17.2 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 302

Özel Okul Öğretmenleri Maddi Yönden Sonra Manevi Yönden De Mağdur Edildiler

0

Özel okul öğretmenleri geçtiğimiz günlerde Ankara’da bir hak
arama eylemi yapmışlardır. Fakat emniyet güçlerinin çok sert tepkileri ile
karşılaşmışlardır. Ardından da Cumhurbaşkanı tarafından “Çapulcular”
diye nitelendirilmişlerdir. Hâlbuki önce bu öğretmenleri bu eyleme sevk eden
sebepleri incelemek gerekirdi.

Özel okul öğretmenleri eylemlerinde yüzde yüz haklıdır.  Çünkü özel okul öğretmenleri; özlük hakları,
sosyal güvence, sosyal haklar ve çalışma saatleri yönünden çok mağdurdurlar.

Özel okul öğretmenleri özlük hakları yönünden resmi okul
öğretmenlerinin çok gerisindedir. Çok azı kadroludur. Çoğu 9 veya 10 aylık
sözleşmelerle çalıştırılmaktadır. Böylece kıdem tazminatı alma hakkından mağdur
kalmaktadırlar. Bir kısmının sigorta primleri ya hiç yatırılmamakta, ya da
eksik yatırılmaktadır.

Bu öğretmenlerin bir kısmı ders ücreti karşılığında
(1500-2500 liraya) çalıştırılmaktadır. Bu durumda özel okullarda çalışan
öğretmenlerin yarıya yakını asgari ücretin altında çalıştırılmaktadır. Çünkü
atanamayan 700 bin civarında öğretmen bulunmaktadır. Bu yüzden emeği en ucuz
olanlar, öğretmenlerdir.  Sonra özel okul
öğretmenleri çalışma saatleri yönünden de mağdurdur. Resmi okul öğretmenlerinin
mesaisi, ders programına göre dersinin verdikten sonra biter. Ama özel okul
öğretmenleri tam gün, hatta Cumartesi ve Pazar günlerinde bile çalıştırılır.

Bu sebeplerle özel okul öğretmenlerinin haklarını aramaları
son derece haklıdır. Ama emniyet güçlerinin onlara gösterdiği aşırı tepki
yanlış,  Cumhurbaşkanının onları
“Çapulcular” diye nitelendirmesi büyük bir talihsizlik olmuştur.
Böylece maddi yönden çok mağdur olan özel okul öğretmenleri, manevi yönden de
mağdur edilmişlerdir.

Uygarlaşmanın Neresindeyiz?

 Ekonomi diye bir
bilim var mı, yok mu?

 

Geçen yazıma böyle başlamıştım. Mesela kimyaya, mesela
mekaniğe bilim derken tereddüt etmiyoruz da iş ekonomiye gelince pek emin
değiliz galiba. Suya sodyum atarsanız hidrojen çıkar ve tutuşur. O alevi kötü
niyetliler yaktı, demek kimsenin aklına gelmez. Ama ekonomide ve sosyolojide
böyle sebep-sonuç ilişkilerine pek inanılmıyor. Hatta sebeplerle sonuçları
karıştırıyoruz. Sonra da ekonomide yapıp ettiklerimiz bizi amacımıza
ulaştırmayıp ters tepiyorsa “Hata yaptık!” diyemiyoruz. Hainleri, fırsatçıları,
spekülatörleri, hele hele mümkünse kahrolası dış güçleri suçluyoruz.

 

Sosyolojinin, ekonominin de kuralları olduğu, sebep-sonuç
ilişkileri bulunduğu ilk ne zaman akıl edilmiş acaba?

 

İş Newton’la başlamış

Sanırım dünyayı bilime ikna eden en büyük adımı Newton atmış.
Çok basit üç kanunla tavandaki avizenin sallanmasından gökteki ayın hareketine
kadar her şeyi hesaplayıverince insanlar, “Elmanın yere düşeceğini bildin, hadi
pazarda ne olacağını da bilirsin!” diye yüklenmişler.  Bu latife tabiî, eğer kabul ederseniz. Fakat
gerçekten Newton, tabiat bilimlerinin olgunluk çağının işaret topudur.

 

Gel gör ki toplum bilimleri, fizikten daha karmaşık.
Milyonlarca insanın psikolojisi, o da yetmez onların birbiriyle trilyonlarca
ilişkisini öyle sarkacın hareketini hesapladığınız gibi hesaplayamazsınız. Yine
de toplum, sebep- sonuç ilişkileri ile hayatını sürdürür.  Muhakkak Newton, toplumla, ekonomiyle
uğraşanların umutlarını aniden tavan yaptırdı. Ağızlarını sulandırdı.

 

Fiziğin başarısı üzerine hemen “Toplumun kanunlarını da
bulalım!”, “Ekonomin kanunlarını da keşfedelim!” düşünceleri doğdu. Bir dizi
erken doğum! Sosyolojinin kurucularından August Comte, bugün sosyoloji
dediğimiz bilime “Sosyal Fizik” demiş! Umudu bu sözünden bellidir. Aşırı
basitleştirmeler, aşırı umutlar… Marks ve Engels’in “Tarihi Maddeciliği” de
öyle değil mi? Adam Smith’in “Görünmez El”inde de bir Newton denklemi umudu yok
mudur?

 

Emirle ekonomi mümkün mü?

Şimdi şu tarihlere bakın: Newton, Principia 1687;
François Quesnay, Tableau économique (Ekonomik Tablo) 1758; Adam Smith,
Milletlerin Zenginliği 1776; Karl Marks, Kapital (1. Cilt) 1867. Pozitivist
August Comte’u da Smith ile Marks arasına yerleştirebilirsiniz. Newton en
sağlamları tabiî. Diğerlerini değişen derecelerde tenkit edebilir, öngörülerini
çürütebiliriz. Fakat müşterek kabulleri şudur: “Evet, toplum da ekonomi de
bilim metoduyla incelenebilir. Bu alanların da kuralları, kanunları vardır.”
Bunların üstünden asırlar geçti. Konuları daha karmaşık ve zor olduğu için
toplum bilimleri fizik kadar, kimya kadar hızlı gelişmedi ama yine de gelişti.
Artık kimse “Hayır, ben emirle ekonomiyi yürütürüm!” diyemiyor. Diyemiyor,
değil mi? Yoksa diyenler mi var?

 

Yukarıda saydıklarım arasında en az popüleri galiba
François Quesnay. 1758 tarihli eseri, Tableau économique; Ekonomik Tablo.  O eserdeki fikirlerin güzel bir özetini,
sosyolog Norbert Elias’ın Medenileşme Süreci (1939) eserinden alacağım.
Alıntılara başlamadan not düşeyim: Quesnay fikirlerinde tek başına değil. Bir
akım, bir okul var ve kendilerine “Fizyokrat” diyorlar. Yine biraz doğa, yine
biraz Newton var işin içinde…

 

Şimdi biz hangi çağdayız?

Dönelim Norbert Elias’ın, Quesnay üstüne yazdıklarına:

 

“…Quesnay ve Fizyokratlar, toplumun ekonomi hayatını epey
bağımsız bir süreç olarak tanımladı. Malların üretimi, dolaşımı ve yeniden
üretiminden ibaret kapalı bir döngü. Toplum hayatının akla uygun doğma
kanunlarından söz etti. Düşüncesinin merkezine bu fikri alan Quesnay,
ekonominin kapalı döngüsüne olur olmaz müdahalelere karşı çıktı. Hükümdarların,
keyiflerine göre cahilce fermanlar çıkarmamalarını, toplumdaki süreçlere yön
verebilmek için toplum kanunlarının farkına varmalarını istedi.

 

 “Temelde
Fizyokratların ortak tutumları son derece basitti: Hükümdarların her şeye kadir
olduğu ve insanların bütün işlerini uygun gördükleri gibi düzenleyebilecekleri
fikri yanlıştır. Toplumun ve ekonominin kendi kanunları vardır ve bunlar,
yöneticilerin akıl dışı müdahalelerine ve güç kullanımına direnir.”

 

Norbert Elias, “Uygarlaşma Süreci” diyor… Sofra adabından
devlet yapısına kadar her şeyin hep yükselen bir medenileşme süreci içinde
yürüdüğünü söylüyor. Gittikçe daha edepli, gittikçe daha uygar toplumlara
doğru.

 

Fizyokrat hareketi 18. asırda, Quesnay’ın Ekonomik
Tablo’su 1758’de olduğuna göre sizce bugün Türkiye Uygarlaşma Sürecinde hangi
çağı yaşıyor? https://millidusunce.com/uygarlasmanin-neresindeyiz/

Tecrübeli Siyâsetçi ve Hukuk Adamı Av. Yaşar Topçu İle Türkiye Gündeminin En Aktüel Ve Hayatî Meselelerini Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Milletvekili
genel ve cumhurbaşkanlığı seçiminin en geç 18 Haziran 2023 târihinde yapılması
gerekiyor. Öne alınacağı iddiaları da hayli güçlü.

Konu ile alâkalı tahmininizi ve sizi bu kanaate sevk eden
âmilleri lütfeder misiniz?

Av. Yaşar Topcu: Anayasamıza göre: TBMM
seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır. (Anayasa
77/1 )

Bu, emredici
bir hükümdür. Bu hükme göre: TBMM ve Cumhurbaşkanının seçim süreleri beş yıl
olarak kabul edilmiştir. Savaş sebebiyle, TBMM seçimlerin yapılmasını bir yıl
geriye bırakabilir. (Anayasa 78) Böyle durumlarda, cumhurbaşkanı seçimi de bir
yıl geriye bırakılmış olur. Aynı şekilde, TBMM üye tam sayısının 3/5 çoğunluğu
ile seçimlerin süresinden önce yenilenmesine karar verebilir. Bu durumda da
cumhurbaşkanlığı seçimi TBMM seçimiyle aynı günde yapılır. (Anayasa 116/1) Keza
cumhurbaşkanı da seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu kararla da: TBMM
seçimleri, cumhurbaşkanı seçimiyle aynı günde yapılır. (Anayasa 116/2) Ancak,
cumhurbaşkanlığının ikinci yılında cumhurbaşkanı, seçimleri öne almak isterse
tekrar aday olamaz. Kamuoyunda, seçimlerin öne alınıp alınmayacağı yönündeki
tartışma gerçekten çok önemli. Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu ekonomik
kriz ve onun en büyük göstergesi olan enflasyon, bir baştan öbür başa ülkemizi
sarsıyor. Türk parası adeta pul olmuş. Orta gelir grupları dâhil, insanlarımız
çok fakirleşti. Evinin geçimini sağlamakta büyük zorluk içinde. Bunun yanı
sıra, Suriye’ye yapılan askerî müdâhale on milyonla ifâde edilen bir sığınmacı
kitlesinin de, infak ve iaşesi sırtımıza binmiş vaziyette. Bu durumdan çıkışın
tek yolu seçimdir. Muhalefet erken seçim istiyor. İktidar da, seçimin 2023
yılının Haziran ayında yapılacağını her vesile ile tekrarlayıp duruyor. Benim
kanaatim şudur: Seçim takvimini iktidar, Tayyip beyin 2023 Haziran’ında aday
olup olup olamayacağına göre düzenleyecektir. Zamanında (2023 Haziran)
yapılacak seçimde Tayyip beyin adaylığının kabul edileceğinden emin olursa,
seçimi zamanında yapacaktır; aksi halde erken seçim çarelerini arayacaktır.
Çünkü Cumhur ittifakının TBMM deki sandalye sayısı, erken seçim kararı almaya
yeterli değildir. Zamanında seçime 2-3 ay kala adaylığı kurtarmak için seçim
kararı almak isterse, Millet ittifakının, buna sıcak bakıp-bakmayacağı belli
değildir. Kısaca seçimin zamanını Tayyip beyin adaylığı belirleyecektir.

Çetinoğlu: Siyâsette
tecrübelisiniz. Toplumun nabzını tutmak ciddî meşguliyetiniz… Erkene alınmış
veya zamanında yapılmış milletvekili genel seçimleriyle; uygulanmakta olan
sistemi değiştirebilecek (meselâ daha güçlü bir TBMM ve daha etkili bir denetim
sisteminin vazedilmesine imkân sağlayacak yapılanma bekliyor musunuz?
Bekliyorsanız, kaba hatları ile tahminleriniz nelerdir?

Topcu: Benim kanaatim, zamanında veya
erkene alınmış olsun, yapılacak TBMM ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini muhalefet
(Millet ittifakı) kazanacaktır.

