16.9 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 301

Berlin ve Necid Çöllerindeki Şair

Bir şair düşünün hem 19, hem
20. asrı yaşamış, hem mesleğinde en ilerde, hem üniversitede hoca, hem İstiklal
Savaşı Kahramanı, hem isyanı bastıran bir kanaat önderi, hem TBMM kurucu milletvekili,
hem beklentisiz bir edip; hem çocuklarına merde bile muhtaç olmasın diye bir
doğu, bir batı dilini öğreten muallim; hem dostluğu ve arkadaşlığı örnek bir
yoldaş, hem sivil toplumun kılavuzu, hem yaşamayı değil yaşatmayı gaye edinmiş
bir ruh mimarı; hem taassuba, hem hurafeye ve hem cehalete karşı isyan etmiş
bir alim, hem fedakar ve hem ufuk sahibi bir aydın.

 

Aydınlar Müslüman Esirler
İçin Almanya’da

 

Dr. Ramazan Aydın’ın Türk
Dünyasına yayın yapan Türkmeneli Televizyonunda yönettiği Siyaset Üstü
programına katılmıştım. Arka planı yeterince bilinmeyen Mehmet Akif’i anlattım.
Büyük bir alaka görmüş olmalı ki tekrar yayına soktular. Ayrıca yeni bir
program teklifi daha yaptılar. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy
Almanya ve Suudi Arabistan’a niçin gitmişti? Teşkilat-ı Mahsusa da nedir? Hemen
cevap vermiştim; Mehmet Akif Berlin’e İtilaf Devletleri (Rusya, İngiltere,
Fransa) Ordusundan Almanlara esir düşen Türk ve Müslüman askerleri kurtarmak ve
yardım etmek için gitmişti. Suudi Arabistan’a ise İngilizlerin teşviki ve
tuzaklarıyla isyan eden bazı Arap kabilelerindeki isyanı sonlandırmak üzere
görevlendirilmişti.

Mehmet Akif Kasım sonunda
veya Aralık başında (1914) bugünkü karşılığı Milli İstihbarat Teşkilatı olan
Teşkilat-ı Mahsusa’nın alan görevlisi olarak vazife verdiği Abdülaziz Çaviş,
Abdürreşit İbrahim, Şeyh Salih Et Tunisi, Halim Sabit, Alimcan İdrisi, Halil
Halit, Emir Abdülkadir, Ağaoğlu Ahmet, Mısırlı Dr. Fuat ile tren ile Berlin’e
gitti(*). Bazı isimler daha sonra katılsalar da Berlin’de 18 Mart 1915 gününe
kadar birlikte oldular. Bu isimlerin bazıları Sebilürreşat yazı ailesindendi.
Kalemleri ve fikirleri kadar hitabetleri de dikkat çekecek kadar öndeydi. Berlin’deki
Osmanlı sefiri ise Mahmut Muhtar Paşa idi. O sıralarda Gazeteci Habip Edip
Törehan da Berlin’de bulunuyordu. Mehmet Akif yıllar önce Sebilürreşat
Yazıhanesinde Binbaşı Ömer Lütfi Bey ile tanışıyor. Berlin’de de
karşılaşıyorlar. Ömer Lütfi Bey Akif’e Berlin’de görülecek yerleri tanıtıyor,
Almanların sosyal hayatları hakkında bilgilendiriyor. Mehmet Akif tertemiz
kalbine ve yüksek ruhuna, mesleki ve milli hassasiyetine hayran kaldığı Binbaşı
Ömer Lütfi Bey’e Berlin Hatıraları isimli şiirini ithaf ediyor.

 

Bir Örnek Teşkilat

 

Teşkilat-ı Mahsusa Enver
Paşa’ya bağlıydı. Mümtaz Tarık Bey de Paşa’nın yaveriydi. Teşkilat Başkanı ise
Süleyman Askeri Bey idi, daha sonra Tunuslu Ali Başhampo görevlendirildi. Bugün
Söke’deki mezarı viraneye dönen Eşref Kuşçubaşı ise Ortadoğu ve Afrika’dan
sorumluydu.

Müslüman esirlere vaaz ve
nasihat etmek için Osmanlı uleması ve Müdafa-i Milliyet Cemiyeti Umumi Kâtibi Mehmet
Akif böylesine önemli bir görev almıştı. Berlin’de esir kamplarını gezdi.
Müslüman esirler için bir cami yapıldı(**). Bir gazete çıkarıldı. Mektep
açıldı. Öğretmenler getirildi. Esirler Osmanlı safında yer alıyor, ikaz ve ihya
ediliyordu. Bu konuda Tatar alimler Müstakimof ve İşmuradof’in da olumlu
katkıları yaptı. Bu Almanların İstanbul’a karşı yaptığı bir jest idi esasında.
İlişkileri güçlendirmek istiyorlardı. Berlin için bu konuklar çok önem
taşıyordu. O günlerde Filistin ve Suriye’den sorumlu Britanyalı General
Allenbey de Kudüs’ü işgal ederek dünya barışını sarsmış “Bölge hilalden
kurtuldu, artık Haç geldi” demesi Müslümanlar arasında huzursuzluk meydana getirmişti.

Mehmet Akif Gazetecilerin ve
dostlarının “Almanya’yı nasıl buldunuz?” sorusu üzerine “İşleri bizim dinimize,
dinleri de bizim işimize benziyor” biçiminde cevap veriyor.

 

Bir Hayat Böyle Geçiyor

 

Almanlar her bakımdan
İstanbul ile birlikte görünmek istiyor, İtilaf Devletleri içindeki Müslüman
askerleri saflarına çekmek için Halifeye aşırı sıcak bakıyordu. Almanya’nın
Lavrensi olarak bilinen Max Won Oppenheim İstanbul’a gelerek epeyi süre
kalıyor. Daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa heyetiyle birlikte Ceziretül Araba
gidiyorlar. Burada da Kuşçubaşı Eşref, Mümtaz Tarık Bey, Şeyh Salih Et Tunusi,
Zenci Musa ve Mehmet Akif birlikteler. 4.5 Ay görev yapıyorlar. Ancak Ekim
1915’te dönülüyor.

Mehmet Akif’in Nevzat Ayas’a
verdiği (14 Ağustos 1936) röportajından yeni bilgiler öğreniyoruz. İstiklal
Marşı Şairi 2 sene Rumeli’de kalıyor. Bir o kadar Arnavutluk, Arabistan, Adana
ve Havalisini dolaşıyor, halkla beraber oluyor. Harbi Umumi’de Almanya ve yine
siyasi alan çalışması yapmak üzere Medine ve Necid’e gidiyor. Harb-i Umumiden
önce ise Medine ve Kahire’ye seyahatleri vardır. El Uksur, Şam ve Lübnan’ı da
bunlara ekleyebiliriz.

Necid Seyahatine ise
Teşkilat-ı Mahsusa’nın müşaviri olarak gidiyor. O günlerde Şerif Hüseyin
Osmanlıya isyan ederken, bir başka kabile reisi İbnürreşit ise Osmanlı’ya sadık
kalmıştı. Öte yandan İbn-i Suud ile Şerif Hüseyin de kavgalı. Akif, Reşit Paşa’ya
da güvenemiyor. Yalancı olduğunda kanaat sahibi. Sultan Reşat da heyete Arap
kabile liderlerinin isyanını bastırmak için bunlara hediye edilmek üzere Türk
Heyetine altın, mine işlemeli saat, kılıç, hançer vs veriyor. Ayrıca Osmanlı
Araplara Sürre Alayı ile her yıl 800 altın gönderiyor. Mehmet Akif bu resmi
öyle güzel tarif, ifade ve tahlil ediyor dizelerinde.

 

El Muazzam İstasyonu’ndan
Yükselen Ses

 

Dolayısıyla ilmi ve
medeniyeti her zaman öne çıkaran, İslam hamuru ile yoğrulmuş Akif’in tek bir
dizesi bile millidir. Çölde 18 gün seyahat ediyorlar. El Muazzam İstasyonu’na
varıyorlar. Nabluslu İzzet Efendi tek başına burada görevli. Akif üzülüyor “Bu
ne biçim hükümet ki, sürgün hayatında çalışanlardan sadakat bekleniyor” diye
üzüntüsü belirtiyor.

Çanakkale Destanı’nın
yazıldığı günlerde Akif ve arkadaşları Hicaz’da Medine yolundalar. El Muazzam
Tren İstasyonu Şefi Mısırlı Ahmet ilk haberi alıyor. Ancak müjdeyi Enver Paşa veriyor
”Çanakkale’de muzaffer olduk”.

Akif, zenci Musa’ya ezan
okumasını, kamet getirmesini söylüyor. Hep birlikte şükür namazı kılıyorlar.
Akif’in içindeki bu milli endişe ve duyarlılık ki Çanakkale Destanını
yazdırıyor. Oysa Çanakkale Savaşında Ahmet Haşim yedek subay, Falih Rıfkı Atay,
Rüşen Eşref Ünaydın, Hakkı Tarık Us, Ahmet Emin Yalman vs gazeteci olarak
bölgedeler.

“Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı
Dünya’da eşi?/ En kesif orduların yükleniyor dördü beşi” diye başlayıp “Ey
Şehit Oğlu Şehid isteme benden makber/ Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber”
diyerek İstiklal Marşımız gibi Çanakkale Destanının yazarı Mehmet Akif Ersoy’u
minnet ve şükranla anıyorum. Safahat yardımcı ders kitabı olur mu acaba
okullarımızda? Ne dersiniz?

 

 

(*)Berlin Caddelerinden Necid
Çöllerine Mehmed Akif /İbrahim Öztürkçü- Etkileşim Yayınları 2016 İstanbul.
İngiltere ve Almanya’da o yıllarda gazeteci olarak bulunan İkdam Gazetesi
Yazarı Mehmet Sadi önemli bir isim. Harun Tuncer’in bu konuda bir çalışma
yaptığını öğrendim ve sevindim.

(**)Berlin’e gittiğimde bu
söz konusu caminin yerini öğrenmeye çalıştım. Ancak caminin yıkıldığını
söylediler. Akif’in Müslüman eserlere hitaben doldurduğu taş plağa da ulaşamadık.
Ancak böyle bir çalışmanın mevcut olduğunu öğrendim.

Keşke Ufak Yazaydı…

Allah, insanları yaratırken, herkese adaletli davranmış.
Kimine daha fazla akıl vermiş kimine yetenek, kimine kas gücü kimine de hayal
gücü…

Ama herkese eşit davranmış…

Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın meşhur İcraatın
İçinden programlarında söylediği bir sözü vardı, “Bizim yaptıklarımızı onlar
hayal bile edemez” diye…

Hakikaten de bazı insanlara yaptıklarınızı anlatmaya ne
kadar uğraşsanız da nafile; akıllar dağıtılırken onların kısmetine hayal gücü
düşmüş işte, ne yapacaksınız(?)

 

 * * * 

 

Küçük Volkan, ders çalışırken babasına sordu:

– Baba, Orhan Kemal kimdir?

Babası, iç çekerek yanıtladı:

– Büyük yazar idi, öldü…

Volkan, gözlerini kırpıştırarak söylendi:

– Üzüldüm… Keşkem biraz ufak yazsaydı…

 

 * * *

 

Türkiye Cumhuriyeti İç İşleri Bakanlığı’ndan iki yıldır
Ermeni Diasporası’nın Türkiye ve kardeş Azerbaycan’a yönelik haksız Ermeni
Diasporası iftiralarına karşı hazırladığımız projeleri alan ve başarıyla bu
projeleri hayata geçirerek, 14 ülkede televizyonlarda bunu yayınlatan, konuyla
ilgili kaynak kitaplar, dergiler, İngilizce broşürler basan, İngilizce internet
sitesi kuran, Türkiye ve Azerbaycan’dan defalarca takdir alan ve 44 günlük
Karabağ’ın kurtarılışı savaşında yaptığı yayınlar ve haberlerle tüm Türkiye’ye
moral ve bilgi aktaran Kocaeli Azerbaycan Haydar Aliyev Kültür Evi Derneği,
şimdi de “Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan Dostluk Projesi”ni hayata geçirerek
bir sonraki adıma geçmiş oldu.

 

 * * *

 

Kocaeli Azerbaycan Haydar Aliyev Kültür Evi Derneği, Dernek
Başkanı Bilal Dündar ‘Hocamız’ ve bendeniz de proje koordinatörü olarak,
‘sadece’ Türkiye Cumhuriyeti İç İşleri Bakanlığı’ndan ve Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi YEDEP programından aldığımız projelerle Türk Devleti’ne, Türk
Kültürü’ne ve Türk Milleti’ne hizmet ettik ve çok şükür etmeye de devam
ediyoruz…

 

 * * *

 

Kurtuluş Savaşı’ndan sadece 9 yıl sonra Atatürk’ün eşsiz
dehasıyla Türkiye’nin öncülüğünde Balkan Antantı (Paktı) kurularak Nazi
Almanyası’na karşı bir set oluşturulmuş emperyal hedefleri olan Hitler’e karşı
ittifak kurulmuştu.

İzmir’den Yunan askeri denize döküldükten 10 yıl sonra
Türkiye ve Yunanistan emperyalizme karşı müttefik oluyordu… O Yunanistan ki,
emperyalist İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası’nın gazına gelip Anadolu’yu
işgal etmiş, milyonlarca Türk’ü vahşice katletmiş, Bilecik’i, İzmir’i ve daha
pek çok şehrimizi ateşe vermişti…

 

 * * *

 

Emperyalist ülkelerin gazına gelerek Karabağ’ı işgal eden
Ermenistan da, 44 günlük savaş ardından Azerbaycan’ın kesin bir zaferi ile
mağlup olmuştu. Tıpkı genç Türkiye’ye karşı Yunan Ordusu’nun mağlup olması
gibi…

Şimdi de, tıpkı 1915’lerde başta Amerikan Board olmak üzere,
Batılı emperyalist ülkelerin gazına gelerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ve
Kafkasya’da yaşanan Türk ve Müslüman katliamı gibi; Ermenistan, Batılı
ülkelerde lüks ve sefahat içerisinde yaşayan devşirilmiş Ermeni Diasporası’nın
gazına gelerek sefalet içerisinde yaşayan Ermenistan halkının daha da
fakirleşmesine ön ayak olmuş, bu kez de önce Rusya’nın, sonra diğerlerinin
gazına gelerek Karabağ’ı işgal etmişti…

Oysa bu emperyalist güçler, Selçuklu Türkleri Anadolu’ya
girdiğinden beri Bizans’a ve Ortodoks Patrikhanesi’ne karşı Ermeni halkını,
Gregoryen kiliselerini ve Ermeni dilini koruyan Müslüman Türk Milleti ile bin
yıla yakın dostça yaşayan Ermenilerin bir kısmını misyoner okulları vasıtasıyla
devşirip, Türk Devleti’nin gücünü kırmak, Kafkasya’daki barış ve huzur ortamını
bozarak kendilerine bağlı uydu devletler kurmak için maksatlı projeler
yürütüyorlardı…

 

 * * *

 

Şimdi de Cumhurbaşkanı İlham Aliyev öncülüğünde kazanılan
Karabağ Zaferi ardından bu konuda gerek Azerbaycan ve gerekse de Türkiye
tarafından uzatılan dostluk eli, Ermenistan için büyük bir şans olup; eğer bu
şans kullanılmazsa Türk Dünyası’nın ortasında kalmış olan Ermenistan, Zengezur
Koridoru’nun da hayata geçirilmesi sonrasında tamamen dünyadan tecrit edilmiş
olacaktır.

Bu aynı zamanda Batılı emperyalist ülkelerin kontrolündeki
Protestan diasporasının yıkıcı faaliyetlerine karşı, her yıl Türkiye’nin
başının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılan sözüm ona Ermeni
soykırımı iftiralarına dur denilmesi için de bir fırsattır.

Umudumuz odur ki, sağduyu galip gelir ve Ermenistan, Batılı
başkentlerden değil, kendi halkının çıkarlarına göre, kendisi tarafından
yönetilir ve 150 yıllık bu emperyal macera da bir daha açılmamak üzere son
bulur.

Rahmetli Özal’ın dediği gibi, bizim yaptıklarımıza
bazılarının hayalleri bile yetmez…

İstibdadın Düşündürdükleri

     İstibdadın gereği
olan tek rey, tek görüş ve tek fikir; bir ince tel gibidir. Heva, istek, heves
ve nefsin arzularını tehyic edip heyecanlandırır. Coşturup uyandırır. Böylece
her tarafa çevrilmeye müsait / uygun bir hâle getirir.

     İşte dün
Meşrutiyet, bugün Cumhuriyet ve Demokrasi’nin olduğu, yani görüşme ve
tartışmanın yeri olan Meclis’te; bir tek kişinin rey ve görüşü, yani istibdadı;
sarsılmaz, bölünmez ve parçalanmaz bir demir direk veya ağzı kırılmaz ve
körelmez bir elmas kılıç gibi olan Efkâr-ı Amme’ye / Kamu Oyu’na dönüşür.

     Öyleyse, bizler de
Meclis’e Sefine-i Nuh / Nuh’un Gemisi gibi, emniyet edip güvenelim. Çünkü
Meclis; herkesi bir şahsiyet sahibi olarak görür, fikir ve söylemlerine değer
verir. Açıklamalarını ciddiyetle dinler ve ele alır. Yerinde ve isabetli
görüşleri baş tacı ederek, yarınlara emniyetle yol alınmasını sağlar.

     Evet Meclis;
herkesi saygın bir mevkiye yükseltir. Herkesi hürriyetperver / hürriyetçi
olmaya davet eder.

     İnsaniyetin esası
ve özü olan cüz-i ihtiyariyi temin eder; herkesin görüş ve reyini çekinmeden
ortaya koymasına imkân verir.

     Evet cüz-i
ihtiyar; insanın dilediği gibi hareket edebilmesi; herhangi bir şeyi yapmak
veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği içinde
olmasıdır.

     Fakat bilelim ki,
bir şeyi istemek veya istememek, doğru bulmak veya bulmamak, kabul etmek veya
etmemek; müspet veya menfî olduğuna karar verip vermemek; o şeyi artı ve
eksileriyle bilmeye, anlamaya, derk ve idrak etmeye bağlıdır.

