12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 296

Nükte, Lâtife, İroni

0

NÜKTE Arapçadan
Türkçeye geçmiş bir isim. “Herkesin kolayca kavrayamadığı ince anlamlı,
sanatlı, düşündürücü ve aynı zamanda hoşa giden, insanı gülümseten söz”
demek.

Nükte yapabilmek bir
hüner olmakla beraber, nükteden anlayamayacak kişilere yapıldığında anlaşılmamak
hatta daha da kötüsü yanlış anlaşılmak gibi bir riski vardır.

Dilimizde
nükteye yakın anlamda ve nükte ile birlikte kullanılan diğer bir kelime de “lâtife
sözcüğüdür. “LÂTİFE nazik, yumuş
ak ve şakacı, insanı gülümseten bir şekilde söylenen, ancak anlamı gizli sözdür.”

Felsefeciler;
“nükte ve lâtifeler akla, mantığa dayanmalı ve hitap etmelidir” derler.
Bu çerçevede nükte ve lâtife asla komiklik ve hele hele şarlatanlık, lafebeliği
ve gevezelik değildir.

Nükte ve lâtife derin
bilgiyi, görgüyü ve zekâ kıvılcımı demek olan espriyi gerektirir.

Mesela Nasreddin
Hocamız
“göle maya çalarken” onun tutmayacağını bilmeyecek kadar geri
zekalı biri değildi herhalde. Ama “ya tutarsa” diyerek olmayacak işlere
kalkışanları uyarmak için bu yöntemi seçmişti.

Bu
dediklerimiz, nü
kteyi söyleyen ve latifeyi yapan kadar, karşısında onu dinleyen için de aynen geçerlidir. Yani “nükte ve lâtife, ancak kıvrak zekâsı olanlar için anlam ve değer taşır.”

Bu
tanımlamaları
Dr.
Önder Göçgün
imzalı bir
makaleden aldım.

Bir de bu
kapsamda günümüzde çok kullanılan “İRONİ” kavramı var. İroni
“söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme”
anlamında
kullanılmaktadır.

Mesela
buluşmaya geç kalan birine “vay yine erkencisin!” derseniz ironi yapmış
olursunuz.

“Atatürkçü”
Nadir Nadi’nin birilerine tepkisini göstermek için, kitabına “Ben Atatürkçü
değilim!”
ismini koyması da ironik bir çığlıktır. Hiç kimsenin aklına “Aaa,
Nadir Nadi Atatürkçü olmadığını itiraf etmiş” demek aklına gelmedi.

Zekâsı
ve kavrayışı kıt olanların ortamında “ironi yapanların” yanlış anlaşılma
riski büyük olur. Bu yüzden ironi yapan mimik, jest ve tonlama ile
söylemek istediği şeyin altını dolaylı yoldan çizer.

*******************************

Hz. Peygamberden Bir Nükte

Peygamberimizin
de zaman zaman nü
kteli
konuştuğu, la
tife yapmaktan hoşlandığını kaynaklar
belirtmektedir.

Hz. Peygamber,
yakından tanıdığ
ı yaşlı bir kadına, tatlı ve yumuşak şekilde:

“-
Biliyor musun nineciğim; yaşlılar Cennet’e girmeyecek!” der.

Zavallı
kadın buna çok üzülür ve ümitsizliğe kapılır. Bunun ü
zerine Hz. Peygamber, tebessüm ederek:

“- Çünkü yaşlılar gençleşerek (genç halleriyle) Cennet’e
girecekler”
diye sözünü tamamlar.

Bu defa
o yaş
lı kadın, sevinç gözyaşları döker.

Bu
olaya şahit olanlardan biri ilk cümleyi duymuş, ikinciyi duymamış olsa yanlış
anlaşılma riski çok büyüktür. Aynı şekilde Hz. Peygamber aslında “yaşlılar
cennete giremez” derken tam tersini (gençleşerek gireceklerini) kastettiğini
jest, mimik ve tonlama ile yapmış olsa; bunları fark etmeyen biri de hadisten
çok ters bir anlam çıkarabilirdi.

Bu risklere rağmen bütün büyük insanlar nükteli, esprili, latifeli veya
ironik sözler söylemekten geri durmamışlardır.

Herhalde
“ince anlamlı, sanatlı, düşündürücü ve aynı zamanda hoşa giden, insanı
gülümseten sözleri” anlayacak irfan sahibi insanların çoğunlukta olacağını
düşünmüş olmalılar.

*******************************

Kadından Başkan Olmazmış

24
Haziran 2018 seçimlerinde milletvekili adayı idim. Seçim çalışmaları kapsamında
bir köye gittik. Köyde önceki seçimlerde yüzde 80 civarında AKP’ye oy çıkmıştı.
Teravih sonrası caminin biraz ilerisindeki meydana, kahvehaneden aldığımız masa
ve sandalyeler koyduk. Köylülere İYİ Partiyi anlatmaya çalışıyordum.

Yanımda
oturan bir vatandaşımız “ben Meral Akşener’e oy vermem, çünkü dinimize
göre kadından başkan olmaz”
dedi.

Ben
kendisine Hz. Peygamberin eşi Hatice’nin bir iş kadını olduğu ve
peygamberimizin patronu olduğunu hatırlattım. Yine Peygamberimizin eşi Hz.
Ayşe’nin
Cemel Savaşı’nda, savaşan taraflardan birinin lideri olduğu gibi
örneklerle bu görüşün İslami olmadığını anlatmaya çalıştım.

Bu
vatandaş bana itiraz edemedi ama görüşünü değiştirebildiğimden emin değilim.

AKP, Meral Akşener’e karşı
siyasi kampanya yürütürken, belli bölgelerde bu görüşü İslami bir kural imiş
gibi anlatıyor.
Oysa AKP hükümetlerinde kadın bakanlar görev yaptı,
yapıyor. Çok sayıda kadın milletvekilleri var. Diyanet İşleri Başkan
Yardımcılığına bile bir kadın atandı.

Buna
rağmen, “kadın her şey olur ama Cumhurbaşkanı olamaz” tarzı propaganda
ortadan kalkmış değil.

*******************************

Meral Akşener’in İronisi

İYİ Parti lideri Meral Akşener ilk siyasete atıldığı 1994’ten beri “dinimize göre kadından başkan
olmaz”
propagandasına muhatap oluyor. Bu psikoloji ile sosyal medyada
polemik konusu olan ironik bir söylemde bulunmuş:

“Ben
cumhurbaşkanı adayı değilim. Kadından imam olmaz. Cumhurbaşkanı aynı zamanda
imamlık yapmak durumunda olduğu için ben aday değilim.”

Aslında
bir esnafla sohbet ederken söylediği bu söz konuşmanın içinden cımbızla
çekilmiş.

Sözün tamamı dinlenince ve jest, mimik ve tonlamalarına dikkat edince Meral Akşener’in, yıllardır
muhatap olduğu, bu iğrenç propagandaya atıfta bulunduğu gayet açık:

“1994
senesinde Kocaeli’de Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olduğumda şöyle bir
propaganda yapıldı: ‘Belediye başkanı kadından olmaz’. Şifâ binti
Abdullah, belediye başkanı oldu
, olur. Ama imam olamıyoruz ya biz.
Dolayısıyla cumhurbaşkanı aynı zamanda imamlık yapmak durumunda. Ben aday
değilim.”

Konuşmanın
bir ironi içerdiği, “İslam’a göre kadının Belediye Başkanı da
Cumhurbaşkanı da olabileceğinin”,
ilk Müslümanlardan ve hicret eden
sahabelerden biri olan Şifâ binti Abdullah örneği ile anlatıldığı açık
değil mi?

Meral
Akşener daha önce İçişleri Bakanlığı yaptı, Cumhurbaşkanı adayı oldu,
şimdi iktidara talip bir partinin genel başkanı olarak “Başbakan olacağım”
diyor. Böyle bir kadın liderin “kadınların cumhurbaşkanı olamayacaklarını” söylemesi
mümkün mü?

