12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 297

“İhtiyar Savaşçı” ve Sürgün

0

Ötüken Neşriyat’tan Küçük Hacimli, Dev Muhtevâlı 3 Adet Eser:

0

Biz İmparatorluk
Geçmişimizi Hiç Unutmadık ki…

Belma Aksun Hanımefendi, Doğu kültürünü
ve batı medeniyetini bilen, köklerimize bağlı, millî ve yerli, aynı zamanda
çağdaş, kökü mâzide olan güzide bir yazarımızdır. Merhum ağabeyi Ziya Nur
Aksun’un fikir dünyamıza armağanıdır. Devamı beklenen eserlerinin şimdilik
sonuncusu olan Biz İmparatorluk
Geçmişimizi Hiç Unutmadık ki…
isimli kitabı ile okuyucularını iftihar
kaynağımız  mâzimizle buluşturuyor.

Her cümlesi,
okuyucuyu derin düşünceler yönlendiriyor. Okurken oluşan duygularımızın
memnuniyet mi hüzün mü olduğunu anlamak hayli zor… Buna rağmen 12 X 19 santim
ölçülerindeki 112 sayfalık eserin Suriye seyâhatine ait bölümü gurur ve
heyecanla okunuyor:

Suriye’de
hazırlanan haritalarda, İsrâil’e yer verilmemesinin sebebi sorulduğunda Halep
Vâlisi soru ile mukabele ediyor:

Yahudiler Filistin’de toprak istediklerinde Sultan
Hâmid ne cevap verdi
?’

Vâli Bey, Siyonist
Theodor Herzl’e verdiği o ünlü cevapla, İkinci Abdülhamid Han’ın, tâkip ettiği
siyasetin ne kadar isâbetli ve haklı olduğunu ifâde etmek istiyordu.

Hatırlanacağı gibi
1896’da ‘Juden Staat = Yahudi Devleti
adlı bir kitap yazarak mukaddes topraklarda bir Musevi Devleti kurma
ideallerini depreştiren Herzl, İstanbul’a da gelmiş, Sultan’la görüşmek için de
çok uğraşmıştır. Bu adam bütün Osmanlı borçları karşılığında Filistin’de bir
yer istemiş ve Sultan, Herzl’e şu müthiş cevabı vermiştir:

Bu yerler bana ait değil, milletime aittir. Bu yerlerin her karış
toprağı için şehid verilmiştir. ’93 Harbi’nde Orduyu Hümâyun’umun Filistin
Alayı’nın askerleri, bir tânesi dönmemek üzere şehid olmuşlardır. Ben, canlı
vücud üzerinde mukasseme (bölüştürme) yapmam. Filistin’e ancak cesetlerimiz
üzerinden girilebilir. Böyle bir teklif yapan adam, bir adım daha atmasın ve
memleketimi terk etsin
’.

Theodor Herzl:

Bu cevaptaki fatalist (Allah’ın hükmüne teslimiyet) kararlığı beni
titretti. Uzun bir zaman bütün ümidimi kaybettim
’ diye yazmış.

Ne acıdır ki, Osmanlı
hükümdarının görüşme konusu bile yapmaya razı olmadığı bu bölgede, daha sonra
Yahudilerin toprak sâhibi olmaları bizzat Araplar (Faysal-Weismann Anlaşması)
eliyle kolaylaştırıldı.

1917’de İngiliz
Başbakanı Balfour, kendi adını taşıyan beyannâmede ‘Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi milleti için bir yuva
kurulmasını müspet karşılar’
demiş. Faysal-Weismann ise yayınladıkları
beyannamede bu tasavvuru tasvip etmişler, Yahudi ve Arap iki Samî ırkın Türk
baskısından kurtulup Kardeşçe (!) geçineceklerini ifâde etmiştir.

1948’de İngiliz manda
idâresine son verildikten 16 dakika sonra Tel Aviv’de İsrail Devleti’nin
kurulduğu ilan edilmiş ve ABD bu devleti hemen tanımıştır.

Evet, Suriye’de işte
böyle, neredeyse adım başında karşıma Sultan Abdülhamid Han çıkıyordu. Halep
Valisi, İsrail’in varlığını kabul etmeyişlerini, onun Theodor Herzl’e verdiği
cevapla açıklıyor, daha yerinde bir deyimle ispat etmeye çalışıyor,
gerekçelendiriyordu.

Belma Aksun
Hanımefendi’nin Suriye intibalarının özeti:

Yıllar yılı nasıl bir
akıl tutulması, nasıl bir aşağılık kompleksiyle benim içime sindiremediğim ama
çoğu aydınımızın, rahmetli Cemil Meriç’in deyişiyle ‘bir nişân-ı Zişan gibi gururla benimsediği, Hıristiyan Batı’nın
göğsümüze iliştirdiği ‘sen bir az gelişmişsin
’ idam yaftasını kabullenen
bir ülkenin değil, üç kıtada altı yüz küsur yıl hükümran olmuş, çeşitli din,
dil ve milliyette düzinelerce halkı adâletle, daha da önemlisi merhametle
yönetmiş, soylu geçmişinin haklı gururunu taşıyan bir cihan devletinin mensubu
olduğunu bilinçaltında (ne yazık ki, henüz bilinç düzeyinde değil) iliklerine
dek hisseden biri olarak döndüm ben Suriye’den. Evet, adâletle yönetmiş; buna
Allah da, yönettiğimiz milletler de şahittir: Belgrad Üniversitesi Târih
Bölümü’nden Sırp Prof. Dr. Alexander Fotic şöyle diyor: ‘Osmanlı’da neredeyse Müslüman nüfus kadar gayrimüslim vardı. Adâletle
hükmetmeseydi, süper güç olarak devam edemezdi. Hristiyan tebaanın hakları
güven altındaydı
.’   

Belma Aksun, T.C. vatandaşı olarak 1988
yılında başladığı Suriye seyahatinden, Osmanlı Cihan Devleti’nin vatandaşı
olmanın şuuru ve gururu ile dönüyor.    

Eserin 63. sayfasında başlayan ikinci
bölümünde 7 adet hikâye bulunuyor. Son derece sâde ve daha çok da samîmi
ifâdelerle kaleme alınan, hikâyeden çok yaşanan veya şâhit olunan hâdiselerin
nakli intibaını uyandıran metinlerdeki tahlillerden edinilecek tecrübeler var.
Ayrıca nutulmuş veya unutulmaya yüz tutmuş güzel tâbirlerimiz âdeta resmigeçit
yapıyor: ‘Bel bel bakıyor’, ‘Ağzı açık ayran budalası’, ‘vesselâm’, ‘dipsiz kile-boş ambar’, ‘soğanın
cücüğünü yemek
…’, ‘inhası-minhası’…
Bunlar Osmanlı Cihan Devleti’nden bize miras olarak intikal eden zengin
kültürümüzün küçük gibi görünen değerli unsurlarıdır.

Tekrar hayata kavuşmasına vesile olur
inşallah.  

BELMA AKSUN:

Konya’da doğdu. Konya
Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Gazeteciliğe Tercüman gazetesinde başladı.
Yaklaşık yirmi yıl boyunca yazılı basında ilk kez düzenli olarak her gün
yayınlanan kadın köşesi olan “A’dan Z’ye
Kadın ve Ev
”i hazırladı. Bunun yanı sıra araştırma yazıları yazdı: ‘Dünya Kadınları’, ‘Kadınlarımız’. Sovyetlerin çökmekte olduğunu dünyaya ilk kez haber
veren Helene Carrerre d’Encausse’un ‘Çatırdayan
İmparatorluk
’ adlı eserini tercüme etti ve Tercüman gazetesinde tefrika
edildi. Basında yankı uyandıran ‘Uzak
Komşumuz Suriye’
ve ‘Selâm Para Kelâm
Para, Merhaba Amerika
’ röportajlarını kaleme aldı. ‘Tercüman Kadın Ansiklopedisi’, ‘Tercüman
Görgü Ansiklopedisi
’, ‘Tercüman-Altıntabak
Büyük Yemek Ansiklopedi
’sinin genel koordinatörlüğünü yaptı.

Belma Aksun, yirmi
yılı aşkın süre Tercüman gazetesinde çalışmış, sürekli basın kartı sâhibi bir
gazetecidir. İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olmak üzere üç yabancı dil bilen
yazarın 7 adet telif 11 adet tercüme eseri bulunmaktadır.

 

SUYU AŞAN
KILIÇLAR
                                                                                                                           Osmanlı’nın Kuruluşu
ve Rumeli’nin Fethinde Rol Oynayan Devlet Adamları

Dr. Öğretim Üyesi Kemal Ramazan Haykıran, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 119 sayfalık
eserinin önsözüne; Osmanlı Devleti’nin, Moğol istilâsı gibi vahim bir olayın
ardından onları dahi kendi kültürünün içine alacak şekilde âdeta Anka kuşu gibi
küllerinden doğan Anadolu Türklüğünün bu dönemde parlayan yıldızları olan
Osmanlılar hakkında; bir kısmı çok az bilinen diğer bir kısmı da kolayca
ulaşılabilen kaynaklarda yer almayan büyük kahramanların hayatları ve
özellikleri hakkında bilgiler veriyor. 

Eserde yer alan isimler:

Mütevazı bir şehzâde Alâeddin Paşa, sâdık bir
gazi Konur Alp, kadim bir dost vefalı bir gazi: Akça Koca, sâdık bir devşirme
Köse Mihal, Rumeli’nin Şehzâde fâtihi: Gazi Süleyman Paşa, devlet İçinde bir
çınar Çandarlı Kara Hayreddin Paşa, uçların beyi Gazi Evrenos,
Karesioğullarından Osmanlılara bir vefalı gazi Hacı İlbey, sâdık ve mimar bir
gazi Hacı İvaz Paşa, İrfandan gazaya Lala Şâhin Paşa, Bir heybetli vezir: Gazi
Hamza Bey, Kudretli bir vezir: Timurtaş Paşa, Kurt mu kuzu mu? Osmanlı mülkünde
bir vezir Çandarlı Halil Paşa, Sultanın has adamı Bayezid Paşa, Âlim bir gazi
Sinânüddîn Fakih Yusuf Paşa, yükselen Osmanlı’ya bir dost eli Gazi Umur Bey,
Osmanlı’nın Rumeli ilerleyişine bir destek Karesioğlu Yahşi Bey.

Bu isimler, Orhan Gazi etrafında destanlaşan,
Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişinde önemli roller üstlenen, büyük kahramanlıklarına
şâhit olunan âbide şahsiyetlerdir.

Osmanlı’nın
tokadı
’ başlığı altında bilgi verilen ‘Deliler’,
Rumeli beylerbeyi yahut Bosna ve Semendire gibi sancak beylerinin emrinde
bulunurlar, maaşlarını da bu beylerden alırlardı. Bağlılıkları ve cesâretleri ile
tanınan deliler, tabîi olarak da beylerin yakın muhafızları durumundaydılar.
Beylerine karşı sadâkatleri ile nam salan delilerin adları târih içinde
yeniçeriler başta gelmek üzere diğer askerî sınıfların isyan vakalarının
hiçbirine karışmamıştır. Deliler, beylerin ve vezirlerin mâiyetinde yer
aldıkları için teşrifat ve seyir esnasında onların önlerinde yürür, görkemli
elbiseleri ile göz kamaştırır, muhtemel bir saldırıya karşı tedbir alırlardı.
Savaş durumunda ise sefere çıkan ordunun en önünde giderler, görünümleri ve
çıkardıkları seslerle düşmana korku salarlardı. Askerî strateji açısından ise
görevleri, düşman hatlarını yarmak ve arkadan gelen süvarilerin mevzilerini
açmaktı. Bunun yanında delilerin en can alıcı görevi, düşman hatları hakkında
istihbarat toplamaktı. Bunun yolu ise düşman mevzilerinden canlı asker esir
ederek onları konuşturmaktı.

