20.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 300

Mezuniyet Sonrası İş Garantili Okullar.

Eskiden eğitimli insana çok
ihtiyaç vardı.

Okuyan herkes emeğinin
karşılığını alırdı!

Hatta çoğu zaman, mezun olmadan
önce iş hazır olur,

Mezuniyet sonrası diploma
beklenmenden “çıkış belgesi ile” fabrikanın,
öğretmenler odasının, hukuk bürosunun ve ya işletmenin yolu tutulurdu!

İçinde bulunduğumuz dünya
savaşlardan yeni çıkmış, sanayi devrimi, uzay çağı, bilgisayar, teknoloji
derken ihtiyaçlar değişmiş,  dünya nüfusu
artmaya başlamıştı.

O zamanlar yüksekokul, fakülte
mezunları parmakla gösterilir, özenilirdi!

Ama artık öyle değil!

***

Tabir yerinde ise mezun olduktan
sonra hayali kurulan müreffeh yaşam, İŞ-GÜÇ
akademik unvan hayalleri bir yana
, iş bulma ihtimali bile git gide zorlaştı.

2 üniversite bitirip anne babadan
harçlık bekleyen, kariyer sitelerinden insan kaynaklarından haber bekleyen,

Marketlerde bile çalışmak için
lazım olan torpil arayan!

İlk 100 bine giren okullar yerine
keşke iş bulabileceğim bir bölümde okusaydım diyen genç işsiz sayısı gün
geçtikçe artıyor.

***

Evet, sizlerin de gözlemleyeceği
üzere şimdilerde, örgün eğitimde bir bölüm okurken, ilave olarak birkaç yan dal
bitiren işsiz sayısı, okumamış ve ya az okuyan genç sayısından neredeyse daha
fazla!

Eskinin tersine, şimdilerde okumamışa iş bulmak daha kolay!

Çünkü nitelikli insana ihtiyaç
duyan iş potansiyelleri belirli bir doygunluğa ulaştığı ve ihtiyacımız olan
üretim ekonomisi modelleri, kısmen ehil olmayan ellerde, bir miktar ziyan
edildiği için, diplomalı işsiz sayısı gün geçtikçe artıyor.

Ve maalesef daha da artacak gibi!

İleride de, ben okudum süründüm çocuğum okumasın erkenden iş güç sahibi meslek
sahibi olsun
denilmeye başlarsa şaşırmayın.

Madem öyle şimdi tam da bu gün okul
tercihleri yaparken çocuklarımızın geleceğini
düşünerek
GERÇEKÇİ bir yaklaşımla hareket etmeliyiz.

Evet, her aile çocuğunun Fenlisesi
ve Nitelikli Anadolu lisesinde okumasını ister ister de, hayallerle gerçekler
her zaman örtüşmüyor!

Puanı yüksek popüler bir okula
son sıralardan çocuğunuzu sokup “girmesi
için her yolu deneyip”
çok başarılı öğrenciler arasında her sınavda her
kıyaslamada sınıf belirlemelerinde bile son sıralarda kalmasındansa,

Puanı ile başarılı öğrenciler
arasında sayılabileceği bir kademe alt bir okulda okuması çocuğunuzun moral
motivasyon açısından çok önemli!

Bizim çocuk filanca okulda okuyor tatmininizde daha önemli!

Herkes bilir ki, okumaya niyeti
olan her yerde okur!

***

Evet, işletme, iktisat, siyasal,
kamu yönetimi, maliye, mimarlık ve mühendislik fakültelerinin isimleri ağız
dolduruyor, göz de dolduruyor ama!

Çoğu bölümün mezuniyet sonrası iş
bulma ihtimali asgari ücretin üzerinde iş bulma ihtimali Almanya’nın bizi kıskanma ihtimaline yakın!

Okul bitince tek rakip sadece aynı
bölüm mezunları olsa neyse, torpili olanın
olmazı oldurabildiği bir zamanda
, var olan ihtimalde iyice azaltıyor!

***

Aslında, kim okumalı biliyor
musunuz?

Bir çocuk her fırsatta kitap
okuyor ders çalışıyor, oğlum-kızım biraz
dinlen dışarı çık hava al
deme ihtiyacı duyuyorsanız o çocuk okusun.

Sonuna kadar okusun!

Ama;  Yavrum-oğlum-kızım
azcık ders çalış,
seni özele yollayalım, ek ders aldıralım, ittirelim
kaktıralım, prensesim – paşam Allah
rızası için bırak elinde ki telefonu
kalk şu bilgisayarın başından da azcık
kitap yüzü gör!

Diyorsanız!

O çocuk okumasın!

Yazık,

Hem harcanacak zamana hem de
paraya yazık.

Sizin gayretinizle kazansa da,
mezun da olsa işi zor!

Mezun çok, torpilli çok, iş az.

Gerçek bu.

Ve ne kadar erken yüzleşirseniz o
kadar iyi.

***

Peki çare!

Çarenin Sarıgül olmadığını da
gördük J

Çare Meslek Liseleri ve Meslek
Yüksek Okulları.

Hani bir slogan var “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” gerçekten
öyle.

***

Bırakın başarılı insanları, iş
güç sahiplerini bir yana, Peygamberlerin
bile hepsi meslek sahibi.

Onlar da bir nevi, kendi zamanlarının
Meslek Liselileri!

Eminim! Peygamberlerin,
velilerin, erenlerinin ve evliya denilen muhterem şahsiyetlerin din konuşarak, geçimlerini sağladığını
düşünmüyorsunuz!

Kesin olan şu ki, hepsinin bir
mesleği var, ya marangoz, ya demirci, ya
kaşıkçı, çiftçi, çoban, ziraatçı!

Yani hepsi sanatkâr, hepsi zanaatkar!

***

Onların zamanında, bilgisayar,
elektrik, kimya, nükleer enerji olsaydı emin olun onlarla da ilgilenirlerdi!

Yani meslek bu kadar önemli.

Gelin, çocuklarınızı meslek
liselerine ve meslek yüksekokullarına yönlendirin.

Gelin, Devletimizin eğitime
ayırdığı bütçenin en fazlasını Meslek Liselerine ve Meslek Yüksek Okullarına ayıralım.

2 yıllık deyip geçmeyelim.

Uçak bakımdan gemi motor gövdeye,
fizyoterapiden elektriğe, yazılımdan endüstriye, kimyadan fiziğe, demir
doğramadan plastiğe, boya teknolojilerinden, elektroniğe, ilaç teknikerliğinden
laborantlığa varıncaya kadar sanayimizin ve işletmelerimizin ihtiyaç duyduğu ne
bölümler var!

Yanlış anlamayın ama harcanacak
paranın her anlamda en kısa sürede geri alınabileceği kazanç elde edilebileceği
okullar Endüstri Meslek Liseleri, Sağlık Meslek Liseleri, Kız Meslek Liseleri, Ticaret
Meslek Liseleri ve bu bölümlerin devamı olan yüksek okullar.

Aklımda bir şey daha var ama
nasıl yazayım çok düşündüm!

Yani şöyle ki!

Pek çok okulun öğrencilerinde
yüzdesel olarak her geçen gün “maalesef” artan deizmin ateizmin bile yok denilebilecek hatta hiç yok denecek kadar
“yok olduğu” okullar Meslek Liseleri!

Çok çok büyük bölümü Milli ve manevi
yönden de itikat sahibi öğrenciler ile dolu.

Öyle ya; mesleği var, sanatı var, çalışıyor, üretiyor, kazanıyor, kazandırıyor,
daha ne yapacak.

Geriye kalan HAMD ve ŞÜKÜR.

Torpile de ihtiyacı yok, kimseyi
kandırmaya da, mülakatlık, siyasetlik işi de yok!

Bunlara ayıracak vakti de yok!

Dikkatle bakarsanız, kendi başına
bir şeyler yapmış, iş kurmuş, istihdam sağlamış şehrine ülkesine katma değer
katan, sivil toplum kuruluşlarında toplum yararına Allah yolunda para harcayan
insanların önemli bir kısmı Meslek
Liseli, Meslek Yüksek Okullu.

Bu alanda Meslek Liselilerin
oranı gerçekten çok fazla.

Bu gün yaşadığımız ekonomik
sıkıntılardan ve bunalımdan çıkış yolu bence bu!

Pandemide bile herkes birilerinden
bir şeyler beklerken Meslek Liseleri ürettiler,
sadece maske, kolonya, solunum cihazı, koruyucu elbise, eldiven değil, ne lazımsa onu ürettiler ve ülkemizi
namerde muhtaç etmediler.

Demek ki yöneliş bu okullara
hangi hızla olursa işsizlik ve geçim
sıkıntısı gibi sorunların çözümü de o hızla mümkün olur.

Hayat herkese takım elbiseli,
masa başı, az iş çok para veremez!

***

Japonlar, Almanlar, Amerikalılar,
Çinliler, Koreliler ihtiyaçlarından fazla ürettikleri için her birinin Gayri
Safi Milli Hasılası neredeyse Tüm Müslüman Ülkelerinkine eşit!

Onun için pek çok alanda bizden
öndeler!

Ve çocuklarımız onun için oralara
özeniyor!

Siz de evladınızın iş garantili bir tahsil hayatı ve mezuniyet sonrası
müreffeh bir hayat yaşamasını istiyorsanız!

Dişi ile tırnağı ile kimseden bir
şey beklemeden emeği ile bir şeyler sahibi olmasını istiyorsanız,

Meslek lisesi ve mesleki yüksekokullarına
yönlendir diye tavsiye ederim.

Çalışanın, üretenin yanlış işlere
boş işlere ayıracak vakti de olmaz.

İşsiz mesleksiz insanın kendine
de zararı olur çevresine de,

Meslek Lisesi Gerçekten Memleket Meselesi.

Yeni eğitim-öğretim yılı
çocuklarımız için Hayırla gelir inşallah.

Selam ve dua ile.

Yalancıyım, Yalancısın, Yalancı Yârim

Üç yıl evvel YALANLA
YAŞARKEN GERÇEK DÜNYADA başlıklı yazıda yalanseverliğimiz
üzerine epeyce vuruş yapmıştık. Ne kimse üstüne alındı, ne yalancılıktan
yakındı, ne de yalana yancılığını aksattı; sosyal geleneğimize asla halel
gelmedi.

            4 yıl kadar önce bizim Türklerden bir gurup Japonya‘ya gidiyor. Oradakilerle
iletişim kurarken alışkanlık gereği burada olduğu gibi kendi haklarında biraz
fazla sallıyorlar. Sonra da kendi aralarında birbirlerine şikâyette bulunuyorlar:
“Bu
Japonlar ne biçim adam. Ne desek inanıyorlar yav; adamlar yalan nedir bilmiyor.”

