26.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 296

İşgal Altındaki Komşunun Hezeyanları

            Haziran seçimleri yaklaşıyor ama biz siyasetteki çelişkiler yumağını bir
türlü çözemedik. Bazıları sanki başka bir dünyada ve başka bir ülkede yaşıyor
gibi… Oysa Türkiye’miz başta sözde dost ve müttefiklerimiz tarafından
kuşatılıyor ve yeniden milli mücadele vermeye zorlanıyor. Ülkemizin beka sorunu
bütün hızıyla sürüyor. Olup bitenler karşısında çok yukarı mevkilere aday
olanların bir kısmının sesi dahi çıkmıyor. Bir siyasi itişmedir sürüyor.

            Demokrasimizin
defosu olan, bölücü teröristleri temsil eden malum parti yeni gelin adayı gibi
ortada… Demokrasi ve vatan düşmanı olan bunlarla utanmadan ve sıkılmadan sadece
iktidara gelebilmek uğruna işbirliğine gidenler demokratik anlayışla da
çelişiyor. Bu gibi gurup ve partiler rejimi yıkıcı ve bölücü bir rol oynuyor ve
Türkiye partisi de olamıyorlar. Bu tip partiler ve guruplar Batı’da devre dışı
bırakılıyor ve demokratik rejim korunuyor. Nitekim İspanya’da da böyle oldu.
Batasuna Partisi terörle ilişkisi dolayısıyla kapatıldı. AİHM Mahkemesine
itiraza gittiler. Bu gibi ülkelerde terörü ve teröristi methedenlerin bile
üstüne gidiliyor. Kapatma geliyor. AİHM Mahkemesine yapılan müracaat
reddediliyor. Sebep olarak terör yolunu tercih edilen ve hoş gören partinin
demokratik hakları kullanma lüksü de olamaz deniyor. Orası Batı, burası ise
Türkiye… Burada zaman zaman iktidara gelebilmek ve kamu kaynaklarını istismar
edebilmek için çeşmenin başına geçmek gerekiyor. Bunun için maalesef olmadık
yollara bazı siyasetçiler başvuruyor. Demokratik rejime de kan
kaybettiriyorlar. Kutsal değerleri istismardan çekinmiyorlar. İç yapısına
bakmadan Atatürk’e rağmen ve Atatürksüz Atatürkçülük yapmaya çalışanlar var.
Malum parti ile iş birliği yapıp ona bakanlık bile verilebileceğinden
bahsediyorlar. Bir tarafta yıllardır vatanın birlik ve bütünlüğü için müttefik
destekli terör örgütüyle mücadele eden şehitlik veya gazilik mertebesine ulaşan
aziz vatan evlatları var; diğer tarafta ise bazı kendine oynayan siyaset
hastaları, yalan dolan zirveleri ortada dolaşıyor. Polis katili terörist mağdur
ve özgürlüğü elinden alınmış gazeteci olarak raporlarda gösteriliyor. Bunları
koruyanlar, Atatürk’ten çok uzağa düşmüşlerdir. Yazık şu aziz vatana! Aziz
şehitlerimizin ruhlarını bile rahatsız ediyoruz.

            Yanlış yolda
olanların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Cumhuriyet düşmanlığı ile
uğraşıyorlar. Oysa Osmanlı’ya hakaret ile Cumhuriyeti yüceltemez, Milli Mücadeleyi
ve onun tacı olan Cumhuriyetimizi dışlayarak ve hakaret ederek de Osmanlı’yı
ayağa kaldıramazsınız. Eloğlu ve sözde dostlarımız ise, yeni 15 Temmuzların
yerine çok kültürlülük telkinleri peşinde koşuyorlar, etnik ve mezhep
çatıştırmalarını tahrik ediyorlar. Sözde dost ABD Türkiye çok oldu laf
dinlemiyor şeklinde Libya, Akdeniz, Ege, Irak ve Suriye, Azerbaycan Türkiye
ilişkileri, S-400’ler ve İHA ile SİHA’lar bunları çok rahatsız ediyor. Daha
önce yaptıkları gibi Ergenekon hikayeleri uydurup halkımızı artık yanıltmaya
çalışamıyorlar. Devlet olmaktan çok uzak sözde AB üyesi Yunanistan’ı aynen
İstiklal Savaşında olduğu gibi bize karşı tahrik ediyorlar. Emperyal ülkelerin
yeni çorba karıştırma kaşığı etnik ayrıştırma, mezhepçilik ve milli devlet
düşmanlığıdır. Dış politikada olup bitenler iç politikada gerekli tepkiyi
bulamıyor ve ilgisizlik sürüyor. 

            Başkomutanlık
Meydan Muharebesi ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtarılması bazılarını nedense
rahatsız ediyor. Milli Mücadeleden ve kurtuluştan hoşlanmayanlar maalesef dün
Yunan’ın zaferini bekleyen zavallılardı. Bunların devamları 2000’li yıllarda da
aramızda birer mayın olarak dolaşmaktadırlar. Efendim, düşman mermi sıkmadan
İzmir’i terk etmiş… Bunu söyleyen zatı, bir ara yüce Meclis’in başkanlığını da
yaptırmıştık. Esir alınan düşmanın sıkacak kurşunu mu kaldı da sıkmadılar? Kurşun
sıkmak yerine Ege’de yaşlılara, kadınlara ve çocuklara saldırdılar.
İnsanlarımızı katlettiler. Mehmetçiğe mermi sıksalar memnun mu olacaktınız?
Milli Mücadeleyi sözde küçümsemeye uğraşmak ve yıpratmak değişik bir siyasi
sapıklıktır. Unutmayalım ki, dün Osmanlı’ya düşman olanlar bugün de Cumhuriyet
Türkiye’sinin düşmanıdırlar ve altını oymaya yerli işbirlikçilerle birlikte
çalışıyorlar. Bizim bazı sözde üstün zekalı ekran işgalcileri ise; dünkü ve
bugünkü düşmanlarımızı mutlu edecek şekilde Osmanlı mı, Cumhuriyet mi
tartışmasını ısrarla sürdürüyorlar!

            ABD
taşeronu, henüz devlet dahi olamamış, Ege’yi sığınmacı mezarlığına çeviren
Yunanistan’ın Batı Trakya’da yaptığı insan hakları ihlalleri Lozan’ı paspas
yapma çabaları ortada iken, bazılarının buna tepki göstermelerini beklemek en
tabii hakkımızdır. Bir dönem Almanya ekonomik işgali altındaki Yunanistan şimdi
ABD işgali altına girmiştir. ABD PKK gibi Yunan’ı da kullanmaktadır. Yunanistan’da
9 yeni Amerikan üssü ortaya çıkmıştır; ama Yunan solu ABD karşıtı bir eyleme
şimdiye kadar girmemiştir. İtalya ve diğer bazı Batı ülkelerinden de sol ve
aşırı sol tepkisi yoktur. Çünkü solu da sağı da milli idealleri olan Megalo
İdea’ya bağlıdırlar. Türkiye’de olduğu gibi kendi devletiyle başkaları adına
kavga bir marifet değildir. Okul kitapları ortadadır. Türkiye’de ise; yakın
zamana kadar hedef ve ülküden bahsettiğiniz zaman faşist ve ırkçı oluyordunuz.
Çünkü; Yunan’dan farklı olarak biz eğitim ve öğretimde hala günü kurtarıyoruz.

            Askerden
arındırılması gereken adalara ABD silah ve zırhlı araç çıkarıyor. Sisam ve
Midilli ile birlikte Ege’yi bir Yunan gölüne çevirme peşindeler. Oysa bu adalar
Anadolu kara parçasının devamıdır. Ege’de sıcak çatışma zor gibi gözüküyor;
ancak Türkiye’ye enerjisini yanlış bir alanda kullandırtmak istiyorlar.
Yunan’ın amacı ABD güdümünde Türkiye’yi zora sokmak ve Türkiye karşıtlığını arttırmaktır.
Maalesef geçmişte bizim çok yanlış iç ve dış politik beyanlarımız Batı’yı
düşman hale getirmiş, Hristiyan ittifakının kurulmasına sebep de olmuştur. Ülkeyi
yönetenler şurası muhakkak ki, ülke yararına ellerinden geleni yapıyorlar.       

Söyle Sevgili

Ay
doğar, güneş doğar

Yeni
güne gün doğar

Yüreğime
ise yine yokluğun

Dilsize
kesmiş duvarlarıma işte yine sensizlik doğar

Söyle
bana sevgili

Hangi
mevsimin gelişidir gidişin

Hangi
kaybın selası

Hangi
eksiğin yamasıdır gönlüm

Yokluğun
yağar sokaklarıma

Yollarıma
ıssızlığın

Dört
bir tarafa savrulur sürgün düşlerim

Bir
tarafım Fırat diye inlerken

Diğer
yanım Basra’ya dökülür

Yapraklar
dallarını terk eder

Sular
kadim yatağını

Gökyüzü
hasretten alır demini

Göçmen
kuşlar gidiyor

Trenler
gidiyor

Sen
gidiyorsun

Ve
ben boşluğunda kalıyorum

Sensizliğin
o soğuk eşiğinde

Şimdi
söyle bana sevgili

Ya
bu kalanlar

Eksilenin
yokluğunda neye yarar

Cibilliyetsizler

0

Türk akademisyen ve siyasetçi İYİ Parti’nin kurucusu ve aynı
zamanda genel başkanı MERAL AKŞENER in bir basın toplantısında özür diliyor.

Niçin mi?

Atatürk’ün pek çok batı ülkesinden önce kadınlara seçme ve
seçilme hakkı verdiğini kaydeden Akşener, “Aslında vermedi. Aslında bize
duyduğu saygıyla ‘Bu sizin hakkınızdır, alın’ dedi. Peki, biz ne yaptık? Ben
STK’lardan gelirim. Kadın hakları derneklerinin içinden gelirim. Biz maalesef
elimize aldığımız o mirası yeteri kadar yayamadık. Ben Meral Akşener; İzmit’in
Gündoğdu Köyü’nden çıkmış bir ailenin kızıyım. Atatürk’ün anasının adını
taşıyan Zübeyde Hanım Şehit Aileleri Derneği’nin uzun yıllar başkanlığını
yaptım, yöneticiliğini yaptım. Atatürk’ün o mübarek anasının genelevde
çalıştığını söyleyen bir şerefsize gereğini yapamadım. Özür diliyorum. Sarayda
ağırlandı o şerefsiz, sarayda ağırlandı o ahlaksız. Gereğini yapamadım özür
dilerim, özür.” dedi.

*

Nur cemaatinin “Okuyucular” kolunda hoca olduğu
ifade edilen Hasan Akar, Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’la
ilgili “Genelevde çalışıyordu” demişti. Atatürk’e hakaretten dava
açıldı, cezalandırılmasına gerek görülmedi(!).

*

Dünyanın en saygın ve önde gelen dergilerinden ‘’Time’’ gazi
Mustafa Kemal’i kapak yaptı. Derginin yazarları ve İngiliz tarihçi Arnold
J.Toynbee u değerlendirmelerde bulunmuşlardı:

‘’ Mustafa Kemal Paşa, hiç şüphesiz çağdaş tarihin büyük
şahsiyetlerinden biridir. Türk’ün, Anadolu’da kendi efendisi olabileceğini
ispatlamıştır. O, yabancı güçlerin boyunduruğundaki halkını bu bataklıktan
kurtardı. Bağımsızlık düşüncesini aşıladı. Ve şimdi Türkiye’nin kazandıklarına
sahip çıkmaya azimli olarak. Batı’nın gizli güçlerine karşı duruyor.

