12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 293

Atatürk Döneminde Türkiye Ekonomisi

0

Atatürk
Döneminde Türk Ekonomisinin durumu genelde iki aşamada incelenmektedir:

1)      1923-1932: Özel sektöre dayalı kalkınma
dönemi,

2)      1933-1938: Devletçilik dönemidir.

Atatürk’ün
Ilımlı Devletçilik, Karma Ekonomi, Planlı Devletçilik ve Devletçilik gibi
adlarla anılan Kemalist Ekonomi Modeli’nin özellikle İktisat Bakanı Celal Bayar
dönemindeki başarılı uygulamaları sonunda genç Türkiye Cumhuriyeti çok önemli
bir ekonomik kalkınma hamlesi yapmıştır. 1923-1930 arasındaki kısmi kalkınma
döneminin ardından, 1929 Dünya Ekonomik Krizi’ne rağmen, 1932-1938 arasında tam
anlamda bir ekonomi mucizesi gerçekleşmiştir[1].

1) 1923 – 1932 Dönemi:

Bu
dönemde Cumhuriyet Hükümetlerinin iktisat politikası, özel sektöre dayalı tedbirlere
dayanır. Devlet eli ile doğrudan doğruya yatırım yapmak istemeyişleri bu devrin
temel özelliğidir. Devletin iktisat politikası, özel sektörü ve özel
yatırımları hukuki ve ekonomik tedbirlerle teşvik etmeyi ana hedef olarak
seçmiştir. 1923’de hükümet İzmir’de bir iktisat kongresi toplamıştır[2].

Ekonomide
Mustafa Kemal dönemi 17 Şubat 1923’te İzmir’de başlar. Bu tarihin başlangıç
olması, İzmir İktisat Kongresi’nin o gün açılmasından değil, Mustafa Kemal’in
orada yaptığı açılı konuşmasının çarpıcı özelliklerindendir. Kongre,
Cumhuriyetin kuruluş dönemi için ilk Türk iktisat Kongresi olmuştur. Kongre
gruplara göre düzenlenmiştir: Çiftçi Grubu, Tüccar Grubu, Sanayi Grubu ve İşçi
Grubu benimsedikleri ekonomik esasları ortaya koymuşlar ve bunlar teker teker
oylanmıştır. İstanbul’un ticaret (ve sermaye) çevreleri, “Ekonomi bizden sorulacaktır!”
sözünü henüz Milli Mücadele 1922’de Ankara’nın amaçladığı seyir içinde
sonuçlanmadan söylemeye başlamışlardır. Dış temaslarını, İstanbul’da, savaş sonrası
dönem için dışa açık bir İktisat Kongresi toplamak üzere sürdürmüşlerdir,
Ankara yönetimi, Lozan görüşmelerinin ilk aşaması sırasında öne geçmiştir.
İstanbul’un bu girişimini İzmir İktisat Kongresi’ne çevirerek, yaşanan sürecin
özünde siyasal olduğunu ve ekonominin siyasetten koparılamayacağını göstermiştir.
Kongre bir başarıdır. Ama ekonomik olmaktan önce siyasal başarıdır. Çünkü Lozan
görüşmelerinin özellikle ilk döneminde, neler getireceği belli olmayan 1923
yılında bir tür iktidar boşluğu havası yaygındır. Rejimin ve iktidarın henüz
adı konulmamıştır. Kongrenin başarısı, yani siyasal başarı Mustafa Kemal’e
aittir. Kongreye riyasetle değil hitabetle ve siyasetle egemen olmuş ve
damgasını vurmuştur. Uzun açılış konuşmasında önce Osmanlı’nın tüm geçmişi ile
hesaplaşmış (yani, “geri dönüş yok!” demiş) ve “Yeni iktidar bizleriz!” diye
bitirmiştir[3]. “Bizler”in
kimler olduğu henüz kesin değildir. Ama Mustafa Kemal Kongrede yeni iktidar
biziz” demektedir. İzmir, Mustafa Kemal için kongrelerin sonuncusudur. 1923
yılında süren iktidar boşluğu havası ise, 29 Teşrin-i evvel’de (Ekim) son
bulacaktır.

“Uzun
gafletlerle ve derin lâkaydi (umursamazlık) ile geçen asırlar bünye-i
iktisadiyemizde (ekonomik yapımızda) derin yaralar” açmıştır. “Bir
milletin doğrudan doğruya hayatı ile alakadar olan, o milletin iktisadiyatıdır.
Türk tarihi tetkik olunursa inhitat esbabının (gerileme nedenlerinin) iktisadi
mesailden (ekonomik sorunlardan) başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. ..
Şimdiye kadar hakiki manasiyle millî bir devir yaşamadık, binaenaleyh millî bir
tarihe malik olamadık.”Mustafa Kemal, geçmişle ilk kez çok berrak ve geçmişin
askeri başarılarında herhangi bir sığınma noktası olmayacağını vurgulayarak
hesaplaşırken kesin bir çizgi çeker. Bütün bu askeri seferlerin günümüze
herhangi bir ulusal kazanç ve birikim getirmezken, bizi iktisadiyatla (ekonomi
dünyası ve düşüncesiyle) ilgilenmekten alıkoyan niteliğini kuvvetle vurgular[4]:

“Mesela,
Fatih İstanbul’u zaptettikten sonra, yani Selçuki saltanatıyla Şarkı Roma
imparatorluğuna tevarüs eyledikten (miras yoluyla sahip olduktan) sonra Garbi
Roma İmparatorluğu’na da konmak istedi. Bunun için de bütün milleti bu hedefe
doğru sevketti. Mesela, Yavuz Selim, Fatih’in açtığı garp (batı) cephesini
tesbit ile beraber (kımıldatmaksızın) Asya İmparatorluğu’nu birleştirerek büyük
bir İslam İttihadı (birliği) meydana getirmek istedi. Kanuni Süleyman her iki
cepheyi tevsi etmek (genişletmek) bütün Bahr-ı Sefidi (Akdeniz’i) bir Osmanlı
havzası haline getirmek, Hindistan üzerinde nüfuz tesisi (kurmak) gibi şahane
bir siyaset takip etmek (izlemek) istedi ve bunun için de unsur-u asliyi,
milleti kullandı. Osmanlı Hakanları asıl olan ( … ) noktayı unuttular. Bütün
ef’al (eylem) ve harekatlarını hayaller ve emeller üzerine bina ettiler. Teşkilat-ı dahiliyeyi (iç düzeni) siyaset-i
hariciyeye (dış siyasete) uydurmak mecburiyeti hasıl olunca zaptettikleri
mahaldeki anasırı (yerlerdeki unsurları, yerel halkı) olduğu gibi muhafaza
mecburiyetinde (tutma zorunluluğunda) kaldıktan başka, onlara ‘istisnalar’
(ayrıcalıklar), imtiyazlar (öncelikli haklar) bahşettiler. Diğer taraftan,
‘unsur-u asliyi’ uzun seferlerde, fütühat (fetihler) meydanlarında
dolaştırdılar ( … ) bu suretle kendi kendini tahrib etmiş (yakmış)
oluyorlardı
.[5]

Mustafa
Kemal için, her şeyin can alıcı noktası burasıdır. Sadece Kongrenin değil,
gelecek yıllarda geçmişi değerlendirecek olanların da atlamaması gereken nokta
buradadır:

Bu itibarla ‘millet’, yani ‘unsur-u aslı’
kendi evinde, kendi yurdunda esbab-ı hayatiyesini istihsal (yaşamının asıl nedenini
elde edebilmek) için çalışmaktan mahrum (yoksun) bir halde bulunuyordu … Bu
tacidarlar (yönetici beyler) milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla iktifa
etmiyorlar (yerinmiyorlar), ( … ) ecnebileri memnun etmek için ‘unsur-u aslinin
hukukundan, menabi-i iktisadiyesinden’ (aslı unsurun haklarından, ekonomik
kaynaklarından) birçok şeyleri ‘atiyye’ (ödül) olarak onlara bahşediyorlardı…

Millet eviyle ve esbab-ı
hayatiyesiyle iştigalden memnu (yaşamının asıl nedeniyle uğraşmaktan alıkonmuş)
olarak diyar diyar dolaştırılıyorken, bu diyarlar halkı birçok imtiyaza malik
olarak çalışıyor, yani Fatihler ‘unsur-u asliyi peşine takarak kılıçla fütühat
yaparken, zaptolunan memalik (ülkeler) ahalisi kazandıkları imtiyazlarla, muhtariyetlerle
(özerkliklerle) sabanlarına yapışıyorlar ve toprak üzerinde çalışıyorlardı.

Fakat
efendiler, ‘alelacele fütühat yapanlar
sabanla fütühat yapanlara’ binnetice (sonuçta) terk-i mevki etmeye (yerlerini
bırakmaya) mahkümdur
!”

Mustafa Kemal’in ‘unsur-u
asli’si halk sınıflarıdır. Üretici kitledir. Mustafa Kemal’in ağzından,
“unsur-u asli” yüzyıllarca kendini esas işinden, yani, üreticilikten
yoksun bırakanlarla hesaplaşmaktadır. Fethedilecek şey topraktır; ama kılıçla
değil sabanla fethedilecek topraktır. “Saban tutan el, kılıç tutan eli mutlaka
yener[6].”

“İstiklal-i Tam”

Geçmişle hesaplaşma
sadece Osmanlı hakanları ile değildir. Onların yarattığı zemin üzerinde büyüyen
dış dünya güçlerine dönüktür. Ve o hesaplaşma 17 Şubat 1923’e kadar
gelmektedir:

Osmanlı fatihleri, hakanları, müstevlileri
(istilacıları) unsur-u asli ile beraber ‘sabanın önünde mağlup’ olup ric’ata
(geri çekilmeye) başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı. Atiye-i
Şahane (padişahın ikramı) olarak ecnebilere bahşedilmiş olan ve memleket
dahilindeki gayrı müslimlere verilen her şey hukuk-u müktesebe (kazanılmış hak)
telakki olundu ( sayıldı). Ecnebiler bununla iktifa etmediler (yetinmediler),
hergün bunu tevsi (genişletmek) için çareler aradılar ve buldular. ..

Ecnebiler bir taraftan
anasır-ı dahiliyeyi (içerideki gayrı müslimleri) teşvik, diğer taraftan
müdahale ile devlet ve Millet aleyhine ‘yeni imtiyazlar’ alıyorlardı. Bu
tazyikat-ı mütemadiye (sürekli baskı) altında zaten fakir düşmüş olan anayurdu
ve unsur-u aslî, devlete verebilecek parayı güç tedarik edebiliyordu. Fakat
tacidarlar, saraylar, bab-ı aliler debdebeyi idame (gösterişli yönetimi
sürdürmek) için paraya muhtaçtılar. O çareler de ‘harici istikrazlar akdi’ (dış
borç sözleşmesi) oluyordu. Fakat istikraz şeraitini (borçlanma koşullarını) o
kadar fena yapıyorlardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamağa başladı. Düyun-u
Umumiye belasını başımıza çöktürdüler.  

Bir devlet ki, tebaasına
koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rüsum vb
tanzimi hakkından menedilir; bir devlet ki, ecnebiler üzerindeki hakk-ı
kazasını tatbikattan (yargılama hakkını uygulamaktan) mahrumdur. O devlete
müstakil (bağımsız) denilemez.
Devletin ve milletin hayatına
yapılan müdahalat (dıştan karışmalar) bundan daha fazladır. Milletin
ihtiyacat-ı iktisadiyesinden (ekonomik gereksiniminden) olan mesela şömendöfer
(demiryolu) inşası, mesela fabrika yapmak için devlet serbest değildir! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa (yapmaya girişirse)
behemehal müdahale olunurdu (mutlaka dıştan karışarak durdururlardı).
Hayatını teminden aciz olan bir devlet
‘müstakil olabilir mi?’ Osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir
şey değildi. Osmanlı halkı, ‘Türk milleti esir vaziyetine’ getirilmişti … İstiklal-i
tam (tam bağımsızlık) için şu düsrur vardır: ‘Hakimiyet-i milliye, hakimiyet-i
iktisadiye ile tarsin edilmelidir’ (Ulusal egemenlik ekonomik egemenlikle
taçlandırılmalıdır) … Yegane kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır. Siyasi
ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle terviç
edilemezse (süslenemezse) semere, netice payidar (kalıcı) olamaz
[7].”

