12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 295

Prof. Dr. Sosyolog SÜLEYMAN DOĞAN ile Müslümanların Bugünkü Meseleleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı
Cihan Devleti hâkimi ve hâmisi olduğu bölgeyi huzur, barış ve refah gölü hâline
getirdi. Günümüzde bu bölgede 44 ayrı devlet* var. Bunların hemen hepsi âdeta
kan gölü hâlinde. Can güvenliği yok, adâlet yok, refah yok, huzur yok… Siz
nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Osmanlı Devleti,
Batılı güçler tarafından çeşitli oyunlarla Ortadoğu’dan zorla çıkartıldıktan
sonra Balkanlar’da olduğu gibi bugün Afrika dâhil Arabistan bölgesi sulh ve
huzura hasret kalmıştır.

Osmanlı
Devleti târihe mal olmuş bir devlet… Osmanlılık fikrini saltanat olarak
tekrar hayata geçirmek mümkün değil, böyle bir istekte bulunan da yok. Ancak
onun devamı durumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı’nın miras ve
misyonuna sâhip çıkmak mecbûriyetindedir. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada Osmanlı’nın
misyonunu yürütecek, kalıcı barış ve huzuru sağlayacak daha uygun bir güç
görünmüyor. Bu sebeple Türkiye, târihinden gelen bölge ile alâkalı
sorumluluğunun gereğini yerine getirmek mecburiyetindedir. İsrail’in Ortadoğu’da
yaptığı vahşet görmemezlikten gelinemez. Bugün Büyük Orta Doğu adı altında oynanmak
istenen oyunun nihâî hedefi, İsrail’in bölgeye hâkim olmasına dayanmaktadır.

Çetinoğlu: Büyük
Orta Doğu kavramı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Doğan: Büyük Orta Doğu
Avrasya’nın kalbidir ve nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Sovyetler Birliği
döneminde Orta Doğu Komünizm tehdidi altındaydı. Soğuk Savaş sonrası Orta
Doğu’nun sorumluluğunu yâni rant paylaşımını büyük oranda Alman-Fransız ortaklı
Avrupa Devletleri üstlendi. Bu durumdan Amerika ciddî ölçüde rahatsız oldu.
Baştan beri Amerika’nın bölgeye müdâhale etmek için terörü bahâne göstermesi
bir masaldı. Bunu Bush’un resmî danışmanları açık yüreklilikle açıkladılar.

ABD, gücü
geriledikçe, ilişkilerle alâkalı gücünü artırmaya çalışıyor. Yapı ile alâkalı
güç, milletlerarası kurumlar aracılığıyla kullanılan güçtür.

İngiliz-Amerikan
jeopolitik çevrelerin 20. yüzyıl başlarında ürettikleri Ortadoğu kavramı
coğrafî değil, siyâsîdir. Bu kavram yüz yıl kadar önce Amerikalı ünlü
jeopolitikçi Mahan tarafından Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifâde
etmek için kullanılmıştı. Büyük Ortadoğu ise üç kadim kıtanın ortası: Kuzey
Afrika, ‘küçük’ Ortadoğu, Güney Asya, Türkistan (Orta Asya) ve Kafkasya’yı
içine alan geniş bir sahadır. Bu alan dünyanın şahdamarıdır.

Çetinoğlu: Belirttiğiniz
bölgenin târihî geçmişine kısa bir nazar atfedip kanaatlerinizi lütfeder
misiniz?

Prof. Doğan: Kadim tarihte savaşlar
buradan çıkmış, dünyaya nizam buradan verilmiştir. Merhum Prof. Dr. Erol Güngör
tarafından kaleme alınan ve Ötüken Yayınları tarafından neşredilen ‘İslam’ın Bugünkü Meseleleri’ isimli
kitap bundan yaklaşık 40 yıl önce yazılmış olmasına rağmen hâlâ güncelliğini
koruyor ve günün meselelerine ışık tutmaya devam ediyor. Yazıldığı dönemde,
seviyeli bir entelektüel tartışmaya zemin hazırlamıştı. Söz konusu kitap, İslâm
dâvâsının siyâsî bir dâvâ olduğuna inanmayan yazarın, geçen yüzyılın ikinci
yarısında ortaya çıkan ‘uyanış’ ve bu savaşın Türkiye’ye akseden tezâhürlerini
ele aldığı kitabıdır.

Çetinoğlu: Orta
Doğu aynı zamanda üç semâvî dinin; Museviliğin, Hıristiyanlığın ve İslâmiyet’in
doğuşuna beşiklik etmiş bölgedir. Semâvî dinler kitaplarında huzur, adâlet ve
yaşama hakkı tanıyor olmalarına rağmen, beklenenin gerçekleşmemiş olmasının
sebeplerini de tahlil etmek mümkün mü?

Prof. Doğan: Bölgenin zenginliklerinden
daha fazla pay almak, önemli bir sebeptir. Osmanlı Cihan Devleti, bölgenin tek
hâkimiydi. Hatta cihanın hâkimi idi. Huzur ve güveni o sağlıyordu. Osmanlı
bölgeden çekilince, sınırları cetvelle çizilerek kurulan devletçikler, süper
güçlere karşı kendilerini müdafaa etmekten âciz oldukları gibi, iç huzuru da
sağlayamadılar. Osmanlı’nın kuruluşuna müsaade etmediği İsrail devleti,
dünyanın dört bir tarafına dağılmış olan Siyonistlerin desteği ile bölgenin
çıbanbaşı oldu. Başka sebepler de vardır mutlaka. Bu kadarı kâfidir
kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim. Merhum Erol Güngör’den bahsediyordunuz. Devam buyurur musunuz?

Prof. Doğan: Merhum Güngör bu eserinde
19. yüzyılda kadim bir gelenekle Müslümanların inşa ettiği medeniyetin Batı
medeniyeti karşısında geride kaldığına, fakat temel problemi, modern hayata uygun
bir hukuk sisteminin yeniden üretilmesinde yattığına dikkat çeker. İçtihat kapısının
kapalı olduğu yönündeki görüşleri eleştirir. İslâm’ın kendi içinde ve tutarlı ve dengeli değerler sistemi sunduğunu çağımızın İslâm
prensiplerin çok geniş bir uygulama sâhası verebileceğini öne sürer. Kitap,
sözü edilen anlayışın hangi hal ve şartlarda köklü ve kalıcı neticeler
doğurabileceğini anlamak için okunması gereken kaynak eser niteliğindedir.  

Bu kıymetli
eserden altı çizilecek değerdeki iki paragrafı okuyucularımızın dikkatine
sunuyorum:

Türk işçilerinin
Avrupa’daki kültür hayatını gözden geçirenler İslâm’ın orada da yeni kültürel
şahsiyeti meydana getiren başlıca kıymet sistemi olduğunu görürler. Avrupa’daki
İslamcı Türk işçileri Türkiye’deki İslâm dâvâsının da başlıca desteği
durumundadırlar.

Türkiye’deki kalabalıkları
şer güçler karşısında bir şahsiyet olarak ayakta tutabilen ortak temel
Müslümanlıktır. Bugün gecekondu mahallelerinin camileri vardır ve bu mükellef
camiler ora halkının mâlî gücüyle inşa edilmiştir. Bu kitleler geçirdikleri
sosyal ve kültürel şoku atlatabilmek, kendi hayatlarına ve dünyanın gidişine
bir mânâ verebilmek üzere İslâm dinine dayanıyorlar. Geldikleri kırsal kesimden
şehrin karmaşık hayatı içinde bulabildikleri en önemli ve bâriz ortak nokta da
İslâmiyet’tir.

Çetinoğlu: Evet!
İslâmiyet, bir kısım insanların anladığı gibi değil de, indiriliş şekline uygun
olarak yorumlanıp uygulanabilse… meseleler çözülmüş olacak…

Prof. Doğan: Türk işçilerinin
Avrupa’daki kültür hayatını gözden geçirenler İslâm’ın orada da yeni kültürel
şahsiyeti meydana getiren başlıca kıymet sistemi olduğunu görürler. Avrupa’daki
İslâmcı Türk İşçileri Türkiye’deki İslâm dâvâsının da başlıca desteği olmak
durumundadır.

İslâmiyet
birlik ve kardeşliği emrettiği halde Müslümanlar birbirleriyle ihtilâfa
düşmüşlerdir. İslâmiyet, ilmî teşvik ettiği halde Müslümanlar cehâlet içinde
kalmışlardır. İslâmiyet adâleti emrettiği halde Müslümanlar birbirlerine zulüm etmişlerdir.

