26.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 295

Dr. Reşit Galip ve Andımız

Osmanlı’nın İki Dönemi

Osmanlı kurulurken Ertuğrul, Ataman, Afşin, Orhan’dık;
Türk’tük yani. İlk 250 yıl Osmanlı bir Türk İmparatorluğudur. İşte bu yüzden
girdiğimiz bütün savaşları kazandık. Tuna boyları, Karpatlar, Macar Ovaları
Türk atlılarının nal sesleri ve kılıç şakırtıları ile inledi. Ta ki halifeliği
alana kadar başarılarımız devam etti.

Her şey o kadar güzel giderken Yavuz halifelik sevdasına
düştü. Halifelik dini değil siyasi bir kurumdu ve siyaseten bu kuruma
ihtiyacımız yoktu. Sadece Asya değil Avrupa da Türk’ün gücü önünde baş
eğiyordu.

Yavuz hocası Şeyh İdris Bitlisi’nin yönlendirmesi ile
Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını kazanarak Abbasi halifeliğini İstanbul’a
getirdi.

Ama Arap dünyası halifeliğin Türklere geçmesine karşı çıkıp
Yavuz’a biat etmediler. Bu sorunu çözmek için orta bir yol bulundu. Mısır ve
Arap dünyasından bin kadar din bilgini İstanbul’a davet edilerek, para, mal,
mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlandı. Bu gelenler
Arap milliyetçisiydiler. Türk İslamı bırakılarak Arap İslamına doğru evrilme
başladı. “Türk” kavramının yerini bugün olduğu gibi “tek millet” ümmetçilik
kavrami yerleştirilmesi başlandı.

“Türküm, Türkmenim” diyen Aleviler, Kızılbaşlar aşağılandı,
dışlandı, kafaları kesildi. Sadece Kuyucu Murat Paşa’nın kellesini kestirip
kuyulara doldurduğu Türk sayısı yüz binin üzerindedir.

Osmanlı’nın son 350 yılı ilk 250 yılın tersine Türklere
zulüm yılıdır. Artık Arap kültürü Anadolu’ya bağdaş kurup Türk kültürünü
boğmaya başlamıştır. Bu zulümden en çok payını alan da ses bayrağımız Türkçe
olmuştur. Türkçe saraydan, devletten, edebiyattan kovulmuş ancak dağlarda,
ıssız ovalarda barınmaya başlamıştır.

Yavuz’un getirdiği Arap bilginleri yobazdılar. Onların
fetvaları ile matbaa “Gavur icadı” denilip İstanbul’a sokulmadı, onların fetvaları
ile “Meleklerin bacakları seyrediliyor” denilip İstanbul Uzay Gözlemevi top
atışları ile yıkıldı.

Ve ilk 250 yılında bir Türk İmparatorluğu olarak kurulan
Osmanlı Araplaştıkça batmaya, son 350 yılında girdiği bütün savaşları
kaybetmeye başladı. Kurulurken Türk adı taşıyan padişahlar, devlet yıkılırken
Abdülmecit, Abdülaziz, Abdülhamit oldular… En sonunda Balkan Savaşları
yenilgisi ile yeniden Anadolu’ya yani doğduğumuz topraklara döndük.

Kurtuluş Savaşı’nı Arap milliyetçisi bilginlerin verdiği
Araplık ruhuyla değil Türk ruhuyla kazandık üstelik 350 yıl başköşede
oturttuğumuz Arap ümmetinin ihanetine rağmen.

Ne diyordu Ahmet Yesevi:

“Din seçim,

Türklük kaderdir!”

*

Abbasi Halifesi Masur
Un Hışmına Uğrayan İmam-I Azam’dan İlginç Tespitler

● Arap olmayan Müslümanlar anadilleri ile ibadet
yapabilirler.

● Bir insanının mümin olduğunu ibadeti belirlemez.

● Kimin cennete veya cehenneme gideceğini Allah’tan başka
hiç kimse bilemez.

● Beşeri ilişkilerde dindarlık ölçü değildir.

● Namaz kıldırıp para almak helal değildir.

● Din için toprak gasbetmek meşru değildir.

● Evlenme ve eş seçme hakkı kadının kendisine aittir.

● Arapça kutsal dil değildir, kutsal olan anlamıdır.

● Allah’ın elçileri, Allah’ın kitabına aykırı konuşmazlar.

● Kuran’a ve akla aykırı rivayetler(hadisler) kaynağı ne
olursa olsun reddedilir.

● İslamda evliya diye bir sınıf yoktur, her mümin Allah’ın
dostudur.

● Haram para ile hayır olmaz.

● Zulüm yapan idareciye hediye verilmez, hediyesi de
alınmaz.

● İSLAM akıl ve vahiy dinidir. Aklı olmayanın dini de
yoktur…

* * *

Bilinmeyen Türk Tarihinin Yapraklarından gerçeğin ifadesi

İzge Yayıncılıktan Müzikle Alâkalı Üç Kitap (1)

1-‘Vielsaitigkeit’
(Halkların Telli Çalgıları)

Kitabın müellifi Wolfgang Ott, 1968 yılında
Fas’ın Marakeş şehrine gittiğinde kendisine dekoratif bir müzik âleti hediye
edildiğini, sonraki seyahatlerinde gittiği her ülkeden bir müzik âleti almayı
âdet hâline getirdiğini ve böylece ‘telli’ müzik âletleri koleksiyonu
oluşturduğunu belirtiyor. ‘Vielsaitigkeit
adını verdiği eserinde bu koleksiyondaki âletlerin, renkli resimleri eşliğinde
şekli ve özellikleri hakkında bilgiler veriyor.

Nilüfer
Epçeli
’nin Almancadan Türkçeye
çevirdiği eserin Editörlüğünü Prof. Dr. Uğur
Türkmen
, Hasan Sâmi Yaygıngönül
ve Yunus Emre Uğur üstlenmiş.

Prof. Türkmen, ‘Önsöz’ başlıklı yazıda, Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet
Konservatuvarı bünyesinde Türkiye’nin en büyük, en zengin müzik âletleri
koleksiyonunu oluşturan İbrahim Alimoğlu’na,
ülke ve dünyâ müzik kültürüne katkıları için teşekkür ediyor.

21 X 15 santim ölçülerinde Amerikan Bristol
kapak içerisinde 90 gr. kuşe kâğıda basılı 347 sayfalık renkli baskılı ve şık
görünümlü albüm, müzedeki müzik âletleriyle alâkalı kısa bilgilerle başlıyor.
Telli çalgıların kısa târihi, yapımında kullanılan malzemeler; Orta ve Güney
Amerika, Güney, Güneydoğu, Doğu Asya gibi bölgelerdeki telli müzik âletleri
hakkındaki bilgilerden sonra müzik âletlerinin tanıtımı renkli fotoğraflar
eşliğinde devam ediyor.

İlk metin, 6 değişik çeşidi bulunan
(Avusturya, Bavyera ve İsviçre’de) ‘Zither’ isimli âletle ilgili:

Von Hornbostel ve Sachs sınıflandırmasına göre
ya tek başına üzerine tel gerilmiş tel taşıyıcısından oluşan veya ilâve bir
rezonans gövdesinin ses üretme aparatından yapı itibâriyle bağmışız olan basit
kordofonlar sınıfına aittir. Zither, tel takozu türüne göre çubuk, boru, sal,
tahta, çanak ve çerçeve zither olarak birbirinden ayrılır. Avrupa menşeli
zitherlerin çoğu (18. yüzyıla kadar cister diye de anılmıştır) dikdörtgen veya
trapez şeklinde tahta zitherlerdir. Teller, düz veya hafif bombeli bir tahtanın
-zerine dikey olarak gerilir. Tahta zither, Scheitholfum bir türevi olup,
menşei özellikle Alpler bölgesidir. (Avusturya, Bavyera, İsviçre). Teller
parmak uçlarıyla temas ederek, üzerine vurularak veya yay kullanmak suretiyle
çalınır.

Sonraki sayfalarda; (Afrika menşeli, Güney
Amerika’da da görülen) Berimbao, (Batı Afrika menşeli) Mvet, (Vietnam’ın dağlık
bölgesinden) Broh ve Phin Pia, (Madagaskar’dan) Valiha, (Orta Vieatnam’ın
dağlık bölgesinden) Dınh Goong, (Çin’dan) Zheng ve GuQing, (Hindistan’dan)
Vichitra Vina ve Bülbül Tarang, (Batı, Orta ve Doğu Afrika’da yaygın olan) Sal
Zither (Tianhoun), (Sâdece Uganda, Tanzanya, Ruanda ve Burundi gibi Doğu Afrika
ülkelerinde bulunan) Enanga, (Macaristan menşeli) Scheitholt ve benzerleri ile
Citera, (17. Yüzyılda göçmenlerle birlikte Amerika’ya ulaşan) Appalachian
Dulcimer, (Almanya’da) Akordalia, Konser Zihteri, Stössel Lavtası,
(Finlandiya’da) Kaentele, (Almanya’dan Amerika’ya götürülen) Çekme telli
zihter, Yaylı zihter, (Eski Ahit’de Kral Dâvut tarafından kullanıldığı
söylenen) Yaylı Psalter, (Rusya’nın en eski çalgılarından biri olan) Gusli,
(Ukrayna menşeli) Bandura, (Türkiye, Mısır ve Suriye’de) Kanun, (Türkiye, İran
ve Irak’ta) Santur, (Batı Varupa menşeli) Kipango ile müzik âletlerinin
tanıtımı devam ediyor:    


1450 yılında kullanılan Mısır ‘Lir’leri:
Tellerin gerilmesi için
kullanılan akort vidaları mevcuttur. Nübye menşeli olan Kissar olarak anılan
lirin gövdesi, deve derisi ile kaplanmış teneke çanaktan oluşur.

Semsemiya, Süveyş Kanalı dolaylarında
çalınır. Genelde çanak lir biçiminde görülse de bâzen kutu lir olarak da
görülebilir. Lirlerin çoğu deriden ses tahtasına sâhiptir, ancak Semsemiya’ da
ara sıra ahşaptan ses tahtasına da rastlanır.

Sudan ve Uganda lirleri Mısır lirlerinden
biraz farklıdır. Uganda menşeli lirde teller üst tarafta yumak biçiminde sarmal
halkalarla biter. Üst kısmı antilop derisinden oluşur.

Teller, üst kısmındaki delikten iç tarafa
geçirilerek, alt kısımda tekrar ahşap gövdeden çıkar ve bir ahşap çubukla
tespit edilir. Sudan menşeli olanlarda kutu biçiminde bükülmüş tellerden oluşan
beş tel, çatalında bulunan yumak biçimindeki sarmal halkalarla akort edilir.

