23.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 298

Çağ’ın Öncüleri

0

“Çağin Öncüleri” ne Demektir?

İddialı olmayan, fakat istikamet sahibi, büyüdüğünde
ülke ve millet için ışık taşıyan (-ki her çocukta bu ışık vardır yeter ki
büyükler ateşini yakmayı bilebilsin) küçük ve on civarında çocuktan oluşan
guruplardır.
Çocuklar okul, mahalle, komşu, akraba
veya ebeveynlerin yaşları bir birine yakın olanlarından oluşturulabilir. Bu
çocuklar; iki haftada bir, hafta sonları ailelerin evlerinde toplanırlar.
Sade
bir şekilde çocukların kaynaşması ve dostluk kurması esasına göre davranılır. Ortak
paydaları:
Birlikte TÜRKÜ SÖYLEMEK, kendilerini ifade edecek hatıra
veya geçen iki haftanın değerlendirmesini yapmak, mümkünse iki ayda bir
eğitici film seyretmek, Türk millî değerlerine bağlı olarak yabancı dil öğrenmeyi
sağlamaktır
(Ahmet Yesevî, Yunus Emre[1],
Mevlana, Pir Sultan Abdal gibi evrensel düşünür ve şairlerimizin şiirleri ve
Nasreddin Hoca fıkralarının çevirileri hem Türkçe hem de yabancı dilleri
öğrenmede
kolaylık sağlayacaktır. Dünya klasiklerinin “Türkçe-yabancı diller”le
 hazırlanmış kitapları tercih
edilmelidir). Çocukların internet imkanı varsa çeviri programları ile diller
arası çevirilerle eğitimlerine bir oyun hüviyeti katılabilecektir. En doğru
çeviriyi yakalama bunlardan biridir. Bu arada Türkçesini de zenginleştirmeye
binlerce yıllık dilinin gizemlerini erken yaşta keşfetmeye başlayacaktır.
Türkçesini
en güzel şekilde yazma ve konuşmaya çalışırken diğer dillerin de özelliklerine
vakıf olabilecektir
Bir dil
kendini diğer dillerle karşılaştırarak daha da gelişmektedir.

Kolay= Yalın= Sade Uygulanabilecek Kurallardır:

Onbeş günde bir çocukların ailelerin birinin evinde
toplanılır
. Toplantıya , sadece evsahibi ailenin
velileri ve egitim yönlendiricisi veya yönlendiricileri iştirak eder.
Eğitim
yönlendiricisi; çocukların o günlerde ilgisini çekebilecek, konuları sohbet
ortamına açar. Sohbet sırasında her çocuğa söz verilir ve sözü kesilmemelidir. Eğitim
yönlendiricisi Türk Musikî aletlerinden birini kullanıyorsa kendisi, bilmiyorsa
yardımcısı ile öncelikle Millî Şuuru ve Vatan sevgisini benimsetecek
Türkülerden ortak Türkü külliyatı oluşturulur
. Her ilin Türküsünden
öğrenmeyi benimsemek ve gerçekleştirmek de gerekmektedir. Yıllar sonra bu
çocuklar genç olduklarında beraber söyleyecekleri, beraber ağlayıp neşelenecekleri
türküleri, şarkıları olmalıdır.
Çocuklar büyüdükçe, Türk Yurtları, klasik
Türk ve Batı musuki zevki de geliştirilmelidir.
Çocuklara, kitap hediye
edilmeli okuma ve kütüphane oluşturmaları sağlanmalıdır. Evlerde; çocuklar bir
araya geldiklerinde ev sahibesi, fazla masraflı olmayacak ekonomik bir şekilde pasta,
börek ve çay veya soğukluktan  oluşan
ikramını sunduktan sonra, sohbet veya musukî faslına geçilmelidir
. Sofra
kurallarına, herkes uymalıdır. Mutlaka el yıkamaya dikkat edilmelidir. Herkes
bitirebileceği pasta veya ikramı tabağına almalı, kesinlikle tabak ve
bardağında artık bırakmamalıdır.
İsraftan kaçılmalıdır. Dünyanın büyük
kısmının açlıkla karşı karşıya kaldığı ortamda , onların acı ve ızdıraplarını
hissetmeden israf eden
çocuklar olmak, gelecek açısından da alışkanlıklarını devam ettirecek demektir.
Çocuklar başlangıçta kuralları anlamsız sanabilirler, fakat bu kurallar
asırların tecrübeleri ile bağlantılıdır
. İsraf etmeye devam eden çocuklar açların ve
susuzların hali ile özdeşleşememektedir (empati kuramamaktadır). Dünya
çocukların ve tüm insanların empati yetenekleri arttığında barış içinde
olacaktır.
Çocuklar, ebeveynlerine (ailelerine) ve arkadaşlarına karşı
saygı ve sevgi dolu yetiştirmeye çalışılmalıdır.
Saygı ve sevginin olmadığı
kalplerde, insanlığı ve kainatı kucaklayacak çiçekler  açamadığı bilinmelidir.  Sözüne sadık, asla yalan söylemeyen
çocuklar yetiştirmelidir. Belki her doğru söylenemeyebilir, fakat her söylenen
doğru olmalıdır
. Herkese ve herşeye söz vermek zorunda değildir, lâkin
söz verildi ise tutulmalıdır.
Sabırlı olmalı “Çağın öncüleri”nin
omuzlarına taşıyamayacakları yük yüklenmemelidir.

EBEVEYNLERİN DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR:

Genç ebeveynler klasikleşmiş kişisel gelişim kitapları
veya psikologların kitaplarını okumalıdır. Yahut hayli yaşlı anne ve babalardan
hatta annanne ve dedelerden çocuk yetiştirme konusunda fikirler alınmalıdır
.  Çocuklara ahlakî
kurallar
çerçevesinde arkadaşları ile dostluk kurma yani insanî
ilişkileri ve bilgiye ulaşma yeteneği kazandırmalıdır. Onlardan
kütüphane çapında bilgi beklenmemeli, sabırla ilerde kendi kendilerini
geliştirebilecek özgüven, araştırma ve ilim 
merakı, millî hassasiyetin zemini çocukları sıkmadan verilmelidir
. Türk
tarihi, Türk Musikîsi, Vatan sevgisi, Kaianata mensup olma şuuru, bilimsel
kavrama ve düşünme; tabii bir süreçte kazanılmalı, ders hüviyetinde
olmamalıdır.
Birlikteliğin samimi gidişine müdahale edecek, buyurgan,
kendi hayallerini geçmişte, gerçekleştirememiş; çocuklardan fazla beklenti
sahibi olan erişkinler uyarılmalıdır.
Çocukların herhangi bir siyasî
gruba dahil edilmesinden kaçınılmalıdır
. Onların; bilim, sanat,
düşünce  sahalarında Vatanımızın
geleceğinde söz sahibi olmaları önemlidir. 
İlerde çocuklar gençlik çağında kendi hür iradeleri ile şu veya bu
siyasi tercihleri olabilir. Eğitim yönlendiricileri bu konuda hoş görülü olmalı
kendi siyasi düşüncelerini gündeme getirmemelidir
. Çocuklar, zaman zaman
bulundukları mekanlara yakın tarihî eserleri, müzeleri ailelerinde iştiraki
ile gezmeli
, gitmeden önce o yerler hakkında bilgi alınmalı, okunmalıdır. Bilimsel
gelişmeler TUBİTAK çocuk   vb. Dergiler ile
yahut belgesel yayınlarla takip edilmelidir.
Özellikle çocukların yetenekleri
doğrultusunda belirli meslekleri seçecekleri düşünülerek, o istikamette
yardımcı olunmalıdır
. Tanımlanan toplantı yöntemi hem çocuklar hem de
aileler tarafından değiştirilmeli ve geliştirilmelidir. Değişim ve gelişim; insan,
zaman, mekan, imkân vd. şartlara göre uyarlanmalıdır.

Çocuklar her zaman çağın öncüleridir. Eğitim başta
olmak üzere en büyük maddi ve manevî yatırım onlara yapılmalıdır. Bu yatırım en
masrafsız olanıdır
. Aileleler düşünen ve
sevgi-saygı dolu öz güvenli çocuklar
yetiştirdiğinde toplumun geleceği sadece
huzurlu ve sağlıklı değil aynı zamanda hidayetle
aydınlanacaktır. Bugünün
çocukları kültürlü ve irfan sahibi gençler olduklarında Türk Milleti ve
insanlık onurunun burçları yıldızlara yükselecektir. O zaman TÜRKLER MUSTAFA
KEMAL ATATÜRK’ÜN “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
vecizesini bir kez daha
hatırlayacaklardır. BU SÖZÜ UNUTTURMAMAK İSE HER TÜRK EVLADININ İNSANLIĞA
KARŞI SORUMLULUĞU VE BORCUDUR.
ÇÜNKÜ TÜRK OLMAK YERYÜZÜNÜN DERTLERİYLE
DERTLENMEK VE ONLARI ÇÖZMEK BİLİNCİDİR
. ONUN İÇİN  HZ. MUHAMMED (O’NA, ASHAB-I GÜZİN VE EHL-İ
BEYTİNE SELAM OLSUN) HER RAMAZAN TÜRK ÇADIRININ ALTINDA ADETA ONU BİR GÖK
KUBBE FARZ EDEREK TEFEKKÜR ETMİŞ VE TÜM İNSANLIĞIN GELECEĞİNE AYDINLIK
MÜJDESİNİ VERMİŞTİR[2]
.

 



[1] Öğrencilerimizle ve
dostlarımızla “Gönül Kardeşliği ve Yunus Emre” isimli eserde Yunus şiirleri
Türk Lehçeleri ve Akraba Dillere aktarılarak ESTUDAM sayfasında elektronik
ortamda ücretsiz olarak paylaşılmıştır:

https://estudam.ogu.edu.tr/Storage/ESTUDAM/Uploads/G%C3%96N%C3%9CL-KARDE%C5%9EL%C4%B0%C4%9E%C4%B0-VE-YUNUS-EMRE.pdf

[2] RESUL-U EKREM’İN BU HASSASİYETİNE DİKKATİMİZİ
ÇEKEN AZİZ KARDEŞİM BAYRAM ZENGİN’E TEŞEKKÜRLERİMLE

Türkçe, Telaffuz ve Şener Mete

Şener Mete, TRT’de benim mesai
arkadaşım. Yarım asra yaklaşan bir dostluğumuz ve mesai arkadaşlığımız mevcut.
TRT belli bir görüşün tekelinde iken Genel Müdür Prof. Dr. Şaban Karataş’ın
açtığı imtihan ve kursları başarıyla tamamlayarak bu kuruma girdik (1976). Bir
sene kadar başta Türkçe, dil, edebiyat, hukuk, tarih, siyaset, sosyoloji,
yayın-program uzmanları akademisyen ve ustalarından ders aldık. Birkaç misal
vermek gerekirse Edebiyatçı Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Tiyatrocu Bozkurt Kuruç, Ceza
hukukçusu Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, çok sesli müzik ustası Yavuz Ayber vs.

Şener Mete ayrıca TRT
ustaları olan Müberra Yetkin, Şebnem Savaşçı, Mehpare Çelik, Osman Özüvar, ilk
fonotikçi Nadide Köksal gibi marka spikerlerin talebesi oldu. Bu dönemde bütün
kursiyer arkadaşlarımız mevzuata göre işlerini bırakıp, pulsuz parasız bu
kurslara katılmak durumunda idi. Ankara ve İstanbul’daki derslerde Allah’tan
kamu kuruluşlarının tesislerinde kaldığımız için pek fazla masraf olmamıştı. Görevliler
de bizi her gün derse iştiraki noktasında yoklama yapıyorlardı. Oysa İsmail Cem
döneminde tam tersi olmuş, kursiyerlere istisna akitli olarak bu dönem boyunca
ücret ödenmiş ve diğer imkanlar sağlanmıştı!

 

Bir Gelenek Başlıyor

Baş spikerliğe kadar yükselen
Şener Mete’nin ilk ataması Antalya Radyosuna yapıldı. O günden bu yana emekli
olduğu zaman dilimine kadar görevini hep başarıyla görev yaptı, bilmediklerini
sordu, öğrendiklerini paylaştı. Mesela bir Japon yetkili gelip TRT’de haber
olmuşsa Japonya Sefaretinden bu ismin nasıl okunması gerektiğini üşenmeden
telefon edip öğrendi. Hatta dostluklar kurdu. Mesleği ile kitaplar kaleme aldı.
Arkadaşlarının hukukunu ve Türkçe’nin namusunu korudu.

Bilinmeyen ya da yeni kelimelerin
nasıl okunacağını öğrendikten sonra spikerler odasındaki panoya astı. Panoda
asılı bilgilerden herkes istifade ediyordu. Şener Mete daha sonra atandığı TRT Türkiye’nin
Sesi Radyosu’nda bu usül bir gelenek haline geldi. Gerek bu panodaki
kelimeleri, gerek kurstaki aldığı notları hep arşivinde sakladı.

 

Zamanın Tarihe Düştüğü Notlar

İstanbul’a geldiğinde (
Ağustos 2022) Şerifali’deki evimizin bahçesinde birlikte olduk. Sohbet etik. Ben
sordum Şener Mete cevap verdi. Bu defa ben not tuttum. Şimdi sizlere
aktarıyorum.