İslâm
dünyasının yeniden yücelmesi mümkün olacaksa bunun kaynağını siyâsî
gelişmelerde değil, tefekkür sâhasında aramalıyız. Siyâsî kudret başka bir
takım gelişmeler için müsâit bir zaman yaratma potansiyeline sâhiptir. Fakat
siyâset üzerinde yoğunlaşan çabalar insanları birleştirebildiği gibi onların
birbirlerinden uzaklaşmaları ve aralarına husumet oluşturulması için de pek
müsâitir. İslâm siyâsî iktidarla birlikte giden, onun kudreti arkasında
filizlenen bir doktrin değildir. Siyâsî iktidarın imkânlarıyla hiç
ulaşılmayacak hedefleri, İslâm kendi başına gerçekleştirme gücüne sâhiptir. Bu
demektir ki İslâm dâvâsının asıl yükü, siyâset adamlarının değil, fikir
adamlarının omuzlarına yükleniyor. Müslüman aydınlar ve din adamları, âlimler,
mütefekkirler, bu sorumluluğun şuuruna ermek mecbûriyetindedirler. Medeniyetleri
politikacılar icat etmemiştir. Medeniyet âlimlerle sanatkârların işidir. Yeni
bir İslâm medeniyeti de elbette ilim, fikir ve sanat eseri ortaya koyanların
omuzlarında yükselecektir. Eğer onların gayretiyle Müslümanların arasında bir
silkinme ve kalkınma olursa, siyâsî hedefler kendiliğinden ele geçecektir. Bu gayeye
ulaşmak için İslam aydınlarının kendilerini yıpratan, enerjilerini büyük ölçüde
boşa çıkaran siyaâet çekişmelerinden mümkün olduğu kadar uzakta kalmaları,
günlük hâdiselere tepeden bakarak kalıcı, köklü çözümler üzerinde kafa
yormaları gerekir. Herhalde bu dâvâya en büyük kötülüğü yapanlar, İslâmiyet’i
günlük siyâsî kavgalarına, taraflardan biri hâlinde sokmaya kalkışanlardır.

Çetinoğlu: Kavgaların
sebebi nasıl yorumlanabilir?

Prof. Doğan: Siyâsî parti
farklılaşmaları Batı cemiyetindeki sınıf çatışmalarının eseri olarak doğmuştur
ve her siyâsî parti ister istemez şu veya bu zümrenin sözcüsü olmak, onların
menfaatlerini birinci plânda tutmak mecbûriyetindedir. İslâm’ı bu çatışmaların dışında
tutmayı başaranlar onun birleştirici gücü sâyesinde eşitlik ve kardeşliği tesis
edebilirler. Bunu yapamadıkları takdirde İslam’ı kendi fırkalarının, yâni tefrikalarının
doktrini hâlinde göstermek gibi sonu nereye varacağı bilinmeyen bir vebâli
temsil ediyor demektir.

Çetinoğlu: Süper
güçler de kendi menfaatleri istikametinde hareket ediyorlar…

Prof. Doğan: Evet, Amerika ve Avrupalı
müttefikleri bugün başta Suriye ve Irak olmak üzere dünya üzerinde büyük bir güç
gösterisi peşinde… Ancak unutulmamalıdır ki, hiç kimse kimsesiz değildir: Kimsesiz
gibi görünenlerin bir kimsesi vardır. Hiçbir şey yapamıyorsak kimsesizlerin
kimsesine duâ edelim! Barış ve huzurun çalışmayı elden bırakmadan…

 Sohbetimizi Şâir Rûşenî’nin çok hoş bir beyit
ile sonlandıralım.

Kimsesiz hiç kimse yok her kimsenin var
kimsesi…

Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler
kimsesi!

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

 

Prof.
Dr. SÜLEYMAN DOĞAN:

1965 yılında
Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu
köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy
lisesinde tamamladı. Ayrıca dışarıdan İstanbul Küçükköy İmam-Hatip
lisesininden fark derslerini vererek bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim
Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu
kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası
İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alında yaptığı
çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) doktoru unvanını aldı (1999). Yine
çocuk ve aile eğitimi ve aile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim
Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal
Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev
yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde bir müddet
araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). 2009’dan beri Yıldız Teknik
Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde
Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. 2022 yılında Profesör oldu.

Yazar Doğan, uzun
yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı
olarak çalışmıştır. Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından
verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı
çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda
başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması,
2004) INEPO (Uluslararası Çevre Olimpiyatları Projesi) uluslararası çevre
basın ve Jüri özel ödülü kazanmıştır. Gazeteci ve bilim insanı olarak 60
ülkeye seyahat etmiştir. Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk
Felsefe Derneği (2008-) ve Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek
Birliği (İLESAM, 2010-) ve Telif Hakları Derneği kurucu ve genel başkan
yardımcısıdır (2016).

30’u uluslararası
olmak üzere 100’den fazla ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî
ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri
üyeliği yapmaktadır.

Yayınlanmış Kitaplarından bazıları: Afganistan’da kim
kazandı? (1993), Keşmirden
Geliyorum (1995), Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika
(2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Aile Mutlu Çocuk
(2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör,
M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Ailenin Aynası Çocuk  (2006), Ailede Sevgi Eğitim (Editör)
(2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile
birlikte 2015),Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı
Güzelleştiren Hikayeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020),
Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100
Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim
Sosyolojisi (2021).  10 adet ilmî kitap
bölüm yazarlığı, ayrıcı akademik bazı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam
etmektedir.

 

*44 Ülke: Arnavutluk, Azerbaycan, Bahreyn,
Birleşik Arap Emirlikleri, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Cezayir, Ermenistan,
Estonya, Fas, Filistin, Gürcistan, Habeşistan, Hırvatistan, Irak, İran (Kuzey, toprakları),
İsrâil, Karadağ, Katar, Kenya, Kıbrıs, Kosova, Kuveyt, Letonya, Libya,
Litvanya, Lübnan, Macaristan (Budin), Makedonya, Mısır, Moldova, Polonya
(Lehistan), Romanya, Rusya (Güney topraklarında Kırım ve11 ayrı muhtar
cumhuriyet, Sırbistan, Slovenya, Sudan, Suriye, Suudi Arabistan, Tunus, Umman,
Ürdün, Yemen, Yunanistan

Bağımlılık Yapan Maddeler ve Etik Yaklaşım

0

Helikon!

Adaletin olmadığı bir ülkede çekiç sadece ceviz kırmaya yarar!

Diye bir ses duydum!

O sırada Helikon sanat evinin
duvarlarında ki tablolara ve heykellere bakıyordum.

***

Hani savaşta, bir şarapnel
parçası vücudunuza çarpar da, neye uğradığınızı şaşırırsınız ya!

Öyle oldum işte.

Sesin geldiği yöne doğru
döndüğümde, Sanatçı Soheila
Bahadormanesh
!

Eseri hakkında bilgi veriyordu
sanatseverlere,

Mahkemelerde hâkimlerin kullandığı tahta bir çekiç ve birkaç da kırık ceviz vardı
tabloda.

O ifade, o zeka, o incelik ve tabloda
ki uyum büyülemişti beni.

***

Hal bu ki İik girişte gözüme
çarpmıştı, demek ki anlayamamıştım ilk görüşte!

Hani vizontele filminde “şerefsizim benim aklıma gelmişti” demişti
ya! Deli emin!

Keşke ben söyleyebilseydim, keşke
cahil kamyoncu abim söyleyebilseydi diye ahlandım vahlandım!

Ama maalesef benim aklıma
gelmemişti!

İşte böyle bir şey sanatçı zekâsı!

İşte bu kadar lazım her millete.

***

Hani!

Bir millet sanattan ve sanatkârdan
mahrumsa tam bir hayata malik olamaz.

Sanatsız kalan bir milletin bir
ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve
alil bir kimse gibidir.

Sanatsız kalan bir milletin hayat
damarlarından biri kopmuş olur demiş ya!

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Ne kadar da doğru söylemiş

O 100 yıl önce yine çok doğru söylemiş, ben 46 yaşında anlamıştım, anca!

Herkesin onu her konuda geç
anladığı gibi!

Ruhu şad olsun.

***

Hele modern sanat!

Öyle dağ nehir ev çiçek resmi
gibi değil,

Onlar zaten huzur veren türden!

Sanat huzur vermemeli!!!

Sarsmalı, düşündürmeli, öfkelendirmeli,
değiştirmeli, geliştirmeli insanı.

Bir şey katmalı!

Çiçek çiçek gibi, böcek böcek
gibi olmamalı.

