12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 294

7 Samuray

0

1954 yapımı 7 Samuray (Seven
Samurai), sinema tarihinden kült filmlerinden biridir. Japon ve Hollywood
sinemasının efsane ismi Akira Kurosawa tarafından yönetilmiştir. Akira Kurosawa
aynı zamanda senaryo yazarlarından biridir ve filmin kurgusunu da kendisi
yapmıştır.

 

Filmde, haydutların saldırdığı
bir köyü korumaya çalışan yedi samurayın hikayesi anlatılmaktadır. Filmin
başlangıcında, köy civarından geçen haydutlar “hasat zamanı geldiğinde burayı
yağmalamaya gelelim” diye aralarında konuşur ve köylülerden biri bu konuşmayı
duyup diğerlerine haber verir. Köylerinin yağmalanacağını duyan köylüler büyük
bir paniğe kapılırlar ve yağmalanmaktan korunmak için çare ararlar. Sonunda
şehirden bir grup “aç” samuray getirip ücret (pirinç) karşılığı samurayların
kendilerini korumasına karar verirler. Verecekleri ücret günde üç öğün yemekten
başka bir şey değildir. Bu arada köylülerden bazıları samuray getirme fikrine
sıcak bakmamaktadır çünkü genç ve kuvvetli samurayların köydeki kızlarla ilişki
kuracaklarını düşünmektedir.

 

Köylülerin teklifi maddi olarak
cazip olmadığı için sadece yedi (7) samuray tekliflerini kabul edip köye gelir.
Onların da gerçekten samimi duygularla köylülere yardım etmekten başka bir
niyetleri yoktur. Samuraylar köye vardıklarında köylüler korku içinde evlerine
saklanarak, sözde tehlikeli bu savaşçılardan kendilerini ve kızlarını korumaya
çalışır. Köyü savunmak için hemen hemen hiçbir karşılık almadan yardıma gelen
samuraylar bu soğuk karşılamayı hakaret kabul ederler ama sonunda iş tatlıya
bağlanır.

 

Samurayların en yaşlısı ve en
tecrübelisi olan Kambei Shimada tam bir generaldir. Köyün her tarafını gezerek
nerelerde nasıl savunma hatları kurabileceğini kararlaştırır. Eli silah tutan
köylüleri eğitir.

 

Bu arada genç bir samuray ile
köylü kızlardan biri gönül macerası yaşarlar. Bu kız, samurayların kız düşkünü
olduğu ve köylü kızlara musallat olacaklarını (!) en ateşli şekilde savunan
adamın kızıdır. Ve işin esasında samuray kıza değil kız samuraya musallat
olmuştur.

 

Derken hasat zamanı gelir ve
haydutlar köye saldırırlar. Samuraylar ve eğittikleri köylüler sağlam bir
direniş gösterir ve haydutların önemli bir kısmını yere sererler. Bu arada
köylülerden onlarcası ölür. Ve tabi ki yedi samurayın dördü köylüler uğruna
canlarını verirler. Geriye sadece üç samuray kalır. Sonunda haydutlar tamamen
bertaraf edilir ve savaş kazanılır.

 

Filmin sonunda hayatta kalan üç
samuray, bir yandan savaşta ölen silah arkadaşlarının mezarlarına bakmakta bir
yandan da neşe içinde şarkılar söyleyerek bir sonraki dönem için pirinç ekimi
yapan köylüleri izlemektedir. Ne uğurlarına canlarını veren kişiler ne de onlar
için hayatlarını ortaya koyarak büyük bir fedakârlıkla köyü haydutlardan
kurtaran samuraylar, köylülerin umurunda bile değildir. Samurayların en yaşlısı
ve en bilgesi olan Kambei bu manzarayı ibretle seyrederek şu sözleri dile
getirir; “Yine biz yenildik! Köylüler kazandı, biz değil!”

 

 

 

 

Er Ryan da
Kurtarılmıştı

 

7 Samuray filmindekine benzer bir
ana fikir Er Ryan’ı Kurtarmak filminde de işlenir aslında. Hikaye malum, ABD’li
Bayan Ryan’ın dört oğlunun dördü de İkinci Dünya Savaşı’na katılmışlardır ve bu
çocuklardan üçü savaşta ölür. ABD kurmayları, geride kalan tek oğlu kurtarıp
sağ salim annesine kavuşturma kararı alır ve cephedeki çocuğu bulup getirmeleri
için sekiz (8) kişilik özel bir tim kurarlar. Bu sekiz kişilik özel tim sonunda
hayatta kalan oğul Ryan’ı bulup kurtarırlar ve annesine kavuşmasını sağlarlar.
Ancak bu başarı sekiz askerin sekizinin de hayatına mal olur. Filmin
sonlarındaki şu sahne çok manidardır; Sekiz (8) kişilik timin komutanlığını
yapan Yüzbaşı Miller (Tom Hanks), önce Ryan’ın hayatını kurtarmak için hayatını
feda eden askerlerine bakar, sonra da Ryan’ın gözlerinin içine bakarak şu
sözleri söyler; “Bunu hak et!”

 

Vatan Ne?

 

Kendimi bildim bileli birilerinin
ülke için fedakârlık yapması gerektiği söylemlerini duyuyorum. Buna göre
birileri vatan için kendi konfor alanlarından vazgeçmeli ve hatta canını bile
verebilmeli. Bu söylem her ne kadar kulağa hoş gelse de derinlemesine
düşündüğünüzde insanın aklına pek çok soru işareti de takılmıyor değil. Bu
uğruna konfor alanından vazgeçmen ve hatta hayatını ortaya koymanı gerektiren
vatan tam olarak nedir?

 

Vatan, sadece birkaç milyon
kilometrekarelik bir toprak parçası olabilir mi? Elbette olamaz. Vatan dediğin
o toprak parçasını, o toprak parçası üzerinde yaşayan insanları ve tabi ki o
toprak parçası üzerinde yaşanan hatıraların tamamıdır. O hatıralar içinde
mutluluk, başarı gurur, aşk gibi güzel olanların yanında nefreti ihanet,
cinayet, dolandırıcılık, arzsızlık, hırsızlık, namussuzluk gibi kötü olanları
da vardır tabi.

 

Dolayısıyla, vatan için fedakârlık
yapan herhangi biri, bu fedakârlığı bir toprak parçası için değil o toprak
parçası üzerinde yaşayan tüm insanlar ve tüm hatıralar için yapmıştır esasında.
Uğruna fedakârlık yapılan bu insanlar arasında arabasında içtiği suyun şişesini
gelişigüzel bir şekilde etrafa atanlar, piknik alanlarını çöplüğe çevirenler,
insanların bir amaç için sıraya bekledikleri yerde araya kaynak yapan, hakkı
olmadığı halde arabasını engelli park yerine bırakan, ihaleye fesat karıştıran,
imar usulsüzlüğü yapan, rüşvet alan/veren, kamu malına el koyan, kul hakkı
yiyen, yetim hakkı yiyen kişiler de var elbette. Ve nedendir bilinmez, vatan
için kim fedakârlık yaparsa yapsın veya muktedirler eliyle kim feda edilirse
edilsin kazanan hep bunlar oluyorlar.

 

Daha da acısı, vatan için fedakârlık
yapan büyük ruhların taşlanmalarına ve hatta hain ilan edilmelerine bile
rastlayabiliyoruz bazen. Çerkes Ethem gibi mesela.

 

Bunca şeyden sonra insan sormadan
edemiyor; uğruna fedakârlık yapılanlar bu fedakârlığı gerçekten hak ediyorlar
mı?

İnsan, Kâinat ve Allah

     Kâinatın / tüm
âlemler ve evrenin miftahı / anahtarı, açarı; insanın elindedir.

     Âlemin kapıları
açık ise de, manen / anlam bakımından kapalıdır.

     Kitap
sayfalarının; okuma bilmeyene, manen bir şey ifade etmediği gibi.

     Allah; bütün o
kapıları ve kenzi mahfîyi / gizli hazineleri / tabiatın sır olan gizemlerini
açan;

     Ene / ben, benlik
ve ego namı / adında bir miftahı / anahtarı, insanın eline vermiştir.

     Fakat, o ene de
kapısı kapalı bir bilmece ve muammadır.

     Bunun kapısı
açılırsa, kâinatın  da kapıları açılır.
Mahiyet ve içyüzü anlaşılır.

     Evet, Allah insana
bir benlik, bir nevi / bir çeşit hürriyet vermiştir ki;

     Cenabı Hakkın her
zaman, her yerde, her mahlûka ihtiyaçlarını vermesi,

     Onu terbiye etmesi
ve idaresi altında bulundurması demek olan rububiyetine ait evsafı / vasıf

     Ve nitelikleri
bilmek için; insan, o mevhum / vehmî ve hayal ürünü olan

     Farazî / var
sayılan eneyi / benliği, bir vahid-i kıyasî, yani ölçü birimi yapsın.

     Mahiyet-i beşerde
/ insanın yaratılış gayesi ve özelliğinde pek ince bir ip,

     İnsanın vücudunda
şuurlu bir kıl, kitap misal insan şahsiyetinde bir elif kıymetinde

     Ve miktarında olan
enenin / benliğin iki vechi / yönü vardır.

     Biri, hayra bakar.
Bu vecihle yalnız kabili feyizdir. Bilgi, ilim, irfan edinme yeteneğine
sahiptir.

     Fakat bunda fail /
yapan değildir. Diğer vechi / yönü ise, şerre / kötülüğe bakar.

     Bu vecihle
kendisini fail / fiili işleyen, yapan, tesir eden bilir.

     Ene’nin mahiyeti
mevhume / vehmîdir. Rububiyeti / idaresi hayalîdir.

     Vücudu bir şeyi
hamil / taşıyıcı olamaz. Ancak, sıcaklık ölçen termometre gibi,

     Kendileri bir şey
meydana getirmezler, var olan durumu gösterirler.