Çarşı-pazarda
çokça eğleşen ve gözlem yapan bir Kara Abimizin diline pelesenk ettiği “Bir ben sahtekâr değilim” sözünü
Temel’in ters yol fıkrasındaki “Ne biri?
Ne biri? Hepsi!
” düzleminde anlamadan bu toplumsal düzeni anlamak mümkün
olmayacaktır. Yani içimizde günahsız biri yok ama ilk taşı atmaya da en
günahkârlar en teşne
.

Atilla Taş misillû “N’aberin
lan yalancılar, sahtekârlar
” desek hemen alınırlar amma velâkin “Ağbi,
millet olmuş puşt”
, “Bu devirde babana bile güvenmiceksin
b’olum”
, “Sakın kimseye iyilik yapma; kötü olursun. Deveye diken, insana bilmemne”
diyen diyene.

Milliyet’ten
Fazilet Şenol TÜRKLERİN İKNA ETMEK
İÇİN KULLANDIĞI 10 SÖZ’ü sıralamış yani yalanlarımızın en’lerini: * Allah rızası için / Bak Allah’ın adını
verdim * Yalanım varsa şurdan şuraya
gitmek nasip olmasın
* Allah, Kuran, nimet çarpsın ki / Getir Kuran’ın üstüne el basayım * Ölümü
gör / Ölümü öp * İki gözüm önüme
aksın * Allah seni inandırsın * Gözünün
yağını yiyim * Yemin et * Gel bişey
yapmıcam * Sütümü helâl etmem

Piyasa
bol, alış-verişe gelen yahut isteklisi ilâve etsin: – Bak abdestliyim şu anda
– Bunu al sen bana dua edeceksin – Bizde söz senet abicim – Gelişine
veriyorum, maksat işin görülsün – Valla billâ de – Bacımsın
Çoluk çocumun hayrını görmiyeyim ki
– Abla tadına bak, alman önemli
deyil
Kurtarmaz, kurtarsa dükkân senin
Ciddi söylüyorum bak – Yap bi güzellik – Yabancıya
gitmesin – Zeki ama çalışmıyor – Harbi diyorum – Şerefsizim – Dosta
gider …

Böylece
ne yapıyoruz; yalanda okeye dönüyoruz. Birbirimizi aldatmaktan bıkmıyor,
usanmıyor ve ‘biz’ dediğimize dahil
olanları kazıklamaktan haz alıyoruz
. Türk’ün Türk’ten başka düşmanı mı
varmış
? Müslüman’ın Müslüman’dan
başka rakibi mi varmış?
İsterseniz bir kâğıt-kalem alın elinize, rakip yada
düşman bildiklerinizi sıralayın; bakın bakalım, bir ecnebi yahut gayrimüslim
çıkacak mı?

Yetişme ve yetiştirme tarzımız çıkar, yalan ve haksız kazanç, çalışmadan kazanmak
üzerine. Arada bir âdetsel birlik, geleneksel dayanışma seanslarında vaziyet
almak da günah çıkarma ritüelimiz. Bu
kafa değişmezse kaderimiz nasıl değişecek
?! Birilerini seçelim, o da bizim
içimizden çıkmış olarak sihirli değnekle bizim gibileri değiştirsin hemi?!

 Bakalım bakalım, çarpma cihazı olarak kullandığımız Kuran’a; toplumların değişmesi
ve düzelmesi, esenliğe kavuşması hakkında acaba ne yazıyor? Askerinize ismini
verdiğiniz Peygamber; yalanla imanın
birarada bulunması/bulunmaması, münafıklığın alâmetleri, aldatanın
konuşlanması/konuşlandırılmasıyla alâkalı acep neler diyor?

Derin
düşünürler, bilgelik ve bilim insanları, sosyoloji ve psikoloji ilmi, tarihsel
tecrübeler ve devlet deneyimimiz ne/neler anlatıyor olabilir; Temel’in ters
yol örneğini
mi?

Kendi seçtiklerinin tâcizine uğrayıp
sonra yine bir seçimle veya sandıkla kurtulacağını ummak ve böyle bir kısır
döngüden demokrasi dersi çıkarmak
(!)

Evet,
yazı biraz sert ve biraz karamsar gözükebilir. İsteyen, “Kader diyemezsin, sen kendin ettin” diyerek arabesk özete
bağlayabilir; isteyen, şeytanı kendi iç
dünyasının dışında zannedip
ve hacıların sembolik (soyut) taşlamasını
gerçek (somut) sanıp klavyeden dilediğini taşlayıp, dilediğini
şeytanlaştırabilir. Her fırsatta ve hep birbirimize yaptığımız gibi..

Danıştay Meclis’i İyice Devreden Çıkardı

Hukukçu
olmayanların gözünden kaçmış olabilir. Ama Cumhurbaşkanının TBMM’nin kalan yetkilerini
de kullanmasının, (yetki gaspının) önünde artık bir engel kalmadı.

Danıştay, Meclis’in
kanun çıkararak onayladığı uluslararası antlaşmaların Cumhurbaşkanı kararı ile
tek taraflı olarak, “Türkiye bakımından feshedilebileceği”
şeklinde bir
içtihat ortaya koydu.

****

İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası
sözleşmelerin imzalanmasında
hukuki prosedür bellidir.  

Önce
TBMM’nin bir onay kanunu çıkarması
gerekiyor. Sonra TBMM’nin çıkardığı
kanun, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanınca uluslararası anlaşma
yürürlüğe giriyor.

Uluslararası
anlaşmaları “onaylamak ve yayınlamak” konusunda uygulanacak prosedür bakımından,
eski parlamenter sistemle şimdiki Cumhurbaşkanlığı sistemi arasında hiçbir
fark yok.

****

Bilindiği
gibi İstanbul Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olması Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın siyasi iradesinin eseridir.
Ancak Erdoğan oyları düşüp, marjinal
kesimlerin oylarına da ihtiyaç duyunca, Saadet Partili Oğuzhan Asiltürk ve
cemaatlerin isteğiyle
sözleşmeyi Türkiye bakımından feshetti.

Danıştay işte Cumhurbaşkanının
TBMM’nin yetkisini kullanarak yaptığı bu işlemi hukuka uygun buldu.

**************************

Anayasa Hukukuna Göre Prosedür Nasıl?

“Bir kural nasıl konuluyorsa, o yolla kaldırılır!” Bu bir temel hukuk kuralıdır.

TBMM’den
kanun çıkarılarak kabul edilmiş bir sözleşmenin feshinde de aynı yol izlenmesi
yani TBMM’den bir fesih kanunu çıkarılması gerekirdi.

Değerli Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Kemal
Gözler
bu hususu şöyle açıklıyor: “Usûlüne göre yürürlüğe konulan milletlerarası
antlaşmalar kanun hükmündedir. Kanun hükmünde olan bir işlemin sona erdirilmesi
hususu da kanunla veya kanun hükmünde olan bir işlemle düzenlenmelidir.
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ise ne kanundur; ne de kanun hükmündedir. Dolayısıyla
yasama yetkisine ilişkin bir hususun Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenmesi Anayasaya aykırı olur.”

****

Ayrıca Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu‘nun dikkat
çektiği gibi, İstanbul Sözleşmesi insan haklarına ilişkin bir uluslararası
sözleşmedir.
Bu yanıyla Anayasa gereği, normlar hiyerarşisi bakımından
kanunların üzerinde alıyor. Anayasa bağlayıcıysa, Cumhurbaşkanı, konusu
insan hakları olan bir düzenleme yapamaz.

**************************

ERDOĞAN NEDEN YETKİ AŞIMI YAPTI?

Cumhurbaşkanı
Erdoğan bu uyarılara rağmen, bir Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile
Türkiye’yi sözleşmeden çıkardı.

Meclis’te
AKP’nin ve Cumhur İttifakının çoğunluğu var. Bir grup milletvekili kanun
teklifi verebilirdi. Hatta gerekirse bir torba kanunun içine bir cümle ilave
edilebilirdi. Sonra da Meclis’te Grup Başkanvekilinin işaretiyle eller havaya
kaldırılırdı. Kabul edilen kanunu aynı gün Cumhurbaşkanı onaylar ve Resmî
Gazete’de yayımlanarak Türkiye uluslararası Sözleşmeden tek taraflı olarak
çekilmiş olurdu.

Ama Cumhurbaşkanı,
belki de özellikle, bu normal hukuki yolu tercih etmedi. “Türkiye’nin
uluslararası sözleşmelere dahil olmasına da çekilmesine ben karar veririm, yetki
Meclis’in değil benimdir
” demiş oldu.

Bu
tercih “Benim valim, benim Genelkurmay Başkanım, benim bakanım” gibi
ifadelerinde tezahür eden bir güç gösterme psikolojisinin bir başka yansıması da
olabilir.

****

Cumhurbaşkanının
yetki gaspı ile yaptığı işlemin iptali”
için açılan davayı Danıştay 10.
Dairesi’nin iki muhalif üyeye karşı üç oyla reddetti.
Danıştay üyelerini
Cumhurbaşkanı kendi seçiyor. Buna rağmen 5 üyeden 2’si TBMM’ye ait bir yetkiyi,
icra organının başı olan Cumhurbaşkanının kullanmasını hukuka aykırı buldu. 3’ü
ise bu “yetki gaspını” hukuka uygun buldu. 

Bir oy
farkla karar alınmış da olsa, bu yeni içtihat bambaşka sonuçlara yol
açabilecek.

Çünkü
“Gazi Meclis” yetkilerine sahip çıkamıyor.

**************************

Diğer Uluslararası Sözleşmelerden De Çekilirse…

Danıştay’ın
bu kararı ile “Yürütmeye hukuk dışına çıkma konusunda cesaret verilmiş” oldu.
Fakat kararın başka sonuçları da olabilecek.

Türkiye’nin
temellerini oluşturan Lozan gibi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi gibi, Birleşmiş
Milletler sözleşmeleri,
Uluslararası Çalışma Örgütü, UNESCO, Karadeniz
Ekonomik İş birliği Örgütü, Ekonomik İş Birliği Teşkilatı, Lahey Uluslararası
Özel Hukuk Konferansı gibi sözleşmeleri Cumhurbaşkanı “benim
yetkimdir” diyerek, iptal etmeye kalkarsa ne olacak?

Cumhurbaşkanı Erdoğan “İstanbul Sözleşmesinden” çekilme işlemini TBMM
üzerinden değil de kendisi yaparken acaba sürecin bundan sonraki safhasını da
planlamış olabilir mi?

Yani
Danıştay üyelerinin yapısını iyi bildiği için, açılacak bir davadan böyle bir
karar çıkacağını hesaplayarak/ bilerek, kendisine çok geniş bir yetki alanı
açmak için mi süreci bu şekilde yönetti?

**************************

Kuvvetler Ayrılığı Yoksa Anayasa Da Yoktur

Türkiye’de
“Yargının, yürütmenin başına bağlı olduğu” bir düzen oluştu. Yargı, Yürütmenin
(Erdoğan’ın) çizdiği çerçevenin dışında karar veremiyor. Bu yeni düzenin
düşündüğümüzden de vahim sonuçları olabilir.