OLMAMALI.

Tabiri yerinde ise isyanın dili
olmalı, sanat.

***

Hayvanlarda vardı Soheila
Bahadormanesh’in tablolarında ama,

köpek köpek gibi, kedi kedi gibi
değildi tabloda!

Hepsine bir anlam bir bakış açısı
gizlemişti.

Hepsine bir isyan!

Hepsinde ayrı bir anlam!

Çok sanatçı vardı, ve çok sanat
eseri, ama!

İlk vurgunu Soheila Bahadormanesh’den
yediğimden olsa gerek buğulanmıştı gözlerim bilincim kapanmıştı.

Sonrasını pek fark edemedim.

Bildiğim bir şey, Orhan Özçalık
ve Alp Arslanın ne kadar lazım olduğu idi bu şehre, bu ülkeye!

Çünkü o sanatçılarla bizi onlar
buluşturmuş, onlar tanıştırmıştı.

Ne fikrimiz, ne de zikrimiz
benziyordu onlarla ama, aynı toprağın çocuklarıydık, farklılıklarımızla
lazımdık bu ülkeye, aynı bayrağın altında!

İnşallah gitmezler buralardan,
çoğu değerli sanatçının terk etmek zorunda kaldığı gibi ülkesini.

Gitmesinler.

İyi ki varlar.

Ve pek çok şeyden pek çok kişiden fazla lazımlar.

Hele Alp Arslan bey’in yaptığı
eser!

Hele Orhan Öçalık’ın derelerde yer
bulamadığı taşları iplerle havaya astığı eser!

Hepsi Hes’lerin yüzünden!

***

Zeka üstü, hiciv şaheseri.

İfade bulamıyorum başka övecek,
öyle işte.

Gerçekten teşekkür ederim.

Bildiğim tek şey.

Derneklerin pikniklerinden, ekmek
arası döner ve ayran programlarından, körler ve sağırlar birbirini ağırlar
formalitelerinden bin kat daha lazım oldukları bu şehre.

***

Ne diyeyim.

Belki Başiskele belediye başkanı
Yasin Özlü duyar kendi muhitinde ki o muhteşem sesleri!

Belki Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanı Tahir Büyükakın duyar bilir tanır
destekler onları

Benim tanımam yetmez, bu şehrin bütçelerini yönetenler duymalı.

Onlar duymaz ise İzmit Belediye
Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet duyar inşallah, bölgesinin dışında ama o sever sesi duyulmayanların sesini duymayı.

Gerçi ceren hanım’a
ulaşabilseydim bahsedecektim ama başkanlara
ulaşmak bürokratlara ulaşmaktan daha kolay nedense!

***

Ha bu arada hepsinin iletişim
bilgileri var bende, olur ya lazım olursa!

Googleye de yazılsa olur Helikon Çağdaş Sanat Derneği!

Konumu da var haritalarda.

Bahçecik’in yukarılarında.

Kısa zamanda vakıf olurlar
inşallah.

Hani elçiye zeval olmaz derler
ya, olsun inşallah, zeval de olsun bize.

Sürçü lisan ettim se de hamd olsun.

Yeter ki işe yarasın kalemim, en azında Süheyla nın fırçası kadar!

***

Huzur İsyanda.

Kurtuluş Reçeteleri

0

     Dünyaya sathî /
yüzeysel bir bakışla göz attığımızda zahirde;

     Hakkı yenenleri,
ezenleri ve ezilenleri,

     Aldanan ve
aldatanları görürüz!

     Bir tarafta aşırı
zenginler, öte tarafta aşırı fakir ve muhtaçlar dikkatimizi çeker.

     Âdeta varlıkla
yokluk, iş ile işsizlik, çok ile azlık birbiriyle yarış hâlindeler!

     Bu durum, insan
olan insanları üzmüş ve kendilerince insanlık için bir çıkış,

     Bir ümit arayışı
içinde düşünüp taşınmışlar;

     Samimî olarak
kendilerine göre bir çıkış kapısı arar olmuşlar

     Ve bulmuşlar da.

     Nitekim bu yolda
insanların önüne kimi Komünizm’i, kimi Sosyalizm’i,

     Kimi Kapitalizm’i,
kimi Liberalizm’i, kimi de şu veya bu ..izm’i;

     İnsanın karşısına
bir kurtuluş reçetesi olarak sunmuşlardır.

      …izm’lerin
hepsinde insanın lehine çok şeyler vardır.

     Fakat insanın
aleyhinde olanları daha fazladır.

     Çünkü:

     …izm sahipleri,
kaş yapayım derken göz çıkarmışlardır.

     Meselâ Komünizm’in
Rusya’da insanları refah ve aydınlığa çıkarmak için,

     Nasıl milyonlarca
insanın kanına girdiği,

     Hepimizin bildiği
tarihsel bir gerçektir.

     Bilelim ki, tüm
…izmler’in iyi ve güzel yanları İslâm’da 
vardır.

     Kötü ve yanlış
tarafları ise, İslâm’da yoktur.

     Sadece hepimizin
bildiği, mealen:

     “Komşusu aç iken,
tok yatan bizden değildir.” Hz. Muhammed’in

     Hâkim’in
Müstedrek’inde geçen hadisini / sözünü uygulasak;

     Acaba insanlar
nasıl rahat bir nefes alırdı ve dünya,

     Nasıl bir dünya
olurdu, bir düşünsek…

     Yine mealen:

     “İhtiyacınızdan
artakalanını (verin).” (Bakara: 219) Hükmünü

     Ve bu mealdeki
hadisini tatbik ettiğimiz takdirde,

     Nasıl gülümseyen ve rahat bir dünya ile
karşılaşacağımızı,

     Nasıl güzel ve
memnun çehreler göreceğimizi bir bilsek;

     Emîn olun dünya,
güllük gülistanlık olur.

     Bilip
inandıklarımızı; ahh bir tatbik etsek;

     Dünyayı cennete
çevirmek işten bile değil.

     Bütün
sıkıntılarımız, bilmemekten değil,

     Bildiklerimizi
tatbik etmemekten,

     Hayata gerektiği
gibi, geçirmemekten ileri geliyor.

     Kullanmadığın
ilaç, seni iyileştirir mi?

     Ekmediğin tohum,
yeni ürün elde etme imkânı verir mi?

     Bilip de lâyıkıyla
anlaşılmayan bilgiler; insana çıkış yolu gösterebilir mi?

     Evet, insan
fıtraten / yaratılışı bakımından mükerrem / aziz ve saygıdeğer bir varlıktır.

     Hakkı arar. Fakat
hakkı ararken bazen bâtıl / boş ve mânâsız,

     Gerçek dışı şeyler
eline geçer.

     Bunları hak /
doğru ve gerçek zannederek benimser.

     Hakikati kazarken,
ihtiyarsız / irade ve istem dışı olarak

     Dalâlete / hakikat
dışı sapık yollara dalar.

     Gerçek sanarak o
yollara düşer

     Ve tabii sonu
hüsran olur.

Bitmeyen Hatalar Silsilesi

0

Parlamenter
sisteme geçtiğimiz 23 Aralık 1876 yılından bugüne uzanan siyasi geçmişimiz,
kültür ve medeniyet alanında ise tarih öncesine kadar giden bir mazimiz var. Türkiye’nin
hâlâ zikzaklar çizip rotasını şaşıran kaptan misali bir uçtan diğer uca
savrulması doğrusu çok şaşırtıcı geliyor.

            Hâlbuki o günlerden buyana yetişmiş
çok değerli, liyakat sahibi yeteri kadar devlet adamlarımız mevcutken bu
savrulmalar nedendir diye insan kendi kendine sormadan edemiyor.

            1- 2004 Yılı Milli Güvenlik Kurulu
toplantısında zamanın Genelkurmay Başkanı, ordudaki FETÖ yapılanması hakkında
Başbakan Tayyip Erdoğan’ı uyarmasına rağmen aldığı Cevap: “Komutan olayları çok fazla abartıyorsunuz!” oluyor.

            Olayların abartılmadığını 12 Yıl
sonra 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde yaşadık. Keşke ibret alınsaydı.

2-Amerika Birleşik Devletleri’nin 26
Ocak 2005 – 20 Ocak 2009 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı görevini
üstlenen Condoleezza Rice’ın 2003 yılında Ulusal Güvenlik Danışmanı olduğu
günlerde yazdığı bir makalede “Ortadoğu’da
Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek
” şeklinde bir ifade kullandığı
halde, “Büyük Ortadoğu Projesi”nin
(BOP) ayak sesleri duyulmasına rağmen ki o günlerde bu söz çok tartışmalara yol
açtı:

Onur Öymen gibi tecrübeli dışişleri
mensupları hükümeti sürekli uyarmalarına rağmen “Monşer”ler diye bu değerlerle dalga geçildi.

