20.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 302

Osmanlı Hekimlerine Göre Sağlıklı Gıdalar…Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzdeki sağlık uzmanları, özellikle kırmızı et
konusunda katı davranıyorlar. Osmanlı hekimlerinin konu ile alakalı görüşleri
nasıldı?

Prof. Dr. Ayten
Altıntaş:
Osmanlı hekimleri, etin vücut için en faydalı gıdalardan biri olduğu
konusunda hemfikirdirler.

Çetinoğlu: Sınırlama söz konusu
mu?

Prof. Altıntaş: Sınırlamadan
çok etin kalitesi üzerinde duruluyor.

Çetinoğlu: Kaliteli etin vasıfları nelerdir?

Prof. Altıntaş: Etlerin
sağlık için en iyileri de tespit edilmiştir. Birinci sırada erkek koyun eti
gelir. Daha sonra sırası ile sütten kesilmemiş buzağı, kuzu ve oğlak etleri
insan tabiatı için uygun iyi gıdalardandır. İyi etin diğer şartları da hekimler
tarafından bildirilmektedir. Öncelikle hayvanın haşarılıkla ve öksüzlükle
büyütülmemiş olmasına dikkat çekilir. Uzak yerden sürülüp kahırla gelmiş ise
bir kaç gün dinlenmeden kesilmemesi gerekir. Kesilecek hayvan dövülüp kahır
görmüş olmamalı, bilgisiz çobanlar elinde yaramaz ot otlayıp eti harap olmuş
olmamalıdır. Çok zayıf ve çok yağlı hayvan olmamalıdır. İyi et için hayvanın
kesildiği bıçak bile önemlidir. Hekimler Çingene bıçağı denen kör bıçakla
kesilmemesi gerektiğini yazarlar. Kesilen hayvanın derisi derhal çıkarılmalı,
hayvanın içerisindekiler karnındakiler derhal boşaltılmalıdır ki kokusu ete
geçmemelidir.

Koyun, kuzu, oğlak etlerinden sonra gelen etler; İyi
beslenmiş tavuk eti,  keklik, sülün
etleridir. Balıketinin iyisi tatlı su balığıdır. Temiz topraklı, taşlı
akarsularda tutulan ufak balıkların etleri iyi etler arasındadır, tercih
edilir.

Çetinoğlu: Koyun veya sığır… Hayvanın hangi bölgesindeki etin iyi
olduğu hususunda da tavsiyeler olmalı…

Prof. Altıntaş:
Etin iyisi, kemiğe yapışmış olan kısımdır. Hayvanın çok hareket eden
kısımlarının etleri iyidir. Böyle kısımlar semiz olur. Hayvanın kol ve bacak
tarafındaki etlerden sonra boyun eti, ondan sonra kaburga tarafı iyidir. Hayvan
yan yatar dolayısı ile bu durum da hareket sayılır ve kaburga tarafı da iyi
ettir. Bütün bu şartlara uygun olan etlerin vücut için yararlı iyi gıda olduğu
belirtilir. Fakat dikkati çeken şey böyle bir etin değerinin bile ekmekten daha
aşağıda olmasıdır. Bunu şöyle fâde ederler: ‘Bu dediğim vasıfla olacak etler cüz’i bedendir. Et kuvvet bakımından
ekmekten aşağıdır, verdiği kuvvet bir buçuk kilo et ancak bir ekmek kadardır
.’

Çetinoğlu: İyi gıdaların
üçüncü sırasına neyi koyuyorlar?

Prof. Altıntaş: Osmanlı
hekimlerine göre ekmek ve etten sonra gelen iyi gıda tereyağıdır. ‘Sâde yağ’ da tereyağın eritilmesi ile
hazırlanmıştır. Sütten veya yoğurttan yapılmış tereyağı beden için faydalı
gıdaların başında gelir. Tereyağın hemen yanında yumurta yer alır. Yumurta da iyi
gıda olarak kabul edilen besinlerdendir, tek şartı rafadan yumurta olarak
pişirilmelidir. Bunlar latif, hafif gıdalardandır.

Çetinoğlu: Meyvelere de bakabilir miyiz Efendim?

Prof. Altıntaş: Meyvelerden
iyi gıda olarak kabul edilen yalnızca üzüm ve incirdir. Bu iki meyve insan
tabiatına uygun olup vücudun kuvvetini artırır ve onu besler. Fakat bunlar için
de özel şartlar vardır. Yaş meyve olarak üzüm için olgunlaşmış, iyice olmuş,
sonra toplanmış ak, iri taneli sulu tatlı üzüm olması tavsiye edilir. Yalnız
şartı toplandıktan sonra birkaç gün bekletilmiş olmalıdır. Üzüm toplandıktan
hemen sonra yenilmez mutlaka birkaç gün bekletilmeli daha sonra yenmelidir.
İncir için istenen şart tamamen olgunlaşmış, iyice olmuş incir olmasıdır.

Bu şartlardaki üzüm ve incir insan tabiatı için en faydalı
iyi gıdalardandır.

Taze meyvelerden nar da iyi gıdadır. Fakat nar mayhoş
olmalıdır. Tatlı veya ekşi nar iyi değildir. Mayhoş nar dedikleri ne gayet
ekşidir, ne gayet tatlıdır bu seçilmelidir. Narın arkasından elma ve armut
gelir. Elma tatlı olmalı fakat çok hafif ekşisi olmalıdır. Hekimler bunu ‘yedide bir ekşisi ola’ diye târif
ederler. Armut lâtif sulu olmalıdır. Bütün meyveler mevsiminde yenmelidir. Çok
önemli bir husus da meyveleri ağacından toplandığı zaman hemen yememektir.
Birkaç gün bekleyip yemelidir.

Çetinoğlu: Bal hakkındaki düşünceler ne merkezdedir?

Prof. Altıntaş:
Bal da iyi gıdalardandır. Bal ak bal olmalı ve ateş görmemiş olmalıdır.
Petekten taze olarak alınmış bal iyidir. Baldan sonra iyi gıda sırasında
kurutulmuş yemişlerden kızıl üzümle kabuğu soyulmuş badem ve kuru incirle ceviz
içi tavsiye edilir.

İyi gıdaları acıkıldığı zaman vaktinde yemelidir. En iyisi
acıkıldığı zaman iyi gıdalara erişebilmeli ve bu gıdaları yemelidir. Acıkıldığı
zaman iyi gıda bulunmazsa çaresiz diğer gıdalar yenilir.

Çetinoğlu: Başka bir mevzua geçmeden önce iyi gıda ile alakalı
değerlendirmenizi lütfeder misiniz?

Prof. Altıntaş: Yemek-içmek
meselesi Osmanlı hekimleri için çok önemli bir konudur. Hekimin birinci görevi
insanlara sağlıklı hayat konusunda bilgilendirmek bu konuda kurallar koymaktır.
Sağlıklı yaşamak için yenilenlerin gıda niteliğinde olması gerekir. Gıda konusu
çok ciddî ve o zamanki bilgilere göre ince bir meseledir. İnsan bedenine
alınınca kan yapıp onun yaşaması için önemli olan maddeleri sağlaması lâzımdır.
Uzun yılların tecrübesinden geçmiş bu bilgiler gıda ile devâyı ayırır. Çünkü
gıda özelliğinde olan yiyecekler vücutta zararlı bir madde bırakmaz ve bedeni
besler, bedene uyumludur. Devâ niteliğinde olan yiyecekler ise bedene bir ilaç
olarak etki eder, kana bedenin sağlığına etki eden maddeler verir. Bu maddeler
bedenin sağlık açısından düzenini bozar ve istenmeyen maddeleri doğurur.

Bu sebepten hekimlerin gıda ve devâyı çok iyi ayırt etmesi
ve bu bilgileri insanlara bildirmesi gerekir. Öyle de yapılmıştır. Bu bilgiler
insanlara öğretilmiş ve bizim geleneğimize de işlemiştir. Hangi gıdaların nasıl
yeneceği, nelerle beraber yenmemesi gerektiği bilgisi herkes tarafından kabul
edilir ve uygulanır bilgilerdi.

Bu bilgilerin yanı sıra hekimler yeme-içme düzenini, hangi
mevsimlerde hangi gıdaların alınması gerektiği, hangi yaşlarda hangi gıdalarla
beslenilmesini saptamışlardı.

İyi gıda ile beslenmek hem bedenin hem de ruh sağlığı için
önemli idi. Osmanlı hekimi hastalıklarda öncelikle hastanın yediği yiyeceğini
kontrol altına alır ve düzeltirdi.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

 

 

 

Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ:

İstanbul
Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur. 1975 yılından beri tıp tarihi
çalışmaları içindedir. 1980 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kadrosuna
geçmiş, 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör
unvanını almıştır.

Tıp tarihi
dışında ‘tıpta etik’ de diğer bir uzmanlık alanıdır. Altıntaş araştırmalarını
öncelikle ‘Türk tıp eğitimi’ konularında yoğunlaştırmış, daha sonra ‘
Osmanlı tıbbında tedâvi’ konusuna ağırlık vermiştir. Gül ile ilgili kitapları, bu
çalışmaların ürünüdür.

Kitap hâlinde ayınlanmış eserleri:

Yadigâr: Tabîb İbn-i Şerîf , Yâdigâr; 15. yüzyıl Türkçe
Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf: Yerküre Yayınları. İstanbul,  2 Cilt. (Proje Danışmanı olarak  2003 – 2004 
Cilt)

Türk Tıbbının Önemli Adımları: (Prof. Dr. Hüsrev Hatemi
ile birlikte) İstanbul, 2006.