Ancak, millet
ittifakının seçimi kazanmakla, çoğunluğu sağlamakla beraber, vadettiği
güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş için yeterli milletvekili sayısını
olan 360 sayısını bulabileceklerini sanmıyorum. Anayasa değişikliği için TBMM
de en az 3/5 çoğunluk yâni, 360 milletvekili gerekmektedir. (Anayasa 175/1)

Seçimi kazanan tarafın TBMM başkanlığını da
alacağı düşünülürse, Millet ittifakına 361 milletvekili gerekmektedir. Meclis
başkanının oy kullanma hakkı yoktur. (Anayasa 94/son) Bu sayıyı sağlamadan
güçlendirilmiş parlamenter sisteme doğru anayasa değişikliği yapma gücüne sâhip
olamayacaktır. Bu sebeple: anayasa değişikliği için Cumhur ittifakının oyuna
ihtiyaç duyacaktır. Cumhur ittifakının güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş
için oy desteği vermemesi hâlinde, tekrar seçime gitmek ve halkın daha güçlü
desteğini istemek mecbûriyeti doğacaktır
’ diye düşünüyorum. Kısacası
güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçişin yolu biraz uzayacaktır.

Çetinoğlu: Görevdeki
Cumhurbaşkanımız, 9 Haziran 2022 târihinde, Cumhurbaşkanlığına tekrar aday
olacağını açıkladı. Cumhurbaşkanlığı için 2 defa mazbata almış olması, üçüncü
defa aday olmasının ve dahi Cumhurbaşkanı olarak görev üstlenmesinin önünde,
aşılması mümkün olmayan bir engel olarak görülebilir mi?

Topcu: Görevdeki cumhurbaşkanı ikinci
defa seçilmiştir. Anayasamızın 101/2 maddesi çok açık ve net bir âmir hüküm
taşımaktadır. Bu hüküm anayasaya 2007 değişikliğinde girmiştir. O günden bu
yana yapılan, anayasa değişikliklerinde 101. maddenin 2. fıkrası hiç değişmeden
korunmuştur. 2017 yılında yapılan ve cumhurbaşkanlığı sistemi diye adlandırılan
son değişiklikte de; bu hüküm değişmeden aynen korunmuştur. Kısaca, bu hüküm bu
gün itibâriyle, on beş yıldır yürürlüktedir. Bu sebeple: Tayyip beyin erken
seçim dışında yeniden aday olma hakkı bulunmamaktadır.

Bu kadar açık
hükme rağmen TBMM Başkanı ve Adalet Bakanı ‘Tayyip
beyin önünde adaylık için bir sorun yoktur
’ diye beyanat vermekte ve sözüm
ona anayasayı yorumlayarak ‘Tayyip beyin
cumhurbaşkanlığı, cumhurbaşkanlığı sisteminin birinci dönemidir
’ türünden
tespitler yapmaktadır. Belirttiğimiz gibi anayasa 101/2 deki hüküm
cumhurbaşkanlığı sistemi olarak bu devreyi ayırsanız bile bu devrede yeni
gelmiş bir hüküm değildir. Üstelikte anayasa 101/2 deki hükümde kullanılan
ifâdede sınırlama en keskin şekliyle yapmıştır. Bu hükümde kullanılan ifâde aynen
şöyledir: ‘Bir kimse EN FAZLA iki defa
cumhurbaşkanı seçilebilir.
’ Bu ifâdenin yoruma açık tarafı var mı?

Bu hüküm,
bütün devlet yetkilerinin partili tek bir kişinin elinde toplandığı rejim için
olağanüstü önemli bir hükümdür. Bu hükmü uygulanmaz hale getirmek yanlıştır.
Tek adam rejimine dönüştürülen yapının, hayat boyu devam ettirilip gitmesine
sebep olacaktır.

Bu kesin hükme
rağmen, cumhurbaşkanlığında ikinci dönemini doldurmakta olan Tayyip beyin,
seçimlerin zamanında yapılacağını defaatle tekrarlayarak aday olacağını
açıklamasının bir dayanağı olabilir. YSK’nun adaylığına yapılacak itirazı red
edeceğinden şimdiden emin olmasıdır. Kısaca, önündeki engeli YSK ile aşmak…
Anayasa karşısında başkaca bir yol görünmemektedir.

Çetinoğlu: Cumhurbaşkanlığı
seçiminin ilk turuna, Millet İttifakı tek adayla mı girmeli, çoklu adayla mı?

Topcu: Doğrusu, Millet ittifakının
cumhurbaşkanı seçimine tek adayla girmesidir. Ayrıca şunu da ilave etmeliyim
ki; Millet ittifakı cumhurbaşkanlığı seçimini birinci turda alacak bir adayla
girmelidir. İkinci tura kalırsa, seçimi kaybetme ihtimâli, kazanma ihtimâlinden
fazladır.

Çetinoğlu: Görevdeki Cumhurbaşkanımızın siyâsî
kabiliyeti her türlü tartışmaya kapalıdır
’ Deniliyor. Ancak ‘öküzün altında buzağı aramakla’ itham
edilen kişi ve çevreler bir ‘diploma
belirsizliği
’nden bahsediyor. Bu belirsizliğin ortadan kaldırılmayışını
veya kaldırılamayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Diploma ile alâkalı durumun
araştırma konusu yapılması, ‘özel hayat’la
irtibatlandırılabilir mı? ‘Özel hayat
kavramının sınırları belli mi?

Topcu: Anayasamız ‘milletvekili seçilme yeterliği’ni, cumhurbaşkanı seçiminde de ‘cumhurbaşkanı adayı’ olmayı ayrı ayrı
diploma şartına bağlamıştır. Milletvekili seçilme yeterliğindeki düzenlemeye
göre: ‘en az ilkokul mezunu
olmayanlar……. aday olamazlar ve milletvekili seçilemezler
.’ (Anayasa
76/2)

Cumhurbaşkanı
adaylık ve seçimini düzenleyen Anayasanın 101/1 maddesine göre; cumhurbaşkanı…..
YÜKSEK ÖĞRENİM YAPMIŞ…… Türk vatandaşları arasından…. SEÇİLİR. Anayasanın
açık ifâdesinden de anlaşılacağı üzere YÜKSEKÖĞRENİM YAPMIŞ olmak adaylık ve
seçilme şartıdır. Diploma şartının özel hayatla hiçbir ilişkisi yoktur. Kamu hizmeti
yapan kişilerin özel hayatı ‘yatak
odalarından
’ ibârettir. Söz konusu olan kişi ülkenin cumhurbaşkanı ise,
hayatının her aşaması kamuoyuna açıktır. Diploma konusu ayrı bir önemi de
haizdir. Her vatandaş cumhurbaşkanı sıfatıyla kendisini yöneten kişinin öğrenim
durumu hakkında bilgi sâhibi olma hakkını haizdir. Bunun yadırganacak
gizlenecek bir yanı yoktur.

Diploma
adaylık şartı olduğuna göre; YSK, adaylığı kabul ederken diplomanın da anayasaya
uygunluğunu kontrol etmek mecbûriyetinde ve görevindedir.

Tayyip beyin
diploması üzerine yazılıp çizilenler mezun olduğunu söylediği okulla ilgilidir.
Tayyip beyin mezun olduğunu söylediği okul, İstanbul’da Aksaray İktisadî Ticarî
İlimler Akademisi adıyla bir üniversiteye bağlı olmadan (sanıyorum Millî Eğitim
Bakanlığına bağlı olarak) faaliyet göstermiş ‘yüksekokul’dur. Tıpkı o tarihlerde Ankara’da açılan Yükseliş
İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi gibi. Bunlar, o tarihte yüksekokul olarak,
bir üniversiteye bağlı olmaksızın açıp faaliyet göstermiş okullardır.

Tekrar anayasanın
adaylık şartını düzenleyen 101. maddesine dönecek olursak; bu maddedeki ifâde
ve düzenleme: ‘yüksekokul’ değil, ‘YÜKSEKÖĞRENİM
YAPMIŞ’ olmak, olarak anayasada yer almaktadır. Bu iki deyim birbirinden farklı
mıdır? Evet farklıdır. Anayasanın 130. maddesi ‘yüksek öğretim kurumları’nı tarif etmektedir. Bu tarife göre: ‘yüksek öğretim kurumları’….. orta öğretime
dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, ilmî araştırma, yayın ve danışmanlık
yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu
tüzel kişiliğine ve ilmî özerkliğe sahip ÜNİVERSİTELER devlet tarafından
kanunla kurulur.

Kanunda
gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile
vakıflar tarafından, devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim
kurumları kurulabilir.

Görülüyor ki;
yükseköğretim kurumları ancak üniversiteler içinde ve ilmî özerkliğe sâhip
olarak kurulabilmektedir. Bu statüye göre, bir yüksekokul diplomasını, okulun bağlı
olduğu üniversite rektörlüğünün damgası ve imzası, yükseköğrenim diploması
hâline getirmektedir.

Tayyip beyin
YSK ya verdiği diploma Marmara Üniversitesi rektörlüğünün mühürünü
taşımaktadır. Oysa, bu üniversite 1982 yılında kurulmuştur.

Tayyip beyin
mezuniyetinde henüz kurulmamış bir üniversitenin diploma düzenlemiş olması, bu
konu üzerindeki tartışmaların devam edip gitmesine sebep olmuştur.

Bu konu
açıklığa kavuşturulmak suretiyle, cumhurbaşkanın anayasanın aradığı yükseköğrenim
diplomasına sâhip olduğundan vatandaşın emin olması sağlanmalıdır.

Çetinoğlu: Amerika
Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi 30 Ekim 2019’da kabul ettiği kararla
Cumhurbaşkanımızın mal varlığı için soruşturma açmıştır. Söz konusu meclisin
böyle bir karar alma yetkisi var mı? Bu karara tepki gösterilmemiş olması ne
mânâ ifâde ediyor?

Topcu: ABD Temsilciler Meclisinin 30
Ekim 2019 tarihinde Tayyip beyin mal varlığı için açtığı soruşturma ABD’nin iç
hukukunu bağlayan bir soruşturmadır. Başka bir ifâde ile Tayyip beyin ABD’eki
mal varlığını araştırmak için geçerli bir karardır. Uluslararası bir hükmü
yoktur. Bu karara karşı bir tepki verilmeyişinin sebebi de önemsenmiş
görünmemek için olsa gerektir. Tepki verilmeliydi.

Çetinoğlu: Sorularla
sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız varsa, söz sizin buyurunuz…

Topcu: Sorduğunuz sorulara doğru
bildiğim her yönüyle cevap vermeye çalıştım. Son olarak okuyucuya şunu ifâde
etmek isterim:

23 Nisan 1920
den itibaren adım adım egemenliği tek adamdan alarak 1 Kasım 1922’de saltanatın
kaldırılmasıyla egemenliğin Büyük Türk Milletine verilmesinin üzerinden 95 yıl
geçtikten sonra padişahtan daha yetkili bir kişiye egemenliğin devri yanlıştan
öteye büyük hatâ olmuştur. Büyük Türk Milleti bu yetkileri hiç kimseye
vermemeli idi. Büyük milletler egemenlik yetkilerini hiç kimseye vermezler. Hiç
kimseyi üzerlerine çıkarmazlar. Devletin bütün kurumları bir kişiye göre dizayn
edilerek yapılan bu anayasa düzenlemesinden hiç vakit kaybetmeden geri dönüp
egemenliğin yeniden Büyük Türk Milletine kazandırılması sağlanmalı ve içine
düşülen bu ağır tablo millete bir ders olmalıdır.

 

Av.
YAŞAR TOPCU:

 1941 yılında Sinop’un ilçesi
Boyabat’ta dünyaya geldi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

Serbest avukatlık, 18., 19., 20. ve 21. dönem Sinop
milletvekili, 20 Kasım 1991 – 25 Haziran 1993 târihleri arasında Ulaştırma
Bakanı olarak görev yaptı. 21. Dönemde Anavatan Partisi milletvekili ve 30
Haziran 1997 – 11 Ocak 1999 târihleri arasında Bayındırlık ve İskân Bakanı oldu. 

Evli ve 3 evlât babasıdır. Ankara’da ikamet etmektedir. 

Organize İşler

Hükümetimiz bazı bürokratlarını 4-5-6 maaş ücretle
ödüllendirirken; İşçi, memur, emekli ve dar gelirliye cimri davrandığı herkesçe
malum. Bırakın Türk üreticisi ve sanayicisini, Alman sanayisi gece gündüz
durmayıp çalışsa, Türkiye’nin bugünkü durumuna para yetiştiremez. Bu yüzden
hükümet yetkililerini şimdi daha iyi anlıyorum.

            Daha iyi
anlıyorum çünkü bazı kurumların başındaki kişilerin bırakın 4-5-6 maaş
tutarında para almalarını bir de milyon dolarlarla rüşvet aldıklarına şahit
oluyoruz. İnanın bu olaylar kabul edilebilecek cinsten bir şey değil.

            Adam, 16 yıl
Bank Asya Genel Müdürlüğünde bulunuyor, sonra Vakıfbank ve daha sonra SPK
Sermaye Piyasası Kurulu Başkanlığına getiriliyor.

            Bank Asya ya
para yatıran garibanlar FETÖ suçlamasıyla birer birer hapse atılırken, aynı
kişi 16 yıl aynı bankanın genel müdürlüğünü yapıyor, kendisi hakkında herhangi
bir soruşturma açılmadığı gibi bir de devletin gözde kurumlarının en tepesine
getiriliyor.