-Cahit Öztelli’nin
kitaplarını okumaya başladım. Türkiye’nin Sesi Radyosu spikerlik sınavı açınca
(1978) sınava girdim. Jüride Daire Başkanı Recaizade Mahmut Ekrem’ın kızı  torunu Ercüment Ekrem Talu’nun kızı Esin
Çelikkan Talu ve spiker Hayati Akar da var. İmtihanı kazandım ama genel
müdürlük kadro vermeyince aynı yıl askere gittim. Günün birinde Teleks
servisinde görev yapan Mehmet Erol atandığımı haber verdi. Yurtdışına 16 dilde
yayın yapan Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda göreve başladım. Burada kadro,
malzeme, yayın, arkadaşlık çok iyiydi. Spikerler Enver Paşa-Naciye Sultan’nın
kızı Türkan Mayapek ve Necati Engez(Fransızca), Berter Tali (İngilizce), Bilge
Bostancı( Elence), Bulgaristan’da Türk olduğu için Sovyet yönetim tarafından 10
yıl hapis cezasına çarptırılan Osman Bey(Bulgarca spiker) ile tanıştım. Burası
sürgün yeri olarak görüldüğünden, yöneticiye ters düşen ünlü spikerler Sevim
Canbaz ve Ülkü Kuranel ile de burada dost oldum.

Rum mezalimi altındaki Kıbrıs
Türkleri için de Mithatpaşa Caddesi 37 numaradaki merkezimizin en üst katında
da A Servisi Kıbrıs Mücahitleri için yayın yapardı.

 

Röportajlar Başlıyor; Maraşel Çakmak’ın Kızı

Şener Mete Türkiye’nin Sesi
Radyosuna Birinci Dünya Savaşı ve Türkiye konulu bir program yapıyor. Mareşal
Fevzi Çakmak’ın kızı Nigar Hanım ve damadı Şefik Bey de konuk oluyor. Yeni bir
muhit ediniyor. Osmanlıca ve Tarihi kelimeler için Ferit Develioğlu’nun
sözlüğünü alıyor. Yayın sonrasında gelen tepkilerle kendisini kontrol ediyordu.
Bu titizliği sonrasında haber -redaktör spikerliği sınavına girerek kazanıyor (1984).
Söz konusu yıllarda bir odadan diğerine geçmek bile imtihan ve referensla
oluyordu! Başarılı röportajlarına rağmen programlarını Türkiye’nin Sesi’nde
devam ettirmek için TRT Yurtdışı Yayınlar Dairesi’nde kalıyor.

-TRT’ye yeni alınan muhabir
ve spikerlere hocalık yaptım. Bugün 25 spiker öğrencim mevcut. Bu ara yüksek
lisansa başladım. Bir ziyaretimde TRT Haber Dairesi Başkanı Ceyhan Baydur
“yarın gel bizde göreve başla” demez mi? O yıllarda Reyman Somer de Yurtdışı
Yayınlar Dairesi Başkanı ve ben oraya bağlıyım.

-Hala yurtdışına çıkmadınız
galiba?

-Prodüktör Oktay Şamiloğlu
ile birlikte Almanya ve Avusturya’ya görevli gittim. Böylece bir başka tecrübe
daha kazanmış oldum. TRT Haber Dairesi’nde de oda panomuza bilgi asma
geleneğimiz sürdü. Böylece izleyicilerden gelen tenkitleri de görebiliyorduk.
Yönetim değişti, İhsan Öztamer başkan oldu ve bana “Ekrana çık” dedi. TRT
Avrasya, TRT İNT, TRT 2’de haberleri okumaya başladım. Sonra TRT
Kavaklıdere’den Oran’a(1996) taşındı.

 

Sözlük Yazarlığı Günleri ve Telif Hakkı

-Özel Televizyonların da
sayısı artmaya başlamıştı.

-Evet. Maalesef yanlış
kelime, bozuk cümle çok fazlaydı. Bunları hep not aldım. En fazla da Osmanlı
Türkçesindeki kelimelerde yanlışlıklar yapılıyordu. Notlarımda yanlış teleffuz
edilen tam 8 bin kelime olmuştu. Avrupa Birliği de bu dönemde hız kazanmıştı.
Oradan da yeni kelimeler geliyordu. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi gibi.

-Sözlük yazarlığı böylece
başlıyor galiba?

-Avrupa Birliği ve Spor
Sözlüğü, Teleffuz Sözlüğü, Okunuşlar Sözlüğü böylece hayatımıza girdi. İlk
kitap heyecanı başladı. Sonrasında devamı geldi.

-Bana imzalayarak takdim
etmiştin. Gerçekten muhteşem bir çalışma ve sahanının ilk örneği. Anı roman
kitap çalışmalarımda bunlardan istifade ettim, referans gösterdim. Peki
bunlardan telif aldın mı, nasıl ve kim bastı bu önemli eserleri?

-RTÜK Başkanı Fatih
Karaca’ya, sonraki Başkan Zahit Akman’a götürdüm çalışmalarımı. Çok beğendiler,
“hemen basalım” dediler.

-Telif yok, hep almaya
alışmışlar vermeye yanaşmazlar pek!

-Telif konu edildi ama
olmadı, kitap verdiler telif yerine. 2020 yılında maalesef RTÜK benim Türkçe
Teleffuz Sözlüğümün aynısı bastı. Üstelik bir akademisyen imzasıyla. Hukuki
mücadele başlattım. Artık nasıl netice alınacaksa. Özel kavramlar vardır.
Bunları da sözlüğüme aldım. Yeni güncel kelimeleri de ekledim. Sözlük 14 bin
kelimeye çıktı. Bu defa TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin “bunu basalım “ dedi ve
bastı(2014).

-Peki telif verildi mi?

-Hayır yine kitap aldım.
Sözlüğümde kısaltılmış kelimelere de yer verdim. Çünkü kısaltmalar bütün
dünyada kullanılıyor. Dünyada kullanılan bütün kısaltılmış kelimeleri topladım.

-Birkaç misal versene?

-RTÜK, TRT, ABD, AB, FİFA,
UEFA, CSK gibi. Spiker arkadaşlar bu konuda pek hem fikir değil, ikiye bölündü.
Bir kısmı orijinalini okuyalım derken, diğerleri kısaltılmışları tercih ediyor.

 

Altıncı Kitapta Neler Var?

-Spor sektöründe kullanılan
kelimelere de özen gösterdin!

-Evet. Spor kelimesi ilk defa
Roma’da bir taşın üstüne yazılıyor. Senato da öyle. Diplomatik bir kısaltma.
Roma Senatosunun önünde duruyor. Dünyanın ilk kısaltması da böylece hayatımıza
giriyor. Şehrin adı da kısaltılmış. Çalışmamda 6500 kısaltma daha sonra 8000
kelimeye çıktı. Bu konuda da yenileşme devam ediyor. Dünya, kelimeleri
kısaltmaya devam ediyor. Bu kitabımı da TRT bastı.

-Telif?

-Prestij kitap olarak
Konuşturan Sözlük 2 cilt olarak yayınlandı. Böylece 15500 kelimelik sözlük
oldu.

-Bu beşinci eserin, kitabın
öyle mi?

-Altıncısı ise Mikrofonla
İletişim ve Yayıncılık Sözlüğü. Hazırlığı tamamlandı. Çalışmam bitti. Bu
eserime Füsun Ünsal gibi 6 önemli isim önsöz yazdı. Kitap yazan yayıncılar,
spikerler, prodüktörler, seslendirmeciler, Türkologlar, halk bilim uzmanlarının
önsözde imzaları var.

-Spikerlerin hayatını dizayn
eden bir çalışma galiba?

-Çok doğru. Kelimelerin
kökleri, üniteler arası iletişim, törenlerin nasıl yayınlanacağı, yapay zeka,
robot teknolojisi, Z kuşağını vesaire bu çalışmama aldım. 1000 sahife oldu.

 

Bir Akademinin Yapacağını Tek Başına Gerçekleştirmek

-Peki ağır bir yük bu? Hiç
yayınlanmayacağını ve masrafını düşünmedin mi?

-Hiç yayınlanmasını
düşünmeden çalıştım ve yazdım. Sözlük yazarken bir hoş oluyor, moral buluyorum.
Bazen bir kelime için iki gün çalışıyorum. Türkçemiz maalesef reating uğruna
adeta katledilerek, kimi toplum kesimlerinin şivesi Türkçe’nin önüne
çıkarılıyor.

-Çok doğru bir tespit. Bu
çalışmalarınız dilerim amacına ulaşır. Güzel Türkçemiz tırmanışını sürdürür. Fikir
ve kitap üretenler için maalesef kaynak, kadro yeterli değil. Bunu tek başına
yapmak da muhteşem bir olay. Bir üniversite kadrosunun bile üstesinden
gelemeyebileceği bir çalışma. Bunu tek başına götürüyorsun kutlarım.

-Evet maalesef üretenler ve
telif edenler yalnız, yapayalnız. Her tarafın kapıları üzerlerine kapalı.
Onların hukukunu koruyacak bir kurum yok. Yönlendirecek biri de bulunmuyor.
Telif vermiyorlar ama bilmiyorlar ki inancımızda bu kul hakkı diye önemli bir
husus var.

-İyi ki inancımızda kul hakkı
var da hesabı bir gün sorulacak.

 

İntihal Olayı

-Eserlerinizden çalıntı
oluyor mu?

-Hem de nasıl. Bunların
hakkından rahmetli Hüseyin Müvit geliyordu. O da vuslata ederdi.

-Allah rahmet etsin. Fikir.
Eser, kelime hırsızlarıyla iyi mücadele ediyordu Hüseyin Müvit ustamız. Sevgili
Şener Mete(Şarkikaraağaç-1948) TRT’den başka faydalı olduğun, çalışmalar
yaptığın kurumlar var mı?

-TDK Sözlük ve İmla Yazımı
Kılavuzu Hazırlama grubundaki 11 uzmandan biriydim. Hacettepe ve Bolu İzzet
Baysal Üniversiteleri, Türk Dil Kurumu vs bildiriler sundum, ulusal ve
uluslararası sempozyumlara katılıyorum.

 

Fahri Doktarayı Hak Eden Uzman

 

Bu çalışmalarıyla en azından
fahri doktorayı hak eden kıymetli sözlük yazarı Şener Mete diksiyon ve nefes
eğitmeni, heyecanı yenme, ses ve artikülasyon çalışmaları, vurgulama
yöntemleri, tonlama, ulama, konuşma ezgisi, toplum önünde hitap etme, metin
değerlendirme, beden dili konusundaki hizmetleriyle marka bir isim. Hem vefalı
ve hem de mütevazi. Bu konuda başarılı bütün spikerlere de kitabında yer
vererek bir vefa gösteriyor. İyi ki benim arkadaşım, dostum ve yarenimsin.

“Montessori Eğitimi” Üzerine-2

“Çocuklarınıza çok değerli birer hazineymiş gibi
bakın, onları ve kendinizi onurlandırın.”
Bernie Siegel

 

Montessori Eğitimi’nin Temel
Özellikleri;

Büyüklerle küçüklerin bir arada bulunması çocuklarda toplumsal bilinci ve
kendine güveni geliştirir.

Çocuklar öğretmenlerinin uyarıları yerine, kendi hatalarını kendileri
düzeltirler.

Bireysel öğrenme, çevre içerisinde gerçekleşir. Her bir çocuk farklı bir
adımda büyür, bu onun gelişimini destekler.

Somut öğrenme üzerinde durulur. Çocuklar kavramları gerçek hayatta
yaşayarak öğrenir.

Montessori sınıflarında bütün materyaller çocukların erişebileceği yerlerde
bulunur. Masa, sandalyeler çocukların kullanabileceği kadar küçük, duvardaki
resimler çocukların göz seviyesinde olacak şekildedir. Bu düzenleme, çocuğun istediği
materyali seçmesine imkân sağlanır.

Çocuklar eğlenerek, araştırma isteğiyle çalışırlar. Doğal liderlerdir, yeni
görev almaktan mutludurlar. Onların ilgileri işin sonunda çıkan üründen ziyade
işin kendisidir.

Montessori eğitimi, çocuklara doğal bir sorumluluk hissi verir.

Çevre, çocuklar için hazırlanmıştır. Odadaki her şeyin raflarda özel bir
yeri vardır.

Çocuklar öğretmen tarafından değil, kendi gelişim ihtiyaçları tarafından
motive edilirler.

Çocuk deneyimlerini mutlaka kendisi yaparak kazanır.

Çocuk materyallerin özellikleri sonucu duyularını hassaslaştırır ve
öğrenir.

Çocuğun çalışmasında ona seçme özgürlüğü sağlamak önemlidir.

Gerçek hayatla ilişkiler kurulur. Çevre çocuğun yaşadığı kültürel çevreye
uygun hazırlanır.

Materyalin çekiciliğine özen gösterilir (temizlik, bütünlük, renk uyumu).

 

Bu gelişime
yetişkinler etki edemezler. Çünkü onlar inşa planını bilmemektedirler. Ancak, bir
yetişkinin zamansız müdahalesi ya bu inşa planını tahrip edebilir ya da yanlış
bir yöne yönlendirebilir.

Montessori
Eğitiminin temel taşlarından birisi hazırlanmış çevredir. Çocuklar hazırlanmış
çevredeki Montessori materyallerinden, bireysel ilgi ve eğilimine göre bağımsız
olarak seçim yaparlar.

Montessori
okullarında çocuklar, istedikleri materyalle, istedikleri zaman, istedikleri
yerde çalışırlar. Çocuklara istedikleri kadar tekrar etme imkânı sunulur. Erken
öğrenen yeni bir çalışmaya geçebilecektir, çünkü öğrenmede herkesin farklı bir
ritmi vardır.

Materyallerdeki
hata kontrolü çocuğun kendi hatasını bulmasıyla gerçekleşir. Başka birinden
uyarıya, onaya ve düzeltmeye gerek kalmaz. Kendi kendisini düzeltmesine olanak
sağlar. Böylece yetişkinden bağımsızlaşmak doğal olarak gerçekleşir.

Çocuğun güçlü bir
karakterde yetişmesini sağlamak için “bir bakıma fiziksel ve ruhsal bir
hijyene” ihtiyaç vardır. Bu durumda yetişkinlerin görevi çocuğun içindeki
yeteneği ve gizil gücü uyandırmak ve onları gelişim sürecinde desteklemektir.

