16.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 299

Tuzu Kuru Olanlar/ Tuza Muhtaç Olanlar

0

Yazlık mekânımda zamanımın çoğunu genelde önemli gördüğüm
gazeteleri ve köşe yazarlarını okumakla geçiriyorum; Gazetelerde okuduğumuz iç
karartıcı haberler sinir uçlarımızı çoğu kez zorlamakta, ekonomide dehşet
verici çarpıklıklar zihinlerimizi tepetaklak etmekte.

Özellikle ekonomide yaşanan küçülme/ daralma…, Gelir
dağılımında yaşanan adaletsiz uygulamalar…İşsizliğin hat safhada
oluşu…Üniversite mezunu gençler arasından üç kişiden birinin işsiz olduğu; işi
olanlarında iş güvencesi olmadığı …İntiharı tercih edenler…

Kişi başına gelir giderek eriyor; mutfaktaki yangının
büyüdüğünü tuza muhtaç olmaya aday biz emekliler dar gelirliler birlikte
yaşıyoruz…

Anlaşılan bu ülkede milyonlarca insan, sosyo- ekonomik
çarpıklıkların iki kesimden birine yaradığı, diğerini ise kör sandığı bir
sistemin zavallılığı içerisinde yaşıyor… Tuzu kurular… Tuza muhtaç olanlar…

Denildiğine/ yazıldığına göre ülkenin dörtte üçünü yaralayan
tablo budur işte… Kanayan sosyo-ekonomik yaraları daha da kanatan ve artık
kokmaya da başlayan bir zehirli tuz (!) betimlemesi üzerinden düşünün
memleketin halini!!!

 

 Tarımsal ürünlerdeki
tartışmaların başka çarpık örnekleri de var…

Baksanıza; tarımı neredeyse tamamen çökerten iktidar sorumlu
değilse kim sorumlu?

 

Memleketin buğdaydan karpuza, mısırdan patatese kadar
neredeyse her üründe yavaş yavaş dışa bağımlı hale gelmesi sıradan bir
tartışmadır artık…

Çünkü bunlardan çok, akademisyen kökenli milletvekillerinin
“çift maaş” alması tartışılıyor memlekette…

Gazetelerde görüyoruz ki; AKP iktidarı, Diyanet’in Milli
Eğitim’den bile fazla olan bütçesini artırmak için sınırları zorlamış!

Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanı kararnamesi ile
Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Döner Sermaye İşletmesine tahsis edilen
sermaye miktarı yüz milyona dayanmış

“Tuzu kurular” ile tuza muhtaç insanlar arasındaki
uçurumun ne kadar dehşet verici boyutlara ulaştığını gösteren örnekler
yukarıdakilerden ibaret değil…

Bürokrasideki tarikat- cemaat örgütlenmesiyle Yandaş- Candaş
ikileminde işsiz kalanlar, ezilenler ve hak etmedikleri makamlara liyakatsiz
geçen torpillilerin yarattığı çarpıklık da toplumdaki buhranı arttırıyor…

Konumuz ekonomik çarpıklıklar… İşte bu yüzden yukarıdaki
örnekleri sıralarken, toplumun önemli bir bölümünün sinirlerini zıplatacak
gelişmeler, her mahallede- her köyde- her mecrada gündemin ana maddesi…

 

“Tuzu kuru”larla tuza muhtaç insanlar arasında
uçuruma dönüşen çelişki- fark ve ötekileştirme çabalarının dargelirli insanlara
nasıl yansıdığını görmek için açıklanan yoksulluk sınırı ile ilgili kahredici
rakamlara da dikkat etmek lazım…

Ve bu tablo “tuzu kuru”ları ilgilendirmiyor… Tam
aksine ezilenler ve tuza muhtaç olanların midesine kramp sokan rakamlardır
bunlar;

 

Lafı uzatmaya gerek yok… Fahiş zamlar, intihara sürükleyen
işsizlik, mide bulandıran yolsuzluklar, adam kayırma ve siyasi pervasızlık
sarstı ama hiç kuşkunuz olmasın, ilk seçimde son darbeyi vuracak sıkıntılar da
işte bu “tuzu kuru”larla tuza muhtaç insanlar arasındaki derin uçurum
olacak…

Ne dersiniz? Birinci ağızdan söylenen ve İktidarca
benimsenerek hedeflenen ‘’Dindar ve Kindar Gençlik’’ ‘tuzu kuruları’ yaratmak
amaçlı mı söylenmişti?