*

Fransız Prof Dr.Fiessinger gazetecilere söylevinde;

‘’Bu kadar dinamizmin, bu kadar zekâ ve canlılığın bir arada
toplanması pek enderdir. Zamanımızın bir çok büyük adamlarıyla temas ettim,
fakat Büyük Şefiniz Atatürk, bunlardan hiçbiriyle bir tutulamaz.’’

*

Mustafa Kemal bir demecinde diyor ki ‘’itiraf ederim ki
düşmanlarımız çok çalışıyor’’ ve devamla;

‘’…Düşmanlarımız Osmanlı Devletini yıkarak ana unsur olan
Türk milletini de yok etmek istiyorlardı. Hâlbuki Türk milleti yeni bir iman ve
kesin bir milli karar ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayanağı
esaslar ‘’Tam İstiklal’’ ve ‘’Kayıtsız Şartsız Milli Hâkimiyet’ten ibarettir.
Millet bu hâkimiyetin bir zerresinden vazgeçmeyecektir; gözünü açmıştır.

Bizim dinimiz milletimize değersiz, tembel ve alçak olmayı
öğütlemez. Tam tersine Allah’da Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve
şerefini korumalarını emrediyor. Her yerde olduğu gibi buradaki görüşme ve
ilişkilerden de anladım ki, millet, hâkimiyetini koruma konusunda büyük bir
karar ve güç göstermektedir. Gerçeği gören ve anlayan milletimiz elbette,
bundan sonra candan ve gönülden çalışacak, rahatlık ve mutluluğa sahip
olacaktır.’’

*

 

 Bu kirli pespaye
zihniyeti çok iyi tanıyoruz, biliyoruz. Son on yıllarda cemaatçilik adı altında
bu cibilliyeti bozuk nankörlerin beslendiğini, palazlandırıldığını da
biliyoruz. Atatürk’ün annesine yapılan bu iğrenç iftira aslında Türk milletine
yapılmıştır.

Merak ettiğim bu iğrenç iftirayı kınama adına Sivil Toplum
Kurumlarının sesini duydunuz mu? Bu iğrenç iftiranın hesabı sorulmalıdır.

*

Üç Masum Melek

Edirne’de okul bahçesindeki Atatürk büstüne şemsiye tutan ilkokul
öğrencilerinin fotoğrafı sosyal medyada büyük beğeni topladı.

Merkeze bağlı Tayakadın Köyü’nde bulunan Şehit Cem Havale
İlkokulu’nun birinci sınıf öğrencileri Damla İnceoğlu, sınıf arkadaşı Dilay
Büyükkılıç ve ikinci sınıf öğrencisi Masal Cam, yağmur yağışı sırasında
teneffüse çıktıklarında okul bahçesindeki Atatürk büstünün yağmurda ıslandığını
gördü.

Öğrencilerden Dilay Büyükpiliç, arkadaşlarına Atatürk’ü
yağmurdan korumaları gerektiğini söyleyince, birlikte koruma kararı aldılar.
Öğrenciler, yağmur yağışı altında çıktıkları iki teneffüs boyunca şemsiye
tutarak Atatürk’ü yağmurdan korumaya çalıştılar.

Öğrencilerin, büstü şemsiye tuttukları sırada bir veli
fotoğraflarını çekerek sosyal medya hesabından paylaştı. Paylaşılan fotoğraflar
çok sayıda beğeni aldı.

Atatürk’ü çok sevdiğini ve yağmurda ıslanmasına
dayanamadığını söyleyen Dilay, “Dışarı çıktığımda Atatürk’ün yağmurdan
ıslandığını gördüm. Arkadaşım Damla’ya, ‘Atatürk’ü yağmurdan korumamız lazım’
dedim. O da bana ‘ver şemsiyeni koruyalım’ dedi. Boyum büste ulaşmadığından
dolayı şemsiyemi Damla’ya verdim. Bu sırada arkadaşım Masal’da yanımıza geldi.
Hep beraber Atatürk ıslanmasın diye şemsiye tuttuk. Biraz biz ıslandık ama
olsun, Atatürk ıslanmadı” dedi.

Şemsiyeyi Atatürk’ün büstüne tutan Damla İnceoğlu’da,
“Atatürk’ü yağmurdan koruduğumuz için çok mutluyum. Yağmur yağdığında yine
atamızı şemsiye ile koruyacağız” dedi.

İkinci sınıf öğrencisi Öykü Cam, Atatürk’ü çok sevdiğini
söyleyerek, “Her yağmur yağdığında çok üzülüyorduk. Yağmurdan ıslanmasın
diye böyle bir karar aldık” dedi.

*

İşte Türk ailesinin çocuklarına verdiği terbiyenin temeli,
ana hatları sevgiye dayanır. Bu üç masum meleklerin ailelerini kutluyorum.
Beklenen eğitimin ilk basamakları!

Sıra Tarihi Değiştirmeye Geldi

CB
Tayyip Erdoğan “Sultan Abdülhamid 33 sene gram yer kaybetmeden
Osmanlı’yı yönetti”
cümlesini ikinci defa yine söyledi. Demek ki
yanlış bilgi değil, kast söz konusu.

Oysaki “2.
Abdülhamid en çok toprak kaybeden Osmanlı padişahı” olarak biliniyor.
Tarih kitaplarında 2. Abdülhamid’in, 33 yıllık saltanat döneminde Osmanlı’nın;
Tunus, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ ve Romanya olmak üzere, 1 milyon
592 bin 806 kilometre kare toprak kaybettiği
yazılıyor. Yani bugünkü Türkiye’nin
iki katı büyüklüğündeki
topraklarımız vatanımız olmaktan çıkmıştı. Ciddi
tarihçilerin hepsi de bu acı gerçeği ifade ediyor.

Bir kere toprak üzerinde hakimiyet kaybı anlatılırken kullanılacak birim,
ağırlık birimi
gram
değildir.
Alan birimi olan kilometrekare kullanılır. Ama bu “küçük”
ayrıntıya takılmayalım. Şimdilik “Reis’in hikmetinden sual olunmaz”
diyelim ve geçelim.

RTE sadece tarihi gerçeklere
değil, halen herkesin şahit olduğu gerçeklere aykırı beyanları da sık sık
tekrarlıyor. ABD’de Birleşmiş Milletler’de, “Amerika’da AVM’lerin rafları
boş”
diye konuşma yapıyor. “Almanya’da raflar boş, Almanlar bizi
kıskanıyor” gibi gerçeğin tam zıddı ifadelerde bulunuyor. Üç ay önce gezdiğim
ABD’de asla bir kıtlık yoktu ve orada bulunan Türkler bizleri üzülerek,
acıyarak izliyorlardı.

Erdoğan
kendi iktidar döneminden çok önce yapılmış havaalanları, üniversiteler, yollar
vd. eserleri “Bizden önce ne vardı? Biz yaptık biz” diye sahipleniyor.
Bu da yine bir nevi tarihi gerçekleri değiştirme çabası sayılabilir.

**********************

Otoriterlerin Tarihi Değiştirme Meyli

RTE’nin
gerçeklere taban tabana zıt bu tür iddialarını işitince aklıma hep George
Orwell’in 1984 isimli romanı geliyor. Bu roman diktatö
r liderlerin ihtirasları yüzünden yaşattıklarının hayal ötesine varabileceğini anlatan uyarıcı, sarsıcı
ve müthiş bir romandır.

Bu kitapta,
hükmettiği toplumu kontrol eden totaliter bir rejimin baş
vurduğu yöntemler hakkında ilginç örnekler veriliyor. Çok şaşırtıcı ve “bu kadarı da
olmaz” denilen yöntemler öğreniyoruz.

Kullanılan
yöntemler arasında benim anlamakta en zorluk çektiğim konu “gerç
eklerin inkârı, saptırılması ve değiştirilmesi
ile gö
revli DOĞRULUK
Bakanlığı’nın”

yaptıklarıydı.

Kitabı
okuduğumda bir türlü aklım almıyordu.

Tarih değiştirilebilir miydi? İnsanlar daha önceden çeşitli kaynaklardan öğrendikleri tarihi
olayların olmadığına veya başka türlü olduğuna inandırılabilir miydi?

****

1984 romanının
geçtiği hayali “Okyanusya” ülkesinde, sistemi yöneten Büyük Birader (Ağabey),
verici ve kaydedici özelliği olan, tele ekranlar vasıtasıyla herkesi
izleyebiliyordu.
Toplumundaki her bireyin hareketlerini, duygularını ve
hatta düşüncelerini kontrol edebiliyordu.

Sistemin
telkin ettiği ve herkesin kesin kabul ettiği temel “doğrular” şunlardı: “Ağabey
yanlış
lık yapmaz, tümç onun elindedir. Her başarı, her zafer, her buluş, bütün mutluluk, bütün
erdem onun ö
nderliği
altında var olur ve ondan ilham alır.”

(Bu
cümledeki “Ağabey” yerine “Reis” koyun. İktidar yandaşı
medyanın propagandası da böyle değil mi?)

Böyle
bir güç tarihi gerçekleri de değiştirebilir mi?

Otoriter
rejimler tarihi değiştirme ihtiyacını neden hissederler?

Uzun
yıllar aydın çevrelerde “acaba 1984 romanındaki gibi yönetimler olacak mı, bu
tür yönetimler altındaki toplumlarda böyle insanlıktan uzak bir hayat yaşanması
ihtimali var mı?” diye tartışmalar yapıldı.

Romanda
anlatılanlara göre, “1984’te bireylerin hafızaları çok zayıftır ve
Ağabey’in yönettiği parti tarafından kontrol altında tutulabilmektedir.
İnsanların dünyada olup bitenleri hatırlamaması için gereken her şey
yapılmaktadır. “Geçmişi sürekli değiştiren parti dünyanın gerçeklerini de
değiştirmekle kalmamış
, geçmişi yok etmiştir.”

**********************

Akıl Ve Bilim Yolu

2022
yılında dünyanın herhangi bir yerinden bilgiye erişim çok kolay. Dünyanın
tamamına hâkim olan bir güç de yok.

Böyle
bir ortamda tarihi gerçekleri inkâr etmek, gerçeğe aykırı bilgiyi ısrarla
tekrar etmekle geçmişi değiştirmek mümkün olabilir mi?

En
otokrat yöneticiler ülkelerinde tüm yazılı ve görsel medyaya hâkim olsalar
bile sosyal medyaya hâkim olamıyor.
Fakat bireylerin izlenmesi her
zamankinden daha kolay.

Bu şartlarda dahi otoriter liderler kendilerine aklını, iradesini ve
vicdanını tam olarak teslim etmiş bir taraftar kitlesi oluşturmayı
başarabiliyor.