Gül, Gülsuyu / Tarihte, Tedâvide ve Gelenekteki
Yeri:
İstanbul, 2007. (İkinci Baskı: 2010
Gülbirlik)

Gül / İlaçların En
Güzeli:
Hayy Kitap, İstanbul, 2009.

Rose,  Rose Water, Historical, Therapeutic and
Cultural Perspectives:
Maestro Publishing,
İstanbul, 2010.

Dünden Bugüne Türkiye
Tıp Akademisi:
Maestro Yayıncılık, İstanbul Aralık 2010.

Hastahaneden Fakülteye
Cerrahpaşa
: 44.Yıl Hâtırâsına. İstanbul, 2011.

Araştırma
makaleleri, kongre bildirileri ve kitap bölümleri dâhil olmak üzere 125 ilmî
yazısı vardır. En büyük amacı bu ilmî çalışmalarının insana ulaştırılması,
günlük hayatta yer bulmasıdır.

Prof. Dr.
Ayten Altıntaş evli ve iki çocuk annesidir.

Dinbazlık Irkçılık

Post-
gerçeklik, post- truth denen şey ne? Olayları, olguyu gerçekteki gibi değil,
olmasını arzu ettiğimiz gibi anlatmak. Ne hakla? Şu hakla: Eğer kutsal bir
hedefe gittiğinize inanmışsanız yalan mubahtır. Harpte hile mubahtır ya… Onun
için doğrular önemli değildir. Bizi hedefimize götürecek doğru varsa ne âlâ.
Yoksa? Yoksa uydururuz. Varmış gibi anlatırız. Tabii bu yalan üretimi işini
kanaat önderleri yapar. Takipçiler bunları alıp tekrar ederler. Büyüklerin
tartışılmaz gerçekleri varken hâşâ bir de onlardan şüphe mi edecekler?

 

İtterak
teraki

Aşağıya
aynen alacağım “yorum”, bizim Millî Düşünce Merkezi YouTube sitesinde, genç
fikir adamımız Esad Kıraç’ın Türkçülük konulu bir videosuna geldi. Merak
edenler videoyu şuradan izleyebilir. Şimdi yoruma buyurun:

 

“Türkçülük
batıl bir inançdır ayrıca hilafeti bölmek için masonlar ve Yahudiler tarafından
düzenlenen bir projedir devleti Ali’ye Osmaniye bölmek için çıkışmıştır ayrıca
Türkçülük de itterak da teraki de selanik de kurulmuştur dünya tarihinde bir
ilkdir bu siz öyle bir parti düşün ki merkezi payitaht da diyil ayrıca ne təsadüfdür
ki ahalisi çoğunluğu Yahudiler dir sizce ve bu bir tesadüf mü ayrıca ne tuafdır
ki Turancılık firni ilk defa ortaya atan Muhsin Tekinalp yani mohis kohel
fıransız Yahudisi dir ayrıca Turancılık ın kitabını yazmış Yusuf akcura da
babası tarafından Tatar annesi tarafından Yahudi dir ayrıca Hüseyin Nihal atsız
bir Sırp milyetçisi dir sonra dan Türkçü olmuştur yani bir dönem dir alçak
şamanist bir kafirdir din düşma dır ayrıca peygamber efendimize hakaret
içerikli şiirleri vardır çoğu türk bile olmayan alçak Atalar ında peygamber
efendimiz in önüne koymuştur ayrıca öldünde bile kendisini şaman usulü gömdürdü
ve İsmail aspurhan da türk diyidir Yahudi asıllı dır Ziya Gökalp de türk diyidir
Kürt dür ayrıca Kürtçü dür sonra dan Türkçü olmuştur yani dönmedir”

 

“Kötüyse
yahudidir”

Post
gerçeklik imalatı da asgari bir seviye gerektirir herhâlde. Yukarıdaki
paragrafın yazarı (?) açıktır ki henüz hakkıyla okuryazar değil. Belki “Ali
topu at.”ı okuyabildiği için önlüğüne kırmızı kurdele iliştirme düzeyinde.
Şimdi, bu “yorumcu”nun yazmaya çalıştığı bu yalanları, kendisinin uydurması
mümkün değil. Niçin ciddiye aldın diye sorarsanız işte bundandır. Bu kişi, bu
kadar yalanı uyduracak seviyede değil, görüyorsunuz. Hangi medreseden feyz
aldığı araştırmaya değer.

 

Onu
bırakmadan önce iki noktaya dikkat çekmek isterim. Birincisi “ırkçı-faşist”
diye böğürürken çırılçıplak ortaya serdiği gerçek ırkçılık! O Yahudi,
Yahudi’nin yanındaki de Yahudi! “Yahudiyse kötüdür!” anlayışı, Hitler’in falan
eriştiği bir ırkçılık düzeyiydi. Bizim dinbazlar onu aşmış. Onlar için,
“Kötüyse Yahudidir!”. Mesela Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarının,
sanayicilerimizin, gazetecilerimizin, yazarlarımızın çoğu Yahudidir. “Yahudi Darwin”i
de gördüm. Bu açık ırkçılık ve bir nefret suçu; fakat o işlere bakan bir merci
yok bizde herhâlde.

 

 

 İtiraf edeyim, o yukarıdaki yorumdaki
seviyeyle yeni karşılaşıyorum. Demek ki okumalarım eksik. Onu araştırırken
gözüme başka bir şey çarptı. Yine koyu dinbaz birisi, sosyal medyada, “Sıhhî
hadis”ten bahsediyordu. Biri de ona takılmış, “Ne diyorsun? Yani hastane,
doktor, hastalık falan hakkında hadis mi?” Sonra o Tweet’i kaybettim. Tekrar
bulayım diye Google’a yazdım. Ne göreyim! “Sıhhî hadis” almış yürümüş. Şu anda
tırnak içine alıp aradım. “Sıhhî hadis” konusunda 45 yazı bulundu! 40 sevaptır
ya, bu 45 olmuş!

 

Sahih
hadis olur. Hadisin sıhhatinden de bahsedilebilir. Ama “sıhhî hadis” diye bir
şey yoktur. Peki, ben neden bu zırvalarla uğraşıyorum? O 45 sonuç var ya. Girin
bakın, ne kadar militan, ne kadar kaleminden kan damlayan tipler. Fırsat verin,
palasından da kan damlar.

 

Yüksek
seviye!

Yukarıdaki
yorumcunun yazı ve anlatım seviyesinin epey üstünde bir başka örnek verip
bitireyim. Bu sefer post- gerçekleri anlatan rahmetli Erbakan. Tabii yine kötü
ve hain bir Yahudi’den, Millî Mücadele’nin, milliyetçilerin Lozan Heyeti’ndeki
delegesi, Hahambaşı Hayim Nahum Efendi’den bahsediyor. Dinbazların on yıllar
ötesine dayanan bir post- gerçeklikleri vardır. Bizim heyet saf, saftorik
Lozan’da mücadele verirken şeytani zekalı Nahum bunların hepsini kandırır ve
laikliği kabul ettirir. Saftoriklerin başında da rahmetli İsmet İnönü vardır
tabii. Heyet, merkezle devamlı haberleştiği için Ankara’dakiler de külliyen ya
saftoriktir ve kanarlar yahut Yahudidir ve oyunun içindedirler. Tek aklı
başında kişi, hepsini kolayca kandıran Hayim Nahum Efendi’dir. İşte Erbakan
Hoca’nın anlattığı, Lozan’da uygulamaya konulan Hayim Nahum doktrini! “Türkleri
harp meydanında yenemezsiniz. Onun için içerden yıkacağız. Bunun için: 1. İşsiz
bırakacağız 2. Aç bırakacağız 3. Borca esir edeceğiz 4. Dininden
uzaklaştıracağız 5. Böleceğiz 6. Böldüklerimizi birbiri ile çarpıştıracağız 7.
Büyük İsrail’e vilayet yapacağız.”

 

Bugünlerde,
Hoca’nın bunları söylediği bir videoyu ortalıkta dolaştırıyorlar. Arayan bulur.
“Hayim Nahum doktrini” ve “Erbakan” yazın yeterli. Eliniz değmişken aklınıza
hangi isim gelirse o ismi ve yanına “Yahudi” yazın. Hepimizin Yahudi olduğunu
göreceksiniz. Atatürk, Koç ailesi, Doğan ailesi, Demirel. Galiba İnönü değil, o
Süryani imiş.

 

 

 Peki, bunlar neye dayanıyor? Irkçı istihare ve
ilhama herhâlde. Çünkü hiçbir dinbaz, bir dayanak, bir kaynak zikretmiyor.

 

İşte
bu insanlar, yalanlarını kustuktan sonra bize dönüp “ırkçı!” demiyorlar mı?!
Allah ıslah etsin.

 

Hahambaşı
Hayim Nahum Efendi’yi bilmeyenlere özetleyeyim: Türkiye’nin parçalanmaması için
çırpınan, bu amaçla Avrupa başkentlerinin kapısını tek tek çalan, Avrupa’da
verdiği demeçlerle millî mücadeleyi sonuna kadar destekleyen bir vatanseverdir
Nahum Efendi. Zaferden sonra Lozan heyetimizde görevlendirildi.

 

Bütün
okuyucularımın bayramını kutlar, insanların birbirine nefret değil sevgi ve
güven duyduğu bir Türkiye dilerim. Değerli dostum Yağmur Tunalı’nın güzel
deyişiyle: “Bayram gibi bayram olsun” sevgili okuyucularım.(
https://millidusunce.com/dinbaz-irkcilik/)

Rüyasal İslam!

Üstünlük
takvada!

Takva
= Bilinç?

Yani,
yanlıştan sakınma gayreti,

Yanlış
= Günah!

Doğru
= Sevap

Her şey çok basit
aslında!

***

BÜTÜN
MESELE GAYRET!

