28.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 294

Azerbaycan Azerbaycan

Tebriz Tahran bize yoldu

Güzel Turan sana n’oldu

Bağı bahçe suyun boldu

Genç kızların erken soldu

Azerbaycan Azerbaycan

 

Azer Türkmen Kaşgay Biziz

Gözde sürme yerde iziz

Hak katında daim diziz

Horasan’da aynı giz[1]iz

Azerbaycan Azerbaycan

 

Hamedan’da İsfahan’da

Oğuz Han’ım dört bir yanda

Selçukluda Alparslan’da

Yürek atar tek bir anda

Azerbaycan Azerbaycan

 

Şah Hatayî şahımızdır

Haydar Baba dağımızdır

On iki imam ahımızdır

Kardeş yanar vahımızdır

Azerbaycan Azerbaycan

 

“Ayrılır mı Gönül Candan”

Azerbaycan Azerbaycan

Her birimiz aynı kandan

“Ayrılır mı Gönül Candan”

Azerbaycan Azerbaycan

 

Özden okur Yüce Kur’an

Kurulacak büyük Turan

Bozkurt bize olsun uran

Tek bir yürek Allah vuran

Azerbaycan Azerbaycan



[1] Sır

Develer Gazel Okuyamazsa

Bilge kişiye, “Deve türkü söyler mi?” diye sorarlar. Bilge,
“Dinleyecek eşşek bulursa gazel bile okur.” cevabını verir.

Bilge kişinin, “eşşek” diye şeddeli cevap verdiğine dikkat
çekmek isterim.

“Deve” ve “eşek” sözcükleri üzerinde zihin jimnastiği
yapacak değilim; ikisinde de istiare var. Biz, hangi grupta yer alıyoruz? Eşek
grubunda yer alıyorsak vah halimize! Eşekler topluluğunun devesi de olmak
istemem doğrusu. Kılavuzu deve olan eşeklikten kurtulamaz, düşüncesindeyim.

Beni rahatsız eden, eşeklerin bu kadar çok olduğu bir
toplumda yaşamak ve develerden gazel dinlemek zorunda kalmak. Buna mecbur
muyum, Âsûde olam dersen eğer gelme bu cihana, / Meydana düşen
kurtulamaz seng-i kazadan.”
(Eğer rahat ve huzur içinde olayım dersen, bu
dünyaya gelme, çünkü buraya gelen, bu dünya meydanına düşen kimse, belâlardan,
musibetlerden kurtulamaz.) tespiti yapan Ziya Paşa’ya hak vermek durumunda
mıyım?

Bela veya kaza, kaderdir, ondan kaçamayız; ancak türü, kaderimiz
değil, tercihimizdir. Kader, gayrete âşıktır, neyin gayretindeysen kaderin o
türünü yaşarsın. Simgesel anlamda eşek ya da deve olmak, tercih edeceğim bir
kader türü değildir, olmamalıdır, dostlarımın olmaması da arzumdur.

Ülkemizde ve dünyada, yazılı ve sözlü medya tam bir eşekler
ve develer mekânı. Bozacının şahidi, şıracı misali. Düşünce, sanat, siyaset,
iktisat dünyasında her gün karşımıza çıkan o kadar çok deve tipler var ki
türküden gazel söylemeye terfi etmişler, birer kanaat önderi vehmiyle akıl
vermeye devam ediyorlar. Maalesef, medyanın uyuşturucu etkisiyle kendini eşek
derekesine indirgeyen biz zavallılar da onlara pirim vermeye devam ediyoruz. Ne
demek istediğim, kendine “Ben kimim, ne olmalıyım, yerim neresi olmalı?”
sorusunu sormaya cesaret edenler tarafından hemen anlaşılacaktır. Çözüm,
kitlelere sorgulama cesaretini aşılamak, insan kalitesini yükseltmektir.

Kaliteli insan, donanımlı insandır, bilinçli insandır; insan
ve eşya hakikatini keşfetmiş, bu hakikatlerin ilimleriyle mücehhez insandır.
Varlık nedenini bilen, konumunu kabullenen, buna göre tutarlı davranışlar
gösteren insandır. İnsanımızın sayısallığı ve niteliği arttıkça onu temsil
edenlerin de sayısı ve niteliği artacaktır. Bir piramit misali. Taban ne kadar
geniş, zirve o kadar yüksek…

Profesör öğrenciyi kürsüye çağırıp “Anlat konuyu.” der.
Öğrenci başlar anlatmaya. Hocası bu defa “Kürsünün üstüne çık, anlat.” der.
Öğrenci denileni yapar. Hoca bir sandalye getirir, “Şimdi bunun üzerine çık,
konuyu anlat.” der. Profesör yetinmez, bir tabure getirir, “Bunun üzerine çık
ve konuyu anlatmaya devam et.” der. Öğrenci düşmemek için dengesini kontrol
etme çabasına girer. Anlattıklarında tutarsızlıklar başlar. Hoca sınıfa döner
şu sözleri söyler: “İnsan yükseldikçe dediklerinde tutarsızlıklar olur, beyin
söyleneni değil, bulunduğu yerden düşmemeyi önceler.”

Sözlerimiz ve davranışlarımız arasındaki tutarlılık,
bulunduğumuz makama ne kadar uygun olduğumuzun tecellisidir. Kaliteli insan, bu
dengeyi kurabilen, bunu hazmedebilen insandır. Cambaz, ipte yürümeyi tam
öğrenmeden gösteri yapmaya kalkarsa intihar ediyor demektir. Bizim
cambazlarımız o kadar çok ki her konuşma ve eyleminde intihar ediyorlar,
farkında değiller.

Bilgi birikimi, tecrübe, hakikat idraki; sosyal statüdeki
sacayaklarıdır. Bunlardan birinin eksikliği veya birinin diğerine üstünlüğü
kalitesiz yöneticiler, şaklaban kanaat önderleri üretir. Kılavuzu karga olanın
gideceği yer bellidir. Örgün eğitimin, uzun soluklu müfredatında bu ilkeler göz
ardı edilmemelidir.

On iki yıllık zorunlu eğitimde kaliteli bir toplum inşa
edemediysek, bu insanları temsil edecek, konumunu bilen, hakikat öğretisine
bağlı yöneticiler yetiştiremediysek havanda su dövmüşüz demektir. Kaybedilen
yılların, bize tecrübe kazandırmış olsa dahi, telafisi mümkün değildir.

Eşekler yoksa develer gazel söyleyecek ortam bulamaz.
Fiziksel, sosyal, kişisel dengede yetkinliğe ermiş kişiler her ortamda ayakta
kalabilir.

Eşek olmaktan kurtulursak her şey kendiliğinden gelecektir.
Biz, neredeyiz, ne yapıyoruz, nereye kadar çıkabiliriz?

Uygur Türkünü Unutanlar

Felsefe Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

‘Yeni İnsan’ Tipini ve Eğitim Sistemimizin
Aksaklıklarını Konuştuk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Dünya
değişiyor. Değişen dünyaya ayak uydurabilmek için insanlar da, bilerek veya
gayri ihtiyârî değişiyor. Böylece ‘Yeni insan’ tipi oluşuyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr.
Süleyman Hayri Bolay: Batı’dan aldığımız değerlerle ve sâdece eşyanın dış
yüzüne dönük bilim verileriyle şimdiye kadar milletimizin, halkımızın seveceği,
kendileriyle anlaşabileceği, kaynaşabileceği insan tipini yetiştirememişiz.
İnsanlarımız garip kalmıştır. Yunus’un, Hacı Bektâş-ı Veli’den buğday istemeye
gitmesi gibi onlardan bazıları, Hacı Bektaş Veli gibi, bize ısrarla himmet
teklif etse bile, biz ısrarla buğday istemekte devam ediyoruz. Yunus’un
uyandığı gibi uyanabilmemiz ve himmete sâhip olmamız lâzım değil midir?
Himmetimiz kendimizdedir, onların hikmetinden de istifade ediyoruz. Ama Mehmet
Âkif in dediği gibi ‘kendi mâhiyet-i rûhiyemiz
kendimize kılavuz olmalıdır.  Mâhiyet-i
rhiyemiz ve ruh-i millîmiz aynı zamanda amelî aklımızın kaynağı ve
yönlendiricisidir. Ruh-i millî merhum Mehmet Âkif’in dediği gibi aynı zamanda
ahlâk-ı millîdir.

Çetinoğlu: Buğday
yerine himmet kazanabilmek için ne yapmalıyız?

Prof. Bolay: Herhalde çâre eğitimde
şahsiyet eğitimine önem vermektir. Ahlâk-ı millî aynı zamanda değerler
kümesidir.

Mehmet Âkif,
Âsım diye bir idealin insan tipi getirdi. Ondan önce Tevfik Fikret ‘Halûk’un
amentüsü’ ile Türk milleti için örnek insan getirdi.

Çetinoğlu: Fakat
Halûk tahsil için gittiği İskoçya’da Hıristiyan oldu…

Dr. Bolay: Evet! Başpapaz oldu ve bir
daha da Türkiye’ye dönmedi.

Çetinoğlu: Diğer
fikir adamlarının da mevzu üzerinde kafa yordukları biliniyor…
 

Dr. Bolay: Mehmet Kaplan, yapılan bunca
ihtilâl inkılâp, ıslâhât ve icraata rağmen Anadolu’nun şartlarına uygun ve
Anadolu’yu değiştirecek bir ‘insan tipi’ yaratamadığımızı söylüyor. Onun
istediği, hayata tesir edecek bir insan tipi yaratmaktır. Bu zordur, ama
mümkündür. Hayata dinamizmini kazandıramayan uydurma insan taslakları
Anadolu’ya bir şey veremedi. Bu insan tipi Anadolu köy ve kasabalarından çıkan,
mahrumiyet ve ıstırapları yaşayan, yılmayan, kültüre büyük önem veren, okuyan,
üniversite bitirdikten sonra büyüdüğü yerlere dönen, orada millet ile çok iyi
münâsebetler kurabilen, kalbiyle ve aklıyla çevresini değiştiren bir tiptir.
Ülke ihtilallerle değil bu tip insanlarla kalkınacaktır. Bu tip ‘her köy ve
kasabada etrafının büyük saygı duyduğu, sözünü dinlediği, gençlerin örnek
aldığı modern velî tipidir.

Çetinoğlu: Velî tipi insan’ın özelliklerinden
bahseder misiniz?

Prof. Bolay: Bu tip, eski velî tipi
gibi, içe dönük değil, dışa dönüktür. Allah’a olan sevgisini insanlara hizmet
şeklinde gösterir.

Çetinoğlu: Bu tip,
nereden çıkacaktır?

Prof. Bolay: Kaplan’ın cevabı şöyle:
‘Avrupa’da bu tipin şahsiyet hâline gelmiş binlerce örneği vardır. Orada bu tip
Hıristiyan çevrelerden çıkmıştır. Bizden de dinî çevrelerden yetişeceğine
inanıyorum.’

Çetinoğlu: Eğitim
sistemimiz bu tür bir gelişme için elverişli mi?

Prof Bolay: Eğitim târihimizi yakından
incelediğimiz zaman millî eğitim hayatında bâzı kırılmalar olmuştur. Bu
kırılmaların telâfisi yoluna gidilmiş olsa da başarı sağlandığını söylemek zor
görünüyor.

Çetinoğlu: Ne tür
kırılmalar?