     Yani bir şeyi
bilerek kabul etmeli. Bilerek reddetmelidir. Kabul için de bilmek, red için de
bilmek gerekir.

     Çünkü, eğer bir
millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti / manevî ve millî değerlerin
korunması için gayret gösterenleri dahi, müstebit / diktatör yapar! Yani zulüm
ve baskı yapan, başkasının hukukunu elinden alan biri durumuna düşmesine sebep
olur.

     Fakat bütün bu
menfi durumlardan dolayı, asla me’yus / ümitsiz olmamalı.

     Zira yeis /
ümitsizlik, acz ve güçsüzlükten gelir. Kaldı ki yeis, mâni-i her kemaldir. Her
türlü kemal, olgunluk ve ilerlemenin engelidir.

     Hamiyet / gayret
ise, aşılması zor engellere karşı şiddetle metanet etmek. Bu gibi durumlar
karşısında metin olmak / sağlam durmaktır.

     Bunun için,
marifet ipine sarılmak, yani bilgiye, bilmeye, hüner ve san’ata yönelmek
gerekir.

     Unutmayalım ki, ne
kadar iyilik varsa; dün Meşrutiyet, bugün ise Cumhuriyet ve Demokrasi’nin ziya
ve ışığındandır.

     Yapılmış ne kadar
fenalık varsa, ya eski Abdülhamit devrinin istibdadının zulmetinden, yahut dün
isimden ibaret kalan Meşrutiyet’in; bugün ise Demokrasi’nin hakkını vermeyerek,
onun adına sığınarak yapılan yeni bir istibdadın zulmündendir.

     Evet, her bir
zamanın bir hükmü ve hükümranı / hükmü geçen, hükmeden ve hüküm süreni vardır.
II. Abdülhamid devri istibdadının manevî hâkimi kuvvet idi. Kimin kılıcı
keskin, kalbi kasî / katı ve duygusuz ise, yükselirdi.

     Fakat Meşrutiyet,
Cumhuriyet ve Demokrasi zamanında zembereğin / hareketi sağlayan güç kaynağının
ruhu, kuvveti, hâkimi Hak’tır. Akıldır. Marifet / bilgi ve sanattır. Kanundur.
Efkâr-ı Amme / Kamu Oyu’dur.

     Kimin aklı keskin,
kalbi parlak olursa, o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüt eder / artar,
çoğalır. Kuvvet ihtiyarlandıkça tenakus eder / azalıp eksilir.

     Nitekim kuvvete
istinat eden / dayanan Kurun-i Vusta (Orta Çağ 395 – 1453) hükümetleri inkıraza
/ yıkılmaya mahkûm olup, asr-ı hazır / şimdiki zaman hükümetleri; ilme istinat
ettikleri / dayandıkları için, Hızırvari / Hızır gibi bir ömre mazhar ve nail
olmuşlardır. Demek ki, hangi iktidar; kuvvete dayanarak baskı yoluyla icraat
yaparsa, ister istemez düşmekten kurtulamaz.

Yazı Masası: Yazı, Editörlük ve Medya Kursu Notları

Edebiyatçı
velût yazar Mehmet Nuri Yardım; 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık
eseri ile 14 yıl boyunca hocalık yaptığı ‘Yazı
ve Editörlük Kursu
’ndaki ders notlarını, daha büyük kitlelerin istifadesine
sunmak için iki kapak arasında, meslek olarak yazarlığı seçenlerin istifâdesine
sunmuş. Doğrusu takdire şâyan bir hizmet gerçekleştirmiş. Hazırladığı eserde
onlarca ansiklopediden, yüzlerce ders kitabından, binlerce makaleden derlenip
toparlanabilecek, okuyup anladıktan sonra yazı hayatına adım atacakların
ihtiyaç duyduğu bilgileri kolay anlaşılır ifâdelerle ve misallerle anlatıyor.

Eserin önsöz
başlıklı sayfalarından bir bölüm:

Okuma alışkanlığı çok
önemlidir. İleride kitap yazmayı düşünen kişinin öncelikle kendisi çok iyi bir
okuyucu olmalıdır. Okumayan, hatta bol bol okumayan asla yazamaz, yazar olamaz.
Bunu unutmamak gerek. Kitap yazmak için acele edilmemeli. Peki, zamanı yok mu?
Elbette vardır. Her şeyin sınırı olduğu gibi… Heybe dolacak, birikim artacak ve
artık çevrenizdekiler, ‘Dergilerdeki
hikâyelerini tâkip ediyor ve çok beğeniyoruz. Bunları kitaplaştırsan ne iyi
olur
.’ dedikleri zaman veya başkaları da ‘Şiirlerinize hayranız, artık dergi köşelerinde kalmasın bunlar, bir de
toplu bir kitapta görürsek seviniriz
’ dediklerinde, demek ki artık
rüştünüzü ispatlamışsınız demektir. Eskilerin tâbiriyle vakt-i merhunu (belirli
zamanı) gelmiştir. Ondan sonra kitap hazırlığına başlayabilirsiniz. Tabii orada
da seçici olmak gerek. Dergilerde çıkmış bütün şiirleri, yazıları, hikâyeleri
kitaplaştırmaya gerek yok. En iyileri tercih edilmeli, sâdece onlar kitaba
girmelidir.

Kitap, geleceğe kutlu
bir emânet bırakmaktır, istikbaldeki nesillere bir mektuptur, geçmişten
geleceğe unutulmayacak bir mesajdır. Dolayısıyla her kitap bu şuur içinde
hazırlanmalı ve okuyucuya takdim edilmelidir. Kitabın topluma olumlu mesajlar
vermesi esas alınmalıdır. Yara açmamalı, derde devâ olmalıdır. Kitaplarımızda faydalı
bilgiler, doğru duygular ve insana yakışır metinler olmalı. Kitaplarımızı günübirlik,
gelip geçici ve kısa gündem konuları işgal etmemeli. Tekliflerimiz uzun vâdeli
olmalı. Yıllar sonra da heyecanla okunabilmeli. Okuyanlar bizi saygıyla,
hayırla anmalı. Yazdıklarımız, iz bırakmalı, yüzleri güldürmeli, gönülleri şad
etmeli ve bize duâlar, şükran hisleri ve teşekkürler getirmelidir.

Yazmanın çeşitli
şartları, husûsiyetleri vardır. Onlardan birkaçını hatırlatalım:

Yazacağımız konu
hakkında öncelikle iyi bir araştırma safhasında bulunmalıyız. İnsan bilmediği
veya az bildiği konular hakkında ahkâm yürütmemeli, asla fikir beyan
etmemelidir. Aksi takdirde bu hâli, ileride ona mahcubiyet getirecektir.

Tavsiyeler
iktibas edilenlerle sınırlı değil, 7 sayfa boyunca devam ediyor.

Kitapta ele
alınan konular, efrâdını câmi ağyarını mâni ölçüler içinde tanzim edilmiş
olmakla birlikte bilgi haznelerini doldurup taşacak zenginliktedir:

Anket, Ansiklopedi,
Araştırma, Arşiv, Atasözleri, Biyografi, Deneme, Dergi Editörlüğü, Deyimler,
Eleştiri (Tenkit), Gazete Editörlüğü, Hâtıra, Haber, Hikâye, Hitâbet, İnceleme,
İnternet Sitesi Editörlüğü, Kitap Tanıtımı, Köşe Yazısı (Fıkra), Makale, Masal,
Mektup, Mizah, Monografi, Noktalama İşâretleri, Özdeyiş, Vecize, Özlü Söz,
Portre, Radyo Programcılığı, Roman, Röportaj, Senaryo, Seyahat (Gezi), Sohbet
(Musâhabe, Söyleşi), Şiir, Târih, Tashih (Düzeltme), Televizyon Editörlüğü, Tercüme
(Çeviri),Tiyatro Yazarlığı, Toplantılar, Yayınevi Editörlüğü ve… Okunabilecek
Kitaplar.

Dersler
verilirken mutlaka işlenmiş, hakkında yeterli ölçüde bilgi verilmiş olacağı
düşünülmekle birlikte, muhtemelen kitabın hacmini tuğla ölçeğine ulaştırmamak
maksadıyla listeye dâhil edilmediği tahmin edilen konulara birkaç örnek vermek
gerekirse…; Lügat (Sözlük), İmlâ Kılavuzu, Bibliyografya bilgileri, kitap editörlüğü
gibi konular hakkında yazar adaylarına bilgi verilebilir.  

Kitap
editörlüğü çok mühimdir. Avrupa ve Amerika’da okuyucu, alacağı kitabın
yazarından çok editörüne bakar. Bizde ise, kitap editörleri, ‘tâdilâtçı terzi’ gibi küçümseyici
ifâdelerle anılır. 

Özellikle
yazar adayının ve hatta yetişkin yazarların elinin altında mutlaka birkaç lügat
(sözlük) bulunmalı. Az kullandıkları kelimelerin imlâlarını ve mânâlarını bu
kaynaklardan kontrol ettikten sonra yazılarına almaları faydalı olur.