1789
tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde şu şekilde ifade
edilmiştir:

“Hakların
güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda
anayasa da yoktur.”

Türkiye
artık “Anayasası fiilen ortadan kaldırılmış bir ülke” durumunda.

Bir ülkenin kaderinin tek adamın iradesine bağlandığı bir sistem
pekişiyor.

O bir
kişinin bütün zaaflarını, korkularını, saplantılarını çok iyi bilen “dış
güçlerin”
bir tek hamlesiyle Türk milletinin talihinin karartılabileceğini
düşünüyorum.

ABD’de
bir “malvarlığı davası açılması tehdidiyle” dış politikada yaşadığımız
keskin zikzakları hatırlıyorum.

Ve
endişelerim her geçen gün artıyor. Bir an evvel CB sistemi denilen bu
ucubeden kurtulmamızı diliyorum.

Endülüs’ten Türkiye’ye Reconquısta

0

Mustafa Kemal (Atatürk) Trablusgarp’tan
arkadaşı Salih Bey’e (Bozok) yazdığı mektupta Endülüs’ü hatırlatıyordu: “
Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan daha çok gayret ve
özveri zorunludur. Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz
” (5 Ekim 1911)[1].
Mustafa Kemal’in son sayfalarını okuyunuz dediği Ziya Paşa (1825- 1880) “Endülüs
Tarihi
isimli eserinde şunlar yazmaktadır:

“Gırnata’nın İstilası ve İslam Devleti’nin
Yıkılışı”

Şehrin
teslimine karar verilen gün-ki Beni Ahmer Devleti’nin  son günüdür- gece sabaha kadar el-Hamra ve
el-Beyzain sarayları  ve şehirdeki bütün
evler feryat ve figanlar, ağlama ve bağırmalarla  matem yerlerine dönmüştü. Seher vakti Melik
Ebu Abdullah aile ve akrabalarını ve hazinede mevcut altın, gümüş, kıymetli
eşya ve mücevherlerden ne varsa hepsini toplayarak büyük bir kervan oluşturdu.
Cebelülbeşer’e gönderdi. Sonra kendisi şehrin ve hazinenin anahtarları ile elli
süvariyi yanına alarak saltanat tebriki için Ferdinan’ın ordusuna gitti.
EbuAbdullah uzaktan göründüğünde Kral Ferdinan karşılamaya koştu, saygı
gösterip atından inmek istedi. Ancak Ferdinan razı gelmedi.  Tekrar atına binerek at üstünde görüştüler.
Himaye usulü üzerine Ebu Abdullah, Kral’ın sağ elini öptü…..Ebu Abdullah:  “Şimdi bütün mal ve mülkümüz, devlet ve tebaamız
insaf ve merhametinize kalmıştır. Önceden verdiğiniz sözlerinizin yerine
getirilmesini istemekle beraber Endülüs ve Gırnata’da sekiz yüz seneden
beri
hakimiyet süren İslam Hükümeti’nden geriye kalan bir hatıra olan bu
anahtarları takdim ederim
” dedi. Bu sırada Hacib Ebulkasım anahtarları
Kral’a teslim etti. Ve o da dönüp Kraliçe’ye verdi…. Ebu Abdullah bunca seneden
beri içinde hükmettiği Gırnata’ya düşmanın şenlik ederek girdiğini görmemek
için hemen oradan Kral ve Kraliçe’ye veda edip Cebelülbeşer yolunu tuttu.
İspanya tarihlerinin çoğunda yazılıdır ki; Ebu Abdullah es-Sağir dağ yolunu
tutup Badol tepesine çıktığında, şimdi İspanyollar arasında “Arabın ah ettiği
yer” diye meşhur olan mevkiden son defa dönüp Gırnata’ya bakmıştı. Allahu Ekber
diye yakıcı bir ah çekip gözlerinden pişmanlık damlaları akmaya başlamıştı. Bu
durumu gören annesi Ayşe: “Ağla ağla, namussuz alçak! Vatanını ve saltanatını
kahramanca muhafaza edemedin..…….” deyip ayıplamıştı. Ebu Abdullah da bu
azarlamadan pek etkilenmiş: “Ey valide bu felaketlerin benim başıma ve halkın
başına gelmesinin birinci sebebi senken şimdi herkesten önce beni ayıplayan da
sen oldun. Vallahi eğer senin bu sözü söyleyeceğini vakti ile bilseydim
cesedimi Gırnata toprağında bırakıncaya kadar çalışırdım” demiştir[2].

Mustafa
Kemal’in Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi’nden hatırlattığı mısraların arka
planını tarihin tozlu sayfalarından çıkarıldığında;  Batı-Hıristiyan düşüncesinin Anadolu
toprakları üzerinde de hangi emeller taşıdığı anlaşılabilecektir.  Ayşe Kılıç Endülüs Müslümanlarının Sürgünü[3]
isimli orijinal kaynaklardan hazırladığı eserinde bugünkü İspanya topraklarında
800 Yüzyıl hüküm sürmüş bir İslam devletinin nasıl Haçlılar tarafından tekrar
ele geçirildiğini detayları ile anlatmaktadır. Müslümanlar tarafından 711
yılında Feth edilip 1492 yılına kadar İber Yarımadası İslam hâkimiyeti altında
kalmıştır. 1492 yılında özellikle Katolik krallar olarak bilinen Kastilya
kraliçesi I.  Isabel (1474- 1504) ile Argon
Kralı II: Fernando (1479 1516) zamanında Hıristiyan kuvvetlerin Gırnata (Granada)
girmesiyle Müslümanların elinden çıkmıştır.1492 yılında yeniden fetih
anlamına gelen İspanyolca bir kelime olan Reconquista  dönemi Hıristiyanlar için başlamıştır. Bu tarihten
itibaren Müslümanlıklarını  gizlemeye
çalışan Endülüs Müslümanlarına Morişko[4]lar
ismi verilmiş gördükleri zulümler karşısında bir kısmı gönüllü olarak göç
etmiştir. Kalanları ise 1609-1614 tarihleri arasında zorunlu sürgüne tabii
tutulmuşlardır. Fernand Braudel Akdeniz ve Akdeniz Dünyası eserinde: 
“Morişko sorunu daha büyük çaplı bir çatışmanın bir kesiminden ibarettir. Akdeniz’de
büyük oyun ebedî bir doğu sorunu içinde doğu ile batı arasında oynanmıştır; Bu oyun esas itibarı ile bir uygarlıklar çatışması olup, oyunun
sırasıyla birinin veya öbürünün üstünlüklerinin ortaya çıkma durumuna göre
defalarca oynanması söz konusu olmuştur. 
….. Batının lehine
ilk alt-üst oluş Makedonyalı İskender’in olayıdır. Helenizm yakın doğu’nun ve
Mısır’ın ilk Avrupalılaşmasını temsil etmekte ve Bizans yüzyıllarına kadar
sürmeye aday olmaktadır. Batı ortaçağının tümü Haçlı Seferleri öncesinde,
sırasında ve sonrasında doğu tarafından doyurulmuş ve aydınlatılmıştır. Haçlı
Seferleri Döneminden itibaren bir tersine dönme hareketi tamamlanma yoluna
girmiştir. Hıristiyanlar denizi ele geçirmiştir Artık yolların ve
trafiklerin denetiminin işaret ettiği zenginlikler ve üstünlükler ona aittir.
XVIII. yüzyılın sonuna kadar bunun nedeni doğuda ikametin;  daimi elçiliklere, konsolosluklara, 
Tüccar kolonilerini, ekonomik araştırma heyetlerine, Katolik misyonlarını
açılmış olmasıdır. Bu durumda doğunun batı tarafından istilası meydana
gelmiştir Bu istila kendisiyle birlikte bir egemenliğin unsurlarını da
taşımaktadır
[5]” Fernand
Braudel burada uygarlıklar arası savaşı Morişkoların katliamları ve sürgünleri
ile özetlemektedir. Batı Endülüs’e çok şey borçlu olduğu halde Müslümanları
imha etmekten asla çekinmemiştir. Yüzyıllardır Braudel’in vurguladığı
doğu-batı çekişmesi devam etmiş ve edecektir. Türkiye coğrafyası da bu
çekişmenin tam merkezindedir.

İspanyolların
Güney Amerika’da, Uzak doğuda yaptıkları katliamlar da hatırlanırsa Batının
doğuya bakışı daha net anlaşılabilir. I. ve II. Dünya savaşları ve halen devam
eden yeryüzündeki savaşlar Türkiye’yi bekleyen tehlikeleri  bize düşündürmelidir. Sekiz yüz yıl devam eden
Endülüs Devletinin safhalarını özetleyecek olursak, Endülüs’ün fethi ve İberya’da
Endülüs siyasi tarihini ele alırken, altı ayrı döneme ayırarak incelemek
mümkündür. Bunlardan birincisi, Fetih dönemi (711-715) ve bunu takip eden Valiler
dönemi (715-756), ikincisi, Endülüs Emevileri dönemi (756-1031), üçüncüsü,
Tavaifu’l-Mülük (beylikler) dönemi (1031-1090), dördüncüsü, Murabıtlar dönemi
(1090-1147), beşincisi, Muvahhidler dönemi (1147-1229) ve son olarak da Gırnata
Beni Ahmer  Emirliği (Nasriler)
(1238-1492) dönemidir[6].