Etiyopya’ya ait büyük bir lir olan Begena, rivâyete
göre Kral Dâvut’un arpıdır. Asiller ve ruhban sınıfı tarafından ilâhilere eşlik
etmek için kullanılan bu çalgının sayıları altı ilâ on arasında değişen kalın
telleri, ahşaptan deri kaplı bir rezonans kutusunun üzerinden geçer. Bu çalgıya
özgü ‘vızıldama’ sesini elde etmek
için, köprüsüne tellerle temas eden deri şeritler tespit edilir.

Koni şeklinde daralan gövdesiyle Kerar,
yaygın bir halk liridir. Her iki çalgıda bağırsaktan yapılan teller akort
halkalarıyla gerilir.

Kitapta yer alan, Türkiye’de ve Türk dünyâsında
kullanılan müzik âletlerinden bâzıları:

Kabak
Kemâne
: Hayvan derisi kaplı
bir kabak gövdesinden oluşan yaylı bir çalgıdır. Genelde Türkiye’nin güneyinde
Yörükler tarafından çalınır. Çalgının yapımı için kabak bulunamadığında gövde
ve ses tahtası için ahşap malzemeden yapılır. Köprüsünün altında bir akort
çubuğu mevcuttur.

Saz: Tambur ailesinden Türk menşeli perdeli uzun
boyunlu bir lavtadır. Farklı büyüklüklerde imal edilir ve en küçüğü ‘Cura’, orta boyu ‘Bağlama’ ve en büyüğü ‘Divan
Sazı
’ diye adlandırılır. Genelde ses deliği olan veya olmayan tek parçalı
bir midye kabuğu gövdesine sâhiptir.

Tambur: İslâm öncesi İran’ın çok eski bir çalgısı
olan Tamburun sonraki nesli, günümüzde dört tel ile donatılmış Setar’dır (üç tel).
Dördüncü teli Sufi Müştak Ali Şah tarafından 18. yüzyılda eklenmiştir. Bu küçük
çalgının gövdesi ya tek parçadır veya ince yongadan oluşur. Setar genelde sağ
elin işâret parmağıyla (tezene kullanmadan) solo çalınır. İran’da büyük bir itibara
sâhiptir ve bilhassa Sufi mutasavvıflar arasında yaygındır.

Özel not: Türkiye’de daha gelişmiş modelleri mızraplı
ve yaylı olarak kullanılır. Yaylı tambur, yayla çalınan tambur türüdür.
Yaklaşık bir asırlık bir geçmişi vardır. Tanburî Cemil Bey (1873-1916) tarafından
icat edildi. Daha sonra Ercüment Batanay (1927-2004) ve Fahrettin Çimenli
(1933-2017) tarafından geliştirilerek bugünkü hâline getirildi. Necdet Yaşar’ın
(1930-2017) kendisine has özel tamburu vardır.

Cümbüş:
A
ltı adet metal tele sâhip
bir nevi Türk banjosudur*. Geniş klavyesi perdesizdir. Gövdenin kenarına
imalatçının adı işlenmiştir. 20. yüzyılın başlarında Zeynel Abidin (1881-1947)
tarafından icat edilmiş ve 1929 yılında Atatürk’e tanıtılmıştır. O da çalgının
adını Cümbüş koymuştur. Türkiye’deki 1934 yılında yapılan soyadı reformundan
sonra Zeynel Abidin kendi adını Zeynel Abidin Cümbüş olarak değiştirmiştir.
Cümbüş’ün Klâsik Türk Sanat Müziğinde yer edinmesi başarılı olmamıştır.
Günümüzde cümbüşün yerini ud almıştır. Cümbüş, halk müziğinde ise hâlâ önemli
bir yere sâhiptir. Trompet ve klarnet karşısında rahatça duyulabildiğinden,
özellikle düğün, vs. gibi kutlamalarda çalan Roman orkestralarında eğlence
müziğinde kullanılan bir çalgıdır.

*banjo: Afrika kökenli telli
bir çalgı türüdür. Afrika’dan Amerika’ya köle olarak giden işçiler arasında
yaygınlaşan bu çalgı, sonraları Avrupa müziğini de etkiledi. Amerikan halk
müziğinde yaygın olarak kullanılır.

Tar: Tezeneyle çekilerek çalınan uzun boyunlu bir
lavtadır. İran, Kafkaslarda ve Türkiye’de bulunur. Sekizgen ahşap gövdeye, deri
kapak ve bağlı klavyeye sâhiptir. Tar, klâsik repertuvar için kullanılabileceği
gibi, halk müziğine de uygundur. Menşei muhtemelen Türkiye’nin Doğusudur. Bir
tarafı balmumuyla kaplı pirinç tezeneyle çalınır.

Kaşgar
Rubabı:
Özbekistan’da (ve
Tacikistan’da) Kaşgar Rübabı en sevilen çalgılardan biridir. Özellikleri sapın
alt kısmına oyulmuş kancalar veya kanca biçimindeki burgu kutusudur. Bu
çalgının gövdesi, 10 adet yongadan oluşturulmuştur. Klavyenin üzerine bakırdan
24 köprü yerleştirilmiş olup, beş burgu bir bağırsak teli ve dört (çift) çelik
teli germektedir. Tezene kullanılarak çalınır.

Dotar:
Bu perdesiz, Afgan Doğu
Horasan-İran menşeli uzun boyunlu lavtada kullanılan malzeme ilgi çekiciidir..
Gövdesi, dört ahşap parçadan bir araya getirilen ahşap parçasından kalın
duvarlarla imal edilmiş olup, ses tahtası kontrplaktan oluşur, iki telli
anlamına gelen adına rağmen, iki adet çift sesli tel grupları için yana
yerleştirilmiş dört burguya sâhiptir. Halbuki alt kısmında bulunan tel askısında
altı tel için delikler vardır. Parmak ile icra edilir. Fakat çalgının alt
direnç eşiğinde altı tel için delik açıldığı görülmektedir.

Yaylı
Tambur:
Yayla çalınan uzun
boyunlu lavtalar, Türkiye’de ‘Yaylı
Tambur
’ olarak anılır. Çümbüş’ün içerisi parşömen / kâğıt kaplı, çanak biçiminde
metal gövdesinden ve bir -Saz’ın (özellikle uzun) sapından oluşturulmuştur. İcracının
tercihine göre, metalik sesi almak için, yaylı tamburun ses kutusu kadife kumaş
ile kaplanır.

Ud: (Arapça ahşap), Farabî tarafından henüz 10.
yüzyılda târif edilen Fars kökenli perdesiz bir kısa boyunlu Arap lavtasıdır.
Arapça konuşan dünyânın başlıca çalgısı olup, Avrupalı lavtalara örnek teşkil
etmiştir. Ud, hiçbir zaman akordik olarak çalınmamış olup, her zaman melodik
olarak çalınmıştır. Kalın göbekli bu çalgı, birkaç parçalı ahşaptan imal
edilmiştir. Burgu kutusu arkaya doğru kıvrıktır. Ses tahtasında arabesk
süslemeli bazı ses delikleri vardır.

Mandolin:
En yaygın mandolin türü
Napoli mandolinidir. Derin bombeli, ince ahşaptan imal edilmiş bir ahşap
gövdeye, oval ses deliğine sâhip alt kısmı hafif kıvrılmış bir ses tahtasına ve
altında sert bir tabana sâhiptir. Umûmiyetle hızlıca değişimli olarak aşağı
yukarı hareket ettirilen mızrap ile çalınır.

Özel bilgi: Türkiye’mizde çocuklar, mandolinle müziğe başlatılır.
Müzik öğretmenleri, mandolinin Türk mûsikîsine uyumsuzluğu açısından bunun
isâbetli bir tercih olmadığını belirtirler. ‘Bağlama’ olarak da anılan sazla başlatılmasını tavsiye ederler.  

Domra
/ Balalayka:
Domra, Rusya’da
16. yüzyıldan beri bilinen bir çalgıdır. Adı, Ön Asya menşeli bir lavta türü
olan Tambura’dan türemiştir. Yarım dâire biçimindeki gövdesi, ahşap parçalardan
oluşturulmuştur. Tel sayısı, iki ilâ dört arasında değişir. Dört boyu vardır:
Prim Domra, Sekund Domra, Alt Domra ve Bas Domra. 1700 yılı dolaylarında yerini
günümüzde Rusya’nın millî telli çalgısı kabul edilen Ukrayna menşeli
Balalaykaya bırakmıştır. Ancak bugün yine sıkça çalınır. Balalayka büyük bir
ihtimalle Domra’dan türemiştir. Gövdesi üçgen şeklindedir ve düz ahşaplardan oluşan
düz göbekli bir tabana sâhiptir. Altı boyda imal edilir: Pikkolo, Sekund, Bas,
Alt, Kontrabas, Prim. Üç veya 6 telli olabilir.  

Rabab: Afgan menşeli, zengin sedef ve kemik
süslemeli eski bir çalgı olan Rabab (Rabob, Rubab), parmaklarla telleri çekerek
çalınır (eskiden muhtemelen yayla çalınırdı). Tek parça dut ağacından imal
edilmiş olup (burgu kutusu sonradan üstüne takılır), kısa bir sapa sâhiptir ve
yanları içe doğru oyuktur. Bağırsak veya naylondan üç ya da dört melodi teline,
iki yardımcı tele ve pirinçten dokuz ilâ on üç arasında rezonans teline sâhiptir.
Dört perdesi bağırsak veya naylondandır. İç kısmında bâzen özel bir rezonans
elde etmek için tabanına içi boş yumurtalar yerleştirilir.

Klâsik
Kemençe:
Halk müziğinde
görülen Lyra çalgıları; Lirica, Gadulka ve Lyra’nın aksine Türk menşeli,
Anadolu çalgısı bu kemençe, klâsik ilâvesinden de anlaşılacağı üzere, klâsik
orkestrada yer alan bir çalgıdır. Burada uzun boyunlu lavtalardan Tambur ve Ney
ile birlikte en önemli üç enstrümandan biridir. 19. yüzyılda Makedonyalı
Çiganlar tarafından İstanbul’a getirilmiş ve armut biçiminden dolayı ‘Armudî Kemençe’ adını da almıştır.
Köprünün diskant ayağı, sağdaki D ses deliğinden çıkan bir akort kirişine
dayanır.

Çalgı, dikey olarak çalınır ve bu esnada tellere
tırnaklarla dokunulur.