Akşener’in
bu kadar açık ironik sözlerini dahi çarpıtanlar oldu.

Yukarıdaki
açıklamalarım anlayamayanlara… Fakat biliyoruz ki anlamak istemeyene
anlatmanın bir faydası yoktur.

Hürriyet ve Meşveret

0

     Türkiye, ancak
hürriyet ve meşveret yani danışma, konuşup anlaşma, istişare,

     Kısaca görüşme
meclisinin varlığı ile tekâmül eder ve gelişebilir.

     Türkiye, ancak
temel hak ve hürriyetlere dayanan bir rejimle yükselebilir.

     Nitekim Türkiye,
20. yüzyıl başında, 1900’lü yıllarda karşı karşıya kaldığı istibdat
zincirlerini;

     Hürriyet ve
meşveretle, yani meşrutiyet ve kurduğu meclisle kırarak;

     Maddî ve manevî
kalkınma yolunu açabilmiştir.

     Çünkü ihtilâfları
kaldırıp, ittihat ve birliği temin edip sağlamanın şartları, bu şekilde
gerçekleşir.

     Tabii bütün bu
hususları gerçekleştirecek olanın;

     Eğitim ve öğretime
verilecek değerlerden geçtiği;

     İzah etmeye lüzum
bırakmayacak kadar açık ve ortadadır.

     Ki, bunların
başında; milleti birbirine bağlayan maddî ve manevî bağlar gelir.

     İşte ancak bu
şekilde cehalet hastalığı; marifet, ilim ve bilgi silâhı ile,

     Zaruret ve ihtiyaç
hastalığı; sanat silâhıyla,

     İhtilâf yani
anlaşmazlık ve uyuşmazlık hastalığı ise, ittifak ve söz birliği silâhıyla,

     Yani Meşrutiyet ve
onun sağladığı imkânlarla ortadan kaldırılmıştır.

     Çünkü dün
Meşrutiyet, bugün Hürriyet ve Demokrasi’nin;

     Birinci kapısını;
kalplerin ittihat ve birliği,

     İkinci kapısını
millî muhabbet ve sevgi,

     Üçüncü kapısını
maarif, eğitim ve öğretim,

     Dördüncü kapısını
insanın çalışması,

     Beşinci kapısını
sefahati terk etmek azim ve kararı açar.

     x

     Aksi takdirde
kendimize, ister istemez istibdat yolunu açmış oluruz!

     Oysa:

     İstibdat tahakküm
yani zorbalıktır.

     Keyfî muamele ve
davranıştır.

     Kuvvete dayandığı
için cebir, zorlama ve baskıdır.

     Tek reydir. Tek
bir kişinin görüş ve arzusunun yerine getirilmesidir.

     Suiistimalâta /
kötü kullanmaya son derece uygun bir zemindir.

     Zulmün, haksızlık
ve eziyet etmenin temelidir.

     İnsanlığın mahv ve
yok edicisidir.

     İnsanı, sefalet
derelerinin en aşağı tabakasına düşürür.

     İslâm âlemini,
müslüman milletleri zillet ve sefalete sürükler.

     Garaz ve kötü
maksatlara ortam hazırlar.

     Husumet ve
düşmanlıkları uyandırır.

     Evet, İslâmiyeti
zehirleyici olup; her şeye bulaşır, her yere yayılır.

     İşte bütün bu
menfîlik ve olumsuzluklara yol açan, tamamen istibdattır.

      x

     Çünkü istibdat;
taklidin yani delil ve kanıtsız olarak 
hareket etmenin teşvikcisidir.

     Çünkü istibdat;
siyasî istibdat ve baskının yol açtığı; ilmî istibdatın da baş sorumlusudur.

     Öyle ki, ilim
adamlarının ilmî yönden baskı kurmalarına imkân sağlar.

     Böylece
İslâmiyetin; müşevveş, düzensiz ve karmakarışık olmasına sebep olan

     Çeşitli fırka,
grup ve partilerin zuhur ve doğmalarına, istenmeyen zeminleri hazırlar.

x

     İşte istibdat bu
derece öldürücü bir zehir hükmündedir.

     İstibdadı esastan
tedavi edip iyileştirecek olan ise, ancak dün Meşrutiyet, bugün ise

     Hürriyet ve
Demokrasi denen tiryak ve ilacı tam olarak kullanmaktır.

     Zaten hükümetlerin
hedef ve maksatları, ulaşmak istedikleri asıl amaçları da bu değil mi?

Edip, Şâir, Muharrir Ve Dergi Yayıncısı Av. İsmail Özmel İle Sohbet

Oğuz
Çetinoğlu:
İnsanoğlunun merâkı sonsuz… Araştırıyor ve yeni bilgilere
ulaşıyor. İlk insan hakkındaki bilgilerimizle alâkalı durum nedir?

Av. İsmail
Özmel:
  İlk insan konusunu eşelediğiniz zaman
belirsiz, derin ve karanlık bir döneme girdiğimizi, insan müfekkiresinin cevap
bulamadığı bir döneme uzandığımızı kabul etmeliyiz. Çünkü halen Asya kıtası
denilince Türk kaynaklarına ve Çin kaynaklarına yeterince ulaşılmadığını,
bugünkü aklımız ve birikimlerimizle bazı yorumlar vermeye çalıştığımızı kabul
etmemiz gerekir.

Çetinoğlu: Çin’de ‘Türk
Piramitleri
’ de denilen Beyaz Piramitler’in içinde, ay yıldız ve kurt başı
figürleri bulunduğu iddia edildi. Bu durumu nasıl yorumlamak gerekiyor?

Av. Özmel: Araştırmacı yazar Oktan Keleş, Çin’in orta
kesimindeki Şanşi eyâletinin başşehri Şian şehrinin 100 kilometre yakınında
bulunan piramitlere girdi. Kurt başı resimlerinin bulunduğunu söyledi. Keleş,
bölgeye daha önce de araştırma yapmak için başkalarının gittiğini ancak
araştırmacıların görüntü almasına izin verilmediğini ve yayımlanan
fotoğrafların, ‘şu ana kadar
yayımlananlar arasında en kapsamlısı
’ olduğunu vurguladı.

Çetinoğlu: Kurt başı Türklerin târih boyunca sembolü olmuş bir
şekil. Nasıl yorumlamak gerek? Piramitlerin bulunduğu bölge Türklerin yurdu
olabilir mi?

Av. Özmel: Piramitlerdeki
materyallerin Türk târihi açısından büyük önem arz ettiğini ve bütün ezberleri
bozacak kadar dünya târihi açısından önemli olduğunu
’ savunan Keleş, şu
ifâdeleri kullandı:

‘Yaşlı bir Çinli rehber eşliğinde piramitlere yakın
bir yerden doğal bir mağaranın içerisine girdik. Karanlıkta 40-50 metre kadar
yürüdük. Mağarada üç kanallı bir girişe geldik. Sonra dikey bir yerden 7-8
metre aşağıya kaydık. Geniş bir alana geldiğimizde Çinli rehber bize ‘Piramidin
içindeyiz’ dedi. Mezar odasında yerde boyu 2 metreye yakın bir mumya vardı.
Mumyanın başında bulunan bir kayada çeşitli işâret ve yazıların yanı sıra ay-yıldız,
kurt başları gördük. Alana ışık tutulduğunda şoke olduk. 3 metre boylarında,
muhtemelen granitten yapılma bir baş heykeli vardı. Çinli rehber, ‘O sizin atanız Oğuz Kağan’ın temsili
suretidir
’ dedi.” (Hürriyet Gazetesi 03. 04. 2010 s: 26)

Orta Asya dönemlerindeki Türk-Çin münâsebetleri
üzerine yorumlar verdiğimiz zaman görülecektir ki, Türk kültürü, medeniyeti ve
askerî birikimi, o zamanın önemli kültür birikimlerinden Çin’le boy ölçüşecek
durumdadır. Hatta ondan üstün olduğunu ispat eden dönemler yaşanmıştır. Bu
mücadelelerden bazen Çinliler bazen de Türkler galip gelmişler ve fakat Türk
kültür ve Medeniyetinin gücünü ve zenginliğini ispat eden koskoca bir Çin Seddi
gözler önündedir.