     Vacibü’l-Vücud’un
/ varlığı olmazsa olmaz olan Allah’ın rububiyetine ait, her şeyi kuşatan,

     Sonsuz mükemmel
sıfat ve vasıflarını bilmek için, bir mizan / terazi görevini yerine getirir.

     Eğer insan,
benliğine mizan ve ölçek nazarıyla bakarsa,

     Kâinattan zihnine
akıp gelen afakî / dışa dönük malûmatı

     Kendi malûmatıyla,
tasarrufat ve İlâhî sıfatları da

     Kendi sıfatlarıyla
tasdik eder. İnsan;

     Görmesinden
Allah’ın Basîr olduğuna, duymasından Allah’ın Semî’ ismine,

     Konuşmasından
Allah’ın Mütekellim olduğuna geçerek;

     Yine insanda zuhur
edenleri; merciine / merkez ve kaynağına iade eder.

     Ve bu sayede “Kad
eflaha men zekkâha.” /

     “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa
ermiştir.” (Şems: 9)

     Âyetinde geçen
“men” / “o kimse ki” şümulüne / kapsamına dâhil olarak,

     Hakkıyla emaneti
ifa etmiş olur.

     Fakat kendisine
müstakil / bağımsız nazarıyla bakmakla,

     Kendisini malik
itikat ederse, “Ve kad habe men dessâha.” /

     “Nefsini günaha
daldıran da hüsrana düşmüştür.” (Şems: 10)

     Âyetinin şümulüne
/ kapsamına dahil olmakla, emanete hıyanet etmiş olur.

     Zira, semavat /
sema ve gökler ve arzın / yerin hamlinden / yüklenmesinden

     Korkarak imtina
ettikleri / çekindikleri cihet, enenin / benliğin bu cihetidir.

     Çünkü, dalâletler
/ Hak yoldan sapmalar, şirkler / Allah’a ortak koşmalar,

     Şerler /
kötülükler bu cihetten doğarlar.

     Eğer vaktiyle o enenin
şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür,

     İnsanın vücudunu
yutar.

     Eğer, milletin de
enaniyeti / benliği inzimam ederse / eklenirse,

     Sâniin / sanatla
yaratan Allah’ın emrine karşı mübarezeye / çatışmaya çıkar,

     Tam manasıyla bir
şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyas eder.

     Esbabı / sebepleri
de o kıyasa dahil eder. Büyük bir şirke düşer.

Suudi Arabistan’la Onur Zedeleyen Yakınlaşma

0

Kasım 2007’de, Suudi Kralı Abdülaziz bin Suud Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi
olarak Türkiye’ye gelmişti. Bu ziyaret sırasında protokol kuralları altüst
edilmişti.
A. Gül, Kral’ı Esenboğa Havaalanında uçağının kapısında
karşılamıştı. Cumhurbaşkanı A. Gül ve Başbakan R.T. Erdoğan Suudi Arabistan
Kralı Abdullah’ı kaldığı otel odasında ziyaret etmişti.

Bu
durum MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural tarafından, “devlet geleneğine aykırı
ve yanlış olmuştur. Onurumuzu zedelemiştir. Türk milletini rencide etmiştir,
kabul edilmesi mümkün değil. Devlet geleneğinin yıpratılmasını milletimiz hak
etmiyor” cümleleriyle eleştirilmişti.

****

Sadece
bununla kalsa iyi. Suudi Kralın Gül ve Erdoğan’a verdiği hediyeler
esrarlı bir konu olarak kaldı.

Hürriyet
Gazetesi Doğan Grubunda iken, Mehmet Y. Yılmaz 2008 yılından başlayarak,
o zaman Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’e ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a
yüzlerce defa (2008-2016 yılları arasında her pazartesi) köşesinde aynı konuyu
sordu:

“2007
yılı Kasım ayında ülkemize gelen Suudi Arabistan Kralı size ve eşlerinize hangi
hediyeleri verdi, hediyelerin değeri nedir, bu hediyeler için kanun ve
yönetmelik çerçevesinde bir işlem yapıldı mı?”

Bu
soruya ve aynı konuda TBMM’de verilmiş çok sayıdaki soru önergelerine cevap
verilmedi.

Fakat,
Hürriyet Demirören Grubuna geçince, Mehmet Y. Yılmaz gazeteden kovuldu.

 ****

2015’te
6. Suudi Kralı Abdülaziz bin Suud öldü. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Türkiye’de
bir günlük millî yas ilan etti.

Selman bin Abdülaziz el-Suud 7. Suudi Kralı oldu. 2017’de oğlu Muhammed Bin Selman’ı veliaht
prens, Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı yaptı.

2 Ekim
2018’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda muhalif Suudi gazeteci Cemal
Kaşıkçı cinayeti
işlendi. Türkiye cinayeti kısa sürede aydınlatmasa muhtemelen
cinayet suçu Türkiye’nin üzerine yıkılacaktı.

CB
Erdoğan cinayetten doğrudan veliaht prens Muhammed Bin Selman’ı sorumlu
tuttu.
“Suudi Arabistan makamlarının tutukladığı 22 kişinin cinayetin
işlendiği İstanbul’da uluslararası hukuka göre yargılanması gerektiğini”
söyledi.

Erdoğan; “Kaşıkçı
konsoloslukta alçakça şehit edildi. Kaşıkçı cinayetinde Suudi Arabistan bizden
belgeleri almak istedi. Belgeleri dinletiriz ama vermeyiz, bir de
bunları yok mu edeceksiniz? Bu millet enayi değil, hesabı sormasını bilir” dedi.

Fakat sonuçta,
Türkiye yargı yetkisini, “katil” dediklerine, devretti. Dosya S.
Arabistan’a gönderildi.

****

Türkiye
ekonomik açıdan sıkışınca, paralı Arap devletleriyle ilişkileri düzeltmek
istedi. Onur kırıcı ve utanç verici sürece yenileri eklendi.

Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı 22
Haziran’da Beştepe’de ağırladı. Protokol kuralları çiğnenerek, Başbakan
Yardımcısı Statüsündeki
Muhammed bin Selman için devlet başkanı
protokolü uygulandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve kabinesinin bütün üyeleri
oradaydı. Erdoğan, veliaht prensi ta Esenboğa havalimanına kadar gidip
uğurladı.

Görüşmeyle
ilgili Suudi tarafın yayınladığı fotoğrafta Prensin muzaffer bir edayla
alaycı gülümsemesi
ve karşısında “Türkiye Cumhurbaşkanının sanki Suudi
Prens önünde eğiliyormuş gibi” görüntüsü
incitici idi. Suudi tarafın
ajanslara bu pozu servis etmiş olması niyetinin iyi olmadığını düşündürttü.

********************************

“Darbeci BAE” ve “Katil SİSİ” ile Yakınlaşma Çabası

R.T.
Erdoğan ve havuz medyası 15 Temmuz 2016 hain darbe teşebbüsünü Birleşik Arap
Emirlikleri devletinin desteklediği söylüyorlardı. İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu BAE’ni “FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin
destekçisi”
ilan etmişti.

Bu
söylem 5 yıl sürdü.

Ayrıca BAE
Mısır’da Mursi’yi deviren darbeci Abdülfettah es-Sisi önderliğinde kurulan
Mısır Hükümeti’nin
en önde gelen destekçisi idi.

Erdoğan’a
göre “Sisi zalimdir, demokrat değildir.”

Bu
yüzden Erdoğan Sisi için kesin tavır koydu: “Ben böyle bir kişiyle asla
görüşmem.”

Daha
geçen seneye kadar BAE, “Türkiye’nin düşmanları” listesinde en üst sırada
yer alıyordu.
BAE “İsrail işgal devleti” ile ilişkilerini
normalleştirilmeye başlamış ve “İbrahim Mutabakatı”nı imzalamıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan BAE’den Türk büyükelçisini Ankara’ya geri çağırmakla
tehdit etmişti.

Erdoğan beş yıl
önce Katar’ı boykot eden dört ülke (Suudi Arabistan, BAE, Mısır,
Bahreyn) ile olan anlaşmazlığının şiddetlenmesi sırasında Katar Devleti’nin
yanında durdu.
Ayrıca Katar devletini saldırılardan korumak için 30
binden fazla Türk askerini
gönderdi. Bir askeri üste konuşlandırdı.

Türkiye’nin finansal sıkıntısı had safhaya ulaşınca tam bir U dönüşü daha gördük. Erdoğan
ilişkileri düzeltmek için BAE’ni ziyaret etti.

BAE şeyhinin kendisine sarılan Erdoğan’a bakışını gördüğümde utandım. Birkaç milyar dolar para girişi sağlanacak
diye bu U dönüş yaşandıysa çok yazık. Gerçekten BAE’nin 15 Temmuz darbe
teşebbüsü ile alakası yoksa “yanılmışız özür dileriz” beyanı olması gerekirdi.
O da yok.

Diğer
taraftan “Darbeci Sisi” yönetimindeki Mısır ile yakınlaşma çabaları
devam ediyor. Erdoğan Mısır’la ilişkilerin bakanlar seviyesinde devam ettiğini daha
üst düzeye çıkmasını temenni ettiğini açıkladı.

Erdoğan’ın BAE ve
Mısır ile olan yakınlaşmasına itirazımız yoktur.

Genel
olarak Türkiye’nin dış ilişkileri normalin dışına çıkmıştı, NORMALLEŞME
gerekiyordu.

Aslında
Mısır’la ilişkilerin bozulması doğru değildi. Sebepsiz yere çok zararını
gördük. Düzeltilmesi iyi olur.

Ancak
bu türlü U dönüşler güvenilirliğinizi zedeler.

Nitekim
bu keskin dönüşler dış basında “Erdoğan, ekonomik çıkarları siyasi
düşünceler ve tutumlardan daha öncelikli görüyor” şeklinde yorumlanıyor.

****

Erdoğan’ın
dış politikada daha çok U dönüşleri oldu. Mesela casusluk faaliyeti
gerekçesiyle bir yabancı din adamı ile gazeteci tutuklandı. Erdoğan bunlar için
“Bu can bu tende olduğu sürece iade edilmeyeceğini” söyledi. Fakat Rahip
Brunson
ABD Başkanının telefon görüşmesi, Türk asıllı Alman gazeteci Deniz
Yücel
de Almanya Şansölyesinin baskısıyla iade edildi.