Hazin bir
tecellidir: Türkçeyi çok iyi bildiği tahmin edilen yazarlar arasında; ‘daha, henüz, şu âna kadar’ mânâsındaki ‘hâlâ’ kelimesini, ‘babanın kız kardeşi’ mânâsındaki ‘hala’ şeklinde yazanlar var. Bilgisine güvenilir bir yazarın
yanlışını, doğru zannederek yazanlara sıkça rastlanıyor. Galat-ı meşhur olarak
anılan durum, bu şekilde yerleşiyor. Yanlış yazanlar, ‘galat-ı meşhur lügat-ı fasih hükmündedir’ diyerek kendilerini
temize çıkarmaya çalışıyorlar. Güzel Türkçemize yazık ediyorlar. 

Üslûp son
derece mühimdir. Her yazar, üslûbunu kendisi belirler. ‘Benim üslûbum böyle…’ diyerek kimsenin, Türkçeyi bozmaya,
çirkinleştirmeye hakkı olmamalı.  Devrik
cümle kullanmak, üslûp değildir. Çünkü Türkçemizde, yazılı metinlerde devrik
cümle yoktur. Roman veya hikâye kahramanın telaşlı veya sinirli-kızgın durumda
iken kullandığı devrik cümleyi olur olmaz her yerde kullanmak, Türkçeye
ihânettir,  İngilizce ve Fransızcanın
kelime dizini kaidesini Türkçeye uygulamaktır. Çok yanlış bir harekettir.  ‘Sözdizimi
ve ‘sentaks’ olarak da anılan nahiv
bilgisi edinmeden yazı yazılmamalı. Özellikle yazı hayatına yeni başlayanlar, ‘devrik cümle kullanmadan edebiyat yapılamayacağını
zannediyorlar. ‘Çok severim, devrik
cümlelerle yazmayı ben
…’ şeklindeki cümle, Türkçeye ihânettir.

Bir başka
Türkçe cinâyeti, ‘-sel’, ‘-sal’ takıları ile işleniyor. Osmanlı
Cihan Devletimiz döneminde ‘Mülkiye
Mektebi
’miz vardı. Millî Eğitim Bakanlığı’nın gafleti ile ‘Mülkiye Mektebi’ yerine ‘siyasal bilgiler’ isimlendirmesi tercih
edildi. ‘Mektep’ yerine, Fransızcanın
ekol’ü ‘okul’ yapılarak alındı. Sonrası çekirge sürüsü gibi ortalığı
kapladı: ‘hissî’ yerine ‘duygusal’, ‘millî’ yerine ‘ulusal
ucubesi, ‘millet’ yerine dünyanın en
ilkel dili olan Moğolcadan alınan ‘ulus
kelimesi dilimize girdi. ‘Ulus
kelimesinin aslı ‘uluş’tur. Moğolcada
şehir’ mânâsında kullanılır.

Târih’ kelimesi Arapçadır. Târihî
kelimesindeki ‘î’ nisbet ekini kullanmamak için ‘sel’ takısı ile ‘târihsel’ kelimesi uyduruldu. Bu ve
benzeri uydurma kelimelerle en değerli varlığımız olan dilimizin pırlanta gibi
kelimeleri, sallara bindirilip sellere bırakıldı. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ yerine
‘Türkiye Büyük Ulusal Kamutayı’ isminin kullanılmayacağının garantisi yoktur. ‘Ev Atıkları’ yerine ‘Evsel Atıklar’ demeyi tercih edenler,
dilimiz üzerinde her türlü tahribatı yapabilirler. ‘Tıpsal’ ve ‘sanayisel
atıklar gelecek mi? ‘Kahvaltısal yiysi’ler?

Etrafınızdaki
insanları şöyle bir yoklayınız: ‘Askerî
tesisi gezdim
’ ve ‘Türk askeri geldi.’
Cümlelerindeki ‘askerî’ ve ‘askeri’ kelimesi arasındaki mânâ farkını
bilen kaç kişi var?  Peki… ‘de – da’ takılarından hangilerinin
bitişik, hangilerinin ayrı yazılacağını bilen?

Matematik
kitabı Türkçe kitabına, ‘Ne çok
probleminiz var
’ diye sitem etmekte haklı…

***

Sayın Yardım,
seçkin eserinde yazar adaylarını iyiye, doğruya güzele yönlendiriyor.  ‘Tashih’
(Düzeltme)
başlıklı yazıdan bir bölüm:

Tashih veya düzeltmenlik
bir metindeki dilbilgisi, yazım, noktalama gibi temel dil hatâlarını düzeltmek,
tâmir etmek demektir. Cümle yapısındaki aksaklıkları profesyonel bir okumayla
gidermek demektir. Böylece metin daha akıcı, rahat anlaşılır ve işlek bir hâle
gelmiş olur. Geçmişte yayınevlerinin, gazetelerin ve dergilerin olmazsa olmaz
birimi olan ‘Tashih’ veya bugünkü
adıyla ‘Düzeltmenlik’ ne yazık ki
artık ne gazetelerde, ne yayın dünyasında ne de dergilerde bulunuyor. Tek tük
bazı kurumlar bu bölümü ayakta tutmaya çalışsa da genelde yok hükmündedir.

Eskiden gazetelerde
hatâlar daha az olurdu. Harf, kelime ve cümle hatâlarından bahsediyorum. Yoksa
fikrî hatâlar hep ola-gelmiştir. Niçin çok az hatâ görülürdü? Çünkü gazetelerin
tashih servisleri’ vardı. Bu
serviste gazetenin imkânına göre iki, üç veya dört kişi çalışırdı. En azından
iki musahhih görev yapardı. Musahhihler, basılacak gazetenin tamamını okurdu.
Basın, modern tekniği kullanmaya başladığı günden beri tashih servislerinin
elemanlarını azalttı, sonunda tamamen bu servisi kaldırdı. Hatâlar bu yüzden
çok. Tâkip ettiğim gazeteler arasında bulunan Diriliş Postası’nın künyesinde ‘Musahhih: İlhan Aküzüm’ satırını
görüyor, buna çok seviniyorum. Demek ki gazetede tashihe ve musahhihe yâni
Türkçeye değer veriliyor. Darısı diğer gazetelerimizin başına…

Tashih niçin yapılır?
Sâdece harf ve kelime düzeltmek için mi, hayır. Tashih bâzen redaksiyon
dediğimiz alana da hükmeder. Yâni bozuk cümlelerin, tekrarların önlenmesi de
musahhihlerin işidir. Kısacası önümüzdeki metin şâyet anlaşılmıyorsa demek ki
bir tashihe ve redaksiyona ihtiyacı vardır. Bâzen konuya dalan yazarlar, teknik
bakımından hatâlı yazılar yazabilir, bunları görmek, haberdar etmek ve
düzeltmek musahhihin (düzeltmenin) işidir. Şüphesiz yazar da bazen dalabilir,
önündeki metne olan hâkimiyetini kaybedebilir. Yazdığı yazı, yaptığı araştırma
veya kaleme aldığı herhangi bir kitapta vahim hatâlar da olabilir. İşte
musahhihin işi burada başlıyor. Bu bakımdan düzeltmen önüne gelen her metni
aynı dikkatle okumak mecburiyetindedir. ‘Nasılsa
anlı şanlı yazar, kaleme almıştır, hatâ olmaz
.’ dememesi gerekiyor. Zira
bilhassa basında birçok meşhur yazarın yazılarında bulunmaması gereken hatâlara
rastlanmıştır. Tabîi musahhihin de gözünden kaçınca okuyucu hatâlı yazılar ve
yanlış ifâdelerle karşılaşıyor. Bunun için tashihçi bir köprü görevi
görüyordur. Yazarla okuyucu arasındaki sağlam köprüdür.

Hazırlanan kitap bir
tercüme de olabilir, telif de… Tashihçi kitapta verilen kaynakları kontrol
etmelidir. Kullanılan kelime ve kavramların doğruluğundan emin olmalıdır. Bu konuda
tereddüt edildiği zaman derhâl sözlüklere, ansiklopedilere ve temel kitaplara mürâcaat
edilmelidir. Kitap dinî bir eser ise ve pek çok âyet-i kerîme veya hadis-i
şerifi ihtiva ediyorsa Kur’ân-ı Kerîm’e ve hadis kitaplarına bakılıp
karşılaştırılmalıdır. Gerçekten doğru mu, yanlış yok mu diye. Herhangi bir din
adamının veya mezhep imamının sözleri de verilebilir. Onlar da yine kaynaklara
bakılarak doğrulanmalıdır. Bu iş artık tashihin dışına çıkıp redaksiyona girer.
Yâni kitap baştan sona elden geçirilmeli, hatâsız bir şekilde basılıp okuyucuya
ulaşması temin edilmelidir. Söz konusu kitap târihî bir roman veya inceleme de
olabilir. Yine târih kaynaklarına bakılmalı. Kısacası tashih edilen kitap hangi
konuda ise o mevzudaki kaynak kitaplara mürâcaat edilmeli ve eserdeki iktibasın
hatâlı olup olmadığına bakılmalıdır.

Mehmet Nuri
Bey’in ‘âcil ve devamlı Yardım’larına pek çok kişinin ihtiyacı
var.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar
Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon:
0.212-514 77 77 e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com  

Tur Kazası Hakkında!

Tur firmasında çalışan bir
kardeşimizin Whatsapp durumunda gördüm Bozcaada
Turu düzenlediklerini.

