20.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 303

Cem Evlerine İbadethane Statüsü verilmesi hakkında.

Son söyleneceği yine başta söyleyeyim.

Cem Evlerine ” Resmi olarak” ibadethane statüsü
hakları verilsin ve ya verilmesin, bu durum Cem Evlerinin İbadethane olduğu
gerçeğini değiştirmez.

Bundan sonra yazacağım her şey
işin edebiyat kısmı.

***

Öncelikle İbadet ne demektir ona
bakalım.

İbadet, kelime anlamı ile
Tanrı’ya “Allah’a” yönelen saygı
davranışı, din buyruklarını yerine getirme demektir.

İbadet nerede yapılır derseniz, Tüm
yeryüzü insanlara ibadethane “MESCİT”
kılındığına ve Cem Evleri de yeryüzünde olduğuna göre aslında başka bir yoruma
gerek kalmaz.

***

Cem Evinde yapılan bir ibadete
katıldınız mı bilemem,

Katılırsanız zaten o günden sonra
başka yerlerde yapacağınız “topluca ibadetlerde”
 Aşk ile yapılan O lezzeti ve huşuyu arayacağınız
için, Cem evinde yaptığınız ibadetlere özleminiz daha da artacaktır
#diyedüşünüyorum

Cem evinde yapılan ibadetlerde
dualar “Türkçe ve herkesin anlayacağı
dilde”
okunur.

Cem evinde yapılan ibadetlerde,

Kur’an, var.

Meal, var.

Tefsir, var.

Siyer, var.

Kıyam, var.

Rüku, var.

Secde, var.

Tekbir, var.

Dua, var.

Salat, var.

Selam, var.

Zikir, var.

Selavat, var.

Tövbe, var.

İkrar, var.

Helalleşme, var.

Yardımlaşma, var.

Güncel sorunların konuşulması ve
çözümü için fikir birliği, var.

Ehlibeyt, var.

Farz, var.

Sünnet, var.

Vacip, var.

Öğüt, var.

Yapılan bir ibadet içerisinde başka
ne aramak gerekir bilemem ama,  Hacı
Bektaşi Velinin dediği gibi, aslında Daha fazla Ne arayacaksak kendimizde aramalıyız!

***

Camilerimizde yapılan ibadet
şeklinden farklılıklar var mı? Elbette
var,

Var da!

Mesele ibadet etmek ise, farklılıkların
hiçbir önemi yok.

Yaradan nezdinde hangi ibadetin
makbul hangi duanın kabul olduğunu bilemeyeceğimize göre, Yüce Allah herkesin
ibadetini, hayrını, duasını ayrı ayrı kabul etsin inşallah.

***

Ve her şeyden önce!

Cem Evlerinin ibadethane statüsü
kazanmamasının KUL HAKKINA GİRECEĞİNİ bilmemiz
gerekir.

Bu konuda haktan hakikatten yana kim
taraf olmaz ise, çözümü için kim gayret etmez ise ister siyasetçi ister  olsun, ister diyanetçi olsun isterse de sade
vatandaş, bence çok büyük vebal alır.

Bu sebeptendir ki artık bu geciken
hakkın verilmesi talebinin, alevi
olmayanlar tarafından dillendirilmesi, yazılması, talep edilmesi
ve
mücadelesi yapılmalıdır.

Bu mesele sadece Alevi canların
hak arama meselesi olmamalıdır.

Ayrıca bir önemli husus ta, Cem
evleri konusu görüşülürken bu konuyu tekke
ve zaviyelerin kapatılması konusu ile karıştırmamak, bağdaştırmamak
ve çok
farklı bir konu olduğunu bilerek bağımsız düşünmek lazım.

Ez cümle;

Cem Evleri İbadethane statüsü
hakkını kazanırsa bundan Alevi-Sünni-Caferi
fark etmeksizin  hepimiz kazançlı çıkarız
,
çok önemli ve hassas bir mesele daha çözüme kavuşmuş başörtü meselesi gibi
yıllardır süregelen bir mağduriyet daha hallolmuş olur.

Olmazsa da olmaz, dünyanın sonu
değil ama,

Şayet mesele hakkın teslimi ise, artık daha fazla geciktirmemek,
belediyelerin meclislerinde konuyu yıpratmamak lazım, bir an evvel Türkiye
Büyük Millet Meclisimizde görüşülüp karara bağlanması en doğru karar olur
inşallah.

Ayrıca bu sorunun çözümü yine
dönem itibariyle her inanç ve görüşten hakkaniyetli akli selim insanı da mutlu
edecek, toplumsal barışa katkı sağlayacaktır.

Çünkü; Devletin Dini Adalettir.

Devlet dediğimiz büyük yapı, çatısı
altında yaşayan herkese, her dine ve her inanca eşit haklar tanımalıdır.

Topladığı vergileri, eşit
dağıtmalıdır.

Bu minvalde, şayet Camilerimiz
sadece muhitinde yaşayanlar, ibadet edenler ve onların kurduğu yaptırma ve
yaşatma dernekleri ile imar edilmesi dışında verilen resmi statü ile Devletimiz
nezdinde de tanınarak Diyanet işleri aracılığı ile bazı haklar veriliyor ise!

Cem Evlerimizin geciken bu
haklarının verilmesi “talep olsun ve ya
olmasın”
kısa bir zamanda çözüme kavuşturulması doğru bir iş olacaktır.

Bende bu vesile ile
sözlerimi  NİYAZİ YILDIRIM
GENÇOSMANOĞLU’nun şiiri ile tamamlıyorum.

 

Ta ezelden hür milletiz, Soyu-sopu gür milletiz,

Kandan, candan bir milletiz, Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

 

Aynı mayadan yoğrulan, Türk, Türkmen diye çağrılan,

Aynı kıbleye doğrulan, Secdeye konulan bir baş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

 

Dedemiz bir, torunlarız, Dün, bugün ve yarınlarız,

Yüceleriz, derinleriz Yunus Emre, Hacı Bektaş,

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

 

Oğuz’un yirmidört boyu, Yüce Türk’ün şanlı soyu,

Dede, baba, amca, dayı, Bibi, teyze, bacı, kardaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Selam ve dua ile.

Simeranya Özlemi

0

Yazar Fazlı Köksal, anne ve babasına ithaf
ettiği eseri hakkında ‘Önsöz
başlıklı bölümde şu bilgileri veriyor:

Simeranya;
Peyami Safa’mn ‘Yalnızız’ isimli
Romanının başkahramanı Samim’in ‘hayal
ülkesi
’, ‘Hayal Ülke’, ‘İdeal Toplum’ kavramları, edebiyat
dünyâsına Thomas Mann’ın ‘Ütopya
eseriyle girer. Batı edebiyatında başka örnekleri de vardır. Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’, Francis Bacon’un ‘Yeni Atlantis’i ütopik romanın güzel
örneklerindendir.

Hayal Ülke’ konusu bizim edebiyatımızda da işlenmiştir. Ziya Gökalp
Vatan’ şiirinde baştan sona bir
hayal ülkenin tasavvurunu dile getirir.

Keza Cahit Sıtkı Tarancı ‘Memleket’ şiirinde; ‘Hayal Ülke’ beklentisini kaleme alır.

Aslında, ideolojiler de ‘Hayal Ülke’, ‘İdeal Toplum’ düşüncesinin bir sonucudur. Kimisi eşitliği, kimisi
hürriyeti ön plana çıkarır. ‘Hayal Ülke’,
İdeal Toplum’ düşüncesi, aslında dinlerin
Cennet’ vaadini bu dünyâda gerçekleştirme
özlemidir.

Simeranya da bir hayal ülkedir.
Bir hülya, bir liman, bir sığınak, hayal kırıklıklarından, ümitsizliklerden,
aşk acılarından âzâde bir diyar.

Simeranya’yı Peyami Safa, Samim’in
ağzından şöyle anlatır; ‘Bir memleket,
Simeranya. dünyâda olmayan bir yer. Benim icadım. Sıkıldım mı kendimi oraya
atarım. Simeranya’da yalan yoktur. İnsanlar gölgelerdir. Konuşmadan anlaşırlar.
Birbirlerinden hiçbir şey saklamazlar
.’

Simeranya’da kültür, sanat,
edebiyat, eğitim, âdil bölüşüm, meslek seçme hürriyeti, sükûn, hoşgörü, ahenk
var. Yalan yok, sağlığın bozulmasına sebep olan gelişmelere izin verilmediği için
insanlar sağlıklıdır. Ve hepsinden önemlisi insanlar mes’uttur. Bir dünyâ
cenneti Simeranya.

***

Yazar eserinin türünü ‘Deneme’ olarak belirlemiş ise de, her bir
makale; fikir yönü ağır basan, târihî bilgilerin derinliği ve
değerlendirmelerin tartışılmaz doğruluğu itibariyle özgül ağırlığı son derece
yüksek bir eserdir. Bilindiği gibi ‘Deneme’,
yazarın herhangi bir konuda duygularını,
düşüncelerini, fikirlerini ve görüşlerini okuyucuya aktarmak amacıyla, kesin
hükümlere varmadan, samîmi bir dille yazdığı edebî metinlerdir
.’ Fazlı
Köksal’ın makalelerende, bir hüküm cümlesi bulunmamakla birlikte, her bir
satır, okuyucunun itiraz etmeyeceği doğru bilgiler ihtiva etmektedir.

Yüzlerce örnek
arasından rastgele seçilen bir bölüm:

        Diyânetin Kur’ân Mealini esas alırsak,
Kuran’da; 65 defa ‘akıl’ ve ‘akıl’ köklü kelimeler geçiyor. 17 defa ‘Akıl sâhipleri’ deniyor. 119 defa ‘düşün’ köklü kelimeler ‘düşünmez misiniz? Düşünmüyor musunuz?’ Ve benzeri ifâdeler geçiyor. Ama ne acıdır ki,
düşünmeyi, akıl yürütmeyi emreden bir dinin mensupları düşünmüyorlar.
Akıllarını kullanmıyorlar.

        Peki, İslâm dünyâsı aklını ne zamandan
beri kullanmıyor? Medreselerden tabiî bilimler ve felsefe dersleri
kaldırıldıktan bu yana… Aklı önceleyen Mutezile anlayışının ‘kâfir’ olarak suçlanmasından ve İslâm
Kelâmında akılcılığın temsilcisi Türk Din Âlimi İmam Maturidi’yi düşünce
hayatından çıkarıp, nakilci ve Arap gelenekçisi yorumların İslâm dünyâsına
hâkim olduğu 1500’lü yılların başından bu yana…

Bu cümlelerin doğruluğunu taştırma konusu yapmaya kim
cesâret edebilir?

Eserde (‘eserde
diyorum çünkü ‘Simeranya Özlemi’nde
bir kitabı fersah fersah aşan cevherler var. Hepsi de insanları iyiye doğruya
ve güzele yönlendiriyor. Yaşanan acı tecrübeler, vücudun en hayatî kemiklerine
konulmuş plâtin çivi gibi…

O cümlelerden rastgele seçilmiş örnekler:

*Çocuk yetiştirmek zor… Çocuk yetiştirmek,
elinde kuş tutmak gibidir. Fazla sıkarsan ölür. Fazla gevşetirsen uçar gider.
Kararını bilmek lâzım
.

*Bir yerde yolsuzluk varsa denetim, denetim
varsa yolsuzluk yoktur
.

*Lafla ‘yerli’ ve ‘millî olunmuyor. Yerli ve
millî olmanın ilk şartı; kafanın ve düşüncenin millî olması, ikinci şartı da;
‘emâneti ehline vermek’tir
.

*Yıl 1996, İzmir ile Çeşme arası seyahat eden
bir minibüsü, polis kimlik kontrolü için durdurur. Ayakta seyahat eden bir
yolcunun kimliğine bakan polisler dona kalır. İçişleri Bakanlığı tarafından
verilen kimlikte, ‘Bilecik Valisi Refik Aslan Öztürk’ yazmaktadır. İlk
şaşkınlığı atlatan polisler, ‘Sayın valim sizi biz götürelim.’ teklifinde
bulunsalar da; ‘Teşekkür ederim. Tatildeyken, devletin aracına binmem.’
cevabını alırlar
.

***

Eserden tadımlık bir bölüm:

Annem disiplinli kadındı. Fakat bizleri
dövmezdi. Annemden iki kez dayak yedim. Ama o iki dayaktan cilt cilt kitap
okusam alamayacağım dersler aldım.

