20.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 301

Hukuk ve Refah İlişkisi

Bu
başlık ve sonrasında yazacaklarımın öneminin toplumun çoğunluğu tarafından
anlaşılamayacağını biliyorum.

Çünkü
Millî Eğitim Bakanlığının ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve
Değerlendirilmesi) araştırmasının 2019 raporunda yazdığı şu bilgiden haberim
var: “Türkçede öğrencilerin yüzde 66,1’i orta düzey ve altında. Bu
öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları
anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.”

Adalet, hukuk, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar çok kişi için soyut özelliktedir. Günlük hayatında
doğrudan kendisine karşı bir adaletsizlik yapılmayanlar, bu kavramların
ekonomiye ve refahımıza etkisini anlamakta güçlük çekerler.

Eğitim
görmüşlerin üçte ikisi bu durumda ise buna eğitimsizleri de katarsak toplumun
dörtte üçünün soyut kavramları değerlendirmesini ve birbirleri ile sebep sonuç
ilişkisi kurmalarını beklemek fazla iyimserlik olur.

Bu
yazıda toplumun en fazla dörtte birinin kavrayabileceğini düşündüğüm fakat
toplumun tamamının hayatını etkileyen olgulardan bahsedeceğim.

****

Dr.
Yavuz Selim Kaymaz’ın
bir
bilimsel dergide yayımlanan makalesinde bir tablo ve açıklamasını gördüm. Bu
tabloya göre, Ülkelerin Hukuk Üstünlüğü ve Küresel Refah Endeksi (KRE) arasında
tam bir paralellik vardı.

Dünya
Adalet Projesi tarafından hazırlanan hukukun üstünlüğü endeksi ülkeler sekiz
faktör (hükümetlerin yetki kısıtlamaları, yolsuzluk miktarları, şeffaf/açık
hükümet, temel haklar, düzen ve güvenlik, düzenleyici yaptırımlar, sivil
adalet, kriminal adalet) değerlendirerek oluşturulmuş. Araştırma 128 ülkede
yapılmış.





















Tabloda
görüldüğü gibi, Hukukun Üstünlüğü endeksinde 1. sıradan 7. sıraya doğru en önde
sıralanan Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya, Hollanda, Yeni Zelanda Küresel
Refah Endeksi sıralamasında da aynı sırayla ilk 7’de yer almakta.

Türkiye
Hukukun Üstünlüğü Endeksinde 117. sırada olup Küresel Refah Endeksinde ise yine
çok gerilerde 93. sırada yer almakta.

Bu
tablo gösteriyor ki bir ülkede hukukun üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse
o ülke o kadar refah içindedir.

“Hukukun
üstünlüğü” kavramı “ülkelerin adalet sağlayabilme yeterliliğinin” bir
ölçüsü.

Hukukun üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması
ve bunun üzerinde hiçbir güç olmaması” demek.

Bu
tanıma göre “Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesi geçerlidir” demek mümkün değildir.

“Üstünlerin
hukukunun” geçerli olduğu bir sistem yaratırsanız ülke insanlarının refahını da
çalmış olursunuz.

****************************

Bu Hukuk Sistemi ile Refah Olur Mu?

Sedat
Peker’in itiraf ve ifşaları ile ortaya çıkan en azgın hukuk dışılıklar
tesadüfen olmuyor. Yargının siyasallaşması ile yargıya güvensizlikteki artış
arasındaki paralellik
de rastlantı değil.

Devletin
milyarlarca dolarını buharlaştıranlar serbestçe gezerken, bu usulsüzlük ve
yolsuzlukları ortaya çıkaran veya halk adına hesap soranları cezalandıran bir
hukuk sistemi refah getirebilir mi?

Dr.
Yavuz Selim Kaymaz’ın
makalesinden bir alıntı daha yapalım: “Hukuk üstünlüğü
ve adaletin sağlanamaması durumunda ortaya çıkması muhtemel bir durum ‘HİLE
olgusudur.
Bireylerin yolsuzluk yapma ya da hukuk dışı yollara başvurarak
kendilerini tatmin etme durumudur. Hile ‘aldatma, rüşvet, sahtecilik, haraç
alma, bozulma, yozlaşma, hırsızlık, komplo, zimmet, kötüye kullanma, önemli
gerçekleri gizleme’
gibi eylemleri açıklamakta ve kavramakta kullanılan bir
kavramdır.” (Bozkurt, 2009:60)

****

Türkiye’de
son dönemlerde Yargının siyasi iradeyle uyumlulaşma (daha doğrusu
siyasi iradeye teslim olma) sürecini yaşıyoruz. Bu süreç bağımsız ve
tarafsız yargının olmamasının ne türlü zararlar verdiğini hepimize gösterdi.

Fakat
bir de Eski Yargıtay Birinci Başkanı ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’un tespit ettiği bir yapısal
sorunumuz
daha var:

Sami
Selçuk “Ülkemizde hukuku dolanma bütün boyutları ve örnekleriyle
sürmektedir” değerlendirmesinde bulunuyor. Selçuk “Türk hukuk
uygulamasında yargılama süreci hukuku, olmazsa olmaz ilkeleri dolanan
hilelerle
(hukuku /yasayı dolanma ile, hile-i şer’iyye ile) yörüngesinden
saptırılmış ve müzminleşmiştir”
diyor.

Sami
Selçuk alışkanlıklarımıza çok ters şeyler anlatıyor: Hâkimin duruşmada delil
kaynaklarıyla doğrudan iletişim kurması esastır. Bu ilkenin zorunlu sonucu olan
“duruşma hakiminin değişmezliği” alt ilkesi küresel bir ilkedir. Bu ilkeden
vazgeçilemez, yasaya karşı hilelerle aşılamaz, dolanılamaz. Bu nedenle Batı
hukukunun uygulandığı ülkelerde hemen hemen bütün duruşmalar tek oturumda
bitirilir.
Hâkim değişikliğine ihtiyaç bile kalmaz.

Oysaki
bizde uzun yargılama süreçleri sebebiyle hâkim değişikliği olmayan dosya çok
azdır.
En basit davalar 2-3 senede sonuçlanmaktadır. 5-10 sene bir hâkimin
baktığı dosyaya yeni gelen bir hâkim dosyadaki bir kısım evrakları okuyarak
karar vermektedir.

Sami
Selçuk bu durumun düzeltileceği yerde yine hile-i şer’iyye veya kuralların
dolanılması hatta çiğnenmesi
yolunun tercih edildiğini söylüyor.
Tutanaklara geçen “Yargıç değişikliği nedeniyle eski tutanaklar okundu”
cümlesi ile yargı erki kendini aldatmayı sürdürüp gitmektedir.

Demek
ki hukukun üstünlüğünden uzaklaşıldığında hemen akla HİLE gelmektedir. Bu
hileye başvuranlar ise bazen suçlular bazen da yargının kendisi olmaktadır.

Bir de “tabii
hâkim”
ilkesinin çiğnenmesi örnekleri var. Mesela Cumhurbaşkanının Ana
Muhalefet Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine açtığı davalarda derhal hâkim
değişiklikleri yapıldı. Bazı kritik dosyalarda iktidara yakın aynı hakimler
görevlendirilmekte ve bu hakimler daha sonra terfi ettirilmektedir.

Bu
hileden de öte, “kanuni hâkim güvencesini” kaldırmak için, hukuk
kurallarının bilerek, isteyerek ve tasarlayarak çiğnenmesi
demektir. Bu tür
hukuk cinayetlerinin sonucu ise hepimizin refahından eksilme şeklinde ortaya
çıkmaktadır.

Atatürk Dönemi Türk Ekonomisinden Bir Kesit

0

Rahmetli Metin AYDOĞAN Türk aydınları içerisinde Atatürk ve Döneminin iyi
anlaşılmasını sağlamakla birlikte bugünlere de ışık tutan değerli
yazarlarımızdan biridir. İsimlerini ve çalışmalarını zaman zaman arkadaşlarımla
ve gençlerle paylaştığım Rahmetli Turgut
ÖZAKMAN, Rahmetli Muzaffer ÖZDAĞ, Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN, Bilal ŞİMŞİR, Prof.
Dr. Ramazan DEMİR, Arslan BULUT, Müyesser YILDIZ,
Dr. Arslan TEKİN, Selcan TAŞÇI, Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ, Yavuz Selim
DEMİRAĞ, Namık Kemal ZEYBEK, Yılmaz ÖZDİL, Dr. Merdan YANARDAĞ, Prof. Dr. Emre
KONGAR, Sinan MEYDAN, Ali GÜLER, Cengiz ÖZAKINCI, Sedat ŞENERMEN, Dr. Hulki
CEVİZOĞLU
ve birçok değerli fikir ve ilim insanlarımızın yazılarını ve
kitaplarını da Atatürk’ün fikirleri doğrultusunda Türkiye’yi aydınlatmak amacıyla
kamuoyuna duyurmak her Türk evladı için millî bir vazifedir.

Rahmetli Attila İlhan Cumhuriyet,
22.01. 1999’daki “HANİ ‘MÜDAFAA VE
MUHAFAZA EDECEK’TİK?
” başlıklı yazısında Metin AYDOĞAN’ın “Bitmeyen Oyun” isimli eserinden bir
alıntı yapar ve şu cümlelerle sözlerine devam eder: “Doğrusunu isterseniz,
Metin Aydoğan ‘ın ‘Bitmeyen Oyun’unu okuduğum sırada, tadına doyamadığım şu
‘özet’, hem beni tekrar o ürpertici heyecana sürükledi, hem de Türkiye’yi, yıllardır
yönettiklerini’ zanneden politikacı kısmının zavallılığını, bir kere daha
düşündürdü; Dikkatle okuyup, devlet nasıl yönetilirmiş, bir daha düşünsünler!
Yoktan var etmek, ne demektir?”  