Zaten uzun zamandır aklımdaydı,

Kısmet olsa da, bir bağ bozumu
zamanı gidebilsek diye geçerdi hep içimden.

Denk gelmişti.

***

Eşim ile birlikte eski Perşembe
pazarı kenarından gece saat 12.00’da bindik otobüse, rahmetli Uğur Seçil
Çetinkaya ile orada göz göze geldik, selamlaştık.

Daha önce tanışma fırsatı
bulamamıştım ama Tanınmış bir İzmit esnafıydı, tanıdık bir simaydı.

Güzel adamdı Allah için, saygın vakur bir duruşu vardı, mekânı
cennet olsun, yakınlarının başı sağ olsun.

Son yolculuğuna çıkıyormuş meğer!

***

Uyuya uyana gidiyorduk, yavaş
yavaş.

Tatil yolculuğuydu, bizim de acelemiz yoktu şoförün de.

400 küsur kilometreyi 8 saatten
fazla bir zamanda kat etmiştik.

Molalar da uzun uzundu.

Her şey yolunda gibiydi,

Değilmiş!

“2. şoför geçmişti direksiyona
uykulu da değildi!”

***

Dalmış olmalıyım ki, çığlık ve
Tekbir sesleri ile irkilerek geldim kendime,

Öyle bir çarptık ki yere
sormayın.

Tarifi yok o kaos anı ve
korkunun!!!

O korkuyu bir de 17 ağustos
depreminde yaşamıştım, Allah bir daha kimseye göstermesin!

Her ikisini de!

Bir an kadardı her yer Öldüğümü
düşündüm, kurtulma imkânımız yoktu, o
anki hissiyatım ile!

***

Allah’ım burada Müslümanlar var
sen merhamet eyle! Diye dua ederken
eşim.

Ben sadece kendi derdimde idim.

Ben zaten hep bencil biriydim!

O an aklımda sadece hesabım nasıl olacak?

Çetin olmaz inşallah, bir ömrü karda
mı kapattım zararda mı diye düşünceler vardı zihnimde sadece!

Sevdiklerim geçti gözümün
önünden.

Çok sevdiklerim.

Evlatlarım.

Güzel hatıralarım vardı.

Küçük şeylerle mutlu olan
biriyim, onun için çok mutlu geçmişti ömrüm.

Beni üzecek şeylerden hep uzak
durmuştum.

İçimde hiç uhde yoktu, ölsem de
gam yemezdim ama

Keşke bir şans daha verse diye
geçti içimden…

***

Verdi yüce Mevlâm, Hamdolsun.

Ya bir şans daha, yada dünya sınavımın 2. oturumu!!!

Bayılmışım bir süre!

Otobüsün ön camına vuruyorlardı
uyandığımda!

Üzerimde birileri vardı, zor
nefes alıyordum, bir insan yumağının içerisinde idim.

Ölmediğimiz belliydi de,
çıkabilme ihtimalimiz de zordu,

Ters düz olmuştuk, mahşer yeri
gibiydi otobüsün içi!

Yalvararak uyandırdım
üzerimdekileri,

Otobüsün çoğu 60 yaş üzeri idi!

Teyzem uzan, lütfen doğrul, bak
kafandan kan akıyor, kalk çıkalım buradan, göğsümün üzerindesin
kıpırdayamıyorum, ben çıkabilirsem sizi de çıkartırım, ne olur bir cana gelin
diye, diye…

Ayağa kalkabilenlere lütfen alın
üzerimden bir iki kişi, geri kalanına ben yardım ederim diye seslendim
defalarca!

Ve öyle böyle doğruldum ayağa,

Hızla kendimi kolaçan ettim hasar
almış mıyım, diye

Vücudum çok ağrıyordu, darbeler
almıştım ama kırık çıkık kesik yok tu çok şükür!

                Kalkmama
eşim yardım etmişti en çok!

Eşim iyi idi.

O, cam kenarında olduğu için ben
onu korumuşum yumuşak bedenimle!

Kilolu olmam ilk kez işe
yaramıştı!

***

Bülent abiyi gördüm ayakta,
başından kan akıyordu, kulağı kesilmişti.

Yüzünü yıkadık eşimle,
koltukların arasından bulduğumuz su ile.

Önce yaşlı teyzeleri çıkarttık,
sonra biz çıktık otobüsün kırılan ön camından!

Bülent Abinin eşini Bulduk “Kazakistanlı Agnur Hocamızı” elleri,
kafası kan içerisinde idi, yan camdan çıkmıştı, otobüsün altında ki boşluktan.

Atletimi çıkartıp Bülent abinin
kulağına ve kafasına tampon yaptım, nispeten temizdir diye, başka bir şey yoktu
etrafta!

***

Ambulans ve polis hemen geldi biz
çıktıktan galiba 5 dakika sonra!

Baygın geçirdiğim süre ve
içeriden çıkmak için çabaladığımız süre ne kadardı bilemem.

Hızlıca ilk müdahaleyi yapıp
tahliye ettiler herkesi hastanelere.

Ezine Devlet Hastanesine.

Biz Bülent Abi İle Agnur hocamızı
götüren ambulansın peşinden gittik yoldan
çevirdiğimiz bir taksi ile eşimle.

Aklımız onlarda idi, ağır yaralı
olmadığımız için en son getirilecektik.

Bırakamazdık dostlarımızı,
telefonları da kayıptı, aklımız kalırdı yoksa!

Elimizden geldiği kadar yardım ettik
hastanede herkese, kusanın poşetini
tuttuk, ağlayanın elini!

Sedye de taşıdık, serum şişesi
de.

Her yer ağır yaralı doluydu, can
siperane çalışıyordu tüm hastane Personeli.

Allah hepsinden ayrı ayrı razı
olsun, hemşiresi, teknisyeni, laborantı, özel güvenliği, hasta bakıcıları,
polisleri, Allah eksikliklerini göstermesin.

Hele hele güler yüzlü Acil Doktoru Eskişehirli Ecem Deniz Şen!

Kendi de güzeldi, gülüşü de.

***

İlaçtan sonra en fazla lazım olan
şeydi belki de, gülümseme.

Doktor gülünce her şey çok güzel
olacak diye geçti içimden, herkes iyileşecek inşallah diye!

Keşke tüm hastanelerde gülmek
zorunlu olsa, tüm personel gülümsese,

Ve sağlansa her şey sağlıkçıların
hastalara, yaralılara hasta yakınlarına gülümseyebilmeleri için, gereken her
neyse!

Neyse…

 

***

Kazadan 4 saat geçti geçmedi Kaza
Yapan İzmitli Kılıçbey otobüs firmasının sahipleri geldi hastaneye,

Geldi dersem az oldu, sardılar
hastaneyi resmen.

Bizim 8 buçuk saatte geldiğimiz
yere 4 saatte gelmiş olmalıydılar!

Sadece sahipleri değil, tüm
ekipleriyle gelmişlerdi,

Onlar geldikten sonra biz çok rahatladık,
artık hepimiz sahipliydik sayelerinde,

Ne ilacımızı kendimiz aldık, ne
kaybolan çantamızı, ne çayımızı, hepsini aldılar, aradılar buldular, hatta
telefonu kırıldığı için akrabaları ile konuşamayan bir yaralı için alelacele
telefon alıp çözdüler mağduriyeti.

Ellerinden telefon düşmüyordu,
tüm yaralılar ile irtibat kurdular.

Öyle ya herkesin ailesi telaşta
idi İzmit’te, herkesin canı Ezine’de
idi.

Taburcu olduktan sonra evlerimize
kadar getiriler.

Öyle ki Kılıçbey firmasının
koruması altında ne seyahat sigortası geldi aklımıza, ne de bir yakınımızın
gelip bize bakması.

Arayıp sorana da teşekkür ettik,
onlara güvenerek.

Gelmeyin gerek yok dedik.

orada tanıdım hepsini.

Allah hepsinden razı olsun.

Teşekkür Ederim, Cemal Kuş,

Teşekkür Ederim, Halit Kuş.

Teşekkür Ederim Adıyamanlı İdris
Kaptan

Teşekkür Ederim Trabzonlu Anıl
Kaptan.

Çok kötü geçen 2 günün daha kötü
olmasına izin vermediğiniz için size ve adını hatırlayamadığım Tüm ekibinize çok
teşekkür ederim.

Kendi aranızda bile konuşurken,
vefat eden yolcunuz ve ağır yaralılar için duyduğunuz üzüntüye defalarca şahit
oldum dersem yanlış olur, şahit olmadım, hissettim.

Teşekkürler insan olduğunuz için.

Kim ister şoförü kaza yapsın,
otobüsü devrilsin, yolcuları yaralansın vefat etsin, elbette hiç kimse,

Ve hiç kimsenin de yolcusuna
sizin kadar sahip çıktığını duymamıştım daha önce.

Örnek olsun herkese bence,

Aksilik olmasın, kaza olmasın
ama, dünya işte, olunca da herkes sizin kadar merhametli olsa keşke.

***

Ayrıca tur firmasından, Hayale
Kadirzade kardeşim sana da insani yaklaşımın ilgi ve alakan için çok teşekkür
ederim, varlığın moral verdi.

                Hala
taburcu olamayan yaralılar var, tedavisine evinde devam edilenler var.

Allah yardım etsin hepsine.