Şartlar
neyi gerektirirse gerektirsin doğruyu söylemeye,

Haksızlığa
razı gelmemeye,

Hoş
görmeye,

Affetmeye,

Özür
dilemeye,

Hakkı
olmayana tenezzül etmemeye

Komşusunu
rahatsız etmemeye,

Haddini
bilmeye,

Güzel
söz söylemeye,

GAYRET

RÜYA GİBİ!

***

Korkulmayan,
sığınılan, güvenilen, hak hukuk gözeten, emin, merhametli…

Birbirine
iyiliği tavsiye eden,

Gaz
vermek yerine öğüt vermek gibi!

Trafikte
yol vermek, aracımızı düzgün park etmek, kuyruğa girdiğimizde, var olan sıraya
riayet etmek gibi!

RÜYA GİBİ!

***

Tıpkı
görmeden iman ettiğimiz peygamberimizin öğütlediği gibi!

Ben
bu gün rızkımı kazandım, ne alacaksanız komşundan alın diyen ecdat gibi.

Annesi
yalan söyleme dediği için, kervanını soyan eşkıyalara yalan söylemeyen
Abdulkadir Geylani gibi.

Şahsi
işlerinde devletin mumunu kullanmayan Hz. Ebubekir gibi!

Lüks
ve ihtişamdan sakınarak halkının huzuru birlik ve beraberliğine kendini adayan,
aç ve açıkta kimse var mı diye “insanların” evlerini yoklayan Hz. Ömer gibi.

RÜYA GİBİ!

***

Mürüvvet;
insanın, kendisini lekeleyecek şeylerden kaçınması, kendisine güzel huylar
kazandıracak şeylere yaklaşmasıdır diyen Hz. Ali Gibi.

Fazilet,
gücü yettiği halde affetmektir diyen Hz. Ali gibi.

İnsanın
iyisi ile kötüsünü bir tutma, çünkü bu adil olmayan eşitlik, iyileri iyilikten
soğutur diyen Hz. Ali gibi.

Ayıbın
en büyüğü, sende olan bir ayıpla başkasını kınamandır diyen Hz. Ali gibi.

Gönülleriniz
bir olmadıktan sonra sayıca çok olmanız

,ın
bir anlamı yoktur diyen Hz. Ali gibi.

RÜYA GİBİ.

***

İşi
ehline ver diyen Peygamber efendimiz gibi!

İstişare
etmemizi, birlik olmak için adım atmamızı, adaletin tesisi için fedakarlık
yapmamızı, dünya malı için hırslanmamamızı, emin olunan insanlardan olmamızı,
güvenilir olmamızı, hatalı isek hatamızı kabul edecek kadar erdemli, hatada
ısrar etmeyecek kadar da itikat sahibi olmamızı, Müslüman olmayanların dahi
sözüne, davranışlarına adaletine güvendiği insanlar olmamızı, “doymamızı,
olgunlaşmamızı” öğütleyen, Peygamber
efendimiz gibi.

RÜYA GİBİ.

***

 

Akli
İslam, Kalbi İslam öğretileri ile Anadolu’yu mayalayan, İmam Maturidi, Hoca
Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli ve Sarı Saltuk gibi.!

         RÜYA
GİBİ.        

***

Rüyasal
İslam ile, Siyasal İslam arasında ki farkları yazmaya kalksak!

Mülakat,
sadakat, delalet, siyaset, felaket! Diye devam eder gider!

Bende
yazarım, sizlerde yazarsınız, binlerce sayfa yazarız, da!

Lafın
çoğu da israfa girebilir!

Yukarıda
ki kafiyeye göre yazacak olursak, bize lazım olan Adalet!

***

Özetle;
Gördüğümüz Rüya ile uyandığımız dünya birbirine benzemiyorsa, hala vakit varken
bir yerden başlamalıyız, bir yerden derken de KENDİMİZDEN.

Kendimizi
düzeltmeden Aleme nizam vermeye çalışmayalım inşallah!

Kabus
görmemek için, Rüyada hikmet arayanlardan olalım inşallah!

Yanlışları
düzeltemiyorsak, ortak olmayalım inşallah!

Yanlışların
çok olduğunu idrak ettiğimiz ortamlardan bir adım dahi uzaklaşmak, belki de
attığımız adımların en kıymetlisi olabilir.

***

Bütün
mesele iyi insan olmaya çalışmak,

İyi
insan olmadan, iyi Müslüman da olamayız.

İslam
dünyasının durumu malum!

En
başta da BİZİM!

RÜYALARDA BULUŞALIM
İNŞALLAH.

Altın Orda’nın Târihî Coğrafyası

0

Cengiz Han
(1162-1227) Aral Gölünü, Hazer Denizi’nin ve Karadeniz’in Kuzey kıyılarını
içine alan toprakları en büyük oğlu Cuci’ye (1185-1227) vermişti. Cuci, devlet
kurma işlemini tamamlayamadan, babasından birkaç ay önce vefat eti. Yerine
geçen oğlu Batu Han (1207-1255) 1235 yılında Saray şehri merkez olmak üzere
Altın Orda Hakanlığı’nı kurdu. 1255 yılında ölümünden sonra birer yıl ara ile
Sertak ve Ulakçı hakan oldu. 1257 yılında Batu Han’ın küçük kardeşi Berke Han
(?-1266) tahta oturdu. Gerçekleştirdiği fetihlerle Altın Orda Hakanlığı’nı
imparatorluk hâline getirdi ve Müslüman olduğunu ilân etti. İmparatorluğun
bütün halkı İslâmiyet’le şereflendi. Moğol kökenli hanlıklar-hakanlıklar
içerisinde İslâmiyet’i kabul edip Türkleşen ilk devlettir. Zaman içerisinde
Çağataylar, Timurlular ve İlhanlılar gibi Moğol kökenli diğer devletler de
Müslüman olup Türk kültürünü benimsediler.

Berke Han’dan
sonra Mengü Temir tahta oturdu ise de yönetimdeki bütün yetkiler ordu komutanı
Emir Nogay’da idi. Emir Nogay, Cengiz Han soyundan olmadığı için han-hakan
unvânını kullanamadı. O’nun ölümünden sonra Cengiz Han soyundan Tula Buka tahta
oturdu. 1291-1312 yılları arasında Emir Timur’un desteği ile yönetime Toktamış
Han geldi. Timur ile arası açılınca tahtı küçük kardeşine bırakmak
mecburiyetinde kaldı. Vefatından sonra da Altın Orda Devleti’nde şehzâdeler
kavgası sebebiyle istikrar sağlanamadı. Hakanlar, 1 yıl ve daha az sürelerle
tahtta oturabildiler. Uluğ Muhammed Han, 1419-1445 yılları arasında 3 defa
tahtın sâhibi oldu ise de sonunda ülkesini terk edip, günümüzde Tataristan
Muhtar Cumhuriyeti olarak varlığını devam ettiren Kazan Hanlığını diğer bir
şehzâde Hacı Giray, 1449 yılında Kırım Hanlığı’nı kurdu.

1502 yılında
Altın Orda hükümdârı olan Şeyh Ahmed Han’ın ölümünden sonra, bir zamanlar Rus
Kinezlerini tâyin eden, Ruslara hükmeden şanlı Altın Orda Hanlığı
topraklarında; Kasım (1445-1534), Kazan (1445-1552), Kırım (1449-1783), Sibir
(1464-1598), Astrahan (1466-1557)  hanlıkları
kuruldu. Zamanla bunların hepsi Rus hâkimiyeti altına girdi ve Ruslar yıllar,
asırlar boyunca sâdece Türklerin değil, bütün insanlığın kanını emmek, kökünü
kurutmak için vahşiyane plânlar hazırlayıp uyguladılar.

***

Altın Orda’nın Târihî Coğrfyası (13.-14. Asırlar)
isimli kitabın yazarı Dr. Târihçi Vadim
Leonidoviç Ergorov
; Altınorda Devleti’nin coğrafyası ve sınırları,
şehirleri ve iktisâdî coğrafyası, idârî ve siyâsî teşkilâtı, askerî ve politik
coğrafyası hakkında, kolayca erişilebilecek kitap ve ansiklopedilerde bulunmayan
bilgiler sunuyor. Alan çalışması yapan târih öğrencileri ve profesyonel
târihçiler için değerli bir kaynaktır. 13,5 X 21 santim ölçülerinde 359
sayfalık eser, târih araştırmacısı Alihan Büyükçolak tarafından Türkçe’ye
çevrilmiştir.

Kitabın son sayfalarında;
Coğrafî Adlar Dizini (s: 345-355) ve haritalar (s: 356-359) yer alıyor.

***

Eserin arka
kapak yazısı:

Altın Orda
çalışmaları, Rus ve Sovyet târih ilminin klasik başlıklarından biridir. Altın
Orda târihine olan ilgi yalnızca göçebe bir toplumun gelişim süreciyle değil,
aynı zamanda çevresindeki yerleşik halklarla olan etkileşimine dâir bir dizi
problemin çözümüyle ilişkilidir. Uzun bir süre boyunca Altın Orda, çok çeşitli
ve kalabalık nüfuslu geniş bir târihî coğrafyanın politik, sosyal ve kültürle
alâkalı gelişiminde özel ve aşırı tepkici bir rol oynamıştır.

Altın Orda ile
ilgili bu konuların aydınlatılması maksadını taşıyan kitap, temel olarak
siyâsî-târihî coğrafya meselelerini ele almaktadır. Altın Orda’nm ekonomik
coğrafyası hakkında yetkin bir açıklama için, 13-14. yüzyılların pek çok
sayıdaki yerleşim yerinde daha derinlemesine arkeolojik çalışmalar yapmak
gerekir. Bu yüzden de Altın Orda târihinin bu konusuna, çalışmada asgari
seviyede değinilmiştir.