Karadeniz
Kemençesi:
Kemençe, genelde
Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Karadeniz sâhillerinde (Karadeniz Kemençesi) Lazlar
tarafından çalınan üç metal telli Türk menşeli bir yaylı çalgıdır. Güney
Kafkasyalı bir halk tarafından çalınan üç metal telli Türk menşeli dinamizm ve
coşkunun ifâdesi olan bir çalgıdır. Her zaman bir solo çalgıdır. Genelde çok sesli
olarak çalınır. Bu esnada iki tel aynı anda çalındığından, dörtlü paraleller
oluşur. Avrupa menşeli Pochette’ye (cep kemanı) benzemesine rağmen bu iki çalgı
arasında akrabalık yoktur.

 Yörük Kemâne: Türkiye’nin güneyinde
yaşayan Yörüklere âittir. Kemençeye benzer. Daha geniş gövde, düz ses tahtası
ve altta tel tutucusu bulunan düztaban, yukarıda burgularıyla birlikte burgu
kutusu, tel sayısı ve akordu, yine bu bölgede bulunur. Kabak Kemâne’ye eşittir.

Ek:

Bir koleksiyon ister sanat ister resim veya
belki de motosiklet koleksiyonu olsun, belli bir büyüklüğü aştıktan sonra, bir
koleksiyondan fazlasıdır. Târihi, ilişkileri, bağlantıları hakkında bilgi
verir, bir kültürü temsil eder. Böyle bir koleksiyon özel odalarda
saklanmamalı, kamuoyuna gösterilmelidir. Bu sebeple koleksiyonumu bir müzeye
hibe etmeye karar verdim. Almanya’da birkaç müze koleksiyonumla ilgilendi,
ancak para, yer, vs. gibi sebeplerden dolayı çalgıların çoğu depoda muhâfaza
edilecekti. Bu yüzden koleksiyonumu Afyon Kocatepe Üniversites’inin
Konservatuarı İbrahim Alimoğlu Müzik Müzesine hediye etmeyi uygun gördüm. Burada
bana sürekli sergi için bütün imkânlar sağlandı. 25 Nisan 2014 târihinde vâlinin,
belediye başkanının ve rektörün katılımlarıyla konser eşliğinde açılışı
yapıldı. Koleksiyonun Afyon’da gördüğü takdir, 2014 yılının Kasım ayında bana
fahri hemşehrilik unvânının ve Üniversite Senatosunun kararıyla 2015 yılının
Temmuz ayında Fahri Doktor unv’nının verilmesiyle de ifâde gördü.

Yazar: Wolfgang Ott.

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (11)

Silahlarla birlikte, at koşum takımı,
göçebelerin maddi kültürünün önde gelen kategorilerinden biridir. Atın
göçebelerin hayatındaki rolü, atı kontrol etme araçlarının geliştirilmesine
verilen istisnai önemi belirlenmiştir. At kontrollerinin oluşumu ve gelişimi
üzerine yapılan çalışmalarda herhangi bir eski göçebe toplumun yaşamının bu
yönleri her zaman karşılıklı olduğundan, silahların incelenmesi, göçebelerin
askeri ilişkileri ile yakın ilişki içindedir, birbirine bağlıdır ve büyük
ölçüde birbirini belirler. Rus arkeolojisinde İskit-Sarmatya zamanının
dizginlerinin incelenmesi yeni başlamıştır. İskit atlarının kıyafetleri
sistematize edilmiş ve yeterli ayrıntıda tanımlanmışsa (Іllіnska, 1966;
Ilyinskaya, 1973), o zaman Kuzey Karadeniz bölgesinin binicilerinin dönüşte ve D.S.
 ilk yüzyılların ekipmanı hâlâ kapsamlı
bir çalışma beklemektedir. Yeterli sayıda buluntu ile temsil edilen Sarmatya
dönemine ait at kıyafetleri tekrar tekrar yayınlanmış ancak özel olarak
incelenmemiştir. Bunun istisnası, K. F. Smirnov tarafından ele alınan
Savromatian dizginidir (Smirnov, 1961). Bu arada, Sarmat kabilelerinin D.S. 1.
yüzyıllarda ülkenin güneyindeki tarihindeki rolüoldukça büyük ve Sarmatyalılar
ile komşuları arasındaki temasların analizinde büyük önem taşıyan askeri
meseleleri belirsizdir. At kıyafetleri, bir atı kontrol etmenin yolları ve
yöntemleri ile yakından bağlantılıdır[1]. Bu
nedenle, V. M. Zubar’ın Kuzey Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İskitler ve
Sarmatyalıların silahlanması
“В. М. Зубарь, 
О Снаряжении Боевых Коней В Первые Века Н. Э. На Территории Северного
Причерноморья Вооружение скифов и сарматов
” isimli bu çalışma Sarmat
zamanının at dizginlerinden birinin Kuzey Karadeniz’deki dağılımının kökenini,
amacını, zamanını, tasarımının analizine belirlemeye ayrılmıştır. Bölge ve
nüfusun hangi etnik grubunun birkaç at ve ve cenaze parçası ile ilişkili olduğu
sorusunu düşündürmektedir. D. S.  birinci
yüzyılların Chersonesos nekropolünde keşfedilen at koşum takımı 1893 yılında
Chersonesos nekropolünde yapılan kazılarda, at iskeletli bir toprak mezarda
“bronz güzel şekilli parçalar” bulunmuştur[2]. Bitler,
dikdörtgen çerçevelerde sonlana, çapraz kesitte hareketli şekilde bağlanmış iki
üçgen bitten oluşur (Şekil. 10. 1,2). Yaprak şeklinde her iki ucu halkalarla
biten bir çubuktur. Yüzüklerin hemen altında yanak parçalarında, enine kesitte
üçgen olan iki paralel çubuğun dik açıyla yerleştirildiği ve sıkıca
sabitlendiği dikdörtgen çerçevelerde delikler vardır. Çubukların her birinin
orta kısmında, çerçevelere bitişik bitlerin uçları gibi kenar düzleştirilmiştir.
Kemirgenler ve yanaklıklar, kemiricilerin uçlarındaki çerçevelere sırasıyla
yerleştirilen üç bronz plaka ve yanaklıktan uzanan çubuklar yardımıyla
hareketli bir şekilde bağlanmıştır. Bit’in toplam uzunluğu, yaprak şeklinde çubuklar
ile bağlantı noktasına 8.3cm.  ve  6.2
cm
kemirgendir. 1896’da Kerç’te Glinishche olarak
adlandırılan bir mezarda kazılan bir mezarda benzer parçalar bulunmuştur (Şekil.
10.3,4). Bunlar sadece Chersonesos’tan farklıdırlar. Gümüşten yapılmış ve
yanaklıktan uzanan çubukların uçlarında çerçeveleri olmayanlardır. Uça ek
olarak, üç cam kap, gömülü olanın başını süsleyen altın yapraklar, çeşitli
boncuklar, bir altın yüzük ve bilezik, demir üçgen ve dört yüzlü yaprak biçimli
uçlar, kemerden oklar, çeşitli tokalar ve rozetler bulunmuştur. (E. Von Stern,
1898). Çok sayıda at kıyafeti, E. Von Stern’in birlikte bu mezara en az iki
atın gömüldüğünü varsaymasına izin vermiş ve bir dizi işarete dayanarak, at
kıyafetlerinden birinin, eldeki parçaları içeren at kıyafetlerinden birinin defnedilmek
üzere yapıldığı sonucuna vardırmıştır. (E. Von Stern, 1898). Benzer bir
tasarımın başka bir parçası, Chernorechensky mezarlığının 4 No’lu mahzeninde
kaydedilmiştir. Burada, bir setin parçası olarak, saç bandı süslemelerine ek
olarak, demir kemiren ve bronz yanak parçaları olan bimetalik parçalar vardır
(Babenchikov, 1963). Bu yanaklıkların Chersonesos’takilerden farklı olmasının
nedeni, yanaklığın uçlarında halkalar yerine yamuk uzantıların olmasıdır (Şekil.11.
1). Araştırmacılara göre Kerç’te keşfedilen kompleks D. Ö 1. yüzyılın sonlarına
– D. Ö 2. yüzyılın başlarına aittir. (Gaidukevich, 1949). Chernorechen-tasarımda
benzer bir at koşum takımı aksesuarlarının bulunduğu mezarlık alanındaki
kopçalar biraz daha geç bir zamana – D. Ö 3. yüzyıla tarihlenmektedir.
(Babenchikov, 1963). Chersonese bitlerinin Chernorechensky ile değil, Kerch ile
daha büyük benzerliği göz önüne alındığında, D. Ö 1. yüzyılın sonu – 2.
yüzyılın başlangıcına atfedilmelidir. Bu tür bitin kökeni sorusu basit
değildir. Akdeniz ve Kuzey Karadeniz bölgesinin antik merkezlerinde bu tür
bitlerin proto-tipleri bulunur. Bu nedenle, o sırada Sarmatyalıların yaşadığı
Kırım’a bitişik bozkır bölgeleri incelenmiştir. 30’larda, Zaporozhye’deki
Dneprozavodstroy topraklarında, 29 No’lu höyükte halka kulplu demir bir kılıca
ve D.Ö. 1. yüzyıla ait bir sürahiye dayanmaktadır[3].

Kılıcın yanı sıra demir ok uçları,
seramik, bronz levhalar üzerinde, söz konusu olanlara benzer ancak daha basit
ve daha rasyonel bir biçimde demir bitler bulunmuştur (Şekil.11. 2). Uçlarında
iki halka bulunan göğüs parçaları, geçiş çubukları ve bağlantıları olmadan
doğrudan çubuklara bağlanmış ve bu da yapımı içindeki şekle göre büyük ölçüde
kolaylaştırmıştır. Kazı günlüğü, dizginleri sabitleme sistemini doğru bir
şekilde kurmak imkansızdır ancak diğer Sarmatyalılardan bitlerinin buluntuları
benzer tasarım kompleksler yardımcıdır. V. M. Zubar[4]’ın araştırılmalarında
görüldüğü gibi Sarmatların atlarda dizgin kullanmaları onlara savaşlarda
hareket üstünlüğü kazandırmıştır. Bu hareket kabiliyetine geriye dönüp ok
atmada dâhildir.