            FETÖ olayı o
kadar karmaşık bir hal aldı ki, kimin eli kimin cebinde belli değil. Eşini ve
çocuğunu 15 Temmuz darbe girişiminde kaybeden, bir zamanlar Erdoğan’ın en
yakınındaki kişinin eşi Nihal Olçoklar:
FETÖCÜ 9 kişinin ismini verdim bunların
içlerinden biri
eski TRT Genel
Müdürü İbrahim Şahin, diğeri Nurettin Nebati.
” Demiştir.

            Yoksa bu
kişilerin George Orwell’in “Hayvan Çiftliği”nde: “Bazı hayvanlar özel, bazıları daha da
özeldir
.” Dediği gibi bunların özel kişilikleri mi var?

            Sedat
Peker’in anlattıkları yenilir yutulur cinsten değil. Olmaz ya, bu
anlatılanların sadece bir tanesi bir Avrupa devletinde yaşansaydı hükümet
anında istifa eder, yargı gereği neyse onu yapardı.

            Ama bizde
maşallah kimsenin kılı kıpırdamıyor. Ne Cumhurbaşkanından bir ses var, ne de
savcılar harekete geçiyor.

            Peki,
aşağıdaki kişiler hakkında işlem yapılması için daha nelerin olması gerekiyor
bilemiyorum.

Cumhurbaşkanı
Danışmanlarından 2 kişi: Cumhurbaşkanının en yakınındaki kişiler.(
Korkmaz
Karaca İstifa etti)

– Eski Başbakan
danışmanı: Son Başbakan Binali Yıldırım’ın en yakınındaki kişi.

– SPK Eski Başkanı:
Cumhurbaşkanının o makama atadığı kişi

– Erzurum Milletvekili:
Halen AKP Milletvekili

– Ve 2 Gazeteci

            Maşallah bu kişiler öyle organize olmuşlar ki, abi SPK Başkanı rüşvet
akarının en tepesindeki kişi, kardeş milletvekili rüşvete aracılık yapıyor,
koca diğer işleri organize ediyor. Anlayacağınız aile boyu tam kadro devlete
çökmüşler.

            Söyler misiniz;
2001 Yılında 3 Y (Yasaklar, Yoksulluk ve Yolsuzluk) ile
mücadele etmek için işbaşına gelmiş hükümet, 3 Y’nin üçünde de boğazına kadar
batmasına rağmen ve halâ da kamuoyu araştırmalarına göre birinci parti durumunu
koruyorsa bunda dindar ve Müslümanların hiç vebali yok mu?

            Size Karar
Gazetesi yazarı Taha Akyol’un “Müslüman Vicdanı” adlı yazısından bir
bölüm sunacağım:

             “Hz.
Osman’ın “beytülmal görevlisi”, yani devlet hazinesinin başındaki yetkili,
Abdullah bin Erkam isimli bir sahabeydi. Osman, devlet hazinesinden çeşitli kişilere
yüksek miktarda ödemeler yapmasını emrettiğinde Abdullah bunu reddeti; devlet
parası kişilere ‘ihsan’ edilemezdi.

Hz. Osman, Abdullah’ı
azarlamıştır:

“Sen benim
emrettiklerimi teslim eden hazine görevlimsin.”

Abdullah’ın cevabı:

“Ben Müslümanların beytülmalinin
gözeticisiyim, senin sülalenin hazine bekçisi değilim!

Abdullah istifa etmiş,
hazinenin anahtarını mescide asmıştı!
(Murat Akarsu, Kabile Bürokrasisi ve Hz. Osman, Ankara Okulu
Yayınları, s. 189)”

            Madem samimi
Müslümanız, madem dindarız Hz. Osman gibilere biat edip beytülmalın yakınlara
yandaşlara peşkeş çekilmesine rızamı göstereceğiz, yoksa Sahabe Abdullah bin Erkam gibi vebal altına
girmeden vaziyet mi alacağız. İşte Müslümanın vicdanıyla imtihanı!

Olay gayet net ve açık.

Sağlıklı kalın.

İYİ Eğitim

İYİ
Parti iktidar olduğunda uygulayacağı programı ekonomi, hukuk, sosyal
politikalar, eğitim vd başlıklar altında kamuoyu ile paylaşmaya devam ediyor.

Bu defa
İYİ Parti’nin eğitim alanına dönük sorunlar, çözüm yolları ve
vaatlerinin
açıklandığı tanıtım toplantısına davet edilince Ankara’ya
gittim.

Gittiğime değdi. Bütün
sorunlarımızın temelini oluşturan “Eğitim” konusunda yapılan tespitler içimi
yakarken, çözüm önerilerini dinlemek umutlarımı artırdı.

****

Akşener’in Eğitime Bakışı

Programın
açılışında İYİ Parti lideri Meral Akşener 20 yıllık AKP iktidarında
eğitim sistemimizin eskiye göre iyileşmek yerine gerilediğini vurguladı.

Kendisini
bir öğretmen olarak yetiştiren Cumhuriyetin kurduğu sistemin iki önemli
özelliğine vurgu yaptı.

AKP’den
önce, Cumhuriyetimizin eğitim sistemi bir fırsat eşitliği sağlıyordu.
Anadolu’nun küçük bir köyünden çıkmış zeki bir çocuk kendisine sağlanan fırsat
ve imkanlarla Türkiye yönetiminde söz sahibi olabileceği makam ve mevkilere
yükselebiliyordu. Şimdi derin bir yoksulluk ile sınanan, şaibeli yazılı
sınavlar ve mülakatlarla elenen, çocuklarımız bu fırsat eşitliğinden de
mahrum edildi.

Cumhuriyetin
kurup geliştirdiği eski sistemde eğitim sürecinde verilen bilgiler hayatın
içinde kullanılabilecek işe yarar bilgilerdi.
Akşener kendisi gibi öğretmen
adayı olanlara okullarda doğum, dikiş, yemek, iğne yapmak gibi bir köyde
ihtiyacı olabilecek bütün bilgilerin öğretildiğini anlattı.

Şimdi
ise eğitim sürecinde sadece kutucukları karalayarak sınavlardan geçen
öğrenciler okuduğunu anlayamaz, derdini anlatamaz, hayatta işe yarayacak
hiçbir pratik işi öğrenememiş olarak mezun oluyor.

Üniversitelerimizde
eğitim kalitesi o kadar düşük ki. Üniversite mezunlarının hayali mesleğini
yapmak değil, ne olursa olsun bir iş bulmak. Yeni açılan üniversitelerimizin
çoğu sadece iş talebini erteleme aracı.
Eskiden dünyada ilk 500’e girebilen
üniversitelerimizin de kalitesi ve dünyadaki sıralaması gittikçe düşüyor.

Meral
Akşener “Öncelikle öğretmen okulları gitti, sonrasında köy okulları gitti,
değişmedik bir şey kalmadı. Bunun beceriksizlikten değil gayet isteyerek (taammüden)
yapıldığını düşünenlerdenim.
Kimse bu kadar ahmak olamaz. Bu kadar bilimden,
sürekli değişen dijital dünyaya uyum sağlamaktan uzak; sadece parası olanın
çocuklarını okuttuğu bir eğitim düzeniyle karşı karşıyayız” dedi.

Akşener
“İYİ Eğitim” sunumunda açıklanan iyileştirmelerin eleştiriye açık olduğunu,
herkesin iyiniyetli teklifleriyle düzeltme ve geliştirmeye katkı sunabileceğini

açıkladı.

*****************************

Eğitim’de Hedefler Ve Gerçekler

İYİ
Parti’nin “İYİ EĞİTİM” sunumunu partinin Eğitim Politikaları Başkanı Sevinç
Atabay
yaptı. Sunum geniş bir ekip tarafından hazırlanmış.

Sevinç Atabay eğitim
alanında yurtiçi ve yurtdışı görevlerde bulunmuş, Türk Eğitim Derneği Genel
Müdürlüğü ve TED Ankara Koleji Vakfı Okulları Genel Müdürlüğü yapmış tecrübeli
bir eğitimci.

Sunumda
ilk önce eğitimli insanın toplumsal ve ekonomik kalkınmanın temeli olduğu
vurgulandı. Aşağıda küçük bir kısmını özetlediğim tespit ve çözümler
anlatıldı. Tamamını
partinin
resmî sitesinden
izleyebilir
ve okuyabilirsiniz.

İyi bir
eğitimle zihnin özgürleşmesi, aklın ve vicdanın birlikte gelişmesi,
yeteneklerin keşfedilmesi, var olan potansiyelin gerçekleştirilmesi, bugünün ve
yarının becerilerini kazanması, bilgiye dayalı fikir geliştirmesi
sağlanır.

Bu
ölçütlere bakınca ülkemizde “İyi Bir Eğitim” vardır diyemeyiz.

****

Derin Yoksulluk ve Eğitim

Kötü
eğitimin ilk sebeplerinden biri eğitime ayrılan kaynakların yetersiz ve yoksul
kesimden ailelerin eğitime katkı sunma imkanlarının çok kısıtlı
olmasıdır.

2020
TÜİK verilerine göre, 0-17 yaş grubunda çocuklarımızın yaklaşık üçte
biri
“derin yoksulluk” içinde. 4. Sınıf öğrencilerinin %40’ı,
8. Sınıf öğrencilerinin %46’sı okula aç ve yorgun gittiklerini söylüyor.

İYİ
Parti öncelikle devletin eğitime ayırdığı bütçeyi artırmayı planlıyor.

Ailelerin
yükünü azaltmak için öncelikle eğitim harcamalarından KDV’yi kaldırmayı
vaat ediyor.

Ayrıca “Öğrenci
Destek Kartı”
projesi ile yaş grubuna göre öğrencilere “Okullu Kart,
Genç Kart ve Hayat Kart”
verilmesi planlanıyor. Bu kartlarla kitap
kırtasiye harcamaları karşılanacak, müze ve ören yerlerine, devlet
tiyatrolarına ücretsiz giriş imkânı sağlanacak, ulaşımda, bilgisayar vb bilişim
araçlarında KDV istisnası ve ücretsiz internet erişimi sağlanacak.

****

Eğitimde De Liyakat Şart

Eğitimde
başarısızlığımızın temel sebeplerinden biri de “eğitim sisteminin tüm
kademelerinde görevlendirme ve atamalarda liyakat, objektiflik ve hesap
verebilirlik
ilkeleri yok sayılmaktadır.”

İyi
Parti eğitimde de liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirliğin olduğu bir
sistem öngörüyor. Öğretmenlerimizi “mesleki açıdan sürekli gelişen itibarlı
ve yüksek motivasyon sahibi”
hale getirmeyi planlıyor. “Atanamayan
öğretmen kalmayacak”
sözünü veriyor. “Öğretmen mülakat
uygulamasının kaldırılacağını”
, “toplam 250 bin öğretmen ataması
yapılacağını”, “hiçbir okulun öğretmensiz, hiçbir öğretmenin öğrencisiz
kalmayacağını”
vaat ediyor.

****

Öğrenme Yoksulu

10
yaşında basit bir metni okuyup anlayamayan çocuklar “öğrenme yoksulu”
olarak tanımlanıyor. Türkiye’de her 100 çocuğumuzdan 22’si öğrenme yoksulu.
Bu bizim çocuklarımızın gelişmiş ülke çocuklarından genetik olarak daha geri
zekalı olduğundan değil. Tam bir sistem (sistemsizlik) ve yoksulluk sonucu.

Verilere
göre yoksul ailelerin çocuklarında öğrenme yoksulluğu oranının %90
olması tesadüf değil. Bu rakamlar dehşet verici.

İYİ
Parti öğrenme yoksulu öğrencilerimiz için ciddi bir destek programı
hazırlamış.

AKP’nin
getirdiği 4 yıllık ilkokulun faydalı olmadığı görüldü. Dünyada 194 ülkede
ilkokul süresi 6-7 yıl iken Türkiye’de 4 yıl olması çok zarar verdi. İYİ Parti iktidar
olduğunda 1 yıllık zorunlu ilkokul öncesi eğitim + 5 yıllık ilkokul
eğitimini
getirecek.

****

Üniversiteler

İYİ
Parti YÖK’ün miadını doldurduğunu ve kapatılacağını duyurdu. Üniversitelerin mali
ve akademik özerkliğinin
sağlanacağı, her üniversitenin rektörünü
kendisinin seçeceği
belirtilen “İYİ Eğitim” programında, “Yükseköğretim
kurumlarının adalet, liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık ve
bilimsel özgürlük ilkeleri çerçevesinde yönetileceği bir yönetim yapısı
oluşturulacak” denildi.

Öğrencilerin
barınma sorunu çektiği, tüm yükseköğretim yurtlarının üniversitelere
devredileceği, ihtiyaç duyan tüm öğrencilere yurt ve barınma imkanının
sağlanacağı
belirtildi.

Millî ve Sosyal Diyanet mi?