Kronolojik
olarak eser; Altın Orda’nın sâdece siyâsî târihi açısından değil, aynı zamanda
devletin coğrafi olarak değerlendirilmesi için de büyük bir öneme sâhip olan ve
net olarak belirlenmiş iki târih arasındaki süreci kapsamaktadır. Bu iki
târihin ilki, Tuna ve İrtiş arasındaki bozkırlarda iktidarın Cuci Ulusu’na ait
olduğu, yeni Moğol devletinin oluşmaya başladığı 1243 yılı iken; İkincisi ise
çağdaş araştırmacıların, Cengizoğulları’mn askerî ve siyâsî doktrininin
geçerliliğini kaybettiği ve bir dünya imparatorluğu yaratma fikirlerinin de
artık çöktüğüne kani oldukları bir dönüm noktasını karşılayan 1395 yılıdır.
Bilhassa bu aralık, devletin iç politika, ekonomi ve sosyal yapı hususlarında
ciddî dönüşümlerinin izlerini taşır.

Dr. Vadim
Leonidoviç Egorov’uıı bu çalışması; kendisinin öğrencilik yıllarından itibâren
katıldığı arkeoloji seferlerine dayanmakla birlikte, gerek birinci dereceden
kaynakların gerekse de bunları tahlil eden başkaca çalışmaların metot, zihniyet
ve yaklaşımlarına dâir kritikler içeren özgün bir araştırmayı temsil etmektedir.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Vadim Leonidoviç Egorov: 24 Haziran 1938’de
Moskova’da doğan Rus târihçi ve arkeolog, 1962’de Moskova Devlet Üniversitesi
Târih Fakültesi’nde tamamladığı lisans eğitimi yıllarından itibâren Sibirya,
Kırım, İtil Boyu ve Orta Asya başta olmak üzere Cuci Ulusu’nun siyâsî sınırları
içerisine giren pek çok coğrafi bölgede arkeoloji seferlerine katılmıştır.
Târih alanındaki lisans eğitiminin hemen ardından, SSCB Kültür Bakanlığı’nda
târih ve kültür eserleri uzmanı olarak meslek hayatına başlamıştır. 1970 yılı
itibâriyle, bugün Rusya İlimler Akademisi Rusya Târihi Enstitüsü adını almış
bulunan SSCB Târih Enstitüsü’nde meslekî çalışmalarına devam ederken 1987’de
German Alekseyeviç Fedorov-Davıdov’un danışmanlığında ‘13. ve 14. asırlarda Altın Orda’nın Târihî Coğrafyası’ başlıklı
teziyle doktor unvanını kazanmıştır. 1961-1991 yılları arasında İtil Boyu
Arkeoloji Seferlerini idâre etmiş, Altın Orda’nın ilk başkentlerinin de
aralarında bulunduğu çok sayıda şehrin kazılarında yer almıştır. 1992 yılından
emekliliğine kadar Devlet Târih Müzesi’nin (Moskova) İlmî İşlerden Sorumlu
Müdür Vekilliği görevini üstlenen Egorov, meslek hayatı boyunca Rusya-Altın
Orda ilişkileri, Altın Orda târihi ve arkeolojisi üzerine 150’den fazla ilmî
çalışmaya imza atmıştır.

 

Alihan Büyükçolak: 29 Şubat 1996’da İstanbul’da doğdu. 2015
yılında İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal İlimler Lisesi’nden mezun
olduktan sonra, aynı yıl, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Târih
Bölümü’ne girdi. 2017 yılında Rossotrudniçestvo Federal Ajansı’nın bursuyla bir
sene Moskova’da Millî Araştırma Üniversitesi (NIU) Ekonomi Yüksekokulu’nda
(VŞE) Rusça dil eğitimi aldı ve St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde 2018
yılı itibâriyle lisans eğitimine başladı. Eğitimine devam ederken St.
Petersburg ZELO Eski Rus Kültürü Araştırmaları Merkezi kurucusu Nikolay
Valeryeviç Butskih’in Kilise Slavcası derslerini tâkip etti. Politogenez
özelinde Slav halklarının Orta Çağ târihleriyle ilgilenmekte olup siyâsî,
kültür ve kilise târihlerine dâir araştırmalar yapmaktadır. Akademik
çalışmalarında Türkçe ve Rusça dillerini kullanmaktadır. Halen St. Petersburg
Devlet Üniversitesi Târih Enstitüsü talebesidir.

Türkçülük, Laiklik, Sekülerlik

Gençler arasında, Türkçü, entelektüel seviyesi son derece
yüksek ve atılımcı bir grup, kendilerine “Seküler Milliyetçi” diyor. Bugünlerde
Tamga Türk internet sitesinde (tamgaturk.com) seküler milliyetçilik konusunda
bir dosya hazırlıyorlar. Benim de fikrimi sordular. Ben de bir taşla iki kuş
vurarak düşüncelerimi, hem buraya hem de onların dosyasına yazıyorum.

 

Türkçülük fikri, en başından beri seküler bir harekettir.
Başka nasıl olabilirdi ki? “Seküler milliyetçilik”, “ıslak yağmur” gibi bir
tamlama.

 

Entelektüel katkısıyla hak ettiğinin yüzde biri kadar
tanınmayan rahmetli fikir adamı, gazeteci Galip Erdem, bizim Galip Ağabey’imiz,
“Milliyetçiliğin önüne veya arkasına bir sıfat koymayınız. İllâ lazımsa, ‘Türk’
yeterlidir.” derdi. Türk Milliyetçiliği veya kısaca, Türkçülük.

 

Türkçü der ki: ırk atlarda olur

Sekülerliğe geçmeden önce Türkçülük deyince, bunun ırkçılık
olduğunu sanan ve söyleyen bilgisiz arkadaşlara hatırlatalım: Kelimenin sahibi
Ziya Gökalp’tir. “Irk atlarda olur.” sözü de onundur. Bu gerçek ortadayken her
Türk ve Türkçü dediğimizde, “ırkçı, ırkçı” diye diklenenlerin maksadı fikir
tartışması değildir. Savundukları etnik bölücülük hesabına, Türk
milliyetçilerine küfretmektir. Onların seviyesine inmek gerekmez. Küfürcülerin
dışında bir de on yıllar öncesinden, ta 1944’ten bu yana, sürüp gelen, Türk
milliyetçileri ve milliyetçiliği aleyhine yürütülen propagandanın etkisinde
kalanlar var. Bu düşmanlık, yarım asır boyunca, devlet politikası hâlinde
işlendi. Buna, 1960 sonrasının SSCB ve Çin menşeli ideolojik saldırısı eklendi.
Nihayet, 1980’in ‘Oğlanlar’ı, bu sefer Batı’nın talimatıyla, milliyetçilerin
üstüne yürüdü. Hükümetler eliyle sürdürülen düşmanlığın sonucunda birtakım
insanların Türkçülüğü tersinden anlamasına şaşmamak gerek.

 

En kısa zamanda “ırkçılık” ve “kafatasçılık” konularına
dönmeye söz vererek, sekülerlikten devam edeyim.

 

Laiklik ne, sekülerlik ne?

Laiklik ve sekülerlik… İki kardeş kavram. Ancak, tarihteki
kökleri, onları birbirinden ayırıyor. Laik sözü; unvansız, rütbesiz halk, reaya
anlamında bir köke dayanır. Bugün de İngilizcede kullanılan “lay” kelimesi,
“layman” şekliyle bu anlamdadır ya… Son satırı yazdıktan sonra “layman”ı
Google’ın çeviri sayfasına yazdım, “Meslekten olmayan kimse” ve “Rahip olmayan
kimse” diye çevirdi. Bu kelimeden kastedileni anlamak için 1789 Fransız
ihtilalinin meclisine bakmalıyız. Meclis, kralın vergileri arttırmak için
yaptığı çağrı üzerine toplanırdı. Ülkedeki sınıf yapısına göre kurulmuştu.
Rahipler, asiller ve lay, yani reaya. Fiiliyatta buradaki lay, burjuva idi.
Öyle ya, burjuva da ne oluyor? Asil-toprak sahibi değil, rahip değil… Hiçbir
şey değil. Yeni yetme. İhtilal, o hiçbir şey olmayanların öncülüğünde patladı
ve hedefte rahipler ve asiller vardı. Özellikle rahipler. İşte büyük ihtilalin,
“Vatandaş, vatandaş!” çığlıklarının anlamı budur. Ülkeyi halk ve sadece halk,
yani vatandaşlar yönetecekti. Vatandaşlar eşitti. Biri, diğerinin yerine
geçebilecek kadar eşitti. Rahiplerin devlet işlerine müdahalesi yasaktı. Hani
bizim “din işleriyle devlet işleri ayrıldı” dediğimiz şey. Zaten aydınlanma,
rönesans, hümanizm, reform,

kilisenin ve papazların devlet yönetiminde rol
alamayacakları anlayışını bütün kıtaya yaymıştı. İhtilal, ruhbanı yok ediyordu.
Asilliği ve krallığı da.

 

Protestan ülkelerde zaten hâkim bir kilise teşkilatı yoktu.
Protestanlık, her Hristiyan’ın, İncil’i kendi dilinde okuyup anlaması üzerine
kurulmuştu. Kilise ancak bu “anlama” eyleminde yol gösterici idi. Dinin, dünya
işlerine müdahale etmemesi, bunların ayrı müfredatlar olduğu anlayışına
protestan ülkeler, sekülerlik dedi. Seküler, dünyevî demektir. Dünyalara ait
demektir ve tam da o demektir. Azerbaycan, laik yerine “dünyevi” kullanıyor.

