17.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 299

Türk müziğinin genç dehâsı FÂTİH SALGAR ile melodi âhenginde bir sohbet.

Türk müziği, batıcıların
baskılarına rağmen en az etkilenen kültür unsurumuzdur.
              

Oğuz Çetinoğlu: Sizce, günümüzdeki
Türk müziği; hizmet edeni,  hayran
kitlesi ve müzik kalitesi itibâriyle olması gereken yerde mi?

Fâtih Salgar: Gönül; ‘Evet
gereken yerde
.’ Demeyi istiyor fakat olması gereken yerde değil.

Bunun da çeşitli sebepleri var.
İnsanlar ucuzu, kolayı tercih ettirilir hâle getirildi. Ortada Selimiye’nin Süleymaniye’nin
karşılığı olan bir mûsıkî var. Ama bu mûsıkîyi anlamak için en azından dinleme
alışkanlığını edinecek gayret yok. Yine biraz edebiyat, biraz makam  bilgisi, biraz form bilgisi  vs. gibi tamamlayıcı  bilgiler de edinilse, dayatılan müziklerin ne
kadar amaçsız ve hafif oldukları anlaşılır. Bununla beraber  çağın nimetlerinden faydalanmak gibi imkânlar
da var. Hiç olmazsa isteyenin ulaşabileceği kaynaklar, hiçbir zaman olmadığı
kadar çok.

Hizmet edenlere gelince, onların
da sorumlulukları icabı, son derece şuurlu hareket etmeleri gerekir. Bu arada ‘Türk müziği’ deyince, sanat değeri olan
müziği, özellikle de ‘Klasik Türk Müziği’ni algıladığımı da belirtmeliyim.

Çetinoğlu: Batı tesirindeki Türk edebiyatı’ndan söz edildiği gibi, ‘batı tesirindeki Türk müziği’nden de söz
edilebilir mi?

Salgar: Batının tesiri, 
edebiyatta olduğu gibi, mûsıkîde de olmuştur. Konuya girmeden önce,
Osmanlı Devleti’ndeki değişim rüzgârlarını şöyle bir hatırlamakta fayda
olacağını sanıyorum.

Sultan İkinci Mahmud Han yönetimindeki
Osmanlı Devleti;  idârî, askerî ve sosyal
yönleriyle büyük değişimler yaşıyordu.

İkinci Mahmud Han’ın yetişmesinde
ve kişiliğinin oluşup gelişmesinde Sultan Üçüncü Selim Han’ın büyük etkisi  vardı. Üçüncü Selim Han, 1808 yılında
katledildi. Sultan Dördüncü Mustafa Han, kendisinin yerine tahta oturtulmak
istenen kardeşi Şehzâde İkinci Mahmud’u öldürtmek istedi. Fakat şehzâde,  birkaç dakikalık farkla bacadan dama çıkarak
kurtuldu. Alemdar Mustafa Paşa, Şehzâde İkinci Mahmud’u tahta oturttu. 

Sultan Dördüncü  Mustafa Han tahta oturduktan sonra oluşan
siyâsî şartlar, O’nun Sultan Üçüncü Selim Han’ın yapmayı düşündüğü ve
kendisinin de inandığı yenilikleri ertelemesine sebep olmuştu.

 Nihayet 
1826  yılında Vak’a-i Hayriye
olarak da adlandırılan ve  Yeniçeri
ocağının kanlı bir şekilde ortadan kaldırılışı, Osmanlı Devleti’ndeki geri
dönüşü olmayan yeniliklerin de başlangıcı oldu.

 Özellikle yeniden yapılanan Osmanlı ordusunun,
batı standartlarına göre düzenlenmesi, yüzlerce          yıl Yeniçeri ocağıyla seferlere
çıkmış, elde edilen zaferlerde yapmış olduğu müzik ile katkıda bulunmuş olan
mehterhanenin, kesin bir şekilde ortadan kaldırılmasına sebep oldu. Yeni
kurulan ordu için yapılacak müzik, yâni batı müziği, artık  devletin resmî müziği olarak hüküm sürecekti.

Sultan İkinci Mahmud Han, batı
müziğinin devlet çatısı altında resmiyet kazanmasının öncüsü olmasına rağmen,
kendi hayatında, klâsik bir anlayışa sâhip idi ki… bunların başında da mûsıkî
geliyordu. Mûsıkî zevk ve anlayışını Üçüncü Selim Han’dan almış, bu san’atın
inceliklerine hâkim, tanbur çalan ve ney üfleyen, besteler yapan, ‘Adlî’ mahlâsıyla şiirler yazan bir
padişah idi. O’nun en önemli yönü ise Türk Mûsıkîsini bütün ihtişamıyla
koruması, Sultan Üçüncü Selim Han döneminde olduğu gibi büyük bestekârlara
destek olarak onları himâye etmiş olmasıdır. Hâl böyle iken, yeni oluşturduğu
‘Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye’ adı verilen ordu için hemen harekete geçmiş,
yeni kurulmuş olan ve Avrupa usullerine göre eğitilen bu ordunun mûsıkîsi için
Manguel  adlı bir Fransız’ı
görevlendirmiş, hatta bu kurum için, marş formunda Acem-Aşîrân bir eser de
bestelemiştir. Tabiatıyla başlangıç aşaması, bu müziğe olan yabancılıktan
dolayı iyi bir sonuç vermemiş, bunun üzerine de 
1828 yılında Mızıka-yı Hümâyun kurularak başına Giuseppe Donizetti  getirilmiştir. Donizetti’nin, belirli bir
program dâhilinde, orkestra, bando, opera, operet gibi icraya dayalı kurumların
oluşması için büyük gayret sarfettiği mâlûmdur.

 Sultan İkinci Mahmud  Han, 1839 yılında ebedî âleme intikal
ettiğinde, Osmanlı Devleti, işte böylesine bir değişim sürecini yaşıyordu.  İkinci Mahmud Han’ın yerine tahta geçen ve 16
yaşında olan oğlu Sultan Abdülmecid  Han
da babası gibi  ülkenin çıkarına uygun
yeniliklere inanmış ve bu yönde yetiştirilmiş bir padişah idi. Almış olduğu
eğitim dolayısıyla, batı kültürüne hâkim ve zevkleri de bu yönde gelişmiştir.
Tahta geçer geçmez ilân edilen Tanzimat Fermanı ile devletin resmî
politikasının yönünü de belirlemiş oluyordu. Batı müziğini ve piyano çalmasını
öğrenmiş, geleneğe dayalı olarak himâye ettiği Türk mûsıkîsine karşılık batı
müziği O’nun döneminde büyük gelişmeler kaydetmiştir. Sarayda Türk mûsıkîsine
verilen değere rağmen, çözülmenin kesin başlangıcını bu yıllarla bağlamak
mümkündür. Bunun en önemli örneği de mûsıkîmizin dâhi bestekârı Dede Efendi’nin
vermiş olduğu tepkidir.  Sultan Üçüncü
Selim Han  döneminde yıldızı parlayan,
Sultan İkinci  Mahmud  Han döneminde de tartışmasız olarak en büyük
bestekâr olduğu kabûl edilen ve saygı gören Dede Efendi, ülkedeki mûsıkî
anlayışının nereye doğru gittiğini çok önceden görmüş, bu doğrultuda neler
yapılabileceği konusunda adeta ders niteliğine sâhip eserler vererek gidilmesi
gereken yolu göstermişti.

Mutlaka bu büyük ve geri dönüşü
olmayan yoldaki sıkıntıları talebelerine aktarmış, sonunda da (rivayet de
olsa)  ‘bu oyunun tadı kaçtı’ diyerek, 
gelinen noktadaki büyük gerçeği vurgulamıştır. Dede Efendi daha sonra
iki talebesi; Dellâlzade İsmail ve Mutafzade Ahmed Efendilerle Hacca gitmiş ve
dönüşte kolera salgınına mâruz kalarak vefat etmiştir. Yıl 1846 dır.

1828 yılında kurulan Mızıka-yı
Hümayun’un yapısını genel olarak değerlendirerek, mûsıkîmizin geldiği noktayı
daha iyi anlayabiliriz. Bu kuruma 1831 yılında okul hüviyetine sâhip ve mevcut
kuruluşlara san’atçı yetiştirmek üzere bir bölüm de ilâve edilmişti. Önce
bando, sonra orkestra, kurulan ilk temel bölümler idi. Daha sonra mevcut durum
da gözetilerek, fasıl heyeti ve Müezzinan Bölükleri de bu kuruluşa eklenmiş ve
geniş manâda bir Türk müziği bölümü oluşturulmuştur. Daha sonra Fasıl Heyetinin
Fasl-ı Atik / Eski Fasıl’ ve ‘Fasl-ı Cedid / Yeni Fasıl’ olarak ikiye
ayrıldığını görmekteyiz.

Sultan Abdülhamid Han dönemine
kadar devam eden bu yapıya, sonradan opera ve operet, tiyatro, orta oyunu,
cambaz, karagöz, hokkabaz ve kukla… gibi yeni bölümler eklenmişti.  Bir ara da mandolin grubu  oluşturuldu.

Fasıl Heyetini oluşturan iki
bölümden biri olan Fasl-ı Atik’de geleneksel anlayış devam ettiriliyordu.  Meşk anlayışının devam ettiği, klâsik
eserlerin klâsik sazlarla icra edildiği Fasl-ı Atik’de döneminin önde gelen
bestekârları, hânendeleri ve sâzendeleri görev yapmışlar, yine bu mûsıkîyi
gelecek nesillere aktarabilecek seviyeye sâhip öğrenciler yetiştirmişlerdir.
Bunların içinde ün sahibi olarak ve bir ölçüde Dede Efendi zincirini oluşturan
şu isimleri sayabiliriz: Dede Efendi, Dellâlzade, Haşim Bey, Rifat Bey, Hacı
Ârif Bey, Lâtif Ağa, İsmail Hakkı Bey, Şekerci Cemil Bey.

Fasıl Heyetini oluşturan ikinci
bölüm olan Fasl-ı Cedid’de ise tam bir fantezi 
usul uygulandı. Ud, keman, lavta, flüt, trombon, gitar, mandolin, ney,
violonsel, dümbelek, kastanyet, zil… gibi enstrümanların bulunduğu bu bölümde
nasıl bir müziğin yapıldığını düşünmek pek de zor değildir.

Batı müziği ile Türk mûsıkîsini
kaynaştırmak, bu bölümün temel amacı idi. Bu sebeple Hacı Ârif Bey, Rifat Bey
gibi bestekârların bâzı eserleri ile zamanın bilinen şarkılarını basit bir
armoni ile icra ediyorlardı.

Bunların yanı sıra Mızıka-yı
Hümayun’un batı müziği bölümlerinin de oldukça yoğun faaliyetlerde
bulunduklarını görmekteyiz. Bir taraftan sarayda nefesli, yaylı sazlar  guruplarI oluşmakta, opera, operet gurupları,
san’atlarını icra etmekte, yurt dışından gelen müzisyenler konserler
vermekteydi. Geleneğin çözülmeye başladığı bu dönemde bâzı bestekârların mevcut
ortamın ‘moda’ sayılabilecek anlayışı
dâhilinde besteler yaptığını görmekteyiz. Fakat diğer taraftan da Zekâî Dede,
Tanburî Ali Efendi gibi bestekârlarımızın geleneğe bağlı, klasik formlarda
eserler verip öğrenciler yetiştirerek, devamı sağladıkları görülmektedir. Günümüzde
de bu iki anlayışın sürdüğünü de söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Popüler müzik baskısı
altındaki Türk müziğinin geleceğinde neler görüyorsunuz? Tahmin ve temenni bâzındaki
düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Salgar: Aslında her dönemde bir popüler müzik mevcut idi. Mesela
döneminde, Hacı Ârif Bey’i bile böyle değerlendirebiliriz. Burada asıl
değerlendirilmesi gereken konu, mûsıkînin bir sanayi hâline gelmesi, sanattan
ziyâde kazancın ön plana alınması, başka bir deyişle, müziğin hiçbir zaman
olmadığı kadar geniş kitlelere ulaşabilmesi ve bütün bunların doğurduğu
sonuçlar. Bu durumun olumlu tarafı da kaliteli mûsıkînin de aynı nimetlerden
faydalanıyor olması.

Bu şartlarda, özellikle klasik
mûsıkîmizin temel birikimlerinin tesbiti, aktarımı ve ulaşmak isteyen kişilerin
rahat ulaşabileceği bir yapı oluşturmak en isâbetli yol olur diye düşünüyorum.
Genlerimize işlemiş ve yeryüzünün bu en güzel mûsıkîlerinden biri olan klasik
Türk müziğinin her halükârda devamını sağlayacak kişiler mutlaka çok sayıda
olacaktır.

Çetinoğlu:  Zeki Müren’in Türk müziğindeki yerini yorumlar mısınız?

