16.9 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 300

Hak Bir, Yanlış Sayısız

     “İki kere iki dört
eder.” Bu hüküm ve sonuç; kesinkes doğrudur. Başka söze gerek yok.

     Gerçek bu iken,
iki kere üç dört değil. İki kere beş dört değil. İki kere on dört değil diye
sıralarsak; sayısız menfi hükümlerin sonu gelmez. Kaldı ki, bu yanlış
hükümlerden birini, doğru sanmamız da mümkün ve olasıdır.

     Üstelik bu sayısız
yanlış sonuçları nazara vererek, büyük bir zaman kaybına da uğramış oluruz.

     Öyleyse, doğru ve
gerçek olanı bilip, yanlışlarla uğraşmamak, onlarla vakti zayi etmemek asıl
olmalı. Çünkü Hak bir, Bâtıl / Yanlış’lar nâmütenahi / sonsuzdur.

     Bâtıl, yanlış ve
doğru olmayanlarla uğraşırken; Hak, Doğru ve Gerçek olandan ebediyyen mahrum
olmak; sonsuz hayatta ebedî saadet ve mutluluğu kaybetmek de var.

x

     Siyasî ve İktisadî
…izmlerde hakikati aramak ve doğruyu bulmak gayret ve meşgalelerin sonu da,
aynı şekilde yersiz, lüzumsuz, isabetsiz ve koskoca bir hiçtir. Sonu hüsrandır.
Sonu bitimsiz karanlık bir tünel içinde kaybolup gitmektir.

     Çünkü kendi
yolumuz da, yordamımız da vardır. Bunun aksi çırpınış ve arayışlar; cebimizde
paramız varken, başkalarının cebinde para aramaya benzer.

x

     Dinler içinde
İslâmiyet en doğru, en gerçek ve en hakikî din iken; diğerleri zamanla
şirazeden çıkarak; insanı meçhul ve karanlık yollara saptırmışlardır.

     Evet, bu bâtıl din
ve inanışlar; insanı sonuçsuzluğa mahkûm eden ve edecek olan çıkmaz, dipsiz
susuz kuyulardan başka bir şey değildir.

     İnsanı çıkmaz
yollarda bırakan; çılgın ve çıldırtan yolsuzluk yollarıdır.

x

     Bazen insanların
huy ve karakterlerini ve somutlaştırmak isteriz. Bunun için, onları her
hayvanın belirgin bir vasıf ve sıfatıyla nazara veririz. Meselâ: Eşek gibi
inatçı, koyun gibi uysal, tilki gibi kurnaz, akrep gibi sokucu, yılan gibi
zehirleyici, papağan gibi ezberci, arslan gibi adam, kuş beyinli ve bu gibi
vasıf ve niteliklerle yâdederiz.

     Bu durum şöyle bir
hükme vardırıyor bizi: İnsan sayısız huy ve karakter sahibi bir varlık. Yüce
Allah; insanlarda var olan huyların her birini; bir hayvan suretinde
cisimlendirmiş, ete kemiğe büründürmüş şu veya bu hayvan suretinde, huyları
görünür hâle getirmiş.

     Tıpkı Yûnus
Emre’nin: “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” demesi gibi.

     İnsandaki huy ve
karakterler de, ete kemiğe bürünerek çeşitli hayvan sûretlerinde karşımıza
çıkarak, görünür hâl almışlardır.

     Nitekim insanın
içi dışına çevrilse; kimi kurt, kimi ayı, kimi yılan gibi çeşitli suretler
alır.

     Kimi büyük
zâtların; insanları baskın huyunun şeklinde görmeleri bir gerçektir.

     Öyleyse, bir an
evvel mânevî şahsiyetimizi gözden geçirmeli. Menfî huy ve karakterlerimizden
kendimizi soyutlamalı. Onları müspet, güzel ve iyi huylara dönüştürmenin gayret
ve çabası içinde olmalıyız.

     x

     En büyük
hatalarımızdan biri de, müslümana bakarak İslâm hakkında, üstelik menfî ve
yanlış kararlara varmamızdır. Müslümana bakarak; ondaki İslâma yakışmayan
tavırları, İslâmdan bilip, İslâma cephe almamızdır. Oysa müslümanın her hâl ve
hareketi İslâma uygun olması gerekirken; gaflet, cehalet ve bilinçsizliğinden;
İslâmın istediği gibi biri olamıyor! Tabii ki bu durum onu  imansız değil, sadece günahkâr ediyor.
Şüphesiz suç kendisinindir. İslâmın değil. Kaldı ki, “Başkasına itimat etmeyen,
nefsiyle teşebbüs eder.” Dinini bizzat kendisi, Türkçe eserlerden öğrenmeli.
Türkçemizde Arapça’dan çevrilmiş birçok mealler, tefsirler, Peygamberimizi
anlatan çok değerli, sayısız kitaplar mevcut. Diyanet’in bu hususta güzel
çalışmaları var. Bunlara bakarak dinimizi kaynaklarından öğrenmek mümkün. Ne
Batı’nın sömürgen siyasetleri; Hz. İsa ve İncil, ne de Müslümanın hata ve
kusurları Kur’an ve Hadis kaynaklı.

Ecdadımıza Karşı Nefret ve İhanet Suçu

İzmir’in Kurtuluşu törenleri
bu 9 Eylül’de daha bir coşkuyla, 2 milyon kişinin katılımıyla ve
muhteşem bir görsel şölenle kutlandı. Törende beni en çok etkileyen sahne protokol
ve halkın İstiklal Marşını yürekten okuyuşu, içtenliği ve coşkularını yansıtan
gözlerindeki ışıltılar idi.

Bu yıl İzmir’in
3,5 yıl süren Yunan işgalinden kurtuluşunun 100. Yılı idi. Yenilen
sadece Yunan değil arkasındaki İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist
devletlerdi.

Bu
etkinlik Türk milletinin İzmir’in ve Türkiye’nin kurtuluşunu sağlayan
Atatürk, silah arkadaşları, şehitlerimiz ve gazilerimize bir şükran ifadesiydi.

****

Ancak İzmir’deki
muhteşem kutlamaların motivasyonunu artıran güncel faktörler de vardı. Eski
TBMM Başkanı İsmail Kahraman gibi bazı AKP’lilerin, Millî mücadeleyi ve
Mustafa Kemal Atatürk’ü küçültmek için “hiç savaşmadık, tek kurşun atılmadı.
Müstevliler kendiliğinden çekildi”
gibi cehaletten öte zırvalarına da bir
tepki idi.

Kalabalıkların
coşkusu “keşke Yunan kazansaydı” diyen “Fesli Kadir” (Mısıroğlu)
ve benzerlerinin tedrisatından geçmiş olanlara bir cevap gibiydi. Fesli Kadir’i
hastanede ziyaret eden DİB Ali Erbaş’a, İsmail Kahraman’a ve RTE’ye
gönderilmiş bir mesaj niteliğinde idi.

Fesli
Kadir “Atatürk’ü seven benim cenazeme gelmesin” diye vasiyet etmişti. İzmir’deki
milyonların coşkusu
hain meczubun cenazesine koşan “Atatürk’ü
sevmeyenleri” elbette kızdıracaktı, ürkütecekti.
 Çünkü bu muhteşem şölen toplumsal vicdanın gür
sesi idi.

************************

Bahçeli’nin Tepki Gerekçesine Şaşırdım

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç
Soyer’in törende yaptığı konuşma, “100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler,
gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeydi.
Gençleri, kadınları, çocukları
geleceği hiç düşünmediler. Sadece ve sadece saraylarındaki saltanatı korumak
için bütün bir milleti ateşe attılar” 
sözleriyle başladı.

Bu sözlere öküz altında buzağı arayanlar, AKP’liler
ve daha da ilginci MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tepki gösterdi.

Bahçeli, Soyer’in
bu sözlerini, “tarihimizin düşman gözüyle yorumlanması”, “ecdadımıza ve
tarihimize hakaret edilmesi” ve “ecdadımıza karşı nefret ve ihanet suçu işlenmesi”
olarak değerlendirdi.

Tunç Soyer’in,
100 yıl önce devleti yönetenlere Atatürk’ün Nutuk’ta da geçen tanımlamalarını
kullandığı açık.

Yani “gaflet,
dalalet ve hatta hıyanetle” suçlananlar Padişah Vahdettin, Damat Ferit ve
“saraydaki saltanatı korumak için milleti ateşe atanlar.”

Her
milletin içinde kahramanlar, vatanseverler çıktığı gibi zaman zaman gerçekleri
idrak edemeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyenler (gaflet içinde
olanlar) ve sapkın, doğru yoldan ayrılmış olanlar (dalalet içinde
olanlar) ve hatta hainler çıkabilir.

Elbette
Osmanlı da bizim, Cumhuriyet’te bizim devletlerimiz. Türk devletlerini
yönetenlerin içinde iyi işler yapanlara şükran duyuyoruz. Ancak “İngiliz
işbirlikçisi” Padişah Vahdettin ve yönetimine bu sıfatların yakıştırılması
tarihi gerçeklerin bir sonucudur. Vahdettin, İstanbul’un anahtarını tek kurşun
atmadan İngiliz komutana veren, Mustafa Kemal Paşa’nın idamı için ferman
çıkaran ve sonunda İngiliz gemisiyle kaçan bir padişah değil mi?

Vahdettin
için kullanılan sıfatlar, bütün atalarımızın bu sıfatları taşıdığı anlamına
gelmez. Yanlış işler yapanları ortaya koymak ecdada saygısızlık değildir.

Peki,
bunun böyle olduğunu “ecdada saygısızlık” suçlamasında bulunanlar
bilmiyor mu? Elbette biliyorlar. Tepki gösteren siyasal İslamcı AKP’lilerin çoğu
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına, Atatürk ve silah arkadaşlarına hakaret
edenler. Peki, Atatürk ve İnönü ecdat değil mi?

