ülkelerini duyguları ve inançları
ile yönetmez.

Duygular
ve inançlar kişinin kendini yönetmesi iyiye iyiliğe yöneltmesi içindir, değişkendir.

Duygular
ve inançlar kişiye göredir, herkes de aynı olmaz etkisi, kitle yönetim biçimi değildir.

Bünyesinde
yaşadığı kişiyi “kişileri” iyiliğe yöneltemeyen duygu ve inanç, yönetim
biçimi olduğu zaman da iyilik güzellik olmuyor o coğrafyalarda!

Aslında,
peygamberlerin yaşantılarında dahi çokça örnekleri var hadislerinde de,

Hem
Allah da gönderdiği kutsal kitaplarda çokça öğütler ya!

Okunduğu kadar anlaşılsa
keşke!

Aksi
halde, saygı da kalmaz inanan da, İyiliğe güzelliğe götürmesi gereken şeylere!

Beğenmeyen
çeksin gitsin demek de en kötüsü bence, iyiler gittikçe daha iyi olmayacak
kalanlar!

Çünkü!

Öyle işte.

Ebulfez Elçibey “24 Haziran 1938 – 22 Ağustos 2000”

0

Milli Düşünce Merkezi kurucusu ve
yazarı Prof. Dr. İskender Öksüz “Sıkıntı
Krallarda Değil Kralcılıkta
” başlıklı son yazısında: “Sonuçları değiştiren krallara, komutanlara, devrimcilere, fikir adamlarına,
sanatçılara, her birine tek tek hak ettikleri krediyi verelim. Onları sevelim,
gelecek nesillere de öğretelim ve sevdirelim. Burada bir sıkıntı yok. Zaten
millet böyle doğar, medeniyet böyle yükselir
.” Diyor ve çok haklıdır.

                Metehan
dan Mustafa Kemal Atatürk’e uzanan Türk tarihi sürecinde birçok Türk
kahramanının, ilim adamlarının isimlerine rastlarız ancak bu isimleri gelecek
kuşaklara yeterince tanıttığımız inancında değilim. Tarihini bilmeyen, atasını
tanımayan nesiller; korkak, pısırık, yabancı hayranı ve köksüz bir ağaç gibi ayakta
duramaz en ufak bir esintide devrilir.

                Bu
yazımda sizlere elimden geldiği kadar Azerbaycan’ın ünlü şairi Bahtiyar
Vahapzade’in: “Bir kere yükselen bayrak,
bir daha inmez
” sözünün timsali ömrü boyunca kendisini Türklüğe, Turan’a
adayan büyük insan Ebulfez Elçibey’i
tanıtmaya çalışacağım.

                Başkalarını
bilmem ama şahsen ben Enver Paşa ile Elçibey’i kahramanlık, Türklük aşkı ve
Turan Ülküsü konularında birbirlerine çok benzetirim. Ancak ne yazık ki tarih
ve kader bu iki idealist kahramanda olduğu gibi her zaman yüzlerine gülmedi.
Kafkas Orduları Komutanı Enver Paşa, Çegan tepesinde 4 Ağustos 1922 günü öyle
üzeri Rus ordularıyla çarpışırken şehit oldu, Elçibey ise Azerbaycan Türklüğüne
daha uzun yıllar hizmet etmesi gerekirken sırf kardeşkanı dökülmesin diye
Cumhurbaşkanlığının birinci yılında istifa ederek Nahcivan’daki köyü Keleki’ye
çekildi.

                Ebulfez
Elçibey’i 1999 yılında Kocaeli-Körfez İlçesinde Belediye Başkanvekiliyken belediyeyi
ziyareti esnasında tanıdım. Alnındaki ve yüzündeki çizgiler hayatı boyunca
çektiği sıkıntıları, tutsaklıkları ve çileleri resmediyordu.

                Konuşurken
kendinden emin, kararlı kelimeler ağzından usta bir şairin şiir nağmeleri gibi
dökülüyordu. Belediyenin hatıra defterine ziyaret sebebini açıklayan bir yazısının
altına ince uzun parmaklarıyla imzasını atarak sohbete devam ettik.

Elçibey için ne kadar yazı yazsak
gene de az gelir. Böyle büyük bir şahsiyetin hayat hikâyesini sözü fazla
uzatmadan kaynağından öğrenelim.

Kendisini rahmet ve şükranla
anıyorum, ruhu şad olsun.

1. Ailesi ve Kökeni*

Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti sınırları içindeki Ordubad ilçesinin Keleki
köyünde[1] 24
Haziran 1938’de dünyaya gelen Ebulfez Elçibey’in[2] babası
Güney Azerbaycan Türklerinden Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu’dur. Baba tarafından kökü
Safevi Devleti’nde önemli görevler üstlenen seyid bir aileye dayan­maktadır.[3] Annesi,
Aliyeva Mihrinisa Caferkızı ise Anadolu’dan göç ederek Keleki’ye gelen
“Kasımlılar” ailesine mensuptur. Piravdan’da dünyaya gelen Mihrinisa Hanım ve
ailesi, Ermeni saldırıları nedeniyle Nahçıvan’a göç etmek zorunda kalmıştır.
Oldukça zor şartlarda gerçekleşen bu göç sırasında, donma teh­likesi atlatan Mihrinisa
Aliyeva’nın soğuktan donmak suretiyle kangren olan parmaklarını balta ile
keserek hayatta kalmış ol­ması, Ermeni mezalimi neticesinde göç eden Türklerin
ne şart­lar altında hayatta kaldıklarını gösteren elim bir olaydır.[4]

Keleki’de Bünyad adında bir akrabası ile evlenen Mihrinisa Aliyeva’nın bu
evlilikten İbrahim ve Murat adında iki oğlu ol­muştur. Daha sonra ilk eşinin
vefatı ardından amcasının isteğiy­le Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu ile evlenen
Mihrinisa Hanım’ın bu evlilikten de Almurad ve Ebulfez adında iki oğlu dünyaya
gelmiştir. Mihrinisa Aliyeva’nın anlattığına göre; Elçibey’in do­ğumu sırasında
bir kurt köye gelerek ulumaya başlamış, köylü­lerin kurdu vurmak istemesi
üzerine de babası, “dokunmayın bu bir elçidir” diyerek onları engellemiştir.
Uluyan kurt Elçibey’in doğumu sonrasında köyden uzaklaşmıştır.[5] Elçibey’in
babası Aliyev Kadirkulu, 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı’na katılmak için
memleketinden ayrılmış ve kendisinden bir daha haber alınamamıştır.[6]

2. Eğitim Hayatı

Babası Aliyev Kadirkulu’nu yitirdiğinde henüz beş yaşın­da olan Ebulfez
Elçibey, oldukça zor şartlar altında eğitim haya­tına atılmıştır. Önceleri
kolhoz işçisi olan dayısının yanına yer­leşen Elçibey, sekiz yaşına geldiğinde
Keleki’de ilkokul bulun­madığı için yedi yıl boyunca Unuskend okuluna devam
etmiş­tir.[7] 1955
yılında bu okuldan mezun olan Elçibey’in artık köyü­ne 25 km mesafede bulunan
Ordabad’da eğitim görmesi gereki­yordu. Ancak maddi imkânsızlıklar ve ilçe
merkezinde tanıdık kimsesinin bulunmuyor olması, Elçibey’in eğitim hayatını
zora sokmuştur. Birçok akranı gibi eğitimine nihayet vermekten son anda
kurtulan Elçibey, akrabalarının desteği ve özellikle de an­nesi Mihrinisa
Hanım’ın çabalarıyla Ordubad’da bulunan 1 Nolu Lise’ye devam etmiştir.[8]

Bu başlangıç milliyetçi bir Türk aydını ve Azerbaycan siyasi tarihinin
önemli figürlerinden birisi olma yolunda onun adına kritik bir aşamadır. Çünkü
1955-1957 yılla­rı arasında devam etmiş olduğu 1 Nolu Lise, gerçekten de
Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti’nin en iyi eğitim veren kuramlarından birisi
durumundadır.[9] Ancak
komünist rejimin baskıları ve propagandist tutumu nedeniyle Sovyet işgali
altında yetişen her Türk genci gibi, Elçibey’in düşünce dünyasına ve
fikriyatına da ket vurulmak istenmiştir. Onun kimlik arayışı ve Türklük
şuurunun farkına varması ise etrafındaki bir avuç Türkçü aydın sayesinde
olmuştur. Elçibey, genç yaşta olmasına rağmen fikri­yatında beliren Türklük ve
Türkçülük bilincini 24 Aralık 1994 tarihinde Azadlık gazetesinde yayımlanan
“Azerbaycan Aydın­ları” adlı yazısında şöyle dile getirmektedir:

“…Üçüncü sınıfa kadar atalarımızı Medyalı, kendimizi ise Azerbaycanlı
sanıyordum. Türk olduğumuzu bilmiyordum. Sınıf ve yurttan arkadaşlarım Malik
Mahmudov ile Zakir Memmedov’la ayrı görüşteydik. Ben Türk değil Azerbaycanlıyım
diyordum. Onlar ise ‘Türk’sün, Türk’üz ancak bu tarih kitapları seni kandırmış’
diyorlardı. Aldandığımı bu kişilerin de yardı­mıyla üçüncü sınıfta anladım.”[10]





















Ebulfez Elçibey, 1992 yılının Mayıs ayında
Bakü’de parlamento binası dışında destekçilerine hitap ediyor

Elçibey’in Marksist ideolojiden sıyrılarak milliyetçi bir Türk genci olarak
yetişmesinde yakın çevresinin çok büyük etkisi olmuştur. Gerek mensup olduğu
ailenin dini bütün kimse­lerden oluşması, gerekse de fikir alışverişinde
bulunduğu dost­larının telkinleri sayesinde bir büyük dava adamının yetişmesi
için uygun bir ortam meydana gelmiştir. Annesi Mihrinisa Ha­nım ve halasından
çocukken dinlediği Dede Korkut Hikâyeleri onun hayal dünyasını zenginleştiriyor
ve Türklüğe olan muhab­betini perçinliyordu. O bu hikâyeler arasında özellikle
Melik Mehmet Destanı’nı dinlemeyi seviyordu.[11] Ayrıca
Elçibey’in doğduğu köyde Oğuz geleneği olan “aşık musikisi” çok yaygındı ve
Elçibey bu kültür ile yetişmişti.[12] Gençliğinde
zorla eline tu­tuşturulan Marksist safsatalara[13],
söndürülmek istenen Türklük ateşine ve unutturulmaya çalışılan geçmişine
rağmen, kader onu kaçınılmaz bir şekilde Türklüğe ve bağımsızlığa giden o kutlu
yola doğru sevk etmiştir. Elçibey, Marksist ideolojinin kıskacından nasıl
kurtulduğunu “Azerbaycan Aydınları” adlı yazısında şu şekilde dile
getirmektedir:

“…Bazı öğrenci arkadaşlarımızla ikinci sınıftayken Stalin’in alçak, işe
yaramaz, gaddar bir manyak olduğunu görmüş ve ondan nefret etmiştik. Üçüncü
sınıfta ise Lenin’in gerçek yü­zünü görmüş; eserlerini okuyup tahlil etmiş ve
resimlerini du­vardan söküp çıkarmıştık. Bir zamanlar Lenin ve Stalin’i tenkit
edenlerle tartışan bizler, Lenin ve Stalin’i kendi aramızda red­detmiş ve
Marksizm ile sosyalizmin boş bir ideoloji olduğunun farkına varmıştık.”[14]

Liseden 1957 yılında mezun olan Elçibey, artık kariyeri adına önemli bir
yol ayrımına gelmişti. Ya tahsiline burada nok­ta koyup memleketine dönecekti,
ya da başladığı işi sonuna kadar sürdürüp üniversite öğrenimine başlayacaktı.
Annesi ve kardeşlerinin desteğiyle ikinci yolu tercih eden Elçibey bu amaç için
Bakü’ye doğru hareket etti.[15] Elçibey
ortaokula devam ederken, Azerbaycan Devlet Üniversitesinde Şarkşinaslık Fakül­tesi
daha henüz kuruluş aşamasındaydı. Elçibey bunu öğrenir öğrenmez bu fakülteye
girmeyi hedeflemiş ve planlarını bu doğ­rultuda yapmıştır. Kontenjanı on bir
kişi ile sınırlı olan bu fakül­teye doksan kişi başvurmuştur.[16] Elçibey
bu kişiler arasından seçilerek 1957 yılında Baku Devlet Üniversitesi Şarkiyat
(Doğu Bilimleri) Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydo­lur.[17] Bu
tercihinde daha Ordubad’da iken manevi dünyasına tesir etmeye başlayan Türk
milli kültür mirasının bir dönem Arap dili ile yazılmış olan kaynaklarına inme
arzusu etkili ol­muştur.[18] Diğer
yandan aynı üniversitenin Türkoloji bölümüne neden kayıt yaptırmadığını da en
yakınında bulunan kişilerden Hanım Halilova şöyle dile getirmektedir:

“Elçibey’in kayıt yaptırdığı üniversitede Türkoloji bölümü vardı. Ancak
Sovyet döneminde bu bölümü bitiren herkesi Tür­kiye’ye yollamıyorlardı. Arap
Dili ve Edebiyatı bölümünü biti­renleri ise Arap ülkelerine mütercim olarak
gönderiyorlardı. Elçibey’in esas amacı ise yurt dışına çıkıp Türkiye ve 1918 yı­lında
bağımsızlığını kazanan Azerbaycan hakkında bilgi topla­maktı. İşte bu nedenle
bilinçli olarak Arap Dili bölümünü tercih etti”.[19]

Elçibey’in üniversite yılları hem ilmi yönden hem de siya­si yönden
yetkinlik kazanıp, bu yönde kendini geliştirdiği yıllar olmuştur. Aynı zamanda
bu dönemde Y. Z. Şirvani, Z. Bünyadov ve E. Mehmedov gibi Türkçülük davasına
kendini adamış olan âlimlerle tanışmış, bu sayede Türkçülüğün tarihini, ilmini
sağ­lam bir şekilde öğrenmiştir.[20] Kendisi
ile aynı kaderi paylaşan, babaları II. Dünya savaşına gidip bir daha geri
dönmeyen bu aydınlarla öğrenci yurdunda aynı odada kalmış, bu 41 numaralı
odanın ışıkları hiç sönmemiştir. En önemlisi Azerbaycan’ın bağımsızlık
tohumları bu odada atılmıştır.[21]

Azerbaycan Devlet Üniversitesi son derece yetenekli ve seçkin kadrosuyla
1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nde önemli bir yere sahipti. Bu seneler
üniversiteye girişlerde paranın de­ğil, yeteneğin ön planda tutulduğu yıllardı.
Bu da Ebulfez gibi maddi gücü yetersiz olan kimselerin de eğitimine olanak
sağlı­yordu. Üniversitenin Arap dili ve edebiyatı konularında ders veren Ord.
Prof. Dr. Mehmet Cafer Caferov, Ord. Prof. Dr. Alevsat Abdullayev gibi alanında
çok yetkin hocalar vardı. Ancak Elçibey daha sonraları en çok Elesger
Mehmedov’dan istifade ettiğini dile getirmiştir. Elçibey’in anlattıklarına göre
Elesger Mehmedov Arap dilinin öğretimi konusunda iyi bir uzmandı ve
Azerbaycan’da Arapşinaslık Mektebi’ni kuran kişi de Elesger Mehmedov’du.
Elçibey zamanında öğrencilerin büyük çoğunlu­ğu taşradan geldiği için yurtta
kalıyorlardı ve devletin onlara ödediği bursla hayatlarını idame
ettiriyorlardı. Elçibey üniversi­te yıllarında da zamanının çoğunu
kütüphanelerde geçirirdi. İlmi konularda tartışmaları ise en çok Malik Mahmudov
ile ya­pardı. Bu yüzden sonraki zamanlarda Azerbaycan’daki siyasi hareketin ve
ardından bağımsızlığın temellerini atarken yine yanında Prof. Dr. Malik
Mahmudov’un bulunması tesadüf olma­dığını göstermektedir.[22]

Elçibey’in üniversite yılları Kruşçev dönemine denk gel­mişti. Bu yıllar o
zamanki Sovyet rejiminde yumuşamanın mey­dana geldiği yıllardı. Üniversitede
ders veren hocalar olsun öğ­renciler olsun ülke ve toplumlarının geleceği
hakkında rahatça konuşup tartışma ortamlarında bulunabiliyorlardı. Elçibey de
bunu fırsat bilmiş, bu yıllarda yurt arkadaşları olan Rafik İsmayılov, Zakir
Memmedov, Malik Mahmudov ve Alim Hasayev gibi kimselerle gizli dernekler kurup,
üniversite öğrencileri ara­sında -Azerbaycan halkının azadlığı ile ilgili
ilerideki ideallerini gerçekleştirmek adına- faaliyet göstermeğe başlamıştır.[23]

Elçibey 1962 yılında, Azerbaycan Devlet Üniversitesi, Arap Dili ve
Edebiyatı Bölümünden iyi bir derece ile mezun olmuştur.[24] Elçibey’in
ve arkadaşlarının mezun olduğu Şark Dilleri ve Enstitüsü o yıllarda doğu
ülkelerinde çalıştırılmak üzere Farsça ve Arapça bilen uzmanlar yetiştiriyordu.
Bu doğu ülkeleri, Sovyet rejimi ile aynı politikaya sahip ülkelerdi ve
Sovyetlerin özellikle Arap dilini konuşan ülkeler ile arası daha iyiy­di. Bu
yüzden sadece Arapça bilen uzmanlarını yurt dışına gönderiyordu. Ebulfez
Elçibey’in gönderileceği yer olan Mısır’da ise yönetimde bulunan kişi Cemal
Abdunnasir idi. Bu kişinin Sovyetlere yakın bir kimse olduğu biliniyordu ve bu
nedenle Sovyet rejimi tarafından destek görüyordu.[25] 1963
yılında Ruslar Mı­sır’da bulunan Asvan Barajı’nı inşa ederlerken, dil konusunda
yardımcı olunması amacı ile Arapça bilen uzmanları Mısır’da görevlendirdi.
Görevlendirilenler arasında Elçibey ve yakın ar­kadaşları da bulunmaktaydı.[26]

Elçibey’in Assuan Barajı’ndaki görevi Sovyet uzmanların, Arap işçileriyle
olan diyalogunu sağlamaktı. Elçibey bu görevi esnasında, inşaatla ilgilenen üst
düzey Sovyet ve Arap yetkilile­riyle yakın temaslarda bulunmuştur. Ancak Elçibey
kendi tavır­larından hiçbir zaman ödün vermemiş, tanık olduğu yanlış bir durum
olduğunda kim olursa olsun gereken eleştirmeyi de yapmasını bilmiştir.[27] Bu
görevi sırasında, bir ara Sovyet Ko­münist Partisi Başkanı Kruşçev, ziyaret
için Mısır’da bulunmuş­tur. Tarihler 1964’ü göstermektedir ve bu dönemde Kıbrıs
Me­selesi gündemdedir ve Kruşçev’in Kıbrıs Meselesinde Yunanla­rın tarafında olduğu
bilinmektedir. Bu yüzden ziyarette Elçibey, Kruşçev ile tokalaşmayı kabul
etmez. Bunun üzerine Sovyetler tarafından Elçibey’e yurtdışı yasağı konur ve bu
tarihten itiba­ren Elçibey KGB’nin yakın takibine alınır.[28] Elçibey
Mısır’daki görevinin tamamlanmasının ardından Bakü’ye geri döner. Mı­sır’da ya
da diğer ülkelerdeki görevini tamamlayıp dönenler, cebinde tonlarca para,
altında arabaları varken, Elçibey’in bavu­lunda sayısız kitap, aklında ise
milletinin bağımsızlığı konusun­daki sayısız düşünceler bulunmaktadır.[29]

Elçibey ülkesine döndükten sonra 1965 yılında Azerbay­can Devlet
Üniversitesinde Asya ve Afrika Ülkeleri Tarihi saha­sında yüksek lisansa
başlamış, hocası olan Zeki Bünyadov ile Tolunoğulları Devleti üzerine
araştırmalar yapmıştır. Elçibey, 1 Ocak 1968 tarihinde ise Azerbaycan Devlet
Üniversitesinde Asya ve Afrika Ülkeleri Tarihi Kürsüsü’nde öğretim görevlisi
oldu ve 1969 yılında “Tulunoğulları Devleti” adlı doktora tezini Azerbaycan
Baku Devlet Üniversitesinde ünlü tarihçi Zeki Bünyodov önderliğinde tamamladı.[30]



Bir Tane Cumhuriyet Savcısı Yok Mu?

0

Sedat Peker’in ifşa ve iddiaları hakkında bugüne kadar bir soruşturma dahi açılmadı,
açılamadı. Hiç kimse tarafından yalanlanamayan iddiaların hiçbiri hakkında savcılar
harekete geçmedi veya geçemedi.

Bu
yüzden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Bu ülkede bir Cumhuriyet
Savcısı yok mu?”
diye feryat ediyor.

Birkaç
sene önce savcıların çoğunlukta olduğu ve benim de bulunduğum bir sohbet
ortamında, bir savcının şaka ile karışık söylediği söz aklımdan çıkmıyor: “Biz
artık Cumhuriyet Savcısı değil SAVICIYIZ.
Önümüze gelen siyasi içerikli
iddia ve şikayetleri başımızdan savmak için ne gerekiyorsa yapıyoruz.
Sebebi de malum.”