0

Diyanet millî bayramı andı
mı/anmadı mı?. Artık bu gibi polemiklerin haber değeri de olmamalı. Doğrusu
ansa ne olur, anmasa ne olur?. Çok da meraklısı değiliz. Her kamu kurumu gibi mevzuatta
belirlenen kuruluş amacına uygun işini doğru yapsın, verilemeyecek hesabı
olmasın yeter. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) 1924 yılında kurulmuş, bugün yüz
otuz bin civarında kadrosu olan dev bir kamu kuruluşudur. Kurum 16 Milyar TL
gibi devâsa bir bütçeye sahip. Bu bütçe ile neler yapılmaz ki. Bu kurumun,
sadece ramazan ayına sıkışan etkinliğiyle değil, bütün zamanları kapsayan projeleri,
hedefleri olabilirdi ve olmalıydı. Toplumu din konusunda aydınlatmakla
birlikte, sosyal ve aile destek projeleri, çevre projeleri gibi hayata dokunan
faaliyetler de yürütebilirdi. Bu kadar büyük bir kitleye sahip, ki önemli kısmı
üniversite eğitimli olan bu kurum –millî
alanda olmasa da
– neden sosyal alanda yeterince görünmüyor?.

Kuruluş amacına baktığınızda diyanet işleri başkanlığı; “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili
işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet    yönetmek üzere..” olarak tanımlanır. Ama ne
teessüf ki;
yetmiş yıldan
beri, “tırnak kesersem abdest, yağmurda ıslansam- havuza girersem
/çıkarsam oruç bozulur mu?” diye bir türlü bozamadığımız ezberler var. Daha bu handikaplardan kurtulamayan bir
kurum konumunda. Üzücü değil mi? Böylesi köklü bir kuruluş nasıl olur da bu
topluma temel ibadet ve ahlak esaslarını benimsetememiş. Daha da vahim olanı, kadîm din gelenekleri ile dinin esasları bir birine karışmış
durumda. Sonuçta anlaşıldı ki, bir kısım hurefeler, antik uzakdoğu kültürü
kaynaklı gelenekler-ritüeller bu dinin
içine boca edilmiş
. Üstelik denetlenemeden ve kuşaktan kuşağa aktarılarak.

Din işleri yüksek kuruluna bakıyorsunuz,  “..islam
dininin temel bilgi kaynaklarını ve metodolojisini, tarihî tecrübesini ve
güncel talep ve ihtiyaçları” dikkate alıyor. 
“Dinî konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları
cevaplandırmak” gibi oldukça iddialı ve akademik bir ağırlık hissedersiniz.
Ayrıca  dinî konularda telif, tercüme,
inceleme ve araştırmalar yapmak, yaptırmak, ihtiyaç duyduğu konularda inceleme
ve araştırma grupları oluşturmak gibi görevlerinin  olduğu da bilinmektedir. Bu açıdan
bakıldığında da kurumun geçmişle yüzleşmesi gerekir.

Her şeyden
önce kaynağı belirsiz ya da çok tartışmalı olan ve “mevzu hadis” olarak sınıflanan yüzlerce birçok uydurulan hadisler
var. Bu sözler iki-üç yüzyıl sonra nakilden nakile rivayetlerle günümüze kadar
gelmiştir. Bunların bazılarından çok
farklı ve çelişkili
hükümler çıkaran ve sert duygularla beslenen radikal gruplar var. Bunlar sosyal hayatı
zedelemeye ve toplumsal bir kargaşaya neden olabilir. Yaşanan örnekleri olduğu
için bu kaçınılmaz bir gerçektir. Öyle ki, insanın hadis kriterlerine göre ve o
saygıyla bile bile izah etmekte zorlanacağı durumlar. Yaygın birkaç m
evzu hadis rivayetleri; “..köpekler katledilmelidir, kertenkeleleri
öldürün (Müslim). Hayatında üç kez tövbe etmiş bir kişi, o dakikadan sonra ne
kadar günah işlerse işlesin Allah tarafından affedilir (Buhari, Müslim). Namaz
kılan bir erkeğin önünden ‘eşek’, ‘kara köpek’ veya ‘kadın’ geçerse, namazı
bozulur (Buhari, Hanbel)” gibi ipe sapa gelmez sözler var. Bu gibi karmaşa
karşısında DİB kurumu elbette halkı aydınlatması gerekir. Bununla ilgili yayıncılık
faaliyetleri vardır, yok saymak haksızlık olurdu. Ancak yaygın ve etkileyici
bir çalışma görülmemiştir.

Bu anlamda bu derece güçlü kamu kuruluşunun toplumla
kaynaşarak sosyal anlamda yaşayan hayatın içine 
değer kattığını söylemek zor. Kaldı ki, varsayalım özel bir kurum  yönetmeyi üstlense inanın “verimsiz” diye kurumu yeniden aktif
etmeye ya da personel azaltmaya gider. Bu anlamda bir vatandaş olarak, din
görevlilerin sadece “namaz kıldırma memuru” gibi olmaları da doğrusu
ağır geliyor. Özellikle bu çağda diyanet işleri sosyal hayata dokunmalıdır. Bunun için de yeniden düzenlemeler
olabilir. Din görevlilerin arta kalan mesailerini yerel bölge insanına,
çevreye, sosyal ilişkilere katkı sunmaları daha iyi olmaz mı?. Mesela düşünün, bir
yerel planlama ile din görevlileri sıcak yaz ayında sokak hayvanlarına beslenme
desteği verse. Dondurucu kış aylarında da yabani hayvanlara. Mesela kıraç
alanlara ağaçlandırma kampanyası yapsa. Ya da en kolay organize olunan cuma
günleri o civardaki yoksul ailelere gıda ve diğer yardımlar yapsa, boşanmanın
eşiğine gelen sorunlu ailelere maddi-manevi desteklerde bulunsa bu konuda aile
ve sosyal politikalar kurumuyla organizeli çalışsa, bu alanda ortak akademik çalıştaylar
düzenlese. Yolda kalan mağdurlara, afetzedelere, kazazedelere gıda paketleri
yapsa ne lazım gelir?. O “dev” konumuna yakışmaz mı?. Aksine daha çok
sevilir kurumsal olarak takdir edilir. Mevzuata aykırı mı olacak?.

Diyanet kurumu da diğer kamu kurumları gibi insanlara hizmet amacıyla
kurulmuştur.  Yardımlaşma ve infak, bu
dinin asl
î
unsurlarıdır.  Kaldı ki bu kurumun son
zamanlardaki siyasi söylemlere katılması da aslında taşıdığı siyaset üstü
formasyona aykırı. Yapmayın sayın diyanet kurumu, artık halkın verdiği bütçeyi
biraz da hayır için kullanmak zamanı değil midir?. Bu anlamdaki mevzuat da düzenlenecek bir teferruat olsun. Artık sorunlarla
bunalan insanımıza destek olma zamanıdır. 
Cami çıkışında da duyarız, “ne verirsen elinle o gider
seninle!”. Selam ve sağlıkla. 

Camiler, Cemaat ve Çocuklarımız

                 Mabedler bulundukları yerler
için hep önemli olmuştur. Bu durum tüm zamanlar için geçerlidir. Yaşanılan
coğrafyalarda günümüze kadar gelebilen insanlara ait kalıntıların çoğu mabed
,tapınak türü yerlerdir. Bugüne kalabilmiş tarihi yapıların pek çoğu geçmişte
yaşamış insanların kendi çağındaki inanışlarını yaşadıkları yapılardır. Mabedlerin
bilinir ve önemli olması yanında buralarda görev yapan din adamları da toplumlar
için her zaman önemlidir. Onların iyi yetişmiş, bilgili ve dini değerleri doğru
ve toplum yararına aktarabilmeleri o toplumun huzur, güven ve refahında etkili
olmuş ve olmaktadır. Yetersiz olmaları, kutsal bilgileri kendileri veya bir
zümrenin menfaati yönünde kullanmaları, kullandırmaları  ise insanların  zararlar görmesine yol açmıştır.Bunun için
onların çok iyi yetişmiş olmaları yanında tarikat , cemaat ,particilik gibi
akımların dışında kalıp birlik , beraberlik , sevgi ve kardeşlik yönünde uyarıcı,
örnek olmaları gerekir.                

 Günümüzde de insanlarımız için, özellikle
şehirlerimizde, emekli ve yaşlı insanlarımızın rahatça gidebildiği, güvenle
oturabildiği mekanlardan biri de camilerimizdir. Mabedin kendisi, bahçesi, çay
evi ve kütüphanesi insanların zaman geçirmek için kullandıkları yerlerdendir.
Her Müslümanın mutlaka bir cenaze sebebiyle, dini hassasiyeti ve sağlığı uygun
olanların günde 3-5 defa veya haftada 1 defa cuma namazı sebebiyle gidilen bu
mekanlar insanlarımızın ruh ve beden sağlığı bakımından önemli bir göreve
hizmet ederler. Oralardan alınan mesajlar doğru anlaşıldığı oranda çok daha
fayda sağlar.Her namazda okunan fatiha suresindeki “Sırat-ı müstakim” doğru
yolda olma , doğru yolda yürüme ;  her
cuma hutbesinde hocanın söylediği “siz idrak etmez misiniz ? “Allah sizi
kötülüklerden uzak,    yakınlarınızdan
başlayarak iyilik yapmayı emreder”
uyarıları ne kadarda yapıcı
uyarılardır.

     

                 Bana
bu yazıyı yazdıran sebep ise yaz boyu camilerimizde gördüğüm çocuklarımızdır. Temel
dini bilgileri almak için buraları şenlendiren küçüklerimizdir. Çocukluğumun
unutamadığı eğitimcileriden biri ilkokul öğretmenim, diğeri ise mahalle camiisi
imamıdır. Çocukların doğru dini anlayışının temellerinin atılmaya çalışıldığı
bu çalışmalar takip edilmeli ve daha verimli olması yönüyle desteklenmelidir.
Çocuklar buralarda dini bilgileri öğrenme ve tanıma imkanını bulur. Ayrıca çocukların
birbirilerini tanıma, birbirileriyle spor, gezi, kültürel etikinlikler gibi
faaliyetleri yapma gibi daha iyi bir birey olmalarına katkı verebilecek
imkanların oluşmasına da zemin hazırlar. Bütün bunlar daha doğru zaman
geçirmeye katkı verir. Dolayısıyla camilerimiz tüm insanlarımız için
vazgeçilmez mekanlar olup buraların doğru ve uygun hizmetler vermesi buralarda
görev yapan din adamlarımızın önemli görevlerindendir. Bu görevlerin layıkıyla
yapılabilmesi insanlarımızın da bu mekanlara saygı ve sevgiyi arttıracak
ilgileri ile olur. Şöyle ki camilerimizin birinde ellerinde çocuk hikaye
kitabıyla neşe içinde çıkan çocukların neşesinin sebebi ilgili bir cemaatin
böyle bir hassasiyetidir. Bu ve benzeri ilgilenmeler din görevlilerinin hizmet
gayretine destek verir. Ayrıca buralara gelen çocuklarımızın iyi davranış
alışkanlığı kazanmalarına katkı verir. Ayrıca mahalle sakinlerine kazandıracağı
zenginlik daha hoşgörülü ve anlayışlı bir muhitin oluşmasına katkı verecek olan
basit gibi görünen önemli ortamları yaratır.

                 Bu
duygu ve düşüncelerle sağlık, huzur ve mutluluklar dilerim. 

Atatürk Döneminde Türkiye Ekonomisi

0

Atatürk
Döneminde Türk Ekonomisinin durumu genelde iki aşamada incelenmektedir:

1)      1923-1932: Özel sektöre dayalı kalkınma
dönemi,

2)      1933-1938: Devletçilik dönemidir.

Atatürk’ün
Ilımlı Devletçilik, Karma Ekonomi, Planlı Devletçilik ve Devletçilik gibi
adlarla anılan Kemalist Ekonomi Modeli’nin özellikle İktisat Bakanı Celal Bayar
dönemindeki başarılı uygulamaları sonunda genç Türkiye Cumhuriyeti çok önemli
bir ekonomik kalkınma hamlesi yapmıştır. 1923-1930 arasındaki kısmi kalkınma
döneminin ardından, 1929 Dünya Ekonomik Krizi’ne rağmen, 1932-1938 arasında tam
anlamda bir ekonomi mucizesi gerçekleşmiştir[1].

1) 1923 – 1932 Dönemi:

Bu
dönemde Cumhuriyet Hükümetlerinin iktisat politikası, özel sektöre dayalı tedbirlere
dayanır. Devlet eli ile doğrudan doğruya yatırım yapmak istemeyişleri bu devrin
temel özelliğidir. Devletin iktisat politikası, özel sektörü ve özel
yatırımları hukuki ve ekonomik tedbirlerle teşvik etmeyi ana hedef olarak
seçmiştir. 1923’de hükümet İzmir’de bir iktisat kongresi toplamıştır[2].