Mustafa
Kemal yaklaşılan, fakat henüz erişilememiş noktanın tam bağımsızlık olduğunu
vurguluyor. Yolun yarısına erişilmiş, belki yarı yol geçilmiştir. İki ilke
ortakça benimsendiği için buraya erişilmiştir: Misak-ı Millî’nin özü ve
Teşkilat-ı Esasiye ile benimsenen değişmez haklar. Bunları birilerine
hatırlatmak istercesine konuşmasında yinelemektedir. Birileri, olsa olsa
Kongreye katılanları, katılmayanlarıyla ilk birikimin sahipleridir. Önemli
ağırlıkları vardır. 1919’da başlayıp 1922 sonbaharında bir zaman kesiti bitmiş
ya da bitmekte gibidir. İlk birikim varlıkları korunmuştur. Ancak, tam güvence,
tam bağımsızlıktadır. Oraya da “birlikte” ilerlemek gerekmektedir.
Neler getireceği belli olmayan 1923
yılının ve Lozan sürecinin başında vurgulanan budur
. Çünkü kazanılan askeri
zaferden sonra yeni zaman, bazıları için yoldan dönme zamanı da olabilir. Askeri zaferi mutlaka ekonomik zaferle
taçlandırmak şarttır. Unsur-u asliyi sabanın sahipliğine yerleştirmek
gerekmektedir. Dış dünya ile hesaplaşmanın sonu yaklaşmıştır, az kalmıştır
:

Konferanstaki muhataplarımız
(karşımızdakiler) bizimle üç dört senelik değil, üçyüz ve dört yüz senelik
hesabatı rü’yet ediyorlar (hespları görüyorlar) ve hala muhataplarımız ‘Osmanlı
Devleti’nin tarihe karıştığını’ ve ‘bugün yeni Türkiye’nin’ mevcudiyetini, bunu
kuran milletin çok azimkar imanlı ve celadetli (yaman) olduğunu İstiklal-i tam
ve hakimiyet-i milliyesinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını’ hala
anlayamamışlardır. Bu yüzden İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve
müttefikleri) düçar-ı tereddüt oldu (tereddüte düştü). İstedikleri kadar
tereddüt edebilirler. Bu millet artık kararını vermiştir. ‘Bu millet için
tereddüt devirleri çoktan geçmiştir’
[8]

Biz
kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Her medeni milletin malik olduğu şeylerden
mahrum edilmemeliyiz. Haklarımız meşrudur, bize lazımdır.

Görülüyor ki, bu kadar
kat’i (kesin) ve yüksek bir zafer-i askeriden (askeri zaferden) sonra dahi bizi
sulha kavuşmaktan meneden esbab (nedenler) doğrudan doğruya esbab-ı
iktisadiyedir (ekonomik nedenlerdir), mülahazar-ı iktisadiyedir (ekonomik
düşünce tarzlarıdır). Çünkü bu devlet bu millet ‘hakimiyet-i iktisadiyesini’
(ekonomik egemenliğini) temin ederse (sağlarsa) o kadar kuvvetli bir temel
üzerinde yerlemiş ve teali etmeye (yükselmeye) başlamış olacaktır ve artık bunu
yerinden kımıldatmak mümkün olmayacaktır
[9]

İzmir
İktisat Kongresi’nde grupların istekleri hemen tümüyle somut önerilerdir.
Geçmiş yıllarda yaşanan birikimin ürünleridir. İşçi, çiftçi, tüccar ve sanayici olarak Türklerin ekonomi ile tanışma
döneminin izlenimleri ve dersleridir. Zengin bilgiler taşımaktadır.

İzmir
İktisat Kongresine katılan 1300 delege, tüccar, işçi ve köylü sınıflarına
mensuptular. Müzakerelerin sonunda Kongre bir -Ekonomi Po-litikası- tesbit
edip, bunun ışığında hükümete bir rapor sunmuştur. Bu politikanın ana esasları
şu şekilde özetlenebilir:

1°)
Kredi müeseselerinin kurulması ve sanayiin teşviki için gerekli kanunların çıkarılması.
Millî sanayiinin korunması için gümrük vergisinin artırılması.

2°)
Millî ürünlerin ulaşımı için demir ve deniz yolları ulaştırma ücretlerinin
azaltılması.

3°)
Mühendis yetiştirmeyi hedef alan teknik eğitimin genişletilmesi[10].

Hükümet,
kongrenin raporunu ana hatlarıyla kabul etti ve uygulamaya koydu. Hükümetin desteğiyle iş Bankası kuruldu. Bu
banka özel sektör sanayii yatırımlarına yardım gayesi ile kurulmuştu. 1927’de
hükümet, yeni teşebbüsler kurulmasında bazı mali engelleri kaldıran ve bürokratik
işlemleri kolaylaştıran “Sanayii Teşvik Kanunu”nu çıkardı. Ziraat Bankası’na geniş
kredi imkânı sağlandı. Devlet Yatırımlarını finanse ve idare etmek üzere Sanayi
ve Yatırım Bankası kuruldu.
Bilindiği gibi genel olarak özel teşebbüsün
zayıf ve kararsız olduğu kalkınmakta olan memleketlerde, sanayii alanındaki
yatırımlar, çoğu kere devletin görevi olarak kabul edilmektedir. Devlet
yatırımları, böylece, millî ve içtimai bakımdan önemli, fakat normal pazar
şartları içinde derhal gelir sağlamayan sınai projelerin gerçekleşmesi için
elverişli bir araç olabilmektedir. Bu dönemde uygulamaya konan iktisadi
politika, sanayileşme için başlangıç niteliğindeki yatırımları gerçekleştirmeyi
kısmen başardı. Birkaç özel sanayi teşebbüsü kuruldu. Mesela: 1927’de Sanayii Teşvik
Kanunu’ndan faydalanan şirketlerin sayısı 342 iken, 1932’de 1473’e ulaştı. Bu
yıllarda işçi sayısı 17.000’den 62.000’e yükseldi. Üretimdeki artış da önemli
sonuçlara ulaştı[11].

Gelişmeye
rağmen, varılan sonuçlar öngörülen seviyelerin altında olup, yeterli değildi. Bu dönemde bazı yabancı firmalar Lozan
Anlaşması hükümlerine göre prensip olarak, her türlü imtiyaz lağvedilmiş
olmasına rağmen, bu konudaki farklı statülerinden faydalanmaya devam
ediyorlardı. Beş yıl boyunca bu firmalar imtiyazlarını ellerinde tuttular.
Bununla beraber bu yabancı firmalar ve içerdeki özel teşebbüs kuruluşları
yetersiz olan teşvik politikaları içinde idi. Birkaç Türk sermayedarının ürkek
teşebbüs tutumu ve yabancı yatırımcıların ilgisizliği karşısında hükümet büyük
hayal kırıklığına uğradı. Beliren acı gerçek, 1930’dan itibaren özel teşebbüsün
memleketin ihtiyacına cevap verecek yapıda olmadığıdır
[12].

Bu
başarısızlığın sebeplerini şöyle ifade edilebilir;

1)
Sanayii desteklemekte yetersiz kalan gelişme imkânı vermeyen altyapı yatırımları
ve bunların güçsüzlüğü,

2)
Müteşebbislerin yatırım şevkini artıracak iç pazarın olmayışı,

3)
Kapitülasyonların korkunç hatırasının tesiri ile işe yabancı sermayeyi
millileştirmekle başlayan hükümetin, memlekete yabancı sermayeyi yeni şartlarla
davetine engel olan tutum,

4)
Büyük hacimde sermaye birikimi olmaması ve banka teşkilatının yetersiz kalması
büyük projelerin gerçekleşmesine imkân vermediğinden, özel sermaye ancak küçük
projeleri gerçekleştirebildi.

5)
Özel sermaye kısa dönemde gelir sağlayacak sahalarda yatırım yaparak çok daha
sonra kazanç getirecek projelerden sakındı.

6)
İş adamlarının niteliği ve sayısındaki yetersizlik ile bunların teşkilatsızlığı
özel sektörü güçsüz kılan bir diğer önemli unsuru oldu[13].

Yabancı
güçlerin Türkiye’de iktisadi ve diğer sahalardaki imtiyazları Lozan Anlaşması
ile lağvedilmişti. Ancak bu anlaşma yeni hükümete gümrük vergisi koyma hakkını
vermemişti. Gümrük vergisi, yerli sanayii himaye edemiyecek kadar azdı. Bundan
dolayı kalkınmış bir millet olma arzu ve iradesine, rağmen, bu devirde iktisadi
kalkınma yolunda pek az şey yapılabildi.

Böylece hükümetin
çabaları, bilhassa içtimai reform ve savaşın sebep olduğu yıkımın onarılmasına
gayretleri üzerine yoğunlaştırıldı. Öğretimin yeniden düzenlenmesi ve yaygınlaştırılması
için gayret sarf edildi.

1929 yılında Lozan
anlaşmasının amir hükmüne dayanılarak gümrük himayesi sağlayan yeni bir kanun
kabul edildi. Bununla birlikte özel sanayi kesimi için çeşitli teşvik
tedbirleri getirildi: Kredi kolaylığı ve vergilerin indirilmesi en önemlileri
idi. İthalat değer ve miktarının azalması sayesinde ödemeler bilançosu, Osmanlı
borçlarının ödenmesine imkân verecek şekilde fazlalık gösterdi. 1929 buhranının
Türk ekonomisi üzerinde önemli tesirleri oldu ve zorlukların atlatılması işin
çeşitli tedbirler alındı
[14].

1930’larda memlekette
idarecilik sorumluluğunu taşıyanlar, artık, özel teşebbüsün, geri kalmışlığın
üstesinden gelemeyeceği inancına varmışlardı. 1933’den itibaren devlet,
yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı, bilhassa müteşebbis sınıfın yani yatırım
yapmayı arzulayan kimselerin hemen hiç olmayışı ve sermaye noksanlığı yüzünden
iktisadi faaliyete enerjik bir şekilde müdahale etmiştir. Bu iktisat
politikasına “Devletçilik” denmektedir.
Devlet sermayedar
açığını bizzat kapamak istemektedir. Diğer taraftan bu iktisat politikasında
Devletçiliğin icabı olarak yetersiz tasarrufun yerini, mecburi tasarruf
almıştır

Balkanlarda Türk Varlığı

0

Târih ilminin
biraz uzağında kalan okur-yazar grubu, Türklerin Balkanlara ilk geçiş yılını,
1352 olarak bilir. Türk oldukları kesin olarak ispatlanmış olan İskitler, MÖ
Kazakistan bozkırlarından Balkanlara geldi. Yerleştikleri bölgeyi,
Türkmenistan’daki Balkan Dağlarına benzettikleri için oraya ‘Balkan’ adını verdiler. Doğu Avrupa’da
ve Balkanlarda devlet kuran ilk Türk topluluğu MS 370 yılında Hunlar oldu. 567
yılında Avar Türkleri, 718 yılında Bulgar Türkleri Avrupa topraklarında idi. Sonraki
yıllarda Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar-Kıpçaklar geldi.

1330’lu,
1340’lı yılların başında ve 1345 yılında, keşif maksadı ile Osmanlılar
Rumeli’ye geçti. 1352 yılında Orhan Gazi’nin büyük oğlu Gazi Süleyman Paşa
(1316 (?)-1360), Gelibolu Kalesi’ni fethetmek ve Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de
yurt edinmesini sağlamak maksadıyla Balkanlara geçti. Osmanlı Türkleri
Balkanlara gelmeden önce bu topraklarda Bizans idâresinden kurtulmuş Türk
Beylikleri vardı.

Prof. Dr. Mehmet Saray’ın telif etiği 13,5 X 19,5
santim ölçülerindeki 234 sayfalık Balkanlarda
Türk Varlığı
isimli eserde Türklerin Balkanlara, fetihler yoluyla
yayılmaları ve oluşturdukları yönetimin özellikleri anlatılıyor.

Bu yönetim,
hoşgörü, güven ve en önemlisi de adâlet ve hatta merhamet temeline
oturtulmuştu. Osmanlı’da Müslüman nüfus kadar gayrimüslim vardı. Irkî yapı
itibariyle de durum farklı değildi. 
Osmanlı fethettiği topraklardaki insanlara dâletle hükmetmeseydi, süper
güç olarak devam edemezdi. Hristiyan tebaanın hakları devletin teminâtı
altındaydı. Osmanlı yönetiminin mükemmelliği, bâzı milletlerin büyük özlemi
idi.

Bosna
Hersek’te yaşayan Boşnaklar, Hıristiyanlığın Bogomil mezhebine mensuptu. Bu
mezhebin mensupları Teslis* / Üçlü Birlik
Nazariyesi
’ni ve Hz. İsa’nın tanrının olduğu iddiasını kabul etmedikleri
için diğer Hıristiyanların ağır baskısı altında yaşıyorlardı. Bosnalı
Hıristiyanlar ayrıca, Haz. İsa’nın çarmıha gerildiğini de kabulü etmezler. Bir
rivâyete göre Osmanlı’dan yardım talep ettiler. Osmanlı Cihan Devleti, bölgeyi
fethedince, Bosna halkı İslâmiyet’i seçti. Anadolu’dan gelen dervişler
vâsıtasıyla İslâmiyet bölgede hızla yayıldı.

Eyâlet vâliliğine
tâyin edilen Gazi Ferhad Paşa (1530-1590), hissesine düşen savaş
ganimetlerinden Bosna’da; câmi, mektep, hamam, çeşme, saat kulesi, türbe,
kervansaray, mahzen, 200 dükkânlık çarşı, küprüler, su yolu ve kemer yaptırdı.
Bu eserler, medeniyet düşmanı Sırplar tarafından 7 Mayıs 1993’te tamamen tahrip
edildi.  