Gerçekten
bu konularda soruşturma açabilecek savcının tam bir ülke sevdalısı serdengeçti
olması gerekiyor.

****

Peker’in
ilk açıklamaları sonrasında ilk aklımıza gelen Amerikalıların bir özdeyişi
olmuş, “vantilatör boka çarptı” demiştik.

Devam
eden ifşalar ve son açıklamalardan sonra “kanalizasyonun ana boruları
patladı”
diyebiliyorum. Saray’dan Bakanlıklara, özerk kurumlardan medya ve
şirketlere kadar birbirine bağlanmış kanalizasyon ağının boruları patladı. Her
yeri pislik götürüyor.

İlk defa sıradan insanlar fakirleşmelerinin sebebinin inanılmaz
rakamların döndüğü yolsuzluk, rüşvet ve kirli ilişkiler ağı olduğunu anlamaya
başladı.

Peker
bu defa SPK gibi güvenilir olması gereken bir kurumun bile
çürütüldüğünü, sıradan insanların birikimlerinin devletin atadığı yetkililer
marifetiyle soyulduğunu iddia eden açıklamalar yaptı.

*******************************

Saray’da Rüşvet Çeteleri

Peker’in
bu hafta sonu açıkladığı rüşvet mekanizmasının içinde Sermaye
Piyasası Kurulu’nun Eski Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu, Cumhurbaşkanı
Danışmanı Serkan Taranoğlu
gibi isimler de var.

Ali Fuat Taşkesenlioğlu (AFT), Bank Asya’nın 16 sene yöneticiliğini ve Genel Müdürlüğünü yapan,
sonra Halkbank’ın genel müdürü yapılan, oradan da en güvenilir
kurumlardan olması gereken SPK’nın başına getirilmiş olan bir isim. Hatta
AFT Bank Asya’ya devlet el koymadan önce bankanın içini, teminatsız krediler
vererek, boşaltmış.

Bank
Asya’da birkaç bin liralık hesabı olanlara terör örgütü (FETÖ) üyeliğinden
ceza veren devlet nedense bu zata oldukça hoşgörülü hatta bonkör davranmış.

Peker’in
iddiasına göre, Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun arkasındaki güç Serhat
Albayrak
imiş.

Serhat
Albayrak kim? Eski Enerji/ Maliye ve Hazine Bakanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
damadı Berat Albayrak’ın abisi. Yani Sabah/ATV ‘nin de içinde bulunduğu Turkuaz
Medyayı yöneten kişi.

****

Sedat
Peker, Marka Yatırım Holdingin sahibi Mine Tozlu Sineren örneği
üzerinden Cumhurbaşkanlığı Sarayına çöreklenmiş rüşvet çeteleri olduğunu
iddia ediyor. Mine Tozlu Sineren de Halk TV ekranlarından canlı yayında
Peker’in iddialarının hepsini doğruladı ve kendisinden rüşvet isteyen kamu
görevlilerini isim isim açıkladı.

İddia
şu: Marka Yatırım Holdingin sahibi Mine Tozlu Sineren sermaye artırımına
gitmek için SPK’ya başvuruyor.

İşler
yürümeyince eski Başbakan Binali Yıldırım’ın başdanışmanı Salih Orakçı’ya
rüşvet olarak 2,5 milyon TL ve iki süperlüks otomobil veriyor.

Salih
Orakçı işi sonuçlandıramıyor. Mine Hanım Sermaye Piyasası Kurulu’nun Eski
Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu (AFT) ile görüşmek istiyor. AFT bu iş
kadınını kardeşi olan AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu’na
gönderiyor. Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu Mine Hanımı Ankara’daki bir
danışmalık bürosuna yönlendiriyor. Bu büro Mine Hanım’dan 12 Milyon TL
istiyor.

Bu
sözde Danışmanlık şirketleri esasen devlette rüşvetle iş yapanların kurduğu
çetelerin uzantısıdır.
Salih Orakçı tecrübesinden dili yanan Mine Hanım
rüşvet vermek istemeyince bu defa araya Cumhurbaşkanı Danışmanı Serkan
Taranoğlu
devreye giriyor. Taranoğlu, Danışmanlık firması ile Mine Hanım’ın
arasını bulmaya bu arada da kendi payını almaya çalışıyor. “Korkmaz Karaca
isimli Cumhurbaşkanı Danışmanı da sorununuzu halletmek için sizinle
temas kurmak istiyor, sakın onunla temasa geçmeyin sizden çok para ister” diyor.

Anlaşılıyor ki Saray’da çöreklenmiş rüşvet çetesi birden fazla imiş.

Cumhurbaşkanı
Danışmanı Serkan Taranoğlu’nun rüşvet istediği bir iş adamının karısı
ile cinsel ilişkisi ve kocanın bu görüntüleri kaydedip şantaj yapması ise ayrı
bir rezalet. Dallas dizisi bunların yanında hafif kalır.

Patlayan
kanalizasyonun kokusu burnunuzun direğini sızlatmıştır sanırım.

NOT: CB
Danışmanı Serkan Taranoğlu sağlık sebeplerini gerekçe göstererek istifa etti.

*******************************

Kendisini Koruyanlara Kaç Milyar Dolar Aktardı?

Sedat
Peker Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun SPK Başkanı olduğu dönemde aldığı
rüşvetlerle 180 Milyon dolar nakit parası olduğunu, bir de beş
yıldızlı oteli olduğunu
iddia ediyor.

Daha da
ilginç olan soruyu kendisi soruyor:

AFT “bu kadar servet edindiyse KENDİSİNİ KORUYANLARA KAÇ MİLYAR DOLAR
haksız kazançtan para aktarmıştır?”

Yanılmıyorsam, Sedat Peker Serhat Albayrak üzerinden Cumhurbaşkanını
itham eden
böyle bir cümleyi ilk defa kurdu.

Galiba
Peker iddiaları için soruşturma açacak bir savcı çıkmamasının sebebini
anlamaya başlıyoruz.

****

Sedat
Peker’in yaptığı ifşalar için hep “Peker’in iddiaları” diyoruz.  Fakat CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “bütün
bu iddiaların hepsi doğrudur”
diyor.

İlginç
olan iddialara muhatap olanların hiçbiri “bu iddialar yalandır, aklanmak
istiyorum” diyerek C. Savcılıklarına müracaat edemedi. Peker bugüne kadar kendisini
yalanlamaya çalışan herkese öyle belgelerle cevap verdi ki ifşa ettiği herkes
korkudan sus pus durumunda.

Şarkıcı
Gülşen’in bir münasebetsiz sözüne ayağa kalkan Adalet Bakanı, Saray görevlileri
ve AKP üst yönetimi suskun. Şarkıcıyı alelacele tutuklayan savcı ve hâkimler de
kişi, yer, zaman ve belge gösterilerek yapılan bu korkunç iddialar karşısında
kör ve sağır.

Devletin
bu suskunluğu “iddiaların hepsinin doğru olduğuna” inananların oranını
hızla artırıyor. “Temiz eller operasyonu” yapılması bir toplumsal
talep
haline geliyor.

Bu seçimleri de sonrasını da etkileyecek çok önemli bir değişim demektir.

Ben Bilmem Kralım Bilir

0

İçişleri Bakanımız, Mardin ve Gaziantep’teki kazalar için: “Eksik görürsek bedelini ödetiriz.” demiş. Kazayı polisin ve savcının incelemesi ve eksik görülürse bedelini mahkemenin ödetmesi gerekmez mi?

*  *  *

Geçen haftaki kral yazılarımdan devam edeyim: O yüce kral gerçekten büyük adam ise biraz yönetimden anlar değil mi? Başka bir şey bilmese de yönetim işini bilmesi gerekmez mi? O hâlde işi ehline verir, liyakat sahibine verir. Genel politikayı birlikte belirler, ama sonrasına zırt pırt karışmaz. Zırt pırt karışmaya yönetim biliminde “mikro-yönetim” deniyor; işte onu yapmaz. Mikro yönetim, yöneticinin her şeye karışması, her şeyin tek kişiye sorulması, her şeyin onun talimatıyla yapılmasıdır. Bu, olsa olsa küçümen bir bakkal dükkânında verimli olabilir. Büyücek bir bakkal dükkânında bile değil.

Düşünün araba kullanıyorsunuz, yazı yazıyorsunuz, yemek pişiriyorsunuz, hatta oyun oynuyorsunuz ve birisi omzunuzdan bakıp durmadan size ne yapmanız gerektiğini söylüyor. “Gaza bassana.” “Yok ata dokunma, piyonu çık.” “O kadar tuz yetmez, bir tutam daha at.” Sizi bilmem ama ben dağılırım. İş bırakırım ve “Madem o kadar iyi biliyorsun, gel sen yap.” derim.

El elin eşeğini türkü söyleyerek çağırır

Yan ve arka koltuk şoförleri trafik kazalarının önde gelen müsebbiplerindendir herhâlde. Böyle bir şoför, arabayı değil de ülkeyi yönetiyorsa… Maazallah. Tek olumlu tarafı, kazadan sonra asıl şoförlerin, “O öyle istediği için öyle yaptım.” diyebilmeleridir. Almancada araba şoförüne de “führer” denir; bilir misiniz? Gel gelelim, İkinci Dünya Harbi’nden sonra “Führer’in emriyle yaptım.” diyenler cezadan kurtulamamıştı.

Yirmi yılı aşkın yöneticilik tecrübemde bir şeyi iyi öğrendim: El elin eşeğini türkü söyleyerek çağırır! O halde bir kurumda insanların gönülleriyle çalışmasını istiyorsanız, yapmanız gereken, herkesin kendi eşeğini çağırmasını, kendi işini yapmasını sağlamaktır. Yaptıkları işin kendi işleri olduğuna onları ikna etmektir.

Eşeğin onlara değil de ele ait olduğunun en açık ispatı da durmadan talimat vermektir.

Akıl da sorumluluk da zor

Yönetenin her işi uzmanından daha iyi bilmesi mümkün mü? Onları da uzman diye kendi tayin etmedi mi? Yok, onlar uzman değil idiyse, onları hangi akla hizmet oralara tayin etti? Uzmana durmadan karışmak da uzman olmayanı tayin etmek de kötü yönetimdir. Büyük adamlık değildir.

Geçen yazımda, krallara tarihteki haklarını verelim vermesine de kralcılık yapmayalım demiştim. Fakat kralcılık o kadar tatlı ki. Düşünmenize gerek kalmıyor: Ben bilmem kralım bilir.  Sorumluluk da almıyorsunuz: Ben yapmadım, kralım yaptırdı.