Beni
şaşırtan Bahçeli’nin de tepkisini “ecdadımıza karşı nefret ve ihanet suçu
işlendiği”
şeklinde gerekçelendirmesi. Bahçeli’nin Atatürk düşmanlarıyla
aynı mevzide konumlanması anlaşılır gibi değil.

************************

Soyer’in Okuduğu Nutuk

İzmir Büyükşehir
Belediye Başkanının konuşmasında yer alan ve Nutuk’tan alınan tanımlamalara neden
böyle şiddetli tepki gösterildi. Galiba cümle içinde geçen ve bugünü
çağrıştıran kelime ve kavramlar
olduğu için.

Soyer’in
yukarıda alıntıladığım sözlerinin başındaki “100 yıl önceydi”
cümleciğini kaldırırsanız “Ülkemizi yönetenler, gaflet, dalalet ve hatta
hıyanet içinde idi”
; “sadece saraylarındaki saltanatı korumak için” suçlamalarında
bugünün muktedirlerini muhatap aldığı sonucu çıkabilir.

Muhtemelen
Soyer’in konuşmasına kızanlar sözleri böyle anlamış olmalılar.

Konuşmacının
niyetini bilmemiz mümkün değil. Kendisi “ben o cümleleri Nutuk’tan ilhamla
kullandım”
diyor. Aksini iddia edecek bir delilimiz yok.

****

Erdoğan’ın Okuduğu Şiir

R. T. Erdoğan İstanbul Belediye
Başkanı iken, Aralık 1997’de, Siirt’te bir mitingde okuduğu bir şiir
sebebiyle 4 ay 10 gün hapis yatmıştı.

Diyarbakır
Devlet Güvenlik Mahkemesi “Minareler süngü, kubbeler miğfer/ camiler
kışlamız, Müminler asker/ Bu ilahî ordu dinimi bekler/ Dillerde tevhit Allahü
Ekber
” mısralarını okuyan Erdoğan’ı mahkûm etti.

Mahkeme
kararın gerekçesinde ‘‘Rejimin bazı kurum ve kuruluşlarını hedef
gösterdiğinin anlaşıldığı,
sanığın bu konuşmayla din ve ırk farklılığı
gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçunu işlediğini’
belirtti.

Bu olay Erdoğan’ın siyaseten önünü açan bir olay oldu. Çünkü halkımız mahkeme kararını haksız,
Erdoğan’ı “mağdur” olarak değerlendirdi.

Şiir, Ziya Gökalp’e ait
sanılıyor olsa da, Cevat Örnek adlı bir şaire ait. Şairin
kitabında, Erdoğan okuduğu için suç sayılan ibarelerin “hiçbir dini veya
siyasi çağrışım amaçlı” yazılmadığı
ifade edilmiş.

Erdoğan bu defa
Aralık 2021’de yine Siirt’te yapılan bir toplantıda Cumhurbaşkanı sıfatıyla
aynı mısraları yine okudu.
Cumhuriyet Savcıları soruşturma açılmasına bile
gerek duymadı.

İlahi
kadere bakın ki, bu defa Erdoğanistler rakip partinin bir Büyükşehir
Belediye Başkanını Atatürk’ün bir sözünü kullandığı için “kin ve nefrete
tahrik ettiği”
suçlamaları içinde.

Yeni Öğretim Yılı

0

Bir eğitim-öğretim yılına daha ulaşmış bulunuyoruz. Bu
vesileyle yeni eğitim ve öğretim yılının geleceğimizin umudu olan
yavrularımıza, her kademeden öğrencimize, değerli öğretmenlerimize ve
velilerimize hayırlar getirmesi dileğiyle evlatlarımıza, sağlıklı, huzurlu ve
başarılı bir dönem geçirmelerini; ülkemizin, milletimizin ve bütün insanlığın
faydasına kullanacakları bilgi, beceri ve tecrübeyle donanmalarını görmek;
yaşamak, Türk Milleti adına; ülkemin parlak geleceği adına, geleceğimizin
vizyonlu ellerde olması adına Atatürkçü/ Milliyetçi Türk vatandaşını mutlu
eder; sevindirir; güvenimizi arttırır.

Biline ki;

Cumhuriyetimizin eğitim sistemi bir fırsat eşitliği
sağlıyordu. Anadolu’nun küçük bir köyünden çıkmış zeki bir çocuk kendisine
sağlanan fırsat ve imkânlarla Türkiye yönetiminde söz sahibi olabileceği makam
ve mevkilere yükselebiliyordu.

Cumhuriyetin kurup geliştirdiği sistemde eğitim sürecinde
verilen bilgiler hayatın içinde kullanılabilecek işe yarar bilgilerdi.

Uzman Eğitimcilerimizin ifadesiyle ‘’öncelikle öğretmen
okulları gitti, sonrasında köy okulları gitti, değişmedik bir şey kalmadı.
Bunun beceriksizlikten değil gayet isteyerek (taammüden) yapıldığını
düşünülüyor. . Bu kadar bilimden, sürekli değişen dijital dünyaya uyum
sağlamaktan uzak; sadece parası olanın çocuklarını okuttuğu bir eğitim
düzeniyle karşı karşıyayız”

*

Öncelikle eğitimli insanın toplumsal ve ekonomik kalkınmanın
temeli olduğu vurgulanmalı.

İyi bir eğitimle zihnin özgürleşmesi, aklın ve vicdanın
birlikte gelişmesi, yeteneklerin keşfedilmesi, var olan potansiyelin
gerçekleştirilmesi, bugünün ve yarının becerilerini kazanması, bilgiye dayalı
fikir geliştirmesi sağlanır.

Bu ölçütlere bakınca ülkemizde “İyi Bir Eğitim” vardır
diyemeyiz.

*

Eğitimde başarısızlığımızın temel sebeplerinden biri de
“eğitim sisteminin tüm kademelerinde görevlendirme ve atamalarda liyakat,
objektiflik ve hesap verebilirlik ilkeleri yok sayılmaktadır.”

Dalında uzmanlaşmış eğitimciler eğitimde de liyakat,
şeffaflık ve hesap verebilirliğin olduğu bir sistem öngörüyor. Öğretmenlerimizi
“mesleki açıdan sürekli gelişen itibarlı ve yüksek isteklendirme sahibi” hale
getirilmeli.“

*

Sahabeden olup birçok defa haksızlığa uğramış, çocukları
katledilmiş Hz. Peygamberin Amcasının oğlu ve damadı Hz. Ali; aynı zamanda peygamberin
methiyesine mazhar olmuş devrinin ilim insanıdır. Ne yazık ki çocuklarından
önce kendisi de katledilmiştir.

Rivayet edilir ki on kişi gelir Hz. Ali ‘ye sırayla
sorarlar;

İlim mi üstündür, Dünya Malı mı?

Hazreti Ali (ra) efendimiz birinciye;

“-İlim üstündür; çünkü ilim peygamberlerin mirasıdır, dünya
malı ise

Firavunların mirasıdır.”

İkinciye;

“-İlim üstündür; çünkü ilim dağıttıkça artar, dünya malı ise
dağıttıkça azalır.“

Üçüncüye;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sizi korur, dünya malını ise siz
korumak zorundasınız.”

Dördüncüsüne;

“-İlim üstündür; çünkü ilim seninle mezara girer, dünya malı
ise seni bırakır

Kabre girmez.”

Beşincisine;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahibini seven çok olur, dünya
malına sahip olan ise

Kıskanılır ve düşmanı çok olur.”

Altıncısına;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahipleri onurla azametle
anılır, dünya malına sahip olanlar ise cimrilikle suçlanır.“

Yedincisine;

“-İlim üstündür; çünkü ilim eskimez, yıpranmaz, bozulmaz,
dünya malı ise,

Eskir, yıpranır ve bozulur.“

Sekizincisine;

“-İlim üstündür; çünkü ilim kalbi nurlandırır, yumuşatır;
dünya malı ise kalbi katılaştırır.”

Dokuzuncusuna;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahipleri kıyamet günü şefaat
ederken, dünya malına sahip olanlar hesap verecekler.”

Onuncusuna;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahipleri mütevazı alçak gönüllü
olur, dünya malına sahip olanlar ise enaniyetine düşkün gururlu olurlar.”

Cevaplarını vermiş.

*

İlim için lazım olan aklın, din için de lazım olduğuna
inananlardanım.

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine,
kendileriyle meşgul oluyorlarsa;

Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir
dindarlık almışsa;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık…
Oradadır İslam…

*

İlim, insanlığa her alanda rehberlik eden çok değerli bir
hazinedir. Zira insan, kendini ilimle bilir. Rabbini ilimle tanır. Allah’ın
mesajlarını ilimle anlar. Varlığın gaye ve hikmetini ilimle kavrar. Nefsini
ilimle terbiye eder. Hakkı, adaleti, ahlakı, fazileti ve doğruyu ilimle
öğrenir. Yaratıcısına karşı sorumluluklarını ve kulluk görevlerini ilimle
yerine getirir.

*

Dünyayı yaşanır kılan; insanlığı aydınlatarak önünü açmış;
rehber olmuş insan onurunu öne çıkaran; gelmiş/ geçmiş bütün münevverlere selam
olsun, 

Polis Mağdurları!

Salgın hastalık olur, sağlıkçının yanında kim olur?

POLİS

Yangın olur, İtfaiyecinin yanında kim olur?

POLİS

Darbe olur, Siyasetçinin yanında kim olur?

POLİS

Deprem olur, arama kurtarma ekiplerinin yanında kim olur?

POLİS

Terör olur, Askerin yanında kim olur?

POLİS

Eylem olur, Pankartların önünde kim olur?

POLİS

Kaza Olur, Kazazedenin arabasının yanında kim olur?

POLİS

Soygun olur, Rehinelerin yanında kim olur?

POLİS

Kamu düzeni tehlikeye uğrar, Bürokratın yanında kim olur?

POLİS

Aile içi şiddet olur, mağdurun yanında kim olur?

POLİS

Sokakta kalana kim sahip çıkar?