Çetinoğlu: Türklerden korunmak için yapıldığı biliniyor…

Av. Özmel: Bizim açımızdan Türk kültürünün etkilerini azaltmak
hatta ortadan kaldırmak gibi bir iddiası olan Çin Seddi, Çinliler açısından da,
bu kadar uzun ve büyük bir Seddi ne için ve nasıl yapmışlar? Demek ki Türk
akınları Çin’i bezdirmiş ve kendilerini batıdan gelecek akınlara karşı emin
hissetmek için, bu Seddi inşa etmişler diyebiliriz. Anlaşıldığına göre o zaman
Çin mimarî birikimi ve taş işçiliği yabana atılmayacak kadar gelişmiş ve Türk
korkusu ve korunma duyguları içinde bu Seddi inşa etmişlerdir.

Yüzyıllar sonra uzay  araştırmaları sırasında, insan eliyle yapılan
ve aydan varlığı tespit edilen tek eserin Çin Seddi olduğu söylenmiştir. Bunu
düşünmek bizim yarattığımız kültür ve medeniyetin azametini ortaya koyduğu gibi
Çin’in kültür ve mimarî birikiminin de yabana atılmayacak seviyede zengin
olduğunu göstermektedir.

Çetinoğlu: En eski insanın; tabiat karşısındaki durumunu ve tutumunu
biraz daha eşelemek mümkün mü?

Av. Özmel: Bulutlar ve şimşek çakmalar, sicim gibi yağmur,
bunları ilk insanın merakla, biraz da korkuyla seyrettiği manzaralar olduğunu
TAHMİN EDİYORUM. Kıyılar, büyük su birikintileri, deniz ve ormanlardaki
ağaçlar, onların dallarındaki tat veren meyveleri, kurtların, kuşların sesleri,
fırtına ve toz bulutları, sisli zamanların gözlere çektiği perde, sonra güneşle
aydınlanan dünya, bütün bunlar insanı; bilinmeyen bir mekâna giden insanın
korku ve şaşkınlığına benzer; duygular içinde bırakmıştır. Hele akşam olunca
güneşin kaybolması, acaba nereye gitti, göz gözü görmez oldu, ya bir daha
doğmazsa, ortalığı ne ile aydınlatacağız, ne ile ısıtacağız gibi düşünceler ve
şüpheler insanın sabaha kadar uykuda geçen zamanı ve sabahleyin ufuktan güneşin
tekrar doğması, hem şaşırtan ve hem de şükrettiren olgular olarak
görünmektedir. Belki insan, bu şükürle Gök Tanrı’nın yani tek Tanrı’nın
varlığını hissetmiş ve onun yüce varlığını içinde duymuştur. Batan güneşin
yeniden doğması ancak yaratanın lütfu olacağını düşünmüştür.

Çetinoğlu: Bugünkü mantık ve malzemelerimizle düşünürsek…

Av. Özmel: İnsan, her gün sabah doğan güneş, ısıtan, büyüten
güneş akşam ufkun ötesine gidince, nereye saklandığını veya onun da geceyi
uyuyarak mı geçirdiğini, yine çıkıp gelip gelmeyeceğini merak etmiştir.
Azalarak mı gelecek, çoğalarak mı, gelirken neler getirecek, giderken de bir
şeyleri götürdü mü? İyi ve bolluk günlerini mi, âfet ve felâket zamanlarını mı
getirecek? Muhakkak ki insan, güneş tepelerin veya denizin ötelerine
saklandığında bir korku, bir gariplik, bir yalnızlık, içinde kıymetli bir
şeylerini kaybetmiş olmanın acısını duymuştur. Belki bu korku ve yalnızlık
sebebiyle hareket edememiş, gözlerini yummuştur. Nihayet uyku imdadına yetişmiş
ve uyandığında uzaklardan güneş ışığını bir müjde gibi karşılamış ve çok
sevinmiştir. Âdeta akşam kaybettiğini sabahleyin bulmanın heyecanını
yaşamıştır.

Çetinoğlu: Önceki bir söyleşimizde Türkçenin zaman içinde karşılaştığı
iki büyük olayı, İslâm’ın kabul edilmesiyle ortaya çıkan dil meselelerini,
batıya yüzümüzü çevirdiğimizden beri Türkçenin mâruz kaldığı batı dillerinin
kelime, kavram hücumu karşısındaki dayanıklılığını, yeni kelimelere karşılıklar
bulmada zorluk çekmediğini, her iki medeniyet dairesinde Türkçenin
güçlendiğini, bu mücadelelerden kazançlı çıktığını söylemiştiniz.

Türkçenin bu iki serüvenini, sizin bakışınız gibi, değerlendiren
ve yorumlayan başka bir kaleme rastlamadığımı da burada belirtmeliyim.

İslam kültür dairesi öncesindeki dönemlerde Türkçenin
karşılaştığı başka bâdireler var mıdır? Bu dönemleri nasıl
değerlendiriyorsunuz?

Av. Özmel: Şimdiye kadar bu konularda böyle açık seçik sorular
sorulduğunu ve cevaplar arandığını hiçbir yerde okumadığımı, hiçbir yerde
duymadığımı söyleyebilirim.

Türkçe dünya dillerinin en yaşlılarından birisidir.
Konuşulduğu coğrafyalar yönünden de sayılı dillerden birisidir ve çok geniş sahalarda
konuşulmaktadır. Bu coğrafi genişlik komşu dillerle münâsebeti artırmakta ve
diller birbirlerine kelime ve kavram vermekte ve etkileşim devam edip
gitmektedir. Bu kelime akışı ile âlet, edevat, teknoloji, makine, edebî ve
kültürel eserlerin; ticaretle ve buna benzer münâsebetlerle yayıldığını; kelime
alış verişine sebep olduğunu söyleyebiliriz.

Orta Asya’dan, yahut da kuzey doğudan geldiği kabul
edilen kavimler arasında Türklerin de olduğu bilinmektedir. 11 milyon kilometre
kare olduğu hesap edilen bu büyük coğrafyanın bir yanında Rusya, diğer yanında
Çin, güneyinde Hindistan vardır. Genel olarak çizdiğimiz bu sahada temas edilen
büyük diller elbette Türkçeyi etkilemeye çalışmış, Türkçe de varlığını
güçlendirerek kendini korumaya çalışmıştır. Bunda kültür, edebiyat ve sanat
birikimleri ile yaratılan medeniyet; çevre ülkelerle mukayese edildiğinde;
ulaştığı merhale kelime akışını şu veya bu şekilde etkilemiştir.