Tarih de böyle yazılıyor. Ne yapılmışsa kral yapmıştır. Bütün kazanımlar krala, bütün kayıplar başkalarına aittir. Bizzat yaşadığım tarih parçasından biliyorum. Şimdiden kitaplar kralcılıklarla dolmaya başladı: Falancanın talimatıyla şu kuruldu. Filanca öbürünü teşkilatlandırdı. Böyle yazan bir arkadaşıma, “Hayır öyle değil. O zat çok kıymetli bir insandır ama o dediğin derneği o kurmadı; şu ve şu kurdu.” dediğimde aldığım cevap düşündürücüydü: “O kurdu dersek ne kaybederiz?”, “Doğruyu söylememiş oluruz.” dedim. Fakat belli ki doğru önemli değildi. Önemli olan kralların yüceltilmesi, yapmadıklarına da yaptılar denmesiydi.

Kızıl kitapla yanık tedavisi

Kralın hatırasını kullanmanın bir başka yolu da kendi fikirlerini ona atfetmektir. Böylece fikirleriniz zahmetsizce ispatlanmış olur. Kral hata yapacak değil ya!

Bu sapıtmalar belli bir düzeyi aşınca kralın hatırasını aşındırmaya başlıyor. İnsanlar anlatılanlardan birinin doğru olmadığını fark ederse tamamından şüphe duymaya başlıyor.

Falanın talimatıyla… Filanın yol göstermesiyle… En vahimlerinden birine 1967’de rastladım. Çin’de bir grup bilim adamı, yanıkların tedavisi hakkında bir makale yayımlamıştı. Uzmanların değerlendirmesine göre araştırmanın bilim kalitesi yüksekti. Garip olan, birkaç defa tekrarlanan şu senaryoydu: “Araştırmamızın bu noktasında şu zorluğu yenemedik. Uzun zaman uğraştık olmadı. Dönüp Kızıl Kitap’ı okuduk. Oradan aldığımız ilhamla problem çözüldü ve devam ettik.” Bir değil, birkaç defa. Yaşı tutmayanlar hatırlamaz, Kızıl Kitap, Çin’in o zamanki lideri Mao Zedung’un vecizelerinden derlenmişti. Cildi hep kırmızı olurdu ve adı bu sebepten Kızıl Kitap kalmıştı. Çin’de gösterilerde insanların toplu hâlde Kızıl Kitap salladıkları görüntüleri hatırlıyorum. Demek yanık tedavisi araştırmasında da işe yarıyordu. Eminim balık tutarken, yemek yaparken, atletizmde, yüzmede, velhasıl hayatın her bölümünde de Kızıl Kitap çok yararlıydı. Bütün bu üstün vasıflarına rağmen Mao’nun devri geçince kimse Kızıl Kitap sallamaz oldu.Yaptığınız her işin gerekçesini ve sorumluluğunu başkana atmak… Başkan ister hayatta, ister ahirette olsun. Bu, böyle yapanı küçültür ama başkanı büyütmez. Eski ve yeni, büyük adamların yaptıkları, düşündükleri sizin birikiminizdir. Hayatta insanın kendi tecrübesi yetmez. Başkalarının deneyimlerine de ihtiyacınız vardır. Ama eylemlerinizin karar alıcısı da sizsiniz, öyle olması gerekir. Öyle değilse yanlış yerde duruyorsunuz demektir. Ne olursa olsun, sorumluluk da sizindir.

Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. ve Araştırmacı Yazar KENAN ERZURUMLU, KÜRTLER Ve ZAZALAR’ı Anlattı…

Oğuz Çetinoğlu: Kürt varlığının nereden geldiğini, ne olduğunu
belirlemekle röportajımıza başlayabilir miyiz?

 

Prof. Dr. Kenan
Erzurumlu:
Kürtler; Türkiye, Irak, İran ve Suriye başta olmak üzere yaygın
bir coğrafyada birbirlerinden farklı sosyolojik gruplar hâlinde yaşayan feodal
topluluklardır.

 

Çetinoğlu: Kürt denilen insanlar topluluğu mütecânis bir grup mudur?

 

Prof. Erzurumlu:
Hayır! Gerek etnik, gerek sosyolojik ve gerekse dil olarak birbirinden çok
farklı gruplardan oluşmaktadır.

 

Çetinoğlu: Târihî geçmişleri hakkında neler söylenebilir?

 

Prof. Erzurumlu: Bilinen
en eski yazılı Kürt kaynağı, 1597’de Bitlisli Şeref Han tarafından kaleme alınan
Şerefnâme’ isimli esserdir.
Şerefnâme’ye göre, Kürtler’in soyu Oğuz Han’a dayanmaktadır. Şerefnâme’de, ‘Kürtlerin Büğdüz soyundan gelen Asya kökenli
bir halk
’ olduğu iddiasına yer verilmektedir. Şöyle deniliyor: ‘O sırada,
Türkistan’ın en büyük hükümdarlarından biri olan

Oğuz Han, Medine-i Münevvere’de -onun sâkinine en üstün
selâm olsun- bulunan, Peygamberlerin övüncü ve yaradılmışların Efendisine, bir
heyet gönderdi. Bu heyetin başında da Kürt büyüklerinden ve ileri gelenlerinden
Buğduz adlı bir kişi vardı. Kendisi çirkin görünüşlü, kaba, ele avuca sığmaz bir
kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi Peygamber’in –sâlât-ı selâm onun
üzerine olsun- gözüne görününce, Peygamber’in canı sıkıldı ve ondan şiddetle
nefret etti. Kürtler’e beddua ederek şöyle dedi: ‘Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak
etmesin; yoksa birleştikleri takdirde, onların elleriyle dünya yok olur
.’

 

Çetinoğlu: Şeref Han’ın ifâdeleri, eserinin târihî hakîkatlerden çok
masalımsı efsâneleri yansıttığı intibaını uyandırıyor. Ayrıca Peygamber
Efendimiz’in tab’ı, Cenab-ı Allah’ın yarattığı bir âdemoğlunu, çirkin görünüşü
sebebiyle kınamaz. Ayrıca ‘nefret’ kirli bir duygudur. O’nun kalbinde kirli
duygulara asla yer yoktur. Peygamber Efendimiz beddua da etmez. O, rahmet
peygamberidir. Bütün bunlara zıt beyanlar, Şeref Han’ın güvenirliliğini yok
ediyor. Peki efendim! Başka neler var?

 

Prof. Erzurumlu: Aynı
kaynak, Kürtlerin cin olduğu; ayrıca insan ve cinin birleşmesinden ürediği efsâne
ve masallarına da yer vermektedir. Şeref Han’a göre bazı düşünürler de, ‘Kürtler, Allah’ın üzerlerinden perdeyi
kaldırdığı bir cin topluluğudur
.’ demişlerdir. Bazı târihçiler de,
cinlerin, Havva’nın kızlarıyla evlendiklerini, onlardan da Kürtlerin doğduğunu
öne sürmüşlerdir.

 

Kürt ideologlarından Mûsâ Anter (Nusaybin 1920-Diyarbakır
1992), sırf bu ifâdeleri sebebiyle Şeref Han’ı, ‘Kürt milletinin yüz karası’ olarak göstermektedir.

 

Çetinoğlu: Mûsâ Anter haklı. Az bile söylemiş. Başka kaynaklarda
Kürtler hakkında hangi bilgiler var?

 

Prof. Erzurumlu: Türkiye’de,
Kürt meselesi ile ilgili ilk yayınlanan kitaplardan birisi M. Şerif Fırat’ın ‘Doğu İlleri ve Varto Târihi’dir. Yazar,
Varto’nun Kasman (Köprücük) Köyü’ndendi. Kitabın yazım Târihi 1945, ilk yayımlanması
1949’dur. İlk yayımlanmasından bir hafta sonra, bilinmeyen kişilerce, yazarı
öldürülmüş; kitaplar piyasadan toplattırılmıştır. İkinci baskısı, 1961 yılında,
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in sunuşu ile Millî Eğitim Bakanlığı tarafından
yapılmıştır. Üçüncü baskı, 1970 târihli olup, daha sonra da baskıları
yapılmıştır.

 

Kürt meselesini derli toplu olarak ele alan ve ayırtmaların
faaliyetlerine ciddî mânâda karşı çıkan ilk çalışmadır. Şerif Fırat, söz konusu
çalışmasında, Türkiye’deki Kürtleri, Kırmançolar. Zazalar, Babakürdiler olarak
3’e ayırmaktadır.

 

Çetinoğlu: Ümit ederim
işe yarar bilgiler vardır…

 

Prof. Erzurumlu: Kırmançların
Oğuz Türkleri (aşiretleri); Zazaların Horasan Türkmenleri, Babakürdiler’in,
İslâm öncesinde bölgede bulunan eski Türklerin devamı olduğunu ileri
sürmektedir. Şerif Fırat’a göre; Zazalar, milattan önce 5. yüzyılda İran
üzerinden Doğu Anadolu’ya gelen Partlar’ınn torunlandır. Zazalar, Kürt
kimliğini kabul etmemekte ve kendilerini ‘Horasan
Türkmeni
’ olarak tanımlamaktadır. Türkdoğan’ın araştırmalarına göre,
Zazalar, Ahmet Yesevî Ocağı’na bağlıdır; Oğuz kökenli olduklarına inanmaktadır
ve Zazaca, Çuvaşça’nın özelliklerine sâhiptir.

 

Fırat’a göre: Babakürdiler, Hitit-Hatti Türklerinden kopan
Haltiler’in M.Ö. 2000 yıllarında Orarto havalisine yerleşenleridir ve Fars
dilinin etkisinde kalmışlardır. ‘Kurtbaba’ ismini taşıyan bu grup, daha sonra
Babakürdi olarak anılmaya başlanmıştır. Hatta Kurtbaba isminin 1514’te Yavuz Sultan
Selim Han tarafından ‘Babakürdi’ye
çevrildiği
’ de ileri sürülmüştür. Öte yandan, Babakürdi lehçesi, % 40
oranında eski Asya Türkçesi’nden gelen kelimeler içermektedir. Kalanı ise,
Farsça ve Arapçadır. Günümüz Kırmançları’nın kullandığı lehçe ise % 60 oranında
eski Türkçe kelimelerden oluşmaktadır.

 

Kürtlerin menşei konusunda ilgi çekici bir tespit de Orta
Doğu’daki çalışmaları ile tanıdığımız meşhur İngiliz casusu Lawrence’e aittir.

 

Lavvrence, hatıratında, ‘Doğudaki
Türklerden olan bu Kürt aşiretleri Orta Asya geleneklerinin hüküm sürdüğü bu
dağlı Türklerin birlik şuurlarına bizzat şâhit oldum
.’ ifâdesini
kullanmıştır.