Çocukluğum, Talas’ta geçti. O yıllarda
bağına bakamayanların bağlarını kiraya vermesi âdettendi. İki yaz üst üste
bitişiğimizdeki bağı Kayserili bir Ermeni aile kiraladı. İki yıl komşuluk
yaptık. Bu komşularımızın bir de küçük kız çocukları vardı; 3-4 yaşında. Ben de
ilkokulda öğrenciyim. Kaçıncı sınıftaydım şimdi çıkaramıyorum. Karşı komşumuzun
oğlu, yaşıtım, arkadaşım Mustafa ile birlikte bu küçük kızı Müslüman yapmaya
karar verdik. Biz Kelimeyi Şahadet getiriyoruz çocuktan da tekrar etmesini
istiyoruz. Çocuk evden tembihli… Söylemiyor. Annem bizim konuşmalarımıza kulak
misâfiri olmuş. Hışımla geldi ‘Ne
yapıyorsunuz siz
?’ ve art arda gelen tokatlar. Annemden hayatımda ilk kez
orada dayak yedim. Sonra saatlerce öğütler. Annemin sözlerinin bir kısmını hâlâ
kelimesi kelimesine hatırlarım ‘Bizim
dinimiz bize, onların dinleri onlara…
’, ‘Onlar gibi düşünenler çoğunlukta biz azınlıkta olsak, bize böyle
davranılsa ne düşünürdü
n?’ Ve çok sevdiği ezbere bildiği Yunus’tan bazı
dörtlükler okudu. Sevgi tavsiye eden… O dayak, hayatımın en büyük derslerinden
birisi oldu. İnsanlara sevgiyi, benim gibi düşünmeyenlere hoşgörüyü, inanca
saygıyı öğreten, beni yıllar sonra bile etkileyen müthiş bir ders.

Annemden ikinci dayağı da, sınıfta
herkesin ortasında yedim. Yıl 1965 Annem Kayseri’nin Sarıoğlan İlçesindeki
Cumhuriyet İlkokulunda öğretmen. Babam Kayseri’de çalışıyor. Annem, Anneannem
ve kardeşlerim ile Sarıoğlan’dayız. Sarıoğlan’daki ilk senem. Annem 5. sınıfı
okutuyor. Ben dördüncü sınıftayım. İlkokulun ilk üç yılını Talas’ta okuduğum
için, seviyem sınıf arkadaşlarımın üzerinde. Öğretmenimiz sağlık sebepleriyle
çok sık rapor alıyor. Yine öğretmenimizin raporlu olduğu günlerden birindeydi.
Sınıfımızda büyük bir gürültü vardı. Sınıfımıza annem geldi. ‘Bu ne gürültü çocuklar?’ dedikten sonra,
sınıfa bir hafta önce gördüğümüz konuyla ilgili bir soru sordu ‘İstanbul’u kim fethetti?’ Benden başka
el kaldıran yok. Annem de soruyu bana sormak istemiyor, cevaplandıracak başka
bir öğrenci arıyor. Sırada yanımda oturan Halil, ‘Cevap ne Fazlı?’ diye sordu. Halil’in, kopyacılığı, beleşçiliği,
hazıra konmak istemesi zoruma gitti. ‘Kanuni
Sultan Süleyman
’ dedim. Bu kez Halil de el kaldırdı. Annem ona söz verdi.
Halil ‘Kanuni Sultan Süleyman’ deyince,
annem kıpkırmızı oldu. Sinirinden titriyordu. Beni yanına çağırdı. Gider
gitmez, bir tokat attı; ‘Bu kopya
verdiğin için
.’, bir tokat daha attı ‘Bu
yalan söylediğin için
’, tokatların ardı arkası kesilmiyordu ‘Bu arkadaşını mahcup duruma düşürdüğün için’,
Bu öğretmenini aldattığın için.’ kaç
tokat attı bilmiyorum. ‘Geç yerine otur.’
dediğinde ben hüngür hüngür ağlıyordum. Bu olaydan sonra annem benimle yaklaşık
bir hafta hiç konuşmadı. Sanırım yaptığım hatâmın büyüklüğünü kavramamı
istiyordu. Birkaç kez evde bana laf soktuğunu hatırlıyorum; ‘Birisi de bana tokat atmalı, seni iyi yetiştiremediğim
için
…’

O tokatlar, hayatım boyunca hiç aklımdan
çıkmadı, çok ders aldım. Yalanın, insanları aldatmanın ne kadar kötü bir şey
olduğunu hiç unutmadım.

***

2019 yılının ilk günleri Annem vefat
etmeden yaklaşık bir ay kadar önce. Annem, eşim, küçük kızım ve ben akşam
yemeğini bitirdik. Sofra başında sohbet ediyoruz. Annem; ‘Çocuklar size bir masal anlatmak istiyorum.’ dedi. Üçümüz de pür
dikkat dinlemeye başladık:

‘Zamanın birinde, bir evde Anne-baba ve
gelinden oluşan bir aile yaşarmış. Bir kış günü kapı çalınmış. Evin annesi kapıyı
açmış. Kapıda üç peri. Kendilerini tanıtmışlar; ben Sağlık Perisi, ben Servet
Perisi, ben de Sevgi Perisi. Bizlerden hangimizi evinize isterseniz, siz o konuda
hiç sıkıntı çekmeyeceksiniz. Ama yalnızca birimizi seçebilirsiniz demişler.

Kapıyı açan kadın karar verememiş,
kocasına danışmış o da karar verememiş. Kadıncağız, ‘izin verirseniz bizim çok akıllı bir gelinimiz var bir de ona sorayım.’
diyerek izin almış. Gelinine olayı anlatıp ne dersin kızım deyince, akıllı
gelin hiç düşünmeden ‘Anneciğim, sağlık
ve servet, sevgi olmaksızın bir işe yaramaz. Her işin başı sevgidir. Biz
birbirimizi seversek, sağlığımızı da koruruz, servetimiz de olur
.’ demiş.

Hem anne hem de baba gelinin seçimini
uygun görünce, kapıdaki perilere ‘Biz
Sevgiyi seçtik
.’ cevabını vermişler. Bunun üzerine Sevgi Perisi kapıdan
girmiş, Sağlık ve Servet Perileri de onu tâkip ederek içeri girmişler.

Her
şeyin başı, anahtarı sevgidir. Sevgi olmazsa, sağlık da, servet de bir işe
yaramaz
.’

Diyerek masalını bitirdikten sonra bize dönerek;
Siz siz olun sevginizi kaybetmeyin.’
dedi.

Eserde, günümüzde yaşanan çirkinlikler de ‘böyle olmamalı’ hükmünün yerleşmesi ve tatbik
edilmesi maksadıyla veriliyor.

Döne döne, tekrar tekrar okunması gereken bir eser.
Kimsenin endişesi olmasın… Sıkılmadan okunabilir. Her okuyuşta bir öncekine
nazaran daha fazla zevk alınarak…

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi,
Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul.

Telefon: 0.212-514 77
77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com    www.akilfikiryayinlari.com   

 

FAZLI KÖKSAL

1954 yılında
Yozgat’ın ilçesi Boğazlıyan’da doğdu. İlk ve ortaokulu Kayseri’nin Talas
ilçesinde, liseyi Kayseri Lisesinde bitirdi. 1976 yılında Ankara İktisâdî ve
Ticârî İlimler Akademisi’nden mezun oldu. Bir süre Kayseri’de özel sektörde
çalıştı. 1982 yılında PTT’de müfettiş olarak vazifeye başladı. 1995’de PTT’nin
bölünmesi sonucu Türk Telekom’a başmüfettiş olarak geçti. Haziran 2000 – Temmuz
2003 arasında TürkTelekom Pazarlama Dâiresi Başkanlığı görevini yürüttü. Türk
Telekom’un özelleşmesi sonrası, 2008 yılı Ocak ayında Orman Genel Müdürlüğüne
müfettiş olarak geçti. Aynı kurumda başmüfettiş olarak çalıştı. Çeşitli sivil
toplum kuruluşlarına üye olan Köksal; PTT Müfettişler Derneği ve Telekom
Müfettişleri Derneği’nde başkan yardımcısı ve sekreter, DENETDE (Devlet Denetim
Elemanları Derneğinde Genel Başkan, Başkent İktisatçılar Derneğinde Genel Sekreter,
Telekomcular Derneğimde Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Yazı ve makaleleri;
Akpınar, Başkent İktisat, Bozkurt, Çini Roman, Denetim, Erciyes, Kapı,
Müdafaa-i Hukuk, Telepati, Telekom Dünyası, Türk Boyları, Türk Telekom, Türk
Yurdu, Orman ve İktisat, PTT Bülteni, Postel gibi çeşitli dergilerde
yayınlandı.

Ayrıca, bazı internet
gazetelerinde ve kendi bloglarında düzenli olarak yazmaktadır.

Telekomcular Derneği
için, ‘Bir Talanın Hikâyesi-Türk
Telekom’un Özelleştirilmesi
’ isimli raporu hazırladı. ‘Türk Telekom Personeli İçin Bilişim Sözlüğü’nün ve ‘Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar Konmuyor
isimli kitapların editörlüğünü yaptı.

Türk Telekom’da Değişen Pazarlama Anlayışı’, ‘Posta
Telekomünikasyon Târihinden Portreler’ ve ‘Meyve
Tadında Romanlar
’ isimli üç kitabı yayınlanmıştır.

En büyük hobisi
okumak olan Fazlı Koksal evli ve iki çocuk babasıdır.

H.D.P. Hakkında Her Şey Ve Sn. Akşener’e Mektubumdur -3

·        
Türkiye’mizde
paralı aydın ihaneti:

Hiç unutmuyorum; 30.03.1994 tarihinde, daha önce
kurulmuş bir vakıftan dönüşerek kurulan Kemal Kılıçdaroğlu’nun 183 kayıt
numarasıyla Mütevelli heyeti üyesi olduğu TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler
Vakfı) mensuplarından birisi, kuruluşundan hemen sonra bir TV’deki tartışma
programına arzı endam ederek Türklerdeki şehadet kavramına eleştiri
getiriyordu. Devamında Türklerin evlatlarını askere davul zurna eşliğinde
göndermelerini de eleştirerek bunun PKK ile savaşı çözümsüzlüğe götürdüğünü
iddia ediyordu. Tabii kim, hangi tarih, hangi TV; hiç birini hatırlamıyorum.
Google’da aradım, bulamadım; hem uzman değilim, hem de çok vaktim yok ama
birimizin bulmasını çok isterim. Kemal Kılıçdaroğlu’na kapak yaparız. Lakin bu
söylenenler beynime mıh gibi çakılmıştı, ne söylendiğini gayet net
hatırlıyorum. Şoka girmiştim.

Yine bu zamanlarda Fukuyama adlı tarihçi, felsefeci,
SSCB’nin dağılması üzerine 1992 yılında yazdığı “Tarihin Sonu, Son İnsan” adlı
kitabında ‘Tarihin, kapitalizmin zaferiyle sonlandığını’ dile getiriyor,  ne alâka ise birden bire Ulus Devlete
atlayarak; “Ulus Devletlerin de sonunun geldiğini, Yeni Dünya Düzeninde Ulus
Devletlerin yerini küresel şirketlerin yöneteceği şehir devletlerinin
alacağını” tüm dünyaya müjdeliyordu. BOP Projesinin de eli kulağında idi. Yani
özetle deyim yerinde ise “Allah, HDP – PKK’ya verdikçe veriyor”, bunlara gökten
felsefe ve proje yağıyordu.

Bu küresel satrançta, değil bir aktör, bir virgül
kadar bile değeri olmayan ve sadece bir lejyoner ordusu olan ve en hatırı
sayılır eylemleri Mehmetçiklerimizi puşt pusularında katletmek olan HDP -PKK’nın
üyeleri kendilerini büyük bir kibirle büyük cengâverler olarak görüyor, her
kalkışmayı toplum yararına bir ilerleme sayan devrim budalası, entel – dantel
solcularda HDP – PKK’ya büyük bir hayranlık ve muhabbetle bakarak karşılıklı
halvet ediyorlardı. İşin ilginç yanı Abdullah Öcalan tam bu sıralarda SSCB’nin
yıkılması üzerine PPK’ya hâkim Marksist ideolojiyi reddetmiş ve post
Modernizm’in devlet sosyolojisindeki ayrıntılı paraleli olan Murray Bookchin’in
tezlerine doğru yelken açıp parti programını buna göre şekillendirmeye
başlamıştı. (İdeolojik Kodlarıyla Kâğıt Üstündeki PKK, Fikret Bila – Doğan
Kitap)

Ve yine o zamanlarda Radikal Gazetesi’nde  Fukuyama’nın tezinin sosyal popüler planda
destekçisi olarak post Modernizm özellikle gençler hedef alınarak yoğun bir
şekilde servis edilmeye başlanmıştı. Kökleri Nietzche’ye de dayandırılabilen, İkinci
Dünya Savaşından sonra Martin Heidegger tarafından geliştirilen, sonra da bir
çok felsefecinin katkısıyla bu günlere kadar varlığını koruyarak gelen bu
felsefenin işimize yarayacağı kadar kısaca bahsedersek temel unsurları şöyle
idi:

* “Rasyonalizm (Akılcılık, bilim ile) ile mutlak
hakikate ulaşılamaz. Metafizik gereklidir.