Salgar: Aslında bizim anladığımız mûsıkî kulvarında, Zeki Müren’in
esamisinin  okunmaması gerekir. Türk
mûsıkîsindeki en önemli problemlerinden biri, mûsıkîdeki kavramların yerine
oturmaması meselesidir. Yâni sosyal hayatımızın çeşitli kademelerinde yapılan
mûsıkî vardır (Klasik  müzik, piyasa
müziği, eğlence müziği, pop vs.vs.) Bizim değerlendirmelerimiz sanat değeri
yüksek olan (özellikle klasik Türk müziği) müziğini  temel almaktadır.

Zeki Müren, yaşadığı döneminde
Türk mûsıkîsinin piyasa kulvarında icrada bulunmuş ve bu kulvarda başarılı
olmuş, o anlayışa göre tavır ve davranışlar sergilemiş, ‘sanat güneşi’ diye de anılmış biri olduğunu söyleyebilirim.

Çetinoğlu: Sayın Salgar,

 Uygun görürseniz, son birkaç soru ile; sizi,
Bakırköy Mûsıkî Vakfı Konservatuarı’nı ve Başkanı bulunduğunuz  Bakırköy Mûsıkî Vakfı Konservatuarı Türk
Mûsıkîsi Bölümü’nü okuyucularımıza tanıtalım.

Müzik
yeteneğiniz nasıl doğdu, nasıl keşfettiğiniz ve nasıl geliştirdiniz?

Salgar: Kendiliğinden doğdu diyebilirim. Aile içinde Türk
mûsıkîsine olan sevgi ve merak bizi yönlendirdi. Daha sonra  tesâdüfen girmiş olduğum o dönemin en önde
gelen kurumu İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Mûsıkîsi Bölümü’nde çok iyi
hocalar sâyesinde bu mûsıkîyi çok yönlü öğrenmeye başladım.1972 yılından buyana
da öğrenmeye, öğretmeye, dinlemeye, dinletmeye devam ediyorum.

Çetinoğlu:  Müzikteki hedeflerinizin doruklarında neler var?

Salgar: Yaptığım her işi en iyi şekilde yapmak gibi genel bir
hedefim var.

Çetinoğlu: Bakırköy Mûsıkî
Konservatuvarı Vakfı’nı tanıtır mısınız?

Salgar: Bakırköy Mûsıkî Konservatuvarı Vakfı 1999 yılında kuruldu.1985
yılından itibâren Bakırköy Mûsıkî Derneği olarak hizmet veren bu kurum böylece
bütün varlıklarıyla vakfa katılmış oldu.

Vakıfta Itrî, Dede Efendi, Gençlik
Korosu ve Fasıl topluluğu olmak üzere, dört koro mevcuttur. Koro çalışmaları
belirli bir plan dâhilinde haftanın belirli gün ve saatlerinde yapılmaktadır.
Ud, keman, tanbur gibi Türk Mûsıkîsi sazlarının da dersleri verilmektedir.
Vakfın önemli hizmetlerinden birisi de Nevzat Atlığ hocamla beraber
hazırladığımız çeşitli formlarda 500 eseri kapsayan nota fasikülleridir ki bu
fasiküller yıllarca sonrasına hitab edecek bir değere sâhiptirler. Yine
hocamızın yönetiminde çeşitli makamlardan, 6 fasılı kapsayan CD yapılmıştır.

Bunlardan başka vakıf bünyesinde
ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına göre, 3 yıllık yarı zamanlı Türk
ve batı müziği bölümleri bulunmaktadır. Bu bölümler  konservatuvar eğitimi vermektedirler.

Vakfın son dönemlerde yayımladığı
‘BASINDA NEVZAT ATLIĞ’ isimli kitap, yakın mûsıkî târihimizin bir vesikası olma
özelliğine sahip, âdetâ Devlet Klasik Türk Müziği Korosunun da bir belgeseli
gibidir. Vakıf her yaştan ilgiliye hizmet vermektedir.

Çetinoğlu: Vakıf bünyesindeki
Türk Mûsıkîsi Bölümü hakkında neler söylemek istersiniz? Kimler, ne şartlarla
çalışmalarınıza katılabilir ?

Salgar: Vakıf bünyesindeki Türk Mûsıkîsi Bölümü’nü 2003 yılında
kurduk. Bu bölümde başta, solfej, nazariyat, repertuar, usul ve toplu teganni
dersleri verilmektedir. Her yıl sonunda yapılan imtihanlarda başarı gösteren
öğrenciler bir üst sınıfa geçmekteler. Tabiatıyla bu bölüme girmeyi isteyen
kişilerin yapılacak ön elemede başarı göstermeleri gerekmektedir. Eğitim
tamamen klasik mânâdadır. 

Çetinoğlu: İyi bir müzisyen
olabilmek için gerekli alt yapının unsurları ile bu alt yapının geliştirilmesi
konusunda gençlere tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Salgar: Bir defa, bu gençlerin ne istediğini bilmeleri gerek.
Müzikte  elbette yetenek çok önemli,
fakat bununla beraber bu doğrultuda sanatın emrettiği duruşa uygun olarak
çalışmak gerekli.  Çalışmak çok çok önemli.
Okulların, değerli hocaların yanı sıra günümüzün en büyük nimetlerinden biri
olan teknoloji sâyesinde, kendisine bu yönde destek sağlayacak birikimden de
istifade imkânı olduğuna  göre, yüzlerce
yıldır nesilden nesile bu güzelliği yaşayan kişilerden biri olma şuuruna da
sâhip olunursa, sanırım belirli bir noktaya gelinir.

Çetinoğlu: Sayın Salgar, yüklü
programınıza rağmen vakit ayırdığınız, kültürümüze ve insanlarımıza faydalı
olacak çok kıymetli bilgiler sunduğunuz için teşekkürlerimi sunarım.

Salgar: Ben de teşekkürler ediyorum.

 

M. FATİH SALGAR

22 Şubat 1954 tarihinde Adana’da doğdu. 1972 yılında başladığı
İstanbul Belediye Konservatuarı’ndan, Nevzad Atlığ, Süheylâ Altmışdört,
İsmail Hakkı Özkan ve Muazzam Sepetçioğlu gibi hocalardan eğitim görerek
mezun oldu.

Nevzad Atlığ’ın düzenlediği koro çalışmalarına katılarak
repertuarını geliştirdi. 1978 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimi sırasında, 1973’ten itibaren
Üniversite Korosu’nun çalışmalarına katıldı ve 1976-1988 arasında şef
yardımcısı olarak yüzlerce üniversiteli gence Türk Mûsıkîsi klasiklerini
öğretti.

1976’da kurulan Devlet Korosu’nun ilk kadrosunda ses sanatçısı
olarak yer aldı. Belediye Konservatuarı’nda, 1978-2005 yılları arasında usûl
öğretmenliği yaptı. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsıkîsi
Devlet Konservatuarı’nda da öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Nevzad Atlığ ile birlikte Türk Mûsıkîsi Klasikleri nota yayınını için
çalıştı. Yesârî Âsım Arsoy ve İsmail Hakkı Özkan ile birlikte      ayrıntılı mûsıkî çalışmalarında bulundu.
İstanbul Ânsiklopedisi’nin yanı sıra çeşitli dergilerde ve gazetelerde
araştırmaları ve yazıları yayınlandı. Dede
Efendi
, Sultan Üçüncü Selim Han, Türk Mûsıkîsi’nde 50 Bestekâr ve Mevlevî Âyinleri adlı kitapları Ötüken Yayınları tarafından
yayımladı.

1998’de, Sanat Kurulu üyesi olduğu İstanbul Devlet Korosu’nun şef
yardımcılığına, Ağustos 2006’da ise şefliğine tâyin edildi.      Koro ses sanatçılarından Berna Salgar
ile evli olan Fâtih Salgar iki kız çocuk babasıdır.

Bir Gece Ansızın!

         Babil’de mutantan bir şölen: Mukaddes taslarla
sunulan şarap. Nedimler mest, dildareler mest, hükümdar mest… Ve birden, duvara
esrarlı harfler işleyen bir el: Mene, Tekel, Peres.

Baltazar dehşet içindedir.
Yazılanları ne kâhinler anlayabilir, ne falcılar.

Son ümit Danyal… Saraya
çağrılan Danyal der ki:

“Tevrat’ı dinleyelim:”

 

 “Mene:Allah senin krallığını
saydı ve sona erdirdi.

Tekel: Terazide tartıldın ve
eksik bulundun.

Peres: Ülken bölündü ve
Medlerle Farslara verildi”

 Baltazar o gece öldürülür.

 (Tevrat, Danyal, V,25)”*

 

         Yukarıdaki “kıssadan-hisse”
den umulur ki bütün iktidar sahipleri ders çıkarsınlar. Tabi olarak hikâyede
geçen olay çok eski tarihe, krallık dönemlerine aittir ve Kral Baltazar, sonu darbeyle
bi
ten ölüme maruz kalmıştır.

            Günümüz
dünyasında öyle krallıkla idare edilen fazla sayıda ülke kalmadı artık. Bizim
de dâhil olduğumuz batı tipi demokrasilerde iktidarlar seçimle gelir, seçimle
giderler.

            21
yıldır iktidarda bulunan AK Parti hükümet icraatları, bugüne geldiğimizde Mene,
Tekel, Peres üçlemesi
şablonun
içinden taşar
hale geldi ve 2023 Haziranında yapılacak Genel
Seçimle mevcut iktidarın kaybedeceği
aşikâr duruma gelmiş bulunuyor.

            Sayın
Cumhurbaşkanı her seçim öncesi, kendisine yakın seçmenleri konsolide etmek için
dışarıya dönük nutuklar atıyor, tehditler savuruyor.

            Geçtiğimiz
referandum ve seçimlerde “ey Almanya, ey Hollanda, ey Fransa” gibi hitap şekli
ile Avrupa ülkelerine seslendiğinde Türkiye’ye etkili zararları olmuyordu ama
artık bu hitap şekli Devletimize zarar vermeğe başladı ve attığı sloganlar
artık caydırıcılığını kaybettiği gibi
muhataplar resmen bizimle dalga geçer oldular.

            Cumhuriyet
kurulduğundan buyana yurdumuza iki defa toprak kazandırmamıza rağmen(Hatay ve
Kıbrıs) 21 yıl
lık
AKP döneminde maalesef i
ki bölgede toprak kaybına uğradık. Suriye de
Süleymanşah Türbesinin arazisi, Ege denizinde 18 ada ve bir kayalık.

            İnanılır
gibi değil
bizim
her seferinde: “
Bir gece ansızın gelebiliriz” tehditimizden sonra işgalciler resmen bizimle alay eder gibi
üzerimize, üzerimize geliyo
r
ama biz halâ postu deldirmemenin
pişkinliği içinde yüksek perdeden atıp tutuyoruz.

            Kuzey
Suriye de sınırımızın dört Km. ilerisinde PYD-PKK ve ABD üçlüsü tatbikat
yapıyor ancak biz,
her
şey
normal seyrindeymiş gibi davranıyoruz.

            Bütün
askeri otoriteler ve konunun uzmanı akademisyenler, tatbikat yapan PYD ve
PKK’ya anında ataş açılmalıydı sözbirliğinde bulunuyorlar.

            Aynı
şekilde 2004 yılından beri Ege denizinde Türkiye’ye ait olan 18 ada ve bir
kayalığı işgal eden Yunanistan, işgal ettiği yetmezmiş gibi
antlaşmalara aykırı olarak bir de bu adaları
silahlandırıyor.

            Yunanistan’nın adaları işgale başladığı 2004 yılından buyana Eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri
emekli kurmay Albay
Sayın
Ümit
Yalım, bu konuda hükümeti sürekli
yazı ve konferansları ile uyarmasına rağmen seçim tarihinin yaklaştığı bu
seneye kadar
işgaller
hakkında
hükümetten tek bir ses duyulmadı.

            Yunanistan işi o kadar ileri götürdü
ki, Türk bayrağı çekilmiş Türk karasularındaki Mavi Marmara gemimize dâhi ateş
etme cüretini gösterebiliyorlar.

            Yukarıda konusunu yaptığım bu iki önemli
mesele haricinde Türkiye’nin öncelikli gündem konularından: Ekonomi, sığınmacılar
ve hukuk sistemimizin arızalarından henüz bahsetmedim.

             Ak Parti iktidarının ülkede daha fazla
tahribat yapmadan 2023 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’yi şaha kaldıracak bir
hükümetin gelmesi dileklerimle birlikte
yazımı, eski Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel’in bir sözüyle
bitirmek isterim: “
Yapamayan gider, yapabilen gelir.”

Sağlıklı kalın.

 

            *Umrandan
Uygarlığa/Cemil Meriç

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (2)

0

değerlendirmekte Türk arkeologlar,
tarihçiler, halkiyatçılara ve dilciler gibi sosyal bilimler ilim insanlarına
düşmektedir.