Metin AYDOĞAN’dan alıntı şu harika
tespitlerdir:

” … 1929 Dünya Bunalımın olumsuz etkilerinden sakınmak
için, ‘devletçilik’ politikaları yoğunlaştırıldı. Bütün dünyada büyük boyutlu
bir kriz yaşanırken, Türkiye’de ekonomik büyüme sağlanıyordu. 1923 yılında
3.700 ton olan pamuklu dokuma, 1927’de 9.055 tona; 597 bin ton olan maden
kömürü ise 1 milyon 593 bin tona çıkarıldı. 1923 ‘te hiç üretilmeyen şeker,
1927’de 5.184 bin ton; 1932’de 27.549 ton üretildi … ”

 

“……1927 -1932 arasında, çimento 24 bin tondan 129 bin tona,
kösele 1.974 tondan 4.105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1.695 ton a
çıkarıldı. Elde edilen yerli üretimle 1923’te ithal edilen kösele ve un 1932’de
hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı % 37, deri ithalatı yüzde 90, çimento
ithalatı yüzde 96.5, sabun ithalatı yüzde 96.5 oranında azaldı … ”

….. Türkiye 1923 yılında 36 milyon dolar dış ticaret açığı
verirken, bu açık 1931 yılında 300 bin dolara düşürüldü. 1936 yılında Türkiye
20.1 milyon dolar dış ticaret fazlası veriyordu. 1937 yılında Devlet Hazinesi’
nde 26.107 ton altın, 1938 yılında 28.3 milyon dolar döviz stoku vardı …

” … Kamu yatırımlarını esas alan ‘devletçilik’
politikaları ve bu politikaların ekonomik dayanakları olan KİT’ler, Türkiye’de
çok başarılı olmuştu. Elde edilen sonuçlar bunu açıkça gösteriyordu ve bu başarı
tamamen yerel kaynaklara dayanılarak elde edilmişti; üstelik, bağımlılık
yaratacak dış borç alınmamış, karşılıksız para basılmamış ve 15 yıl boyunca
denk bütçe gerçekleştirilmişti … ”

….. Enflasyon 1922 -1925 yılları arasında yıllık 3.2; 1925
-1927 arasında yüzde 1 ‘ di. Türk parası yabancı paralar karşısında değer
kaybetmedi. 1927 yılında 9.5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929’ da 7.7 kuruşa;
187 kuruş olan Amerikan Doları, 127 kuruşa düştü. Bunlar dünyanın en güçlü
paralarıydı. Sınırlı miktarda alınan dış borç, ağırlıklı olarak demiryollarının
devletleştirilmesinde ve devlet kibrit tekelinin yaratılmasında kullanıldı ve
bu borçlar, Osmanlı’dan devralınan Duyun-u Umumiye borçlarıyla birlikte ödendi…
“(Bitmeyen Oyun, Metin Aydoğan, s.83/84, İzmir)

Attila İLHAN yazısını şu cümle ile noktalar:
Sizi bilemem ama ben hayatım boyunca şu
okuduğunuzdan daha güzel bir şiir okumadım; heyecanlanırsam, haksız mıyım
?”

Siz de heyecanlanmadınız mı?

İki Konu İki Kitap

 Son günlerde okuduğum
iki kitap, islediği konular ve bakış açıları sebebiyle, böyle bir yazıyla değerlendirilecek
özellikteydi. Kitaplardan biri Derya Mesut Kayla takma adi ile yazılan
“Erkektir, Her

Zaman Haksız Mıdır” adıyla yazılmış olan boşanma ve
sonrası katkı payı paylaşımının hikâyesidir.

Evlilikten maksat, tarafların bir ömür boyu sürmesini
istediği ve geleceklerini birlikte devam ettirme sözüdür. Bu sebeple nikâh
akdinde iyi gün- kötü gün ve her şartta çiftler birbirine şahitler önünde söz verirler.
Arzu edilen ve beklenen doğacak çocuklar ile beraber mutlu ve huzurlu bir yuva
ile eşlerin bu yeni birlikteliği ömür boyu sürdürmesidir. Ama maalesef bu her
zaman mümkün olamıyor. Kimi evlilikler kısa 
sürede biterken, bazıları büyüyememiş çocukları ile birlikte muhtelif
sorunları da yaşatarak sonlanabiliyor. Bazen de bu kitaptaki gibi 29 yılın
sonunda meslek sahibi olmuş , yetişmiş evlatlara rağmen beklenmedik şekilde
sonlanabiliyor.

 Yazar birlikte
geçirilen uzun süreli mutluluklara rağmen yalan ve yanlış bilgi ve ifadelerle
hukukun da sonuçlandıramadığı bir süreci kitabında paylaşmaktadır. Bu süreçte
bilirkişi müessesenin bile sonuç vermediği bir duruma işaretle, hukukun pozitif
ayrımcılıkla kadını her zaman haklı gören öngörüşün doğru olmadığını, ”mahkemeye
saygı, karara itiraz” ile 10 yılı aşkın bir süre devam eden bir katkı payı
paylaşım davasını kitaplaştırdığını okuyoruz. Bu ve benzeri durumların daha
kolay çözülebilir hale getirilmesi gerektiğine işaret eden bu eserin özellikle
bu alanda çalışanlar için belge kaynağı olması sebebiyle okunmasının faydalı
olduğuna inanmaktayım.

 Diğer kitap “ Ekmek
Kavgası “ kapak adı ile Mustafa Küpçü tarafından yazılan eserdir. Siyasetle ilgilenen,
sosyal olaylara ilgi duyanların faydalanacağı umudu ile, ekonomik, siyasal ,
toplumsal ve çevre ile ilgili görüş ve kaygıların dile getirildiği yazılardan
oluşan bir kitap. Konuların akıcı ve duru bir Türkçe ile, genellikle tenkitçi
bir gözle değerlendirilip, gerekli uyarıların yapıldığı bir eserdir. Toplum
çatışmalarında kin ve öfkenin nelere sebep olabileceği 6-7 Eylül 1955’de yaşanan
olaylar hatırlatılarak ele alınıyor. İstanbul’daki bu olayda özellikle Rum
vatandaşların sahip olduğu imkânların “ Servetin el

değiştirmesi “ denebilecek şekle dönüşerek yaşandığı yorumu
yapılır. Yorumun sonundaki Yunus Emre‘nin:

“Yaradılanı severiz, Yaradandan Ötürü “ sözü hatırlatılarak
kitle olaylarının genel davranışlarda ne kadar etkili olduğuna işaret
edilir.1950 DP iktidarının ilk 4 yılında köylere tanınan imkânlar ve ezanın
Türkçe okunması gibi icraatlarla halkın gönlünün kazanıldığına işaret edilir. Daha
sonra ise toprak reformunun yapılmaması, Köy Enstitülerinin kapatılması, siyasi
muhaliflerin çalışmalarını zorlaştıran ve cepheleşmeyi artıran yönetim şeklinin,
parlamenter demokrasiyi çalışamaz hale getirişi, Amerikan yanlı ikili
anlaşmalar ile Türk eğitimi, sanayisi ve tarımdaki menfaatlerimizi koruyamayan
muhtelif olumsuzlukları işaretle 1960 ihtilal sürecine gidişi değerlendiren
yorumlar ile okuyucusuna o dönemli ilgili bilgiler verilmektedir.

Mehmet Akif Ersoy üzerinden dini anlayaşımızdaki yanlışlara,
Mevlana üzerinden günlük yaşantımızdaki bazı olumsuzluklara işaretle toplum
önderlerinin yazdığı eserlerin daha iyi anlaşılarak okunması ve öğrenilmesine
işaretle edilmektedir. Osmanlı Devletimizi yıkılış sürecine götüren ekonomik
çöküşte, o günün şartlarında yapılan ve üretime dönük olmayan işler için
yapılan dış borçlanmalar, bunun getirdiği Duyun–u umumiye ‘nin etkilerine
işaret edilmektedir.1923 ‘te kurulan Türkiye Cumhuriyeti‘nin gerek eğitim
gerekse üretim ve istihdama yönelik çalışmalarıyla çok önemli yenilikler
yaptığı, bu sayede halkın bilgi ve refahının artırıldığı işlenen konular arasındadır.
Böylece hem eski borçların ödendiği , hem devlet ekonomisinin güçlendiği
paylaşılmaktadır.

 Ekmek kavgası,
sağlık, sosyal devlet, eğitim, çevre gibi değişik konular üzerine yazılmış makalelerden
oluşan, zengin içeriği ile zevkle okunacak bir eserdir. Bu ve benzeri eserlerin
fikri zenginlik sağlayarak daha iyi ve güzel yönetimlerin oluşmasına katkı
vereceğine inanıyorum. Her iki kitap da kendi alanlarında yukarıda bahsettiğim
özellikleri ile okumaya değer eserlerdir. Yazarları tebrik eder okuyuculara iyi
okumalar dilerim.

Azerbaycan Edebiyatında KARABAĞ Hikâyeleri

0

Çevirmen,
Yazar ve Şâir İmdat Avşar’ın;
Pediatri (Çocuk Hastalıkları) ve Milletlerarası Hukuk Uzmanı, Azerbaycan
Milletvekili Doç. Dr. Ganire Paşayeva
ile birlikte hazırladığı ve editörlüğünü yaptığı eser 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 352 sayfadır.

İmdat Avşar’ın
belirttiği gibi;

Eserde yer alan
hikâyeler; yirminci yüzyılın son çeyreğinde, hür dünyanın gözleri önünde,
üstelik de târihin canlı olarak kaydettiği en kanlı katliamlardan biri olan
‘Hocalı Soykırımı’na mâruz kalan; Ermenistan’ın, Azerbaycan topraklarının yüzde
yirmisini işgal etmesi sebebiyle, binlerce yıllık ata yurtları Dağlık
Karabağ’dan; Şuşa, Hankendi, Kelbecer, Laçin, Zengilan, Cebrayıl, Gubadlı,
Ağdam ve Fuzulî’den göçe zorlanan, sürgün edilen; bugün dahi kendi evine
dönemeyen ve sürgün hayatı yaşayan bir milyon Azerbaycan Türk’ünün yaşadığı
insanlık dışı ‘vahşetin’ edebiyata ve bu yolla da ebediyete yansıyan yüzüdür…

***

İnsanlığın ulaştığı en
ileri medeniyette yaşayan bizler, aynı zamanda adâlet duygusunun yok edildiği,
vicdanların susturulduğu, ‘güçlü’ olanın ‘haklı’ sayıldığı bir dünyâda
yaşıyoruz. Târih, elbette milletlerin mücâdele sahnesidir; ancak
küreselleşmeyle birlikte, milletlerin mücâdele ettikleri zeminlerin de büyük
hızla değiştiğine şâhit oluyoruz. Siyâsetin yanında edebiyat, mûsikî, sinema
vesâire gibi sanatlar da milletlerin arasındaki bu mücâdelede bir araç olarak
kullanılıyor.