* “İnsan, bilimin egemenliğinden
özgürleştirilmelidir. (Michell Foucault)

* “Mutlak gerçek yoktur. Bu güne kadar doğru
bildiğin her şey yanlış olabilir.”

Mesela Baskın Oran o zamanlar biz Bağımsız
Cumhuriyet Partilileri, Ulusalcı olmamız nedeniyle faşistlikle suçlamış; biz de
kendimizi Emperyalizm varsa Ulusalcılık da vardır diye savunmuştuk. Baskın Oran
bunun üzerine “Zaten emperyalizm de artık yoktur, tedavülden kalkmıştır” demez
mi…

* “Bir kısım insanın diğer insanlara, sosyal
değerlendirmelerle öncülük etmesi ve sonucu her türlü toplumsal hiyerarşik
düzen topluma tahakküm etmektir.” Burada da dönüp dolaşılıp Ulus Devlet modeline
açık açık giydirmeler yapılmaktadır; plan çok büyük!

* “Hedonizm; sonsuz kişi özgürlüğü, sonsuz zevkçilik.”
Toplum umurunda olmasın, istediğin zevki tadabilmen senin en temel hakkındır
(!) Hâlbuki Hegel ne demişti: “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.”

* “Mikro Milliyetçilik: Senin esas kimliğin rengin
dokun alt kimliğindir, bunun üzerine başka bir kimlik giydirilmesine izin
verme.” “İki kişinin, üçüncü bir kişinin mesela sorunları hakkında düşünüp
üçüncü kişiye çözüm önerilerinde bulunması tahakkümdür, toplum mühendisliğidir.
Her koyun kendi bacağından asılmalıdır.”

* “Herkes kendi bahçesini tanzim ederse, evinin
önünü süpürüp temizlerse hiçbir toplumsal mücadeleye gerek kalmaz.” Yukarıda
demiştim ya,  bu HDP – PKK’ya gökten
felsefe yağıyordu diye..

 

90’lı yılların ortası ve sonu arasında Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan kızımdan bu öğretileri duyup
kızımla tartışmaya başlamıştım. Benim anladığım kadarıyla bu propaganda PKK’nın
kültür kolu olarak üniversitelerde görevli militanlar tarafından örgütlü ve
yoğun bir şekilde yapılıyordu. Özellikle Ulus Devletimiz bir takım argümanlarla
yanlış kurulmuş denilerek çürütülmeye çalışılıyordu. Gençler nerede ise Ulus Devlet
kuramcısı, profesör sosyologlar olmuşlardı. Ayrıca Büyük Ata’mız net olarak
reddediliyordu. Bir gün Ankara’ya kızımı ziyarete gittiğimde bir akşam beni
devam ettiği bir binanın bir katında kurulu Özgür Üniversite dedikleri bir yere
ders dinlemeye götürdü. Gittim, şok geçirdim. Dersin hocası SBF’de de ders
veren o zamanın tanınmış bir ismi idi. Aleni PKK propagandası yapılıyordu.
Dersi dinledim. Belki kızımın zihnini kırabilirim umuduyla dersin sonunda
alelacele hocanın yanına gittim ve sordum:

         
“Hocam, bizim Kurtuluş Savaşımız bizim haklı bir
savaşımız mı idi?”

         
Hoca boş bulunup “Evet, tabi ki” diye yanıtladı.

         
Ben tekrar sordum: “Peki Hocam, bizim Kurtuluş
Savaşımızda ölen Yunan gençleri insan

haklarına uygun bir biçimde mi öldü”

         
Hoca şaşırdı, ben devam ettim: “Hocam, savaşta insan
haklarından bahsedilemez, her savaşın

bir suçlusu vardır ve bu savaş PKK’nın haksız bir
savaşıdır.”

Sonra kızımı alıp götürdüm. Ama kızımı çakalların ortasında
bırakarak İzmir’e geri döndüm ne yazık ki.

Bu paralı aydınların çoğu kendine ‘Solcu’ diyor ve
Sosyalist Enternasyonali kâbe diye görüyor.

Kardeşim, Avrupa Sosyalist Enternasyonal’inin
kendisi bir emperyalist örgüttür. Üye ülkelerin Sol iktidarlarında da silah
sanayicileri ve tüccarları gerçek iktidar olup bu silahları satabilmek için her
türlü savaşı körüklemektedirler.  Sen
kendine niye Solcu diyorsun; Sen Solcu falan değilsin.

Şimdi sen de “Kim Solcu” diye soracaksın tabi ki. Pekâlâ;
mesela Dr. Hikmet Kıvılcımlı Solcu, Sosyalist ama sen değilsin. Mesela ben
Sosyalistim, sen değilsin. Ama sen kendine Solcu diyor ve bu örgütün fonlarını
cukkalayıp görüşlerini de millete kakalıyorsun. Bu arada en demokrat, insan
haklarına en saygılı, en barışçı sen oluyorsun, sen; yersen.

Bunların İstanbul’da bir Habitatı oluşmuş. Sanatsal,
kültürel, ekonomik hâkimiyet merkezleri de kurmuşlar. AB, Soros Fonları da
bunlardan geçiyor. PKK’nın nasıl olduysa, mutlaka hangi kodaman istihbarat
örgütlerince nasıl izin verildiyse artık, hayret bir şekilde Avrupa Mafyası
uyuşturucu trafiğine dalması sonucu ellerinde halen güçlü ganimetler kaldığı
için PKK Fonları da güçlü bir şekilde işe yarıyor. Canan Kaftancıoğlu, Tunç
Soyer ve bissürü kişi de bu Habitat ürünü olabilir.

“”Esasen
ben bunu  FETÖ örgütlenmesine benzetiyorum.
Büyük bir azim ve kararlılıkla, bir merkezi plan dahilinde çalışıyorlar.
Milliyetçilik, Vatanseverlik, Kamusalcılık, ayaklar altına alınmış, Bunlar
meydanı boş bulmuşlar, barışçı, demokrat sahte yüzleriyle, Sivil Toplum
Örgütlerinde, Meslek Odalarında, vb her yerdeler. Her demokratik direnişte,
Boğaziçi Üniversitesi direnişinde vb her yerde bayrak gösteriyorlar.

Atatürk Milliyetçisi,
Vatansever bir Gençlik Örgütlenmesi gerekir, neredesin Sn. Akşener.””

Sonuç olarak zihinsel kalite ve birikim olarak
yetersiz bir sürü güruh, TV ekranlarında boy gösteriyor; sürekli beyinlerimiz
yıkanıyor. Turgut Özal zamanında öyle bir özelleştirme propagandası yapılmıştı
ki sokaktaki sıradan bir adam işsiz kalacağını bile bile özelleştirmeyi
savunuyordu.  Özelleştirmeye karşı
çıkanları adeta dövüyorlardı. Rahmetli Mümtaz Soysal Hocamız ne kadar yerden
yere vurulmuş, ne dayaklar yemişti; yemiştik. Şimdi de HDP’ye laf söyleyenler
neredeyse dayak yiyecekler.

An itibariyle Halk TV, en demokrat Merdan
Yanardağ’ın Tele 1’i, HDP Propaganda Merkezi olmuşlar. ‘İBB Seçimlerini HDP
kazandırdı’ düzmece şehir efsanesini her gün millete yutturup beyin yıkama
seanslarındalar. Şimdi de gelecek seçimin merkezine HDP’yi koymuşlar, gelecek
seçimleri HDP üzerinden dizayn etmeye çalışıyorlar. Enver Aysever, Ayşenur
Aslan, Merdan Yanardağ; “HDP’siz OLMAAAAAAAAZ” diye çığırıp duruyorlar. Ama
nedense, mesela Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu vb.ler bu cazgırların karşısında
suspus oturuyorlar. Ama Nihat Genç, eğrisiyle doğrusuyla, yalnız köşesinde,
dimdik ayakta kılıcını sallıyor; artık kime değerse.

Geçenlerde beyaz saçlı, sevimli yüzlü, bence özel
olarak seçilmiş, ilk defa gördüğüm bir HDP’li ekrandan gözümüz gözümüze bakarak
sözde Kürt sorununu, eşit yurttaşlığı, barışı – kardeşliği çok  tatlı dille, çok güler yüzle anlatıyordu. Tam
bu günlerde de Pençe – Kilit Harekâtında şehit düşen Mehmetçiklerimizin şehit
haberlerini bir vazife bilip hemen yayınlayan cesur, dürüst, vatansever gazeteci
Müyesser Yıldız’dan ard arda alıyorduk. Hemen bir fıkra geldi aklıma; kimse
kusuruma bakmasın ama:

Eskiden Köyün birinde birkaç arkadaş eşeğin birine
sırayla tecavüz ediyorlar. Sırası gelen birisi, eşeğin kulağına bir şeyler
fısıldamış, yanağından öptükten sonra eşeğe tecavüz etmiş. Bunun üzerine arkadaşı
“Bunu niye yaptın, eşek bundan ne anlar” demiş. Arkadaşı yanıt vermiş. “Olsun
anlamasın, ben insanlığımı yapayım da.” Ben bu fıkrayı hatırlayınca, ekrandaki
bu HDP’li bizi eşek yerine mi koyuyor acaba diye kendime sordum ister istemez.

Aslında, bence durum çok vahim. Millet olarak bir
propaganda ablukası altında beynimiz yıkanmış, şartlanmış; öğrenilmiş
çaresizlik içindeyiz. Etnik Kürt milliyetçileri, HDP – PKK’nın asıl planı başka;
Türkiye’mizi bölemeyeceklerini biliyorlar. Hedefleri Türkiye’mizi,
Kürtleştirmek
. Aysel Tuğluk, geçmişte “En büyük Kürt ili İstanbul” dememiş miydi?
Bunlar, tüm Türkiye’yi istiyorlar. İki uluslu, iki resmi dilli bir devlet
istiyorlar. Millet İttifakı, Altılı Masa önermesiyle eğer HDP desteği ile RTE’yi
devirirse bütün bunlar önümüzdeki dönemde yeni Sevr maddeleri gibi TBMM’de
tartışılacaktır.

Bu plan mutlaka ama mutlaka bozulmalıdır, ama
nasıl? Hemen, SSCB bilgini Pavlov geldi aklıma. Pavlov, İkinci Dünya Savaşı
öncesinde köpekler üzerinde yaptığı deneylerle Şartlı Refleks kuramını bulmuş
ve bu buluş üzerine Nobel ödülü kazanmış bir bilgindir. Çok kısaca; deney
köpeklerine zil sesi ile birlikte et veriliyor; köpek hemen mide salgısı
üretiyor ve salyaları akmaya başlıyor. Bu böyle bir müddet sürüp gittikten
sonra et vermeyip sadece zili çalsa da köpek hemen mide salgısı üretiyor ve
salyaları akmaya başlıyor. Ancak bir gün laboratuvarı sel basıyor, köpeklerin
bir kısmı telef oluyor; ancak o da ne, daha önce şartlı refleks kazanmış
köpeklerin bu refleksleri şok etkisi ile olacak, kayboluyor.

Sn. Akşener; durum vahim. Herkes bir şartlı refleks
etkisi altında, HDP deyince akıl, mantık uçup gidiyor. Topluma bir şok etkisi
gerek. Aylar önce, HDP’yi PKK ile eş tutuyorum diyerek bu şok etkisini bir
nebze yaratmıştınız. Millet aldığı huzurlu nefes için size teşekkür etmiş bunu
seçmen anketlerde oy oranı olarak size sunmuştu. Şimdi yine daha güçlü bir şoka
ihtiyaç var. Vatanın bekası için hesabı kitabı bırakın. “HDP’nin, canı
cehenneme! HDP ile yapılan hesap kitap bizi zerre kadar ilgilendirmez, kim ne
hali varsa görsün” deyin lütfen.

Kültür Farkı

İspanya’da
yapılan NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
bir hareketi
gündem oldu. Erdoğan salona girerken sol yanında oturan
İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un arkasından sessizce yaklaştı ve İngiliz
Başbakan’ın omuzuna dokundu.
Johnson irkilerek arkasını dönerken omuzundaki
Erdoğan’ın elini bir refleks olarak itti.
İki lider daha sonra
tokalaştılar.