Ülkemizde
siyasal İslamcıların “tarihçi” dediği Fesli Kadir ve benzeri şarlatanların
zırvalarını tekrarlayanlar siyasiler var. “Ege Adalarını Lozan’da Atatürk ve
İnönü verdi”, “Lozan’ın gizli maddeleri 2023’de kalkacak ve şahlanacağız”,
“Cumhuriyetin devrimleri bizi cahil yaptı”
gibi saçma ama kasıtlı ve hain
yalanlara inanan kitleler var.

Çünkü “okumuş
da ne olmuş?”
diyen bir devlet başkanımız var. Çünkü cehalete övgü düzenler
ödüllendiriliyor. Mesela “Türkiye’nin okumuş kesimi, profesörlerden
başlayarak geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mezunlarıdır. Ben
cahillerin ferasetine güveniyorum”
diyen profesör YÖK Denetleme Kurulu
üyesi yapıldı.

Biz
bugün Kuzey Kore liderine ve O üzüldüğünde kitlesel olarak
ağlayan robotlaşmış insanlara gülerek bakıyoruz.
Ama öyle bir yönetim
altında yaşamanın maliyetini ve acısını yeterince anlayabildiğimizi söyleyemem.

Demokrasisi
gelişmiş ülkeler de, bizim gibi ülkelere baktıklarında, tarihi değiştirme
çabaları
gibi saçmalıklara muhtemelen gülerek tepki gösteriyorlar. Ama
eminim ki, böyle bir toplumda yaşamanın maliyetini ve böyle bir hayatın
mahiyetini anlamakta güçlük çekiyorlardır.

Batı’daki refah, özgürlük ve mutluluğun benzerini veya daha iyisini yaşamamız için
yol belli:

·        
Fikri
hür, vicdanı hür, akıl ve bilim yolundan sapmayan, bağımsız bireylerden oluşan
bir toplum yaratmak.

·        
Kurumlarımızı
akıllı, irfanlı, vicdanlı, iyi eğitimli ve liyakatli insanlara emanet ederek
güçlendirmek.

 

Neşet Ertaş Hakkında

Kendisine teklif edilen Devlet
sanatçılığı unvanını, “zaten hepimiz
Devletin sanatçısıyız”
Devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor, ben
Halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu olur! Diyerek
teklifi kabul etmemiş.

TBMM tarafından verilen üstün
hizmet ödülünü bile alırken de “kültürümüze
hizmet eden ecdadımız adına aldım.”
demiş.

Unesco tarafından Somut Olmayan
Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında yapılan ulusal envanterler de “Yaşayan İnsan Hazineleri Envanterine
alınarak, yaşayan insan hazinesi”
kabul edilmiş.

İTÜ Devlet konservatuvarı
tarafından fahri doktora ödülüne layık görülmüş, bağlamadaki tavrı ve türküleri
konservatuvarlarda ders olarak okutulmuş.

Hayatı ve eserleri iki ciltlik
bir kitap halinde yayımlanmış.

Namerde muhtaç olmayacak ve ömrünü tamamlayacak şekilde bir ekmek
parası lazım.
Bunun fazlası fazladır, insan tam ömrüne göre ölçmeli, son
ekmeğini yiyip öyle ölmeli, artan bir şey kalmamalı! Demiş.

Mezar taşına, ”Sakin ol ha, insanoğlu, incitme canı, her
can bir kalp, Hakk’a bağlı, incitme canı, incitme.”
diye yazdırtmış.

Kendine, Garip mahlasını layık
görmüş!

”Hak bildiğim yoldan ayrı
gitmedim, koğular getirip gıybet etmedim, gönülleri kırıp can incitmedim, bir
garip sazımı çaldım giderim.”

”İnsanın sevdiğini kaybetmesi,
dişini kaybetmesi kadar ilginçtir, acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.”

***

Kusur görenindir!

Gölgeye girenin gölgesi olmaz!

Aşkınan çalışan yorulmaz!

Darda kaldım diye umutsuz olma, yok
iken dünyayı var eden vardır!

Kadın insandır, biz ise insanoğlu!

Ahu gözlerini sevdiğim dilber,
sana bir sözüm var diyemiyorum! Demiş!

Demiş, demiş, demiş, neler neler…

Sanki Ermiş!

Toprağı bol olsun,

Mekânı Cennet olsun.

Ne güzel demiş.

Hakkında ciltlerle kitaplar
yazılan, hayatı, yazdıkları, söyledikleri okullarda ders olarak okutulan
birine, Allah razı olsun dan başka
ne denir.

Allah razı olsun.

Ne kadar yazsak az gelir.

***

Bizde Bu Akşam Kocaeli Büyükşehir
Belediyesinin sponsorluğunda Şehrimizin
kıymetli hemşeri derneklerinin düzenlediği Neşet Ertaş’ı anma etkinliğine
Neşet
Ertaş Türküleri Dinlemeye Gittik.

Organizasyon ve katılım
harikaydı.

Orhan Ölmez isminde hakkında daha
önceden hiç olumsuz düşüncem olmayan bir şarkıcı arkadaş çıktı sahneye,

Önce kendini alkışlattı, sahnede
ki sanatçıları alkışlattı, sahne arkasında çalışanları alkışlattı, Konserin
Sponsoru Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın başkanımızı alkışlattı,
Polislerimizi alkışlattı, Güvenlik görevlilerimizi alkışlattı, basın
mensuplarımızı alkışlattı yetmedi bizi bize alkışlattı.

Alkış, alkış, alkış!!!

Kendi konserin de yap da, bu
önemli bir ismi anma gecesi, anlamından da uzaklaşmasak keşke!

***

Popülist birisi galiba, bilemem.

Hani, Neşet Ertaş yerine Devlet
sanatçısı Orhan Gencebay’ı anma gecesine gelmiş olsaydık neyse de,

Bence, Neşet Ertaş Gecesinin
anlam ve önemine uymadı.

O da yetmedi, söylediği ilk
türküden sonra başladı kendi şarkılarını söylemeye!!!!!

         
Ben kendime çok mütevazi diyordum da, Neşet
Ertaş’ı tanıyınca dedim ki biz kim mütevazilik kim!!!

Bir edebiyat bir edebiyat,
sormayın.

Mütevazı sanatçı, ailemizin sanatçısı, belediyemizin sanatçısı imajı
için yol yapıyor kulakları alıştırıyor,
Diye düşündürdü!

Zekice ama bize göre değil.

Muhtemelen, ileride Devlet
sanatçısı da olur! Sesi güzel!

Hatta Kırşehirli bir dostum Orhan
arkadaş kendisine ait 2. şarkıyı da söylemeye başlayınca, protesto etmek için
sahneye arkasını dönerek mecburen dinledi!

Gençler eğlendi mi? Evet

Sahnesi Güzel mi? Evet

Ama bize göre değil.

Biz, iki ünlü şarkıcının
konserinde eğlenmeye değil, Neşet Ertaş’ı anma etkinliğinde Neşet Ertaş
Türküleri dinlemeye efkârlanmaya gelmiştik.

Tanıdığımız bazı dostlar sıkılıp
ufak ufak ayrılmaya başlayınca, Ezan okunduğu esnada biz de usulca ayrıldık.

Sonra Neşet Ertaş’dan okumuş
olabilir, sabredin okuyacağım da dedi!

Okuması da lazım ama giriş bölümü
bana samimi gelmedi.

Sona doğru kendi şarkılarını 1-2
tane okusa neyse!

Sanat Hayatında başarılar
dilerim, istese ileride siyasetçi bile olur, ağzı güzel laf yapıyor

Da

Bize göre değil.

Sonra Sevcan Orhan hangi
Türküleri söyledi bilemem kalmak isterdik ama olmadı, yine de böyle anma
programlar öncesi, şarkıcı arkadaşlara konunun dışına çıkmamaları konusunda
nezaketen bilgilendirip, ricada bulunmak daha güzel olur.

Biz oraya orhan ölmezden; Seni
seviyorum, seni istiyorum, umudumsun, seni diliyorum, geceler boyu, yok
kudretimle, hem ömürde hem ölümde gibi liseli aşık sözleriyle dolu şarkılar
değil,

Neşet Babanın, erdemli
sözlerinden oluşan yürekler dağlayan, akıllar bağlayan Türkülerini dinlemeye
gitmiştik,

Baş kaldırdı Yunan durmaz göründü

Ağırbaşlı sabretti durdu Türkiye

Zaptetti Kıbrıs’ı vermez göründü

Bu işi dünyaya sordu Türkiye

 

Anlattı derdini dünyaya Türkçe

Çaresiz kalınca başına tekçe

Düşündü taşındı mert oğlu mertçe

Yerinde bir karar verdi Türkiye

 

Kırk milyonuz bir olunca hepimiz

Açıldı Akdeniz’e gemilerimiz

Sarıldı süngüye Mehmetlerimiz

Sonunda zafere erdi Türkiye

 

Bir Garip aşığım kendi halimde

Adımız söylendi dünya dilinde

Girne Magosa şimdi Türk’ün elinde

Mertliğin gününü gördü Türkiye

 

Diyen Merhum Neşet Ertaş’ın
yazdığı Kıbrıs Destanını dinlemeyi umut etmiştik.

***

Neyse sağlık olsun, Orhan arkadaş
en azından ilk girişte merhum Neşet Ertaş’dan söyleyerek güzel girdi, çıkışta
da söylediyse, Allah bereket versin.

Bu vesile ile Neşat Ertaş Gecesi
için emeği geçen bütün derneklerimize teşekkür ederim, Belediyelere teşekküre
gerek yok onlar zaten görevini yapıyor.

Hem, Orhan Ölmez sağ olsun
yeterince teşekkür etti zaten belediye başkanımıza!

Halkın parasını halka harcıyorlar
nihayetinde, Neşet Ertaş için her sene harcasınlar

Da!

İlerleyen senelerde konuyu daha
iyi özümsemiş sanatçılar olursa daha da memnun oluruz.

Neşet Ertaş’a değer, Ruhu şad
olsun.

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (10)

0

Fotoğraf.6.
Bir geyik şeklinde koruyucu Altın plak (D.Ö. 7. yy) Uzunluk 31,5 cm.

Bir geyik şeklinde koruyucu Altın plak
(D.Ö. 7. yy) Kostromsky (Kuban bölgesi) köyü yakınlarındaki bir höyükte bulunmuştur(Fotoğraf.6).
Buluntu yeri anıta ikinci adı verilerek – “Kostroma geyiği” denilmiştir. İskit
sanatının başyapıtlarından biridir. Uygun şekilde yakalanan siluet, özlülük ve
formların genelleştirilmesi, figüre inanılmaz bir dinamizm, bir iç enerji ve
güç duygusu vermektedir[1].

 

Fotoğraf.7.
Kelermes mezar höyüğünden kın içinde kılıç (D. Ö 7. yy)

Altın
bir kın içinde demir kılıç (uzunluk 62,5 cm).

Kelermes mezar höyüğünden kın içinde kılıç
(D. Ö 7. yy) muhtemelen, Batı Asya’daki İskit devletinin topraklarında yapılmıştır(Fotoğraf.7).
İskit hayvan üslubuna özgü motifler, Orta Asya teknikleri ve kompozisyonları
ile birleştirilmiştir[2].