1965 yılında, Nikolsky mezarlığının 12
numaralı höyüğünde, 1. yüzyılın ikinci yarısında – 2. yüzyılın başlarında bir
mezarda benzer bitler kaydedilmiştir. (Şekil.11. 3), Yanaklarının bronz ve
süslü olmasıyla Zaporozhye’de bulunanlardan farklıdır. (Zasetskaya, 1979).
Dizgini sabitlemek için, burada hizmet verilen kemer için bir klips ile
kemirmenin ucuna dişli bir halka konmuştur. 1949’da Napoli’nin kapılarında
İskit-Alanlı bir komutanın cenaze gömüsü bulunmuştur (Karasev, 1951;
Vysotskaya, 1979). Onun dizgin setinde, kafa bandına takılma şekliyle yukarıda
açıklananlardan farklı olan parçalar vardır (Şekil.11. 4). Yanakların uçlarına
halkalar değil, diskler yerleştirilmiş ve kafa bandının yanak kayışları
çerçevelere bağlanarak uzaklaştırılmıştır. Yanak parçasının orta kısmından
dolgu yapılmıştır. Bu önceki durumda olduğu gibi, yanak parçası ile kemiren
arasında dişli bir klipsli bir halkaya bağlanmıştır. Tarihî set 2. yüzyılın
başından daha geç değildir. Böylece, D. Ö. 1. yüzyıldan başlayarak Sarmatyalıların
bir bit yapısı vardır ve bu da kuşkusuz bit için ilk biçim olarak hizmet
etmiştir. Sarmatyalılarla birlikte, bu tür bit, 1. – 3. yüzyılın sonundaki dört
mezar kompleksinin bulunduğu Kırım’a Chersonesos ve Kerç’e nüfuz eder. Görünüşe
göre ağır silahlı binicilik savaşçılarına ait olan, bu tür at ekipmanları
kazılar sırasında keşfedilmiştir. Kerç ve Napoli’den gelen bitlerin benzerliği,
bir zamanlar Napoli kompleksi araştırmacıları tarafından fark edilmiştir
(Karasev, 1951; Schultz, 1957; Vysotskaya, 1979). Söz konusu türdeki bitlerin
tarihlenmesine ve kökenine ek olarak, bunların pratik uygulamaları ve amaçları
konusu da büyük önem taşımaktadır. Binicinin karşılaştığı belirli görevlerle
ilgili görüşler vardır. İşlevsel amaç sorunu ve koşum takımının belirli
bölümlerinin çalışma prensibi, tamamen uygulamalı bir yapıya sahip olmalarına
rağmen, sürekli olarak ilgi çekicidir. Bu arada bu tür parçalar atın kafatasına
sabitlenmediği için bunların kafa bandına takılma yöntemi ve çalışma prensibi
literatürde dikkate alınmamıştır. Bu da bu konu üzerinde daha ayrıntılı olarak
durulmasını sağlamaktadır. Chersonesus tipi bitler, hem kalınlıkları ve
bölümleri nedeniyle hem de çalışma prensibine göre bir atı kontrol etmek için
katı bir araç olarak hizmet etmiştir. Kafa bandına takma yöntemine bağlı olarak
bu ilke iki yönlü olabilir. İlk durumda, yanak kayışlarının çatallı uçları
halkalara bağlanmıştır. Aynı zamanda, yanak parçası dizgin yalnızca halkalar
arasındaki yanaklığın şaftına takılabilir (Nikolsky mezarlığı ve Napoli’den
gelen parçalarda olduğu gibi)  ve bitler
ağzın köşelerine ve ağız köşelerine baskı uygulamıştır. Atın çenesinin dişsiz
kenarının arkası, sıradan bir kantarmanın işlevlerini yerine getirir[5].

İkinci durumda, yanak kayışı yanak
parçasının üst halkasına ve dizgin alt halkaya takılabilir. Dizginler
çekildiğinde, psalia’nın üst ucu atın seyri boyunca çubuklar ondan uzanan –
binici yönünde ve aşağı ileriye doğru hareket eder. Böylece kemirgenler atın
sadece ağız köşelerine değil, tüm alt çenesine ve diline de baskı uygulayarak
ağrıyı şiddetlendirir ve hayvanın biniciye daha çabuk itaat etmesini sağlar. Bu
çalışma prensibiyle, söz konusu bitler esasen geçicidir, binicilik koşullarında
vazgeçilmez bir gereklilik olan atın duruma hızlı ve sorgusuz tepki vermesidir.
Binicinin hayatının savaşta genellikle atına bağlı olduğudur. Envantere
bakılırsa, söz konusu türde bir dizgin bulunan hemen hemen tüm gömüler asker-binicilere
aittir. Bir kontrol aracı olarak ağızlık Orta Çağ’da ortaya çıkmasına rağmen,
etkisi (yani, ağzın köşelerine değil, tüm çene ve dil üzerindeki baskı),
dizginleri kemirmeye değil, kemirmeye tutturarak elde edilmiştir. Aşağı
kaldıraç, antik çağda zaten biliniyordur. Dura-Europos[6]‘tan
bir zırlarla teçhiz edlmiş bir süvariyi (katafrakteri) tasvir eden iyi bilinen
grafitiyi hatırlamak yeterlidir (Şekil.11. 7). Atın dizginlerinin bağlı olduğu
ağzından uzanan “yanakları” açıkça göstermektedir. Bu nedenle, Chersonesos
bitinin listelenen bazı özellikleri ve analojileri, Sarmatyalıların D. S ilk
yüzyıllarda zaten olduğunu varsaymamızı sağlar. Sonunda çok daha sonra
şekillenen bir atı kontrol etme pratiğindeki bu beceriler faydalı olmuştur. Atı
etkilemek ve kontrol etmek için geliştirilmiş araçların ortaya çıkması, birçok
nedenden kaynaklanmıştır. Bunların ana nedeni, bir yandan, ağır silahlı
süvarilerin karşılaştığı zor görevler, diğer yandan, atı etkileme araçlarının (eyer
ve üzengi eksikliği, yarı vahşi bozkır atlarının zor terbiyesi vb.) eksikliği
ve kusurluluğudur. Bu çelişkiden kurtulmanın yolu, ya atla sistematik, yüksek
kaliteli ve sonuç olarak uzun süreli çalışmalardan ya da onu etkileme
araçlarının güçlendirilmesinden oluşuyordur. Katafrakterin Dura-Europos’tan
gelen grafiti üzerinde tasvir edilmesi ve bu tür bitlerin ağır silahlı atlılar
tarafından kullanılmasına ilişkin önerilen bakış açısını doğrulamaktadır. Söz
konusu definlerde koruyucu silahların bulunmaması, bu sonucu çürütememektedir.
Çünkü diğer envanter bu mezarların, göçebe halkların ağır silahlı birliklerinin
temelinin oluşturulduğu soyluların temsilcilerine ait olduğunu gösteriyor. Bronz
uçlu at mezarına ek olarak, Chersonese nekropolünde, bir atın tüm kemiklerini veya
dişler, toynaklar, kafatasları parçalarını içeren 13 mezar daha kaydedilmiştir.
(Kosciuszko -Valyuzhinich, 1907; Leper, 1927). Bazı mezarlarda, antik
nekropolde yaygın olan envanterin yanı sıra, dizginden kalsedon ipleri ve demir
tokalar bulunmuştur (Kostsyushko-Valyuzhinich, 1904). At mezarları, kural
olarak, başlangıçta ilişkili oldukları mezar komplekslerinden oldukça uzakta
bulunduğundan, at mezarlarını tarihlendirmek zordur. Ancak bu duruma rağmen, Chersonese
nekropolünde bu mezarların zamanından bahsetmek için hala sebep vardır[7].

Devam edecek



[1] V. M. Zubar (В. М. Зубарь,),
(Editör), Kuzey Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İİskitler ve Sarmatyalıların
silahlanması “О Снаряжении Боевых Коней В Первые Века Н. Э. На Территории
Северного Причерноморья Вооружение скифов и сарматов” Kiev, 1984. S. 89.

 

[2] V. M. Zubar(В. М. Зубарь,), (Editör),Kuzey
Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İskitler ve Sarmatyalıların silahlanması
.
Kiev, 1984. S. 89.

 

[3] V. M. Zubar(В. М. Зубарь,), (Editör), a.g.m., S. 90.

 

[4] V. M.
Zubar, (В. М. Зубарь,) (Editör),Altın, At ve İnsan(Золото, конь и человек),
Makaleler, Kiev (Киев), 2012.

 

[5] V. M. Zubar(В. М. Зубарь,), (Editör),Kuzey
Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İskitler ve Sarmatyalıların silahlanması
.
Kiev, 1984. S . 91.

 

[6]
Dura-Europos(Yunanca: Δοῦρα Εὐρωπός), Fırat nehrinin güneybatı kıyısından 90 metre yükseklikte bir
kayalık üzerine kurulmuş Helenistik, Part ve Roma şehridir. Dura-Europos, MÖ
300 civarında, Büyük İskender’in generallerinden biri olan Selevkos I Nicator
tarafından kurulmuştur. D. Ö 113’te Turanî bir halk olan Partlar tarafından
şehir feth edilmiştir. D.S. 165’te Romalılar daha sonrada Sasaniler ele
geçirmiştir.

[7] V. M. Zubar, a.g.m., (Editör),S. 92.

 

Ekonomimizi Mahvetmek İsteyenler

R.
Tayyip Erdoğan ve çevresine göre “dış güçler Türkiye ekonomisini mahvetmeye
çalışıyor.”

Nedense
bu “dış güçlerin” kim olduğu tam olarak telaffuz edilmiyor.

Türkiye dışarıya 450 milyar dolar borçlu. Dış güçler bu miktar borcu verenler olabilir
mi?

Veya Türkiye’nin
270 milyar dolar ithalat yaptığı, 250 milyar dolar ihracat yaptığı
ülkeler
olabilir mi?

Bu dış güçlerin Türkiye ekonomisini mahvetmesi demek, alacaklarını alamamak, satacağı malları satamamak,
bizden tedarik edebilecekleri ihtiyaçlarını da alamamak demek değil midir?

****

RTE ve
yandaşlarının “ekonomimizi mahvetmek isteyen dış güçler” dediği belki de
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarıdır. Bunlardan biri Standard
& Poors (S&P)
daha yeni Türkiye’nin kredi notunu B+’dan B’ye
düşürdü. Moody’s ve Fitch Ratings de son yıllarda, neredeyse yaptıkları
her değerlendirmenin sonunda, ülke puanımızı düşürüyorlar.

Yandaş
medya bu kuruluşları “operasyonel” olarak tanımlıyor. Bu gibi
“operasyonel kredi derecelendirme kuruluşlarının” Türkiye’de ‘gerçekleşen’
büyüme ve iyileşmeleri görmezden gelmekle suçlamaktalar.

Bir ülkede yatırım yapmak isteyen yatırımcılar, kredi derecelendirme
kuruluşlarının verdikleri notları takip ederek paranın akacağı ülkeye karar
verirler.

Yatırımcılar
kendilerine yanlış bilgi veren “operasyonel” kuruluşlara itibar etmez. Oysaki
bu kredi değerlendirme kuruluşlarının raporlarına ve verdiği puanlara göre
yüzmilyarlarca dolarlık sermayenin akacağı yön değişiyor. Yani bu tür
kuruluşlar da, isteseler bile, “Türkiye ekonomisini mahvetmek için” yanlış
rapor düzenleyemez.