Hepimizin bildiği gibi Cebelitarık Boğazı’ndan Kuzey Afrika Tanca
Valisi Tarık Bin Ziyad’ın geçmesiyle Hıristiyan ordusu bozguna uğratılmıştır. Başlangıçla
İspanya’nın yaklaşık yarısı Müslümanların eline geçmiştir. Fakat ilerleyen
yıllarda ülkenin nüfus unsurları olan Arap-Berberi, Kaysi-Yemeni, Beledî-Şami arasındaki
ilk çekişmelerle ülkede iç çatışmalar başlamıştır. Ortadoğu’da Abbasilerin
Emevi hanedanına son vermesiyle Emevi halifesinin torunlarından Abdurrahman Bin
Muaviye 755 yılında Endülüs’e geçip İberya’da Endülüs Emeviler dönemini
başlatmıştır. Birinci ve ikinci Abdurrahman dönemleri huzurlu dönemler olsa da
daha sonra yerli halktan ihtida edenler (Müslüman olanlar), berberiler ve
Araplar Merkezi idareye karşı isyan etmişlerdir. Bu sürede ülke hem siyasi hem
de sosyal açıdan parçalanmaya başlamıştır. Üçüncü Abdurrahman Afrika’da yayılan
Şii Fatimilere karşı kendi Siyasi birliğini güçlendirmek için 929 yılında
kendisini Sünni İslam halifesi ilan etmiştir. Bu ilan halifeliğin tarih boyunca
siyasî bir güç olarak kullanılmak arzusunun örneklerinden biridir. Tavaiful-Mülük
Dönemi (1031-1090) Şehir devletlerinin kendi aralarındaki siyasi çekişmeler ve
kanlı mücadeleleri ile geçen dönemdir. Müslümanların zayıflamasıyla Hıristiyanlar
yeniden fetih (Reconquista) hareketini gerçekleştirebilmeleri için güç
kazanmışlardır. Yeniden Fetih (Reconquista) hareketinin ciddiyetini
kavrayan Müslümanlar endişe duymaya bu dönemde başlamışlardır. Murabıtlar
dönemi (1090- 1147)  Endülüs Müslümanlarının
Kuzey Afrika’daki Murabıt hükümdarı Yusuf bin Taşfin’den yardım talep ettiği
dönemdir. Murabıtlar zayıfladıktan sonra Endülüs’ün siyasi birliği bozulmuş
yeniden Hıristiyan saldırılarına açık hale gelmiştir. Muvahhidler dönemi’nde (1147-
1229)  iç isyanlar olmuş Hıristiyan
krallıklar lehine İber yarımadasındaki topraklar Müslümanlar tarafından kaybedilmeye
başlanmıştır.  Gırnata Beni Ahmer
Emirliği’ nin ( Nasriler) (1238-1492) döneminde Müslümanların elinde kalan
topraklar ancak eskisinin onda biri kadardır. Hıristiyanların yeniden fetih (Reconquista)
hareketi hız kazanmış ülke içindeki iç savaşlarda Hıristiyanların işini
kolaylaştırmıştır.  1491 Kasım ayında
Müslümanlar teslim olmuştur. Hıristiyanlarla yapılan anlaşmanın hiçbir maddesine
sadık kalınmamış Katolik krallar 2. Ocak. 1492 tarihinde başkent Gırnata ya
girdiklerinde yaklaşık 800 yıl kadar süren İslam hakimiyeti sona ermiş Endülüs
Müslümanlarına engizisyon dönemi başlamıştır.
Müslümanlara yapılan
işkenceler veyahut Hıristiyanlaştırma faaliyetleri artarak devam etmiş Hıristiyan
olmayanlar engizisyon mahkemelerinde acımasızca cezalara çarptırılmıştır. İhbarcı
bir usul üzerine kurulan Engizisyon mahkemeleri sonucu diğer cezalar hariç 1808
yılına kadar İspanya’da 31.912 kişi diri diri yakılmıştır[7].

Endülüs’ün yıkılmasından sonra 1507 yılında Kuzey Afrika’da İspanyol
işgaline direnemeyen Cezayir 1510 yılında Tunus ve Trablusgarb’ın da dâhil
olmasıyla İslam ülkeleri İspanyanın eline geçti. Ed-devlet-ül Türkiye’nin
(Osmanlı Devleti Memlük olarak isimlendirir) Sultanı Kansu Gavri, Sultanlığı
döneminde (Barbaros) Hızır Hayrettin Paşa’nın ağabeyi (Barbaros) Oruç Reise Ed-devlet-ül
Türkiye’nin Akdeniz filosu Komutanlığını teklif etmiş Oruç Reis’te bunu kabul
etmiştir. Barbaros kardeşlerin ilişkileri Kansu Gavri ile iyi olmuş Doğu
Akdeniz’de Rodos şövalyeleri dâhil haçlılarla sık sık savaşmıştır. Barbaros
kardeşler Kuzey Afrika’daki İspanyol hâkimiyetinede müdahalelerde bulunmuştur.
Mısır’ın Osmanlı Hâkimiyetine girmesinden sonra Barbaros Kardeşler Yavuz Sultan
Selim’le birlikte hareket etmişlerdir. Afrika’nın kuzeyinde kendilerini
zorlayan İspanyollara karşı Osmanlı Devleti ile stratejik işbirliği yapmaya
karar vermişlerdir. Böylece hem Kuzey Afrika’nın güvenliğini hem de Osmanlı’nın
genişleme stratejisine katkıda bulunmuşlardır[8].
Barbaros Kardeşler’den İshak Reis ve Oruç Reis’in şehit olmasından sonra
İspanyollarla mücadelede Barbaros Hızır Hayrettin Reis görevi üstlenmiştir.
1519- 1533 yılları arasında Cezayir’in ve Türk akıncılarının temsilcisi
Barbaros Hızır Hayrettin Reis olmuştur. Barbaros Hayrettin Reis Osmanlı
Devleti’ne müracaat edip Cezayir’in Osmanlı toprağı olmasını istemiş ve bu
isteği kabul edilmiştir. Daha sonra (Kanuni dönemi) Paşa unvanı alarak Kaptan-ı
Deryalığa kadar yükselmiştir.

1609- 1614 yılları arasında Endülüs Müslümanlarına uygulanan
sürgünlerdeki coğrafya Cezayir, Fas, Tunus, Fransa, İngiltere, İtalya ve Osmanlı
hâkimiyetinde bulunan topraklar olmuştur. Büyük çoğunluk atalarının toprağı
Kuzey Afrika’ya geçmişler ve kendilerini güvende hissetmişlerdir Osmanlı donanmaları
bu dönemde Endülüs Müslümanlarına Kuzey Afrika’ya taşınmada yardımcı olmaya
çalışmıştır. Gizli Müslüman Morişkolar’dan 16. yüzyıl boyunca İspanya’dan göç
veya sürgüne tabi tutulanların toplam sayısı İspanyollara göre 350.000
Müslümanlara göre 600.000 civarında olduğu belirtilmektedir[9].

Osmanlı Cihan Devleti’nden daha uzun bir süre yaşamış olan Endülüs
Devleti’nin 800 yıl sonra hiçbir Müslüman bırakılmadan Hıristiyanlaştırılması
ve yeniden fetih (Reconquista) hareketinin İber yarımadasındaki dehşetinin anlaşılması
gerekmektedir. Lord Kinross Kutsal Anadolu Toprakları
[10] isimli eserinde 1950’li yıllarda Karadeniz’den başlayarak tüm
Karadeniz sahil şehirleri ve daha sonra Kars, Erzurum, Ani, Van, Bitlis,
Diyarbakır, Urfa, Mardin, İskenderun, Konya güzergahından
Ankara’ya
doğru yaptığı yolculuğu anlatmaktadır
. Eser Pontus vurgusu ile başlayıp
daha sonra Ermenilerle devam eden Anadolu coğrafyasını Kiliseler ve Hıristiyan tarihî
ekseninde anlatmaya çalışan hatıralar içermektedir.
Bir tarihçiden ziyade
adeta Anadolu’nun Hıristiyanlar tarafından yeniden fethedilmesinin meşru gösterebilecek
kayıt ve bilgileri sunmaktadır.

Lord Kinross kendisine Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin sağladığı
imkânlarla Atatürk (Bir Milletin Doğuşu)[11]
kitabını yazan meşhur İngiliz tarihçisidir. Atatürk eseri Atatürk
gerçeği ile asla bağdaşmayan yer yer Atatürk’ü küçük düşürücü ifadeleri ile
pervasız bir çalışmadır
. Maalesef Türkiye’de
Türk müelliflerin bir kısmı bu eseri sık sık kaynak göstermiştir. Bir kısmı da
yine İngiliz istihbaratının istediği doğrultuda Atatürk’ü gerçeğe aykırı bir
şekilde Türk milletine tanıtmaya çalışmıştır. Bununla birlikte Atatürk’ü gerçek
boyutlarıyla anlayan ve anlatan bilim insanlarımız ve araştırmacılarımız da
bulunmaktadır.  Lord Kinross Kutsal
Anadolu  Toprakları
eseri ile  zihninin karanlık köşelerindeki Hıristiyan
Batı emellerini (Reconquista)
açığa çıkarmaktadır.

Endülüs yöneticilerinin hukuksuzluğu, aydınlarının vurdum duymazlığı
ve halkın sahipsiz dağınıklığı nasıl bir yok oluş hazırladıysa
[12]
Türk Milletine de İsrail, ABD ve Avrupa’nın Siyonist- Hıristiyan işbirliğinde
Türkiye’nin içine düşürüleceği yok edilme planları hazırlanmaktadır.  Rusya ve Çin gibi devletlerin ilave olarak çok
uluslu kapitalist şirketlerin de Türkiye’yi kendi pazarları için ufak şehir
devletlerine bölüp parçalayarak Türksüzleştirme amaçları da bilinmelidir.
Sözlerimi Mikdat Topçu’nun Reconquista ve Türk milletinin Mukadderatı
isimli eserinden şu paragrafla bitirmek istiyorum:

“Allah bu milleti Endülüs’ün akıbetine uğramaktan korusun ve Türk
milletinin aydınına 21. yüzyıl Anadolu Reconquista’sını anlayacak basiret
versin”.

 Saffat suresi 173 ayeti
unutulmamalıdır:

“ VE BİZİM ORDUMUZ MUTLAKA GALİP GELECEKTİR.



[1]
İbrahim Karakaş&Gülnur Aksop, Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor, Hürriyet
Yayınları, 2015, s., 87.

[2]
Ziya Paşa, Endülüs Tarihi, (Sadeleştiren: Yasemin Çiçek), İstanbul, 2012, Timaş
Yayınları, s. 405-406.

[3]
Ayşe Kılıç, Endülüs Müslümanlarının Sürgünü, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2015.

[4]
Geniş Bilgi İçin Bakınız: Sefa Dereköy, Morişkoların Şifresi, Endülüs ve
Osmanlı Tarihi ekseninde Avrupa Tarihi, Pozitif Matbaa, Çanakkale, 2014.

[5] Fernand Braudel,(çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay), Akdeniz ve
Akdeniz Dünyası, II. Cilt, Eren Yayınları, İstanbul, 1990, s. 101-102.

[6]
Ayşe Kılıç, a. g. e., s.27.

[7]
Ayşe Kılıç, a. g. e., s.,24-40.

[8]
Ertan Özyiğit&Halil Özsaraç, Barbaroslar (akdeniz’in Anlatılmamış Hikayesi,
Wızart, 2021, İstanbul, s. 260.

[9]
Ayşe Kılıç, a. g. e., s.,142.

[10]
Lord Kinross, Kutsal Anadolu Toprakları, Nokta Kitap, İstanbul, 2003.

[11]
Lord Kinros, Atatürk(Bir Milletin Doğuşu), (Türkçesi:
Ayhan Tezel, Sander Yayınları, İstanbul, 1978.

İtiraflar!

0

Türkiye gariplikler ülkesi; aynı zamanda “bilme arzusundan
uzak’’, gerçeklere ulaşma konusunda tembel bir ülke;

Aslında biz Türkler, tarih kitaplarını açıp okusak, bütün
gerçeği göreceğiz. Duyduğuna inanmak yeterli olabiliyor bizler için; okumak
bizlere çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken
hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi
tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız? Amerikalı ünlü bir zengin
Rockefeler’in itirafları hakkında diyor ki;

Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri
görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim. Az
daha, İngilizlerin yerine Türkleri koyacaktım.

Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan
itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş
yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza
muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü.
Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki,
sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör
korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz
ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir
darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler,
geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz
bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim
olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak
kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.

Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi
yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı
yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir
anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime
devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi
yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz
doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük
şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa
malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke
boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı
ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı,
bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta
siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara,
yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar
rüşvet dağıttık.

Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret
unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları,
hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12
Eylül ihtilalıdır desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan
alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla
doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi
çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık.
Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve
polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye yıllardır bu mesele ile
uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam
edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Yıllardır süren PKK terörü, Türkiye’nin
ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp
gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara
uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı.
Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul
ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve
Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.

Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı
aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi
reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün
değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da
tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve
Kürt devletlerinin olacaktır”.

Davit Rockefeler, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir
zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu
sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:

“Rockefeler’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?)
sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan
imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak
Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş
yolunu açmak için çıkarıldı”.

“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki
Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği
ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı.
Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya
Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u
ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız
zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir
general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.

“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük
düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar
geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir
olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz
dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk
karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından
kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.

İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli
olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci
Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilallar, darbeler anlatılmış…
İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif
ile açıklanmış.

*

Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam
şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki
halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim
ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu
yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl
önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan,
aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız vardı.

İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında
düşman olduğunu göstermiyor mu? Onlara inandık, onlara benzemeye çalıştık,
kişiliğimizi kaybettik, kültürümüzü yitirdik, kendimizden başkası olmaya
çalıştık. Yiğit kadrosuyla Türk Milleti kavramını öne çıkaran Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN gösterdiği ‘’Muasır Medeniyet’’
kavramını bütünüyle rehber edinemedik.

Yüz yıllar öncesinde bu durumu yaşamıştık. O zaman Bilge
Kağan “Ey Türk! Silkelen ve kendine dön!” diye haykırmıştı. Galiba bugün de
Bilge Kağan gibi haykıracak bir lider arıyoruz; kendimize dönmek ve kendimizi
bulmak için!

Kendimizi bulacak mıyız? Toparlanabilir miyiz? Genellikle
dindar bir toplumuz; Ne var ki İslam dininin ruhunu kavramaktan hala uzağız. Bu
safiyetimizden birileri yararlanarak, aldatarak, inandırarak iktidarımız
olabiliyor. Kur’an’ın dışında bir dinle aldatılıyoruz. Bu durumlardan
kurtulmanın tek yolu “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından
kabullenmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek
bir şey yoktur. Hasta adam durumuna düşmemeliyiz. Osmanlı’nın son yüz yılında
olduğu gibi. Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek
gerekir; Türk Milleti kavramını içselleştirerek; seni sarmalayan Bedevi
Kültüründen kurtularak, mazbut insanların kanıyla beslenerek bugün Emperyal( sömürücü)
güç haline gelmiş devletlerin şeytani sunumlarını ret ederek Milli Şahsiyetinle
kendin olabilmelisin.

Sovyet Rusyanın dağılması sonucu ortaya çıkmış akraba Türk
devletleriyle bütünleşmenin yollarını bulabilmeliyiz. Bu anlamda sınırdaş
ülkelerle, özellikle Türk Dünyası ülkelerle yakından işbirliği kuran Rusya ile
bir araya gelerek karşılıklı çıkarlar çerçevesinde gerekli görülen antlaşmalar
yapılabilmelidir.

 

 

Özetle sağa sola yukarı aşağı sapmadan tekrar kurucu
felsefeye geri dönerek kenetlenmeliyiz; özellikle tarım ve hayvancılıkla ilgili
yerli üretime hız vermeliyiz.

Milli Coğrafyamızı kuşatmaya devam eden tehdit ve tehlike
çok büyük farkında olmalıyız.

Geçmiş Olaylara Bakmak; Bugünü Görmek ve Yarınları Tahmin Etmektir

0

Türk Dilinin Dünü Bu Günü

Türk
milletinin maruz kaldığı sıkıntılardan belki de en önemlisi, nesiller
arasındaki dil anlaşmazlığıdır. Genç kuşakla orta yaş ve yaşlılar arasındaki
dil problemi gittikçe büyümektedir. Eskiden dede ve torun anlaşamazken, şimdi baba
ile evlat da anlaşamamaktadır. 

1920
yılların Türkçesi,  şair ve edebiyatçıların kullandığı hakiki, zengin
Türkçe idi. Artık genç nesil, 1950’den önceki kitapları, gazeteleri okuyup
anlayamaz hale gelmiştir.

Oysa bir Fransız
genci Victor Hugo’nun, bir İngiliz genci Shakespeare’in,
bir Rus genci Tolstoy’un bütün kitaplarını okuyup anlamaktadır.

20. asrın
başlarına kadar Türk dünyasında aynı alfabe ve aynı dil kullanılıyordu. Anlaşmak
kolaydı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Türk Dünyası ile sağlanan
münasebetlerde görüldü ki;  40-50 sene öncesine kadar Türkiye’de hiç
kullanılmayan, sonradan dilimize giren “yanıt, kanıt, yapıt, sorun,
olanak, koşul, ödün, gereksinim, olasılık…” g
ibi yüzlerce kelime; Türk Dünyası’ndaki 
Türklerin edebî eserlerinde ve konuşma dillerinde bulunmamaktadır.

Azerbaycan
Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rızayev: “Bu ne yaman tezat. Ben
Yunus Emre divanını okuyup anlıyorum ama önsözünü anlamıyorum.”
 diyerek
üzüntüsünü dile getirmiştir. Türkçemizin bu hali Türkologları ve Türkçe öğreten
yabancıları da hayrete düşürmektedir.

İstanbul
Üniversitelerinde yıllarca ders veren Profesör Doktor Fritz Neumark, 1960’lı
yıllarda tekrar Türkiye’ye gelerek bir konferans vermiştir. Konferansta bir
asistanın sorusuna: “Sorunuzu anlayamadım; zira on yıl önce ülkenizden
ayrıldım, o dönemdeki dilinizi iyi biliyorum. Birkaç yılda değişen bir dille
kalıcı bir eser vermek mümkün mü? Hangi insan, aklını peynir ekmekle yemeden,
on yıl sonra yazdıkları kese kâğıdı yapılacaksa, ciddi eser vermeye çalışır”
 diyerek
hayretini ifade etmiştir.

Londra
Üniversitesinde Türk dili Profesörü Doktor Margaret Bainbridge
İstanbul’a geldiğinde Türkçenin son halini görünce, Nihat Sami Banarlı’ya: 
“Bu işin sonu ne olacak? Sizin, büyük, tarihî eser olan güzel diliniz böyle
ziyan olup gidecek mi? İngiltere’de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine
hangi Türkçeyi öğreteceğiz! Sizin hakiki Türkçeniz, bundan 40-50 sene evvel
konuşulan ve yazılan Türkçedir. Bugünkü diliniz ise artık tamamıyla uydurma,
güzel ve akıcı olmayan bir dil. Ne sesi, ne üslûbu kalmış, ziyan olmuş bir
lisan… Kemâlini bulmuş Türkçeye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili, kısa
zamanda nasıl bu kadar mahvuperişan ettiniz? Bu, akıl alacak şey değil!”
diyor.

Profesör
Lewis diyor ki; “Türkiye, dünyada 200 devlet arasında anadilini
yeterince öğretmeyen ve nesilleri birbirinden koparan tek devlettir.” 

Şair ve yazar Atilla İlhan’a; Fransa’da, Türkolog Profesörü Carlier sitemle; “Delikanlı,
Türkçeyi ne yaptınız?” 
Diye soruyor.

Atilla İlhan da; “dil devrimi
yapıldığını, bu sebeple Arapça, Farsça kelimelerin atıldığını” 
söylüyor.
Bunun üzerine Profesör Carlier: “Batı ülkeleri, Fransa, İngiltere,
İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca-Latince asıllı birçok
kelime, hatta kuralı aldılar, kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu-Osmanlı ümmet
sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça-Arapça
kelimeler bulunacaktır ve bunda yadırganacak bir şey yok; asıl yadırganması
gereken, “özleştirme” adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesidir; Zira böyle
yetiştirilen genç nesillerin, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi
kurdukları Selçuklu-Osmanlı medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta
kalmalarına yol açar..!”
 diyor. 

Atilla İlhan
da: “Ben Osmanlıca kelimeleri kullanırım. Nasıl İngilizce öğretiliyorsa
gençlik bunu da öğrensin. Bu da babasının, ecdadının dili, işte kendi dili. Ben
burada da ısrarlıyım. Onlar, Latince ve Yunancayı muhafaza ettikleri için bir
batılı genç asırlar öncesinde yazılmış bir kitabı rahatlıkla okuyabilmektedir.
Bizse Arapça ve Farsçaya boykot ilan etmişiz. Bizim gençler elli yıl evvelini
anlayamıyor. Bundan kurtulmak için okullarda Osmanlıca dersi koymak gerektir.”
Diye cevap veriyor.

Türk ilim ve
fikir adamlarımız da Türkçenin giderek bozulması karşısında üzüntü içinde duygularını
dile getirmektedirler:  

Profesör
Doktor Ayhan Songar:
 “Meşhur Redhouse İngilizce-Türkçe
lügatinin 1890 yılında yapılan baskısının önsözünde, o zamanki konuşulan
Türkçede vasati yüz bin kelime bulunduğu kayıtlıdır. Yine aynı tarihte
İngilizcenin de yüz bin kelimesi vardır. Bu sebeple lügatin naşiri, İngilizce
ve Türkçenin, dünyanın en zengin iki dili olduğunu söylüyor ve bu dillerin
lügatini basmaktan şeref duyduğunu yazıyor. O tarihten bugüne kadar bir asır
geçti ve bugün için elimizde, konuşulan Türkçenin on bin kelimesi kalmıştır.
İngilizcenin kelime hazinesi ise bir milyona yükselmiştir.”

Profesör
Doktor Ali Fuat Başgil
Fransızca; Latince, Grekçe, eski Frank
kelimelerden meydana gelmektedir. Fakat hiçbir Fransızın, yabancıdır diye bu
kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak hayalinden bile geçmez. Ya şu
muazzam İngiliz-Amerikan dünyasına ne dersiniz? İngilizce; bir yarısı Fransız,
öbür yarısı Alman kelimelerden teşekkül etmiştir. Fakat İngiliz-Amerikan
milleti içinde hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da, bunlar yabancı diye
Fransızca ve Almanca kelimeleri dillerinden atmak, akıllarından geçmez.” 

Profesör
Doktor Mehmet Kaplan: 
“Komünist Rusya, Türk lehçeleri arasındaki küçük farkları kabartarak
Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Azerice diye, lisan ilmine aykırı beş-on dil ortaya
çıkardı. Maksadı Türkler arasındaki birliği parçalamaktı. Şimdi de biz
Türkiye’de millî dilimizi “öztürkçe”, “Arapça-Farsça” ve “Osmanlıca” diye
ayırmaya çalışıyoruz. Dil birliği ile millî birlik arasındaki münasebeti
düşünürsek bu yolun nereye varacağı kolayca anlaşılır.” 