KEMAL RAMAZAN HAYKIRAN

 1979 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve
ortaöğretimini İzmir’in Çeşme ilçesinde tamamladıktan sonra 1998 yılında Uludağ
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde eğitime başlamış, buradan
2002 yılında mezun olmuştur. 2004-2007 yılları arasında Ankara Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih Anabilim Dalında (Orta Çağ Târihi) yüksek
lisansını, 2007- 2015 yılları arasında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Târih Anabilim Dalı’nda (Orta Çağ Târihi) doktorasını tamlamıştır.
Moğollar, Ortaçağ Türk ve İslâm târihi, kültür târihi üzerine çalışmaları olan
yazar hâlen Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü’nde dersler vermektedir.

 

TUĞRUL VE
EJDERHA
                                                                                                                                     Bir
Şaman Hikâyesi

Yazarın kitabı hakkındaki açıklaması:

Elinizdeki kitap, Hun
devrinin öncesinde, Asya’da bir yerlerdeki bir masal coğrafyasının en bilindik
efsânesini anlatıyor.

Kitaptaki manzum
kısımların hepsi, rüyamda gördüğüm ulu kamın ağzından duyup, hatırımda
tutabildiklerimdir. Yalnızca bir adedi, Yetik Ozan’a aittir ki, düşümdeki kam
da kendisiyle yakın dost olduklarını, ona bu türküyü ağbaşların esinlediğini
anlatmıştı. O manzum kısımlara bakınca, bildiğimiz, Türk târihinin çeşitli
çağlarından ve coğrafyalarından gelen türkülerden izler taşıdıklarını görebilirsiniz.
Mesela sevgili Tayfun Tanju Kara ile birlikte dinlediğimiz Alibiy Romanov
eserlerinden, Kaşgarlı’nın alıntılarından, Avşar ağıtlarından. Hepsinin esin
kaynağı, aynı kamdır, benzerlik bu yüzdendir.

Okuyucu için kitabın
sonunda bir rehber var. Muhayyilenizde hikâyenin doğru canlanması için okumanız
faydalıdır.

Baltar kültürü, târihi
ve dininin inceliklerinin geri kalanına, kitap boyunca âşina olacaksınız.

Kara mun
kelmeğinçe Kara Yalga keçme
!

Eserin arka kapak yazısı:

Dillerin büyülü
bilimine adanan hayatlar er geç bir dil yaratmak isterler. Usta Tolkien böyle
yapmıştı. Masallar, efsaneler, mitlerle örülü bir çocukluktan gelip, dünyâya
baktığında incecik bir tülün ardında belli belirsiz destan yaratıklarını
görmeye devam eden büyükler de kendi masal evrenlerini yaratmak istiyorlar
gibi.

En azından elinizdeki
kitabın yazarı için böyleydi: Anadolu’nun ücra köylerinde epey sıradan ve
özelliksiz görünen her taşın, korunun, kayalığın mutlaka bir hikâyesi vardır. O
hikâyeleri hâlâ hatırlayan birilerinden dinlediğinizde, atalarımızın neden
bütün nesnelerin ruhu olduğuna inandığını anlarsınız. Ruhlar âlemindesinizdir
artık, ‘gerçek hayat’ bütün
raşesizliğiyle akıp giderken, yalnız sizin gözlerinize görünen manzaralar
baktığınız her dağda, ayaklarınızı ıslattığınız her derede zihninizde bir
şehrayin resmeder.

Gök Atlılar Efsânesi,
bir masallar örgüsünün küçük, mütevâzı bir parçası. Mutasavver bir evrende
ihtiyar ebelerin çocuklara anlattığı nice masaldan biri, her biri esâsen eski
ve görkemli bir destanın küçülmüş, taşralaşmış kırıntılarından ibâret. Örgü
bittiğinde, bütün masalları dinlediğinizde, ölümsüz efsâne sizin de zihninizi
ele geçirecek – henüz destanının tamamını dinlemeye hazır olmayanları
hazırlamak için siz de masallar anlatmaya başlayacaksınız.

 

M. BAHADIRHAN DİNÇASLAN

Liseyi Nevşehir Fen
Lisesinde okudu. Üniversite eğitimine Yıldız Teknik Üniversitesi
Biyomühendislik Bölümünde başlasa da yarıda bırakarak, Türkiye derecesi
bursuyla Kültür Üniversitesi İletişim Sanatları Bölümüne başladı. Yüksek
lisansını Siyasal İletişim alanında yapıyor demek yalan olacaktır, bu alandaki
yüksek lisans macerası ebediyete uzayacak gibi görünen sonsuz bir sünme
hâlindedir. İngiliz Dili Edebiyatı alanında yaptığı yüksek lisansın akıbeti
hâlâ meçhuldür. Hayatı sürekli bir vazgeçiş ve terk edişten ibâret görünüyor.

Çocukluğunda anne ve
babasından dinlediği masalları hiçbir akranının bilmeyişine şaşırırdı.
Sonraları dedesinden ve ebesinden başka masallar dinledi. Büyüdü, mitolojiye
merak sardı. Bu alanda okudukça, metinlere nereden aşina olduğunu hatırlamaya
çalışır dururdu. Çocukluğu aklına düşünce zihninde bir ışık yandı ve anladı –
şiir ve nesirde aynı kaynaktan beslenen kendi masallarını yaratma hevesiyle
tutuştu. Elinizdeki kitap, bu tutkuyla yazdığı ilk nesirdir.

Evli, bir kedi ve bu
kitabın tamamlandığı dönemde müstakbel bir çocuk babasıdır.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul
Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

Oyuna Gelme Türkiye…

Değerli okurlarımla yine birlikteyiz.
Aslında kendileriyle yüz yüze gelerek sorularını almak isterdim. Şimdi geliniz
birlikte bazı konuları değerlendirelim: Irak ve Suriye patron ülkelerin neden
işgali altına girmiştir. Çünkü bunlar hala milletleşme öncesi kabile dönemi
yaşıyorlar. Milletleşemeyen kalabalıklar birlik ve milliyetçilik yapamazlar. Milli
seviyede ortak kabul ve redleri, mutabakatları oluşmayan topluluklarda
mezhepçilik, etnik taassup ve bölgecilik gibi hususlar ortaya çıkabilir. O
coğrafya üzerinde hedefleri olan ülkeler bu farkları kaşıyarak toplum içi çatışmaları
tahrik ederler. Şii ve Sünni çatışırken bir de bakarsınız ki ülkelerin
toprakları çoktan işgal edilivermiş. Mezhep şuuru gerçekleşmeyen milli şuurun
yerini almış. Irak’ta görüldüğü gibi işgalci ABD askerlerinin yollarda ellerini
öpen Arap kardeşlerimiz görüleverir. Bütün yerine parçanın öne çıkması yabancı
işgalcilere karşı direnci de zayıflatır. Mezhep çatışmaları, bölgecilik ve
etnik taassup çözüm zannedilir. Irak’ta ve bazı ülkelerde görülen durum budur. İşgalciler
bir hafta Şii camiini bombalarlar; aynı çevreler bir süre sonra Sünni camiine
bombayı atarlar. Bu oyun sürer durur.

            Bu oyunlar
Anadolu coğrafyasında da denenmiştir ama insanlarımızdaki milli şuur sorunların
çözümüne yardımcı olmuş, darbe ve işgal heveslilerinin eli boş kalmıştır. Bir
daha maalesef etnikçi politikalar yeni bir buluş gibi ele alınmış mahalli
sıfatlar milli kimliğin yerine kullanılır olmuştur. Etnikçi politikalara ve
çokkültürlülük dayatmalarına Türkiye’ye tavsiye eden sözde dostlarımız acaba milli
birlik ve bütünlüklerinden en ufak bir tavizi verebilirler mi? Kendi
ülkelerinde bir dönem eritme aracı olarak düşündükleri çokkültürlülük
politikaları onları bugünlerde neden rahatsız eder? Dün bu çokkültürlülüğü
savunanlar neden kendileri için sürdürmezler de Türkiye gibi ülkeler için
düşünürler?

            Dünya kritik
bir dönemden geçiyor; taşlar yine oynatılıyor; sınırlar tartıştırılıyor. Dost
ve düşman farklılaşıyor. Böyle bir siyasi ortamda çok donanımlı,
aldatılmayacak, yanıltılmayacak, güçlü bir yakın çevresi olan devlet adamları ile
yönetilmeye ihtiyaç artmaktadır. Danışılmadan ve bilinmeden bazı kavramların
kullanılması ülkeleri zora sokabilir. Mesela “kültürel ırkçılık” gibi birçok kavramı kullanmamalıyız. Kültürel
olmanın ırkçılıkla alakası yoktur. Irkçı bir değerlendirme de kültürel bir
yaklaşımla çelişir. Yabancı sığınmacılara karşı akıl ve mantık dışı yanlış
politikaların yarın ülkemizde doğuracağı tehlikelere bilimsel yönden haklı
itirazının ırkçılıkla ne ilgisi olabilir. Bazı siyasetçiler komik duruma
düşmekten kurtulmalıdır.

            Osmanlı da
farklı düşünüp yanlış politika uygulamamış; nüfus bakımından homojen ve bugünkü
adıyla kurtarılmış bölgeler peşine düşmemiştir. Cumhuriyet döneminde de değerli
devlet adamı ve rahmetli Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1934 yılında Resmi Gazete’de
yayınlanan bir kanun ile Cumhuriyetin topraklarını ve egemenliğe ortak
aramamıştır. Sevrci işgal anlayışını Türk milletiyle beraber yırtıp atmıştır.
Bugün yeni Sevrci sapıkların, teslimiyetçi olan Batı’nın ve ABD’nin bazı
solcularının ve de bazı sağcılarının çırpınışı devamlı boşa çıkarılacaktır.
Yeter ki istikrarlı ve çelişkili politikalar izlemeyelim. Siyasi partilerimiz milli
meselelerde ve ortak sorunlarda birlik olabilsinler. Yapacağımız yeni
tayinlerde dikkatli olalım. Her şeyden önce ülke menfaatleri geldiğinde samimi
olalım. Anayasa değişikliklerinde çokkültürlülük tuzağına düşürülmeyelim. Sadakati
değil, insanlarda liyakati esas alalım.     

            Çokkültürlülüğün
resmen vatandaşların, farklı
etnikliklerin birbirine yabancılaştırılması, hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirilmesi,
haksızlığı, ayıbı ve saygısızlığı olduğunu unutmayalım. Dünya
küreselsizleşirken biz küreselleştirme yani milli devletlerin
uysallaştırılması, bölünmesi, etkisizleştirilmesi oyununa düşmeyelim.  

Kutadgu Bilig’de Ahlâk Kavramı

0

1. GİRİŞ

Mehmet Akif:

“Bir de hiç bir şey gökten inmez yerden taşar

Kendi ahlakıyla bir millet ölür yahut yaşar”

mısraları ile milletlerin kendine özgü değerlerinin de var
olduğunu ifade etmektedir. Evrensel gerçeklerin milletler içinde ve tarih
seyrinde ki farklılıkları, kavramlara yüklenen değerleri zenginleştirir. Türk
kültürünün bir üst kültür (ideal kültür) sistemi olması itibariyle
klasiklerimizin tanınmasında, yorumlanmasında nesillere büyük vazifeler düşmektedir.
Bu millî şuurumuzu bir aşk ahlâkı heyecanıyla geliştirecek bir vazife
disipliniyle fiilde ifâ edecektir. İşte o zaman milletimizin bünyesinde mevcut
olan irfan ve olgunluk gün yüzüne çıkacaktır. Batı ve doğu düşünceleri
içerisinde daima bir kutup yıldızı olma hüviyetini korumuş olan kültürel
eserlerimiz; kendine özgü olmasının ve farklılığının yanında evrenseldirler.

Sosyolog Prof Northop; “Farklı siyasi, ekonomik,
estetik ve dini ülkü veya değerleri olan kültürler, insanın ve kainatın tabiatı
üstüne farklı felsefi anlayışlara dayanırlar” (75) demektedir.