İki üç bin yılı geçkin bir târihî komşuluk, yıllar
süren silahlı silahsız mücadeleler ve ticaret gibi vasıtalar göz önüne
alındığında, bu iki komşu dilin birbirine kelime vermemesi eşyanın tabiatına
aykırıdır. Bu bakışla Türkçeden Çinceye, Çinceden Türkçeye kelime geçmiş
olduğunu varsaymamız gerekmektedir. Fakat dikkat çekicidir, her nasılsa
Çinceden Türkçeye kelime geçtiği akla gelmiş de Türkçeden Çinceye kelime geçmemiştir
gibi bir varsayımla hâdiseye bakılmıştır. Zaman içinde, dil tetkikleri
geliştikçe mesele aydınlanmaya başlamış ve Prof. Dr. Günay Karaağaç’ın sunduğu
V. LEFKE EDEBİYAT BULUŞMASI-TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİNE ETKİSİ adlı eserde (Akçağ
Yayınları 1. Baskı/2004-Ankara), ‘Türkçedeki Çince unsurlar üzerinde şimdiye
kadar monografik bir çalışma yapılmamıştır: Bu konudaki bilgilerimiz ancak bazı
sözlük yazarlarının Türkçe ile açıklayamadıkları sözleri Çince saymalarından
ibârettir. Meselâ, Martti Rasanen. Sözlüğünde 147 kelimeyi Çince kaynaklı
göstermiştir; ancak ne bu 147 sayısı ne de gösterilen kelimelerin hepsinin
Çince olduğu kesindir.’ (Age. s:15) Yani Çince olduğu kesin bir şekilde
bilinmemektedir. ‘Diller arasındaki alış-verişlerin belirlenmesi, yazının
yaygınlık kazandığı yeni dönemlerde, eskiyle kıyaslanamayacak kadar
kolaylaşmıştır. Bu sebeple, yakın dönemlerde Çinceden Türkçeye geçmiş unsurları
işleyen bir çalışma 1970 yılında, Moskova’da Tursun Rahimoviç Rahimov
tarafından yayımlanmış ve eserde Çinceden Yeni Uygur Türkçesine geçmiş 1873 söz
ve şekil tespit edilmiştir.’(Age. s:15)

Çetinoğlu: Başka araştırmalar da olmalı…

Av. Özmel: Bu gibi kelime alış verişi konularında araştırma
yapmanın birinci şartı inceleme konusu yapılacak dilleri bütün derinliği ve
incelikleri ile bilmekten geçmektedir. Bu konuda son yıllarda yapılan bir
çalışmayı adı geçen eserdeki Özkan Öztekten’in kaleme aldığı ‘Türkçenin Dünya
Dillerine Etkisine Genel Bir Bakış’ başlıklı bölümden bir alıntı daha yapalım:

‘Son yıllarda yayımlanan bugünkü Çincenin sözlüğünün
ve Çincedeki yabancı sözler sözlüğünün taranması bile, oldukça ilgi çekici
sonuçlar doğurmuştur. Bir Uygur Türkü olan Alimcan İnayet, sağlam bir Çince ve
Türkçe bilgisine sahip olmanın verdiği ehliyetle, bu sözlükleri taradığında
ilgi çekici sonuçlara ulaşmış ve Çincede 307 Türkçe söz olduğunu tespit
etmiştir.’(Age. s:16)

Fazla ayrıntıya girmeden, rahatlıkla diyebiliriz ki
Türkçenin yeni kelime üretme ve türetme imkânları yönünden zenginliği ve en
yaşlı ve köklü dillerden birisi olması sebepleriyle kazandığı tecrübe ve
sağladığı gelişmeler onun karşılaştığı yeni kültürler ve yeni diller karşısında
mücadelesini kolaylaştırmış, badireli dönemlerden kazançla çıkmasını bilmiştir.

Zaman içinde diğer komşu ülke dilleri üzerinde
tetkikler ilerledikçe ilginç sonuçların ortaya çıkacağını söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Türklerin İslâm dâiresine girmeden önceki durum hakkında
bilgi var mı?

Av. Özmel: İslam dairesine girmeden önceki dönemler hakkında
tabii ki kesin bilgiler mevcut değildir. Ama koca bir Çin ile yüzyıllarca
mücadele etmek ve varlığını sürdürmek öyle kolay kolay göz ardı edilecek bir
gerçek değildir. Bu dönemin mücadeleleri üzerinde ne kadar ayrıntılı biçimde
durulursa az olur. Bugün bir takım art niyetlerle veya İslam’ın getirdiklerini
yüceltmek adına, İslam öncesi Türk târihine ve medeniyetine hor bakan bir kesim
olduğunu biliyoruz. Böyle bir yaklaşımın temelinde bilgisizlik ve meraksızlığın
yattığı bellidir. Ama İslam’ı yüceltmek için Türk târihinin önemli bir dönemini
karalamanın bir mânâsı ve mantığı olamaz. Elbette İslam onu anlama yeteneği
gösteren milletlere aydınlık getirmiştir, ilim ve fazilet getirmiştir, ahlak
getirmiştir. Ama bu büyük dinin getirdiği güzellikleri, ilmi ve irfanı
anlayamamış milletler, İslamiyet’i kabul ettikleri halde; hâlen dünyanın en
geri kalmış ülkeleri arasında sayılmaktan da kurtulamamışlardır.

Çetinoğlu: Kuteybe bin Müslim’in yaptığı katliamı ileri sürerek
Türklerin İslâmiyet’i, canlarını kurtarmak için kabul ettiğini iddia edenler
var…

Av. Özmel: İslâmiyet’i kabul eden Türkler kavgasız, zorlamasız
bu dini kabul etmişlerdir. Türk milletinin; gök Tanrıya inanması ve târihin çok
önemli dönemlerine tanıklık etmesi; 
İslam’ın korunması ve yayılması için ne büyük gayretler içinde olduğu;
genel kabul görmüş; bir gerçektir.. Yahya Kemal ‘26 Ağustos 1922’ adlı
dörtlüğünde:

Şu kopan
fırtına Türk ordusudur Yâ Rabbi!           
                                                                                             Senin
uğrunda ölen ordu budur Yâ Rabbi!                                                                                                              
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,                                                                                                           
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

Diyerek bu büyük gerçeği ve yüreklerden kopan bu büyük
duâyı ne kadar veciz ve şairane bir söyleyişle  
 dile getirmiştir. Yeni dinin
getirdikleri ile eski dinin ve geleneklerin ahlakî ve inanç temellerindeki
benzerlik, bu bütünleşmede birinci derecede rol oynamıştır. Bu gerçeği târih
içinde dile getirmiş kalemler bereket ki vardır.

Çin’le yıllar süren hudut komşuluğu ve mücadeleler
târihi yeteri derecede aydınlandığında, Türk kültür ve medeniyetinin zenginliği
ve hayatiyeti daha bariz bir şekilde ortaya çıkacağına inanıyorum.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim…

İSMAİL ÖZMEL:

      1933 yılında Niğde’de doğdu. İlk ve
orta tahsilini Niğde ve İstanbul’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden 1959’da mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra
serbest avukat olarak çalıştı. ‘İsmail
Terzioğlu
’, ‘İsmail Bekiroğlu
ve ‘Mızrap’ takma adları ile de
yazan İsmail Özmel İLESAM ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Yazı ve
şiirleri Şûle, Millî Işık, Boğaziçi, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Yesevi,
Kayseri Erciyes, Filiz, Kültür ve Sanat, Akpınar, Berceste dergileri ile
Tercüman, Son Havadis, Kayseri Hâkimiyet, Bursa Hâkimiyet, Hür Anadolu gibi
gazetelerde yayımlandı. Şubat 2022’de 97. sayısı yayımlanan Kültür, Sanat ve
Edebiyat Dergisi Akpınar’ın sâhibi ve Genel Yayın yönetmenidir.

     Yayımlanmış
Eserleri:

    
Şiir:

*Bir Daha Yaşamak (1969), *Zaman Kuşun Kanadında (1984), *Çağır da Geleyim
Güzel İstanbul (1986), *Her Mevsim Bahar (1995), *Türkçenin Rüzgârında
(2004), Bütün şiirleri (2006).

    Biyografi:
*Adana Halk Şairi Sadık Çavuş (1996), *Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar
(1. Cilt: 1990), Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar (2. Cilt: 2001),
Niğdeli Şair ve Yazarlar. (Üç cilt bir arada, İlaveli ikinci baskı 2009).