 

Din ve milliyetçilik

Türkçülük; kültüre, tarihe dayanan bir fikir sistemidir.
Siyasi yönüyle Türkiye Cumhuriyeti’nin taşıyıcı sütunlarından biridir. Din ise
güzel ahlakı tamamlama işlevini yüklenmiş bir inanç manzumesidir. Türkçü, koyu
dindar da olabilir, ateist de olabilir. Herhangi bir mezhebe mensup olabilir.
Hatta Gagavuz Türkçüler gibi, Munis Tekinalp gibi, başka bir dine bile mensup
olabilir.

 

Burada iki noktada yüksek sesle “Dikkat!” çekmem lazım.
Birincisi, bu dinden bağımsızlığın, din karşıtlığı diye anlaşılmaması
gereğidir. İşte bu, Türkçülüğe zıttır. Çünkü Türkçülük kültüre dayanır ve İslam
dini, Türk kültüründe, mimariden musikiye, tasavvuftan edebiyata büyük yer
tutar. Din aleyhtarlığı, Sinan, Itri, Dede Efendi, Yunus, Fuzuli, Yahya Kemal
aleyhtarlığına dönüşür ki bu hâlde birikimimizden bin yıl, kesilip atılır.
Kaldı ki milliyetçinin, milletinin inancına düşmanlık etmesinin mantığı yoktur.

 

İkinci nokta: Fikirlerine ve bilimlerine saygı duyduğum
bilim insanları arasında, laikliğe ses çıkarmayıp, sekülerlik deyince öfkeyle
ayağa fırlayanlar var. Açıktır ki benim anlattığım sekülerlikle onların
anladığı bir birinden pek farklı. Google’a laik yazdım. İlk anlam diye
“secular”ı verdi. Doğrudur. İkinci anlam olarak “laic” yazdı. Bahsettiğim
öfkenin sebebi üçüncü tercümede: profane: laik, dinsiz, kâfir, dinle ilgisi
olmayan. Profane’i sorduğumda, “saygısız” çıkıyor.

 

Özetle, milliyetçilik zaten sekülerdir, zaten laiktir.
Başına ve sonuna bir sıfat eklenmesi birleştirici olmaz. Ancak gençlikte bu
tabirin sevgiyle kucaklanma sebebi, dinle her şeyi, bu arada devleti de yönetme
iddiasındaki dinbazlara duyulan öfkedir. Hele, Türkçülüğü, bir tarikat gibi
algılamaya, hatta bir tarikata bağlamaya çalışanlara… O öfke haklıdır, ama
başka yollarla ifade edilmelidir.(https://millidusunce.com/turkculuk-laiklik-sekulerlik/)

Bayram Mesajı

0

Gücünü Yüce Yaratan’dan alarak Putperestliği din edinmiş
ilkel toplumunu İnsanlık âlemine örnek olacak medeni bir topluma dönüştürmeyi
başaran Yüce Peygambere Selam olsun;

‘’Güzel ahlakı tamamlamak için’’ gönderildiği toplumda
‘’Hanifelerdendi… Herkesin babasının adıyla anıldığı o toplumda onun adının
önünde ‘’Emin’’ sıfatı vardı… Müslüman’ı, ‘’Elinden ve dilinden’’ emin olunan
olarak tanımladı…’’Birbirinizi namazlarınızla değil, şu üç şeyle imtihan
ediniz; sır verdiniz ifşa etti mi, yola çıktınız sizi yarı yolda bıraktı mı,
emanet verdiniz emanete sahip çıktı mı?’’ O seçkin İnsanın haiz olduğu ahlak
‘’Kur’an Ahlakıydı’’ O Yüce Yaratanın Seçkin Kulu Hz. Muhammet’ idi.

Bize hediye edilen Dini Bayramlarımızı kutlamada esas olan;
O Yüce Peygamber’in ait olduğu/ yaşadığı toplumunu şirkten kurtarmak, doğrudan
Yüce Yaratan’ ı tanıyarak teslim olmalarıyla alakalı canı pahasına toplumunda
verdiği nitelikli kavganın özününü kavrayabilmektir.

Onun ardında bıraktığı ilkelerine sadakat, onu ardından
koyduğu ilkelere sahip çıkmak/ yaşamak, ana ilke ise, günümüzde yaşanan
ilkesizlikleri yüksek perdeden savunanlara dur diyebilmektir.

Özellikle Müslümanlara farz kılınan Namaz ibadetinin insana
yüklediği zorunlu

misyonun/ ana görevin her türlü sömürü ve zulme karşı,
adaletsiz davranışlara karşı baş kaldırı olduğunu kavrayabilmektir;

Rant’a/ haksız gelire, statükoya karşı toplumunda verdiği
nitelikli kavganın sonucunda Mekke’de tutunamayarak Medine’ye hicret etmek
zorunda bırakılan O seçkin İnsan; Medine Şehir Devleti’ni kurarak yönetiminin
Başkanı seçilir o günün koşullarında.

Yönetim tarzının şaşmaz üç ana öğesi vardır: ‘’Şura/
İstişare/ Meşveret/ Ortak Akıl—Adalet—Liyakat/ İşin Ehline
Verilmesi’’kavramları;

Bu kavramların günümüzdeki karşılığı; Hukukun Üstünlüğüne
dayanan Demokratik Parlamenter Sistem; uygulamada, birbirini kontrol ederek
dengeleyen ‘’Yasama/ Yürütme / Yargı ‘’ergleri.

Ve bu değerlere/ erglere haiz çağın gerektirdiği eğitimiyle
yetişmiş liyakatli/ nitelikli/ üreten insan…

Yüce Yaratan’ın muhatap aldığı insana Yüce Yaratan;
‘’Yaratılmış Mahlûkatın En Şerefli insandır’’ demesini çok iyi kavrayan Hz.
Ali: ‘’Dünyada lekesiz bir alından, daha güzel bir şey var mı?’’diye ilahi
ölçüyü koyuyor. İnsanların alınlarındaki lekeler el eliyle değil kendi
zaaflarıyla vurulur. Hiç kimsenin kendisinden başka düşmanı olmadığını
öncelikle siyaset adamları bilmeli, bu ölçüden ve salim akıldan ayrılmamalıdır.

Sözün özü: Algılardaki yanlışlıklar düzeltilmeden doğru din
anlayışını oluşturmak mümkün değildir. Elimizde bir rehber/ mesaj var. Bugün
adına, bugün için, bugüne göre değerlendirilmesi/ yorumlanması gereken bir
mesaj… Ancak bunu algılayabilecek bir seviyeye ihtiyacımız var. Ve seviyeyi
yükseltecek seviyeli yorumlara…

*

Dini Bayramlarımız vesilesiyle vicdani bir muhasebe yapmamız
üzerimizde bir

Görevdir diye düşünmek lazım…

Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din, Adalettir-
Liyakattir-Merhamettir- Samimiyettir- Dürüstlüktür- İlimdir- Çağdaşlıktır-
Fayda üretmektir.

Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir,
kendisine verilen hayatı yaşar ve icraatlarıyla ilgili hesap vermek üzere
Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan,
insanı başıboş bırakmamıştır.

Mümtaz Okurlarımızın, Dostlarımızın Sevenlerimizin Türk
Milletinin bu Dini Bayramlarını Kutlar Sağlıklı Huzur veren Aydınlık Günler
Dilerim.

Sevgiyle kalın, severek kalın, Selamla kalın, dostça kalın! 

İlâhiyatçı Prof. Dr. HASAN ELİK ile KURBAN Hakkında Konuştuk.

0

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, sorulara
geçmeden önce kurban hakkında umûmî bir değerlendirmede bulunmanız mümkün mü?

Prof. Dr. Hasın Elik: Kurban bayramı namazında ülkemizde takriben
30 milyon, diğer Müslüman ülkelerde de yüz milyonlarca insan câmilerde
toplanıyor…

Peki, bunca insana kurban adına
anlatılan ne?

Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i
kesmeye kalkışması ve kurbanlık hayvanın özellikleri… Efendim, kuyruğunun
dörtte biri kesik olmayacak; boynuzunun yarıdan fazlası kırık olmayacak!

Bunlar tamamlayıcı bilgiler olarak
değil, meselenin esası olarak her yıl saatlerce üstüne basa basa anlatılır.

Koskoca kurban meselesi bu
seviyeye indirilir mi?

Mesele iki boyutludur: Kurban ve
bayram.

Dolayısıyla, iki kavramın bir araya
gelmesiyle oluşan bir sistemden bahsetmek gerekiyor.

Biliyorsunuz; kurbanla alâkalı
birçok tartışmalar yapıldı… Artık kurban derisi üzerine tartışmalar yok ise
de bilgi kirliliği var.

Çetinoğlu: Kurban nedir?

Prof. Elik: Lügat mânâsı itibâriyle aynı kökten gelen ‘kurbiyet / akraba’ gibi kelimelerden de anlaşılacağı gibi, yakınlık, yaklaşmak
anlamındadır. Dinî bir terim olarak kurban; Allah’a yaklaşma isteğinin ifâdesidir.

Allah’a yaklaşmak isteyen insanın
çeşitli fiil ve davranışları vardır: Namazı vardır, duâsı vardır, orucu vardır,
başkalarına Allah adına ikramı vardır. Bir de belli bir zamanda, belli
özelliklere sâhip bir hayvanı kesmek suretiyle Allah’ın rızasına ulaşma arzusu
vardır ki, kurban kavramı husûsen bu fiili ifâde eder.

Çetinoğlu: Kurban nasıl
emredildi?