Kürtçe’nin lehçeleri konusunda farklı yorumlar yapılmaktadır.
İki temel lehçeden biri olan Kurmaçca, daha çok Türkiye ve Suriye’de kullanılmaktadır.
İkincisi olan Soranice ise, daha çok İran ve Irak’ta kullanılmaktadır.
Türkiye’de kullanılan Zazaca ile İran’da konuşulan Guranice birbirlerine yakın
olmakla birlikte, Kurmanca ve Soranice’den tamamen farklı lehçelerdir.

 

Lehçe ve dil olarak da geçerli olan bu görüş; son zamanlarda
yapılan araştırmalarda tespit edilen Şıhbızm (Şexbizin) dili (lehçesi)
açısından eksiklik taşımaktadır. Türkiye dışındaki Kürtler ise, ‘Kurmanc’,
‘Soran’, ‘Goran’ veya ‘Lor’ olarak feodal kabile topluluklarından oluşmaktadır.
Şerefnâmeye göre, Kürtler, dil gelenek ve sosyal durumları yönünden dört büyük
kısma ayrılmaktadır: Kurmanç-Goran-Kelhur-Lor.

 

Kürtlerin kökenleri konusundaki tartışmalar devam
etmektedir. Burada, Kürtler ile Kürtleşen grupları birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Sosyal antropoloji açısından farklılıklar gösteren bu ayrım, açık bir
gerçektir. Nitekim, ülkemizde, ‘Gerçek Kürtler sarışın-renkli gözlü olurlar’
görüşü bu görüşü desteklemektedir. Öte yandan, fizik özellikleri itibârıyla,
Kırmançların büyük kısmının ve Zazaların, Oğuzlara (Yörük-Türkmen) fizikî
benzerlikleri dikkat çekicidir.

 

Çetinoğlu: İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerin durumu nedir?

 

Prof. Erzurumlu: İran,
Irak ve Suriye’deki Kürtler söz konusu
olduğunda, genel kabul görmüş görüş şöyledir: kökenleri İranî olsa da Kürt
toplulukları homojen bir yapıdan uzaktırlar. Dil-lehçe farklılıklarının
yanında, etnik köken anlamında da farklılıkları vardır. Atsız Hoca’nın da; ‘Hayır! Kürtler kardeş değildir. Türk
değildir. Kürtler, Farstır
.’ görüşünde olduğunu vurgulayalım.

Bununla birlikte, târihte, kökenlerinin Arabî olduğunu,
Asurlular’a, Babilliler’e, Urartulara, Medler’e veya Persler’e dayandığını
savunanlar da olmıştur. ‘Demirci Kaıva Efsanesi’nin ilk defa Firdevsi’nin Şehname’sinde
geçmesi bu iddialara örnek gösterilmektedir.

 

En çok kabul gören iddia ise, Kürtlerin, Arabî-Farsî başta olmak
üzere çeşitli etnik grupların (Ermeni, Çerkeş, Gürcü, diğer Sami grupların)
birleşimiyle oluştuğudur. Ancak bu iddialar ülkemizdeki kürtler için,
kesinlikle geçerli değildir.

 

Çetinoğlu: Bizim için önemli olan da bu husustur. Lütfeder misiniz?

 

Prof. Erzurumlu: Türkiye’deki
Kürt Aşiretleri ve Kökenleri araştırıldığında değişik gruplarla karşılaşılır:

 

Abdallı (Abdalân) Aşireti: Afganistan’dan gelerek Anadolu’da
muhtelif yerlere yerleşen Türkmen aşiretidir. Akdeniz ve Orta Anadolu
bölgelerinde yaşayanlar Türkçe; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde
yaşayanlar Kırmançi lehçesini konuşurlar.

 

Akkeçililer Aşireti: Osmanlı Tahrîr Defterleri’nde ‘Yörükân
Tâifesi’nden gösterilmiştir…

 

Alank Aşireti: İran menşeli, Türkleşmiş ‘Alanlar’ın bir
koludur… Çok geniş bir sahaya yayılan kadim Alanların, Anadolu’da bıraktıklan
izler bilinmektedir… Anadolu’da, Türkçe konuşan Alanlardan başka, bugün
Kürtler arasında Kurmançça konuşan bir Alanlı aşiretinin Tunceli’de yaşadığı
bilinmektedir…

 

Çetinoğlu: Kürtlerin inanç dünyâlarına da bakabilir miyiz?

 

Prof. Erzurumlu:
Türkiye’deki Kürtlerin tamamı Müslüman olup, büyük kısmı Sünnî (Şafî,-Hanefî),
bir kısmı da Alev’îdir. Şiî Kürtlerin sayısı yok denecek seviyededir. İnanç
açısından değerlendirmeler yapılırken, göz önünde tutulması gereken grup, Alevî
Kürtlerdir.

Alevî Kürtler konusunda, Türk Târih Kurumu eski Başkanı
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun ifâdesi çok tartışıldı. Art niyetli bazı gruplar,
bu açıklamayı çarpıtarak bir bardak suda fırtına koparmaya çalıştılar.

 

Çetinoğlu: Kısaca özetlemeniz mümkün mü?

 

Prof. Erzurumlu:
Yusuf Halaçoğlu’nun görüşüne katılıyorum. Şöyle ki, bugün Alevî Kürt kimliğini
ileri sürenler, 2 gruptan oluşmaktadır. Büyük çoğunluğu 1400-1700 yılları
arasında, Orta ve Batı Anadolu’dan doğuya iskân edilen Alevî Türkmen
aşîretleridir. Alevî Zazalar da bu gruptandır. Alevîlik anlayış ve kabulleri,
aynen Alevî Türkmenler gibidir. Dahası, Köktanrıya inanan ve Şamanlıktan gelen
kültür kalıntıları, aynen Alevî Türkmenlerdeki gibi devam etmektedir.

 

İkinci grup mensupları ise, 1915 yılında, Türklerin
katledilmesi olaylarına karışan Ermeniler, kendilerini gizlemek isteyen Türk
olmayanlar ve gayri Müslim gurupların, dağlarda saklanıp, daha somaki
dönemlerde, -kirnliklerini saklayarak- kendilerini Alevî Kürt olarak
gösterenlerdir. Prof. Dr. Halaçoğlu’nun kastettiği grup bunlardır. Bu grubun
Alevîliği, Türkmen Alevîliğinden çok farklıdır.

 

 

Çetinoğlu: Şimdi de Efendim, geçmişte ve günümüzdeki Kürtlerin
sosyal yapısına bakabilir miyiz?

 

Prof. Erzurumlu: Kürt
(veya Kurdeşen) aşiretlerde, feodal yapı sosyal hayata hâkimdir. Şıhların veya
aşiret ağalarının mutlak hâkim oldukları, kültür seviyenin alt düzeyde
bulunduğu, genç nüfusun fazla olduğu bir topluluktur. Bir diğer özellik de,
aşirete âidiyet duygusunun çok kuvvetli olmasıdır. Geçmişten gelen bu özellik,
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki hâtıralarını anlatan, Osmanlı’nın çeşitli
devlet kademelerinde önemli vazifeler üstlenen ve eseler veren Mehmet Ârif
Bey’in (Erzurum 1845-İstanbul 18979) ‘Başımıza
Gelenler
’ isimli kitabında acı bir şekilde anlatılmıştır: “Halbuki bunlar, ne emir ne kumanda
dinliyorlar, başına buyruk hareket ediyorlar. Bunun sebebi Mûsâ Paşa’dan
sorulunca: ‘Kumanda ettiğim süvariler muntazam, askerî bir topluluk olmadığı
gibi emir dahi dinlemiyorlar. Hemen her ferdi kendi başına buyruk. Ayrı ayrı
çeşitli kabilelere mensupturlar. Her kabile kendisini diğerinden üstün bilir ve
başka kabileden olan bir âmirin, kumandanın veya subayın emrini dinlemezler
.”

 

Osmanlı döneminde, Kürtlere, bir çeşit özerk beylikler
verilmişti. Osmanlı, Sünnî (Şafiî-Hanefî) Kürtlerle ilişkileri iyi tutmaya
gayret etmiştir. Feodal yapının son derecede etken olduğu bölgeye, devletin ve
askerin girmesi mümkün olmamıştır. O kadar ki, imar işleri istenmemiş
(önlenmiş), silâhlarına dokunulmamış ve devlete vergilerini pazarlık usûlü ile
vermişlerdir. Cumhuriyet döneminde de, aynı durumun devamı istenmiştir.

 

Şeyhler, Beyler ve Ağaların elinde kalan bölge halkı, devlet
ve feodalite arasında sıkışmış; bu yüzden de devletle çatışır olmuşlardır.

 

1937 isyanı üzerine girişilen askerî harekâtı yöneten Genel
Vâli Abdullah Akdoğan Paşa, harekâtın yapılmaması için ‘on beş elebaşının
teslimini’ istemiştir. İsyancılar, on iki kişiyi vermeyi kabul etmiş, ancak,
aralannda Seyit Rıza’nın da olduğu üç kişiyi teslim etmeyeceklerini
bildirmişlerdir. Paşa’nın ‘olmaz’ demesi üzerine; ‘Paşam, nidek, olmazsa olmaz’ demişlerdir. Paşa, sebebini
sorduğunda, çaresiz kalan Dersimli, bölgenin esas problemini açıkça ortaya
koyan şu cevabı vermiştir: ‘Bir kadının
tek kocası olur. Şimdi siz hükümetsiniz. Askeriniz var. Bugün buradasınız.
Bunları size veririz, alır gidersiniz. Biz yarın yine onların elinde kalırız.
Bunlar, bu ağalar bizim külümüzü attırırlar. Siz, Dersime giremiyorsunuz.
Jandarmanızı sokamıyorsunuz
. Biz, onlara mecburuz…’

 

Feodal yapının korunması maksadıyla, 1806’da, Babanzâde ayaklanması
ile başlayan isyanlar, zamanla dış devletlerin desteği ve güdümüyle Osmanlı’yı
sırtından vuran ihânetler hâline gelmiştir. Acıdır ki, aynı hareketler günümüze
kadar devam etmiştir.

 

İngiltere’nin 1919 Haziran’ında Kürt ayaklanması çıkarmak
için görevlendirdiği Binbaşı Noel, bu iş için Bedirhanî ailesini seçmişti.
İngilizler ile Bedirhanîleriin ilişkisi, Fransız istihbaratının 1920’deki bir
raporunda şu şekilde geçiyor:

 

Botan aşiretinden
Bedirhan ailesi, İngiliz ajanları ile anlaşmış ve İngiliz mandasını kabul
etmiştir
.’

Nasturî (Süryânî) isyanında (1924), ayaklanmayı bastırmak
üzere görevlendirilen Cafer Tayyar Bey’e Süvari Alayı’na, Musul’dan kalkan üç
İngiliz uçağı ateş açmıştır.