Montessori
yönteminin özü, çocuğa önceden hazırlanmış bir çevrede kendi kendini
geliştirebileceği şekilde hareket ve faaliyet özgürlüğü tanımayı amaçlayan,
kendi kendine oluşan ve gelişen bir yöntem ve sistem anlayışıdır.

Çocuk, öğrenme arzusunu ve kendi yeteneklerini
geliştirme potansiyelini desteklemek için hazırlanmış, çocukların isteyerek
yararlandıkları, zekâlarını kullanarak hareket ettikleri çevreden
faydalanmaktadır.

Montessori eğitim yöntemi, günümüzde birçok
ülkede uygulanmakta ve çocukların gelişimleri üzerinde pozitif ilerlemeler
kaydedilmektedir.

 

Sevgiyle kalın…

Fanilik ne Yaman Şey!

0

     İnsan, sokak veya
caddelerde gündüz yürürken, bazen kepenkleri indirilmiş bir dükkân, kapısı
kilitli bir ticarethane görünce, içi bir tuhaf oluyor! İçini bir hüzün hâli
bürüyor! Buraların hayat dolu, canlı hâllerini düşünüyor. İnsanların girip
çıktığı, alış veriş yaptığı bu yerlerin mahzun görünüşleri; ister istemez,
insanın üzülmesine sebep oluyor. Kederlenmesine yol açıyor. Eski hareketli,
canlı ve hayat dolu manzarası, insanların cıvıl cıvıl konuşma ve sohbetlerini
duyar gibi oluyor.

     Şimdi ise, bu
metrûk / terk edilmiş görünümleri; her şeyin muvakkat / geçici olduğunu
hatırlatıyor. Daimî / devamlı olmayan şeyde, zevk ve sefa aramanın ne kadar boş
ve beyhûde olduğunu derk edip anlıyor. İçinden gelen bir his ve ses lisanı hâlle;
devamsızda hayır olmadığını âdeta yüzüne karşı haykırıyor. İnsan kalbinin
canhıraş bir feryatla “Ebed Ebed!” diye attığının farkına / ayırdına varıyor.

     Evet bitişler, sona erişler, süresizlik,
geçicilik ve batışlar; yeniden fakat daimî bir doğuş olmadıkça:

 

     Veriyor insana
hüzün üstüne hüzün!

     Baharda değil de,
sanki yaşıyor içinde güzün!

 

     Şair:

 

     “Öt Bülbülceğizim
öt,

     Bu bağında bir gün
hazanı vardır.” derken,

 

     Peşînen bitişin
hüzün verdiğini hatırlatır.

     İlânihaye sürüp
gidecek ebedî bir hâlin; herkesin meftûnu olduğunu dile getirirken, fanilikten
dolayı kendisi de, his ve duygularını âdeta şöyle ifade eder gibidir:

 

     El aman, el aman!

     Fanilik ne de
yaman!

     İnsan, geçsin
istemiyor ânı;

     İstiyor, bitişi
olmayan bir zamanı.

 

     Öyleyse korkma ey
insan!

     İstediğini biliyor
Yaratan.

     Hiç vermek
istemeseydi,

     Verir miydi
istemek ta baştan.

     x

     Evet, her insan
kendi vücut ve bedeninin mahv olması / yok olmasından ötürü müteellim olur /
elem duyar. Hanesinin harap olmasıyla, hüzne gark olur. Vatanın bozulması onu
gayet / son derece üzer. Ahbâb ve yakınlarından firak / ayrılış ve onların
vefat / ölümleri; kalbine derin mi derin onulmaz acılar çektirir. Özellikle
dünya kadar büyük, has ve hususî dünyasının zeval bulacağı korkusu, ondan firak
ayrı düşeceği duygusu ve sonunda kendisini tamamen terk edeceği düşüncesi;
manevî bir Cehennem gibi, ruh ve vicdanını yandırır.

     İşte, aklı başında
her bir adam; ruhsuz, kalpsiz, akılsız olmamak şartıyla; bilecek ki, Hz.
Muhammed Miraç gecesinde, bize bildirdiklerini, müşahhas / somut olarak bizzat
kendi gözleriyle görmüş; üstelik kavuşulacak olan bu saadet ve mutluluğun bâkî
/ sonsuz bir hayat olduğunun da, beşaret ve müjdesini vermiştir. Kaldı ki, bu
beşaret ve müjdeye; insanın alâkadar ve ilgi duyduğu sevdiklerinin de dâhil
olduğu, onların da zeval ve yok oluştan hariç tutulduğu, Cennet’te hep birlikte
tüm inananların mesut ve bahtiyar olarak, sevinçli bir hayat sürecekleri; iki
cihan güneşi Hz. Muhammed tarafından bizzat müjdelenmiş ve muştulanmıştır.

Dar Gelirlileri Rahatlatıcı Tedbirler

Çok
yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı dar gelirli kesimin en temel ihtiyaçlarını
tedarik etmesinde sıkıntı yaratıyor. Bu da devletin dar gelirlileri kısmen
rahatlatacak bazı kararlar almasını
zorunlu kılıyor.

Yaşanan
ekonomik buhranın hiç etkilemediği bir kesim olduğu muhakkak. Hatta
muhtemelen toplam nüfusun yüzde 10’u mertebesindeki bu kesimin alım gücü
azalmadığını, bir kısmının da daha zenginleştiğini tahmin edebiliriz.

Sığınmacılarla
beraber 90 milyonun üstünde olan Türkiye’de 10 milyona yakın bir nüfus
gelirlerini enflasyonun üzerinde veya enflasyon artışı kadar artırabildikleri
için ekonomik bir sıkıntı hissetmiyorlar.

Yine ikinci
bir 10 milyon kadar nüfus
gelirlerini enflasyon artışı kadar artıramamış
olsa da geçmişte yaptıkları yatırımları sebebiyle; ev, araba, beyaz eşya,
mobilya, elbise, telefon gibi malzemeleri önceden alabilmiş olduğu için bu
konularda bir süre masraf etmeseler de olabilir. Bu kesim sadece gıda, enerji,
ulaşım gibi masraflardaki artıştan yani hayat pahalılığından kısmen etkileniyorlar.

TÜİK’in
2021 yılına dair raporuna göre, Türkiye’de en yüksek gelire sahip bu yüzde
20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay, yüzde 46,7’dir.

Hani “ekonomik
kriz yok, yollar lüks araba dolu, lokantalarda, kafelerde yer bulunmuyor”

dedirten kesim bu.

Bu
kesim bütün yolları dolduracak kadar arabaya sahiptir. Fiyatlardan etkilenmeden
lokanta ve kafelere gidenlerin sayısı bu tür mekânların tamamının dolduracak
mertebededir.

Ama geride
kalan 70 milyonun
konumu, kademe kademe, “sıkıntılıdan”s “derin
yoksulluğa”
giden bir ıstırap çizgisindedir.

****

TÜİK’in
2021 yılına ait “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” raporundan
bakalım.

Konut
alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemesi olanların
oranı yüzde 63,7
oldu. Nüfusun yüzde 6,6’sına bu ödemeler yük
getirmezken, yüzde 23’üne çok yük getirdi.

Hanelerin
yüzde 60,8’i evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, yüzde 38,3’ü
iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, yüzde 33,4’ü
beklenmedik harcamaları, yüzde 20,5’i evin ısınma ihtiyacını,
yüzde 62,9’u eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak
karşılayamadığını beyan etti.

Finansal sıkıntıda olma
durumunu ifade eden maddi yoksunluk işte bu gibi cevapları verenlere
göre hesaplanıyor.

Türkiye’de
ciddi maddi yoksunluk oranı yüzde 27,2 olarak gerçekleşti.

****

Devletimiz
2 bin TL altı borcu olup da icra takibine uğradığı halde bunu dahi ödeyemeyen
5,5 milyon vatandaşımız olduğunu tespit etmiş.  Bu ciddi maddi yoksunluğun boyutunu
da göstermektedir.

Devlet
bu vatandaşların 2 bin TL altındaki icra borçlarını sildi. Bu yapılan
elbette iyidir. Ama bu duruma düşmüş 5,5 milyon vatandaşımızın varlığı utanç
vericidir.

Bu derin
yoksulluk
içindeki kesime bir defalık yapılan bu yardım yeterli
olmayacak. Bunların çoğu muhtemelen önümüzdeki aylarda da yine elektrik, gaz,
su gibi borçlarını ödeyemeyecek ve icra takiplerine maruz kalacaklar.

**************************

Konut Sıkıntısı Var mı?

Türkiye’de,
2021’de, oturulan konuta sahip olanların oranı yüzde 57,5 olarak
hesaplanmış.

Kirada oturanların oranı yüzde 26,8, kendi konutunda oturmayıp (lojman, anne baba veya akraba evinde
oturup) kira ödemeyenlerin oranı ise yüzde 14,6 olarak bulunmuş.

Bu
oranın içinde başka şehirde ikamet ettiği halde köyünde, kasabasında miras
kalmış oturulmayan veya senede birkaç hafta oturulan evleri olanların bu
konutları da dahil. Bunları çıkarınca mülkiyeti kendisine ait evde
oturanların oranı % 40-45 arası olabileceği hesaplanıyor.
(Bu hesaplarda, 10-11
milyon civarındaki sığınmacılar dahil
değil.)

Avrupa
ülkelerinde bu oranlar yüzde 70’lerin üzerinde.

Yani
Türkiye’de esasen konut arzı yetersiz. Buna bir de sığınmacı
yabancıları
ekleyince konut arzının iyice yetersiz kaldığı açık. Ayrıca
devletin “400 bin dolarlık gayrimenkul alan yabancılara vatandaşlık vermesi”
yabancıların piyasayı iyice yükseltmesine sebep oluyor.

İnşaat
maliyetleri hızla artarken, konut fiyatları ondan da hızlı artıyor. Çözüm için
riskli projelerden önce sığınmacı maliyetlerinden kurtulmak ve inşaat girdi
maliyetlerini düşürmek
için çalışılmalı.

10
milyon sığınmacı yabancıyı ülkelerine gönderebilsek konut fiyatları ve
kiralarda keskin bir düşüş olur. Ama bunu iktidar düşünmek bile istemiyor.

**************************

Asrın Konut Projesi

Devletin
konut fiyatlarındaki fahiş artışlara bir çare üretememesi, dar ve orta
gelirlilerin konut edinme hayallerini yok etti. Derken üzerinde iyi
çalışılmamış, detayları belli olmayan
“asrın konut projesi” ile
hayaller yeşertilmeye çalışılıyor.

Konutlar
nerede yapılacak tam olarak belli değil. Planlar, projeler ortada yok. Kaç
metrekare olduğu, giriş katı ile en üst katın fiyat farkı ne olacak bilinmiyor.
TOKİ’ye aktarılacak finansmanın kaynağı bile belirsiz.

Projeyi
tanıtırken önce “vatandaş evine taşındıktan sonraki aydan itibaren sabit
taksitleri
ödemeye başlayacak”
dediler. Sonra “sözleşme
imzalandıktan hemen sonra taksitler başlayacak”
diye değiştirdiler. Yani
2,5 yıl sürecek inşaat süresince vatandaş hem oturduğu evin kirasını ve hem de
alacağı evin taksitini ödemek zorunda kalacak.

Bu
arada ev fiyatının yüzde 10’u peşin olarak ödenecek. 3+1 dairelerin
fiyatı 850 bin TL, peşinat 85 bin TL ve ilk ödenecek taksit 3
bin 187 TL
olacak.

Önce sabit
taksitlerle ödenecek
dediler. Sonra yılda iki defa memur maaş
artış oranında zamlanacak taksitlerle ödeneceği
şeklinde
değiştirdiler.

Eğer bu
konutlar yapılıp başvuruculara verilebilirse, vatandaşın artan taksitleri
ödeyebilmeleri için gelirlerinin 20 yıl boyunca memur maaş artışının
üzerinde artması gerekecek.

20 yıl boyunca senede 2
defa artacak taksitlerle hayatı kısıtlanan dar gelirli vatandaşımızın diğer
giderlerine ayıracak parası kalacak mı bilemiyorum.

80 Yılın Ardından…

0

Sâdece
Türkiye’de değil, Türk Dünyâsı’nda ve Balkan ülkelerinde de tanınan ve sevilen
bir şahsiyet olan Dr. Akkan Suver, 18 Eylül 2022 târihinde 80. yaşına erişti.
Bu vesile ile kaleme aldığı ‘80 Yılın
Ardından…
’ isimli kitabını yazıp yayımladı.

Kitapta kendi
hayatından kesitler ile birlikte; derin ve devamlı dostluklar kurduğu mühim
şahıslarla hâtırâları, onların düşünceleri, vecize değerinde sözleri, şiirleri
ve fıkraları… fotoğraflar eşliğinde yer alıyor.

Dr. Akkan
Suver’in gazetecilikten gelen mahâreti ve gözlemci husûsiuyetleri ile toplum
hayatındaki değişimler, dün ile bugün arasındaki farklar konusundaki
değerlendirmeler, geçmişe özlemin ötesinde derin duygular ihtiva ediyor. Bu
satırlar, ‘geçmiş zaman olur ki hayali
cihan değer
’ özdeyişinin hatırlattıklarından ziyâde, kendimiz kalmak
suretiyle gelişerek değişme imkânlarını kullanamamış olmamızın hüzünlü
neticelerini ortaya koyuyor. Akkan Suver, kendi hayatını ise, ‘Keşkesi olnayan bir geçmiş’ olarak
değerlendiriyor. Mahlas kullanması gerekirse, ‘Bahtiyar’ı tercih etse yeridir. Esâsen. insanları ve toplumu
bedbaht eden, gerçekleşmesi mümkünken, çeşitli sebeplerle ıskalanan
fırsatlardır. 