Bir devlet
başkanı alt kademelerde söylenmesi gereken sözleri en başta kendisi söylememeli.
Yoksa geri dönüşler utanç verici olabiliyor. 

Ağustos’taki Vatan

0

Ağustos ayı; şanlı tarihimize
zaferler ayı olarak geçmiştir. Müslüman Türk Milleti 26 Ağustos 1071 yılında
Malazgirt Muharebesi’yle Anadolu’nun kapılarını açmış, her karış toprağını kanı
ile sulayarak kendisine bu aziz Toprakları Ebedî Anavatan yapmıştır
. Müslüman Türk Milleti, dinine, vatanına, istiklâl ve
hürriyetine, bayrağına, ırz ve namusuna bağlı bir millettir. Bu kutsal
değerlerini ayakta tutmak ve Ezan-ı Muhammedî’nin ulvî sesini yüceltmek için;
akından akına, zaferden zafere koşmuştur. Haksızın karşısında, haklının yanında
olmuştur. Vatanını, mukaddesatını, canından ve malından aziz bilen Müslüman
ecdadımız; bu uğurda gözünü bile kırpmadan her türlü fedakârlığa katlanmıştır.
Bu hususta Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Allah
yolunda öldürünlere “onlar ölülerdir” demeyin. Hakikatte onlar diridirler.
Fakat siz anlayıp bilemezsiniz
.”

Türk’ün Ağustos ayında kazandığı
zaferler; Türk’ün şeref levhasıdır. Ağustos ayında hiçbir millet bu kadar zafer
kazanmamıştır. Hemen her günü neredeyse Türk için kutsal sayılacak kadar şeref
doludur: 1 AĞUSTOS 1571: Mağosa’nın kuşatılması, 4 AĞUSTOS 1578: Ramazan Paşa
kumandasındaki Türk Ordusu  İspanyol Portekiz ve Fas kralınında iştirak
ettiği Vadiseyl’de yapılan harpte büyük bir bozguna uğratır Fas’ı Türk
Devletinin bir eyaleti yapar. 6 AĞUSTOS 1571: Mağosa beş günlük bir vuruşmadan
sonra düşer  ve Türk hakimiyetine girer. ,8 AĞUSTOS 1635 : Revan’ın,
IV.MURAT HAN tarafından fethi.,  9 AĞUSTOS 1915 :Birinci Anafartalar Zaferinin
kazanıldığı şanlı gün.,  10 AĞUSTOS 1543., Estergon kalesi
fethedildi.,  12 AĞUSTOS 1529 :Navarin kalesinin fethi., 15 Ağustos 1461
Trabzon’unun Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi (15 Ağustos 2010
tarihinde ise Fatih Sultan Mehmed’den intikam alır gibi Sümela Manastırın da
yıllar sonra Bartelomos tarafından ilk ayin yapılmıştır. Bu ayin tarihi farklı
bir tarih olabilirdi; fakat Rumlar tarafından özellikle bu tarih istenmiş,
maalesef yetkililerce de izin verilmiştir
.), 15 AĞUSTOS 1551:Trablus’un, Türk
Devletine iltihakı. 16 AĞUSTOS 1501 :Mora’nın fethi. 16 AĞUSTOS 1604:Kars’ın
fethi. 17 AĞUSTOS 1553 :Korsika Adasının fethi. 19 AĞUSTOS 1645:Yusuf Paşa’nın
Girit’i fethi ve  Venediklerin Akdenizden silinmeleri. 20 AĞUSTOS 1543:
Barbaros Hayrettin Paşa’nın Alman. İmpratoru Şarklen’den Nis kalesini alması.,
21 ağustos 1678 :Ukraynanın fethi., 21 AĞUSTOS 1915 :Mehmetçiğin Anafartalar
zaferi.,
22 AĞUSTOS 1921 : 22 gün 22 gece süren müthiş kanlı boğuşmanın
yaşandığı Sakarya Meydan Muharebesinin başladığı gün
., 23 AĞUSTOS 1519
:Barbaros Hayrettin Paşa Cezayir’i fethetti., 23 AĞUSTOS 1514 Çaldıran
Savaşı.,24 AĞUSTOS 1516 : Savaşı)., 25 AĞUSTOS 1516 :Osmanlı Türkleri Suriye’ye
girdi.(Çaldıran ve Mercidabık savaşı gibi benzer savaşlar Türk’ün Türk’le
yaptığı savaşlardır
26 AĞUSTOS 1071: Sultan Alpaslan Malazgirt’te
Bizans ordusunu yenerek, Anadolu’yu Türklere açtı
., 27 AĞUSTOS 1922
:Afyon’un Yunanlılardan kurtuluşu., 27 AĞUSTOS 1389 : Haçlı ordusu Kosova’da
bozguna uğratılması.(1. KOSOVA HARBİ), 29 AĞUSTOS 1526 :Kanuni Sultan Süleyman
Han’ın  Mohaç ovasındaki muhteşem zaferi., 30 AĞUSTOS 1922 :Kütahya’nın
Yunan işgalinden kurtulması., 30 AĞUSTOS 1922: Başkomutanlık Meydan
Muharebesi: Türk’ün kanla kazandığı yurdunu yine kanla düşmandan temizlediği
şanlı gündür.

Bilindiği gibi, 26 Ağustos 1071
Cuma günü, güzel Anadolu’muzun kapılarını bizlere açan Müslüman Türk Ordusu’nun
en büyük zaferlerinden biri olan, Malazgirt Meydan Muhârebesi kazanılmıştır.
Bizanslılar Müslümanları yok etmek ve onların gelişmelerine engel olmak için
devamlı saldırılarda bulunmuşlardır. Fakat bu saldırıların hiç birisinde
gayelerine ulaşamamışlardır. Zamanın Bizans İmparatoru Romen Diojen, Selçuklu
Devleti ile birlikte diğer bütün İslâm ülkelerini ortadan kaldırmak için
250.000 kişilik güçlü bir ordu hazırlamıştır. Gayesi; sadece Selçuklu
Devleti’ne değil, doğuda bulunan bütün İslâm ülkelerine saldırmaktı. 13 Mart
1071 tarihinde Ayasofya’da yapılan büyük bir âyine katılan Romen Diojen, o
zamanki ismi Konstantin olan İstanbul’dan doğuya doğru hareket etti. Eskişehir,
Sivas yolu üzerinden Erzurum’a geldi. Bu sırada Selçuklu Sultanı Alparslan,
Halep’te bulunuyordu. Malazgirt Kadısının, kendisine durumu haber vermesi
üzerine, Erzen ve Bitlis yolu üzerinden Ahlat’a geldi. Sultan Alparslan, önce, Bizans
İmparatoruna barış teklif etmeyi düşündü. Orada bulunan halife’nin elçisi ile
komutanlardan Sav Tekin’i Bizans İmparatoru’na gönderip barış teklifinde
bulundu. Kendisinden çok emin olan ve çok mağrur olan Bizans İmparatoru,
elçilere çok sert ve kaba davranarak: – Alparslan nerede teslim olacak? O’nun
teslim olması için İsfâhan mı, yoksa Hamedan mı daha güzel? Romen Diojen’in bu
alaylı tavrına karşılık, Alparslan’ın yürekli elçileri, Müslüman-Türk’e yakışan
şu cevabı verdiler: -Sayın İmparator! Sizin bu cevabınızı Sultanımız
Alparslan’a ileteceğiz. Ancak, şunu ifade edelim ki; Atlarınız, Hamedan’da
kışlar fakat sizin nerede kışlayacağınızı şimdilik bilemeyiz, diyerek hemen
geri döndüler. Bu arada iki ordu harp hazırlığı yaparak Malazgirt civarında ayrı
ayrı yerlerde mevzilendiler. Bu sırada zamanın Halifesi Kaim Biemrillâh bütün
İslâm beldelerinde Cuma günü okunmak üzere hir hutbe ve bir de dua metni
göndermişti. Gönderilen bu hutbe ve duânın özeti şöyle idi: “Ey Müslümanlar!
Temiz bir kalb ve hâlis bir niyet ile Sultan’a duâ ediniz. Küfrün kökünü
kazımak ve İslâm’ın bayrağını yüceltmek için Allah’a yalvarınız”, diye
başlayan hutbenin duâ kısmında da Sultan Alparslan ve İslâm mücahidlerinin
zaferi için temenniler bulunuyordu.

26 Ağustos Cuma günü öğleden
sonra başlayan savaş, 27 Ağustos sabahına karşı Müslüman Türk Ordusu’nun zaferi
ile son buldu. 250.000 kişilik güçlü Bizans ordusu, 50.000 kişilik Müslüman
Türk ordusu karşısında perişan ve mağlup olarak dağıldı
. Ve nihayet: “Ey imân edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun
dini’ne, Peygamberine ve O’nun yolunda olanlara) yardım ederseniz; Allah da
size yardım eder de, ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz (size zafer ihsan
eder).” (Muhammed, 7)
Âyetinin sırrı bir kez daha tecelli etti.

Romen Diojen esir edilip  huzura getirilince,
Alparslan O’na şöyle dedi: “İmparator! Müteessir olmayınız. Zira insanların
maceraları böyledir. Korkmayınız, size esir gibi değil, bir hükümdâr gibi
muamele yapacağım.” Alparslan’ın bu sözleri İmparatoru oldukça rahatlattı.
Ve Romen Diojen’i öldürtmedi. Serbest bıraktı. Fakat Bizans’a dönen Diojen’in
gözlerine mil çekilerek, zindana atıldı. Böylece Diojen kendi devleti
tarafından cezalandırıldı.