POLİS

Stat karışır, futbolcunun, hakemin yönetimin yanında kim
olur?

POLİS

1 poça 1 meyve suyu ile gün boyu kim ayakta görev yapar?

POLİS

Trafik karışır, kim düzeltir?

POLİS

İhbar gelir, kim yakalar?

POLİS

Bomba konur, kim yetişir?

POLİS

Biri boğulur, cankurtarana kim yardım eder?

POLİS

Sağlıkçıya şiddet olur, kim sahip çıkar?

POLİS

Veli öğretmene saldırır, kim sahip çıkar?

POLİS

Seyyar satıcı zabıtaya saldırır, kim yetişir?

POLİS

Mahkeme karışır, kim yetişir?

POLİS

Çarşı karışır, kim yetişir?

POLİS

Karakol karışır, kim yetişir?

POLİS !!!!!!!!!!!!!!!!!

***

Siyasetçiden de mağdur olur,
Ticaretçiden de mağdur olur, sürgün de yer, tehdit de alır, yalnız da
bırakılır!!!

Boynu kalından da mağdur olur,
boynu inceden de!

Sendikacıya da sahip çıkar gel
gör ki sendikal hakkı sadece onların yoktur.

Herkesin atarı gideri onlara,
elinde kalemi olandan korkan suçlu bile, belinde silahı olan POLİS’den
korkmaz!!!!

Neden?

Hani z kuşağının espirili bir
cevabı var ya, af buyrun

Neden? Kaplumbağa Deden!

Kendine ateş edilmeden ateş bile
edemez POLİS!

Siyaset te yapamaz, mesai sonrası
ticarette yapamaz.

Kanunen hakkı yoktur bir yana!

Siyaset te Ticaret te zaman ister!!!!!

Hemen hemen her kamu çalışanı
direk yada dolaylı ticarette yapar siyasette sadece onlar yapamaz, din
görevlisi bile minberden neler neler söyler!!!

Onların mırıldanmaya bile hakkı
yoktur!

***

İki üç günde bir uyku harici
birkaç saat vakti kalırsa o da anca eşine ve çocuklarına! Tabi telsizlerden
anons whatsapp tan tüm izinler kaldırıldı mesajı gelmezse!

yaw söylenmez ama büyük eylemler
sırasında çiş yapacak yer bulamam arada perişan olurum diye SU İÇEMEZ POLİS,
SUUU.

Tüm bunlar bir yana, mesaileri de
belli değil ve hepsi sadece maaş karşılığı!

Peki Bankalar Promosyon dağıtınca
kim mağdur edilir?

Elbette POLİS!!!

Sağlıkçıya haksızlık yapılınca
beyaz kod verebiliyor ya, deyin bakalım POLİS haksızlığa uğrayınca ne yapsın.

***

Elinizi vicdanınıza koyun adil
olun, bin kişiyi geçen meslek grupları 3 yıllık 30- 40 bin TL promosyonu hak
görüyorsa ki haklarıdır ayrıca.

Sosyal medyadan duyduğum kadarı
ile onlara da aylık 100 lira gibi rakamlar düşünülüyormuş!

Yok artık!!!

Çoğu şubeleri bir polis kadar
vergi vermeyen bankalar da sayıları 300 BİN’ den fazla bir meslek grubuna 3
yılda en az 90 BİN TL vermeli

O DA PEŞİN.

***

O kadar işi ortalama bir maaş
karşılında yaptıkları ve bu kadar sabırlı oldukları için onları robot zannedip,
sadece yağla “Aslan POLİS, Kaplan POLİS”
diyerek
çalışabileceklerini düşünmek, yakışır bir davranış olmaz.

 Her şartta onlardan övgü ile bahseden Sayın
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın İçişleri Bakanımız Süleyman
Soylu’da kendi kendilerine sahip çıkma imkanı olmayan bu meslek grubuna sahip
çıkmalı!

Onlara duydukları güven, sevgi ve
muhabbeti bazen de nakite çevirmeli diye
düşünüyorum.

Siyaset hesap kitap işi ise,
EYT’linin oyu varsa Polislerin de var, aileleri ile birlikte en az BİR MİLYON!

Hem insanlar, hem de seçmen!

Gel gelelim başlık neden Polis
Mağdurları!

Polislerin mağduriyeti deseydim,
bu yazıyı Polisler ve Polis yakınları haricinde pek kimse okumaz diye böyle bir
başlık kullandım, amaç sadece polisler okusun değil, malum belli bir kesim
bayılır Polis’in eleştirilmesine, belki bu başlık da onların Polisle ile empati
kurmasına vesile olur diye.

Niyet hayır akıbet hayır
inşallah.

Bu gün de böyleyken böyle.

KKTC Lefkoşa’daki Barbarlık Müzesindeki Anıt…

Kıbrıs söz konusu
edildiğinde, konuya en duyarlı olanımızdan, en duyarsız olanımıza kadar hepimiz
dikkat kesilir, neden bahsedildiğini anlamaya çalışırız. Çünkü ata yadigârımız
bu ada bizlere emanet edilmiş vatan toprağımızdır.

    Adanın yakın tarihine damgasını vuran en
önemli olay:

    20
Temmuz 1974 tarihinde neredeyse topluca yok edilmelerine çok az bir zaman kalan
Kıbrıs Türk’lerine, Anavatan Türkiye’mizin yardıma koşması;  Rumlar tarafından yaşlı, çocuk, kadın demeden
sadece Türk oldukları için öldürülen soydaşlarımızın hayatlarının
kurtarılmasıdır.

     Kıbrıs
konusuyla ilgili pek çok kitap kaleme alan bir yazar olarak, bu yazımda adanın
tarihi özgeçmişine bir kez daha değinmeyeceğim.

     Ama ada tarihinde Rum tarafının acımasız
katliamlarının adeta sembolü haline gelen Dr. Nihat İlhan’ın eşinin ve çocuklarının
24 Aralık 1963 gecesi bir banyo küvetinin içinde acımasızca katledilmelerini
simgeleyen bugün Barbarlık müzesi olarak anılan o evden bahsedeceğim.

    1974’te
Kıbrıs adasında yaşanan savaşta görev alan bölük komutanlarından birisi olarak
bundan 48 yıl önce o acılarla dolu eve ben de gitmiştim.

    O
kahredici gecenin tüm izleri bütün çıplaklığı ile ortadaydı. İnanılmaz insanlık
dışı görüntüleri barındıran, Rum çetelerinin acımasızlığını ortaya koyan bu
evin bakıcılığını, evin mal sahibi Hüseyin amca yapıyordu. Sorulan sorulara hiç
cevap vermeyen, hiç konuşmayan bu yaşlı adam; inancım odur ki, orada
katledilenlerin bir temsilcisi olarak, ziyarete gelenler için o evin açık
kalmasına sadece aracılık ediyordu. O yıl evin kapısında kırmızı boya ile
yazılmış, sadece ‘’Barbarlık Müzesi’’ yazısı vardı. Evin içi ise, o gece ne
yaşandıysa o hali ile muhafaza ediliyordu.

   Sonra yıllar yılları kovaladı!

    Rahmetli Denktaş’tan sonra onun emanet ettiği
makam/larda oturan kimileri tarihi gerçeklerin en çarpıcısına mekân olan bu
evin kapısında yazılı ‘’Barbarlık Müzesi’’ yazısını bile kaldırmak istedi!

    Ama kamuoyundan gelen tepki nedeniyle bunu
yapamadılar. Çünkü o süreç ‘’Ye Be Annem’’, ‘’AB’ye gireceğiz’’ diyerek Lefkoşa
sokaklarında bağıranların, ellerinde AB bayraklarını sallayan ‘’Birleşik
Kıbrıs’’ hayalperestlerinin dönemiydi…

    O süreçte Rum basını, Kumsal baskınında
katledilen bu şehitlerimizi Türk tarafının (TMT’nin) yaptığı yalanını söyleyecek
kadar utanmaz bir yalanı dahi öne sürdüler!

     Rumların gerçek yüzünü göremeyen, görmek
istemeyen bu kafadan bacaklılar döneminden sonra; adanın gerçekleri daha iyi
anlaşılmaya, Kıbrıs Türk Halkının tarihi hak ve hukuku daha iyi gözetilmeye
başladı.

     Çünkü KKTC yönetimine bu değerlere önem
veren yöneticiler gelmiş. Türkiye’de AB’nin Kıbrıs konusundaki gerçek yüzünü
daha iyi anlamıştı.

     Günümüze gelince; adayı ziyarete gelenlerin
mutlak surette uğradığı yerlerden birisi olan ‘’Barbarlık Müzesi’’ yine
gündemde!

      Çünkü
Kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Denktaş’ın talimatı ve desteği ile yaptırılarak
2003 tarihinde açılan ve bu müzenin bahçesinde bulunan ’’Kumsal Şehitleri
Anıtı’’ artık yok!

      Yakın bir zamanda yapılan ‘’Barbarlık Müzesi
Restorasyonunun’’ ardından yapılan açılış töreninde bu anıtın olmadığı, hem
Türkiye’deki ulusal basında, hem de KKTC’deki yerel basında gündeme geldi.

      Haberin doğruluğunu teyit etmek için bu anıtın
yapımına maddi ve manevi destek veren, adadaki Volkan Gazetesi sahibi değerli
dostum Hüseyin Macit Yusuf’u aradım. Maalesef anıtın yıkıldığını teyit etti.

      Günümüzün
müzecilik anlayışına göre yeniden düzenlendiği söylenen ‘’Barbarlık Müzesinin’’
bu son halini görmedim, bilmiyorum. Mutlaka tarihi gerçeklere sadık, çok iyi
bir düzenleme yapılmıştır.

      Ancak tarihi gerçekleri yansıtan, bu amaçla
yapılan eserlerin de muhafaza edilmesinin önemine değinmek istiyorum.