Şüphesiz Azerbaycan
edebiyatı güçlü ve kökleri binlerce yıl öteye uzanan bir edebî geleneğe
sâhiptir. Son yıllarda milletimizin başına gelen felâketler de Azerbaycan
edebiyatına geniş biçimde yansımış ve târihe kaynaklık edecek edebî eserler
yazılmıştır. Azerbaycan’ın haklı dâvâsını edebiyat yoluyla dile getiren bu
eserlerin, öncelikle Türkiye’de ve Türk Dünyâsında, sonra da bütün dünyâda
yayınlanmasına ihtiyaç vardır. Elinizdeki bu kitap, böyle bir ihtiyaçtan
doğmuştur.

Bu eserde yer alan
hikâyeler; yirminci yüzyılın son çeyreğinde, hür dünyânın gözleri önünde,
üstelik de târihin canlı olarak kaydettiği en kanlı katliamlardan birine mâruz
kalan, Hocalı’da soykırıma uğrayan, binlerce yıllık ata yurtları Şuşa’dan,
Ağdamdan sürgün edilen Azerbaycan Türklerinin, Dağlık Karabağ’da yaşadıkları ‘Ermeni Vahşetinin’ edebiyata ve bu yolla
da ebediyete yansıyan yüzüdür.

Bu kitapta yer alan
birbirinden değerli hikâyelerin, Azerbaycan’ın haklı sesinin, önce kardeş
Türkiye’de ve Türk Dünyâsında sonra da bütün dünyâda yankılanmasını
sağlayacağından eminim.

Ganire
Paşayeva ‘Önsöz’ başlıklı yazısında
herkesin bildiği ve fakat sorumlu yetkililerin aynı metotları kullanarak karşı
taarruza geçmeyi akıl edemediği hakîkatleri dile getiriyor:

Yaklaşık iki yüz
yıldır, hakîkatlerin tahrip edildiği, târihî gerçeklerin bilinçli şekilde
saptırıldığı, propaganda ve yalanlar üzerine sahte târihlerin inşa edildiği,
vicdanların körleştirildiği ve maalesef, zâlimlerin mazlum postuna bürünerek
mazlumun zâlim gösterilmeye çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz…

Bu süreçte, art
niyetli bazı toplumlar, ‘kazanmak için
her yolu mubah gören
’ bir anlayışla, ilmi, teknolojiyi, sinemayı, sanatı,
edebiyatı… bir araç olarak görmekteler. Bu toplumlar, geniş insan kitlelerini
derinden etkileme gücüne sâhip olan edebiyatı ve sinemayı, kitle iletişim
araçları yoluyla bir propaganda malzemesi olarak kullanmakta ve bütün dünyâda,
târihî gerçekliklerin tam tersi bir ‘algı
yaratmaya çalışmaktalar.

Günümüzde, bu algı
operasyonu konusunda en başarılı olan toplum ise maalesef Ermenilerdir.
Ermeniler, Hocalı’da, hem de kameralar önünde, binlerce Müslüman Türkün kanına
girmiş olsa da, vicdanı körelen dünyâ, onların zulme uğramış toplum olduğuna;
hatta Ermenilerin soykırıma uğradıklarına inanmaktadır. Dünyâdaki bu algının tek
sebebi ise, yalanı gerçek, zâlimi de mazlum gibi gösteren Ermeni
propagandalarıdır. Bu propaganda sürecindeki en etkili silahların ise,
özellikle belirtmeliyiz ki, edebiyat ve edebî eserlerin sinemaya uyarlanması ve
medya aracılığıyla algı yaratmaya yönelik olarak pazarlanmasıdır…

Bizler, daha dün diyebileceğimiz
kadar yakın bir târihte, Karabağda, Hocalıda, hür dünyanın gözleri önünde,
Azerbaycan Türklerine karşı yapılan soykırımı edebiyat ve sanat yoluyla,
çağımızın dili olan sinema aracılığıyla, dünyaya etkili bir şekilde duyurabilmiş
değiliz. Bu gün, hâlâ bu eksikliğin sıkıntılarını çekiyoruz. Biz Türkler; Doğu
Türkistan’da, Kerkük’te, Kırım’da, Ahıska’da, Anadolu’da, Karabağ’da, Hocalı’da
uğradığımız zulmü, kökleri derinlerde olan güçlü edebiyatımızla ve edebî
eserlerimizi sinemaya uyarlamak suretiyle, hem de bütün insanlığa, bütün
dünyâya mutlaka duyurmalıyız. Edebî eserlerimiz, hakîkati anlatacak sinema
filmlerimiz. Türk’ün haklı sesini daha hassas bir şekilde dünyâya ulaştırmanın
en etkili yoludur ve bu yol, aslında barışa, kardeşliğe de bir çağrıdır.

Karabağ Hikâyeleri’ isimli eseri hazırlayanlar
ve kitaba alınan hakikaten yaşanmış hâdiseleri hikâye şeklinde kaleme alanlar,
vazifelerini en mükemmel şekliyle yapmışlardır. Netice alacak hamleyi yapacak
olanlar, güç sâhibi iktidarlar, muktedirlerdir. Bu hikâyeler, dünya dillerine
çevrilip ücretsiz olarak dağıtılabilir. 10-15 dakikalık filmler hâline
getirilip gerektiğinde, reklâm filmi gibi ücret ödenerek sinemalarında
gösterilebilir.

Tabiîdir ki
öncelikle önce Türkiye’de gösterilmeli.

Hakîkatleri
kendi insanımıza söyletemiyorsak, başka milletlere söylememiz mümkün değildir.
Bu işi yapmakta hayli geç kalmış durumdayız. Böyle devam edilirse, ‘1,5 milyon Ermeni’yi kesmişiz’ demeyecek
Nobel armağanı tâlibi olmayan yazar bulmamız mümkün olmayacaktır. Ermeni (sözde)
soykırımının tanınması, soykırım faillerinin cezalandırılması için TBMM başkanlığına
kanun teklifi vermeyecek muhalif milletvekili de bulamayabiliriz. Bu çirkin
ihânetin failini cezalandırmak için harekete geçerek karşı teklif verecek
milletvekili bulamadığımız gibi…

***

Karabağ Hikâyeleri, okumayı seven herkese
derdini unutturacak bir kitap…

*Elçin
Hüseyinbeyli’nin ‘Gözlerine Gün Düşüyordu
başlıklı hikâyesi, iç burksa, çılgın hıçkırıklara ısrarla dâvetiyeler gönderse
de sağlam kurgusu, yüksek ve iri bir dikili taş gibi görünüyor, gözler önünden
gitmiyor, hâfızalardan çıkmıyor.

Ermeni
işgalinde olmasına rağmen doğduğu köyün mezarlığında, babasının kabrinin yanı
başındaki çukurda gün doğarken ölmeyi plânlayan bir doktor… Ölümcül
hastalığının da yardımı ile her şey tam da istediği gibi gerçekleşiyor. Üç
yıldızlı genç Ermeni subaya 10.000 dolar rüşvet vererek… Bir kurgu hârikası…

*İmdat
Avşar’ın ‘Karabağ Kaçkınları’ hikâyesinde
müzik virtüözü babanın ıstırabı ve oğlu Seyfettin’in acı sonu… Ölümcül
ıstırapların, sönen hayatların sorumlusu Karabağ’ı işgal eden Ermeniler…
Dünyânın bilmediği, bilmek istemediği hakîkatler… Onlar anlamak istememişler.
Biz de anlatmak, ikna etmek istememişiz ki… 

*Köyünde ölmek
isteyen yaşlı bir babaanne için hazırlanan senaryo… Hepsinde ayrı bir insanlık
dramı var.

*Bir insanlık
dramı daha:

-Artık sana
gerçeği söylemeliyiz. Her iki gözünü de kaybetmişsin. Ömrünün sonuna kadar
göremeyeceksin. Artık savaşamazsın. Seni evine götürecekler. Üzülme, çok şükür
ki yaşıyorsun…

-Yaşıyorum ha!
Bu halde yaşamak neye yarar? Gözleri görmeyen bir adam, savaş hâlindeki bir ülkede,  kimin ne işine yarar ki?

Bir arkadaşı
onu evine getirdi. Eşi feryadı koparmıştı:

-Sana ‘gitme’ dedim! Beni dinlemedin Allah da
belânı verdi. Şimdi ne yapacağız, İnekleri sürüye katmak, keçileri otlağa
götürmek, bağı bostanı sulamak yetmiyormuş gibi bir de senin derdini mi
çekeceğim?

Hüzünlü bir
sesle cevap verdi: ‘Benim derdimi çekmene
gerek yok
!’

Hüzünlü sesin
sâhibi, Ermeniler eve yaklaştığında kendisini alıp götürerek kurtarmak isteyen
arkadaşına sertçe bağırdı: ‘Ben
savaşçıyım. Ben bir askerim. Bir asker asla vatan topraklarını terk edip gitmez
.’

Gitmedi. Sonrası Sayfa 223’te…  

Ve daha nice kahramanlar,
yiğitlikler…  Karabağ’ın
dramı, okuyucuya şahsî dertlerini unutturacak. Ferahlatacak… Ferahlayanlar
şükredecek.   Şükürler
nimeti, şikâyetler mihneti artırır.

 

TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI:

 Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fatih,
İstanbul. Telefon: 0.212-527 50 32

Belgegeçer:
0.212-513 27 49 
www.turkedebiyati.com.tr e-posta: tedev30@gmail.com 

 

GANİRE PAŞAYEVA:

1975 yılında
Azerbaycan’ın Düz Kırıklı şehrinde doğdu. Azerbaycan Tıp Üniversitesi Pediatri
Bölümü’nü ve Bakü Devlet Üniversitesi Milletlerarası Hukuk Bölümü’nü bitirdi.
1998 yılında ANS televizyonunda muhabir olarak çalışmaya başladı ve burada çok
çeşitli görevlerde bulundu. 2005 yılında Haydar Aliyev Vakfı’nın halkla ilişkiler
bölüm başkanı oldu. Aynı yıl yapılan genel seçimlere bağımsız aday olarak
katıldı ve Tovuz milletvekili seçildi. Meclisin 3., 4., 5., 6. Dönemlerinde de
milletvekili oldu.