Bosna’yı
Fetheden Fâtih Sultan Mehmed Han İnsan Hakları odaklı fermannâme yayınladı. Bu
fermanı bugün hâlâ Bosna ve Hersek Cumhuriyeti’nin birçok resmî ve özel
müessesinde asılı bulunuyor. Fermanda şunlar yazılı:

Ben
Fatih Sultan Han!

Bütün
dünyâya ilân ediyorum ki; kendilerine bu padişah fermanı verilen Bosnalı
Fransiskenler himâyem altındadır ve emrediyorum: Hiç kimse bu adı geçen
insanları, ve onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin.
Devletimde huzur içerisinde yaşasınlar. Ve bu göçmen durumuna düşen insanlar,
hür ve güvenlik içerisinde yaşasınlar. Devletimdeki bütün memleketlere dönüp
korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler.

Padişahlık
çevresinden, vezirlerden veya memurlardan, hizmetkârlarımdan, devletin
vatandaşlarından hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar
vermeyecektir.

Hiç
kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor
görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar başka ülkelerden devletime
birisini getirirse onlar da aynı haklara sahiptir.

Bu
padişah fermanını ilan ederek burada, yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve
efendisi Allah (c.c.) ve O’nun yüce elçisi aziz peygamberimiz Hz. Muhammed
(s.a.v.) ve yüz yirmi dört bin peygamber ile kuşandığım bu kılıç adına yemin
ediyorum ki; emrime uyarak bana sadık kaldıkları sürece teb’amdan hiç kimse bu
fermanda yazılanların aksini yapmayacaktır.

Bogomillerin
bir diğer adı da Pataren’di… Devşirme olarak alınan çocuklara Pataren’den
dolayı Poturoğulları denildi…

Poturoğulları,
zamanla Osmanlı ordusunda, sarayda ve devlet hizmetinde önemli görevler
aldılar… Ayrıca Müslüman Boşnaklar, Osmanlının kuzeybatı hududunu yalnız başına
savundular…

Bosna eyâleti
yıllar boyunca Osmanlı idârî sisteminde isyanların yaşanmadığı bir vilâyet özelliğini
taşıdı.

***

Prof. Dr. Mehmet Saray, eserinin sonraki
bölümlerinde Balkanlarda Türk idâresinin zayıflamasına sebebiyet veren iç ve
dış gelişmeleri, Balkan halklarının Osmanlı yönetimine karşı nasıl
kışkırtıldığını, Osmanlı Devleti’nin Balkanları koruma mücâdelesini, İtihat ve
Terakki yönetiminin Balkanları kaybetme faciâsını, Müstakil Balkan
Devletlerinin ortaya çıkışını, Osmanlı Devleti’ni tasfiye maksadıyla başlatılan
Birinci Dünyâ Savaşı’nı ve neticelerini, Balkanlardan Anadolu’ya göçleri
anlatıyor. Balkan göçlerini anlatan eserler, romanlar ve hikâyeler, Türk
edebiyatında muazzam bir külliyat oluşturur.

Balkanlardan
Anadolu’ya gelen yüksek kültürlü insanların hayat hikâyeleri ve hizmetleri de
aynı zenginliktedir. İşlenmemiş mühim bir mevzudur.

…………………

*Teslis / Üçlü Birlik Nazariyesi: Tek Tanrılı inançlar
arasında bu konuda tek farklı olan inanç Hıristiyanlık’tır. Çünkü Hristiyanlık,
tek Tanrı derken, aynı zaman da Üçlü Birlik inancını benimser. Teslis,
Hıristiyanlarca Allah anlayışının teşekkül ettiği üç sıfatın birbiriyle olan
ilişkisini sağlayan, baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs demektir. Bu üç esas, ‘ekânim-i selâse’ olarak anılır ve şöyle
açıklanır. Allah Teâlâ’dan ibâret olan baba, İsa’dan ibâret olan oğul ve
Meryem’den ibâret bulunan hayat/zevcedir. Bu nazariye, Allah’a ortaklar
yakıştırmak demektir ve İslâm’a aykırıdır. Ayrıca İslâm’a göre Allah,
doğmamıştır, doğurmamış ve doğurtmamıştır.

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

Prof. Dr. MEHMET SARAY:

1942 yılında
Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini Isparta’da
gerçekleştiren Saray, 1966 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü’nden mezun oldu.

1978 yılında
İngiltere’de ‘The Turkmens in the Age of
Imperialism
’ adlı tezi ile doktorasını gerçekleştirdi. 1978 yılında mezun
olduğu üniversitede dersler eren Saray, 1988 yılında da ‘Afganistan ve Türkler’ adlı tezi ile profesör unvanını taşımaya hak
kazanmıştır. 2006 yılında Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı görevinde de
bulunmuştur.

Yayınlanmış
kitaplarından bâzıları:

*Rusya’nın Türk
İllerinde Yayılması (1975), *Dünden Bugüne Afganistan (1981), *Atatürk İlkeleri
ve Dayandığı Târihî Temeller (Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu ile, 1983), Afganistan
ve Türkler (1987), Türk Dünyâsında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey
(1988), The Turkmens in the Age of Imperialism (1989), Türk-İran
Münâsebetlerinde Şiiliğin Rolü (1990), Atatürk’ün Sovyet Politikası (1990),
Atatürk ve Türk Dünyâsı (1990), Azerbaycan Türkleri Târihi (1993), Kazak
Türkleri Târihi (1993), Kırgız Türkleri Târihi (1993), Özbek Türkleri Târihi
(1993), Türkmen Târihi (1993), Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devletiyle Türkistan
Hanlıkları Arasındaki Siyasî Münâsebetler 1775-1875 (1994), A Short History of
Turkish Islamic States Exluding the Ottoman State (İbrahim Kafesoğlu ve Hakkı
Dursun Yıldız ile, 1994), Yeni Türk Cumhuriyetleri Târihi (1996), Afganistan ve
Türkler (1997), Doğu Türkistan Târihi (1997), Türk-Rus Münâsebetlerinin Analizi
(1998), Türk Devletlerinde Meclis – Atatürk ve Demokratik Düşünce (1999),
Türk-İran İlişkileri (1999), Sovyet Tehdidi Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’ya
Girişi (2000), Türklerde Dinî ve Kültürel Hoşgörü – Atatürk ve Laiklik (2003),
Ermenistan ve Türk Ermeni İlişkileri (2003), The Russian British Chinese and
Otoman Rivalry in Turkestan (2003), The Principles of Turkish Administration
and Their Impact in the Lives of Non-Muslim Peoples: The Armenians as a Case
Study (2003), Kazakların Uyanışı / Kazakistan Târihi (2004), Modern Kırgızistan’ın
Doğuşu (2004), Askar Akayev: Modern Kırgızistan’ın Kurucusu (2004).

 

Özbekistan İstanbul’dan Bir Şiirlik, Bir Şarkılık Yol

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı korona salgını
dolayısıyla birkaç sene ertelediği ulusal ve uluslararası programlarından 14.’sünü
Haziran’ın ilk haftası (2022) Özbekistan’da gerçekleştirdi. Bundan amaç yaklaşık
250 milyon insanın değişik şive ve lehçede de olsa konuştuğu güzel Türkçemizi
yaygınlaştırmak, yüceleştirmek, dünya sıralamasındaki bazen 5., bazen 6.
sıradaki yerini güçlendirmek, Türkçe konuşan ülke ve toplumlarda yaşayan fikir
ve ilim adamı, yazar, akademisyen ve toplum önderlerini birbirleriyle tanıştırmak,
eserlerinin ve kıymetlerinin karşılıklı tercüme edilmesini sağlamak, dostlukları
pekiştirmektir. Hatta aileleri bir araya getirerek Türk Dünyası çocuk ve
torunlarının yarınına hizmet etmek.

 

Bu çerçevede 38 yaşına giren ve Safahat şiirlerini 26 diye
tercüme ettiren Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Özbekistan Urgenç Devlet
Üniversitesiyle ortaklaşa iki ülkenin milli şairleri Mehmet Akif Ersoy ve Abdülhamit
Süleyman Çolpan uluslararası sempozyumunu (07-08 Haziran 2022) gerçekleştirdik.
Sempozyumda toplam 32 tebliğin yayınlandığı bildiriler kitabını Türkiye ve
Özbek Türkçeleriyle neşrettik. Başta Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nden
olmak üzere çok sayıda ilim, kültür, sanat adamı akademisyen ve yazar bu
programa tebliğ, konuşma, konser ve katılımıyla destek oldu. Genelde değişik
yaş, kültür ve sosyal gruplardan imkanlarını zorlayıp, tasarruf ederek sırf bu
programa faydalı olmak için gelen aydınlarımızın sayısı da bir hayli fazla idi.

 

TAŞKENT’TEN URGENÇ’E

Yazar olarak Özbekistan’a ikinci gelişim. Dolayısıyla bu
soydaş ülkedeki hızlı değişim ve dönüşümü fark etmem ve algılamam zor olmadı.
Artık THY Özbekistan’a sadece Başkent’e değil, beş ayrı kentine (Buhara,
Semerkant, Urgenç, Fergana ve Andican) İstanbul’dan uçuşlar gerçekleştiriyor.
Ayrıca Özbekistan Hava Yollarının da karşılıklı uçuşlarının hepsi dolu. Hava
limanlarının tümü de yenilenmiş. Bu gidiş gelişler iki ülkenin siyasi,
ekonomik, kültürel, insani ve mesleki gelişmelerini etkiliyor. Bir grup
arkadaşımızla birlikte Taşkent’te, Türkiye Büyükelçimiz Sayın Dr. Olgan Bekar’ı
ziyaret ettik. İki ülke arasındaki ilişkilerin çok iyi seviyede olduğunu
belirtti ve geçtiğimiz yıllardaki korana salgınına rağmen Türkiye ve Özbekistan
için çok verimli bir sene (2021) olduğunu anlattı. Bu konuşmaya ben de Türk
kültür ve edebiyatını ekledim. Büyükelçimize ekonomi kadar önemli olan ve başta
Mehmet Akif Ersoy olmak üzere pek çok Türk yazar, şair ve ediplerimizin
eserlerini Özbek Türkçesine tercüme ederek yayınlayan Şair mütercim Mir Aziz
Azam ve Prof. Dr. Hamidulla Boltabayev gibi aydınlarımızın bir vesileyle konuk
edilmesini, programlarda yer verilmesini önerdim. Kabul etti ve ziyaretlerine
gideceklerini belirtti. Büyükelçilikte askeri, idari ve iletişim ataşelerimizi
de ayrı ayrı aynı duygu ve heyecanı paylaştılar. Ataşeler akşam da Hampton By
Hilton Taşkent’te Otelinde ziyaretimize geldiler.

 

Uluslararası sempozyumumuzun yapılacağı Urgenç’e bir gün
sonra gittik. Havaalanında bizleri valilik ve üniversite yetkilileri karşıladı.
Karşılamada yerel enstrümanlarını çalan orkestrayla, müziğine eşlik eden milli
kıyafetler giymiş Özbek kızları ellerindeki ekmekleri bizlere ikram ederek bir şölen
gösterisinde bulundular.

Aynı haftada KKTC’de Türk Dünyası Üniversiteleri Rektörler
toplantısı vardı. Urgenç’teki toplantımızdan birkaç gün önce İstanbul Laleli’de
ziyaretlerine gittiğim Urgenç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Abdullaev Bakhrom
İsmailovich ve yardımcısı Prof. Dr. Gayrat 
Urazboev ile kıymetli dostum, İstanbul’da Özbek sanatçıların rol aldığı
Celalettin Harzemşah filminin danışmanı Prof. Dr. Muhammet Şerif Babahan
anlaşmış gibi seyahatimiz öncesi şöyle dediler; “Urgenç’te tebliğlerinizi
sunarken ve konuşmalarınızı yaparken dinleyiciler ve talebelerimiz sizleri
rahat anlayacaklar!.”

 

Talebeler Türkistan Marşını Birlikte Söyledi

 

Gerçekten de öyle oldu. İki ayrı salonda devam eden, “iki Kardeş
Şair Akif ve Çolpan, Türkistan’ın İstanbul’daki Sesi Sırat-ı Müstakim, İki
Kardeş Şair; Akif ve Çolpan -2, Türk-Özbek Münasebetleri, Türklerin Ata Yurdu
Türkistan” konulu 5 ayrı toplantı bütün gün devam etti. Her oturum yaklaşık
birkaç saat sürdü ve salon talebe ve izleyicilerle doluydu, hiç kimse yerinden
kalkmadı, bütün günü değerlendirdi ve istifade etmeye çalıştılar, sorular
sordular. Hatta Sanatçılarımız “Mehmet Akif ve Türk Musikisi” konulu tebliği
sunan Doç. Dr. Süleyman Erguner ile “Mehmet Akif’in Musikişinaslığı ve
Musikişinas Çevresi” konulu tebliği sunan Sanatçı Hüseyin Kıyak’ın konserindeki
şarkı ve marşların nakarat bölümüne izleyiciler iştirak etti, salon çın çın
inledi. Özbek medyasının objektif ve kameraları kaydetti, televizyon bütün gün
bültenlerinde tekrarladı, hepimiz ile ayrı ayrı röportajlar yapıldı. Yerli
yabancı ajanslar merkezlerine haberlerini, görüntülerini geçtiler.