Prof. Bolay: Meselâ Dil devrimi: Bu
kırılmalardan belki en önemlisi dil devrimi neticesinde meydana gelmiştir.
Çünkü dildeki ve yazıdaki ânî değişim ile aile fertleri ve toplumun genç nesli
ile ileri yaşların iletişimi sıkıntıya girmiştir. Bin iki yüz yıllık ilim,
fikir ve kültür hayatı bir anda faydalanılamaz hâle gelmiştir. Dolayısıyla
Cumhuriyetten önceki ilim, kültür ve değerler hayatı ile bağlantı tamamen
kopmuştur. Nerdeyse milletçe köksüz bir durumuna düşmüşüzdür.

Çetinoğlu: Bunun
eğitim hayatına yansıması nasıl oldu?

Prof. Bolay: İletişimsizliği daha da
derinleştirmiştir. Bu günkü nesiller Cumhuriyetten önceki yazıları ve eserleri
değil, 1940’ların 1950lerin romanlarını ve yazılarını bile anlamakta
zorlanıyorlar. Bizde yeni nesiller ne Yahya Kemal’i, ne Mehmet Âkif’i, ne de
diğerlerini anlayabiliyorlar. Anadil ilkokulda ortaokulda lisede öğrenilir.
Üniversitede ana dil öğrenilmez. Bir hâtıramı sizinle paylaşmak isterim.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz
Hocam…

Prof Bolay: Ben 1956 yılı Konya Lisesi
mezunuyum. O zaman kompozisyon dersi barajdı. Yâni kompozisyondan beş alamayan
kimse diğer derslerin imtihanına giremezdi. Fen şubesinde olduğum halde bütün
sene boyunca kompozisyon çalıştım; ama Türkçeyi bir hayli öğrendim. Okudum,
araştırdım, kendim yazmaya başladım. Şimdi bunların hiçbiri yok. Test usulü
bunların hepsini ortadan kaldırdı. Onun için dilin öğretilmesine her şeyden
önce önem verilmesi lâzım. Bugünün nesilleri 1950’lerde veya daha önceki yıllardaki
kitapları okumaktan âcizdirler. Profesörleri dâhil yâni siz doksan sene önce
cumhuriyetin temeline gidemiyorsanız bütün kültür dünyamız yıkılmış demektir.
Bir Fransız çocuğu 1882 de ölmüş olan Victor Hugo’nun bütün eserlerini aslından
okur ve zevkine varır. 1650 de ölmüş olan Descartes’in eserlerini aslından
okur. İngiliz çocuğu da 1616 da ölmüş olan Shakespeare’in eserlerini aslından
okur ve anlar. Bizim öyle 1616lara gitmeyi lüzum yok. Mehmet Âkif 1936 da vefat
etti. Bugün kaç yüksek lisans mezunu hatta bir kısım edebiyat hocaları Mehmet
Âkif ve Yahya Kemal’in aslından doğru dürüst anlayabilir? Öyleyse buna bir çâre
bulmak icap eder. Bunu yapamazsanız istediğiniz kadar insan tipi yaratın netice
vermez. Çünkü genci yetiştirecek ve düşündürecek olan önce kendi dili ve kendi
kültürü ve kendi kavramları yâni yapı taşlarıdır. Bu insanlar kendi kültüründen
istifade edecekler. Diğer kültürlerden de istifade edecekler. Buna göre eğitim
modeli çizmek lâzım. Dayatmalı dil konusunda iki örnek vermek isterim.

Birinci
örnek:  Ali Fuat Başgil’in Türkçemiz adlı
1946 çıkmış 30 sayfalık bir risalesi var. Başgil orada Türk Dil Kurumu’nun (TDK)
tutumundan ve baskısından şikâyet eder: 1946 da TDK hukukçulara bir yazı
göndererek hukuk terimlerinin Türkçeleştirileceğini bildirip hukukçuları
Ankara’ya toplantıya çağırmış. Öğretim üyeleri Ankara’ya gelince ellerine birer
kelime listesi tutuşturularak bunları eserlerinizde kullanacaksınız,
kullanmazsanız eserleriniz basmayız, diyerek onlara söz hakkı vermeden
toplantıyı kapatmış.

İkinci örnek:
Mehmet Karasan’a göre 1947 de TDK felsefecileri çağırmış, onlara da kendi
uydurdukları kelimeleri dayatmış. Kurum genel yazmanı zekâ kelimesi Arapça
atılsın, akıl Arapça atılsın, fikir, mantık, kanun kelimeleri de öyle hemen
atılsın, deyince Karasan merhum ‘Bunları
atarsanız düşünemez olacağız
.’ diye itiraz ettiyse de dinleyen olmamış.
Dolayısıyla birçok kelime Arapçadır diye atılmış. Sıra namus kelimesine gelince
de Arapçadır, atın denilmiş. Bunun üzerine Karasan bu kelimeyi atmayın, o
kelime Yunanca ‘nomos’ kelimesinden
gelmektedir, Arapça değildir, deyince itiraz kabul edilmiş ve ‘namus’ kelimesi atılmaktan kurtulmuş.
Muzip bir kimse olan Karasan bunun üzerine ‘İşte
biz Türk milletinin namusunu böyle kurtardık
.’ diye lâtife yapardı. Ben bu
meseleyi Karasan’dan yirmi beş sene sonra Türk Dil Kurumu başkanlığını uzun
süre yürütmüş olan Hasan Eren’e sordum, o da aynı hâdiseyi doğruladı.

Çetinoğlu: Yabancı
dille eğitim de eğitim sistemimizin ayrı bir kanayan yarası…

Prof. Bolay: 1988’de Millî Eğitim
Şurasında Prof. Dr. Şerif Mardin ile aynı komisyondaydık. Bir ara dedi ki, ‘Başımız şişti konuşmalardan, haydi bahçeye
çıkıp biraz nefes alalım
.’ Şura salonunun bahçesine çıktık. Dolaşırken bir
ara Şerif Bey beni şaşırtan bir söz söyledi. Dedi ki: ‘Benim İngilizcem iyi değil.’ Ben hakikaten şaşırdım ve dedim ki: ‘Siz ABD de doktora yaptınız, oradaki
muhtelif üniversitelerde yıllarca dersler verdiniz. Yüzlerce İngilizce
makaleniz, onlarca kitabınız var. Nasıl oluyor bu, anlamadım
.’ Cevap: ‘İyi İngilizce üç yaşından itibaren
öğrenilir. İngilizler çocuklarına üç yaşından itibaren Tevrat’ın ve İncil’in
belli başlı bütün kavramlarını ezberletirler. Çocuk onları evde, dışarıda,
okulda, sokakta kullanmak mecburiyetindedir. Siyasetçi, esnaf, işadamı
konuşmalarında ilim insanları yazılarında, kitaplarında ve derslerinde bu
kavramları kullanarak konuşmaya mecburdur. Ben küçüklükten bu kavramları
ezberlemediğim için bunları kullanarak yazamıyorum. Bu sebeple benim İngilizcem
iyi değildir
.’ Buyurun cenaze namazına! Biz de bunun aksine bir hareketle
Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadislerden gelenleri değil, târihimizden ve
kültürümüzden gelen bütün kavramları özellikle Agop Dilaçar ve hempaları gibi
kişilerin gayretleriyle yakın ve uzak mazimizle bütün irtibatı kesdik. Bununla
da hava atıyoruz!

Çetinoğlu: Köy
Enstitüleri döneminde neler oldu?

Prof. Bolay: Köy Enstitüleri meselesi,
Türkiye’de savâp/doğruları ve hatâları ile birlikte çok tartışıldı. Köy
Enstitüleri belki iyi niyetle, köylüyü kalkındırmak ve o günkü tek parti
iktidarına eleman yetiştirmek üzere açılmış. Şehir kültüründen uzak, daha çok
eski Yunan ve Lâtin klasiklerine dayanan bir kültür ile beslenerek köy
çocuklarının eğitilmesi esas alınmıştı. Bu okullarda askerde çavuş olanlar bile
eğitmen adıyla öğretmen olarak görevlendirilmiştir. İşin ideolojik tarafı bir
yana öğrenciler, köyden gelmişler, dağın başında şehirden uzak mekânlarda
eğitilip köye gönderilmişlerdir. Bu gençler şehirde kültürü, sosyal hayattaki
canlılığı nereden görüp öğreneceklerdir. Konu ile ilgili bir şahsî bir
gözlemimi veya hâtıramı sizinle paylaşmak isterim:

1962’de bir
pazartesi sabahı Köy enstitüsünden değiştirilen Pamukpınar Öğretmen Okulunda
lise ikinci sınıftan bir şubeye derse girdim. Günaydın dedikten sonra
oturmalarını söyledim. Oturmadılar. Meselenin ne olduğunu sordum. Bir kısım
öğrenciler ağlamaya başladılar.  Niçin ağladıklarını
sordum. ‘Niye ağlamayalım öğretmenim,
dediler,  hafta sonunda Sivas’a
akrabalarımızın yanına gittik; garajda otobüsten iner inmez esnaf bağırmaya
başladı: ‘Pamukpınar’ın ayıları geldi
!’ 
Neden öyle diyorlar dedim. ‘Biz
köyden gelip dağın başında bir şeyler öğreniyoruz ama şehir hayatından
haberimiz yok. Giyinmesini bilmeyiz, şehirde yürümesini bilmeyiz, konuşmasını,
insanlarla münâsebet kurmanın inceliklerini bilmeyiz. Estetik zevkimiz yok veya
gelişmemiş
.’ Bunun üzerine okul müdürü bakanlıktan birkaç kadın öğretmen
göndermesini istedi. Ertesi ders yılı üç kadın öğretmen geldi. Fakat değişen
bir şey olmadı.

Çetinoğlu: Sonraki
yıllarda öğretmenlik şartlarına sâhip olamamış kişiler öğretmen olarak tâyin
edildi.

Prof. Bolay: 1977-78 senelerinde Millî
Eğitim’e dışarıdan eğitimleri müsâit olmayan veya yeterli bulunmayan 140.000
civarında öğretmen tâyin edildi. Birçok ilkokul öğretmeni ortaokula, birçok
ortaokul öğretmeni de liseye tâyin edilmiş, bir kısmı da ideolojik endişelerle
kısa dönem kurslarla yetiştirilerek dışarıdan tâyin edilmiştir. Bu hareket, bir
kıyım ve fecaat olmuştur. Ben ve benim gibi üniversite hocaları bu fecaatin acı
neticelerini üniversitelerde 25 sene boyunca beraber yaşadık. Bunlardan
ilkokuldan ortaokula tâyin edilen birkaç öğretmeni tanıma fırsatım oldu. Dört
sene ortaokulda çalıştıktan sonra ‘Ben
burayı yapamıyorum, beni ilkokula geri gönderin
’ diye Millî eğitim Müdürüne
dilekçe veriyorlardı. Dilekçe yazmasını bile bilmiyorlar, dilekçelerindeki iki
satırlık cümlelerin hepsi yanlış kurulmuştu. Dilekçe kâğıdını da iyi
kullanamamışlardı. Satırlar, sayfanın sol köşesinde başlıyor. Sağ ortasına
doğru bitiyordu. Bunlar haysiyetli oldukları için ilkokula iadelerini
istediler. İstemeyen büyük çoğunluk, kıyıma ortak olmaya devam etti.

Çetinoğlu: Mektupla
öğretim hakkında neler söylemek istersiniz?
 