Hatta öyle ki, “Arap Baharı” sürecinde zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, gittiği
her miting meydanında Ortadoğu’nun “
Başkanı
” olmasını gururla haykırıyordu.

Hâlbuki ABD tarafından Türk
yetkililerine “Havuç Politikası
uygulanmış, ağızlarına birer parmak bal çalarak başlarını döndürmüşlerdi. Zaman
ilerledikçe bu baş döndürücü olayların Türkiye’yi nerelere getirdiğini hep
birlikte yaşayıp görüyoruz.

Komşularımız Irak ve Suriye işgal
edilmiş Kuzey Irak’ta bir Kürt Yönetimi oluşturulmuş, sıra Türkiye’nin güney
sınırında her gün şehit askerlerimizin geldiği Kuzey Suriye’ye gelmişti.
Fırat’ın doğusunda ABD tarafından halâ PKK-YPG’ye silah yardımı yapılıyor,
askeri eğitim veriliyor.

3- 2009 Yılında Türkiye-Suriye
sınırındaki mayınları temizleme işlemi için İsrailli bir firma ile Suriye sınır
boyundaki mayından temizlenmiş arazinin 44 yıllığına kiraya verilmesi için AKP
hükümetince anlaşma sağlandı ancak CHP’nin anayasa mahkemesine başvurusu sonucu
bu anlaşma iptal edildi ve sınırlarımızı Türk askeri temizledi.

Suriye sınırındaki mayınların
temizlenmesinin sakıncalarını sağduyulu vatansever yetkililer defalarca dile
getirmelerine rağmen kimse dikkate almadı. Nasıl olsa her seferinde yakalarına;
Monşer” yaftası asılmıştı.

Bugün o mayınların sökülmesinin
bedelini 6,5 Milyon Suriyeliyi Türkiye’de beslemekle ödüyoruz.

Şuan halâ İran sınırındaki mayınlı
arazinin mayından temizleme masrafı ise AB. Fonlarıyla karşılanıyor. AB’nin
bunda ne gibi bir çıkarı var orasını yaşadığımız güncel olaylar bize fazlasıyla
anlatıyor. Afganistan ve Pakistanlı kaçkınlar sınırlarımızdan kolayca geçsin
istiyorlar sanırım. Ancak bu buzdağının görünen yüzü, görünmeyeni ise tarihte
Filistin topraklarının İsrail’in eline nasıl geçtiğini yakın tarihin sayfaları
hazin bir şekilde yazıyor.

4- 2009 Yılında PKK ile Mit
mensuplarının Oslo görüşmeleri neticesinde Türk Milletine çok sayıda can ve mal
kaybına mal olan “Çözüm süreci
resmen başlamış oluyordu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 11 Mart
2009’da: “Kürt sorunuyla ilgili
ilerleyen günlerde çok iyi şeyler olacak
” diye açıklamalarda bulunuyordu.

Çok
iyi şeyler olacak
” denilen süreçte Kandil ve Mahmur kamplarından Habur’a
getirilen PKK’lıların yargılanması için seyyar mahkemeler kurulmuş, yargılama
esnasında Türk Bayrağı ve Atatürk posteri duvardan indirilmiştir.

Sözcü yazarı Saygı Öztürk’ün 21
Aralık 2017 de yazdığına göre: “771
askerimiz, 352 polisimiz, 89 güvenlik korucumuz olmak üzere tam bin 212 şehit
verdik. O tarihten sonra meydana gelen patlamalarda hayatını kaybeden
vatandaşlarımızın sayısı 555 olarak belirlendi. 15 Temmuz darbe girişimiyle
birlikte 62 özel harekât polisi, 5 asker, 173 vatandaşımız şehit edildi.

5- Bugün halâ geçmişteki FETÖ
belasından ders alınmamış olacak ki, devletin kurumları çeşitli tarikat ve
cemaatlerce(Ensar, İlim Yayma Cemiyeti, Menzil ve İsmailağa Cemiyeti gibi) Kurtarılmış Bölge pozisyonuna
düşürülmüştür.

Yukarıda maddeler halinde sıraladığım
hatalardan daha onlarcasını sayabiliriz.

Yapılan her hatanın arkasından: “Aldatılmışız Allah ve Milletim beni
affetsin
” demek bu hataları telafi etmeye yeter mi bilemiyorum.

Mustafa Kemal Atatürk Gençliğe
Hitabesinin bir bölümünde: “memleketin
dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde
bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin
siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
” Diyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği
gibi Gaflet, delalet ve ihanet arasında çok ince bir çizgi var. Bu çizginin
hangi tarafa ağır bastığını okuyucularımın ferasetine bırakıyorum.

Sağlıklı kalın.

El Parasıyla Hovardalık Örnekleri

0

Türkiye
çok ağır bir ekonomik kriz yaşıyor değil mi?

50 milyona yakın insanımız açlık sınırı seviyesi veya altında gelire
sahip.
Bu kesim gıda, barınma,
enerji gibi en temel insanî ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyor.

Devletimizi yönetenler vatandaşlarımıza “iki ampulden birini söndür” gibi elektrik tasarrufu, “sebzeleri
yıkarken akan su kullanmayın” gibi su tasarrufu, alışverişe açken gitmemek,
porsiyon küçültmek gibi diğer tasarruf yöntemlerini tavsiye ediyor. Bu
da çare olmazsa (ki olmuyor) sabır ve şükür telkin ediyor.

Peki devletimiz,
tarihinin en büyük iç ve dış borcu altında
ve borçları döndürebilmek için dolar
bazında yüzde 10 gibi fahiş tefeci faizleri vermek durumunda
iken, nasıl “tasarruf”
ediyor?

“İtibardan tasarruf olmaz” anlayışında oldukları için saray ve çevresinin yaşadıkları lüks ve
ihtişamı azaltmaya hiç niyetleri yok. Uçak ve araç filolarını küçültmek bile
düşünülmüyor.

Tasarruf
etmiyorlar ama hiç olmazsa savurganlığa ara veriyorlar mı?

Ne
gezer.

Bir
avuç yandaş müteahhite servet transferi yapma maksatlı, verimsiz, bütçe
açığını büyüten harcamalar yapıyorlar.

Aynı “cetleri
olan padişah efendileri”
gibi davranıyorlar.

İhtiyaçlar
sıralamasında en sonlarda yer alması gereken israfçı ve verimsiz
harcamalar yapıyorlar.

****************************

Yüzlerce Millet Bahçesi Ve KKTC’ye Saray

Malum
Cumhurbaşkanı Erdoğan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı binası ve
parlamento binasını
beğenmemiş, “Biz bunu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne
yakıştırmıyoruz” demişti. İşte bunun için hazırlanan projenin ihalesi yapılmış.

Gazeteci Murat Ağırel Yeniçağ’daki köşesinde yazdı.

“KKTC Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet Meclisi, Millet Bahçesi, Cami ve
ek tesisler inşaatı
alt yapı ve
çevre düzenlemesi” adıyla yapılan İhalenin bedeli 2 milyar 497 milyon
TL
imiş.

Çok
büyük para. Üstelik bu resmi ihale bedeli dışında bir de ihale düzenlenmeden
verilen işler varmış.

Murat
Ağırel “Millet Bahçeleri” projelerini de araştırmış: “Resmî verilere
göre şu ana kadar bitmiş 97 millet bahçesi var. Uygulama aşamasında olan
Millet Bahçesi sayısı 67, proje halinde olan Millet Bahçesi sayısı ise 201.
Şimdiye kadar 264 ihale düzenlenmiş.”

“İhalenin
düzenlendiği tarihlerdeki tutarlar o günün kuruna çevrildiğinde 1 milyar 171
milyon 709 bin Dolar yani güncel değeri ile 21 milyar 43 milyon Türk lirası…

Bu
sadece ihalesi yapılanlar. Daha yapılacak olanlar var, yapılanlardan fazla…”

Murat
Ağırel haklı olarak soruyor: “Acil ihtiyaç mı Millet Bahçeleri?”

“Millet
patates, soğan için Tarım Kredi Kooperatifleri’nde kuyruğa girerken, birbirini
ezerken harcadığımız paraya bakın.

Millet
Bahçelerine şimdilik harcanan 21 milyar 43 milyon Türk lirasından
bahsediyorum!