     Barbarlık
Müzesinin bahçesinden kaldırılan ‘’Kumsal Şehitleri Anıtının’’ yapılması için o
günün sınırlı imkânları ile bunu başaranların örneğin; Şehit Aileleri ve Malul
Gazileri Dernek Başkanı rahmetli Ertan Ersan’ın, maddi ve manevi katkısı ile
öne çıkan Hüseyin Macit Yusuf ve destek veren diğer vatanseverlerin bu anıtın
kaldırılacağından haberlerinin olması gerekmez miydi?  

   Hele ki, rahmetli Kurucu Cumhurbaşkanı
Denktaş’ın da bu anıtla ilgili yapım talimatı ortadayken…

 Değerli okur;

    Tarihe iz bırakan gerçekler, bu gerçeklerin
ortaya koyduğu değerler manzumesiyle anılır. Kimi gerçekler acılarla, kimileri
zafer günlerinin neşesi ile doludur.

     Ayrıca bu gerçeklerin yaşamasına yazılarıyla,
kitaplarıyla, dizi ve filmlerle katkı koyan, o gerçeklerin unutulmamasını
sağlayan kişilerin emeklerine saygı göstermek, onlara olan vefa borcumuzdur.

     Yazıma
son vermeden önce rahmetli Denktaş’ın anıt mezarına da değinmek isterim!

     Ölümünün üzerinden neredeyse 10 yıl geçen,
ömrünü adadığı Kıbrıs Milli Davamız ile tarihin altın sayfalarında yer alan;
halkına pırıl, pırıl bir devlet emanet eden KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf
Raif Denktaş’ın anıt mezarı ne zaman bitecek? Bu anıt mezarın günümüzdeki hali
ne durumda?

    Bu sorularım:

    Onun
hayattayken yıllar boyunca oturduğu ‘’Cumhurbaşkanlığı Makamının’’ şu andaki sahibi
başta olmak üzere; KKTC’de yaşayan herkesedir.

   Bu
soruları sormak hakkıma gelince:

   O gazi
vatan topraklarında savaşan, bu uğurda oradaki şehitliklerimize on beş vatan
evladını emanet eden bir gaziyim de ondan.

9 Eylül’ü Bakın Nasıl “Zorla” Kutlardık!

Bazıları millî mücadeleyi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü
küçültmek için hiç harp edilmedi, tek kurşun atılmadı gibi laflar ederler ya.
Gerekçeleri de vardır: Bizim Millî Mücadele dediğimiz şey Yunan okul
kitaplarında yoktur…” Doğrudur, Millî Mücadele yazmaz; Yunanlılar ona “Anadolu
Felaketi” derler.

 

Nasıl doğada her şeyin, bizim zehirli dediğimiz yaratıkların
bile bir yararı varsa; bunların da yararlı tarafları var. Onlar olmasa iki gün
önce İzmir’de seyrettiğimiz muhteşem manzara oluşur muydu? Allah razı olsun.

 

Son zamanlarda şahit olduklarımızın dışında aklımda kalan,
bir AKP Milletvekili’nin, “…Biz milli güvenlik akademisinde, oralardaki
şehitlikleri dolaştık. Bütün şe­hitlikler temsili. Bunlar çok önemli, anlayış
olarak bir yere gelmek istiyorum. Burada Ankara Hükümeti’nin meşruiyetiyle bazı
şeyler yapılmış süreç içinde bazı şeyler…” sözlerini hatırlıyorum.  Neydi acaba o bazı şeyler?

 

Devlet yerine Ankara Hükümeti veya “rejim” demek de yaygın.
Değil mi, tek kurşun atılmadıysa, ne şehitliği? Sanki ayrı bir tarih öğretimi
var! Gerçekten var; buna inanıyorum. Bu kadar kelli felli insan bu kadar benzer
şeyleri tesadüfen mi söylüyor?

 

Atılmamış kurşunlar, ölmemiş şehitler

Bu sözler bana Benedict Anderson’un şu satırlarını
hatırlatmıştı:

 

“Modern milliyetçilik kültürünün en çarpıcı sembolleri,
Meçhul Asker lahitle­ri ve anıtlarıdır. Geçmiş zamanlarda benzeri bulunmayan bu
anıtlara toplumun yönelttiği törenli saygı, kasten boş bırakıldıklarından veya
içinde kimin yattığının bilinmemesindendir. Bu modernitenin şiddetini hissetmek
için şöyle bir hayal ku­run: Bir işgüzar, lahitte kimin yattığını
‘keşfettiğini’ söylesin veya anıtın içini gerçek kemiklerle doldurmaya kalksın.
Bu, zamanımıza ait kutsala hakaret eylemi olurdu! Bu lahitler ölümsüz ruhların
ölümlü kalıntılarını taşımasa da millî hayaletlerle do­ludur. (İşte bu yüzden
birçok millet, içlerinde bulunmayan sakinlerinin milliyetlerini belirtmeye
gerek görmemiştir. Başka kim olabilirler ki? Muhakkak ki Almandırlar,
Amerikandırlar, Arjantinlidirler…)”

 

Öyle ya. Mademki şehitlik yapıyoruz, çoğu düştüğü yerde
gömülmüş, 9167 şehidimizin kemiklerini toplayıp bunların içine koymalıydık!
Değil mi?

 

Benedict Anderson, Arif Nihat Asya’nın “Bir bayrak rüzgâr
bekliyor”unu okumuş gibidir:

 

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?

 

Millî günler devlet zoruyla mı kutlanırdı?

Sık tekrarlanan bir başka komplo teorisi, millî bayramların
ve şehirlerimizin işgalciden geri alınış kutlamalarının devlet zoruyla
yapıldığıdır.

 

Her ülkede komplo teorisyenler çıkabilir, her ülkede
olmayacak laflar edilebilir. Mesela, iki dünya harbi de olmamıştır, Amerika
kıtası diye bir yer yoktur, keşfi komplodur. Dünya öyle milyarlarca yıl yaşında
değildir, altı bin yıl önce yaratılmıştır. Yuvarlak değil düzdür, diyenler
bulunabilir. Bunlara önem verilmez. Durumları çok ilerlemişse zorunlu tedaviye
başvurulabilir. Fakat böyle tiplerin devletin yüksek kademlerinde görev
aldıkları pek görülmez. Onlara, belki birkaç oy getirir diye, büyük âlim falan
denilmesine de bizim dışımızdaki dünyada pek rastlayamazsınız.

 

İki gün önceki yazımda size müttefiklerin 1922 Ağustos’undan
Ekim başlarına kadarki bazı raporlarını naklettim. Müttefiklerin yani
düşmanlarımızın, o olmayan savaş, uydurma şehitler hakkındaki raporlarını.
Birinci elden babaannemim anlattıklarını verdim. Şimdi sıra benim
hatıralarımda. 1950’lerde, 1960’larda, İzmir’in kurtuluşunun nasıl kutlandığını
anlatmak istiyorum.

 

29 Ekim gibi millî bayramlarda, biz öğrenciler de
resmigeçitlere katılırdık. Askerle birlikte rap rap geçerdik. Bu düzgün geçidi
sağlamak için bayramdan önceki beden eğitimi derslerimizde asker gibi yürümeyi
talim ederdik.

 

Çocukluğumun İzmir’i, 9 Eylül’ü

Fakat 9 Eylül bayram değildi. Biz o kutlamada geçit falan
yapmazdık. Fakat bakın ne olurdu…

 

7- 8 Eylül günlerinden başlayarak çevre kasabalar ve köyler
İzmir’e inerdi. Otellerde yer kalmazdı. 8 Eylül akşamı ve 9 Eylül sabahı,
Basmane meydanında yatan köylüleri hatırlıyorum. 9 Eylül sabahı onlar kalkardı.
Bütün İzmir ayağa kalkardı ve halk, kordon boyunda resmigeçit yapardı. Göğsü
İstiklal Madalyalı gaziler geçerdi; esnaf, köylü geçerdi. Bir kısmının
başlarında kalpakları olurdu, Millî Mücadele’ye katıldıkları esvapları
giyerlerdi.

 

Tek resmî katkı, kurtarıcı süvariyi temsilen geçen bir
süvari birliğiydi. Mızraklarının ucundaki kırmızı flamaları hatırlıyorum. Bir
de atların nallarının, Arnavut kaldırımına çarptıkça çıkardığı kıvılcımları.

 

Ancak en önemli hatıram seyircilerdi. Kordon’un iki yanında,
kaldırımlarda toplanan halkın hemen tamamının gözleri yaşlı olurdu. Bir
büyüğüme, niye ağladığını sorduğumda aldığım cevabı unutamam: “Sen bilmezsin,
Yunan çok edepsizdir!” Buradaki “edepsiz”, bütün insanlık suçlarını anlatıveren
bir kelimeydi.

 

Hani şu uydurma olan kurtuluşlar vardı ya. İşte o insanlar,
o kurtuluşları bizzat yaşamıştı. Yakınlarının katlini, tecavüzleri,
süngülenmeleri; evlerinin, tarlalarının ateşe verilişini ve kurtarıcı ordunun
gelip düşmanı kovuşunu yaşamışlardı. Bazıları, o madalyalı ve kalpaklı
ihtiyarlar gibi, bizzat o ordunun parçasıydı. İşte o gözü yaşlı seyirciye,
Turgutlu’dan, Manisa’dan, Salihli’den, köylerden kurtuluşu kutlamak için kopup
gelen seyirciye, “Yok olmadı öyle kurtuluş falan!” deseydiniz ne olurdu?
Diplomatça ifade edeyim: Böyle lafların o insanlara söylenmesi, söyleyenin
sağlığına pek yararlı olmazdı.

https://millidusunce.com/9-eylulu-bakin-nasil-zorla-kutlardik/

Dr. Abdurrahman Deveci – 1 Türkmensahra Türkmenlerini Anlatıyor.

Gitmesek de,
görmesek de, hattâ bilmesek de orada bir yurt var… O yurt, Türk Yurdu’dur.