Prof. Bolay: 1960lı ve 1970 yıllarda
uygulanmaya çalışılan mektupla eğitim hareketidir. Konuya ilgili duyanlar,
eğitim târihi ile ilgili metinlere bakabilirler. Yine burada bir hatıramı
okuyucu ile paylaşmak isterim. Mektupla beden eğitimi öğretmeni olan bir
öğretmen öğrencilerinin başında Erzurum’daki 12 Mart Erzurum’un kurtuluşu
gününde yapılan resmigeçitte bandoya öğrenciler ayak uydurduğu halde öğretmen
ayak uyduramıyor. Vali ve garnizon komutanı bunun sebebini sorunca millî eğitim
müdürü, bunların mektupla öğretim neticesinde beden eğitimi öğretmeni
olduklarını söylüyor. Mektupla öğretmen ve hele beden eğitimi öğretmeni olunca
bu gibi hallerle karşılaşma gayet normaldir.

Çetinoğlu: Bir de ‘Kredili Sistem’ vardı…

Prof. Bolay: 1990lı yılların başında
kredili sistemin getirilmesiyle başlamıştır. 3-4 sene uygulandıktan sonra
faydalı olmadığı görülerek kaldırılan bu sistemle resmen lise öğrencileri
cehâlete sürüklenmişlerdir. Bilhassa bu sistemin yerleştirilmesinde ve
kaldırılmasında öğrencilere eksikleri telâfi edileceği söylenirken daha sonra
siz gidin evinizde oturun, biz dönem sonunda soruları ve cevaplarını size
vereceğiz. Kolayca geçersiniz. Endişe etmeyin denilmiştir.

Çetinoğlu: Öğretmen
Okullarımız ne durumda?

Prof. Bolay: Öğretmen okulları ve
özelliklerinin kaybedilmesi diğer üzerinde durulması gereken bir husustur.
Çünkü bu okullarda öğrencilere ‘öğretmenlik
ruhu
’ aşılanırdı.  Bu ruhun
kaybolduğunu söyleyebiliriz. Her sene bir Temmuz günü ‘mesleğe giriş günü’ olarak kutlanır, yeni mezunlar bu kutlamanın
heyecanını yaşarlardı. 1980’li yılların sonuna doğru eğitim enstitüleri ve
yüksek öğretmen okulları fakültelere tahvil edilince bu ‘öğretmenlik ruhu ve şuuru’ yavaş yavaş kayboldu. Bu ruhun öğretmen
olmak isteyen yeni nesillere yeniden kazandırılması isâbetli bir hareket
olacaktır.

Çetinoğlu: Yüksek
Öğretim Kurumu’nun eğitim sistemimiz üzerindeki tesirlerini de konuşabilir
miyiz?

Prof. Bolay: Eğitim sistemimizde bir
kırılma da Yüksek Öğretim Kurumu’nun faaliyete geçirilmesiyle yaşandı.  Eğitim enstitülerinin ve diğer
Yüksekokulların fakülte hâline getirilmesi, o yüksekokullardaki birçoğu doktora
bile yapmamış elemanların tecrübelerine binaen fakülte hocası olarak
bırakılması, öğretim ve eğitim seviyesinin düşmesine yol açtı. Eğitim
enstitülerinden aktarılıp üniversite hocası yapılanların yetiştirdiği öğretmenler
de ilmî zihniyetten mahrum, ilmin değerini kavrayamamış öğretmenler ordusu
yetiştirdiler. Bugün o nesil emekli olup ayrıldılar ama onların yetiştirip
yerlerine bıraktıkları gidenlerden çok ileri ve farklı değildirler. Bu cümleden
olarak doçentlik tezinin kaldırılması, yeni açılan üniversitelerin doktora
yapan asistanlarla ve yardımcı doçentlerle idâre edilir duruma düşmesi, doktora
seviyesinin hızla düşmesi, doktora ve doçentlik imtihanlarında tarafsızlık
yerine tarafgirliğin, adam kayırmacılığın hâkim olması, ilmî zihniyetin
gittikçe zayıflaması neticesinde üniversitelerde tecelli etmiştir.

Bu durumda
bize öyle geliyor ki, maarifimiz vasıflı öğretmen ve nitelikli insan
yetiştirecek olan üniversitelerimiz aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir
kısır döngünün içine girmiş bulunmaktadır. Bunun çözümü her halde millî kültüre
dayanan bir millî eğitim felsefesi ile birlikte medeniyet tasavvurumuza uygun
bir eğitim sistemi modeli geliştirilmesinde görünmektedir.  Bunun da kaynağı ‘millî akıl’ olmalıdır.

Çetinoğlu: İçerisinde
bulunduğumuz dönem itibâriyle üniversitelerimizin âcilen çözümlenmesi gereken
problemleri nelerdir?

Prof. Bolay: Belli başlılarını şöylece
sıralayabilirim:

*Üniversitelerin
millî kültür ve düşünce araştırmalarına yeterince yer vermemeleri,

*Fen ve sosyal
bilimciler arasında geçerli bir bağ olmaması, kopukluğun devam etmesi; fen
bilimcilerin, sosyal bilimlere ve bilhassa felsefeye itibar etmemekte sosyal
bilimciler de kendilerini fen bilimlerine uzak görmektedirler. Hâlbuki bunlar
iç içedir. Gerek İslâm dünyasında ve gerekse Batı’da bilimcilerin birçoğu
felsefeci, hatta filozoftur, sosyalciler de hem fenci hem de düşünür ve filozoftur.

*Üniversiteler
öğretim makinesi hâline gelme durumundadır. Değirmende ne kadar genç
öğütebilirse o kadar makbul kabul edilmektedir.

*Üniversitelerde
genellikle bölümler ekip yerine dönüşüyor, ekipten olmayanı veya ekibe ayak
uyduramayanın öğretim üyeliği hakkı tanınmıyor. Dünya çapında bir kısım bilim
insanları ya bir takım haklarından mahrum bırakılıyor yahut öteleniyor, verim
alamaz hâle getiriliyor. Böylece liyâkatsiz, ehil olmayan evet efendimci oy
potansiyeli olan kimseler bölümleri dolduruyorlar. Birçok rektör de kendisine
oy vermeyenleri çeşitli şekillerde cezalandırıyor.

*Ekip ve
bizden anlayışı, ideolojik davranışlar yükseköğretimde kaliteyi de
düşürmektedir.

 

Prof.
Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde
Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın
Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da,
üniversiteyi Ankara’da okudu.

Türkiye’de felsefe ilminin
gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok
sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri
Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslam
Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular
üzerinde önemli eserler yazdı.

1961 – 1969 yılları arasında
öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara
Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de
doçent unvanlarını aldı.  Sorbon
Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982 yılında Selçuk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde
Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde
bölüm başkanlığı yaptı.

 Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci
Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü,
Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme,
Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı.  

Tarihte Bu Vatan

     Tarihte bu vatan
kadar, tarihte bu millet kadar, tarihte bu devlet kadar düşmanı olmuş bir
millet, bir vatan ve bir devlet olmamıştır ve olmayacaktır da. Hiç rahat
bırakılmadık. Ya dıştan ya içten hep meşgul edildik. Hep ayakta kalmak, hep
istiklâl ve hürriyetlerimizi müdafaa etmek zorunda kaldık.

     Fâtih’in 17
devletle aynı anda savaşı ve üstün gelmesi. Kanunî’nin saltanatının üçte biri
at sırtında geçmesi. XIV. Asırdan beri değil yalnız Rumeli’den, Anadolu’dan da
atılmak istenmemiz. Bugün de varlığımıza tahammül edemeyip, parçala böl taktiği
ile, içimize fitne fesat tohumları saçılması.

 

     “Girmeden tefrika
bir millete, düşman giremez.”

 

      Hükmü
doğrultusunda bin bir gayret sarfedilmesi, bizlerin dâima pür-dikkat ve uyanık
olmamızı gerektirmektedir. Fakat yine hüsrana uğrayacaklar. “Toplu vurdukça
yürekler” nifak topları geri tepecektir. Çünkü şâirin dediği gibi:

 

     “Cehennem olsa
gelen, göğsümüzde söndürürürz,

       Bu yol ki Hak
yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz.”

 

     Evet, Batı’nın ve
Kuzey’in ve bütün şer kuvvetlerin rağmına; bu devlet, bu millet ve bu vatan,
diğer kardeş devletlerle birlikte; bütün 
çirkin, iğrenç ve rezil engellemelere rağmen, istikbâl ufuklarında, bir
güneş gibi doğacak ve dünyadaki bütün pislikleri, dünyadan silip süpürecektir.

     Çünkü felâket ve
helâket asrı geride kalmaktadır. Çünkü Hak’ın şafağı sökmüştür. Güneşi
doğdurmamak nasıl mümkün değilse, Doğu’nun yıldızının doğuşunu engellemek de;
çirkin, mülevves, azgın ve emperyalist Batı’nın, artık haddi değildir.

     Kuzeyimizdeki
Kızıl Dev siyaset arenasından çekilmiş; kalan Kızıl Ordu ise, içten
parçalanmanın eşiğinde, Batı ise çöküşün arifesindedir. Doğu’nun önündeki
mânialar, bir bir  kalkıyor ve kalkmak
üzeredir.

     İnanıyoruz ki bu
vatan, bu millet ve bu devleti söndürmek isteyen bedbahtların; bizzat kendi
istikbâl yıldızları sönecek. Bu vatan, bu millet ve bu devletin değil, onların
izzet, ikbâl, şan ve şerefleri tersine dönecektir.

     Yazıma vatan,
millet ve devletin parlak istikbâlinden haber veren, gönüllerimize muştular
sunan, samimî bir kalbin içten yakarış ve feryatlarıyla son veriyorum:

 

     “Gazilerin,
fâtihlerin konağı

       Seyyitlerin,
serverlerin otağı

       Bu vatandır
şehitlerin yatağı

 

      O şehitlerin ala
dönmüş kefeni

      Miskler kokar
güle benzer bedeni

      Öper melekler de
nurlu nâşını

 

      Armağansın çünkü
asîl millete

      Düşmeyelim bir
gün bile zillete

      Götür bizi şanlı
büyük devlete

 

      Zaferlerle şanlar
bulur bu millet

      Şark’a Garb’a
ziya salsın bu devlet

      (Çünkü) nurdan
kanadın, hem sağlam kolun var

      (Çünkü) nurdan
senin Hak’a giden yolun var”

Mandacı Zihniyetli Kafalar

·“AB’ye
Türkiye’nin tam üye olması muhteşem bir hedef. Türkiye’de Euro’nun geçerli tek
para birimi olmasını ve hepimizi mahveden TL’nin artık tarihe karışmasını
istiyorum. Kıbrıs ve Ege adaları ihtilafının, 1915 ile Ermeni meselesi ve Kürt
sorununun çözümü de AB tam üyeliğindedir.”

            Yukarıdaki hezeyanlar ne yazık ki ekranların gediklisi, Habertürk
gazetesi yazarı Nagehan Alçı’nın tiwitter deki sayfasından alıntıdır.

            Biz
sanıyorduk ki Mandacılık ruhu Osmanlı döneminin son yılları ve kurtuluş
savaşının arefesinde yani 1918-1919 yıllarında kaldı. Heyhat ne çok yanılmışız!

            Bugün için
halâ onlar gibi düşünen kafaların olması gerçekten Türk Milleti nezdinde esef
verici, alçaltıcı ve onur kırıcı bir bedbahtlıktır.

            Evet, bugün
kötü yönetilebiliriz, ekonomimiz bozuk, insanımız fakir olabilir ama asla haysiyetsiz
onursuz bir şekilde başka ülkelerin himayesi altına girip ne hürriyetimizden,
ne de istiklalimizden vazgeçemeyiz.