Kitabın
sayfalarında Akkan Suver’in hayatı olmakla birlikte gazeteler, gazeteciler,
dergiler, şâirler, yazarlar, siyâsetçiler, yerli ve yabancı devlet adamları, fikir
ve sanat dostları resmigeçidi okuyucuyu kitabın sayfaları ve satırları arasında
zevkli ve meraklı bir yolculuğa çıkarıyor. Geçmişte yaşanan acısı az, sevinci
bol hâtırâlar en ince tığ ile gergef işler gibi sayfalar boyunca devam ediyor.

İstanbul’un,
özellikle de Kocamustafapaşa’nın, Samatya’nın Beyazıd, Lâleli ve Cağaloğlu’nun
târihî, sosyal ve kültürle bağlantılı hayatı, âile yapısı, Müslüman, Hıristiyan,
Mûsevî, Ermeni  ve Rum aileler arasında
saygı-sevgi bağlarıyla pekiştirilmiş dostluklar, sinemalar, lokantalar,
ibâdethâneler, toplu ulaşım araçları, mezarlıklar, bahçeler, giyim kuşam
alışkanlıkları… 36 kısım tekmili birden filmler gibi…

Tüfeğin
icadından sonra mertliğin bozulması gibi, konfeksiyon ve triko çıktıktan sonra
yavanlaşan ve kaybolan mahâretler hüzünlü şarkılar gibi… Sandık ve dolap
köşelerinde saklanan kefen bezleri, ölü yıkamada kullanılacak bir kalıp sabun
ve defin masrafları için hazırlanan, hanımların başörtüsüne veya tülbente
sarılı bir miktar para… Bunlar, yaşı 40’ın, 50’nin altında olanlar için bir
mânâ ifâde etmiyor olabilir. Fakat ‘geçmişin
câhili olanlar, geleceğin körü olmaya mahkûmdur
’sözünü bilenler için ilgi
çekici bilgilerdir. Bilenler öğretmeli, bilmeyenler öğrenmeli.   

Vecize gibi sözler,
sohbetleri renklendirecek kısa hikâyeler, tebessüm ettirecek fıkralar ve duygu
yüklü şiirler, tangolardan şarkılardan mısralar, geçmiş günleri hatırlamaya
vesile ve şâirlere ilham kaynağı olabilecek değerde. İşte bunlardan biri:

Cehennemde ateş bulunmaz. Cehenneme gelen herkes, kendi ateşini
yanında getirir
.’ Diyen filozofun bercestesine, Dr. Suver’in yorumu: ‘Ben de kendi ateşini kendi elinde taşıyan
düşmanlarımın alevlerini söndürmeye yardımcı olabileceğime hâlâ inanıyorum
.’

Suver’in bu
düşüncesi; Milâdi 700’lü yılların ortalarında fakir bir âilenin dördüncü evlâdı
olarak dünyâya gelen Râbia el Adeviye’yi hatırlatıyor. Râbia Hanım, Basra
sokaklarında, bir elinde meş’ale, diğerinde su dolu kova ile dolaşırmış.
Sormuşlar:

-Bunları niçin
taşıyorsun?

-Cenneti ve
cehennemi arıyorum. Meş’ale ile cenneti yakıp yok etmek için, su ile de
cehennemin ateşini söndürmek için… Böylece insanları cennet rüşvetinin
câzibesinden ve cehennem ateşinin korkusundan kurtaracağım. Herkes aklını
kullansın, rüşvet ve korkudan âzâde olarak kendi irâdesiyle iyiye doğruya ve
güzele yönelsin…

***

Akkan Bey, ‘Necip Fâzıl’la dehayı, Yahya Kemal’le
İstanbul’u, Mehmet Âkif’le kahramanlığı, Mûnis Fâik’le insanlığ, Ümit Yaşar ile
aşkı, Sebahattin İlhâmi’yle kadını, Şemsi Belli ile renkleri, Fâruk Nâfiz ile
Türkçeyi, Fâlih Rıfkı Atay ile ağaç ve yurt sevgisini
, (Refik Halid Karay’mı
olmalıydı?) Bediî Fâik ile kavramları ve
deyimleri tanımamızın büyük payı vardır
’ diyor.

Öğrenim
sürecine Sâmiha Ayeverdi ve Nihat Sâmi Banarlı’dan Türkçenin, Hüseyin Nihal
Atsız’dan Turan’ın ve Türklüğün, Zeki Velidî Togan’dan târihimizin, İbrâhim
Kafesoğlu’dan kültürümüzün ve de Yusuf Ziya Yörükan’dan, Elmalılı Hamdi
Yazır’dan dinimizin öğrenildiği ilâve edilebilir.    

Sevgili Akkan;
dikkatlerini ve projektörlerini iyi, doğru ve güzel insanlar üzerine teksif
ediyor. Ve de insanların iyi ve güzel yönlerini sergiliyor.  Ne güzel… Güzel insanlara böyle güzellikler
yaraşır. Güzel insanları örnek gösteriyor. Biliyor ki, insanoğlu sıkça
gördüğünü örnek alır. Kötüyü görüp iyiye yönelmek zordur. İyiyi görüp onun gibi
olmayı isteyenler daha çoktur.

Kitabında yer
verdiği şahsiyetlerden bâzılarının isimleri: Kadim dostu Engin Köklüçınar,
İsmet İnönü, Celal Bayar, Süleyman Demirel, Haydar Aliyev, Alparslan Türkeş, Rauf
Denktaş, Fâlih Rıfkı Atay, Nevzat Yalçıntaş ve diğerleri… Bu şahıslar, bölüm
başlıklarında adı geçenlerin bir kısmıdır. Bölümlerde yüzlerce isim var.
Denilebilir ki Akkan Suver, dost zengini bahtiyarlar sıralamasında hayli yukarılardadır.

***

Bu tür
kitapların son sayfalarında; ‘Dizin’,
İndeks’ veya ‘Bulduru Listesi’ gibi bölümler bulundurulması, güzel bir âdettir.

 

KİTAPTAN KISA KISA…

Celâl Bayar’ın cevâbı:

Dr. Akkan Suver: Efendim, Siz 1938
yılında kendinizi veya dönemin Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı
cumhurbaşkanı adayı göstermediniz. İsmet Paşa’nın olması için elinizden geleni
esirgemediniz. Bugün, İsmet Paşa’yı cumhurbaşkanlığı makamına getirtmekle hatâ
yaptığınızı düşünüyor musunuz?’

Celal Bayar: Hayır. Ben bugün de böyle
bir seçimle karşı karşıya kalsam, tereddüt etmeden tercihimi yine İsmet
Paşa’dan yana yapar ve O’nun kazanmasını sağlardım.

 Mareşal Fevzi Çakmak, iyi bir askerdi. Ama
sâhip olduğu meziyet ve hususiyetler, cumhurbaşkanlığını ihâta edecek ve cumhuriyet
felsefesini devam ettirecek çapta değildi. Hem Mareşal hem de İsmet Paşa benim
arkadaşımdı. Üstelik Mareşal bana daha yakındı. Ama ben tercihimi hislerimle
değil aldığım devlet tecrübe ve sorumluluğuyla yaptım. Atatürk’ün emânetini İsmet
Paşa’nın taşıyabileceğine inanıyordum. Aradan kırk beş yıldan fazla bir zaman
geçti. Ne kadar isâbetli karar verdiğime târih de millet de şâhittir.

Altemur Kılıç’dan birkaç mısra:

Herkes bir şeyin esiri:

 Mevkiin, malın, paranın…

 Derdini çeker her biri

Bir aşkın, bir hâtırânın.

 Gönlüm dolu, ellerim boş,

 Yok isteyecek bir şeyim;

 Yûnus gibi olmak ne hoş:

Gök yorganım, yer döşeğim!

İnönü ve Türkeş:

Yıl 1966.
Türkeş Meclis’te CKMP genel başkanı olarak milletvekilidir. Ortanın solu
düşüncesinden dolayı İsmet Paşa’yı solculukla suçlamaktadır. İsmet Paşa bir gün
Meclis’te söz alarak, ‘Bu Türkeş, elinden
gelse gökteki kuşları bile solcu sağcı diye ayıracak
’meâlinde bir konuşma
yapar.

Konuşmadan
biraz sonra oturuma ara verilir. Tam salonun kapısından çıkacakken Türkeş,
İsmet Paşa ile karşı karşıya gelir. Aldığı askerî terbiye, biraz önceki
karşılıklı atışmayı ona unutturmuştur. Kendiliğinden derlenir, toparlanır ve ‘Buyurunuz Paşam’ der. İsmet Paşa Türkeş’in
kolunu tutar, ‘Gel, şurada oturup bir
kahve içelim
’der. Türkeş sıkılır, zira biraz önce sözle dalaşmışlardır.
Fakat yapacak bir şey yoktur. Otururlar. İsmet Paşa kahveleri ısmarladıktan
sonra da; ‘Türkeş, askerler bu meclise
bir defa gelir. Sonra bir daha gelemez. Ben istisnayım. Görüyorum ki sen de
istisnasın. Asker olarak burada benim gibi kalıcısın
’ der. Türkeş bu
iltifata teşekkür eder. Târih İsmet Paşa’yı haklı çıkaracaktır. Türkeş de ölene
kadar İsmet Paşa gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde vazife görmüştür.

 

Kitabın arka kapak yazısı:

Hâtırâsı olmayan insan, hâfızâsızdır.. Hâtırâların
aksettirilmesi ise başkalarına yarınlarda yeni ufuklar açması açısından bir
gerekliliktir. Elbette insanların her olayı yansıtması doğru olmayabilir.

Ama insanlara örnek teşkil edecek ve ortak
düşüncelere târih ve millet önünde rehberlik yapacak hâtırâların yazılması,
yarınlara intikal ettirilmesi aydın bir insan için yalnız bir görev değil aynı
zamanda bir sorumluluktur.

İşte bu duyguların ışığında 80 yılın
keşkesiz geçen hayatını geleceğe aktarmak istedim.

                                                                                                                                  
AKKAN SUVER

 

MARMARA
GRUBU VAKFI

Barbaros Bulvarı Nu: 42, Balmumcu/ Beşiktaş/İSTANBUL                             Telelfon: 0.212 213 05 56  e-posta: marmaravakfi@gmail.com  //  http://www.marmaragrubu.org  

 

Dr. AKKAN SUVER: Marmara Grubu Vakfı Başkanı, Gazeteci, Yazar.

1998 yılından beri
milletler arası alanda faaliyet gösteren Marmara Grubu Vakfı’nın Genel
Başkanlığı’nı yapmakta olan Dr. Akkan Suver; Mayıs 2008 ile Aralık 2019 târihleri
arasında İstanbul’da Montenegro (Karadağ) Devleti’ni on iki yıl Fahri Başkonsolos
olarak temsil etti. 2020 yılının Ocak ayında Dr. Akkan Suver, Montenegro
(Karadağ) Devleti’nin İstanbul’da resmi konsolosluk açması ile görevinden
ayrıldı. Fahri Başkonsolosluk görevini yaptığı süre zarfında Dr. Akkan Suver,
Türkiye’nin ilk ve tek Basın Kartlı Gazeteci diplomat unvanına sâhipti.

1998 yılından beri
aralıksız olarak gerçekleşen ve milletlerarası alanda bir prestij birlikteliği
olarak benimsenen Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin kurucusu olan Dr. Akkan Suver;
Barış ve Kültürlerarası diyalog çalışmalarıyla dünyâda kabul gören bir sivil
toplum önderidir. Dr. Suver, 2001 yılında Azerbaycan Tefekkür Üniversitesi
tarafından Fahri Doktora, 2010 yılında Kırgızistan Bişkek Üniversitesi
tarafından Fahri Profesörlük, 2013 yılında Romanya Köstence Devlet Denizcilik
Üniversitesi tarafından Fahri Doktora unvanı ile taltif edilmiştir.

AKKAN SUVER’E TAKDİM EDİLEN MADALYA, UNVAN VE HİZMET
BELGELERİ:
 

*2007 yılında Papa 16. Benedict tarafından
Papalık Madalyası,

*Azerbaycan Devleti tarafından Terakki
Madalyasi (2006) ve Dostluk Ordeni (2011),

*Moğolistan Devleti tarafından Cengiz Han
Madalyası (2006), Gümüş Yıldızı Madalyası (2009) ve Kutup Yıldızı Madalyası
(2012). 

*Karadeniz Hazar Denizi Milletlerarası Vakfı
(BSCIF) dönüşümlü Başkanlığını yaptı. (2011-2012)                         *Balkan Barış Kulübü
tarafından Balkan Barış Madalyası (2013)

*Moldova Gagavuzya Yeri’nin en yüksek Nişan’ı
olan ‘Gagavuzya Yeri Ordeni’ (2014)

 *Komünizm’in
bitişinin 25. Yılı münasebetiyle, Romanya Başbakanı Victor Ponta tarafından Romanya
Devlet Nişanı. (2014)

 *Viyana
Ekonomi Forumu tarafından Stratejik Partner Ödülü. (2014)

 *Türk-Romen
İlişkileri Dostluk Ödülü (2014)                                                                                                 
*Moldova Parlamentosunun 20. yılı münasebetiyle 20. Yıl Hürriyet
Madalyası. (2014)

 *İstanbul
İstinye Üniversitesi Akademik kadrosuna intisap etti. (2017) 9

*Arnavutluk Devlet Sivil Liyakat Nişanı
(2017)

*Avusturya Devleti Viyana Ekonomik Forumu
tarafından Yılın Stratejik Partneri Ödülü (2017)

 *Romanya
Kraliçesi Majeste Margareta tarafından Kraliyet Madalyası (2018)

 *Avusturya
Devleti Altın Şeref Madalyası (2018)

 *Merkezi
Sofya’da bulunan Milletlerarası Sürdürülebilir Barış ve Kalkınma Vakfı Üstün
Hizmet Madalyası. (2019)

*Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov
tarafından Üstün Hizmet Madalyası. (2019)

 *Karadağ
Devleti tarafından yeniden Balıkesir Fahri Konsolosluğuna tâyin edildi. (2020)

 *Azerbaycan
Devleti Diaspora Bakanlığı tarafından Karabağ Harekâtında gösterdiği dayanışmadan
dolayı Teşekkürnâme Beratı.