Dünya toplumları arasında kendi toplumumuz kendisine ait
özellikleri, dünya görüşü, hayata bakışı, estetik ve ahlâk anlayışı itibarıyla
ayrı bir yer işgal eder. Onu, bir başka toplum yapısının kanuniyetleri içinde
görmeye çalışmak, ilmi düşünceye ters düşen bir davranış tarzıdır. Toplumlar
belirli değer anlayışlarının havasında tomurcuklanırlar, gelişirler,
serpilirler ve etrafında kümelenen değer ölçülerinin kadimliği, ilmîliği,
tutarlılığı ve bunlara bağlılığın sağlamlığı nisbetinde toplumlar canlıdırlar,
gelişmeye ve yücelmeye namzettirler. (85)Türk düşüncesinin ve sosyal hayatının
tarihi belgeleri olan Orhun Kitabeleri; Kutadgu Bilig; Atabet-ül Hakayik, Dede
Korkut, Divan-ı Lügati Türk vb. gibi klasik eserlerimiz çeşitli yönleriyle
işlenmeleri gerekmektedir.

Oswald Spengler, Batının bugünkü medeniyetini, bir devin
omuzları üzerinde duran cüceye benzetmektedir. Zaten Rönesans’ın
gerçekleşmesinde Batının İslam ve Türk-İslam âlemi ile temasa geçişinden aldığı
tesiri, bugün bilmeyen, görmeyen ve tasdik etmeyen kimse kalmamıştır. Bu günkü
Batı ve Doğu medeniyetlerinin temelinde kendi kültürel ve manevi değerlerimiz
vardır. Bizlerde sanki aynı devin omuzlarında cüceleriz. Sosyolog Zimmerman’a
göre XX’ci asırda dünya üzeride dört büyük sosyal deprem (değişme) olmuştur.

Birinci; mesafelerin kısalması, teknolojik ilerleme, manevi
kültür emperyalizmini kolaylaştırmıştır.

İkincisi; sosyal sınıfların öneminde meydana gelen değişme;
Aydınların ve bilim adamlarının önemini ön plana çıkarmıştır.

Üçüncüsü; kontrol ve nüfuz bölgelerinin değişmesi.

Dördüncüsü ise geçmiş medeniyetlere hayranlık
psikolojisinin canlanmasıdır. Bu hayranlık köklü bir zihniyet değişikliğidir.
(58) Batı ve Doğunun insanlığa hediye ettiği şaheserler tanındıkça Türk
Kültürünün; üst-kültür (İdeal-Bütüncü) kimliği anlaşılacaktır.

Tarih felsefecisi ve sosyolog Sorokin “gerçeği idrak
etme yolları” olarak şu tasnifi yapmaktadır. “İnsanlık, doğru, nihai
gerçeklik değerlerinin mahiyeti nedir? Sorusuna başlıca üç tane cevap
vermiştir:

“(a) Duyumsal tanım ve duyumsal doğruluk. “Nihai,
doğru gerçeklik-değeri duyumsaldır. Onun ötesinde bir başka gerçeklik veya
herhangi bir başka duyumsal olmayan değer yoktur.”

(b) Kıyas ve (veya) matematik mantık aracılığı ile ulaşılan
akılcı tanıma ve aklın doğruluğu, tanıma, bilgi ve doğruluğun ikinci temel
türüdür.

(c) Akıl-üstü ve duyum-üstü tanıma ve düşünsel doğruluk,
çok katlı sonsuzluğun, üçüncü tanıma, doğruluk ve görünüş şeklidir. Bunu
dolaysız “sezgi”, “lütuf, “mistik deneyim” verir. Bu
akıl-üstü ve duyum-üstü yolların hepsi ve her biri, duyum algılamasından ve
duyum tanımasından olduğu kadar, akılcı, mantıkî-matematik bilgi ve doğruluktan
da temelinde farklıdır. Bu tanıma ve yaratıcılık yolu, hemen bütün büyük
keşiflerde, buluşlarda ve dehanın bütün kültür alanlarındaki yaratıcılığında da
kendini gösterir.”

“Bu yolların herbiri gerçekliğin tümünü değil;
yalnızca bir bölümünü biliyordur. Bu üç tanıma bilgi yolunun hepsi birden
kullanılınca ve-bu üç yol ve doğrunun herbirinin ötekileri denetlediği,
düzelttiği, tamamladığı ve zenginleştirdiği- tek bir bütüncül tanıma ve
doğruluk sistemi içinde birleştirince bilgimiz ve doğru gerçeklikle temasımız,
öncekilere oranlanamayacak kadar daha tam ve daha yeterli olur. Böyle bir
bütünleme, bize doğru gerçekliğin tek bir yanı yerine, başlıca üç yanını birden
kavrama imkânı verir (75).

Sorokin’in kültürleri; maddeci, maneviyatçı ve ideal
(bütüncü) kültür olarak sınıflandırması önemlidir. Sorokin yalnızca maddeci ve
maneviyatçı olan kültürlerin eksik olduğunu belirtir. İdeal (bütüncü) kültür
ise; maddi ve manevi değerler arasında ahenk kuran kültürdür. Aslında insan
için tabii olan kültür tipidir (58). Türk kültürü, temel değerleri ve hayat
felsefesi açısından Sorokin’in tanımlarından “bütüncü” kültüre
uymaktadır. Tek yanlı kültürlerin zaafları ve dünya görüşü kültür tarihimizin
abidevi eserlerinden Kutadgu Bilig’de görülmez.

Mitolojik devirlerden beri Türk düşüncesinde hayat ve kâinat
gerçeğini “bütüncü” bir yaklaşımla kucaklama gayreti görülmektedir.
Tanrı/Gök/Yer/İnsanlık/Devlet algısı gibi temalar; sınıfsız, şahsiyetli, ahlâki
faziletlere sahip insanlardan teşekkül etmiş bir toplumda kültürümüzü
temellendirmişlerdir.Bunun için Türk düşüncesinde önemi büyük olan “insan”
ve “toplum” gerçeği aynı zamanda, adil bir cemiyet düzeninin de
varlığına ihtiyaç göstermiştir. Bu cemiyet düzeninde devlet ve insanın yeri,
ilişkileri, ahlâki kavramlar aydınlatılmaya çalışılmalıdır.

Kutadgu Bilig’de Deontolojik (Meslek ahlâkı, mesleki davranış,
görev bilim) yönden birçok meslek grupları ve bunlarla ilgili tanım ve
tavsiyeler vardır. Bizim bu araştırmamız deontolojik açıdan değil ahlâk (moral)
ve töre (etik) kavramlarının değerlendirilmesi olacaktır.

Fas – İspanya Gezi Notları (21 – 29 Mayıs 2022)

Gezi notlarını Yazan: Dr. İbrahim Kahraman-1

Fotoğrafları Düzenleyen: K. Süleyman Yiğit

Ercan Tur organizasyonu ve Haluk Ercan başkanlığında yapacağımız
bu gezi, pandemi öncesi planlanmış ve 2020 Mayıs ayında olacaktı. Ancak pandemi
nedeniyle bu gezimizi 2 yıl gecikmeli olarak

21 Mayıs – 29 Mayıs 2022’de yapıyoruz.

Gezi için söz veren 6 aile gerek ekonomik gerekse sağlık durumlarından
dolayı bu geziye katılamamıştır. Şöyle ki, 2018’de gezi için Haluk Bey’e
verdiğim 1000 € 6 bin TL iken, Mayıs 2022’de bu 16 bin TL’ye çıkmıştı ve bu
durum ekonomik yönü ile daha pahalı hale getirmişti. Kültür turlarında grubun
uyumu ve hevesi önemlidir. Haluk Bey yine çok uyumlu ve geziye hevesli bir grup
oluşturmuştu.

Gerçi sayımız 30-32 kişiden 20’ye düşmüştü ama grubun bu
özelliği gezimiz için iyi bir fırsattı.

Otobüsümüz 21.05.2022 tarihinde İzmit Perşembe pazarı alanında
06:00’da buluşup hareket etme sözüne uyarak hareket etmiş ve İzmit – İstanbul
Havaalanı yolunu 1 saatlik Mehmetçik Dinlenme tesisleri dâhil 3 saatte alarak,
saat 09:00’da havaalanının 4 numaralı kapısına bizi bırakmıştı. Bu havaalanımız
girişindeki modern mimarili camisi, gelenleri İslam beldesine geldiğini
hissettirmektedir.

İstanbul Havalimanı Camisi

Gidiş gelişteki yollarının ferahlığı ve göründüğü kadarıyla
çok büyük olan otoparkı ile gelenlere[1]gidenlere güven ve emniyet
telkin edici özellik taşımaktadır. İlgi çekici mimarisi ile insanlara huzur ve güven
verici bir özelliği vardır. Kalabalıklığın hissedilmediği bir mekandır.
Tavanındaki doğal ışıklandırma ile sağlanan hilaller Peygamber Efendimiz Hz
Muhammed (S.V.S) anısına güneş, gün doğumundan gün batımına tam “571” hilal
yansıtacak şekilde tasarlanmış olup, ülkemiz ve dünyadaki turistik mekânları
tanıtan büyük pano döner resimleri ile ayrı bir güzelliğe de sahiptir.

İstanbul Havalimanı İçi Ay Yansıması

Polis kontrol noktasındaki görevlilerin ilgi ve hizmetleri
burayı daha sevimli kılmaktadır. İçerideki alışveriş noktalarındaki zenginlik,
farklı Türk ve diğer marka ürünlerdeki çokluk, alışverişi de teşvik edici özellik
taşımaktadır. İnsanların ellerindeki alışveriş paketleri ise sanki bir bavul
turizminin gerçekleştiği görüntüsünü vermektedir. Ülkemizdeki sağlık
turizmindeki hareketliliği diş, saç ekimi, yüz estetiği yaptırmış insanların fazlalığından
anlıyoruz ve ülkemiz adına seviniyoruz.

Bu tür kalabalıkların olduğu alanlarda temizlik önemlidir.
Tuvalet ve lavaboların temizliği de bunun bir göstergesidir. Havaalanında
mescidi ararken bu konuda da gerekli titizliğin gösterilmiş olduğunu
görüyorsunuz. Ayrıca diğer inançtan insanlar için de aynı hassasiyetle bir dua
odasının düzenlenmiş olması havaalanımıza ayrı bir zenginlik katmıştır.

İstanbul Havalimanı Farklı Dinler İbadet Odası

Daha önce birçok defa yurtdışı çıkışı için kullandığım Atatürk
Havaalanımız da birçok konuda iyiydi ama oraya ulaşımdaki karayolu trafiğinin
yoğunluğu, hava trafiğinin çokluğu orada birçok zorluklar yaşanmasına sebep
oluyordu. İlk defa bu seyahatte deneyimlediğimiz İstanbul Havaalanımız bu
özellikleri ile insana gurur verici özelliktedir.

Bu gezimizde Türk Hava Yolları ile önce Fas’a gidiyoruz.
Marakeş şehrinden başlayıp 6 şehrini göreceğiz. Oradan Cebelitarık boğazını
feribotla geçip, İspanya’da da 7 şehri göreceğiz. THY’ye ait uçağımız tam
zamanında kalktı. Fas’ın Marakeş şehrine 4 buçuk saatlik güzel geçen bir
yolculukla vardık. İşlemlerimizin tamamlanmasından sonra dışarı çıkıyoruz. Yüzümüze
vuran sıcak hava, iklim farkını hissettiriyordu. Önce 2 saatlik saat farkını
düzenledik. Para birimi Dirhem’dir. 2022 yılında

Yaklaşık bir Dirhem 1,5 TL’ye denk geliyor.

Marakeş Havalimanı

Dünyanın Morocco olarak bildiği bu ülkeyi biz Türkler Fas
ismi ile tanıyoruz. Burası krallıkla yönetilen bir ülkedir. Osmanlı döneminde
kullanılan fes, Tunus’tan alınan bir giyim eşyası olmasına rağmen bu Mağribi
ülkesinden geldiği kanaatiyle fes isminin kullanılmasına sebep olmuştur. Yerli
halkı

Berberilerdir. M.Ö. 2. yy’da Kartacalılar, sonra Romalılar
daha sonra Vizigotlar bölgeye hakim oluyor.