Mandacılık ne demektir?

            “I.
Dünya Savaşı’ndan sonra bazı az gelişmiş kabul edilen ülkeleri, kendi
kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip, bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar
Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen yetkidir
.”

Mustafa Kemal Dönemi
Mandacıları

            Birinci dünya savaşından sonra
ülkemizde siyasi ortam öylesine karmaşıktı ki, ilerde Kurtuluş Savaşı’na
katılan ya da destekleyen Halide Edip
(Adıvar), Yunus Nadi (Nayır), Ahmet Emin (Yalman), Celal Nuri, Necmettin
(Sadak), Velid Ebuzziya
gibi ünlü kişiler, Ali Kemal, Refik Halit gibi işbirlikçilerle birlikte “Türk Wilsoncular” Birliği adında bir
dernek kurmuşlar, ABD Başkanı Woodrow Wilson’a bir mektup yazarak (5 Aralık
1918) Amerika’nın Türkiye’yi manda yönetimi altına almasını istemişlerdi.

            Mektupta Türkiye’nin, “devlet
yönetmeyi iyi bilen” ABD gibi bir ülkenin “yönetimi altına girmeye ihtiyacı”
olduğu, bu yolla, gelişmiş olan ABD’nin “gelişmemiş ve geri kalmış bir milleti”
bir süre için “eğiteceği” söyleniyor ve çeşitli önerilerde bulunuluyordu.

            Yani 1918 mandacıları, Osmanlı
Devleti’nin büyük devletlerle uzlaşarak ayakta kalabileceğine karar vermişti.
Ülkeyi parçalamaya gelenlerle, parçalanmamak için işbirliği teklif ediyorlardı.
Yaygın ve etkili eğilim, direnmek değil, boyun eğmekti. Bu eğilim Mustafa
Kemal’i yalnızca Kurtuluş Savaşı süresince değil, devrimler döneminde de çok
uğraştıracaktır.

            Ancak Mustafa Kemal, Herkesin
düşünce yapısını, istek ve önceliklerini biliyor, her hareketi dikkatlice
izliyor ve önlemini alıyordu. Güvendiği arkadaşlarıyla toplantılar yapıyor,
birliği sağlamaya çalışıyordu.

            O Mandacılar için şunları
söylüyordu: “Anlaşılıyor ki bu
arkadaşlar, manda düşüncesini kendi aralarında kabul etmişler. Beni başkan
seçtirmemek için çaba göstermelerinin ve politik taktiklere sapmalarının tek
açıklaması: kendilerinden yana bir başkan seçerek, mandayı el çabukluğuna
getirip kongre kararına bağlamaktır. Gerçekten hayret verici ve üzücü bir
manevra
.”

            Mandacılık meselesi, bir haftalık
Sivas Kongresi’nde, tüm oturumlarını kapsamak koşuluyla, üç gün tartışıldı.
Tartışmaların en yoğun olduğu 8 Eylül gecesi manda düşüncesine karşı çıkanlar o
kadar kalabalıktılar ki, Mustafa Kemal’in odasında oturacak yer kalmamıştı.

            Sivas
Kongresinin sonucunda yanında birlikte hareket eden arkadaşlarına görüşlerini
açıklarken Mustafa Kemal: “İstanbul’dan
gelen arkadaşlar, manda konusunda hala nasıl ısrar edebiliyor ve mandanın
bağımsızlığı bozan bir unsur olmadığına inanıp bizleri de inandırmaya
çalışıyorlar. İstanbul’dakiler ve buradakiler umutsuz ve hasta insanlardır.
Yabancı işgalin baskısı altında, cesaret ve umutlarını yitirmiş olmanın verdiği
üzüntüyle ve marazi bir ruh hali içinde hareket ediyorlar. Bunun başka bir
açıklaması olamaz. Bir milletin istiklâl hakkını aramasından ve bu yolda
gerekiyorsa son damla kanını akıtmasından daha doğal ne olabilir? Şerefsiz ve
istiklâlsiz, esir bir milletin çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve
kahramanca ölmek elbette bize yakışan seçimdir. Bunu anlamamak ne garip
mantıktır
.”

            Mustafa Kemal’in odasında bulunanların
hemen hepsi aynı görüş ve düşüncededirler. Kongre’ye, Askeri Tıbbiye
öğrencileri adına delege olarak katılan Hikmet adında 22 yaşında bir genç
vardır. Tıbbiyeli Hikmet heyecanlı, inançlı ve kararlı bir şekilde: “Paşam, delegesi bulunduğum tıbbiyeliler,
beni buraya istiklâl davamızı kazanma mücadelesine katılmak için gönderdi.
Mandayı kabul edemem… Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunları, her kim
olurlarsa olsunlar reddederiz, yabancı sayarız. Manda düşüncesini siz kabul
ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i ‘vatan kurtarıcısı’ değil, ‘vatan
batırıcısı’ olarak adlandırır ve lanetleriz.

            Genç Hikmet’in içtenliği,
toplantının zaten yüksek olan duygu yükünü arttırır. Delegelerin çoğunluğu
gözyaşlarını tutamamıştır. Mustafa Kemal Tıbbiyeli Hikmetin sözlerinden çok
etkilenmiştir. Heyecanlı bir ses tonuyla, “arkadaşlar
gençliğe bakın, Türk milli yapısındaki soylu kanın ifadesine dikkat edin”
diyerek Hikmet’e döner ve “evlat, için rahat olsun. Gençlikle övünüyorum ve
gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak da mandayı kabul etmeyeceğiz.
Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm
” der.

            Mustafa Kemal, ABD’nin
Ermenistan’dan yana tutumu ve İzmir işgalindeki Yunan desteği bilinmesine
karşın, Amerikan mandası isteklerinin bu denli yaygın ve ısrarlı
yapılabilmesini üzülerek izliyor ve her aşamada gereken tepkiyi en sert biçimde
gösteriyordu. Sivas Kongresi’ne gelirken, 1919 Ağustos’unda, manda ve
mandacılar için şunları söylemişti: “Ahmaklar!
Amerikan mandasına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla ülke kurtulacak
sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca
devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar. Oh, ne âlâ. Mücadele
yerine mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız! Bu ne gaflet, ne körlük ve
budalalık… Öyle bir manda istenecek ve verilecekmiş ki, bu manda egemenlik
haklarımıza, dışarda temsil hakkımıza, kültür bağımsızlığımıza, vatan
bütünlüğümüze dokunmayacakmış… Buna, böylesine, Amerikalılar değil çocuklar
bile güler. Amerikalılar, kendilerine çıkar sağlamayan böyle bir mandayı neden
kabul etsinler. Amerikalılar, bizim kara gözümüze mi âşıklar
?

            İşte Ulu Önder Mustafa Kemal
Atatürk, yüz yıl önce sadece yurdumuzu işgal eden düşmanla değil, içerdeki
gaflet, delalet hatta ihanet içinde bulunan insanlarla da mücadele etmiştir.

            Gazi Mustafa Kemal’in izinden giden
bizler de aynı kararlılık ve inançla Nagehan Alçı ve onun gibileriyle
mücadeleye devam edeceğiz, bu böyle biline!

            Sağlıklı kalın.

Not: Bu yazının hazırlanmasında “Atatürk
Atatürk’ü Anlatıyor-Ulusal Giz ”Kitabı, Falih Rıfkı Atay ve Doğan Avcıoğlu’nun
hatıratlarından faydalanılmıştır
.

AKP, CHP’nin Değişmesini İstemiyor

CHP
Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “başörtü meselesinin çözümünü yasal
güvenceye almak”
için yaptığı hamle AKP’yi rahatsız etti.

AKP
kanadından yapılan açıklamalar “CHP eski CHP olarak kalsın” arzusunu
yansıtır nitelikte.

Mesela
AKP Genel Başkan Yardımcısı Özlem Zengin’in tepkisi çok sert oldu. “Başörtüsü
yasağı CHP’ye rağmen çözüldü. Onca yıl milyonlarca kadının hayatını
mahvettikten sonra ya hakiki özür dileyin ya da sükût edin”
dedi.

Oysa
hepimiz biliyoruz ki 2011 yılında Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin
verdiği destekle başörtüsü sorunu çözüldü.
Elbette çözümün öncüsü AKP idi
fakat CHP’nin desteği değişimin sarsıntısız bir şekilde gerçekleşmesi için çok
değerli katkı sağladı.

Kılıçdaroğlu’nun
“helalleşme yolculuğuna” çıkışının CHP içindeki bir kesimi rahatsız ettiğini
biliyoruz. Yılların kutuplaşmasının yarattığı sert tavırlı insanlar iki kesimde
de var.

Fakat “Bizim
muhafazakâr dünyayla helalleşmemiz lazım, eksiğimiz var, hatalarımız oldu,
dindar kesimle oturup konuşamadık, dertlerini dinlemedik”
diye özeleştiri
yapan Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr kitlelerle samimi diyalog kurma çabası
AKP’lileri neden bu kadar kızdırdı?

Kılıçdaroğlu “geçmişte yanlışlarımız oldu ama değişmeyi bildik” diyor. Görünen o ki AKP’liler “CeHaPe” öcüsüyle
kutuplaştırdığı kitlelerin ellerinden kayıp gitmesinden endişe ediyor.

****

Diyelim
ki, Kılıçdaroğlu toplumun kutuplaştırılmasının sakıncalarını azaltmak
için değil de sırf oy hesabıyla değişiyor ve CHP’yi değiştiriyor olsun.

Diyelim
ki CHP, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın dediği gibi: “CHP
başörtüsü ve inanç özgürlüğü ile alakalı sicilini temize çekmek istiyor.
Oy tabanını genişletme hamlelerini elinden geldiğince yapmaya
çalışıyor” 
olsun.

CHP’nin,
AKP’lilere göre “bozuk olan sicilini temizlemeye çalışması” toplumsal barış
açısından desteklenmesi gereken bir tutum değil mi?

CHP
lideri eski CHP anlayışını devam ettirdiği takdirde %25 civarındaki
kemikleşmiş oy kitlesini büyütemeyeceğini görmesi
kötü bir şey mi?

CHP
gibi köklü bir partinin “oy tabanını genişletmek için” muhafazakârlar ile
duygudaşlık (empati) yapması
dindarların hayatını olumlu etkilemez mi?

***************************

6’lı Masayı Da İlgilendiriyor

CHP “6’lı masa” olarak adlandırılan siyasi yapının mimarı. 6’lı masadaki CHP haricindeki partilerin
(İYİ Parti, SP, DP, Deva, Gelecek P.) seçmen kitlelerinin çeşitli tonlarda
muhafazakarlardan
oluştuğu malum. Bu partilere gönül verenler
kendilerini “milliyetçi, demokrat, kalkınmacı” gibi sıfatlar yanında “dindar”
veya “muhafazakâr” olarak da tanımlar.

Bu 5 parti için AKP’nin dindarlık ve muhafazakarlık üzerinden aleyhte
propaganda yapması mümkün değil.
Bu partilerden üçü (SP, Deva, Gelecek) Millî Görüş geleneğinden
geliyor. Yani tabanları dindar muhafazakâr kesim. İYİ Parti Milliyetçi
muhafazakâr gelenekten geliyor, partinin milliyetçi lideri Meral Akşener aynı
zamanda namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerini yapan dindar bir insan. DP
de eski merkez sağ çizgisinde yani liberal, muhafazakâr.