Emevi otoritelerinin hayata geçirdiği ‘Bezirgân Diniyle’
uyuşturulmuş halk uyanmaya başlamışken muhalefet bu derin çarpıklığın üzerinden
etkili politikalar geliştirmeli… Muhalefeti oluşturan altılı bu konuda neler
yapacak acaba…

Osmanlı Tımar Sistemi Üzerine Bazı Düşünceler

       Osmanlı Devleti’nde, Miri Toprak
Sistemi’nin esasını Tımar Sistemi oluşturmaktadır. Tımar, Osmanlı Devleti’nden
önce var olan bir sistemdir. Belirli bir görev karşılığı ve devlete yapmış
olduğu iyi hizmetlerinden dolayı kişilere tahsis edilen ve senelik geliri yirmi
bin akçeye kadar olan dirliklere tımar, kendisine böyle imkânlar sağlanan
kişiye de sipahi denmektedir.

       Tımar Sistemi, Osman Gazi ile birlikte
başlamış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde en üst seviyeye ulaşmış ve 1839
tarihinde, Tanzimat Fermanı’yla ortadan kaldırılmıştır. Tımar Sistemi’nin en
önemli özelliklerinden biri, tımar topraklarından faydalananların, bu
topraklardan ancak geçici olarak yararlanmaları hususudur. Bu husus, toprağı
işleyenlerin durumlarına göre belirlenmektedir. Tımar Sistemi’nde iki taraf
mevcut olup, bunlar sipahi ve reayadan ( köylüden ) oluşmaktadır. Birbirlerine
karşı münasebetleri, kanunlarla düzenlenmiştir. Ne sipahi ve ne de reaya, bu
toprakların mülkiyet hakkına sahip değildir.

       Mülkiyet, ancak devletindir. Reaya, bu
toprakları işlediği müddetçe tasarruf hakkına sahiptir. Sipahi ise devletin
memuru sıfatıyla, reayadan lüzumlu olan vergileri toplamakta, barış zamanında
köylerin asayişini sağlamakta, harp sırasında ise askerleriyle (cebelüleriyle)
birlikte, padişahın emrinde harbe katılma sorumluluğundadır. Bu sistem ile
devlet, büyük bir masrafa girmeden askeri kuvvet oluşturmuş ve iktisadi hayatın
güçlenmesinde çok büyük faydalar sağlamıştır. Zaman içinde tımar sisteminin
bozulmasıyla birlikte, Osmanlı ordu düzeninde de bozulmalar olmuş ve bu durum;
Celali İsyanları’nın doğmasında önemli rol oynamıştır.

       Osmanlı Tımar Sistemi’yle Selçuklu
Devleti’nde ve bazı İslâm ülkelerinde görülen İkta Sistemi arasında önemli
benzerlikler vardır. Ancak İkta Sistemi’nde, savaşa asker göndermek mecburiyeti
yoktur. Bu sistem, bazı değişikliklere uğrayarak Osmanlı Devleti’nde Tımar
Sistemi adını almıştır.

       Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal
Sistemi’ni karşılaştırdığımız zaman, birbiriyle ilgisinin olmadığı görülür.
Tımar Sistemi’nde reaya hürdür. İşlemiş olduğu toprağı bırakarak başka bir yere
gitme hakkına sahiptir. Batı Feodal Sistemi’nde serf hür olmayıp köle durumundadır.
Sipahi toprağın sahibi olmayıp, onu ancak devletin adına reayanın tasarrufuna
vermekle yükümlüdür. Feodal Sistemi’nde ise, toprak senyörün mülküdür. Feodal
Sistem, bir idari, askeri ve sosyal yapıdır. Tımar Sistemi ise; bir toprak
rejimi, bir vergi sistemi ve aynı zamanda önemli askeri ve idari yönleri de
olan bir sistemdir. Tımar Sistemi’nde devletin gücü hakim, Feodal Sistem’de
devletin gücü yok denecek kadar az. İşte  bu açılardan bakıldığında,
Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi arasında çok büyük ayrılıklar
vardır.

       Osmanlı Tımar Sistemi’ni Asya Tipi
Üretim Tarzı’yla da ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde
Pazar mevcuttu. Ancak, Asta Tipi Üretim Tarzında Pazar mevcut olmayıp, mülkiyet
hakkı da yoktur. Toprak mülkiyetinin varlığını kabul etmemek, düşünce yönünden
sakat bir yaklaşımdır. Bu kavram, sosyalizmi hedefleyen bazı düşünce ve fikir
adamları için bir basamak olmuş ve Sosyalim’e geçiş konusunda yeni ve değişik
stratejiler ortaya koyma imkânı olarak görülmüştür.

Devlet ve Mevzuat

Geçen yazımda, işlerin
yazılı algoritmalarla görüldüğü şirketlerden bahsettim. Şirketlerden bahsettim
ama hedefimde devlet de vardı. Algoritmalarla yönetilen devlet.

 

Konu devlet olunca
algoritmanın adı mevzuattır. Ta tepeden kanunlardan başlar. Kanunların da
tepesindeki anayasadan başlar. Sonra kanun, yönetmelik, yönerge… Devlet, devlet
ise, mevzuat herkese aynı uygulanır. Her seferinde tıpkı bir önceki gibi
uygulanır. Ne demiştim geçen yazıda: İşi, bir defada doğru yapmak. Bunu
başarabilmek için de her seferde aynı yapmak.