 

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgilere çok teşekkür ederim. Bu noktada ve
röportajın son bölümünde, bazı çevrelerce, zaman zaman gündeme getirilen Dersim
İsyanı’na değinmemiz faydalı  olacaktır.

 

Prof. Erzurumlu: Benden
bir yaş büyüktü. Çocukluğumuz berâber geçti. Oyunlarımız ortaktı. Zaman zaman,
Bizim aslımız Dersim kürdü’ derdi.
Hiç umursamazdık bile…

 

Zaman geçti. Büyümeye başladık. Yeni gençlik, delikanlılık
çağlarımızda da beraberdik. Yaşlıların bir sohbetinde bizim arkadaşın nenesinin
Dersim’den geldiğini (sürgün edildiğini) öğrendim. Yine de önemsemedim.
Üniversite çağlarında iken ‘Kürt isyanlarını’ duyduğumda kafama takıldı.
Eskilere sordum. Aldığım cevap beni şok etmişti: ‘O’nun nenesi Dersim isyanında 4 Türk askerini öldürdüğünü övüne övüne
anlatırd
ı.’

 

O arkadaşımın kardeşlerinden biri, daha sonradan silâh kuvvetlere
girdi. Astsubay olarak görev yaptı.

 

Esasında haksız da sayılmazlar (?). Onlara göre; Dersimlilere
haksızlık yapılmıştır. Seyit Rıza’nın etrafında toplanan, ellerinde çiçek ve
kalemden başka hiçbir şeyleri olmayan bir sürü insan, ordumuz tarafından itlaf
edilmiştir. Dersimli mâsûm çocuklar-gençler, askerlere vermek üzere dağlara
çiçek toplamaya çıkmışken, Atatürk’ün manevî kızının da aralarında bulunduğu
uçaklar tarafından bombalanarak vahşice öldürülmüşlerdir (!). İsyan söylemleri
de, resmî makamların uydurduğu bir hikâyedir. Dersimliler, asla isyan
etmemişlerdir. Türk askerlerine kurşun sıkmamışlardır. Hattâ onları, çiçekle
karşılamışlardır. Seyit Rıza ve yandaşları, günahsız masumlardır. (?)

 

Dersim, (Malatya-Elazığ-Erzincan üçgeninde kalan bölge,
bugünkü Tunceli); Osmanlı’dan beri feodal yapının hüküm sürdüğü; kontrol
edilemez bir bölge olmuştur.  Bu olay,
çocukluk çağımızın hâtırasıdır.

 

Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde Dersimliler sayısız
isyana ev sâhipliği yapmıştır. İlk isyan, 1847’de gerçekleşmiştir. Bölge; vergi,
askerlik ve merkezi idareye itaat hususlarında problemlidir. Bununla beraber,
bütün isyanların dış güçler tarafından desteklendiği de bir gerçektir.

 

1935 yılına gelindiğinde, Türkiye, Hatay meselesi ile
uğraşmakta iken, İngiliz ve Fransız destekli hareketler tekrar başlamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk 1936 yılındaki TBMM açılışındaki konuşmasında konuyu
şöyle özetlemiştir:

 

Dâhili işlerimizde
mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan iş bu yarayı, bu
korkunç çıbanı ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi, ne pahasına
olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete
tam ve geniş salahiyetler verilmelidir
.’

 

Çetinoğlu: Dersim İsyanı’nın dış bağlantıları hakkında söyleyecekleriniz
vardır mutlaka…

 

Prof. Erzurumlu:
Dersim İsyanı’nın zamanlama olarak, Türkiye’nin Hatay meselesi ile uğraştığı
döneme denk gelmesi dikkat çekicidir. Nitekim, Dersim isyanının elebaşısı Seyid
Rıza, ‘Dersim Generali’ imzasıyla 30 Temmuz 1937 târihinde İngiliz Dışişleri
Bakanı’na yazdığı mektupta şöyle diyordu:

 

‘Sayın Bakan,

Yıllardan beri Türkiye Hükümeti Kürt halkını asimle etmeye
çalışmakta, gazete ve yayınlarını yasaklamakta, anadillerini konuşanlara eziyet
ederek, Kürdistan’ın bereketli topraklarından gidenlerden büyük bir bölümünün
telef olduğu Anadolu’nun çorak topraklarına mecbûrî göçler düzenleyerek bu
insanlara zulmetmektedir. Son olarak Türkiye hükümeti kendisiyle yapılan bir
antlaşma sonucu bu baskılardan arındırılmış Dersim bölgesine de girmeye
kalkışmıştır.

Bu olay karşısında Kürtler göçün uzak yollarında can vermek
yerine kendilerini korumak için 1930’da Ararat Tepesi’nde, Zilan ve Beyazıt
Ovası’nda olduğu gibi silâhlara sarıldılar.

 

Üç milyon Kürt, sesimden ekselanslarına sesleniyor ve
hükümetinizin mânevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı sizden istirham
ediyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımın kabulünü rica ederim.’

 

Çetinoğlu: … Ve sonra isyan başladı. Devamını başka bir röportajda
konuşuruz. Efendim, çok teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

     Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952
yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968
yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında
Doçent, 1996 yılında Profesör oldu.

     1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel
Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde
Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Tıp Fakültesi’nde Genel Cerahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında
aynı üniversitenin Uygulama Hastahânesi Baştabibi oldu. 2011 yılında Cerrahî
bölüm başkanlığına terfi etti. 2019 yılında yaş haddidinden emekli oldu.
Hâlen Samsun’da serbest hekim olarak faaliyet göstermekte, kitaplar yazmaya
devam etmektedir.

     Prof. Erzurumlu, evli, 2 evlat
babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Yayınlanmış kitapları:

     Koca Reis Fahri Uzun, Mustafa Kafalı,
Devlet, 21. Yüzyılda Türk Cihan Hâkimiyetinin Jeopolitiği, Geçmişten Günümüze
Mistisizm ve Tasavvuf, Türklüğe Bakış, El Neştere Değince, Gerçeğe Hu diyelim
/ Alevilik ve Bektâşiliğe Farklı Bir Bakış, Ne Amerika, Ne Rusya, Ne Çin /
Her Şey Türklük İçin.   

 

Olay ve Şahıslara Bakış

0

     Şeytan’dan
bahsetmeden, Hz. Âdem’i anlatabilir miyiz?

     Firavun’dan
bahsetmeden, Hz. Musa’yı anlayabilir miyiz?

     Ebu Leheb’den söz
etmeden, Hz. Muhammed’i ele alabilir miyiz?

     Ruslardan,
Yunanlılardan, Macarlardan, Araplardan ve İngilizlerden

     Ve bu gibileri
nazara vermeden, Osmanlı Tarihi’ni izah edebilir miyiz?

     Semûd kavminden
bahsetmeden, Hz. Sâlih’i anlatabilir miyiz?

     Lut kavminden söz
etmeden, Hz. Lut’u inceleyebilir miyiz?

     İstiklâl
Savaşı’nın komutanlarından

     M. Kemal, Kâzım
Karabekir ve Fevzi Çakmak

     Paşalardan
bahsetmeden, Millî Mücadele’yi anatabilir,

     Yeterince
anlayabilir ve tarihî yerine koyabilir miyiz?

x

     Tarihi anlatırken
kişileri ne göklere çıkarmalı, ne de yerin dibine batırmalı.

     Doğrusuna doğru,
eğrisine eğri demeli. Bu bakış tarzı, düstur ve prensibimiz olmalı.

     Tarihî
şahsiyetleri severiz sevmeyiz.

     Ama bu durum
olaylara bakışımızda ölçü olmamalı.

     Onların tarihte
oynadıkları rollerde, başarılı olup olmadıklarına,

     Aldıkları
kararların zaman ve zemine ne kadar uygun olup olmadıklarına bakmalı.

     Tarihte yer almış,
önemli olayların içinde veya başında bulunmuş kişileri;

     Sevmediğimiz için,
onlara karşı hiç yokmuş, hiç yaşamamış gibi tavır almak;

     Tarihe karşı kör
ve sağır olmaktır.

     Onları görmezden
gelmek değil; doğrularına doğru, yanlışlarına yanlış demek asıl olmalı.

     Tenkit ederken de,
tahkir ve tezyif edici sözlerden kaçınmalı.

     Üslûbumuza müspet
menfi tespit ve teşhisler hâkim olmalı.

     Kişilikleri
lekeleyici sıfatlar kullanmaktan hazer edilmeli.

     Çünkü şahsiyetleri
bu şekilde lekelemek; onları sevenleri rencide eder.

     Milletin arasına
husumet ve düşmanlık tohumları ekilmiş olur.

     Evet tarihî
şahsiyet ve olayları, elbette tenkit edeceğiz.

     Fakat yaptıkları
güzel ve hayırlı hizmetleri görmezden gelerek değil.

     Güzellikleri
hayırla yad ederek, yanlışları ise şahsiyetlere gölge düşürmeden,

     Sadece yapılan fiil, hareket ve işlerin
yanlış taraf ve yönlerini göstererek…

x

     Müslümanlar, Yüce
Allah ve Hz.Peygamber’den sonra

     En çok kimin adını
zikredip duruyorlar dersiniz?

     Şeytan’ın, evet
Müslümanlar en çok şeytanın ismini anmış oluyorlar.

     Hatırlayın “Euzü
billahi mineşşeytanirracim.” derken,

     Şeytan’ın ismini
söylemiyorlar mı?

     Tabii ki, bu
söyleyiş onu yüceltmek için değil.

     O’ndan sakınmak
için.

     Şeytan’ın nasıl
bir varlık olduğu, ondan nasıl kaçınmak gerektiği,

     Onun sinsi
fısıltılarına nasıl kulak vermememiz icap ettiğini hepimiz biliriz.

     Bütün bunlara
rağmen, onun adını zikretmemek,

     Nazara vermemek
mümkün mü?

     İşte bunun gibi,
sevmediğimiz, beğenmediğimiz tarihî şahsiyetlerin adını,

     Sırasında nazara
vermemek yanlıştır.

     Bu şekil davranış;
gündüzü, gözümüzü kapamakla kendimize gece yapmak gibidir.

     Ama gözümüzü
kapamakla gündüz gece olmaz.

     Sadece kendimizi
karanlığa mahkûm etmiş oluruz.

26 Ağustos Tarihimizin İki Büyük Zaferinin Yıldönümüdür.

0

26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferinin 951., 26 Ağustos 1922
Büyük Taarruz’un  100. Yıldönümü Kutlu
Olsun

Selçuklu Sultanı Alparslan yönetimindeki Türk ordusu, Romen
Diyojen yönetimindeki Bizans ordusunu yenerek 26 Ağustos 1071 Malazgirt
Zaferini kazandı ve Anadolu’yu Türklere vatan yaptı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk yönetimindeki Türk ordusu, 26
Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’den başlayan ve 9 Eylül 1922’de düşmanın
İzmir’de denize dökülmesiyle sona eren Büyük Taarruz ile Anadolu’nun sonsuza
dek Türk vatanı olarak kalması sağlandı ve aynı zamanda bu zafer

Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de
sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun
kapılarını Türk

Milletine açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle
sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun
kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan
Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.