Profesör
Doktor Muharrem Ergin: “
Türkçeden katledilip ölüme mahkûm edilen kelimelerimiz çok iyi
bilinmelidir. Çünkü onlar savaşta birer birer şehid edilen neferlerimiz
gibidir. Türkçe kurtarılmadan Türkiye kurtarılamaz.”

Peyami Safa: “Bir milletin bütün zekâsı,
bilgisi, hassasiyeti dilinde toplanır. Dil onun varlığıdır, müdafaasıdır, başka
millet üzerindeki tesirinin en güçlü silahıdır. Bir millet toprağını
kaybedebilir, dilini unutmazsa o toprağa yeniden sahip olabilir. Dilini
kaybeden bir millet her şeyini kaybetmiş demektir. Yeryüzünde tek bir memleket
gösterilemez ki orada gençler kazara millî kütüphanelerine girerek bir tek eser
okuyamadan çıkıp gitsinler. Böyle bir katliam hiç bir milletin tarihinde
yoktur.” 

Necip Fazıl
Kısakürek 
“İdeolocya
Örgüsü”  kitabında diyor ki; “Kömür, toprak altında elmas oluncaya kadar
binlerce yıl pişiyor. Dildeki kelimeler de öyle. Sonradan zorla dile sokulan
unsurlar, o milletin ruh ve idrak temeline en korkunç bir suikasttır. Böyle bir
lisanın adı da “Türkçe” değil, “Uydurukça”dır.

Cemil Meriç: “Kamus (Lügat), bir milletin
hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el
namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı
göstermiş: kamusa…”  diyor.

Milletimizin esas meselesi  “dili”dir.
Devletimiz, ders kitaplarında, radyo-televizyon programlarında, basında hakiki
Türkçeyi yeniden yaşatmalıdır. Aksi takdirde millî birliğimizin aslî unsuru
olan dilimiz kaybolur. Bundan sonra ciddi fikir adamı, edip ve şairin yetişmesi
de imkânsız hale gelir.

Sevgiyle kalın.

Terliksi Hayvanlar.

Biyoloji
dünyası harika olaylarla dolu.

Doğanın
güzelliklerini, mikroorganizmaları incelemeden, sadece gözümüzün gördüğü kadarıyla, kabullenirsek,

Bu
durum, yaratanın ilmine haksızlık olur diye düşünüyorum!

Bunun
içindir ki her köşe yazarı, yazı alanı ne olursa olsun “siyaset, spor, sanat vs…”

Belirli
aralıklarla alanının dışına çıkıp,

Doğa,
tabiat, evren, kâinat ve biyoloji dünyası ile ilgili yazılar yazmasının, okuyucularına
farklı şeyler düşündürmesi açısından faydalı buluyorum.

***

Hele,
benim gibi, imkân bulanlar, mikroskop
altında o muhteşem mikroorganizmaların büyüleyici özelliklerini gözlemlemeye
başlayınca
, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.

İşte
o zaman yaratıcının çıplak gözle görülmeyen eserlerinin ihtişamı ile bir kez
daha büyülenecek, evrenin sadece bizden
ibaret olmadığını daha net anlayacak
hatta iman tazeleyecekler.!

         İşte bende size bu yazımda da o büyülü
dünyanın bir üyesi olan Paramecium’dan
bahsedeceğim.

Paramecium
hayvanı, canlı organizmalar grubuna ait bir tür!

Gözleri,
kulakları, beyini ve kalbi yok!

Gözle
görülemeyecek kadar da küçük, sadece
mikroskop ile görülebilir.

Yaşıyor
mu, yaşıyor!

Yiyor, içiyor ve ürüyor!

Aklı
da yok, fikri de!

***

Ama
kendi kendine yetiyor!

Kimseye
de muhtaç değil!

Hatta
biz ona muhtacız!

Dünyamızın
dengesi sürdürülebilirliği ve yaşam formlarımız onların varlığına bağlı!

 

Yani
demem o ki!

Teknik
boyutu mm’nin bile yüzde bilmem kaç kat
altında bir ölçü birimi ile
boyu yaklaşık
50 μm olan
bir organizma bile olmadan olmuyorsa!

Yaratanın
tüm yarattıklarını kabullenmek, hoş görmek ve birlikte yaşama imkânları aramak,
imanın şartlarından biri olsa gerek!

Birlikte
yaşamak derken de, nasıl olduğunu bininci kez yazmamak için, bu sefer de böyle değil!

Diyeyim.

***

Dünya
zıtlıklar ve dengeler üzerine kurulu.

Tahammül
şart.

Nedendir
bilmem bu aralar, çok ihtişamlı ibadethanelere girince aklıma “sizi Allah’ı düşünmekten anmaktan alı
koyacak her şey haramdır!”
Sözü geliyor.

İbadethane
derken, sadece cami değil, cami, kilise, havra hepsi!

Konu
ile ilgisi yok ama içimden yazmak sizlerle paylaşmak geldi.

Birde
Hazreti Ali’nin “harcadığın senindir,
sakladığın miras!”

Sözünü
paylaşarak sözlerime son vereyim.

Mesele
sadece kazanıp biriktirmek değil, Allah
herkese kazancını yemeyi de nasip etsin inşallah.

Birde
bazen, eş dost arkadaş siyasi içerikli
Cuma hutbeleri hakkında ne düşündüğümü soruyor
!

İnanın
bilgim yok, duymadığım için fikir beyan etmek de yanlış olur, rahatsız
olanların dinlememesini tavsiye etmekten başka bir şey diyemem, bu hafta da hal
böyleyken böyle…

Okuduğunuz için teşekkür
ederim.

Selam
ve dua ile.

İlahiyatçı Ve Hukukçu, İstanbul Eski Milletvekili İHSAN TOKSARI İle İslâm’ın Temel Meselelerini Konuştuk. – 4.1

Oğuz Çetinoğlu: Hocam! Sizinle
İslâm’ın temel meselelerini konuşmak istiyorum. Temel meselelere, İslâm’ın
kaynaklarından başlayalım.

İhsan Toksarı: Allah Teala (cc) şöyle buyuruyor:

Allah’ın sana gösterdiği şekilde
insanlar arasında hükmetmen için Kitab’ı (Kur’ân’ı) gerçekten biz gönderdik
.’
(Nisâ Suresi, Âyet: 104)

O halde İslâm’ın birinci kaynağı
Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Kur’ân, Allah (cc) tarafından
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)’e vahiy yoluyla gönderilmiş Allah
kelamının toplamıdır.

Târiften anlaşıldığı gibi,
Kur’ân-ı Kerîm, vahiy yoluyla Peygamberimize gönderilmiştir. Vahiy geldiğinde
Allah Rasulü’nün etrafıyla münâsebeti kesilir. En soğuk günde bile olsa, buram
buram terler, etrafı ile hiç konuşmazdı. Vahyi getiren gittiğinde, kendisine
bildirileni asla unutmazdı. Hemen, vahiy kâtiplerine yazdırırdı. Gelen
âyetlerin Kur’ân’da hangi sureye, nereye yazılacağını Allah Rasulü tâyin
ederdi.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimizin
okuma yazma bilmediği biliniyor. Bu durumun bir hikmeti, sebebi olsa gerek…

Toksarı: Elbette. Eğer Peygamberimiz okuma yazma bilseydi, ‘başka insanlardan aldı’ denirdi. Böyle
iftiralara meydan vermemek için Allah (cc), Peygamberi’ne, okuma, yazmayı öğrenme
imkânı vermemiştir. Ankebut suresi 48. âyette Allah, söyle buyuruyor: ‘Sen
bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla
uyanlar kuşku duyarlardı
.’

Allah tarafından gönderilen
âyetler taşlara, düz ağaç parçalarına, derilere, papürüs kağıtlara yazılıyor,
hâfızlar ezberliyor, isteyenlere vahiy kâtipleri yazıp veriyordu. Her Ramazanda
Peygamberimiz ve Cebrail câmide dinleyenlerin huzurunda o zamânâ kadar
indirilen âyetler Ramazan’da mukabele şeklinde okunuyordu.  Ancak; Peygamberimiz yaşadığı müddetçe yeni
âyetler geleceğinden bu âyetler, iki kap (kapak) arasına alınmamıştı.
Peygamberimizin vefatından kısa bir müddet sonra yalancı peygamberlerle
savaşırken yetmiş kadar hâfızın şehid olması üzerine Hz. Ömer (ra), Kur’ân-ı Kerîm
yazılı yaprakları toplatılıp iki kap (kapak) arasına alınmasını, ileride zayi
olacağından korktuğunu beyan etti. Halife Hz. Ebu Bekir de kabul etti. Yüzlerce
hâfızın ezberinde vahiy kâtiplerinde yazılı olduğu halde her âyeti
Peygamberimiz’in huzurunda vahiy kâtiplerinden yazdırıp aldıklarına dâir iki şâhid
getirmeleri istendi.

On binleri geçen şâhidler,
hâfızlar, vahiy kâtiplerin huzurunda esasen yazılı fakat iki kap arasında
olmayan Kur’ân-ı Kerîm, iki kap arasına alınmış ve Hz. Ebu Bekir’e, O’nun
vefatı üzerinde Hz. Ömer’e ve O’nun da vefatı üzerine Hz. Hafsa (ra)’ya
geçmişti. Hz. Osman (ra) bunu tensih ederek, (çoğaltarak) çeşitli büyük İslâm
şehirlerine göndermişti.

Dünyâ tarihinde Kur’ân’ın iki kap
arasına alınmasında ve korunmasında gösterilen ihtimam, hiçbir dinî kitaba
gösterilmemiştir. Asırlar boyunca yüzbinlerce hâfız Kur’ân’ı ezberlemişlerdir.
Bugün milyonlarca hâfız vardır. Bir oturuşta Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sonuna
kadar hiç hatâ yapmaksızın okuyan hâfızlarımız vardır.

Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Kur’ân’ı
kesinlikle biz indirdik, elbette O’nu biz koruyacağız
.’ (Hicr suresi 9.
âyet)

Yüce Allah, Kur’ân’ı koruyacağına
ait bu âyette garanti vermektedir. Ama gökten melekler göndererek değil,
Kur’ân’ı hıfzeden, korunması için gayret gösteren mü’minler sebebiyle
olmaktadır. İşte bunun içindir ki bizim ecdadımız, Şeyhü’l İslâmlığa bağlı ‘Mushafları inceleme heyeti’ adında bir
müessese kurmuşlardır. İslâm âleminde basılan her Kur’ân’ın, bu heyetin
tetkikinden geçirilmesi ve ‘doğrudur
kararı verilmeden basılmaması emredilmiştir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra da
bu müessese, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde korunmuştur. İşte ecdadımızın
bu hassasiyeti, Kur’ân’ı hıfzedenlerin çokluğu ve Yüce Allah’ın garantisiyle bu
zamânâ kadar hiçbir kelimesi değişmeden günümüze kadar gelmiştir.