*Azerbaycan’da, Özbekistan’da,
Bulgaristan’da, Kırgızistan’da, Gürcistan’da çeşitli zamanlarda gerçekleştirilen
seçimlerde ‘Gözlemci’ statüsünde yer almıştır.

Dr. Akkan Suver’in kitapları Türkçe’nin
dışında Azerbaycan Türkçesi, İngilizce ve Karadağ’ca dillerinde de
yayınlanmıştır. Hâlen İzmir’de yayınlanan Gözlem Gazetesi’nde makale
yazmaktadır.

YAYINLANMIŞ KİTAPLARI:

Çin ve Rus Emperyalist
Felsefesi, Dediklerim, Hâin Nâzım Hikmet, İhtilaller ve Darbeler Târihi, Köylü
Başbakan Demirel, Çağdaş Arnavut Edebiyatı, Habib Burgiba, Şehinşah Aryamehr /
İran Mûcizesi, Nihal Atsız, Darağacında Üç Yiğit, Komünist, Komünizm,
Cemiloğlu, Soljenitsin, Ülkücüye Mektuplar, Gelecek Avrasya’dır, Karadağ,
Süleyman Demirelli Yıllar, Sarı Yapraklar Mevsimi.

HAKKINDA YAZILMIŞ KİTAP:

Sivil Topluma Adamnış
Yıllar: ENGİN KÖKLÜÇINAR.  

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (4)

0

Antik Çağdan Hazarlara Kuzey
Kafkasya

            Antik çağa gelmeden tarih
öncesinde yaşanan çağlar klasik sınıflamaya göre farklı isimler ile
anılmıştır. Buna göre Tarih Öncesi Çağlar beş
ana başlığa ayrılmıştır. Bu çağlar sırasıyla şunlardır;  – Paleolitik
Çağ
(D. Ö 2.000.000 – D. Ö 10000),  – Mezolitik Çağ (D. Ö
10.000 – D. Ö 8000),  – Neolitik Çağ (D. Ö 8000 – D. Ö 5500),
 – Kalkolitik Çağ (Taş –Bakır Çağı D. Ö 5500 – D. Ö 3000),  – Maden
Çağları
’dır( Bakır Çağı, Tunç Çağı, Demir Çağı, )
(D. Ö 3000 – D. Ö 1200).  Paleolitik Çağ (D. Ö 2.000.000 –
D. Ö 10000):
  En uzun süren çağ olduğu
söylenmektedir. Bu çağın Buzul Çağı olarak değerlendirildiği de olmuştur.
İnsanlık tarihi bu çağda çok yavaş gelişmeye başlamıştır. İlkel insanların
yaşadığı bu çağda hayvanlar yakalanıp öldürülmüş ve bitkiler toplanmıştır.
Çağın sonuna doğru ateş bulunduğu belirtilmiştir. Mezolitik Çağ (D. Ö 10.000 – D. Ö 8000):  Paleolitik
çağa benzer özellikleri olan bu çağda çakmak taşından yapılmış aletlere
rastlanmıştır. İnsanların yaşam mağaralarda devam etmiştir. Neolitik Çağ (D. Ö 8000 – D. Ö 5500):  Bu
dönemde insanlar üretici yaşama geçmeye başlamıştır. Yerleşik yaşama geçilerek
köyler kurulmaya başlanmıştır. Ayrıca hayvan türleri
evcilleştirilmiştir.  ​​​​​​Fakat son yıllardaki bulgular bu sıralama
da değişiklik yapılması gerektiğini de göstermektedir. Göbeklitepe ve
çevresindeki diğer tepelerde veriler yeni teorilere neden olmaktadır. İnanç
sistemi bu çağda gelişmiştir.  Kalkolitik Çağ (Taş – Bakır
Çağı D. Ö 5500 – D. Ö 3000):
  Bu çağın en önemli özelliği
hem tarih öncesi devirleri hem de yazılı tarih dönemlerini içermesidir. Maden Çağları (D. Ö 3000 – D.Ö 1200) Bakır Çağı, Tunç Çağı, Demir
Çağı’dır. Fakat her geçen gün yeni bulgular ve ilmî araştırmalarla
Paleolitik
Çağ’dan başlayan bu sınıflamanın değişeceği unutulmamalıdır. Şimdilik
bu değişikliklerden bahsedilmeden Rusça kaynaklarda bu tasnifi kullandığından
bu makalenin metni içinde bu çerceveye bağlı kalınacaktır. Tarih öncesi “Turan
Coğrafyasında Kuzey Kafkasya” metninin ana konusu olmadığı için buna fazla
değinilmiyecektir.

D.V. Canopy (Д.В. навес) & A.T.
Urushadze (А.Т. Урушадзе)’nın, Kuzey Kafkasya Tarihi “История Северного
Кавказа”,
başlıklı çalışmasında Kafkasya’da
i
lk zamanlarda bakırdan eşyalar yapıldığını vurgulamaktadır.
Daha sonra ise tunç ve demir eşyalar geliştirilmiştir. Kuzey Kafkasya’daki Tunç
Çağı, yalnızca söz konusu bölge ile değil, aynı zamanda Küçük Asya,
Transkafkasya ve Avrasya bozkırlarının komşu topluluklarıyla ayrılmaz bir
şekilde bağlantılı olan birçok arkeolojik kültürün maddi ve manevi dünyasına
yansımıştır. Art arda değişimi esas olarak sosyo-ekonomik ilişkilerin sistemik
dönüşümü tarafından belirlenen üç kronolojik döneme ayrılmıştır. Erken Tunç
Çağı geleneksel olarak D.Ö. 3. binyıla, Orta Tunç Çağı’nı – D.Ö.  2. binyıla, Geç Tunç Çağı – D.Ö. 2.-1.
binyılın başına kadar ifade eder. Tanımlanan ilk dönem çerçevesinde, 1897’de
bulunan Maykop yakınlarındaki ünlü Veselovsky höyüğü, toplam yüksekliği
yaklaşık 11 metredir. Seçilen kültürel topluluğa ait diğer arkeolojik anıtlar,
Meshoko, Yaseneva Polyana, Skala’nın büyük yerleşimleridir. Uzun yıllar süren
araştırmalar sonucunda elde edilen kapsamlı materyal, Maykop kültürünün kabile
birliklerinin ekonomik faaliyetlerini, sosyal ilişkilerini ve manevi yaşamını
doğru bir şekilde temsil etmeyi mümkün kılmıştır. Söz konusu kabilelerin
başlıca ekonomik uğraşları, iyi gelişmiş metal işleme ve çömlek üretimi ile
desteklenen sığır yetiştiriciliği ve ilkel çapa çiftçiliğidir. Maykop
kültürünün çok sayıda taşıyıcısı, esas olarak sığır, koyun, domuz ve at
yetiştirmiştir. Yerel ustalar, büyük bronz kazanlar, kulak yanlısı baltalar (bu
tür baltalar bir delikten bir şaft üzerine giyilirdi), düz keski biçimli
aletler, yivli keskiler, çeşitli bıçaklar ve hançerler yaptılar[1].
Aletlerin, av ve askeri silahlarım (ok uçları, deliciler, orak uçları) taş ve
kemik hammaddelerinden yapılmaya, en iyi Neolitik örnekler düzeyinde işlenmeye
devam etmiştir. Maykop kültürünün iyi pişmiş seramikleri arasında ince duvarlı
çömlekler, testiler ve çömlekçi çarkında yapılmış ve çeşitli süslemelere sahip
kaseler bulunur. Arkeolojik araştırmanın bir parçası olarak, yeni bir malzeme
üretim dalı olan dokumanın tutarlı gelişimini gösteren parça parça keten
kumaşlar ve kil kıvrımlar mevcuttur.

Maykop kültürünün kabile birlikleri, bozkır ve dağ
bölgelerinin komşu topluluklarının yanı sıra Transkafkasya ve Küçük Asya ile
aktif bağlarını sürdürmüştür. Mezar bulguları, sadece yerel ustalar tarafından
değil, aynı zamanda aktif bir ticaret alışverişi kapsamında değerlendirilen
bölgeye getirilen çeşitli boncuklar, küpeler, altın, gümüş, akik ve turkuazdan
yapılmış kapları içermektedir. Cenaze törenlerinin de Batı Asya ve Avrasya
bozkırlarında kullanılan benzer törenlerle çok sayıda paralelliği vardır. Modern
araştırmacılar, yüksek düzeyde bir ekonomik gelişme ve aktif ticaret
değişiminin, proto-devlet kurumlarının (örneğin, kabile liderleri) uzun oluşumu
için bir tür temele dönüşen tutarlı mülkiyet ve sosyal farklılaşma oluşumunu
belirlediğine inanmaktadır. Toplumsal tabakalaşma, mezar yapılarının farklı
ölçekleri ve bulguların içeriğinin yanı sıra, bazı Maykop yerleşimlerinin
devasa taş çitlerinin bir tür koruma görevi gördüğü artan sayıda kabileler
arası çatışmalar tarafından açıkça gösterilmektedir[2]. D.V.
Canopy (Д.В. навес)& A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе) Kuzey Kafkasya
Tarihi’nde “История Северного Кавказа”
ve birçok kaynakta ifade edilen
sosyal tabakalaşma hususu Rus yahut yerli yazarların ideolojik bakışlarının
arkeolojik bulguları yorumlamalarına sebep olmaktadır. XXI. Yyda bile Kuzey
Kafkasya gündeminde canlı tutulmaya çalışılan sosyal tabakalaşma iddiası
binlerce yıl önceki bazı sosyal hadiselerin, savaş sonuçlarının hiç değişmeden
bugüne taşınma gerekçeleri olmaktadır. Böyle bir uslup bilimsel bir metodla
çelişkiler arz etmektedir. Savaşlarda hayatlarını kaybetmiş savaşçıların defin
işlemlerinde öldürdükleri düşman askerleri ile birlikte gömülmelerinin gömülme
geleneği yanlış sınıflı toplum yorumlarına sebep olmuştur. Antik Çağ Türklerini
eski Yunan, Roma, Asur vb. halklarla kıyaslıyarak değerlendirmek yanlıştır. Atlı
Bozkır Göçebe Türk Halkları ve yerleşik Türkler Asya coğrafyasında öldürdükleri
düşmanlar için balballar diktiği hatırlanırsa düşmanlarla gömülme savaşlardaki
güç kült sembolü olarak görülmelidir. Bu gelenek Kafkasya dâhil Tüm Turan
coğrafyasında bulunmaktadır.

Diğer taraftan astral kültler, söz konusu
dönemin yerel sakinlerinin manevi dünyasına hâkimdir (özellikle gök cisimlerine
özel saygı doğa, Güneş ve Ay), antropomorfik yaratıkların (doğurganlık
tanrıları) ve totem hayvanlarının geleneksel hürmetiyle tamamlanmıştır. Erken
Tunç Çağı’nda Kuzey-Doğu Kafkasya’da, önde gelen pozisyonlar, genetik olarak
Transkafkasya kökenlerine dayanan Kür-Aras kültürünün kabile toplulukları
tarafından işgal edilmiştir. O dönemde, bu kültür Dağıstan’da, Çeçenya,
İnguşetya ve Kuzey Osetya’nın eteklerinde ve yaylalarında yayılmıştır. Kür-Aras
kültürü ile ilgili en ünlü yerleşim yerleri, doğal tepeler, nehir burunları ve
sarp dağ yamaçları üzerinde yer alan Serzhenyurt, Mekegi ve Galgalatlı’dır.
Yerel konutlar sadece temel taş bloklardan değil, kil karışımı ile kaplanmış
ahşap yapılardan inşa edilmiştir. Kür-Aras kültürünün kabile birliklerinin
ekonomik faaliyeti, tahıl ürünlerine yönelik oldukça yoğun tarımın entegre
gelişimine dayanmıştır. Tarlalar hem geleneksel çapalarla hem de ilkel
pulluklarla işlenmiştir. Ekilen alanların sistematik kıtlığı, sonraki tarihsel
dönemlerin bölgesel ekonomisinde önemli bir rol oynayan teraslı çiftçiliğin
tutarlı bir şekilde gelişmesine yol açmıştır. Hasat aletleri sadece çakmaktaşı
uçlu tahta oraklar değil, aynı zamanda benzer metal aletlerdir. Kür-Aras
kültürünün dikkate alınan yerleşimlerinde ilk kez büyük arpa-buğday tane çukurları
ortaya çıkıyor, bu da harman tahtası kullanılarak kesilmiş başakların yüksek
verim ve yüksek kalitede işlenmesini göstermiştir. Yerel sığır yetiştiriciliği
sadece ahır şeklinde değil, aynı zamanda dağ meralarının mevsimsel olarak kullanılmasıyla
ilişkili bir yaylacılık modeli çerçevesinde de gelişmiştir. Sığırlar sadece et
ve süt üretimi için değil, aynı zamanda basit arabalar için çekiş gücü olarak
da kullanılmıştır[3].