Erdoğan’ın
hareketi bizim gibi Akdeniz veya doğu toplumlarında bir samimiyet ve yakınlık
gösterisi olarak kabul edilir. Oysaki Avrupa ve ABD’de bu türlü yakın
temaslar bir tehlike algısına yol açıyor.

ABD’ye
ilk gittiğimizde orada yaşayan Türk dostlarımız bu konuya dikkatimizi
çekmişlerdi. Zaten sosyal hayat buna göre tanzim edilmişti. Mesela bir mağazada
kasada, bir ATM’de, bankada veya başka bir kuyrukta olanlar ile işlem yapanlar arasında
en az 3 metrelik bir mesafe bırakılıyordu.

Fakat ben
de R.T. Erdoğan’ın yaptığı gibi bir hata yaptım
: Sorduğum bir soruya güler
yüzle cevap veren bir polise teşekkür ederken, hafifçe polisin omuzuna dokunmak
gafletinde bulundum. Polis irkilerek derhal elini belindeki silahına doğru
götürdü. Yüzümdeki tebessümü ve mesafeyi artırdığımı görünce normale döndü.

Günlük
hayatta, milletler arası kültür farkından kaynaklanan, birçok farklı davranış
kalıbı var. Bizim gibi toplumlarda samimiyet göstergesi olarak erkek
erkeğe ve kadın kadına sarılma veya yanaktan öpüşme
tercih edilir. SSCB
döneminde, sosyalist erkek devlet liderlerinin dudaktan öpüşme (Sosyalist
kardeşlik öpücüğü) geleneği vardı.

Batı’da ise aynı cinslerin
sarılması ve öpüşmesi eşcinsellik olarak algılanır. İş ve diplomatik
ilişkilerde sadece tokalaşma ile selamlaşılır. Doğu toplumlarında
erkekler bir başka erkeğin kendi eşine iltifat etmesi ve öpmesini hoş
karşılamazlar. Fakat Batılı erkekler bunlardan mutlu olur.

Bu tür kültür
farklarına
dikkat etmemek ilişkilerde sıkıntıya yol açabiliyor.

****

Dünyanın en kıdemli devlet başkanı olan CB Erdoğan’ın Batılıların bu refleksini öğrenmemiş
olması mümkün değil. Ama düşünmeden, refleks olarak ortaya çıkan söz ve davranışlarına
mâni olamıyor.

Erdoğan’ın birbirine zıt tutumlarını anlamamız için bu davranışı bir örnek olabilir.

Bazen sonradan
öğrendiği kural ve gerçekleri
bazen de bunun yerine yetişme tarzının kodlarına
yazdığı davranış biçimlerini
yansıtıyor.

Bir gün
“Lozan devletimizin tapusudur” diye Lozan Antlaşmasına övgüler düzerken,
başka bir gün “Lozan hezimettir” tezini savunan, Atatürk’e hakaretler
eden “Fesli Kadir” gibi cümleler kurabiliyor.

***************************

Mahremiyet ve Güvenlik Alanı

Daha
önce bir yazımda da yazdım. “ABD’de herkes kişiler arası ilişkilerde
mahremiyet veya güvenlik alanı denilen bir mesafeye çok özen gösterir.”

Kişilerarası
ilişkilerde alan kavramını 1966 yılında ilk defa tanımlayan Edward Hall
bu alanı dört kademede tasnif etmiş:

Mahrem alan denilen,
ten temasını da içine alan, bedenimizden en fazla 45 cm uzaklığa kadar
olan bu alana ebeveyn, eş, sevgili, çocuk gibi yakın ilişki içerisinde
bulunulan kişilerin girmesine izin verilir. Bu alanın istenmeyen bir
kişi tarafından kullanılması tehdit olarak algılanmaktadır.
İnsanlar bu
alanda seçmediği veya izin vermediği kişiler ile uzun süre birlikte
olduklarında rahatsız olurlar ve hatta öfkelenirler.

Kişisel Alan denilen ve
yaklaşık olarak 45 cm’den 120 cm’ye kadar olan bir alanı kapsayan bu
bölge dostların, arkadaşların, yakın bağlantıda olunan ve hoşlanılan
kişilerin
kullandığı alandır.

Sosyal Alan yaklaşık 120
cm’den 2 m’ye kadar
olan bir mesafeyi içeren bölgedir. Kişisel olmayan
ilişkilere ve nezaket ilişkilerine
ayrılmıştır. Yeni tanışılan ya da az
tanınan kişiler ile iletişimde bulunulan sosyal aktivitelerde, resmi işlerin
yürütüldüğü iş görüşmelerinde, alışverişte vb. durumlarda kullanılır.

Kamusal Alan ise 2m’den
daha uzak
bir alanı ifade etmektedir. Tanınmayan kişiler topluma açık olan
bu alanda tutulmaktadır.

***************************

Amerika’da Binalar

ABD’de şehir
merkezlerinin haricinde konutların büyük çoğunluğu tek veya iki katlı, garajlı
ve bahçeli müstakil evler. “Apartman” olarak adlandırılan binalardan oluşan sitelerde
ise 4 katı geçen pek yok.

Burada,
diyelim ki 300-500 villalık, bir site yapılacağı zaman önce arazinin altyapısı
yapılıyor. Tüm yol, elektrik, su, kanalizasyon gibi altyapı işleri
bitirildikten sonra, binalar
hemen zemin üzerine hazırlanan düz bir temel
üzerine monte ediliyor.

İşte bu
tür konutlar, tamamen ahşap taşıyıcı kolon ve kirişlerle imal ediliyor. Duvar
panelleri sunta benzeri hafif malzemelerle yapılıyor. Tabi ki bu panellerin
aralarında ses ve ısı yalıtımını sağlayan malzeme kullanılıyor. Kolon ve
kiriş
olarak keresteler ve diğer ahşap malzemeler ilaçlanmış ve özel
işlemden geçirilmiş oldukları için en az yüzyıl dayanabiliyormuş.

ABD’nin
gezdiğimiz bölümlerinin çoğu ormanlık araziler. Yüzlerce km yol
gidiyorsunuz en küçük bir tepeye rastlamadığınız dümdüz arazilerden
bahsediyorum. Taş çıkarılabilecek bir coğrafya değil burası. Bu bakımdan ahşap
malzemelerin tercih edilmesi
anlaşılabilir bir durum. Hatta şehir
merkezi dışındaki yaygın yerleşim yerleri arasında elektriğin havai hatlarla
taşınıyor ve direklerinin çoğunun ahşap oluşu
bizim için şaşırtıcı idi.

İnşaat
malzemeleri son derece hafif olduğu için depremlerde konutların yıkılma
riski son derece düşük, hele hele evlerin yıkılmasıyla oluşan ölümler çok
az.

Ancak
böyle binaların yangın ve özellikle de ABD’de sıkça görülen hortum ve
kasırgalarda
dayanıklılığı az. Haberlerde gördüğümüze göre, hortumlarda bu tür
evler karton gibi savruluyor.

Mesela
geçen sene Kentucky ve komşu eyaletlerde etkili olan hortum ve
kasırganın etkisiyle 100’e yakın kişi ölmüş, 300 bin kişi de bir süre
elektriksiz kalmıştı.

ABD bu tür felaketlere uygun
çelik konstrüksiyon gibi teknolojileri gökdelenlerde ve konut dışı inşaatlarda
uyguluyor. Fakat konutlarda neden yaygınlaştıramamış olduğunu öğrenemedim.

H.D.P. Hakkında Her Şey ve Sn. Akşener’e Mektubumdur-2

·        
Öyleyse PKK
dan devam edelim:

PKK, Güneydoğu’da vatan görevi yapan TSK ve Emniyet
güçlerini ‘işgalci’, meselâ Yunan kuvvetleri gibi görmekte ve askerlerimizi,
emniyet mensuplarımızı katletmeyi meşru bir hakkı olarak görmektedir. HDP de
doğal olarak bundan bir üzüntü ve yeis duymamakta ve hiç bir taziye mesajı
yayınlamamaktadır. Bu nedenle HDP’nin barış ve demokrasi söylemlerini milleti
keriz yerine koyan büyük bir sahtekarlık olarak görmekteyim.

Meselâ HDP’li Mithat Sancar, yakınlarda bir HDP Grup toplantısında Ukrayna’daki
durumu Afrin’e benzeterek Türkiye’nin Suriye’deki terörle mücadelesini
kastederek Hükümete; “Ukrayna’da barış istiyorsunuz da burada niye
savaşıyorsunuz?” diye sormuştur.

Meselâ,
23 Mayıs 2016’da HDP’nin olaylı Mardin Kızıltepe Mitinginde Eşbaşkan Selahattin
Demirtaş şunları diyor: “Kürt Halkının Önderi Öcalan’ın posterini Kürdistan’a
asamayacak ta bu halk nereye asacak. Buna alışsanız iyi olur çünkü biz Başkan
Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini!” Yine Selahattin Demirtaş’ın, “HDP,
Sayın Öcalan’ın 20 yıllık projesidir” dediğini bütün Türkiye
bilmektedir.

O kadar
çok örnek var ki ben de bu örneklere bakarak belli ki Akşener’in siyaseten
stratejik bir  kararı ve talimatı
sonucu  İYİ Parti Yöneticisi ve
Milletvekili Müsavat Dervişoğlu’nun  umuma yumurtladığı “HDP meşru bir partidir”
deyişine karşılık şunu öneriyorum: HDP sadece ‘yasal’ ya da eski deyimle ‘kanuni’
bir partidir. Asla meşru bir parti değildir. Meşruiyet, içinde hak ve
hukuk barındırır. Devletin kanunlarıyla kurulmuş bir Parti, Devleti yıkmak
üzere konumlanabilir mi?

Yasallık
ile meşruiyet çelişkisine çok bariz bir örnek verebilirim. 31 Mart 2019 İBB Başkanlığı
seçimlerini Ekrem İmamoğlu, 16.000 oy farkıyla kazandı. YSK Meclis Üyesi
Seçimini geçerli kabul etti ve sadece Belediye Başkanlığı Seçimini iptal edip
tekrarına karar verdi. Ekrem İmamoğlu, bir tartışmada cebinden bir bütün 20 TL
çıkarıp göstererek; “Siz şimdi bu 20 TL’nin içindeki 5 TL’nin sahte olduğunu
öneriyorsunuz” diyerek skandalı ortaya serdi. YSK’nın kararları bir Seçim
Kanunu niteliğinde idi ve bir itiraz mercii yoktu. Dolayısı ile bu karar yasal veya
kanuni idi ve yürürlüğe de girdi. Peki, YSK’nın bu kararı sizce de meşru mu idi
Sn. Akşener?

Şimdi HDP’lilerin
son zamanlarda Halk TV ve Tele 1’de sık sık dile getirdikleri Eşit Yurttaşlık
ve sözde Kürt Sorununa gelelim. Girişi şöyle yapalım: Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti, Gazi Mustafa Kemal ve silah
arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin kahramanlıkları ve büyük bir zaferle
taçlandırdıkları dünyanın ilk Antiemperyalist Savaşının ve devamında Cumhuriyet
ve Aydınlanma Devrimimizin eseridir. Ulus Devletimizin tapusu altında dünyanın çok
sayıda büyük devletinin imzasını taşıyan Lozan Antlaşması’yla taçlanmış; dünya
tarihinde eşi benzeri olmayan güçlü bir tapudur. Bu nedenle Ulus birliğimizin
çimentosu, tarihi, sosyal ve manevi açıdan başka hiçbir ulus devletle
kıyaslanamayacak ölçüde çok güçlüdür. Bu güçlü Ulus Devlet kalesi, Ulus
birliğimizdeki tüm halklar için bir şans olarak hepsinin güven içinde
yaşayabileceği, neslini ve üretici güçlerini geliştirebileceği, aynı zamanda
hep birlikte bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte demokratik bir
cumhuriyet mücadelesi verebileceği temelleri aydınlık bir kale idi.

Ama emperyalist devletler çok uzak olmayan bir
geçmişte emperyalizme karşı zafer kazanmış olmanın hala gururunu taşıyan, başı
dik, güçlü, bağımsız bir cumhuriyeti bu coğrafyada asla istemiyorlardı. Onlara
güdülecek yarı sömürgeler gerekiyordu. Ve emperyalizm güzel ülkemizin ekonomik,
sosyal ve demokratik gelişmesini engellemek için Kurtuluşumuzdan beri sürekli
siyasi, ekonomik müdahalelerde bulundu. Bu, Ulus birliğimizdeki tüm halkların
ortak mücadele etmesi gereken milli, ayırımsız, ortak kaderi idi. Ama Kürt
etnik milliyetçilerinin savaşı bu kaderi daha da kötüleştirdi. Savaş ortamında
militarizm güçlendi, demokratik mücadele doğal olarak iyice geriledi.
Ekonomimiz perişan oldu. En gerici iktidarlara mahkûm olduk.