Ekonomide
Mustafa Kemal dönemi 17 Şubat 1923’te İzmir’de başlar. Bu tarihin başlangıç
olması, İzmir İktisat Kongresi’nin o gün açılmasından değil, Mustafa Kemal’in
orada yaptığı açılı konuşmasının çarpıcı özelliklerindendir. Kongre,
Cumhuriyetin kuruluş dönemi için ilk Türk iktisat Kongresi olmuştur. Kongre
gruplara göre düzenlenmiştir: Çiftçi Grubu, Tüccar Grubu, Sanayi Grubu ve İşçi
Grubu benimsedikleri ekonomik esasları ortaya koymuşlar ve bunlar teker teker
oylanmıştır. İstanbul’un ticaret (ve sermaye) çevreleri, “Ekonomi bizden sorulacaktır!”
sözünü henüz Milli Mücadele 1922’de Ankara’nın amaçladığı seyir içinde
sonuçlanmadan söylemeye başlamışlardır. Dış temaslarını, İstanbul’da, savaş sonrası
dönem için dışa açık bir İktisat Kongresi toplamak üzere sürdürmüşlerdir,
Ankara yönetimi, Lozan görüşmelerinin ilk aşaması sırasında öne geçmiştir.
İstanbul’un bu girişimini İzmir İktisat Kongresi’ne çevirerek, yaşanan sürecin
özünde siyasal olduğunu ve ekonominin siyasetten koparılamayacağını göstermiştir.
Kongre bir başarıdır. Ama ekonomik olmaktan önce siyasal başarıdır. Çünkü Lozan
görüşmelerinin özellikle ilk döneminde, neler getireceği belli olmayan 1923
yılında bir tür iktidar boşluğu havası yaygındır. Rejimin ve iktidarın henüz
adı konulmamıştır. Kongrenin başarısı, yani siyasal başarı Mustafa Kemal’e
aittir. Kongreye riyasetle değil hitabetle ve siyasetle egemen olmuş ve
damgasını vurmuştur. Uzun açılış konuşmasında önce Osmanlı’nın tüm geçmişi ile
hesaplaşmış (yani, “geri dönüş yok!” demiş) ve “Yeni iktidar bizleriz!” diye
bitirmiştir[3]. “Bizler”in
kimler olduğu henüz kesin değildir. Ama Mustafa Kemal Kongrede yeni iktidar
biziz” demektedir. İzmir, Mustafa Kemal için kongrelerin sonuncusudur. 1923
yılında süren iktidar boşluğu havası ise, 29 Teşrin-i evvel’de (Ekim) son
bulacaktır.

“Uzun
gafletlerle ve derin lâkaydi (umursamazlık) ile geçen asırlar bünye-i
iktisadiyemizde (ekonomik yapımızda) derin yaralar” açmıştır. “Bir
milletin doğrudan doğruya hayatı ile alakadar olan, o milletin iktisadiyatıdır.
Türk tarihi tetkik olunursa inhitat esbabının (gerileme nedenlerinin) iktisadi
mesailden (ekonomik sorunlardan) başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. ..
Şimdiye kadar hakiki manasiyle millî bir devir yaşamadık, binaenaleyh millî bir
tarihe malik olamadık.”Mustafa Kemal, geçmişle ilk kez çok berrak ve geçmişin
askeri başarılarında herhangi bir sığınma noktası olmayacağını vurgulayarak
hesaplaşırken kesin bir çizgi çeker. Bütün bu askeri seferlerin günümüze
herhangi bir ulusal kazanç ve birikim getirmezken, bizi iktisadiyatla (ekonomi
dünyası ve düşüncesiyle) ilgilenmekten alıkoyan niteliğini kuvvetle vurgular[4]:

“Mesela,
Fatih İstanbul’u zaptettikten sonra, yani Selçuki saltanatıyla Şarkı Roma
imparatorluğuna tevarüs eyledikten (miras yoluyla sahip olduktan) sonra Garbi
Roma İmparatorluğu’na da konmak istedi. Bunun için de bütün milleti bu hedefe
doğru sevketti. Mesela, Yavuz Selim, Fatih’in açtığı garp (batı) cephesini
tesbit ile beraber (kımıldatmaksızın) Asya İmparatorluğu’nu birleştirerek büyük
bir İslam İttihadı (birliği) meydana getirmek istedi. Kanuni Süleyman her iki
cepheyi tevsi etmek (genişletmek) bütün Bahr-ı Sefidi (Akdeniz’i) bir Osmanlı
havzası haline getirmek, Hindistan üzerinde nüfuz tesisi (kurmak) gibi şahane
bir siyaset takip etmek (izlemek) istedi ve bunun için de unsur-u asliyi,
milleti kullandı. Osmanlı Hakanları asıl olan ( … ) noktayı unuttular. Bütün
ef’al (eylem) ve harekatlarını hayaller ve emeller üzerine bina ettiler. Teşkilat-ı dahiliyeyi (iç düzeni) siyaset-i
hariciyeye (dış siyasete) uydurmak mecburiyeti hasıl olunca zaptettikleri
mahaldeki anasırı (yerlerdeki unsurları, yerel halkı) olduğu gibi muhafaza
mecburiyetinde (tutma zorunluluğunda) kaldıktan başka, onlara ‘istisnalar’
(ayrıcalıklar), imtiyazlar (öncelikli haklar) bahşettiler. Diğer taraftan,
‘unsur-u asliyi’ uzun seferlerde, fütühat (fetihler) meydanlarında
dolaştırdılar ( … ) bu suretle kendi kendini tahrib etmiş (yakmış)
oluyorlardı
.[5]

Mustafa
Kemal için, her şeyin can alıcı noktası burasıdır. Sadece Kongrenin değil,
gelecek yıllarda geçmişi değerlendirecek olanların da atlamaması gereken nokta
buradadır:

Bu itibarla ‘millet’, yani ‘unsur-u aslı’
kendi evinde, kendi yurdunda esbab-ı hayatiyesini istihsal (yaşamının asıl nedenini
elde edebilmek) için çalışmaktan mahrum (yoksun) bir halde bulunuyordu … Bu
tacidarlar (yönetici beyler) milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla iktifa
etmiyorlar (yerinmiyorlar), ( … ) ecnebileri memnun etmek için ‘unsur-u aslinin
hukukundan, menabi-i iktisadiyesinden’ (aslı unsurun haklarından, ekonomik
kaynaklarından) birçok şeyleri ‘atiyye’ (ödül) olarak onlara bahşediyorlardı…

Millet eviyle ve esbab-ı
hayatiyesiyle iştigalden memnu (yaşamının asıl nedeniyle uğraşmaktan alıkonmuş)
olarak diyar diyar dolaştırılıyorken, bu diyarlar halkı birçok imtiyaza malik
olarak çalışıyor, yani Fatihler ‘unsur-u asliyi peşine takarak kılıçla fütühat
yaparken, zaptolunan memalik (ülkeler) ahalisi kazandıkları imtiyazlarla, muhtariyetlerle
(özerkliklerle) sabanlarına yapışıyorlar ve toprak üzerinde çalışıyorlardı.

Fakat
efendiler, ‘alelacele fütühat yapanlar
sabanla fütühat yapanlara’ binnetice (sonuçta) terk-i mevki etmeye (yerlerini
bırakmaya) mahkümdur
!”

Mustafa Kemal’in ‘unsur-u
asli’si halk sınıflarıdır. Üretici kitledir. Mustafa Kemal’in ağzından,
“unsur-u asli” yüzyıllarca kendini esas işinden, yani, üreticilikten
yoksun bırakanlarla hesaplaşmaktadır. Fethedilecek şey topraktır; ama kılıçla
değil sabanla fethedilecek topraktır. “Saban tutan el, kılıç tutan eli mutlaka
yener[6].”

“İstiklal-i Tam”

Geçmişle hesaplaşma
sadece Osmanlı hakanları ile değildir. Onların yarattığı zemin üzerinde büyüyen
dış dünya güçlerine dönüktür. Ve o hesaplaşma 17 Şubat 1923’e kadar
gelmektedir:

Osmanlı fatihleri, hakanları, müstevlileri
(istilacıları) unsur-u asli ile beraber ‘sabanın önünde mağlup’ olup ric’ata
(geri çekilmeye) başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı. Atiye-i
Şahane (padişahın ikramı) olarak ecnebilere bahşedilmiş olan ve memleket
dahilindeki gayrı müslimlere verilen her şey hukuk-u müktesebe (kazanılmış hak)
telakki olundu ( sayıldı). Ecnebiler bununla iktifa etmediler (yetinmediler),
hergün bunu tevsi (genişletmek) için çareler aradılar ve buldular. ..

Ecnebiler bir taraftan
anasır-ı dahiliyeyi (içerideki gayrı müslimleri) teşvik, diğer taraftan
müdahale ile devlet ve Millet aleyhine ‘yeni imtiyazlar’ alıyorlardı. Bu
tazyikat-ı mütemadiye (sürekli baskı) altında zaten fakir düşmüş olan anayurdu
ve unsur-u aslî, devlete verebilecek parayı güç tedarik edebiliyordu. Fakat
tacidarlar, saraylar, bab-ı aliler debdebeyi idame (gösterişli yönetimi
sürdürmek) için paraya muhtaçtılar. O çareler de ‘harici istikrazlar akdi’ (dış
borç sözleşmesi) oluyordu. Fakat istikraz şeraitini (borçlanma koşullarını) o
kadar fena yapıyorlardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamağa başladı. Düyun-u
Umumiye belasını başımıza çöktürdüler.  

Bir devlet ki, tebaasına
koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rüsum vb
tanzimi hakkından menedilir; bir devlet ki, ecnebiler üzerindeki hakk-ı
kazasını tatbikattan (yargılama hakkını uygulamaktan) mahrumdur. O devlete
müstakil (bağımsız) denilemez.
Devletin ve milletin hayatına
yapılan müdahalat (dıştan karışmalar) bundan daha fazladır. Milletin
ihtiyacat-ı iktisadiyesinden (ekonomik gereksiniminden) olan mesela şömendöfer
(demiryolu) inşası, mesela fabrika yapmak için devlet serbest değildir! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa (yapmaya girişirse)
behemehal müdahale olunurdu (mutlaka dıştan karışarak durdururlardı).
Hayatını teminden aciz olan bir devlet
‘müstakil olabilir mi?’ Osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir
şey değildi. Osmanlı halkı, ‘Türk milleti esir vaziyetine’ getirilmişti … İstiklal-i
tam (tam bağımsızlık) için şu düsrur vardır: ‘Hakimiyet-i milliye, hakimiyet-i
iktisadiye ile tarsin edilmelidir’ (Ulusal egemenlik ekonomik egemenlikle
taçlandırılmalıdır) … Yegane kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır. Siyasi
ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle terviç
edilemezse (süslenemezse) semere, netice payidar (kalıcı) olamaz
[7].”

Mustafa
Kemal yaklaşılan, fakat henüz erişilememiş noktanın tam bağımsızlık olduğunu
vurguluyor. Yolun yarısına erişilmiş, belki yarı yol geçilmiştir. İki ilke
ortakça benimsendiği için buraya erişilmiştir: Misak-ı Millî’nin özü ve
Teşkilat-ı Esasiye ile benimsenen değişmez haklar. Bunları birilerine
hatırlatmak istercesine konuşmasında yinelemektedir. Birileri, olsa olsa
Kongreye katılanları, katılmayanlarıyla ilk birikimin sahipleridir. Önemli
ağırlıkları vardır. 1919’da başlayıp 1922 sonbaharında bir zaman kesiti bitmiş
ya da bitmekte gibidir. İlk birikim varlıkları korunmuştur. Ancak, tam güvence,
tam bağımsızlıktadır. Oraya da “birlikte” ilerlemek gerekmektedir.
Neler getireceği belli olmayan 1923
yılının ve Lozan sürecinin başında vurgulanan budur
. Çünkü kazanılan askeri
zaferden sonra yeni zaman, bazıları için yoldan dönme zamanı da olabilir. Askeri zaferi mutlaka ekonomik zaferle
taçlandırmak şarttır. Unsur-u asliyi sabanın sahipliğine yerleştirmek
gerekmektedir. Dış dünya ile hesaplaşmanın sonu yaklaşmıştır, az kalmıştır
:

Konferanstaki muhataplarımız
(karşımızdakiler) bizimle üç dört senelik değil, üçyüz ve dört yüz senelik
hesabatı rü’yet ediyorlar (hespları görüyorlar) ve hala muhataplarımız ‘Osmanlı
Devleti’nin tarihe karıştığını’ ve ‘bugün yeni Türkiye’nin’ mevcudiyetini, bunu
kuran milletin çok azimkar imanlı ve celadetli (yaman) olduğunu İstiklal-i tam
ve hakimiyet-i milliyesinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını’ hala
anlayamamışlardır. Bu yüzden İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve
müttefikleri) düçar-ı tereddüt oldu (tereddüte düştü). İstedikleri kadar
tereddüt edebilirler. Bu millet artık kararını vermiştir. ‘Bu millet için
tereddüt devirleri çoktan geçmiştir’
[8]

Biz
kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Her medeni milletin malik olduğu şeylerden
mahrum edilmemeliyiz. Haklarımız meşrudur, bize lazımdır.