M.S. 7. yy’da Müslüman Araplar ve 14. yy’dan sonra da
Osmanlı Devletinin himayesinde bulunuyor. 19.

yy’da Fransa sömürgesine giriyor ve 1950’lerde bağımsızlığa
kavuşan bu ülkenin ilk kralı V. Muhammed sonra II. Hasan ve şimdi de VI.
Muhammed’dir.

Şu anki kral VI. Muhammed dönemi, önemli imar
faaliyetlerinin yapıldığı dönemdir. Hızlı tren hatları, otoyollar (bunların
bazılarını Türk Müteahhitler yapmıştır) yapılmıştır ve şehirleşmede önemli atılımlar
yapılmıştır. 4 büyük şehrinin belediye başkanlığına kadınlar görevlendirmiş
olup şu anki kral VI. Muhammed dönemi, önemli imar faaliyetlerinin yapıldığı
dönemdir. Hızlı tren hatları, otoyollar (bunların bazılarını Türk Müteahhitler
yapmıştır) yapılmıştır ve şehirleşmede önemli atılımlar yapılmıştır. 4 büyük
şehrinin belediye başkanlığına kadınlar görevlendirmiş olup, bu alanda da gelişmiş
bir ülkedir.

Dünyanın fosfat kaynağının 4’te 3’ü buradan temin
edilmektedir. Turizm konusunda da oldukça gelişmiştir. Özellikle Fransa’dan çok
turist almaktadır. Bunun sebebi ikinci dil olarak Fransızca konuşulması ve bu
ülkeden Fransa’da yaşayan çok insan olmasıdır.

MARAKEŞ

Marakeş şehri 1 milyonluk nüfus ile Fas’ın beşinci büyük şehri.
Turizm yoğunluğunun fazla olduğunu görüyoruz. Özellikle çok Fransız turist
mevcut. Fas’tan Fransa’ya çalışmak için gidip gelenlerin fazlalığı ve ikinci
dil olarak Fransızca konuşulmasının etkisi sebebiyle çok olduğu biliniyor. 2
veya 3 katlı tuğla kırmızısı renkli binaları ile hâkim rengin kırmızı tonların
olması burayı ilginç kılıyor.

Kırmızı Toprak Rengi Marakeş Evleri

Önce tarihi Kutubiye Camiine gidiyoruz. 12. yy’da yapılmış
olan bu yapı bol sütunlu düz ahşap tavanlı bir cami olup, minaresi 77 m
yüksekliktedir. 12 m genişlikteki bu minare kare kesitli olup, yüksekliği
sebebiyle müezzinlerin rahat çıkabilmesi için (eşek veya katırla) basamaksız
bir yol da mevcuttur.

Devam edecek 

Kutubiye Cami İç Bölümünden Görünü

Kendi İnsanımızı Sömürmek

Peygamberimizin
“İlim Çin’de de olsa alınız” dediği rivayet edilir. Bu sözün açıklaması
faydalı bilgi, belli bir kavmin malı değildir ve her yerde bulunabilir. Başka
bir ifadeyle, doğru bilginin milliyeti yoktur. İnsan onu her nerede bulursa
almalıdır.

Bunun
gibi “iyilik ve güzellikler nerede ve kimde olsa alınız” diyebiliriz.
Güzel ahlak, iyi ve güzel davranışların da milliyeti yoktur. Nerede görürsek
örnek almalıyız.

“Amerika Gözlemleri Üzerinden Türkiye Analizleri” yaptığım yazı ve sohbetlerimde gezimiz
sırasında gördüğümüz, öğrendiğimiz iyi ve güzel şeyler hakkında bilgi aktarmaya
çalıştım.

Konuyu
siyasi boyutlarından uzak, sıradan Amerikan vatandaşlarının yaşadıklarına dair
gözlemlerim ve okuduklarım üzerinden anlattım. Çok da ilgi çekti.

Ama “ABD’nin
sömürgeci ve eli kanlı bir devlet olduğu, teröre destek verdiği” gibi gerekçelerle
“sen Amerikancılık yapıyorsun veya Amerika propagandası yapıyorsun” diyen
bir iki tane “at gözlüklü” de çıktı.

Dünya nüfusunun yüzde 4,16’sını teşkil eden Amerikalılar dünyanın toplam servetinin yaklaşık yüzde
30’una sahipler.
Bu müthiş zenginliğin kaynağı sadece kendi üretim gücü
değil, emperyal bir devlet olan ABD’nin diğer ülkelerin yani dünyanın
kaynaklarını da sömürmesidir.
Yani ABD’nin sömürgeci olduğu doğrudur.

Oysaki
AB devletlerinin de çoğu sömürgeci, Çin de Rusya da. Hatta biz kabul etmesek de
Batılılar ve Araplara göre Osmanlı Devleti de sömürgecidir.

Bu
gerçeğe rağmen Avrupa ve Amerikalılar Osmanlı’dan bazı iyi uygulamaları örnek
aldı. Japonlar Amerika’dan Toplam Kalite Sistemi uygulamasını alıp geliştirdi.
Türkiye de AB ülkelerini yasa ve kurumların yapılandırmasında örnek aldı. İyi
de etti.

****

Bu
arada İlahiyatçı ve Felsefeci düşünür Prof. Dr. Niyazi Kahveci’nin düşüncelerimle
tam örtüşen şu sözlerini okudum:

“Batılıları
sömürgeci diye eleştiriyoruz. Fakat onlar kendi insanlarını
sömürmüyorlar.

Biz ise dışarıda değil, içeride sömürgeciyiz. Kendi insanımızı
sömürüyoruz.

Buna ‘ekonomik
ensest ilişki’
deniyor. Bana göre en büyük vatan hainliği budur.”

AB ve ABD başka
ülkeleri sömürseler de kendi vatandaşlarını sömürmüyorlar. Mesela Çin ve
Rusya
ise hem başka ülkeleri hem de kendi vatandaşlarını sömürüyorlar. Türkiye
gibi ülkeler
ise sadece kendi vatandaşlarını sömürüyorlar. Bizim gibi
ülkelerin insanları hem içeriden hem de dışarıdan sömürülüyor.

Ancak
ABD ve AB’nin kendi ülkelerinde, zenginliğin yanında, uygarlık adına
ortaya koyduklarına imrenmemek mümkün değil.
Bu yüzden ülkelerini terk eden
kitlelerin ilk hedefi Batı’da yaşamak oluyor.

***************************

ABD’de Bazı Güzel Uygulamalar

ABD’de
gözlemlediğim bazı güzel davranış ve uygulamalardan birkaç örnek vereyim:

ABD’de
birbirini tanımasalar da bile insanlar birbirlerine güler yüzle selam
veriyor ve iyi dileklerini bildiriyorlar. En küçük bir şeye karşılık ışıldayan
bir ifadeyle teşekkür ediyorlar. Orada en çok duyduğumuz iki kelime “affedersiniz”
ve “özür dilerim.”

Kurallar herkese
eşit uygulanıyor. Güçlü ve şöhretli olanlar da, mesela bir trafik kuralını
çiğneseler, fakir ve güçsüz insanlar gibi cezalandırılıyor.

Devlet-
vatandaş ilişkisinde güven esası geçerli. Her türlü işlemde vatandaşın
beyanı geçerli
oluyor, ispat edici belge istenmiyor.

Nüfusun
çoğunun oturduğu bir ve iki katlı evlerde zemine çok yakın kapı ve pencerelerde
hiç demir parmaklık, çelik kapı, sitelerin dışında duvar, barikat ve güvenlik
sistemi yok. Ama hırsızlık çok az.

İnsanlar
bizim kadar çevreyi kirletmiyor, herkes evinin çevresini düzenli ve
bakımlı tutmak zorunda.

ABD’de
kamusal kurallar güçsüzü korumak ve kollamak üzere düzenlenmiş. Trafikte
yaya önceliğine
harfiyen uyuluyor. Sakat ve yaşlılara öncelik
veriliyor. Çocukları korumak üzere sıkı kurallar var. Bu kuralları
toplum benimsemiş.

İnsanlar
başkalarının mahremiyet alanına girmiyor, hiçbir yerde size yapışır gibi
yaklaşıp, ATM’de, AVM kasalarında işlemlerinizi izleyen meraklı insanları
göremiyorsunuz.

ABD’de 1000
kişiye düşen araç sayısı 923. Türkiye’de ise ABD’de 1000 kişiye düşen araç
sayısı ABD’nin beşte biri kadar.  Fakat
ABD’de trafik yoğunluğu ve trafik kazası oranı Türkiye’den çok düşük.

****

Daha
çok sayabilirim. Ama sadece bu gibi konularda ABD’den örnek alabileceğimiz çok
şey olduğu açık.

ABD çok
uluslu bir toplum olmakla beraber tarihi süreç içinde kendi içlerinde belli
medeni davranış kalıplarını yerleştirmeyi başarmış. ABD’nin çeşitli ırk ve
dinlerden oluşan insanlarını aynı davranış kalıplarını benimsetmesinin
yöntemlerini öğrenmek faydalı olabilir.

ABD’de
sistem içinde aksayan, hatalı olan ve hatta ahlaki olmayan çok husus vardır.
Asla mükemmel bir sistemdir diyemeyiz. Ama genel olarak her milletten
vatandaşlarını mutlu, ABD vatandaşı olmaktan gururlu olmasını sağlaması büyük
başarıdır. Refah içinde, huzurlu ve medeni bir toplum oluşturmalarından örnek
alınacak çok şey olmalıdır.

***************************

İyilik Ve Güzellik Nerede İse Alınız

Türkiye’de yaşayan Türk
vatandaşlarının da, ABD’liler (Avrupalılar, Japonlar, Norveçliler, G. Koreliler
vd) kadar zengin olmasa bile, onlar kadar güvenilir
ve dürüst
, onlar kadar nazik ve
kibar
, onlar kadar kurallara
saygılı,
onlar kadar çalışkan vs
olması halinde çok daha huzurlu ve mutlu
bir toplum
olacağımız kesin. Hatta diyebilirim ki, bu dediklerim olursa daha iyi Müslüman olacağımız da
muhakkak.

 

Devlet- vatandaş ilişkilerinde de
karşılıklı güven esasını
ABD kadar tesis
edebilsek demokrasimizin
olgunlaştığından bahsedebileceğiz.

Bunları söylemek “Amerikancı” olmak mıdır?

Yani ne
yapalım? Yerli ve milli olduğumuzu ispat etmek için, halkımızın uygar
bir toplumda ayıplanan davranış biçimlerine övgüler mi düzelim?

İslam’ın
“güzel ahlak” olarak gösterdiği davranışları benimseyen “gavurlara” söverek
neyi düzeltebiliriz?

Miralay Tevfik

0

Başrollerini
Halit Ergenç ve Bergüzar Korel’in oynadığı Vatanım Sensin adlı diziyi
hatırlarsınız. Vatanım Sensin her izlediğimiz bölümde İzmir’in dağlarında
çiçekler açtırması bir yana, vatanseverlik – hainlik kavramlarını paradoksal
olarak işlemesi yönüyle sanatsal olarak da apayrı yeri olan bir dizidir.
İşgalci Yunan ordusunun üniformasını giyen Albay (daha sonra General) Cevdet’in
vatanseverliği ile Osmanlı üniforması giyen Miralay Tevfik’in ihaneti paradoksu,
dizide fevkalade güzel bir şekilde anlatılan ve üzerine kitaplar yazılacak
kadar ince bir konudur.