****

AKP,
Kemal Derviş öncülüğünde yapılmış reformlarla düzene girmiş bir ekonomi
devraldı. İktidarının ilk yıllarında hem ekonominin kurallarına uydu ve hem de
AB’ye giriş hedefine uygun reformlar yapmaya çalıştı. Bu sırada Türkiye’nin
kredi notu yüksekti ve aynı dış güçlerden on yıl süreyle Türkiye’ye 120 milyar
dolar net yabancı yatırım geldi.

Şimdi
ise S&P notumuzu kırma gerekçelerinde mesela döviz rezervimizin
düşüklüğünden
bahsediyor. MB rezervlerini net “eksi 50 Milyar dolara”
düşüren herhalde bu kredi değerlendirme kuruluşları değil. Muhalefetin “180
Milyar dolar nerede?”
sorusuna net bir cevap verilebilecek durumda olsak
notumuz bu kadar düşürülür müydü?

“Türkiye’nin dış pozisyonunda kredi zayıflığı” gerekçesi haksız mı? Türkiye’nin dışarıdan
bulduğu borçların faiz oranını belirleyen CDS puanını bu kadar yükseğe
çıkartan kim? Bu yüzden başka ülkeler (Yunanistan bile) %1-2 gibi
faizlerle borçlanabilirken Türkiye’nin %10-11 faizle borç bulabilmesi
kimin
eseri?

RTE ve
AKP, Maliye ve Hazine Bakanı N. Nebati’nin deyimiyle, “Epistemolojik kopuşla
savrulduğumuz heterodoks politikalar”
benimsedi. Yani iktidar dünyanın
kabul ettiği çözüm yollarının tam tersini yapıyor.
Böyle olunca kredibilitemizin
artmasını beklemek elbette gerçekçi değil.

**********************

İktidar Da Ekonomiyi Mahvetmek İstemez Ama

R.T.Erdoğan’ın
her yaptığında bir keramet arayanlar dışında, hemen hepimiz, ekonomimizin
savrulduğu çıkmaz sokağa nasıl ve neden girdiğimizin makul ve mantıklı bir
sebebini bulamıyoruz.

Tamam yapısal
sorunlarımız
var. AKP iktidarı başka ülkelerden borç aldı ve verimsiz alanlarda
harcadı.
Devlet gelirlerinin önemli bir kısmı israf ve yolsuzlukla
heba edildi. Sürekli dışarıdan aldıklarımızın bedeli, sattıklarımızın üzerinde.
Hep cari açık veren bir ülkeydik. Bu durum AKP döneminde katmerlendi.

Tamam dünyada
da ekonomik sorunlar
var. Fakat bizim durum o kadar kötü ki, en kötü 5
ülkeden biriyiz.

Dünyadaki
diğer ülkelerden olumsuz olarak ayrışmanın ilk ve belki de tek sebebi KÖTÜ
YÖNETİM.

****

AKP
İktidarının özellikle Eylül 2021’den itibaren “heterodoks” politikalara
yönelmesinin
yani dünyanın kabul görmüş çözüm yollarından sapmasının
getirdiği sonuçlar çok ağır oldu.

Enflasyonu patlatan, TL’yi değersizleştiren, pahalılığı tahammül edilmez
hale getiren
, ilk defa
geniş kitlelerin derin yoksulluk kavramıyla tanımlandığı bir sürece
girdik.

Hiçbir iktidar ülkesinin böyle ekonomik bir darboğaza girmesini,
vatandaşlarının böylesine fakirleşmesini istemez.

Ama bu yapılan hatalar, izlenen yanlış politikalar tesadüf de olamaz.

“Ekonomist”
RTE’nin “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tezini de hiçbir gerçek
ekonomist kabul etmiyor. Fakat iktidar hala yapılan yanlışta ısrar ediyor. Halka
gerçekleri söylemiyor.

Kendisine
hiçbir kusuru yapıştırmayan “teflon iktidar” bu defa da hatayı “dış
güçlere”
atarak bu badireden sıyrılmaya çalışıyor.

****

AKP
iktidarı, son aylarda, tam bir “seçim ekonomisi” uygulayarak adeta “benden
sonra tufan”
politikası uyguluyor.

Bu
politikalar, AKP’nin akıl hocalarından Eski Milletvekili Şevki Yılmaz’ın
“seçimlere gelmeden, AK Parti’nin kasanın ağzını açması lazım. Efendim, 700
ton altınımız var. Merkez Bankası’nda şu kadar dolarımız var diyorsunuz, e kime
bırakacaksınız?
Bu
hırsızlara mı?”
fetvasına
uygun.

Rakiplerini “hırsız” görmeleri anlaşılabilir
bir durum: Çünkü “kişi karşısındakini kendi gibi bilir.”

Bu tavırlarıyla diyorlar ki, “devletin milletin varlıklarını satıp savurup üstüne de Merkez
Bankasının ürettiği paraları dağıtıp seçimi kazanalım. Kazanırsak ne âlâ.
Seçimden sonra 2-3 sene çok ağır ekonomik tedbirlerle milleti sıkarız. Böylece
bir yolunu bulur bu badireden çıkarız. Yok seçimi kaybedersek de
gelenlere öyle bir enkaz bırakalım ki millet bu günleri arar hale
gelsin. Gelecek seçimde biz yine kazanırız.”

Bu kötü tutum ahlaki değildir, güzel değildir, İslami değildir.

Ve “şüphesiz
Allah iyi ve güzel işler yapanlarla beraberdir.”
(Nahl Suresi 18. Ayet)

Ayetin
daha çarpıcı bir tercümesini Bunyadov- Memmedeliyev mealinden okuyalım:

“Hakikaten,
Allah pis amellerden çekinenler ve yahşi işler görenlerledir!”

Bir Nebze İnsan (12)

     İnsan, jet uçağını
sinek büyüklüğüne sığdırmak istese; sinek büyüklüğünde tüm muhteviyatını /
içindekilerini havi / içine alan bir jet uçağı yapmaya kalksa; yapabilir mi?

     Aynı şeyin bütün
içindekileriyle beraber küçüğünü yapmak; aynı şeyin büyüğünü yapmaktan çok daha
zordur.

     İnsan, kâinatı;
her şeyi ile birlikte, insan büyüklüğüne sığdırmak istese, bu mümkün mü?

     Ama Allah, kâinatı
/ evreni; insan bedenine indirgemek suretiyle, mükemmel bir şekilde bedene
sığdırmıştır. Böylece insan; küçük kâinat hükmünü almış; kâinat ise büyük insan
olarak nitelenmiştir. Fakat insan, büyük insan hükmündeki kâinattan, mânen daha
büyüktür. Çünkü insan kâinatı idrâk edebilir, fakat kâinat insanı algılayamaz.

     Evet, kâinatta ne
ararsan insanda mevcut. Bundan ötürüdür ki, kâinat büyük bir insan, insan küçük
bir kâinattır.

     Zira, insan büyüse
büyüse kâinat, kâinat küçülse küçülse insan şeklini alır.

     Öyleyse kâinatı
tanımak isteyen, insana baksın. Kâinatı insanda bulsun. İnsanda görsün.

     Nitekim, “Nefsini
/ kendini bilen Rabbini bilir.” denmesinin, bir hikmeti de, bu olsa gerek.

     Bir de bu açıdan
düşünelim.

     Evet, insan Allah
değil. Ama Allah’tan.

     Allah, kendinde ne
varsa, bir nebze de olsa insana dercetmiş; insanda tecellî ettirmiştir.

     Böylece, kendini
bilen Rabbini bilmek imkânına kavuşmuş olur.

x

     “İnsan, cismanî ve
ruhanî her iki âlemin özetidir. Yaratılıştan yönetmeye yatkındır. Hakikatte
insan, bu âlemin özü, özeti ve meyvesi, bulanık yüzü ve tortusudur.

     “Cismanî
anlamların son, ruhanî anlamların ise ilk cevheri olması bakımından insan; her
iki âlemin birbirine bitişik sınırı, her iki yetkinliğin temeli, özsel
varlığının gerçekleşmesiyle akledilir, niteliğinin gerçekleşmesiyle ise,
duyulur olan cevher gibidir.

     “Yine o, bir
açıdan özü gereği hayat, bir açıdan hayat sahibi; bir açıdan kendi başına
varlığını sürdüren, başka bir açıdan başkasıyla sürdüren; gizli bir anlama
işaret eden ve onu içeren, başkası için de bu anlamla anlaşılır olan şey; başka
bir açıdan içinde bir yönüyle yetkinlik, bir yönüyle de yetkinliğin en son
aşamasını barındıran yumurtanın bulunduğu rahim gibidir…

     “Keza insan, bir
çizgiyle ruhanîlere, bir çizgiyle de cismanîlere uzanan nübüvvet gibidir. Sonra
vahiy bu iki tarafı birleştirir. İlham bu iki sınırı ihtiva eder.

     “İnsan ise, bu
evreni kuşatan (muhît felek) gibidir ki o, herhangi bir mekânı olmadığı halde
mekân sahibi olan yüzeydir.” (İhvân-ı Safâ Risâleleri Cilt:1, s.21)…

     “Marifetullah
konusunda…O’na yönelip O’na ulaşmaya çalışmak, O’nun huzurunda durmak ve
bütünüyle O’na dönmek.

     “Nitekim başlangıç
O’ndan, dönüş O’na ve ulaşılacak en son nokta O’dur.” (a. g. e. s. 22)…

     “ ‘İnsan
Bedeni’nin Bileşik Oluşu’ ve onun ‘Küçük Âlem’ olduğu, insan bedeninin
yapısının erdemli şehre; nefsinin ise bu şehirdeki krala benzediği..İnsanın
bedenini ve bedeninin yapısını tanıması; onun bedenî duruşunun hayvanî
suretlerin en üstünü olduğu.

     “İnsanın bedenî
yapısının; levh-i mahfuzdaki ‘Âlemin bir özeti’. Cennet ile cehennem arasında
uzatılmış ‘Sırat’. Allah’ın, yaratıkları arasında koyduğu ‘Adalet terazisi’.
O’nun kendi eliyle yazdığı ‘Kitap’. Sanatkârane bir biçimde bizzat ortaya
koyduğu ‘San’atı’. Bizzat yoktan var ettiği ‘Kelimesi’. İnsanî nefsin ise,
Allah’ın yeryüzünde yaratıkları arasında hükmeden, O’nun, eksik sıfatlardan
münezzeh oluşuna delâlet eden ve belirli bir süre süflî âlemde / yeryüzünde
amel eden ‘Halîfesi’ olduğu. Sonra da bu dünyadan göç ettiğinde ‘Ulvî âlemin
süsü’ olacağı. Özsel (zâtî) varlığını sonsuza kadar koruyacağı.