Turan Coğrafyasında Kafkasya’da doğumdan
önce (D.Ö) 2000 yıllarından Doğumdan önce (D.Ö) VIII. Yy’a kadar Kimmerler,
D.Ö. VIII. Yydan D.Ö. II. Yyla kadar İskitler, bu yüzyıldan itibaren ise
Sarmatlar görülmüştür. Esasında Sarmatlar’ın
İskit ve Amazonlardan oluşan D.Ö. VI. yüzyılda “Suromatlar”  süreci bulunmaktadır. Ayrıca Sarmatların D.Ö.
 VI. yüzyıldan önce Asya bozkırlarında
yaşadığı ve Don Irmağı, Ural Dağları’nın güneyi, Avrupa ile Kuzey Kafkasya’ya
geldikleri arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. Daha sonra doğumdan itibaren
Alan, Hun, Bulgar, Sabir, Avar, Büyük Türk Kağanlığı (Göktürk) gibi Türk
kavim veya devletleri Kuzey Kafkasya’da görülmektedir. Yedinci yüzyılda ise
Hazar Türk Kağanlığının Kafkasya’da ortaya çıktığı bilinmektedir. XI. Yüzyıldan
itibaren Kıpçaklar ve diğer Türk boyları bu coğrafyada kalıcı olmaya devam etmektedir.
Kafkasya’da bugün tarihi aydınlatma açısından en büyük kaynaklar arkeolojik
çalışmalarıdır. N. N. Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko’nun(Великая Н.Н.,
Дударев С.Л., Савенко С.Н.,) Kuzey Kafkasya’nın Etnogenezi ve Etnopolitik
Tarihi (Antik Çağ, Orta Çağ, Modern Zamanlar) “Этногенез И Этнополитическая
История Северного Кавказа (Древность, Средневековье, Новое Время”)
isimli
eserinde Kuzey Kafkasya coğrafyasındaki bu çalışmaların 18. yüzyılda ve daha
erken bir dönemde (coğrafi betimlemelerde ve kartografik materyallerde
bahsedilen) kazılar 19. yüzyılın ortalarında yapılmaya başlanmıştır
denilmektedir. Sovyet ve Sovyet sonrası dönemde bir süre daha geniş ölçekte
sürdürülmüştür. Arkeolojik materyaller, yalnızca çeşitli organizasyonel ve
yasal biçimlerdeki özel koleksiyonların ve müzelerin mülkiyeti haline
gelmemiştir. Aynı zamanda bu dönemlerin sayısız monografisine ve yayınına da
bunlar yansımıştır. Kafkasya’nın yerli çalışmasında etnoarkeoloji isminde bitişik
bir alan oluşturulmuştur. Arkeologların temel olarak belirli kompleksleri
kültürel ve arkeolojik alanları terk eden insanlardan bahsetmemeleri tesadüf
değildir. Bazı nesneler, ancak “arkeolojik kültürler”, “kültürel-tarihsel
topluluklar”, “metakültürel belirli bir şekilde farklılık gösteren
topluluklar”, “kültürel ve kronolojik ufuklar”, “anıt grupları”, “tür anıtlar
…” vb. olarak belirli bir dizi ilgili malzeme özelliğinde (cenaze yapıları,
seramikler, mücevher ve kostüm bileşimi) farklılık gösteren detaylar (askeri
teçhizat, kült gereçleri vb.) ve bunların kombinasyonlarıdır. “Arkeolojik kültürü
kavramının kendisi” uzun bir formülasyon ve sayısız araştırma geçmişine
sahiptir bazen de önemli ölçüde farklı tanımları vardır[1].
Kuzey Kafkasya materyalleri dâhil olmak üzere arkeolojik kültürü geliştirilmeye
ve tartışılmaya devam etmektedir. Konumuzla ilgili en önemli sorun, “kültür”
“etnik topluluk” ve “arkeolojik” oranının kurulmasıdır. Bu tartışmaların en
genel metodolojik sonucu, arkeolojik kültürler ve bireysel halklar arasında doğrudan
paralellikler kurmanın her zaman mümkün ve meşru olmaktan uzak olduğu
inancıdır.

Aynı zamanda Batı Ukrayna ve Moldovaya’ya
ait birçok benzer kültürel özellik karakterize edilmiş ancak farklı halklara
ait olduğu söylenmiştir. Bu nedenle, maddi kültürün homojenliği, her zaman
etnik bileşimin homojenliğinin kanıtı olarak hizmet etmemiştir. Çünkü maddi
kültür nesneleri (araçlar, mücevherler, silahlar) ödünç alınmış oldukça hızlı
yayılmış ve etno-üretim topluluklarının temsilcileri tarafından üretilmiştir.
Bu nedenle, antik çağda belirli halkların yerleşim yerleri tahsis edilirken
arkeoloji veriler mutlak olarak alınmasa da aşırılığa gitmeden kültürel
özelliklerin sabitlenmesinde arkeolojik malzemelerin potansiyel olanakları,
farklılaşan özellikler, antik toplulukların etnokültürel sürekliliğinin
göstergeleri olarak da inkâr edilmemelidir. Arkeolojik araştırmalara paralel
olarak yürütülen antropolojik araştırmalar, bölge sakinlerinin görünüşünü ve
fiziksel özelliklerini karşılaştırmaya imkân vermektedir[2]. Kafataslarının
ve iskeletlerin özelliklerine göre, nüfusun bölgesel-etnik gruplarının ırk
tipi, antropolojik çeşitleri ve özellikleri belirlenir. Bu veriler modern sakinlerin
gelişiminde meydana gelen değişikliklerin tanımlamasına izin veren fizyonomi
çeşitleri ve halkları yüzyıllar yahut binyıllar boyunca bölge tanımlanmak
istense de antropolojik malzeme kitlesel değildir üstelik ırksal ve
antropolojik tanımlar mutlak değildir ve tartışılmaktadır. Genellikle aynı
antropolojik tipe ait ve aynı etnik topluluk içinde antropolojik olarak farklı
tipler de bulunmaktadır. Son yıllarda (yaklaşık 20-25 yıldır) arkeoloji ve
etnografya dâhil beşeri bilimlerde, genetik bireylerin ve insan topluluklarının
kökenini incelemek için bazı yöntemleri şimdi genellikle tüm bilimsel ve
metodolojik sıkıntılar ve eksiklikler için her derde deva olarak sunulmaktadır.

 Hâlbuki oldukça pahalı ve
organizasyonel olarak zor olan genetik analizler, uzun bir süre için küçük bir
temsiliyete sahip olacaktır. N. N. Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko’nun
bu tesbitlerine ilave olmak üzere genetik analizlerin teknolojik imkanları
elinde bulunduran ve milletlere yön vermek isteyen devletlerin tekelindeki
laboratuarlarda yapıldığı unutulmamalıdır. Bu analizler daha önce antropoloji
çalışmalarında olduğu gibi çoğunlukla toplumların ayrıştırılması ve
parçalanması için kullanılmaktadır.

Etnogenetik yapılardaki farklılıkların üstesinden gelmek ve halkların
kökeni ve etnik evrimi hakkında tek doğru cevapları bulmak imkânsızdır. Ayrıca
herhangi bir bilimsel alan gibi, özellikle de sadece XX. Yüzyıl ortalarında
ortaya çıkan arkeogenetik (veya paleogenetik) ve tarihsel genocoğrafya ile sorunlu
durumlar (dişi DNA’sının hesaplanmasındaki zorluk, genetik sürüklenme,
haplogrupların karmaşık bileşimi ve vb.) gibi gerçekler de gelecekte de
araştırıcıları çok uğraştıracaktır. Ek olarak, uzmanlar zaten etnoloji ve
paleogenetiğin benzer ancak farklı genellemelere sahip olduğunu beyan etmektedir.
Çalışma alanları ve nesneleri: etnoloji için – “etnik gruplar”, paleogenetik
için – “nüfuslar” söz konusudur. Yeni bir araştırma yönünün tanıtımının
başlamasının metodolojik sonucu olarak gen yapısının karmaşıklığı ve çok
bileşenli doğası nedeniyle, antik çağlardan günümüze doğrudan doğruya gelen bir
biyoetnogenez hatlarının olmaması da incelenen tüm insanlarda görülmektedir. Dilsel
veriler ise önemli bir kaynaktır. Dillerin akrabalığına işaret edilerek aynı dili
konuşanların yakınlığına ve akrabalığına bu durum tanıklık edebilmektedir.
Bölge halklarının etnik tarihinin karmaşılığı, ortaçağ doğu yazılarına yansıyan
verilerde nüfusun aşırı dilsel çeşitliliğinde kendini göstermektedir[3]. Kafkasya
“diller dağı” olarak adlandırılır. İlgili diller yakınlık derecesine göre
ailelere, dallara, gruplara, alt gruplara ayrılır. Akrabalık, ana söz varlığı
ve gramer yapısı tarafından kurulur. Kullanılan malzemeler dilin tarihinin
izini sürmek ve onu etnos tarihinin üzerine yerleştirmek için tüm
bağlantılarıyla ve eski biçimlerin eşzamanlı yeniden inşasıyla yaşayan diller
anlaşılmaya çalışılır. Aynı zamanda dilsel karşılaştırmaların ancak eşzaman
düzeyde ve materyalde nesnel veriler sağlayabildiği göz önünde
bulundurulmalıdır. Çalışmalar birincil kavramları analiz eder: bir kişi ve
vücudu, rakamlara kadar, zamirler, akrabalık terimleri, kozmik astral nesneler
ve doğal olguların yanı sıra anlayış; etnik oluşum, sosyal, aile ilişkileri
bölgesinin özel ortamını yansıtan maddi kültür alanından bağlar. Sözlükteki
eşleşmeler, ortak bir katmanı ayırmanıza izin verir. Farklı halkların dilinde
ve glottokronoloji[4] yöntemlerini kullanarak
kelime özellikleri temelinde bir zamanlar birleşik dil topluluklarının
çöküşünün ve yenilerinin oluşumunun gerçekleştiği yaklaşık zamanı belirler. Dilbilim
verileri ayrıca, kelime dağarcığı bölgesinin sakinlerinin dili üzerindeki
etkisini belirlemeyi de mümkün kılmaktadır. Diller arasında özel bir yerde
geçmiş halkların birbirine kelime ödünçlemesi, derecesi ve sonuçları
değerlendirilir. İlk yerleşimciler ve belirli bir bölgede yaşayan insanlar
tarafından verilen isimleri saklayan yer adları (hidronimler dâhil) çoğu zaman
coğrafi nesneler (dağlar, nehirler, vb.) önemli rol oynar. Yer adları,
yaşayan etnik grubun dilinden türetilemezse, kendilerinde böyle bir hatıra
bırakan ataları, etnik grupları aramak gerekir.



[1] N. N. Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko,  Великая Н.Н., Дударев С.Л., Савенко С.Н.,
Kuzey Kafkasya’nın Etnogenezi Ve Etnopolitik Tarihi (Antik Çağ, Orta Çağ,
Modern Zamanlar), Этногенез И Этнополитическая История Северного Кавказа
(Древность, Средневековье, Новое Время) Kafkas Çalışmaları Okulu, 2019., s.21.

[2] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
Великая Н.Н., Дударев С.Л., Савенко С.Н., Kuzey Kafkasya’nın Etnogenezi
Ve Etnopolitik Tarihi (Antik Çağ, Orta Çağ, Modern Zamanlar), Этногенез И
Этнополитическая История Северного Кавказа (Древность, Средневековье, Новое
Время) Kafkas Çalışmaları Okulu, 2019., s.22.

[3] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.23.

[4] Ortak bir dilden dallanan dillerin bu ayrımı hangi
zamanda gerçekleştirdiğini belirlemekte kullanılır.

Sel Felaketi ve Kardeş Pakistan

Pakistan bu yıl aşırı yağan muson yağmurları sebebiyle yine
sel felaketi yaşamıştır. Benzeri bir felaketi

2010 yılında da yaşamış ve o sebeple bir yardım faaliyeti
için oraya gitmiştim. Sel 220 milyonluk

Pakistanda 33 milyon kişiyi etkilemiş,1400 ölüm, 12.500 kişi
yaralanma ile 2 milyona yakın nüfusun etkilendiği söylenmektedir. Bu felaket
sebebiyle 2011 de yazdığım yazıyı yeniden paylaşmak istedim.

İndus nehri kaynaklı suların taşmasıyla, Mezopotamya büyüklüğündeki
bir alan selden

etkilenmiştir. Buradaki sulama kanalları (bunlar 70 yıl önce
İngiliz sömürge döneminde yapılmıştır) ile sulu tarıma uygun hale getirilmiş
bölge bu su baskınından etkilenmiştir. Bizim gittiğimizde 1,5 ay sonrası bile
bazı alanlardan sular çekilmemişti. İnsanların çoğu yıkılan toprak evlerinin
yerine yapılan çadır kentler ve uydur-kaydır çeşitli imkânsızlıklar içinde
temin ettikleri çadırımsı yerlerde yaşamaya çalışıyorlardı. Türk Kızılay’ının
2000 adete yakın yapmış olduğu Mevlana evleri ismi verilen afet barınma
alanları önemli bir konfora sahip yerlerdi. TürkKızılayı’nın yaptığı bu çalışma
da bizler için bir onur vesilesidir.