Yaşlı tonton teyzelere,

Acil şifalar dilerim, herkese,
Allah dayanma gücü versin, sabır versin ailelerine, geçmiş olsun bütün
şehrimize, inşallah bir daha olmaz böyle kazalar, nice sağlıklı günlerde
görüşmek üzere.

Nasip olursa tam iyileşince
gitmek lazım Bozca Adaya, elbette Bülent
abiler ile.

Selam ve dua ile.

Osmanlıda Hor Görülen Türk

Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi tam boyu tartışmalı olsa
da Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensuptur. Böylelikle de Osmanlılar
daha ilk baştan kurucu unsur olarak Türk etnisitesindendir. Bugünkü Türkiye
Türklerinin atalarıdırlar.

 

Ankara Savaşında Türkmen’lerin Timur’u desteklemesi sonucu
yıkılan Osmanlı devleti on ya da on bir yıl sonra tekrar oluşuyor.

Osmanlı Devletinin bu ikinci kuruluşu, devşirmelerin etkisi
altında kuruluyor. Bu devşirmeler bundan sonra Türkmenlere asla mı asla iyi
gözle bakmıyorlar; bu konuyu Faruk Sümer, Oğuzlar kitabında[18] çok güzel
yazmış.

Osmanlı Devletinin ikinci kuruluşundan sonra genel olarak
Türkmenler, özel olarak da Işık taifesi denen Kızılbaşlar üvey evlattan daha
kötü bir muamele görüyor. İşte bu tarihten sonra, birini aşağılamak için ona
“Terk” demek yetiyor, Terk Arap aksanına göre Türk demek, Terk’in
çoğulu Etrak; etrâk-ı bi idrak böyle söyleniyor

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı
“Suyu Arayan Adam” kitabından alıntılar;

Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşek idi…Türk; Koçi Beye
göre, mezhepsiz ecnebiydi…Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti,
hilebazdı, aşağılıktı…Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı,
cahildi…Türk; Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı…Türk; Baki’ye
göre, kabaydı…Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi
gerekendi…Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi…Türk;
Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu…Türk; Merzifonlu
Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı…Türk; Gelibolulu Mustafa
Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi…Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu
kuruyasıca idi…Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı
olmayandı…Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı…Türk;
Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı…Türk; Vahdettin’e göre,
dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…

Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!

Osmanlı…

– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…

– Araplara, “Kavm-i Necip”..

– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i
böyle aşağıladı.

Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?

“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir
parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar,
mutaassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda
anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi
milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:

‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’
diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı.

Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için
savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu
Türklük olabilirdi.

Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca
“Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş
demekti.(…)

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler
ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini,
devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası,
vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz,
köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”

 

Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde
kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı ve devamla;

“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi ben büyüyüp de
Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te
duydum.

Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya
girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…”

Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:

Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün,
Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı
münevverlerinin Babıâli’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk”
diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti
ve Türklere, “etrâki bi idrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)

Oysa…

Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı
aydınlatan güneşti. Bu sebeple…

Tarih: 23 Mayıs 1928.

TBMM, 1312 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti.
Böylece…

Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle
onurlandırıldı.

Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu…

“Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.

Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…

Atatürk başarmıştı.

“Montessori Eğitimi” Üzerine-1

Çocuklar
eleştirilmekten, azarlanmaktan değil, kendilerine güzel örnek olunmasından
etkilenirler.”
Thiersch

Sorun çaresizlik değil, isteksizlik…
İsteksiziz; çünkü çocuklukta bize uygulanan ilk şey, içimizdeki isteği öldürmektir.”

Bernard Shaw

 

Montessori
eğitim programı, “bireysel eğitim”e dayanan Maria
Montessori
tarafından geliştirilmiş bir eğitim modelidir.

İtalya’nın ilk kadın doktoru, pedagog ve antropoloji profesörü Maria
Montessori
(1870-1952), çocuğun bireysel
becerilerine, ilgi alanlarına, öğrenme hızına ve karakter özelliklerine uygun
bir pedagoji geliştirmiştir.

Maria
Montessori
çocukların; “ödüllerden, cezalardan,
yetişkin tarafından programlanmış eğitimden, oyuncaklardan, şekerlemelerden,
öğretmen masasından, toplu derslerden
”, hoşlanmadıklarını,

“Özgür
seçimden, hatalarını kendilerinin denetiminden, hareket etmekten, sessizlikten,
sosyal ilişkilerinin kendileri tarafından kurulmasından, çevrenin düzenli ve
temiz olmasından, özgür faaliyete dayalı disiplinden, kitapsız okuma yazmadan,
alıştırmaların tekrarından”,
hoşlandıklarını
gözlemlemiştir.

Montessori eğitimi, kişiliğin oluşumu üzerinde durmaktadır. Maria Montessori bunu şu şekilde ifade
etmektedir:

-Eğitimde
metot değil, insan kişiliği göz önüne alınmalıdır.

-Çocuk,
özeldir, tektir, kendine has bir varlıktır.

-Çocuk,
gelecekte yetiştireceği kişi modelini biçimlendirir.

-Çocuk,
insanlığın imarıdır.”Çocuklar, farkında olmadan içlerindeki inşa planına uyarak
kendi ritimleri doğrultusunda kendilerini geliştirmeye çalışırlar.

-Bu gelişime
yetişkinler etki edemezler. Onlar inşa planını bilmemektedirler. Yetişkinin
zamansız müdahalesi, inşa planını tahrip edebilir ya da yanlış yönlendirebilir.

Montessori
sınıflarında;

Çocukların sınıf içinde istedikleri
gibi dolaşmalarına izin verilmekte, okuldaki 
diğer alanları da istedikleri gibi kullanma özgürlüğü sağlanmaktadır.

Çocuğun istediği etkinliği seçmesi
için gerekli ortam hazırlanmaktadır.

Gerçeklik ve doğallık  önemlidir. Materyaller gerçek yaşamdan alınır.

Her materyalden birer tane vardır.
Çocuk o materyali kullanmak istediğinde başkalarının işinin bitmesini bekler.
Böylelikle çocuk sabırlı olmayı ve başkalarının haklarına saygı göstermeyi
öğrenmektedir.

Materyaller çocuğun fiziksel
özelliklerine uygun olarak tasarlanmıştır. Hafif ağırlıkta, çocukların
boylarına uygun, orantılı, hareket edebilen mobilyalar, elini uzattığı zaman
yetişebileceği dolaplar, kolaylıkla kullanabileceği kilitler, kolay açılıp
kapanabilen çekmeceler ve kapılar, duvarda kolay uzanabileceği kıyafet
askıları, parmaklarıyla kavrayabileceği fırçalar, eline sığacak sabunlar,
kısa-düz saplı süpürgeler, kendi başına giyip, çıkarabileceği giysiler
bulunmaktadır.

Montessori materyalleri;

Basitten zora, somuttan soyuta
aşamalı bir biçimde düzenlenmiş ve çocuğun hata kontrolü yapmasına olanak
sağlayacak şekilde tasarlanmıştır.

Öğretmen çocuğun hatasını
söylememekte çocuk doğruyu kendi keşfetmektedir.

Montessori eğitimi yaklaşımında,
sınıflarda farklı yaş gruplarındaki çocukların bir arada olmaları, onların
toplumsal gelişmelerine yardımcı olmaktadır.

Montessori’nin eğitici materyaller
geliştirmesinin nedeni, “hiçbir insan bir
başka insanı eğitemez”
ilkesidir.

Montessori yaklaşımı, kendi dönemi
içerisinde “çocuktan hareket”
akımının temsilcisi olarak tanımlanmaktadır.

Montessori, eğitimin sadece çocukların
değil, toplumun tüm bireylerinin yaşamı için sorumluluk alması gerektiğini
belirtmiştir.

Montessori çocuk merkezli etkinliklerin
çocukların temel ihtiyaçlarından ve sosyal yaşantılarından oluşması
gerektiğini, bunun çocukların bağımsızlıklarını arttırdığını iddia ederek,
sınıfların “amaçlı etkinliklerle
donatılmasını savunmuştur.

Montessori, her çocuğun kendine özgü
bir gelişime sahip, bireysel bir kişilik olduğunu ve kendi kapasitesi
doğrultusunda öğrenebileceğini savunur.

Montessori bilgiyi ezberden
kurtarıp, her yaşta çocuğun anlayabileceği düzeyde somutlaştırmış ve bütünlük
içinde aktaracak yöntem ve materyaller dizisi geliştirmiştir.

Montessori eğitiminin temeli, çocuğa
bağımsız olmayı sağlayan ve gelişimini destekleyen uygun çevreyi
hazırlamaktadır.

Montessori eğitimi, çocukların
toplumsal ve duyusal gelişimlerini destekleyerek gelecek yaşamlarında başkalarına,
çevrelerine, kendilerine saygı duyan, sorumluluk sahibi, toplumla uyum içinde
yaşamlarını sürdüren bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

Montessori eğitimi  her bir çocuğun bireyselliğine azami ölçüde
uyan, çocuğun bireysel becerilerine ve ilgi alanlarına, bireysel öğrenme hızına
ve karakter özelliklerine uygun bir pedagojidir. Maria Montessori tarafından
uzun araştırma ve eğitim deneyimleri sonucunda geliştirilmiştir.