Naukova Dumka’nın Bozkır İskit
Antikaları
isimli makalesinde
İskit zamanının at dizginlerinin nesnelerinin arkeolojik literatürde çok dikkat
çekmiştir denilmektedir. D.Ö. 4. ve 3. yüzyıllara ait arkaik dizgin ve dizgin
takımlarının özel bir çalışmasına ek olarak. V. A. Ilyinskaya (1973) tarafından
yapılan, bir dereceye kadar birkaç eser vardır. Dizginlerin düzenlenmesi ve
bireysel elemanlarının tipolojisi konuları ele alınmaktadır. Geç İskit atının
dizginleri ve teçhizatı oldukça az çalışılmıştır. Son zamanlarda bu konuda bazı
materyaller ortaya çıkmış olmasına rağmen soru işaretleri bulunmaktadır. Naukova
Dumka,  Bozkır İskit Antikaları makalelesini İskit-Sarmatya dönemine
ait bir grup tuhaf saç bandına ayırmıştır[3]. İncelenen
alınlıklar aşağıdaki özelliklerle karakterize edilir: aşağı doğru genişleyen
düz bir üçgen lobları vardır; tepede stile, bir halkaya veya S-görünür şekilde
kavisli bir kancaya bükülü olarak yerleştirilmiştir. Bıçağın kancaya geçiş
noktasında dışa doğru çıkıntı yapan küçük bir halka mevcuttur. Literatürde bu
tür kafa bantlarını belirtmek için ortak bir terim yoktur, bu nedenle onlara
“kancalı saç bantları” denilmesi önerilmektedir. Bu tür saç bantları, Kuzey
Karadeniz bölgesinin topraklarında çeşitli yerlerde bilinmektedir. Bu bulguları
Naukova Dumka şöyle
açıklamaktadır: Moldova SSR’sinin Kişinev bölgesinden Bubuech’de 1908 yılında
tesadüfen bulunmuştur. Defineden iki bronz alınlık bulunmaktadır Onlardan biri alt
kısmı yuvarlak, kenarları alçak kenarlı, düzgün dikey halkalı, kancanın ucu
ilmeğe doğru bükülmüş ve düğme görünümündedir (Şekil.7. 1,2). Uzunluk kaş bandı 13,5 cm, alt genişlik 5 cm ikinci numunenin
bıçağının alt kenarı (sağ kalan boyutlar 11 x 3 cm) kopmuş, şekil olarak
birinciye benzer. Alınlıklarla birlikte bir kazan, küçük kap parçaları, cuirass
tipi bir deniz kabuğunu süsleyen bronz süslemeli levhalar ve bronz bir miğfer
bulunmuştur. Velikoploskoye, Velikomikhaylovskiy bölgesi, Odessa bölgesinde İki
tam kaş bandı (bronz ve gümüş) ve üçüncü (bronz) kaş bandının kancası, gümüş
kopça, kenar boyunca küçük çentiklerle kaplı bir silindirle süslenmiştir;
merkezden alçak bir nervür geçer. Her iki tarafta altta kenardan – dikey olarak
yerleştirilmiş, çizgilerle birbirine bağlanmış üç dairesel oyulmuş bir süsü;
altında zımba noktalarıyla çevrili oval bir çıkıntı, altında da bir zımba
noktası halkasıyla çevrelenmiş yarım küre şeklinde bir çıkıntı vardır. Kancanın
tabanında – dikey bir döngü bulunmaktadır[4].

Kanca
deforme olmuş, kancanın ucundaki bikonik düğme çentiklerle süslenmiştir.
Bıçağın alt kenarı kırılmıştır. Korunan parçanın uzunluğu 11 cm, genişliği 3.5 cm‘dir (Şekil.7.3). Bronz alın daha dardır, bıçağın alt
kenarı dalgalıdır, yanlarda alçak bir kenar ve ortada bir kaburga vardır. Döngü
iki dikdörtgen çıkıntı ile işaretlenmiştir. Kancanın ucu, asimetrik bir bikonik
düğme ile süslenmiş ilmeğe bükülür. Uzunluk 12.5, genişlik 4 cm (Şekil.7.4), üçüncü alından sadece S şeklinde kavisli
kancanın ucu korunmuştur,  yarım küre bir
düğme ile dekore edilmiştir. Definenin  bileşimi, alınlıklara ek olarak, bronz bir
kazan, demir parçalar ve yanak parçaları, bronz kafa bandı levhaları, bronz
çapaklar ve altın plakaları içermektedir. Bronz zincir, gümüş kâse parçaları
vardır. Silahlar, bir çift mızrak ucu ve bir ok ucu parçası, demir burçlar, ıslık
sesi veren ok uçları, yuvarlak veya oval kalkanın bronz parçaları ile temsil
edilmektedir.  Semenovka, Belgorod-Dnestrovsky
bölgesi, Odessa bölgesinde 1975 yılında L.V. Subbotin tarafından yapılan kazının
20 No’lu höyüğünde, höyüğün tepesinden 1,1 m derinlikte, merkezin 11 m batısında, amfora
birikimi arasında mızrak ucu parçaları ve dizgin levhaları bulunmuştur. Yakınlarda,
küçük bir delikte, içinde demir ok uçları ve bronz braketler olan bir cam kadeh
yatmaktadır. Kadeh yanında, bir sap ile yere bir hançer saplanmış, karşı
tarafta bronz bir alınlık vardır. Alt kenarı yuvarlatılmış, alçak bir kenar
kenarlar boyunca uzanıyor, ilmek yüzeyi nervürlü, kanca deforme olmuş, ucu
küresel bir düğme ile süslenmiştir. Başlangıçta, kanca S şeklinde (Şekil.7.5). 17.5 cm uzunluğunda ve 4.3 cm genişliğindedir
(Subbotin ve Okhotnikov, 1981). Novovasilievka, Snigirevsky bölgesi, Mykolaiv’de
O. G. Shaposh liderliğindeki Ingul seferi tarafından kazılan 9 numaralı höyükte
buluntular vardır. 1975 yılında Nikova, höyüğün kuzeybatı kesiminde demir
uçlar, haç ve kavisli yanak parçaları ve bronz bir alınlık bulunmuştur. Alt
kenarı yuvarlatılmıştır, yanlarda alçak bir taraf vardır, kanca S şeklinde
kavislidir, ucu çentiklerle kaplı silindirik bir düğme ile süslenmiştir (Şekil.7.
6). Kaş bandının uzunluğu 14,
genişliği 6 cm‘dir
(Shaposhnikova ve diğerleri, 1975)9. Snigirevka, Snigirevsky’nın Mykolaiv
bölgesinde 1973 yılında V.I. Nikitin tarafından kazısı yapılan 1 No’lu höyüğün 8,5 m güneydoğusundaki
höyükte; merkezinde, bir ateş çukurunun kalıntılarının yanında bir çift bronz
alınlık bulunmuştur. Onlar aynı türdendir. Alt kenarları yuvarlatılmıştır,
yanlarda alçak bir taraf, S şeklinde kavisli bir kanca, ucunda küresel bir
düğme vardır. Saç bantlarının uzunluğu 9,6 ve 7,8 cm, genişliği 4,6 ve 3,3 cm‘dir (Şekil.7.7,8). Alınlıklarla birlikte bronz bir
zincirin halkaları, beş bronz halka şeklinde dizgin levhası, demir bir mızrak
ucu ve kemik saplı demir bıçaklar vardı (Nikitin, 1973). Bulganak yolunun
yakınında bir höyüktür. Bir at mezarında, alt kısmı yarım daire biçimli gümüş
bir saç bandı, kenarı boyunca uzanan bir çerçeve ile bulunmuştur. Ortak kancanın
ucu kırıktır. Korunan parçanın uzunluğu 16, genişliği 2 cm‘dir (Şekil.7. 9,10). Kaş bandı ile birlikte altı
yuvarlak levha bulunmuştur[5].
Zelensky el arabası, 1912 yılında yapılan kazılarda bir at mezarında gümüş bir
alınlık bulunmuştur. Altta sivri uçlu bıçak, bir zıvana ile süs dekore
edilmiştir. Döngüden bıçağa geçiş bir adım olarak tasarlanmıştır. Kanca halkaya
takılmış, sonu bir kuğu başı şeklinde yapılmıştır. Kafa bandı uzunluğu 15, genişlik
3 cm’dir (Şekil.7.11).
Alınlık ile birlikte iki işlemeli gümüş levha, bir demir uç, bir gümüş vorvarka
ve bir bronz toka vardır. (Shkorpil, 1916). Kuban bölgesinin Temryuk bölgesinin
Akhtanizovskaya ışınında gümüş bir alınlığının parçası gelmiştir. Döngü korunmuş
ve bükülmez ucu küresel bir düğme şeklinde tasarlanmış bir kanca vardır (Şekil.7.12). Gümüş metal levhalar, simgeleri
ifade eden altın tüpler, broşlar, altın levhalar, cam ve gümüş kaplar, bronz
bir ayna, altından bir mihenk taşı, bronz bir miğfer bulunmaktadır (Spitsyn,
1909). Klimenkov çiftliği, Rovenkovsky ve Voronezh bölgesinde tesadüfen, gümüş
içeren bir kompleks bulunmuştur. Alt kısmı üç çıkıntı şeklinde tasarlanmış
alınlık, merkez ve kenarlar boyunca uzanan zımba süsleme ile çizilmiş kancası
bozuk üç çizgi vardır. Alınlığın uzunluğu 12, genişliği 3 cm‘dir (Şekil.7.13). İki çift demir uç, üç yanak
parçası, sekiz gümüş plaket, bir vorvarka ve bronz parça vardır (Yatsenko,
1962). Voronej bölgesinin Antipovka Losevsky bölgesinde 1958’de rastgele
koşullar altında gümüş bir alınlığın üst kısmı bulunmuştur. Bıçak ağzı kenar
boyunca küçük daire ve aralarında yarım daire şeklinde bir damga ile
süslenmiştir. Kanca bükülmüştür. Korunan parçanın uzunluğu 5 cm‘dir (Şekil.7.14). Onunla birlikte iki çift demir uç
ve yanak parçası, yedi gümüş plaket ve kaş bantlı bronz bir miğfer bulunmuştur
(Gushchina, 1961). Açıklamadan da anlaşılacağı gibi, tüm saç bantları aynı tipe
aittir.  Sadece yapıldıkları malzeme,
süslemenin doğası, boyut ve bazı küçük tasarım detaylarında farklılık
gösterirler. Ana formları, düşük bir kenar ve gözle görülür şekilde kavisli bir
kanca ile sınırlanan balta biçimli bir lobdur. Bazı kaş bantları, bıçak ve
halkanın süslemesi ve karmaşık tasarımı nedeniyle daha zariftir. Zelensky
Kurgan’da bulunan bu örnek, diğer saç bantlarından önemli ölçüde farklıdır. Bıçak
tamamen geometrik süsleme ile kaplanmıştır, ilmek basamaklarla vurgulanmıştır.
Saç bantları bronz ve gümüşten yapılmıştır. Bronz süslemeli daha basit olarak,
gümüş olanlar şekil, boyut ve dekor bakımından birbirinden farklıdır. Çoğu alınlığın
boyutları 14-11 cm‘yi
geçmez Semenovka ve Zelensky Kurgan’dan büyük örnekler (17,5 cm) ve Snigirevka’dan
küçük örnekler (9,6 ve 7,8 cm)12
vardır. Saç bantları ile birlikte bulunan malzeme, onları D. Ö. 3. – 1.
yüzyıllara tarihlendirilmelerini sağlamaktadır (Şekil.8.  1,2).
 A.I. Melyukova’nın D. Ö. 4. – 3.
yüzyıllara tarihlendiği iki mızrak ucu vardır. D. Ö.III – II yüzyıllara ait bükülmüş
uçları ve çapraz şekilli ağızlıkları ile demir uçlar bulunmaktadır.(
Şekil.8.  5,6) aittir. Bu kompleks için en olası tarih MÖ 3. yy’dır[6].