Prof. Elik: 14 asırdır Müslümanlar şunu dinliyor: Yüce Allah güya
Hz. İbrahim’e; ‘Oğlun İsmail’i (bazı
rivayetlerde; İshak’ı) bize kurban et
!’ demiş de, o da oğlunu kesmeye
götürmüş… Tam yatırmış kesecekken, ‘Bırak
kesme, imtihanı kazandın
!’ demiş…

Çetinoğlu: Doğrusunu Kur’ân-ı
Kerîm’den öğrenmeliyiz…

Prof. Elik: Her şeyden önce, insan kurban etme geleneğinin Kartacalılardan
kalma bir uygulama olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Târihi bilmeden
konuşulmaz:

Kurbanın târihi Hz. İbrâhim ile
değil, Hz. Âdem ile başlıyor.  Yalnız,
burada farklı bir durum var. ‘Hz. Âdem’in
çocukları kurban kesti
’ diye bir anlayış var, ama böyle bir sarahat yok.
Sadece, ‘Bakalım, hangimiz doğru
yoldayız? Allah hangimizinkini kabul ederse, o haklıdır
’ tarzında bir
adakta bulundukları anlatılıyor…

Çetinoğlu: Nerede?

Prof. Elik:  Maide sûresi 27.
Âyette.  Ayrıca, bütün dinlerde çok açık
olarak kurban var.

Târihte, Tanrıya yaklaşmak
amacıyla insan kurban edildiği de olmuştur. Kartacalılarda vardır, başka
toplumlarda vardır. İnsanlığın zaman zaman sâhiplendiği batıl inançlar arasında
Tanrılar gazaba geldi! Tanrılar kurban
istiyor
!’ gibi tâbirler duymuşsunuzdur, insanoğlu, mekanizmasını çözemediği
olayların arkasına -ki bunların birçoğu astronomik; fizikî, kimyevî olaylardır-
bir tanrı yerleştirerek açıklamaya çalışmış:

Yer tanrısı var, gök tanrısı var,
yağmur tanrısı var, güneş tanrısı var, bereket tanrısı var, zafer tanrısı var.
Yağmur yağıyorsa bir tanrı yağdırıyor, güneş doğuyorsa bir tanrı doğduruyor,
savaşta zaferi kazandıran bir tanrı var. Her şey ‘Tanrı’ya havâle edilmiş.
Gerek sevindirici gerek korkutucu her olayın arkasında bir tanrı… Onun için
de işi rast gitmediği zaman; diyelim ki Nil nehri taşıyor, etrafı basıyor, ‘Bir kurban vermek lâzım’ diyor… Ve
kestiği kurban nedir, biliyor musunuz? İnsan!..

Câhiliye devrinde de kurban
vardı. Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalip kendisince çok önemli bir konuda
adakta bulunuyor -tarihî bilgidir bu; ‘Şu
işim olursa, çocuklarımdan birisini kurban olarak keseceğim
!’ diyor. Ve
çekilen kur’a sonucu oklar -daha sonra Hz. Peygamber’in babası olacak-
Abdullah’a isâbet ediyor. O da en sevdiği oğlu Abdullah’ı Kâbe’de kesmeye karar
veriyor. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalip. Ama neyse ki, sonuçta Abdullah’ın
yerine 100 tane deve kesmek suretiyle adağını telafi etmiş oluyor.

Bu yaygın âdet Hz. Ömer dönemine
kadar gelmiştir. Meselâ Mısır’da ‘Tanrının
gönlü hoş olsun, yağışlar çok olsun da bu sene mahsulümüz bereketli olsun

diye en güzel kızları gelin gibi süsleyerek Nil nehrine atıverirlerdi!

Yani, o günkü tanrı telakkisi
icabı O’na yaklaşmak için insan kurban edilmiştir. Hatta. Hz. İbrahim’in oğlunu
Allah’a yaklaşmak maksadıyla kesme teşebbüsü de bu anlayışın devamıdır.

İşte, tıpkı eskiler gibi Hz.
İbrâhim de gördüğü bir rüya üzerine Tanrıya yaklaşmak için oğlunu kesmek
istemiştir. Ama Allah Teala diyor ki:

Hayır, İbrâhim! Oğlunu kesme, onun yerine bir hayvan kes; Biz onu
kurban olarak kabul ederiz
.’

Şimdi, Allah burada insan kurban
edilmesini mi istiyor, kurban edilmek istenen bir insanı mı kurtarıyor, gelin
siz karar verin.

Çetinoğlu: İnsanlarımızın
ekseriyeti farklı olduğunu zannediyor.

Prof. Elik: Allah’ın, İbrahim’e; ‘Götür oğlunu kes!’ demesi mümkün değil.

Evet, Hz. İbrâhim gördüğü bir
rüya üzerine oğlunu kurban etmek istiyor. Fakat Cenab-ı Hak; ‘Bırak’ diyor; ‘tamam senin verdiğin bir söz var, sen bize bağlılığını gösterdin. Bize
bağlılığını takdir ediyoruz, ama bunun için oğlunu kesmen gerekmez. Bir koç kes
yeter. Oğlunun fidyesi olarak biz sana bir koç kurban etmeyi yeterli gördük
.’
(Sâffat Sûresi, 37/102-105).

Burada çok ince bir nokta var. Târihin
tam kırılma noktası:

Târih boyunca, Tanrı’nın gözüne
girmek, O’nun sevgisini kazanmak veya gazâbından korunmak için insanoğlu canını
veriyor; oğlunu, kızını kurban ediyordu. Hz. İbrâhim de bu yola başvuruyor. Ama
o;

Ben en sevdiğim şeyi, yani oğlumu kurban edeceğim!’ derken, Cenab-ı
Hak diyor ki;

Hayır, sen hayvan keseceksin, insan değil… İnsan yaşayacak. İnsan
yaşamalı
.’

İnsan kurban etme uygulamasının
târihe gömülmeye başladığı andır bu!

Çetinoğlu: Bu meselenin üzerinde
çok duruyorsunuz Hocam! İnsanlarımız yanılıyor mu, yanıltılıyor mu?

Dr. Elik: Mesele önemli olduğu için üzerinde duruyorum. Büyük bir
düşünür der ki; insanların din anlayışı tanrı telakkilerine göre şekillenir.
Çok önemli bir cümledir bu. Nasıl bir Allah tasavvurunuz varsa, ona göre bir
din tasavvurunuz vardır. Meseleyi nasıl başlatırsanız öyle gider. Bu örnekte
de; sen kalkıp “Allah ‘Çocuğunu kes!’ dedi
denilirse, bunun sonu nereye, varır, bir düşünmek gerek.

Sorunuzun cevabını vereyim: İkisi
de…

Mesele önemlidir çünkü Kur’ân’ın
anlattığı Allah; insanın kılına bile zarar gelmesini istemeyen bir kudrettir.
Hatta; “Beni inkâr etmekle hayatını
kaybetmek arasında sıkışırsan, beni ağzınla inkâr et; ‘Allah yoktur; O’na
inanmıyorum!’ de gerekirse. Böylece hayatını kurtar. Yeter ki kalbin Benimle
olsun
*” diyen bir Rab, kendisini inkâr edenin bile yaşamasına cevaz veren
bir kudret, kuluna ciğerpare evlâdını kesmesini emreder mi?

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim.

 

*Nahl Sûresi 106-109. âyet: Ey Muhammed’e iman
edenler! İnanmanız sebebiyle müşriklerin büyük baskısı altında olduğunuzu
biliyoruz. Elbette ki ciddî bir zorlama ve baskı altında kaldıkları için, kalpleri
imanla dolu olduğu halde sadece dilleri ile inkâr eden müminler mazurdurlar.
Fakat âhiret ödülünden vazgeçip geçici ve değersiz dünya menfaatine meyleden ve
müşriklerin yaygaralarına kulak verip imandan sonra tekrar şirke gönlünü
kaptıranlar Allah’ın gazabına mâruz kalır. Büyük bir azaba müstehak olurlar.
Kalpleri katılaşmış, basiretleri körelmiş ve hakâkate karşı sağır kesilmiş
olanları Allah zorla doğru yola getirecek değildir. Kuşkusuz âhirette onlar, yaptıklarına
çok pişman olacaklardır.

 

 

Prof. Dr. HASAN ELİK:

     1949 yılında Tokat’ta doğdu. İlk, orta ve
lise eğitimini İstanbul’da bitirdikten sonra, 1976 yılında İstanbul   Üniversitesi İlahiyat  Fakültesi’nden mezun oldu.

     1977 yılında ilmî araştırmalar yapmak
üzere Suudi Arabistan’a gitti.

      King Abdülaziz Üniversitesi Arap Dili
Enstitüsü’nü Pekiyi dereceyle bitirdikten sonra, 1982 yılında ‘Nur suresinde
toplumsal Adab’ isimli master tezini tamamladı.  Adı geçen üniversitede ‘Tahâvî’nin Müşkilu’l-âsâr’ adlı
eserinin edisyon kritiğini yaparak 1989 yılında doktor unvanını aldı, 2007
yılında profesör oldu. 

     Yayınlanmış eserleri:

*Dini
Özünden Okumak, *Kur’ân’ın Korunmuşluğu Üzerine, *Kur’ân Işığında Farklı
Konular, Farklı Yorumlar, *İçimizdeki Allah, *Model İnsan Peygamber,
*Evrensel Mesaj / Kur’ân, *İslam ve İnsan, *İslam ve Hayat, *Yaratan ve
Yaratılanlarla İletişim Biçimi Olarak İbâdet, *İslam ve Denge, *İslam’ın
Va’dettiği Huzur,  *Bütün İnsanlar Hür ve
Tok Oluncaya Kadar, *Kuruluş ve Kurtuluşumuzda İslam, *İnsan Eksenli Din,
Kur’ân Tefsiri (Tevhid Mesajı).