Bölgedeki öncelikli ve önemli ihtiyaçlardan birinin temiz ve
sağlıklı su olacağı bilgisinden hareketle

Kocaeli Büyükşehir Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun
onayı ile bölgeye temiz su arıtma tesisi gönderme çalışması başlatıldı. Türk Kızılayı
üzerinden Pakistan Kızılay’ına devredilerek orada böyle bir hizmet
verilebileceği öğrenildi.

 Arıtma sistemi
cihazları temin edilip Pakistan’a gönderildi. Cihazların oraya vardığı bilgisi
üzerine

ISU’dan bir heyet olarak görevlendirildik. Görevimiz
gönderilen sistemin uygun yere yerleştirilmesi ve

çalıştırılması ve afet bölgesinin görülerek
değerlendirilmesiydi. ISU Genel Müdür Muavini Bahattin

Yanık başkanlığında Ben, Hakan Pir, Faruk Nezih ve Levent
Özer’le birlikte Karaçi üzerinden bölgeye intikal ettik. Heyetimizin bölgede
yaptığı değerlendirme sonucu 80.000 nüfuslu Dera Allah Yar

Kasabasını ( Belucistan eyaletinin güneydoğusunda ) arıtma
sistemimizle temiz suya kavuşturabileceğimiz yer olarak seçtik.

Arıtma sisteminin Dera Allah Yar’daki temiz su temin sistemi
alanına yerleştirilmesi ve devreye alınması yoğun bir çalışma ile
gerçekleştirilmiştir.Bölgedeki Sağlık Bakanlığı’nın kurduğu tıp merkezinin
verdiğisağlık hizmeti bizim için diğer bir mutluluk kaynağı olmuştur.

Gördüklerimiz afetin bölgede yaşayan insanlar üzerindeki
etkisinin ne kadar fazla olduğunu göstermekte idi. Zaten fakir ve yoksul olan halk
bu afetle daha da yoksullaşmış ve yaşama şartları hepten zorlaşmıştı.

Kerpiç evlerde yaşanan fakir yaşantı, sel sularına
dayanamayan bu evlerin yıkılması ile daha belirginleşmişti. Tablo çok acıklı ve
hüzün verici idi. Önce İngiltere’nin sömürge anlayışı tarafından yoksul
bırakılmış, daha sonra da kast sisteminin ağalık düzeni insanlara
“görmesinler, bilmesinler, istemesinler ve itaat etsinler” şeklinde
bir hayat anlayışı benimsetmişti. Müslümanlığın getirdiği kadere rıza ve
tevekkül anlayışı afetin ortaya çıkardığı olumsuzlukların tahammülünde insanlar
için önemli bir moral destekti.

 Bu çalışma ile şu
tespitleri yapmış bulunuyoruz;

a- Seçilen ve gönderilen bu yardımın çok yerinde ve uygun
olduğu görülmüştür. Taşkın sahasının şuan da dâhi en büyük ihtiyacın temiz ve
sağlıklı su olduğu belirlenmiştir. Sağlık bakanlığının bölgedeki poliklinik
merkezi yetkililerinin görüşü de bu doğrultudadır.

b- Bu ve benzeri afetlerde mutlaka afet bölgesinin
ihtiyaçları ve bunların giderilmesinde yöresel alışkanlık ve anlayışların
gözetilmesi lazımdır. (Bot giyilmeyen yere bot, bulgur yenilmeyen yere bulgur göndermenin
doğru ve yerinde olmadığı gibi).

c- Yardımın yerine ulaşılabilirliliği, dağıtılabilirliliği,
kurulup işletilebilirliği değerlendirilip tedbirleri alınmalı ve
programlanmalıdır.

d- Gönderilen mekanik ekipmanların teslim öncesi mutlaka
işletilmesi kontrol edilmeli, gidecek bölgedeki muhtemel imkansızlıklar tespit
edilip tedbirleri alınmalıdır.

e- Gidilecek yere gönderilecek ekiplerin barınma, yeme-içme
ihtiyaçları ve emniyetleri üzerinde değerlendirmeler yapılıp programın
imkanları bu yönü ile de desteklenip kontrol edilmelidir.

f- Bölgede içme suyu alt yapısındaki kayıp kaçak oranının
%80’leri geçtiği görülmüştür. Dolayısı ile arıtılan suyun şebekeye verilmesi
durumunda kayıp kaçak sebebi ile arıtma tesisi kapasitesi çok büyümektedir. Bu
sebeple tanker sutaşıma sistemi ile temiz suyun ihtiyaç sahiplerine
ulaştırılması uygun olacaktır. Bunun için bölgeye yapılacak yardımlarda temiz
su tankeri düşünülmelidir. Bölgede sağlıklı alt yapı yoktur. Kardeş
belediyecilik anlayışı ile bölgenin bazı yerleşim yerleri pilot seçilerek buralarda
örnek alt yapıya kavuşturulabilir.

g- Selde zarar görmüş bazı okul-cami gibi ortak kullanım
mekânlarının tamir, bakım, yenilenerek yapımı gibi yardımlar yapılabilir.

h- Temiz su ihtiyacı düşünülerek daha büyük kapasitede
konvansiyonel temiz su arıtma sistemi yapılabilir.

i- Küçük yerleşim yerleri için yer altı kuyuları ile temiz
su ihtiyacı karşılanabilir.

Kardeş Pakistan halkının bu afet sebebi ile yeni yardım ve
desteklere ihtiyacı vardır. Afetin meydana getirdiği tahribatı Pakistan
devletinin yalnız başına çözebilmesi çok zordur. Bunun için oluşturulacak yardım
kampanyaları ile uygun olan alanlarda, o insanların yaşama imkânına ve daha
sağlıklı yaşama alanlarına kavuşturulmasına destek verilmesi bir insanlık ve de
kardeşlik borcudur. Küresel ısınma ve çevre sorunlarının da etkisinin olduğu bu
tür felaketlerin tekrarlanmaması için sahip olduğumuz dünya nimetlerinin daha
dikkatli kullanılmasının unutulmaması ve uluslar arası kuruluşların bu konuya
daha çok özen göstermesi gerekmektedir.

Allah’ın her türlü afetlerden bizleri koruması ve tedbirini
alma bilinci vermesi dileğiyle…

Böyle Yargıya Güven Olur mu?

Hukuka ve adalet sistemine güven yerlerde sürünüyor. Bunu ben değil üst yargı organlarının başkanları
adli yıl açılışlarında ve her geçen sene artan bir kaygıyla ifade ediyorlar.

Hukukun katledildiği, adalet sisteminin çökertildiği çok sayıda örneği siz de hatırlayacaksınız. Cumhurbaşkanına
hakaret davaları; sanatçı ve gazetecilerin siyasal linç kampanyası sonucu
tutuklanmaları; yolsuzluk yapanların değil, yolsuzluğu ifşa edenlerin mahkûm
edilmesi gibi örnekleri anlatmayacağım. Sedat Peker’in ifşa ve itiraf ettiği;
Batıda olsa, her biri hükümetler düşürecek iddialarının görmezden gelinmesini
de bahsetmeyeceğim.

Yargının
siyasallaşmasının taşrada ücra ilçe ve beldelere kadar nasıl yayıldığının
güncel bir örneği yaşandı ülkemizde. Bunu anlatacağım.

****

İzmir’in
Karaburun ilçesinde siyasi olmayan, sıradan bir boşanma davasında yaşananların
vardığı boyut çok ilginç.

Karaburun MHP İlçe Başkanı ve beraberindekiler bir tarafı (kocayı) desteklemek için
adliyeye gelmiş. Burada diğer taraf (kadın) ve çocuklarına saldırmış ve şahidi
de dövmüş. Olay sırasında polise direnen, hâkim ve savcıları tehdit eden MHP
İlçe Başkanını, Cumhuriyet Savcısı tutuklanması talebiyle sevk etmiş.

Tutuklanan
MHP İlçe Başkanının avukatlarının tutuklamaya itiraz talebini C. Savcısının
eşi olan Karaburun Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi
reddetmiş.

Şimdi
buraya kadar olan işlemler sıradan vatandaşlar için olsa bundan sonra
Karaburun’da olanlar olmayacaktı. Ama MHP iktidarın küçük ortağı ve
tutuklanan MHP ilçe başkanı olunca olmazlar olmuş.

Asliye
Ceza Mahkemesinin tutukluluğun devamına dair kararının ardından, Karaburun
Adliyesi’nde geçtiğimiz aylarda göreve başlayan karı-koca olan hâkim ve savcı,

HSK tarafından aynı günün akşamı Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine
sürülüyorlar.

Atama
(sürgün) tayin dönemi dışında, hâkim ve savcının bir talebi ve mazereti
olmadan
yapılıyor.

Yerlerine atanan ise, öncekilerin
başına gelenlerden etkilendiğinden midir; ülkemizde hukukun üstünlüğü ilkesinin
yerini üstünlerin hukukunun aldığını kabullenmiş olmalarından mıdır
bilinmez, bu kişiyi hemen serbest bırakıyor.

****

Olay siyasi
bir nedenle çıkmış
olsa, MHP İlçe Başkanı mesela siyasi bir kavgada
tutuklanmış olsa, ben de bu tür siyasi kimliklerin kolayca tutuklanmasına
karşı çıkardım. Bu hangi siyasi parti ilçe veya il başkanı için olursa olsun
böyledir. Yargı siyasi faaliyetlerin kısıtlanmasına yol açabilecek
kararlarda daha bir dikkatli, özenli ve hatta temkinli olmalıdır.

Fakat
basından öğrendiğimiz bilgilere göre bu olayda siyasi boyut yok. Yargılamaya
müdahale yanında cebir, kasten yaralama ve hakaret gibi suçlar söz konusu.

Olayı
TBMM gündemine taşıyan CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç’ın
açıklamalarından, sürülen Savcı ve eşi olan Hâkimin, görevlerini yaptıkları
için
, HSK tarafından cezalandırılmış olduğunu öğreniyoruz.

Şimdi,
sıradan vatandaşların yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna, mahkemelerden
adil kararlar çıkacağına
inanmasını bekleyebilir misiniz?

Böyle
bir ortamda yalnızca hukuka, kanunlara ve vicdanına göre karar verecek hâkim ve
savcılar bulabilir misiniz?

***************************

Yaşadığımız Benzer Bir Olay

Hukuk
dışında ama benzer bir olayı yıllar önce eşim de yaşamıştı. Yıllar önce eşim bir
sağlık ocağında hekim olarak çalışıyordu. Zaman zaman madde bağımlılarının Sağlık
Ocağı hekimlerinden yeşil reçete ile alınabilen uyuşturucu ilaçlardan alabilmek
için reçete talepleri olurdu.

Sağlık
Ocağı doktorunun yeşil reçetelik ilaç yazabilmesi için kanunla katı kurallar
getirilmişti. Daha önce sağlık kurulu raporu var mı bakılır, yoksa bizzat
muayene eder ve varsa bir hastalığı ve talep edilen ilaç iyi gelecekse yazılırdı.

O
yıllarda Anavatan Partisi (ANAP) iktidarda idi. Bu partide ilçe seviyesinde
siyaset yapan bir vatandaş sağlık ocağına gelerek eşimden bağımlı olduğu yeşil
reçetelik ilacı yazmasını ister. O da sağlık kurulu raporu olup olmadığını
sorar, yoktur. Hasta muayene de olmak istemez. “Ben her zaman yazdırıyorum ve
kullanıyorum. Sen nasıl yazmazsın” diye bağırıp çağırıp çıkar.

Daha
sonra öğrendik ki bu kişi hemen gider, eşimi İl Sağlık Müdürü’ne şikâyet eder.

İşin
ilginci aynı gün İl Sağlık Müdürlüğünden, telefon talimatıyla bulunduğumuz
ilçeden 2 saat mesafede bir dağ köyüne “geçici görevlendirmeniz çıktı” diye bildirilir.
Oysaki, Müdürlük bir ceza mahiyetinde olan görevlendirmeyi yapmadan eşimden
savunma almadı. Olay hakkında telefonla da olsa bilgi sorulmadı.

Bu köye
toplu ulaşım imkânı çok kısıtlı idi. Eşim için bu köye gidip gelmek çok zahmetli
olacaktı. “Görevlendirme” aslında gerçek bir sürgündü.

Derhal
eşimle birlikte İl Sağlık Müdürü’ne gittik. “Siz devletin koyduğu kuralları
uyguladığı için hekim meslektaşınızı tebrik ve teşvik edeceğinize
cezalandırıyorsunuz. Bundan sonra her doktor madde bağımlılarının taleplerini
yerine getirip uyuşturucu tedarikine aracı mı olsunlar istiyorsunuz?” diye
itirazlarımızı bildirdik.