Ama
hepsini bir torbaya koyup, CHP üzerinden, bunlar gelirse muhafazakâr
kesimin kazanımları elden gider”
diyebiliyorlar. Yani “başörtüsü
takma özgürlüğünü kaybedersiniz, rahat ibadet edemezsiniz
” gibi bir
korkutma politikası izliyorlar.

İşte Kılıçdaroğlu
CHP’sinin “başörtüsü özgürlüğüne yasal güvence” için kanun teklifi sunması bu
alışılmış oyun düzenini bozdu.
AKP çok rahatsız oldu.

Zaten
CHP’liler eskisi gibi değil.
Muhafazakâr seçmenlerin de nabzını tutan bir
yakınlaşma, bu kesimleri anlama çabası içindeler. Dini günlerde, cenazelerde,
mevlitlerde halkla beraber oluyorlar. CHP’li belediyeler cami yaptırıyorlar.

Bu çabaları elbette muhafazakâr seçmenin hemen AKP’den kopup CHP’ye oy
vermesini sağlamaz.
Bunun
olması zaman isteyen sabırlı bir süreç ister.

Ama yoksullaşma,
yolsuzluklar, adaletsizlik, adam kayırmacılık
gibi sebeplerle AKP’den kopma
noktasına gelmiş kitlelerin “CHP mi gelsin?” korkutmasıyla güdülmesini
önler. “CHP’nin öcü olmadığını” görmesi 6’lı masadaki diğer partileri de
anlamasına yol açar. CHP’yi “dinsiz”, diğer 5 partiyi “dinsiz CHP ile
işbirliği yapmakla”
suçlamak daha zor olur.

Bu
yüzden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun
açıkladığı “başörtüsü kanun teklifine destek vermeyeceğini” duyurdu.

Bu
yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan zaten böyle bir mesele kalmadı
dese de, “gelin çözümü yasa değil Anayasa düzeyinde sağlayalım”
diyerek başka bir yere çekmeye, ipe un sermeye çalışıyor.

Cumhur
İttifakı CHP’nin kanun teklifini desteklese de desteklemese de AKP’nin başörtüsü
üzerinden istismar politikası yapması artık çok zor.

***************************

Kanun Teklifinin İçeriği ve Zamanlaması

Aslında
kanun teklifi başörtüsü üzerinden tartışılsa da özetle şöyle: Kamu kurumunda
çalışan kadınlar “mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük,
üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri
ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.”
 

Yani
herkes istediği gibi giyinsin, kimse başını açmaya da örtmeye de zorlanamasın
isteniyor. “Bu görevi yapabilmek için başörtüsü takamazsın” da denilemeyecek,
(İran’daki gibi) “başörtüsü takmak zorundasın” da denilemeyecek.

****

CHP’nin
başörtüsü konusunu gündeme getirmesi bazılarına göre yanlış. Seçim havasına
girildiği bir ortamda milletin açlık ve yoksulluğunu, iktidarın yolsuzluklarını
konuşmak yerine, AKP’nin çok sevdiği bir alanda top oynamak
olarak
değerlendirildi.

Mesela Nihat
Genç
“Kılıçdaroğlu ‘başörtüsü’ konusunu gündeme taşıyarak AKP’ye yeniden
can verdi! Hırsızlık, yolsuzluktan çürümüş AKP kadrolarını yeniden
şahlandırdı!”
dedi.

Ama ben
Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme yolculuğunda” samimi olduğuna ve bu hamleyi
yaparken sahadan aldığı verileri değerlendirdiği kanaatindeyim. Partisini
%25 oy bandına hapseden duvarları yıkmadan iktidar olamayacağının farkında.

AKP’den
kopan kararsızlar ile kopma noktasında olanları kazanmak için yapılmış bu
stratejik hamle ne kadar başarılı olacak, zamanla göreceğiz.

İzge Yayıncılıktan Müzikle Alâkalı Üç Kitap (3)

3-Müzikte
İlmî Araştırma Yöntemleri

Eserin
editörlüğünü üstlenen ve 4 makalesi ile fikir beyanında bulunan Emel Funda Türkmen, ‘Önsöz’ başlıklı yazısında, müziğin hem
sanat hem de ilim olduğunu belirtiyor. Burada beyan ettiği fikirlerle konunun
önemini vurguluyor.

Müziğin disiplinlerarası oluşu
düşünüldüğünde bir başka deyişle; matematik, tıp, din, fizik, kimya, psikoloji,
sosyoloji ve daha birçok ilim dalı ile olan ilişkileri göz önüne alındığında,
sonsuz derecede bir araştırma alanı ilgililerin karşısına çıkar

cümlesiyle,  eserin ilmî yönü, genişliği
ve derinliği hakkında kanaat oluşmasını sağlıyor.

Açıkça ifâde
edilmese bile eserin hazırlanmasındaki maksat; ‘Müziğimizin ilmî metotlarla araştırılması suretiyle gelişmesini
sağlamak, elbirliğiyle yönetilen yozlaştırma hareketlerinin önünü kesmektir
.’

Önsözün son
satırları, müellifinin hedefini net bir şekilde ortaya koyuyor: ‘Müzikte hemen her alanın uzmanlaşmasına
katkı sağlayacak ayrı ayrı kitapların hazırlanması, çalışmasının, yeni ve daha
özgün çalışmalara kaynaklık etmesi, müzik ilmine yönelik çalışmaların önünü
aydınlatmasıdır
.’

İlk makalede Emel Funda Türkmen, ‘bilim’ olarak andığı ilmî çalışmaların;
öğrenme, tanıma, anlama içgüdüsüyle gelişeceğini, ilmî yolculuğun sorgulama ile
başlayacağını belirtiyor. ‘Üzerinde
düşünelim
’ başlıkları altındaki satırlarla araştırmacıların merak
duygularını harekete geçiriyor.

Editör ve
müellif ikinci makalesinde okuyucuyu ilmî yöntem hakkında bilgilendiriyor.

Üçüncü makalede
Uğur Türkmen’in ele aldığı konu: ‘Müzik ilminin kaynakları’dır. Yazının
sonunda okunmasında fayda mülâhaza edilen makale ve kitaplarla alâkalı zengin
bir kaynak listesi var.  

Dördüncü
makale de Uğur Türkmen imzalı. Prof. Türkmen bu yazısına, M. K. Atatürk’ün; ‘Her işin esas hedefine kısa ve kestirme
yoldan varmak arzu edilmekle berâber, yolun kabul edilebilir, mantıkî ve
özellikle ilmî olması şarttır
’ vecizesiyle başlayıp ‘Araştırma’ kavramını ele alıyor. Makaledeki ara başlıklardan
bâzıları: ‘Araştırmanın çeşitleri’, ‘Nitel ve Nicel Araştırmalar’, ‘Kültür Analizi / Etnografi, Etnografik
Araştırma
’, ‘Korelasyonel
Araştırmalar
’, ‘Anlatı Araştırmaları
Eylem Araştırması’, ‘İçerik Analizi’ ve ‘Durum Çalışması

Yazının
sonunda; ‘Araştırma Plânlama’ ve ‘Bir Araştırma Örneği Olarak Tez Konusu
Önerisi
’ başlıkları altında, araştırmacılara altın anahtarlar sunuyor.

Metin Baş, ‘Problem’ başlığı altındaki ‘Beşinci Bölüm’de ‘Araştırmanın Maksadı’, ‘Araştırmanın
Önemi
’ ve ‘Târifler’ ara
başlıkları altında konuyu inceliyor.  

Altıncı Bölüm
de ‘Yöntem’ başlığı altında Metin Baş
imzası ile sunuluyor.  Yöntem kavramı; ‘Problemi çözmek üzere araştırmada tâkip
edilecek usul ve yol
’ olarak târif ediliyor.

Hangi tür araştırma yaparsanız yapın ‘her
şeye gücünüzün yetmeyeceğini’ bilmenizde fayda olabilir. Bâzen zaman, bâzen
bütçe, bâzen de hiç akla gelmeyen sebepler sizi bâzı kararlar almaya
zorlayabilir. Araştırmalarınız için evren ve örneklem
(?!) konusunu
iyi bilmeniz size çoğu zaman kolaylıklar sağlayacaktır
.” Cümlesiyle
başlayan yedinci bölüm de Metin Baş tarafından hazırlanmış. Yazının başlığında
da ‘Örneklem’ kelimesi kullanıldığına
göre bir dizgi hatâsının söz konusu olmadığı anlaşılıyor. Fakat ‘Örnekleme’ kelimesinin sonundaki ‘e’
harfinin ne olduğunu anlamak hayli zor. Yazının sonraki kısımlarında ‘örnekleme’ kelimesinin kullanılmış
olması da ‘örneklem’ kelimesinin
başına gelenleri anlama kolaylığı sağlamıyor.

Merve Eken KüçükaksoyAlan Araştırması’ başlıklı makalesinde
etnomüzikoloji ile alâkalı konular üzerinde duruyor, ‘Alan araştırması nedir? Sorusunu cevaplandırıyor.

Emel Funda Türkmen, ‘Bulgular ve Yorumlar’ başlıklı 10.
Bölümde konunun önemini şu cümlelerle açıklıyor:

Elde edilen
verilerden bulgulara ulaşılması, yorumlanması ve raporlaştırılması sürecinde
araştırmanın neyi bulmak ve anlamak istediği üzerinde tekrar tekrar düşünmek ve
nereye ulaşılacağı üzerinde raporlaştırmaya başlamadan önce son bir defa daha
tartışmak, bulguları anlamak açısından önem taşır. ‘Bulgu bulunan şeydir. Toplanan verilere araştırma amaçları
doğrultusunda verilen mânâdır. Araştırma bulgusu; maksatlar doğrultusunda
toplanan ham verilerin işlenmesi, çözümlenmesi ve derinlemesine
değerlendirilerek problem çözümüne, iyileştirilmesine tutulması planlanan
‘ışık’tır; bilgidir; delildir. Bu yönü ile bulgu, belli bir araştırma sonunda
elde edilen ve kullanıma hazır hâle getirilmiş bir üründür; araştırıcısının
gözünde karanlığa tutulabilecek bir ışıktır
.’ (Karasar, 2016: 305).

Raporlaştırma’ başlıklı 12. Bölümde Emel Funda Türkmen araştırma yapmaya
başlayan kişilerin en sık sordukları ‘nereden
başlayalım
’sorusuna cevap veriyor:

Bu noktada
kendi çalışma alanlarına yönelik yapacakları kaynak tarama çalışmaları önemli
fırsatlar sunabilir. Medawar (1996:75) ‘yazmayı
öğrenmenin tek yolu, her şeyden önce okumak, iyi örnekleri incelemek ve
alıştırma yapmaktır
’ der. Makale yazmak ve bildiri sunmak bu açıdan önemli
fırsatlar sunmaktadır. Bir teze başlamadan önce danışman gözetiminde yapılacak
bir sempozyum bildirisi çalışması veya ilmî ortamlarda bulunma tecrübesi bile
yazma konusunda çok önemli bir aşama kaydedilmesine katkıda bulunmaktadır. Tez
konusunun belirlenmesine de katkı sağlayacak bu süreç rapor yazma konusunda ilk
tecrübelerin elde edilmesine ve daha başında iken eleştirilere mâruz kalarak
araştırmacı öğrencinin tecrübe edinmesine imkân ağlamaktadır. Tez konusu seçimi
ise gerçekten oldukça dikkatli yürütülmesi gereken bir süreçtir.