Millî Meclis’teki
Milletlerarası ve Parlamentolar Arası İlişkiler Dâimî Komisyonu’nun üyesi olan
Ganire Paşayeva, aynı zamanda Azerbaycan-Gürcistan Parlamentolar Arası Çalışma
Grubu’nun başkanı ve Azerbaycan-Türkiye, Azerbaycan-Hindistan ve
Azerbaycan-Japonya Parlamentolar Arası Çalışma Grupları’nın üyesidir. Ganire
Paşayeva, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi’nde Azerbaycan Cumhuriyeti’ni
temsil eden kurulun da üyesidir.

Bekâr olan Ganire
Paşayeva, Azerbaycan Türkçesi’nin yanı sıra Rusça ve İngilizce bilmektedir.

Astana Yayınları
tarafından yayımlanmış ‘Aşk Başka
adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.

7 Ocak 2017 târihinde
Dünya Alpagut Federasyonu As Başkan Yardımcısı seçildi. Bu görevi devam
etmektedir.

 

İMDAT AVŞAR:

05 Mayıs 1967
târihinde Kırşehir’in Kaman ilçesinde doğdu.

Gazi Üniversitesi
Kırşehir Eğitim Yüksekokulu’ndan 1989 yılında mezun oldu. Malatya ve Erzurum
illerinde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra 1993-1997 yılları arasında
tekrar tahsil hayatına döndü. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim
Yöneticiliği ve Deneticiliği anabilim dalından mezun olduktan sonra 1999 yılında
Fırat Üniversitesi Sosyal İlimler Enstitüsünde Yüksek Lisansını tamamladı ve
aynı yıl Iğdır, 2014 yılında ise Kırşehir eğitim müfettişliğine tâyin edildi.  

İmdat Avşar’ın 2007
yılından bu yana yazdığı şiir ve hikâyeleri, Türkiye’de Türk Edebiyatı, Kardeş
Kalemler, Herfene, Köroğlu, Sancaktar, Gökbayrak, Bizim Külliye, Berceste,
Şehriyar, Kün Edebiyat, Kümbetaltı, Agora, Çıngı, Alatoo gibi dergilerde
yayımlandı. Türk lehçelerine çevrilen şiir ve hikâyeleri, Kardeşlik (Kerkük),
Bayrak (Bağdat) Ulduz, Azerbaycan Edebiyatı, Edebiyat Gazetesi, Literaturniya
Azerbaycan, Kırgız Edebiyatı, Cangı Alatoo (Kırgızistan), Ümit Kervanı,
Nenkecan (Kırım), Ağidil (Başkurtistan), Türkçe’m (Kosova), Turnalar (Kuzey
Kıbrıs) gibi dergilerde yayımlandı. Türk Lehçelerinden hikâye ve şiir
çevirileri de yapan İmdat Avşar’ın bu çevirileri Türkiye’deki önemli edebiyat
dergilerinde yayımlanmaktadır.

Azerbaycan Yazarlar
Birliği, Avrasya Yazarlar Birliği ve Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği üyesidir.

Kazandığı Armağanlar:Gecenin
Suskun Nağmesi
’ adlı şiir çevirisiyle Milletlerarası Resul Rıza Ödülü
(Azerbaycan, 2010), ‘Şehnaz Hanım Koleji
adlı Hikâyesi ile Kültür Bakanlığı Abbas Sayar Hikâye yarışmasında birincilik
ödülü (Yozgat, 2010), Yeni Ufuklar Derneği Türk Kültürüne Hizmet Ödülü
(Kayseri, 2010), Kültür Bakanlığı ve Eskişehir Valiliğince düzenlenen Yunus
Emre – Sevgi Konulu Hikâye yarışmasında ‘Soğuk
Rüya
’ adlı hikâyesiyle birincilik ödülü (Eskişehir, 2011),  ‘Aydınlık
Geceler
’ adlı hikâyeler toplusu ile Türk Lehçeleri arası en iyi hikâye
çevirisi ödülü (Ankara, 2012), Milletlerarası Bahtiyar Vahapzade adına Türk
Dünyâsı Edebiyatına Hizmet ödülü (Azerbaycan, 2012), Evliya Çelebi’nin İzinde
Azerbaycan adlı kitabıyla, Mihail Sinelnikov ile birlikte, Yurtdışında Azerbaycan’ı
en iyi tanıtan eser ödülü (Bakü, 2013), Soğuk Rüya adlı kitabıyla, İlesam En
iyi Hikâye ödülü (2013).

Telif Eserleri: *Çiğdemleri
Solan Bozkır
:
(2009 – 2013, 7 baskı), *Soğuk Rüya
(2012- 2015, 5 baskı), *Evliya Çelebi’nin
İzinde Azerbaycan
(2012), *Anamın
Saatleri
(Azerbaycan Türkçesiyle, Bakü, 2012), Sovık Tuş (Özbek Türkçesiyle, Taşkent, 2015).

Türk Lehçelerinden Çevirdiği Eserleri: *Bir Cimrinin Hikâyesi-Komedyalar (Mirze Feteli
Ahundov’dan, Bakü, 2012), *Difai Fedâileri
(Sabir Rüstemhanlı’dan, 2014), *Komutanın
Maymunu
(Ejder Ol’dan, 2011), *Ölümle
Oyun
  (Ejder Ol’dan, 2014), *Yaşanmış Olaylar Canlı Latifelerle
Azerbaycan Fıkraları
(Ejder Ol’dan, 2014), *Gurbet Türküleri (Baloğlan Celil İdrisî’den, Kayseri, 2013), *Dostlarım Bana da Bahar Gönderin (Afak
Şıhlı’dan, Kayseri, 2013), *Sana
İnanıyorum
(Varis Yolcuyev’den, 2013), *77.
Gün
(Varis Yolcuyev’den, 2013), *Son
Mektup
(Varis Yolcuyev’den, 2014), *Beyaz
Kürk
(Aysel Alizade’den, 2012), *Erkekler
(Aysel Alizade’den, 2014), *Karabağ
Öyküleri
(Günel Anarkızı’dan, Ömer Küçükmehmetoğlu ile birlikte, 2013), *Büyük Bozkırın Hikâyeleri (Berik
Şahanov’dan, Kazakçadan, Ömer Küçükmehmetoğlu’yla birlikte, Kayseri, 2013), *Alagözlüm (Nigar Refibeyli, Canan Avşar
ile birlikte, 2013), *Çaresiz Yolcu
(Novruz Necefoğlu’dan, 2012), *Bembeyaz
Geçitte
(Novruz Necefoğlu’dan, 2015), *Unuttuğun
Yerdeyim
(Memmed İsmayıl’dan, *Seçilmiş
Şiirler
, 2012), *Aydınlık Geceler
(Elçin Efendiyev’den, 2011), *Gecenin
Suskun Nağmesi
(Resul Rıza’dan, 2010), *Kerem
Gibi
: Nâzım Hikmet (Anar’dan, 2010), *Sılaya
Dönüş
(Elçin Hüseynbeyli’den, Ömer Küçükmehmetoğlu’yla birlikte, 2009),
Kara (b)ağlayan Hikâyeler (Eyvaz Zeynalov’dan, Ömer Küçükmehmetoğlu’yla  birlikte, 2009), *Balerin (Pervin Nuraliyeva’dan, 2014), *Hayat Pınarı (Ebu Sufyan’dan, Rusçadan, Abuzer Bağırov ile
birlikte, 2014), *Hazana Övgü (Hamlet
İsahanlı’dan, 2013), *Karabağ Hikâyeleri
Antolojisi
(Ganire Paşayeva ile birlikte, 2015), *Benim Dertlerimin Ayakları Var (Musa Yakub, 2015), *Beyaz Deve (Sabit Dosanov’dan,
Kazakçadan Elxan Zal ile birlikte, 2015), *Özlem
Kuşları
(Öktemay Haldarova’den, Özbekçeden, Kayseri 2016), *Kabil’den Bakü’ye Sevgi Metamorfozu (Dilgam
Ahmed’den, 2014), *Ermenilerin
Psikolojisi
(Eldeniz Elgün’den, 2015).                                               
                                                                                                                                                                                                               

Kurucu Değerlere Dönmek

0

(Yazarımız Levent
Ünsal’ın sitemizde Temmuz ayı başında 3 bölüm halinde yayınlanan “H.D.P.
Hakkında Her Şey ve Sn. Akşener’e Mektubumdur” yazıları Cumhuriyet
Gazetesi’nden gelen taleple 19 Temmuz 2022 günü ‘Olaylar Ve Görüşler’ sütununda
özet olarak yayınlanmıştır. Özetlemede bütüne yönelik anlam kaybı olmaması için
Yazar tarafından küçük düzeltmeler/ilaveler yapılmıştır.)

 

Türkiye Cumhuriyeti, Gazi
Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin, büyük bir zaferle
taçlandırdıkları, dünyanın ilk antiemperyalist savaşının ve devamında
Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin eseridir.

 

Aydınlık Bir Kale

Devletimiz, ulus
birliğimizdeki tüm halkların güven içinde yaşayabileceği, neslini ve üretici
güçlerini geliştirebileceği, bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte
demokratik bir cumhuriyet mücadelesi verebileceği, temelleri aydınlık bir kale
idi. Kürt etnik kimlikli halkımız, çok doğal bir siyasi tercihle, Güneydoğu’da
ABD sömürgesi, despotik bir devlet yerine yüz elli yıllık parlamenter deneyimi
olan, modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmiş olan Türkiye Cumhuriyeti
ulus birliğini, güvenli bir kale, bir vatan olarak seçmiş idi. Bu seçime hiçbir
kimsenin diyeceği bir şey olamaz.

Bu açıdan, üye-militan
tabanı itibarıyla, HDP’ye, sadece, etnik ayrılıkçı Kürtlerin partisi
diyebiliriz. Asla tüm Kürt etnik kimlikli nüfusun partisi diyemeyiz. Bu;
sadece, HDP’nin, sosyoloji bilimine ters, bir algı yaratma önermesidir. İşte
PKK, bu tersliği lehine çevirme çabasıyla, “Yıkılsın bu kale” deyip saldırıya
geçti.