   Deneme-İnceleme:
*Özdeyişler (1970), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (1988), *Dil ve Edebiyat
Yazıları (1997, 2011), *Kültür ve Tarih Sohbetleri (1999, 2011), *Sihirli
Zaman, (2006), *Bindallı Yazılar, (2007), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (2007,
2011), *Denemeler-Yorumlar, (2010), *55 Soruda Düşünen İnsan (2012),
*Yansımalar, Bir Yol Hikâyesi, Eflatun Sordu (2014), 81 İlde Kültür ve
Şehir-Niğde, (Dr. Metin Eriş, Dr. Nedim Bakırcı ve 20 kişi ile birlikte
(2015), *Geçmişten Günümüze Niğde, Anılar (2016), *Doğduğum Şehir Niğde,
Anılar (2016), Yunus Emre Tetkiklerine eleştirel bir bakış(2016), (Muhafazakârlık
ve Medeniyet(2018), Destan Şairi Basri Gocul (2021), Düşünce Yazıları (2021),
Yunus Emre ve Türkçe (2021), Medeniyetler Çatışması mı? (2021)

     Av. İsmail Özmel, Ansiklopedilere maddeler
yazdı. Hakkında Erciyes,  Niğde,
Nevşehir  üniversitelerinde lisans tezleri
hazırlandı. İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) 2012
yılı Şeref Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödül, ülkemize ve insanlığa nitelikli
eser ve çalışmalarıyla hizmet etmiş, ilim ve edebiyat alanında 50. yılını
dolduranlara verilmektedir.

Bir Nebze İnsan (11)

0

     Dünyada insana ait
çok emir / iş, husus ve özellikler vardır. Ama insanın; ne mahiyet / asıl, esas
ve içyüzlerinden, ne de akıbet / nihayet ve sonuçlarından haberi oluyor! Yani
olmuyor!

     Biri cesettir.
Evet, cesedi genç iken lâtif / hoş, zarif / şık ve güzel gül çiçeğine benzerse
de, ihtiyarlığı, kocadığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer, ona dönüşür.

     Biri de hayat ve
hayvaniyet / hayvanlıktır ki, zeval / yok oluş ve beka / sonsuzluk arasında
gidip gelmekte, mütereddit ve kararsızdır. Ancak, Dâim-i Bâkî / varlığı daimî
olan Allah’ı zikredip anmakla  muhafaza
edip koruması gerekir.

     Biri de ömür ve
yaşayıştır. Bunun hududu / sınırı tayin edilmiş / belirlenmiştir. Ne ileri, ne
de geri bir adım atar yani atamaz. Bunun için, insan elem çekmemeli,
üzülmemeli, mahzun olmamalı ve kaygılanmamalı. Çünkü insan buna; tahammül
etmekten, katlanmaktan âciz, zayıf ve güçsüzdür. Öyle ise, insan; takat
getiremeyeceği, yapmaya güç yetiremeyeceği tûl-i emel / uzun emel / aşırı arzu
ve istekler peşinde koşmaktan uzak durmalı.

     Biri de vücut ve
bedendir. Vücut zaten insanın mülkü değildir. Onun maliki / sahibi ancak
Malikü’l- Mülk / her şeyin maliki olan Allah’tır. Üstelik insandan daha ziyade,
ona karşı çok şefkatli, çok merhametli çok acıyıcı ve esirgeyicidir. 

     Binaenaleyh /
bundan dolayı, Malik-i Hakikî / asıl malik olan Allah’ın emir dairesi dışında,
insan; bedenine karıştığı zaman, sadece ona zarar vermiş olur. Tıpkı
ümitsizlikle sonuçlanan hırs gibi. Çünkü hırs / açgözlülük ve kanaatsizlik;
hasaret / zarar ve ziyanla sonuçlanır.

     Biri de belâ ve
musibetlerdir. Bunlar zail / geçici olup devamları yoktur. Zevalleri / yok
olacakları düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.

     Biri de, insan
burada misafirdir. Buradan da diğer bir yere gidecek. Misafir olan kimse,
beraberinde götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamamalı. Bu menzil / bu
konaktan ayrıldığı gibi, bu şehirden de çıkacak. Bunun gibi, bu fani / geçici
dünyadan da çıkacak. Öyle ise, aziz / izzetli ve saygın olarak çıkmaya
çalışmalı. Vücûdunu Mucid’ine / Yaratanına feda etmeli. Zira mukabilinde /
karşılığında büyük bir fiyat alacak.

     Çünkü, feda
etmediği takdirde, ya badiheva / gelip geçici heveslerle zail olur / sona
ererek yok olur gider. Veya O’nun malı olduğundan, yine O’na rücu eder / O’na
yani Allah’a döner.

     Eğer vücuduna
itimat eder / güvenirse, ademe / yokluğa ve hiçliğe düşer. Çünkü ancak vücudun
terkiyle vücut bulabilir. Allah’ı bilmekle, O’nu bulmakla, O’nu sevmekle,
O’nunla olmakla varlığı beka bulur. Çünkü Allah bâkî olduğu için, insan da
bâkîdir. Zira bâkî olandan olan da bâkîdir.

      Ve keza / yine
vücuduna kıymet vermek fikrinde ise, o vücuttan insanın elinde ancak bir nokta
kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaası / dört tarafıyla adem / yokluklar
içinde kalır. Ama o noktayı da elinden atarsan, vücudun tam manasıyla nurlar
içinde kalır.

     Biri de dünyanın
lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Taleb / istek ve dilemesi hâlinde
kalâka / iç sıkıntısına düşer. Sür’at ve hızla zevali / yokluğa gidişi
bakımından, aklı başında olan; onları kalbine alıp kıymet vermez. Zaten dünyada
çalışmayı değil, ona kalben bağlanmayı terk asıldır.

     Bu güzel âlemin
bir Malik’i bulunmaması muhal / imkânsız olduğu gibi; kendisini insanlara
bildirip tarif etmemesi de muhal ve imkânsızdır. Çünkü, insan, Malik’in
kemalâtına / mükemmelliklerine delâlet / işaret eden âlemin hüsnünü /
güzelliğini görüyor. Kendisine beşik olarak yaratılan dünyada, istediği gibi
tasarruf / idare eden bir halife olup, Allah adına hareket eder. Hatta insan;
dünyada aklıyla çalışıyor. Küçüklüğü, zaafiyeti / zayıflığı ile beraber;
harika, acip tasarruflarıyla, mahlûkatın / yaratılanların eşrefi / en şereflisi
ünvanını almıştır.

     İnsanın elinde,
cüz-i ihtiyarî / Allah’ın insana verdiği dilediği gibi hareket etme serbestliği
vardır.

Bütün sebepler içinde en geniş bir salâhiyet / yetki
sahibidir.

     Bundan ötürüdür
ki, Malik-i Hakikî / gerçek malik olan Allah’ın; rüsül / resul ve peygamberler
vasıta ve aracılıyla, böyle yüksek, fakat gafil abd ve kullarına kendisini
bildirip tarif etmesi zarurîdir. Böylece, o Malik’in evamiri / emirlerine ve
marziyatı / rızasına dair olanlara vâkıf ve haberdar olsunlar. Çünkü nübüvvet /
peygamberlik beşer / insan için zarurî ve elzemdir.

Bazı Motosiklet Sürücüleri Hakkında!

Bunda birkaç ay kadar önceydi!

Kuruçeşme mevki civarında seyir
halinde iken dikiz aynasından bir motosiklet sürücüsünün hızla geldiğini
gördüm,

Bulunduğum şerit, çalışma
nedeniyle daralıyordu!

İyilik olsun diye biraz sağa
kayayım oluşacak boşluktan o da rahatça yoluna devam etsin diye düşündüm.

Ben sağa kaydıkça motosiklet
sürücüsü de benimle aynı doğrultuda sağa kaydı, ve korna çalarak ortalığı ayağa
kaldırdı!

Şaşırmıştım.

Acıbadem hastanesinin arkasında
ki durağa doğru yanaşarak durdum.

Tüm aksesuarları giyinik robokop görünümlü  bir genç, sürat teknesinin iskeleye kavis
çizerek yanaştığı gibi, bana doğru yaklaşarak durdu!

Ve kaskını çıkartmadan!

         
Amca ne
yapıyorsun!

         
Ölsem
üzülmez misin?

         
Ben de
senin gibi bir babanın oğluyum!

         
Neden
şerit değiştirdin?

         
Ben senin
şeridinde kalacağını düşünerek hamle yaptım!

         
İn döv
istersen!