Sayın Türkmen
sonraki sayfalarda ‘Tez Konusu Seçimi
hakkında tavsiyelerde bulunuyor:

Öğrencilerin,
Araştırma Yöntemleri’ alanına
yönelik, çok önemli ve nitelikli çalışılmış kaynaklar olmasına ve önerilmesine
rağmen her zaman hazır notlar istedikleri görülebilir. Nitelikli bir ‘Araştırma Yöntemleri’ eğitimine tâbi
tutulsalar ve danışmanlarıyla nitelikli bir seminer süreci yaşasalar da ‘tez konusu bulma’ genel olarak zor bir
süreçtir ve yorucudur. İyi bir çalışma konusu bulmak araştırma sürecinin
sağlıklı yürütülmesine imkân sağlar. Bu sebeple en dikkatli yürütülmesi gereken
süreç araştırma konusunun tespiti ve tez adının bulunması meselesidir.

Bu süreçte
gerek öğrencinin gerekse danışmanın sabırlı olması son derece önemlidir. Bu
süreci bir ölçüde kolaylaştıran çaba ise çok tez ve çalışma, makale okumaktır.
Çalışılacak ilgi duyulan ve daha geniş bilgi birikimine sâhip olunan bir
alandan yola çıkmak ve bu alanın meseleleriyle daha fazla alâkadar olmak, o
alanda merak edilen çeşitli durumları irdelemek araştırma konusu bulmada
kolaylık sağlamaktadır. Yine çeşitli sempozyumlara katılmak ve ilmî ortamlarda
araştırmacıları tâkip etmek araştırmacı kimliğinin oluşmasına katkıda
bulunmaktadır.

Birkaç
hatırlatma:

Çalışmanız
eğitim aldığınız enstitünün yazım kurallarına uygun olmalıdır. Eğitim aldığınız
enstitünüze ait tez yazım kılavuzunu ve tez konusu öneri formunu edinmeli, daha
en başta ayrıntılarıyla okumalı, danışmanınızla incelemeli, anlamadığınız
yerleri mutlaka sormalısınız.

Özgün bir tez
adı ve araştırma konusunun özgünlüğüne dikkat etmelisiniz. Bunun için tez
tarama sitesinden konunuzla ilgili tezleri indirip okumalı ve incelemelisiniz.

Daha önce
yapılmış tezlere ve adlarına ulaşabilmiş olmanız aynı veya çok benzer konuları
tekrar çalışmaktan sizi alıkoyacaktır. Aynı şekilde araştırma konunuza ilişkin
makaleleri de taramalı, sempozyum bildirilerinin yer aldığı kitaplara
ulaşmalısınız.

Eğitim
aldığınız lisansüstü programda daha önce yürütülmüş tezleri incelemek, tezinizi
yazarken kavramlarla alâkalı çerçeveyi ve diğer başlıkları oluşturmada yol
gösterici olabilir. Bağlı bulunduğunuz üniversitenin kütüphânesi gerekli belge
ve kaynakları sunacaktır.

Bir diğer yol
YÖK internet tez tarama sitesidir. Günümüzde teknolojinin pek çok kaynağa
ulaşımda sağladığı kolaylık araştırmacılara zaman ve enerji tasarrufu
sağlamaktadır. Kütüphanelerin uzaktan erişim dergi ve kitap kaynaklarını
incelemek araştırmacının işini çabuklaştırmaktadır.

(Devamı Müzikte İlmî
Araştırma Yöntemleri. s: 210-223)

Gülnihal Gül’ün bu kitaptaki ikinci
yazısı, ‘Etkili Sunum Teknikleri
başlığı ile 13. Bölümü teşkil ediyor. Sayın Gül, ‘etkili bir sunum’ için tavsiyelerde bulunuyor.

Değerli eserin
14. son bölümün yazarı Funda Emel
Türkmen
Müzik’te Etik’ konusunu
işliyor.

Candan aziz
vatanımızda bazı kavramların ismi değiştiriliyor, bâzı kavramların da içi
boşaltılıyor. ‘Ahlâk’ kelimesi, hakkında operasyon yapılan kelimelerden
biridir. Sayın Türkmen, iktibas ettiği birkaç cümle ile konuya açıklık getiriyor:
Etik, ahlâk demek değildir: ahlâk
kavramını işleyen ilmin bir bölümüdür. 
…  Ahlâk kelimesi derin ve engin
bir mânâ ihtiva eder. Gücünü dinden alır, sâbittir. Etik ise gücünü vicdandan
alır, değişkendir
.’

***

16 X 23,5
santim ölçülerindeki 266 sayfalık eserin son 3 sayfasında eseri meydana
getirenlerin hayat hikâyeleri yer alıyor:

EMEL FUNDA TÜRKMEN

İlkokul öğrenimini
Rize’de, ortaokul ve lise eğitimini Bursa’da tamamlamıştır. Uludağ Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Öğretmenliği programında
lisans eğitimi almıştır. Yüksek Lisans eğitimini Uludağ Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsünde ‘Anadolu Güzel Sanatlar Liselerindeki Ses Problemleri’
konulu tezi ile İsmail Muhtar Göğüş danışmanlığında yürütmüş, doktora programını
Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müzik Programında Suna Çevik
Danışmanlığındaki ‘Kütahya Türkülerinin Şahsî Ses Eğitimi Derslerinde Eğitim
Materyalleri Olarak Kullanılabilirliğinin İncelenmesi’ konulu tezi ile
bitirmiştir. Yazarın çok sayıda makalesi, bildirileri ve editörlükleri
bulunmaktadır. Cambridge Scholars Publishing tarafından basımı yapılan ‘Music Therapy in Turkey’ adlı kitabın
Burçin Uçaner Çifdalöz ile birlikte Editörlüğünü yapmıştır. ’Müzik Araştırmaları’, ‘Müzik Yazıları’, ‘Millîden Evrensele Kütahya Türküleri’ adlı kitapları bulunmaktadır.
Ses Eğitimi ve Koro alanında çalışmaları vardır. Hâlen Çanakkale Onsekiz Mart
Üniversitesi Devlet Konservatuarında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

UĞUR TÜRKMEN

İlk-orta ve lise
öğrenimini Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 1996 yılında yüksek lisansını,
2005 yılında ise doktorasını tamamladı. 2010 yılında doçent, 2017 yılında
profesör oldu.

1993-2000 Yılları
arasında Niğde Üniversitesinde, 2001-2006 yılları arasında Kütahya Güzel
Sanatlar Lisesinde, 2006-2021 yılları arasında Afyon Kocatepe Üniversitesinde
çalıştı. 2021 Şubat ayından itibaren Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Devlet
Konservatuvarında görev yapmaya başladı.

Araştırma Yöntemleri,
Sistematik Müzikoloji Çalışmaları, Sosyal Psikoloji ve Müzik, Türk Müziğinde
Çokseslilik Uygulamaları, Solfej Pedagojisi adlı dersleri yürüten Türkmen’in
millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli
dergilerde makaleleri, ‘müzik eğitimi, oda müziği/orkestra, çocuk ve gençlik
şarkıları’ alanlarında kitapları yayınlandı.

METİN BAŞ

İlk – orta ve lise
öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. 1995 yılında Anadolu Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi İstatistik Bölümünü bitirdi. 1999 yılında yüksek
lisansını, 2010 yılında doktorasını tamamladı. 2011 yılında Doktor Öğretim
Üyesi, 2021 yılında Doçent oldu. 1999- 2002 yılları arasında Afyon Kocatepe
Üniversitesinde, 2003 yılından itibaren Kütahya Dumlupınar Üniversitesi
İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde görev yapmaya başladı.

İlmî Araştırma
Yöntemleri, İstatistik ve Uygulamaları, Matematik, Uygulamalı Veri Analizi,
İstatistikî Analiz Yöntemleri, Örnekleme Yöntemleri adlı dersleri yürüten
Baş’ın millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, millî ve
milletlerarası hakemli dergilerde makaleleri, milletlerarası kitap bölümleri ve
‘Uygulamalı İstatistik’ alanında kitapları yayınlandı.

GÜLNİHAL GÜL

Gümüşhane’de doğdu.
İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. 1997 yılında Uludağ Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Müzik Bölümünden mezun oldu. 1999 yılında U.Ü. Eğitim
Fakültesi Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalında Ses Eğitimi Okutmanı olarak göreve
başladı. 2000 yılında U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans
programını, 2012 yılında U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde Doktorasını
tamamladı. Hâlen Bursa U.Ü. Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalında
öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Araştırma Yöntemleri
ve Ses Eğitimine yönelik dersleri yürüten Gül’ün millî ve milletlerarası ilmî
toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde makaleleri ve
milletlerarası kitap bölümleri bulunmaktadır.

ÇAĞHAN ADAR

İlk-Orta-Lise
eğitimini Afyonkarahisar’da tamamladı. 2002 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı Türk Sanat Müziği Bölümünde 2006 yılında mezun olarak
aynı yıl yüksek lisans eğitimine başladı. 2009 yılında başladığı sanatta
yeterlik programından 2012 yılında mezun oldu. 2010 yılında araştırma görevlisi
olarak Afyon Kocatepe Üniversitesinde göreve başladı ve 2018 yılında doçent
unvanını aldı. Halen aynı üniversitede görevine devam etmektedir. Türk müziği
teori ve solfej, enstrüman (ud), dinî mûsikî, 18,19 ve 20. yüzyıllarda Türk
müziği çalışmaları gibi dersleri yürütmektedir. Adar, millî ve milletlerarası
alanda yayın yapan hakemli dergilerde makaleler, millî ve milletlerarası ilmî
toplantılarda bildiriler sunmuştur. Müzikoloji alanında kitapları
bulunmaktadır.

MERVE EKEN KÜÇÜKAKSOY

Orta ve Lise eğitimini
ÎTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Çalgı Bölümünde; Lisans eğitimini ise
Müzikoloji Bölümünde tamamladı. Yüksek Lisansını İTÜ Müzik İleri Araştırmalar
Merkezi (MİAM) Etnomüzikoloji programında tamamladı. Yüksek Lisans eğitimi
sırasında çalıştığı ‘Music and Social Charıges as Reflectedto / Fasıl
Performarıce in İstanbul 55 tezi, TRT yapımcılığında ve Alev Çağlayan
yönetmenliğinde ‘Fasl-ı İstanbul 2006’ isimli milletlerarası programına konu
oldu. Doktora derecesini İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzikoloji ve Müzik
Teorisi Programında Kültür Kimliğinin Müzik Yoluyla Sunumu: Kemaliye (Eğin)de
Kültür Gösterim Biçimleri) başlıklı teziyle 2012 yılında aldı. 2006-2011
yılları arasında İTÜ TMDK Müzikoloji Bölümü’nde Araştırma Görevlisi olarak
görev aldı. 2011 yılında kurucu üyesi olarak yer aldığı KTÜ Devlet
Konservatuvarında göreve başladı, burada Müzikoloji, Etnomüzikoloji, makam
teorisi ve performans teorileri alanlarında dersler verdi. 2017 yılında
Türkiye’nin yayın dili İngilizce olan ilk milletlerarası müzik araştırmaları
dergisi olan Musicologisfin yardımcı editörlüğünü üstlendi. Yurtiçi ve
yurtdışında konserlerde Klasik Kemençe icracısı olarak yer aldı. Birçok
etkinliğin düzenleme ve bilim kurullarında yer almış ve başkanlık yapmıştır.
2021 yılından beri Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Devlet Konservatuvarında
öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Ayrıca 2021 yılında kurulan Çanakkale
Onsekiz Mart Üniversitesi Müzik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü
görevine devam etmektedir.