 

Bu düzeni
kurduğunuzda, ki bu düzene devlet diyorlar, üst yönetimin her işe burnunu
sokmasına gerek yoktur. İçerisi zaten her zaman kendini ölçmekte ve her gün
“Daha iyisini nasıl yapabilirim?” diye sormaktadır. Üst yönetim asıl işini
yapar. Geminin dümenindedir. Stratejiyle uğraşır, dışardaki tehditleri
belirler, fırsatları kollar.

 

Büyüğümüze sormak

Üst yönetim her işe
burnunu zaten sokamaz, çünkü her işi bilemez. Bildiğini sananlar ancak
megalomanlardır.

 

İhalenin kime verileceğine,
ihaleyi veren kuruluşun mevzuatı karar verir. O mevzuat, üstündeki ihale
kanununa tabidir. O kanun, bir yakınımızın menfaati için birkaç günde değişmez.
Yönetmelik de… Değişirse, ülkenin çıkarına daha uygun bir süreç keşfedildiğinde
değişir. Sonra herkese ve her hâle aynı şekilde uygulanır. Dolayısıyla kimse
“Bunu kime verelim?” diye büyük birilerine sormaz. Büyük birileri de “Bunu şuna
verin!” diye talimat vermez.

 

Tarihe baktığımızda,
devletin mevzuatla ve yetkili memurlarca yönetilmesi fikrinin o kadar da eski
olmadığını görüyoruz. Bu düşünceyi kuvvetle dillendirip uygulayanı aradığımızda
Bismarck’a, sonra da Weber’e gidiyoruz. Bismarck ve Weber’e daha sonraki
yazılarımda dönmek istiyorum.

 

Eskiye gittiğimizde
görülen; devletin de devletin en önemli kurumu olan hukukun da, bir takım karar
vericilerin ve en tepede kralın o andaki hükümleriyle yönetildiğidir. Kapıkulu
dışında “devlet memuru” anlayışı bile Bab-ı Âli ile başlar. 1830 Babı Âlisinden
sonra… Daha önce değil.

 

Bir zamanlar
kanunlarımız

Fatih Kanunnamesinden
bahsedilir. Hiç göz attınız mı? Mesela devşirme mekanizması bu kanunla
kurulmuştur. Size ilgili maddeyi okumaya kalksam… Yok öyle bir şey. Madde filan
yok. Hatırat gibi, anekdot gibi, hani sultanın hadisi gibi menkıbelerden
ibaret. Bakınız yeniçerilerin nasıl yetiştirileceği hükmüne:

 

“Ve olmağa bâ‘is oldur
kim, ol zaman kim, sa‘âdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu
kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmii’nin çanların yıkub
minârelerin binâ edüb cum‘a namazına azîmet buyurub geri saraylarına
döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini
selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm
vericek içlerinden birisi “Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe”dedi.

 

Padişâh dahi Saray’a
gelicek ol zamanda Düstur-i a‘zamları olan Mahmûd Paşa’yı da‘vet edüb “Lala! Bu
oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve
bu nasıl selâm almakdır?” deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub
ümmî olduklarını ve bunların yanında “Beşe” demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir
bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi eytti: “Lala, dediğin gerçekdir. Amma
kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem‘ eyledikden
sonra Türk üzerine verüb Türkçeyi öğrense ve belâya mu‘tâd olub ba‘dehû ulûfeye
yazdırub ve ba‘dehû ba‘dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer-âsâra
gönderseler olmaz mı? İdi” (Fâtih Ceza Kanunnâmesi, md. 15. Bkz. Akgündüz,
Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, sh. 349; Yeniçeri Kanunnâmesi, md. 24-30, 37, 38.
)

 

Şimdi birileri, “Türk
dedi!” diye Hazreti Fatih’e saldırır ama…

 

Anakronizm

Birçok kanun ve karar
da padişahın ömrü ile sınırlı… Yeni hakan, eskisinin kanunlarına uymak zorunda
değil. Onun başka ülkelerle yaptığı anlaşmalara da uymak zorunda değil. Fakat
bakınız, bu hakkın olmasına rağmen Fatih Kanunnamesi asırlar boyunca aynen uygulandı.
Ondan sapıldığı zaman da çöküş başladı. “Sapıldığı zaman” dediğimde
iyileştirmek maksadıyla değiştirmeyi değil, kanun geçerli iken özel çıkarlar
için ondan sapmayı kastediyorum.