Görülüyor ki, bu kadar
kat’i (kesin) ve yüksek bir zafer-i askeriden (askeri zaferden) sonra dahi bizi
sulha kavuşmaktan meneden esbab (nedenler) doğrudan doğruya esbab-ı
iktisadiyedir (ekonomik nedenlerdir), mülahazar-ı iktisadiyedir (ekonomik
düşünce tarzlarıdır). Çünkü bu devlet bu millet ‘hakimiyet-i iktisadiyesini’
(ekonomik egemenliğini) temin ederse (sağlarsa) o kadar kuvvetli bir temel
üzerinde yerlemiş ve teali etmeye (yükselmeye) başlamış olacaktır ve artık bunu
yerinden kımıldatmak mümkün olmayacaktır
[9]

İzmir
İktisat Kongresi’nde grupların istekleri hemen tümüyle somut önerilerdir.
Geçmiş yıllarda yaşanan birikimin ürünleridir. İşçi, çiftçi, tüccar ve sanayici olarak Türklerin ekonomi ile tanışma
döneminin izlenimleri ve dersleridir. Zengin bilgiler taşımaktadır.

İzmir
İktisat Kongresine katılan 1300 delege, tüccar, işçi ve köylü sınıflarına
mensuptular. Müzakerelerin sonunda Kongre bir -Ekonomi Po-litikası- tesbit
edip, bunun ışığında hükümete bir rapor sunmuştur. Bu politikanın ana esasları
şu şekilde özetlenebilir:

1°)
Kredi müeseselerinin kurulması ve sanayiin teşviki için gerekli kanunların çıkarılması.
Millî sanayiinin korunması için gümrük vergisinin artırılması.

2°)
Millî ürünlerin ulaşımı için demir ve deniz yolları ulaştırma ücretlerinin
azaltılması.

3°)
Mühendis yetiştirmeyi hedef alan teknik eğitimin genişletilmesi[10].

Hükümet,
kongrenin raporunu ana hatlarıyla kabul etti ve uygulamaya koydu. Hükümetin desteğiyle iş Bankası kuruldu. Bu
banka özel sektör sanayii yatırımlarına yardım gayesi ile kurulmuştu. 1927’de
hükümet, yeni teşebbüsler kurulmasında bazı mali engelleri kaldıran ve bürokratik
işlemleri kolaylaştıran “Sanayii Teşvik Kanunu”nu çıkardı. Ziraat Bankası’na geniş
kredi imkânı sağlandı. Devlet Yatırımlarını finanse ve idare etmek üzere Sanayi
ve Yatırım Bankası kuruldu.
Bilindiği gibi genel olarak özel teşebbüsün
zayıf ve kararsız olduğu kalkınmakta olan memleketlerde, sanayii alanındaki
yatırımlar, çoğu kere devletin görevi olarak kabul edilmektedir. Devlet
yatırımları, böylece, millî ve içtimai bakımdan önemli, fakat normal pazar
şartları içinde derhal gelir sağlamayan sınai projelerin gerçekleşmesi için
elverişli bir araç olabilmektedir. Bu dönemde uygulamaya konan iktisadi
politika, sanayileşme için başlangıç niteliğindeki yatırımları gerçekleştirmeyi
kısmen başardı. Birkaç özel sanayi teşebbüsü kuruldu. Mesela: 1927’de Sanayii Teşvik
Kanunu’ndan faydalanan şirketlerin sayısı 342 iken, 1932’de 1473’e ulaştı. Bu
yıllarda işçi sayısı 17.000’den 62.000’e yükseldi. Üretimdeki artış da önemli
sonuçlara ulaştı[11].

Gelişmeye
rağmen, varılan sonuçlar öngörülen seviyelerin altında olup, yeterli değildi. Bu dönemde bazı yabancı firmalar Lozan
Anlaşması hükümlerine göre prensip olarak, her türlü imtiyaz lağvedilmiş
olmasına rağmen, bu konudaki farklı statülerinden faydalanmaya devam
ediyorlardı. Beş yıl boyunca bu firmalar imtiyazlarını ellerinde tuttular.
Bununla beraber bu yabancı firmalar ve içerdeki özel teşebbüs kuruluşları
yetersiz olan teşvik politikaları içinde idi. Birkaç Türk sermayedarının ürkek
teşebbüs tutumu ve yabancı yatırımcıların ilgisizliği karşısında hükümet büyük
hayal kırıklığına uğradı. Beliren acı gerçek, 1930’dan itibaren özel teşebbüsün
memleketin ihtiyacına cevap verecek yapıda olmadığıdır
[12].

Bu
başarısızlığın sebeplerini şöyle ifade edilebilir;

1)
Sanayii desteklemekte yetersiz kalan gelişme imkânı vermeyen altyapı yatırımları
ve bunların güçsüzlüğü,

2)
Müteşebbislerin yatırım şevkini artıracak iç pazarın olmayışı,

3)
Kapitülasyonların korkunç hatırasının tesiri ile işe yabancı sermayeyi
millileştirmekle başlayan hükümetin, memlekete yabancı sermayeyi yeni şartlarla
davetine engel olan tutum,

4)
Büyük hacimde sermaye birikimi olmaması ve banka teşkilatının yetersiz kalması
büyük projelerin gerçekleşmesine imkân vermediğinden, özel sermaye ancak küçük
projeleri gerçekleştirebildi.

5)
Özel sermaye kısa dönemde gelir sağlayacak sahalarda yatırım yaparak çok daha
sonra kazanç getirecek projelerden sakındı.

6)
İş adamlarının niteliği ve sayısındaki yetersizlik ile bunların teşkilatsızlığı
özel sektörü güçsüz kılan bir diğer önemli unsuru oldu[13].

Yabancı
güçlerin Türkiye’de iktisadi ve diğer sahalardaki imtiyazları Lozan Anlaşması
ile lağvedilmişti. Ancak bu anlaşma yeni hükümete gümrük vergisi koyma hakkını
vermemişti. Gümrük vergisi, yerli sanayii himaye edemiyecek kadar azdı. Bundan
dolayı kalkınmış bir millet olma arzu ve iradesine, rağmen, bu devirde iktisadi
kalkınma yolunda pek az şey yapılabildi.

Böylece hükümetin
çabaları, bilhassa içtimai reform ve savaşın sebep olduğu yıkımın onarılmasına
gayretleri üzerine yoğunlaştırıldı. Öğretimin yeniden düzenlenmesi ve yaygınlaştırılması
için gayret sarf edildi.

1929 yılında Lozan
anlaşmasının amir hükmüne dayanılarak gümrük himayesi sağlayan yeni bir kanun
kabul edildi. Bununla birlikte özel sanayi kesimi için çeşitli teşvik
tedbirleri getirildi: Kredi kolaylığı ve vergilerin indirilmesi en önemlileri
idi. İthalat değer ve miktarının azalması sayesinde ödemeler bilançosu, Osmanlı
borçlarının ödenmesine imkân verecek şekilde fazlalık gösterdi. 1929 buhranının
Türk ekonomisi üzerinde önemli tesirleri oldu ve zorlukların atlatılması işin
çeşitli tedbirler alındı
[14].

1930’larda memlekette
idarecilik sorumluluğunu taşıyanlar, artık, özel teşebbüsün, geri kalmışlığın
üstesinden gelemeyeceği inancına varmışlardı. 1933’den itibaren devlet,
yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı, bilhassa müteşebbis sınıfın yani yatırım
yapmayı arzulayan kimselerin hemen hiç olmayışı ve sermaye noksanlığı yüzünden
iktisadi faaliyete enerjik bir şekilde müdahale etmiştir. Bu iktisat
politikasına “Devletçilik” denmektedir.
Devlet sermayedar
açığını bizzat kapamak istemektedir. Diğer taraftan bu iktisat politikasında
Devletçiliğin icabı olarak yetersiz tasarrufun yerini, mecburi tasarruf
almıştır

Balkanlarda Türk Varlığı

0

Târih ilminin
biraz uzağında kalan okur-yazar grubu, Türklerin Balkanlara ilk geçiş yılını,
1352 olarak bilir. Türk oldukları kesin olarak ispatlanmış olan İskitler, MÖ
Kazakistan bozkırlarından Balkanlara geldi. Yerleştikleri bölgeyi,
Türkmenistan’daki Balkan Dağlarına benzettikleri için oraya ‘Balkan’ adını verdiler. Doğu Avrupa’da
ve Balkanlarda devlet kuran ilk Türk topluluğu MS 370 yılında Hunlar oldu. 567
yılında Avar Türkleri, 718 yılında Bulgar Türkleri Avrupa topraklarında idi. Sonraki
yıllarda Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar-Kıpçaklar geldi.

1330’lu,
1340’lı yılların başında ve 1345 yılında, keşif maksadı ile Osmanlılar
Rumeli’ye geçti. 1352 yılında Orhan Gazi’nin büyük oğlu Gazi Süleyman Paşa
(1316 (?)-1360), Gelibolu Kalesi’ni fethetmek ve Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de
yurt edinmesini sağlamak maksadıyla Balkanlara geçti. Osmanlı Türkleri
Balkanlara gelmeden önce bu topraklarda Bizans idâresinden kurtulmuş Türk
Beylikleri vardı.

Prof. Dr. Mehmet Saray’ın telif etiği 13,5 X 19,5
santim ölçülerindeki 234 sayfalık Balkanlarda
Türk Varlığı
isimli eserde Türklerin Balkanlara, fetihler yoluyla
yayılmaları ve oluşturdukları yönetimin özellikleri anlatılıyor.

Bu yönetim,
hoşgörü, güven ve en önemlisi de adâlet ve hatta merhamet temeline
oturtulmuştu. Osmanlı’da Müslüman nüfus kadar gayrimüslim vardı. Irkî yapı
itibariyle de durum farklı değildi. 
Osmanlı fethettiği topraklardaki insanlara dâletle hükmetmeseydi, süper
güç olarak devam edemezdi. Hristiyan tebaanın hakları devletin teminâtı
altındaydı. Osmanlı yönetiminin mükemmelliği, bâzı milletlerin büyük özlemi
idi.

Bosna
Hersek’te yaşayan Boşnaklar, Hıristiyanlığın Bogomil mezhebine mensuptu. Bu
mezhebin mensupları Teslis* / Üçlü Birlik
Nazariyesi
’ni ve Hz. İsa’nın tanrının olduğu iddiasını kabul etmedikleri
için diğer Hıristiyanların ağır baskısı altında yaşıyorlardı. Bosnalı
Hıristiyanlar ayrıca, Haz. İsa’nın çarmıha gerildiğini de kabulü etmezler. Bir
rivâyete göre Osmanlı’dan yardım talep ettiler. Osmanlı Cihan Devleti, bölgeyi
fethedince, Bosna halkı İslâmiyet’i seçti. Anadolu’dan gelen dervişler
vâsıtasıyla İslâmiyet bölgede hızla yayıldı.

Eyâlet vâliliğine
tâyin edilen Gazi Ferhad Paşa (1530-1590), hissesine düşen savaş
ganimetlerinden Bosna’da; câmi, mektep, hamam, çeşme, saat kulesi, türbe,
kervansaray, mahzen, 200 dükkânlık çarşı, küprüler, su yolu ve kemer yaptırdı.
Bu eserler, medeniyet düşmanı Sırplar tarafından 7 Mayıs 1993’te tamamen tahrip
edildi.  

Bosna’yı
Fetheden Fâtih Sultan Mehmed Han İnsan Hakları odaklı fermannâme yayınladı. Bu
fermanı bugün hâlâ Bosna ve Hersek Cumhuriyeti’nin birçok resmî ve özel
müessesinde asılı bulunuyor. Fermanda şunlar yazılı:

Ben
Fatih Sultan Han!

Bütün
dünyâya ilân ediyorum ki; kendilerine bu padişah fermanı verilen Bosnalı
Fransiskenler himâyem altındadır ve emrediyorum: Hiç kimse bu adı geçen
insanları, ve onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin.
Devletimde huzur içerisinde yaşasınlar. Ve bu göçmen durumuna düşen insanlar,
hür ve güvenlik içerisinde yaşasınlar. Devletimdeki bütün memleketlere dönüp
korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler.

Padişahlık
çevresinden, vezirlerden veya memurlardan, hizmetkârlarımdan, devletin
vatandaşlarından hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar
vermeyecektir.

Hiç
kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor
görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar başka ülkelerden devletime
birisini getirirse onlar da aynı haklara sahiptir.

Bu
padişah fermanını ilan ederek burada, yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve
efendisi Allah (c.c.) ve O’nun yüce elçisi aziz peygamberimiz Hz. Muhammed
(s.a.v.) ve yüz yirmi dört bin peygamber ile kuşandığım bu kılıç adına yemin
ediyorum ki; emrime uyarak bana sadık kaldıkları sürece teb’amdan hiç kimse bu
fermanda yazılanların aksini yapmayacaktır.

Bogomillerin
bir diğer adı da Pataren’di… Devşirme olarak alınan çocuklara Pataren’den
dolayı Poturoğulları denildi…

Poturoğulları,
zamanla Osmanlı ordusunda, sarayda ve devlet hizmetinde önemli görevler
aldılar… Ayrıca Müslüman Boşnaklar, Osmanlının kuzeybatı hududunu yalnız başına
savundular…

Bosna eyâleti
yıllar boyunca Osmanlı idârî sisteminde isyanların yaşanmadığı bir vilâyet özelliğini
taşıdı.