 İZGE YAYINCILIK: 

Seyranbağları
Mahallesi, Bağlar Caddesi Nu: 15/C Çankaya, Ankara.

 Telefon: 0.312-432 49 43 e-posta: izgeyayincilik@gmail.com

Eğitim Bir İhtiyaçtır

İnsan,
varlıklar arasında eğitime ve öğretime en çok muhtaç olanıdır.

Oysa
hayvanlar, içgüdüleriyle doğduklarından, kısa sürede çevreye uyum sağlarlar. O
yüzden de eğitime ihtiyaçları yoktur.

Bir
at yavrusu doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkabilmekte, yaşamı boyunca her
hangi bir bakıma muhtaç olmadan hayatını idame ettirebilmektedir.

Fakat
yeni doğan çocuk, aciz, bakıma ve korunmaya muhtaçtır. Kendi başına hayatını
sürdürmesi, çevreye intibak etmesi imkânsızdır. Uzun süre, hatta hayat boyu
bakıma, yardıma ve eğitilmeye muhtaçtır. Aynı zamanda, şaşılacak kadar da
öğrenme yeteneğine sahiptir.

İnsanın
bu muhtaçlığı ve eğitilmeye temayüllü olması, bilgi, beceri ve tutumlarla
donanmasını zorunlu kılmaktadır.

Ancak
çağlar boyu, insanın nasıl eğitilmesi gerektiği hususunda eğitim bilimcilerin
farklı düşünceleri ve geliştirdikleri ekolleri olmuştur.

Klasik
eğitimciler, davranışçılığı temel alarak ödül ve ceza ile davranış değiştirmeyi
kabul ederken, çağdaş eğitimciler insanın ihtiyaçlarından haraketle, benlik
algısını bozmadan eğitilmesini savunmuşlardır.

Modern
çağın gerektirdiği demokratikleşme anlayışı, eğitime yeni boyut ve
sorumluluklar yüklemiştir. “Daha çok demokrasi” gerekçesi ile otoriter yönetimlerden
kaçış, eğitime,  “temel hak ve
özgürlükler” kavramını taşımıştır.

Disiplin
ve cezanın yerini, sevgi,  saygı,
hoşgörü, özdenetim, katılımcılık, ekip ruhu gibi kavramlar almıştır.

Günümüzün
çağdaş eğitim anlayışı da budur. Bu eksende eğitim; “gerekli davranışları
istendik biçimde oluşturma, geliştirme ve uygulamalar için yapılan kasıtlı ve
planlı öğrenme faaliyetleridir.”

 Eğitim, “bireyleri bir yandan topluma rahat ve
mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların
toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar
kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren
bir süreçtir”.

Ertürk
de eğitimi, “bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı olarak
istendik değişme meydana getirme süreci” olarak tanımlamaktadır.

Bireyin,
insan onuruna yakışır davranışlar kazanması, kendisini değerli, güçlü ve
sevilen biri olarak görmesi, olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi
ve sevgi ile donatılması ile mümkündür.

Bunu
sağlayacak olan ilk ve en önemli eğitim ortamı ailedir. Mutlu ve olumlu aile
ortamlarında yetişen bireylerin daha başarılı ve sağlıklı oldukları bir
gerçektir. Okulların da öğrencileri çağdaş anlayışla yetiştirmeleri
beklenmektedir.

Öğrenmeyi
sağlayan insan beyni, birey olumlu duyguların etkisindeyken daha iyi
çalışmakta, öğrenilenler daha kalıcı olmaktadır.

Bu
anlamda eğitimci Fatma Varış; “Eğitim; bireyin tüm yaşamı boyunca süren ve okul
dışında ve içinde yaşam boyu edindiği deneyimlerin bütünüdür.” Demektedir.

 

Diğer
yandan, modern çağın gereksinmeleri de ezber bilginin yersizliğine vurgu
yapmaktadır. “Öğrenmeyi öğrenmek” le bilgiye erişim yollarını kazanan birey,
kendi sorunlarını daha kolay ve daha pratik çözebilmektedir.

Artık
gereksiz bir yığın bilgi yerine, beyni çalıştıracak kadar yeterli bilgi ve
eleştirel düşünme becerisi önemsenmektedir.

Bilgiyi
sevmeyi, bilgiye ulaşmayı ve bilgiyi paylaşmayı öğretebilirsek, bireyin kendi
kendine öğrenebileceğini unutmamalıyız.

Eski
eğitim anlayışındaki ön kabullere göre; insan doğuştan kötüydü. Kaytarma,
istismar etme, zarar verme eğilimi güçlüydü. Bu yüzden bireyleri sıkı
denetlemek, hatalarını cezalandırmak, boş bırakmamak, haşin davranmak
gerekiyordu. Evde ve okulda, aşırı baskıcı ve sert tutum bu anlayışın ürünüydü.

Yapılan
araştırmalar, çalışanlara değer verildiğinde, güvenildiğinde ve temel hakları
gözetildiğinde, güdülendiklerini,  mutlu
olduklarını, iş veriminin yükseldiğini göstermektedir. Çağdaş eğitim,
“çocukların benlik algılarını sağlıklı kılmayı ve kendileriyle barışık
olmalarını amaçlamaktadır.”

Böylelikle,
çocukların doğuştan getirdikleri saflık, temizlik duyguları korunmaya
çalışılmakta, cezanın yerine uygun geribildirimler ve sonuçlarına katlanma
iradesi önemsenmektedir.

Eğitimin
en üst amacı, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiren
birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ortama göre sonuna kadar
kullanabilen kimsedir.

Çağdaş
eğitim sistemleri bireyin, zihinsel, bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir
bütün olarak gelişimini hedefleyen eğitimde bütünlük ilkesini benimsemektedir.

Yanlış
ana-baba ve öğretmen tutumları, yeni neslin kişilik gelişimini olumsuz yönde
etkilemekte ve ruh sağlığını tehdit etmektedir.

Bu
bağlamda insan doğasına ilişkin yeni ön kabuller, yönetim ve eğitim anlayışının
giderek daha demokratikleşmesine yol açmıştır. Yeni eğitim yaklaşımları, klasik
okulun çocukların öğrenmekten ve okula gitmekten nefret etmelerine yol açan
yanlışlarını düzeltmek üzere harekete geçmiştir.

Dünyaya
biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bireylerin, anne
karnında teşekkül etmesinden itibaren beden ve ruh sağlığının korunması
gerekmektedir.

Bebeklikte
sağlıklı aile ortamında yetiştirilmesi, gelişiminin bütün alanlarında,
kapasitesi ölçüsünde ve doğrultusunda çağdaş eğitimden yararlanmaları, başarılı
ve mutlu olmaları için elzemdir.

Böyle
olduğu takdirde saldırgan eğilimlerden, olumsuz duygu düşünce ve davranışlardan
kurtularak insanlaşmaları mümkündür.

            Çocuklarımızın
sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları, kendilerini
gerçekleştirmenin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.

Bunu sağlayacak
olan yetişkinlerin de, bu anlayışta kendilerini yenilemeleri ve yetiştirmeleri
bir zorunluluktur.


Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir
hastalıktır.”  Lao-Tzu

“Sadece bir iyi
vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.”

Sokrates

 

Sevgiyle kalın…

İzge Yayıncılıktan Müzikle Alâkalı Üç Kitap (2)

2-Müzik
Müzeciliği

Çanakkale
Onsekiz Mart Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müdürü Prof. Dr. Uğur Türkmen, Afyon Kocatepe
Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müdürü iken, Üniversite bünyesindeki Müzik
Müzesi’nin kuruluşunda ve aktif hâle gelişinde edindiği tecrübeleri kitap
hâline getirdi.

15 x 21 santim
ölçülerinde birinci hamur kâğıda renkli olarak basılı 328 sayfalık eseri ile
yeni müzik müzeleri açılmasına katkıda bulunuyor.

Eserde ele
alınan ilk konu, ‘Çalgı Bilimi’dir.
Yazar, ‘organoloji’ olarak isimlendirilen
müzik âletleri ilmine gösterilen ilginin ‘yok’ denecek ölçüde zayıf olduğuna
dikkat çekiyor. Organoloji müzik âletlerinin târihini, imâlatını zaman
içerisinde meydana gelen değişiklikleri, yapı ve ses özelliklerini konu edinen
ilim dalıdır. Konu çok geniştir.

Müzik âletleri
5 gruptur. Her birindeki âletlerin sayısı parantez içinde gösterilmiştir.
1-Vurmalı Sazlar: (26), 2-Nefesli Sazlar: (22), 3-Mızraplı Sazlar (13), 4-Yaylı
Sazlar: (11), 5-Tuşlu Sazlar: (8). Bunların her birinin şehirlere ve bölgelere
göre değişik yapıda olanları da hesaba katılırsa, müzik âletlerinin sayısı
muhtemelen 500 civarında bir rakama ulaşılır. Müzik araştırmacısı Ahmet Say’ın
hazırladığı listede, Türkiye’de kullanılmayan veya az kullanıldığı için herkes
tarafından bilinmeyen müzik âletleriyle birlikte sayı 342’ye ulaşıyor.

Prof. Türkmen; eserinin 55. sayfadan
134. sayfaya kadar olan bölümünü, Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet
Konservatuvarı İbrâhim Âlimoğlu Müzik Kolekisonu ile alakalı bilgi ve resimlere
tahsis etmiş.

 Bu bölümdeki konu başlıklarından bâzıları:

*Afyon Kocatepe Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı İbrâhim Âlimoğlu Müzik Koleksiyonu. *Koleksiyon hakkında
İbrâhim Âlimoğlu’nun, Rektör Mehmet Karakaş’ın Wolfgang Ott’un, görüşleri ve
kendileriyle yapılan söyleşiler.

*Basında yer alan müze ile
alâkalı haber ve yorumlar.

*Afyon Kocatepe Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı İbrâhim Âlimoğlu Müzik Müzesi.

135-316.
sayfalar arasında Müze ve Müzik Müzeciliği başlıklı bölümden Müze hakkında
birkaç satır:

Bir toplumun
hayata dâir bütün birikimleri, maddî ve mânevî tüm değerleri bir başka deyişle
değer verdikleri, o toplumun kültürü olarak ifâde edilebilir.

Peki, bu
birikime ait ürünler somut ve somut olamayan değerleri saklamak çok mu önemli?

Kültürel
değerlerimiz miras mıdır? Yoksa emânet mi?

Bir ilim
insanı olarak emânet olduğunu kabul edenlerdenim. Emânetleri bugün için koruyup
kollamanın ve gelecek kuşaklara aktarmanın önemli olduğunu düşünenlerden,
müzeler ve koleksiyonlara bu sebeple değer verilmesi gerektiğine inananlardanım.

Müzik (museum)
kelimesi ilham perilerini (Muses) düşünme yeri veya tapınma anlamındaki Yunanca
‘mouseion’ kelimesinden türemiştir. Romalılar kelimeyi felsefi tartışma
yerlerini belirtmek için kullandılar, müze sözcüğü 15. yüzyılda Floransa’da Medici
ailesinin bir üyesi olan Lorenzo’nun koleksiyonunu betimlemek için yeniden
canlandırıldı. Kelime 17. yüzyılda antik nesneleri betimlemek (bir şeyi, göz
önünde canlanacak biçimde, kendine özgü yönlerini belirterek, söz veya yazı ile
anlatmak / tasvir etmek) için kullanıldı. 18. yüzyılda terim bir koleksiyonu
koruyan sergileyen ve halka açan kuruluş anlamında kullanılmaya başladı. 18.
yüzyılın sonlarında müze, koleksiyonun kendisinden çok, kültür mirası ile
ilgili nesneleri depolamak ve sergilemek için kullanılan bina anlamını taşımaya
yöneldi. Daha yakınlarda açık alan müzesi, ekomüze gibi oluşumların öne
çıkmasıyla binaya yapılan vurgu geriledi. Günümüzde ise müze eğitimi sanat
galerilerini, ilim ve kişilik merkezlerini içine alacak biçimde oldukça genişlemiştir.