            Kür-Aras
kültürünün dikkate alınan yerleşimlerinde, yerel hammaddeler kullanılarak bronz
ve çanak çömlek üretimi aktif olarak gelişmiştir. Modern araştırmacılar, yerel
ustalar tarafından yapılan baltaların, çeşitli hançerlerin ve mızrak uçlarının
farkındadır. Seramik ürünler elle kalıplanarak yapılmış ve daha sonra özel
fırınlarda pişirilmiştir. Yerel seramiklerin ana grubu, ince işçilik ve çeşitli
süslemelerle öne çıkan çeşitli sofra ve mutfak gereçlerinden oluşmaktadır. Bu
bölgedeki sosyal süreçler, Maykop kültürünün Boy birliklerinin karakteristiği
olan benzer sosyal olgularla neredeyse aynıdır. Mülk farklılaşması, güç
fonksiyonlarını yoğunlaştırarak bireysel ailelerin kademeli olarak ayrılmasını
belirler.

D.V. Canopy (Д.В. навес) & A.T.
Urushadze (А.Т. Урушадзе)’nin belirttiği farklılaşma Türklerde aile ocağının
miras olarak çocuklar arasında paylaştırılmanın doğal bir sonucudur[4].Dinî
fikirlerde öncü rol, doğurganlık, ocak, ateş ve güneş kavramları ile ilişkili
geleneksel tarım kültleri tarafından oynanmıştır. Kuzey Kafkasya’daki Orta Tunç
Çağı’nın büyük ölçekli dönemi, geleneksel olarak birkaç büyük arkeolojik
kültürle ilişkilendirilir: Kuzey Kafkas Dolmen, Yeraltı mezarlığı, Koban,
Kayakent-Khorochoev kültürleridir. Ekonomik faaliyetin ana dalları, teknik
biçimleri bölgesel doğal ve iklim koşulları tarafından belirlenen geleneksel
tarım ve sığır yetiştiriciliği olarak kalmıştır. Bronz metalurjisi, balta,
bıçak, hançer, keser ve toka çeşitlerinin öne çıktığı çeşitli ürünlerle
toplumsal ihtiyaçları karşılamıştır. Söz konusu dönemde, gerçek varlığı özel
arkeolojik buluntularla (döküm kalıpları, özel potalar, taş harçlar) doğrulanan
özel metal işleme atölyeleri ortaya çıkmıştır[5].



[1] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе). Kuzey Kafkasya
Tarihi(История Северного Кавказа), Eğitim Ve Bilim Bakanlığı Rusya Federasyonu,
Federal Eyalet Özerk Eğitim Yüksek Öğretim Kurumu, “Güney Federal
Üniversitesi” Министерство Образования И Науки Российской Федерации Федеральное
Государственное Автономное Образовательное Учреждение Высшего Образования
“Южный Федеральный Университет”,Rostov, 
2017, s. 19.

[2] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе).a. g.m.,  s. 21.

[3] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе).a. g.m.,   s.21.

[4] Geniş Bilgi İçin Bakınız: Yılmaz Nevruz Sılpağarlanı, Karaçay-
Malkar’da  ‘’Özdenlik Kulluk’’ Davasının
Üzerine Bilinenler Bilinmeyenler, Birleşik Kafkasya Dergisi, Eskişehir,
‘’Özdenlik Kulluk’’ Eki. Yılmaz Nevruz, Umumi Kafkas Tarihine Giriş Cilt 1,
2013, İstanbul.

[5] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе).a. g.m.,  s.22.

Celal Şengör ve Tanıdığım Ateistler Hakkında!

Bir kere hepsi ne idüğü belli
insanlar, her devrin adamı değiller!

Hepsi tahsilli okumuş, iki Cuma
mesajı sallasalar ihtimaldir ki, Büyükelçi, başmüzakereci ve ya büyük iş adamı
bile olabilirler!

Kim bilir!

Misal!

Neyse…

***

Konu o değil.

Allah, Celal Şengörden’de razı olsun Atesitlerden de

İnşallah hepsine son nefeslerinden önce iman etmek nasip
olur.

Onları dinlemek itiraz ettikleri ayetleri araştırmak bana
iyi geliyor!

Düşünmeye sevk ediyorlar beni.

Yüce Allah’da Nahl 17’de ki Ayeti kerimede “hiç düşünmez misiniz?” diye buyuruyor
ya!

Bu adamlar bence Benim gibi Akli İslam, kalbi İslam
mensuplarının düşünmesi için birer aracı!

Onlar olmasa, duyduğumuzla yetinir, bildiğimiz kadarıyla
ölür gideriz.

Hâlbuki bilmemiz Yüce Allah onu
arayıp bulmamızı, sorgulayıp doğrulamamızı ve hayranlıkla iman etmemizi
istiyor.

Annem babam inanıyordu, bende aynı
geleneği takip ediyorum, kurcalamıyorum hiçbir şeyi gibi bir gelenekçilik doğru
değil bence.

 

***

Takip ediyorum Ateist sayfaları, Denk
geldikçe dinliyorum Celal Şengör hocayı,

İtiraz ettiği!

Ettikleri!

Bilim ile ters düştüğünü iddia
ettikleri ayetlerin meallerini okuyorum, daha hangi dönemde inmiş, hangi mesele
için inmiş, hangi soruna binaen inmiş onu irdelemeden bile mantıklı geliyor
bana.

Zaten onları da inceleyince zerre soru işareti kalmıyor aklımda.

Bakıyorum, bilime de uygun,
tarihi süreçlere de!

Bir kez daha şükrediyorum Allah’a
inananlardan olduğum için.

Nihayetinde en açık delil ve Bilim Kitabı elimizde.

***

Bu adamların dinini bilen, okuyan
sorgulayan, araştıran insanlara bir kötülüğü yok, varsa zararları sadece kendilerine.

Yüce Allah yaratmışsa onları, o
tahammül etmişse, elbette bir faydaları vardır, Yüce Allah gereksiz yere
mikroorganizma bile yaratmamış, vardır elbette bir bildiği.

Zaten Dinlere en büyük zarar Din
üzerinden geçinenlerde!

Toplumu yanlış bilgilerle deforme
edenlerde!

Bu sadece Bizim dinimizde değil,
Hristiyanlıkta, Musevilikte de böyle!

Çoğu dünyalık peşinde!

***

Misal ben diyanet işleri başkanı ve
ya hayatını ilahiyat bilimine adamış biri olsam davet ederim Celal Şengör
hocayı ve tüm inanmayanları,

Onları dinler, ilmim ile bilgim
ile tezlerine cevap vererek, ikna eder, Kuran temelli bir sohbet ile davet
ederim İslam’a!

Nihayetinde akıllı adamlar ispat
edildi mi itiraz etmez kabul ederler,

Tabi Diyanet İşleri Başkanının ve
ilahiyatçıların da böyle bir derdi varsa!

***

Biri çıkmış tik tok da, kadın
sesi haramdır, diğeri müzik sesi haramdır, öteki sabi sübyan çocuğun kolu
bacağı tahrik edicidir diye video paylaşıyor!

Tövbe tövbe!

Tiplerde o kadar korkunç ki,
inanç arıyor olsan asla o insanlarla aynı dini tercih etmezsin, o derece!

Saç sakal, kılık, kılık kıyafet, ses tonu, üslup!

Eyvah ki ne eyvah!

İnsanın geçirdiği evrim ve
mutasyondan nasibini alamamış peygamber efendimiz öncesi dönemde kalmış gibiler!

Sanki İnsanlar Müslüman olmasın ve
ya dinden gerçek dindarlardan uzak dursun diye özellikle yetiştirilip topluma
salınmış gibiler!,

Allah onlara da hidayet versin,
ne bileyim yazık yani, bilseler yapmazlar belki de!

Ama, Celal hoca güler yüzlü adam,
Tanıdığım Ateistlerin çoğu öyle, sadece doğru zamana ve doğru dokunuşa ihtiyaçları
var,

Akıl, kaygan bir sabun gibidir. Onu iradeli, dengeli ve doğru bir şekilde
kullanmak, en zor meseledir.

Büyük ihtimal çok akıllılar ve
dengeli kullanamıyorlar, hani en güzel enstrümanın bile akorda ihtiyacı var ya!

O hesap!

Akord yoksa, kıymeti de olmuyor çıkan bozuk seslerin!

Rahatsız eder dinleyeni.

Çok şey okuyorlar, birbirine
bağlayamıyorlar demek ki!

Ah bir akord olsalar, sen seyreyle İslam dünyasında ki senfoniyi!

Neyse.

***

Bir gün kendisi ile tanışmak
Evrim üzerine, bilim üzerine, yaradılış üzerine, haliyle yüce Yaratıcının ilmi
ve onun nimetleri üzerine sohbet etmek isterim.

Allah nasip ederse, o beni bulur zaten.

Allah dilerse her şey olur.

Demem o ki İslam dünyasında
düzelme olması için böyle insanların iman etmesine ihtiyacımız var.

Bir keresinde bir Ateist ile
sohbette, peygamberimiz için!

Yaratıcıya, Dinlere ve haliyle
Peygamberlere inanmıyorum ama!

Dönemini ve yaşantısını okuduğum
kadarıyla “Muhammed bey gerçekten de
peygamber gibi bir adammış”
deyince,

Mutluluktan boynuna sarılasım
gelmişti!

O güne kadar duyduğum en güzel
iltifat, meğer bir Ateist’in sözlerinde gizliydi.

Öyle ya!

Öyle bozuk bir zamanda, bozuk bir
coğrafya da İsmet sıfatı olmasa, Allah’ın izni olmasa öyle bir şahsiyet dünyaya teşrif 
eder miydi!

***

Yani böyleyken böyle, ben
inanmayanlarla konuştukça daha çok düşünme ihtiyacım oluyor, düşündükçe okuyor,
okudukça daha da fazla bağlanıyorum, hayran
kalıyorum yüce Allah’ın ilmine.

Dinini kulaktan dolma bilgilere
dayandıran bir gelenekçi hurafeci dinleyince de uzak kaçıyor, tövbe diyorum duyduğum akıl dışı şeylere!

Ne bileyim Allah hepimize akıl fikir
versin,

Onlarla aynı ortamda
bulunmaktansa Celal Şengör ile bir çay içmeyi tercih ederim.

Tabi Allah nasip ederse.

Bel ki bir gün o da twwet atar “Hamd olsun bu günü de zararda kapatmadık
diye”

Hani bazen, dini okullarda
okuyup, ilahiyat eğitimi alan birinin yanlışa düşüp Deist ve ya Ateist olduğunu
duyuyoruz ya,

Bir gün de bir Ateist’in ve ya
bir Deist’in yaşamın sırrına nail olup yüce Yaratıcıya iman ettiğine birebir
şahit olsak, ne güzel olur değil mi?

Hele Celal Şengör’ün.

İNŞALLAH.

Ne bileyim, içimden geçenler bu
hafta da böyleyken böyle.

                Cumartesi
Pazar Pazartesi Salı Çarşamba ve Perşembe günlerimiz de mübarek olsun, selam ve
dua ile.

Huzur İsyanda!

Celal Şengör’ü, Kızılay’da Kazığa Bağlayıp Yakalım!

Dikkat! Bu bir mizah yazısıdır.
Hani atlayanlar olabilir de…

Halkın -bir kısmının- dinî inançlarına, alenen, aykırı laf söylenir mi? Söylenmez. Bu her yerde böyledir. Mesela Suudi Arabistan’da böyledir, Afganistan’da, İran’da hep böyledir. Bizde de böyle olması lazım gelmez mi?

Bakın bu yönde kesinleşmiş ve hükmü icra edilmiş engizisyon mahkemesi kararları da var:  Mesela halkın ve kilisenin inancı, sadece bir dünya bulunduğu, bizimkinden başka dünyaların var olamayacağı idi. Öyle ya, birçok dünya olsaydı birçok İsa olması gerekmez miydi? O halde? Giordano Bruno işte tam bu küfrü işliyor, çok sayıda dünya vardır diyordu. Çok sayıda dünya olduğunu iddia etmekle de yetinmiyordu o kâfir, kâinat sonsuzdur da diyordu. Hâlbuki kilisenin ve dolayısıyla halkın dinî inançları, dünya sabittir, her şey dünyanın etrafında döner idi. Kopernik ve Kepler ancak, “Yok öyle değil. Sabit olan güneştir, Dünya güneşin etrafında döner.” demişlerdi. Bruno Engizisyon’da yargılandı ve 17 Şubat 1600 günü Campo de’ Fiori’de, o meydanda, kazığa bağlanıp yakıldı. Kopernik ve Kepler’in iddialarını savunarak halkın bir kısmının dinî inançlarını alenen aşağılayan Galileo Galilei de Bruno’dan on yıl sonra yargılanıp ev hapsine mahkûm edildi. Demek suçu Bruno kadar ağır değilmiş. Papa’nın dostu olduğuna dair dedikodular da var.

Celal Şengör’den Cemil Meriç’e

Bugün Bruno’nun yakıldığı yerde, onun heykeli var ve dünya her 17 Şubat’ta Bruno’yu anıyor.

Şimdi gelelim dört asır sonrasına ve günümüze. Celal Şengör Hoca, geçen haftalarda Hazreti Musa ve İbrahim’in tarihte olmadığını söyledi ve bir savcı onun aleyhine dava açtı. Bir kısım halkın dinî inançlarını alenen aşağıladığı iddiasıyla…

Nedense aklıma Bruno geldi. Sonra bu suçu işleyip de takibata uğramayan bunca insanı hatırladım.

Mesela rahmetli Cemil Meriç’i alalım. Bu Ülke’de Hazreti İsa için şöyle yazıyor:

“Tarihçilerin iddiasına göre, nerede doğduğu, ne zaman doğduğu, hattâ doğup doğmadığı meçhul olan bu insana, Avrupa’nın hâlâ taabbüt etmesi anlaşılmaz bir zaaf: belki bir kadirşinaslık, *belki bir narsisizm.* Hadi bu idrak sakametini anlayışlı bir tebessümle karşıladık; kendi hamakatimizi gelecek nesillere nasıl bağışlatacağız?”