 

Bugüne dönelim:
Osmanlı 15. asırda böyle yapmış diye onu eleştirmek devasa bir anakronizm olur.
Ayıp derecesinde bir hatadır. O tarihte dünyanın geri kalanı daha önde değil,
daha geridedir. Ancak bugün de devletin böyle yürütülebileceğini, bir padişahın
ağzından çıkanların kanun sayılabileceğini düşünmek daha da ayıp bir anakronizmdir. 
https://millidusunce.com/devlet-ve-mevzuat/

Maturidi (853- 944) Ve Atatürk (1881- 1938) Aklı Işığında Diyanet Fetvası (2022)

0

Diyanet’ten
hayat pahalılığı fetvası: ‘Fiyatları tayin eden Allah’tır’ Diyanetin Din İşleri
Yüksek Kurulu, fiyat artışlarının yaşandığı süreçte, “Ticarette kâr haddi var
mı” sorusu üzerine verdiği fetvayı paylaştı. Paylaşımda, “Fiyatları tayin eden,
darlık ve bolluk veren Allah’tır” denildi. (GÜNCEL 27.07.2022) Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın dini konulardaki en yüksek karar ve danışma organı olan Din
İşleri Yüksek Kurulu, “Ticarette kâr haddi var mı” sorusuna “Fiyatları tayin
eden Allah’tır” yanıtını verdi. Cumhuriyet’ten Sefa Uyar’ın haberine göre,
“Ticarette kâr haddi var mı?” sorusu üzerine verilen fetvada, “İslam dininin,
alım satım akitlerinde kesin bir kâr haddi koymadığı, bunu piyasa şartlarına
bıraktığı” belirtildi. Ancak fetvada yer verilen bir hadis dikkat çekti. İlgili
kısım ve hadis şöyle: “Konuyla ilgili olarak Allah resulü, fiyatlar artmaya
başladığında kendisinden bu duruma müdahale etmesi istendiğinde şöyle
buyurmuştur, ‘Şüphe yok ki fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren,
rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden herhangi birinin malına ve canına
yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle o kimsenin hakkını benden ister olduğu
halde, Rabbime kavuşmak istemem.” ‘Öte yandan fetvada, piyasada suiistimaller
olduğu, karaborsacıların devreye girerek halkı mağdur ettikleri, özellikle
halkın zaruri ihtiyaçları sayılabilecek mallarda aşırı fiyat artışları
yaşandığı durumlarda, kamu otoritesinin fiyatlara müdahale etme yetkisinin
olduğu vurgulandı[1].

Yeni
Şafak bu habere şu tepkiyi göstermiştir: “Cumhuriyet gazetesi Diyanet’in
Hadis’i Şerif’e dayandırarak yaptığı açıklamayı çarpıtarak dini değerlerle alay
etti. Cumhuriyet gazetesi, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun fetva hattına gelen “Ticarette
kar haddi var mıdır?” sorusu üzerine Hadis’i Şerif’e dayandırarak verdiği
cevabı çarpıtarak manşetine taşıdı. Cumhuriyet gibi aynı cenahtan diğer siteler
de “İslam dininin kesin bir kâr haddi koymadığının ve bunu piyasa şartlarına
bıraktığının” vurgulandığı cevabı kesip biçerek dini değerleri hedef aldı. Diyanet
İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, resmi sosyal medya hesabından fetva
hattına gelen bir soru ve verilen yanıt paylaşıldı. Din İşleri Yüksek Kurulu,
fetva hattına gelen “Ticarette kar haddi var mıdır?” sorusu üzerine şu yanıtı
verdi: İslam dini, alım satım akitlerinde kesin bir kâr haddi koymamış, bunu
piyasa şartlarına bırakmıştır. Konuyla ilgili olarak Allah Resûlü (S.A.S.),
fiyatlar artmaya başladığında kendisinden bu duruma müdahale etmesi
istendiğinde şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki, fiyatları tayin eden, darlık ve
bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden herhangi birinin malına
ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle o kimsenin hakkını benden
ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem(Ebû
Dâvud, İcâre, 15; Tirmizî, Bûyû’ 73)
[2].”