Ekle
üstüne 2,5 milyar liralık KKTC Külliyesi’ni…

Vah
benim güzel ülkeme…

Kaç
okul yapılır? Kaç kreş yapılır? Kaç ev depreme dayanıklı hale getirilir?”

****

Bu
miktarları bir de tarım ve hayvancılıkla geçinen milyonlarca vatandaşımıza
verilebilen destekle mukayese edelim. 2022 yılında yapılacak tarımsal
destekleme bütçesi 29 milyar lira. Yani sadece Millet Bahçeleri ve
KKTC Külliyesine harcanan para milyonlarca insanımıza destek olarak verilecek
miktar kadar.

Bu
parayla tarımsal destek iki katına çıkarılsa üretim, ürünlerin niteliği,
verimliliği ve ihracat artar. Enflasyon düşer, vatandaşın alım gücü iyileşir.

Ama
lüks için harcanan bu paralar hiçbir gelir getirmediği gibi her yıl artan
masraflarıyla bütçeye yük olur.

Daha Suriyelilere
harcanan 100 milyar doları, Mısır’a Mursi yönetimine gönderilen 2 Milyar doları

saymıyorum bile.

Demek
ki içinde bulunduğumuz derin fakirleşme birden gelmedi. Göstere göstere
geldi. Çünkü iktidar kısıtlı imkanlarımızı savurganca harcadı ve harcamaya
devam ediyor.

Devletimizin
dünyada kredisi en düşük ve ekonomisi en kırılgan ülkelerden olması da birdenbire
ortaya çıkmadı.

Uzak
olmayan bir zamanda devletimiz borçlarını ödeyemez olursa da sürpriz
olmayacak.

Osmanlı 20- 25
senede önce ekonomik sonra siyasi açıdan nasıl çökertildiyse benzer
şeyleri yaşıyoruz.

Tek
şansımız var: Tebaanın padişahları değiştirmesi mümkün değildi. T.C.
vatandaşları olarak iktidarı seçimle değiştirebiliriz.

****************************

Osmanlı Padişahları da Böyle Yaptı

Osmanlı,
1854’te başlayan ilk dış borçlarla Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı,
Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı gibi gösterişli yatırımlar yapmıştı.

Bu
padişahların 25 yılda sarayların yapımı ve işletme masrafları için yaptığı
toplam masrafın kabaca 200 milyon Osmanlı lirası olduğu kabul
edilebilir.

Borç içindeki Osmanlı Devleti’nin savurganlığı konusunu Donald Blaisdell şöyle anlatıyor:

“Hükümet borç vereceklerin peşindeydi. Gelecek yılın aşar
vergisini karşılık göstererek borç
almak,
yerel yönetimi tasarrufa zorlamaktan daha basitti. Veya sürekli artan
borçları dışa yöneltmek
merkezi yönetimdeki savurganlığı ortadan
kaldırmaktan daha kolaydı.

Devamlı artan
saray borçları
iç borçlanmayla ödeniyor ve doyum
noktasına gelindiğinde iç borçlar dış borçlara
dönüştürülüyordu.”

1876’da Hükümet para
bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu.

Sonuçta, yabancıların yönettiği,
Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi kuruldu.

Borçların ödenmesi için, devletin bütün önemli vergi gelirleri
Düyun-u Umumiye İdaresi’ne
tahsis edildi.

****

Sadece saraylara harcadığı parayı savurmasaydı, muhtemelen
Osmanlı hiç borç almadan yüzyılı tamamlayabilir, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi batağına düşmeden güçlü bir
devlet olarak yaşayabilirdi.

Fakat öyle olmadı. Osmanlı Devleti
çöktü.
Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’ne 84,5 milyon Lira
borç devredildi.
(Bu miktar
Ekonomist
Mahfi Eğilmez’in hesabına göre, bugünkü değerle kabaca 500 milyar dolarlık bir borç yüküne denk geliyor.)

Türkiye Cumhuriyeti bu borçları 1954
yılına kadar ödemek zorunda kaldı. 

SMA’lı Çocuklarımız…

0

       Son dönemde SMA denilen illet hastalıkla
ilgili pek çok haber yapılır oldu. Özellikle TV’lerin ana haber bültenlerinde,
yazılı basında, TV’lerde yapılan sağlık programlarında SMA illetiyle gün
geçmiyor ki, bir habere rastlamayalım.

      Pekiyi,
SMA denilen bu illet hastalık nedir?

       SMA
(Spinal Muskuler
Atrofi) omurilikte bulunan ön boynuz motor sinir hücrelerini etkileyerek
hareket kabiliyetini kısıtlayan ölümcül bir kas hastalığıdır. Genellikle akraba
evlikleri sonrasında doğan çocuklarda görülen bu hastalığın ne yazık ki, kesin
bir tedavisi yoktur!

      SGK’nın
2020 yılı sayımına göre ülkemizde 1300 SMA’lı çocuk var. Şu an için ilaç
tedavisi ile önü alınmaya çalışılan bu illetin ne yazık ki, tedavi ücreti çok
pahalı.

      Son
bir yıldan beri SGK bu hastalığı taşıyan çocukların tedavisi ile ilgili önemli
bir adım atarak; hastanelerimizden sağlık kurulu onayı alan hasta bebekler için
ilaç ihtiyaçlarını karşılama kararı aldı.    

      SGK’nın iki yıla yakın bir süreden beri SMA’lı
bebeklerin yanında olması umut verici bir gelişme ama yetersiz çünkü bu tedavi
içeriğinde tüm Avrupa ülkelerinde kullanılan, hastalığın tedavisinde çok önemli
rol oynayan gen tedavisi (zolgensma) henüz uygulanmıyor. Çünkü bu hastalığın
gen tedavisinin ülkemizde onayı bulunmamakta!

   Uygulanabilmesi için belli kriterleri olan bu
gen tedavisi ise öylesine pahalı ki, tedavi için neredeyse 2,1 milyon dolar,
yani neredeyse 35 milyon lirayı aşan bir para gerekli ki, bunu kaç aile
karşılayabilir?

     Hele ki, hayat pahalılığının giderek arttığı,
insanlarımızın ekmek, et, yağ, süt vb temel gıdaları için saatlerce kuyrukta
beklediği ülkemizde SMA’lı bebeklerini kurtarmak için mücadele veren anneler,
babalar ne yapacaklarını şaşırmış durumda…

      Ben İstanbul’da yaşıyorum. Geçtiğimiz gün
Kadıköy’den Eminönü’ne giden vapura binmek için önce Kadıköy meydanından, sonra
da vapur Eminönü iskelesine yanaştığında Eminönü meydanından geçtim. Her iki
meydanın tam ortasında SMA’lı bebekler için yardım toplayan iki stant vardı!

    Bu
stantlardan iki annenin sesi duyuluyor; bu iki acılı anne evlatları için yardım
talep ediyordu. Onlar için yapılacak her bir liralık bağışın dahi çok önemi vardı…

    Ülkemizin her yöresinde giderek çoğalan
böylesi stantlardan gelecek bağışlar ne kadar faydalı olabilir? Kaç aile SMA’lı
çocuklarını Avrupa’da tedavi ettirebilir?

     İşte tam da bu noktada devletimizin
devreye girmesi, her geçen gün umudu giderek azalan anne ve babalara umut
olması gerekir.

      Kaldı ki, milyonlarca Suriyeli sığınmacıya
kucak açan, Afrika’dan Asya’ya, Ortadoğu’dan, Balkanlara, açlıkla boğuşup el
açıp yardım bekleyen milyonlarca insana, din, dil, ırk gözetmeden sadece
insanlık adına yardım elini uzatan,

     Ülkemize duble paralı yollar, milyonlarca liralık
garanti geçişli köprüler, milyarlarca lira harcayarak millet bahçeleri
kazandıran,

      Sırf ülkemizde dövizin yükselmesini
önlemek adına kur korumalı hesaplar açarak, cebi zengin kimilerine milyarlarca lira
faiz ödeyen,

        Müteahhitlerine ödemesi devlet
garantili yap-işlet-devret şartlı ihaleler vererek ülkemize nice eserler
kazandıran devletimizin:

       SMA illetiyle ölüm kalım mücadelesi
veren çocuklarımıza daha çok yardım etmesi, onların hayatta kalabilmeleri için mücadele
eden anne ve babalarına daha çok destek vermesi gerekir.

    Bu gereklilik TC Anayasasının 56’ncı
maddesi ile garanti altına alınmıştır.

   Bu maddeye göre Devlet:

     Herkesin
hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama;
insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak,
işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek
elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemekle mükelleftir.