     “Halîfe tayin
edilmiş olan insanın; kendini tanımakla, kendisini halîfe tayin eden, ona
sürekli, ebedî ve sonsuz nimetler kazanarak kendisine ulaşma ve katına yaklaşma
imkânı lûtfeden Rabbini tanıyacağı (açıktır).” (a. g. e., s. 19 – 20)

“Namaz (Salât) Müminin Miracıdır ” Kılmamak Darağacı Değildir

Günümüzde yeryüzünde ve Türkiye’de yetişmiş çok
değerli İslâmî ilimlerde öğretim üyeleri bulunmaktadır. İslam’da tecdit
hareketinin öncü isimlerine saygılarımızı unutmayarak; üstatlar (imamlar) adına
tarihî donduranlara zamanı, mekânı, imkânları, insanlığı, bilimsel gelişmeleri hatırlatarak
akl-ı selime davet etmek gerekmektedir. Bu girişten sonra söz Türkçenin üstadı Gönül
(akıl) insanı Yunus Emre ile sürdürülmelidir:

“Bir kez gönül
yıktın ise bu kıldığın namaz değil

 Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

Hani erenler geldi geçti bunlar yurdu
kaldı göçtü

Pervaz urup Hakk’a uçtu Hüma kuşudur
kaz değil

Yol oldur ki doğru vara göz oldur ki
Hakk’ı göre

Er oldur alçakta dura yüceden bakan
göz değil

Doğru yola gittin ise er eteğin
tuttun ise

Bir hayır da ettin ise birine bindir
az değil

Yunus bu sözleri çatar sanki balı
yağa katar

Halka mata’ların satar yükü gevherdir
tuz değil[1]

Pervaz urmak: Uçmak, kanatlanma

Hüma kuşu: Efsanevi bir Kuş bir eşya

Mata, meta (a): Mal, mülk,

         GÜNDEM: https://www.youtube.com/watch?v=uleGQri1vQI

         Ebubekir Sifil’in
2019’daki bir videosu sosyal medyada yeniden gündem oldu.
Dini ibadetini ihmal
edenlerin cezalandırılacağına dair iddialar zaman zaman gündeme getiriliyor.
Ebubekir Sifil, namaz kılmayanların taziren öldürülebileceğini mezhep
imamlarının yahut ekollerinin görüşünden hareketle söylediği ifade edilmiştir.
25 Ağustos
2022

Tazir ne demek
TDK?

Tâzir; lügatte
azarlama, aşağılama, tahkir gibi anlamlara gelir, fıkıh terminolojisinde
fâsıklık olarak nitelendirilen, küçük günahların sürekli işlenmesi ya da daha
büyük cezayı gerektirmeyen büyük günahlara belirli bir sınırı ve ölçüsü
olmadan, hâkim takdiri ile verilen cezaların adıdır.

         Türkiye Cumhuriyeti laik
demokratik bir devlettir. Dolayısıyla bin yıl öncesinin şeriat normlarının
uygulanması mümkün değildir. Ancak Ebubekir Sifil yukarıdaki linkte söylediği: “İslamî
esaslarda bu uygulamalar ancak insanların gönüllü bir şekilde benimsediği
toplumlarda uygulanır. Bugünkü toplumda uygulanmaz”  diye de eklemektedir. EbuBekir Sifil gibi bazı
araştırmacıların tarihi meşgul etmiş şer’i konuları olduğu gibi bugüne
aktarmaları büyük bir yanılgıdır. Konuşma linkinde geçtiği üzere ayetlerde
olmayan bir hüküm üzerinden Osmanlı’da dahi uygulanmamış bir cezayı günümüze
taşımak bir anlam ifade etmemektedir. Genelde Ahmet bin Hanbel, İmam Şafi, İmam
Malik üzerinden bu görüşleri açıklamaktır. Ebu Hanife
üzerinden net ifadeler kullanmasa da Hanefî ekol temsilcilerin tazir cezasından
bahsedilmektedir. Hadislerin bazılarının sahihliği hususu ise kendisinin de
kabul ettiği gibi hâlâ İslâm dünyasında büyük bir meseledir.
Hatta
namaz kılmayanın küfrü konusundaki mevzu (uydurma) hadisi ünlü İslâm
düşünürlerinden Gazzali’nin(1058-1111) bile kullandığını düşünürsek olayın
vahameti daha net anlaşılabilecektir:

İmam Gazzali, İhyay-ı Ulumiddin isimli eserinde bir hadiste Peygamber
Efendimiz: “Kasden namazı terkeden kafir olur” buyururlar[2]
diyebilmektedir. Fakat bazı İslam alimleri İhyay-ı Ulumiddin isimli eserdeki
hadis diye sunulan bilgilere temkinli yaklaşmışlardır. Gazzalinin bu mevzu
hadisten sonra yaptığı şu açıklamayı “Yani düğümünün çözülmesi ve direğinin
yıkılmasıyla imandan sıyrılıp küfre yaklaştı demektir. Bu ifade bir memlekete
yaklaşan kimse için artık gitti ve oraya girdi, dediğimiz gibidir. Yani
düğümünün çözülmesi ve direğinin yıkılmasıyla imandan sıyrılıp küfre yaklaştı
demektir. Bu ifade bir memlekete yaklaşan kimse için artık gitti ve oraya
girdi, dediğimiz gibidir” eklemesini İhyayı Ulumiddin’in mütercimi Ahmed
Serdaroğlu “Biz Hanefilere göre bunun tevili, farziyyetini münkir (farz
olduğunu inkâr eden) olarak kasden namaz kılmayan kâfir olur demektir. Yoksa
farz olduğunu kabul ederek tembellik saikasıyla namazını kılamayanlar tekfir
edilemez” cümlesiyle (Mütercim) telafi etmeye çalışmaktadır. Bununla beraber
Gazzali Peygamber hadis veya sünnetini Kur’an’ı açıklama aracı olarak
kullanmakta Kur’an’la eş değer tutmamaktadır:

Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı isimli eserinde
açıkladığına göre Gazzali’nin bu hassas konuda görüşü nettir: “Bil ki,
bakışımızı iyice derinleştirdiğimizde görürüz ki, dinsel hükümlerin esas
kaynağı bir tanedir: Allah’ın sözü yani Kur’an.. Resulün sözü ne hükümdür ne de
mülzim (bağlayıcı-yükümlülük altına sokucu-mecbur edici-), hüküm Allah’ındır.
Ancak Allah’ın hükmünü ortaya çıkaran bir gösterici (muzhir) lazımdır ki işte
bu, Peygamberin sözüdür. Gösteren söz de yalnız bu sözdür.. Mülzim sebep ise
tekdir ve o da Allah’ın hükmüdür. Resul, mülzim ve hâkim değil sadece Allah’tan
haber getiren (muhbir anillah) aracıdır
[3].

Fakat Nizamü’l Mülk’ün kurduğu Nizamiye medreselerinde 34 yaşında
müderris olmuş ve baş müderrisliğe yükselmiş Gazzali felsefeye olan tutumu
yüzünden İçtihad kapısının kapanmasına sebep olmuştur. Bugün bile hâlâ İslam
dünyasının iftihar ettiği Farabi ve İbn-i Sina’yı küfürle itham etmiştir. Fazlur
Rahman, İslamî Metodoloji Sorunu isimli eserinde bu konuyu şöyle özetlemektedir:
Bir Farabi ya da bir İbni Sina bazı noktalarda Kelam’a tecavüzde bulunmuş ve
Kur’an’ı yorumlama da ifrata düşmüşse, Ehl-i Sünnet de Gazzali’nin ve ondan
sonra gelenlerin şahıslarında tüm felsefeyi ve onun zorunlu âleti, insan aklını
kınamak suretiyle bizzat kendi varlığı da dahil olmak üzere insanlığa tecavüzde
bulunmuştır…Ehl-i sünnet, Gazzali’nin felsefeye saldırısından sonra onu
(felsefeyi) tamamen yasaklamış ve böylece ona daha fazla gelişme imkanı
tanımamış, daha doğrusu gelişmesi için gerekli şartları yok etmiştir
[4].

Yukarıdaki linkte EbuBekir Sifil ise Gazzali’den ziyade İmam Ahmed Bin
Hanbel, İmam Şafi ve İmam Malik gibi mezhep kurucusu isimlerin görüşlerini
temel almaktadır. Fakat konuşmasında İmamların görüşlerini sorgulamadan nakl
etmesinde
EbuBekir Sifil’in unuttuğu namaz’ın (bilinen anlamdaki)
kılınması veya terki Allah ile kulun arasındaki bağla ilgilidir. Bu noktada
hiçbir kimse (Mezhep İmamları da dâhil) bir diğerinin imanını yahut ibadetini
sorgulamakla yetkili değildir. Aksi halde Allah ile kul arasına girilmiş olur.
Bu hak Peygamberlere bile verilmemiştir. “
Biz
ona şah damarından daha yakınız”
ayeti (Kâf/16) bunu anlatmaktadır. Dolayısıyla
şahsi ibadetlerin terki durumunda tazir cezası veya Ebubekir Sifil’in dediği “tazir
cezası geniş bir yelpazeyi kapsar
” ifadesi söz konusu olmamaktadır.  Emevilerden
başlayarak tarihî uygulamalarda ahiretle ilgili ibadetlere fıkıh başlığı
açılmasının dinî ve aklî delilleri olmadığı gibi bu fıkhın konusu da değildir.
Uygulama dediğimiz ibadetlerde insanları bilgilendirmek açısından



[1] Yunus Emre
Divanı, Hazırlayanlar: Türk Dili ve edebiyatı Yayın Kurulu, Dergah Yayınları,
İstanbul, 1981, s. 225.

[2] İmam
Gazzali, İhyau Ulumiddin Cil 1 Bedir Yayınevi,Tercüme eden: Ahmed Serdaroğlu,
İstanbul, 1975. s.400

 

[3] Yaşar Nuri
Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, s. 560.

[4] Fazlur Rahman,
İslamî Metodoloji Sorunu, Çev: Prof. Dr. Salih Akdemir, Ankara Okulu Yayınları,
Ankara, 1997, s. 123.

Ruh Egzersizleri

     Elektrik, ampulün
neresinde? Ampulde bir yer işgal etmiyor!

     Fakat, elektrik
kesilince ampul sönüyor, ışık vermiyor. Ampul ışık verirken de,

     Vermezken de
aynîlik arzediyor. Ne yanarken ampul bir şey kazanıyor,

     Maddesinde bir
artış oluyor; ne de söndüğünde maddesinden bir şey eksiliyor.