***

Prof. Dr. Mehmet Saray, eserinin sonraki
bölümlerinde Balkanlarda Türk idâresinin zayıflamasına sebebiyet veren iç ve
dış gelişmeleri, Balkan halklarının Osmanlı yönetimine karşı nasıl
kışkırtıldığını, Osmanlı Devleti’nin Balkanları koruma mücâdelesini, İtihat ve
Terakki yönetiminin Balkanları kaybetme faciâsını, Müstakil Balkan
Devletlerinin ortaya çıkışını, Osmanlı Devleti’ni tasfiye maksadıyla başlatılan
Birinci Dünyâ Savaşı’nı ve neticelerini, Balkanlardan Anadolu’ya göçleri
anlatıyor. Balkan göçlerini anlatan eserler, romanlar ve hikâyeler, Türk
edebiyatında muazzam bir külliyat oluşturur.

Balkanlardan
Anadolu’ya gelen yüksek kültürlü insanların hayat hikâyeleri ve hizmetleri de
aynı zenginliktedir. İşlenmemiş mühim bir mevzudur.

…………………

*Teslis / Üçlü Birlik Nazariyesi: Tek Tanrılı inançlar
arasında bu konuda tek farklı olan inanç Hıristiyanlık’tır. Çünkü Hristiyanlık,
tek Tanrı derken, aynı zaman da Üçlü Birlik inancını benimser. Teslis,
Hıristiyanlarca Allah anlayışının teşekkül ettiği üç sıfatın birbiriyle olan
ilişkisini sağlayan, baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs demektir. Bu üç esas, ‘ekânim-i selâse’ olarak anılır ve şöyle
açıklanır. Allah Teâlâ’dan ibâret olan baba, İsa’dan ibâret olan oğul ve
Meryem’den ibâret bulunan hayat/zevcedir. Bu nazariye, Allah’a ortaklar
yakıştırmak demektir ve İslâm’a aykırıdır. Ayrıca İslâm’a göre Allah,
doğmamıştır, doğurmamış ve doğurtmamıştır.

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

Prof. Dr. MEHMET SARAY:

1942 yılında
Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini Isparta’da
gerçekleştiren Saray, 1966 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü’nden mezun oldu.

1978 yılında
İngiltere’de ‘The Turkmens in the Age of
Imperialism
’ adlı tezi ile doktorasını gerçekleştirdi. 1978 yılında mezun
olduğu üniversitede dersler eren Saray, 1988 yılında da ‘Afganistan ve Türkler’ adlı tezi ile profesör unvanını taşımaya hak
kazanmıştır. 2006 yılında Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı görevinde de
bulunmuştur.

Yayınlanmış
kitaplarından bâzıları:

*Rusya’nın Türk
İllerinde Yayılması (1975), *Dünden Bugüne Afganistan (1981), *Atatürk İlkeleri
ve Dayandığı Târihî Temeller (Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu ile, 1983), Afganistan
ve Türkler (1987), Türk Dünyâsında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey
(1988), The Turkmens in the Age of Imperialism (1989), Türk-İran
Münâsebetlerinde Şiiliğin Rolü (1990), Atatürk’ün Sovyet Politikası (1990),
Atatürk ve Türk Dünyâsı (1990), Azerbaycan Türkleri Târihi (1993), Kazak
Türkleri Târihi (1993), Kırgız Türkleri Târihi (1993), Özbek Türkleri Târihi
(1993), Türkmen Târihi (1993), Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devletiyle Türkistan
Hanlıkları Arasındaki Siyasî Münâsebetler 1775-1875 (1994), A Short History of
Turkish Islamic States Exluding the Ottoman State (İbrahim Kafesoğlu ve Hakkı
Dursun Yıldız ile, 1994), Yeni Türk Cumhuriyetleri Târihi (1996), Afganistan ve
Türkler (1997), Doğu Türkistan Târihi (1997), Türk-Rus Münâsebetlerinin Analizi
(1998), Türk Devletlerinde Meclis – Atatürk ve Demokratik Düşünce (1999),
Türk-İran İlişkileri (1999), Sovyet Tehdidi Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’ya
Girişi (2000), Türklerde Dinî ve Kültürel Hoşgörü – Atatürk ve Laiklik (2003),
Ermenistan ve Türk Ermeni İlişkileri (2003), The Russian British Chinese and
Otoman Rivalry in Turkestan (2003), The Principles of Turkish Administration
and Their Impact in the Lives of Non-Muslim Peoples: The Armenians as a Case
Study (2003), Kazakların Uyanışı / Kazakistan Târihi (2004), Modern Kırgızistan’ın
Doğuşu (2004), Askar Akayev: Modern Kırgızistan’ın Kurucusu (2004).

 

Özbekistan İstanbul’dan Bir Şiirlik, Bir Şarkılık Yol

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı korona salgını
dolayısıyla birkaç sene ertelediği ulusal ve uluslararası programlarından 14.’sünü
Haziran’ın ilk haftası (2022) Özbekistan’da gerçekleştirdi. Bundan amaç yaklaşık
250 milyon insanın değişik şive ve lehçede de olsa konuştuğu güzel Türkçemizi
yaygınlaştırmak, yüceleştirmek, dünya sıralamasındaki bazen 5., bazen 6.
sıradaki yerini güçlendirmek, Türkçe konuşan ülke ve toplumlarda yaşayan fikir
ve ilim adamı, yazar, akademisyen ve toplum önderlerini birbirleriyle tanıştırmak,
eserlerinin ve kıymetlerinin karşılıklı tercüme edilmesini sağlamak, dostlukları
pekiştirmektir. Hatta aileleri bir araya getirerek Türk Dünyası çocuk ve
torunlarının yarınına hizmet etmek.

 

Bu çerçevede 38 yaşına giren ve Safahat şiirlerini 26 diye
tercüme ettiren Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Özbekistan Urgenç Devlet
Üniversitesiyle ortaklaşa iki ülkenin milli şairleri Mehmet Akif Ersoy ve Abdülhamit
Süleyman Çolpan uluslararası sempozyumunu (07-08 Haziran 2022) gerçekleştirdik.
Sempozyumda toplam 32 tebliğin yayınlandığı bildiriler kitabını Türkiye ve
Özbek Türkçeleriyle neşrettik. Başta Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nden
olmak üzere çok sayıda ilim, kültür, sanat adamı akademisyen ve yazar bu
programa tebliğ, konuşma, konser ve katılımıyla destek oldu. Genelde değişik
yaş, kültür ve sosyal gruplardan imkanlarını zorlayıp, tasarruf ederek sırf bu
programa faydalı olmak için gelen aydınlarımızın sayısı da bir hayli fazla idi.

 

TAŞKENT’TEN URGENÇ’E

Yazar olarak Özbekistan’a ikinci gelişim. Dolayısıyla bu
soydaş ülkedeki hızlı değişim ve dönüşümü fark etmem ve algılamam zor olmadı.
Artık THY Özbekistan’a sadece Başkent’e değil, beş ayrı kentine (Buhara,
Semerkant, Urgenç, Fergana ve Andican) İstanbul’dan uçuşlar gerçekleştiriyor.
Ayrıca Özbekistan Hava Yollarının da karşılıklı uçuşlarının hepsi dolu. Hava
limanlarının tümü de yenilenmiş. Bu gidiş gelişler iki ülkenin siyasi,
ekonomik, kültürel, insani ve mesleki gelişmelerini etkiliyor. Bir grup
arkadaşımızla birlikte Taşkent’te, Türkiye Büyükelçimiz Sayın Dr. Olgan Bekar’ı
ziyaret ettik. İki ülke arasındaki ilişkilerin çok iyi seviyede olduğunu
belirtti ve geçtiğimiz yıllardaki korana salgınına rağmen Türkiye ve Özbekistan
için çok verimli bir sene (2021) olduğunu anlattı. Bu konuşmaya ben de Türk
kültür ve edebiyatını ekledim. Büyükelçimize ekonomi kadar önemli olan ve başta
Mehmet Akif Ersoy olmak üzere pek çok Türk yazar, şair ve ediplerimizin
eserlerini Özbek Türkçesine tercüme ederek yayınlayan Şair mütercim Mir Aziz
Azam ve Prof. Dr. Hamidulla Boltabayev gibi aydınlarımızın bir vesileyle konuk
edilmesini, programlarda yer verilmesini önerdim. Kabul etti ve ziyaretlerine
gideceklerini belirtti. Büyükelçilikte askeri, idari ve iletişim ataşelerimizi
de ayrı ayrı aynı duygu ve heyecanı paylaştılar. Ataşeler akşam da Hampton By
Hilton Taşkent’te Otelinde ziyaretimize geldiler.

 

Uluslararası sempozyumumuzun yapılacağı Urgenç’e bir gün
sonra gittik. Havaalanında bizleri valilik ve üniversite yetkilileri karşıladı.
Karşılamada yerel enstrümanlarını çalan orkestrayla, müziğine eşlik eden milli
kıyafetler giymiş Özbek kızları ellerindeki ekmekleri bizlere ikram ederek bir şölen
gösterisinde bulundular.

Aynı haftada KKTC’de Türk Dünyası Üniversiteleri Rektörler
toplantısı vardı. Urgenç’teki toplantımızdan birkaç gün önce İstanbul Laleli’de
ziyaretlerine gittiğim Urgenç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Abdullaev Bakhrom
İsmailovich ve yardımcısı Prof. Dr. Gayrat 
Urazboev ile kıymetli dostum, İstanbul’da Özbek sanatçıların rol aldığı
Celalettin Harzemşah filminin danışmanı Prof. Dr. Muhammet Şerif Babahan
anlaşmış gibi seyahatimiz öncesi şöyle dediler; “Urgenç’te tebliğlerinizi
sunarken ve konuşmalarınızı yaparken dinleyiciler ve talebelerimiz sizleri
rahat anlayacaklar!.”

 

Talebeler Türkistan Marşını Birlikte Söyledi

 

Gerçekten de öyle oldu. İki ayrı salonda devam eden, “iki Kardeş
Şair Akif ve Çolpan, Türkistan’ın İstanbul’daki Sesi Sırat-ı Müstakim, İki
Kardeş Şair; Akif ve Çolpan -2, Türk-Özbek Münasebetleri, Türklerin Ata Yurdu
Türkistan” konulu 5 ayrı toplantı bütün gün devam etti. Her oturum yaklaşık
birkaç saat sürdü ve salon talebe ve izleyicilerle doluydu, hiç kimse yerinden
kalkmadı, bütün günü değerlendirdi ve istifade etmeye çalıştılar, sorular
sordular. Hatta Sanatçılarımız “Mehmet Akif ve Türk Musikisi” konulu tebliği
sunan Doç. Dr. Süleyman Erguner ile “Mehmet Akif’in Musikişinaslığı ve
Musikişinas Çevresi” konulu tebliği sunan Sanatçı Hüseyin Kıyak’ın konserindeki
şarkı ve marşların nakarat bölümüne izleyiciler iştirak etti, salon çın çın
inledi. Özbek medyasının objektif ve kameraları kaydetti, televizyon bütün gün
bültenlerinde tekrarladı, hepimiz ile ayrı ayrı röportajlar yapıldı. Yerli
yabancı ajanslar merkezlerine haberlerini, görüntülerini geçtiler.

İstanbul ve Burdur’dan getirdiğimiz onlarca kitap ve Mehmet
Akif Ersoy’un eserlerinden oluşan bir de Safahat Hatıra Evi’nin Urgenç Vali
Yardımcısı, Prof. Dr. Mehmet Karaca ile birlikte açılışını yaptık. İki gün
Urgenç’te bayram yaşadık. Biz onlara, onlar bize böylesi etkinliklerin yeniden,
aydınlık ve şeffaf girişimlerin tekrar edilmesi için söz verdik.

 

Harezmi Bölgesi Türk ve İslam Medeniyetinin Beşiği
Mesabesinde

 

 Hive’de Zarafshon
Boutique butik otelde kaldık. İç ve dış kale kompleksini gezdik, Hızır Kunya
Ark, Muhammet Amin Han, Allakulikhan, Murat İnaq Medreselerini, Gazi Kalon
Medresesini, Muhammed Rakimhan Külliyesini, İsmail Hoca, Seyit Alaattin
Mozalelerini,  Kalta Küçük Kulesini, Taş
Khovli Sarayı’nı, Darvaza Savaş Kapısını gördük, gezdik, Cuma Camii’nde avuçlarımızı
semaya açarak yakardık.