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle
Türkmensahra Türkmenlerinin; dününü, bugününü ve yarınını konuşmak istiyorum. Türkiye’de
Türkmensahralı Türkmen kardeşlerimiz hakkında bilgi edinmek isteyen çok kişi
vardır.

Konuya; Türkmensahra olarak adlandırılan bölgenin yerini
belirlemekte başlayalım. 

Dr. Abdurrahman Deveci: Türkmensahra;
İran’ın kuzey doğusunda, Türkmenistan’ın güney sınır bölgesinde yer alır.
Yüzölçümü yaklaşık 50.000 kilometrekaredir.  (İran’ın
yüzölçümü 1.644.000, Türkmenistan’ın 488.100 kilometrekaredir.)

Batıdan doğuya
400 kilometre uzunluğunda ve 5-200 metre arasında değişen
bir eni olan bu bölge, batıda Hazar Denizi, kuzeyde Türkmenistan Cumhuriyeti,
doğuda İran İslam Cumhuriyetinin Bocnurd ve Deregez bölgeleri ile, güneyde ise
Kuzey Elburz Dağları ile sınırlanır. Yükseklik, güneyden doğuya, doğudan batıya
Hazar Denizi’ne doğru akan ırmakların uzantısında azalmaktadır. Kümüş Tepe,
Bender Türkmen, Simin Şehir, Ak Kale, Anbar Olum, İnce Burun, Hütten Küren,
Negin Şehir, Kümbet Kavuş, Kelale, Merave Tepe, Deregez ve Bocnurd Türkmensahra
şehirleri olarak tanınır. Ayrıca Horasan Rezevi bölgesinin Türbet Cam şehrinde
ve onun çevresinde de yaklaşık beş bin Türkmen yaşamaktadır.

Çetinoğlu: Türkmensahra Türkmenlerinin târihini kısaca özetlemek mümkün mü?

Deveci: Türkmensahra Türkmenleri 1881’e
kadar Türkmenistan ile ortak kaderi paylaşmıştır. 1881’de, Türkmenlerin
Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Çarlık Rusya’nın ordusuna yenilmesinden
sonra, İran ve Çarlık Rusya’sı arasında yapılan Ahalteke Anlaşması
çerçevesinde, iki tarafta yaşayan Türkmenler arasına sınır çekilmiştir.

Türkmensahra
Türkmenlerinin târihini, uzun süre birlikte yaşadıkları Türkmenistan
Türkmenlerinden ayrı tutmak mümkün değildir. Türkmenistan’ın Orta Asya’daki
derin târihi gibi, Türkmensahra Türkmenlerinin de bu bölgede binlerce yıllık
bir geçmişi vardır. Aslında, bu topraklar aynı etnik gruba aittir. Aralarındaki
sınırlar ise sonradan ortaya çıkmıştır.

Çetinoğlu: Nasıl
olmuş?

Dr. Deveci: Türkmensahra, 1881’e kadar
Türkmenistan ile ortak bir kaderi yaşamıştır. Bu târihe kadar, Türkmenler,
Hazar Denizi ve Ceyhun Irmağı arasında beylikler şeklinde yaşayan bağımsız bir
millet sayılırlar.

Çetinoğlu: Bölünme
hangi olayın sonucudur?

Dr.Deveci: 1881 yılında Türkmenler,
Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Rus Ordusu’na yenildiler. İran ve Rusya
arasında yapılan Ahalteke Anlaşması çerçevesinde, iki taraftaki Türkmenler
arasına sınır çekilmiş ve güneydeki Türkmenler İran sınırları içinde, kuzeydeki
Türkmenler ise SSCB sınırları içerisinde kalmıştır. O sınır resmiyete girdikten
sonra da iki taraftaki Türkmenler
arasındaki ilişkiler devam etmiştir. Ancak 1924’te Türkmensahra Türkmenleri ve
İran hâkimiyeti arasında gerçekleşen savaştan sonra sınır geçişlere imkân
vermeyecek şekilde kontrol altına alınmış ve ilişkiler kesilmiştir.   Güney Türkmenlerin oturduğu bölgeye Pehlevi
döneminde Türkmensahra adı verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin bağımsız bir devleti oldu mu?

Dr. Deveci: Evet oldu.

1924 yılında,
Rıza Şah’ın iktidara geldiği dönemde, Türkmensahra Türkmenleri, Türkmen
boylarının bir araya gelmesiyle, Osman Ahun’un liderliğinde Cumhuriyetle idâre
edilen bir devlet kurdular. Devlet kurulduktan sonra İran hükümeti ve
Türkmenler arasında kanlı savaşlar yaşandı.

Çetinoğlu: Günümüze
gelirsek…Türkmensahra Türkmenlerinin sosyal durumları, Türklük ile ilgileri
konusunda neler söyleyeceksiniz?

Dr. Deveci: Türkmensahra; Türk
dünyasındaki, kendi kültür, gelenek ve Türklük asaletini koruyabilen nâdir
bölgelerinden biridir. Bu bölgede, hâlen eski gelenekler ve âdetler
sürdürülmektedir. Anadolu’nun herhangi bir bölgesinde yaşayan; örf, âdet ve
geleneklerine bağlı ortalama Türk ailesinden farkları olmadığını
söyleyebilirim.

Avrasya
Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Deliömeroğlu,  
Mahdumkulu’nun 275. doğum yılı için Türkmensahra’ya yaptığı bir geziden
sonra, Kardeş Kalemler Dergisi’nin 20. sayısında yazdığı yazısında şu ilgi
çekici sözleri söylüyor:

Türk Dünyasının pek çok bölgesini gezmiş,
bâzı yerlerinde uzun sayılabilecek süreler de çalışmış ve hâlâ ilişkileri devam
eden biri olarak söylüyorum ki, Anadolu Türkmenlerine en yakın Türk topluluğu
Sahra Türkmenleridir
.’ (Türkmensahra başlıklı makalesi)

Çetinoğlu: Türkmensahra’da
ne kadar Türkmen yaşıyor?

Dr. Deveci: İran’daki Türkmenlerin
sayısı aşağı yukarı iki milyon olarak bilinmektedir.

Çetinoğlu: İran
Türkmenlerinin idârî-siyâsî durumu ve devlet kademelerindeki yeri nedir?

Deveci: İran’da; Kürdistan, Azerbaycan,
Luristan, Sistan-Belucistan gibi eyaletler olmasına rağmen, Türkmenlerin adını
taşıyan özel bir eyalet yoktur. Türkmensahra adı ile tanınan bölge de, Gülistan
ve Kuzey Horasan eyaletlerinin kuzey kısımlarında Türkmenlerin yaşadığı geniş
coğrafyaya verilen isimdir.

Gülistandaki
Türkmen şehirler idârî bölünmelerde, eyâletin merkezi olan Gürgen Şehri’ne
bağlanırken, Kuzey Horasandaki Türkmen şehirler Bocnurd’a bağlanmaktadırlar.

Geçen
senelerde Türkmen şehirlerine, Türkmen olmayan ayrı etnikler de
yerleştirilmiştir. Günümüzde  Bender
Türkmen’de yaklaşık %10 değişik kavim bulunur. Bocnurd şehrinin içinde
Türkmenler azınlık olmakla beraber, çoğunluğu şehir çevresindeki köylerde
yaşarlar. Kümbet ve Kelale şehirlerinin etnik yapısında, geçen 30 yıl
içerisinde büyük değişimler yaşanmıştır. Öncesi, çoğunluğunu Türkmenlerin
oluşturduğu Kelale şehrini, son yıllarda Sistan’dan gelen göçmenler ele
geçirmişlerse de, şehir çevresindeki köylerin çoğunluğunu Türkmenler oluşturur.

Türkmensahra’nın
en büyük ve merkezî şehri Kümbet de benzer bir kaderi yaşamaktadır. Humeynî
rejiminden önce farklı kavimler bu şehrin yaklaşık  % 20’ni oluşturuyordu. Rejimden sonra, geçen
otuz senede onların nüfusu yaklaşık % 50’ye çıkmıştır. Türkmen olmayan
kavimleri; Farslar, Sistanlılar, Azerbaycan Türkleri ve İran Kürtleri
oluşturmaktadırlar. Ayrıca Bender Türkmen’in Kazak mahallesinde; hem de
Kümbet’in Çayboyu mahallesinde yaklaşık 20.000 Kazak yaşamaktadır. Bunlar SSCB
dönemi başında Ruslardan kaçıp, Türkmenler arasında yerleşen Kazaklardır ki,
Sünni ve Türk oldukları için Türkmenlerle kardeşçe yaşamakta ve kader birliği
yapmaktadırlar. 

Türkmenler üst
düzey işlere tâyin edilmezler. Sebebi; Türkmenlerin Sünni olmasıdır. İran
anayasasının 115. maddesine göre, sadece 12 imamlı Şiiler cumhurbaşkanlığı
seçimine aday olma ve seçilme hakkına sahip olabilirler.  Ancak gerçeklere gelince bu uygulama sâdece
cumhurbaşkanlığı ile sınırlanmamakta ve alt düzeylere kadar uzanmaktadır.
Nitekim bakanlar ve hatta valiler arasında hiçbir Sünni bulunmamakta ve İran’ın
% 25 Sünni nüfusu, Türkmenler de içinde olmakla beraber, üst düzey
görevlendirmelerden uzakta tutulmaktadır. Türkmenlerin şimdiye kadar
ulaşabildiği en üst düzey görev, vali yardımcılığı oldu. Yağmur Gulizade
Gülistan eyaletinin vali yardımcısı olarak hizmet verdi. Bu da 1997’de
Hatemi’nin başkanlığında reformcuların hükümete geçmesi ile gerçekleşti. O
döneme kadar Türkmenler; vali yardımcısı, belediye başkanı, kaymakam. ve diğer
devlet kurumlarının başkanı olarak görevlendirilmemişlerdir. Bu dönem,
Türkmenler ve diğer azınlıklar için yeni bir açılım dönemi olarak
belirlenmiştir.