Bu sistem, başka
eğitim sistemleriyle karşılaştırıldığında çocuklara sağlanan olanaklar
sayesinde, kendi seçimlerinin eğitimcinin onları isteklendirmesinin yerine
geçtiği kendi eylemleri sonucu hataların denetlenebildiği bir eğitim
sistemidir.

Montessori eğitimi
temelde kişiliğin oluşumu üzerinde durmaktadır. Eğitimde “metot” değil, “insan
kişiliği”
göz önüne alınmaktadır.

Çocuğa hazırlanmış
bir çevrede, çocuğun kişiliğini oluşturması için özgürlük tanıyan, kişiliğinin
gelişim sürecini destekleyen, çocuğun kendi onuru içerisinde bireyselleşmesi ve
sosyalleşmesini ciddiye alan, bireye özgü adil bir eğitimdir.

Sevgiyle kalın.

Bizimde Bir Cumhurbaşkanı Adayımız Olacak!

Türk Milleti 2023 yılında önemli gelişmeler yaşayacak…

 

Ne mutlu ki, 2023 yılında Cumhuriyetimiz 100.yılına girecek ve
geleceğimizi çok etkileyecek olan yeni bir cumhurbaşkanı seçeceğiz.

 

Bunun için bizim (ben de dâhil) bir cumhurbaşkanı adayımız olacak!

 

Bu cumhurbaşkanı adayı sadece Türk milletinin desteğini bekliyor!
Açıklanması için oranın buranın icazetine ihtiyacı yok…

 

Şimdi o sizlere yerli, milli, bağımsız ve bağlantısız olduğunu
duyuruyor…

 

Türkiye Cumhuriyeti devletini ıslah yolu ile sadece Türk milleti için
yeniden restore edeceğini söylüyor…

 

Türkiye’nin bütün kaynaklarını harekete geçirerek tüketimin
frenleneceğini, israfa son verileceğini bununla beraber üretimin arttırılarak
bununla birlikte tasarrufa yönelineceğini söylüyor.

 

Türk milletinin ve devletinin içte ve dışta itibarının korunacağını,
işgal edilen (Ege’deki adalar) topraklarımızın işgalden kurtarılacağını ve
milli (menfaatlerimizin korunduğu) bir dış politika izleneceğini belirtiyor.

 

Yoksulluğun ve yolsuzluğun sona erdiği bir refah ülkesi olması gereken
Türkiye’yi birlikte inşa etmeyi teklif ediyor…

 

En büyük vaadi; herkesin görüşüne değer verilen bir katılımcı
demokrasi anlayışının benimseneceği ve uygulanacağına ilişkin teklifleri…

 

Hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı olmazsa olmazımız diye
bizlere yani sizlere anlatıyor! Mafyatik ve narkotik güçlerle beraber onlarında
dış güçlerle birlikte desteklediği bölücü (ve diğer benzer) terör unsurlarının
yok edileceğini müjdeliyor…

 

Türkiye’yi “sığınmacı”
adı altında işgal eden ve ettirenlerin oyununu bozup onları geldikleri yere
göndereceğim ve böylece demografik tehlikeyi bertaraf edeceğim diye yüreğimize
su serpiyor…

 

Bozulan ekonominin tekerlerini döndüreceğim, yoksullaşan halkı
zenginleştireceğim ve sosyal adaleti sağlayacağım diyerek projeleriyle önümüze
geliyor.

 

Ben “bölücüleri ve onların
siyasi uzantılarını devlete ortak ettirmem”
diyor…

 

Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk ve onun ilkelerine ve Türk milletine
hep beraber sahip çıkacağız ve onları yücelteceğiz diye mesajlar veriyor.

 

Türk milleti olarak uzun zamandır bunları duymanın özlemi içindeyiz
değil mi? Kendinden bir nefes almak ve bir ses duymak istiyorsak iyi
düşünmeliyiz… Tamam diyorsak beraberiz demektir!

 

Adına devleti kuran irade olarak Türk Milliyetçileri ya da vatansever,
milliyetsever, ülkücüler, Türk devrimcileri, ulusalcılar, yurtseverler,
Türkçüler ve benzerleri diyelim siz karar verin ama milyonlarca insanın benden
farklı düşünmediğini biliyorum…

 

İnanıyorum ki, önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeler hepimizi
gelecekten daha ümit duyar hale getirecek…

 

Türk milletine gönülden bağlı olanlar bir kez daha üzerilerine düşeni
yapacak… Böylece geleceği inşa etmeye birlikte başlayacağız.

 

Tek çözüm; ne o ittifakı ne de şu ittifakı desteklemek değil aksine
her beraber sadece Türk milleti ile yapılacak olan yol arkadaşlığıdır…

 

Türk milletinin evlatları; hazır mısınız Cumhuriyeti’mizin 100.
yılında makus talihimizi bir kez daha yenmeye?

Serhat Albayrak’tan Tekzip Geldi

15
seneyi aşan köşe yazarlığım sürecinde ilk defa bir köşe yazım hakkında
tekzip / düzeltme talebi
geldi.

Üstelik
tekzibi gönderen çok önemli bir zat: Sabah/ATV dahil gazete ve TV
kanallarını içinde bulunduran Turkuvaz Medya Grubunu yöneten Serhat Albayrak.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın damadı eski bakan Berat Albayrak’ın abisi de olan Serhat Albayrak’ın,
avukatı vasıtasıyla, 30.08.2022 tarihinde yayınlanan köşe yazım için, Kocaeli
Gazetesi’
ne gönderdiği tekzip yazısını aşağıda aynen paylaşacağım.

Gönderilen
tekzip metninde, avukat meslektaşım, “Bir Tane Cumhuriyet Savcısı Yok Mu?”
başlığı ile “müvekkilimin kişilik haklarını ve itibarını açıkça
zedeleyen, müvekkilime karşı açıkça hakaret ve iftira niteliğinde yalan bir
haber yayınlanmış”
olduğunu ifade etmiş.

Öncelikle
“bu haber” benim köşe yazım içerisinde verilen bilgiler olduğu için benim açıklama
yapma zaruretim ortaya çıktı.

Tekzip bir haberin
yalanlanmasıdır.
Kişinin
kendine yöneltilmiş ithamlara cevap hakkıdır.
Herkes kişilik haklarına yönelik ve yalan olduğunu düşündüğü haberlere
karşı
düzeltme ve cevap hakkını kullanabilir. Hatta kullanmalıdır da.

Bu
bakımdan tekzip gazetemize noterden gelmese, doğrudan bana mesela e-posta
yoluyla bile gelse düzeltme metnini yayınlarım. Somut bir hata veya yanlışım
olursa gerekirse özür de dilerim.

“Düzeltme ve cevap hakkının kullanılması, ilgili kişiye, yayın konusu ‘saldırıda’ yer alan bilgilerin gerçeğinin ne olduğunu kamuoyuna açıklama fırsatı verir.”

Ancak Serhat
Albayrak vekilinin gönderdiği metinde bu fırsatın iyi kullanılmadığı görülüyor.

Yazıda
kendilerini rahatsız eden hangi ifadelerin geçtiğini belirtip, bunların
hangisinin yanlış ve hakaret niteliğinde olduğunu ifade etmesi uygun olurdu.

Bunun
yerine düzeltme metninde “Son günlerde, kanun dışı odakların sosyal medya
paylaşımlarını temel alarak, müvekkilim hakkında tümüyle gerçek dışı ve iftira
niteliğinde haber üreten Kocaeli Gazetesi’ni kınadığını”
ifadesi yer almış.

****

Sedat Peker’in devlet
içinde, Sermaye Piyasası Kurulu Eski Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun
da içinde bulunduğu, bir rüşvet mekanizmasına dair iddiaları
Türkiye’nin birinci gündemi oldu.

Konu
bütün medyada yer aldığı gibi köşe yazarlarının çoğu tarafından farklı
yönlerden yorumlandı. İki Cumhurbaşkanı danışmanı istifa etti. A. F.
Taşkesenlioğlu’nun milletvekili olan kız kardeşinin rektör eşi tutuklandı.

Yani toplumun
bilgilenmesi gereken, kamu yararı olan gerçek ve güncel bir haber söz
konusu. “Kanun dışı odakların sosyal medya paylaşımları” diye
küçümsenebilecek bir olay değil.

Bu tür olayları izleme, araştırma, değerlendirme, kamuoyuna aktarma ve eleştirme basının ve yazarların hem hakkı ve hem de görevidir.

Benim
yazımda sadece Peker’in iddialarının nereyi hedeflediğini anlamaya
çalıştığım kısımda Serhat Albayrak ismi geçiyordu.

Okuyucularım
konuyu iyi anlasın diye, tekzibe konu yazımın içinde yer alan Serhat Albayrak
ile kısımları yeniden yayınlamak gerekiyor.

****

Yazımda
Serhat Albayrak ile alakalı kısım aynen şöyle idi:

“Peker’in
iddiasına göre, Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun arkasındaki güç Serhat
Albayrak
imiş.

Serhat
Albayrak kim? Eski Enerji/ Maliye ve Hazine Bakanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
damadı Berat Albayrak’ın abisi. Yani Sabah/ATV ‘nin de içinde bulunduğu Turkuvaz
Medyayı yöneten kişi.