Önce Ahlâk, Sonra Kanun Aşılır

0

İlk defa
sevdiğim ve saydığım bir arkadaşımdan, Cihan Turper’den duymuştum. Sonra
başkalarından da: İnsanın hareket alanı iki çemberle sınırlandırılmıştır,
demişti. İç içe iki çemberle. İç çember ahlâktır. Onun dışındaki ikinci çember,
hukuktur.

 

Hukuk
çemberinin dışına çıkarsanız kanunlara takılırsınız.  Eğer ülkenizde mahkemeler varsa. Hani
“Berlin’de mahkemeler var!” dedirten cinsten mahkemeler… Bursa’da Ulu Cami’nin
önündeki fakirin kulübesini yıktırmayan mahkemeler.

 

Dış çember
hukuk sisteminin işi. Aslolan, insanın, iç çemberin de dışına çıkmamasıdır.

 

Zaten
kanunlar insanın ahlâk, hak, adalet anlayışının tasnif edilmiş hâlinden
ibarettir. Din, töre, hukukun üstünlüğü… Akılda, gönülde, fıtratta, genetikte,
hepsi aynı yerden kaynaklanıyor. Geçen yazım bunun üzerineydi.

 

Hukuk
ahlâktan kaynaklandığına göre, hukuka saygı, ahlâkın gereğidir.

 

Kimse
inanmıyor, kendine de…

Ya o gri
bölge? Ahlâk çemberinin dışında, fakat kanun çemberinin içinde. Galiba en
aşağılık bölge burası. “Ben kanunsuzum!” narası atmak, ahlâksızca kanun
manipülasyonu yapmaktan daha asil bir tutumdur. Kötüdür, cezalandırılması
gerekir ama ahlâkı çiğneyip kanunla oynamaktan daha şereflidir.

 

Apaçık
ihlaller, apaçık hırsızlıklar, apaçık hezimetler, dün söylediğinin bugün tam
tersinin çıkması… Bütün bunların karşısında utanmadan yapılan bir takım
açıklamalar bu satırlarıma ilham verdi. Kimsenin inanmadığı, daha vahimi
kendisinin hiç mi hiç inanmadığı gerekçelerle savunma yapmaya çalışmak. 

 

Başımdan
geçen bir hırsızlığı hatırladım. Oturduğum daire, apartmanın arka tarafında,
beşinci katta. Hırsız arka bahçeye girmiş, genellikle kapalı olan bahçe
kapısını bir şekilde aşmış. Sonra beş kat tırmanmış. Beni soymuş, sonra kapımı
içerden açıp apartmanı terk etmiş. Bende yükte hafif, pahada ağır bir tek
emekli maaşımı bulmuş. O sırada SSK emeklisiydim ve o maaş da pek aman aman bir
şey değildi. Hırsız mesleğini ve mesaisini kesintisiz sürdürdüğü için sonunda
yakalandı. Beni nasıl soyduğunu mahkemede şöyle anlatmış: “Yoldan geçiyordum.
Kapı açıktı. Ben de içeri girdim…” Hâkim hırsızla birlikte benim daireme
“tatbikata” geldi. Hâli görünce, hırsıza dönüp, “Maşallah oğlum, arka tarafta
beşinci kattaki balkonun iç kapısını açık bulup girivermişsin demek…” diye alay
etti.

 

İhale
kanunuyla futbol oynamak

Hırsızın
anlattığı hikâye cezada ciddi indirime sebep olurmuş. Hırsızlar hapishanede bir
birlerine hukuk eğitimi verirmiş. Fakat “İncelenmiş ve aslı olmadığı
anlaşılmıştır.” tarzı savunmalar, araştırmaya izin vermemek benim hırsızınkinin
çok üstünde tabii. Bürokrasiye de siyasetçilere de büyük saygım var. Bürokrasi,
çağdaş devletin; siyaset, ülke yönetiminin, taşıyıcı sütunlarıdır. Fakat işte
tam o ahlâk sınırının dışına bağdaş kurmuş, kanunları oynanacak, manipüle
edilecek yolsuzluk araçları diye görenler… Sanki sırf bunu yapacak imkâna
kavuşmak için bürokrasiye veya politikaya sızanlar… Bu zor ve asil mesleklere
bugünkü kötü çağrışımları verdiren bunlardır. Tek çare, dürüst politikacıların
ve dürüst bürokratların bunları içlerinden atmalarıdır.

 

Gri alandaki
bürokrat ve politikacı yaptığıyla övünür de. “Falan kanunun, filan yönetmeliğin
şöyle bir maddesi var. Pek bilinmez. İşte onunla hallediverdim.” Veya, “O
makama tayin için en az şurada bulunması gerekiyordu. Önce oraya tayin ettim,
ertesi gün de makama”.  Daha beteri var.
Adaleti, ahlâkı çiğnemek için doğrudan kanunlarla ve yönetmeliklerle oynamak.
Bizim oğlanın gemisi limana girerken gümrük mevzuatını değiştirip, mal
çekildikten sonra tekrar eski hâline getirmek. Bizim adamın tayini için yönetmeliği
değiştirip onun tayini müktesep hak hâline gelince tekrar eski mevzuata dönmek.

 

Düşünün,
sizin takım hücumdayken ofsayt kuralını kaldırıyorsunuz. Karşı takım karşı
hücuma geçtiğinde yeniden koyuyorsunuz. Sonra spor yaptığınızı iddia
ediyorsunuz! Maçlara acaba niçin eskisi kadar seyirci gelmiyor diye de
etrafınızdakilere soruyor, seyirci getiremiyorlar diye onları azarlıyorsunuz.

 

Adalet neyin
temeliydi?

Böyle
manipülasyonlar kılıfa ve kanuna uydurulur, ama adalet hissini, ahlâk hissini
sıfırlar. Sebep oldukları yıkım, o tek tek olayların yarattığı tahribatın çok
ötesindedir. Hadi kanun manipülasyonuyla gümrüksüz sokulan mal en fazla haksız
kazanç sağlar, o ayrıcalığa sahip olmayanın rekabet imkânını bir süre için
elinden alır. Haksız tayin, tayinin yapıldığı kurumu sarsar. O makama daha
layık olanların hakkını yer ama bir kurum ve bir makam içindir bu yıkımlar.

 

Asıl yıkım,
halkın tamamının adalet duygusundadır. Ülkenin tamamında kanuna saygının
çökmesindedir. Böyle skandalların yaşandığı ülkelerde artık insanlar,
“Berlin’de hâkimler var!” diyemez. Ulu caminin önündeki fakirin kulübesi de
istimlak ediliverir.

 

İşte
gelişmiş dünya ile üçüncü dünyayı bir birinden ayıran asıl fark budur. Bizim
kültürümüz de bunun farkındadır. Mahkemelerimizde Hazreti Ömer’e atfedilen bir
söz duvarları süsler: “Adalet mülkün temelidir.” Bu “mülk”, bugün taşınmaz mal,
gayrı menkul anlamında kullandığımız mülk değil. Bu sözdeki “mülk”, devlet
demektir, egemenlik demektir. Hani kral anlamına gelen “melik” var ya, işte o melikteki
kelimedir, hâkimiyete, il’e, kısaca devlete karşılık gelir.

 

Kanunun
itibarsızlaşması, hukuka güvenin sarsılması, devletin temellerinin aşınmasıdır.
Temelsiz bina sonunda çöker!

30 Ağustos’u 100. Yılında Hakkıyla Anabilecek miyiz?

Türkiye’nin düşmandan temizlendiği en son hamle olan “Büyük Taarruz” veya “Başkumandanlık Meydan
Muharebesi”
adını verdiğimiz zaferin bu yıl 100. yıldönümü
(1922-2022)…

 

Tarihi olaylarda yüzüncü yıllar çok önemlidir. Bunun sebebi bu yılın
bir kırılma yılı olmasıdır. Bu zaferin 100.yılı onun önümüzdeki yıllara nasıl
taşınacağının görüleceği ve anlaşılacağı bir tarihtir 30 Ağustos 2022! Onun
için Türkler açısından bu durum çok önem arz etmektedir.

 

Ne yazık ki, ülkemizdeki sosyal ve siyasal atmosfer bizlere bu tarihi
zaferin hakkıyla kutlanılmayacağı izlenimi vermektedir ve bu Türkler açısından
çok düşündürücü ve üzücüdür…

 

Böyle tarihi anlara ilişkin kutlamalar aylar öncesinde hazırlıkları
duyurularak yapılmalıydı. Bu konuda ne iktidarın ne de muhalefetin ve de yerel
yönetimlerin bir hazırlığı olduğu konusunda hiç bir belirti görmüyoruz. Mutlaka
baştan savma bir şeyler yapılacaktır ama başlıkta dediğimiz gibi tesir
uyandırmak için bu anmaların hakkıyla yapılması gerektiği düşüncesindeyim.