 

Yıkıcı Talep

Türkiye’mizde bir Kürt
milli sorunu yoktu. Çünkü Kürt yoğunluklu coğrafyaya, milli ekonomik bir
ayrımcılık yapılmıyordu. Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da
birçok ilimiz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok ilimizden milli gelirden
aldığı pay olarak her zaman daha geri kalıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti
kimliğimizde, etnik kökenimizin ne olduğu yazmaz. Bu, tüm yurttaşlarımızın en
ideal eşitliğidir. Kürt etnik milliyetçilerinin, “eşit yurttaşlık” ve anayasada
ulusun diğer etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, ulus
devletin, etnik kimlik öznesinden bağımsız olarak tarihin biçimlendirdiği
nesnel yapısını yıkacak bir taleptir ve bu gerçekleşirse ulus devletimiz,
nerede duracağı bilinmeyen bir parçalanmaya doğru sürüklenecektir.

 

Milli Kurtuluş

İstanbul Belediye
Başkanlığı seçimlerini CHP’ye HDP kazandırdı iddiası, mantıktan yoksun bir
şehir efsanesidir. İptal edilen ilk seçimde, 16 bin oy farkındaki HDP katkısı
ne kadarsa, ikinci seçimdeki 800 bin oy farkına katkısı da o kadardır. Zafer;
seçimin iptali nedeniyle tepesi atan ve CHP’nin nihayet kazanabileceğini görüp
coşup sandıklara koşan, tüm İstanbul halkınındır.

CHP; büyük Atamızın,
sıfırdan, güçlü, modern bir ülke yaratan, kamucu ekonomik modeline bakarak
“kalkınma modeli” üretmelidir. Ham malzeme, tohum, toprak, su ile tekniği ve
emeği, yurt sathında buluşturacağı bu planı halka anlatmalıdır. Kurucu
değerlere döndüğünde, “Yeni CHP’ye asla oy vermem” diyen, yüzde 7.5 oranında,
kendi seçmeninin oyunu daha alır ve İYİ Parti ile birlikte iktidar olur.

Bu bir milli kurtuluş
çözümü olacaktır ve bu çözümde HDP’ye yer olamaz.

Bahçeli’nin Erdoğan Aşkı

MHP
Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan arasındaki ilişkinin bu boyuta geleceğini rüyamda görsem
inanmazdım.

“Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı tanıyınız, anlayınız, anlatınız.”

Devlet Bahçeli’nin “tüm
duygularından ve iradesinden sıyrılıp, varlığını/ benliğini Erdoğan’ın
manevi şahsiyetinde yok etme
mertebesine” eriştiğini gösteren bu sözlerini
işiteceğimi ise hayal bile edemezdim.

Bu sözler
bir siyasi parti genel başkanının ülkeyi yönetme iddiasında olmadığının
ifadesi. Partisinin de bir siyasi parti olmaktan çıkıp iktidar
yandaşı bir dernek konumuna geldiğini
gösteriyor.

Yıllarca
“devletin başına Devlet gelecek” sloganı ile coşturulan ülkücü-
milliyetçi kitlelere yeni hedef gösterilmiş oldu: “Devletin başından Erdoğan
gitmeyecek, biz de O’nun yandaşı olarak kalacağız”
mesajı verildi.

Bir siyasi partinin kendi varlığını sonlandırıp, başka parti bünyesine
iltihak etmesinin yolu bellidir.
Parti kapatılır veya partiden istifa edilir ve diğer partiye
katılırsınız. Numan Kurtulmuş’un Has Parti macerasından sonra kapağı AKP’ye
atması gibi.

Ama MHP
ve Bahçeli örneği daha önce hiç yaşanmadı.
Beden Balgat’ta, MHP Genel
Merkezinde, fakat aklı, iradesi ve gönlü Erdoğan’a tabi.

****************************

Aşk Öncesi Nefret Dönemi

Adeta “fenafil
Erdoğan”
diyebileceğimiz yani varlığını Erdoğan’ın manevi şahsiyetinde
yok etme
mertebesine gelmeden neler yaşanmamıştı ki?

AKP ve MHP genel başkanlarının daha önceleri bizlere birbirlerini tanıtmak için söylediklerinin
hepsini yazsam yerim yetmez, içim kaldırmaz.

Şunlar
Bahçeli’nin Erdoğan’a söylediklerinden bazıları:

“Be
hey densiz, be hey kanun tanımaz, ahlak bilmez.” “Erdoğan, sen nasıl bir
Müslümansın? Hadi Cumhurbaşkanı olmanı geçtik de, nasıl bir insansın?”

“Erdoğan israf, itham, inkâr ve iftiradır. Yine
zırvalamış, hezeyana batmış, zıvanadan çıkmıştır. Erdoğan aklıyla arasını
açmış, klinik bir vaka haline gelmiştir.” “Besmeleyle soygun yapıp şükrederek
haram havuzunda ıslandılar.”

Erdoğan’ın Bahçeli’ye ettiği sözler de en az bunlar kadar ağır: “Zürriyetsiz; Aile nedir, çoluk çocuk nedir
bilmez” “Ağzından salyalar akıyor; İnsanlıktan nasibini almamış birisin.” “Ülkücüler
Fatiha’yı bile bilmezler.”
“Biz
Türk milliyetçiliğini de ayaklarımızın altına
alıyoruz.”

Bahçeli’nin
tanıyın” dediği Erdoğan buysa Ülkücüler/ Türk Milliyetçileri bu Erdoğan’ı
iyi tanıyorlar, tanıtıyorlar. Ama Bahçeli’yi yeni tanımaya başlıyorlar.

Belki
de Bahçeli “eski defterleri karıştırmayalım” derken, “bu sözleri ve AKP’nin
terör örgütlerine verdiği tavizleri unutalım” demek istedi. Oysaki bunları
unutarak Erdoğan’ı tanıyamazsınız.

****************************

Bahçeli’den Özür Dilemiştim

2013
yılında ülkenin bir bölümünde devlet hâkimiyeti terör örgütüne devredilmişti.
“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazıları ve Türk Bayrakları indirilmiş, yerlerine PKK
paçavraları konulmuştu. Türk kimliğimiz artık övünülecek değil, özür dilenecek
bir hale getirilmişti. Teröristbaşı ülkenin en önemli siyasi aktörlerinden biri
yapılmıştı. FETÖ devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmişti.

Bölücülüğe karşı bir bütün olarak dikilebilecek Meclis’teki tek parti
MHP idi. Ama O’nun da sesi çıkmıyordu. Bahçeli’yi “etkili bir muhalefet
yapamadığı için” suçluyorduk.

O
sırada “Alo Fatih” diye tarihe geçen bir olay ortaya çıkınca MHP
Genel Başkanı Devlet Bahçeli’
nin etkisiz muhalefeti için önemli bir mazeretinin
olduğunu düşündük.

O
dönemde basın, yandaş medya, Cemaat medyası ve ana akım medya diye üç
büyük grup halinde idi. (Sonraki yıllarda bu üç grup da yandaş hale getirildi.
Karşısında birkaç TV kanalı ve gazeteden oluşan muhalif medya kaldı.)

O
yıllarda MHP liderinin bir cümlesini altyazı olarak yayımlayan Habertürk
TV’ye, Tayyip Erdoğan’ın bizzat telefonla müdahale ederek yayından kaldırttığı

ortaya çıktı. Başbakan Erdoğan, Bahçeli’nin TV’lerde bırakın konuşmasına,
altyazı ile bir cümlesinin verilmesine bile tahammül edememişti.

14.07.2013’te
MHP lideri Bahçeli’nin basın toplantısını veren Habertürk TV’nin yöneticisi
Fatih Saraç’ı bizzat Başbakan Erdoğan’ın telefonla aradığı ve yayını
kestirdiğini
gösteren tape ortaya çıktı.

“Gücü
özgürlüğünde” denilen medyanın Başbakan’ın kuklası olduğunu, tarafsız ve
bağımsız zannettiğimiz medya yönetici ve yazarlarının Tayyip Erdoğan’ın sesi ve
suç ortağı olduğunu, ses kayıtlarından işiterek öğrendik.

Bu
şartlarda etkili muhalefet yapılması mümkün değildi. Bu yüzden Devlet
Bahçeli’yi haksız yere suçladığımız kanaatine vardım. Ve 10 Şubat 2014’te “Devlet
Bahçeli’den Özür Diliyorum”
başlıklı bir yazı yazdım.

Şimdi kendime
soruyorum, Bahçeli bu özrü hak ediyor muydu?

****************************

Devlet Bahçeli’nin Misyonu Ne?

Son
derece iyi niyetle yaptığım bir yorumla Devlet Bahçeli’nin o zamanki mazeretini
haklı bulmuş olmakla acaba yanlış mı yaptım? Yani “yeterince medyada sesini
duyuramadığı için muhalefet yapamıyor”
gerekçesi doğru değil miydi?

Sonraki
yıllarda, Devlet Bahçeli Erdoğan’ı tek
adamlığa götüren Anayasa değişikliğinin mimarı oldu
. Erdoğan ile kanka olduktan
sonra Ahmet Türk’ün uyduruk bir
sağlık gerekçesiyle hapisten çıkmasını
sağladı.
Aynı yıl “hasta” Ahmet Türk HDP’den Mardin Büyükşehir Belediye
Başkanı oldu. A. Öcalan’a İmralı’dan
mesaj gönderttirilerek seçimlere müdahale ettirilmesine ses çıkarmadı. Osman Öcalan’ın TRT’ye çıkarılmasını eleştirmedi.
Suriyeli ve Afgan göçleriyle
demografik yapımızın bozulmasına seyirci kaldı.

Acaba Bahçeli’nin
bilmediğimiz bir hedefi veya görevi vardı da onu mu yapıyordu?

Devlet
Bahçeli Çözüm Sürecinde ve AKP’nin Irak, Suriye, Ege adalarında
yürüttüğü başarısız dış politikasında da hep ülkücülerin
gazını alma görevini
mi yerine getiriyordu?

Şimdi Bahçeli
Erdoğan’a, MHP AKP’ye adeta eklemlendi.
AKP’liler bile Erdoğan’ın yanlışlarını,
MHP’liler kadar savunamıyorlar.