  Bu tartışma öncelikle laik, demokratik,
hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinde yapılmamalıdır. Türkiye “Din İşleri
Yüksek Kurulu’nun fetvaları ile yönetilecek bir ülke değildir.
Dünya’da
iktisat teorileri ve uygulamaları ile kütüphaneler kitaplar doldurmuş asırlarca
binlerce İktisat Fakülteleri inşa edilmiştir. İktisatçılar bu işin ehli ve
bilim insanları iken bu konuda hiçbir birikimi ve beyin teri olmayanların fikir
beyan etmesi iktisat dünyasına saygısızlıktır. Üstelik okudukları ayet ve
hadisleri çağlara sunamadıkları gibi Mehmet Akif Ersoy’un söylediği “
Kur’an’dan
alıp ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” sözünü uygulamaktan çok
uzaktırlar. Üstelik kendi alanlarında bile Kur’an ayetlerine bakmadan sahih
(doğru) mi mevzu (uydurulan) mu net olmayan, Kur’an ölçülerinde tartılmamış hadislerle
hüküm vermeyi tercih etmektedirler. Örnek verdikleri hadise karşı Peygamber
Efendimizin şu sözlerini ise hiç hatırlamaz görülmektedirler: “Hz. Peygamber
(O’na, Ashab-ı Güzine, Ehl-i Beytine selam olsun), aşılama yapan bir topluluğa
uğradı. Onlara “Siz bunu yapmamış olsanız da (hurma) olur!” buyurdu. (O sene)
hurmalar koruk çıkardılar (iyi bir verim alınamadı). Hz. Peygamber (O’na,
Ashab-ı Güzine, Ehl-i Beytine selam olsun), (neden sonra) onlara (tekrar)
uğradı
ve “Hurmalarınız ne durumdadır?” diye sordu.  Onlar da “Şöyle şöyle buyurmuştunuz, (biz de
öyle yaptık ve sonuç böyle oldu)” dediler. (Bunun üzerine Resûlûllah): “Siz
dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” dedi
(Müslim, Fedail, 141).
Peygamber Efendimiz burada “işi ehline veriniz” ayetini ve bu çerçevede şahsi
düşüncesini ifade etmektedir. Kur’an’da fiil ve irade konusunda çok net ayetler
bulunmaktadır. İslam dünyasında bu konuda birçok eser kaleme alınmıştır. Hasan
el-Basrî’nin Kader Risalesi bu konuda çok önemli bir eserdir. Bu Hasan El-Basrî[3]’nin(M.S.
642-728) Emevi Kıralı Abdülmelik’e yazdığı bir risaledir. “Türkiye Din İşleri Yüksek Kurulu’da ki görevlilerden
bu eseri okumayanların acilen okuması gerekmektedir. Üstelik Hasan
El-Basrî Emevi Kıralı Abdülmelik’e ayet ayet cevap vermiştir.

İMAM
MATURÎDÎ

İmam Maturidi (853- 944)’de Hasan
El-Basrî’nin ve İmam-ı Azam Ebu Hanifenin çizgisinden gitmiş Türkistanlı Türk kelam
âlimidir. İmam Maturidi Kur’an’ın akla
göre yorumunu yapan rivayetleri öncelemeyen dirayet tefsirinin ilk örneklerinin
birini hazırlamıştır. Eserine kendisi “Kuran Tefsiri” dememiş “Te’vîlâtü’l
Kur’an” ifadesini tercih etmiştir. Çünkü Tevil Kur’an’dan insanın anladığı
kadarını yorumlamasıdır. Türklerin çok itibar ettiği kelam âlimi Maturidi
fiil’i açıklarken fiillerin birinin zorunlu diğerinin ihtiyari olduğunu
söylemektedir. Zorunlu fiiller herhangi bir mükâfat veya cezaya vesile olmayan,
seçim hürriyetine dayanmayan fiil türüdür. Örnek; insanın vücudundaki kan
dolaşımı, saçının uzaması organların çalışması gibi durumlar bu türden fiillere
örnek verilebilir.  İhtiyarı fiiller ise karşılığında mükafat veya cezayı
gerektiren kendisi ile fiilin kolaylık ve rahatlıkla yapılabildiği tercih hürriyetine
dayanan fiillerdir.
Zorunlu olunmayan, arzu ettiği şekilde hareket etme
yapma veya yapmama kendi isteğine göre hareket etme kudret ve imkânına sahip
bulunan fiiller demektir. İhtiyari fiiller insanın kendi irade ve ihtiyacına
dayanmakta tercihleri doğrultusunda meydana gelmektedir.  Maturidi
emir ve yasağın dolayısı ile mükâfat veya cezanın muhatabı kimdir sorusuna
cevap arayarak şu ifadelere yer vermektedir: “iyilik ve kötülük gibi durumlar
Allah’a nispet edildiğinde onun emir ve yasaklara muhatap olup mükafat veya
cezaya konu teşkil etmesi gerekecektir. Bu durum ise çirkin ve hikmetsiz kabul
edilen bir husustur[4]” demektedir.
Maturidi fiillerin yaratıcısının Allah ve bu fiilleri gerçekleştirmenin ise
insanın kendisi olduğuna dair birçok ayeti örnek vermiştir. Bunlardan
biri: “Zilzal suresi 7-8.ayetler:  Artık kim zerre ağırlığınca bir
hayır işlerse onun mükafatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük
işlerse onun cezasını görecektir
[5]
ayetidir.