Malazgirt’ten 900 yıl sonra
Şanlı Tarihimizin kader noktalarından biri de  SAKARYA ZAFERİ’dir. Yunanlılar,
10 Temmuz 1921’de iki ayrı cepheden taarruza geçerek Türk Ordusunu yok etmek
istediler.
Desteklenmiş kuvvetleriyle
güçlü bir şekilde ilerlemeyi başardılar. Türk Ordusu, Eskişehir’e kadar
çekildi. Mustafa Kemal Paşa, Ordunun düzenlenip kuvvetlendirilmesi için,
Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmesini gerekli gördü. Bunun üzerine, Türk
Ordusu, 25 Temmuz 1921’de taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya’nın doğusuna
çekildi.  Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları Sakarya’nın doğusuna
çekilmekle askeri bakımdan büyük bir avantaj elde etti. Türk kuvvetleri için
zor olsa da, Yunanlılar için daha zor olan bir durum oluşturuldu.  Sakarya
gerisine çekilme, halkın maneviyatı üzerinde ciddi bir sarsıntı oluşturmuştu.
Mustafa Kemal Paşa’nın muhalifleri; “Ordu nereye gidiyor, millet nereye
götürülüyor? Bu hareketin elbette bir sorumlusu vardır, o nerededir? Bu çok acı
veren durumun ve yürekler acısı görünümün gerçek sorumlusunu ordunun başında
görmek isterdik” diyerek Mustafa Kemal Paşa’yı eleştirmeye başladılar.
Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın ordunun başına geçmesinde fayda
umulduğu yolunda bir kanaat oluştu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, 4
Ağustos 1921’de Büyük Millet Meclisi’ne verdiği bir önerge ile Başkumandanlığı
kabul ettiğini bildirdi ve ancak Meclis’in elindeki yetkileri de fiilen
kullanmayı talep etti
. Bu önerge üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın
muhalifleri, kendisine Başkomutan ünvanını ve Meclis’in yetkilerini kullanmak
hakkını önce vermek istemediler. Ancak ünvan ve yetki, 5 Ağustos 1921 tarihli
kanunla tanındı.

Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustos 1921’de Polatlı’daki Cephe
Karargahına giderek ordunun başına geçti. Cephede teftiş yaparken, attan
düşerek birkaç kaburga kemiği kırıldı. Savaşı cephede yaralı ve kaburga kemiği
sarılı bir şekilde idare etmek zorunda kaldı. 23 Ağustos’ta düşman ordusu ciddi
olarak cephemize taarruz etti. Ordumuz. 100 kilometrelik cephe üzerinde cereyan
eden meydan muharebesinde, düşmanın üstün kuvvetlerini ilk önce yıpratarak,
taarruza devam etmekten yoksun bir hale getirdi. 23 Ağustos’tan 13 Eylül’e
kadar gece gündüz aralıksız yirmi iki gün devam eden bu kanlı savaştan sonra,
düşman ordusu mağlup ve perişan bir şekilde cepheyi terk etti.
Sakarya
Meydan Savaşı sonucu, askeri harekât yön değiştirmiştir. Sakarya, geri çekilme
ve gerilemenin durdurulduğu ileri gidişin başladığı noktayı oluşturmuştur.
Sakarya Zaferi, bütün memlekette günlerce süren coşkun sevinç gösterilerine ve
heyecanlı kutlamalara vesile oldu. Meclis, 19 Eylül 1921’de kabul edilen bir
kanunla, Türk Milletinin bir şükranı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya Mareşallık
rütbesi ve Gazilik ünvanını verdi.

Sakarya Zaferi, dış ilişkilerimizde
durumumuzun düzeltilmesine ve itibarımızın artmasına yardımcı oldu. 9 Haziran
1921’den beri Ankara’da Fransız temsilcisi Franklin Bouillon’la görüşmeler
yapılmaktaydı. Bu görüşmeler, Sakarya zaferinden sonra, 20 Ekim 1921’de
Ankara’da olumlu bir şekilde sonuçlanarak, Ankara İtilafnamesi adıyla tarihe
geçen bir antlaşmayla noktalandı.
Sakarya zaferi, askerlik ve politika
bakımından da Kurtuluş Mücadelemizin önemli bir merhalesi oldu. Yunan ordusunun
taarruz kabiliyeti kırıldı.

Ağustos ayında Cenab-ı Allah’ın,
Malazgirt’ten sonra Türk Milletine bahşettiği en önemli zaferlerden biri
Sakarya’dan sonra; Dumlupınar zaferidir. Büyük Taarruz da Malazgird Meydan
Savaşı gibi 26 Ağustos 1922 tarihinde başladı
. Bir tarafta vatanı için çarpışan ,bayrak ,din ve vatanın azizliği gibi
yüce gayeler için canını her an feda etmeye hazır olan Türk askeri , diğer
tarafta ise emperyalistlerin emellerine hizmet eden Anadolu’nun harim-i ismetine
saldıran ırz ve namus nasipsizi Yunan palikaryası vardı.  Kükremiş
arslanlar gibi düşman mevzilerine çullanan Mehmetçik süratle zafere doğru
koşuyordu. 30 Ağustos günü Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesi
yapıldı.
Düşman, çevik Türk birlikleri tarafından kuşatılarak ona en ağır
vurulmuş oldu. Artık Yunan ordusunun derlenip toparlanmasına  imkân yoktu.
Yunan ordusundan kaçıp kurtulmak isteyen kılıç artıkları da İzmir körfezinde
denize dökülmüştü.  Yunan kuvvetleri başkomutanı Hacı Anesti , savaşı
İzmir limanında demirleyen bir gemide  kurulan karargahtan idare ettiği
halde Atatürk savaşın her safhasında daima cepheye yakın bulunmuş , üstün
kişiliği,cesareti ve ileri görüşlülüğü ile etkin olmuştur.

Bu zafer hakkında M. Kemal
Atatürk
şunları söylüyordu;

“30 Ağustos Savaşı Türk
tarihinin en önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Milli Tarihimiz çok büyük
ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk Milleti’nin burada kazandığı zafer
yalnız bizim değil Cihan Tarihinde de yeni cereyanlar veren kesin sonuçlu bir
zafer hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki; yeni Türk Devleti’nin, genç
Türk Cumhuriyeti’nin temeli bu zaferle atıldı.”

Türkler, Malazgirt Meydan
Muharebesi ile bir vatan kurmuşlardı. Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile ise bu
mukaddes Anadolu topraklarını, Türk Milleti ve en son Türk Devleti’nin sonsuza
dek Türk yurdu olduğunu ve onları buralardan hiçbir gücün ve kuvvetin söküp
atamayacağını bir kere daha bütün dünyaya ilan ve ispat etmişlerdir.
Türk Tarihi ile birlikte Dünya Tarihinin de mecrasını
değiştiren bu iki zafer sebep ve sonuçları itibarı ile şaşılacak derecede
benzerlikler arzetmektedir. İşte bunlardan bazıları;

Malazgird Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan
Muharebesi’nin ikisi de aynı gün ve aynı ayda 26 Ağustosta başlamıştır.

-Türk ordusu her iki harbi de Yunan ve Rum artıklarına
karşı yapmış ; kendi şerefli mazisine uygun ve dünya milletlerine parmak
ısırtan zaferler kazanmıştı.

Gerek Malazgirt gerekse, Başkomutanlık Meydan
Muharebesi’nde Yunan ve Rum orduları çok büyük bir hezimete uğramış ve onlar
kendilerini artık Türkler karşısında bir kere daha toparlayamaz hale
gelmişlerdir.

-Hem Malazgirt hem de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde
Türk ordusu kendinden kat kat üstün bir düşman gücü ile çarpışmış ve düşman
ordusunu yenerek kesin zafere ulaşmıştır.

Malazgirt Meydan Muharebesi’nde  Bizans komutanı
Türkler’e esir düştüğü gibi Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde Yunan
Başkomutanı General Trikopis Türkler’e esir
düşmüştür. Alparslan nasıl
Romen Diyojen’i bağışladıysa Atatürk te General Trikopis’e aynı muamelede
bulunmuştur.

-Alparsalan’ın Malazgit’de Bizans ordusuna karşı kazandığı
parlak zafer bütün İslam Dünyasında çok büyük bir sevgi ve coşku ile
karşılandığı, her tarafta günlerce şenlik yapıldığı gibi; Atatürk’ün kazandığı
Başkomutanlık Meydan Muharebesi  de  hem Batı’da hem de İslâm
Dünyasında çok büyük yankılar uyandırmıştır.

Artık bütün dünya Türk’ün zaferini konuşur olmuştur. Büyük
önder Atatürk, mazlum milletlerin gönlünde muazzam bir taht kurmuş, onlar için
bir kurtuluş ümidi ve meşalesi olmuştur. Beyrut’ta, Hindistan ve Pakistan’ın
büyük şehirlerinde halk sevinçten adeta çılgına dönmüş ve gazeteler günlerce bu
Türk destanından bahsetmişlerdir.  

Yahya Kemal’in ‘in
bugünlerde daha sık hatırlamamız gereken bir şiiriyle “Ağustos’ta Vatan”
yazımızı noktalayalım:

ŞU KOPAN FIRTINA TÜRK ORDUSUDUR YA RABBi!
SENİN UĞRUNDA ÖLEN ORDU BUDUR YA RABBİ!
TA Ki YÜKSELSİN EZANLARLA MÜEYYED NAMIN!
GALİP ET ÇÜNKÜ BU SON ORDUSUDUR İSLÂMIN….

 

Bu şiir 30 ağustos zaferimizden birkaç gün önce
 yazılmıştır. Bir dua niteliğinde olup, duası kabul olmuştur. Zafere giden
yolda, kahraman Türk askerine bir moral olmuştur.

 

Kaynaklar:

KİTAPÇI Z.:Alparslan ve Atatürk Malazgird ve Başkomutanlık
Meydan Muharebeleri İki Zaferin Kader Sırları Türk Dünyası Tarih Dergisi
Sayı:20 Sayfa:3-10 Ağustos 1988

ÖZTÜRK N.:Ağustos Ayındaki Türk Zaferleri Türk Dünyası
Tarih Dergisi Sayı:20 Sayfa:17 Ağustos 1988

SEVİM A- YÜCEL Y.:Türkiye Tarihi T.T.K . Yayınları

TANSEL S.:Mondros’tan Mudanya’ya Kadar. M.E.B. Yayınları.