İstanbul ve Burdur’dan getirdiğimiz onlarca kitap ve Mehmet
Akif Ersoy’un eserlerinden oluşan bir de Safahat Hatıra Evi’nin Urgenç Vali
Yardımcısı, Prof. Dr. Mehmet Karaca ile birlikte açılışını yaptık. İki gün
Urgenç’te bayram yaşadık. Biz onlara, onlar bize böylesi etkinliklerin yeniden,
aydınlık ve şeffaf girişimlerin tekrar edilmesi için söz verdik.

 

Harezmi Bölgesi Türk ve İslam Medeniyetinin Beşiği
Mesabesinde

 

 Hive’de Zarafshon
Boutique butik otelde kaldık. İç ve dış kale kompleksini gezdik, Hızır Kunya
Ark, Muhammet Amin Han, Allakulikhan, Murat İnaq Medreselerini, Gazi Kalon
Medresesini, Muhammed Rakimhan Külliyesini, İsmail Hoca, Seyit Alaattin
Mozalelerini,  Kalta Küçük Kulesini, Taş
Khovli Sarayı’nı, Darvaza Savaş Kapısını gördük, gezdik, Cuma Camii’nde avuçlarımızı
semaya açarak yakardık.

Urgenç ve Hive Harezmi bölgesinin iki önemli turizm merkezi.
Harezmi matematik, logaritma, gökbilim ve coğrafya alanında eserler bırakmış;
sinüs, kosinüs trigonometri fonksiyonlarının tablolarını oluşturarak geometriye
katkı vermiş, doğrusal ve ikinci derece denklemlerinin çözme yöntemlerinin arka
planını çözmüş, sıfır ve x rakamını matematikte kullanan Müslüman ve Türk Alim
olarak biliniyor. Hatta bir ara Rektör Yardımcısı Sardar Khodjaniyazov’a sordum
“Talebeleriniz içinden bölgede yeni Harezmiler yetişecek mi?” Diye. “İnşaallah”
diye cevaplamıştı. Gerçekten böyle bir beklenti var bu disiplinli, ferasetli ve
ileriyi görebilen gençlerden. Dolayısıyla Harezmi Türk ve İslam medeniyetinin
giriş, yerleşme ve yayılma bölgeleri. Hala tarihi doku korunuyor ve bakımları
yapılıyor.

 Halk sizin
Türkiye’den geldiğinizi görünce hemen sohbete başlıyor, resim çektiriyor, bir
şeyler ikram etmek istiyor. Tarihi mekanları gezerken Prof. Dr. İsmail Türkoğlu’nun
ikazıyla Gül adlı Özbek bir esnaf kızın güzel Türkçesi dikkatimizi çekti.
Sordum “Bu kadar güzel Türkçeyi nereden öğrendin?” “Türk dizilerinden” demez
mi? Şaşırmadan edemedim ama bu dizilerin verdikleri mesajlar da, güzel
Türkçemizi öğrettiği kadar çoğu alanda etkili oluyor. Özbekistan’da bütün Türk
televizyonlarını izlemek mümkün. Keşke Urgenç temaslarımızı ve toplantılarımızı
TC Büyükelçiliğimizi temsilen biri görevlendirilseydi. Alakayı, coşkuyu ve
sevgiyi birlikte yaşayabilselerdi. Ataşelerimizin ilgilenmediği bir hususu
sivil toplum kuruluşlarımız Türk Bayrağımızı göndere çektiriyor.

 

Özbekistan’da Türk Müteşebbisleri

Özbekistan’da bütün yollarda en fazla araba markası
“Chevrolet” binek araçları. Sebebini sordum. Meğer Chevrolet Özbekistan’da
fabrika kurarak bölgeye gelmiş. Bir başka iddialı fabrika da meyve sularıyla
alakalı. Urgenç Üniversitesi’nden Ekonomist Prof. Dr. Mahire Hoca Zarif Kızı
beni Türkiye’den Urgenç’e yerlemiş Aksaraylı işadamı Yahya Ceviz ile
tanıştırdı. Green Gold Khorezm adlı şirketin sahibi Yahya Ceviz, bölgede
Türkiye’den getirdikleri tarım ürünlerini yetiştiriyor. Bunların başında da
kayısı, şeftali, kiraz, vişne geliyor. Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyev’in yetki
verdiği valiler yatırımcılara sektörüne göre mekan tahsis ediyor, ulaşım ve
iletişimde kolaylık sağlıyor. Böylece yabancı yatırımcı sayısının artması hayata
geçiriliyor. Bu uygulama başarıyla da devam ediyor. Özellikle inşaat sektörü bu
konuda önde geliyor. Türkiye’de Koç grubu da bunlardan biri. Ayrıca çok sayıda
Türk tekstil firması da Özbekistan’da temsilcilik açmış; Beymen gibi.

Yaklaşık 31 bin talebesi bulunan Urgenç Üniversitesinde
Türkiye’den öğrenci yok iken, Pakistan, Hindistan, özellikle Türkmenistan’dan
çok sayıda öğrenci eğitim görüyor. Çin de Harezmi bölgesine özel bir alaka
gösteriyor. Çünkü Pekin Yönetimi Türkmenistan’dan doğal gaz alıyor. Bunun için
de çok bozuk olan ve ulaşımda zorlukları bulunan Hive-Buhara yolunu çimento ile
yeniliyor. Çin demek oluyor ki Özbekistan’a girmiş, kalışını da güçlendiriyor.

Özbekistan yönetiminin yabancı yatırımcıya tanığını
imkanlarla Türkiye, Rusya, Japonya, Güney Kore, Almanya, İspanya ve İtalya sektör
temsilcileri ilk onda geliyor. Türkiye daha çok inşaat sektöründe iddialı bir
durumda. İnşaat alanları genelde tarihi mekanların dışında ve yeni kurulacak
semt, kasaba ve şehirler ile dikkat çekiyor. Turistik alanlarını tümüne yakını
yenilenmiş, restore edilmiş, yeşil alan korunmuş, ulaşım ve iletişim kolaylığı
sağlanmış.

 

Tarihin Yazıldığı Mekânlar

 

Urgenç’teki toplantı, temas ve incelemelerimizi
tamamladıktan sonra kötü, çukurlar oluşmuş, toz toprağı bol, çoğu bozulmuş 800
kilometrelik yolu otobüsle 14 saatte geçtik ve Buhara’ya vardık. İki tarafımız
çöl; Karakum. Ancak alışılmış çöllerden değil. İçinde makiliği bol olan bir çöl
burası. Zaman zaman ihtiyaç için benzin istasyonlarında duruyor, küçük marketlerden
ihtiyaçlarımı karşılıyoruz. Yerleşim birimleri de yol üzerinde öyle fazla
değil. Sanırım yol inşaat tamamlanınca bölgede bir değişim gözlenecek.
Buhara’da Sahid Zarashon Oteli’nde kaldık. Kent tamamen ismini bilmesek,
yazıları olmasa bir batılı şehir hüviyetinde görünecek. Çok sayıda apartman,
gökdelen, AVM inşaatları devam ediyor. Türk inşaat şirketlerimizin tabelalarını
da görmek mümkün. Yollar geniş, ışıklı, trafik düzenli, kaldırımlara araçlar
park etmiyor, insanların geçiş üstünlüğü var, araçlar sizi görünce hemen yol
verebiliyorlar. Yeşil alanlar bol. Güneşe karşı çoğu kimse şemsiye kullanıyor. Otoparklar
da yaygın. Ziyaret için birkaç gün bile yetmeyebilir. Buhara ve Semerkant’ta zamanımızın
yetiştiği kadar ziyaretlerimizi yaptık. Ali Kuşçu da bölgeden. Bir ara konu
edilince Dr. Vahdettin Işık “Ben İstanbul Fatih Ali Kuşçu mahallesinde
oturuyorum” dedi. Fatih Sultan Mehmet Ali Kuşçu’ya özel davet göndererek
İstanbul’a çağırmış, ilminden, çalışmalarından istifade etmiş bir Türk hakanı.
Bu isimlere Nizami Gencevi ve İstanbul’da bir üniversiteye adını veren
Biruni’yi de ekleyebiliriz.

 

Gezdiğimiz yerlere devam edersek bu isimleri şöyle
sıralayabilirim;  İsmail Samani Türbesi,
Chashma Eyüp Türbesi, Ark Kalesi, Leb-i Havuz Külliyesi, Bolo Havuz Mescidi,
Mir Arap Medresesi, Kolan Minaresi, Uluğ Bey Medresesi, Buhara Emirinin Yazlık
Sarayı, Seyit Emir Külal külliyesi, Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri Cami türbe ve
külliyesi, pir olarak tanınan Malatyalı Hoca Abdülhalık Güçdivani, Muhammet
Arif Rivegeri, Mahmut Encir Fagnevi, Ali Rahmetemi, Muhammet Baba Sammasi
külliye veya türbeleri.

 

Çolpan’ın Şiirini Bir Cumhurbaşkanı Okuyunca

 

Özbekistan ucuz değil. Enflasyonu hemen hissediyorsunuz.
Hayat pahalı. İşsizlik kendini hemen belli ediyor. Çok sayıda Özbek genci bu
nedenle Rusya’da çalışıyor. Rusya Özbekistan’a ayrıca Çin gibi özel bir önem
veriyor. Yatırımlar yapıyor. Bir dolar ilk gün 11 bin sum iken zaman zaman
arttı, 18 bine kadar çıktı. Bir tuvalet ücreti ise 3 bin sum.

Semerkant’ta da batılı bir şehir yapılanmasını
hissediyorsunuz. Ancak tarihi mekanların olduğu, özelikle seramik işlemelerle
dikkat çeken külliyeler, türbeler, mekanlar turist kalabalığını görmenize
yetiyor. Turist AVM dolaşmıyor, tarihi mekanları tercih ediyor. Semerkant’ta
Dilimah Oteli’nde kaldık. Özbekistan’ın yıldızlı bütün otellerinde internet,
çok kanallı televizyonlar ve Netfiks var. Bu demektir ki dünyadaki gelişmeler gençlerin
avucunun içinde. İnşaatlar kadar insana yatırım yapılmazsa mevcut sorun yani
zaman zaman eleştirdiğimiz, kendi aile yapımıza ters hayat tarzı meselesi
artarak büyüyebilir. Özbekistan’da eğitim ve sağlık henüz devlette, kültür ve
sanat kamu desteği olmadığından sorun yaşıyor. Yazarlar, sanatçılar, fikir
adamları eski Sovyet dönemindeki imkan ve imtiyazı mumla arıyorlar. Eski
eserler antika muamelesi ve alaka görüyor, yeniler henüz değil.

Taşkent; Hive, Semerkant ve Buhara kadar olmasa da Barak Han
Medresesi, Muyi Mübarek Camii, Cuma Camisi, Kukelda Medreseleri, Bağımsızlık
Meydanı, Emir Timur Heykeli, metro görebildiğimiz önemli mekanlar. Özbekistan
kentleri tertemiz, sanki her gün 39-40 dereceyi aşabilen hararete rağmen su ile
yıkanmış gibi görünüyor. Maveraünnehir bölgesini görmek gerçekten bir
ayrıcalık. Her gittiğiniz yerden bir Türk firmasını veya ürününü görmek ihtimal
dahilinde. Bölgeyi görünce neden burasının yıllarca ve halen “ipek yolu” olarak
kullanıldığını anlıyorsunuz.

 Günümüzde Türkiye-Özbekistan
ilişkileri zirvede. Türkiye’nin Özbekistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülke
olması dışında (1991), önce Cumhurbaşkanı Turgut Özal rahmetlinin bölgeyi
ziyareti(1993), daha sonra da özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son
Özbekistan temasları (29 Mart 2022) ve Taşkent’te okuduğu Çolpan’dan şiirleri
hala konuşuluyor. Halk gururla anlatıyor, aydınlar bu gidiş-gelişlerin artarak
devam etmesini istiyor.

 

Taşkent Karakamış Çukursu’da Bir Ud Sesi

Özbekistan aydınları din ve siyaseti birbirinden ayırıyor.
Arka planında dini siyaset olan gelişmeleri fark edebiliyor. Mesela ilk defa
FETÖ ve Vahhabi tehlikesini fark eden ve ülkesinden çıkaran Özbekistan yönetimi
olmuştur. Bu nedenle daha önce çok eleştirilen ilk Cumhurbaşkanı İslam
Kerimov’un tasarrufları bugün artık tartışılmıyor. İslam Kerimov’a Şah-ı Zinda
Külliyesinde anıt mezar yapılmış ve tarihi Bibi Hatun Camii’nin yanında defnedilmiş.
Burası her gün onlarca ziyaretçiyi ağırlamakta. Özbekistan mezarlıkları da bir
açık hava müzesi gibidir.