 

 Türk Milleti olarak
Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız,
hatırlatmalıyız, milli bünyemizde zinde tutmalıyız. Tarihimize giderek, ondan
aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan,
zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur
elde etmeye gayret etmeliyiz.

Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle
övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin
arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve
teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.

 

Biliyoruz ki, 100 yıl önce Türk milletini devletsiz
bırakmaya karar veren Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip
ettikleri, “BOP coğrafyası” ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile
Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu
oyunları sezer ve vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da
başaramayacaklardır…

 

Yeter ki kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini
içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla
suçlama şovuna soyunanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara
her durum ve şartlarda daha çok ihtiyacımız var olduğunu bilelim. Millet olarak
bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir
bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek
yerini alır.

Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

 

Her iki zafer Türk milletine kutlu olsun. Sultan Alparslan
ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile kahraman askerlerini rahmet, minnet ve
şükranla anıyoruz. Ruhları şad ve mekânları cennet olsun.

7 Samuray

0

1954 yapımı 7 Samuray (Seven
Samurai), sinema tarihinden kült filmlerinden biridir. Japon ve Hollywood
sinemasının efsane ismi Akira Kurosawa tarafından yönetilmiştir. Akira Kurosawa
aynı zamanda senaryo yazarlarından biridir ve filmin kurgusunu da kendisi
yapmıştır.

 

Filmde, haydutların saldırdığı
bir köyü korumaya çalışan yedi samurayın hikayesi anlatılmaktadır. Filmin
başlangıcında, köy civarından geçen haydutlar “hasat zamanı geldiğinde burayı
yağmalamaya gelelim” diye aralarında konuşur ve köylülerden biri bu konuşmayı
duyup diğerlerine haber verir. Köylerinin yağmalanacağını duyan köylüler büyük
bir paniğe kapılırlar ve yağmalanmaktan korunmak için çare ararlar. Sonunda
şehirden bir grup “aç” samuray getirip ücret (pirinç) karşılığı samurayların
kendilerini korumasına karar verirler. Verecekleri ücret günde üç öğün yemekten
başka bir şey değildir. Bu arada köylülerden bazıları samuray getirme fikrine
sıcak bakmamaktadır çünkü genç ve kuvvetli samurayların köydeki kızlarla ilişki
kuracaklarını düşünmektedir.

 

Köylülerin teklifi maddi olarak
cazip olmadığı için sadece yedi (7) samuray tekliflerini kabul edip köye gelir.
Onların da gerçekten samimi duygularla köylülere yardım etmekten başka bir
niyetleri yoktur. Samuraylar köye vardıklarında köylüler korku içinde evlerine
saklanarak, sözde tehlikeli bu savaşçılardan kendilerini ve kızlarını korumaya
çalışır. Köyü savunmak için hemen hemen hiçbir karşılık almadan yardıma gelen
samuraylar bu soğuk karşılamayı hakaret kabul ederler ama sonunda iş tatlıya
bağlanır.

 

Samurayların en yaşlısı ve en
tecrübelisi olan Kambei Shimada tam bir generaldir. Köyün her tarafını gezerek
nerelerde nasıl savunma hatları kurabileceğini kararlaştırır. Eli silah tutan
köylüleri eğitir.

 

Bu arada genç bir samuray ile
köylü kızlardan biri gönül macerası yaşarlar. Bu kız, samurayların kız düşkünü
olduğu ve köylü kızlara musallat olacaklarını (!) en ateşli şekilde savunan
adamın kızıdır. Ve işin esasında samuray kıza değil kız samuraya musallat
olmuştur.

 

Derken hasat zamanı gelir ve
haydutlar köye saldırırlar. Samuraylar ve eğittikleri köylüler sağlam bir
direniş gösterir ve haydutların önemli bir kısmını yere sererler. Bu arada
köylülerden onlarcası ölür. Ve tabi ki yedi samurayın dördü köylüler uğruna
canlarını verirler. Geriye sadece üç samuray kalır. Sonunda haydutlar tamamen
bertaraf edilir ve savaş kazanılır.

 

Filmin sonunda hayatta kalan üç
samuray, bir yandan savaşta ölen silah arkadaşlarının mezarlarına bakmakta bir
yandan da neşe içinde şarkılar söyleyerek bir sonraki dönem için pirinç ekimi
yapan köylüleri izlemektedir. Ne uğurlarına canlarını veren kişiler ne de onlar
için hayatlarını ortaya koyarak büyük bir fedakârlıkla köyü haydutlardan
kurtaran samuraylar, köylülerin umurunda bile değildir. Samurayların en yaşlısı
ve en bilgesi olan Kambei bu manzarayı ibretle seyrederek şu sözleri dile
getirir; “Yine biz yenildik! Köylüler kazandı, biz değil!”

 

 

 

 

Er Ryan da
Kurtarılmıştı

 

7 Samuray filmindekine benzer bir
ana fikir Er Ryan’ı Kurtarmak filminde de işlenir aslında. Hikaye malum, ABD’li
Bayan Ryan’ın dört oğlunun dördü de İkinci Dünya Savaşı’na katılmışlardır ve bu
çocuklardan üçü savaşta ölür. ABD kurmayları, geride kalan tek oğlu kurtarıp
sağ salim annesine kavuşturma kararı alır ve cephedeki çocuğu bulup getirmeleri
için sekiz (8) kişilik özel bir tim kurarlar. Bu sekiz kişilik özel tim sonunda
hayatta kalan oğul Ryan’ı bulup kurtarırlar ve annesine kavuşmasını sağlarlar.
Ancak bu başarı sekiz askerin sekizinin de hayatına mal olur. Filmin
sonlarındaki şu sahne çok manidardır; Sekiz (8) kişilik timin komutanlığını
yapan Yüzbaşı Miller (Tom Hanks), önce Ryan’ın hayatını kurtarmak için hayatını
feda eden askerlerine bakar, sonra da Ryan’ın gözlerinin içine bakarak şu
sözleri söyler; “Bunu hak et!”

 

Vatan Ne?

 

Kendimi bildim bileli birilerinin
ülke için fedakârlık yapması gerektiği söylemlerini duyuyorum. Buna göre
birileri vatan için kendi konfor alanlarından vazgeçmeli ve hatta canını bile
verebilmeli. Bu söylem her ne kadar kulağa hoş gelse de derinlemesine
düşündüğünüzde insanın aklına pek çok soru işareti de takılmıyor değil. Bu
uğruna konfor alanından vazgeçmen ve hatta hayatını ortaya koymanı gerektiren
vatan tam olarak nedir?

 

Vatan, sadece birkaç milyon
kilometrekarelik bir toprak parçası olabilir mi? Elbette olamaz. Vatan dediğin
o toprak parçasını, o toprak parçası üzerinde yaşayan insanları ve tabi ki o
toprak parçası üzerinde yaşanan hatıraların tamamıdır. O hatıralar içinde
mutluluk, başarı gurur, aşk gibi güzel olanların yanında nefreti ihanet,
cinayet, dolandırıcılık, arzsızlık, hırsızlık, namussuzluk gibi kötü olanları
da vardır tabi.

 

Dolayısıyla, vatan için fedakârlık
yapan herhangi biri, bu fedakârlığı bir toprak parçası için değil o toprak
parçası üzerinde yaşayan tüm insanlar ve tüm hatıralar için yapmıştır esasında.
Uğruna fedakârlık yapılan bu insanlar arasında arabasında içtiği suyun şişesini
gelişigüzel bir şekilde etrafa atanlar, piknik alanlarını çöplüğe çevirenler,
insanların bir amaç için sıraya bekledikleri yerde araya kaynak yapan, hakkı
olmadığı halde arabasını engelli park yerine bırakan, ihaleye fesat karıştıran,
imar usulsüzlüğü yapan, rüşvet alan/veren, kamu malına el koyan, kul hakkı
yiyen, yetim hakkı yiyen kişiler de var elbette. Ve nedendir bilinmez, vatan
için kim fedakârlık yaparsa yapsın veya muktedirler eliyle kim feda edilirse
edilsin kazanan hep bunlar oluyorlar.

 

Daha da acısı, vatan için fedakârlık
yapan büyük ruhların taşlanmalarına ve hatta hain ilan edilmelerine bile
rastlayabiliyoruz bazen. Çerkes Ethem gibi mesela.

 

Bunca şeyden sonra insan sormadan
edemiyor; uğruna fedakârlık yapılanlar bu fedakârlığı gerçekten hak ediyorlar
mı?

İnsan, Kâinat ve Allah

     Kâinatın / tüm
âlemler ve evrenin miftahı / anahtarı, açarı; insanın elindedir.

     Âlemin kapıları
açık ise de, manen / anlam bakımından kapalıdır.

     Kitap
sayfalarının; okuma bilmeyene, manen bir şey ifade etmediği gibi.

     Allah; bütün o
kapıları ve kenzi mahfîyi / gizli hazineleri / tabiatın sır olan gizemlerini
açan;

     Ene / ben, benlik
ve ego namı / adında bir miftahı / anahtarı, insanın eline vermiştir.

     Fakat, o ene de
kapısı kapalı bir bilmece ve muammadır.

     Bunun kapısı
açılırsa, kâinatın  da kapıları açılır.
Mahiyet ve içyüzü anlaşılır.

     Evet, Allah insana
bir benlik, bir nevi / bir çeşit hürriyet vermiştir ki;

     Cenabı Hakkın her
zaman, her yerde, her mahlûka ihtiyaçlarını vermesi,

     Onu terbiye etmesi
ve idaresi altında bulundurması demek olan rububiyetine ait evsafı / vasıf

     Ve nitelikleri
bilmek için; insan, o mevhum / vehmî ve hayal ürünü olan

     Farazî / var
sayılan eneyi / benliği, bir vahid-i kıyasî, yani ölçü birimi yapsın.

     Mahiyet-i beşerde
/ insanın yaratılış gayesi ve özelliğinde pek ince bir ip,

     İnsanın vücudunda
şuurlu bir kıl, kitap misal insan şahsiyetinde bir elif kıymetinde

     Ve miktarında olan
enenin / benliğin iki vechi / yönü vardır.

     Biri, hayra bakar.
Bu vecihle yalnız kabili feyizdir. Bilgi, ilim, irfan edinme yeteneğine
sahiptir.

     Fakat bunda fail /
yapan değildir. Diğer vechi / yönü ise, şerre / kötülüğe bakar.

     Bu vecihle
kendisini fail / fiili işleyen, yapan, tesir eden bilir.