YAZICI S.: İmanda Birlik, Vatanda Dirlik, Diyanet Aylık
Dergi Eki, Ocak – 1993, ile DİB. Yayınları “Milletimize Sesleniş” DİB.
Yayınları.

YILMAZ M.:Malazgird Zaferi ve Alparslan Türk Dünyası Tarih
Dergisi Sayı:8 Sayfa:38 Ağustos 1987

Batılıların Kızılelması!

Milliyetçi Hareket Partisi Kocaeli Teşkilatları Hakkında.

Kiminle konuşsam,

Mütevaziler, güler yüzlüler ve her yerdeler diye övgüler duyuyorum.

Partilerinin eskisi siyasetin yenisi olan başkanların ve yönetim
kurullarının gençleşmesinden herkes
memnun.

Sadece Ak partililer değil,
Millet İttifakı mensubu dostlarımdan da övgüler alıyorum, herkes kendi il
başkanı ile kıyaslıyor imreniyor.

Haklılar!

Alevi-Sünni-Caferi

Laik-Demokrat-Cumhuriyetçi

Kürt-Laz-Çerkez

Sağcı-Solcu-Milliyetçi

Doğulu-Batılı

Ayırt etmeden her davete icabet ediyorlar.

Çoğu partinin genel merkezinden
daha yoğunlar.

Can getirdiler siyasete, hatta
heyecan.

***

Kolay değil!

İl başkanı dâhil çoğu yönetici yeni
evli, anne baba ilgisine muhtaç çocukları var ve sabahtan akşama kadar sokaklardalar.

Onları değerlendirirken eller
vicdanlara gitmeli bence!

Kendini onların yerine koymalı.

Torun torba sahibi değil hiçbiri,
hepsi hayatının baharında!

Böyle giderse seçimlere kadar
elini sıkmadıkları ulaşmadıkları, hatır sormadıkları seçmen kalmayacak!

Kandıra’dan, Çayırova’ya kadar!

Sadece kendi partilerinin
oylarını arttırmakla yetinmeyip, Ak parti teşkilatlarının ihmal ettiği
alanlarda Cumhur İttifakının önemini hedeflerini
ve ülkenin geçtiği sancılı süreci anlatıp
, Ak parti seçmenini bile ikna
edip, oylarının azalmamasına gayret ediyorlar!

İttifak adına sahadalar!

Düşünün ki Recep Tayyip Erdoğan’ı
“beklentileri karşılanmayınca arayışa
giren”
Ak Parti Seçmenine dahi anlatıyorlar!

Farklı gerekçelerden ötürü MHP’ye
oy verme ihtimali düşük olan Ak parti seçmeninin oylarının Ak parti içinden çıkan yeni partilere kaymaması için kafa yoruyor,
yeni yöntemler üzerinde çalışıyorlar.

Sadece Parti Teşkilatları ile
birlikte değil Partinin Ergenokonu Ülkü
Ocakları ile birlikte.

Halk onlara, onlar da Devlet Bahçelinin Ferasetine Siyasetine ve Liderliğine güveniyorlar.

Geçmişte onlarca yıl hakları
yendiği halde Cumhur ittifakı sürecini ganimet dönemi görmüyorlar.

Hakları olmayan, tahsilleri
birikimleri yetenekleri ile örtüşmeyen hiçbir işe tenezzül etmiyorlar.

Adları,

İhale ile, rant ile, alem ile elalem ile anılmıyor! İmreniyorum
hepsine.

Maşallah.

Ama çok dikkat etmeleri lazım.

Sadece siyasi hatalara değil,
nazara da dikkat etmeleri lazım.

Öyle ya göz var nazar var!

Yaratana, sen sensin ben de benim diyen nefislere sahibiz!

***

Maşallah Yunus Emre Kurt’a Maşallah Abdulkadir
Özdemir’e

Ve tüm teşkilatlarına.

Tüm dava arkadaşlarına.

Allah dirayetlerini azimlerini birlik
ve beraberliklerini arttırsın.

Birlikte rahmet ayrılıkta azap
var.

Her yerde göğsümüzü kabartıyorlar.

Siyasette hep doğru olmuyor
maalesef, bazen herkes istemeyerek te olsa hata yapabilir, yapabiliriz.

Yazıyor bazı gazeteler, hep iyi yazacak değiller ya, eleştiri de
olacak, tespit de
, onlarında işi de bu,

Yazılanlar kadar kayda değer bir
şey var mı yok mu bilmem ama varsa bile olur
arada,
her insan arasında olur,

Kardeşler arasında bile olur.

Küsülür barışılır.

İnsani duygular hepsi.

Hayatın tuzu biberi!

Ayrıca, gönül de umduğu yerden
küser!

Affetmek lazım, hoş görmek lazım,
şans vermek lazım,

Ülküdaşlık hatırına.

Bir kafa tokuşturma iki demli
çayın çözemeyeceği hiçbir sorun olmaz Ülkücülerin arasında.

Hepsi insan nihayetinde, Allah birlik ve beraberliklerini
pekiştirsin güçlendirsin.

Saflarını sıklaştırsınlar,
müminlerin omuzlarının arası açılınca şeytanlar dolaşırmış arada, dikkat
etsinler.

                Her
zaman yanlarında değilim ama her zaman
dualarımdalar.

Sevgi nazarı diye bir şey de var,
överken maşallah demeyi ihmal etmeyelim.

Maşallah Hepsine.

Euzu bi kelimâtillâhi’t-tâmmeti min kulli şeytanin ve hammetin ve min
külli aynin lammeh

Amin

Sıkıntı Krallarda Değil, Kralcılıkta

0

Geçen Salı,
patronum ve dostum İbrahim Kiras, köşesinde, tarihi sadece büyük adamların
değil, onların yanındaki ekiplerin, eyleme katılanların, velhasıl tek adamın
değil birçok insanın birden yarattığını yazdı. Bunu yazarken de Berthold
Brecht’i kendine şahit tuttu. Brecht ve Kiras’ın tezi yazının başlığında
özetlenmişti: “Kitaplar yalnız kralların adını yazar”.

 

Doğru söze ne
denir? Ancak bu tespitlerden sonra gelen adım başka bir soru doğuruyor: O büyük
adam olmasaydı, o kral olmasaydı da tarih öyle mi gelişirdi? Bunun cevabını
vermek kolay değil. Tarihte öyle dönemeçler vardır ki, bir daha o noktaya
gelemezsiniz. Hani, “Aynı suda iki defa yıkanılmaz” ya. Uç bir örnek vereyim.
Yüz milyonlarca yıl dünyanın hâkimi olan dinozorların yok oluşunu, bir meteorun
dünyaya çarpmasına bağlayan bir teori var. Eğer bu doğruysa, kitapların yalnız
bu meteoru yazması yanlış değildir.

 

Kahramanlar,
kötü yönetimlerden çıkar

Ben kimyacı –
fizikçi kafamla bir benzetme yapayım. Bakalım derdimi anlatmaya yararı olacak
mı; yoksa daha da mı karıştıracağım… Karmaşık olaylar çok sebeplidir. Bunun
matematikteki karşılığı çok bilinmeyenli denklem takımlarıdır. Çok bilinmeyenli
denklem takımları da çözülür çözülmesine. Gençliğim onları çözerek geçti. Fakat
o çok sayıda denklemin bazı özellikleri vardır. Bazıları kararlıdır, sağlamdır.
Bilinmeyenlerdeki küçük değişiklikler sonuca pek az etki yapar. Bazıları da
tersine bıçak sırtında gibidir. Küçük bir değişiklik sonuçları altüst eder.
Kırılgan ekonomiler gibidir onlar… Kum zemin üstüne yapılan apartmanlar
gibidir. Kırılganlığın ve onun tersi kararlılığın araştırılmasının da bir
tekniği var: Duyarlılık analizi derler.

 

Tarihin belli
bir dönemecinde bir ülke düşünün. Onun nereye gideceğini de birçok değişken
belirler. İşte kral veya bir kahraman bu değişkenlerden biridir. Sonuca ne
kadar etki yapar o kral, kahraman, komutan, yazar; her ne ise… Bu sorunun
cevabı, tıpkı denklem takımları gibi sistemin duyarlılığına bağlıdır. Ekonomisi
sağlam, kim olduğunu bilen, eğitimli, güçlü ve düşmanı az bir toplumsanız
kralınız kim olursa olsun nereye gideceğiniz bellidir. Fakat kötü yönetilen,
kimliği hakkında bile kafası karışık, ekonomisi bıçak sırtında ve düşmanı çok
bir toplumsanız, bir kral veya bir komutan geleceğinizi 180 derece
değiştirebilir. Hatta o büyük etkiye sebep olanın kral falan olması da
gerekmeyebilir. Kahramanlar, kötü yönetilen toplumlardan çıkar.

 

Bir mıh bir
at, bir kahraman bir ülke kurtarır

Gerçi
destandır ama İsviçre’nin kuruluşu ve kurtuluşu Wilhelm Tell’e bağlanır. Önce
bir Nusret Mayın Gemisi, sonra da bir Anafartalar Kahramanı, koskoca bir
muharebenin, o muharebe bir dünya harbinin gidişini değiştirir, Rusya’da
komünist ihtilale yol açar, o ihtilal de yirminci asrın tarihini belirler.
Böyle hassas sistemler için bir hikâye ve bir isim vardır: Kelebek etkisi. Hani
Amazon ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpışı, Amerika’yı altüst eden bir
kasırgaya sebep olabilir diye… (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, meteoroloji
tahminleri öyle çok bilinmeyenli dev denklem takımlarıyla yapılır ve onları
çözmek için güçlü bilgisayarlar kullanılır.) Bizim de aynı etkiyi anlatan bir
özdeyişimiz var: Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at bir
yiğit kurtarır, bir yiğit bir savaş kurtarır, bir savaş bir ülke kurtarır…

 

Sonuçları
değiştiren krallara, komutanlara, devrimcilere, fikir adamlarına, sanatçılara,
her birine tek tek hak ettikleri krediyi verelim. Onları sevelim, gelecek
nesillere de öğretelim ve sevdirelim. Burada bir sıkıntı yok. Zaten millet
böyle doğar, medeniyet böyle yükselir.