Özbekistan’ın İkinci Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyev dünyayı
iyi okuyan, gelişmeleri dikkatli takip eden bir devlet adamı olarak
değerlendiriliyor, Türk Dünyası Birliği için çalışmaları takdir ediliyor.

Taşkent’in en pahalı aristokrat semti Karakamış’ta, Çukursu
adlı bir ırmak kenarındaki restoran Sultan Seyyit’te son gece akşam
yemeğindeydik. İçerisi Türkiye’den gelen konuklarla, dışarısı pahalı arabalarla
doluydu. Ayrıca bir de düğün vardı bu geniş bahçesi, orkestrası ve locaları
olan mekanda. Biraz uzakta Macıg City , AVM ve üç şerefeli dört minaresi olan
cami görünüyordu. Elindeki mızrabıyla udunu titreden Sanatçı Hüseyin Kıyak
bütün konukların iştirak ettiği “Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden/Bendim geçen
ey sevgili sandalla denizden” diye sesleniyordu. Peşinden de “Gesi Bağları”
geldi.

Biz ise Taşkent Üniversitesi Yakın Tarih Türk Edebiyatı Fakültesi
Dekanı Prof. Dr. Hamidulla Baltabayev ile daha önce belli şiirlerini
yayınladıkları Safahat’ın tümünü tercüme ettiklerini ve çok yakında bu eserin
de basılacağını belirttiği Mehmet Akif Ersoy’u konuşuyorduk. Sonra bize,
talebesi Prof. Dr. Sakine İbrahimova Babahan da iştirak etti. Konukları olan
bizlere seramik çay fincanları hediye etti, çapan giydirdi.

Birbirine maddi manevi çoğu bakımdan benzeyen
Türkiye-Özbekistan ilişkileri sadece ekonomik, sosyal ve siyasal alanda değil
kültür, sanat ve medeniyet alanında da hızla gelişiyor. 

Çünkü

Bir
vesile ile Avrupa ülkelerine gidip gelenler, döndüğünde öve öve bitiremez,

Gezip
gördüğü ülkeyi,

Bu
durum Avrupalıların bizlerden daha iyi olduğundan mı kaynaklanır? Tabi ki hayır!

Herkes
bilir ki Müslümanların yaşadığı ülkelerde merhamet duygusu ve yardımlaşma!

Avrupa’dan kat kat fazladır!

Yetenek
ve çalışkanlık konusunda da öyle!

Bir
Müslüman ile bir Hristiyan’ı ya da başka inançlara sahip birini TEKE – TEK her
hangi bir konuda kıyasladığınızda,

Müslümanın
insani artıları fazladır.

En azından aşağı
değildir!

***

Buna
rağmen “Müslüman” ülkelerde durum NEDEN
böyledir!

Birebirde
kimseden aşağı kalmayan Müslümanlar!

Neden
bir araya geldiklerinde düzelmek yerine “bozulur”!

Neden,
yönettikleri ülkeler;

İstikrar,
güven, eşitlik ve adalet bakımından sürekli eleştirilir!

Dinleri
Adaleti emrettiği halde!

Çünkü!

***

Çünküsü
şu!

Avrupa
ülkelerinin pek çoğunda sistem ve kurallar var, “Müslüman” olduğu iddia edilen
ülkelerin pek çoğunda varsa bile,

Merhum
İbrahim Erkal’ın söylediği gibi

Yokluğunda varlığını
özlemem gerekirken

Varlığında yokluğuna Hasret
bıraktın!!!

Mealen,
varlığı bir dert yokluğu yara!

***

Öyle
olduğu için de bu coğrafyalar da yaşayan insanlar tuttuğunu koparan, olmazı
olduran “nitelikli bireysellik yerine” güçlü
bir bütünün parçası olmak

Kurnaz,
işini bilen, gemisini yürüten insanlar olmak zorunda hisseder kendini!

Hakkı
yenmesin diye hak yer, kurallara
uyulmayacağına inandığı için kurallara uymaz
, kendince gerekçelerle!

Gözü
açık ol, işini bil diye büyütür çoğu ana baba çocuğunu!

Çünkü
gözü açık ve anasının gözü biri olmazsa onu koruyacak bir sistem ve kurallar
bütünü olmadığını düşünür!

Hele
mahkemelik falan olursa, Allah asıl o
zaman yardım etsin!

***

Sistemi
olan ülkelerde gözü açık olan da yumuk olan da korunur, yasalar tarafından!

Yüzlerce
yıl değişmez, sadece güncellenir çağın ihtiyaçlarına göre,

O
ülkeler sadece kendinden olmayanı sömürür, kendi vatandaşı olmayanı, çünkü kendi halkını sömürmek bir nevi
kapitalizmde ensest ilişki gibidir.

Aile
içinde değildir Avrupalının haksız uygulamaları!

***

Sen
alacağını unutsan da seni arar bulur bir
kamu görevlisi
.

Senin
hakkın olmayan bir şeyi veremeyecekleri gibi, hakkın olanı da alamaz senden.

Devletin başındakiler
senin dostun ya da düşman olsa bile!

Kanunlar
izin vermez böyle şeylere!

Misal
yarı cahil biri çevresi geniş, partisi güçlü diye belediye meclis üyesi olup ne yolun nereden geçeceğine ne de bir
arsaya kaç kat yapılacağına karar veremez!

Kendinin
ve ya kendinden olanların çıkarlarına göre!

“sadece”
Mühendisler karar verir böyle şeylere!

Dere
yatağından ucuza arsa alıp sonra orayı imara açtıramaz bir Avrupalı, şehir ve
bölge planlamacıları yetkilidir o konularda!

Okumuş
insanlar önemlidir yani, hatta hangi üniversiteyi okuduğu kaç puanla bitirdiği
dahi!

Birinci olanın yerine
mülakatla 800 üncüyü almazlar işe!

Neye
inandığının, kime oy verdiğinin önemi yoktur, işinde uzman olması yeterlidir!

Gerçi bunlar çok küçük
örnekler ya neyse!

 

***

Velhasıl
kelam.

Avrupa
da devleti yönetenler dahil herkes için geçerli olan sistem ve kurallar,

“Müslüman” olduğu iddia edilen ülkelerde “umumiyetle” güçlülerin, yönetenlerin ve yönetenlere yakın olanların lehine diye
düşünülür!

***

Tıpkı
bir zamanlar KİLİSE hakimiyetin de ki Avrupa’nın, Rönesans öncesi orta çağ dönemi
gibi.

Onlar
da eskiden sömürmüş kendi milletlerini!

İNCİL
ve Hz. İsa adına diye diye!

Tanrı bizimle beraber
demişler!

Tanrı böyle istiyor
demişler!

***

Çünkü…

İnsanoğludur
nihayetinde, dur diyen bir sistem olmazsa yapar!

Medeni
insanlar ülkelerini duyguları ve inançları
ile yönetmez.

Duygular
ve inançlar kişinin kendini yönetmesi iyiye iyiliğe yöneltmesi içindir, değişkendir.

Duygular
ve inançlar kişiye göredir, herkes de aynı olmaz etkisi, kitle yönetim biçimi değildir.

Bünyesinde
yaşadığı kişiyi “kişileri” iyiliğe yöneltemeyen duygu ve inanç, yönetim
biçimi olduğu zaman da iyilik güzellik olmuyor o coğrafyalarda!

Aslında,
peygamberlerin yaşantılarında dahi çokça örnekleri var hadislerinde de,

Hem
Allah da gönderdiği kutsal kitaplarda çokça öğütler ya!

Okunduğu kadar anlaşılsa
keşke!

Aksi
halde, saygı da kalmaz inanan da, İyiliğe güzelliğe götürmesi gereken şeylere!

Beğenmeyen
çeksin gitsin demek de en kötüsü bence, iyiler gittikçe daha iyi olmayacak
kalanlar!

Çünkü!

Öyle işte.

Ebulfez Elçibey “24 Haziran 1938 – 22 Ağustos 2000”

0

Milli Düşünce Merkezi kurucusu ve
yazarı Prof. Dr. İskender Öksüz “Sıkıntı
Krallarda Değil Kralcılıkta
” başlıklı son yazısında: “Sonuçları değiştiren krallara, komutanlara, devrimcilere, fikir adamlarına,
sanatçılara, her birine tek tek hak ettikleri krediyi verelim. Onları sevelim,
gelecek nesillere de öğretelim ve sevdirelim. Burada bir sıkıntı yok. Zaten
millet böyle doğar, medeniyet böyle yükselir
.” Diyor ve çok haklıdır.

                Metehan
dan Mustafa Kemal Atatürk’e uzanan Türk tarihi sürecinde birçok Türk
kahramanının, ilim adamlarının isimlerine rastlarız ancak bu isimleri gelecek
kuşaklara yeterince tanıttığımız inancında değilim. Tarihini bilmeyen, atasını
tanımayan nesiller; korkak, pısırık, yabancı hayranı ve köksüz bir ağaç gibi ayakta
duramaz en ufak bir esintide devrilir.

                Bu
yazımda sizlere elimden geldiği kadar Azerbaycan’ın ünlü şairi Bahtiyar
Vahapzade’in: “Bir kere yükselen bayrak,
bir daha inmez
” sözünün timsali ömrü boyunca kendisini Türklüğe, Turan’a
adayan büyük insan Ebulfez Elçibey’i
tanıtmaya çalışacağım.

                Başkalarını
bilmem ama şahsen ben Enver Paşa ile Elçibey’i kahramanlık, Türklük aşkı ve
Turan Ülküsü konularında birbirlerine çok benzetirim. Ancak ne yazık ki tarih
ve kader bu iki idealist kahramanda olduğu gibi her zaman yüzlerine gülmedi.
Kafkas Orduları Komutanı Enver Paşa, Çegan tepesinde 4 Ağustos 1922 günü öyle
üzeri Rus ordularıyla çarpışırken şehit oldu, Elçibey ise Azerbaycan Türklüğüne
daha uzun yıllar hizmet etmesi gerekirken sırf kardeşkanı dökülmesin diye
Cumhurbaşkanlığının birinci yılında istifa ederek Nahcivan’daki köyü Keleki’ye
çekildi.

                Ebulfez
Elçibey’i 1999 yılında Kocaeli-Körfez İlçesinde Belediye Başkanvekiliyken belediyeyi
ziyareti esnasında tanıdım. Alnındaki ve yüzündeki çizgiler hayatı boyunca
çektiği sıkıntıları, tutsaklıkları ve çileleri resmediyordu.

                Konuşurken
kendinden emin, kararlı kelimeler ağzından usta bir şairin şiir nağmeleri gibi
dökülüyordu. Belediyenin hatıra defterine ziyaret sebebini açıklayan bir yazısının
altına ince uzun parmaklarıyla imzasını atarak sohbete devam ettik.

Elçibey için ne kadar yazı yazsak
gene de az gelir. Böyle büyük bir şahsiyetin hayat hikâyesini sözü fazla
uzatmadan kaynağından öğrenelim.

Kendisini rahmet ve şükranla
anıyorum, ruhu şad olsun.

1. Ailesi ve Kökeni*

Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti sınırları içindeki Ordubad ilçesinin Keleki
köyünde[1] 24
Haziran 1938’de dünyaya gelen Ebulfez Elçibey’in[2] babası
Güney Azerbaycan Türklerinden Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu’dur. Baba tarafından kökü
Safevi Devleti’nde önemli görevler üstlenen seyid bir aileye dayan­maktadır.[3] Annesi,
Aliyeva Mihrinisa Caferkızı ise Anadolu’dan göç ederek Keleki’ye gelen
“Kasımlılar” ailesine mensuptur. Piravdan’da dünyaya gelen Mihrinisa Hanım ve
ailesi, Ermeni saldırıları nedeniyle Nahçıvan’a göç etmek zorunda kalmıştır.
Oldukça zor şartlarda gerçekleşen bu göç sırasında, donma teh­likesi atlatan Mihrinisa
Aliyeva’nın soğuktan donmak suretiyle kangren olan parmaklarını balta ile
keserek hayatta kalmış ol­ması, Ermeni mezalimi neticesinde göç eden Türklerin
ne şart­lar altında hayatta kaldıklarını gösteren elim bir olaydır.[4]

Keleki’de Bünyad adında bir akrabası ile evlenen Mihrinisa Aliyeva’nın bu
evlilikten İbrahim ve Murat adında iki oğlu ol­muştur. Daha sonra ilk eşinin
vefatı ardından amcasının isteğiy­le Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu ile evlenen
Mihrinisa Hanım’ın bu evlilikten de Almurad ve Ebulfez adında iki oğlu dünyaya
gelmiştir. Mihrinisa Aliyeva’nın anlattığına göre; Elçibey’in do­ğumu sırasında
bir kurt köye gelerek ulumaya başlamış, köylü­lerin kurdu vurmak istemesi
üzerine de babası, “dokunmayın bu bir elçidir” diyerek onları engellemiştir.
Uluyan kurt Elçibey’in doğumu sonrasında köyden uzaklaşmıştır.[5] Elçibey’in
babası Aliyev Kadirkulu, 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı’na katılmak için
memleketinden ayrılmış ve kendisinden bir daha haber alınamamıştır.[6]