Bender Türkmen
ve Akkale şehirleri Türkmen kaymakamlarının görev yaptığı şehirler oldu. Gümüş
Tepe, Kümbet, Kelale, Maravtepe… şehirlerinde, belediye şurası seçimi
sonucunda, ilk Türkmen belediye başkanları görev yaptılar.

Dr. Çetinoğlu: Günümüzde
durum nasıl?

Deveci: Reformcular döneminde temeli
atılan bu durum, Ahmedinejad döneminde de devam etti. Ancak bakanlık ve valiliğe
hiçbir zaman bir Türkmen tâyin edilmedi. Vali yardımcılığı bile 4 senelik o
dönemden sonra Türkmenlere verilmedi.

İran
Türkmenleri kendi istek ve arzularını hukukî yollardan hükümete duydurmada, tek
çâreyi milletvekili olarak meclise girmekte buluyorlar. Bu yüzden,
Türkmensahra’daki meclis seçimleri çekişmeli geçer. Ancak bu yol da Türkmenler
için kolay aşılacak bir yol değildir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri günlük hayatlarında hangi dili konuşuyorlar?

Dr. Deveci: Türkmenistan Türkçe’si
şivesinde konuşurlar. Türkmenistan şivesindeki nazal n (n) ve peltek telaffuz
edilen ‘s ve ‘z’ ünsüzleri burada da
geçerlidir. Türkmenistan’da bulunan: Yomut, Teke, Göklen, Nohurlu, Salır gibi
iller İran Türkmenleri arasında büyük topluluklar olarak bulunmaktadırlar.

Türkmenistan’da
kullanılan yazı dili, İran Türkmenleri arasında da
geçerlidir. İran ve Türkmenistan Türkmenleri arasında bir edebî dilin
kullanıldığını söylemek mümkündür. Ancak lehçelerde biraz farklılık vardır.

Türkmenlerin
büyük şairi Mahtumkulu Fıragi’nin divanı sâyesinde, bütün Türkmen boyları bir
edebî dili kullanmaktadırlar. Mahtumkulu 18. yüzyılda Oğuz Türkçe’sini esas
alarak, Türkmenler için yeni bir edebî dili meydana getirmiştir. Ondan önce
edebî yazılarında Çağatay Türkçe’sini kullanan Türkmenler Mahtumkulu edebî dili
ile Türkmence yeni bir kalıba girmiştir.   

Çetinoğlu: Hükümet
veya Türkmenler tarafından ve kendi imkânlarıyla açtıkları Türkmen Dili Öğretim
Merkezi var mı?

Dr. Deveci: Türkmenler arasında, devlet
imkânlarıyla da Türkmenlerin özel
olarak açtıkları hiçbir Türkmen Dil Öğretim Merkezi yoktur. Türkmen çocukların
en büyük eğitim merkezleri kendi aileleridir.

Çetinoğlu: Türkmen
çocukları, ana dillerini
öğrenebiliyorlar mı?

Dr. Deveci: Çocuklar, Türkmen dilini,
annelerinin söylediği ninnilerden, masallardan ve bulmacalarından öğrenirler.

Çetinoğlu: Bir
millete ait kültürün yaşatılabilmesi ve geliştirilmesi, büyük ölçüde
basın-yayın organları ile mümkün olabilir. Türkmensahra’da Türkmen Basın –
Yayın kuruluşu var mı, ne durumdadır?

Dr. Deveci: İran Türkmenlerinin, Sahra
adındaki ilk resmî gazetesi 1998 yılında, İran’daki reform döneminde
yayınlanmaya başladı. Yazıların % 90’ı İran Türkmenleri ile ilgilidir.

Sahra
gazetesinden sonra, yine 1998 yılında Yaprak Dergisi çıkmıştır. A4 ölçülerinde
çıkan bu dergi, yaklaşık 50-60 sayfa olarak, renkli ve ciltli basılır. Yaprak
Dergisi özellikle Türkmen kültür ve edebiyatına önem verir.

Türkmensahra’nın
2. dergisi de Reform döneminde, Hatemi’nin İran Cumhurbaşkanı olduğu yıllarda
çıkmıştır.

Türkmensahra’da
birkaç yayınevi daha vardır. Onların sayısı da reform döneminde artmıştır.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri olarak Radyo-televizyon yayınları yapabiliyor musunuz?

Dr. Deveci: Türkmenler arasında,
Türkmen dilinde radyo programları düzenlenip yayınlanmaktadır. Türkmen radyosu
1958’li yıllarda Muhammet Rıza Pehlevi döneminde Aşkabat radyosuna rakip
olabilmek amacı ile kurulmuştur. Onun ilk görevlilerinden Türkmen şairler
Nurberdi Curcani ve Abdüllatif Güli örnek verilebilir. İslamî devrimden sonra
Gülistan Vilayeti’nin merkezi Gürgen’de haftada yarım saat Türkmen televizyon
programı yayına başlamıştır ki, halen devam etmektedir.

Ancak bu
programlar Türkmensahra halkının ilgisini pek fazla çekmez. Çünkü genelde
siyâsî propaganda amacıyla yapılmış programlardır. Türkmenler o programlardan
yeterinde yararlanamazlar. 

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri olarak Türkmenistan ile ilişkileriniz nasıl?

Dr. Deveci: 1989’da Türkmenistan’ın
bağımsızlığa kavuşması Türkmensahra Türkmenleri arasında
d
a büyük sevinç oluşturdu. Artık Türkmenlerin adına bir
devlet olabilecekti. İran ve Türkmenistan arasındaki dostluk ve sıcak ilişkiler
neticesinde, aradaki sınır açılarak 70 yıl birbirinden uzak düşen Türkmenler,
yeniden birbirlerine kavuşmaya ve buluşmaya imkân buldular ve iki taraftaki
Türkmenler arasında unutulmayacak anlar yaşandı. Türkmenistan ve İran’daki
Türkmenler sınır bölgesine ait pasaport kullanarak karşı ülkede yılda 4 defa
2’şer hafta bulunma hakkı kazandılar.

Türkmenistan’ın
ilk Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov, dünyada yaşayan diğer Türkmenleri de göz
ardı etmedi. Dünya Türkmenlerini bir araya getirmek, düşünceleri paylaşmak ve
medenî ve ilmî ve kültürel iş birliğinde bulunmak için Dünya Türkmenleri İnsanî
Koordinatörlüğü’nü kurdu. Bu koordinatörlüğe, Türkmensahra Türkmenleri de aktif
olarak katkıda bulundular. Türkmenistan TV’sinde zaman zaman Türkmensahra’yı
tanıtan programlar yapıldı. Türkmenistanlı ve Türkmensahralı bahşiler(*),
karşılıklı konserler düzenlediler. Türkmensahralı gençlere Türkmenistan’da
okuyabilmeleri için kolaylık sağlanarak, eğitim ödemelerinde % 50 indirim
yapıldı.

Ancak süreç
içerisinde, Niyazov’un yeni tutumları perspektifinde Türkmenistan’ın dünya
Türkmenlerine, özellikle Türkmensahralı Türkmenlere ilgisi azalmaya başladı.

Çetinoğlu: Sebebi
biliniyor mu?

Dr. Deveci: Değişik sebepleri olabilir:

*Türkmenistan’ın
Türkmensahra’daki Türkmenlerle ilgilenmesine İran Hükümetinin hassasiyet
göstermesi.

*İran’daki
Türkmenlerin daha açık siyâsî ortamda geliştikleri için Türkmenistan’daki
kapalı ve totaliter bir hükümete sâhip olan Türkmenistan’a yeni fikirleri
sokması.

*İran’daki
bazı dinî grupların Türkmenistan hükümetinin istemediği faaliyetlerde
bulunması… gibi.

2002 yılında
meydana gelen Niyazov’a yönelik terör olayının ardından, Türkmenistan’ın dış
dünyaya daha
d
a kapanması, iki taraftaki Türkmenlerin ilişkisini altüst
etti. İki haftalık sınırlı vizeler kısıtlandı. Önceleri Aşkabat’a kadar
gidebilen yolcuların sınır bölgesinden daha uzaklara gitmeleri engellendi.
Milletlerarası vizelere de o kadar zor şartlar getirildi ki, artık hiçbir
İranlı kolaylıkla vize alamaz oldu. Türkmen öğrencilerine sağlanan eğitim
kolaylığı da ortadan kaldırıldı.

Türkmensahralı
Türkmenler, İran kanunları çerçevesinde Türkmenistan’dan sâdece kültürel destek
istiyorlardı, ancak bu da olmadı. Türkmensahra’da beklenen Türkmen Kültür Evi
kurulamadı ve Türkmence eğitim imkânı sağlanamadı. Hiçbir Türkmensahralı’ya
Türkmen olduğu halde Türkmenistan vatandaşlığı verilmedi.

Çetinoğlu: Türkmenbaşı’dan
sonraki durum nedir?

Dr. Deveci: Yeni Cumhurbaşkanı
Berdimuhammedov’un işbaşına gelmesiyle, hissedilir bir değişiklik yaşanmadı.
Hâlen, İran ve Türkmenistan’ın kültürel ilişkileri, bağımsızlık günleri ve
‘Mahdumkulu’nu anma’ gibi özel günlerdeki karşılıklı resmî katkılarla
sınırlıdır.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin günümüzdeki genel durumlarını özetler misiniz?

Deveci: 
İran’ın kuzey doğusunda Türkmensahra bölgesinde yaşayan 2.000.000
Türkmen, hem Sünni hem de Türk olması sebebiyle İran’ın mezhep-etnik
azınlıkları arasında yer alır. Türkmenistan’ın güney sınırının ötesinde yaşayan
Türkmensahralı Türkmenler, Türkmenistan ile ortak târih, kültür, dil ve lehçeye
sahip olsalar da, bugün İran’ın toprak bütünlüğü ve Anayasası’na saygı
göstererek, kendi gelenek ve kimliklerini sorumluluk ile korumaya çalışıyorlar.
Dolayısıyla, İran içinde Türkmenler kendi geleneklerini koruyabilen en asil
azınlık olarak bilinmektedir. Hatta Türk dünyasını tanımak maksadıyla gezen
bazı araştırmacılara göre, bu bölge gelenekleri, dil ve folkloru ile Türk
dünyasının en asil bölgesi olarak bilinmektedir.