Velikoploskoye
ve Semyonovka’da (Şekil.8.  7) bulunanlara benzer demirden soketli
ok uçları D. Ö.  3. yy’da inceleme
alanında ortaya çıkmıştır. (Melyukova, 1964). Semenovka’dan gelen ok uçlarına
en yakın olanı, D. Ö. 3.-2. yüzyıl Prokhorovka kültürünün ok uçlarıdır
(Moshkova, 1963). Alınlığın bulunduğu höyüğünde D. Ö. 4. yy sonu – 3. yy
başlarına ait bir amfora savaş aleti bulunmuştur. Bütün bunlar Semyonov’un alınlığını
D. Ö. 3. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirmeyi mümkün kılmıştır. Snigirevka’daki
mızrak ucu (Şekil.8.4),
Velikoploskoye’deki mızrak uçlarından birine benzemektedir. Snigirevka’daki
halka şeklindeki levhalar, Velikoploskov’unkilere yakındır. (Şekil.8. 10). Bu, Snigirevsky kompleksini D. Ö.
3. yüzyıla tarihlendirmek için zemin sağlar. Novovasilyevka’dan (Şekil.8.
.8), D.Ö. III – II yüzyıllara ait
haç biçimli uçlar ve alınlığı aynı zamana bağlamaya izin vermektedir. Zelensky
höyüğünde D.Ö. 3. yüzyıla ait bir envanter zengin bir taş kutuya gömülmesine
eşlik etmiştir. (Ambrose, 1966) Akhtanizovka, Klimenkov, Antipovka’nın alınlıkları
daha sonraki bir zamana aittir. Klimenkovskaya bulgusu D. Ö 2. yüzyıla kadar
uzanıyor. (Yatsenko, 1962). D.Ö. II’nin sonunda – I yüzyılın başında Antipovka’daki
kompleksi içerir (Gushchina, 1961). Akhtanizov bulgusu da (broşlara göre) aynı
zamana tarihlenmektedir (Ambrose, 1966). Bu tür saç bantlarının kökenini bulmak
için D.Ö. 4. – 3. yüzyılların İskit dizginlerine dönülmelidir. O zamanın bazı
İskit bölgelerinde (Chaschae höyükleri, Mastyugino, Russkaya Trostyanka, Turia,
Kapitanovka, Kamenskoe gorodishche), dizgin setleriyle birlikte kancalı küçük
demir alınlıklar bulunmuştur. Bunlar incelenenlerden daha küçüktürler, formda
bazı farklılıklar vardır. Ama tipolojik bağlantıları tartışılmaz görünmüştür (Şekil.9). Naukova Dumka’nın, Bozkır
İskit Antikaları
makalesinde
ele alınan saç bantları, köken olarak D. Ö 4. – 3. yüzyıllara ait İskit demir
saç bantlarına kadar uzanmaktadır. Bu dağılım bölgeleri ile kanıtlanmıştır.
Hepsi Kırım ve Küçük İskit’in bulunduğu Güneybatı Karadeniz bölgesinde
yoğunlaşmıştır. Basit demir alınlardan daha gelişmiş zarif ve zarif bronz ve
gümüş alınlara geçiş bu bölgede gerçekleşmiştir. Bu konuda istisnai durum 1959’da
İskit Napoli’de, D.Ö. 3. – 2. yüzyıllara ait bir amfora sapından yapılmış bu
tür alınlıkları dökmek için bir form bulunmuştur. (Vysotskaya, 1979). Bu forma
en yakın olanı Velikoploskoye’den bronz alınlıktır. Ayrıca iki yanal ve merkezi
nervür, basamaklarla vurgulanan bir halka üzerinde kancanın sonunda bikonik bir
düğme vardır. Bu formun incelenmesi, saç bantlarının üretimi için teknolojinin
kurulmasını mümkün kılmıştır. Dökümden sonra bıçağın alt kenarı perçinlenmiş,
ardından alınlık daha fazla işleme tabi tutulmuştur (temizleme, cilalama,
süsleme vb.)[7].
Böylece, kancalı kaş bantları D. Ö. 3. – 1. yüzyıllara kadar uzanmaktadır. Bu
durum D.Ö.  4. – 3. yüzyılın başlarında
İskit demir alınlıklarından gelmektedir. Onlar geç İskit dizginlerinin
karakteristik dekorasyonudur. İskit olmayan komplekslerde (Zelenskaya höyüğü,
Vasyurinskaya Gora, Akhtanizovskaya) bu tür kafa bantlarının buluntu vakaları,
Karadeniz atlı kavimler kültüründe[8] böyle
dizginlerin geniş dağılımını göstermektedir (Harita.3). Antipovka ve Klimenkov I. V.
Yatsenko ve I. I. Gushchina’dan gelen kompleksler Sarmatyalılarla ilişkilidir.
P.D. Liberov bunların Sarmatyalılara ait olup olmadığını sorgulasa da (Liberov,
1965), I.V. Yatsenko ve I.I. Gushchina Sarmatyalıları kabul etmiştir. Muhtemelen,
gümüş alınlıklar, İskitlerle temaslar sonucu alınmış ve bu komplekslerde
bulunan diğer ürünler gibi Sarmatyalılara onların bir sonucu olarak gelmiştir. Söz
konusu alınlıklar çoğu durumda mezarların dışında bulunmuştur (Bubuech,
Velikoploskoye, Semyonovka, Snigirevka, Novovasilievka). Bunlarla birlikte,
kural olarak, mızrak uçları ve ok uçları, hançerler, miğferler, değerli
metallerden yapılmış takılar ve pahalı ürünler bulunur. Saç bantları,
genellikle phalars ve plaklarla süslenmiş saç bantlarının bir parçasıdır ve gümüşten
yapılmıştır. Bir yanda koruyucu silahların, diğer yanda lüks eşyaların
mevcudiyeti, böyle bir at koşum takımının, kural olarak, zengin göçebe
tabakanın temsilcileri olan ağır silahlı atlılar arasında yaygın olduğunu
göstermektedir[9].

Devam edecek



[1]
Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya T.A., Zvereva L.A., s.80

[2]
Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya T.A., Zvereva L.A., s. 80

[3] Naukova Dumka, Bozkır İskit
Antikaları, “Степные Скифские Древности” 
Kiev: 1982. s.73

 

[4] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.73

 

[5] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.74.

 

[6] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.75.

 

[7] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.76.

 

[8]
Naukova Dumka burada “barbarlar” ifadesini kullanmıştır. Genellikle Antik
Yunan, Avrupalı ve Rus yazarlar Türk Kavimleri hakkında bu ifadeyi tercih
etmektedir. Kendilerini uygar, ötekisini tarifte ise bu yola başvurmaktadırlar.

[9]
Naukova Dumka, Bozkır İskit Antikaları, “Степные Скифские Древности”
Kiev: 1982.  s.77.

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (9)

0

Hazarların gücü ve etkisi, Azak-Hazar hattının
tüm bozkırlarına, Kırım’a kadar yayılmıştır. Hazarya’nın ilk merkezleri kuzey
Dağıstan’daki Semender ve Belenjer’dir. “Hun krallığı” da kaganlığın bir
parçası olmuştur. Arap-Hazar savaşlarında (VII-VIII yüzyıllar) değişen
başarılarla gelişen uzun vadede konumlarını elde etmek için Khazaria hayatta
kalmayı başardı ve tutunmuştur. Bu savaşlar sırasında, Aşağı Volga bölgesine
kadar olan topraklarına yönelik saldırıları püskürttüler ve Kafkas Albanya’sına,
çoğu Arapların egemenliğine giren diğer Transkafkasya ülkelerine sayısız akınlar
düzenlediler. Başarıda önemli bir rol Khazar Hanı, Alanların şahsında ve
nüfusun diğer yerel gruplarının temsilcilerinde ve ayrıca Kuzey-Doğu’nun
yaylalarına karşı kendi muhalefetinde müttefik bir potansiyel oynamıştır..
Araplar, asırlık mücadeleleri sırasında Kafkasya’da, İslam’ın güçlü bir şekilde
yayılmasına sadece Derbent ve düz Dağıstan’ın bir parçasında başarılı
olmuşlardır. Hazar hükümdarlarının bölgedeki konumlarının güçlendirilmesi,
Bulgarlara karşı mücadelede ve Alania ile zor ilişkilerin geliştirilmesinde
gerçekleşmiştir. Bulgarlar, Hazar Kağanlığı ile karşı karşıya gelmede kaybettiler,
ikisi Orta Volga ve Tuna’ya giden üç parçaya ayrıldı ve üçüncüsü Khazaria’nın
gücüne boyun eğmek zorunda kalmıştır[1].
Hazarlar, Alanları belirli bir bağımlılığa soktular. 8. yüzyılın 2. yarısında Doğu
Slavlarla sınır bölgelerinde Orta Don ve Yukarı Donets’e taşınmak için onlar
tarafından organize edildiler. Kuzey Kafkasya’nın ticaret yollarında, örneğin
Khumarin yerleşiminde güçlü Hazar kaleleri ortaya çıkmıştır. Khazaria’nın en
parlak döneminde, eğilim bir kez daha gerçekleşmiştir[2].