Tekrar gelelim Eşit Yurttaşlık ve sözde Kürt
Sorununa; bu paragrafa da bir giriş yapalım: Ben, bir toz zerresi kadar bile ırkçı
milliyetçi değilim. Ulus Devlet kalemizde, Ulus birliğimiz içinde yer alan Kürt
etnik kimlikli halkımızı “Türk yurttaşlarımız” olarak görürüm. Kürt
halkının dostları kimlerdir diye sorulsa kendimi onların dostu olarak
görürüm. Ama HDP – PKK’yı  Kürt
halkının dostları olarak göremiyorum. Tersine onların neslinin sağlıklı
gelişmesini ve sürmesini engelleyen, hatta onların neslini kırdıran birer
düşmanları olarak görmekteyim. Ayrıca Ulus Devlet teorisine göre (Ernest Renan)
HDP’yi Kürt halkının temsilcisi olarak da görmüyorum. Bunu kırk yıldır
yaptıkları algı operasyonu ile beynimize adeta zorbalıkla kabul ettirmeye
çalışıyorlar o kadar. 

Çünkü Kürt etnik kimlikli halkımız, Güneydoğu’da ABD
sömürgesi, despotik bir devlet yerine  150
yıllık parlamenter deneyimi olan, Büyük Atatürk ve silah arkadaşlarının mirası,
aydınlanma devrimimizin eseri olarak modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri
girmiş olan Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğini güvenli bir kale, bir vatan
olarak seçmiş olabilir. Ve buna değil HDP’nin, kimsenin diyeceği bir şey
olamaz. “Sana ne kardeşim!” derler adama.

Çünkü herkes HDP gibi bela aramıyor; tersine huzur
ve güven arıyor olabilir. Çünkü bu, Kürt etnik kimlikli vatandaşlarımızın çok
doğal ve hayati, sosyal, teknik bir tercihidir. Tekrar ediyorum; “Sana ne
kardeşim derler adama.” İşte HDP – PKK o zaman, “Yıkılsın bu güvenli, Türkiye
Cumhuriyeti Kalesi” deyip yıkmak için saldırıya geçtiler.

Bu girişten sonra devam edelim. Ulus Devletlerde tek
bir ulus vardır ve bizim devletimizde bu tek ulus, Türk Ulusudur. Türk Ulusunun
bütün yurttaşları, etnik kimliği ne olursa olsun anayasal olarak eşittir. Türkiye
Cumhuriyeti kimliğimizde, etnik kökenimizin ne olduğu yazmaz. Kimliğimizin
biçimi ve içeriği, etnik kökenimiz ne olursa olsun tamamen aynıdır. Dolayısı
ile farklı etnik kimliklerin, ekonomik ve sosyal statüleri farklı değildir,
olamaz. Bu; tüm yurttaşlarımızın zaten en ideal eşitliğidir. Kürt etnik
milliyetçilerinin bunun üzerine “eşit yurttaşlık” talebi ve anayasada ulusun
tüm etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, Ulus
Devletin, insan, mekan, zaman öznesinden bağımsız olarak tarihin
biçimlendirdiği nesnel yapısına ters, absürt, uyduruk bir taleptir ve bunun
gerçekleşmesi ihtimali Ulus Birliğimizin geriye, federasyona doğru yıkılma
ihtimalini beraberinde getirir.

Diyalektik olarak Ulus devletler bir üst birlik
olarak federasyonlardan sonraki bir aşamadır. Atatürk büyük bir öngörüyle bu
sancılı konakta oyalanmadan ulus devlet konağına geçmiştir. Dolayısı ile
federasyon konağına geri dönüş tarihin diyalektiğine ters bir geriye dönüştür. Ve
bu nedenle bu geri dönüş nerede sonlanacağı bilinmeyen bir parçalanma
olacaktır.  Paradigmanın İflasının aksine
Türk Ulus Birliği’nin, Türk Milleti’nin mayası tutmuştur. Türk Ulus Birliği
içindeki tüm halklar gerçekten etle tırnak gibi olmuştur. 40 yıldır PKK’nın
savaşının Güneydoğu’da lokal olarak kalmasının nedeni budur. Bu nedenle etle
tırnağın ayrılması gibi olacak olan bu parçalanma çok sancılı, çok kanlı bir
parçalanma olacaktır. Anadolu paramparça olacak ve Sevr’e geri dönülecektir.
Yugoslavya’dan beter olacağız. Zaten istenen de budur. 

Türkiye’mizde bir Kürt Milli Sorunu yoktur. Çünkü
Kürt yoğunluklu coğrafyaya, milli ekonomik bir ayrımcılık hiç yapılmıyordu.
Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da birçok ilimiz, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’daki birçok ilimizden gayri safi milli hâsıla ölçeğinde her zaman daha
geri kalıyordu. Kürt kökenli nüfusa milli zulüm de yapılmıyordu. Yani
işkencehanelerde sen Türk’sün, sen Kürt’sün ayırımı hiç yapılmıyordu. Dolayısıyla
bu savaş ABD, CİA Operasyonu olan 12 Eylül sonucu tetiklenmiş ve kurulmuş olan,
Emperyalizmin taşeronu PKK’nın çıkardığı ve 38-39 yıldır sürdürdüğü, binlerce
Mehmet’imizi ve de sivil vatandaşımızı katlettiği haksız bir savaştı.

            Bütün
bu sürecin başından bu güne kadar ABD ve AB paralarıyla fonlanan yarım
aydınlarımız da sözde Kürt Sorunu yanında mevzilerini aldılar. Ve Türkiye’mizde
bir paralı aydın ihaneti yaşadık
.

H.D.P. Hakkında Her Şey ve Sn. Akşener’e Mektubumdur-1

(Not: “Her şey” olabilsin
diye, daha önceki tüm yazılı çalışmalarımdan yararlandım.)

 

·        
İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri ve Canan Kaftancıoğlu hadisesi:

“İstanbul Belediye Başkanlığı Seçimlerini CHP’ye HDP
kazandırdı” iddiası matematik mantıktan yoksun, sazanları avlamak için
uydurulan bir şehir efsanesidir. İptal edilen ilk seçimde 16 bin oy farkındaki
HDP katkısı ne kadarsa ikinci seçimdeki 800 bin oy farkına katkısı da o
kadardır. Zafer; seçimin iptali nedeniyle tepesi atan ve CHP’nin nihayet
kazanabileceğini görüp coşup sandıklara koşan tüm İstanbul halkınındır.

Aslında bu iddia kampanyası çok planlı bir şekilde
Canan Kaftancıoğlu tarafından başlatılmıştı.

Hatırlayalım; CHP İl Başkanı olarak CK yapması gereken asgari
bir görevi, sandık tutanaklarını elde etmiş ve oy çuvallarına sahip çıkmıştı.
Burada CHP ve İYİ Partili görevlilerin de büyük katkısı varken CK’nın şahsında
HDP öne çıkarılmıştı. Sanki seçim zaferinin yegâne nedeni buymuş gibi CK iki
seçim zaferinin de kutlama sunumlarında Ekrem İmamoğlu’nun hemen yanında boy
göstererek Eİ’den adeta rol çalmıştı.

Bu durumda Canan Kaftancıoğlu’na bir parantez
açalım. Kimdir bu Canan Kaftancıoğlu, deyip bir habere bakalım:

* CHP İstanbul İl Başkanı Canan
Kaftancıoğlu’nun CHP’nin 97. Kuruluş Yıldönümünde yapılan toplantıda Atatürk adını
kullanmaması dikkat çekti. CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu, 9
Eylül günü internet ortamında yapılan Taksim Toplantıları’nın onur konuğu oldu.
Toplantının ayrıntılarını Sözcü yazarı Serpil Yılmaz kaleme aldı. Yazıya göre
Kaftancıoğlu toplantıda yaklaşık 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Konuşmasında
Atatürk’e atfen üç kez ‘Gazi Mustafa Kemal’ ismini kullandı. Kaftancıoğlu’nun
Atatürk dememesi katılımcıların gözünden kaçmadı. Eski Meclis
Başkanvekillerinden gazeteci Uluç Gürkan, Kaftancıoğlu’na “Atatürk adını
kullanmamak tercihiniz mi?” sorusunu yöneltti.

Kaftancıoğlu bu soruya şu yanıtı verdi: “Kişilerin
isimlerinden söz ederken belirli alışkanlıklarla bunların özel atıflarla
kategorize edilmesine karşıyım. Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade
etmek, kendimi ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum.”

Benim yorumum şu olmuştu: Güzel kardeşim! Asgari bir
kurumsal düşünce, hatta profesyonel anlayış rica ediyorum yahu. Senin İstanbul
İl Başkanı olduğun partinin Kurucu Genel Başkanı, senin ifadenle Mustafa
Kemal’in Nüfus Cüzdanında, Soy Adı hanesinde ATATÜRK yazıyor. O zaman senin
CHP’de ne işin var. Sen HDP’ye gitsene! Tam oraya yakışıyorsun, diyorum ben.

* Yine Canan Kaftancıoğlu; 14 Aralık 2012 tarihli
bir tweet’inde aynen şöyle yazıyordu: “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” gibi bir
sloganı doğru bulmuyorum. Militer bir dil olmasından öte, birey olmanın önüne
geçen bir ifade”

Benim de yorumum şu olmuştu: Hâlbuki “Mustafa
Kemal’in Askerleriyiz” denilince benim aklıma koca şairimiz Nazım’ın, Kuvayı
Milliye Destanı’ndaki bir şiirinde; “Ayın
altında kağnılar gidiyordu / Kağnılar gidiyordu, Akşehir üstünden Afyona doğru”
mısralarında anlamını bulduğu gibi, cepheye kağnılarıyla silah taşıyan Mustafa
Kemal’in askerleri kadınlarımız e adı Kurtuluş Savaşı tarihimize kazınmış,
onlarca kahraman savaşçı ve evlerini silah mermi fişek atölyesine çeviren,
Büyük Ata’mızın Tekâlif-i Milliye (Milli Yükümlülükler) kararlarına uyarak erzakıyla,
çorabıyla, tüfeğiyle, unu, bakliyatı ile Kurtuluş Savaşımıza omuz veren Mustafa
Kemal’in askerleri kahraman Anadolu Halkı gelir. O zaman senin Kuva-yı Milliye’nin
devamı CHP’de ne işin var?! Sen HDP ye gitsene; tam oraya yakışıyorsun, diyorum
ben.

17 Ocak 2018 tarihinde İstanbul İl Başkanlığı devir
teslim töreninde kaydedilen ve yayınlanan videoda sözde Ermeni Soykırımı ile
ilgili sözlerini inkârına karşın Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan videoyu
bizzat kendim deşifre ettim. Bir yerinde aynen şöyle diyordu: “Ermeni soykırımı
vardır diye tutturanlar da, yoktur diye tutturanlar da toplumu ve orada
geçmişteki büyük acıyı görmezden gelen bir zihniyettir.” Tam da HDP’nin
önermeleri..

O zaman senin CHP’de ne işin var; sen HDP’ye gitsene!
Tam oraya yakışıyorsun, diyorum ben.

Bu arada, aklıma geldi; Nazım Hikmet, “Hapisten
Çıktıktan Sonra” şiirinin bir yerinde şöyle diyor:

“ bakkal karabet’in ışıkları
yanmış.

            affetmedi bu ermeni vatandaş,

kürt dağlarında babasının
kesilmesini,

fakat seviyor seni, çünkü
sen de affetmedin.

bu karayı sürenleri, Türk halkının
alnına.”

Nazım Hikmet, bu şiiri olayların dumanı henüz
tüterken yazmış. Aynı tezi yani tehcir yolunda Ermeni halkını kıranların Kürt
eşkıyaları olduğunu Dr. Hikmet Kıvılcımlı da öneriyordu. Ben de bu önermeyi bir
doğru olarak kabul ederek kullanıyorum. Benim anlayamadığım şu: Ermeniler bunu
niye hiç dillendirmiyorlar, bu nasıl kirli bir işbirliği böyle?!