2. Eğitim Hayatı

Babası Aliyev Kadirkulu’nu yitirdiğinde henüz beş yaşın­da olan Ebulfez
Elçibey, oldukça zor şartlar altında eğitim haya­tına atılmıştır. Önceleri
kolhoz işçisi olan dayısının yanına yer­leşen Elçibey, sekiz yaşına geldiğinde
Keleki’de ilkokul bulun­madığı için yedi yıl boyunca Unuskend okuluna devam
etmiş­tir.[7] 1955
yılında bu okuldan mezun olan Elçibey’in artık köyü­ne 25 km mesafede bulunan
Ordabad’da eğitim görmesi gereki­yordu. Ancak maddi imkânsızlıklar ve ilçe
merkezinde tanıdık kimsesinin bulunmuyor olması, Elçibey’in eğitim hayatını
zora sokmuştur. Birçok akranı gibi eğitimine nihayet vermekten son anda
kurtulan Elçibey, akrabalarının desteği ve özellikle de an­nesi Mihrinisa
Hanım’ın çabalarıyla Ordubad’da bulunan 1 Nolu Lise’ye devam etmiştir.[8]

Bu başlangıç milliyetçi bir Türk aydını ve Azerbaycan siyasi tarihinin
önemli figürlerinden birisi olma yolunda onun adına kritik bir aşamadır. Çünkü
1955-1957 yılla­rı arasında devam etmiş olduğu 1 Nolu Lise, gerçekten de
Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti’nin en iyi eğitim veren kuramlarından birisi
durumundadır.[9] Ancak
komünist rejimin baskıları ve propagandist tutumu nedeniyle Sovyet işgali
altında yetişen her Türk genci gibi, Elçibey’in düşünce dünyasına ve
fikriyatına da ket vurulmak istenmiştir. Onun kimlik arayışı ve Türklük
şuurunun farkına varması ise etrafındaki bir avuç Türkçü aydın sayesinde
olmuştur. Elçibey, genç yaşta olmasına rağmen fikri­yatında beliren Türklük ve
Türkçülük bilincini 24 Aralık 1994 tarihinde Azadlık gazetesinde yayımlanan
“Azerbaycan Aydın­ları” adlı yazısında şöyle dile getirmektedir:

“…Üçüncü sınıfa kadar atalarımızı Medyalı, kendimizi ise Azerbaycanlı
sanıyordum. Türk olduğumuzu bilmiyordum. Sınıf ve yurttan arkadaşlarım Malik
Mahmudov ile Zakir Memmedov’la ayrı görüşteydik. Ben Türk değil Azerbaycanlıyım
diyordum. Onlar ise ‘Türk’sün, Türk’üz ancak bu tarih kitapları seni kandırmış’
diyorlardı. Aldandığımı bu kişilerin de yardı­mıyla üçüncü sınıfta anladım.”[10]





















Ebulfez Elçibey, 1992 yılının Mayıs ayında
Bakü’de parlamento binası dışında destekçilerine hitap ediyor

Elçibey’in Marksist ideolojiden sıyrılarak milliyetçi bir Türk genci olarak
yetişmesinde yakın çevresinin çok büyük etkisi olmuştur. Gerek mensup olduğu
ailenin dini bütün kimse­lerden oluşması, gerekse de fikir alışverişinde
bulunduğu dost­larının telkinleri sayesinde bir büyük dava adamının yetişmesi
için uygun bir ortam meydana gelmiştir. Annesi Mihrinisa Ha­nım ve halasından
çocukken dinlediği Dede Korkut Hikâyeleri onun hayal dünyasını zenginleştiriyor
ve Türklüğe olan muhab­betini perçinliyordu. O bu hikâyeler arasında özellikle
Melik Mehmet Destanı’nı dinlemeyi seviyordu.[11] Ayrıca
Elçibey’in doğduğu köyde Oğuz geleneği olan “aşık musikisi” çok yaygındı ve
Elçibey bu kültür ile yetişmişti.[12] Gençliğinde
zorla eline tu­tuşturulan Marksist safsatalara[13],
söndürülmek istenen Türklük ateşine ve unutturulmaya çalışılan geçmişine
rağmen, kader onu kaçınılmaz bir şekilde Türklüğe ve bağımsızlığa giden o kutlu
yola doğru sevk etmiştir. Elçibey, Marksist ideolojinin kıskacından nasıl
kurtulduğunu “Azerbaycan Aydınları” adlı yazısında şu şekilde dile
getirmektedir:

“…Bazı öğrenci arkadaşlarımızla ikinci sınıftayken Stalin’in alçak, işe
yaramaz, gaddar bir manyak olduğunu görmüş ve ondan nefret etmiştik. Üçüncü
sınıfta ise Lenin’in gerçek yü­zünü görmüş; eserlerini okuyup tahlil etmiş ve
resimlerini du­vardan söküp çıkarmıştık. Bir zamanlar Lenin ve Stalin’i tenkit
edenlerle tartışan bizler, Lenin ve Stalin’i kendi aramızda red­detmiş ve
Marksizm ile sosyalizmin boş bir ideoloji olduğunun farkına varmıştık.”[14]

Liseden 1957 yılında mezun olan Elçibey, artık kariyeri adına önemli bir
yol ayrımına gelmişti. Ya tahsiline burada nok­ta koyup memleketine dönecekti,
ya da başladığı işi sonuna kadar sürdürüp üniversite öğrenimine başlayacaktı.
Annesi ve kardeşlerinin desteğiyle ikinci yolu tercih eden Elçibey bu amaç için
Bakü’ye doğru hareket etti.[15] Elçibey
ortaokula devam ederken, Azerbaycan Devlet Üniversitesinde Şarkşinaslık Fakül­tesi
daha henüz kuruluş aşamasındaydı. Elçibey bunu öğrenir öğrenmez bu fakülteye
girmeyi hedeflemiş ve planlarını bu doğ­rultuda yapmıştır. Kontenjanı on bir
kişi ile sınırlı olan bu fakül­teye doksan kişi başvurmuştur.[16] Elçibey
bu kişiler arasından seçilerek 1957 yılında Baku Devlet Üniversitesi Şarkiyat
(Doğu Bilimleri) Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydo­lur.[17] Bu
tercihinde daha Ordubad’da iken manevi dünyasına tesir etmeye başlayan Türk
milli kültür mirasının bir dönem Arap dili ile yazılmış olan kaynaklarına inme
arzusu etkili ol­muştur.[18] Diğer
yandan aynı üniversitenin Türkoloji bölümüne neden kayıt yaptırmadığını da en
yakınında bulunan kişilerden Hanım Halilova şöyle dile getirmektedir:

“Elçibey’in kayıt yaptırdığı üniversitede Türkoloji bölümü vardı. Ancak
Sovyet döneminde bu bölümü bitiren herkesi Tür­kiye’ye yollamıyorlardı. Arap
Dili ve Edebiyatı bölümünü biti­renleri ise Arap ülkelerine mütercim olarak
gönderiyorlardı. Elçibey’in esas amacı ise yurt dışına çıkıp Türkiye ve 1918 yı­lında
bağımsızlığını kazanan Azerbaycan hakkında bilgi topla­maktı. İşte bu nedenle
bilinçli olarak Arap Dili bölümünü tercih etti”.[19]

Elçibey’in üniversite yılları hem ilmi yönden hem de siya­si yönden
yetkinlik kazanıp, bu yönde kendini geliştirdiği yıllar olmuştur. Aynı zamanda
bu dönemde Y. Z. Şirvani, Z. Bünyadov ve E. Mehmedov gibi Türkçülük davasına
kendini adamış olan âlimlerle tanışmış, bu sayede Türkçülüğün tarihini, ilmini
sağ­lam bir şekilde öğrenmiştir.[20] Kendisi
ile aynı kaderi paylaşan, babaları II. Dünya savaşına gidip bir daha geri
dönmeyen bu aydınlarla öğrenci yurdunda aynı odada kalmış, bu 41 numaralı
odanın ışıkları hiç sönmemiştir. En önemlisi Azerbaycan’ın bağımsızlık
tohumları bu odada atılmıştır.[21]

Azerbaycan Devlet Üniversitesi son derece yetenekli ve seçkin kadrosuyla
1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nde önemli bir yere sahipti. Bu seneler
üniversiteye girişlerde paranın de­ğil, yeteneğin ön planda tutulduğu yıllardı.
Bu da Ebulfez gibi maddi gücü yetersiz olan kimselerin de eğitimine olanak
sağlı­yordu. Üniversitenin Arap dili ve edebiyatı konularında ders veren Ord.
Prof. Dr. Mehmet Cafer Caferov, Ord. Prof. Dr. Alevsat Abdullayev gibi alanında
çok yetkin hocalar vardı. Ancak Elçibey daha sonraları en çok Elesger
Mehmedov’dan istifade ettiğini dile getirmiştir. Elçibey’in anlattıklarına göre
Elesger Mehmedov Arap dilinin öğretimi konusunda iyi bir uzmandı ve
Azerbaycan’da Arapşinaslık Mektebi’ni kuran kişi de Elesger Mehmedov’du.
Elçibey zamanında öğrencilerin büyük çoğunlu­ğu taşradan geldiği için yurtta
kalıyorlardı ve devletin onlara ödediği bursla hayatlarını idame
ettiriyorlardı. Elçibey üniversi­te yıllarında da zamanının çoğunu
kütüphanelerde geçirirdi. İlmi konularda tartışmaları ise en çok Malik Mahmudov
ile ya­pardı. Bu yüzden sonraki zamanlarda Azerbaycan’daki siyasi hareketin ve
ardından bağımsızlığın temellerini atarken yine yanında Prof. Dr. Malik
Mahmudov’un bulunması tesadüf olma­dığını göstermektedir.[22]

Elçibey’in üniversite yılları Kruşçev dönemine denk gel­mişti. Bu yıllar o
zamanki Sovyet rejiminde yumuşamanın mey­dana geldiği yıllardı. Üniversitede
ders veren hocalar olsun öğ­renciler olsun ülke ve toplumlarının geleceği
hakkında rahatça konuşup tartışma ortamlarında bulunabiliyorlardı. Elçibey de
bunu fırsat bilmiş, bu yıllarda yurt arkadaşları olan Rafik İsmayılov, Zakir
Memmedov, Malik Mahmudov ve Alim Hasayev gibi kimselerle gizli dernekler kurup,
üniversite öğrencileri ara­sında -Azerbaycan halkının azadlığı ile ilgili
ilerideki ideallerini gerçekleştirmek adına- faaliyet göstermeğe başlamıştır.[23]

Elçibey 1962 yılında, Azerbaycan Devlet Üniversitesi, Arap Dili ve
Edebiyatı Bölümünden iyi bir derece ile mezun olmuştur.[24] Elçibey’in
ve arkadaşlarının mezun olduğu Şark Dilleri ve Enstitüsü o yıllarda doğu
ülkelerinde çalıştırılmak üzere Farsça ve Arapça bilen uzmanlar yetiştiriyordu.
Bu doğu ülkeleri, Sovyet rejimi ile aynı politikaya sahip ülkelerdi ve
Sovyetlerin özellikle Arap dilini konuşan ülkeler ile arası daha iyiy­di. Bu
yüzden sadece Arapça bilen uzmanlarını yurt dışına gönderiyordu. Ebulfez
Elçibey’in gönderileceği yer olan Mısır’da ise yönetimde bulunan kişi Cemal
Abdunnasir idi. Bu kişinin Sovyetlere yakın bir kimse olduğu biliniyordu ve bu
nedenle Sovyet rejimi tarafından destek görüyordu.[25] 1963
yılında Ruslar Mı­sır’da bulunan Asvan Barajı’nı inşa ederlerken, dil konusunda
yardımcı olunması amacı ile Arapça bilen uzmanları Mısır’da görevlendirdi.
Görevlendirilenler arasında Elçibey ve yakın ar­kadaşları da bulunmaktaydı.[26]

Elçibey’in Assuan Barajı’ndaki görevi Sovyet uzmanların, Arap işçileriyle
olan diyalogunu sağlamaktı. Elçibey bu görevi esnasında, inşaatla ilgilenen üst
düzey Sovyet ve Arap yetkilile­riyle yakın temaslarda bulunmuştur. Ancak Elçibey
kendi tavır­larından hiçbir zaman ödün vermemiş, tanık olduğu yanlış bir durum
olduğunda kim olursa olsun gereken eleştirmeyi de yapmasını bilmiştir.[27] Bu
görevi sırasında, bir ara Sovyet Ko­münist Partisi Başkanı Kruşçev, ziyaret
için Mısır’da bulunmuş­tur. Tarihler 1964’ü göstermektedir ve bu dönemde Kıbrıs
Me­selesi gündemdedir ve Kruşçev’in Kıbrıs Meselesinde Yunanla­rın tarafında olduğu
bilinmektedir. Bu yüzden ziyarette Elçibey, Kruşçev ile tokalaşmayı kabul
etmez. Bunun üzerine Sovyetler tarafından Elçibey’e yurtdışı yasağı konur ve bu
tarihten itiba­ren Elçibey KGB’nin yakın takibine alınır.[28] Elçibey
Mısır’daki görevinin tamamlanmasının ardından Bakü’ye geri döner. Mı­sır’da ya
da diğer ülkelerdeki görevini tamamlayıp dönenler, cebinde tonlarca para,
altında arabaları varken, Elçibey’in bavu­lunda sayısız kitap, aklında ise
milletinin bağımsızlığı konusun­daki sayısız düşünceler bulunmaktadır.[29]

Elçibey ülkesine döndükten sonra 1965 yılında Azerbay­can Devlet
Üniversitesinde Asya ve Afrika Ülkeleri Tarihi saha­sında yüksek lisansa
başlamış, hocası olan Zeki Bünyadov ile Tolunoğulları Devleti üzerine
araştırmalar yapmıştır. Elçibey, 1 Ocak 1968 tarihinde ise Azerbaycan Devlet
Üniversitesinde Asya ve Afrika Ülkeleri Tarihi Kürsüsü’nde öğretim görevlisi
oldu ve 1969 yılında “Tulunoğulları Devleti” adlı doktora tezini Azerbaycan
Baku Devlet Üniversitesinde ünlü tarihçi Zeki Bünyodov önderliğinde tamamladı.[30]



Bir Tane Cumhuriyet Savcısı Yok Mu?