K.M. Baipakov, E.A. Smagulov, A.A.
Erzhigitova(К. М. Байпаков, Е. А. Смагулов, А. А.). Erken Ortaçağ
Nekropolisi Güney Kazakistan (Ержигитова Раннесредневековые Некрополи Южного
Казахстана)
isimli eserinde L. M. Levina’nın Doğu’nun Etnokültürel Tarihinde
eski yerleşim yerlerinin ve nekropollerin uzun yıllara dayanan kazılarının
materyalleri yayınlandığı belirtilmektedir. Aşağı Sir Derya maddi ve manevi
kültürünün tarihine ayrıca Aral Denizi nüfusunun etnogenezisine (kökenine), D. Ö
I. binyılın ikinci yarısında Orta Asya, Kafkaslar ve Avrupa halkları D.Ö. – IX
yüzyılları gösteren Sir Derya Boylarının kültürel ve etnik bağlarına adanmış
temel bir monografi yayınlanmıştır[3].
Otrar-Karatau kültürü çalışmasında, L.M. Levina, Tik Turmas, Aktobe, Altıntau,
Tarsa-tobe ve diğer iyi bilinen yerlerden gelen seramiklerin
tarihlendirilmesini doğrulamaktadır. Daha önce MÖ 3. yy’a tarihlenen Aktobe
seramikleri için daha sonraki bir tarih oldukça kabul edilebilir. M.Ö. – III
yüzyıl Otrar vahasında ve Sir Derya’nın sol kıyısında erken dönem seramikleri
olan yerler tespit edilmiştir. Otrar-Karatau kültürüne ait tüm seramikler 7 -8
yüzyıllar her üç kültürün de seramiklerini analiz ettikten sonra, L.M. Levina,
aşağı ve orta Sir derya nüfusunun ana etnik bileşiminin neredeyse bin yıldır
değişmeden kaldığı sonucuna varılmıştır. Nüfusun çekirdeği, yeni etnik
gruplarla etkileşime rağmen varlığını sürdürmüştür. Aynı zamanda, L.M.
Levina’nın  görüşüne göre, ikinci
aşamanın başlangıcındaki görünüm Dinyester kültüründe, Güney Sibirya, Tuva ve
Moğolistan kültürlerinin karakteristik unsurları, Hunların hareketiyle ilişkilendirilebilir
ve bu da Sir derya kabilelerinin büyük hareketlerine yol açmıştır. Amu derya ve
Sir derya deltalarına hareket ve o zaman tamamen ortadan kaybolma tarihle ilişkilendirilebilir.
Kangarlar – Peçenekler ve Oğuz aşiret birliği L. M. Levina’nın çabaları
sayesinde, eski yerleşim yerlerinin ve nekropollerin uzun yıllara dayanan
kazılarının materyalleri yayınlanmıştır. Aşağı Sir derya ve ayrıca maddi ve
manevi kültürünün Aral Denizi nüfusunun etnogenezisine, Sir derya Boylarının
kültürel ve etnik bağlarına adanmış temel eser yayınlanmıştır. MÖ 1. binyılın
ikinci yarısında Orta Asya, Kafkaslar ve Avrupa halkları M.Ö. – IX yüzyıllardır.
Genel olarak, tarımsal anıt çalışmaları Sir derya ‘nın pastoral kültürleri,
“Kangyuy sorunu” sorunları farklı yıllarda ele alınmıştır. Birçok bilim
insanından oluşan ve aralarında A.N. Bernshtam, Yu.A. Zadneprovsky, Yu.F.
Buryakov, B.A. Litvinsky, Yu. A. Brikin, M.I. Filanovich, R.S. Suleimanova,
L.A. Borovkova ve diğerlerinin bulunduğu çalışmanın sonuçları büyük ölçüde temel
baskının iki cildinde özetlenen “SSCB Arkeolojisi” N.N. Lysenko’nun Kangju
tarihi üzerine son genelleme çalışmalarından birinde ilginç ama tartışılmaz bir
hipotezle formüle edilmiştir[4].

Şunu vurgulamak gerekir ki, 2004 yılından
bu yana, Kazakistan’da “Kültürel Miras” devlet programı uygulanmaktadır. Arkeolojik
bu program altında; çalışılan belirli bir biriktirme listesinin önemini ve
kullanılabilirliğini dikkate alarak önceki araştırmalardaki nesneler seçilmiştir.
Bunlar aslında önemli bir tarihi ve kültürel birikim taşıyan referans
anıtlardır. insanların hafızası kültürel genetik için önemlidir. Bunların
arasında “Kangyuy sorunu” ile ilgili anıtlar vardır. Kapsamlı bir şekilde
program araştırması devam etmekte, kazı çalışmalarının ardından ve paralel
olarak, bunları ilgili faaliyetler izlemektedir. Kazılan nesnelerin korunması
ve restorasyonu, müzeleştirmeleri “Kültürel Miras” programının bir
parçası olan “Antik Otrar’ın Canlanması” programıdır. Bu çerçevede,
anıtların incelenmesi ayrıca bilimsel ve popüler bilim çalışmalarının
yayınlanması, albümler, kitapçıklar öngörülmüştür Bu monografi, Kangyui
dönemine ait anıtlar – ilk eyaletlerden biri Kazakistan topraklarındadır. İçinde
Otrar ve Türkistan vahaları, Arys ve Talas nehirleri, vadileri nekropollerinin
kazılarından elde edilen malzemelerin sistematize edilmiş verilere ve bunların analizi
ile ilgili bir dizi sorunu ele alır. “Kangyuy sorunu”, yerleşik ve Orta Çağ’ın
başlarında şehir kültürünü göstermektedir[5].

Kurganlar-Höyükler
(Şekil.6.)

 

Şekil.6. Kurgan

Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya
T.A., Zvereva L.A (Колесникова М.Е., Калинина Е.В., Невская Т.А., Зверева
Л.А.), Rusya tarihinde Kuzey Kafkasya, Северный Кавказ в истории России,
Kuzey Kafkasya Federal Üniversitesi Yayınevi,Stavropol, 2017 (Ставрополь,
2017)isimli eserinde Maykop höyüğü, Oshad – Erken Tunç Çağı anıtıdır. D.Ö. 4.
binyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Höyüğün ayrıca eski bir adı vardır –
Adıge efsanesinden gelen “Oshad”dır. Ana mezar, bir kabile liderinin
cenazesinin defnedildiği höyüktür. Maykop şehrinin doğu eteklerinde yer
almaktadır[6].

Fotoğraf.
4. Panter şeklinde koruyucu plak (D.Ö 7. yy)

Panter şeklinde koruyucu plak (D.Ö 7. yy) İskit
hayvan stilinin parlak bir örneğidir. Bir avcının gücü ve saldırganlığı
aktarılır, işitme, görme ve kokusunun keskinliği vurgulanır. Patilerdeki ve
kuyruktaki görüntülerin büyülü gücünü arttırmak için, İskit sanatının tipik bir
motifi olan 10 küçük, kıvrılmış yırtıcı hayvan daha yerleştirilmiştir(Fotoğraf.
4.)[7].

 

 

Fotoğraf. 5. Boğa, (D.Ö 7. yy)

Maykop höyüğünün arkeolojik alanı, o
sırada Kuzey Kafkasya’da yaşayan yerleşik kabilelerin liderlerinden birinin
gömüldüğü eneolitik döneme (kalkolitik veya
Bakır Çağı
) aittir. Değerli süslemelere ek olarak, ölen liderin üzerine
bir gölgelik gerilmiştir. Gömme bezi, iki altın ve iki gümüş kaya balığı
figürinlerine yerleştirilmiş dört gümüş tüp çubukla desteklenmiştir. Bugün
Hermitage’da sunulan heykeller, boynuzları öne eğik ve bacakları dizlerinde
hafifçe bükülmüş bir boğayı tasvir etmektedir(Fotoğraf. 5). Yaşamsal
özelliklerin daha doğru bir şekilde iletilmesini sağlamak için, eski ustalar
önce figürleri altından yaptılar ve daha sonra detayları gravürle işlemişlerdir[8].



[1] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.68.

[2] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.69.

[3] Baipakov K.M., Smagulov E.A., Erzhigitova (К. М.
Байпаков, Е. А. Смагулов, А. А.). Erken Ortaçağ Nekropolisi Güney Kazakistan
(Ержигитова Раннесредневековые Некрополи Южного Казахстана)
Алматы, 2005.

 

 

[4]
Baipakov K.M., Smagulov E.A., Erzhigitova., a.g.e., s.10.

[5]
Baipakov K.M., Smagulov E.A., Erzhigitova., a.g.e., s.11.

[6] Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya T.A.,
Zvereva L.A., (Колесникова М.Е., Калинина Е.В., Невская Т.А., Зверева Л.А.), Rusya
tarihinde Kuzey Kafkasya, Северный Кавказ в истории России
, Kuzey Kafkasya
Federal Üniversitesi Yayınevi,Stavropol, 2017 (Ставрополь, 2017), s.78.

 

[7]
Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya T.A., Zvereva L.A., s.79.

[8]
Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya T.A., Zvereva L.A., s.79.

Devam edecek

Türk Dünyâsı Uzmanlarıyla Söyleşiler

0

Prof. Dr.
Ahmet Kanlıdere’nin yayına hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde 352 sayfa
hacimli Türk Dünyâsı Uzmanlarıyla
Söyleşiler
, isimli kitapta Türk dünyâsının târih, dil, edebiyat
başlıklarındaki çeşitli meselelerine ilmî mesâilerini hasreden yirmi üç Türk
ilim adamının yetişmesini ve çalışma alanlarına kendilerini hazırlayan
eğilimlerini, entelektüel meraklarını biyografileri bağlamında merkeze alan ve
doktora öğrencilerinin gerçekleştirdiği bir dizi mülâkatın bir araya
getirilmesi sonucu ortaya çıkmış bir derlemedir. Mercek altına aldıkları
konulardan önce sosyal bilimciyi ve onun sosyal çevresini tanımanın önemini
ortaya koyan bu röportajlar, gerek bu alanlara dâhil olma niyetindekiler gerek
entelektüel bir ilgiyle okuyacak olanlar için öğretici birer rehber niteliği
taşımaktadır.

Prof. Kanlıdere
eseri hazırlamaktaki maksadını şöyle açıklıyor:

Çalışmanın amacı
yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin söyleşi yapma tekniğini ve soru sorma
yeteneklerini geliştirmekti. Bunun için, önce mülâkat yapılacak kişinin hayatı
araştırıldı, eserleri okundu. Daha sonra sorular üzerinde çalışıldı. Çünkü
sorular rastgele, uzun ve basmakalıp olmamalı, muhatabının zihnini
çalıştıracak, hayal gücünü harekete geçirecek türden olmalıydı; bâzen muhatabı
kışkırtmalı, konuşmaya sevk etmeliydi. Bu uzmanların yetişmesinde etkili olan
unsurlar, doğdukları çevreden ve okudukları okullardan edindikleri
alışkanlıklar, hayatlarına etki eden, entelektüel gelişmelerini yönlendiren
kişiler ve kitaplar soruldu. Bu gibi sorularla hocaların fikrî oluşumları
ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Ayrıca, uzmanların Türk dünyâsının ve umûmî Türk
târihçiliğinin meseleleri hakkındaki görüşleri, araştırmalarını yaparken tâkip
ettikleri yöntemler, dikkat ettikleri hususlar araştırıldı.

Söyleşiler, öğrenciler
için yaratıcı bir çalışma olduğu ve onlara tecrübe kazandırdığı gibi, ihmal
edilen bir noksanın giderilmesine de katkı sunuldu. Biyografilere temel teşkil
edecek bilgiler ortaya çıktı. Hocalar ise hayat tecrübelerini aktarmak
suretiyle bu alana yeni dâhil olanlara rehberlik yapmış oldular. Sohbetlerin
akışı içinde diğer şahsiyetlerden de haberdar olundu. -Niyetimiz olmasa da-
dostluklar, kıskançlıklar, ilim yolundaki engeller de ortaya döküldü.