Şimdi gelelim HDP’ye.. Muhterem HDP’liler her gün
Tele 1, Halk TV de ekranlara çıkıyorlar. Bunlar, o kadar yumuşak ve dikkatli
tonlarla konuşarak çok güzel barış-demokrasi güzellemeleri ile HDP’yi bir buket
barış çiçeği gibi ekranlardan kucaklarımıza fırlatıyorlar adeta. Ekrandaki
konuklar içinde hiçbir ciddi karşı önermede bulunan, “Hop dedik, ufak at da
civcivler de yesin!” diyen de yok. Neredesin ey Uğur Mumcu!

Ben de buradan diyorum ki: HDP; illegal PKK’nın
legal zemindeki siyasi uzantısıdır. HDP Başkanlarını, Parti Organlarını,
Milletvekili, Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri adaylarını hep Kandil
tayin etmektedir. Bu o kadar çok aşikâr bir durumdur ki hep süregelen bu
iddialara karşın HDP yöneticileri yalancıktan bile hiçbir zaman “Yok öyle bir
şey” dememişlerdir. Bir de şu olasılık geliyor aklıma. ABD’de CİA, FBİ, Ordu, toplamda
Derin Devlet eksenli o kadar çok dizi üretiliyor ki, insanın bunları
seyrettiğinde “Yok artık, böyle bir şey olamaz” diyesi geliyor. Derin Devlet
karşısında ABD Demokrasisi, Başkanlığı yerlerde sürünüyor. Bu filmlere dizilere
niye izin veriliyor ki diye soruyorsun kendine; demokrasi falan diyorsun da
kesmiyor bu seni, başka bir şey olmalı diyorsun, tamam buldum:

Derin Devlet, bu dizi ve filmlere bilerek izin
veriyor; “İşte biz buyuz, herkes haddini bilsin” diyor. HDP de bence PKK’dan
böyle bir güç alıyor gibi geliyor bana.

Bakın, Servet Avcı, Yeniçağ Gazetesi’nde, 25 Haz
2022 de ne yazmış.

“Siz hiç PKK’lı veya PKK’nın
siyasî uzantısı yakıştırmasından rahatsız olan ve bunu açıkça ifade eden
irili ufaklı bir HDP yöneticisi gördünüz mü? Bu konuda açtıkları tek bir hakaret veya iftira dâvâsı
var mı? Meselâ kendilerini terör örgütünün uzantısı olarak suçladığım
için alınganlık gösterip bu yazıdan dolayı bana dâvâ açabilirler mi? Açmazlar,
çünkü bunu bir hakaret veya iftira olarak görmüyor, tam
tersine kemâl-i afiyetle kabul ediyorlar. Milletvekili rozetleriyle terörist
cenazesi omuzlayanlara meşrû siyasetçi muamelesi yapmak,
onları PKK’dan ayrı görmek, sadece bir göz kusuru değil bir beyin kusurudur
aynı zamanda!..”

Bakın Nedim Şener, Hürriyet Gazetesi’nde, 27 Haziran
2022 tarihli yazısında ne diyor: “HDP’li milletvekilleri gülünç insanlar: “HDP,
PKK terör örgütünün TBMM’deki şubesidir, siyasi ayağıdır” diyorum tek bir ses
etmiyorlar; “PKK terör örgütüdür, biz 6 milyon kişinin oylarıyla seçilmiş
siyasi partiyiz, bu size atılan iftiradır” diyerek hukuk önünde haklarını
aramıyorlar ama Meclis’te ‘vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne’ dair
verdikleri namus ve şeref sözünü tutmuyor şeref yoksunları diyorum; 33’ü birden
savcılığa dilekçeyle başvurup cezalandırılmamı istiyor.”

Köy Okullarına Dönüş

Milli Eğitim Bakanlığınca açıklanan; “Köy
okullarının yeniden açılacağı”
 haberi,
yerinde ve sevindirici bir karardır.1990’ lı yıllardan itibaren uygulamaya
konulan, “taşımalı eğitim” birçok
köyümüzde ilkokulların kapanmasına sebep oldu.

O yıllarda “ilköğretim müfettişi”
olmamızdan ötürü, biz de bu uygulamanın denetimini yapmaktaydık. Kocaeli’de ilk
“Taşımalı Eğitim” Kandıra İlçesi’nin Akçaova Köyü’nde başlatılmıştı.

Civardaki birleştirilmiş sınıflı
birçok köy okulu kapatıldı. Öğrenciler, “beş sınıf bir arada” eğitim görmekten
çıkarılarak, bağımsız dersliklerde eğitim öğretim görmeye başladılar. Zamanla
taşımalı eğitime hız verilerek başka ilçelere de yayıldı.

Taşımalı eğitim gitgide yurt sathına
yayıldı Birçok İl’de uygulamaya konuldu. Bu uygulama öğretmen ve öğrencilere
daha rahat, daha çağdaş bir eğitim ortamı hazırlamak içindi aslında. Fakat öğrenci
taşımanın, kendine özgü zorlukları da vardı.

Minicik öğrencilerin sabahın
erken saatlerinde ve derslerden sonra sağlıksız yollarda adeta çalkalanarak
yolculuk yapmaları büyük sıkıntıydı doğrusu. Hele mesafesi uzun yolu kötü olan köylerde
bu daha da sıkıntılıydı. Bir de taşındıkları okulda beslenme sorunları
yaşanmaktaydı.

Zamanla “taşıma servislerine”
standartlar getirilerek iyileştirilmeye çalışılsa da bu hiçbir zaman istenilen
kalitede gerçekleştirilemedi. Öğrenciler yorgun, hatta ayakta bile yolculuk yapıyorlardı.

Bir diğer sıkıntı da öğrenci
duraklarıydı. Birkaç köyün öğrencisini birlikte taşıyan araçlar, yağmur
altında, ya da sağlıksız, derme çatma duraklarda korumasızca bekleyen
öğrencileri toplayarak taşıma merkezine götürüyordu.

Bu aksakların denetlenerek,
yetkililer haberdar edilmesine rağmen, siyasi sıkıntılardan, ya da durakların
korunamamasından ötürü tam olarak bu sorun da çözülemedi diyebiliriz.

Daha sonra taşma merkezlerinde,
taşınan öğrencilere kumanya dağıtılmaya başlandı. İhaleyi alan bazı firmalar sağlıksız
ve eksik gramajlı gıda veriyorlardı. Tespitler yapılmasına rağmen bu durum da
siyasi nedenlerle sağlıklı yürümedi. Zaman zaman toplu gıda zehirlenmeleri de yaşandı.
Bunu bile istismar ederek sebebini şebeke suyuna yıkmaya çalıştılar.

Zamanla Kocaeli’nin Kandıra
ilçesinde 64 köy okulu taşımadan ötürü kapanmıştı. Milli Eğitim Bakanlığı, bu
okul binalarını satmak için harekete geçti.

Yaptığımız inceleme tespitlerinde;
bu okul binalarının ve lojmanların çoğunun harap olduğunu, hatta ağıl, samanlık
yapıldığını gördük. Durum gerçekten de vahimdi. Neticede bazılarının muhtarlık
binası yapılması dışında bu binalar tamamen tahrip oldular.

Daha sonra bazı köylerde 1. 2. 3.
sınıflar taşımadan çıkarılarak o köyde eğitim öğretim görmeleri sağlandı.
Burada koşul; o köyde en az 10 öğrencinin olmasıydı. 10’un altına düşen
köylerde de okul kapanarak öğrenciler taşımaya alındılar.

Neticede şunu söyleyebiliriz. Taşımalı
eğitimin olumlu katkılarına rağmen, okulu kapanan köyler, öğretmenden ve öğretmenin
köye olumlu katkılarından mahrum bırakıldı. Köylerde Türk Bayrağı göndere
çekilmez, İstiklal Marşımız söylenmez oldu.

Şimdi basına Milli Eğitim Bakanlığı
tarafından yapılan açıklamalarda; “Köyde 5 öğrenci bile olsa o
okulu açacağız ve bir öğretmen görevlendireceğiz”
 denilmektedir. Bu
sevindirici habere örnek olan okullardan ilki geçenlerde açıldı.

 Millî Eğitim
Bakanı Sayın Mahmut Özer; Samsun’un
merkeze 27 kilometre uzaklıktaki
Alanlı köyünde
 açılışını yaptığı okula; “MATEMATİK
VE TABİAT OKULU”
 adını verdiklerini söylemekte. Bu Türkiye’deki
eğitim sistemi açısından da son derece umut verici bir adımdır.

Sayın Mahmut Özer açılışta yaptığı konuşmada; “bu okulların ana sınıfından
ilköğretime, halk eğitimi merkezinden gençlik kampına; yani “Köy
Yaşam Merkezleri”
ne dönüştürüleceğini belirterek aktif biçimde
kullanılacağını söyledi.

Özer’in; “Özellikle Covid-19 salgını, yavaş yavaş köylere doğru yeniden dönüşün
ilk adımlarını da tetiklemeye başladı ve özellikle artık bugün gündemimizde
olan gıda tedarik zincirlerindeki problemler, tarımın tekrar canlanması, tarıma
odaklanılması bu dönüşümü zorunlu kıldı. Millî Eğitim Bakanlığı olarak biz köy
okullarımızın binalarını tekrar hayata kazandırma, köy yaşam merkezine
dönüştürmeyle ilgili harekete geçtik. Yaklaşık 6 aydan beri Bakan Yardımcılarımız,
genel müdürlerimiz, STK’lar ve diğer paydaşlarımızla konuyu tartıştık ve ilk
adımı attık.”
Şeklindeki açıklamaları, olumlu pozitif bir adımdır. Kendisini ve
ekibini candan kutluyoruz.

Edinilen bilgiye göre, açılan
okulun bünyesinde 6 farklı atölye oluşturulmuş. Okulun
bahçesi “doğada kampçılık” çalışması için hazırlanmış.
Ayrıca kuş gözlemevi yapmışlar.

Bu okulların diğer bir özelliği
de kent merkezlerindeki ilköğretim okullarından gelecek
öğrencilere açık
 olmaları. Okulda tarım, hayvancılık,
matematik vb.
 alanlarda uygulamalı dersler verilecek. Tohum
bankacılığının, ata tohumlarının önemi anlatılıp nasıl kamp yapılacağı
uygulamalı olarak öğretilecek.

Açılan bu tür köy okullarının bir
yararı da, okul öncesi eğitime erişimi sağlamak olacaktır.
Bu amaçla yönetmelik değişikliği yapılarak köylerde ana sınıfı
açılmasıyla ilgili on öğrenci şartı beşe düşürülmüş.
 Bu yeni
uygulama sayesinde köylerdeki aileler çocuklarını anaokuluna gönderebilecekler.
Aynı zamanda bu okullar Halk Eğitim Merkezi işlevlerini de
sürdürecekler.

Hayatın içinde, hayatla beraber “yaparak yaşayarak” öğrenmenin önemi büyük.
Umarız alışılmış ezberleri bozar. Örnek ugulaması sayesinde de bilmeden,
anlamadan yapılan ezberlemeleri rafa kaldırır bu uygulama. Bekleyip göreceğiz.

Sevgiyle kalın…

Türk Yönetim Düşüncesinin Arka Plânı

Oğuz Çetinoğlu: Yönetim
ve Organizasyon Anabilim Dalı uzmanısınız. Türk Yönetim Düşüncesinin Kültür
Arka Planı’nda neler var?

Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu: İkinci
Göktürk Devleti’nin, kendi zamanına göre çok gelişmiş bir yönetim bilincini
temsil eden Türk yönetim düşüncesinin dayandığı temel ilke ve kuralların arka
planında, hiç şüphesiz böyle bir yönetim kültürünün oluşumuna imkân ve fırsat
hazırlayan uygun bir kültür ortamı vardır. Bu çerçevede, Türk yönetim
düşüncesinin şekillenmesine yol açan ve çağdaşı olan diğer toplumların
kültüründe pek bulunmayan husus, ancak Türk kültür bileşimine özgü olan bir
kısım önemli kültür kodları ve sosyal davranış kalıplarının varlığıdır. Gerçekte,
Türklerin zihniyet temellerinde ve evren tasavvurlarında öyle kültür kurum ve
kodları olmalı ki bunların sâyesinde yönetim ilke ve kuralları, yönetim
faaliyet ve ilişkilerinde kendine uygun bir kültür zemini bulmuş olsun.  Türk yönetim düşüncesindeki, ‘kut-töre/adalet’, ‘bilgelik’, ‘istişâre’ ve
direnme ahlâkı’ gibi, son derece
özgün bir yönetim bileşimini yaratan Türk kültür kodlarını şu iki temel
varsayım üzerinden izah etmek mümkündür.

Bunlardan
birincisi, Türk mülkiyet ilişkilerinde belirli bir sermaye sınıfının,
dolayısıyla aristokrat bir sınıfın bulunmayışıdır. İkincisi, yönetim
ilişkilerini paylaşacak veya etkileyecek bir din adamı, yâni ruhban sınıfının
bulunmayışıdır.