Bu da tıpkı Celal Şengör’ünkü gibi, Giordono Bruno’nunki gibi bir suç değil mi? Kilise insanları öldükten sonra aziz edebiliyor; acaba biz de öldükten sonra mahkûm edemez miyiz?

Ateistleri, Dawkins’i ne yapmalı?

Devam edeyim. Halkın dinî duygularını alenen aşağılayan bir grup insan var. Bunlara Ateist deniyor. Bunlar İsa’yı, Musa’yı değil; doğrudan doğruya Tanrı’yı reddediyor. Eh bunlara da bir işlem yapılması, aynı mevzuatın icabı değil midir? Aşağılamaysa aşağılama. Aleniyetse aleniyet. Adamlar dernek kurmuşlar. Üstelik üye sayılarının ikiye katlanmasına sebep oldu diye mevcut iktidara dua ediyorlar. (Galiba dua değil de teşekkür ediyorlardı.)

Bakınız Tanrı Yanılgısı’nın yazarı Richard Dawkins var. Aşağılama? Aleniyet? Hem de nasıl! Gıyabi tutuklama çıkarmak, kitaplarını yasaklamak, mevcutları toplayıp yakmak gerekmez mi? İtalya’daki cetlerimiz öyle yapmış! Yakacağımız kitaplarının ateşinden ne yapılabileceği yukarıdaki Bruno hikâyesinden anlaşılır.

Ya evrimciler?

Hadi diyelim Dawkins yurt dışında, celp emrine gelmez. Meriç rahmetli. Peki, ortalıkta hiç çekinmeden evrim de evrim diye gezinenlere, bir şey demeyecek miyiz? Gerçi evrimi orta öğretimden kovduk. Biz, Amerika gibi, Avrupa, Japonya falan gibi çocuklarımızı zehirleyecek değiliz. Elimizden geleni yapıyoruz. Her yıl Sayın Diyanet İşleri Başkanımızın himayelerinde yeni üniversitelerimizde “Yaratılış Kongresi” yapılıyor. Buralarda türlerin evrimle falan değil, tek tek yaratıldığını ispatlıyoruz. Bizi ciddiye alsalar Biyoloji Nobeli alırız ama maalesef gâvurlar bu çalışmaları hiç mi hiç ciddiye almıyor, bilim dergilerinde de yayımlamıyor. Üst aklın komploları işte, bilisiniz. Fakat benim işaret etmek istediğim husus başka. Resmî görüşümüz şu: Evrim yoktur. Halkımızın inancı da muhtemelen bu. ABD’de bile evrimin yalan olduğuna inanan halk çoğunlukta. O halde şunca üniversitenin genetik bölümünde, biyoloji bölümünde hâlâ evrim öğretiyorlar; öğretmekle kalmıyor, öğrencileri sınava sokup, evrimi bilmeyenleri sınıfta bırakıyorlar. İşte buyurun! Hem aykırı, hem aleni. Bölümler kapatıla, hocalar tutuklana…

Bir paragraf ciddiyet:

Celal Şengör’ün her kanaatine katılmak zorunda değilim. Ama kanaatini söyleme hürriyetini de sonuna kadar savunmak zorundayım. İnsanlar kanaatlerini, daha da beteri, bilip gördüklerini söyledikleri için kovuşturuluyorsa, bu onların kanaatlerinin değil, o ortamın kabahatidir. Bazı ülkelerde ortam temel insanlık haklarına aykırı olabilir ve o ortam yine kanunla düzeltilir.

https://millidusunce.com/celal-sengoru-kizilayda-kaziga-baglayip-yakalim/

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (3)

0

Bu tür kaynakları bir bütün olarak
tanımlarken, tek tek belirleme alanında şunu vurgulamak önemlidir. Dilsel
gruplarla ilgili birçok kavram vardır ve bunlara yaklaşımlar birçok tartışmalı
konuyu içerir. Ayrıca, dillerin akrabalığı, her zaman kültürlerin akrabalığının
ve konuşmacılarının kanıtı değildir. Yani Macarca bir Fin-Ugor veya Ural-Altay
dil grubuna aittir. Ama bu halklar maddi ve manevi kültür olarak çok farklı
tarihsel yollardan geçmişlerdir.

Her milletin kendi menşei (kökeni) ile
ilgili kendi gelenekleri ve efsaneleri vardır. Bu folklor materyalleri,
özellikle etnik grupların kendi adları ve ikamet ettikleri topraklarda, insanların
hafızasının derinliğini değerlendirmemize izin verir. Genellikle başka
kaynaklarda paralellikler bulurlar. Bununla birlikte, folklor kaynaklarının
yüzyıllar boyunca değiştiği, giderek daha fazla mitolojik bir karakter
kazandığı ve eklendiği de akılda tutulmalıdır. Antik döneme ait D. Ö 6.
yüzyıldan itibaren Grek, Doğu Roma ile ortaçağ Arap, Fars, Türk vb. yazılı
kaynakların Doğu Avrupa, Batı ve Kuzey Kafkasya ile ilgili verileri mevcuttur. Kafkasya’dan
uzakta yaşayan eski ve diğer yazarlara ait erken bilgiler genel olarak
önemlidir, ancak belirli halkların yerelleştirilmesinde yanlışlıklar
içermektedir[1].

Etnografik veriler, etnik tarihin
sorunlarının çözümünde özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Sovyet Devrimi öncesi
dönemde Kuzey Kafkasya halklarının gelenekleri ve ritüelleri gibi maddi
kültürleri hakkında toplanan genel ve özel bilgiler unutulmaya yüz tutmuş unsurları
ayırt etmeyi, arkeolojik ve diğer malzemelerle paralellikler çizmeyi mümkün kılmıştır.
Eldeki tüm kaynaklar, bölgedeki en “kadim” ve en “yerli” insanlarını bulma
girişimlerinin başarısızlığa mahkûm olduğunun iddia edilmesine neden
olmaktadır. Kuzey Kafkasya’nın her halkının etnik sisteminde (her şeyden önce
dil, maddi ve manevi kültür dâhil), eski otokton ile birlikte unsurlar
Hint-İran, Türk, Orta Doğu, Transkafkas ve diğer kültürleri göstermektedir.
Nesnel bir kaynak temelinde, büyük atalardan birinin mirasını “özelleştirme”
girişimleri de aynı şekilde sonuçsuz kalmaktadır (bunlara Sümerler, Hititler,
Urartular veya Alanlar denir). Kafkasya ile ilgili çeşitli kaynak ve
bilimlerden elde edilen veriler, insanlar ne kadar yaşlıysa, ataları ne kadar
fazlaysa, birçok çağın katmanlarının bulunduğu genotiplerinin, dillerinin,
maddi ve manevi kültürlerinin o kadar zengin olduğunu göstermektedir[2].

En eski zamanlardan beri Kuzey Kafkasya
nüfusunun çeşitli gruplarının tarihi, Avrasya kıtasının bu bölümünün doğal ve
coğrafi özellikleri ile yakından bağlantılı ve büyük ölçüde onlar tarafından
belirlenmiştir. Tarihsel gelişimin ilk aşamalarında bu bağımlılık daha güçlü ve
daha belirleyicidir. Karadeniz ile Azak ve Hazar Denizleri arasındaki Kafkas
kıstağı, aynı zamanda birbirinden ayrılır ve Avrupa ile Asya’yı birbirine
bağlar. Bu nedenle, Kafkasya ile ilgili yaygın ve haklı figüratif tanımlar: Avrupa
ve Asya arasında “yol”, “kapı”, “köprü”dür. Yahut “Asya’ya Açılan Kapı” olarak
isimlendirilir. Kafkasya Antik Yunan oyun yazarı Avrupa trajedisinin babası
olan Aeschylus (D. Ö 6. yüzyılın sonu – D. Ö 5. yüzyılın ortası), Kafkasya’yı
“İskitlerin yolu” olarak adlandırmıştır
. Bu mecâzi ifade, İskitlerin kuzey
bozkır kabilelerinin gerçekten Asya’ya geziler yaptıkları gerçeğiyle bağlantılıdır.
Kafkasya’nın doğal ve iklimsel özellikleri faklıdır. Denizlerin kıyı şeridinin
önemli ölçüde değiştiği dikkat çekicidir. Bu özellikle deniz seviyesindeki
küçük dalgalanma döngüsü bir insan neslinin yaşam beklentisi ile ilişkili olan
Hazar Denizi için geçerlidir. Geleneksel olarak Rusya’da sınıflamaya göre göre,
Kafkasya üç büyük bölümden oluşur: Ön-Kafkasya(Kuzey Kafkasya), Büyük Kafkasya
ve Transkafkasya (Güney Kafkasya)’ dır. Doğal olarak Kuzey Kafkasya, Güneydoğu
Avrupa’ya, Transkafkasya ise Batı veya Batı Asya’ya eğilimlidir. Ana Kafkas
sırtı ayrıca iki iklim bölgesini de sınırlar: ılıman ve subtropikal, ayrıca,
Kuzey Kafkasya ılıman bölgeye, Güney Kafkasya – subtropikal bölgeye aittir.
Büyük-Kafkasya, temas bölgelerinin antik ve ortaçağ nüfusu için aşılmaz bir
sınır değildir. Ancak kuzey yamaçları nesnel olarak kıtanın Avrupa kısmıyla
daha yakından bağlantılıdır[3].

Son yıllarda Kafkasya’nın doğal-coğrafi,
jeopolitik, tarihsel-etnografik ve diğer kıstaslar temelinde yapısal bölünmesi
Etnografik İnceleme araştırmalarının sayfalarında tartışılmaktadır. Tartışma
noktaları esas olarak Güney Kafkasya veya Transkafkasya ile ilgilidir. Ancak
Kuzey Kafkasya’nın coğrafi ve modern yönetim anlayışının örtüşmediği
unutulmamalıdır. Coğrafi grafiksel olarak, Taman Yarımadası’nın
güneydoğusundaki Krasnodar Bölgesi’nin Karadeniz kısmı adalar Transkafkasya’ya
aittir ve Kuzey-Doğu Azerbaycan’ın Hazar şeridi Büyük Kafkas Sıradağlarının
kuzey mahmuzlarına aittir. Kuzey Kafkasya’nın coğrafi sınırları içinde bölge,
Rostov bölgesinin (Levobe-Aşağı Don’un kesimi) ve Kuma-Manych eğiminin
güneyinde Kalmıkya Cumhuriyeti bölgenin coğrafi tanımına vurgu yapar. Ancak
Kuzey Kafkasya etnografik, arkeolojik ve diğer tarihi ve kültürel materyalleri
göz önüne alındığında, köklü idari-bölgesel yaklaşım nesnel olarak dikkate
alınır. İleriki adımlar bölgenin tarihi, belirli bölgelerde, örneğin, Dağıstan’da
değişen siyasi kuruluşlar ve idari birimler vardır. Siyasi duruma bağlı olarak
ana hatları ve isimleri değişir. Kuzey Kafkasya’nın toplam alanı, tüm
Kafkasya’nın %62,5’i olan yaklaşık 250 bin kilometrekaredir. Kuma-Manych eğiminin
güneyinde yer alan Kafkasya sınırlarına, Stavropol Yaylası dahildir – merkezde,
Kuban-Priazovskaya (Prikubanskaya) – batıda ve Hazar ovaları – doğudadır.
Güneydoğuda, Predkavian- Kazyem ve Ana Kafkas Sıradağlarının mahmuzlarının etek
bölgesi Tersko-Sunzhenskaya Ovası tarafından işgal edilir. Alçak Tersky ve
Sunzhensky sırtları dahil Stavropol Yaylası, Doğu Avrupa Ovası’nın güney ucudur
ve aynı zamanda, Kafkas Sıradağlarının yan meridyen çıkıntısı olan ana masiften
ayrılmıştır. Sadece Terek ile Kuban arasında bir su havzası değildir. Banya,
Kuban-Priazovsky ve Hazar ovaları, aynı zamanda dünya kabuğunun kabartma
bölümünün küresel sistemine de atıfta bulunur. Tepe kıvrımlı bir yapıya
sahiptir ve birkaç yüksek irtifa oluşumundan teşekkül eder (Stavropol, güney
uçlarında keskin uçurumlar ve kuzeyde hafif bir düşüş olan Prikalausky
yükseklikleri, vb.)  Aynı zamanda
Kafkasya’nın en yüksek noktasını ve tüm Doğu Avrupa Ovası – Strizhament Dağı’nı
(832 m)
içerir. Kafkasya’nın güneyinde, Büyük Kafkasya’nın eteklerinde birbiri ardına
geçişler vardır. Diğer taraftan Prikubanskaya, Mineralovodskaya, Kabardinskaya,
Kuzey Osetya, Skye,  Çeçenistana eğimli
ovalar bulunur. Dağlar bölgenin fiziki-coğrafi ve doğal koşullarının
çeşitliliğini paylaşırlar[4]. Yerel
iklime sahip birçok bölgeyi Kafkasya dağları coğrafyayı yerel iklim
özelliklerine sahip birçok bölgeye bölerler. Özel bir flora ve fauna
çeşitliliği ortaya çıkar. Karadeniz kıyısındaki Anapa şehri bölgesinden Apşeron
Yarımadası’na kadar yaklaşık 1.500
km
boyunca uzanan Hazar Denizi’ndeki adalar, orta
kısımdaki Büyük Kafkasya, 160- 180
km
genişliğe ulaşır ve bunların% 60’ından fazlası kuzey
yamacına düşer. Kuzey Kafkasya’nın kendisi de üç bölgeye: orta, kuzeybatı ve
kuzeydoğu olarak ayrılmaktadır. Kuzey Kafkasya’nın merkezi bölgeleri arkeolojik
ve tarihi literatürde genellikle “Merkezi” olarak adlandırılır. Coğrafi açıdan
Orta Kafkas’da Kazbek, her iki yanında bitişik eğimli ovalar ile Kafkas
Sıradağları’nın dağlık bölgesinin orta ve en yüksek bölümünü içerir. Büyük
Kafkasya’nın kuzey yamacı, eksen hattının sırtını çevreleyen birkaç paralel
sırttan oluşur: Yanal veya Peredovoi, Skalisty, Pastbishchny ve çok sayıda
asimetrik tepeler bulunur. Bolşoy ve Bokovoy sırtlarında, Büyük Soçi
bölgesinden başlayıp dağlık Dağıstan’ın orta kısmına kadar sürekli karlı
zirveler vardır. Bunların en yükseği Kafkasya’nın merkezinde, yaklaşık 10’u aşmaktadır.
5.000 m
Orta kısımdaki yan sırt, ana Havzadan daha yüksektir. Kazbek’in Doğusunda Ana
Kafkas Sıradağları’nın yüksekliği azalmaktadır, ancak Dağıstan’ın çoğunda,
karmaşık, oldukça parçalanmış kabartma tamamen “Dağlar Ülkesi” ismine tekabül
etmektedir.