Prof.
Kanlıdere’nin yönlendirmesiyle çok başarılı bir külliyat hâline gelen
röportalarda soruları soranlar ve cevaplandıranlar:

Kader Aslan
Doğan – Prof. Dr. Abdulkadir Donuk. Hayrünnisa H. Bıyıklıoğlu – Prof. Dr. Abdulvahap
Kara. Ozan Karabulak – Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasın. Merve Şâhin (Özbakır) –
Prof. Dr. hmet Kanlıdere. Ezgi Demirhan – Dr. Öğr. Üyesi Ali Ahmetbeyoğlu.
Nejat Olguntürk – Dr. Öğr. Üyesi Ayşegün Soysal. Hande Aydın – Prof. Dr. A.
Melek Özyetgin. Feruza Shakirova – Çağatay Koçar. Prof. Dr. Erkin Emet – Seher
Yıldız Demirhan. Efe Çulha – Prof. Dr. Hayrünnisa Alan. Eray Demirli –  Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu. Hâmi Demir – Prof.
Dr. İnci Enginün. Merve Genco – Prof. Dr. İsenbike Togan. Ahmad Javid Türkoğlu
– Prof. Dr. Konuralp Ercilasun. Cafer Mustafalı – Dr. Leysen Şahin. Zeynep
Akarslan – Prof. Dr. Mehmet Saray.  Elif
Esra Akbaş – Prof. Dr. Mualla Uydu Yücel. Chingiz Asadov – Doç. Dr. Muzaffer
Ürekli. Berat Eralp Başpunar – Prof. Dr. Nâdir Devlet. Elif Uzunağaç – Prof.
Dr. Nesrin Sarıahmetoğlu. İnci Yelda Dumlupınar – Prof. Dr. Nurten Kılıç. Berna
Kızılkaya Açıkalın – Prof. Dr. Osman Yorulmaz. Yusuf Akbaba – Doç. Dr. Serkan
Acar.

Herbiri
yekdiğerinden üstün röportajlar; 
Frenklerin ve taklitçilerinin ‘akademik
kariyer
’ dediği ilmî çalışmalara devam etmek, ilim insanı, üniversite
hocası olmak isteyenler için en mükemmel rehberdir.

Üniversite
dışındaki insanlar, üniversite hocası ile öğrencisi arasındaki ilişkilerin
mesâfeli, hattâ sert olduğunu zannederler. Kitabın birkaç sayfasını okuyanlar;
ilişkilerin ağabey-kardeş, anna veya baba-evlat ölçülerinde olduğunu
memnuniyetle anlayacaklardır. Kitapta yer alan üniversite hocalarının hepsi,
öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmek için her türlü fedakârlığa hazır,
hizmet erleridir.

Husûsen bayan
hocaların ev ve âile hayatları hakkındaki altın değerindeki öğütleri herkesin
faydalanabileceği bilgilerdir.

Röportaj
yapılan şahısların çoğu târihçi. Resmî ikameli Türkçe imâlatı olan kelimelere
de rastlanmakla birlikte edebî üslûp örneği ifâdeler dikkat çekiyor. Esâsen
târih ve edebiyat biraz da kardeş ilimlerdir. ‘Târihe meraklı edebiyatçı’ / ‘edebiyata
meraklı târihçi
’ ifâdesinin doğruluğu ispatlanıyor.

Muhataba
yöneltilen sorular, kitabın eğitici-öğretici vasfını ortaya koyuyor. Meselâ ‘Neden târih öğrenmeliyiz?’ sorusu, ‘Niçin kelimesiyle mi başlamalıydı?’
düşüncesine dâvetiye çıkarıyorsa da verilen cevabın uygunluğu, dâvetiyeyi
urutturuyor.  (s: 99)

Ve Ezgi
Demirhan’ın ton birimiyle belirlenecek ağır sorusu:

-Sizce iyi bir
bilim (ilim mi olmalıydı?) insanı nasıl olmalı?

Cevap, ilim
insanı olmak isteyenlere deniz feneri vazifesi görüyor:

-Hani
anayasanın değiştirilemez maddesi var ya… Bu da bu konumdadır. Bilmediğini
bilmek şarttır. Her şeyi biliyorum diyen kişilerin cümlelerinde hep ‘ben’ vardır. Bu; ferdiyetçiliği, egoizmi,
enâniyeti ve kibri getirir.  İnsanın
bütün hayatı boyunca geldiği noktada zâten bilmediğini mutlaka anlar. İlmin
temel şartı da budur. İnsan derse girdiği zaman sâdece öğretmek için değil;
bildiğini paylaşmak, karşısındakinden de bilmediğini almak düşüncesinde
olmalıdır. İbnü’l-emin Mahmud Kemal İnal merhum; ‘okudukça ne kadar câhil olduğumu anlıyorum’ diyor.

İşin
doğrusunu; yeni araştırmalar neticesinde Türk olduğu düşüncesi iyice
kuvvetlenen Sümerler söylemiş: ‘Biliyorsan
öğret, bilmiyorsan öğren
!’

***

Röportaj
imtihanını başarıyla veremeyen hocalar, sayıları çok az olmakla birlikte dikkat
çekiyor.

Söylediği hakîkat
olsa bile hiçbir hocanın, kendisini yetiştiren hocası aleyhinde ‘yetersiz’ kelimesini kullanarak beyanda
bulunması, asil bir hareket olarak kabul edilemez.

Hocalar
öğrencilerine ve okuyucularına dâimâ iyiyi, doğruyu ve güzeli örnek göstermeli.
Beğenmediği; hatâlı buldukları varsa, onları anmadan geçmek, unutulmaya terk
etmek de bir tercihtir.

Güvenilir
insanlar, projektörlerini iyinin, doğrunun üzerine teksif etmeli. Çünkü
kötülere bakıp iyiye yönelmek zordur. İyiler ne kadar çok olursa, iyiyi örnek
alanlar da çok olur. İyileri anmak, kötüleri nisyana terk etmek güzel insanlara
yakışan fazilettir.

Hatâsız insan
olmadığı gibi hatâsız ilim adamı da olmaz. Memnûniyet vericidir ki, ilim
dünyâsı hatâlı insanların en az olduğu çevrelerdir. Yine memnuniyet vericidir
ki Prof. Dr. Mualla Uydu Yücel hanımefendi ve benzerleri gibi insan-ı kâmiller
de aynı çevrede bulunuyor. Sayılarının artması temenni olunur.

***

Röportaj türü
çalışmalar, gazeteciliğin olduğu kadar edebiyat ve kültür hayatının da önemli,
belki de en önemli unsurlarından biridir. Ötüken Neşriyat, röportaj kitapları
yayınladığı için tebrik ve teşekkürü hak ediyor.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

AHMET KANLIDERE

1982’de İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. 1983’te Boğaziçi
Üniversitesinde başladığı yüksek lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Târih
Bölümünde tamamladı. Doktorasını New York’ta, Columbia Üniversitesinde yaptı.
2000 yılında Kazakistan’daki Yesevî Üniversitesinde dersler verdi. 2004-2007
arasında Taşkent’te kültür müşâviri olarak görev yaptıktan sonra Marmara
Üniversitesi’ne döndü ve 2009’da Profesör oldu. 2016-2018 arasında Târih Bölümü
başkanlığını yürüttü. Hâlen aynı üniversitede Genel Türk Târihi ana bilim dalı
başkanı olarak görevine devam etmektedir.

Başlıca eserleri:
Reform within İslam: The Tajdid and Jadid Movement among the Kazan Tatars
(1809-1917) (İstanbul 1997); Kadimle Cedid Arasında: Musa Cârullah (İstanbul
2005); Orta Asya Türk Târihi (ed.) (Eskişehir 2011); 19. Yüzyıl Türk Dünyâsı,
ed., (Eskişehir 2013); Çağdaş Türk Dünyâsı, ed. İlyas Kemaloğlu ile birlikte
(Eskişehir 2014); Sosyalizmden Türkçülüğe Kazanlı Ayaz İshakî (1878-1954)
(İstanbul 2019); Yusuf Akçura, Damolla Âlimcan el-Barudî Tercüme-i Hâli, hazırlayan:
Ahmet Kanlıdere (İstanbul 2019); Ötüken’den Kırım’a Türk Dünyâsı Kültür Târihi,
ed. İlyas Kemaloğlu ile birlikte (İstanbul 2020); Doğu ve Batı Arasında Bir
Tatar Mollası: Zâhir Bigi’nin Hayatı, Romanları ve Seyahatnamesi (İstanbul
2021); İdil-Ural ve Türkistan’da Fikir Hareketleri: Dinî Islahçılık ve
Ceditçilik (İstanbul 2021).

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><> 

Değerli okuyucularım!

Geçen hafta yayınlanan
KİTÂBİYAT’ta yer alan

Herkes bir şeyin esiri:

Mevkiin, malın, paranın…

Derdini çeker her biri

Bir aşkın, bir hâtırânın.

Gönlüm dolu, ellerim boş,

Yok isteyecek bir şeyim;

Yûnus
gibi olmak ne hoş:

Gök yorganım, yer döşeğim!

Mısralarını hâvi şiir, Altemur Kılıç’a değil,
Mûnis Fâik Ozansoy’a aittir. Düzeltir. Özür dilerim. O.Ç.

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><> 

İlahî, Semavî ve Göksel Kur’an’ın…

     Dünyada en fazla
ciddiye alınması gereken ve yol gösterici İlahî son bir rehber olan Kur’an’ın,

     Bütün insanlar
için varlık gayelerini hatırlatan ve o gayeye gidişte, onlara rehberlik yapan,
üstelik bir nasihat / bir öğüt kitabı olan Yüce Kur’an’ın,

     Takva sahiplerine
müjde, küfür ve zulümde direnenlere ikaz / uyarıcı olan Kur’an’ın,

     Gerçekleri ve
insanın vazîfe ve görevlerini bildiren; değerli ve dengeli İlahî / Semavî /
Göksel

bir kitap olan Kur’an’ın,

     Tüm âlemler için,
bir nasihat, öğüt, zikir ve hatırlatıcı kitap olan Kur’an’ın,

     İnsanlara apaçık
bir tebliğ / bir bildiri olan Kur’an’ın,

     Yüce Allah’ın tek
ibadet olunacak ve emri uygulanacak yegâne / tek İlah olduğunu bildiren

Kur’an’ın,

     Aklıselim /
sağduyu sahipleri; ilim, ibret ve hikmeti öğrensinler, dikkatle okuyup,

üstünde tefekkür etsinler / düşünsünler diye gönderilen
Kur’an’ın,

     Mü’minler için
şifa ve rahmet, zalimler için, hüsran arttırıcı bir ders verici olan Kur’an’ın,

     İhtiyaç tekerrür
ettikçe / yine kendisini hissettirdikçe, lezzet ziyadeleştiği için, tekrar
tekrar

okunması, lezzet üstüne lezzet veren Kur’an’ın,

     Küçük çocukların
bile rahatça ezberleyebildikleri Kur’an’ın,

     En ağır hastaları
bile, dinledikçe rahatlatan Kur’an’ın,

     Sekeratta / ölüm
anında olanın damağına, şerbet gibi gelen Kur’an’ın,

     Kalblere kuvvet ve
gıda, akıllara gına ve zenginlik veren Kur’an’ın,

     Ruha su ve ışık,
nefislere deva ve şifa olan Kur’an’ın,

     İnsanlar; bütün
maddî ve manevî dertlerine deva bulsunlar diye,

inananlara şifa ve rahmet kaynağı olarak indirilen Kur’an’ın,

     Birbirinden
değerli bunca sayısız mealleri varken; Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi
Tefsir Bölümü Mezunu Sayın Abdullah Akgül tarafından: “Rabbanî Yaklaşım Ve
Anlayışımızla YÜCE KUR’AN’IN MANASI VE MESAJI “ 
(Türkçe Meali Kerim) adıyla hazırlanan ve Üstad Ahmet Akgül tarafından
ise, yeni izah ve açıklamalarla iyice zenginleştirilen, yepyeni bir Kur’an
Meali nazarlarımıza sunulmuş bulunmaktadır.