 

Ne yazık ki Türkiye(li) siyaseti iktidarı ve muhalefeti ile 30
Ağustos’un sonuçlarından muzdarip olan yani rahatsızlık duyan güruh tarafından
sevk ve idare edilmektedir. Düşünün ki; bu zafer sonucu kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir teşkilatı olan Diyanetin camilerinde okunan hutbeler de yıllardır 30
Ağustos Zaferi bir iki lafla geçiştirilmekte ve bu zaferin kahramanı Mustafa
Kemal Atatürk zikredilmemektedir…

 

Türk Milletine buradan seslenmek isterim ki, tez bugünden bu zaferin
hakkıyla kutlanması için iktidar ve muhalefete baskı yapılması olmadığı
takdirde iş başa düştü denilerek bu tarihi zaferin 100.yılının Türk Milletine
her ferdinin katılımı ile hakkıyla kutlanması gerekmektedir…

 

Bu uyarım ve çağrım Türk Milletinedir… Umarım cevapsız kalmaz diye
düşünüyorum.

Akıl Fikir Yayınlarından Üç Kitap İbnülemin Mahmud Kemal İnal

0

İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Osmanlı
Sadrâzamlarından Yusuf Kâmil Paşa’nın mühürdarı Mehmed Emin Paşa’nın oğludur. 1870
yılında İstanbul’da doğdu. Özel hocalardan; ve Mehmed Âkif Ersoy’un babası
İpekli Tâhir Hoca’dan Arapça, Farsça, Fransızca, din, edebiyat, hat ve gramer
(dil bilgisi) dallarında eğitim alarak yetişmiş, genç yaşında Sadâret Mektubî
Kalemi’nde devlet hizmetine girmiş, 33 yıl boyunca, Sadrâzamlığın çeşitli
kademelerinde hizmet etmiş, ‘Sabih
isimli romanı, ‘Hoş Sâdâ’, ‘Son Sadrâzamlar’ ve ‘Son Hattatlar’ isimli eserleri
yazmıştır. Gazetelerde makaleleri yayınlanmıştır.

Yahya Kemal
Beyatlı ve Süleyman Nazif’in yazdığı birer mısrada oluşan;

Hezar gıbda o devr-i kadim efendisine                                                                                                                   Ne
kendi benzer kimseye ne kimse kendisine

beytinde ifâde
edildiği gibi, nev’i şahsına münhasır bir insandı. Çok zengin kütüphânesini ve
hat koleksiyonunu İstanbul Üniversitesi Kütüphânesine bağışladı. 

Harita
Mühendisi Emekli Kıdamli Albay Orhan Bayrak, hazırlamış olduğu 12,5 X 19,5
santim ölçülerinde 168 sayfalık eserinde;

İbnilemin
Mahmud Kemal İnal’ın hayat hikâyesini, vefat haberini, O’nun tanıyanların
hakkında yazdıklarını, eserlerinden konular ve pasajları, şiirlerini,
vasiyetnâmesini ve Mahmud Kemal İnal’ın hayat kronolojisini veriyor.

Ayrıca Kâmil
Paşa’nın sadâreti ve konak meselesi, makalelerinden seçmeler, basılmamış
eserlerinin isimleri, şiirlerinden örnekler ve vasiyetnâmesi ile hayatının
kronolojisi ile eser tamamlanıyor.

Arka kapak
yazısı:

Yazdığı örnek eserleri
ile herkese faydalı olmuş üç biyografi yazarını, her eserini inceleyerek
sizlere sunmayı kendim için görev saydım. Yazı hayatımda İbnülemin Mahmud Kemal
İnal, Ahmed Refik Altınay ve İbrahim Alâaddin Gövsa adlı üç üstad yazar
eserleri ile bana örnek oldular. Onun için bunları ‘Üç dev biyografi yazarı’
olarak bir araya getirdim.

Elinizdeki eser üç dev
biyografi yazarından ilkine ait. İbnülemin Mahmud Kemal İnal eserlerinde
ölülere hayat veren bir canlı kütüphane idi. Yakın târihimizde önemli simaların
biyografilerini tanışarak hazırlayan başka bir yazara rastlamak mümkün
değildir. Bu eseri hazırlamakla ben de kendisine hayat vermek istedim. Fakat
onun kadar bunu başardığımı sanmıyorum. Lâkin duyduğum hazzı ifade etmek
isterim. Ruhunun şad olmasını dileyerek kendisini selâmlıyorum. Her üç yazarı
daha iyi tanımış olmakla çok şey kazanmış olacaksınız.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal, hakikaten
bilinmesi tanınması geren bir âbide şahsiyettir. Kendisinden önceki, çağdaşları
arasında ve kendisinden sonra yaşayan hiç kimseye benzemeyen, târih, İslâmiyet,
kültür, edebiyat ve benzeri sâhalarda âlimdi. Disiplinli, otoriter, eğitimci,
mürebbi (terbiyeci), ahlâklı… Hülâsa mükemmel bir insanda bulunması gereken
bütün hususiyetlere sâhip örnek alınacak bir âbide şahsiyetti.

Târih ilmi, geçmişte yaşanan olayları
kronolojik bir sıra ile veren bilgi demetinden ibâret değildir. Onun asıl fonksiyonu,
geçmişteki olaylardan ders alarak geleceğin plânlamasının doğru yapılmasını
sağlamaktır. Veciz ifâdesiyle; ‘geçmişini
bilmeyenler, geleceğin câhilidir
.’ İnsanlarımız, târihini öğrendikçe
geleceğini dosdoğru inşa etme imkânı bulur. Mahmud Kemal İnal, daha iyi bir
gelecek için, yaşadığı dönemden çok bu günün insanının faydalanabileceği bir
şahsiyet âbidesidir.

İnsan-I
Kâmil ve Zamanın Fitnelerinden Korunmak

Eserin
müellifi Erzurumlu İbrâhim Hakkı Efendi Hazretleri (1703-1780) ‘Mârifetnâme’ isimli eserin müellifi,
Türk mutasavvıf, sosyolog, astronomi bilgini ve İslâm âlimidir. Müderris olarak
çok sayıda talebe yetiştirdi. Oğluna yazdığı mektupta şöyle nasihat ediyordu: ‘Tekkelerde eğlenmeyip ilim meclisine
gelesin; herkese şefkat nazarıyla bakıp hiçbir ferdi hakir görmeyesin ve
kimseden hiçbir nesne istemeyip kimseye bir hizmet buyurmayasın; tezyîn-i
zâhiri koyup gökçek ahlâk ile tezyîn-i bâtına gidesin
.’

Bu ulu kişi
Erzurumlu İbhâhim Hakkı Efendi’nin; ‘İnsan-ı
Kâmil
’ ve ‘Zamanın Fitnelerinden
Korunmak
’ isimli iki eseri bir arada, Mâsum
Aydın
tercümesi ile Akıl Fikir yayınları tarafından 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 109 sayfa olarak 2022 yılında okuyucuya sunuldu.

İbrâhim Hakkı
Efendi, İnsan-ı Kâmil isimli birinci
eserinin giriş kısmında toprağın çeşitli hayvan ve bitkilerin abası-elbisesi
olduğundan bahisle bitki ve hayvanın da insan bedeninin temeli ve esası
olduğunu söylemektedir. İnsan bedeni ise kendi kalbinin süslü canfes kumaştan
elbbisesidir. Yani, insan kalbi Mevlâ’ya muhabbetin mekânı, bilme ve tanıma hazinesinin
sığınağıdır. Eser, insanın bu mekânı ve sığınağı ahlâkın en güzeli ile
güzelleştirmesinin, niyetlerini arı-duru hâle getirmesinin ve gönlünü
eğitmesinin yollarını konunun özüyle okuru muhatap ederek dile getiriyor.
Erdemlerin, güzel ahlâkın, insanın tutum ve davranışlarına yansıması,
yapıp-etmelerine kendi rengini vermeleri insanın onları kendine prensip edinip
rızâyı esas alarak hayatlarına tatbik etmeleriyle mümkündür. Kâmil İnsan her şeyden
önce insanın, âlemin en şerefli varlığı olduğunu insana yeniden duyuruyor. Ve
insanı kendini bilmeye ve tanımaya çağırıyor.