     Ene’nin mahiyeti
mevhume / vehmîdir. Rububiyeti / idaresi hayalîdir.

     Vücudu bir şeyi
hamil / taşıyıcı olamaz. Ancak, sıcaklık ölçen termometre gibi,

     Kendileri bir şey
meydana getirmezler, var olan durumu gösterirler.

     Vacibü’l-Vücud’un
/ varlığı olmazsa olmaz olan Allah’ın rububiyetine ait, her şeyi kuşatan,

     Sonsuz mükemmel
sıfat ve vasıflarını bilmek için, bir mizan / terazi görevini yerine getirir.

     Eğer insan,
benliğine mizan ve ölçek nazarıyla bakarsa,

     Kâinattan zihnine
akıp gelen afakî / dışa dönük malûmatı

     Kendi malûmatıyla,
tasarrufat ve İlâhî sıfatları da

     Kendi sıfatlarıyla
tasdik eder. İnsan;

     Görmesinden
Allah’ın Basîr olduğuna, duymasından Allah’ın Semî’ ismine,

     Konuşmasından
Allah’ın Mütekellim olduğuna geçerek;

     Yine insanda zuhur
edenleri; merciine / merkez ve kaynağına iade eder.

     Ve bu sayede “Kad
eflaha men zekkâha.” /

     “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa
ermiştir.” (Şems: 9)

     Âyetinde geçen
“men” / “o kimse ki” şümulüne / kapsamına dâhil olarak,

     Hakkıyla emaneti
ifa etmiş olur.

     Fakat kendisine
müstakil / bağımsız nazarıyla bakmakla,

     Kendisini malik
itikat ederse, “Ve kad habe men dessâha.” /

     “Nefsini günaha
daldıran da hüsrana düşmüştür.” (Şems: 10)

     Âyetinin şümulüne
/ kapsamına dahil olmakla, emanete hıyanet etmiş olur.

     Zira, semavat /
sema ve gökler ve arzın / yerin hamlinden / yüklenmesinden

     Korkarak imtina
ettikleri / çekindikleri cihet, enenin / benliğin bu cihetidir.

     Çünkü, dalâletler
/ Hak yoldan sapmalar, şirkler / Allah’a ortak koşmalar,

     Şerler /
kötülükler bu cihetten doğarlar.

     Eğer vaktiyle o enenin
şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür,

     İnsanın vücudunu
yutar.

     Eğer, milletin de
enaniyeti / benliği inzimam ederse / eklenirse,

     Sâniin / sanatla
yaratan Allah’ın emrine karşı mübarezeye / çatışmaya çıkar,

     Tam manasıyla bir
şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyas eder.

     Esbabı / sebepleri
de o kıyasa dahil eder. Büyük bir şirke düşer.

Suudi Arabistan’la Onur Zedeleyen Yakınlaşma

0

Kasım 2007’de, Suudi Kralı Abdülaziz bin Suud Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi
olarak Türkiye’ye gelmişti. Bu ziyaret sırasında protokol kuralları altüst
edilmişti.
A. Gül, Kral’ı Esenboğa Havaalanında uçağının kapısında
karşılamıştı. Cumhurbaşkanı A. Gül ve Başbakan R.T. Erdoğan Suudi Arabistan
Kralı Abdullah’ı kaldığı otel odasında ziyaret etmişti.

Bu
durum MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural tarafından, “devlet geleneğine aykırı
ve yanlış olmuştur. Onurumuzu zedelemiştir. Türk milletini rencide etmiştir,
kabul edilmesi mümkün değil. Devlet geleneğinin yıpratılmasını milletimiz hak
etmiyor” cümleleriyle eleştirilmişti.

****

Sadece
bununla kalsa iyi. Suudi Kralın Gül ve Erdoğan’a verdiği hediyeler
esrarlı bir konu olarak kaldı.

Hürriyet
Gazetesi Doğan Grubunda iken, Mehmet Y. Yılmaz 2008 yılından başlayarak,
o zaman Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’e ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a
yüzlerce defa (2008-2016 yılları arasında her pazartesi) köşesinde aynı konuyu
sordu:

“2007
yılı Kasım ayında ülkemize gelen Suudi Arabistan Kralı size ve eşlerinize hangi
hediyeleri verdi, hediyelerin değeri nedir, bu hediyeler için kanun ve
yönetmelik çerçevesinde bir işlem yapıldı mı?”

Bu
soruya ve aynı konuda TBMM’de verilmiş çok sayıdaki soru önergelerine cevap
verilmedi.

Fakat,
Hürriyet Demirören Grubuna geçince, Mehmet Y. Yılmaz gazeteden kovuldu.

 ****

2015’te
6. Suudi Kralı Abdülaziz bin Suud öldü. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Türkiye’de
bir günlük millî yas ilan etti.

Selman bin Abdülaziz el-Suud 7. Suudi Kralı oldu. 2017’de oğlu Muhammed Bin Selman’ı veliaht
prens, Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı yaptı.

2 Ekim
2018’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda muhalif Suudi gazeteci Cemal
Kaşıkçı cinayeti
işlendi. Türkiye cinayeti kısa sürede aydınlatmasa muhtemelen
cinayet suçu Türkiye’nin üzerine yıkılacaktı.

CB
Erdoğan cinayetten doğrudan veliaht prens Muhammed Bin Selman’ı sorumlu
tuttu.
“Suudi Arabistan makamlarının tutukladığı 22 kişinin cinayetin
işlendiği İstanbul’da uluslararası hukuka göre yargılanması gerektiğini”
söyledi.

Erdoğan; “Kaşıkçı
konsoloslukta alçakça şehit edildi. Kaşıkçı cinayetinde Suudi Arabistan bizden
belgeleri almak istedi. Belgeleri dinletiriz ama vermeyiz, bir de
bunları yok mu edeceksiniz? Bu millet enayi değil, hesabı sormasını bilir” dedi.

Fakat sonuçta,
Türkiye yargı yetkisini, “katil” dediklerine, devretti. Dosya S.
Arabistan’a gönderildi.

****

Türkiye
ekonomik açıdan sıkışınca, paralı Arap devletleriyle ilişkileri düzeltmek
istedi. Onur kırıcı ve utanç verici sürece yenileri eklendi.

Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı 22
Haziran’da Beştepe’de ağırladı. Protokol kuralları çiğnenerek, Başbakan
Yardımcısı Statüsündeki
Muhammed bin Selman için devlet başkanı
protokolü uygulandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve kabinesinin bütün üyeleri
oradaydı. Erdoğan, veliaht prensi ta Esenboğa havalimanına kadar gidip
uğurladı.

Görüşmeyle
ilgili Suudi tarafın yayınladığı fotoğrafta Prensin muzaffer bir edayla
alaycı gülümsemesi
ve karşısında “Türkiye Cumhurbaşkanının sanki Suudi
Prens önünde eğiliyormuş gibi” görüntüsü
incitici idi. Suudi tarafın
ajanslara bu pozu servis etmiş olması niyetinin iyi olmadığını düşündürttü.

********************************

“Darbeci BAE” ve “Katil SİSİ” ile Yakınlaşma Çabası

R.T.
Erdoğan ve havuz medyası 15 Temmuz 2016 hain darbe teşebbüsünü Birleşik Arap
Emirlikleri devletinin desteklediği söylüyorlardı. İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu BAE’ni “FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin
destekçisi”
ilan etmişti.

Bu
söylem 5 yıl sürdü.

Ayrıca BAE
Mısır’da Mursi’yi deviren darbeci Abdülfettah es-Sisi önderliğinde kurulan
Mısır Hükümeti’nin
en önde gelen destekçisi idi.

Erdoğan’a
göre “Sisi zalimdir, demokrat değildir.”

Bu
yüzden Erdoğan Sisi için kesin tavır koydu: “Ben böyle bir kişiyle asla
görüşmem.”

Daha
geçen seneye kadar BAE, “Türkiye’nin düşmanları” listesinde en üst sırada
yer alıyordu.
BAE “İsrail işgal devleti” ile ilişkilerini
normalleştirilmeye başlamış ve “İbrahim Mutabakatı”nı imzalamıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan BAE’den Türk büyükelçisini Ankara’ya geri çağırmakla
tehdit etmişti.

Erdoğan beş yıl
önce Katar’ı boykot eden dört ülke (Suudi Arabistan, BAE, Mısır,
Bahreyn) ile olan anlaşmazlığının şiddetlenmesi sırasında Katar Devleti’nin
yanında durdu.
Ayrıca Katar devletini saldırılardan korumak için 30
binden fazla Türk askerini
gönderdi. Bir askeri üste konuşlandırdı.

Türkiye’nin finansal sıkıntısı had safhaya ulaşınca tam bir U dönüşü daha gördük. Erdoğan
ilişkileri düzeltmek için BAE’ni ziyaret etti.

BAE şeyhinin kendisine sarılan Erdoğan’a bakışını gördüğümde utandım. Birkaç milyar dolar para girişi sağlanacak
diye bu U dönüş yaşandıysa çok yazık. Gerçekten BAE’nin 15 Temmuz darbe
teşebbüsü ile alakası yoksa “yanılmışız özür dileriz” beyanı olması gerekirdi.
O da yok.

Diğer
taraftan “Darbeci Sisi” yönetimindeki Mısır ile yakınlaşma çabaları
devam ediyor. Erdoğan Mısır’la ilişkilerin bakanlar seviyesinde devam ettiğini daha
üst düzeye çıkmasını temenni ettiğini açıkladı.

Erdoğan’ın BAE ve
Mısır ile olan yakınlaşmasına itirazımız yoktur.

Genel
olarak Türkiye’nin dış ilişkileri normalin dışına çıkmıştı, NORMALLEŞME
gerekiyordu.

Aslında
Mısır’la ilişkilerin bozulması doğru değildi. Sebepsiz yere çok zararını
gördük. Düzeltilmesi iyi olur.

Ancak
bu türlü U dönüşler güvenilirliğinizi zedeler.

Nitekim
bu keskin dönüşler dış basında “Erdoğan, ekonomik çıkarları siyasi
düşünceler ve tutumlardan daha öncelikli görüyor” şeklinde yorumlanıyor.

****

Erdoğan’ın
dış politikada daha çok U dönüşleri oldu. Mesela casusluk faaliyeti
gerekçesiyle bir yabancı din adamı ile gazeteci tutuklandı. Erdoğan bunlar için
“Bu can bu tende olduğu sürece iade edilmeyeceğini” söyledi. Fakat Rahip
Brunson
ABD Başkanının telefon görüşmesi, Türk asıllı Alman gazeteci Deniz
Yücel
de Almanya Şansölyesinin baskısıyla iade edildi.

Bir devlet
başkanı alt kademelerde söylenmesi gereken sözleri en başta kendisi söylememeli.
Yoksa geri dönüşler utanç verici olabiliyor.