Gibi gerekli gereksiz tahrik
edici bir ton cümle kurdu.

***

Bunları sayarken bir yandan da kaskını bana doğru eğerek konuşuyordu!

Sakinliğimi muhafaza ederek!

         
Özür
dilerim kardeşim, hakkını helal et, amacım sana yol vermekti, seni zora
sokacağını tehlikeye atacağımı düşünemedim, bundan sonra dikkatli olurum dedim.

Dedim ama çocuk, 444 lü
numaraları aradığınızda operatörün okumak zorunda olduğu yazılı bir metin okur
gibi tüm ezberini sıralıyordu.

Ortada bir tehlike, aslında hatam
da yoktu ama, yine de üzüldüğümü ifade
ettim,

O sırada bir kamyonet ile iki
genç yaklaşmış durmuş bizi dinliyordu!

***

Gençlerden biri söze girerek
motosikletli gence!

Olayı gördüklerini, ortada
tehlikeli bir durum olmadığını motosikletli gencin youtoubeye maceralı “mümkünse kavgalı” aksiyonlu bir video yükleyebilmek
için olayı dramatize etmeye çalıştığını,

Kask kamerası ile çekim yaptığı
için konuşurken kafasını öne uzattığını söyleyerek, biraz yöresel biraz anonim küfürler
ile motosikletli gence çıkıştı!

Bizim robokop görünümlü
motosikletli genç planı deşifre olmuş
olacak ki
daha fazla uzatmadan artistik hareketlerle kalkış yaparak hızla
gidince!

Kamyonetteki gençlerden biri!

         
Abi bunların derdi, gerekirse yumruklaşıp kask
kamerası ile çektiği videoları motorcu sitelerinde paylaşmak! Hatta çoğunun
birlikte seyahat ettiği birbirini olay anında kayıt ettiği motosikletli
arkadaşı bile var!

         
Seni
kızdırmaya çalıştı ama başaramadı,

Deyince çok şaşırdım.

         
Bu işlerden geçinen sosyal medya ünlüsü gençlerin
sayısı gün geçtikçe artıyor, boş ver abi üzülme bu nesil fena dedi!

***

Eve geldim ve durumu oğlum Mustafa Kemal’e anlattım.

O da kamyonette ki gençleri
doğrulayıp bana internetten motosikletçi gençlerin önemli bir kısmı kendi
planladıkları çok belli olan, hatta bazısı olaydan önce niyetini anlattığı polis
çevirse bile durmayacaklarını övünerek anlattıkları, büyük araç sürücüleri ile
tartışma sahneleri ile dolu motosiklet seyahatlerini izletince vay ark. Dedim!

Ahlaki değil ama, zekice!

Demek ki, bizim hayretle ve
üzüntü ile izlediğimiz “çoğu kurgu”
videolardan bile para kazananlar varmış!

***

İşte o günden beri sosyal medyada
ve ya haberlerde yayınlanan motosikletçi
ve büyük araç sürücülerinin karıştığı olaylara
hep şüpheci gözle bakarım,

Ve emin olun %90’ın da mağdur
rolünde ki motorcunun haksız olduğu kanaatine varırım.

Dün akşam da yine haberlerde, bir
minibüsçü kendisi ile tartışan motosiklet sürücüsünü ezmek için ana yolda aracı
ile dairesel şekiller çizdiğini izledim.

Haberde olayın nasıl başladığı yoktu, sadece bir minibüs şoförü
aracını motosiklet sürücüsünün üzerine sürüyordu,

Motosikletlide küçük araç olmanın
avantajı ile minibüsün arkasında kalıyor ama kaçıp gitmeyi de düşünmüyordu!

Kim olduğu bilinmeyen biri de tesadüf bu ya onları çekiyordu!

Muhtemelen başrolde ki
motosikletlinin arkadaşı olan başka bir motosiklet sürücüsü!

Ve görüntülerin ardından “belli ki olaydan birkaç gün sonra” Whatsapp
ihbar hattından haberin ulaştıkları ulusal bir kanalın muhabiri ile profesyonel
bir hatip edası ile konuşan motosikletli “sözde
mağdur gencin”
röportaj izledim.

         
Suç duyurusunda da bulundum, konunun takipçisi olacağım
diyordu!

Kendi yaşadığım tecrübe ile
birleştirerek vardığım sonuç!

Motosikletli genç Minibüs
şoförünü delirtmiş, ve amacına ulaşmıştı!

Artık dilediği izlenme sayılarına
rahatça ulaşabilirdi!

Ulusal basına da çıkmış olması
olayı daha da izlenir kılmıştı!

**

Yani demem o ki!

İşsizlik manevi boşluk kolay ve
çok para kazanma arzusu çoluğu çocuğu tabir yerinde ise kurnazlıkta Nirvana’ya
ulaştırmış diye düşündüm!

Bir şoför, hele hele ömrü trafikte geçen işi gücü bu olan bir
minibüs şoförü aracında yolcusu da varken!

Kan beynine çıkmaz ise, “ki zorlarsan herkesin çıkar” tüm
ayarları ile oynanmaz ise, bir insanın
üzerine arabasını sürer mi?

Sürmez elbet!

Onların da geçim derdi, mazot
derdi, çoluk çocuk derdi derken bin tane
derdi var!

Yani bu yazdıklarım size de
tecrübe olsun, motosikletli gençlerimiz hem 4 tekerli araçlar gibi şerit
istikrarı ile motosiklet sürmüyor!

Sağdan, soldan, aradan dereden
vızz vızzz diye sürüyor, işlerine
gelmeyen bir durum olunca da reha muhtara bağlıyorlar!

Tamam, yeter ki onlara bir şey
olmasın,

Tek dertleri izlenme oranları,
tıklanma sayıları yüksek adrenalin ve sosyal medyadan gelen para olsun, olsun da!

Onların yüzünden, derdi tasası ekmek
davası olan kurye motosikletliler ile yakıtı
düşük olduğu için motosikleti ulaşım aracı olarak kullananlar da
mağdur
oluyor,

Bizler de fenomen gençlerin
planına ait olmamaya gayret ederken, motosikleti sadece ulaşım aracı olarak
kullananları da aynı kefeye koymayalım inşallah.

Bir de trafikte yaşadığınız her
olumsuzlukta karşınızdaki ile tartışmayın, kadın erkek genç yaşlı her seviyeden
insanda aşırı bir sinir ve cinnet hali mevcut.

Ciddi sayıda insan yollarda dalgın,
düşünceli, öfkeli!

Küçücük sorunlardan ne vahşetler
çıkıyor, malumunuz toplumumuzun davranışları sadece ekonomiye değil, Devletimizi
yönetenlerin “siyasetçilerin” üsluplarına davranışlarına da bağlı!

Yani durum endişe verici
gözüküyor!

İntiharlar, cinnet geçirenlerin
sayısı gün geçtikçe artıyor, aman dikkat, hakkımı arayayım derken, başınız
belaya girmesin.

Hata sizde olmasa bile, pardon
deyin, sensin deyin, kusura bakma deyin, savuşturun belayı başınızdan!

Malumunuz, biz Avrupa birliğine
gireceğiz “biraz daha modernleşeceğiz”
diye düşünürken, ortaçağ dünyası düzeyindeki milyonlarca Suriyeli, Afgan ve
Pakistanlı dindaşımız bize girdi.

Dikkat etmek lazım.

Selam ve dua ile.

FAS – İSPANYA GEZİ NOTLARI (21 – 29 Mayıs 2022)

Bil, İnan, Sev Ve Ol!

0

     Kesin olarak bil
ki, hilkat ve yaratılışın en yüksek gaye ve amacı,

     Fıtrat ve
yaratılışın en yüce, en yüksek neticesi Allah’a iman ve inançtır.

     Kesin olarak anla
ki, insanlığın en âlî, en yüce ve en yüksek mertebe ve derecesi;

     Allah’a iman
içindeki marifetullah / Allah’ı bilme / Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımadır.