***

Zamanın Fitnelerinden Korunmak isimli
50 bölümden oluşan risâlesinde; ‘Ey Ârif-i Billah (Ey Hakk’ın nuru ile Allah’ı
bilen, âlemi ve hâdiseleri ilâhî feyzin ve ilmin nuru ile gören, Allah’ın
dostu!) hitabı ile başlayıp; Âyet-i Kerîmelerden ve Hadis-i Şerîflerden
örnekler vererek insanın huzur ve saadet içerisinde âsûde bir hayat yaşamasına
imkân verecek şartları dile getiriyor.

Fasıllardan
bir örnek:

Hikâye olunur ki, bir
sultanın doğanı varmış ve bu kuş bostanda bağlı imiş. Bir gece bülbül, doğana
yaklaşıp demiş ki:

-Ey kuşların sultanı!
Senin bu kadar muhterem ve mesrur sevinçli olmanın hikmeti nedir? Senin makamın
ve yerin sultanın eli üzerinde mekân tutmaktır. Yiyeceğin her zaman kuş etidir.
Ben ise korku, gam, keder ve üzüntülerin her çeşidini yaşayarak bütün gece, bir
gülün çiçek açmasını beklerim. Gül açınca, uykum gelir, böylece gülün çiçek
açtığını görmek zevkinden mahrum kalırım. Kaldığım yer ve mekânım ise, gülleri
kuşatan dikenlerin olduğu yerdir.

 Doğan, bülbülü irşat ederek:

-Senin çektiğin
sıkıntıların, zahmetlerin ve eziyetlerin ve her arzu ve isteklerinden mahrum
kalmanın sebebi: Ruh ve gönülle ilgilidir. Sen muradına ermeden önce, her sabah
bin sefer öterek insanlara: Sabahın geldiğini haber verirsin. Oysaki ben
aksine, bin muradıma nâil olduğum hâlde, nâil olduğum muratlarımı da hiç
kimseye söylemem ve haber de vermem.

İşte bunun gibi sır
saklamanın çok faziletleri ve faydaları olduğu gibi sırrı ifşa etmenin de çok
rezillikleri ve zararları da vardır. Peygamberlere ait kıssalarda ve
Evliyaullaha ait tezkirelerde (biyografilerde] bu konuda anlatılanlar,
sayılmayacak kadar çoktur. ârif olana, bir kimseden gelen bir işâret kâfidir.
Onu çadır ipleri veya ağaç kökleri ile bağlamaya gerek yoktur.

Eserin bütün bölümlerinde benzer mâhiyette
faydalı bir öğüde bağlanacak hikâyeler var.

Sonsuza
Köprüler Kurmak

Durali Yılmaz, 1948 yılında Acıpayam’a bağlı
Köke köyünde doğdu. İlköğrenimini burada yaptıktan sonra orta ve lise
öğrenimini Burdur’da, yükseköğrenimi İstanbul’da tamamladı. Yeni Türk Edebiyatı
sahasında doktora yaptı. Aynı sahada doçent, 1993’te profesör oldu. İstanbul
Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Tanıtım ve Halkla İlişkiler Bölüm
Başkanlığı yaptı, değişik idârî vazifeler üstlendi. 2001 yılında İstanbul
Kültür Üniversitesi’ne geçti. Burada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün
kuruluşunu tamamladı. Hâlen bu üniversitede görev yapmaktadır.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden
bâzıları: *Romanımız ve İnsanımız (1976), *Roman Kavramı ve Türk Romanının
Doğuşu (1990), *Türkçe ve Kompozisyon (1990), *Roman Sanatı ve Toplum (1996), *Şeyh
Bedreddin Sufinin İsyanı (2001), *Siyah Perdeli Evler (1975), *Çilekeş
Müslümanlar (1982), *Dansedebilmek (1997), *Kıyam (1997), *Gel İçimde Ağla
(1985), *Akrebin Dansı (1989).

Usta ve velût yazar Prof. Dr. Durali
Yılmaz’ın 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 102 sayfalık eserinde hepsi zevkle
okunabilecek 17 adet hikâye bulunuyor.

Hikâyelerin başlıkları:

*Şimşek ve Kelime,
*Sonsuza Köprüler Kurmak, *Bir Hikâye Uğruna, *Sanatın Başlangıcı, * Başbakanın
Gözyaşları, *Şaheser Yazmak, *Gazali’ye Mektup, *Celâlettin Harzemşah’m Bastığı
Çizgi, *Pir Sultan’ın Romanı, *Alevi İftarında Abdal Musa Nefesi, *Sürgündeki
Şeyh, Uzaydaki Kapı, *Thales’in Mezar Taşı Yazısı, *Kayıkçı Parası, *Bu, Benim
Müziğim,  *Bakkal, Hikâyenin Hikâyesi,
*Gürgen Sonrası.

***

Pir
Sultan’ın Romanı
’ başlıklı hikâyede bâzı deyişlerinden örnekler veriliyor. Bâzı
kaynaklarda Pîr Sultan, bağlandığı tarikatça yalnız dînî önder değil, devlet
başkanı olarak da görülen İran Şahları adına, Anadolu halkını Osmanlılara karşı
kışkırttığı, ayaklanmaya çağırdığı, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettiği
için, Sivas Valisi Hızır Paşa’nın emriyle tutuklanmış, yolundan dönmeyeceği
anlaşılınca da asılmıştır. Bu bilgiler doğru olmayabilir.

Aşağıdaki deyişler de Pir Sultan Abdal’a âit
olmayabilir.

… mi acaba?

Değerli yazar, ‘Hakkında roman yazmayı düşündüğüne göre herhalde işin doğrusunu
biliyordur. Sonradan öğrenip de romanı yazmaktan vazgeçti ise, bu hikâyenin
mânâsı ne ola
?’ Diye düşünenler olabilir mi?

Gafil kaldır şu gönlünden gümanı

Bu mülkün sâhibi Ali değil mi

Yaratmıştır on sekiz bin âlemi

Rızıkların veren Ali değil mi

Gelin vazgeçelim böyle gümandan

Vallahi çıkarız dinden imandan

Şefaat umarız On’ki İmam’dan

Anların atası Ali değil mi

Yaratıldı Mülcem ol oldu düşman

Kasd etti Ali’ye oldu peşiman

Kangı kitapta var ol Ömer Osman

Kur’an’da okunan Ali değil mi

Bin bir adı vardır bir adı Hızır

Her nerde çağırsan orada hazır

Ali padişahtır Muhammed vezir 

Bu fermanı yazan Ali değil mi

Pir Sultan Abdal’ım ben bir fukara

Acep bulunur mu derdime çâre

 Yüzü
kara nasıl varam huzura

        Divanda oturan Ali değil mi

***

Arka kapak yazısı:

Hikâyeleri, Büyük
Doğu, Diriliş, Hisar, Türk Edebiyatı, Yedi İklim gibi edebiyatımızın önde gelen
dergilerinde yayımlanan Durali Yılmaz, daha ilk hikâyeleriyle hikâyeciliğimize
farklı bir ses getirmiştir. Necip Fâzıl Ksakürek, beklediğimiz ve muhtaç
olduğumuz bir hikâyeci olarak takdim etmiş; Ahmet Kabaklı, Nuri Pakdil ve daha
birçok yazar, Durali Yılmaz’ın hikâyelerinden övgüyle söz etmiş, onu
hikâyeciliğimizde farklı bir ses olarak kabul etmiştir.

Sonraki yıllarda
hikâyelerinin yanı sıra romanda da kendini kabul ettiren Durali Yılmaz’ın ‘Donuklar’ adlı romanı, Mısır Devlet
Kitaplarınca yayımlanmış, hakkında el-Hayat gibi Arap basınının en önde gelen
yayın organlarında çok geniş yazılar çıkmıştır. Bu roman Mısır’da kısa sürede
iki baskı yapmıştır. ‘Ayasofya Dile Geldi
romanı da Arapçaya çevrilmiştir. ‘Yesevi
Irmakları
’ romanı, Almaatı’da yayımlanmış ve Kazak basınında övgüyle söz
edilmiş, kısa sürede üç baskı yapmıştır.

Çok değişik bir
yöntemle kaleme alınmış hikâyelerden oluşan bu eseri, yazarın dördüncü hikâye
kitabıdır. Akıl Fikir Yayınları olarak, bu hikâyelerin, hikâyeciliğimizde yeni
bir açılım sağlayacağına inanıyoruz ve bu düşüncelerle okurlarımıza sunuyoruz.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü
Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com