 

Bilimde izm
yok

Sıkıntı, o
güzel insanlardan birer “izm” çıkarmakta başlıyor. Bu insana cazip gelen bir
yanlış. Öyle ya, düşünmek zor iş. Araştırmak, düşünmekten de zor. O hâlde, kafa
yormaya öyle bir alternatif bulalım ki ne düşünmemiz ne de araştırmamız
gereksin. Nasıl olacak bu? Hatasız bir insan bulup ona tabi olacağız. Şaka gibi
geliyor, ama bu zihniyeti dibine kadar kabullenenler var. Yalnız kendi
hayatlarını bir kişiye bağlasalar neyse. Ülkeyi ve hepimizi de bağlamak
isterler. Bütün izmler, bütün “ideologya”lar böyledir.

 

Fizik, toplum
bilimleri kadar karışık değil. Orada neyin doğru neyin yanlış olduğu daha açık
görülüyor. Kitaplar Einstein’dan bahsedecektir mutlaka. Ama yalnız Einstein’dan
değil. Bakın, bu dev dâhi, Brown hareketlerinin sebebini buldu. Sonra
fotoelektrik etkinin izahıyla kuantum teorisini başlattı. Bugünkü fiziğin
yarısı sayabileceğiniz özel ve genel izafiyet teorilerini keşfetti. Fakat
kuantum teorisine itiraz etti, “Tanrı zar atmaz.” dedi ve dediğini birkaç arkadaşıyla
birlikte yayımladı. Sonra? Sonra haksız çıktı. Einstein büyük bir bilim
adamıdır. Hatta gelmiş geçmiş en büyük birkaç bilim adamından biridir.
Rahatlıkla ilk beştedir. Bütün fizikçiler onu sayar, sever. Saymanın ve
sevmenin ötesinde mutlaka, ama mutlaka onun teorilerini okur, öğrenir. Ama
bilimde Einsteincılık, Einsteinizm yoktur. https://millidusunce.com/sikinti-krallarda-degil-kralcilikta/

 

Yıllık Ödev ve Tezsiz Yüksek Lisans Hakkında

Bizim zamanımızda Yıllık ödev diye bir şey vardı!

Ortaokulda ve Lisede, her öğrenci
muhakkak, önemli bir dersten, önemli
bir konuda çalışma yapmalı.

Yaptığı çalışmayı kendi araştırıp
bulmalı,

Kaleme aldığı “kopyala yapıştır olmayan!”  bilgileri, giriş gelişme sonuç şeklinde
mürekkepli bir kalem, düzgün bir el yazısı ile çizgisiz kâğıda bir sanat eseri gibi nakşetmeli idi.

O ödev, öğrencinin not
ortalamasına etki ettiği gibi, kişisel gelişimine de büyük katkı sağlardı!

Araştırmayı teşvik ederdi.

Öğrenci okul hayatında her şeyi
unutsa Yıllık Ödev konusunu unutmazdı.

Ben unutmadım.

***

O zamanki Yıllık Ödevler, bir
nevi makale, doktora tezi gibiydi!

Tabi son 20 yılda eğitim
hayatımızda köprülerin altından çok sular
aktı.

Sadece Andımız değil, yıllık
ödevler de kalktı!

Bırak ortaokul, lise öğrencisinin
yıllık ödevler hazırlamasını,

Son 20 yılda üniversitelerde tezsiz yüksek lisans diye de bir şey çıktı.

***

Kazakistan’da
bir üniversitede doktora yapan bir tanıdığımıza Türkiye’de ki üniversitelerde o alanda kendisine yardım edecek, rehberlik
yapacak bir hoca aradığımızda
bir kez daha anladım tez, doktora ve
makalelerin ne kadar önemli olduğunu!

Ortaokul
Lisede verilen Yıllık Ödevlerin ne kadar önemli olduğunu!

Bulduğumuz
hocaların yardımını, desteğini, ismini, imzasını artık lazım olan her ne ise
Kazakistan da ki Üniversite kabul etmemişti!

Sizin
anlayacağınız Kocaeli Üniversitesinde
hoca bulamadık!

Sebep?

Bizim
arkadaşın çalışmasına katkı sağlayacak hocanın o alanda yayınladığı makalesinin
olması gerekiyormuş, yani sadece prof. olması yetmiyormuş,

Uluslararası
akademik alanda karşılığı olan Scope gibi KKSON gibi mecralarda yayınlanmış,
yayınlarının olması gerekiyormuş!

***

Hani derler ya hey yavrum hey!

Böyle argo bir
ifade var bilirsiniz, biz daha işin neresindeyiz, millet “gavurlar” yayınladıkları makaleler ve makalelere yapılan atıflarla
yarışıp Üniversitelerini ilk sıralara çıkarma derdinde,

Bizim Üniversitelerde
Tezsiz Yüksek Lisans diye bir buluş icat edildi!

Öğrenci gelsin
dinlesin kendine lazım olan unvanını alsın gitsin.

Dinle git!

Araştırma, okuma-yazma hak getire.

Madem her şey Hak’tan! Onu da Hak getire!

Bir lisans
düşün ki, tezsiz!

Kaldı ki
Yıllık Ödev yazdıracaklar!

Yazanlar da
fitre zekât üzerine yazıyor!

Gerçi Part
Time Rektörlük yapanları bile duyuyoruz

Öyle bir
okulda Tez olsa ne olur geç olsa ne
olur!

***

Onun için de
eskisi kadar ağırlığı karşılığı saygınlığı kalmadı pek çok şeyin.

Mevcut akademik
hayattan memnun olmayanlar fitre zekat yerine bilim ile ilim ile ilgilenmek
isteyenler de doooğru yurt dışına,

Gerçi giden
gider, bize de Suriyeli Afgan Pakistanlı akademisyenler gelir.

Deveye
sormuşlar boynun neden eğri diye!

         
 “Medula spinalisin merkezi ilk omurun
miyeli sinirlere yaptığı lokal baskıdan ötürü dorsal ve ventral motorik
sinirler sıkıştığı için.”
Demiş.

Böyleyken
böyle.

Yazıcızâde Kardeşler Muhammed Efendi – Ahmed-İ Bîcân

0

Anadolu’da
astroloji hakkında ‘Şemsiyye’ adı ile
kaleme alınan ilk Türkçe mesnevinin ve ‘Künhü’l-
Ahbar
’ isimli eserin yazarı Muhammed b. Sâlh b. Süleyman Efendinin
evlatları olan Yazıcızâde Muhammed
Efendi
ve Yazıcızâde Ahmed Bîcân;
günümüze intikal eden mühim eserlerin yazarı iki kardeştir.

Muhammed
Efendi’nin doğum târihi kayıtlara intikal etmemiştir. 1451 senesinde
Gelibolu’da vefat etti. Dönemin ilim geleneğine uyarak tefsir, hadis ve fıkıh
yanında kelâm dersleri de almış, bazı eserlerini Arapça yazacak kadar bu dile
vâkıf olmuştur. Onun, eserlerinde en çok işlediği konu mebde1 ve
meâd2 itibâriyle varlık meselesidir. Telif ettiği eserler:
Muhammediye, Megaribü’z-zaman li gurûbi’l-eşyâ fi’l ayn ve’l-ıyân ile Müntehâ’dır.

Muhammediye;
Mevlid özelliğine sâhip dinî ve destânî bir eserdir.

Kardeşi Ahmed
Bîcân Efendi de ağabeyi ile birlikte Gelibolu’ya gelip yerleşti ve orada, 1455
yılında vefat etti. En önemli eseri ‘Envârü’l-âşıkīn’dır.
Bütün Türk-İslâm âleminde şöhreti günümüze kadar devam eden en mühim ve en
hacimli eseridir. Ağabeyi Yazıcıoğlu Mehmed’in Meġāribü’z-zamân adlı Arapça
eserinin Türkçe serbest bir tercümesidir. Diğer eserleri: Münteha 1 ve 2,
Acâibü’l-Mahlûkat, Mülheme, Ravhu’l-Ervâh, Cevâhirnâme.

***

Yazıcıoğlu
Kardeşler tasavvuf ehlidir. Hacı Bayram Veli’nin Bayramiyye Tarîkatına
mensuptur. Hacı Bayram Veli ile tanışmaları hikâyesi hayli ilgi çekicidir.

Osmanlı
pâdişahı İkinci Murat Han dönemidir. Babası Çelebi Mehmed zamanında tasavvuf
ehlinden tanınmış şahsiyet olan Şeyh Bedreddin adına Torlak Kemal ve Börklüce
Mustafa’nın kalkışma hareketi huzursuzluklara sebebiyet vermiş ve üçü de
yakalanarak idam edilmişti.  Şeyh
Bedreddin’in Somuncu Baba ile görüşmüş olması, Somuncu Baba’nın Hacı Bayram-ı
Velî’nin şeyhi olması ve Hacı Bayram’ı Velî’nin de çok sayıda müridinin
bulunması ve giderek çevresinin genişlemesi yeni bir Şeyh Bedreddin hâdisesinin
habercisi olarak yorumlandı.

Bu yorumlar
Sultan Murad’ın kulağına gidince, işin iç yüzünü anlamak maksadıyla âsıl adı
‘Numan Hoca’ olan Hacı Bayram-ı Velî’nin Edirne’ye getirilmesi için emir verdi:

Derhal Ankara’ya çavuşlar gönderip ol şeyhi
Edirne’ye getirsinler. Şâyet kabul etmez ise, kârın tamam etsinler!

Çavuşlar
derhal yola çıktı. Ankara’ya yaklaştıklarında yolun bir yerinde karşıdan gelen
yaşlıca bir adam gördüler. Yaklaşınca askerleri selâmlayan bu yorgun adam,
yüzünde meraklı bir gülümsemeyle genç askerlere sordu: ‘Evlâtlar yolculuk nereye?’