Kaybedecek Neyiniz Kaldı?

AKP
Genel Başkanı R. T. Erdoğan partisinin Geçmiş Dönem Belediye Başkanları ile
yaptığı toplantıda partililerine moral vermeye çalıştı. Erdoğan’ın uzun konuşma
metni içinde şu cümlesi dikkatimi çekti: “Artık kaybedecek çok şeyimiz var.”

“Siyasi
gücümüzle, diplomatik etkinliğimizle, ekonomik büyüklüğümüzle, eser ve hizmet
altyapımızla çok ileri ve farklı bir yerdeyiz. Daha açık bir ifadeyle, artık
kaybedecek çok şeyimiz var.
2023’te yanlış bir tercih durumunda küresel
yönetim ve ekonomi sisteminin en üst ligindeki yerimiz ile bu ligin lokomotif
ülkeleri arasına girme fırsatımızı tehlikeye atmış olacağız.”

Cümlenin
bağlamı böyle. Fakat acaba bu mesajın gerçek muhatabı, “Artık kaybedecek çok
şeyi olan” kesim kim?

AKP
Genel Başkanının konuşma metinlerini yazanların son derece profesyonel bir ekip
olduğu malum. Bu ekip konuşma metni içine belli cümleleri yerleştirirken metnin
görünür anlamından ziyade zihinlerde nasıl algı oluşturacağını bilir.

“Artık kaybedecek çok şeyi olan” kesim yani iktidar gücünü kullanan AKP’lilerin kendilerine hitap
edildiğini düşünmesi istenmiş olabilir.

****

Burada kastedilenin Türkiye olamayacağının zaten herkes farkında.

Çünkü alıntı
yaptığım cümlelerindeki ifadeler gerçeği yansıtmıyor. Yurtdışında siyasi
gücümüz, diplomatik etkinliğimiz
iyice azalmakta. Dış politikada Cumhurbaşkanının
ağzından dökülen iddialı cümlelerin tersine kararlar veriyoruz. Tıpkı Rahip
Brunson olayı gibi Finlandiya ve İşveç’in Nato’ya kabulü konusunda Cumhurbaşkanının
söylediklerinin tam tersini yapıldı. Bu zafiyeti çok eleştirdikleri “dün
dündür, bugün bugündür”
özdeyişiyle savunmaya kalkıyorlar.

Ekonomik büyüklük açısından
dünyada 17. sıradan 21. sıraya düştük.

Eser
dedikleri çoğu “Yap/ İşlet/ Devret” modeliyle yapılan projelerin akılcı
yatırımlar olmadığını, bir küçük gruba servet transferi aracı olduğunu
anladık.

Yapılan
israf, yolsuzluk, verimsiz yatırımlar sonucu Hazine tamtakır, enflasyon
ve döviz kurları kontrol edilemiyor. Ekonomistler, devletin borçlarının
ödenemez hale geldiği ve moratoryum ilan edileceğine dair endişelerini
paylaşıyor.

Özetle,
“Ekonomi sisteminin en üst ligindeki yerimiz” kalmadı ve “bu ligin
lokomotif ülkeleri arasına girme fırsatımız”
da artık çok uzaklarda kaldı.

Devletimiz itibar ve gücünün büyük kısmını kaybetti. Bir başka deyişle artık devletin
kaybedecek çok şeyi yok.

****

Anlattığımız
ve benzeri sebeplerle, “artık kaybedecek çok şeyimiz var” diye seslenilen
zümrenin AKP iktidarında zenginleşen, belli makam mevkilere kavuşan ve yasal ve
yasadışı güç olarak etkinleşenler olduğunu düşünüyoruz.

Marx ve
Engels imzalı Komünist Manifesto’da yer alan “Proletaryanın zincirlerinden
başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var”
mesajını
hepimiz biliriz.

AKP, en temel ihtiyaçlarını
bile karşılayamaz hale getirdikleri yoksul kitleleri sosyal yardımlara mahkûm
ederek adeta zincirlerle bağladı. Fakat, fakirleşmekle birlikte, hala
kaybedecek çok şeyi olduğuna inanan kitleler de var.

Kaybedecek şeyi kalmayan kitleler ile kaybedeceği çok şey olduğu için korkanların
davranışı toplumların kaderini belirleyebilir.

Kaybedecek şeyi kalmayan kitleler uyanır ve fakirleşmelerinin sebebi olanlara oy vermekten vaz
geçerse, zincirlerini kırabilirlerse bir dünya kazanacak.

Buna
karşılık iktidar gücünden beslenip, iktidardan uzaklaşınca kaybedecek çok
şeyleri olduğunu düşünenler çok şey kaybedecek.

Bu
yüzden iktidar kanadında korku dağları sardı.

****************************

Yaparsa Ak Parti Yapar

AKP “Yoksulluk,
Yolsuzluk, Yasakları
(3Y)” ortadan kaldırmayı vaat ederek iktidara
geldi. Ancak kısa bir süre sonra “sıra bizde” diyerek, kendilerinden
önce yapıldığını iddia ettikleri yolsuzlukların kat be kat fazlasını
yaptılar.

Sedat Peker’in itiraf
ve ifşalarıyla adeta bir kanalizasyon patladı. Devlet içinde yapılanmış, iktidarla
iç içe olan, kokuşmuş yapıların etkisi ortaya döküldü.

Başbakan,
bakan, milletvekili, üst düzey bürokratlar, en büyük kamu müteahhitleri ve medya
patronlarının da dahil olduğu iğrenç ilişkiler ağı ve haram servetlerin
boyutu ürkütücü.
Ama demokratik bir ülkede her biri bir hükümet
devirebilecek yüzlerce dehşetengiz iddialardan biri bile soruşturulamıyor.

Getirdikleri
yasaklar ile ihtilal hükümetlerini bile mumla arattılar. Sosyal medyaya
bile pranga vurmaya çalışıyorlar.

Yoksulluk yaratma
konusunda da evvelki hükümetlerin döneminde düşünemeyeceğimiz kadar derin
bir yoksulluk
yaratmayı başardılar. “Yaparsa Ak Parti yapar” sözünün
anlamını artık böyle anlıyoruz.

****************************

Milletin Kanını Emen Sülükler

Sedat
Peker’in iddiaları bugüne kadar yalanlanamadı. Çok ciddi iddialara muhatap
olanların suçlamaları boşa çıkarıcı açıklamaları olmadı. Cumhuriyet
Savcıları
harekete geçip soruşturmalar açamadılar, suçlananlar “aklanmak
istiyorum, beni yargılayın” diyemedi. 

Ak Parti iktidarı içinde son derece etkin isimler ile büyük zenginler ve yasadışı mafya
benzeri gruplar arasında, uyuşturucu ticaretinden adam öldürmeye kadar, en ağır
suçlarda iş birliği yapıldığı iddiaları var. Milyonlarca dolarlık servetlere
çökme olayları, devlet içinde paralel yapılanmalarla siyasetin, medyanın ve
sermayenin dizaynının yapılmakta olduğuna dair örnekler anlatılıyor.

İktidar gücünü de kullanarak, milletin kanını emen sülükler şiştikçe şişti. Normalde sülükler
beslenmesini tamamlar tamamlamaz bedenden ayrılır. Fakat bu sülükler bir türlü
doymak bilmiyor.

Bunlar
zaten çok önceden şeref, namus, ahlak, vicdan, haysiyet, insanlık gibi
bütün değerlerini kaybettikleri için kaybedecekleri şey çok sınırlı.

Bu
sülüklerin artık sadece paraları var. Muhtemel iktidar
değişiminde bu maddi servetlerini de kaybederler mi bilemem. Ama insan içine
çıkamaz hale geleceklerinden
eminim.

 

Kültür Kalkınmayı Böyle Belirler

İki önemli araştırmadan söz etmek istiyorum.
Birinin başlığı, Kültür Ekonomik Sonuçları Etkiler mi? Diğeri, Kültür ve
Kurumlar: Avrupa’nın bölgelerinde ekonomik gelişmişlik.  Bunlar kitap hâline gelmemiş makaleler. Kültürün
ekonomiyi etkileyeceği iddiası daha başlıkta görülüyor. Yani üst yapının, alt
yapıyı etkileyeceği!

 

Şimdiki sosyoloji bir başka: Sayılar, sayılar

Fakat bu araştırmalar 19. asırdakilerden
farklı. Marks’tan, Weber’den, hepsinden. Çünkü toplum ve ekonomi üstüne
konuşanların elinde yeni metotlar var. En güçlülerinden biri anketler. Sonuç
istedikleri gibi çıkmayınca ankete burun kıvıran politikacılarımıza bakmayın.
İstatistik bilimi, anketi rastgele seçeceğiniz kaç kişiyle yaparsanız hata
payının ne olacağını size verir.  Genellikle
“Yüzde şu kadar hataya razıyım, o hâlde kaç kişiyle konuşmalıyım?” sorusu
sorulur, hesap yapılır ve o kadar kişiyle konuşulur.

 

Günümüzde bütün anketleri araştırmacının
yapması gerekmiyor. Dünya Değerler Taraması gibi, başka grupların birkaç yılda
bir yaptıkları anketlerin veri tabanları, Birleşmiş Milletler ve OECD
istatistikleri ve daha niceleri, araştırmacılara açık. İstatistiğin
metotlarıyla da istediğiniz değişkenleri kontrol edebilirsiniz.
Düşüncelerinizin doğru mu, yanlış mı olduğunu rakamlar gösterir;
spekülasyonlar, bombastik nutuklar değil. Nihayet, herhangi bir sosyal
psikoloji hipotezinizi oyun teorisinin aletleriyle, yine ankete benzer
sorgulamalarla test edebiliyorsunuz. Weber veya Marks 19. asırda, bırakın
dünyayı, kendi ülkesinde anket yapmaya kalksa, herhâlde tutuklanırdı.