Hangi
saikler etkili olduğunu bilmiyorum ama İl Sağlık Müdürünü ikna ettik. Orada
talimat verdi, eşimin geçici görevlendirme kararını iptal etti.

****

İktidar
böyle olumsuz örnekler üzerinden eleştirilince, destekçileri “eskiden de
vardı”
demeyi severler. Evet geçmişte de böyle kötü örnekler vardı.

Ama Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) gibi yargının en
tepesindeki saygın bir kurumun, bir siyasi parti ilçe başkanının etkisiyle, sürgün
kararı
verdiğine benzeyen bir olay hatırlamıyorum.

Demek
ki yıllar geçtikçe iyileşme sağlayacağımız yerde devlet kurumlarının artan bir
hızda çürütüldüğü gerçeği ile karşı karşıyayız.

Yeni Öğretim Yılı Başlarken Sorunlar El Yakıyor

0

Cumhuriyet’in ilanından bu yana
gerçekleştirilen 100. Eğitim ve öğretim yılı, sorunlarla başladı.
Milli
Eğitim Bakanlığı istatistiklerine göre yeni öğretim yılında; okul öncesi
eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde 19 milyon 200 bin öğrenci örgün
eğitim alacak. Örgün eğitim kapsamındaki okullarda 1 milyon 200 bin öğretmen
görev yapacak.

 

            Yeni
öğretim yılının en önemli sorunu, öğretmen ihtiyacının karşılanamaması. Milli
Eğitim Bakanlığı verilerine göre okullarımızda 138 bin öğretmen açığı var. 1
Eylül’de atanan sözleşmeli öğretmen sayısı 20 bin. Onların da ancak güvenlik
soruşturması tamamlanan 7 bini göreve başlayabilecek. 700 bin öğretmen hâlâ
atanmayı bekliyor. 

 

            Öğretmenler
arasında “Kadrolu öğretmen, Sözleşmeli Öğretmen ve Ders ücretli öğretmen” gibi
ayırımlar varken, şimdi de yeni kabul edilen Öğretmen Meslek Kanunu gereği
Kasım 2022’de yapılacak Kariyer Basamakları Sınavıyla öğretmenler arasında
“Aday öğretmen, Öğretmen, Uzman Öğretmen, Başöğretmen” adı altında yeni bir
ayırım meydana gelecek. Bu sınavı kazanamayan öğretmenler arasında bir
huzursuzluk oluşacak. Hâlbuki, bir ülkenin eğitim kalitesi, öğretmen kadrosunun
kalitesi kadardır. Onun için öğretmenlerin ekonomik ve sosyal sorunlarının
çözümlenmesi ve böylece huzur içinde çalışmaları sağlanmalıdır. Öğretmenler,
sınavlara göre değil, meslek yaşamında gösterdiği performansa ve başarılarına
göre değerlendirilerek ödüllendirilmeli.

 

            Eğitimin bir başka sorunu okul ve
derslik yetersizliği. Son dört-beş yılda fazla okul yapılmadı. Bu yüzden büyük
şehirlerde bir çok okulda ikili öğretim yapılıyor ve özellikle ilköğretimde
60-70 kişilik sınıflarda ders yapılıyor.

Valiliklerin okul inşaatı ihaleleri de “Şirketlerin teklif vermediği ve ihaleye
katılmadığı” gerekçesiyle birer birer iptal ediliyor. Bazı belediyeler de
Maliye’ye olan vergi borçlarını sildirmek için imar planlarında okul yapımı
için ayrılan arsaları Hazine’ye devrediyorlar. Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’in Mayıs
2022’de “Önümüzdeki öğretim yılında köy okulları açılacak” demesine rağmen köy
okullarının çoğu açılamadı. Ancak bin kadar köy okulu açılmış. Demk ki, bu
öğretim yılında da köy çocuklarının taşımalı eğitim zulmü devam edecek.  

            Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılmasına rağmen hem
ortaokulda hem de lisede okullaşma oranı hala yüzde 90’ın altında. İmam hatip
okullarının hem ortaokulda hem lisede sayılarının artmasına rağmen, öğrenci
sayısı her iki kademede de azaldı. Ayrıca ilkokullardaki okullaşma oranları da
gerilemeye devam ediyor.

            4+4+4 sisteminin eğitimde uygulanmaya başlandığı
2012-2013 öğretim yılından sonra açık öğretimdeki  öğrenci sayısı hızla arttı. Öğrencileri
okulda tutması gereken MEB, hiçbir tedbir almayarak açık öğretime geçişi teşvik
etti. Yeterli okul ve derslik yapılmadığı
için, maddi durumu iyi olan aileler çocuklarını özel okula gönderirken, öğrencilerin
önemli bir kısmı açık öğretime kaçıyor. Şu anda 1 milyon 800 bin ilkokul,
ortaokul ve lise öğrencisi açık öğretimde okuyor.

            Okulların önemli
bir sorunu da personel yetersizliği. Bakanlık, okulların memur, hizmetli,
güvenlik görevlisi, pansiyonlu okullarda aşçı, bulaşıkçı, garson gibi personel
ihtiyacını büyük ölçüde karşılamadığı için, bunların maaşları ve sigortalarını
karşılamak üzere okullar velilerden para toplamak zorunda kalıyorlar. Bu defa
okul yönetimleri velilerle karşı karşıya geliyor, soruşturma geçiriyorlar.  

            Öğrencilerin barınma sorunu, bu öğretim yılında da devam
ediyor. Bu sorun hem ortaöğretimde hem de yükseköğretimde yaşanıyor.
Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlı liselerin sadece 3,04’te birinde pansiyon
bulunuyor. Okul pansiyonların bir kısmı uzun süredir onarımda, açık olanların
çoğu da ihtiyacı tam karşılamıyor. Yükseköğretimde ise 3 milyon 800 bin öğrenci
örgün öğretim yaparken, 4 milyon 500 bini de açık öğretim yapıyor. Kredi
Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarının kapasitesi 760 bin. Geçen yılki sayıya göre
bile 4,4 örgün eğitim öğrencisinden sadece biri yurtlarda barınabilecek. Bu
sayı büyük kentlerde çok daha fazla. Örneğin İstanbul’da geçen yıl önlisans ve
lisans okuyan öğrenci sayısı tam 700 bindi, yurtların kapasitesi ise sadece 30
bin. 22,8 öğrenciden sadece biri KYK yurtlarında barınabilecek. İzmir’de 8,6
öğrenciden birine, Ankara’da ise 8,1 öğrenciden birine yurt düşüyor. Özel
yurtlarda ise aylık ücretler 4 ile 6 bin lira arasında değişiyor.

            Şimdi
de gelelim velilerin karşı karşıya bulunduğu sorunlara. İlk sorun öğrencilerin
kırtasiye ve kıyafet masrafları.

Öğrencilerin temel ihtiyacı olan kalem, defter, silgi gibi kırtasiye ürünlerine
yapılacak harcamalar bin lira ile 2 bin lira arasında değişiyor. Geçen yıl
50-70 lira olan test kitapları, bu yıl 200 liranın üzerinde. Okul kıyafeti,
pantolon, gömlek, ayakkabı, eşofman takımı, spor ayakkabı gibi ihtiyaçların
fiyatları bin 400 lira ile 3 bin lira arasında değişiyor. Benzin ve motorin fiyatlarındaki fahiş artışlar, okul servis
ücretlerini de etkiledi. Örneğin İstanbul’da servis ücretlerine yüzde 19,21 oranında zam yapıldı. En kısa
mesafe olan 0-1 kilometre 660 lira,
en uzak mesafe olan 23-25
kilometre ise 1585 lira oldu. Diğer illerde servis ücretleri bunlara yakın. Bu
masraflar bir öğrenci için geçerli. Allah birden fazla çocuğu olanlara yardım
etsin.

            Görüldüğü gibi yeni öğretim yılı hem
eğitim yöneticilerimiz hem öğretmenlerimiz hem öğrencilerimiz hem de
velilerimiz için sorunlarla başladı.
Milli Eğitim Bakanlığı, KYK ve YÖK, bu sorunlardan kendi paylarına düşen
sorunları masaya yatırarak en kısa zamanda çözmelidir. Ancak bu sayede geleceğe
güvenle bakabiliriz

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (1)

0

“Bu
Makale Rusça ve Birçok Dilden Türkçe’ye Yaptığı Tercümelerle

Türk
Tarihi ile Türkoloji Sahalarına Büyük Katkılar Sağlayan

D.
AHSEN BATUR’UN AZİZ HATIRASINA

İthaf
Edilmiştir”

ÖZET

Kuzey Kafkasya hakkında çalışmalar yapan
Rus veya Rus olmayan uluslardan bilim insanlarının Rusça yazılmış eserlerinde
Türk araştırmacılar için çok kıymetli bilgiler bulunmaktadır. Doğu Avrupa,
Kuzey Kafkasya/Kafkasya, Türkistan, Sibirya coğrafyasında yapılan araştırmalar
Kimmer, İskit, Sarmat, Alan, Hun vd. Türk kavimlerinin arkeolojik bulgularını
gün yüzüne çıkarmaktadır. Günümüzde Kimmer, İskit, Sarmat, Alan, Hun vd. Bozkır
kavimlerinin Türklükleri uygarlık tarihi içinde hak ettiği yeri almaktadır. Kuzey
Kafkasya tarihine baktığımızda bu kavimlerin beşeri coğrafya ve Kafkasya
kültürünü nasıl oluşturduğu yeni verilerle her geçen gün daha iyi
anlaşılmaktadır. Bazı Rusça kaynaklarda görülen tarihî Türk halklarını ve
uygarlıklarını farklı kavimlere bağlama düşüncesi de zamanla kaybolmaktadır.
Çünkü gerek arkeolojik gerekse diğer alanlarda on binlerce çalışmanın
yapıldığını gördüğümüz Rusça kaynaklar aksi bir düşüncenin gelişemeyeceğini
göstermektedir. Bilimsel çalışmalar er veya geç hakikati ortaya koymak zorunluluğu
taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı Kuzey Kafkasya’nın diğer Türk coğrafyaları
ile arkeolojik araştırmalar ağırlıklı olmak üzere ilişkililerinin ortaya
konmasını sağlamak ve bunun uygarlık tarihi açısından önemini vurgulamaktır.

Anahtar Kelimeler: Kuzey Kafkasya, Turan
coğrafyası, Arkeoloji, Türk Uygarlığı

 

SUMMARY

IN TURAN GEOGRAPHY ACCORDING TO RUSSIAN SOURCES

NORTH CAUCASIA

There is very valuable information for
Turkish researchers in the Russian texts of scientists from Russian or
non-Russian nations working on the North Caucasus. These studies were in
Eastern Europe, North Caucasus/Caucasia, Turkestan, Siberia, Cimmerian,
Scythian, Sarmat, Alan, Hun, et al. It brings to light the archaeological
findings of Turkish tribes. Today, Cimmerian, Scythian, Sarmatian, Alan, Hun et
al the Turkishness of the steppe tribes take the place it deserves in the
history of civilization. When we look at the history of the North Caucasus, it
is better understood with new data how these tribes created human geography and
Caucasian culture. The idea of ​​connecting historical Turkic peoples and
civilizations to different tribes seen in some Russian sources also disappears
over time. Because the Russian sources, which we see that tens of thousands of
studies have been carried out in both archaeological and other fields, show
that a contrary thought cannot develop. Scientific studies have to reveal the
truth sooner or later. The aim of this study is to reveal the relations of the
North Caucasus with other Turkish geographies, mainly by archaeological
research, and to emphasize its importance in terms of the history of
civilization.

Keywords: North Caucasus, Turan geography,
Archeology, Turkish Civilization

 

РЕЗЮМЕ

В ГЕОГРАФИИ ТУРАНА ПО РОССИЙСКИМ ИСТОЧНИКАМ

СЕВЕРНЫЙ КАВКАЗ

Очень ценная информация для турецких
исследователей содержится в русских текстах ученых из русских и нерусских
народов, работающих на Северном Кавказе. Эти исследования проводились в
Восточной Европе, Северном Кавказе, Туркестане, Сибири, Киммерийцах, Скифах,
Сарматах, Аланах, Гуннах и др. Это проливает свет на археологические находки
тюркских племен. Сегодня киммерийское, скифское, сарматское, аланское, гуннское
и др. тюркство степных племен занимает достойное место в истории цивилизации.
Когда мы смотрим на историю Северного Кавказа, то с новыми данными лучше
понимаем, как эти племена создавали человеческую географию и кавказскую
культуру. Идея соединения исторических тюркских народов и цивилизаций с разными
племенами, встречающаяся в некоторых русских источниках, также со временем
исчезает. Потому что русские источники, в которых мы видим, что проведены
десятки тысяч исследований как в археологической, так и в других областях,
показывают, что противоположное мышление развиваться не может. Научные исследования
рано или поздно должны раскрыть правду. Целью данного исследования является
выявление связей Северного Кавказа с другими тюркскими географиями, главным
образом посредством археологических исследований, и подчеркивание его значения
с точки зрения истории цивилизации.