     Beşeriyet ve
insanlığın en büyük makamı;

     Allah’a iman ve
inanç içindeki marifetullah / Allah’ı bilme, O’nu isim ve sıfatlarıyla
tanımadır.

     Çünkü Allah’ın
zatına yol yok. Ruh’un zatına yol olmadığı gibi.

     Çünkü Allah’ı
bilmek; O’nun zatını bilmediğini, bilemiyeceğini bilmek ve anlamaktır.

     Çünkü O, bir şeye
benzemez.

     Ruhumuzu da kabul
ediyor, ama göremiyor, bilemiyoruz!

     Çünkü onun da
zatına yol yok.

     Çünkü ruh da Allah
değil, ama Allah’tan.

     Fakat bu durum
Allah’ı ve ruh’u inkârı icap ettirmiyor.

     Zira, bir şeyin
mahiyet ve içyüzünü bilmemek; o şeyin varlığını inkârını gerektirmiyor.

     Evet, cin ve insin
/ insanın en parlak saadet ve mutluluğu, en tatlı nimeti;

     O marifetullah /
Allah sevgisi içindeki muhabbetullah / Allah sevgisidir.

     Evet, insan ruhu
için en halis, saf ve katıksız sürur / sevinç;

     O marifetullah
içindeki ruhani lezzettir.

     Evet, insan kalbi
için en safî / en temiz sevinç;

     O marifetullah
içindeki ruhani zevktir.

     Evet, bütün hakikî
/ gerçek saadet / mutluluk, halis sürur / sevinç, şirin nimet, safî tat;

     Elbette
marifetullah / Allah’ı bilmekte ve muhabbetullahta / Allah’ı sevmektedir.

     Çünkü onlar onsuz
olamaz. Fakat unutulmasın ki sevmek için bilmek şart.

     Allah’ı tanıyan ve
seven; nihayetsiz / sonsuz saadete, nimete, envara / nurlara, esrara / sırlara;

     Ya bilkuvve /
potansiyel düşünce hâlinde

     Veya bilfiil / iş,
fiil ve eylem olarak erişir ve kavuşur.

     Allah’ı hakiki
tanımayan, sevmeyen; sonsuz şekavete / sıkıntıya, âlâma / elemlere,

     Evhama / vehim ve
kuruntulara manen ve maddeten kapılmış olur.

     Evet, şu perişan
dünyada, avare insanlar içinde, sonuçsuz bir hayatta, sahipsiz,

     Hamîsiz bir
surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?

     İşte bu avare /
perişan insanlar içinde, bu fânî dünyada;

     İnsan sahibini
tanımazsa, malikini bulmazsa, ne kadar bîçare ve şaşkın olduğunu herkes anlar.

     Eğer sahibini
bulsa, malikini tanısa, o vakit rahmetine sığınır. Kudretine dayanır.

     O yalnızlık ve
korku yeri olan dünya bir gezinti yerine döner ve bir ticaretgâh olur.

x

     Evet, insan; sadece Allah’a inandım diyerek,
kurtulacağını sanmasın.

     Bir öğrenci okula
kaydını yaptırmakla yetinip de, okula devam etmezse,

     Dersine
çalışmazsa, ödevlerini yapmazsa; nasıl ki sonuçta sınıfta kalacağı
mukadderse, 

     Bir kul da,
“Allah’a inandım.” deyip de, O’nu bilmeye çalışmazsa,

     O’nu bilmek için
gayret sarfetmezse,

     O’nu bilince
sevmezse, çünkü sevmek için bilmek lâzım.

     O’nu sevince de,
O’nun istediği gibi olmaya çalışmazsa,

     Kendini gerçek
mânâda inanıyor sanmasın. Bir an önce kendine gelsin.

     Çünkü Allah’a
gerçek inanç;    

     Önce Allah’a
inanmayı, sonra O’nu bilmeyi, sonra O’nu sevmeyi, sonra O’nun istediği gibi,

     Bir kul olmayı
gerektirir.

     Unutmayalım ki,
inanmak, sevmek ve olmak; ilim ve bilmekten geçer.

     Bilmeyen sevemez.
Sevmeyen istendiği gibi bir kul olamaz.

Türklük, İlim ve İrfan Yolunda Bir Ömür: Zeki Velîdî Togan (1890-1970)

0

Fas – İspanya Gezi Notları(21 – 29 Mayıs 2022)






















Şimdi de Atlas Dağları eteklerinde yaşayan bir Berberi aileyi kendi yaşadıkları
yerlerinde ziyarete gidiyoruz. Şehrin 40 – 50 km dışında, dağ yamaçlarında,
yeşillikler içindeki bir eve, dar bir patika yol ile çıkıyoruz. Toprak sıvalı
eklemelerle büyütülmüş, tek katlı bir yapının içinde iç içe odalar… Bir bölümde
inekleri ve hemen yanında onların besinleri, bitişiğinde dağdan toplanmış
odunlar dikkatimizi çekiyor. Aile, büyük bir aile. Dede, anne, baba, gelin,
torun, oğul birlikte yaşıyorlar. Tabi ki hayvanları en önemli varlıkları… Bu
şartlara göre oldukça güzel ve temiz bir ortam. Bizim gibi meraklı misafirleri
ağırlıyorlarmış. Ailenin annesi bize naneli çay yapılışını anlatıp göstererek
hazırladı. Daha önceden hazırlanmış bazlama benzeri bir ekmekle, argan yağlı
pekmez, bal, tereyağ ile kuruyemiş ikramı da yaptılar. Yukarıdaki
resim aileye ait evden bir kesit
. Bizim için çok hoş bir ortamdı.

Marakeş’in
diğer bir turistik mekanı, Ali’nin Yeri (Chez Ali Show). Burası Marakeş’in 10
km dışında kurulmuş eğlence odaklı ve turistlere hizmet veren bir yere
gidiyoruz. Ali isimli bir turizm rehberinin Fes şehrindeki rehberlik belgesi
iptal edilince, 70’li yıllarda buraya gelip önce çadır içinde yeme içme yanında
yerel folklorik gösterilerle hizmet vermeye başlamış. Daha sonra Marakeş’e
gelenlerin mutlaka uğradığı önemli bir turizm merkezi haline gelmiş. Şu anda
burası, 4000 kişinin aynı anda ağırlanabildiği, yerel mimari tarzında yapıların
ve Berberi kültürünün de görülebildiği bir serginin de olduğu bir alan. Ortada
futbol sahasından biraz küçük (30x 300m), iki uzun kenarında oturma yerleri
olan tiyatro benzeri bir alanı var. Gelenler önce 70-80 kişilik salonlara
alınıp yemek yiyorlar. Burada yerel kıyafetli çalışanlar yöreye has yemekleri,
yine yöreye has sunumlarla ikram ediyorlar. Yemek esnasında çeşitli oyun
grupları yemeği görsel zenginliklerle daha zevkli kılmaya çalışıyorlar.

Yemekten sonra gösterilerin
yapılacağı alana geçiliyor. Özel ışıklandırılmış ve ışık oyunlarıyla
hareketlendirilen bu alanda yapılacak gösterileri bekliyoruz. Bu arada
isteyenler, at arabası ve develerle alanda gezdirilerek meraklandırılıyor ve
oyalanıyorlar. Yerel kıyafetler giymiş, elinde 80 – 100 yıl öncesinin uzun
namlulu tüfekleri olan 8 atlı, belirli aralıklarla 4’lü gruplar halinde
geçişler yaparak tüfeklerini patlatıyorlar! Atlardaki bazı biniciler ise
ortadaki alan boyunca çeşitli akrobatik hareketlerle görsel heyecan sağlayan
geçişler yapıyorlar. En sonunda da yöresel bir gelin alma serominisi benzeri
bir şov ile eğlence tamamlanıyor. Ve otelimize dönüyoruz.