 

Dizideki
karakterler ve karakterlerin birbirleriyle ilişkileri büyük bir ustalıkla
kurgulanmıştır. Azize, Cevdet, Hilal, Yıldız, işgalci General’in subay olan
oğlu Leon, Ali Kemal… Ama bir karakter var ki, kanaatimce dizinin en kötü, en
renkli ama öte yandan en güncel karakterdir. Evet, tahmin ettiğiniz gibi
Miralay Tevfik’den bahsediyorum.

 

Onur
Saylak’ın şapka çıkartılacak bir oyunculukla hayat verdiği Miralay Tevfik
karakteri, ihanet kavramının vücut bulmuş halidir adeta. Askeri okulda beraber
okudukları, cephede omuz omuza mücadele ettikleri, kardeşim deyip evine
girdiği, sofrasında oturup yemeğini yediği, “kan kardeşi” Cevdet’e ihanet
ederek başlar ihanet kariyerine. Kan kardeşinin, silah arkadaşının dünyalar
güzeli eşi Azize’de gözü vardır bu gözü çıkası Miralay Tevfik’in. Can
yoldaşının helaline göz diken bu haramzade herif bütün varlığını can yoldaşının
helali Azize’yi elde etmeye adar. Azize’yi elde edebilmesi için can yoldaşının
canına kıyması gerekmektedir. Bir savaşta, çatışmaların şiddetlendiği bir
esnada düşmana hamle eden yiğit arkadaşının arkasından ateş eder. Kardeş (!)
ateşiyle sırtından vurulan Cevdet yere yığılır ve Yunana esir düşer ama herkes
onu öldü bilmektedir.

 

Aradan
yıllar geçmiş, Cevdet’in ailesi Selanik işgal edildiği için İzmir’e
taşınmıştır. Miralay Tevfik de tabi ki. Öte yandan bu bahtsız aile İzmir’e
gelirken işgal edilme kaderini de yanlarında getirmiştir adeta. Bu defa da İzmir
Yunanlılar tarafından işgal edilir.

 

İşgal
falan Tevfik’in zerre umurunda değildir elbette. Onun umurunda olan tek şey
Azize’dir. Azize ile evlenme niyetini açıkça izhar eder ve sonunda nikahları da
kıyılır. Ancak…

 

Miralay
Tevfik, ihanet kariyerini İzmir’de doruğa çıkarır. Milli mücadeleye en ufak bir
inancı ve katkısı yoktur. İnandığı ve değer verdiği tek şey kendi
menfaatleridir. Menfaatleri uğruna yabancılara silah ve bilgi satar, İngiliz
casusu Hamilton ile işbirliği yapar, Teşkilat-ı Mahsusa’nın en önemli
şeflerinden biri olan Eşref Paşa’yı şehit eder.

 

Bütün
bu ihanetler zinciri içerisinde sevimli bir yanı vardır Tevfik’in. Onu tanıyan
daha doğrusu tanıdığını sanan herkes tarafından sevilmektedir. Hatta seyirciye
bile sempatik gelen bir yönü vardır. Tevfik’i sevimli yapan şeylerden biri de
bu kadar ihanet sarmalına girmesine rağmen devletin kendisine verdiği tabancaya
sorumluluk sahibi bir memur edasıyla her daim sahip çıkmasıdır. Tabancasına ne
zaman el konulacak olsa sempatik bir tebessümle sarf ettiği “Ama o silah
zimmetli” sözü Tevfik’in alamet-i farikasıdır adeta.

Sonradan
generalliğe terfi ettiği için Mirliva unvanını alan Miralay Tevfik gerçek bir
vatan hainidir ve bütün hain faaliyetlerini Osmanlı üniforması giydiği halde
gerçekleştirmektedir. Tevfik sürekli olarak padişaha bağlı olduğunu
söylemektedir. Tevfik’e dışarıdan bakan herkes onu diğer Osmanlı zabitleri gibi
bir kahraman zannetmekte ve kıyafetinden dolayı ona saygı duymaktadır. Zaten
yukarıda da ifade ettiğimiz üzere dizide anlatılan en güzel paradoks tam olarak
budur. Albay Cevdet, tam bir vatansever ve gerçek bir kahraman olmasına rağmen
Yunan üniforması giymekte ve dışarıdan bakan herkes ona “hain” demektedir.
Tevfik ise gerçek bir hain olmasına rağmen Osmanlı zabiti kostümü Tevfik’in
bütün ihanetlerini perdelemektedir. Ama sonunda vatanı işgalden kurtaran
herkesin “hain” dediği Cevdet olur tabi ki.

 

Miralay
Tevfik, dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde rastlanabilecek içi başka
dışı başka bir karakterdir. Allah, bu milleti kendini Osmanlı torunu / vatansever
diye tanıtıp millete ihanet eden Miralay Tevfik gibilerden korusun ve
kurtarsın. Miralay Tevfik gibilere asla ve asla imkân ve fırsat vermesin.

Dil Yarası

“Türkçe giderse Türkiye gider!” – Oktay
Sinanoğlu

 

1930 – 1950
yılları arasında ve 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra; idare, hukuk, eğitim,  maliye vb. gibi alanlarda da dilde büyük
değişiklikler yapılmıştır.

Cumhuriyetin
ilk yıllarında; meclise-kamutay, milletvekiline- saylav, valiye- ilbay,
kaymakama- ilçebay, maarif müdürüne- kültür direktörü denmeye başlanmıştı.
Fakat bunlar benimsenmemiştir.

1950-1960
yılları arasında bakanlıkların isimleri de değiştirilmiştir: Başvekâlet –
Başbakanlık; Başvekil – Başbakan; Dâhiliye Vekâleti – İçişleri Bakanlığı;
Hariciye Vekâleti – Dışişleri Bakanlığı; Millî Müdafaa Vekâleti – Millî Savunma
Bakanlığı; Ziraat Vekâleti – Tarım Bakanlığı; Sıhhat ve İçtimai Muâvenet
Vekâleti – Sağlık Bakanlığı; Münâkalât Vekâleti – Ulaştırma Bakanlığı; İcra
Vekilleri Heyeti de Bakanlar Kurulu oldu. İşin ilginci, yeni nesil artık bu
isimlerin önceki karşılıklarını tuhaf karşılamaya başlamıştır.   

Osmanlı
Devletindeki Harbiye Nezaretinin ismi, Cumhuriyet döneminde Millî Müdafaa
Vekâleti, sonra da Millî Savunma Bakanlığı oldu. Ordunun en üst komuta kademesi
olan Erkân-ı Harbiye Umumî Riyaseti, Genelkurmay Başkanlığı; en üst komutanın
unvanı da Erkân-ı Harbiye Reisi iken, Genelkurmay Başkanı oldu.   
“Nefer”
in adı asker, zabit’in ki de subay olarak değişti.

Ordumuzda
bugün; “istihkâm, piyade, muhabere, levazım, içtima, nöbet, devriye ve terhis”
gibi tarihî ifadelerin halen kullanıldığını ve hiç de yadırganmadığını
görmekteyiz. Ancak askerî terminolojide stratejik tabirlerden “müdafaa”, 
önce “savunma” oldu. Zamanla  “taarruz” a
döndü, daha sonra da değişerek “saldırı” ifadesini aldı. Bu gidişle “Büyük
Taarruz”
a da zamanla “Büyük Saldırı” denilebilir. 
 

Asırlardır
Türk Ordusu’nun temel tabiri olan “harp”, “savaş”“talim” “eğitim” oldu.
Akabinde “talimgâh” “eğitim alanı” ; “talimatname
“yönerge” ; “Mütareke” “ateşkes”;
“kumandan”; “komutan”,  “Harbiye” de “Harp Okulu” oldu.
Eskiden “Harbiyeli” tabiri kullanılırdı. Bugün de yine öğrenciler
kendilerine “Harp Okulluyum” demez, “Harbiyeliyim” derler.  

  

Tıp alanında
da birçok tabir değişmiştir. Önceleri ihtisas
ve mütehassıs kelimeleri kullanılırken,
uzman ve uzmanlık olarak değişmiştir. Tıbbî branşların da isimleri değişti.
Dahiliye mütehassısı – iç hastalıkları uzmanı. Cildiye mütehassısı –
dermatoloji uzmanı. Nisaiye mütehassısı – kadın hastalıkları uzmanı. Bevliye
mütehassısı -üroloji uzmanı. Asabiye mütehassısı – nöroloji uzmanı. Akliye
mütehassısı – psikiyatri uzmanı oldu. Yeni tabirleri bilmeyen bir hasta,
hangi bölüme müracaat edeceğini yardım almadan seçememektedir. Oysa önceki
tabirler bildiği bizzat kullandığı özbeöz anadiliydi.  

Tıpta,
sağlıkta kullanılan terminolojinin ekseriyeti Latince ve Yunanca’dır. Bundan
dolayı doktorların raporları anlaşılmaz. Yıllardır kullanılan  ‘teşhis’
kelimesi, yerini “tanı” ya
bırakmıştır.

Şimdi de, müşahede
odası yerine “gözlem” ve “izlem” odası
yazılmaya başlandı. Sosyal hayatta vak’a
hadise demektir. Tıpta ise belirli bir hastalığa vak’a denilmektedir. Bazı tıpçılar ise vak’a yerine “olgu” yu
kullanmaktadır.   Hastanelerde yeni bir bölüm daha ortaya çıktı: “Girişimsel
radyoloji”
.

Hemşire, Türkçemizde kız kardeş, bacı
demektir. Kültürümüzde önemli bir yeri vardır. Ecdadımız yabancı hanımlara
hemşirem derlerdi. Sağlıkta ise hemşire, hastaları tedavi eden yardımcı tıp
personelidir. Bu ifade hanımlara çok yakışıyordu. Üstelik hemşireler hep hanım
idi. Şimdi erkek yardımcı personele de hemşire
denmeye başlandı. Oysa hemşire deyince aklımıza hep hanım gelir. Sağlık
Bakanlığı Hanım ve erkek hemşirelere ortak, uygun bir tıbbî unvan
verebilir. 

Mâlî
mevzuatta ise, Divan-ı Muhasebat – Sayıştay, Şura-yı Devlet – Danıştay oldu.
Tahsisat – ödenek; tahsisat-ı mesture – örtülü ödenek; muhasip – sayman;
muhasebe müdürlüğü – saymanlık; istihkak – hakkediş; tasdik – onama; vâridat –
gelir; teftiş – denetim; müfettiş – denetçi; amme müessesesi – kamu kurumu;
talimatname – yönetmelik; nizamname – tüzük; tamim – genelge; müteahhit –
yüklenici; hususi sektör – özel sektör; mahallî idare – yerel yönetim; akit,
mukavele –  sözleşme; gayrimenkul – taşınmaz; menkul – taşınır; mükellef –
yükümlü; umum müdür – genel yönetmen olmuştur. 

 

Dilimizdeki
en büyük tahribatlardan biri de,  hukukî
terminolojide yapılmıştır. Kanun – yasa; esas teşkilat kanunu – anayasa; Temyiz
mahkemesi ise Yargıtay oldu. Kanun lahiyası – yasa tasarısı; kanun teklifi –
yasa önerisi; kanun yapma – yasama; teşrîî masûniyet – yasama dokunulmazlığı;
müzakere – görüşme; celse – oturum; takrir – önerge oldu.

 Müddeiumum – savcı; hâkim – yargıç; şahid –
tanık; zanlı – sanık; muhakeme – duruşma; ehlivukuf – bilirkişi; tahkikat –
kovuşturma; nezaret – gözetim; mevkuf – tutuklu; hapishane – cezaevi. Müşteki –
yakınıcı; talep – istem; zabıt – tutanak; cürm-ü meşhud – suçüstü; beraat –
aklama; müruru zaman – zaman aşımı; amme – kamu; amme hukuku – kamu hukuku;
usûl, fürû – altsoy, üstsoy; örfî idare de sıkıyönetim; oldu. 

 Bugün hukuk fakültesinde okuyan
gençlerin, 1960 öncesi hukukî mevzuatı, kanun metinlerini ve muhakeme
kararlarını anlaması artık imkânsızdır.   