Maturidi
tarafından ileri sürülen delillere göre bir fiilin varlık sahasına çıkmasında
biri Allah’a diğeri de insana ait olmak üzere mana bakımından birbirinden
farklı iki yön bulunmaktadır Bu yönlerden birini yaratmak (halk) diğerini ise
yapmak olarak (kesb-çalışıp kazanmak) isimlendiren Maturidi Allah’ın fiillerin
yaratıcısı olduğunu insanlarını da onları yapan olduğunu belirterek sadece
Allah’a değil aynı zamanda insana da hakikat manasında fiilin kime tahsis
edilmesi gerektiğini tespit etmeye çalışmıştır[6].
Maturidi’nin irade kavramına bakışı Kitabut Tevhid isimli eserinde
açıklanmaktadır:  Maturidi’ye göre irade genel olarak dört temel manayı
içermektedir. Bunlardan ilki bir işin bir şeyin olmasını dilemek, istemek,
temenni etmek ve arzulamaktır. İkincisi birilerinin bir şeyi yerine getirmesini
emretmek ya da birilerine bir şey yapmaya davet etmektir. Üçüncüsü rıza
göstermek benimsemek razı olmak demektir. Sonuncusu da eylemi gerçekleştirenin
unutma gaflet yenilgi ve baskı altında tutulmadığını beyan etmektir[7].

 Allah
bakterileri, virüsleri yaratmıştır. Fakat temizliğe sağlığa dikkat edildikçe
onlar ortaya çıkamazlar. Temizlik tamamı ile insan iradesine bağlı bir
davranıştır.  Maturidi insanın özgür bir iradeye sahip oluşunu ve
eylemlerinde herhangi bir baskı altında bulunmadığını dile getirmektedir.

İsmail Hakkı İzmirli’nin de belirttiği gibi irade tekvin-i(Allah’ın kainata
koyduğu yaradılışla ilgili kanunlar) ve teşrii (İnsana ait alan maddî manevî
kurallar) irade olarak değerlendirilebilir. Bir iradenin alanı yaratma ile
ilgili olmakla birlikte ikinci iradenin alanı emir, rıza ve muhabbet ile
alakalıdır. Tekvin-i iradenin alanına müdahale edilmezken teşrii iradeye işaret
eden alanda insan özgürdür, dilediği gibi hareket etme imkânına sahiptir. Allah,
insanın tercihi doğrultusunda eylemi yatır iyi yaratır. Fakat İsyan içerikli
hiçbir eylemi emretmez ve buna rızası da yoktur. Şu halde hem ilahî iradenin
insan eylemleri üzerinde zorlayıcı bir etkiye sahip olmadığı hem de insanın
yaptığı eylemlerin sorumluluğunu taşımasını gerektiren özgür bir iradeye sahip
olduğu görülmektedir[8].

Prof.
Dr. Gazi ÖZDEMİR’in, Allah’ın Tek Dini İslam’a Davet KUR’AN isimli mealinde İbrahim
Suresi/4. ayeti Maturidi çizgisinde Türkçe’ye aktarmıştır
:
Biz, görevlendirdiğimiz her elçiye, ayetlerimizi kendi halkının ana diliyle
gönderdik ki, halkına anlayacakları bir dil ile tebliğlerini
yapsın.
Buna rağmen Allah hala, sapkınlığı /delaleti isteyeni kendi haline bırakıp
istediği yola, muhkem-kesin hükümlere uygun olumluluklar gerçekleştirilen doğru
yolu isteyeni de destekleyip arzu ettiği doğruya ulaştırır (Seçtiği kaderde
bırakır). Allah Aziz’dir ve her şeye Hakim olandır
[9]”.

“Dolayısıyla
da, her topluma, inandığı vahiy kitabı mutlaka o toplumun ana dilinde
anlamlandırılıp sunulmalıdır. Demek ki ilahi vahiy kitapları tek dil olarak ve
Arapça dili ile indirilmemiştir. Aynı açıklama ayrıca Nahl-36, Yunus-47 ve
Zuhruf-2-3 ncü ayetlerde de vurgulanmıştır. Bu nedenle de, tercüme etmeyi
başaracak dil bilgisi olanlar için bunu gerçekleştirmek önemli bir görevdir ve
bu görevi esirgememeleri gerekir. Ayetteki (tavsiye özellikli) muhkem-kesin
hüküm, “Vahiy kitaplarını mutlaka her toplumun anlayacağı ana dilleriyle
hazırlayın” olmaktadır. Yine diyebiliriz ki, dua etmek, her insanın anladığı ve
konsantre olabileceği ana dilinde de olmalıdır[10].

Muhammed
Bin Hamza’nın XV. Yüzyıl Başlarında Yapılmış, Kur’an Tercümesinde İbrahim
suresi, 4.ayet: “Dakı virimedük hiç yalavaç,illâ kavm-ı dili-y-le, tâ bellü
eyleye anlara. Pes azdura Tanrı, anı kim diler; dakı toğru yol göstere, an kim
diler. Dakı Ol, gücü yiter bendeşsüzdür, dürüst işlü sözlü”[11]

Eski Anadolu Türkçesinde aynı ayet: “daħı viribimedük hįç
yalavaç illā ķavmı dili-y-ile tā bellü eyleye anlara. pes azdura Tañrı anı kim
diler daħı ŧoġru yol göstere aña kim diler. daħı ol güci yiter beñdeşsüzdür
dürüst işlü sözlü[12]”.