Çetinoğlu: Bu hükme
nereden varılıyor?

Prof. Eroğlu: Çünkü gelmiş geçmiş bütün
yönetim sistemlerinin, kendi genel prensiplerine göre işlemesinin önlenmesinde
ve adâlet içerisinde dengeli bir yönetim uygulamasının sağlanmasında en büyük
engelleyiciler, çoğunlukla bu iki sınıfın yönetim mekanizmalarına karşı
yaptıkları haksız müdâhaleler sebebiyle ortaya çıkmıştır.

Çetinoğlu: Sözünü
ettiğiniz iki temel varsayımla alakalı tespitlerinize geçebilir miyiz?

Prof: Eroğlu: Türk Mülkiyet Sistemi ve
Sermaye Sınıfının Yokluğu bahsinden başlayalım:

Göktürk
yönetim düşüncesinin en önemli niteliği, yönetimi temsil eden her seviyedeki
yöneticilerin, görevleri kapsamındaki yönetime dâir yetki ve sorumlulukları
yerine getirme çalışmaları sırasında, kendilerini olumsuz ve tarafgir bir
şekilde etkileyebilecek belirli bir sermaye sınıfının olmayışıdır. Yönetim ve
organizasyon faaliyetleri, bir taraftan zayıf ve fakir kesimlere göre
çoğunlukla güçlü ve egemen sınıfların ilgilendikleri faaliyetler olurken, diğer
taraftan da güçlü ve egemen sınıfların lehine gerçekleştirilen etkinlikler
olmaktadır. Servet ve mülkiyet sâhiplerinin, sosyal sınıf konumlarını daha
fazla pekiştirmek ve sermâye güçlerini daha fazla artırmak için başvurdukları
en etkili ideolojik aygıt, çoğunlukla yönetim ve örgütlenme faaliyetleridir. Pratik
olarak ‘sermaye’ ve ‘yönetim’ olgularının, birbirleriyle bu
denli içli-dışlı olmaları, sermâye sınıfının yönetim mekanizmaları üzerinde,
kendileri lehine ancak diğer sosyal sınıf ve gruplar aleyhine çok büyük bir
baskı ve tahakküm yaratma ihtimalini artırmaktadır. Bu çerçevede, yönetim
uygulamaları sırasında sermaye sınıfının baskısı sonucunda yöneticiler, bu
sınıfın ekonomik ve mâlî gücünün etkisi altında kalabilmektedirler. Bütün
zamanlardaki rüşvet, torpil, kayırmacılık, yolsuzluk gibi ekonomik temelli
suçların bir kısmında, maddî durumu iyi olan kişi ve grupların, mevcut meşru
yönetim uygulamalarını olması gereken mecrâdan çıkartmalarında etkili bir rol
oynadıkları bilinmektedir. Ayrıca, yönetim mekanizması içerisinde bir şekilde
yer alan çalışanların, aldıkları karar ve uygulamalar ile bir şekilde zengin
veya servet sâhiplerine yakın olma ve görünme eğilimi içerisinde bulunmaları
çok görülen yönetim davranışları arasındadır. 
Yönetim târihi itibâriyle sermâye sınıfı ile yönetici sınıf arasındaki
işbirliği ve dayanışma, her zaman olagelmiştir. Ancak, bu ilişkilerin diğer
sosyal sınıf ve grupların aleyhine bir istikamet kazanması, yönetim
mekanizmasını ve özellikle üst düzey yöneticilerini sermayenin birer
işbirlikçisi konumuna getirmiştir.

Çetinoğlu: Göktürklerde
mülkiyet hakkı ile alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?

Prof. Eroğlu: Göktürklerin sosyal ve
ekonomik hayat tarzını şekillendiren mülkiyet ilişkileri, ne tamamen kamu
mülkiyetine, ne de tamamen özel mülkiyete dayanmaktadır. Türk mülkiyet
sisteminde, kimin elinde olsa onların toplumun diğer kesimleri üzerinde
tahakküm kurmalarına vesile olacak kadar büyük mülkiyet ve servet kaynakları,
toplum adına işletilmek kaydıyla kamu mülkiyetinin kontrolündedir. Bu mülkiyet,
toplum için çok önemli fedakârlık ve katkı yaratmış olan ailelere geçici olarak
verilir. Çeşitli zaman dilimleri içerisinde bu kaynakları en verimli ve üretken
şekilde işletecek aileler arasında münâvebeli/değişimeli olarak kamu mülkiyetine
bağlı servet edinmek suretiyle sürekli ve sâbit bir sermaye sınıfının ve aristokrat
bir kesimin oluşumu önlenmiş olurdu. Kimin elinde olsa onların zenginleşmesine
değil de sâdece çağının bir orta sınıf oluşmasına imkân verecek miktardakı mal
ve mülk ise özel mülkiyete konu olmaktaydı. Ayrıca, Göktürklerin kültür
sisteminde, sürekli ve sâbit bir zengin tabaka oluşumunu önlemek üzere, ‘paylaşımcı savaş ganimet sistemi’,  ‘dağıtımcı
toy
’, ‘ülüş sistemi’ ve tarımda ‘başakçılık’ gibi yardımlaşma gelenekleri
mevcuttur. Göktürkler, böyle bir kamu- özel mülkiyet dengesi ile son derece
paylaşımcı ve dayanışmacı bir düzen içerisinde, sosyal ve iktisâdî mânâda
paylaşma ve dayanışma esasına dayanan toplumcu bir düzen yaratmışlardır.
Hakan-yönetici önderler, toplumda onların irâde ve kararlarına olumsuz anlamda
tesir edecek bir zengin sınıfının olmaması sebebiyle asıl yönetim sorumluluk ve
yükümlülüklerini yerine getirme sırasında, tamamen töreye uygun yâni adâlet ve
hakkaniyet içerisinde davranma serbestliğine ve rahatlığına sâhip olmuşlardır.

Çetinoğlu: Bu
sistemin sağladığı faydalar nelerdir?

Prof. Eroğlu: Türk yönetim düşüncesinde
sınıfsız yapı’ dolayısıyla
yöneticiler bakımından ‘kut-töre/adalet’,
‘liyakat ve ehliyet
’, ‘danışma ve
katılımcılık ahlakı
’ gibi ilkelerin varlığı gerçekleşebilmektedir. Buna
karşılık, yöneticiler gibi yönetilenlerin de ayrıca güçlü ve egemen bir sermâye
sınıfının tasallut ve tahakkümü altında olmadığı bir ortamda ancak ‘direnme ahlâkı’ yeşerebilmektedir. Bu
durumda, adâlet ve ahlâkın bütün sosyal süreçlerin ve en fazla da yöneticilerin
sâhip olmaları gereken nitelikler olmasının teminatı için sınıfsız ve
imtiyazsız bir sosyal yapının varlığı mecbûrîdir. Eski Türklerdeki mülkiyet
sisteminin temel esası, çoğunlukla birey-toplum dengesine dayanması ve kimin
eline geçse, toplumun diğer kesimleri üzerinde baskı ve tahakküm kurma potansiyeli
olan, başta iktisâdî ve mâlî imkânlar olmak üzere, bütün güç ve iktidar
araçlarının sosyal paylaşıma tâbi olmasıdır. Çünkü, sınıfcı ve mülkiyetin
sâdece bazı özel şahıs veya zümrelere ya da yalnızca bir kısım kamu
otoritelerine bırakıldığı rejim ve sistemlerde, bütün iddialara ve söylemlere
rağmen, adâlete ve ahlâka dayalı bir yönetim mekanizması kurulamamaktadır.
Toplumların sâhip olduğu mülkiyet ve gelir yaratıcı faktörler ile her türlü
iktisâdî, sosyal, siyâsî ve kültürel imkânların, insanlar ve gruplar arasında
çok ciddî bir farklılığa konu olduğu sınıfçı ve imtiyazlı topluluklarda,
insanlar ve gruplar arası güç ve iktidar farklılığı da fazla olmaktadır.
İnsanlar ve gruplar arası güç ve iktidar farklılığının fazla olduğu sosyal
yapılarda, paylaşma ve dayanışmaya dâir inanç özelliklerinin ve geleneklerinin
yeşermesi de adetâ imkânsızlaşmaktadır. Bu tür toplumlarda, elbette adâlet ve
ahlâka daha fazla ihtiyaç vardır. Ancak, târihî süreç içerisinde sayısız
denilecek çokluktaki örnekler göstermektedir ki, bu şekildeki sınıfçı ve
imtiyazlı topluluklarda adâlet ve ahlâk değerleri konusundaki ilkeler sürekli
lafta veya yazıda kalmakta ve bir türlü fiiliyata dönüşmemektedir.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim. Türk inanç sisteminde ruhban sınıfın yokluğu meselesine bakabilir
miyiz?

Prof. Eroğlu: Göktürkler döneminde Türk
yönetim düşüncesinin şekillenmesinde rol oynayan ve yönetim sisteminin kendi
mantığı ve tutarlılığı içerisinde işlerliğine katkı sağlayan önemli
sosyo-kültürel niteliklerden bir diğeri de, Türk inanç sisteminde her fırsatta
din adına hareket eden bir din adamları sınıfının olmayışıdır. Aslına
bakılırsa, Türk yönetim düşüncesinde, yöneticilerin kararlarına tesir
edebilecek ve onların bir kısım olumsuz uygulamalarını perdeleyerek onlara
haksız yere kalkan olacak olan bir din adamı sınıfının mevcut olmaması, son
derece özgün sayılacak bir uygulamadır.

Çetinoğlu: Yöneticilerin
vasıfları hakkında da diyecekleriniz vardır. Lütfeder misiniz?

Prof. Eroğlu: Türk yönetim düşüncesinin, Göktürk kitabelerindeki
veriler üzerinden analizi sonucunda ortaya çıkan en önemli târihî yönetim
bulgusu, her düzeydeki ve konumdaki yöneticilerin, yetenekli, bilgili, liyâkat
ve ehliyetli, istişâreye tercih eden ve katılımcı olmalarıdır. Bu târihî
yönetim olgusu, yönetim pratiği bakımından en ideal ve en uygun bir modeli
temsil etmektedir. Türk yönetim düşüncesinin temel ilke ve hukukuna büyük
ölçüde uyulduğu ve bu model ekseninde bir yönetim uygulaması gerçekleştirildiği
dönemler olmuştur. Buna karşılık, iç ve dış şartların olumsuz ve kötü
sonuçlarına bağlı olarak zaman zaman ilgili ideal yönetim modelinden
uzaklaşmalar ve sapma halleri de yaşanmıştır. Şurası târihî bir gerçekliktir
ki, târihin çeşitli evrelerinde ve günümüz Türk yönetim pratiğinde, Türk
yönetim düşüncesinin temel ilke ve yasalarından uzaklaşıldığı ölçüde,
çoğunlukla başta yöneticiler arasında olmak üzere sosyal yapıda adâlet ve
ahlaktan uzaklaşılması, toplumda çözülme ve kimlik bunalımı, hâkimiyet
bilincinin kaybı, kargaşa ve kaos ortamının yaygınlaşması gibi çok sayıda
belâlı durumlar ortaya çıkmıştır ve çıkmaktadır.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim muhterem hocam
.

Prof.
Dr. FEYZULLAH EROĞLU

1955 yılında Osmaniye’nin Hasanbeyli
ilçesine bağlı Çolaklı Köyü’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini
Kahramanmaraş’ta tamamladı. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat
Fakültesi’nden mezun oldu.

1980’de Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne
Sevk ve İdare Asistanı olarak göreve başladı. 1984 yılında doktorasını tamamlayıp 1989 yılında Yönetim ve
Organizasyon Anabilim Dalı’nda Doçent oldu. 1995 yılında Pamukkale
Üniversitesi İktisâdî ve İdârî Bilimler Fakültesi İşletme Bölümüne Profesör
olarak tâyin edildi. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmalarını
sürdürmektedir.

Yönetim ve organizasyon sâhasında daha çok
yönetici davranışları, yönetim ve kültür etkileşimi ile toplu davranış
konularında çok sayıda makaleleri bulunmaktadır.   

Bir Nebze İnsan (10)

     Hilkat / yaratılış
şeceresi / ağacının semeresi / meyvesi insandır. Malûmdur / bilinen bir
husustur ki,  semere / meyve; bütün ecza
/ cüz ve parçaların en ekmeli / en mükemmeli ve kökten en uzağı olduğu için,
bütün ecza / cüzlerin hasiyet / özellik ve niteliklerini, meziyet / üstün
vasıflarını havidir / içine alır.