 

Eğitim
alanında da bir kelime konuşma ve yazma dilimizden artık çıkmıştır. “konuşma
yazma kelimeleri bile başlangıçta olumsuz anlamda, “yapma” manasındadır.
Aslında “konuşulan ve yazılan” anlamında kullanılmaktadır.

İstiklal
Marşı-Ulusal Marş; Talebe – öğrenci; muallim – öğretmen, eğitmen; muallime –
bayan öğretmen; mektep – okul; sınıf – derslik; şahadetname – diploma; hendese
– geometri; riyaziye – matematik; zaviye – açı; imtihan – sınav; mümeyyiz –
ayırtman; tahsil – öğrenim; fail – özne; fiil – eylem; zamir – adıl; zarf-
belirteç; sıfat – önad; nesir – düzyazı; mizah – komedi; hikâye – öykü; teşbih
– benzetme; vezin – ölçü; kafiye – uyak; mısra – dize; vazife – ödev; muharrir
– yazar oldu.  Yönler de, şark, garp,
şimal, cenup iken doğu, batı, kuzey, güney şeklinde değişti. Zamanla
“Milli Eğitim Bakanlığı”nın adı, “Ulusal
Eğitim Bakanlığı”
olursa şaşmamak lazım.

                                   

The Oxford
İngilizce/Türkçe lügatini hazırlayan İngiliz filolog H. C. Hony diyor ki:
“Türkçe ahenkli ve güzel bir lisandır. Başka lisanlardan kelime alırken
sert ve çirkin sesleri yumuşatıp değiştirerek kulağa hoş gelir hale sokmuştur.
Halbuki yeni bulunan, diriltilen veya uydurulan kelimeler hemen daima tam
manasıyla bir nefret örneğidir. “ İlk mekteb, dahiliye, hariciye, hâkim, celse,
tâbiiyet…’ gibi kelimeler için kabul edilen; ‘ilk okul, iç işleri, dış
işleri, yargıç, oturum, uyrukluk…”  kelimelerini, kulaklarım
tırmalanmadan ve tüylerim ürpermeden dinlemek ve kullanmak benim için
imkânsızdır. Edebî zevk sahibi Türklerin bu hususta ne düşündüklerini öğrenmek
isterdim!…” 

  

 

“Önümüzde
iki yol var: Ya uyanıp dilimizi koruyacağız ya da iki nesil sonra Türkiye diye
bir ülke, Türkçe diye bir dil kalmayacağını kabul edeceğiz! Seçim sizin! Oktay
Sinanoğlu

 

Sevgiyle kalın.

Prof. Dr. Sefa Saygılı’dan Sağlık Tavsiyeleri

Oğuz Çetinoğlu: Tatlı düşman
olarak da anılan şekerin, pek çok hastalığın anası olduğu söyleniyor. Şeker
hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Sefa
Saygılı:
Beyaz şeker alındığında hemen kana karışıyor, kan şekerini hızla
yükseltiyor. Bu yükselen şekeri düşürmek için pankreas bezimiz harekete
geçiyor, insülin salgılayarak yüksek kan şekeri düzeyini aşağı çekiyor.

Çetinoğlu: Şeker düştüğünde mesele halledilmiş mi oluyor?

Prof. Saygılı:
Hayır! Fazlaca düşen kandaki şeker miktarı açlık hissi doğuruyor, yeniden yemek
ve şeker almak ihtiyacı doğuyor. Yâni kısır bir döngü devam edip gidiyor. Böylelikle
fazla gıda alımı oluyor. Şişmanlık bu şekilde ortaya çıkıyor. Ayrıca zamanla
yorulan pankreas bezi yeteri kadar çalışamaz hâle geliyor, ‘diabetes mellitus’
denilen şeker hastalığına zemin hazırlanıyor.

Beyaz şeker tüketimi arttıkça pek çok zarar kişiyi ve
toplumu bekliyor demektir.

Çetinoğlu: Ne tür zararlar?

Prof. Saygılı: Şişmanlık,
şeker hastalığı, karaciğer bozuklukları, safra kesesi hastalıkları, diş
çürümeleri ve çeşitli kanser türleri bunlardan bazılarıdır. Çok fazla şeker
tüketimi, kişinin vücut ağırlığı normal olsa bile, pek çok sağlık problemlerine
yol açar. Bu problemler arasında hipertansiyon (yüksek kan basıncı), şeker
hastalığı, trigliserit adlı kan yağında artma, obezite ve bazı karaciğer
hastalıkları sayılabilir. Bütün bu problemlere rağmen şeker alımını azaltmak
kişi için çok zor olabilir.

Çetinoğlu. Neden?

Prof. Saygılı: Çünkü
şeker bağımlılık yapan bir maddedir. Beyinde sonraki şeker tüketimini teşvik
eden tesir görülmektedir.

Şeker ayrıca yaşlanmayı hızlandırmakta, kardiyovasküler
rahatsızlıkları tetiklemekte, Alzheimer riskini yükseltmekte, ciltte
kırışıklıklar oluşturmakta, kemiklerin güçsüz düşmesine sebep olmakta, kanser
ihtimalini çoğaltmakta, karaciğer ve pankreası harap etmekte, mide
rahatsızlıklarına sebebiyet vermektedir.

Çetinoğlu: Tatlı düşmanın tahribatı çok fazla… Sebze ve meyvelerle
alınan şekerler de aynı tahribatı yapar mı?

Prof. Saygılı: Bahsettiğimiz
şeker, sebze ve meyvelerle alınan şeker değil, yiyeceklere ilâve edilen
şekerdir veya sofra şekeridir.

Çetinoğlu: Tatlandırıcının zararlarından endişe eden pastahâneler;
baklava, tatlılarda ve sütlü mâmullerde beyaz şeker kullanıldığını ilân
ediyorlar. Onları bu şekilde bilgilendirmeye yönlendiren sebepler vardır
mutlaka…

Prof. Saygılı:  Beyaz şeker bir sağlık faciası, bünyemiz için
zehir etkili maddedir. Fakat bâzı pastahâneler, beyaz şekerden daha tehlikeli
hattâ öldürücü etkileri olan ve şeker yerine kullanılan mısır şurubu, meyve
suyu konsantresi, maltoz, dekstroz, sukroz, glikoz şurubu kullanmadıklarını
belirtmek için bu yola başvuruyorlar. Bunlar, beyaz şekere nazaran daha
ucuzdur. Fakat daha tehlikelidir.  İşlenmiş
şeker elbette zehirdir. Fruktoz ise ondan 7 kat daha tehlikelidir.

Çok daha ucuza mal edilen bu maddeler sağlımızı tahrip eden
facialardır.

Çetinoğlu: Sağlığımızı koruma hususunda alabileceğimiz tedbirler de
vardır mutlaka. Tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Saygılı:
Paket şeklinde veya ambalajlı gıda aldığımızda içeriğine bakılmalı ve zararlı
maddeler içeren gıdalar kullanılmamalı.

Çetinoğlu: Paketli gıdalar denilince ilk akla gelen bisküvi, gofret,
çikolata ve şekerlemelerle kutulu içecekler, meyve suları olmalı…

Dr. Saygılı:
Evet! Özellikle bisküvi, gofret ve şekerlemelerde, konserve ve pastalarda bu
şuruplar yaygın olarak kullanılıyor.

Çetinoğlu: Diğerlerinden uzak durmak mümkünse de bisküvi, pratik ve
hoşa giden bir gıda. Çocukluk dönemlerimizin
vazgeçilmeziydi…

Prof. Saygılı:
Hele bir parça lokumu iki bisküvi arasına koyar ve hafifçe ezerek ağzımıza
götürürsek bizden daha mesut yoktu…

İngiltere’nin Oxford Üniversitesi tarafından yapılan
milletlerarası bir araştırmada; bisküvi, dondurma, enerji içeceklerinde
kullanılan yüksek fruktozlu mısır şurubunun (HFCS) Tip 2 diyabeti tetiklediği
ortaya konuldu. Araştırmada, HFCS tüketimi yükseldikçe tip 2 diyabetin görülme
oranı da yüzde 20 arttı. 

Günümüzde de çocuklar için bisküvi vazgeçilmez bir besin
durumunda.  Fakat bisküvi büyük bir
tehlikeyi de beraberinde taşıyor.   Çünkü
bisküvilerin hepsi maalesef yüksek fruktozlu mısır şurubu katılarak imal
ediliyor.

ABD, kişi başına yılda 24 kiloyla en yüksek HFCS tüketiminin
görüldüğü ülke olurken,  onu ikinci
sırada Macaristan izliyor. Kanada, Slovakya, Bulgaristan, Belçika, Arjantin,
Kore, Japonya ve Meksika’da HFCS tüketiminin kişi başına yılda 5 kilonun
üzerinde seyrettiği diğer ülkeler arasında yer aldı.  Türkiye ise sıralamada 12’nci sırada
bulunuyor.

Uzmanlara göre dünyada ölüm riski en yüksek hastalıklardan
olan tip 2 diyabete karşı HFCS gıda tüketimini engellemek ve azaltmak
gerekiyor. 

İşte bu yüzden bisküvi çocuklarımız için büyük bir tehlike
oluşturuyor. Ülkemizdeki hemen bütün bisküvi markalarında maalesef yüksek
fruktozlu mısır şurubu kullanılıyor. Ve çocuklar bisküvi yedikçe mısır şurubu organlarını
tahrip ediyor. 

Yetkililere sesleniyoruz: 
Bu cinayeti önleyiniz!

Anne-babalara sesleniyoruz: Çocuklarınızı yüksek fruktozlu
mısır şurubu (HFCS) ile imal edilen başta bisküvi olmak üzere tüm gıdalardan
uzak tutunuz!

Çocuklara sesleniyoruz: Yüksek fruktozlu mısır şurubu
katılarak hazırlanan bisküvi, dondurma, çikolata,  asitli içecekler ve benzerlerini ağzınıza
koymayınız.

Çetinoğlu: Sağlığımız için bilmemiz gereken bilgiler için teşekkür
ederim. Okuyucularımızın bir kısmı, tavsiyelerinizi mutlaka dikkate alacaktır.
Fakat sağlıklı beslenme ile yediklerinden zevk alma ikileminde yanlış tercihler
kullananlar da olacaktır.  Onları
uyaracak tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Saygılı: Biz
yemek yerken tam anlamıyla gerçek bir zevk almasak beynimiz besinlerin sindirim
ve emilimini yeterince sağlayamaz. Gıdaların kalitesi ve onların çiğnenmesi
gibi, zevk almak da fizikî ve zihnî selâmetimiz için gerekli bir şarttır.

Bir yiyecek lezzetli olduğunda, ağızda daha uzun süre
kalması için düzenleme yaparız; onu daha yavaş çiğner, bundan memnun olur,
tadını çıkarır, bize verdiği zevkten yuttuktan sonra da faydalanırız. Bu
zevkten söz ederek, diğer insanlarla paylaşarak bu duyguyu daha da uzatırız,
zevk büyük oldukça sindirim de o kadar iyi olur.

Çetinoğlu: Zannederim ‘zevk’ kavramını açıklamak gerekecek…

Prof. Saygılı:
Pek tabiî.  Buradaki zevke dikkat edelim.
Zararlı, yağlı, yumuşak, şekerli ve hatta sütlü çok büyük miktarlarda
endüstriyel (işlenmiş) gıdaların zahmetsizce yeterince çiğnemeye gerek kalmadan
ağızdan geçtiği, boğazdan hiç çabasız kaydığı gıdaların verdiği sanal hoşnutlukla
bu zevki karıştırmayalım.

Aslında çiğnemenin zevki daha çocukluktan aşılanır. Anne
tarafından emzirilmenin azalması, bebeklerin biberonla, çok şekerli sütlerle ve
karışık besinlerle beslenmesi, sütlü ve yağlı besinlerin tat alma kapasitesine
zarar vermesiyle sonuçlanır. Bu anne memesinin eksikliğini, o hiçbir şeye
aldırmadan beslendiğimiz, taşındığımız, sadece yaşamaya bırakıldığımız zamana
muhtemelen büyük bir geri dönme arzusu doğurmuştur. Bunu da büyük ihtimalle
tıka basa yemek yiyerek doldurmaya çalışırız.