0

Sedat Peker’in ifşa ve iddiaları hakkında bugüne kadar bir soruşturma dahi açılmadı,
açılamadı. Hiç kimse tarafından yalanlanamayan iddiaların hiçbiri hakkında savcılar
harekete geçmedi veya geçemedi.

Bu
yüzden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Bu ülkede bir Cumhuriyet
Savcısı yok mu?”
diye feryat ediyor.

Birkaç
sene önce savcıların çoğunlukta olduğu ve benim de bulunduğum bir sohbet
ortamında, bir savcının şaka ile karışık söylediği söz aklımdan çıkmıyor: “Biz
artık Cumhuriyet Savcısı değil SAVICIYIZ.
Önümüze gelen siyasi içerikli
iddia ve şikayetleri başımızdan savmak için ne gerekiyorsa yapıyoruz.
Sebebi de malum.”

Gerçekten
bu konularda soruşturma açabilecek savcının tam bir ülke sevdalısı serdengeçti
olması gerekiyor.

****

Peker’in
ilk açıklamaları sonrasında ilk aklımıza gelen Amerikalıların bir özdeyişi
olmuş, “vantilatör boka çarptı” demiştik.

Devam
eden ifşalar ve son açıklamalardan sonra “kanalizasyonun ana boruları
patladı”
diyebiliyorum. Saray’dan Bakanlıklara, özerk kurumlardan medya ve
şirketlere kadar birbirine bağlanmış kanalizasyon ağının boruları patladı. Her
yeri pislik götürüyor.

İlk defa sıradan insanlar fakirleşmelerinin sebebinin inanılmaz
rakamların döndüğü yolsuzluk, rüşvet ve kirli ilişkiler ağı olduğunu anlamaya
başladı.

Peker
bu defa SPK gibi güvenilir olması gereken bir kurumun bile
çürütüldüğünü, sıradan insanların birikimlerinin devletin atadığı yetkililer
marifetiyle soyulduğunu iddia eden açıklamalar yaptı.

*******************************

Saray’da Rüşvet Çeteleri

Peker’in
bu hafta sonu açıkladığı rüşvet mekanizmasının içinde Sermaye
Piyasası Kurulu’nun Eski Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu, Cumhurbaşkanı
Danışmanı Serkan Taranoğlu
gibi isimler de var.

Ali Fuat Taşkesenlioğlu (AFT), Bank Asya’nın 16 sene yöneticiliğini ve Genel Müdürlüğünü yapan,
sonra Halkbank’ın genel müdürü yapılan, oradan da en güvenilir
kurumlardan olması gereken SPK’nın başına getirilmiş olan bir isim. Hatta
AFT Bank Asya’ya devlet el koymadan önce bankanın içini, teminatsız krediler
vererek, boşaltmış.

Bank
Asya’da birkaç bin liralık hesabı olanlara terör örgütü (FETÖ) üyeliğinden
ceza veren devlet nedense bu zata oldukça hoşgörülü hatta bonkör davranmış.

Peker’in
iddiasına göre, Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun arkasındaki güç Serhat
Albayrak
imiş.

Serhat
Albayrak kim? Eski Enerji/ Maliye ve Hazine Bakanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
damadı Berat Albayrak’ın abisi. Yani Sabah/ATV ‘nin de içinde bulunduğu Turkuaz
Medyayı yöneten kişi.

****

Sedat
Peker, Marka Yatırım Holdingin sahibi Mine Tozlu Sineren örneği
üzerinden Cumhurbaşkanlığı Sarayına çöreklenmiş rüşvet çeteleri olduğunu
iddia ediyor. Mine Tozlu Sineren de Halk TV ekranlarından canlı yayında
Peker’in iddialarının hepsini doğruladı ve kendisinden rüşvet isteyen kamu
görevlilerini isim isim açıkladı.

İddia
şu: Marka Yatırım Holdingin sahibi Mine Tozlu Sineren sermaye artırımına
gitmek için SPK’ya başvuruyor.

İşler
yürümeyince eski Başbakan Binali Yıldırım’ın başdanışmanı Salih Orakçı’ya
rüşvet olarak 2,5 milyon TL ve iki süperlüks otomobil veriyor.

Salih
Orakçı işi sonuçlandıramıyor. Mine Hanım Sermaye Piyasası Kurulu’nun Eski
Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu (AFT) ile görüşmek istiyor. AFT bu iş
kadınını kardeşi olan AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu’na
gönderiyor. Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu Mine Hanımı Ankara’daki bir
danışmalık bürosuna yönlendiriyor. Bu büro Mine Hanım’dan 12 Milyon TL
istiyor.

Bu
sözde Danışmanlık şirketleri esasen devlette rüşvetle iş yapanların kurduğu
çetelerin uzantısıdır.
Salih Orakçı tecrübesinden dili yanan Mine Hanım
rüşvet vermek istemeyince bu defa araya Cumhurbaşkanı Danışmanı Serkan
Taranoğlu
devreye giriyor. Taranoğlu, Danışmanlık firması ile Mine Hanım’ın
arasını bulmaya bu arada da kendi payını almaya çalışıyor. “Korkmaz Karaca
isimli Cumhurbaşkanı Danışmanı da sorununuzu halletmek için sizinle
temas kurmak istiyor, sakın onunla temasa geçmeyin sizden çok para ister” diyor.

Anlaşılıyor ki Saray’da çöreklenmiş rüşvet çetesi birden fazla imiş.

Cumhurbaşkanı
Danışmanı Serkan Taranoğlu’nun rüşvet istediği bir iş adamının karısı
ile cinsel ilişkisi ve kocanın bu görüntüleri kaydedip şantaj yapması ise ayrı
bir rezalet. Dallas dizisi bunların yanında hafif kalır.

Patlayan
kanalizasyonun kokusu burnunuzun direğini sızlatmıştır sanırım.

NOT: CB
Danışmanı Serkan Taranoğlu sağlık sebeplerini gerekçe göstererek istifa etti.

*******************************

Kendisini Koruyanlara Kaç Milyar Dolar Aktardı?

Sedat
Peker Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun SPK Başkanı olduğu dönemde aldığı
rüşvetlerle 180 Milyon dolar nakit parası olduğunu, bir de beş
yıldızlı oteli olduğunu
iddia ediyor.

Daha da
ilginç olan soruyu kendisi soruyor:

AFT “bu kadar servet edindiyse KENDİSİNİ KORUYANLARA KAÇ MİLYAR DOLAR
haksız kazançtan para aktarmıştır?”

Yanılmıyorsam, Sedat Peker Serhat Albayrak üzerinden Cumhurbaşkanını
itham eden
böyle bir cümleyi ilk defa kurdu.

Galiba
Peker iddiaları için soruşturma açacak bir savcı çıkmamasının sebebini
anlamaya başlıyoruz.

****

Sedat
Peker’in yaptığı ifşalar için hep “Peker’in iddiaları” diyoruz.  Fakat CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “bütün
bu iddiaların hepsi doğrudur”
diyor.

İlginç
olan iddialara muhatap olanların hiçbiri “bu iddialar yalandır, aklanmak
istiyorum” diyerek C. Savcılıklarına müracaat edemedi. Peker bugüne kadar kendisini
yalanlamaya çalışan herkese öyle belgelerle cevap verdi ki ifşa ettiği herkes
korkudan sus pus durumunda.

Şarkıcı
Gülşen’in bir münasebetsiz sözüne ayağa kalkan Adalet Bakanı, Saray görevlileri
ve AKP üst yönetimi suskun. Şarkıcıyı alelacele tutuklayan savcı ve hâkimler de
kişi, yer, zaman ve belge gösterilerek yapılan bu korkunç iddialar karşısında
kör ve sağır.

Devletin
bu suskunluğu “iddiaların hepsinin doğru olduğuna” inananların oranını
hızla artırıyor. “Temiz eller operasyonu” yapılması bir toplumsal
talep
haline geliyor.

Bu seçimleri de sonrasını da etkileyecek çok önemli bir değişim demektir.

Ben Bilmem Kralım Bilir

0

İçişleri Bakanımız, Mardin ve Gaziantep’teki kazalar için: “Eksik görürsek bedelini ödetiriz.” demiş. Kazayı polisin ve savcının incelemesi ve eksik görülürse bedelini mahkemenin ödetmesi gerekmez mi?

*  *  *

Geçen haftaki kral yazılarımdan devam edeyim: O yüce kral gerçekten büyük adam ise biraz yönetimden anlar değil mi? Başka bir şey bilmese de yönetim işini bilmesi gerekmez mi? O hâlde işi ehline verir, liyakat sahibine verir. Genel politikayı birlikte belirler, ama sonrasına zırt pırt karışmaz. Zırt pırt karışmaya yönetim biliminde “mikro-yönetim” deniyor; işte onu yapmaz. Mikro yönetim, yöneticinin her şeye karışması, her şeyin tek kişiye sorulması, her şeyin onun talimatıyla yapılmasıdır. Bu, olsa olsa küçümen bir bakkal dükkânında verimli olabilir. Büyücek bir bakkal dükkânında bile değil.

Düşünün araba kullanıyorsunuz, yazı yazıyorsunuz, yemek pişiriyorsunuz, hatta oyun oynuyorsunuz ve birisi omzunuzdan bakıp durmadan size ne yapmanız gerektiğini söylüyor. “Gaza bassana.” “Yok ata dokunma, piyonu çık.” “O kadar tuz yetmez, bir tutam daha at.” Sizi bilmem ama ben dağılırım. İş bırakırım ve “Madem o kadar iyi biliyorsun, gel sen yap.” derim.

El elin eşeğini türkü söyleyerek çağırır

Yan ve arka koltuk şoförleri trafik kazalarının önde gelen müsebbiplerindendir herhâlde. Böyle bir şoför, arabayı değil de ülkeyi yönetiyorsa… Maazallah. Tek olumlu tarafı, kazadan sonra asıl şoförlerin, “O öyle istediği için öyle yaptım.” diyebilmeleridir. Almancada araba şoförüne de “führer” denir; bilir misiniz? Gel gelelim, İkinci Dünya Harbi’nden sonra “Führer’in emriyle yaptım.” diyenler cezadan kurtulamamıştı.

Yirmi yılı aşkın yöneticilik tecrübemde bir şeyi iyi öğrendim: El elin eşeğini türkü söyleyerek çağırır! O halde bir kurumda insanların gönülleriyle çalışmasını istiyorsanız, yapmanız gereken, herkesin kendi eşeğini çağırmasını, kendi işini yapmasını sağlamaktır. Yaptıkları işin kendi işleri olduğuna onları ikna etmektir.

Eşeğin onlara değil de ele ait olduğunun en açık ispatı da durmadan talimat vermektir.

Akıl da sorumluluk da zor

Yönetenin her işi uzmanından daha iyi bilmesi mümkün mü? Onları da uzman diye kendi tayin etmedi mi? Yok, onlar uzman değil idiyse, onları hangi akla hizmet oralara tayin etti? Uzmana durmadan karışmak da uzman olmayanı tayin etmek de kötü yönetimdir. Büyük adamlık değildir.

Geçen yazımda, krallara tarihteki haklarını verelim vermesine de kralcılık yapmayalım demiştim. Fakat kralcılık o kadar tatlı ki. Düşünmenize gerek kalmıyor: Ben bilmem kralım bilir.  Sorumluluk da almıyorsunuz: Ben yapmadım, kralım yaptırdı.