İster klâsik,
isterse çağdaş anlamda olsun müze; arkeoloji, sanat, kültür, bilim veya insanı
ilgilendiren, insanın hayatında yer alan her türlü ürünü toplayan, onları
koruyan, sergileyen, geçmiş ve gelecek arasında köprü görevi gören; eğitim, bilgilendirme
ve araştırma imkânları sunan, kâr amacı gütmeyen, bireylerin zevk almasını
sağlayan, öğrenmeyi ve yaratıcılığı kolaylaştıran ve sürekliliği olan
mekânlardır.

Gartenhaus’a
göre müzeler yaratıcılık için mükemmel bir kışkırtma sağlarlar; çünkü büyük
mânâlarla dolu hem zihnî hem bedenî açıdan çok çeşitli yönlerden
yaklaşılabilecek ilgi çekici nesneler sunarlar. Müzeler gidilecek yönleri
önceden belirlemeden zihinleri harekete geçirebilirler.

Bugünün
müzeleri, dünyânın neresinde bulunursa bulunsun, ne çeşit bir koleksiyona sâhip
olursa olsunlar ziyâretçisine evvelâ kendisini, sonra çevresindeki dünyâyı,
ecdâdını veya komşu milletleri tanımak imkânı bahşetmektedir. Bu bilginin
tamamını verecek hiçbir müze veya galeri bulunmamakla berâber akıllıca ziyâret
edildiği takdirde her biri bir diğerinin noksanını tamamlar. (Rose, 1958: 7).

Rose’un 1958
yılında söylediği ‘her biri bir diğerinin
noksanını tamamlar
’ ifâdelerini dikkate almakta fayda vardır. Meselâ
Afyonkarahisar’daki müze ‘telli çalgılar’ ağırlıklıdır. Bir başka yerdeki
koleksiyon, üflemeli çalgılar ağırlıklı olabilir.

O. Abacı’ya
göre günümüzde müze denilince artık yalnızca târihte önemli kararlar almış,
insanlık hayatının akış yönünü değiştirmiş, târihe adını yazdırmış devlet
adamlarına ait nesnelerin sergilendiği mekânlar akla gelmemektedir. Geçmiş
hayatlar hakkında bizleri bilgilendirecek, içinde her türlü basit günlük hayat
nesnelerinin bulunduğu, siyâsî ve sosyal târihin, ilmin ve sanatın günümüze
ulaşana kadar hangi safhalardan geçtiğine dâir delillerin sunulduğu bir
müzecilik anlayışı hâkimdir.

Prof. Türkmen;
Müze kelimesi bir mekân adıdır. Bunu,
bazılarının yaptığı gibi, genel olarak antika anlamında kullanmanın ve
‘müzehâne’ demenin ciddî bir hatâ olacağı kanaatindeyim
’ Diyor.

Türkiye’de Müzecilik

Türkiye’de
müzeciliğin yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi vardır. Batı ülkelerine göre kısa
sayılabilecek bir süre içinde müzecilik önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak
nesneye yönelik müzecilikten, insana yönelik eğitime iletişim ağırlıklı
müzeciliğe yeterince geçildiği söylenemez. (Zilcioğlu, 2008: 8).

O. Abacı;
ülkemizde ilk müze çalışmalarının Sultan Abdülmecid Han ile başladığını, 1869
Yılında Aya İrini Kilisesinin müze olarak düzenlendiğini, 1878 Yılında Müze
Komisyonunun kurulduğunu ve başına Osman Hamdi Bey’in getirildiğini,
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte de birçok adımın atıldığını söyler. (2005:
15-16)

Edhem, Yavuz
Sultan Selim Han zamanından beri Osmanlı Padişahlarının hâzinelerinde nâdir
eşyâları topladıklarını, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın ise 30 küsur senelik
ikametgâhı olan Yıldız Sarayında da müze adıyla büyük bir salon olduğunu
belirtir. (2019: 123)

Yıldızturan;
ülkemizde müzeciliğin ilk izlerine Selçuklu döneminde rastlandığını yazar. 19.
yüzyıla gelindiğinde Türk müzeciliğinin temelleri atılmaya başlanmış, 1846
yılında Tophane-i âmire Müşiri Fethi Ahmet Paşa tarafından İstanbul Aya İrini
Kilisesi’nde ilk müze kurulmuştur. Sadrazam Ali Paşa (1815-1871) daha sonra
yeniden düzenlediği müzeye ‘Müze-i Hümâyun
/ İmparatorluk Müzesi’ adını verir.
Müze Müdürlüğü’ne 1869 yılında İrlandalı Edvvard Goold, 1872’de ise Alman Dr.
P. A. Dethier getirilir ve müze, Çinili Köşk’e taşınır. 1881’de Osman Hamdi
Bey’in Müze Müdürlüğü’ne getirilmesiyle birlikte Türk müzeciliğinde yeni bir
dönem başlamıştır. 1884 yılında hazırlanan yeni Âsar-ı Atika Nizamnâmesi ile
eski eserlerin yurt dışına çıkarılması yasaklanmıştır. Osman Hamdi Bey, Çinili
Köşk’ün bahçesine İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni yaptırmıştır. Onun döneminde,
1902’de Konya’da, 1904’te Bursa’da müze kurulmuştur….

Gazi Mustafa
Kemal Paşa henüz Cumhuriyet kurulmadan önce müzeciliğe de değinmiş, her alanda
olduğu gibi arkeoloji ilminde de dünyânın medenî ülkeleri arasında olmayı hedef
göstermiş ve hangi dönemde yaratılmış olursa olsun, bütün kültür varlıklarına
birer tapu senedi gibi sâhip çıkılmasının gerekli olduğunu her fırsatta
tekrarlamıştır.

Ülkemizde müze
türleri için: 1-Arkeoloji Müzeleri. 2-Etnografya Müzeleri. 3-Arkeoloji ve
Etnografya Müzeleleri. 4-Anıt Müzeler. 5-Güzel Sanatlar Müzeleri. 6-Uzmanlık
Müzeleri. 7-Açık Hava Müzeleri. 8-Çocuk ve Çocukluk Müzeleri… sayılabilir.

Müzik Müzeciliği Üzerine Çeşitli Görüşler:

Elbaş
ülkemizdeki ‘müzik müzesi’ projesinin
hayata geçirilmesinin gerekliliği üzerinde durur.

‘Müzik müzesi
ile dünyâ müzik kültürü içinde anlamlı bir yerde duran, Türkiye toprakları
üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan müzik kültürlerine ait değerler ile onlara
ait çalgıların, otantik yapısı gözetilerek çağdaş bir müze anlayışı içinde bir
araya getirilmesi ve yine asıllarına uygun halleriyle ses örneklerinin
bilgisayar teknolojisi içinde işlemlerden geçirilerek sesli belgeye
dönüştürülmesi gaye edinilmiştir. Târihin derinliklerindeki müziklerinize ait
sesli ve maddî malzemeler bütün zenginlikleri ile beraber, bugünün şartları ve
teknolojisi iyi kullanılarak değerlendirildiğinde ve üzerinde çalışılarak gün
yüzüne çıkarıldığında hak ettiği yere taşınmış olacaktır. Bunun yapılmaması
durumunda kendi başına gerçek kimlikleri ile kendini var edemeyen târihî müziğimize
ait değerler giderek bozulacak ve içindeki enginlikleri ile beraber kendilerine
ait (folklorik) bağımsızlıklarını yitirerek kaybolacak; daha da olumsuzu, bu
durumda bir daha geri getirilemeyecektir. Bu proje için gerekli olan
kaynakların, kötü kullanım, sağlıklı ve yeterli şartlarda saklanamaması gibi
etkenler yüzünden giderek azalması ve hattâ yok olması da projenin ivedi olarak
hayata geçmesinin en önemli fizikî şartını oluşturmaktadır. Gelecek kuşaklara
yok olmuş bir kültür yerine, kendi, kültür değerleri ile yaşadıkları
toprakların medeniyetine ait ürünleri, bu proje ile geleceğe taşıyabilmek her
şeyden önce bir insanlık görevi olacaktır.

Üzülerek
belirtelim ki bu çalışmanın yapıldığı târihlerde (2022) ülkemiz Kültür ve
Turizm Bakanlığı nezdinde bir devlet müzik müzemiz kurulamamıştır.

Birley,
çalışmasında İngiltere’de bulunan Horminan Müzik Müzesi hakkında detaylı
bilgilere yer verir. Müzenin târihi, çalgıların sınıflandırılması, sergi ve
sunum anlayışı, ilginç yaklaşımlar ve denemeler, müzenin maksadı ve işlevleri,
çocuklara yönelik çalışmalar, disiplinler arası çalışma imkânları, çalgılarla
müzik icrâ edilmesi vb. bilgiler oldukça dikkat çekicidir.

Birley’in
çalışmasında önemli sayılacak görüşü vardır:

Bir galerinin
somut sunum plânının oluşumu genellikle tasarımcıların, mimarların,
koruyucuların ve müze müdürlerinin dinamik iş birliği ile ortaya çıkıyorsa da, onun
tasarımı genellikle müze müdürünün sorumluluğu altındadır.

***

Kitaptan paragraflar
hâlinde ve özetlenerek iktibas edilen satırlardan da anlaşılacağı üzere Prof.
Dr. Uğur Türkmen ilim adamı
titizliği, sorumluluğu ve öğreticiliği ile sâdece müzik müzeciliği hakkında
değil, müzecilikle alâkalı çevre meseleler hakkında tam tekmil bilgiler
sunmaktadır. Denilebilir ki, eşi ve benzeri olmayan bir kitap hazırlamıştır.
İdrak sâhipleri okurlar da gereğini yaparlarsa, müzecilikte sağlanacak
gelişmelerin şerefi, Uğur Türkmen Hoca’ya âit olacaktır.

Müzik
sanattır. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş
demektir.  Abdülkadir Meragi
(1360-1435)’den günümüze intikal eden 800 yıllık kadim Türk mûsikîsinin aslî
hüviyeti, arabeskle taverna müziğiyle, rap müzikle, melodiyi çöpe atıp çistakların
temposuyla çiğneniyor. Müziğimiz her geçen gün, bizim olmaktan çıkmaktadır.
Açık ifâdesiyle hayat damarlarımız kopartılmaktadır.

Müziğimizi
hoyrat ellerden kurtarıp müzelerin güvenilir koruyuculuğuna teslim etmez isek,
aslımıza dönmek istediğimizde, okyanusların azgın dalgaları içinde, tutunacak
bir tahta parçası bulamayanların durumuna düşeriz. Hayat damarlarımızın tamamı
kopmuş olur. Aynı endişeyi, ağzımızdaki ana sütü mesâbesinde olan dilimiz
Türkçe için de benliğimizin derinliklerinde hissetmeliyiz.

Târih
sahnesinde kalmak istiyorsak…