Çetinoğlu: İslâm’ın birinci ve en
önemli temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm vahiy yoluyla geldi, yazıldı ve
değiştirilmeden günümüze kadar geldi.

Teşekkür
ederim Hocam. İkinci kaynağa geçebilir miyiz?

Toksarı: İslâm’ın ikinci kaynağı sünnettir. Zamanımızda aydın
geçinen veya aydın geçinenlere yaranmak isteyen kimseler, İslâmî kaynakları çok
yanlış yorumlara tâbi tutuyorlar. Bunlara en câzip gelen yorum da şudur:

Kur’ân, Allah kelamıdır. Kuru, yaş ne varsa Orada hepsi vardır. O halde
Kur’ân bize yeter. Kur’ân’da olmayan hiçbir emri kabul etmeyiz. Peygamberin
hadisleri, müctehidlerin mezhepleri bizi bağlamaz
.’ Derler. Arapçayı
öğrenip İslâmî kaynakları incelemeyenlere bu görüş çok câzip (çekici)
gelmektedir. Bu görüşte olanlar, peygamberimizin hadislerini reddederler,
mezhep imamlarını kabul etmezler. Halbuki bunlar, Kur’ân’ın içindeki esasları
bilseler, hattâ Kur’ân meallerini iyice inceleseler, Peygamberimize itaati,
O’nun talimatı dâiresinde yâni Allah’ın emri çerçevesinde olduğunu anlarlar.
İşte Yüce Allah’ın buyruğu: ‘Kim Rasul’e (Muhammed’e) itaat ederse,
Allah’a itaat etmiş olur
.’ (Nisâ suresi, 80. âyet)

Her Allah’ı seven Yüce
Peygamberimiz’e tâbi olmak mecburiyetindedir. (Rasulüm) de ki:

Eğer Allah’ı seviyorsanız bana
uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın
.’ (Âl-i
İmran suresi, 31. âyet)

Kur’ân’a, Allah’a inanıyorsa
Allah Rasulü Muhammed (sav)’in verdiğini (emirlerini) alacak, yasak ettiğinden
de kaçınacak. ‘Rasulün (Hz. Muhammed’in) verdiğini (emir ve atıyyeleri) alınız. Size
neyi yasak ediyorsa sakınınız
.’ (Saff suresi, 9. âyet)

Bu âyetlerden açıkça
anlaşıldığına göre Peygamberimize itaat etmeyi ona tâbi olmayı ve her
emrettiğini yapmayı bize Yüce Allah bildirmiştir.

Peygamberimiz zâten kendiliğinden
hiçbir cümle uydurmamış, Allah O’na ne bildirmiş ise onu beyan etmiştir.

Hadislerin toplanmasında
gösterilen titizliği bilselerdi, yüce Peygamberimizin hadislerine aslâ itiraz
etmezlerdi.

Çetinoğlu: Hadislerin nasıl
toplandığı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Toksarı: Hadislerin sıhhat derecesini tespit edebilmek için
gösterilen titizlik Dünyâda eşi görülmemiş olaydır. Her hadisin sıhhat
derecesini tespit için aylar, yıllar sarf edilmiş; sahih hadis ile sahih
olmayan hadisler ayırt edilmiştir. Ayrıca hadisleri Peygamberimizden nakleden
şahısların her türlü hareketleri tespit edilmiştir. Târihte ilk defa ilim ve
söz nakledenler için bir ilim dalı meydana gelmiştir. Bu ilim dalı,  ‘ilm-i
nakd-i rical / insanların ilim ve hadis nakletme ilmi
’ olarak adlandırılır.

Şunu kesin olarak bilmeliyiz ki
Kur’ân’ı en iyi bilen Peygamberimizdir. Kur’ân’ın en büyük tefsiri de
Peygamberimizin mübârek hadisleridir.

Çetinoğlu: İslâm’ın ikinci
kaynağı olan sünneti kısaca nasıl târif etmek gerekir?

Toksarı: Peygamberimiz (sav)’in sözü, hareketi ve huzurunda yapılıp
da itiraz etmediği takrir, sünneti meydana getirir. Böylece üç türlü sünnet
meydana gelir: Kavlî sünnet, fiilî sünnet, takrirî sünnet.

Çetinoğlu: Bunları açıklar
mısınız Hocam?

Toksarı: Kaviî sünnet: Peygamberimiz (sav)’in sözleri, emirleri,
öğütleridir.

Fiilî sünnet: Peygamberimiz
(sav)’in hâl ve hareketleridir.

Takrirî sünnet: Peygamberimiz
(sav)’in huzurunda başka birisi bir söz söyler veyahut bir hareket yapar, Allah
Rasulü itiraz etmezse, kabullenmiş sayılır. Buna da takrirî sünnet denir.

Çetinoğlu: Peygamberimizin
sünnetlerini kabul etmeyenlerin durumu nedir?

Toksarı: Allah Rasulü’nün sünnetini kabul etmeyenler ya İslâm’ı
bilmiyorlar veyahut kasten İslâm’ı bozmak isteyenlerdir. Peygamberimiz bize
bildirmese Kelime-i Şehadet’ten sonra gelen namaz, daha sonra gelen zekâtı
nasıl vereceğimizi bilemezdik. Cenabı Hak, Kur’ân’da birçok ayetlerde namazı
emreder fakat nasıl kılınacağını, şekillerini bildirmez. İşte nasıl
kılınacağını, şekillerini bize Allah Rasulü (sav) bildirmiştir. O’na da
Allah’ın emri ile Cebrail (as) tatbikatı ile bildirmiştir. Allah Rasulü (sav)
namazı öğrendiği gibi kılmasaydı biz namazı nasıl kılacaktık? O öğrendiği gibi
kıldı, biz de O’ndan gördüğümüz şekilde kılıyoruz. Çünkü Peygamberimiz şöyle
buyurdu: ‘Benden gördüğünüz gibi namaz
kılınız
.’

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (cc)
beş vakit namazı emrediyor. Fakat her vakitte kaç rekât namaz kılacağımızı
bildirmiyor. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört rekât farz
olduğunu bildiren ve tatbik eden âlemlere rahmet olarak gönderilen Yüce
Peygamberimiz’dir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (cc) zekât verilmesini
emrediyor ancak miktarlarını bildirmeyi Peygamberimize bırakmıştır. Peygamber
altın, gümüş, deve, koyun, sığır ve diğerlerin de miktarlarını bildirmiştir.
Hülasa, Allah Rasulü’nün hadislerini, sünnetlerini kabul etmeyen ne namaz
kılabilir, ne de zekât verebilir! Hatta Kur’ân da Allah, rükû, secde gibi
amelleri emrediyor ancak namazda bunları nasıl yapacağımızı bildirmiyor. Bunu
bildiren tatbikatıyla bize gösteren yine Yüce Peygamberimiz (sav)’dir. Aslında
Peygamberimiz gezen, dolaşan, yaşayan canlı Kur’ân’dı. Çünkü Kur’ân’daki Allah
emirlerinin, insanlara canlı olarak gösterilmesi gerekiyordu. Böylece ilahî emirler
yüce Peygamberin tatbikatında tecessüm etmişti. Nitekim tabiinden (ashabı
gören, peygamberi görmeyen) birkaç Müslüman, Hz. Aişe (ra)’ye sordular. Ey
Allah Rasulü’nün hanımı, mü’minlerin annesi, biz peygamberimizi görme şerefine
nail olamadık. Peygamberimizin ahvali nasıldı? Bize anlatır mısınız?

Hz. Aişe (ra) şöyle buyurdu: ‘Siz Kur’ân’ı okumuyor musunuz? O’nun ahvali,
ahlakı Kur’ân’ın ta kendisi idi. Dolaşan, yaşayan canlı Kur’ân idi
.’

Çetinoğlu: Kur’ân dışında kaynak
kabul etmeyen kimselerden bir kısmı da hadislere inanmayışlarının gerekçesi
olarak hadislerin, Peygamberimiz (sav)’in zamanında yazılmamasını
gösteriyorlar.

Toksarı: Evet, Allah Rasulü’nün hadisleri, Peygamberimizin yaşadığı
müddetçe yazılmadığı doğrudur. Çünkü Kur’ân ile karışmasın diye bizzat
Peygamberimiz hadislerinin yazılmamasını emretmiştir. Ancak Abdullah b. Amr
el-As (ra) gibi birkaç şahsın yazmasına müsaade etmişti. Ancak Peygamberimizin
vefatından kısa bir müddet sonra toplanmaya başlanmıştır. Nakleden şahıslar ve
hadisler metinlerinin sıhhat derecesi için gösterilen hassasiyet Dünyâda,
Kur’ân-ı Kerîm dışında  hiçbir esere
gösterilmemiştir. İcabında tek bir hadisin sıhhatini temin için seneler
harcanmıştır. Peygamberimizin arkadaşları (ashabı) Allah Rasulü’nün her türlü
söz ve hareketlerini tespit ediyorlardı. Nasıl namaz kıldığını, nasıl abdest
aldığını ve insanlara karşı davranışlarını tespit ediyorlardı.

Çetinoğlu: Konuya şüpheyle
bakanlar için Peygamberimiz Efendimizin hareketlerini tespit ederken gösterilen
titizliği bir örnekle anlatmanız mümkün olur mu?

Toksarı: Abdullah b. Ömer (ra) Peygamberimizin her hareketini
tespit edenlerdendi. En küçük detayları bile… Peygamberimizle beraber hacca
gitmişti. Bütün incelikleri öğrenmişti. Seneler sonra hacca giderken bir
mevkiye gelince döndü. Geriye baktı. Yanındakiler niçin böyle yaptığını
sordular. O da ‘Allah Rasulü (sav) buraya
gelince döndü. Geriye baktı. Ben de Yüce Rasule ittibaen böyle yaptım

dedi.

Yine Abdullah b. Ömer (ra) hacca
giderken yolda bir ağacın yanına gelince şöyle dedi: ‘Durun, bu ağacın altında uyuklayacağım. Çünkü Allah Rasulü (sav) bu
ağacın altında uyuklamıştı
.’

Peygamberimizin mübârek
arkadaşları, bu hassasiyeti gösterdiği gibi tabiîn (ashabı gören (Müslümanlar)
ve tebe-i tabiîn (ashabı göremeyip, tabiîni gören) de bu hassasiyeti
göstermişti.

Esasen Peygamberimiz’in vefatı
ile hadislerinin yazılması sırasında, hadis olduğu söylenen sözler, üç dört
kişinin bilgi süzgecinden geçirilirdi. Bu üç-dört zatın hayatı incelenirdi.
Bunlar hayatlarında bir defa yalan söylemişlerse, bu zincirde bulunanlardan
birisinde fısk u fücur varsa, unutkanlık varsa, ahlakında bozukluk varsa
onların rivâyetleri muteber değildi. İnsanları aldatan kimselerden hadis
alınmadığı gibi hayvanları aldatan kimselerden bile hadis alınmazdı.