Sedat
Peker Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun SPK Başkanı olduğu dönemde aldığı
rüşvetlerle 180 Milyon dolar nakit parası olduğunu, bir de beş
yıldızlı oteli olduğunu
iddia ediyor.

Daha da
ilginç olan soruyu kendisi soruyor:

AFT “bu kadar servet edindiyse KENDİSİNİ KORUYANLARA KAÇ MİLYAR DOLAR
haksız kazançtan para aktarmıştır?”

Yanılmıyorsam,
Sedat Peker Serhat Albayrak üzerinden Cumhurbaşkanını itham eden böyle
bir cümleyi ilk defa kurdu.

****

Görüldüğü
gibi Eski SPK Başkanının arkasındaki gücün Serhat Albayrak olduğu iddiası
Sedat Peker’in. (Peker’in Serhat Albayrak’la alakalı benim yazmadığım
iddiaları da var.) Bu iddianın doğru veya yanlış olduğuna dair bir yorum
yapmadım. Çünkü bu yargının görevi. Ama Türkiye gündemini sarsan “bu suç örgütü
liderinin” nihai hedefinin kim olabileceğine dair bir yorum yaptım. Yazımda/
yazılarımda hiç kimse hakkında hakaret ve iftira cümlesi bulamazsınız.

Bir
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak temennim, iddiaların muhatabı olanların
doğrudan Peker’in iddialarının yanlış olduğunu, kamuoyunu inandıracak şekilde
ve belgeleriyle, açıklamalarıdır.

Serhat Albayrak benim
köşemi kullanmak suretiyle yaptığı düzeltmede, keşke “Ali Fuat
Taşkesenlioğlu’nun arkasındaki güç ben değilim”. Ya da “AFT’yi tanırım ama
dürüstlüğüne kefilim” gibi açıklamalar yapsaydı.

Yine de
yaptığı açıklamalar için kendisine teşekkür ediyor ve tekzibi aynen
okuyucularımın bilgilerine sunuyorum.


Le’Cola, Le’Porta, Le’Hukuk

Bizim hukuk gruplarında adettendir, avukat arkadaşlardan
biri öyle herkesin her zaman gitmeyeceği bir adliyeye gittiği zaman “Bugün şu
saate kadar şu adliyedeyim, işiniz varsa söyleyin yardımcı olurum” diye bir
paylaşım yapar ve o adliyede işi olup da gidemeyen meslektaşlar o avukat
arkadaşa ulaşıp o adliyedeki işlerini yaptırırlar.

 

Bu mesleki dayanışma güzelliği zaman zaman mizahi olaylara
da sahne olur.

 

Özellikle Bölge İdare Mahkemesi’ne (BİM) giden meslektaşlar
“Bugün BİM’deyim, bir isteğiniz varsa yazın” diye bir paylaşım yapar ve
paylaşımın altı “Dost Yoğurt”, “Çekme Helva”, “Le’Cola”, “Le’Porta” gibi mizahi
yorumlarla dolar. Elbette ki paylaşımda kast edilen BİM o BİM değildir ama
zaman zaman böyle “küçük bir mümin latifesi” yapmak iyidir.

 

Kola demişken antrparantez bir hususu aktarmak lazım. Kola,
Türkiye’de özellikle muhafazakar cenahta çok hayati anlamlar yüklenen bir
içecek olmuştur. Kola üzerinden yapılan yorumlar, genellikle dünyada kola
piyasasını domine eden iki büyük marka üzerinden yapılır. Bu markaların içinde
alkol olduğu, zararlı maddeler içerdikleri, yıllık karlarının önemli bir
kısmını İsrail’e gönderdikleri ve alınan her kolanın Filistinli bir din
kardeşimize atılan bir kurşun olduğu şeklinde muhtelif iddia ve yorumlarla
karşılaşmışsınızdır. Bu iddialar nedeniyle muhafazakar kişiler tarafından bu
iki markaya özellikle de markaların daha yaygın olanına karşı tepkisel
hareketler de sergilenmiştir. Bu tepkisel hareketler arasında satın almayıp
boykot etme gibi mantıklı tepkilerin yanında, satın alıp yerlere dökmek, Coca
Colayı Fanta içerek boykot etmek gibi absürt tepkiler de yer almaktadır. Ama ne
kadar tepki gösterilirse gösterilsin, Yılmaz Erdoğan’ın bir stand up şovunda
“Siyahtır, şekerlidir, içiyorsun, boğazını yakıyor. İşte hayatın gerçek tadı!”
diye tarif ettiği kola kendine has lezzetiyle muhafazakar insanları ağına
çekmeyi yine başarmıştır.

 

Kolayla protesto ederek baş edemeyen insanlar bu defa “yerli
ve milli” (!) kolamızı üreterek iki büyük firmaya kelimenin tam anlamıyla bir
ders vermeye çalışmışlardır. İhlas Holding’in çıkardığı Kristal Kola ile
başlayan bu furya, BİM’in Le’Cola’sı ve Ülker’in Cola-Turka’sı ile devam etti.
Kristal Kola zaten sadece adı kola olan bir içecekti ve tutmadı. Cola-Turka
agresif bir reklam kampanyasıyla girdiği piyasada kendine iyi bir yer edinse de
zamanla piyasadan neredeyse tamamen silindi. Bugün elimizde sadece Le’Cola var.
Le’Cola’yı hiç denemediğim için lezzeti ve kalitesi konusunda bir yorum
yapamam. Ama o en tanınan kola markasının yıllar önce BİM mağazalarında
satılmaya başladığını göz önüne alırsak pek tutmadığını ifade edebiliriz.

 

Asıl konumuza dönecek olursak, Ak Parti iktidara geldiğinden
beri tıpkı muhafazakar insanların global kola markalarına karşı verdiği
mücadeleye benzer bir siyasi tutum içerisinde oldu. Kamu kurumlarının hizmet
tarzını da bu “kola ile mücadele” mevzuuna benzer şekilde dönüştürdü. Yargı da
bu dönüşümden kendi payına düşeni aldı. Son yazdığım benzetme şu anlama
geliyor; Muhafazakarların “yerli ve milli (!)” kola denemeleri yaparken “tatsız
tuzsuz” şeyler ürettikleri gibi, AKP iktidarına bağlı kamu kurumları ve
özellikle AKP’lileşmiş yargı da aynı şekilde “tatsız tuzsuz” kamu hizmeti
üretmeye başladılar.

Gülşen adlı şarkıcının tutuklanması da bu tatsız tutsuz
yargı hizmetinin bir yansıması sadece.

 

Peşinen belirteyim Gülşen’in İHL’liler için yaptığı açıklama
gerçekten terbiyesizce. Açıklamanın savunulacak hiçbir tarafı yok. Ama böyle
bir açıklama yapması nedeniyle tutuklanması hukuka açıkça aykırı.

 

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) adı verilen bir
kanun var. Bu kanun vatandaşların uyması için değil, kolluk görevlilerinin (polis/jandarma),
savcıların ve hakimlerin uymaları için getirilmiş bir kanundur. Üzerinde suç
şüphesi bulunan bir kişinin gözaltına hangi koşullarda alınabileceği,
ifadesinin nasıl alınacağı, gözaltında ne kadar tutulabileceği, sorgusunun
nasıl yapılacağı, soruşturma ve kovuşturmanın nasıl gerçekleştirileceği gibi
hususlar bu kanunda düzenlenmiştir. Yine, kişi hakkında hangi koşullarda
tutuklama kararı verilebileceği de bu kanunda düzenlenmiştir.

 

CMK’nın 100. maddesine göre bir kişi hakkında tutuklama kararı
verilebilmesi için kişinin kaçma ve/veya delil karartma şüphesinin olması ve
yine işlenen suçun CMK 100’de sayılan katalog suçlardan olması gerekmektedir.

 

Gülşen’in tutuklanması olayında ise bu koşullardan hiçbiri
söz konusu değildir. O nedenle hukuka açıkça aykırı bir tutuklama söz konusu.
İşin kötü tarafı tutuklama talep eden savcı da tutuklama kararı veren hakim de
biliyor bunu. Ama “takdir hakkı” kılıfı altında açık bir hukuksuzluğa imza
atmaktan geri durmuyorlar maalesef.

 

Tutuklama kurumu tedbir niteliğinde bir yaptırım olmasına
rağmen yargı organları tarafından bir cezalandırma aracı olarak kullanılıyor.
Tabi, Gülşen olayı Türk yargısının ilk ve tek hatalı vukuatı değil maalesef.
Türk yargısı özellikle Ak Parti iktidarı döneminde çok fazla sayıda ve son
derece hoyrat bir şekilde hukuksuz tutuklama kararlarına imza atıyor.

 

Yargı eliyle yapılan bu hukuksuzluklar, yargıyı adaltesi
tesis ederek ülkeyi daha yaşanabilir hale getirmesi gereken bir kurum olmaktan
çıkartıp siyasi iktidarın sopası haline getiriyor. Öte yandan vatandaşların
yargıya duyduğu güveni de ortadan kaldırıyor.

 

Yargı sistemi kendi yaptığı bu hatalı uygulamalara hukuk
diyor. Yanlış, Türk yargısının bu uygulamalarına dense dense Le’Hukuk denir!!