MHP yönetiminin muhalefet
görevi yapmak, iktidar olmak ve ülkeyi yönetmek gibi bir hedefi yok. Acaba
görevlerinin tamamlandığını mı düşünüyor?

Ve Başbuğ
Alparslan Türkeş’in partisini
iktidar partisine stepne yapmak yetmedi ve şimdi
de MHP’nin kapısına kilit vurmak için şartları mı hazırlıyor?

Türkiye Filistin Olmasın

0

Filistin’de
1897 yılında doğan bir bebek 1947 Yılında eğer hayatta ise veya göç etmediyse
50 yaşında İsrail vatandaşı olmuştu. 1 milyon  Filistinlinin Siyonist
terörizmi sonucu 800 bini 1947’ye kadar göç etmişti[1].
Emperyalistler Osmanlı’ya sürekli baskı yaparak Yahudi ve yabancı nüfusunu
Filistin’de artırdılar. I. Dünya savaşında Osmanlı’ya karşı Arapların önemli
bir kısmı ve Yahudiler İngilizlere yardım ettiler. II. Dünya savaşından sonra
ise  Siyonistler emellerine yani devletlerine kavuştular. 

2022 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss “Kaçak
Göçmenleri Türkiye’ye Gönderme” planlarından bahsediyor, Avrupa Birliği,
Suriyeli sığınmacıları geri gönderemezsiniz diyorsa tarih tekerrür ediyor
demektir.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı
dünyanın dört bir köşesinden gelen her insana verilebiliyorsa Türkiye
Filistin’in düştüğü trajediye sürükleniyor demektir.   Filistin’de
İsrail’in kuruluşu toprak satışı ve Osmanlı ve daha sonra İngiliz Mandası
vatandaşlığı alması ile başlamıştır. Osmanlı döneminin güçlü devletleri olan
İtalya, Almanya, Fransa, Avusturya, Rusya ve İngiltere Musevilerin Filistin’e
iskânı konusunda hemfikirdiler ve her türlü yolla bu projeyi desteklemekten
geri durmuyorlardı. Filistin’de Arapların bir kısmının topraklarını
Siyonistlere satması ise işin diğer bir acı yönüdür. İlk ayrılıkçı Arap
hareketini örgütleyen Cezayirli Emir Abdülkadir’in ölümünden sonra oğulları
Rothschild (Rotşildlerin) ailesi ile ilişkiye geçmişler ve Filistin’de
kendilerine muhacir oldukları için tahsis edilen Akka sancağı Taberiye
Kazasındaki dört köyü gasp ederek Siyonist Rothschild ailesi vekillerine
satmışlardır[2]. Bu gibi
örnekler BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi) ve BEO (Babıali Evrak Odası)
kayıtlarında mevcuttur.  

Osmanlı
Belgelerinde o döneme ait suiistimal olayları da yazmaktadır. Üstelik hem
Osmanlı Belgelerinde hem de Rotşild ailesi ve benzeri Siyonistlerin
temsilcilerinin kimlere rüşvet verdiğine dair kayıtlar da mevcuttur. Osmanlı
yönetiminin acziyeti ise ayrı bir gerçektir. Merkezin çevreyi kontrol edememesi
ile birlikte dış borçlar ve Duyun-u Umumiye[3]’de
dış politikayı şekillendirmiş ve yönlendirmiştir. Basını o dönemde daha çok
Avrupa basınından takip etmek mümkündür. Onların tutumu da Siyonizm’in
lehinedir. Aydınların ve vatanperver Subayların tavırları ile ilgili birçok
belge de mevcuttur. Örneğin Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Suriye’de(Şam) görev
yaptığı sırada (1905) rüşvet almaya tenezzül etmeye çalışan bir subayı uyarması
hafızalardadır. Mustafa Kemal Diyor ki: “Bugünün adamı mı olmak istiyorsun,
yoksa yarının mı?” Subay: “Elbette Yarının” Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal: “Öyle
ise elbette pay alamazsın[4]”.

Filistin’in
Yahudileştirilmesi açısından  BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), Dâhiliye,
Hariciye ve Yıldız evrakları yeterince aydınlatıcıdır. Rothschildlerin
(Rotşildlerin) arazi satın alıp fakir Yahudiler dağıtması ve Avrupa ve
Rusya’nın göçü hızlandırması ile İsrail devleti doğmuştur.  Musevi göçmenlerin Filistin’e iskânında
izlenen yöntem şunlar vurmuştur: yabancılara arazi satışları uluslararası
anlaşmalarda ihlal edilerek siyasi amaçlarla hareket eden Yahudi şahıs ve
kuruluşların eline geçmiştir. 1882 yılından başlayıp 1903 yılına kadar
devam eden birinci göç dalgası ile 1904-1914 yılları arasında ise İkinci büyük
göç dalgası başlamıştır. Baron Rothschild Uluslararası gücünü ve Osmanlı’ya
vermiş olduğu borçları da kullanarak Musevi varlığını Filistin topraklarında
artırmıştır. Kırım Harbi’nde Osmanlı Devleti’ne yüklü miktarda borç veren Rothschild
Ailesi o borçların faizi ile İsrail devletini adım adım inşa etmiştir.
Filistin’deki Miri ya da vakıf arazilerini de usulsüz bir şekilde yerleşime açılmak
üzere almışlardır. Hatta sahte vekaletnameler düzenlenerek yerli köylü ve
çiftçiler yüzlerce yıldır yaşadıkları yerlerden çıkarılmıştır. Rüşvet ve santaj
çekinmeden uygulanmıştır. Köylülerin Ziraat Bankası’na olan borçlarına karşı
teminat gösterdikleri arazilerde yine icra yoluyla bu Musevilere satılmıştır.
Yerliler Musevilerin ırgatı durumuna düşmüşlerdir. Kayıt dışı Musevilerin
sayısı ise asla kontrol edilememiştir. Musevi kolonileri zamanla Kasaba
oluşturmuşlardır. Yerli halka karşı baskı, tehdit ve gasp yöntemi de Filistin’e
uygulanan yöntemlerdendir. Müstear isimlerle arazi satın alma, sahte belgelerle
satış, dağılmış arazilerin işgali, fahiş fiatla satın alma ve Rothschildlere tanınan
ayrıcalıklar gibi birçok hatalı uygulama İsrail devletinin yolunu açmıştır[5]. I.
Dünya Savaşı sırasında ise İngilizler tarafından Şerif Hüseyin’e vaat edilen
Arap krallığı Osmanlı’nın arkadan vurulmasına neden olmuş Filistin
topraklarının İngiliz mandasına dönüşmesinin yolunu açmıştır. Şerif Hüseyin ile
aralarında yaptıkları anlaşma ile İngiltere Arap İslam hilafetini
onaylanacaktır. Bütün Arap ülkelerindeki ekonomik teşebbüslerde İngiltere’ye
tercih hakkı tanınanacaktır (yani kapitülasyonlar verilecektir). İngiltere ile
Şerif Hüseyin’in başında olacağı Arap Devleti veya İmparatorluğu arasında 15
yıl süreli bir ittifak imzalanacaktır. Osmanlı Devleti Ortadoğu’dan tasfiye
edilirken İngiltere ve Fransa birlikte 16 Mayıs 1916’da Sykes-Picot
Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma ile Beyrut dâhil Rakka’dan itibaren kuzeye
doğru Suriye’nin bütün kıyı bölgeleri ile Adana ve Mersin bölgelerin Fransa’ya,
Bağdat Basra arasındaki Dicle Fırat bölgesi de İngiltere’ye veriliyordu.
Filistin konusu açık bırakılmıştı. İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e oynadığı oyun
bu kadarla kalmamıştı. Filistin’i bağımsız Arap krallığı’na bırakmadığı gibi
burada Yahudilere bir yurt edinmeyi vaat eden Balfour Deklerasyonu’nu kaleme
aldı. Bu sırada gençliğinden beri Siyonizm hareketi ile ilgilenen Weizmann
İngiltere hükümetine verdikleri ilk Muhtara da Filistin’de “bir yurt” değil
Filistin’in “Yahudi Yurdu” olarak kabul edilmesini Filistin’e özerklik
verilmesini ve Filistin’e Yahudi göçlerinin serbest bırakılmasını istediler.
Lakin Şerif Hüseyin ve oğullarının Yahudiler ve İngilizlerle dostlukları o
kadar ileriye gitmişti ki Hüseyin’in oğlu Emir Faysal dünya Siyonist
teşkilatına 3 Mart 1919 tarihli yazdığı mektupta şu ifadeleri kullanıyordu:
“Biz Araplarla Yahudilerin ırk bakımından yeğen olduklarına inanıyoruz. Biz
Araplar bilhassa içimizde aydın olanlar Siyonist hareketine derin bir sempati
ile bakıyoruz. Biz Yahudilere yurtlarına hoş geldiler diyoruz. Hareketinizin
liderleri ve bilhassa doktor Uzman ile yakın münasebet içinde olmuştuk ve
olmaya da devam ediyoruz. Doktor Weizmann davamıza çok yardım etti ve ümit
ederim Araplarda yakında onun bu nazik davranışına mukabele etme durumunda
olurlar. Her iki hareketimiz birbirini tamamlamaktadır. Yahudi hareketi millî
bir harekettir ve emperyalist değildir bizim hareketimiz de millîdir ve
emperyalist de değildir ve Suriye’de her ikimize de yer vardır iki hareketimiz
den hiçbiri diğeri olmadan gerçek başarıya ulaşamaz[6]”.

Türkiye’de
de kozmopolit bir Emevî Devleti yahut İsrail vilayeti oluşturulmak
istenmektedir. Tabi bütün bu olanlara zemin hazırlayanlar ve emperyalistlere
cesaret verenlerin Türkiye’de kimler olduğu anlaşılmalıdır. Türk kimliği
Türkiye Cumhuriyetinde yaşayacaksa geleceğimize sahip çıkılmalıdır. Geleceğe
bugünden sahip çıkılabilir. Yapılması gereken ilmin ve belgelerin ışığında Türk
milletini aydınlatmak ve bilgilendirmektir. Gelecek nesiller bizden bunu
beklemektedir. Aksi halde bugün doğan bir Türk çocuğu 50 yaşında bambaşka bir
kimliğe mahkûm edilecektir.