Muhammed
Bin Hamza’nın, Eski Anadolu Türkçesi ve Prof.
Dr. Gazi Özdemir’in meallerinde kişinin dilemesi ve sorumluluğu vurgulanmıştır .
İnsanın dilemesi doğrultusunda hidayet veya delaletin ortaya çıkışı gösterilmiştir.
Bu meallerde Maturidi anlayışı açıktır.

Diyanet
İşleri Başkanlığının ve birçok meal’de ise İbrahim suresi, 4. ayetin Türkçesi
ise şu şekildedir: “istisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle
gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık
içerisinde bırakır, dilediğini de doğru Yola iletir. O, güçlüdür, hikmet
sahibidir
”. Diyanet İşleri Başkanlığının Kur’an mealinde ayetin ikinci
kısmının anlamını yukarıdaki şekilde verdikten sonra aşağıdaki açıklama ise insanlarda
niçin yapıldı tereddüdünü oluşturmaktadır. Dücane Cündioğlu’ndan alacağımız
şu ödünç ifade ile “Anlam Buharlaşması[13]” yahut
bize göre “Anlam Kayması” olmaktadır.

“Kur’an
‘ın Arapça olarak indirilmesini yadırgayanlara cevap olmak üzere, Allah Teala,
gönderilen peygamber hangi kavimden ise mesajını o kavmin diliyle gönderdiğini
gerekçeli olarak bildirmiştir. Hz. Peygamber ve kavmi Arap olduğu için Kur’an
da Arapça olarak gönderilmiştir. Fakat bu durum, onun sadece Araplar’a indirilmiş
olduğunu göstermez. Onun davetinin evrensel olduğunu gösteren birçok ayet
vardır. Allah ayetlerini gönderdikten sonra tercihini ısrarla inkâr yönünde
kullananları zorla doğru yola iletmez. Bilakis onları kendi irade ve
tercihleriyle baş başa bırakır; İnkarcılık ruhlarına yerleştikten sonra artık
iman etmezler. Gerçeği araştırıp tercihini o yönde kullanmaya çalışanları ise
Allah doğru yola iletir. İşte Allah’ın dilediğini sapkınlık içerisinde
bırakması, dilediğini de doğru yola iletmesinden maksat budur[14].
İbrahim suresi 4. ayet;  Muhammed Bin
Hamza (XV. YY), Eski Anadolu Türkçesi Kur’an meali, Prof. Dr. Gazi Özdemir, Prof.
Dr. Bayraktar Bayraklı, Kamil Hayati Aydın ve Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır vd.
Kur’an’ın anlamına emek verenlerin açıkladığı şekilde araştırılırsa dünden
bugüne Maturidî bir çizgi görülecektir
. Kamil Hayati Aydın bu ayetin
anlamını dilbilim verileri ile şu şekilde değerlendirmektedir:

“Biz
her elçiyi kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara iyice açıklasın.
Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir. Güçlü
olan O, doğru karar veren O’dur:” (İbrahim, 14/4) Bu ayetin son kısmı şöyledir;
“ … feyudillahu men yeşeu ve yehdi men yeşeu.” Kaç meale baktımsa
hemen hepsi: “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir”
diye anlam vermişler. Hâlbuki ayette geçen “men” kişidir ve öznedir.
Hatta eski metinlerde “men” geçtiği zaman “şol kimse ki” diye
tercüme ederlerdi. Dolayısıyla, doğru olan meal şöyledir: “Allah dileyeni
sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir
Ayetteki “men yeşeu
ibaresini yok sayarak “Allah dilediğini sapıtır. dilediğini de doğru yola
iletir” diye anlam verenler; Cenab-ı Allah bu durumda kullarını nasıl sorumlu
tutacaktır
? Bunu da mı hiç düşünmediler mi? Onların hepsine sorsak; “Kul
yaptığı işlerden sorumlu mudur? Hep bir ağızdan: “Sorumlu” derler. Kulların
sorumluluğuyla ilgili birkaç örnek daha verelim: “Kim yola gelirse, kendi için
gelmiş olur; kim yoldan çıkarsa, kendi aleyhine çıkmış olur. Kimse kimsenin
yükünü yüklenemez. Biz elçi gönderinceye kadar da azap etmeyiz” (İsra, 17/15).
“De ki; bu gerçek sizin Rabbinizdendir; isteyen inansın, isteyen kafir olsun ..
“ (Kehf, 18/29)[15].Biraz
önce örneğini verdiğim meal yazarları acaba bu ayetlerle o yazdıklarını nasıl
bağdaştıracaklar[16]?  Kâmil Hayati Aydın, yeşâ (diler)
fiilini ayette geçen men öznesine uygun düştüğünü ifade etmektedir. Bazı
tefsirciler tarafından Yeşâ (diler) fiili gizli özne (Allah)’a uygun
olduğu söylenmektedir. Fakat bunun Maturidi tarafından Tevilatında kabul görmediği
görülmektedir. Bununla beraber Maturidinin Tevilat’ı Türkçeye çevrilirken bazı
kaynaklarda bu ayetin mealinde sonuçları büyük yanlışlara sebep olan gramer ve
anlam hatasına düşülmektedir
: “İbrahim, 4. Ayet: İstisnasız her
Peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın;
bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır dilediğini de doğru
yola iletir. O güçlüdür hikmet sahibidir
[17].
Tevilat Arapçadır. Ayetlerde Tevilat’ta orijinal hali ile bulunmaktadır.
Çeviri sahipleri geleneksel anlayışları ile ayeti “Allah dilediğini sapkınlık
içerisinde bırakır dilediğini de doğru yola iletir” şeklinde Türkçe’ye
çevirmişlerdir. Hâlbuki Tevilatta ayete böyle bir meal verilmemiştir.  Maturidi, açıklama kısmında tamamiyle
ayetin ikinci kısmının açıklamasında kulun dilemesine vurgu yapar ve diğer
anlayışı kabul etmez:
Yani sapkınlık yoluna götüren sebebi tercih edeni
sapkınlığa, doğru yola götüren sebebi tercih edeni de doğru yola iletir
.
Bazıları da şöyle dedi: Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır,
dilediğini de doğru yola iletir; peygamberleri yalanlayanları sapkınlığa
düşürmek  tasdik edenleri de doğru yola iletmek Allah’ın hükmüdür. Ancak
bunların doğrusu ilk zikrettiğimiz yorumdur
: Sapkınlık sebebini tercih
edeni Allah sapkınlığa düşürür, dilediğini de, yani doğru yola götüren sebebi
tercih edeni de doğru yola iletir
. O güçlüdür hikmet sahibidir[18].