Bir bebek veya çocuğa her yemeğin sonunda şekerli bir hazır
gıda veya şekerli yoğurt vermek şeker bağımlılığı oluşturacaktır. Sadece bu
tarz tatlılarla büyümüş olanlar, daha sonra bunlardan yine isteyeceklerdir.

Bebeklerin bu şekilde şekere şartlanmış olduğunu görmek çok
üzücüdür. Buna karşılık annesinin memesinden emdiği sütle yetişmiş, sistematik
olarak şekerli besinler verilmemiş bir bebek daha sonra pasta veya şeker
düşkünü çocuklara dönüşmez. Vücudumuzun elbette şekere ihtiyacı vardır. Ancak
doğal besinlerdeki doğal şeker yeterlidir.

Çetinoğlu: Tehlike büyük. Ültimatom kabilinden tavsiyeleriniz de
olacaktır zannederim…

Prof. Saygılı:
Tabiî gıdalarla beslenme bu tip beslenme yanlışlıklarından yavaş yavaş
kurtulmanın harika bir şeklidir. Organik bir havuç, organik et ve yumurtalar,
yenildiğinde gerçek gıda lezzeti keşfedilir. Marulun, kıvırcığın, salatalığın,
tam tahılların daha çok tadı, lezzeti vardır. Besinlerin kalitesi tat
tomurcuklarının zevkini ortaya çıkarır.

Hazır, pişmiş yemekler, konserveler, dükkânlarda satılan
dondurulmuş gıdalar, tahıllı ve çikolatalı şekerlemeler, süt ürünleri, iştah açıcıları,
aromalı ve şekerli bütün içecekler bu şekilde yeterince çiğnenmeye gerek
kalmayan, bizleri hakîki yeme zevkinden mahrum bırakan besinlerdir.

Bu yüzden yemeklerimizi şekerli bir tatlı ile bitirmekten
vazgeçmeliyiz. Yemeğin sonunda şekerli bir şey yuttuğumuzda ansızın bize
dolgunluk ve doymuşluk hissi veren, midedeki duvarı geren mayalanmaya sebep
oluruz. Bu iş bize artık aç olmadığımıza yani doyduğumuza inandırır. Bu
alışkanlığı yavaş yavaş terk etmek çok faydalıdır. Zira bu şekere bağımlılıktır
ve büyük ihtimalle çocukluktan gelmektedir.

Şeker bağımlısı olup olmadığımızı kolaylıkla şu şekilde
ölçebiliriz: Birkaç gün boyunca basit besinleri hiç şeker katmadan yemeyi
deneyelim. Tabiî şekerli meyvelerden yiyebiliriz ama şekerin diğer
çeşitlerinden uzak durmalıyız.

Eğer şekere bağımlı isek, birkaç günün sonunda yapay şeker
besinlere ihtiyaçla karşı karşıya kalırız. Yemekten sonra tatlı bir yiyecekten
mahrum kalınca, doymuş olmanın hazzını yaşamayanlar, uyuşturucu almayınca
huzura eremeyenlerden farklı değildir.

Çetinoğlu: Şeker bağımlılığının uyuşturucu ve alkol bağımlılığı ile
aynı olduğunu söylüyorsunuz. Çarpıcı bir ifâde. Çarpıcı olduğu kadar doğru ve
uyarıcı.

Hoşgörünüze sığınarak
bir bilgi de ben vereyim. Dünyâda yarım milyardan fazla diyabet hastası var.
Diyabet, tek başına ölüm sebepleri arasında 6. sırada yer alıyor. 

Ültimatom şeklindeki
uyarılarınıza riâyet edenler de çok olur inşallah.

Efendim çok teşekkür
ederim.

 

 

Prof. Dr. SEFA
SAYGILI

1956
yılında İskenderun’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini bu şehirde
tamamladıktan sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1980
yılında mezun oldu. Aynı fakültenin psikiyatri anabilim dalında 1980-1984
yılları arasında psikiyatri uzmanlık eğitimini tamamladı. KKTC Girne Askerî
Hastanesi’ndeki yedek subaylık görevinden sonra Bakırköy Ruh ve Sinir
Hastalıkları Hastanesi’nde 1985 yılında göreve başladı. 1990 yılında aynı
hastanede klinik şef muavini, 1991’de psikiyatri doçenti, 1992’de Bezmialem
Vakıf Gureba Hastanesi’nde psikiyatri klinik şefi oldu. 20 yıla yakın bu
göreve devam etti.

2010’da
Kırklareli Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu’na profesör olarak tâyin edildi.
Burada bölüm başkanlığı, disiplin kurulu üyeliği, üniversite yönetim kurulu
üyeliği, dekan vekilliği gibi görevleri yerine getirdi. Kırklareli
Üniversitesi’ni temsilen 2011-2015 arasında Üniversitelerarası Kurul (ÜAK)
üyeliği yaptı.

2015’den
bu yana Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Öğretim Üyesidir ve Psikoloji
Bölüm Başkanlığı görevini yürütmektedir.

YÖK,
Adlî Tıp Kurumu Türk Kızılay’ı, Yeşilay Cemiyeti gibi kuruluşlarda,
İskenderun Spor Kulübü, Altınbaş Üniversitesi, Sıcak Yuva Vakfı, Hatay
İşadamlaı ve Bürokratlar Derneği, Türkiye Yazarlar Birliği gibi resmî, yarı
resmî ve sivil kuruluşlarda; kurucu üye, yönetim kulu üyeliği, başkan
vekilliği, başkanlık gibi görevler üstlendi.

Değişik
radyo ve televizyon kanallarında programlar yaptı. Çeşitli gazetelerde
makaleler yazdı. Dergi yayınladı ve yönetti.

Psikiyatri
uzmanı olarak serbest hekimliğe İstanbul Fatih’teki özel ofisinde devam
etmektedir.

40’dan
fazla popüler kitabı ve çok sayıda ilmî makalesi bulunan Dr. Saygılı, evli ve
2 evlât babasıdır.  Bir de torunu
vardır.

Yayınlanmış
kitaplarından bâzıları: Doktorunuz Diyor ki, Dengeli Beslenme Sağlıklı
Zayıflama, Sağlık Bilinci, Ayhan Songar, Mazhar Osman, Evlilikte Mutluluk
Sanatı, Strese Son, Beyin ve Ruh, Mutluluk Elimizde, ‘Sağlığımı Koruyorum,
Yaşlılık Psikolojisi, Sağlıklı Çocuk Yetiştirmek, Çocuklarda Davranış
Bozuklukları, Ruh Hastalıkları ve Korunma Yolları, Ergenlik Sorunları,
Sağlıklı Beslenme, Alkollü İçkiler ve Zararları.

Horasan’dan Balkanlara Şücaeddin Veli ve Türk İrfanı Özet

0

Seyyit Sultan Şücaaddin Veli, tarihte ismi Baba İlyas Horasanî diye
geçer. Batı Anadolu Aleviliğini ve Babailiği kuran, lideri olan Seyyit Sultan
Şücaaddin Veli, Horasan Erenlerindendir. Seyyit Sultan Şücaaddin Veli ne zaman
yaşamıştır?  XIII.- XIV. yüzyıl da
yaşadığı tahmin ediliyor. Onun Antalya’da, Amasya’da, Trakya’da, Bulgaristan’ta
Eskişehir’de, Azerbaycan’da yaşadığı düşünülüyor. 

Anahtar Kelimeler: Seyyit
Sultan Şücaaddin Veli, Horasan Erenleri, Balkanlar

ABSTRACT

In history, Seyyit Sultan Şücaaddin Veli, was called a father Ilyas
Horasanî. Seyyit Sultan Şücaaddin Veli was a Horasan’s saint .  He founded 
in Western Anatolian’s Alevî and Babai, who was leader. When did Seyyit
Sultan Şücaaddin Veli live? It is estimated that he lived in XIII.- XIV. the
century. It is thought that he lived in Antalya, Amasya, Trakya, Bulgaria,
Eskisehir, Azerbaijan.

Key words: Seyyit Sultan
Şücaaddin Veli, Saints of  Khorassan,
Balkans

Giriş

Horasan güneş ülkesi demektir. Tasavvuf geleneğinde güneş cem makamına
karşılık gelir. Horasan[1] Coğrafyasında neşvû nema
bulan Türk Tasavvuf geleneği asırlarca Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin
yaktığı ateş ve gösterdiği istikamet doğrultusunda Tevhid ırmağı olarak
Türkistan’dan Anadolu’ya ve Balkanlara akmıştır. Başlangıçta Türkistan’dan
Mezopotamya Bölgesine gelen bir kısım Türkmenler Musul, Telafer, Kerkük, Erbil,
Samarra vb. yerleşim alanlarına ikamet ettiler. Buradan Anadolu topraklarına
geçtiler. Türkler sadece İslâm’dan sonra değil bilinen bulgularla M.Ö. 3000.
yıllarından itibaren Karadeniz Kuzeyi ve Balkanlara Saman yolunun Gökyüzü
güzergahını takip ederek yaptıkları göç yolculuğu ile o coğrafyayı
vatanlaştırıyorlardı. İslâm öncesi Hanif inancının temiz takipçileri ve
uygulayıcıları olan Türkler İslâm’la müşerref olduktan sonra TÜRK İRFANININ ana
kaynakları KUR’AN ve EHL-İ BEYT SEVGİSİ’nden ayrılmadılar. “Hz. Peygamber
(sav) Veda Hutbesi’nde, “Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük
etseniz(tutunursanız) necat (kurtuluş) bulursunuz birisi Allah’ın kitabı diğeri
ehl-i beytimdir.”  (Tirmizî, Menâkıb: 31; Müsned, 3:14, 17, 26)
Kerbela’dan Horasan illerine giden Seyidler Türk ailelerle izdivaç eyleyip
bugünkü evlatları onların bıraktığı “hizmet makamı”na gelmişlerdir. Resul-u
Ekrem’e Mekke Müşrikleri eziyet ettiklerinde de amcası Ebu talip O’na Türk
ülkelerine gitmesini tavsiye etmiştir. (Yelken, 1991 :10)

Haniflik Nedir? Rûm suresi, 30. ayette şöyle de buyurmaktadır: “Resûlüm!
Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise
ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat
insanların çoğu bilmezler.” Haniflik, İbrâhim aleyhisselâmın inancına verilen
isimdir. Hanîf kelimesinin sözlük mânâsı istikâmet (doğruluk) demektir. Dînî
terim olarak; İslâmiyetten önce putlara tapmayan ve İbrâhim aleyhisselâmın dîni
üzere bulunan kimselerdir. Hanîflik, müşrikliğin (Allahü teâlâya ortak
koşmanın) zıddıdır. İslâmiyetten önce Arabistan’daki hatiplerin meşhûrlarından
olan ve herkesi İbrâhim aleyhisselâmın dînine çağıran Kus bin Sâide ve
yine Peygamber Efendimizin bütün baba ve dedeleri hanîf dîninde idiler.
Kur’ân-ı kerîmde hanîf kelimesi zikredilmiş olup, İbrâhim aleyhisselâm için
hanîf buyurulması, onun Hakk’a yönelmesi sebebiyledir. Haniflik birçok Kur’an
ayetiyle Son Resulümüz Hz. Muhammed (S A V) dahil hepimize apaçık bir Allah
emridir. (Yunus Suresi 105, Enam Suresi 79, Enam Suresi 161, Nahl Suresi 123,
Ali İmran Suresi 67, Ali İmran Suresi 95, Hacc Suresi 31.)