En
ufak bir Türklük kaygısı olmayanların bu sözleri idrak etmesi mümkün değildir.
Sözümüz Türklüğü atalarından miras alıp gelecek kuşaklara devretmek
isteyenleredir. Türkiye’yi şehir devletlerine bölmek isteyenler hatta
emperyalistlerin amaçlarına terk etmek isteyenlere sözümüz yoktur. Bunlara
karşı sadece aklımız,  yüreğimiz ve mücadele azmimiz vardır. “Dost ve
düşman bilmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti ilelebet Türk kalacaktır”.

 



[1] Ömer Rıza Doğrul, İsrail:
Tedhiş, istilâ ve Harp Kaynağı, Yeni Zamanlar yayınları, İstanbul, 2004, s.
108.

[2] Mustafa Balcıoğlu, Sezai
Balcı, Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu,
Erguvani Yayınları, 2018, Ankara, s. 290, 314.

[3] Düyun-u Umumiye (Düyun-u
Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi), 1881-1923 yılları
arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun iç ve dış borçlarını denetleyen bir
kurumdur. Lozan’da büyük tartışmalara neden olmuştur. Cumhuriyet kurulduktan
sonra borçları ödemesine devam edilmiş ve borçlar kapatılmıştır.

[4] Ali Güler, Atatürk ve
Beytülmal, halk Kitabevi, İstanbul, 2016, s. 30.

[5] Ömer Tellioğlu, Filistin’e
Musevi Göçü ve Siyonizm (1880-1914), Kitabevi, İstanbul, 2018, ss. 120-140.

[6] Fahir Armaoğlu, Filistin
Meselesi ve Arap İsrail savaşları, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1991,
ss.  31-34.

20 Temmuz 1974 Kıbrıs Destanı…

     Destan; milletlerin yaşadıkları tarihî
olayların efsanevî ve mitolojik unsurlarla yoğrularak oluşturduğu millî
karakter taşıyan uzun manzum eserlerdir.

     Türk
milletinin 4000 yıllık tarihine damgasını vurmuş nice destanlar vardır.
Böylesine güçlü bir tarihi özgeçmişe sahip Türk’ün, yakın tarihimize damgasını
vurmuş öylesine önemli, öylesine çarpıcı bir destanı vardır ki, bu destanın
adı:

     Kıbrıs Destanıdır.

     Kıbrıs Destanı tarih sayfalarına mitolojik
olaylarla değil ama adada yaşayan Türklerin ve Mehmetçiklerin yarattığı unutulmaz
efsanevi kahramanlıklarının çarpıcı gerçekleriyle yazılmıştır.

    Çünkü
Kıbrıs adası Türk Milletine atalarından yadigâr vatan toprağıdır. Bu vatan
toprağında yaşayan bir avuç soydaşımız şehitlerimizin aziz kanlarıyla sulayarak
vatan bellediği bu toprakların yüzyıllardan beri sahipliğini yaparken, adada
yaşayan Rumların 1963 yılında Kıbrıs Türkünün yaşadığı bu toprakları ele
geçirmek istemesiyle Kıbrıs Destanının gerçekleri tarihin unutmaz hafızasına
kaydedilmeye başlamıştır.

      Kıbrıs Destanının anlatımına geçmeden önce bu
destanı yaratan olaylara tarafsız bir gözle bakmak gerekir.

      Bir
düşünün bakalım; 307 yıl boyunca atalarınızın vatan belleyerek size emanet
ettiği topraklarınız, eviniz, malınız bir gece hiçbir neden yokken komşumuz
diye bildiğiniz, yan yana yaşadığınız Rumlar tarafından elinizden çeke, çeke
alınmak isteniyor. Bu haksızlığa direniyorsunuz ama ne çare? Bu defa canınıza,
namusunuza tasallut ediliyor, sadece Türk oldukları için binlerce insanınız
topluca katlediliyor.

     İşte
Kıbrıs Türk’ünün o acılı yılları böyle başlamış; Kıbrıs Destanının sayfaları vatan
toprağını, malını, namusunu, canını savunmak isteyen bu insanların nice
kahramanlıkları ile yazılmıştır

    50’li
yıllardan, 20 Temmuz 1974 Cumartesi sabahına kadar çeyrek asır boyunca ada
topraklarının her karışında bu destanı tarihe yazanların alın teri, can ve kan
bedeli vardır.

    Kıbrıs Türkleri, bu yıllar boyunca hayatlarını
seve, seve feda etmişler ama vatan topraklarından bir karışını dahi Rumlara
teslim etmemişlerdir.

    En
nihayetinde bağrından çıktıkları ana vatan Türkiye, Türkiye’nin can insanları
Kıbrıs Türk’ünün imdadına yetişmiş; yıllar boyunca Rumlara kahramanca direnen,
Toros’un özgür dağlarına bakarak, hasretle Mehmetçiği bekleyen gözler; 20 Temmuz
1974 sabahı muradına ermiş, Mücahitle Mehmetçik o Cumartesi sabahı, asla geçilemez
denilen Beşparmak dağlarının geçilmesiyle sarmaş dolaş olmuştur.

   Şimdi
biz susalım Kıbrıs Destanı konuşsun:

   ‘’O cumartesi sabahı adanın semalarında
görülen çelik kanatlı, ay yıldızlı kartallarla geldi Mehmetçikler. Korkusuzca
atladılar yanıp tutuşan ovalara, her biri ‘’kelime-i şehadeti’’ mırıldanırken,
yüreklerinde sadece onlara verilen görevleri yerine getireceklerinin yemini
vardı.

     O
Cumartesi sabahı, Pladini sahillerine de ayakbastı Mehmetçikler, korkusuzca
düşmanın üstüne, üstüne gittiler. Şehit düştüler, Gazi oldular ama
komutanlarının verdiği her emri eksiz yerine getirdiler.

    O Cumartesi sabahı, Mehmetçiğine kavuşan
Mücahitleriyle, Mücahideleriyle Kıbrıs Türkleri düğüne gider gibiydiler.
Ellerinde silah, yüreklerinde vatan aşkıyla düşmanın üstüne yürüdüler.

     Hiç unutulur mu? Daha 15 yaşındaki küçücük bir
mücahidin Boğaz üçgenindeki cephaneliğimize yaklaşan alevleri söndürebilmek
adına traktörüyle birlikte cephaneliğin çevresinde hendek açarken Rum topçusu
tarafından vurulduğu; canını seve, seve feda ettiği…

     Hiç unutulur mu? Lefkoşa surları içindeki
yiğitler burcunda mevzilenmiş bir avuç mücahidin, burcu ele geçirerek, Lefkoşa
Türk kesimine girmek isteyen yüzlerce Rum askerine kahramanca karşı koyuşu…

     Hiç unutulur mu? Şırnaklı Er Salih Kabul ’ün
savaşın ilk saatlerinde düşmanın attığı bir grup havan mermisi arasında
kaybolup, toz toprak yatıştığında ayakları dizinden kopmuş bir halde mermilerin
kazdığı çukurda yatarken, yanına koşan Bölük Komutanına, Taburun Doktoruna:
‘’Neden telaş ediyonuz gomutanım? Anamız bizleri bugünler için doğurmadı mı?’’
dediği…

      Hiç
unutulur mu? Tıpkı Çanakkale’de efsaneleşen Seyit Onbaşı’nın kavradığı top
mermisi gibi; uçaksavar ağır makinalı tüfek manga komutanı Karslı Kemal çavuşun
makinalı tüfeğini sırtlayıp, her birisi 250 adetlik 12,7 mm’lik mermi
şeritlerini de bedenine dolayarak neredeyse kendi ağırlığının üç katı bir yükle
taarruza katıldığı…

      Hiç unutulur mu? 14 Ağustos 1974 sabahı Mehmetçikleriyle
birlikte Miamilya köyüne taarruz ederken Rumların döşediği mayın tarlasından
geçit açmak için kasaturasıyla toprağı şişleyen Bölük Komutanı Üsteğmen Atilla
Çilingir’in yanına koşarak gelen; ‘’Aman komutanım siz daha çok gençsiniz, size
bir şey olursa bu birlik komutansız kalır. Bırakın bu geçidi ben açayım’’ diyen
50 yaşındaki Mücahit Hüseyin dayının fedakârlığı…

     Hiç unutulur mu? 14 Ağustos 1974 akşamı ele
geçirilen Rum köyü Miamilya da (Yeni adı, Haspolat) ele geçirilen Rum esirleri
arasında bulunan hamile Rum kadınlarıyla, küçücük bebekli annelerle, eli
bastonlu yaşlı Rumlarla kendi aşını, suyunu paylaşan; bölgeyi ele geçiren bölük
komutanına (Üsteğmen Atilla Çilingir’e): ‘’Komutanım bu emzikli bebelere,
hamile annelere yakın çiftlikten süt sağıp getireyim mi?’’ Diyen o yüce yürekli
Mehmetçik…’’

    Bu destan, Türk’ü vatan sevdasıyla sınayan
düşmanına verilmiş en çarpıcı cevaptır. Bu cevabın içinde asırlar boyunca
vatanı dara düştüğünde, vatanına yan gözle bakıldığında, vatan toprakları
alınmak istendiğinde Türk insanının neler yapabileceğini anlatan nice
kahramanlıklar yer almaktadır.

    Yukarıda tırnak içinde kısa, kısa anlattığım
gerçeklere tanıklık eden gözlerim, beynim, vicdanım bu unutulmaz olayların her
birisini yaratanlara minnet borçludur. Çünkü onlar atalarından emanet vatan
topraklarını hayatları pahasına düşmana teslim etmemişlerdir.

    Ve
hala ‘’O Gazi Topraklarda’’ dalgalanan ay yıldızlı bayraklarımızla çevrelenen
hudut boylarında kahraman şehitlerimizin gölgesi bulunmakta, edilen şu yemin
duyulmaktadır:

   ‘’Asil Türk Milletinin namus ve şerefini, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
bölünmez bütünlüğünü, yavru vatan kuzey Kıbrıs’ta sorumluluğuma verilmiş bölgeyi korumakla görevli
gözetleyiciyim. Gözüm sorumluluk bölgemde, kulağım komutanda. Vatan ve Millet
uğruna, seve seve can vermeye hazırım komutanım!”