Ancak Türkmensahralı
Türkmenler azınlık olmanın sıkıntılarını da çekmektedirler. Bu sıkıntı üst
düzey makamlara ulaşmada, istihdamlarda, bölgede fabrika veya iş merkezi
kurmakta ve seçimlerde büyük problem olarak kendini göstermektedir.

İran sahasında
birinci vatandaş sayılmak, etnik ve dinî ayrımcılıkları ortadan kaldırmak,
kimliklerini koruyarak çocuklarına kendi dillerinde eğitim vermek, bölgede iş
imkânları oluşturularak işsizler oranını azaltmak, Türkmenlerin İran
hükümetinden istedikleri önemli konulardır.

Hatemi’nin
1997’de reformcuların adayı olarak seçilmesi, Türkmenler arasında yeni bir ümit
oluşturmuştur. O târihten sonra, Türkmenler şehir şûrasını kendileri seçip,
Türkmenler arasından belediye başkanı belirleyebilmişler ve kendi dillerinde
gazete ve dergi çıkartabilmişlerdir. Ancak meclis seçimlerinde, yanlış seçim
bölgeleri yüzünden Türkmensahra’dan 
meclise Türkmen vekil göndermekte imkânsızlıklar yaşanmaktadır.
Türkmenler ve diğer azınlıklar arasında yaşanan rekabet Türkmenleri huzursuz
etmektedir.

Türkmensahralı
Türkmenler; Türkmen şehirlerinin Fars şehirlerinden ayrı seçim bölgelerinin
oluşturulmasını istemektedirler.

Türkmenler
reformcuların tutumlarına umut ile bakarak problemlerinin çözülmesini arzu edip
seçimlerde çoğunlukla reformcuları desteklemektedirler.

Türkmensahra
Türkmenleri. Türk dünyasında iyi tanınmamaktadır. Kendi milliyet, dil ve
geleneğine çok değer veren bu halk, Türk dünyası ile daha fazla ilişki ve
bağlantıya geçerek dünyadaki Türk soydaşlarının varlıklarından ve içerdeki
olaylardan haberdar olmasını istemektedir.

Çetinoğlu: Bu
röportaj, Türkmensahralı Türkmenlerin tanınmasına katkıda bulunacaktır.
Türkmensahralı Türkmenleri tanımak, Türkiye Türkleri için hem gurur vericidir,
hem de vazifedir.

Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

Dr. Deveci: Türkmensahralı Türkmenler,
Türkiye Türklerine, soydaşlarımıza ve dindaşlarımıza tanıtmaya vesile olduğunuz
için ben de size teşekkür ederim.

Dr. ABDURRAHMAN  DEVECİ (DİEJİ)

İran’ın
Türkmensahra bölgesinin Bender Türkmen (Türkmen Limanı) şehrinde dünyaya
geldi.

1996
yılında Tahran’nın Merkezi Azad üniversitesinin Sanat Araştırmaları
Bölümü’nden mezun oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Sanat Târihi  ve Arkeoloji Bölümü’nde
Doktor unvanına sâhip oldu. 

1997
yılında Türkmensahra’da yaşayan iki milyon Türkmen için, ‘Sahra’ adını taşıyan ilk Türkmen
gazetesini yayınladı. İran Türkmen Halkının tek gazetesi sayılan Sahra’nın
yayını hâlâ devem etmektedir.

2007’de
Türk Dil Kurumu’nda Türkçe-Farsça Örnek Sözlük üzere çalıştı. Sözlük 1 yılda
tamamlandı.

 Türkiye Avrasya Yazarlar Birliği üyesidir.
Kalem ürünleri genel olarak  Kardeş
Kalemler Dergisi’nde yayınlanıyor.

İran’da Fars ve Türkmen dilinde
yirmiden fazla kitabı yayınlandı. Bâzılarının isimleri:

*Sag-i
Har
: (Bayındırlık Bakanlığı’nca ödüllendirilen Farsça
roman. Tahran, 1997)

*Tacmmuhammet
ve div-i siyah ve sefid
: (Fars dilinde sahne oyunu. Tahran 1999)

*Sage
Man Akca
: (Benim Köpeğim Akça. Fars dilinde hikâyeler Tahran, 1976)

*Mâhî:  (Balık. Fars dilinde hikâyeler, Tahran
1991)

*Deraht-e  Berkeli: (Berkeli’nin Ağacı, Fars dilinde
hikâyeler Tahran  1991)

*Mogaddame-i
Bar Edabiyat-i Amiyane-i Torkman: (Türkmen Halk Edebiyatına Bir Giriş, Fars
ve Türkmen dili birlikte kullanılan araştırma. Tahran, 2000)

*Türkmen
dilinde şiir
CD.

Rahim (Uterus) Kıskançlığı ve Kadına Şiddet

0

Ucuz şekeri Toplayan Fırsatçılar

Ekonomi diye bir bilim var
mı, yok mu?

 

Mesela ben diktatör olsam ve
“Yarın bütün etiketler yarıya inecek, dolar da!” diye bir ferman çıkarsam bu
çalışır mı? Yoksa bilim bilim dedikleri nesne, edepsizlik edip buyruğuma
direnir mi?

 

“Yarın bütün etiketler yarıya
inecek!” diye buyruk çıkarsam ne olur biliyor musunuz? Birden bire marketlerden
bakkallara bütün mallar raflardan kaybolur. Döviz de… Sonra bazı adamlar
sokakta size yaklaşıp, “Uygun fiyata Dolar var.” veya “Domates ister misin?”
diye fısıldar.

 

“Dolar var mı, dolar?”

1969 Polonya seyahatimde daha
havaalanından taksiye bindiğimde taksicinin tarzancayla ilk sorduğu soru,
“Dolar var mı?” idi. Şimdi rakamları hatırlamıyorum ama Polonya’nın millî
parası Zloti’nin o yıllarda, resmi kurla piyasadaki değeri arasındaki fark, 1’e
100 gibiydi. Beni Viyana’dan Varşova’ya götürecek LOT uçağına binmeden önce,
oradaki banka şubesinden biraz Zloti almıştım. Hani ev sahibim Polonya Bilimler
Akademisi ile bağlantı kurana kadar bir günlük param olsun bari diyerek. Meğer
aldığım miktar, bir profesörün bir aylık maaşı civarındaymış; çünkü ben resmî
kurdan değil, Viyana’daki bankadan alıyordum.

 

Adını bir türlü
hatırlayamadığım bir ekonomist, Nobel konuşmasında mealen şöyle demişti: “Biz
ekonomistler pek çok şeyi bilmiyoruz ama bir malı piyasadan yok etmeyi veya anormal
bollaştırmayı kesin biliriz.” Yok etmek için piyasa fiyatının altında narh
koymayı, bollaştırmak için de piyasanın üstünde destekleme alımı yapmayı
anlatmıştı.

 

Çok sevdiğim gerçek bir
hikâyedir: Plajda kola satan adam, depozitolu boş şişelerin bir türlü geri
dönmediğini görür. Diyelim ki depozito, şişe başına 1 TL’dir. Belli ki insanlar
1 TL için güneşin altında şişeleri büfeye taşımaya üşenmektedir. Büfeci
depozitoyu 10 TL’ye çıkarır. Bir şişe kolanın satış fiyatı civarına. O akşam
sonuç karşısında ağzı açık kalır. Bir kasa kola sattığı halde üç kasa boş şişe
gelmiştir! Yeni depozitoyu duyan mahallenin çocukları, bakkaldan kola almış,
afiyetle içmiş, boş şişeyi plajdaki büfeye götürüp kolalarını bedavaya
getirmişler! Bu piyasanın üstünde fiyat verip bollaştırmaya örnek.

 

“Şeker var mı, şeker?”

1969 Varşova’sında taksicinin
“Dolar var mı?” sorusu da piyasanın altında narh kesilenin ortadan kaybolmasına
örnektir. Ama daha âlâsı geçen hafta oldu. Bizim gazetedeki haber şöyleydi:
CHP’li Levent Gök, TÜRKŞEKER’in zincir marketlere verdiği ucuz şekerin bazı
kişilerce toplanarak imalatçılara satıldığı iddiasını Meclis gündemine taşıdı.
Gök, önergesinde “2022 Ocak ayında TÜRKŞEKER’in zincir marketlere uygun fiyata
verdiği ucuz şekerin marketlere ulaştığını haber alan kişilerin 15 dakika gibi
kısa süreler içerisinde uygun fiyatlı bütün ürünleri satın aldığı öğrenilmiş,
ucuz fiyattan kilo bazında toplanan şekerin çuvallara konularak imalatçılara
satıldığı anlaşılmıştır” dedi.

 

Önerge şöyle devam ediyor:
“Ucuz şekerin anında tükenmesi sebebiyle yurttaşlarımız ucuz şekere
erişemeyerek pahalı ürünleri almak zorunda kalmakta, şeker fiyatlarının
düşürülmesine yönelik hamle, yurttaşlarımızın faydasına herhangi bir getiri
sağlamamaktadır. Halkımızın refahı için halkımızın vergileri kullanılarak
sağlanan imkânların bir grup fırsatçı tarafından suiistimal edilmesine
ivedilikle son verilmesi beklenmektedir.”

 

Fırsatçılar demek ki
satacakları yeri biliyorlarmış. Buna gelişmiş, sağlıklı piyasa diyoruz. Yoksa
bir taksi şoförü size, “Ucuz şeker var, alır mısın?” diye fısıldayabilirdi.

 

Önlem ne olabilir? “Kişi
başına ancak yarım kilo şeker alabilirsiniz.” diye bir buyruk çıkar. Ve
marketlerin önünde şeker kuyrukları oluşur. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri
Birliği nostaljisi. Veya Halk Ekmek.