Prof. Dr.
Abdülaziz BAYINDIR, Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar
isimli eserinde tereddütleri gideren
açıklamalarda bulunur : “Tefsir ve meallerin çoğunda İbrahim
suresi, 4. ayete şu anlam verilmiştir
:  “Biz her şeyi kendi
toplumunun dili ile gönderdik ki onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah
dilediğini saptırır dilediğini de yola getirir. Güçlü olan o doğru karar veren
odur
”. Bu meal de şâe (dilemek, diledi-mazi çekimi) fiilinin
muzarisi (şimdiki ve geniş zaman) olan yeşâ  kullanılmıştır. Ona
irade manası verilerek başka yanlışlara da yol açılmıştır. Allah dilediğini
yola getirecek ve dilediğini saptıracaksa neden Elçi gönderir? Bu durumda Elçin’in
o toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş
doğru karar veren Allah’a yakıştırılır mı? Allah’ın sözüne çelişki oluşturacak
şekilde anlam verilir mi?
 Yeşâ fiiline irade anlamı verenler,
hiç olmazsa yeşâ’nın faili olan “o” zamirini Allah lafzını gösterir şekilde
değil de men: kim’i  gösterir şekilde anlasalardı ayetin iç
bütünlüğü yok olmazdı. Çünkü men yeşâ” daki men lafzı zamirin
 yakınında Allah lafzı ise uzağındadır.

Bu sebeple zamirin Allah lafzını göstermesi için karine (delil) gerekir. Burada
böyle bir karine yoktur. Ebu Mansur El Maturidi İbrahim suresinin 4. ayetini
şöyle tefsir etmiştir:
“Biz her elçi’yi kendi toplumunun dili ile gönderdik
ki onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah sapıklığı şey edeni yani
sapıklık sebebini tercih edeni sapıklıkta bırakır, yola gelmeyi şey edeni Yani
kendini yola getirecek sebebi tercih edeni de yola getirir. O bununla yola
gelir
”.  Maturidi şöyle devam ediyor: 
Bazıları şöyle dedi: “ Allah şey edeni dalalette bırakır, şey edeni
de yola getirir ayeti, Allah’ın yalanlayanları dalâlette bırakma, tasdik
edenleri de yola getirme kararını gösterir. Ama Allah’ın dalalet sebebini
tercih edeni sapık, yola gelme sebebini tercih edeni yola gelmiş sayma prensibi
sebebiyle doğru olan bizim dediğimizdir
[19].

 Hidayet
ve delalet sonuç itibariyle birer ruhi durumdur ve bu duruma gelmenin belli
sebepleri vardır. Bu sebepleri koyan da Yüce yaratıcıdır. İnsan bu sebepleri
kendi özgür iradesiyle tercih eder ve tercih ettiği sebebin gerçekleştirdiği
sonucu hak etmiş olur. Şu ayet insanın bu konuda bir tercih hakkı bulunduğunu
açıkça ifade etmektedir: “de ki Hak ve Hakikatlerle dolu olan bu Kur’an
Rab’binizden gelmiştir. Artık dileyen iman dileyen inkâr etsin
(Kehf
Suresi, 29)