15 Temmuz 2016’nın Öğrettikleri

            15
Temmuz “bir halkın” direnişiymiş… O “bir halk”a neredeyse utanmadan kalabalık
diyenlerimiz de olabilir. “Milletleşme, Millet, Halk ve Kalabalık” maddelerini
bir zahmet gerekli kaynaklardan faydalanarak öğrenebilsek. Bu kavramları
kullananların tabii ki o şanlı direnişi küçümsemediklerini biliyoruz. Yanlış
kavramları görmekten de bıktık. 15 Temmuz şanlı direnişi Türk halkının
milletleşme sürecinde epey mesafe alarak Türk Milleti olduğunu
gösterdiği, adeta ispat ettiği somut bir sosyal olaydır. Milli şuurun, etnik ve
mezhep şuurunun üstünde hissedildiği bir gecedir 15 Temmuz. Toplumda
kollektifleşen milli şuur uyanmış, harekete geçmiş, vatanı için vereceği en
kıymetli varlığının canı olduğunu hisseden herkesi sokağa dökmüş, 252 vatan
evladı şehitlik mertebesine ulaşmıştır. Bu diğergamlığın zirvesidir; egoizmin
ve çözülmenin değil. 15 Temmuz’da vatanlarını darbe ve arkasından gelecek
işgalden kurtarmak için her türlü tehlikeyi göze alanlar Türk Milletinin bir sürü,
kalabalık , “bu millet” olmadığını da kanları ile çizdiler.

            Şehitliğe
kararlılıkla ve cesaretle yönelenlerin bir kısmı arabasında “Çırpınırdı
Karadeniz” söylüyor, bir kısmı Bozkurt işareti yapıyor; bır kısmı da işin ciddiyetini
anlayarak Cumhurbaşkanının emrini yerine getiriyordu. Onlar “bir millet” veya
“bu millet” değil; milli şuur ve sağduyu ile hareket eden yüce Türk milletiydi.
Babalarının veya dedelerinin vatan şuuru ile cephedeydiler. 

            Türk
Milleti askeri ve sivili ile babalarından ve dedelerinden kendilerine intikal
eden o haysiyetli tavırla ve ülkenin bölünmezliğini önlemek için ortaya
çıktılar. 15 Temmuz Türk Milletinin askeri ve sivili ile Sevr Antlaşmasını
bir kez daha parçalayıp, sözde dost kılıklı soytarılarının yüzüne fırlattığı
tarihtir.
Bu tarihte olanlar ülkenin nasıl bir anayasaya ihtiyacı olduğunu
da haykırmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Milli Mücadele’nin kurulma ve
gerçekleştirme amaçlarına uygun olarak bir anayasa istediklerini haykırmışlardır.
Türkiye’yi parsellere bölerek küçüklü büyüklü devletçiklikler,  otonom bölgeler yaratma peşinde olan sözde
dostlarımıza da ebedi bir kırmızı kart gösterilmiştir. O asil şehitlerimiz ve
gazilerimiz aslında demokratikleşme örtüsü altındaki çokkültürlülük virüsünün
yayıldığını da fark edenlerdir.

            Sözde
demokrasi, demokrasi diyerek bu kavramı dillerinden düşürmeyen birçok Batılı
ülke ve onların sözde demokrat ve terörist sevici medya kuruluşları çok
enteresandır ama; Türkiye’de işbaşında bir hükümet yokmuş gibi darbeye
sarılmışlar ve alkışlamışlardır. Darbe teşvikçileri, hocaları ve
düzenleyicileri sözde müttefiklerimiz aslında çoğu düşmanımız asker
üniformasını kirleten satılık ve kiralık alçakların başarısını beklemişlerdir.

            15
Temmuz direnişi aslında aydın, yarı aydın, tecrübesiz siyasetçi herkese ders
niteliğindedir. Devlet adamlığı çok ciddi bir iştir; aldatılmışlığı ve
yanılmayı kaldırmaz.  Her türlü tedbir
artık alınmıştır diye beyanda bulunanlar ve geçmişte yanlışlar yapanlar her
halde aldatılmamayı, yanıltılmamayı da bu tedbirlere ilave etmişlerdir.

            Atalarına
layık olup 15 Temmuz’da gereğini yapanlar, her türlü ihanet ve satılmışlığa
karşı biz varız diyebilen o aziz ve yiğit şehitlerimize yüce Allah’tan rahmet
diliyor; gazilerimize saygı duyuyoruz. Onlar Türkiye’nin basit bir Orta Anadolu
devleti yapılmasına da karşı çıkmışlar, milli tarihe önemli bir damga
vurmuşlardır. Türk Milletindeki asil ve vefalı, dayanışmacı tavır, Irak ve
Suriye’nin kuzeyindeki harekatlarda da görülmüş; askere çorap ve atkı örülmüş,
yemek taşınmıştır. Şehitlerimize, gazilerimize ve onları yetiştiren ailelerine
çok şey borçluyuz.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!…

Suriyeliler ve Afganların kıyafetleri hakkında!

İzmit
şehir merkezinde bulunan yürüyüş yolunda, bir bankın üzerine bağdaş kurarak
oturmuş yanında ki ile yüksek ses tonu ile sohbet eden Suriyeli olduğunu tahmin
ettiğim “boydan entarili” yaşlı bir
amca çekti dikkatimi!

Oturuşu
ve kıyafeti ile çok aykırı bir görüntü oluşturuyordu.

Kıyafeti,
saçı ve sakalı ile yaşadığı şehre “ülkeye”
ait olmadığı her halinden belliydi.

Ben
sizden değilim diyordu adeta!

***

Bunları
düşünerek yürürken, biri uyarmalı
diye düşünerek geri döndüm.

Öyle
ya, o biri biz olmazsak kim olacaktı ki!

***

Amca
Merhaba diye, gülümseyerek başladım söze…

Haline
tavrına kıyafetine istemsizce gülümsemiştim, komik gözüküyordu çünkü!

Oturuşun
normal mi diye sorum!

         
Gülümseyerek
yaklaştığım için o da gülümseyerek biz böyle alışmışız dedi.

Kıyafetin
normal mi diye sordum!

         
Bu bizim Milli kıyafetimiz dedi.

Peki
bu gün sizin Milli gününüz mü diye sordum!

         
Şaşırarak,
hayır dedi.

Bizim
ülkemizde dünyanın her yerinden insan yaşıyor, 72 Çeşit Millet!

Herkes
günlük yaşamında kendi ülkesinin kıyafetini giyse, ülkesinde oturduğu gibi
otursa, doğru olur mu?

Misal;
Afrikalı göçmenler önlerine yaprak bağlayarak dolaşsa! Nasıl olur diye pek çok
millet ve
Milli kıyafeti
hakkında örnekleri verdim.

         
Şaşırarak
dinliyordu!

Burası
şehir merkezi, yöresel kıyafet günleri değil! Dedim.

***

Sizinkiler
de Almanya’ya gitmişler dedi!

Sen
hiç Almanya’da yaşarken, zeybek
kıyafeti ile gezen, beline yörük kuşağı bağlayan, Kafkas elbiseli ve ya
Karadeniz yöresine ait kıyafetlerle gezen bir Türk görüp ve ya duydun mu dedim!

         
Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

Yaşı
60 dan fazlaydı, belki yetmişten de!

Bak
amca, zaten varlığınızın uzayan süresi ülkemiz için hem ekonomik hem de sosyal olarak büyük sorun oluşturuyor,

Üstüne
bir de sizin Suriye’de  Afganistan’da
yaşıyormuş gibi davranışlarınız, yaşantı tarzınız, kıyafetlerinizi buraya
taşıma gayretiniz, bu sorunu içinden çıkılmaz bir hale getiriyor,

Siz
Suriye de yaşarken başka ülkelerden sizin isteğiniz dışında gelen göçmenler
sizin burada giyindiğiniz gibi kendi yöresel kıyafetleri ile dolaşsa hoşunuza
gider miydi diyerek,

Böyle
devam ederseniz, sürekli dışlanırsınız diye
nazikçe uyardım.

***

Ülkemizde
yaşayan sadece ev alarak vatandaşlık alan zengin Araplar var onlarda çarşıya da
deve ile mi gelsin, deyince

 

         
Gülümseyerek,
haklısın hiç böyle düşünmemiştim dedi.

 

Bizim
de aykırı davranmamamız lazım deyince ben
de mutlu oldum.

Madem
gitmek istemiyorsunuz, kalmak için gayret etmelisiniz diyerek, selamlayarak yoluma devam ettim.

***

Demem
o ki; Almanya’nın bizden talep ettiği işçiler ülkelerine gelince çabuk uyum
sağlasınlar diye ön kabulden geçen gurbetçi adayları daha Türkiye de iken kurslara
ve eğitimlere tabi tutuldu.

Almanya
ve yaşantıları hakkında bilgiler verildi.

Kendi
ülkelerine giriş yaptıklarında da bu eğitimler bir müddet devam etti.

Hatırlayın
Almanya otobüsünde ki kravatlı fötr
şapkalı Türkleri!

Kaldı
ki Almanlar kuralları olan, disiplinli ve kuralları iktidar değişince
değişmeyen bir ülke ve bizler de göçebe bir kültüre sahip olduğumuz için
gittiğimiz coğrafyalara çabuk adapte olan “diğer
Asyalı milletlere nazaran”
Batı medeniyetine uyum sağlaması daha mümkün bir
milletiz.

***

Birde Arapları düşünün!

Konuşmalarını,
aile yapılarını, üslupları, gırtlak yapılarını, toplu yaşam içerisinde ki
davranışlarını, bedevi kültürünün ve çöl ikliminin onların yaşantısında ki
izlerini!!!

Bizim
vatandaşımız olup ta, yurt dışında büyük şehirlerde uyum sorunu yaşayanların
çoğu da Arapların akraba toplulukları!

Varın
gerisini siz hesap edin!

Herhangi
bir eğitim ve adaptasyon sürecinden geçmeden sınırı aşanın geldiğini de varsayarsak,
bu sorun ülkemizin geleceği için, ekonomik
istikrasızlıktan da, dış güçlerin varlığından da büyük bir sorun!

Ve
maalesef bu sorun çığ gibi büyüyerek geliyor, üstümüze üstümüze!!!

Bakalım
şu meşhur 2023 ve sonrası ülkemiz nelere gebe!

***

Hayırla gelir inşallah.

Selam
ve dua ile.