Ключевые слова: Северный Кавказ,
туранская география, археология, тюркская цивилизация.

 

 

GİRİŞ

İsa’nın Doğumundan Önce (D.Ö)[2]. 2000
yıllarından itibaren Doğu Avrupa, Balkanlar, Karadeniz’in Kuzeyi ve Güneyi,
Kuzey Kafkasya, Anadolu, Ön-Asya, Asya ve Sibirya coğrafyası Türk kavimlerinin
uygarlıklar oluşturduğu alanlardır. Sümer Uygarlığından itibaren ele alınırsa
bu tarih daha da eskilere kadar götürülmektedir. Hatta Erken Türk uygarlıkları
incelendiğinde ise Avrupa’nın ilk sakinlerinin Turanî Halklar olduğu
görülmektedir. Bununla birlikte bu çalışmada daha yakın bir tarih olarak
Kimmer, İskit, Sarmat vb. Türk Kavimlerinin Kuzey Kafkasya ile bağlantılı olmak
üzere bu geniş coğrafyada Rusça kaynaklardaki arkeolojik çalışmalara Türk araştırmacıların
dikkati çekilecektir. Bu çalışmada üç Rus akademisyenine ait İngilizce makalede
değerlendirilmiştir. Bunlar Nikolay Anatolievich Bokovenko’nun İklim
Bağlamında Avrasya Bozkırının İlk Göçebelerinin Göçleri “Migrations of Early
Nomads of the Eurasian Steppe in a Context of Climatic Changes”,
Sergey
Minyaev’in Hsiung nu Sanatında “Geometrik Stilin” Kökenleri “The Origins of
the “Geometric Style” in Hsiung nu Art”
ve Askold I. Ivantchik’in İskit’ten
Sibirya’ya Kadim Uygarlıklar, Arkaik Atina Grek Vazolarında ‘İskit’ Okçuları,

“Scythian Archers on Archaic Attic Vases”başlıklı araştırmalarıdır.

 Rusya ve şu an ona bağlı Türk
Yurtlarında yapılan arkeolojik çalışmalar çok değerli bulguları ortaya
çıkarmaktadır. Bilim insanları eğer ideolojik bir bakışla bu buluntuları
değerlendirmiyorsa yorumları da dâhil aydınlatıcı bilgiler olmaktadır. Eğer
okuyucu ideolojik yorumları gördüğü anda bunun değerlendirmesini
karşılaştırmalı kaynaklarla ve şahsi birikimle yorumlamak zorundadır. Çünkü
binlerce yıl Kuzey Kafkasya kültürüne ve uygarlığına katkıda bulunmuş antik
dönem Türk kavimleri ile İsa’nın doğumundan sonra bu kavimlerin ardıllarını
sürekli istilacı ve işgalci olarak yorumlamak okuyucular ve genç nesiller
üzerinde tarihî şartlandırmalara sebep olmaktadır. Binlerce yıl iskân olmuş ve
o coğrafyaya damgasını vurmuş Turanî halkların ancak yerliliklerinden
bahsedilebilir. Diğer taraftan ideolojik Rus bakışı ile bilimsel Rus bakışını
ayırmak gerekmektedir. İdeolojik Rus bakışı söz Rusların Kuzey Kafkasya’ya
yerleşmelerine gelince hiç istila, işgal ve sömürgeleştirmeden bahsedilmemekte Ruslar
adeta uygarlık getirmiş bir halk olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu da eserlerin
zaman zaman ilmî hüviyetine eksiklik getirmektedir. Buna rağmen arkeolojik
bulgular ham olarak değerlendirdiğinde çok önemli ipuçları vermektir. Bu
ipuçlarını değerlendirmekte Türk arkeologlar, tarihçiler, halkiyatçılara ve
dilciler gibi sosyal bilimler



[1]
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi
Müdürü

[2] Bu
çalışmada Hz. İsa (AS)’nın doğumunu ifade etmek üzere “Milat” yerine “Doğum”
kelimesi kullanılacaktır. Hatırlattığı için Turgay Tüfekçioğlu’na teşekkür ederim.

Devam edecek

Çin Kaynaklarına Göre SHİH–WEİ Kabileleri Üzerine Bir Etüd Denemesi

0

Prof. Dr. Türükoğlu[1] Gök Alp, târih sahnesine çıktığı
dönemden başlamak üzere kronolojik olarak Türkleri anlatıyor. Türk târihçilerden;
*Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre
İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Târihi
, *Toğrıl
Bey’in Adı Hakkında ve Selçukluların Gelişi ile Orta Doğu’da Silahlarda Görülen
Yenilikler
, *Türk Kültürünün Gelişme
Çağları
, *Türk Mitolojisi (Kaynaklar
ve Açıklamaları İle Destanlar)
, *Türk
Kültür Târihine Giriş
(5 cilt) *Büyük
Hun İmparatorluğu Târihi
(2 cilt), *Türk
Devlet Felsefesi
, *Türklerde Devlet
Anlayışı
gibi eserlerin yazarı Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in (1923-1989) başlattığı
çalışmaları devam ettiren ve yarım kalan eserlerini tamamlamayı düşünerek yola
çıkmıştır. 

Beş ayrı kitap
hâlinde tamamlanması plânlanan serinin Çin
Kaynaklarına Göre Shih–Wei Kabileleri Üzerine Bir Etüd Denemesi
isimli birinci kitap, 13,5 X 21
santim ölçülerinde, 136 sayfadır. Müellif ‘Önsöz’ünde; ilk Türkler hakkında
Profesör Dr. Bahaeddin Ögel ve yabancı ilim adamlarından Sinolog / Çin târihi
uzmanı Alman asıllı Prof. Dr. Wolfram Eberhard (1909-1989)’dan başka ilmî
incelemeler yapan bulunmadığını bu durumun millî târihimiz ve Türklüğümüz
hesabına üzücü bir durum olduğunu belirtiyor.

Giriş’ bölümünde Türükoğlu, ‘Çingiz’ olarak andığı Cengiz Han’dan
önce Moğolların küçük ve ehemmiyetsiz bir kabile olduğunu yazıyor. Cengiz Han,
aynı ırka, aynı dile ve aynı kültüre mensup olan kabilelerin hepsini Moğol adı
altında toplamıştır. Bitişik arazide ise Türk kabileleri yaşıyordu. Irk
bakımından birbirinden tamamıyla ayrı olan bu iki âlem arasında sıkı temaslar
vardır. Zaman zaman Türkler Moğol âleminin içine doğru girmişler ve bâzen de
Moğollar Altaylara doğru uzanmışlardır. Bu temas ve münâsebetler daha ziyâde
Büyük Asya Hunları çağından itibaren önem kazanmıştır. Büyük Asya Hunları
döneminde Türkler, hâkim millet sıfatı ile Moğol dünyâsının içine girdikleri
gibi devlet idâresine katılmalarının tabîi bir neticesi olarak Moğollar da
batıya, Türk âleminin içine sızmaya başlamışlardır. Bu münâsebetler sebebiyle
Türkleşen Moğollar olduğu gibi, Moğollaşan Türkler de olmuştur. Diğer
târihçilerin belirttiğine göre; Moğollar kültür açısından Türklere nazaran
hayli geride idi. Nitekim bu sebeple; Cengiz Han İmparatorluğunun devamı ve
kolları olan Altun Orda İmparatorluğu, Çağatay Hanlığı, İlhanlılar,
Celâyirliler, Kazak Hanlığı ve Nogaylar, zamanla Türk kültürünü benimsemişler
ve İslâmiyet’i kabul etmişler Moğolluk ile bağları kalmamıştır.

Aynı bölümün
devamında Çingiz’den önceki Moğolların Proto-Moğollar (Ön Moğollar) olduğu, Ön
Moğolların ekseriyetini de Shih-Wei kabilelerinden oluştuğu belirtiliyor ve
yaşadıkları bölge, giyim-kuşamları, evleri hakkında bilgiler veriliyor: Herkes
samur tutar, fok balıklarından tarak yaparlar, balık derisini elbise olarak
giyerler. Kız ve erkeklerin evlenmeleri usullere, kaidelere bağlıdır. Önce iki
âile arasında söz kesilir. Çeyiz olarak sığır ve at verirler. Kadın, çocuk
doğuruncaya kadar âilesi yanında kalır. Kocası ölen bir kadın ikinci bir
evlilik yapamaz. Kış mevsiminde at boyu kar yağar. Bu mevsimde hepsi dağlara
gidip toprak mağaralarda sığır ve diğer hayvanlarla bir arada otururlar. Her
tarafta buz vardır. Pek çok geyik avlanır.  

Sonraki
sayfalarda daha geniş şekilde, başta  Shih-Wevi’ler olmak üzere diğer kabileler ve
yaşayışları hakkında bilgiler var.  

Göktürk
Devleti’nin Kuruluşundan Çingiz’in Zuhuruna Kadar Altaylarda ve
İç Moğolistan’da Kabileler

Prof. Dr. Türükoğlu Gök Alp, 5 kitaptan oluşacak
serinin ikinci kitabında, Altaylar ve iç Moğolistan’da yaşayan kabileler
hakkında belgelere dayalı bilgiler veriyor. Birincisiyle aynı ölçülerdeki eser
143 sayfadır.

Önsöz’de;
Türklerle Moğolların sık sık birbirlerinin yaşadığı bölgenin içlerine seferler
düzenlemeleri sebebiyle ırk bakımından birbirlerinden tamamıyla ayrı olmalarına
rağmen, kültür ve dil bakımından akraba olan bu iki âlem arasındaki
münâsebetlerin tam olarak incelenmediği belirtiliyor.

Prof. Gök Alp, incelemelerine Sha-T’o’lar ile
başlıyor. Sha-T’o’lar dokuzuncu yüzyılın sonlarından onuncu yüzyıla kadar Kuzey
Çin siyâsetini büyük ölçüde etkileyen bir Türk kabilesidir. Beş Hanedan ve On
Krallık döneminde beş hanedandan üçü, Hou Tang, Hou Jin ve Hou Han’ı ve on
krallıktan biri olan Kuzey Han’ı kurdukları belirtiliyor.  Sha-T’o Türklerinin kurduğu kısa ömürlü
krallıkların yurtları Çinlerin Tang Hânedânı tarafından fethedilince kabile
eriyip kayboldu.

Kitapta yer
alan bilgilere ait belgeler titiz bir şekilde ve hayli teferruatlı bir şekilde
inceleniyor.

Müellif, Tatarları
4 bölümde inceliyor: 1-Alaşan Tatarları, 2-Orkun ve Kuzey Tatarları, 3-‘Ak Tatarlar’ olarak da anılan Yin-shan
Tatarları veya Öngütler, 4-Kara Tatarlar. Dikkat çeken ve az bilinen bir husus,
Tatarların bir bölümünün güçlü bir devlet kurduğu bilgisidir. Çin ile
anlaşmalar imzalamışlar, isyanlar düzenlemişler, Çinlileri hayli
uğraştırmışlardır.

Alaşan Tatar
Devleti 981 yılında Tsu-p’u’lar tarafından istilâ edilmiştir.

Orkun ve Kuzey
Tatarları, 907 yılında kurulan ve 1125’te yıkılan Kuzey Liao Devleti 1119
yılına kadar Orkun Tatarlarının isyanları ile meşgul olmuştu. 

Satır
aralarında, ‘Ak Tatarların, Cengiz Han
dönemindeki nesillerinin Türklükleri hakkında bir tereddüt bulunmaması gerekir

cümlesi dikkat çekmektedir. Bu cümle, Tatarların ayrı bir millet veya ırk
olduğu iddialarını hükümsüz kılmaktadır. Kara Tatarlar ise Moğollarla çok fazla
içli-dışlı olmaları sebebiyle farklı bir grup olduğu belirtiliyor. Dikkat çeken
bir cümle daha vardır. ‘1162 yılında
Moğollar, Tatarlara taarruz edecek kadar güçlenmiştir
.’ Bir başka cümleden
Timuçin idâresindeki Moğolların Tatarlar
için büyük tehlike teşkil etmeye başladıklarını
’ öğreniyoruz.

Ak Tatarlar
(yin-Shan Tatarları Sarı Nehrin teşkil ettiği büyük dirseğin kuzeyinde
yerleşmişlerdi. Bunlar, Moğollar tarafından ‘Çağan Tatar’ olarak anılmıştır.  

Kara Tatarlar
Moğollarla çok sıkı temas hâlinde olmuşlardır. Orta Asya’nın hangi kesiminde
yaşadıkları kesin olarak tespit edilememiştir. Müellifin tahminen belirlediği
yer, Kerulen veya Onon Irmağı kenarıdır. Kara Tatarların medenî seviye
itibariyle Alaşan, Orkun ve Ak Tatarlardan çok daha gerilerde olduğu tespit
edilmiştir. Bu sebeple kabile hayatından devlet hayatına geçebilmiş olmaları
ihtimali zayıftır.