Çetinoğlu: Muteber hadisleri
toplayan âlimlerden de söz eder misiniz Hocam?

Toksarı: İslâm Dünyâsında en muteber hadisleri toplayan İmam-ı
Buharî’nin (Sahih-i Buharî) kitabıdır. Bu kitabı hazırlamak için yirmi sene
uğraşmıştır. Bu kitapta sekiz bin hadis bulunmaktadır. Her hadis için aylarını,
yıllarını vermişti. Maddî bakımdan sıhhatini tetkikten sonra her hadisi
kitabına almadan önce iki rekât istihare namazı kılar; manen Allah Rasulü ile
irtibat kurar, tasdikini alır, ondan sonra kitabına alırdı.

Sahih-i Buharî’den sonra Sahih-i
Müslim, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Neseî, Sünen-i İbni Mâce de
böyle titizlikle hazırlamıştır.

Çetinoğlu: Hadislerin sıhhat
derecesine göre sınıflandırılması nasıl?

Toksarı: Sahih, hasen, zayıf olarak derece verilmiştir. Uydurma
hadislere ‘mevzu’ denmiş ayrı
kitaplara yazılarak Müslümanlar ikaz edilmiştir. Bu suretle İslâm’ın esasları
korunmuştur.

Çetinoğlu: Hadisler aynı zamanda
‘Kur’ân-ı Kerîm’in en mükemmel tefsiri’ olarak kabul ediliyor…

Toksarı: Evet! Çünkü Kur’ân’ın bir kısım âyetleri kısadır. İzaha
ihtiyacı vardır. En güzel tefsir eden de yüce Peygamberimizin hadisleridir.

Peygamberimiz (sav), Muaz b.
Cebel’i Yemen’e vali tâyin etti ve sordu:

Bu görevini yaparken ne ile hükmedeceksin?

Muaz (ra) şöyle dedi:

Allah’ın kelâmı Kur’ân ile.

Onda bulamazsan?

Senin sünnetinle.

Onda da bulamazsan?

– (Kur’ân ve Sünnete uygun) reyimle.

Allah Rasulü şöyle buyurdu:

Rasulün rasulünü (benim elçimi) muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam!

 

İHSAN TOKSARI:

1934
yılında Kırıkkale’nin Keskin İlçesi’nin Ceritmüminli Köyü’nde Dünyâya geldi.
Hâfızlığını Keskin Kur’ân Kursu’nda ikmal etti.

1950
yılının Şubat ayında İstanbul’a geldi. 1951-1952 yılına kadar eski medrese
müderrislerinden, İstanbul Müftüsü Bekir Hâki Yener’den ve diğer hocalardan
Molla Câmi’de okudu.

İmam
hatip liselerinin ilk açılısında, bu okulun ilk talebelerinden oldu.

1955
yılında vaizlik imtihanını kazandı. İstanbul’un büyük câmilerinde vaaza
başladı. İlahiyat ve Hukuk fakültelerinden mezun oldu. 1965-1967  yıllarında Diyânet İşleri Başkanlığı Teftiş
Heyeti Başkanlığı yaptı. Tekrar İstanbul ve Trakya bölgesi vaizliğine tâyin
edildi.

1973-1980
yılları arasında milletvekilliği yaptı. 1980’den bu yana, İstanbul’da fahrî
vaiz olarak hizmet vermeye devam ediyor. 

Hukuk ve Refah İlişkisi

Bu
başlık ve sonrasında yazacaklarımın öneminin toplumun çoğunluğu tarafından
anlaşılamayacağını biliyorum.

Çünkü
Millî Eğitim Bakanlığının ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve
Değerlendirilmesi) araştırmasının 2019 raporunda yazdığı şu bilgiden haberim
var: “Türkçede öğrencilerin yüzde 66,1’i orta düzey ve altında. Bu
öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları
anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.”

Adalet, hukuk, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar çok kişi için soyut özelliktedir. Günlük hayatında
doğrudan kendisine karşı bir adaletsizlik yapılmayanlar, bu kavramların
ekonomiye ve refahımıza etkisini anlamakta güçlük çekerler.

Eğitim
görmüşlerin üçte ikisi bu durumda ise buna eğitimsizleri de katarsak toplumun
dörtte üçünün soyut kavramları değerlendirmesini ve birbirleri ile sebep sonuç
ilişkisi kurmalarını beklemek fazla iyimserlik olur.

Bu
yazıda toplumun en fazla dörtte birinin kavrayabileceğini düşündüğüm fakat
toplumun tamamının hayatını etkileyen olgulardan bahsedeceğim.

****

Dr.
Yavuz Selim Kaymaz’ın
bir
bilimsel dergide yayımlanan makalesinde bir tablo ve açıklamasını gördüm. Bu
tabloya göre, Ülkelerin Hukuk Üstünlüğü ve Küresel Refah Endeksi (KRE) arasında
tam bir paralellik vardı.

Dünya
Adalet Projesi tarafından hazırlanan hukukun üstünlüğü endeksi ülkeler sekiz
faktör (hükümetlerin yetki kısıtlamaları, yolsuzluk miktarları, şeffaf/açık
hükümet, temel haklar, düzen ve güvenlik, düzenleyici yaptırımlar, sivil
adalet, kriminal adalet) değerlendirerek oluşturulmuş. Araştırma 128 ülkede
yapılmış.





















Tabloda
görüldüğü gibi, Hukukun Üstünlüğü endeksinde 1. sıradan 7. sıraya doğru en önde
sıralanan Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya, Hollanda, Yeni Zelanda Küresel
Refah Endeksi sıralamasında da aynı sırayla ilk 7’de yer almakta.

Türkiye
Hukukun Üstünlüğü Endeksinde 117. sırada olup Küresel Refah Endeksinde ise yine
çok gerilerde 93. sırada yer almakta.

Bu
tablo gösteriyor ki bir ülkede hukukun üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse
o ülke o kadar refah içindedir.

“Hukukun
üstünlüğü” kavramı “ülkelerin adalet sağlayabilme yeterliliğinin” bir
ölçüsü.

Hukukun üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması
ve bunun üzerinde hiçbir güç olmaması” demek.

Bu
tanıma göre “Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesi geçerlidir” demek mümkün değildir.

“Üstünlerin
hukukunun” geçerli olduğu bir sistem yaratırsanız ülke insanlarının refahını da
çalmış olursunuz.

****************************

Bu Hukuk Sistemi ile Refah Olur Mu?

Sedat
Peker’in itiraf ve ifşaları ile ortaya çıkan en azgın hukuk dışılıklar
tesadüfen olmuyor. Yargının siyasallaşması ile yargıya güvensizlikteki artış
arasındaki paralellik
de rastlantı değil.

Devletin
milyarlarca dolarını buharlaştıranlar serbestçe gezerken, bu usulsüzlük ve
yolsuzlukları ortaya çıkaran veya halk adına hesap soranları cezalandıran bir
hukuk sistemi refah getirebilir mi?

Dr.
Yavuz Selim Kaymaz’ın
makalesinden bir alıntı daha yapalım: “Hukuk üstünlüğü
ve adaletin sağlanamaması durumunda ortaya çıkması muhtemel bir durum ‘HİLE
olgusudur.
Bireylerin yolsuzluk yapma ya da hukuk dışı yollara başvurarak
kendilerini tatmin etme durumudur. Hile ‘aldatma, rüşvet, sahtecilik, haraç
alma, bozulma, yozlaşma, hırsızlık, komplo, zimmet, kötüye kullanma, önemli
gerçekleri gizleme’
gibi eylemleri açıklamakta ve kavramakta kullanılan bir
kavramdır.” (Bozkurt, 2009:60)

****

Türkiye’de
son dönemlerde Yargının siyasi iradeyle uyumlulaşma (daha doğrusu
siyasi iradeye teslim olma) sürecini yaşıyoruz. Bu süreç bağımsız ve
tarafsız yargının olmamasının ne türlü zararlar verdiğini hepimize gösterdi.

Fakat
bir de Eski Yargıtay Birinci Başkanı ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’un tespit ettiği bir yapısal
sorunumuz
daha var:

Sami
Selçuk “Ülkemizde hukuku dolanma bütün boyutları ve örnekleriyle
sürmektedir” değerlendirmesinde bulunuyor. Selçuk “Türk hukuk
uygulamasında yargılama süreci hukuku, olmazsa olmaz ilkeleri dolanan
hilelerle
(hukuku /yasayı dolanma ile, hile-i şer’iyye ile) yörüngesinden
saptırılmış ve müzminleşmiştir”
diyor.

Sami
Selçuk alışkanlıklarımıza çok ters şeyler anlatıyor: Hâkimin duruşmada delil
kaynaklarıyla doğrudan iletişim kurması esastır. Bu ilkenin zorunlu sonucu olan
“duruşma hakiminin değişmezliği” alt ilkesi küresel bir ilkedir. Bu ilkeden
vazgeçilemez, yasaya karşı hilelerle aşılamaz, dolanılamaz. Bu nedenle Batı
hukukunun uygulandığı ülkelerde hemen hemen bütün duruşmalar tek oturumda
bitirilir.
Hâkim değişikliğine ihtiyaç bile kalmaz.

Oysaki
bizde uzun yargılama süreçleri sebebiyle hâkim değişikliği olmayan dosya çok
azdır.
En basit davalar 2-3 senede sonuçlanmaktadır. 5-10 sene bir hâkimin
baktığı dosyaya yeni gelen bir hâkim dosyadaki bir kısım evrakları okuyarak
karar vermektedir.

Sami
Selçuk bu durumun düzeltileceği yerde yine hile-i şer’iyye veya kuralların
dolanılması hatta çiğnenmesi
yolunun tercih edildiğini söylüyor.
Tutanaklara geçen “Yargıç değişikliği nedeniyle eski tutanaklar okundu”
cümlesi ile yargı erki kendini aldatmayı sürdürüp gitmektedir.

Demek
ki hukukun üstünlüğünden uzaklaşıldığında hemen akla HİLE gelmektedir. Bu
hileye başvuranlar ise bazen suçlular bazen da yargının kendisi olmaktadır.

Bir de “tabii
hâkim”
ilkesinin çiğnenmesi örnekleri var. Mesela Cumhurbaşkanının Ana
Muhalefet Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine açtığı davalarda derhal hâkim
değişiklikleri yapıldı. Bazı kritik dosyalarda iktidara yakın aynı hakimler
görevlendirilmekte ve bu hakimler daha sonra terfi ettirilmektedir.

Bu
hileden de öte, “kanuni hâkim güvencesini” kaldırmak için, hukuk
kurallarının bilerek, isteyerek ve tasarlayarak çiğnenmesi
demektir. Bu tür
hukuk cinayetlerinin sonucu ise hepimizin refahından eksilme şeklinde ortaya
çıkmaktadır.