     Yani ne yanarken
bir ekleme ve ilave oluyor; ne de söndüğünde,

     Varsa şayet bir
eklenti kaybediyor. Evet ne yandığında, ne de söndüğünde,

     Herhangi bir
eklenti ve bir ilâve kazanmış oluyor.

     Elektrik, ampulde
yer işgal etmiyor. Sadece elektrik ampulde tecellî ediyor,

     Görünür bir hâl
alıyor o kadar.

     Ampulün ışıması,
ampulden kaynaklanmıyor.

     Sadece ışık
ampulde ve ampulden görünüyor ama,

     Bu ışıma ve
aydınlatma ampulden ileri gelmiyor. Ampul kaynaklı değil.

     Sadece elektrik
ampulde görünüyor. Yani ampul elektriğe bir çeşit ekranlık yapıyor.

     Orada tecellî
ederek etrafı aydınlatıyor. Işık ampul sayesinde görünme imkânı buluyor.

     Tıpkı aynada
görünen gibi. Görünen, görünenin kendisi değil, fakat onun aksi ve tecellîsi.

     Kendisi değil,
fakat kendisindendir. O değil ama ondandır. “Heme Ost.” / “Her şey O’dur.”
değil;

     “Heme ez Ost.” /
“Her şey O’ndandır.”

     Ruhu da, bu
örnekten hareketle, bir nebze de olsa anlamaya çalışabiliriz.

     Ruh hâşâ Allah
değil. Ama Allah’tan.

     Allah hakkında
düşündüklerimizi, Ruh için de, düşünebiliriz.

     Hani hepimizin
bildiği bir söylem var ya: “Allah, ne yerdedir, ne de gökte.

     Mekândan münezzeh.
/ Mekânla alâkası yok. Fakat her yerde hâzır ve nâzır.” hükmü;

     Gerçeğin veciz bir
ifadesi olduğu halde, söyleniş tarzı; kimi düşüncesizlere:

     “Canım şuna yok
desene!” gibi hezeyan ve saçma sözler sarfetmelerine cesaret ve imkân veriyor.

     Karşısındakini
güya güç duruma sokacağını umup, gevrek gevrek gülerek, alaylı bir şekilde:

     “Allah nerede?”
diye soranlara, sormak gerek: “Ruhun nerede?” “Başında mı?” “Evet hayır!”

     “Kolunda mı?”
“Evet hayır!” “Bacağında mı?” “Evet hayır!”

     Aslında Ruh;
bedenin her yerinde, aynı anda sırasız olarak tecellî ediyor.

     Yani Ruh; vücudun
her yerinde tecellî ediyor, yansıyor ve görüntü veriyor.

     Fakat kaynak beden
değil. Allah, her şeyin ve herkesin Ruhunu; bedeninde / maddesinde

     Tecellî ettiriyor.
Yansıtıyor ve görüntü verdiriyor.

     Fakat Ruh ve
canlılık maddeye yapışık, bitişik ve onunla yekpâre / tek parça

     Yani bir bütün
hâlinde değil; fakat yekâhenk / uyum içinde bir faaliyet ve görünüş hâli
arzediyor.

     Aynen güneş
doğduğunda, karşısında bulunan her şeyin yüzünü okşaması, her şeyde aksetmesi,

     Her şeyde
yansıması ve her şeyde görüntü vererek;

     Kendisini
göstermesi ve hissettirmesi gibi bir şey.

     İşte yeryüzünde
her şeyde yansıyan, tecelli eden, görünen daha doğrusu kendini gösteren güneş;

     Dünyada ve
dünyadakilerin yüzlerinde yer alıyor, bulunuyor değil;

     Sadece oralarda
tecelli ederek kendini gösteriyor.

     Yani dünyadaki her
ışıma, her parıltı, her aydınlık güneşten, fakat güneş değil.

     O’ndan, fakat o
değil.

     İşte bedene doğan
Ruh’u da, böyle anlayabilir, böyle düşünebilir ve böyle algılayabiliriz.

     Evet her şey “Heme
Ost!” / “Her şey O’dur!” değil.

     Her şey “Heme ez
Ost.” / “Her şey O’ndandır.”

     İşte yeryüzünde
her şeydeki hayat ve canlılık Allah’tan, fakat Allah değil.

     Bunun gibi her
şeydeki canlılık, hayat, hareket; sahip oldukarı Ruh’tan ileri gelmektedir.

     Mahiyetini tam
olarak, lâyıkıyla bilmediğimiz ve asla bilemiyeceğimiz;

     Hakkındaki
bilmenin, ancak bilmemek olduğu,

     Fakat varlığından
zerre kadar şüphenin câiz olmadığı Ruh sayesindedir.       Elektrik, ampulün
neresinde? Ampulde bir yer işgal etmiyor!

     Fakat, elektrik
kesilince ampul sönüyor, ışık vermiyor. Ampul ışık verirken de,

     Vermezken de
aynîlik arzediyor. Ne yanarken ampul bir şey kazanıyor,

     Maddesinde bir
artış oluyor; ne de söndüğünde maddesinden bir şey eksiliyor.

     Yani ne yanarken
bir ekleme ve ilave oluyor; ne de söndüğünde,

     Varsa şayet bir
eklenti kaybediyor. Evet ne yandığında, ne de söndüğünde,

     Herhangi bir
eklenti ve bir ilâve kazanmış oluyor.

     Elektrik, ampulde
yer işgal etmiyor. Sadece elektrik ampulde tecellî ediyor,

     Görünür bir hâl
alıyor o kadar.

     Ampulün ışıması,
ampulden kaynaklanmıyor.

     Sadece ışık
ampulde ve ampulden görünüyor ama,

     Bu ışıma ve
aydınlatma ampulden ileri gelmiyor. Ampul kaynaklı değil.

     Sadece elektrik
ampulde görünüyor. Yani ampul elektriğe bir çeşit ekranlık yapıyor.

     Orada tecellî
ederek etrafı aydınlatıyor. Işık ampul sayesinde görünme imkânı buluyor.

     Tıpkı aynada
görünen gibi. Görünen, görünenin kendisi değil, fakat onun aksi ve tecellîsi.

     Kendisi değil,
fakat kendisindendir. O değil ama ondandır. “Heme Ost.” / “Her şey O’dur.”
değil;

     “Heme ez Ost.” /
“Her şey O’ndandır.”

     Ruhu da, bu
örnekten hareketle, bir nebze de olsa anlamaya çalışabiliriz.

     Ruh hâşâ Allah
değil. Ama Allah’tan.

     Allah hakkında
düşündüklerimizi, Ruh için de, düşünebiliriz.

     Hani hepimizin
bildiği bir söylem var ya: “Allah, ne yerdedir, ne de gökte.

     Mekândan münezzeh.
/ Mekânla alâkası yok. Fakat her yerde hâzır ve nâzır.” hükmü;

     Gerçeğin veciz bir
ifadesi olduğu halde, söyleniş tarzı; kimi düşüncesizlere:

     “Canım şuna yok
desene!” gibi hezeyan ve saçma sözler sarfetmelerine cesaret ve imkân veriyor.

     Karşısındakini
güya güç duruma sokacağını umup, gevrek gevrek gülerek, alaylı bir şekilde:

     “Allah nerede?”
diye soranlara, sormak gerek: “Ruhun nerede?” “Başında mı?” “Evet hayır!”

     “Kolunda mı?”
“Evet hayır!” “Bacağında mı?” “Evet hayır!”

     Aslında Ruh;
bedenin her yerinde, aynı anda sırasız olarak tecellî ediyor.

     Yani Ruh; vücudun
her yerinde tecellî ediyor, yansıyor ve görüntü veriyor.

     Fakat kaynak beden
değil. Allah, her şeyin ve herkesin Ruhunu; bedeninde / maddesinde

     Tecellî ettiriyor.
Yansıtıyor ve görüntü verdiriyor.

     Fakat Ruh ve
canlılık maddeye yapışık, bitişik ve onunla yekpâre / tek parça

     Yani bir bütün
hâlinde değil; fakat yekâhenk / uyum içinde bir faaliyet ve görünüş hâli
arzediyor.

     Aynen güneş
doğduğunda, karşısında bulunan her şeyin yüzünü okşaması, her şeyde aksetmesi,

     Her şeyde
yansıması ve her şeyde görüntü vererek;

     Kendisini
göstermesi ve hissettirmesi gibi bir şey.

     İşte yeryüzünde
her şeyde yansıyan, tecelli eden, görünen daha doğrusu kendini gösteren güneş;

     Dünyada ve
dünyadakilerin yüzlerinde yer alıyor, bulunuyor değil;

     Sadece oralarda
tecelli ederek kendini gösteriyor.

     Yani dünyadaki her
ışıma, her parıltı, her aydınlık güneşten, fakat güneş değil.

     O’ndan, fakat o
değil.

     İşte bedene doğan
Ruh’u da, böyle anlayabilir, böyle düşünebilir ve böyle algılayabiliriz.

     Evet her şey “Heme
Ost!” / “Her şey O’dur!” değil.

     Her şey “Heme ez
Ost.” / “Her şey O’ndandır.”

     İşte yeryüzünde
her şeydeki hayat ve canlılık Allah’tan, fakat Allah değil.

     Bunun gibi her
şeydeki canlılık, hayat, hareket; sahip oldukarı Ruh’tan ileri gelmektedir.

     Mahiyetini tam
olarak, lâyıkıyla bilmediğimiz ve asla bilemiyeceğimiz;

     Hakkındaki
bilmenin, ancak bilmemek olduğu,

     Fakat varlığından
zerre kadar şüphenin câiz olmadığı Ruh sayesindedir.
   

Liyakat ve Üslup Tarzı

“Yarım imam dinden,
yarım doktor candan eder.” Türk Atasözü

            Yukardaki başlık
altına bir üçüncü şıkkı(Yarım ekonomist
te maldan eder
) eklemek isterdim ama bu konu bugün yazacağım mevzuların
dışında kalıyor. Yoksa 21 yıl Türk Milletinin üzerine kâbus gibi çöken AKP
iktidarının bugün ülkeyi getirdiği nokta hepimizce malum. Ekonomi, eğitim,
hukuk sistemi, dış politikadaki beceriksizlikler bir yana, kara ve deniz
sınırlarımızı koruyamaz hale geldik.

            Geçmiş
yıllarda bizzat içinde yaşayıp şahidi olduğum ama çok isteyip te bugüne kadar
yazamadığım iki macerayı sizlere aktarmak istiyorum. Çünkü gündelik hayatta
olayların benzerleriyle her karşılaştığımda hemen bu iki konu aklıma geliyor ve
beni vicdanen rahatsız ediyor.