Çavuşların
başı, Ankara’ya gidip Numan Hoca adlı bir adamı alacaklarını ve Sultan Murat’a
götüreceklerini söyledi. Hacı Bayram-ı Velî, yüzündeki sıcak ve sevecen
tebessümünü sesine yansıtarak:

Ne güzel. Böyle olduğunu anlamıştım. Ben de
sizi karşılamaya çıkmıştım. Aradığınız adam benim
.

Biraz sohbet
ettikten sonra çavuşlar duyduklarına inanamadılar ve ‘Olamaz! Bizim aradığımız adam siz olamazsınız’ diye söze
başladılarsa da, Bayram-ı Velî ellerini uzatıp ‘Buyurun’, dedi. ‘Elinizdeki zincirleri bileklerime bent kılın. Hemen
Sultan’a gidelim
’.

Çavuşlardan
biri üzüldü. ‘Olur mu öyle şey? Sizi
gördük, Nasıl bir insan olduğunuzu anladık. Siz bize önce Allah’ın emâneti,
sonra da Hünkârımızın misâfirisiniz. Bizler sizin zaptiyeniz değil,
hizmekârınızız. Bu zinciri bent kılamayız
.’

Bayram-ı Velî
ısrar ediyordu. ‘Ulu’l emre itaat
vâciptir . Sizden istenileni yapın
’ dediyse de askerlere kabul ettiremedi.

***

Sultan İkinci
Murad’ın Hacı Bayram-ı Velî’yi Edirne’ye getirmek için vazifelendirdiği
çavuşları karşılaması ile alakalı başka bir menkıbevî hikâye daha vardır:

Çavuşlarla
Velî Hazretleri, bahçede salatalık tohumu ekerken karşılaşır. Ferman kendisine
tebliğ edildiğinde,

İzin verirseniz, yetiştirdiğim
salatalıklardan padişahımıza armağan olarak götürmek isterim
.’ Deyince
çavuşlarda tedirgin bir soğukluk yaşanır. Bugün ekilen tohumların salatalık
hâline gelmesi için ayların geçmesi gerekecektir. Çavuşlar sertçe itiraz etmeye
hazırlanırken bakarlar ki muhatap, olgun salatalıkları itina ile sepete
yerleştirmektedir.

***

Pir,
hazırlandı. At bindi. Binlerce müridinin gözyaşları ile uğurlandı.
Uğurlayanların endişeleri ile başlayan yolculuk nice hayırlara vesile oldu.
Yolculuk süresince duâsını almak, yolculuğunun ve akıbetinin hayırlara vesile
olması için duâ etmek üzere binlerce kişi yanına geldi. Hepsi Bayram-ı Velî’nin
müridleri arasına katıldı. Balıkesirli Şeyh Lütfullah, Yazıcıoğlu Mehmed Bîcan
ve kardeşi Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan gibi kıymetli zatlar bu seyahat esnasında Hacı
Bayram-ı Velî’ye intisap etti.

Kaynaklarda
belirtildiğine göre 17 gün at sırtında yol alarak Edirne’ye vardı. Sarayda,
dedikoducular ve iftiracılar fitne kazanını kaynatmaya devam ediyorlardı.
Rivâyet edilir ki saraydaki üst seviyedeki görevlilerden biri, bir şerbet
kâsesinin içerisine kuvvetli bir zehir koyar ve ‘yorgunluğunuzu giderir, buyurunuz içiniz’ diyerek Bayrâm-ı Velî’ye
ikramda bulunur. Velî Hazretleri, bardağı alır, ‘Bunu biz içelim, zararı sâhibinin olsun’ ve ‘Bismillahirrahmanirrhîm’ diyerek şerbeti içer, ‘Elhamdülillah’ derken, şerbeti ikram
eden şahıs, feryat-figan ederek yere yeğılır ve dünyâsını değiştirir.

Ertesi gün
Bayram-ı Velî’yi Hünkâr’ın huzuruna çıkardılar. Sultan 17, Bayram-ı Velî ise 81
yaşında idi. Sultan ile Şeyh’in ilk sözleri, şahsiyetlerini yansıtıyordu:

Saltanat dâvâsında imişsin!

Bizim gözümüz dünyâ saltanatında değil,
gönül sultanlığındadır
.

Karşılıklı
olarak bir müddet konuştuktan sonra Sultan, Şeyh’i sevdi, O’nun âlim ve fâzıl
bir insan olduğuna kanaat getirdi. Kanaatinin doğruluğuna o kadar inandı ki,
hiç tereddüt etmeden:

Efendi Hazretleri, size hayli zahmetler
verdik…
’ diye söze başlayıp özür dileyecekti ki, muhatabı söze girdi:

Neticeler iyi olursa, zahmetler zâil olur
Sultânım, merak buyurmayınız
. Sonra devam etti:

Zât-ı âliniz dünyâ umurunun (işlerinin)
devletlû beyisiniz. Devletinize nizam koyarsınız. Bizim dahî işimiz, bu devlete
iyi insanlar kazandırmaktır. İşlerinize duâcı olarak kalırız. Biz halka hizmeti
Hakk’a hizmet biliriz.

Ülkenin
Sultan’ı, yanılmadığını anlamakla bahtiyar oldu. Muhatabı, hakîki bir Velî idi.
gönüller Sultanı’na iltifat buyurdu:

Siz benim huzur-ı hümâyunumda değil, ben
sizin huzur-ı ruhâniyetinizdeyim
.

İstirahati ve
rahatı için gerekenin yapılması tâlimatını verdi.

Hacı Bayram-ı
Velî’nin yol üzerinde karşılaştığı Yazıcızâde Kardeşlerle, sarayda tanıştığı
Sultan İkinci Murad Han ile dostlukları ömür boyu devam etti.

***

16,5 X 23,5
santim ölçülerindeki 358 sayfalık eserin müellifi Mehmet Bilâl Yamak, Yazıcızâde kardeşlerin eserleri ve şahsiyetleri
hakkında bilgiler verdikten sonra ikinci bölümde okuyucuyu tasavvuf hakkında
bilgilendiriyor.  Üçüncü bölümde
Yazıcızâde Kardeşlerin Osmanlı’ya tesirleri, Yazıcızâde Kardeşler çevresinde
teşekkül eden menkıbelerin tahlili, Hacı Bayram-ı Velî ile ilişkileri
anlatılıyor.

Eserin ‘Sonuç’ başlıklı bölümünden birkaç satır:

Bu çalışmanın önemli
bir tezi: Yazıcızâde kardeşler 1420 senesinde hocaları Haydâr-ı Herevî’nin
hukukî kararı ile Edirne’de idam edilen Şeyh Bedreddîn’in etrafında gelişen
hadiselere bizzat şâhit olmuşlardır. Hatta şeyhleri Hacı Bayrâm-ı Velî’nin
Sultan İkinci Murad Han tarafından Edirne’ye celbedilmesinde dahi bu hadisenin
rolü vardır. Daha sonraki kaynaklarda görüşlerini ‘temkinsiz’ zikrettiği için idam edildiği söylenen Şeyh Bedreddîn’in
katlinin akabinde eser veren Yazıcızâde kardeşler bu temkinin sâhibidirler.
Şöyle ki onlar -bu çalışmada da ortaya konulduğu üzere- vahdet-i vücûd
neşvesine sâhip olmalarına rağmen bu neşvenin tartışmalı konularını,
Fusûsu’l-Hikem şerhlerinde İbn Arabi’ye hürmette kusur etmeden tenkit etmişler;
daha yaygın eserlerine ise bu tartışmaları dâhil etmemişlerdir.

Fusûsu’l-Hikem’in
tartışmalı konularını tevil ederek kaleme aldıkları eserler özellikle de
Muhammediyye; Ekberî neşvenin ve ıstılâhâtın Osmanlı coğrafyasında yüz yıllar
boyunca tedâvülde kalmasını sağlamış ve bir mânâda önemli bir taşıyıcılık rolü
üstlenmiştir. Meselâ Muhammediyye; Halvetiyye, Nakşibendiyye, Melâmiyye,
Celvetiyye, Mevleviyye, Bektâşiyye gibi farklı tarikat çevrelerinde saygı
görmüş ve okunmuştur. Özellikle Muhammed Efendi, irfan neşvesi açısından
Celvetî çevrelerce Hacı Bayrâm-ı Velî ile kıyaslanmış ve Muhammed Efendi’nin
irfanca daha üstün olduğu vurgulanmıştır. Şimdiye kadar genellikle dile getirildiği
gibi Muhammediyye ve Envâru’l-Âşıkîn sâdece birer ‘popüler-halk kitabı’ değildir. Bu kitaplar, özellikle de
Muhammediyye; ulemâ, kalemiyye ve hatta padişahlar tarafından hürmet görmüş ve
okunmuştur. Bu hürmetin en önemli sebeplerinden birisi eserlerin nizadan
arındırılmış birer Fusûsu’l-Hikem neşvesine sâhip olmalarıdır.

Yazıcızâde kardeşlerin
eserlerinin farklı çevrelerde bu kadar ilgi görmesinin diğer bir sebebi ‘Nur-ı Muhammedi’ anlayışı etrafındaki
fikirlerini ilmîlikten tâviz vermeden kolay anlaşılır bir üslupla sunmuş
olmalarıdır. Onların en çok vurgu yaptıkları anlayış ‘Nur-ı Muhammedi’ ve ‘Hakîkat-ı Muhammediyye’dir. Varlık
mertebelerini ele aldıkları yerlerde üzerinde en çok durdukları mertebe ‘taayyün-i evvel’ ve dolayısıyla ‘Hakîkat-ı Muhammediyye’dir. Osmanlı
çevrelerindeki Hz. Peygamber sevgisi kendilerinin bu özelliklerini de içine
alarak onları meşhur etmiştir.