     Bu mealin
diğerlerinden farkı; “Kur’an-ı Kerim ayetlerinin genel ve temel hakikatleri
yanında; bir de her asra, her olaya, hatta her insana bakan ayrı işaret ve
hikmetleri bulunduğu.” tespitinden hareketle yapılmış olmasıdır. Tabiri caizse
ayetler; mümkün mertebe güncelleştirilmeye çalışılarak ele alınmıştır. 

     “Çünkü Kur’an
ayetleri Allah’ın bir mucizesi ve merhameti olarak, her olay hakkında sanki o
an yeniden nüzul etmektedir. İşte bu nedenledir ki, Kur’an-ı Kerim hep ter ü
tazedir, asla eskimeyen yenidir. Bütün zaman dilimleri, teknoloji gelişmeleri
ve medeniyet merhaleleri hep onun gerisinde ve gölgesindedir.”

     Göz, büyük bir
nimettir. Fakat ışık olmayınca neye yarar? Yani bir şey göremez. Akıl da göz
gibi büyük bir nimet. Onun da ışığa ihtiyacı vardır. Aklın ışığı ise, vahiydir.
İnsan, Vahiy ışığına ihtiyaç duymaz ise, manen karanlıkta kalır. Gerçeği
göremez. Hakikati bilemez. İfrat ve tefrit arasında bocalar durur. Nitekim
…izmler; insanın iyi niyetle bulabildiği, insana yol gösterici akımlar
olmasına rağmen; Vahiy ışığından mahrum kaldıkları için, insanlara gerçek
saadet yollarını göstermekten uzaktır.

      Kuru yaş ne
varsa, Kur’an’da mevcuttur. İnsanın maddî manevî ihtiyaç duyduğu bütün yol
yordam Kur’an’da yer almış ve insanın; “Hel min mezid? / Daha yok mu?” demesine
lüzum kalmamıştır.

     İşte böyle bir yol
yordam hazinesi olan Kur’an’ın manevî cevherlerinin; insanın eline verilmesi
çok önemli ve hayatî bir husustur.

     İşte övgüye değer,
mezkûr meal çalışmasıyla, bu ihtiyaç biraz daha ileri götürülerek; insanlığa
büyük bir hizmet ifa edilmiştir.

     İşte bundan ötürü,
mealde hizmeti geçen bu iki muhterem zâta ne kadar teşekkür etsek azdır.

Meral Akşener’in Cumhurbaşkanı Adayı

Millet İttifakı
Cumhurbaşkanı adayını belirleme konusunda son derece titiz ve temkinli. En
doğru adayı bulmayı ve en doğru zamanda açıklamayı planlıyor.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener Cumhurbaşkanı adayı olmayacağını açıklamıştı.

CB adaylığına
yakıştırılan diğer isimler zamanla gündemden düştü. Dışarıdan Abdullah Gül
gibi birinin, CHP içinden İlhan Kesici, Abdüllatif Şener gibi isimlerin Millet
İttifakı’nın adayı olma ihtimali kalmadı gibi.

Millet İttifakının büyük
partisi CHP’nin içinden biri veya CHP’nin teklif edeceği bir aday olacağı adeta
kesinleşti.

Son
aylarda İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun CB adaylığı şansı iyice zayıfladı.

Kemal
Kılıçdaroğlu, “Cumhurbaşkanı adaylarının 6’lı Masada buluşan partilerin
ortak kararı ile belirleneceğini”
söylüyor.

Ama
seçenekler azaldı. En güçlü iki aday olarak CHP’li Ankara Belediye Başkanı Mansur
Yavaş
ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kaldı.

Görünen
o ki CHP’nin Genel Başkanı veya Ankara Belediye Başkanından biri 6’lı
Masadan ortak aday olarak çıkacak. DEVA ve Gelecek Partilerinin
Cumhurbaşkanı adayı konusunda tutumu net değilse de bu partilerin 6’lı masadan
ayrılmaları beklenmiyor.

Abdülkadir
Selvi bile, “Akşener ‘Yok’ derse Kılıçdaroğlu’nun adaylığı suya düşer. Örnek
Abdullah Gül. Ama Akşener ‘Evet’ derse Kılıçdaroğlu tartışmasız bir şekilde
ortak aday olur”
diyor.

İşte bu
yüzden İYİ Parti ve liderinin kimi desteklediği önemli.

Daha da
önemlisi Kemal Kılıçdaroğlu kendisi aday olmaya kararlı mı?

********************************

Kılıçdaroğlu Aday Olacak mı?

Bir görüşe göre,Kılıçdaroğlu’nun
son zamanlardaki siyasi tavrı,
gösterilecek aday’a, yapılması pek muhtemel
karalama, hakaret, küçük düşürme, yıpratma operasyonlarına mâni olmak için sergilenmektedir.”

Bir diğer görüşe göre ise “Cumhurbaşkanlığı makamı hiçbir faninin kolayca reddedebileceği bir
makam değildir. Kılıçdaroğlu ise 73 yaşındadır ve siyasi hayatının en büyük
şansını yakalamıştır. Bu fırsatı kaçırmak istemeyecek ve mutlaka aday
olacaktır.
Millet İttifakının kurulmasında en büyük pay sahibi kişi olarak
bu O’nun hakkıdır. Zaten kendisi aday olduğunda 6’lı masadan kesin bir itiraz
gelmeyecektir.”

Olaya
sadece kişisel hak olarak bakılırsa, gerçekten CB adayı olmak Kemal
Kılıçdaroğlu’nun hakkıdır.
Dürüstlüğü ile milletin varlıklarını
koruyacağına, çalmayacağına ve çaldırmayacağına dair güven veren bir
kişiliktir. Seçilirse, devlet tecrübesiyle kurumları ve kuralları ihya
edeceğine, soyguncu çetelere karşı cesurca mücadele edeceğine ve ortak aklı
kullanarak doğru kararlar alabileceğine dair güçlü bir kanaat vardır.

Ama
olay kişisel haktan ibaret değil, milyonların kaderi ile alakalı.

********************************

HDP Desteği Olmasa dda Seçimi Kazanacak Aday

Kılıçdaroğlu
yerine Mansur Yavaş’ın aday olmasını savunan kesimler “seçimi
kazanacak aday”
tezine dayanıyor.

Anketlerde
Kemal Kılıçdaroğlu da Erdoğan’dan önde görünüyor. Fakat bu iki adayla
girilecek seçimde ilk turda CB seçilmesi ihtimalinin zayıf olduğu görülüyor.
Çünkü
büyük ihtimalle HDP de aday çıkartacak.

İlk veya ikinci turda HDP oylarının kime gideceği kadar, HDP’nin
desteklediği adayın kaybedeceği milliyetçi muhafazakâr oyların ne kadar olacağı
önemli olur.
Yani şu
anki verilere göre, Kılıçdaroğlu seçilebilir ama kaybetme riski de az değildir.

Oysaki
anketlere göre, “ilk turda kazanma şansı görülen tek aday Mansur Yavaş’tır.
Millet İttifakı Mansur Yavaş’la gireceği seçimi ilk turda kazanacaktır.

“Mansur Yavaş aday gösterilmesin” diyenler ise HDP’li kitlenin Yavaş’a oy vermeyeceğini, HDP’nin
desteklemediği adayın kazanma şansı olmadığını
savunuyor.

Oysaki
anketlerde Türkiye’deki, HDP dahil, bütün partilerin seçmen davranışları
değerlendirilerek açıklanıyor.

Mansur Yavaş HDP’den oy alamasa da kazanabiliyor çünkü sadece CHP ve İYİ Parti’den değil, AKP
ve MHP
’li seçmenlerden ve Zafer Partisi ile diğer küçük partilerden
de oy alabiliyor. Deva ve Gelecek Partisi kitlelerinden fire olmuyor. Mansur
Yavaş ağır başlı devlet adamı vasfı ve Başkentin işine odaklanmış Belediye
Başkanı olarak başarılı bulunuyor.

Ama
unutulmasın ki, Yavaş’ın aday olması sadece Kemal Kılıçdaroğlu onay verirse
mümkün olabilir.

********************************

Seçim 2. Tura Kalırsa HDP’ye Yarar

Kemal Kılıçdaroğlu ile
Tayyip Erdoğan aday olursa ve HDP de aday gösterirse, ilk
turda CB seçilme ihtimali zayıf. İkinci turda adaylar HDP oylarına ihtiyaç
duyacak. Tabi ki Erdoğan HDP oylarını alabilmek için elinden ne
geliyorsa yapacaktır.
Bu turda Erdoğan’ın HDP’ye veremeyeceği hiçbir taviz
yoktur.

HDP’nin
nasıl bir karar vereceğini bilemiyoruz.

Ben Kılıçdaroğlu’nun
bütün bu ihtimalleri düşündüğünden eminim. Bu seçimin ülkenin tek
adam rejiminden kurtuluşu için tek şans olduğunun ve mutlaka muhalefetin
kazanması gerektiğinin
bilincindedir.

Bu
yüzden Kılıçdaroğlu’nun adaylık ihtimalinin gittikçe yükseliyor olduğunu görsem
de hala kesin aday olduğunu söyleyemiyorum. Kılıçdaroğlu ilk turda kazanacak
hale gelirse kesin aday olur ve olmalıdır.

Adayın
açıklanacağı muhtemelen Ocak ayına kadar anketlerin izleneceği ve buna göre
karar verileceğini düşünüyorum.

********************************

Akşener’in Tavrı

Meral
Akşener, İzmit’te, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İYİ Parti’nin seçime girebilmesinin
yolunu açan, 15 milletvekili vermesi olayını hatırlattı. “Kendisine herhalde
ölünceye kadar şükran duyacağım”
dedi.

Akşener’in bu sözleri “Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını destekliyorum”
anlamına gelir mi?

Meral
Akşener’in sözlerini canlı olarak dinledim ve kendisini gençlik yıllarından
beri tanıyorum. Şimdi, bir bilgiye dayanarak değil, buradaki sözlerinin önünde
ve arkasında söylediklerini de düşünerek yaptığım analizi ve edindiğim
kanaatimi paylaşıyorum.

Akşener
Kılıçdaroğlu’na saygı duyuyor ve O’na vefasızlık etmesi söz konusu değil. Ancak
olay kişisel değil.

Meral Akşener’in hedefi Millet İttifakının ilk turda kazanması. Taraflardan birinin HDP
oylarına muhtaç olmaması. Yeni bir “çözüm süreci” dayatmasına karşı iktidara
gelenin direnecek gücünün olması.

Akşener ile Kılıçdaroğlu arasında ortak aklın işletileceğini ümit
ediyorum.

Akşener,
CHP’lilere kazanılan Belediye seçimlerini hatırlatarak, “birlikte olursak
kazanabiliriz, birlikte olursak değişimi yapabiliriz”
mesajını veriyor.

Mesaj, “HDP’yi
anahtar parti görmek isteyen
” ve “Muharrem İnce’nin adaylığında
iktidarın tuzağına düşen
CHP’lileredir” diye düşünüyorum.