 

Buğdayımızdan fazla un
üretmiştik!

Rahmetli Ecevit, iktidarında,
halka ucuz ekmek vermeleri için ekmek fırınlarına, piyasa fiyatının altında un
sağlamaya kalkmıştı. Hükümet fırınlara verilen unu, halkın vergisiyle sübvanse
ediliyordu. O yıl, Türkiye’de un imalatının buğday rekoltesinin çok üstünde
olduğu görüldü. Çünkü ekmek fırınları bol bol un alıp ihtiyaç fazlasını “bazı
fırsatçılara” satıyor, sonra bu un, un fabrikalarına gidiyor ve tekrar sübvanse
edilip fırına dönüyordu. Para basan devri daim makinesi!

 

Fırsatçı, spekülatör, stokçu,
karaborsacı… Nasıl söverseniz sövün, bunlar ekonominin kurallarını yerine
getiren aracılardır- teknik deyimle “ajanlardır” ama hemen sevinmesinler-  buradaki ajan iş gören demektir, casus
değil.  Bakınız, CHP’li Gök’ün anlattığı
şeker hikâyesinde her şey on beş dakikada olup bitmiş. Demek ki etkin bir
piyasa var! Siz piyasanın altında narh koyarsanız böyle olur. Üstünde fiyat
verirseniz, kasa kasa boş şişeniz olur.

 

Bütün mesele: Ekonomi diye,
piyasa diye, bizim irademiz ve kararnamemiz dışında bir gerçeklik var mı, yok
mu? Ekonomi diye bir bilime inanıyor muyuz? Sahi bu bir inanç işi mi? Bolluk,
kıtlık ve fiyat için de nas var mı?

https://millidusunce.com/ucuz-sekeri-toplayan-firsatcilar/

“Adaları İşgal Etmeniz Bizi Bağlamaz”

CB ve
AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan ilk defa Yunanistan’ın Ege’deki adalarımızı
işgal ettiğini itiraf etti.

Erdoğan,
Samsun’da yaptığı açıklamada Yunanistan’ı eleştirerek, “Adaları işgal
etmeniz filan bizi bağlamaz.
Vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Bir
gece ansızın gelebiliriz
” ve “Yunanistan’a bizim tek cümlemiz
var: İzmir’i unutma!” cümlelerini sarf etti.

Oysaki Yunanistan
taa 2004 yılından itibaren Türkiye’ye ait 20 ada ve 2 kayalığı adım adım
önce işgal ve sonra ilhak etti.
Adalarımızda 14 Yunan askeri üssü ile 6
bin Yunan askerini
konuşlandırdı.

Bu
dehşet haberi kamuoyuna ilk duyuran Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri
emekli Kurmay Albay Ümit Yalım
oldu. Yalım kamuoyunu uyandırmak için yaklaşık
8 yıldan beri müthiş bir fedakârlık ve gayret içinde.

Ümit
Yalım’ı Kasım 2014’te Adana’da, Aydınlar Ocakları 40. şurasında tanıyınca kendisini
Kocaeli’ye davet ettim. O yıllarda başkanı olduğum Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda
Şubat 2015’te konferans verdi. Bu konferans Yunanistan’ın adalarımızı
işgalinin kamuoyuna anlatılmasında ilk işaret fişeklerinden biri oldu.

Ümit Yalım meseleyi
Türk milletine anlatabilmek için yazılar yazdı, konferanslar verdi. Sözcü ve
Yeniçağ
başta olmak üzere verdiği bilgileri paylaşabilecek medya organları
ve ünlü yazarları bilgilendirdi. Muhalefet parti liderlerinden randevular alıp
brifingler verdi. Adeta tek başına bir karargâh gibi çalışarak bize ait olan
adaların Yunanistan tarafından işgal ve ilhakına nasıl göz yumulduğunu

anlattı.

Ümit Yalım son derece
nazik ve naif bir insan. Fakat konu vatan olunca kadife eldiven içindeki çelik
yumruk gibidir. Konferans ve yazılarında “adalarımızın işgal ve ilhakından sorumlu
olan dönemin Başbakanı R. T. Erdoğan ile bu dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı
makamında bulunanların ileride vatana ihanet suçundan yargılanacağını”

söyledi.

Bütün
bunlara rağmen ne Erdoğan’dan ne de Genelkurmay Başkanlarından bir ses çıkmadı.

2004’te
CHP Milletvekili Onur Öymen soru önergesi verdi. “Yunanistan’ın
bayrak diktiği adaların Türkiye’ye ait olup olmadıklarını”
sordu. 18 sene
cevap verilmedi.

Bugüne
kadar iktidar kanadı 20 adamızın Yunanistan tarafından işgalini inkâr
ediyordu.

Nihayet RTE işgali itiraf eden yukarıdaki açıklamayı yaptı.

*******************************

Gayri Askeri Statüdeki Adalar Silahlandırıldı

MSB
Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit Yalım sadece mülkiyeti bize ait
olan adaların işgalini haber vermedi. Bunun yanında uluslararası antlaşmalara
göre gayri askeri statüdeki Rodos, Batnoz, Lipso, İleriye, Kelemez,
İstabulya, İncirli, Sömbeki, İleki, Kerpe ve Meis adalarına konuşlandırdığı
askeri birlikleri
, yaptıkları havaalanlarını da rakamlarıyla,
belgeleriyle anlattı.

R.T.
Erdoğan ve Genelkurmay Başkanlarımız bu silahlandırmayı adeta seyretti.

Ocak
2020’de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Yunanistan’ın Ege’de
uluslararası antlaşmalarla belirlenen gayri askeri statüdeki 23
adadan 16’sını
anlaşmalara aykırı olarak silahlandırdığını açıkladı.

Ama Türkiye
sadece Yunanistan’ı Birleşmiş Milletlere şikâyet etmekle yetindi.

Erdoğan’ın
“bir gece ansızın gelebiliriz” sözünün Yunanistan’da panik yaratması
gerekirdi. Yunanlar hiç ciddiye almadılar. Bu konuyu “Erdoğan iç seçim
malzemesi
olarak kullanıyor” diye değerlendirdiler.

*******************************

Zamanlama Doğru mu?

Türkiye’nin
2004 yılından bu yana tepki göstermediği adalarımızın işgal ve ilhakına tepkisi
için zamanlama doğru seçildi mi?

Egedeki
adalarımızın işgal ve ilhak edildiği 2004-2010 arası Türkiye ekonomisi şimdiye
göre daha güçlü idi. AB, ABD ve NATO ile ilişkilerimiz sorunlu değildi.

Günümüzde
Yunanistan askerî açıdan ABD tarafından güçlü bir şekilde desteklenmekte.
Yunan ordusu silah ve teçhizat olarak güçlendirildi. Yunanistan’da kurulan
ABD üsleri
Yunanlar için bir güvence durumunda. Yunan hava kuvvetleri
F-35’lerle takviye edildi. Hava savunma sistemleri ile hava
sahası saldırılardan korunaklı hale getirildi.

Nisan
ayında Yunanistan, Ege Denizi bölgesinde bulunan tüm hava savunma
sistemlerini aktif hale getirdi.

Türkiye ise ekonomik olarak derin bir krizin içindedir. Borçları döndürmekte sıkıntı yaşıyor. Ordumuza
F-35’leri alamadık, F-16’ları bile modernize edemedik.
NATO’nun hava
savunma sistemi
ülkemizden çekildi ve Rusya’dan alınan S-400 sistemi
eksikleri tamamlanamadan hangarda bekletilmektedir. Yani halen aktif hava
savunma sistemimiz yok.

Bunları
bildiği için Yunanistan’ın cüreti iyice arttı. Yunanistan Egede
uçaklarımızı Rus yapımı S-300 hava savunma sisteminden “radar kilidi”
atarak
taciz ediyor.

Bunlar
Yunanistan’ın Türkiye’yi yeneceğini göstermez. Ama Yunanistan düşmanımız
olursa bizim kolay yenebileceğimiz bir devlet değil artık.

Bu
bakımdan Erdoğan’ın “bir gece ansızın gelebiliriz” açıklamalarının zamanlaması
uygun değil.
Dış politika üslubu olarak faydasız.

Bu
açıklamaların tek hedefi yaklaşan seçimler öncesi Yunanistan’la gerilim
politikası yaratılmak
istenmesidir. Böylece “beka sorunu” ve “böyle
bir zamanda iktidar değiştirilmez
” propagandası yapmayı planlıyorlar.

*******************************

Adalar Demişken…

MSB
Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit Yalım Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Aralık
2018’de de misafiri oldu. Buradaki konferansında ve basında çok önemli iki bilgiyi
paylaştı:

1-   
Kuzey
Ege Adalarının mülkiyeti Türkiye’nindir. Bu adaların etrafındaki kıta
sahanlıklarında bulunan petrol Türkiye’nin hakkıdır.

Bu
adaların hukuki statüsü 1913 Londra Antlaşması’yla belirlendi. Bu
antlaşmaya göre Kuzey Ege Adaları’nın sadece zilyetliğini (kullanım hakkını)
verdik, egemenliğini vermedik. Lozan’da da bu durum tescil edildi; Adalar
ve kıta sahanlıkları bizimdir.

Kuzey
Ege’de bulunan Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sakız, Sisam
ve Ahikerya adalarının mülkiyeti ile karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı,
münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanları ile hava sahası hukuken Türkiye’nin
egemenliğindedir.

Oysa
şimdilerde Yunanistan buralarda açtığı petrol kuyularıyla (günde 4.000 varil) toplamda
milyonlarca varil petrolümüzü çalmaya devam ediyor.

2-   
Girit
adasının dörtte üçü hukuken Türkiye’nindir. Ve Girit’in etrafındaki 14 ada ile
kıta sahanlıklarının mülkiyeti de Türkiye’ye aittir.

Bakalım
CB Erdoğan ve iktidar kanadından bu adalardaki haklarımızla alakalı bir söz
duyabilecek miyiz?