Urgenç ve Hive Harezmi bölgesinin iki önemli turizm merkezi.
Harezmi matematik, logaritma, gökbilim ve coğrafya alanında eserler bırakmış;
sinüs, kosinüs trigonometri fonksiyonlarının tablolarını oluşturarak geometriye
katkı vermiş, doğrusal ve ikinci derece denklemlerinin çözme yöntemlerinin arka
planını çözmüş, sıfır ve x rakamını matematikte kullanan Müslüman ve Türk Alim
olarak biliniyor. Hatta bir ara Rektör Yardımcısı Sardar Khodjaniyazov’a sordum
“Talebeleriniz içinden bölgede yeni Harezmiler yetişecek mi?” Diye. “İnşaallah”
diye cevaplamıştı. Gerçekten böyle bir beklenti var bu disiplinli, ferasetli ve
ileriyi görebilen gençlerden. Dolayısıyla Harezmi Türk ve İslam medeniyetinin
giriş, yerleşme ve yayılma bölgeleri. Hala tarihi doku korunuyor ve bakımları
yapılıyor.

 Halk sizin
Türkiye’den geldiğinizi görünce hemen sohbete başlıyor, resim çektiriyor, bir
şeyler ikram etmek istiyor. Tarihi mekanları gezerken Prof. Dr. İsmail Türkoğlu’nun
ikazıyla Gül adlı Özbek bir esnaf kızın güzel Türkçesi dikkatimizi çekti.
Sordum “Bu kadar güzel Türkçeyi nereden öğrendin?” “Türk dizilerinden” demez
mi? Şaşırmadan edemedim ama bu dizilerin verdikleri mesajlar da, güzel
Türkçemizi öğrettiği kadar çoğu alanda etkili oluyor. Özbekistan’da bütün Türk
televizyonlarını izlemek mümkün. Keşke Urgenç temaslarımızı ve toplantılarımızı
TC Büyükelçiliğimizi temsilen biri görevlendirilseydi. Alakayı, coşkuyu ve
sevgiyi birlikte yaşayabilselerdi. Ataşelerimizin ilgilenmediği bir hususu
sivil toplum kuruluşlarımız Türk Bayrağımızı göndere çektiriyor.

 

Özbekistan’da Türk Müteşebbisleri

Özbekistan’da bütün yollarda en fazla araba markası
“Chevrolet” binek araçları. Sebebini sordum. Meğer Chevrolet Özbekistan’da
fabrika kurarak bölgeye gelmiş. Bir başka iddialı fabrika da meyve sularıyla
alakalı. Urgenç Üniversitesi’nden Ekonomist Prof. Dr. Mahire Hoca Zarif Kızı
beni Türkiye’den Urgenç’e yerlemiş Aksaraylı işadamı Yahya Ceviz ile
tanıştırdı. Green Gold Khorezm adlı şirketin sahibi Yahya Ceviz, bölgede
Türkiye’den getirdikleri tarım ürünlerini yetiştiriyor. Bunların başında da
kayısı, şeftali, kiraz, vişne geliyor. Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyev’in yetki
verdiği valiler yatırımcılara sektörüne göre mekan tahsis ediyor, ulaşım ve
iletişimde kolaylık sağlıyor. Böylece yabancı yatırımcı sayısının artması hayata
geçiriliyor. Bu uygulama başarıyla da devam ediyor. Özellikle inşaat sektörü bu
konuda önde geliyor. Türkiye’de Koç grubu da bunlardan biri. Ayrıca çok sayıda
Türk tekstil firması da Özbekistan’da temsilcilik açmış; Beymen gibi.

Yaklaşık 31 bin talebesi bulunan Urgenç Üniversitesinde
Türkiye’den öğrenci yok iken, Pakistan, Hindistan, özellikle Türkmenistan’dan
çok sayıda öğrenci eğitim görüyor. Çin de Harezmi bölgesine özel bir alaka
gösteriyor. Çünkü Pekin Yönetimi Türkmenistan’dan doğal gaz alıyor. Bunun için
de çok bozuk olan ve ulaşımda zorlukları bulunan Hive-Buhara yolunu çimento ile
yeniliyor. Çin demek oluyor ki Özbekistan’a girmiş, kalışını da güçlendiriyor.

Özbekistan yönetiminin yabancı yatırımcıya tanığını
imkanlarla Türkiye, Rusya, Japonya, Güney Kore, Almanya, İspanya ve İtalya sektör
temsilcileri ilk onda geliyor. Türkiye daha çok inşaat sektöründe iddialı bir
durumda. İnşaat alanları genelde tarihi mekanların dışında ve yeni kurulacak
semt, kasaba ve şehirler ile dikkat çekiyor. Turistik alanlarını tümüne yakını
yenilenmiş, restore edilmiş, yeşil alan korunmuş, ulaşım ve iletişim kolaylığı
sağlanmış.

 

Tarihin Yazıldığı Mekânlar

 

Urgenç’teki toplantı, temas ve incelemelerimizi
tamamladıktan sonra kötü, çukurlar oluşmuş, toz toprağı bol, çoğu bozulmuş 800
kilometrelik yolu otobüsle 14 saatte geçtik ve Buhara’ya vardık. İki tarafımız
çöl; Karakum. Ancak alışılmış çöllerden değil. İçinde makiliği bol olan bir çöl
burası. Zaman zaman ihtiyaç için benzin istasyonlarında duruyor, küçük marketlerden
ihtiyaçlarımı karşılıyoruz. Yerleşim birimleri de yol üzerinde öyle fazla
değil. Sanırım yol inşaat tamamlanınca bölgede bir değişim gözlenecek.
Buhara’da Sahid Zarashon Oteli’nde kaldık. Kent tamamen ismini bilmesek,
yazıları olmasa bir batılı şehir hüviyetinde görünecek. Çok sayıda apartman,
gökdelen, AVM inşaatları devam ediyor. Türk inşaat şirketlerimizin tabelalarını
da görmek mümkün. Yollar geniş, ışıklı, trafik düzenli, kaldırımlara araçlar
park etmiyor, insanların geçiş üstünlüğü var, araçlar sizi görünce hemen yol
verebiliyorlar. Yeşil alanlar bol. Güneşe karşı çoğu kimse şemsiye kullanıyor. Otoparklar
da yaygın. Ziyaret için birkaç gün bile yetmeyebilir. Buhara ve Semerkant’ta zamanımızın
yetiştiği kadar ziyaretlerimizi yaptık. Ali Kuşçu da bölgeden. Bir ara konu
edilince Dr. Vahdettin Işık “Ben İstanbul Fatih Ali Kuşçu mahallesinde
oturuyorum” dedi. Fatih Sultan Mehmet Ali Kuşçu’ya özel davet göndererek
İstanbul’a çağırmış, ilminden, çalışmalarından istifade etmiş bir Türk hakanı.
Bu isimlere Nizami Gencevi ve İstanbul’da bir üniversiteye adını veren
Biruni’yi de ekleyebiliriz.

 

Gezdiğimiz yerlere devam edersek bu isimleri şöyle
sıralayabilirim;  İsmail Samani Türbesi,
Chashma Eyüp Türbesi, Ark Kalesi, Leb-i Havuz Külliyesi, Bolo Havuz Mescidi,
Mir Arap Medresesi, Kolan Minaresi, Uluğ Bey Medresesi, Buhara Emirinin Yazlık
Sarayı, Seyit Emir Külal külliyesi, Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri Cami türbe ve
külliyesi, pir olarak tanınan Malatyalı Hoca Abdülhalık Güçdivani, Muhammet
Arif Rivegeri, Mahmut Encir Fagnevi, Ali Rahmetemi, Muhammet Baba Sammasi
külliye veya türbeleri.

 

Çolpan’ın Şiirini Bir Cumhurbaşkanı Okuyunca

 

Özbekistan ucuz değil. Enflasyonu hemen hissediyorsunuz.
Hayat pahalı. İşsizlik kendini hemen belli ediyor. Çok sayıda Özbek genci bu
nedenle Rusya’da çalışıyor. Rusya Özbekistan’a ayrıca Çin gibi özel bir önem
veriyor. Yatırımlar yapıyor. Bir dolar ilk gün 11 bin sum iken zaman zaman
arttı, 18 bine kadar çıktı. Bir tuvalet ücreti ise 3 bin sum.

Semerkant’ta da batılı bir şehir yapılanmasını
hissediyorsunuz. Ancak tarihi mekanların olduğu, özelikle seramik işlemelerle
dikkat çeken külliyeler, türbeler, mekanlar turist kalabalığını görmenize
yetiyor. Turist AVM dolaşmıyor, tarihi mekanları tercih ediyor. Semerkant’ta
Dilimah Oteli’nde kaldık. Özbekistan’ın yıldızlı bütün otellerinde internet,
çok kanallı televizyonlar ve Netfiks var. Bu demektir ki dünyadaki gelişmeler gençlerin
avucunun içinde. İnşaatlar kadar insana yatırım yapılmazsa mevcut sorun yani
zaman zaman eleştirdiğimiz, kendi aile yapımıza ters hayat tarzı meselesi
artarak büyüyebilir. Özbekistan’da eğitim ve sağlık henüz devlette, kültür ve
sanat kamu desteği olmadığından sorun yaşıyor. Yazarlar, sanatçılar, fikir
adamları eski Sovyet dönemindeki imkan ve imtiyazı mumla arıyorlar. Eski
eserler antika muamelesi ve alaka görüyor, yeniler henüz değil.

Taşkent; Hive, Semerkant ve Buhara kadar olmasa da Barak Han
Medresesi, Muyi Mübarek Camii, Cuma Camisi, Kukelda Medreseleri, Bağımsızlık
Meydanı, Emir Timur Heykeli, metro görebildiğimiz önemli mekanlar. Özbekistan
kentleri tertemiz, sanki her gün 39-40 dereceyi aşabilen hararete rağmen su ile
yıkanmış gibi görünüyor. Maveraünnehir bölgesini görmek gerçekten bir
ayrıcalık. Her gittiğiniz yerden bir Türk firmasını veya ürününü görmek ihtimal
dahilinde. Bölgeyi görünce neden burasının yıllarca ve halen “ipek yolu” olarak
kullanıldığını anlıyorsunuz.

 Günümüzde Türkiye-Özbekistan
ilişkileri zirvede. Türkiye’nin Özbekistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülke
olması dışında (1991), önce Cumhurbaşkanı Turgut Özal rahmetlinin bölgeyi
ziyareti(1993), daha sonra da özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son
Özbekistan temasları (29 Mart 2022) ve Taşkent’te okuduğu Çolpan’dan şiirleri
hala konuşuluyor. Halk gururla anlatıyor, aydınlar bu gidiş-gelişlerin artarak
devam etmesini istiyor.

 

Taşkent Karakamış Çukursu’da Bir Ud Sesi

Özbekistan aydınları din ve siyaseti birbirinden ayırıyor.
Arka planında dini siyaset olan gelişmeleri fark edebiliyor. Mesela ilk defa
FETÖ ve Vahhabi tehlikesini fark eden ve ülkesinden çıkaran Özbekistan yönetimi
olmuştur. Bu nedenle daha önce çok eleştirilen ilk Cumhurbaşkanı İslam
Kerimov’un tasarrufları bugün artık tartışılmıyor. İslam Kerimov’a Şah-ı Zinda
Külliyesinde anıt mezar yapılmış ve tarihi Bibi Hatun Camii’nin yanında defnedilmiş.
Burası her gün onlarca ziyaretçiyi ağırlamakta. Özbekistan mezarlıkları da bir
açık hava müzesi gibidir.

Özbekistan’ın İkinci Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyev dünyayı
iyi okuyan, gelişmeleri dikkatli takip eden bir devlet adamı olarak
değerlendiriliyor, Türk Dünyası Birliği için çalışmaları takdir ediliyor.

Taşkent’in en pahalı aristokrat semti Karakamış’ta, Çukursu
adlı bir ırmak kenarındaki restoran Sultan Seyyit’te son gece akşam
yemeğindeydik. İçerisi Türkiye’den gelen konuklarla, dışarısı pahalı arabalarla
doluydu. Ayrıca bir de düğün vardı bu geniş bahçesi, orkestrası ve locaları
olan mekanda. Biraz uzakta Macıg City , AVM ve üç şerefeli dört minaresi olan
cami görünüyordu. Elindeki mızrabıyla udunu titreden Sanatçı Hüseyin Kıyak
bütün konukların iştirak ettiği “Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden/Bendim geçen
ey sevgili sandalla denizden” diye sesleniyordu. Peşinden de “Gesi Bağları”
geldi.

Biz ise Taşkent Üniversitesi Yakın Tarih Türk Edebiyatı Fakültesi
Dekanı Prof. Dr. Hamidulla Baltabayev ile daha önce belli şiirlerini
yayınladıkları Safahat’ın tümünü tercüme ettiklerini ve çok yakında bu eserin
de basılacağını belirttiği Mehmet Akif Ersoy’u konuşuyorduk. Sonra bize,
talebesi Prof. Dr. Sakine İbrahimova Babahan da iştirak etti. Konukları olan
bizlere seramik çay fincanları hediye etti, çapan giydirdi.

Birbirine maddi manevi çoğu bakımdan benzeyen
Türkiye-Özbekistan ilişkileri sadece ekonomik, sosyal ve siyasal alanda değil
kültür, sanat ve medeniyet alanında da hızla gelişiyor.