            Çocuklar
küçükken özellikle kış günlerinde sık sık hastalanır, bizde onları merhum
anneleriyle birlikte doktora götürürdük. O yıllarda Sosyal Sigortalara bağlı
olan hastaneler henüz Devlet Hastaneleriyle birleştirilmemişlerdi.

            İsmini
yazmak istemediğim(yazarsam çok kişinin hemen hatırlayacağı) SSK Kocaeli
hastanesi baştabip yardımcısı Çocuk Doktorundan herkes övgüyle bahsederken biz
de aynı doktorun müdavimi olduk. Her gittiğimizde çocukların yüzüne bakıp
bizimle fazla bir şey konuşmadan reçetesini yazar, bizde her seferinde
eczaneden bir kucak dolusu ilaçla eve dönerdik.

            Yine bir gün
aynı şekilde çocuk yanımda, ilaç poşeti elimde doktordan gelirken daha önceleri
hangi hastayı götürdüysem tedavisi iyi gelen Askeri Dr. Albay Niyazi Coşkun’a
uğramak düştü aklıma. Hemen minibüsten aşağı indik ve Dr. Niyazi Beyin
muayenehanesine girdik. Hasta çocuğun durumunu anlattıktan sonra elimde ilaç
poşetini gören Doktor: “Ver bakalım doktorunuz
hangi ilaçları vermiş
” dedi.

            İlaçları
kontrol ettikten sonra: “Tamam benim bu ilaçların
haricinde başka ilaç yazmama gerek yok doktorunuz iyi ilaçlar yazmış”
dediğinde
ben:

 “Ama Doktor Bey sürekli aynı ilaçları alıyoruz ancak bir faydası olmuyor
dediğimde:

Doktor Penisilin iğnesini göstererek: “Bu iğneden şimdi bir tane, bir tane de 12 saat sonra yaptıracaksınız
dediğinde ben:

Doktor Bey günde iki
iğne fazla gelmez mi, çocuk zaten hastalıktan oldukça zayıf düştü

dediğimde Doktor: “Hayır günde bir iğne
vücuttaki mikropları besler, iki tane iğne ise şok etkisi yaparak bu mikropları
öldürür
” dedi.

            Ve o günden
sonra çocuklar bir daha aynı hastalığa yakalanmadı. Demek ki doğru izahat ve doğru
üslup önemliymiş.

***

Anlatacağım ikinci olay ise, Ziraat
Mühendisleriyle ilgili.

            Bundan altı
yıl önce memleketimde babadan kalma tarlamda ceviz fidanı yetiştirmek için bir
maceraya kapıldım. Bir müddet sorup araştırdıktan sonra esas mesleği Ziraat
Mühendisi olan bir fidancıdan ceviz fidanlarını aldım ve büyük bir zevk ve
heyecanla bu fidanları tarlaya diktim. 
Ziraat Mühendisi, ceviz ekeceğim tarlayı bizzat geldi ve gördü toprağı
çok beğendi. Fidanları verirken ağustos ayının sonuna kadar bol bol su vermemi
söyledi. Bende onun dediğini yaptığım gibi ayrıca çapa yapıp bolca da gübre
verdim. Fidanlar yaz boyunca o kadar güzel geliştiler ki, dört ayın sonunda 2,5
– 3 Metre boya ulaştılar.

            Kış çıkıp
baharda tarlaya gittiğimde birde ne göreyim, diktiğim o güzelim fidanların
hepsi kuvvetli soğuk ve ayazdan kavrulmuş.

            Bir müddet üzüldüm,
hayal kırıklığı yaşadım ama Aynştayn’ın şu sözüne rağmen: “Her seferinde aynı şeyleri tekrarladığı halde farklı sonuç bekleyenler
sadece aptallardır
.” Aptal olmaya razı oldum ve tekrar fidan araştırmasına
koyuldum.

            Yine bir
Yüksek Ziraat Mühendisinin fidan satış merkezinden fidanlar aldım. Üstelik bu
Mühendis, Tokat Ziraat Fakültesinde öğrencilerin derslerine de giriyordu.
Toprağın, iklim şartlarının durumunu gayet iyi bilmesine rağmen O da bir
öncekinin yaptığı tavsiyelerde bulundu ve ertesi sene yine hayal kırıklığı, yine
bir hüsranla bitti.

            Sonunda
tabiat kanununa boyun eğmek zorunda kaldım ve o yörede hangi meyve fidanları
yetişmeğe elverişli ise onlardan yetiştirme kararı verdim. Yeni fidanlar dikmek
için tarlayı eski kurumuş ceviz fidanlarından temizlerken kurumamış birkaç tane
ceviz fidanına dokunmadım bütün yaz boyunca hiç su vermediğim halde gene de
büyüyüp boy attılar.

            Özellikle bu
kalan ceviz fidanları gelecek kış soğuklarından nasıl etkilenecekler,
akıbetleri nasıl olacak merak etmeğe başladım. Bahar geldiğinde birde ne
göreyim geçtiğimiz yaz boyunca hiç su vermediğim, bakımını yapmadığım bizim
ceviz fidanları yeniden yeşermiş, filiz vermeğe başlamışlar.

            Sonuç olarak
her ne kadar okulunda okumasak ta tecrübe gösterdi ki; kış ayları soğuk geçen
bölgelerde fidanlara fazla su verildiğinde, bitki tam ağaçlaşmadan bir nevi ot
halinde kışa giriyor ve aşırı soğuklarda henüz ağaçlaşmamış otsu fidan
gövdesindeki su ile donuyor.

            Bunu
önlemenin yolu; kanaatimce soğuk iklim bölgelerinde yaz aylarında verilen suyu
erken kesmek veya gerekiyorsa hiç vermemek daha iyi olur. Bu itibarla
sıcaklarda fidanın gövdesi iyice pişsin ve gövde kışa sertleşmiş ağaç olarak
girsin.

            Sağlıklı
kalın.

Bir Nebze Ruh

     İnsanın maddesi
çamurdan, mânâsı İlahî ruhtandır.

     Allah diğer
canlılardan farklı olarak, insana akıl ve irade vererek, kendi ruhundan
üflemiş.

     İnsanın Kıyamete
kadar sürecek olan serüvenini / maceralı dünya hayatını başlatmıştır.

     Evet, ruh; bebek
anne rahminde biyolojik sürecini devam ettirirken;

     Bu sürecin yüz
yirminci gününde; Allah’ın kendi ruhundan üfleyip yarattığı bir şeydir.

     Rabbin emrinden,
yani hikmetli işlerindendir.

     Rabbin sırlı ve
gizemli bir takdiri, hayat verici İlahî bir tecellîsidir.

     Ruh; ahsen-i
takvîm / en güzel bir beden ve şekil verilerek;

     Yeryüzünün
halifesi konumuna yükselmesi için, insanın cesedine üflenen İlahî bir nefestir.

     Öyle bir nefes ki,
İlâhî izzet ve inayete mazhar olan bir şuur ve bilinç ile de desteklenmiştir.

     Mahiyetini tam
mânâsıyla bilmiyor, bilemiyoruz.

     Çünkü Allah, onun
ilminden insana pek az bir şey vermiştir.

     Varlığını biliyor
fakat mahiyet ve içyüzüne akıl, sır erdiremiyoruz!

     Çünkü bir şeyin
mahiyetini bilmemek; varlığını inkâr etmeyi gerektirmez.

     Nitekim aklın da
mahiyetini bilmiyoruz. Ama bu onun varlığını inkâr etmemizi icap ettirmiyor.

     Zira, bir şeyin
varlığını bilmek başka, mahiyetini bilmek daha başka bir şey.

     Nice varlığını
bildiğimiz şeyler var ki, mahiyetinden haberimiz yok.

     “Ruh, insanın
hayat kaynağıdır. Her ne kadar görünmese de, varlığı inkâr edilmeyenlerdendir.

     Yaratan Rabbimiz
onun mahiyetini bildirmemiş denmektedir.

     Uzun yıllar
psikoloji ve psikanaliz çalışmalarıyla da bilinememiştir.

     Ancak onun
varlığını tezahürlerinden ve vücut makinesini çalıştırmasından anlıyoruz.”

     (Prof. Dr. Hasan
Tahsin Feyizli)

     Ev insan için
olduğu gibi, beden evi de mânâmız olan ruhumuz içindir.

     Ruh’un bedenden
çıkmasıyla ölüm gerçekleşir. Boş kalan ev yıkıldığı gibi,

     Ruhtan boşalan
beden evi de, çürümeye terkedilir.

     Çünkü içinde
artık, ona hayat veren ruhu yoktur.

     Ölüm ruhun değil,
içinde ruh olmayan bedenin kullanıştan düşerek, toprakla bir olmasıdır.

     Demek ki, ruh bedenin değil, beden ruhun
hizmetinde ve emrindedir.

     Yani maddeden
ibaret olan beden; mânâ demek olan ruhun emrindedir.

     Dikkat edersek,
beden ile ruh birbiriyle uyum hâlindedir.

     Yani her beden;
bedenine muvafık / uygun bir ruh taşıdığı gibi,

     Her ruha da uygun
bir beden / ceset giydirilmiş vaziyettedir.

     Zira arslana koyun
sureti verilseydi; arslanlığın gereğini yerine getiremiyecekti.

     Eğer koyuna arslan
sureti verilseydi; koyun da koyunluğunun gereğini yerine getiremezdi.

     Evet her maddeye,
temsil edebileceği bir ruh ve mânâ verildiği gibi,

     Her mânâya da,
onun isteğini yerine getirebilecek tarzda bir vücud / beden /

     Bir çeşit libas /
elbise giydiriliyor.

     Ruh – ceset
beraberliği de sözkonusu. Âleti olmayan bir usta, kendisinden beklenen işi
yapamaz.

     Arabası olmayan
şoför istediği yere gidemez. Keza, şoförsüz araba da yerinden kıpırdayamaz.

     Nitekim beden
sıhhati bozulan kimse, ruhun isteğini yerine getiremez.

     Ruha hizmet için, beden
atının da sakat veya hasta olmaması gerekir.

     Allah; yarattığı
kainata / evrene benzemediği gibi, ruh da insana benzemez.

     Tıpkı insanın
yaptığının, insana benzemediği gibi.

     Nitekim masayı
marangoz yapmıştır. Ama masa marangoza benzemez. Masa marangoz yapısıdır.

     Ama marangoz
değildir. Marangoz yaptığı masanın yanında da değildir.

     Ama ilmen onunla
beraberdir. Çünkü masanın değeri nispetinde ustayı takdir ve tebcil ederiz.

     Her şeyde madde ve
mânâ yanyanadır. Zaten mânâ olmasaydı madde olmayacaktı.

     Çünkü madde;
Yunus’un “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” dediği gibi,

     Mânânın taşa
toprağa, ete kemiğe bürünmüş şeklidir.