Ehl-i Beyt ile ilgili ayetlere Horasan erenleri ve Türkler daima dikkat
etmişlerdir. İmam Hüseyin’in oğlu Ali Zeynü’l-Abidin, Şam’a esir olarak
getirildiğinde  halk onu görsün diye bir merdivenin üzerine çıkartılmıştı.
Şamlı bir adam ayağa kalkıp:” Fitnenin kökünü kesen ve sizi öldüren Allah’a
hamd olsun” deyince, Ali ona ‘Sen Kur’an’ı okudun mu?’ diye sorar. O da ‘evet’
der. ‘Hamim Suresi[2]‘ni de okudun mu?’, ‘Ben
Kur’an’ı okudum ama Hamim Suresi’ni okumadım.’ cevabı üzerine Ali der ki:
“Bu din için akraba sevgisinden başka sizden hiç bir ücret
istemiyorum.” ayetini okumadın mı? O da: ‘O ayettekiler sizler
misiniz?’der.  İmam Ali Zeynü’l-Abidin : ‘Evet’ der. Kur’an ve Ehl-i
Beyt’e sadakat “Mümin Müslümanlık”’tır. Bu hususdaki ayetler: Bedeviler dedi
ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz; ancak “İslâm (Müslüman) olduk”
deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve resulüne itaat
ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Hiç şüphesiz Allah
çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Hucurat -14.ayet.) Şüphe yok ki seninle
biatlaşanlar, ancak Allah’la biatlaşmışlardır, Allah’ın eli, onların ellerinin
üstündedir; artık kim dönerse zararı kendi nefsinedir ve kim Allah’la
ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir verilecektir.
(Fetih-10.ayet.) Yemin olsun, Allah müminlerden, o ağacın altında sana bey’at
ettikleri sırada hoşnut olmuştur. Onların gönüllerindekini bilmiş, üzerlerine
huzur ve sükûn indirmiş ve kendilerine yakın bir fetih nasip etmiştir.
(Fetih-18.ayet.)

Seyyit Sultan Şücaaddin Veli
kimdir
[3]?

Seyyit Sultan Şücaaddin Veli, tarihte Baba İlyas Horasanî diye geçer.
Batı Anadolu Aleviliğini ve Babailiği sembolize eden, kuran, lideri olan Seyyit
Sultan Şücaaddin Veli, Horasan Erenlerindendir. Türkmen dervişi ve Alp Eren
diye bahsedilir. 8. İmam Rıza’nın üçüncü göbek torunudur. Asıl adı, Ebûl-Beka
Şeyh Baba İlyas (Bin Ali)dir. Hacı Bektaş Veli Velâyetnamesinde, Kutb-i Evliya,
Sultan Varlığı, Şefküllü Bey diye bahsedilir. Babai tarikatının kurucusu olan
Seyyit Sultan Şücaaddin Veli/ insanları dürüstlüğe kardeşliğe, iyiliğe çağırmış
ve yöneltmiştir. Seyyit Sultan Şücaaddin Veli ne zaman yaşamıştır?  XIII.- XIV. yüzyıl da yaşadığı tahmin
ediliyor. Antalya’da, Amasya’da, Trakya’da, Bulgaristan Rusçuk’ta Eskişehir de,
dört, beş yerde Seyyit Sultan Şücaaddin Veli şahsiyetinin makamının olduğu
belirtiliyor, Hatta Araştırmacı Yazar Veli Saltık Dede’nin Mehmet Demirtaş
Dede’ye gönderdiği mektupta Azerbaycan’da da mekan tutuğu belgelenmiştir.
(Demirtaş, 2015: 25) Şucaaddin Veli’nin Manevi silsilesi şu şekildedir: Tacul
Arifin Seyyid Ebul-Vefa Bağdadî (1105), Hace Ahmed Yesevî (1093-1166), Dede
Garkın, Baba İlyas Horasanî (XIII.yy) Şucaaddin Veli (XV.yy).

Ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi (d.1611) ünlü seyahatnamesinin ilk
cildinden itibaren “Türk-i Türkân” (=Türklerin Türkü), “Pirân-ı
Türkistan” (=Türkistan’ın mürşidi) olarak saygı ile andığı Hoca Ahmed
Yesevi’nin soyundan geldiğini iftiharla belirtir ve Evliya Çelebi gezdiği
Osmanlı beldelerinde izlerini tesbit edebildiği Yesevî derviş-gazileri arasında
Bursa’daki Geyikli Baba Sultan ve Dâvûd Baba, Bursa’daki Abdal Musa, Tokat il
merkezindeki Gıj-Gıj Dede ve yine Tokat’ın Zile ilçesindeki Şeyh Nusret Amasya
Merzifon’daki Pir Dede , Aksaray’da Pertevi Sultan, Bozok Sancak merkezi
Yozgat’taki Emir-i Çin Osman, isimlerini sıralar ve çok önemli olarak buralarda
tasavvufi bir hayatın gereklerini Yeseviyye tarikatı adâbına göre yaşayan
Yesevi fukarası ile sohbetlerinden bahseder. (Bice : 277)Yine Evliya Çelebi
Mısır Dimyat seyahatinde Baba Horâsânî bağlılarından ve türbesinden
bahsetmektedir: “Semâ‘hâne meydânları ve müte‘addid hücreleri ve matbahı
Keykâvuslu ürdi Behişt’den nişân verir bir tekyei kalenderhânedir. Pâk [ü]
pâkîze fukarâları ve Hindîleri vardır. Cümle ehli Dimyât bu âsitânede(tekkede)
ayş [ü] işret (sohbet) edüp azîzi ziyâret ederler. Bu bâğın bir köşesinde bir
kubbei âlî içinde medfûndur. Niçe bin âşıkânın zerdeste ve pâlheng misilli
gûnâ-gûn alâmetleri var. Sâhibi seccâde
olan Baba Horâsânî
(salih)sulehâyı ümmetden müstecâbü’d-da‘ve(duası makbul)
kimesnedir.  (Kahraman: 542)

Arslan Baba’da olduğu gibi Şucuaddin Veli uzun asırlar yaşamış olduğu
düşünülen bir Horasan erenidir. Arslan Baba Menkıbesine göre Hz. Rasûlullah
(s.a.v.)’in gazalarından birisinde aç kalan ashâbın ricasıyla yapılan dua
üzerine Cibrîl (a.s.) cennetten bir tabak hurma getirir ve ashâba ikram eder.
Ashâb tabaktan birer hurma alırken bir hurma yere düşer. Bunu gören Cibrîl
(a.s.): “Bu hurma daha sonra gelecek
ümmetinizden Ahmed adlı birisinin kısmetidir.”
der. Hz. Rasûlullah
(s.a.v.), bu hurmayı sahibine teslim etmek üzere ashâbın içinden birisine
emanet olarak vermek ister. Ashâbdan başka hiç kimse göreve talib olarak cevap
vermeyince aralarında bulunan Arslan Baba -veya atalarından olan sahabi- öne
çıkarak Allah’ın inayeti ve Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in himmeti ile emaneti
sahibine iletme görevini yerine getirebileceğini bildirir. Ahmet Yesevi’ye
asırlar sonra hurmayı emanet eder. Hadisenin gerçeği Mustafa Necati
Sepetçioğlu’nun romanlaştırarak anlattığı “YESİLİ HOCA AHMED-I, II, III”
(Sepetçioğlu, 2014) eserinde olduğu gibi: Arslan Baba hurmayı Türkistan’a
götürür ve toprağa eker. Hurma Bahçesi yıllarca gelişir. Arslan Baba nesli
büyük erkek çocuğa verilen isimle devam eder. Ahmed Yesevi’ye erişen Sahabe
Arslan Baba’nın torunlardan olan Arslan Baba hurma ağacından taze hurmayı
Ahmed’e verir. Bunun gibi XV.yy. da yaşamış Şucaaddin Veli ile XIII. yy’da
yaşamış Şucaaddin Veli olarak addedilen Baba İlyas Horasanî’yi de bu şekilde
değerlendirmek gerekir.

Üstelik bu tür menkıbelerde tasavvuf’ta ki sembolik anlamları da
düşünmemiz gerekir. Arslan Baba’nın Hz. Peygamber’den emanet olan hurmayı
Yesevi’ye verme motifinin Hz. Peygamber’den getirilen manevi bir emanet
oluşudur.  Zira bu hurma onu iki alemden
geçirip mest ettiğine göre, sözü edilen şey meyve olan hurma değildir. Kur’an-ı
Kerim’de geçen “hurma” kelimesine mutasavvıfların verdiği işari  (sembolik) manaları dikkate alırsak, burada
hurmadan kastedilen şeyin  “İlahî  marifet ve hakikatler, mevhibeler, manevi
haller,  ilahi sıfatların  tecellileri” veya “Güzel ahlak ve  onun meyveleri olan müşahede  ve 
ilhamlar (varidat-ı Rabbaniyye)” olabileceği  söylenebilir. Ayrıca ariflerin “Yaş  hurma” (rutab) kelimesi ile
“Ruhaniyat alemini” kastettikleri bilindiğine göre, menkıbede  anlatılmak 
istenen şey, Ahmed Yesevi’ye ruhani hallerinden bir nasibin verilmesi
olmalıdır. Bu yorumlara ek olarak, hurmanın 
“tek” çekirdekli bir meyve olması ve çekirdeğinin ince uzun
olup hem “elif” harfine hem de onun ebced değeri  olan “bir” rakamına  benzediği 
dikkate alınırsa  hurmanın  sembolik olarak tevhîdi, vahdeti veya
alemdeki  birlik sırrını  ifade ettiği düşünülebilir. (Tosun, 2004:
290-291)

 

Kaynaklar

1) Ayşe YILDIZ, Şücaaddin Baba
Velâyetnamesi, Hac-ı Bektaşi Veli ve Türk Kültürü, Gazi Üniversitesi.

 

2) Enver Yelken, Kerbela’dan
Buhara’ya, Kamer Yayınları, İstanbul, 1991, Buhara (Tanrı ziyneti, mübarek
mahal demektir)

 

3) Mehmet Demirtaş, Seyit
Şecaaddin Veli, Eskişehir, 2003.

 

4) Mehmet Demirtaş,
Horasan’dan Balkanlara Şücaaddin Veli Ocağı ve Erkanı, Eskişehir Valiliği,
Eskişehir, 2015.

5) Yağmur Say, Şucaeddin Veli
Velayetnamesi, T. C. Eskişehir Valiliği, Ankara, 2010.

 

6) Hayati Bice, Türk Yurtları
üzerine Notlar, Bilge Oğuz yayınları.

 

7)Seyit Ali Kahraman – Yücel
Dağlı – Robert Dankoff, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, YKY, cilt10.

 

8) Mustafa Necati
Sepetçioğlu,  “Yesili Hoca Ahmed-I, II,
III, İrfan Yayıncılık, İstanbul, 2014.

 

9) Necdet Tosun, Tasavvuf
Kültüründe Meyve, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara, 2004.



[1] Şu anda İran’ın Kuzey-doğusu Hazar Denizinin güneyi. Eskiden Batı
Türkistan coğrafyasına verilen isim.

[2] ŞÛRÂ-23.ayet.
“Allah’ın, iman edip hayra ve barışa yönelik iyi işler yapanlara müjdelediği,
işte budur. De ki: “Ben, buna
karşılık sizden, yakın
akrabamı/Ehlibeytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum.”
Kim bir
iyilik/güzellik üretirse onun için, o ürettiğine bir güzellik daha ekleriz.
Çünkü Allah Gafûr’dur, çok affeder; Şekûr’dur, iyiliğe karşılık verir.”

[3] Geniş Bilgi için Bakınız: Mehmet
Demirtaş, Seyit Şecaaddin Veli, Eskişehir, 2003., Mehmet Demirtaş, Horasan’dan
Balkanlara Şücaaddin Veli Ocağı ve Erkanı, Eskişehir Valiliği, Eskişehir,
2015.,Yağmur Say, Şucaeddin Veli Velayetnamesi, T. C. Eskişehir Valiliği,
Ankara, 2010., Ayşe YILDIZ, Şücaaddin Baba Velâyetnamesi, Hac-ı Bektaşi Veli ve
Türk Kültürü, Gazi Üniversitesi.