1202 yılına
ait 12 numaralı belgede, Timuçin’in 4 gurup hâlindeki Tatarları ortadan
kaldırdığı kayıtlıdır. Ancak belgede imha ameliyesinin kısmî veya toptan
olduğuna dâir bilgi yoktır. Müellifin tahminine göre büyük kısmı imha
edilmiştir.

Eserde sözü
edilen Tatarlar ile günümüzde Kırım’da, Tataristan’da, Başkurdistan’da ve
kısmen Çuvaşistan’da yaşamakta olan Tatarlarla bağlantısı hakkında da bilgi
verilmemiştir.

Sınırlandırılmış
Türk Târihi

Prof. Dr. Türükoğlu Gök Alp, telif ettiği 5
kitaplık serinin üçüncüsünün adı hakkında şu bilgiyi veriyor:

Bizde yaygın bir
kanaat vardır: Türk târihi zaman, yer ve devlet sayısı yönlerinden sınırlı
değildir. Bu sınırlı yâni mazbut olmayış onun başlıca özelliğini teşkil eder.
İşte bu yaygın kanaatten dolayıdır ki, Türk’ün târihi ölümsüzlüğe doğru
uzandığı gibi onun Asya, Avrupa ve Afrika’da birçok yurdu vardır ve kurduğu
devletlerin sayısı da 104’ü bulmaktadır!

Halbuki, umûmi bir
kaide olarak denilebilir ki, devlet kurmayı başarmış her milletin târihte
yalnız bir devleti olmuştur ve bu devlet zaman, yer ve sayı bakımından
sınırlıdır yâni mazbuttur. Esâsen, bilindiği üzere, devletin en büyük vasfı
devamlılıktır.

Bizim bu umûmi kaide
dışına çıkışımız târihimizin özelliğinden değil devletin mâhiyeti ve vasfı
üzerinde ya hiç veya gerektiği şekilde durmamamızdan ileri gelmektedir.
Bilindiği üzere, en büyük siyâsî teşkilât olan devlet sosyolojik, hukûki ve
târihî bir varlıktır. Bizde, şimdiye kadar, devletin bu sosyolojik ve târihi
varlığı üzerinde kısmen durulmuş ve fakat onun hukûki varlığı üzerinde hiç
durulmamıştır. İşte devlet hukûki yönden ele alınmadığı yani devletin târifi
yapılmadığı içindir ki târihte şu veya bu yerde görülen her Türk iktidarına
devlet gözü ile bakılmış ve böylece devletlerimizin sayısı 104’e kadar
çıkarılmıştır! Halbuki devletin hukûki mâhiyeti göz önünde bulundurulacak
olursa Türk’ün de umûmi kaideye uyarak târihinin akışı içinde bir tek devlet
kurduğu, ancak İran’ın tam olarak Türkleştirilememiş olması dolayısıyla bu tek
devletin iki devlet görüntüsü aldığı tespit olunacaktır. Gerçi, Çingizoğulları
ve Aksak Temir zamanında devletimiz, hukuk yönünden tek devlet olmuşsa da
aradaki İran engeli sebebiyle bu durum geçici bir zaman devam etmiş, süreklilik
kazanamamıştır. Bunun dışında kalan Türk iktidarlar ise içinde bulundukları
târihlerin malıdır.

Müellif; ‘Devletin Mâhiyeti ve Özelliği’, ‘Devletin Unsurları’: A-Ahali, B-Ülke, C-İktidar’
Kavramları hakkında bilgi verdikten sonra, târih sahnesine çıkmış Türk
devletlerini; Tumanoğulları, Hsien-pi’ler, Aparlar (umûmi kabul görmüş ismi ile
Avarlar), Ötüken Kökbörüoğulları, Basmıl Kağanlığı, Uygur Kağanlığı, Kırgız
Kağanlığı, Kara-Ordu Kökbörüler (Karahanlılar), Yeh-lü Ta-shih Oğulları
(Kara-Kitaylar), Karalılar (Keraitler), Sekizoğuzlar (Naymanlar),
Anuşteginoğulları (4. Harzemşahlar) ve Çingizoğulları şeklindeki
isimlendirmelerle tasnif ediyor  sülâlelerin her biri hakkında tatmin edici
bilgiler veriyıor. Hemen akabinde devletin unsurları meyânında İstiklal
kavramını yorumluyor. Görüldüğü gibi hepsi Türk, Moğol veya Türk-Moğol karışımı
hânedânlardır. Osmanlı, Orta Asya’da olmadığı için haklı olarak 13 hânedâna dâhil
edilmemiştir. 

‘İstiklâl’
başlığı altında, Türklerle Moğolların aynı ırktan olup olmadıkları, Çingiz’in
de Türk olup olmadığı meselesi, çok geniş bir şekilde ele alınıyor. (s:
413-428)

Netice:
Moğollar Türk ırkından değildir. Ancak Türk kültürünü benimsemişlerdir. O
kadar. Irkî özelliklerini korudular. Davranışları, insan sevgisi, adâlet
anlayışı, düşünce sistemleri Türklerden farklıdır. Dil ve kültür birliği
yoktur. (Belirtilmemiş olmakla birlikte, inanç birliği de yoktur.)

Çingiz de Türk
değildir. Onun Moğolca  ve Türkçe
bildiğini iddia edenlere karşı Türükoğlu Gök Alp, aksi görüşte olduğunu, yalnız
Moğolca bildiğini, Türkçe biliyorsa da, Türklere hükmedebilmek için öğrenmek
mecburiyetinde kaldığını, bunun siyâsî bir davranış olduğunu deliller ileri
sürerek ortaya koyuyor (s: 434-440)

Sayın Gök Alp,
Aksak Temur Bek’in de Türklüğü ve Moğolluğu hakkında bu gün bile tam bir görüş
birliği olmadığını ispat etmeye çalışıyor. (s: 447-450) Doğu Türkistan ve Altın
Orda Hanlığı’nın hükümdârı Toktamış Han hakkında yazdıkları ise genel kabul
görmüş bilgilerle mutabıktır.

Eserin son
sayfalarında 10 adet harita bulunuyor.

Kaynaklara
Göre Orta Asya’nın Önemli Ticârî Ve Askerî Yolları

Prof. Dr.
Türükoğlu Gökalp 5 ciltlik eserinin 4. Kitabının ‘Önsöz’ünde; ‘Orta Asya’da kurulmuş bulunan sülâleler,
komşuları ile çok geniş ticârî ve askerî faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu faaliyetlerde
özellik gösteren yön, Çin’den başlayıp Akdeniz kıyılarında son bulan kervan
yollarının, Orta Asya’dan geçen kısmının ele geçirmeye veya bu yolları kendi
denetimi altında bulundurma hususunda Orta Asya’da hâkimiyet kuran sülâleler
ile Çin ve Tibetliler arasında uzun zaman çetin çatışmalar olmasıdır
.’
Diyor.

Güçlü devlet
olabilmek için günümüzde de ticârî ve askerî faaliyetler için yollar birinci
derecede öneme sâhip milletlerarası unsurlardır. Osmanlı Cihan Devleti de bu
hususa çok önem vermekte idi. Osmanlı Devleti gerek karada gerekse denizde
ticârî yolları kendi hâkimiyeti altına almak için savaşmış, başarılı olmuş ve
622 yıllık ömrü içinde, 300 yıl boyunca dünyanın en güçlü devleti olmuştur.

Eserin ‘Giriş’
başlıklı bölümünde ‘Yol’ kavramı
üzerinde duruluyor. Yolun büyük önemi bütün teferruatı ile okuyucuya sunuluyor.
İkinci bölümün konusu; Çin’den batı Türk iline giden yollardır. Bilgiler,
haritalar desteğinde sunuluyor. Bu yollarda; 632, 640, 642, 651, 655, 660, 669
yıllarında yaşanan olaylarla başlayan detay bilgiler, 983 yılına kadar
haritalar üzerinde yapılan açıklamalarla devam ediyor. Batı Türkilindeki yollar
üzerinde bulunan konaklama yerleri arasındaki mesâfeler, fersat birimiyle
tespit ediliyor.

3. bölümde
Orta Asya’nın kuzey kısmı yolları yer alıyor. Bu yollarda yaşanan önemli
olaylar, yıllar itibariyle 28 adet harita okuyucuya rehberlik ediyor. 4.
bölümde ‘Orta Asya’ın orta ve Batı
kısmını, Kuzey kısmına bağlayan yollar
’ başlığı altındadır ve 187-192
sayfalar arasında yer alıyor.

Özetlemek
gerekirse Türükooğlu Gök Alp 1972 yılında kaleme aldığı bu eserinde; Türk
Kağanlığı’nın kurulduğu 552 yılından Samanoğulları’nın ortadan kaldırıldığı 999
yılına kadar olan dört buçuk asırlık zaman dilimini inceliyor. Bu zaman
zarfında Orta Asya’nın önemli ticârî ve askerî yolları hakkında okuyucuyu
bilgilendiriyor. Kitapta yer alan bilgiler, târihçiler kadar günümüz devlet
adamlarını da ilgilendirmektedir.

13,5 X 21
santim ölçülerinde 216 sayfalık eser, yazara ait diğer eserleri gibi vefatından
21 yıl sonra ilk defa 2022 yılında yayınlandı.

Prof. Dr.
Türükoğlu Gök Alp’in, 5 kitaptan oluşan serinin sonuncusunda 1972-1983 yılları
arasında kaleme aldığı makalelerden seçtiği 17’si yer alıyor. Her birinde ilgi
çekici bilgiler bulunan makalelerin başlıkları: *Bilge Tonyukuk’un Deniz
Seferi. *Türk Kıyımı. *Kürşad Olayı. *Türk Târihi Yeni Baştan Yazılmalıdır.
*Türk Târihinin Meseleleri. *Türk Târihine Bir Bütün Olarak Bakılmalı. *Türk
Kültürü Dergisi Makaleleri. (9 makale) *Çincede ‘Tucüeh’ Kelimesi Türkçede ‘Türk’
değil. ‘Türük’ Demektir.

 

 

Prof. Dr. TÜRÜKOĞLU GÖK ALP:

27 Temmuz 1922 târihinde
Denizli’nin Acıpayam ilçesinde dünyâya geldi. Doğduğu yerde ilk ve ortaokulu
parlak derecelerle tamamladı. 1940-1941 ders yılında Denizli Lisesi’ni 120
üzerinden 118 puan alarak birincilikle bitirdi. 1941 yılında Siyasal Bilgiler
Okulu’nun (daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) yazılı
imtihanını kazanıp bu okula girdi. Yatılı olarak okuduğu bu okuldan 1945
yılında mezuniyetinin ardından Mâliye Bakanlığı’nda çalışmaya başladı.
Bakanlıktaki 17 yıllık görevinin ardından 1 Mart 1962 günü Ankara Üniversitesi,
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde uzman kadrosuna tâyin edildi. Kısa süren bu
memuriyetinin ardından Yurtlar ve Krediler Kurumu’nda 2 yıl, Sanayi Bakanlığı’nda
bir yıldan az ve Millî İstihbarat Teşkilatı’nda 2 yıl görev yaptı.

Türükoğlu Gök Alp, 27
Mayıs 1960 darbesinden sonra memurların üniversitede okumalarına yasak getiren
4007 sayılı kanun yürürlükten kaldırılınca derhal Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin
târih bölümüne kaydoldu. Eğitiminin ikinci yılında lisans öğrenciliğini bırakıp
doğrudan doktora öğrencisi oldu. 16 Haziran 1966’da 44 yaşında Orta Asya Târihi
alanında pekiyi derece ile doktor unvanı aldı. Doktora danışmanı Prof. Dr.
Bahaeddin Ögel idi. 4 Aralık 1967’de Atatürk Üniversitesi, Tarih Bölümü’ne Türk
Târihi alanında Öğretim Görevlisi Doktor olarak göreve başladı. Aynı
üniversitede 1969’da Doçent ve 1978’de Profesör kadrosuna tâyin edildi. 1979
yılının sonlarında üniversitedeki görevinden ayrıldı. ‘Cevdet Gökalp’ olan adını mahkeme kararıyla ‘Türükoğlu Gök Alp’ olarak değiştirdi.

29 Mayıs 2001 günü
Ankara’da vefat etti. Üretken bir târihçi olan ve hayli ilerlemiş yaşında Çince
öğrenen Prof. Gök Alp ayrıca Fransızca, İngilizce ve orta seviyede Almanca
bilirdi.

Prof. Dr. Gök Alp’in, ‘Kaynaklara Göre Orta Asya’nın Ticârî ve
Askerî Yolları
’ (1973), ‘Başımıza
Gelenler
’ (2001) isimli kitapları yayınlanmıştır.

İlk sayısı Ocak
1991’de ve son sayısı 1993’de basılan ve 8 sayı yayınlanan ‘Türük Budun’ dergisini çıkardı. Türk
Kültürü, Millî Kültür, Töre, Türkistan gibi dergilerde Türk târihi üzerine çok
sayıda makale yazdı.