Dağıstan’ın güneydoğuda güçlü bir şekilde
daralmış alçakta yatan Hazar kısmı, dağlardan keskin bir şekilde farklıdır. Bu
alanlar Hazar ovasının devamı niteliğindedir. Derbent bölgesinde, antik
yolların geçtiği ve geniş olduğu dar bir geçit oluşturur. Orta Çağ’ın sonuna
kadar var olan düğüm savunma ve kontrol kompleksleridir. Kafkas Sıradağları’nın
kuzey yamacında, üç bölgeye ayrılmış bir dağ silsilesi derin enine nehir
geçitleri tarafından kesilen alçak dağ, orta dağ ve yüksek dağ ve vadileri
oluşturur. Bu nedenle, en yüksek bölümler de dâhil olmak üzere tüm bölgelerin
dağlık kabartması olarak adlandırılamaz. Sadece dağ değil aynı zamanda dağ-vadi
coğrafik yükseklik ve derinlikleri mevcuttur. Kuzey Kafkasya’nın en büyük
nehirleri Kuban ve Terek’tir. Orta Kafkasya’nın en yüksek zirvelerinin
mahmuzlarında bulunur ve onu kuzeybatı ve güneydoğudan ayırır. Bölgenin nehir
geçitleri dağ geçitlerine dönüşür. Daryal geçidi, Mamison, Marukh, Klukhor,
Sanchar ve diğerleri gibi yüzyıllar ve binlerce yıl boyunca değişim, ticaret ve
kültürel temas yollarında kilit noktalar olarak insanların geçişine imkân
verdiler[5].
Ayrıca yerel öneme sahip birçok geçiş yolu vardır. Bunlar çeşitli tarihsel
evrelerde dönemsel olarak meydana gelen iklim değişiklikleri, özellikle
dağlardaki kar hattının yükselmesine ve geçitlerin geçilebilirliğinin sağlar. Kuzey
Kafkasya sınırları içinde hali hazırda adlandırılan kabartma-bölgesel
oluşumlara ek olarak, farklı ölçeklerde çok sayıda yerel toprak ve peyzaj
kompleksi vardır, örneğin: Taman Yarımadası, büyük havzalara sahip Trans-Kuban
bölgesi, Orta Kuban’ın sol kolları, Tersko-Kum ve Tersko-Sulak interfluves vb.
bunlardan bazılarıdır. Tarihi ve arkeolojik olarak bazı özellikler ayrıca
idari-doğal birimleri de içerir (Güney-Doğu Çeçenya, Fiziksel coğrafi
oluşumların sınırları ile belirsiz bir şekilde ilişkili olan İnguşetya, vb.). Kuzey
Kafkasya’daki en büyük nehrin havzası – Kuban, doğal koşullarda önemli ölçüde
farklılık gösteren Yukarı, Orta ve Aşağı Kuban’a ayrılmıştır. Terek’in rotası
da benzer bir prensibe göre bölünmüştür. Aynı yaklaşım bölgenin orta
akarsularında da uygulanmaktadır. Orta Kafkasya’nın nispeten uzun nehirleri sığ
Yegorlyk’tir. Orta Kuzeybatı kesiminden kaynaklanan Kuma Nehri, Kafkasya ve
kuzeydoğuya Kuzey Dağıstan’ın kurak yarı çöl bölgelerine gitmektedir. Uzmanlar
göre, eski zamanlarda, Orta ve Kuzey-Doğu Kafkasya’nın önemli ölçüde daha güçlü
bir nehir arteri, bugün bataklık ve yeraltı alanlarını – Kura’yı kurutarak
parçalanmış küçük bir arterdir. Dağıstan’ın en büyük nehirleri arasında Terek
ve Kuma’ya ek olarak, Sulak ve Samur bulunmaktadır. Başka nehir kompleksleri de
vardır. Bölgede az sayıda büyük doğal göl bulunmaktadır. Hali hazırda
adlandırılan Kuma-Manych eğimindeki göl sistemine ek olarak, Batı Kafkasya’da
haliç rezervuarları vardır. Tuz gölleri Hazar Denizi kıyılarında bulunur. Bunlar
Abşeron Yarımadası’na kadar gitmektedir. Muhtemelen Hazar’ın periyodik
ihlalleriyle ilişkilidirler. Dağlarda nispeten küçük, ancak genellikle derin
göller vardır. Rezervuarların bir kısmı, dağ nehirlerinin heyelanlarla
barajlanmasıyla oluşturulmuştur. Kuzey Kafkasya’nın iklim koşulları çeşitlidir.
Genel olarak, bölge ılıman bölgeye aittir. Kafkasya’da iklimin ayırıcı işlevleri
Stavropol Yaylası tarafından gerçekleştirilir. Batıya doğru Kafkasya,
Akdeniz’in ikliminden etkilenir ve bu nedenle ılıman karasal ve daha az kuru
bir iklim hüküm sürer. Batı Stavropol Yaylası’nın yamaçları daha iyi nemlenir.
Doğu yarı çöl bölgelerinde iklim özellikle kurudur. Dağ kabartması dikey bölgelilik
ile karakterizedir. Burada bulunan alanlarda 2000 m‘nin üzerinde, iklim
alpin nemli bir karakter kazanır. Yükseklik ile dönüşüm yoğunlaşır. Büyük Kafkasya
kuzeyden gelen soğuk rüzgârı geciktirir. Bitki örtüsünün doğası gereği,
Kafkasya özel bir tür çeşitliliği ile ayırt edilir, arkaiklerin korunması ve
nadir formlar bulunur. Yirminci yüzyılın toplu çiftçiliğinden önce Batı Kafkasya,
tüy şekli bozkır otlarıyla kaplıdır. Hazar ovasının kuzeydoğusu ise kuru
bozkırlar ve yarı bozkır alanlarla kaplıdır[6].

Kuban ve Terek deltalarında taşkın
yataklarla nemli çayırlar ve çimenli bataklıklar vardır. Haliçlerin
eteklerinde, solonchak çayırları, Stavropol Yaylası’nın bazı bölgelerinde
yaprak döken ormanlar (meşe, gürgen, nadiren kayın) bulunmaktadır. Kuzey Kafkasya’nın
etekleri bozkır, bugün çoğu sürülmüş ve suni ekinler tarafından işgal
edilmiştir. Birkaç meşe ormanı korunmuştur. Orman kuşağının alt kısmındaki
dağlık bölgede, orta kayın ağacında sapsız meşe hâkimdir. Bu tür ormanların en
büyük masifleri Kuzeybatı Kafkasya’da bulunur. Köknar-ladin ormanları 1200–1250
m kotlarından yayılmıştır. Sağlam ormanlar yükselir Deniz seviyesinden
2000–2100 m. bölgenin orta kesiminde, Elbrus’un yüksekliği üzerinde 1500 m seviyesine kadar
çayır bozkırları vardır ve – subalpin ve alpin çayırları bulunur. Geniş vadileri
ve nehirlerin boğazlarını yapraklı çam ve huş ormanlarının küçük alanları işgal
eder. 3000–3500 m yükseklikte, alpin çayırları kaybolur ve bu sınırın üzerinde,
kayalarda ve sazlıklarda yalnızca belirli çiçek ve diken türleri büyür. Dağıstan,
bitki örtüsünün özgünlüğü ve kurak bir iklime özgü türlerin dağılımı ile ayırt
edilir. Kıyı ova bölgesinde pelin solonchak türleri vardır. Meşe ormanları ile
diğer geniş yapraklı türler yer yer eteklerinde yetişir. Dağlık çayır bozkırları,
Dağlık veya İç Dağıstan’da hâkimdir. Güney yamaçlarda, hafif çalılık ormanları
ve küçük ağaç formları yaygındır. Küçük orman alanları dağ oluşumlarının
kuzey yamaçlarında Tarihi ve kültürel açıdan önemli çam ve huş ağacı bulunur
.
Başka bir açıdan Dağıstan’daki yabani tahıl bitkisi türlerinin dağılımıdır ve bölgede
tarımın erken gelişimi için bu durum için elverişli bir koşul olarak hizmet
etmiştir. Kuzey-Doğu Kafkasya’nın yüksek dağlık bölgeleri de subalpin ve alpin
bitki örtüsü ile kaplıdır. Yerelin özelliklerini önemli ölçüde etkileyen bir
diğer önemli doğal faktör tarihçesi, çeşitli minerallerin bölgede bulunmasıdır.
Kuzey Kafkasya’nın büyük zenginlikleri – petrol ve gaz oldukça geç keşfedilmiş
ve geliştirilmeye başlanmıştır. 19. ve 20. yüzyılın başında, petrolün Abşeron
Yarımadası’nda yanıcı bir malzeme olarak kullanılması çok erken bir tarihte eski
çağlarda bilinmektedir. Biraz daha erken, ama aynı zamanda modern zamanlarda,
taş özellikle Yukarı Kuban bölgesinde önemli yatakları bilinen kömür mevcuttur.
Bazı demir dışı metallerin ve demirin işlenmesinin ortaya çıkması ve
gelişmesi için belirleyici bir rol insanlık tarihinin aşamaları ile çeşitli
ekonomik ve kültürel bağların kurulmasının yanı sıra bölgede çeşitli cevher
yataklarının varlığı önemlidir.
Kuzey Kafkasya yapı malzemeleri, mineral ve
termal sular ve diğer mineral türleri açısından zengindir[7].

Kafkasya’nın
modern görünümünün oluşumu, uzun ve karmaşık bir jeolojik tarihin sonucudur.
Yaklaşık 10 milyon yıl önce başlayan Kafkasya’nın modern rölyefinin oluşumu,
bölgede insanların yaşadığı dönemde tamamlanmıştır. Erken Pliyosen’in sonunda
(700-600 bin yıl önce) iklim tekrar değişmiştir. Soğumanın başladığı
koşullarda, dağların tepeleri buzla kaplanmıştır. Büyük Kafkasya en az iki
büyük buzullaşma yaşamıştır. Miyosen’deki üçüncü döneminin sonunda bile,
volkanik aktivitenin bir sonucu olarak dağlar oluşmuştur. Bu ve sonraki
zamanlarda, Elbrus ve Kazbek de dâhil olmak üzere çok sayıda başka volkan
aktiftir. Ve gelecekte, periyodik olarak volkanizma salgınları meydana gelmiş,
önemli bir değişiklik olarak deniz seviyesinin yükselmesi ve diğer önemli
peyzaj ve iklim değişiklikleri ortaya çıkmıştır. Sonraki tüm tarih, arka
planlarına karşı gerçekleşmiştir. Genel olarak, araştırmacılar, yalnızca en
yüksek olanlar hariç, tüm Kuzey Kafkasya’da Keskin soğuma dönemlerinde ortak
dağ bölgeleri ve orta dağlar, olumlu doğal ve eko- insan yaşamı ve kültürün
gelişimi için mantıksal ön koşullar ve koşulları düşünmüştür. Bunlar aynı
zamanda, insanların göçlerine yol açmıştır. Yahut diğer nüfus grupları ve
arkeolojik kültürlerin ve kültürel ve tarihi alanların değişmesi ve büyümesi sonucu
topluluklar oluşmuştur. Ancak doğal ve çevresel koşulların sürekli olduğu
vurgulanmaktadır. Bu koşulların bölgedeki insan topluluklarının gelişimi
üzerinde önemli ve yalnızca olumlu değil, aynı zamanda olumsuz ve yıkıcı bir
etkisi de olduğudur. Kuzey Kafkasya’da depremler, yerkabuğunun yükselmesi ve
çökmesi, heyelanlar vb. şeklinde yoğun tektonik hareketler halen devam
etmektedir. Başka doğal dönüşümler de vardır. İklim değişikliği nedeniyle,
dağlardaki düşük kar örtüsü ve buzullar periyodik olarak dalgalanmış, nehirler
daha fazla akmaya başlamış veya tam tersine, bozkırlar küçülmüş ve tükenmiş,
bozkırlar nemlenmiş veya kurumuş, ormanların sınırları ve yoğunluğu değişmiştir.
Ayrıca yerel doğal süreçler, depremler de dâhil olmak üzere fırtınalar, sel vb.
afetler vardır. Kuzey Kafkasya tarihinin çeşitli aşamalarındaki birçok
çarpıcı kültürel olgunun gelişmedeki krizler ve kaybolması veya dönüştürülmesi,
artık çoğu zaman ekolojik nitelikteki sorunlarla açıklanmaktadır. Doğal
süreçlerin bölgelerindeki nüfus gruplarının geçim kaynakları üzerindeki ciddi
etkisinin örnekleri daha sonraki dönemlerde de yer almıştır
[8].

Devam edecek



[1] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.24.

[2] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.26.

[3] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.27.

[4] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.28.

[5] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.29.

[6] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.30

[7] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.31.

[8] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.32.