Eserin arka
kapak yazısı:

Yazıcızâde Muhammed
Efendi ve kardeşi Ahmed-i Bîcân, Osmanlı tasavvuf târihinin temsil gücü yüksek
iki ismidir. Yazıcızâde Kardeşlerin eserleri, yüzyıllarca Osmanlı coğrafyasında
ve bu coğrafyanın dışında okunmuş, üzerlerine şerhler yazılmış hattâ Türkçenin
hâricindeki dillere de tercüme edilmiştir. Aynı zamanda Hacı Bayrâm-ı Velî’nin
de derviş ve halîfeleri olan Yazıcızâde Kardeşlerin eserleri arasında,
özellikle Muhammed Efendi’nin manzum Muhammediyye, Ahmed-i Bîcân’ın ise mensûr
Envâru’l-âşıkîn adlı eserleri; Osmanlı ulemâsı, sûfî çevreler ve halk
tarafından en çok okunan, okutturulan kitaplar arasında addedilmektedir.
Denilebilir ki Yazıcızâde Kardeşler, eserlerinin merkezine aldıkları Hz.
Peygamber (sav) sevgisinin, sözlü ve yazılı Osmanlı kültür ekolojisi içinde
yayılmasında çok önemli katkıda bulunmuşlardır. Bu kitapta; Yazıcızâde
Kardeşlerin hayatları, eserleri, tasavvufî görüşleri ve Osmanlı’ya tesirleri incelenmektedir.
Bu çalışma esnasında Yazıcızâde Kardeşlerin daha önce gün yüzüne çıkmamış bazı
eserleri de tahlil edilmiştir. Aynı zamanda birer İbn Arabî şârihi olan
Yazıcızâde Kardeşlerin eser ve fikirlerinin bu kadar tesirli olmasının
tasavvufî, edebî, siyâsî ve sosyolojik sebepleri de bu kitabın başlıca soruları
arasındadır.

1mebde: İlmin ilk kısmı. İlâhî
hakikate ulaşmak için bir tahkîkat mensubunun harekete geçtiği başlangıç
noktası.
2meâd: Âhiret.

MEHMET BİLAL YAMAK:

Kadıköy doğumlu.
Sırası ile lisans öncesi eğitimi: Üsküdar Sultantepe İlkokulu, Özel Üsküdar
Fazilet Ortaokulu ve Lisesi, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi
Yabancı Diller Eğitimi Bölümü İngilizce Öğretmenliği. Sırası ile lisans üstü
eğitimi: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri
Bölümü’nde ‘Abdülkâdir-i Geylâni’nin
el-Gunye Li Tâlibî Tarîki’l-Hakk Adlı Eserinde Tasavvufi Unsurlar
’ başlıklı
tez ile yüksek lisans. Aynı Enstitüde ‘Yazıcızâde
Kardeşlerin Tasavvufi Görüşleri ve Osmanlı’ya Tesirleri
’ başlıklı tez ile
doktora.

Halihazırda Kırklareli
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslâm Bilimleri Bölümü Tasavvuf Anabilim
Dalı’nda Öğretim Üyesi.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Başarısız Dış Politika

0

İktidar
kanadı R. T. Erdoğan’ın ve Ak Parti hükümetlerinin en başarılı olduğu alanın dış
politika
olduğuna dair bir algı oluşturmaya çalışıyor.

Bu
algıyı oluşturmak için Putin’le 3 saat baş başa görüşmesi, zaman zaman Fransa,
Hollanda, İsveç gibi ülkelerin başbakanlarına, cumhurbaşkanına diplomatik
dil dışında bir üslupla ayar vermesi
olayları gösterilir.

Erdoğan’ın
ekonomi, adalet ve eğitim gibi alanlarda başarılı olduğunu
söylediklerinde inanan pek kimse kalmadı. Çünkü bu alanlarda başarısız
politikaların sonuçlarını vatandaşlarımızın tamamına yakını bireysel olarak da
yaşıyor.

Buna
karşılık dış politikanın sonuçları vatandaşa hemen yansımaz. Bu yüzden
AKP politikalarını belirleyenler “dış politikada vatandaşların algısı
sembolik tavırlarla belirlenebilir”
diye düşünüyor olmalılar.

Oysaki,
Erdoğan’ın ve partisinin en başarısız olduğu alan dış politikadır.

20
yıllık AKP iktidarında dış politikada devletimizin ve milletimizin onurunun
(gurur, şeref ve haysiyetinin) ayaklar altına alındığı, utanç verici birçok
olay yaşadık.

Dış politikada başarı
izlenen strateji ve taktik hamlelerin sonuçları ile ölçülür. Büyük devletlerin
liderleriyle görüşme uzunluğu değil, ne görüştüğünüz, neler aldığınız ve
aldıklarınızın karşılığında neler verdiğiniz önemlidir.

Bir
devletin dış politikada etkinliğinin yüksek olması kurumsal yapısının
sağlamlığına, güvenilir ve öngörülebilir oluşuna; liderinin devlet adamı
vasfına, bilgisi, kültürü ve cesareti ile temayüz etmiş olmasına bağlıdır.

Şimdi
son dönemlerde ülkemizi yöneten iradenin dış politikada çizdiği zikzaklar ve
yaşadığımız utanç verici U dönüşlerinden birkaçını anlatalım.

*****************************

Suriye Politikasında U Dönüş

CB Erdoğan’ın
bir zaman “kardeşim Esad” dediği Suriye devlet başkanı “katil ve
zalim Esed”
haline dönüştüğünde hakkında söyledikleri yenilir yutulur sözler
değildi.

Sözler
bir yana Türk Silahlı Kuvvetleri -Esad’ın karşı çıkmasına rağmen- Suriye’ye
girmiş ve Erdoğan gerekçesini şöyle açıklamıştı:

“Suriye’ye
Özgür Suriye Ordusu ile beraber girmek zorunda kaldık. Niçin girdik? Devlet
terörü estiren zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için
biz oraya
girdik, başka bir şey için değil.”

Bu politikanın Türkiye’ye çok ağır maliyeti oldu.

Türkiye’yi
yönetenler “Şam’da Emevî Camiinde namaz kılma” hayallerini de “terörist
ve katil Esed’i” devirme planlarını
da gerçekleştiremediler. Buna karşılık,
MSB Bakanı Hulusi Akar’ın açıklamasına göre, “Türkiye 9 milyon
Suriyelinin insanî ihtiyaçlarını karşılamakta.”

100 Milyar dolar
civarında bir maddi yük ve üstüne sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunlarını
ülkemize taşıdık.

CB
Erdoğan yukarıdaki sözünden 6 yıl sonra üslubunu değiştirdi: Rusya devlet
başkanı Putin’in talebi ve yol açmasıyla, Suriye’nin resmi yönetimi olan
“rejim” ile yani resmi devlet başkanı Esad’la ilişkileri iyileştirme
çabalarını
dile getiriyor.

“Bizim Esed’i yenmek, yenmemek gibi bir derdimiz yok ki. Siyasette “dargınlık” olmaz, “Suriye
ile daha ileri seviyede adımları temin etmemiz gerekiyor”
dedi.

Bu yeni
tutum değişikliği, Putin’in ısrarı kadar, Suriyelilerden bir kısmını
ülkelerine geri göndermeyi sağlamak ve seçim öncesi “çözerse Erdoğan çözer”
propagandası
yapabilmek için olabilir. Keşke Suriyeli sığınmacılar
meselesini kökten çözme niyeti olsa.

Yine de
Erdoğan’ın ve yönetiminin şimdi yaptığı yani meseleleri diyalogla çözme için
Esad’la ilişki kurmaya çalışması doğrudur.

En
baştan, siyasi diyalog ve diplomasiyi kesmeden, izzet ve şerefimizle, kolayca
çözebileceğimiz bir sorun kördüğüm oldu. “Zararın neresinden dönülse kârdır”
diye bu dönüşü destekliyorum.

Ama şimdi
de Esad nazlanıyor.
Bakalım neler olacak?

*****************************

“Zalim İsrail” ile Yakınlaşma Çabası

2009 Ocak
ayındaki Davos toplantısında “one minute” olayı ile başladı Türkiye-
İsrail gerginliği.

2010’da
İsrail askerinin Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara feribotuna
saldırması, 9 vatandaşımızı öldürerek gemiye el koyması ile gerilim arttı.

Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan, “Terör devleti İsrail, terör estiriyor.
Açıyorum ellerimi, diyorum ki; Zalimler için yaşasın cehennem”
sözünü 2014’te söylemişti.

2018’de
Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi, 2020 ocak ayında
Kudüs’ün resmen İsrail toprağı ve İsrail’in de başkenti kabul edilmesi
ile ilişkiler iyice zedelendi.

Suriye,
Libya, Doğu Akdeniz’de askeri güce dayalı girişimlerden istediğimiz sonucu
alamadık. 2020 sonlarına doğru Erdoğan “Yolumuz da yönümüz de batıyadır”
açıklamasını yaptı.

Ama Batıyla
ilişkilerin düzeltilmesinin yolu İsrail’den geçiyordu.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan, Mart 2022’de İsrail CB Herzog’u davet etti. Bu ziyarette “İsrail’le
siyasi diyaloğun yeniden canlandırılması”
hedefini açıkladı.

Bu
arada İsrail bölgedeki Arap ülkeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi (GKRY) ile ilişkileri iyileştirdi.

Bugün Türkiye- İsrail ilişkilerinin iyileştirilmeye çalışılması
doğrudur. Ama
son 13 yıl
ilişkileri bozmadan geçmiş olsaydı, bölge ülkelerinin aleyhimize ittifaklar
yapmasını önleyebilir, Filistinlilerin haklarını daha iyi koruyabilirdik.

Sürdürülen gerilim politikası Türkiye’ye de zarar verdi, Filistinlilere
de. Şimdi ilişkiler iyileştirilecek fakat kaybedilen hiçbir şey geri gelmeyecek.

Bir
sonraki yazıda iktidarın BAE, Suudi Arabistan ve Mısır’la onur kırıcı yakınlaşma
çabalarını
anlatmaya devam edeceğim.