KAZABLANKA

İki Avanta Bilet Hikâyesi

0

İlk hikâyeyi
Yılmaz
Özdil 2011 yılında
anlatmıştı.
Aynen okuyalım:

New
York’un “demokrat” valisi var, Obama’nın has adamı, David Paterson… Bu vali,
beyzbol efsanesi Yankees’in taraftarı… Geçen seneki final maçını, en faça
koltukta seyretti.

Gel gör
ki, “şerefsiz” New York Post Gazetesi, merak eder, Yankees Kulübü’nü arar,
Vali’nin kaç bilet aldığını, parasını ödeyip ödemediğini sorar. ABD bizim gibi
“ileri demokrasi” ülkesi olmadığı için, “kabile devleti” olduğu için, “Sana ne
lan” diyemezsin, cevaplayacaksın.

Yankees
Kulübü, Vali’ye beş tane bilet verildiğini, parasının ödenmediğini açıklar.
Niye ödenmemiş? “Resmi görevli” olarak geleceği bildirilmiş, resmi
görevliden para alınmıyor.

Gel gör
ki, “haysiyetsiz” New York Post Gazetesi, bu sefer, neden bir tane değil
de beş tane bilet verildiğini merak eder. Araştırır…

Vali’nin iki yardımcısına, oğluna ve oğlunun arkadaşına “avanta” bilet
aldığını ortaya çıkartır…

Haşırt
diye manşet yapar. Buyrun burdan yakın…

Manşetteki
soru basittir: “Avanta bilet rüşvet değil mi?”

Vali
tutuşur… Yankees’le temas kurup, parayı ödemek istediğini söyler. Orası
“yalakalar devleti” olduğu için, Yankees kulübü “Reca ederim efenim, ödenmiş
kabul edelim” diyemez maalesef… Hesapları denetleniyor. “Kredi kartı
numaranızı verin, tahsil edelim” der.

Fakat
kredi kartından öderse, ödeme tarihi ortaya çıkacak. Yani, maçtan önce değil,
gazetenin manşetinden sonra mecburen ödemek zorunda kaldığı anlaşılacak.

Hal
çaresi?

Vali
der ki: “Çek vereyim!”

Verir
çeki… Ancak, cinlik yapar, eski tarih atar. Böylece, sanki maçtan önce parayı
ödemiş gibi olur. Sonra da utanmadan basın toplantısı yapar, “İftira atıyorlar…
İşte ödediğim çek”
der.

Gel gör
ki, “karaktersiz” New York Post’un manşeti, ihbar kabul edilmiştir. “Badem
bıyıklı” polis devreye girer. Çek, adli tıp tarafından incelenir. Mürekkep
testiyle, çeke atılan tarihin çakma olduğu kanıtlanır.

“Puşt”
New York Post manşeti dayar: “Vali yalan söylüyor!”

Hadi
bakalım, New York Eyaleti Dürüstlük Komisyonu devreye girer iyi mi…

Dedim
ya, orası bizim gibi “ileri demokrasi” ülkesi olmadığı için, böyle saçma sapan
komisyonları var… Toplanır, haşırt diye 62 bin 500 dolar cezayı geçirir
Vali’ye.

2 bin
500 dolar bilet parası, 60 bin dolar yalan söylediği için!

İşin
“hazin” tarafı… Dürüstlük Komisyonu’nun üyeleri, bizzat vali tarafından
seçiliyor. Yani, “Koltuğumuzu ona borçluyuz, pisliğini örtelim, aklayalım” demiyor
“nankör” herifler!

Netice?
Uçtu vali.

Obama çıkıp “Kefilim” demedi. Zart diye değiştirildi. İnsan içine çıkamıyor şu anda.

*******************************

Şükrü Saracoğlu

1942-46 arasında Türkiye Başbakanı, 1938-42 arasında Türkiye Dışişleri Bakanı, 1948 ile 1950 arasında da Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı
olan Şükrü Saracoğlu, bu görevler
dışında 1924 ile 1938 arasında da değişik hükûmetlerde Millî Eğitim, Maliye ve
Adalet bakanlıkları yapmıştır. İsmet İnönü ile beraber II. Dünya Savaşı
sırasında Türkiye’yi savaşın dışında tutan politikalara yön vermiştir. Ayrıca 1934
ile 1950 arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürütmüştür.

İşte
bunca görevlerde bulunmuş olan Şükrü Saracoğlu’nun oğlu Rüştü Saracoğlu anlatıyor.
Yılmaz
Özdil’in 2014’te
yazdığı
köşe yazısından aktarıyorum:

Sene
1942… Babam, Başbakan.  Aynı zamanda,
Fenerbahçe başkanı.
Ankara’dayız.

Fenerbahçe’nin
maçı var.  Kardeşim ve dayımla birlikte
maça gitmek istiyoruz. Ama, havamız olsun diye, bizi babamın götürmesini
istiyoruz.

Babamdan
çekindiğimiz için söyleyemiyoruz, anneme söylüyoruz. Annem, babama aktarıyor, “çocukları
maça götür” diyor. Babam, “peki” diyor.

Hep
birlikte başbakanlık makam aracına biniyoruz, stada geliyoruz.

Şeref
tribününe oturup, sahayı en güzel yerden seyredeceğimizi düşünürken… Babam
şoföre sesleniyor, “şurada dur” diyor.

Cüzdanından
para çıkartıyor, dayıma veriyor; “haydi bakalım çocuklar, gişenin önüne geldik,
gidin biletinizi alın” diyor!”

Şükrü
Saracoğlu’nun oğluna verdiği büyük ders.

Başbakan
ve Fenerbahçe başkanı… “Avanta almayacaksın” diyor… Alt tarafı bilet
demiyor.

“Her ne almak istiyorsan, mutlaka parasını ödeyeceksin”… “Suiistimalin
büyüğü küçüğü olmaz”
diyor…

****

Ve
seneler geçiyor… Başbakanlar değişiyor… Fenerbahçe başkanları değişiyor… Kadıköy’de
maç var.

Sonradan
Fenerbahçe başkanlığı koltuğuna oturacak olan Faruk Ilgaz, stada giriş yapmak
üzere geliyor.

O
sırada gözü takılıyor, bilet kuyruğunda bekleyen, yaşı hayli ilerlemiş,
bastonlu bir beyefendi görüyor.

Dikkatlice
bakıyor, o da ne?

Bilet kuyruğunda bekleyen beyefendi, Eski Başbakan ve Fenerbahçe Başkanı Şükrü Saracoğlu’dur.

*******************************

Büyük Haramlara Giden Yolun Durakları

AKP iktidarı döneminde bir tek bakanlığın, bir genel müdürlüğünde yapılan yolsuzluğun
Cumhuriyet tarihindeki yolsuzlukların toplamından fazla olduğu iddia ediliyor.

Asayişimizden sorumlu zevatın uyuşturucu baronları, mafya liderleriyle boy boy resim verdiği
görülüyor.

Başbakan
siyasi ahlak yasası” getirmeye çalıştı. Cumhurbaşkanı “Böyle
yaparsanız görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız”
diye rafa kaldırdı.

Kamu ihale yasası 190 kere değiştirildi. Bütün önemli projeler ihalesiz paylaştırılmakta.

Devletin büyük harcamaları Sayıştay denetiminden kaçırıldı. Denetimden kaçıramadıkları alanlar için CB
talimat veriyor: “Sayıştay’ın icracı kurumlardaki denetimini açık arama ve ceza
penceresinden bakarak yapmaması gerektiğini düşünüyorum.” Bu talimata uyacak
partili kişiler Sayıştay Başkanlığı ve Başsavcılıklarına atanıyor.

Diyebilirsiniz
ki bu ortamda sen de tutmuş “avanta bilet” gibi çok küçük bir konuyu
yazıyorsun.

Doğrudur.

Ama “büyük
haramlara” giden yol “küçük haram” duraklarından geçer.

“İnandığınız
gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”

Küçük yolsuzlukları
ve ahlaksızlıkları engellemezseniz, büyüklerini isteseniz de engelleyemezsiniz.