 

Bahsettiğim iki sosyoloji makalesini
birilerine, şöyle bir gösterip saklasanız ve sonra “Konu nedir? Tahmin edin.”
deseniz, çoğunluk, matematik diyecektir. İkisi de rakam, matris, grafik dolu.
Bizde hâlâ bazıları, bilimin sonuçlarını, biri, sabah kalktığında aklına öyle
geliverdi diye algılıyor.

 

İki makaleden ikincisi üzerinde duracağım.
Birincisi uzun soluklu bir alan taraması. İkinciyi de ondan öğrendim. İkincinin
künyesi şöyle: Tabellini, Guido, Culture and Institutions: economic development
in the regions of Europe, (Kültür ve Kurumlar: Avrupa’nın Bölgelerinin Ekonomik
Gelişmesi) IGIER, Bocconi University; CEPR; CES-Ifo; CIFAR, 2005-2008. Metot,
Putnam’ın İtalya araştırmasındakine benziyor. Putnam’da her şehir ayrı bir veri
noktasıydı. Burada aynı iş, Avrupa’nın bölgeleri için yapılmış. Putnam’ın
devamı gibi… Yazar da İtalyan zaten.

 

Kültürün ekonomiyi etkileyen dört parametresi

Tabellini, kültürün tarifini, Heinrich gibi
yapmış. Uzun zaman içinde sabit kalan, yavaş değişen unsurlar. Bir insan
ömrünce değişmeyen, daha önceki nesillerin birikimi. Ekonomiye etki edip
etmeyeceğini tahkik ettiği 4 parametre var:

 

Güven.

Saygı.

Kontrol

İtaat.

Güven, toplum sermayesinin ana unsuruydu.
İnsanın kendi toplumu içinde, aileden, sülaleden olmayanlara güvenmesi. Birlikte
iş yapabilmesi, kazıklanmaktan korkmaması.

 

Saygı’ya Tabellini, “genelleşmiş ahlak” da
diyor. Yine yalnız aile içinde, sülale içinde, klan içinde değil, herkese karşı
ahlaklı davranmak. Yalan söylememek, aldatmamak.

 

Güven ve Saygı birbirini destekleyen
unsurlar. Yazar bu ilk ikiye “sosyal sermaye- toplum sermayesi” diyor.

 

Üçüncü parametrenin, “kontrol”ün anlamı şu:
Toplumdaki insanların, kendi geleceklerinin kendi ellerinde, kendi
kontrollerinde olduğuna inanması. “Ben çalışırsam başarırım.” inancı. Büyük
ağabeye yanaşırsam veya şansım yaver giderse değil. “Kendi geleceğimin
kontrolü, benim elimdedir.” duygusu.

 

İtaatkâr mıyız?

Son kültür unsuru da itaat. Ancak bu
parametre ekonomik gelişmeyi olumsuz etkiliyor. Negatif bir unsur. Veri noktası
diye alınan bölgede insanlara, çocuk yetiştirirken hangi hususlara ağırlık
verdikleri soruluyor. İtaati başa alan topluluklarda refah gecikiyor,
diğerlerinin arkasından geliyor.

 

Peki, bu değişkenlere göre Türkiye’nin durumu
ne ola ki?

 

Güven İndeksi taramalarında, dünya çapında
diplerde yer alıyoruz. Genelleştirilmiş ahlâk veya saygı konularında nasılız
dersiniz? Bakın bakalım sokakta, burun buruna geldiğinde selamlaşan kaç kişi
var?! Bu selamı ve gülümsemeyi görmeniz için kâfir ülkelerine gitmeniz gerekir.

 

Sizce çocuklarımız, çalışırlarsa
kazanacaklarına, geleceklerinin kendi ellerinde olduğuna inanıyor mu? “Bilsin
ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur”a inanıyor musunuz?

 

İtaate gelince… Bunun ölçümü bizde yapılmadı.
Fakat benim aklıma partilerde lidere itaat, tarikatlarda şeyhe, ağabeylere
itaat geliyor. Partide liyakat değil itaat; bürokraside liyakat değil itaat;
her şeyde liyakat değil itaat diyoruz ya. Hani mürit, şeyhin elinde, ölü
yıkayıcının elindeki ceset gibi olmalıdır ya. Müritlerin şeyhin önünde elleri
göbekleri üstünde kavuşmuş, ayaklarının biri diğerinin üstüne basar halde
durduğunu bilir misiniz? Bu duruş, ön ve arka ayakları bağlı koyunun
temsilidir. Kesilmeye hazır ve razı. Liderin önünde de tıpkı öyle olmalılar,
değil mi?

 

Dört değişken kısmen birbirini etkiliyor.
Onun için Tabellini, dördünü birleştirip kurduğu değişkene “kültür” demiş.
Başkalarına güvenmeyen onlara karşı ahlâklı davranır mı, saygı duyar mı? Saygı
duymayan güvenir mi? İtaatte zirveye çıkan, geleceğinin kendi elinde olduğuna
inanabilir mi?

 

En iyisi biz itaate devam edelim. Nemize
lazım? (https://millidusunce.com/kultur-kalkinmayi-boyle-belirler/)

Kıbrıs’ta KKTC’nin Varlığı Göz Ardı Edilemez.

              ‘’Bir devletin varlığı, onun
başkaları tarafından tanınmasına bağlı değildir. ‘’

 

           1968’ten
beri Kıbrıs’ta çözümü konuşuyoruz. Zaman yarım asrı çoktan geçmiş. Hala
Kıbrıs’ta çözüm aranıyor!

       
  Sanki Rum tarafının bu konuya
olumlu bir yaklaşımı varmış gibi!

        
  Rumlar her defasında çözüm
masasını devirmemiş gibi!

          
 Güney Rum kesiminin başına hangi
yöneticisi gelirse gelsin, hedefinde Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamak
sevdası yokmuş gibi!

       
 Kıbrıs Türk’üne azınlık hakkından
bir fazlasını vereceklermiş gibi!

       
 Yok, kardeşim olmuyor işte!

          Adada çözüme ulaşmak adına ‘’Federasyonmuş’’, ‘’Konfederasyonmuş’’,
‘’Gevşek Federasyonmuş’’ modelleriyle bu ısrar niye?

         1983 yılından bugüne yaşayan, dimdik ayakta
duran kendi kurduğun KKTC devleti yaşamın için yetmiyor mu o yerde?

          Türlü
modeller için masaya oturmak niye?

          Kıbrıs’ta bu model kabul olursa çözüm kalıcı
olur dediler!  Ama her defasında Türk
tarafından bir taviz daha koparıp gittiler!

          Neredeyse 2023 yılına geldik, hala
Kıbrıs’ta müzakere denir!

           Hala Kıbrıs’ta çözümü konuşur siyasilerimiz!

           Hala türlü başlıklar altında Rum
tarafına işbirliği öneririz!

           Anlayın artık! Rumlarla müzakere olmaz!
İşbirliği de olmaz!

            Onların adada istedikleri bir tek şey var!

             O da; bu adanın sahibi de biziz, yöneteni de
bizden başkası olamaz!  Zaten tüm dünya
devletleri bu adanın resmi hükümeti olarak bizi tanır.  Sen de bunu böyle kabul et! Bitsin bu iş!

            Sanki Kıbrıs Türkleri 1955’leri, 58’leri yaşamamış.
63’lerde, 74’lerde toplu mezarlara gömülmemiş gibi…

             Sanki Rum’un türlü ambargolarıyla Kıbrıs
Türk’üne yaşadığı topraklar zindan edilmemiş, hala edilmiyormuş gibi…

            Bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
ekonomisinin, müşterek milli davada iş birlikteliği yaptığı Anavatan Türkiye’ye
muhtaç olması geçici bir olaydır. Türkiye’nin askeri desteği, adadaki varlığı
uluslararası anlaşmaların verdiği garantörlük hakkı nedeniyledir.

          Bugün, dünya haritasında kimseden destek
almaksızın, tek başına ayakta durabilen devlet yoktur. Rum tarafı üyesi olduğu
AB’den, anavatanı Yunanistan’dan, işbirliği yaptığı Rusya, İsrail, Mısır,
Fransa ve İngiltere’den destek almamakta mıdır?

             Bugün, Rum liderliği Kıbrıs’ta Helenizm için
mücadele ettiğini açıkça ilan etmektedir.  Yunanistan, Rum Ulusal Konseyi ve Rum Kilisesi
bu mücadelenin en büyük destekçisidir.

            Rum liderliği, Yunanistan ile her konuda
anlaşarak, görüş birliği içinde hareket ediyoruz diye övünmektedir.

           Kıbrıs Türk Halkı da Anavatan Türkiye ile uyum
içinde hareket etmekle övünmeli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yaşatmak için
mücadele etmelidir.

           Esas olan; KKTC de yaşayan Kıbrıs
Türk’ünün özellikle de genç nesillerinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden
vazgeçildiği takdirde, Rum çoğunluğun içinde istenmeyen, ‘’Türkçe konuşan Kıbrıslı’’ muamelesi karşısında eriyip gidileceğini
iyi bilmesi gerekir.

          Günümüz Kıbrıs’ında KKTC’nin varlığı göz ardı
edilemez. Kıbrıs’ta tarafların bugünkü durumu çoktan çözümü sağlamıştır.

           Olması imkânsız türlü çözüm arayışlarıyla masaya
oturmak, sadece zaman kaybından ibarettir. Artık KKTC devletinin uluslararası
platformda tanınması zamanı gelmiştir.