 

 

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129
86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 



[1]Günümüzde
Türk’ olarak yazılıp okunan kelime
ilk defa Ön Asya çivi yazılı metinlerinde ‘Turukki’ şeklinde tespit
edilmiştir.  Kelime Orkun Kitâbelerinde ‘Türük’ olarak görülmektedir. Kitâbelerde
kelime;  iki temel mânâda kullanılmıştır.
Türk; güçlü, kudretli anlamına gelirken türük kelimesi kalabalık ve millet mânâsında
kullanılmıştır.  Macarlar ise Türkleri ‘Török’ kelimesiyle ifâde etmişlerdir. 

9 Eylül kutlu olsun- kutlayacağız!

Bugün 9 Eylül. Doğup büyüdüğüm şehrin tam 100 yıl önce kurtuluş günü. Hani kutlamayacakmışız ya! İşte o İzmir ve o İzmir’in kurtuluş günü.

Ordu “Akdeniz”e doğru “Şu kopan fırtına Türk Ordusudur ya Rabbi!” dedirten hızla ilerlemektedir ama o hız bile vahşeti, jenosidin âlâsını önlemekte yetersizdir.

Aşağıdaki alıntılarım Profesör Stanford Shaw’un From Empire to Republic (İmparatorluktan Cumhuriyete) adlı dev eserindendir. Türk Tarih Kurumu bu 5 büyük cildin İngilizcesini, 2020’de yayımladığı hâlde Türkçeye hâlâ kazandırılmadı. Shaw’un eseriyle karşılaştırabileceğimiz başka bir eser de yok. Bu vahim ve anlaşılmaz ihmalinin arkasında makul bir sebep varsa o sebebi öğrenmek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Müttefiklerin raporları

ABD Savaş Gemisi subaylarından Teğmen Barry’den dinleyelim:

Menem [Menemen her halde.]hâriç bütün şehirler fiilen ya tahrip edilmiş veya hâlen yanmakta. Geri çekilen Yunan Ordusu’nun soygun, yağma, yıkıp yakması anlatılıyor. Araziden geçerken çok sayıda ölü ve yaralı Müslüman gördüm. Arazi mutlak anlamda ıssız; bütün barınma ve beslenme imkânları yok edilmiş. Manisa’nın yüzde 80’i tahrip edilmiş, Kasaba’nın yüzde 90’ı, Salihli’nin yüzde 60’ı. Demiryolu Alaşehir’e kadar sağlam. Gayrı Müslim nüfus İzmir’den tahliye edilmiş…” (USDS Decimal File 867.00/1558)

Ne zaman tahliye edilmiş? Az sonra yazacağım.

İstanbul’dan İngiliz Yüksek Komseri Rumbold, Curzon’a mektubunda, İzmir’den, Sir Harry Lamb’dan ve başkalarından, denize doğru panik içinde kaçan Yunanlıların vahşetini anlatan raporları naklediyor:

Yunanlıların çekilişleri sırasındaki davranışları konusunda fikir birliği var. Sir Harry Lamb, ‘Yunanlıların yapıp ettikleri her bakımdan iğrenç. ‘ diyor. İki ırk arasında bir tercih yapmak mümkün değil. [Yüce Anglo- Sakson- Germen “aryan ırk”ından değil bunlar ya!] İngiliz malı olan İzmir-Aydın Demiryolu’nu tamamen tahrip ettiler. [Önemli olan bu!] Birçok yerde Türkleri camilere kapatıp sonra camileri ateşe verdiklerinden şüphe yok.

Profesör Shaw devam ediyor: “Türk karargâhı orduyla birlikte ileri hareket hâlindeydi. 2 Eylül’de Uşak’ta kuruldu. Aynı gün, kaçan Yunanlılar iki şehri de yaktıktan sonra Eskişehir ve Aydın geri alındı. İki gün sonra İsmet Bey, ordusuna, Bursa ve İzmir’i, Yunanlıların bunları da tahrip etmelerini önlemek için bir an önce ele geçirmeye çalışmaları emrini verdi.”

Babaannemden dinlediklerim

İzmir kurtuldu ama maalesef Bursa yandı. Şimdi Shaw’u bırakıp birinci elden bir rapora dönelim.

Babaannemden dinledim: Katliam, diri diri yakma, ırza geçme haberleri İzmir’e ulaşmaktadır. İkiçeşmelik’te, mahallenin iki ucunda silahlı gençler, gelecek vahşete direnmek için nöbettedir. Babaannem ve başka birkaç ailenin kadın ve çocukları, bahçesi demir kapılı, görece daha güvenli olduğunu düşündükleri bir eve sığınmışlardır. 9 Eylül sabahı karşı tepelerde, babaannemin tabiriyle “karınca gibi asker” görünür. “İşte!”, diye düşünür babaannem, “Bizi de kesmeye geliyorlar.” ve sessizce ağlamaya başlar. Onlu yaşlardaki babam merdivenlerden kaymakta ve başka yaramazlıklar yapmakta. “Bizi öldürmeye geliyorlar ve sen oynuyorsun!” diye azarlanır. O sırada … Efendi, evinden çıkar ve bağırmaya başlar. Babaannem ne söylediğini anlamaz ve ağlaması artar. O efendi kendi evine girer ve birkaç dakika sonra elinde bir Türk bayrağı ile çıkar ve bayrağı sallamaya başlar. O zaman gözyaşları sevince döner. Gelen Türk süvarisidir.

Gelen Tatar Şerafettin Bey’in müfrezesidir. Az önce Darağacı semtinde, düşmanla çatışan ve zayiat veren müfreze. 6 Eylül’de Yunan terk etmişti ya… Allah Allah!

Tatar Şerafettin Bey’i televizyonlarda defalarca görmüşsünüzdür. Hani bir asker, atından iner ve İzmir Hükûmet Konağı’nın merdivenlerini ikişer üçer koşarak çıkar, balkondaki direkte asılı Yunan bayrağını indirip yerine Türk bayrağını asar ya… Herhalde ta üç gün önce İzmir’i terk ederken bayrağı yanlarına almayı akıl etmemişler! İşte o Tatar Şerafettin Bey’in süvarileridir gelenler. Onun komutanı İşkodralı Fahreddin Paşa’nın süvarileri… Onun da komutanı Selanikli Mustafa Kemal Paşa’nın süvarileri… Ne kadar yalanlamaya, karalamaya çalışsanız da o kurtarıcı ordudur.

Ne zaman terk ettiler?

Yine ABD raporları, sivil ve artık sivil kıyafete bürünmüş asker Yunanlının tahliyesinin 2 Ekim itibarıyla muhasebesini veriyor: 221.600 kişi bu tarihe kadar İzmir’den, Urla’dan ve Çeşme’den şehri terk etmiş.

Bir kısım süvari babaannemin sığındığı evin önünden geçer. Kadınlar, atlar içsin diye kovalarla su çıkarırlar. Ve onların hayretli bakışları altında, kovalardan önce süvariler içer…

Şu 6 Eylül’de Anadolu’yu terk eden Yunan kuvvetleri var ya… Biraz daha onlardan söz edeyim (Yine Shaw’dan):

1922 Eylülünün sonuna kadar Türk Ordusu, aralarında 8 generalin bulunduğu 500 ila 728 Yunan subayını ve 52.000 Yunan askeriyle 42.000 sivili harp esiri olarak tutuyordu. Bunlar arasında Baş Komutan Trikopis ve 2. Ordu Komutanı Diyenis de vardı. İkisi de 2 Eylül gecesi teslim olmuştu. 22 Eylül’de de General Kledas bütün kuvvetleriyle teslim oldu.”

Hani 6 Eylül’de düşman alacağını alıp Türkiye’yi boşaltmıştı ya. Zavallı General Kledas’ın haberi olmamıştı demek.

https://millidusunce.com/9-eylul-kutlu-olsun-kutlayacagiz/

Hak Bir, Yanlış Sayısız

     “İki kere iki dört
eder.” Bu hüküm ve sonuç; kesinkes doğrudur. Başka söze gerek yok.

     Gerçek bu iken,
iki kere üç dört değil. İki kere beş dört değil. İki kere on dört değil diye
sıralarsak; sayısız menfi hükümlerin sonu gelmez. Kaldı ki, bu yanlış
hükümlerden birini, doğru sanmamız da mümkün ve olasıdır.

     Üstelik bu sayısız
yanlış sonuçları nazara vererek, büyük bir zaman kaybına da uğramış oluruz.

     Öyleyse, doğru ve
gerçek olanı bilip, yanlışlarla uğraşmamak, onlarla vakti zayi etmemek asıl
olmalı. Çünkü Hak bir, Bâtıl / Yanlış’lar nâmütenahi / sonsuzdur.

     Bâtıl, yanlış ve
doğru olmayanlarla uğraşırken; Hak, Doğru ve Gerçek olandan ebediyyen mahrum
olmak; sonsuz hayatta ebedî saadet ve mutluluğu kaybetmek de var.

x

     Siyasî ve İktisadî
…izmlerde hakikati aramak ve doğruyu bulmak gayret ve meşgalelerin sonu da,
aynı şekilde yersiz, lüzumsuz, isabetsiz ve koskoca bir hiçtir. Sonu hüsrandır.
Sonu bitimsiz karanlık bir tünel içinde kaybolup gitmektir.

     Çünkü kendi
yolumuz da, yordamımız da vardır. Bunun aksi çırpınış ve arayışlar; cebimizde
paramız varken, başkalarının cebinde para aramaya benzer.

x

     Dinler içinde
İslâmiyet en doğru, en gerçek ve en hakikî din iken; diğerleri zamanla
şirazeden çıkarak; insanı meçhul ve karanlık yollara saptırmışlardır.

     Evet, bu bâtıl din
ve inanışlar; insanı sonuçsuzluğa mahkûm eden ve edecek olan çıkmaz, dipsiz
susuz kuyulardan başka bir şey değildir.

     İnsanı çıkmaz
yollarda bırakan; çılgın ve çıldırtan yolsuzluk yollarıdır.

x

     Bazen insanların
huy ve karakterlerini ve somutlaştırmak isteriz. Bunun için, onları her
hayvanın belirgin bir vasıf ve sıfatıyla nazara veririz. Meselâ: Eşek gibi
inatçı, koyun gibi uysal, tilki gibi kurnaz, akrep gibi sokucu, yılan gibi
zehirleyici, papağan gibi ezberci, arslan gibi adam, kuş beyinli ve bu gibi
vasıf ve niteliklerle yâdederiz.

     Bu durum şöyle bir
hükme vardırıyor bizi: İnsan sayısız huy ve karakter sahibi bir varlık. Yüce
Allah; insanlarda var olan huyların her birini; bir hayvan suretinde
cisimlendirmiş, ete kemiğe büründürmüş şu veya bu hayvan suretinde, huyları
görünür hâle getirmiş.

     Tıpkı Yûnus
Emre’nin: “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” demesi gibi.

     İnsandaki huy ve
karakterler de, ete kemiğe bürünerek çeşitli hayvan sûretlerinde karşımıza
çıkarak, görünür hâl almışlardır.

     Nitekim insanın
içi dışına çevrilse; kimi kurt, kimi ayı, kimi yılan gibi çeşitli suretler
alır.

     Kimi büyük
zâtların; insanları baskın huyunun şeklinde görmeleri bir gerçektir.

     Öyleyse, bir an
evvel mânevî şahsiyetimizi gözden geçirmeli. Menfî huy ve karakterlerimizden
kendimizi soyutlamalı. Onları müspet, güzel ve iyi huylara dönüştürmenin gayret
ve çabası içinde olmalıyız.

     x

     En büyük
hatalarımızdan biri de, müslümana bakarak İslâm hakkında, üstelik menfî ve
yanlış kararlara varmamızdır. Müslümana bakarak; ondaki İslâma yakışmayan
tavırları, İslâmdan bilip, İslâma cephe almamızdır. Oysa müslümanın her hâl ve
hareketi İslâma uygun olması gerekirken; gaflet, cehalet ve bilinçsizliğinden;
İslâmın istediği gibi biri olamıyor! Tabii ki bu durum onu  imansız değil, sadece günahkâr ediyor.
Şüphesiz suç kendisinindir. İslâmın değil. Kaldı ki, “Başkasına itimat etmeyen,
nefsiyle teşebbüs eder.” Dinini bizzat kendisi, Türkçe eserlerden öğrenmeli.
Türkçemizde Arapça’dan çevrilmiş birçok mealler, tefsirler, Peygamberimizi
anlatan çok değerli, sayısız kitaplar mevcut. Diyanet’in bu hususta güzel
çalışmaları var. Bunlara bakarak dinimizi kaynaklarından öğrenmek mümkün. Ne
Batı’nın sömürgen siyasetleri; Hz. İsa ve İncil, ne de Müslümanın hata ve
kusurları Kur’an ve Hadis kaynaklı.