     Ve keza / aynı
şekilde, hilkat-i âlem / âlemin yaratılışının ille-i gaiyesi / amacı hükmünde
olan çekirdeği yine insandır. Sonra o şecere / o ağacın semere / meyvesi olan
insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete / İslâmiyet ağacına çekirdek ittihaz
etmiş / edinmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin / İslâm âleminin hem
banisi / yapanı, hem esası, hem güneşidir.

     Fakat, o
çekirdeğin çekirdeği kalptir. Kalbin, ihtiyacat / ihtiyaçlar saikası / sevkiyle,
âlemin envaı / çeşit ve türleriyle, eczası / cüz ve kısımlarıyla pek çok alâka
ve ilgileri vardır. Esma-i Hüsna / Allah’ın güzel isimlerinin bütün nur ve
ışıklarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri,
hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganî-i Mutlak / sonsuz zenginlik sahibi olan
Allah ve Hafız-ı Hakikî / asıl koruyucu olan Allah ile itminan edebilir / ancak
O’nunla bahtiyar olur. Ancak O’nunla tam bir 
gönül rahatlığı duyabilir.

     Ve keza / yine, o
kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste / katalog ve
liste gibi bütün âlemi temsil eder / simgeler. Ve Vahid-i Ehad / bir olan ve
birliği her şeyde görünenAllah’tan başka, merkezinde, bir şeyi kabul etmiyor.
Ebedî, sermedî / daimî bir beka / süreklilikten maada / başka, bir şeye razı
olmuyor.

     İnsanın çekirdeği
olan kalp, ubudiyet / kulluk ve ihlâs / samimiyet ve içtenlik altında
İslâmiyetle iska edilmek / sulanmakla, imanla intibaha gelir / uyanırsa; nuranî
/ nurlu, misalî / maddî olmayan âlem-i emir / Allah’ın değişmez kanunları’ndan
gelen emir ile öyle bir şecere-i nuranî / nurlu ağaç olarak yeşillenir ki, onun
cismanî / cisimli âlemine ruh ve hayat olur. Eğer o kalp çekirdeği böyle bir
terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak, nura inkılâp edinceye /
dönüşünceye kadar ateşle yanması lâzımdır.

     Ve keza / yine, o
habbe-i kalp / kalp çekirdeği için pek çok hizmetçi vardır ki, o hadim /
hizmetçiler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat / eder / yayılırlarsa, kocaman
kâinat / evren onlara tenezzüh ve seyrangâh / gezinti ve seyir yeri olur. Hatta
kalbin hadim / hizmetçilerinden bulunan hayal; meselâ en zayıf, en
kıymetsizken, hapiste ve zindanda kayıtlı olan sahibini bütün dünyada  gezdirir, ferahlandırır. Ve şark / doğuda
namaz kılanın başını Hacerü’l- Esved / Kâbe’de bulunan Siyah Taş’ın altına
koydurur; ve şehadet / Allah ve Peygamber’e olan şehadetlerini ve
şahitliklerini, Hacerü’l-Esved’e muhafaza için tevdi ve emanet ettirir.

     Madem benîâdem /
âdemoğlu kâinatın semeresi / meyvesidir. Nasıl ki bir harmanda başaklar
dövülür, tasfiye neticesinde semere / meyveler istibka edilir / bırakılır ve
iddihar edilir / biriktirilir. Binaenaleyh / bunun içindir ki, haşir /
kıyametten sonraki toplanma meydanı da  bir
harmandır, Kâinatın başak ve semere ve meyvesi olan benîâdemi / insanoğlunu
intizar etmekte / beklemektedir.

x

     Şu görünen umumî /
genel âlemde, her insanın hususî / özel bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler,
umumî âlemin aynıdır. Yalnız, umumî âlemin merkezi şems / güneştir. Hususî
âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin
sahibinde olup, letaifi / manevî duygularıyla bağlıdır. O şahsî âlemlerin
saffeti / halisliği, hüsnü / güzelliği ve kubhu / çirkinliği, ziyası / ışığı ve
zulmeti / karanlığı; merkezleri olan eşhasa / şahıslara tâbi / bağlıdır. Evet,
âyine / aynada irtisam eden / resmolunan bir bahçe, hareket, tagayyür /
başkalaşma ve sair / diğer ahval ve hâllerinde âyine / aynaya tâbi olduğu /
aynaya uyduğu gibi; her şahsın âlemi de, merkezi olan o şahsa tâbi olup ona
uyar. Gölge ve misal gibi.

     Binaenaleyh /
bundan dolayı, cisminin küçüklüğüne bakıp da, günahlarını küçük zannetme /
sanma. Çünkü, kalbin kasavet / katılığından bir zerre / en küçük bir şey, senin
şahsî âleminin bütün yıldızlarını sönük hâle getirir.

 

ABD’de Hayat Pahalı mı?

Amerika’ya
6,5 yıl önce de gitmiştim. O zamana göre ABD’de bazı ürünlerde fiyatlar hiç
artmamış, bazılarında ise hissedilir bir artış var. Özellikle akaryakıt ve
konut fiyatlarında
ciddi bir artış söz konusu.

İstatistiklere
göre, önceki yıllarda yüzde 0-3 arasında olan ABD yıllık enflasyon
oranı
son bir yılda rekor kırdı ve yüzde 8,6’ya çıktı.

Pahalılık ise izafi
(göreceli) bir kavram. Bazılarına çok pahalı gelen, geliri çok olanlara ucuz
gelebilir. Enflasyon artsa da, gelirini enflasyon oranı kadar veya daha fazla artırabilenler
için, hayat pahalanmış olmaz.

ABD’nin
rekor enflasyon artışına, Pandemi sürecinde ekonomiyi canlı tutmak için,
büyük parasal genişleme yapılması sebep oldu.

Devlet işini
kaybedenlere, geliri azalanlara ve zaten düşük gelirli olanlara çok ciddi
rakamlarda hibe ve yardım yaptı. Ellerine daha çok para geçen ABD’liler ise bu
paraları yatırım veya tüketime harcadılar.

Akaryakıttaki
artış ise tamamen küresel petrol fiyatlarıyla açıklanıyor.

**************************

TL Kazanıp Dolar Harcayınca

Evet,
Amerika’da hayat gerçekten pahalı.

Eğer TL kazanıyor ve ABD’de olduğunuz için Amerikan Doları ($) olarak
harcama yapıyorsanız hayat size çok pahalı.

Bir kg hıyarın
6 $ (100 TL), bir küçük şişe suyun 1-2 $ (17- 34 TL), bir adet çiğ
mısırın
1 $ (17 TL), bir ekmeğin 4 $ (68 TL), 1 göbek marulun
1,7 $ (30 TL) olduğu; lokantada en ucuz yemeğin 25 $ (425 TL), bir hamburgerin
10 $ (170 TL) ve üç yıldızlı bir otelde bir gecelik konaklamanın 100 $ (1700
TL) mertebesinden başladığı düşünürseniz ve bu rakamları TL’ye çevirirseniz, ucuz
demeniz mümkün olamaz.

Yaygın AVM’lerde
gömlek ve ayakkabıların ortalama fiyatları 40-100 $ (680-1700 TL) arasında.
Fakat Outlet mağazalarda seri sonu ve indirim kampanyalarında çok kaliteli
ürünlerde çok ciddi fiyat indirimleri görülebiliyor.

ABD’de
etiketlerde gösterilen fiyatların içinde KDV dahil değil. Eyalet bazında
oranlar biraz değişse de, ortalama yüzde 7 oranında, KDV kasada ayrıca ödeniyor.
Ancak marketlerden aldığınız gıda ürünlerinde KDV oranı sıfır. Lokantalarda hem
KDV ve hem de yüzde 20 de bahşiş vermeniz gerekiyor.

**************************

Geliri Dolar Olanın Keyfi Yerinde

Eğer ABD’de yaşıyorsanız ve dolar olarak geliriniz varsa hayat size
pahalı değil.

Çünkü isteyen
hemen herkes iş bulabiliyor.  Sözleşmeli
işçiler için asgari ücret saatte 15 $.  
Yani
vasıfsız bir işçi fazla mesai yapmadan aylık 2.600-3.000 $ (45-50 bin TL)
kazanabiliyor. Tabii vasıflı çalışanların ücretleri bu bahsettiklerimizin çok
çok üzerinde.

2016’da ABD’de
asgari ücret aylık 1.927 $ iken
Türkiye’de 430 $ idi.

ABD’de 2022 yılbaşında
yapılan %37’lik zam ile asgari ücret 2.600 $’a çıkarken Türkiye’de yılbaşında
yapılan zamma rağmen 250 $ mertebesine düştü.

Yani
asgari ücretle çalışan bir Amerikalı, asgari ücretle çalışan 10
Türk’ten daha çok ücret alıyor.

Ayrıca
Türkiye’de neredeyse çalışanların yarısı asgari ücret civarında gelire
sahip.
Türkiye’de asgari ücret
ortalama ücret haline geliyor!

ABD’de ortalama saatlik ücret 32 $ yani aylık ücret 5.632 $ (95 bin TL)

**************************

Pahalılığın Asıl Sebebi

ABD’de
tespit ettiğim fiyatları güncel kurlar üzerinden TL’ye çevirince korkunç
rakamlar çıkıyor. Oysaki bundan 6,5 yıl önceki seyahatim sırasında 1 $=3 TL
idi. Yukarıda fiyatlarını verdiğim bütün malzemelerin aslında hala çok ucuz
olduğunu, bize pahalı hale getiren asıl etkenin TL’nin değer kaybı
olduğu
açıkça ortaya çıkıyor.

Harcamalarımıza
değerinin 5 katı TL ödememizin sebebi dolar kurunun 17 TL civarına çıkması.

Kur
artışlarının önüne geçilemezse hatta mevcut haliyle bile Türklerin yurtdışına
gitmeleri artık çok zorlaştı.

Oysaki
dünyayı görmek, daha iyi uygulamaları örnek alabilmek kısacası ufkumuzu
genişletmek çok önemli.

İnşallah
enflasyonun dizginlendiği, kurların makul seviyede kaldığı ve milli gelirimizin
yükseldiği yeni bir döneme gireriz de bu imkanlara yeniden kavuşuruz.

**************************

Amerikalılar Bizi Kıskanıyor Mu?

Birkaç
ay önce yandaş medyada bir propaganda vardı. “Amerika’da marketlerde raflar
boş, herkes pahalılıktan ve aradıkları ürünü bulamamaktan şikayetçi” gibi haberler
veriyorlardı.

ABD’de her şey mükemmel gitmiyor. Mesela birinci el otomotivde çip krizi sebebiyle aylar
sonrasına teslimat yapılabiliyor. Ekonomide durgunluk tahminleri yüzünden bazı
şirketler çalışan sayısını azaltma gibi tedbirlere başvuruyor.

Yine de
küresel tedarik zincirindeki aksamaların en az etkilediği ülkelerden biri
ABD.

ABD’de
hiçbir ürünün yokluğundan bahsedilmiyor. Devasa mağaza ve marketlerde dünyanın
her yerinden gelen, her türlü ürünün, her çeşidini bulmak mümkün. Uzakdoğu’dan
Afrika’ya, Hindistan’dan Çin’den Portekiz ve Ürdün’e kadar her ülkenin ürünleri
burada var.

Bazı marketlerde
Türkiye’den gelen gıda ürünlerini (Peysan, Merve, Çaykur, Mehmet Efendi, Eti,
Ülker, Duru, Marmara Birlik gibi markaları) görmekten çok mutlu olduk. Büyük
bir giyim mağazasında “Mavi” markalı kıyafetleri görmek de güzeldi. Tabii ki bu
ürünlerin fiyatları da ABD’ye uyum sağlamıştı.

ABD’de benzin
ve motorinin TL/litre olarak fiyatları
Türkiye fiyatlarının biraz altında.
Fakat ABD’de yaşayanların en fazla pahalılığından şikâyet ettikleri konu
akaryakıt fiyatları. Diğer ürünlerin fiyatları konuşulmuyor bile.

Amerikalıların
bizi kıskanıp kıskanmadığını öğrenemedim. Fakat Amerika’da yaşayan Türklerin
hemen hepsinin hayatlarından memnun olduğunu ve yakın zamanda Türkiye’ye dönüş
yapmak istemediklerini gözlemledim.

Orada
para biriktirdikten sonra vatanımıza dönmeyi planlayanlar da var. Ancak “ne
zaman?” sorusuna cevap veremiyorlar. Hüzünlü bir şekilde sadece “Türkiye’nin
hali malum”
diyebiliyorlar.