Tarih de böyle yazılıyor. Ne yapılmışsa kral yapmıştır. Bütün kazanımlar krala, bütün kayıplar başkalarına aittir. Bizzat yaşadığım tarih parçasından biliyorum. Şimdiden kitaplar kralcılıklarla dolmaya başladı: Falancanın talimatıyla şu kuruldu. Filanca öbürünü teşkilatlandırdı. Böyle yazan bir arkadaşıma, “Hayır öyle değil. O zat çok kıymetli bir insandır ama o dediğin derneği o kurmadı; şu ve şu kurdu.” dediğimde aldığım cevap düşündürücüydü: “O kurdu dersek ne kaybederiz?”, “Doğruyu söylememiş oluruz.” dedim. Fakat belli ki doğru önemli değildi. Önemli olan kralların yüceltilmesi, yapmadıklarına da yaptılar denmesiydi.

Kızıl kitapla yanık tedavisi

Kralın hatırasını kullanmanın bir başka yolu da kendi fikirlerini ona atfetmektir. Böylece fikirleriniz zahmetsizce ispatlanmış olur. Kral hata yapacak değil ya!

Bu sapıtmalar belli bir düzeyi aşınca kralın hatırasını aşındırmaya başlıyor. İnsanlar anlatılanlardan birinin doğru olmadığını fark ederse tamamından şüphe duymaya başlıyor.

Falanın talimatıyla… Filanın yol göstermesiyle… En vahimlerinden birine 1967’de rastladım. Çin’de bir grup bilim adamı, yanıkların tedavisi hakkında bir makale yayımlamıştı. Uzmanların değerlendirmesine göre araştırmanın bilim kalitesi yüksekti. Garip olan, birkaç defa tekrarlanan şu senaryoydu: “Araştırmamızın bu noktasında şu zorluğu yenemedik. Uzun zaman uğraştık olmadı. Dönüp Kızıl Kitap’ı okuduk. Oradan aldığımız ilhamla problem çözüldü ve devam ettik.” Bir değil, birkaç defa. Yaşı tutmayanlar hatırlamaz, Kızıl Kitap, Çin’in o zamanki lideri Mao Zedung’un vecizelerinden derlenmişti. Cildi hep kırmızı olurdu ve adı bu sebepten Kızıl Kitap kalmıştı. Çin’de gösterilerde insanların toplu hâlde Kızıl Kitap salladıkları görüntüleri hatırlıyorum. Demek yanık tedavisi araştırmasında da işe yarıyordu. Eminim balık tutarken, yemek yaparken, atletizmde, yüzmede, velhasıl hayatın her bölümünde de Kızıl Kitap çok yararlıydı. Bütün bu üstün vasıflarına rağmen Mao’nun devri geçince kimse Kızıl Kitap sallamaz oldu.Yaptığınız her işin gerekçesini ve sorumluluğunu başkana atmak… Başkan ister hayatta, ister ahirette olsun. Bu, böyle yapanı küçültür ama başkanı büyütmez. Eski ve yeni, büyük adamların yaptıkları, düşündükleri sizin birikiminizdir. Hayatta insanın kendi tecrübesi yetmez. Başkalarının deneyimlerine de ihtiyacınız vardır. Ama eylemlerinizin karar alıcısı da sizsiniz, öyle olması gerekir. Öyle değilse yanlış yerde duruyorsunuz demektir. Ne olursa olsun, sorumluluk da sizindir.

Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. ve Araştırmacı Yazar KENAN ERZURUMLU, KÜRTLER Ve ZAZALAR’ı Anlattı…

Oğuz Çetinoğlu: Kürt varlığının nereden geldiğini, ne olduğunu
belirlemekle röportajımıza başlayabilir miyiz?

 

Prof. Dr. Kenan
Erzurumlu:
Kürtler; Türkiye, Irak, İran ve Suriye başta olmak üzere yaygın
bir coğrafyada birbirlerinden farklı sosyolojik gruplar hâlinde yaşayan feodal
topluluklardır.

 

Çetinoğlu: Kürt denilen insanlar topluluğu mütecânis bir grup mudur?

 

Prof. Erzurumlu:
Hayır! Gerek etnik, gerek sosyolojik ve gerekse dil olarak birbirinden çok
farklı gruplardan oluşmaktadır.

 

Çetinoğlu: Târihî geçmişleri hakkında neler söylenebilir?

 

Prof. Erzurumlu: Bilinen
en eski yazılı Kürt kaynağı, 1597’de Bitlisli Şeref Han tarafından kaleme alınan
Şerefnâme’ isimli esserdir.
Şerefnâme’ye göre, Kürtler’in soyu Oğuz Han’a dayanmaktadır. Şerefnâme’de, ‘Kürtlerin Büğdüz soyundan gelen Asya kökenli
bir halk
’ olduğu iddiasına yer verilmektedir. Şöyle deniliyor: ‘O sırada,
Türkistan’ın en büyük hükümdarlarından biri olan

Oğuz Han, Medine-i Münevvere’de -onun sâkinine en üstün
selâm olsun- bulunan, Peygamberlerin övüncü ve yaradılmışların Efendisine, bir
heyet gönderdi. Bu heyetin başında da Kürt büyüklerinden ve ileri gelenlerinden
Buğduz adlı bir kişi vardı. Kendisi çirkin görünüşlü, kaba, ele avuca sığmaz bir
kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi Peygamber’in –sâlât-ı selâm onun
üzerine olsun- gözüne görününce, Peygamber’in canı sıkıldı ve ondan şiddetle
nefret etti. Kürtler’e beddua ederek şöyle dedi: ‘Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak
etmesin; yoksa birleştikleri takdirde, onların elleriyle dünya yok olur
.’

 

Çetinoğlu: Şeref Han’ın ifâdeleri, eserinin târihî hakîkatlerden çok
masalımsı efsâneleri yansıttığı intibaını uyandırıyor. Ayrıca Peygamber
Efendimiz’in tab’ı, Cenab-ı Allah’ın yarattığı bir âdemoğlunu, çirkin görünüşü
sebebiyle kınamaz. Ayrıca ‘nefret’ kirli bir duygudur. O’nun kalbinde kirli
duygulara asla yer yoktur. Peygamber Efendimiz beddua da etmez. O, rahmet
peygamberidir. Bütün bunlara zıt beyanlar, Şeref Han’ın güvenirliliğini yok
ediyor. Peki efendim! Başka neler var?

 

Prof. Erzurumlu: Aynı
kaynak, Kürtlerin cin olduğu; ayrıca insan ve cinin birleşmesinden ürediği efsâne
ve masallarına da yer vermektedir. Şeref Han’a göre bazı düşünürler de, ‘Kürtler, Allah’ın üzerlerinden perdeyi
kaldırdığı bir cin topluluğudur
.’ demişlerdir. Bazı târihçiler de,
cinlerin, Havva’nın kızlarıyla evlendiklerini, onlardan da Kürtlerin doğduğunu
öne sürmüşlerdir.

 

Kürt ideologlarından Mûsâ Anter (Nusaybin 1920-Diyarbakır
1992), sırf bu ifâdeleri sebebiyle Şeref Han’ı, ‘Kürt milletinin yüz karası’ olarak göstermektedir.

 

Çetinoğlu: Mûsâ Anter haklı. Az bile söylemiş. Başka kaynaklarda
Kürtler hakkında hangi bilgiler var?

 

Prof. Erzurumlu: Türkiye’de,
Kürt meselesi ile ilgili ilk yayınlanan kitaplardan birisi M. Şerif Fırat’ın ‘Doğu İlleri ve Varto Târihi’dir. Yazar,
Varto’nun Kasman (Köprücük) Köyü’ndendi. Kitabın yazım Târihi 1945, ilk yayımlanması
1949’dur. İlk yayımlanmasından bir hafta sonra, bilinmeyen kişilerce, yazarı
öldürülmüş; kitaplar piyasadan toplattırılmıştır. İkinci baskısı, 1961 yılında,
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in sunuşu ile Millî Eğitim Bakanlığı tarafından
yapılmıştır. Üçüncü baskı, 1970 târihli olup, daha sonra da baskıları
yapılmıştır.

 

Kürt meselesini derli toplu olarak ele alan ve ayırtmaların
faaliyetlerine ciddî mânâda karşı çıkan ilk çalışmadır. Şerif Fırat, söz konusu
çalışmasında, Türkiye’deki Kürtleri, Kırmançolar. Zazalar, Babakürdiler olarak
3’e ayırmaktadır.

 

Çetinoğlu: Ümit ederim
işe yarar bilgiler vardır…

 

Prof. Erzurumlu: Kırmançların
Oğuz Türkleri (aşiretleri); Zazaların Horasan Türkmenleri, Babakürdiler’in,
İslâm öncesinde bölgede bulunan eski Türklerin devamı olduğunu ileri
sürmektedir. Şerif Fırat’a göre; Zazalar, milattan önce 5. yüzyılda İran
üzerinden Doğu Anadolu’ya gelen Partlar’ınn torunlandır. Zazalar, Kürt
kimliğini kabul etmemekte ve kendilerini ‘Horasan
Türkmeni
’ olarak tanımlamaktadır. Türkdoğan’ın araştırmalarına göre,
Zazalar, Ahmet Yesevî Ocağı’na bağlıdır; Oğuz kökenli olduklarına inanmaktadır
ve Zazaca, Çuvaşça’nın özelliklerine sâhiptir.

 

Fırat’a göre: Babakürdiler, Hitit-Hatti Türklerinden kopan
Haltiler’in M.Ö. 2000 yıllarında Orarto havalisine yerleşenleridir ve Fars
dilinin etkisinde kalmışlardır. ‘Kurtbaba’ ismini taşıyan bu grup, daha sonra
Babakürdi olarak anılmaya başlanmıştır. Hatta Kurtbaba isminin 1514’te Yavuz Sultan
Selim Han tarafından ‘Babakürdi’ye
çevrildiği
’ de ileri sürülmüştür. Öte yandan, Babakürdi lehçesi, % 40
oranında eski Asya Türkçesi’nden gelen kelimeler içermektedir. Kalanı ise,
Farsça ve Arapçadır. Günümüz Kırmançları’nın kullandığı lehçe ise % 60 oranında
eski Türkçe kelimelerden oluşmaktadır.

 

Kürtlerin menşei konusunda ilgi çekici bir tespit de Orta
Doğu’daki çalışmaları ile tanıdığımız meşhur İngiliz casusu Lawrence’e aittir.

 

Lavvrence, hatıratında, ‘Doğudaki
Türklerden olan bu Kürt aşiretleri Orta Asya geleneklerinin hüküm sürdüğü bu
dağlı Türklerin birlik şuurlarına bizzat şâhit oldum
.’ ifâdesini
kullanmıştır.

Kürtçe’nin lehçeleri konusunda farklı yorumlar yapılmaktadır.
İki temel lehçeden biri olan Kurmaçca, daha çok Türkiye ve Suriye’de kullanılmaktadır.
İkincisi olan Soranice ise, daha çok İran ve Irak’ta kullanılmaktadır.
Türkiye’de kullanılan Zazaca ile İran’da konuşulan Guranice birbirlerine yakın
olmakla birlikte, Kurmanca ve Soranice’den tamamen farklı lehçelerdir.

 

Lehçe ve dil olarak da geçerli olan bu görüş; son zamanlarda
yapılan araştırmalarda tespit edilen Şıhbızm (Şexbizin) dili (lehçesi)
açısından eksiklik taşımaktadır. Türkiye dışındaki Kürtler ise, ‘Kurmanc’,
‘Soran’, ‘Goran’ veya ‘Lor’ olarak feodal kabile topluluklarından oluşmaktadır.
Şerefnâmeye göre, Kürtler, dil gelenek ve sosyal durumları yönünden dört büyük
kısma ayrılmaktadır: Kurmanç-Goran-Kelhur-Lor.

 

Kürtlerin kökenleri konusundaki tartışmalar devam
etmektedir. Burada, Kürtler ile Kürtleşen grupları birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Sosyal antropoloji açısından farklılıklar gösteren bu ayrım, açık bir
gerçektir. Nitekim, ülkemizde, ‘Gerçek Kürtler sarışın-renkli gözlü olurlar’
görüşü bu görüşü desteklemektedir. Öte yandan, fizik özellikleri itibârıyla,
Kırmançların büyük kısmının ve Zazaların, Oğuzlara (Yörük-Türkmen) fizikî
benzerlikleri dikkat çekicidir.

 

Çetinoğlu: İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerin durumu nedir?

 

Prof. Erzurumlu: İran,
Irak ve Suriye’deki Kürtler söz konusu
olduğunda, genel kabul görmüş görüş şöyledir: kökenleri İranî olsa da Kürt
toplulukları homojen bir yapıdan uzaktırlar. Dil-lehçe farklılıklarının
yanında, etnik köken anlamında da farklılıkları vardır. Atsız Hoca’nın da; ‘Hayır! Kürtler kardeş değildir. Türk
değildir. Kürtler, Farstır
.’ görüşünde olduğunu vurgulayalım.

Bununla birlikte, târihte, kökenlerinin Arabî olduğunu,
Asurlular’a, Babilliler’e, Urartulara, Medler’e veya Persler’e dayandığını
savunanlar da olmıştur. ‘Demirci Kaıva Efsanesi’nin ilk defa Firdevsi’nin Şehname’sinde
geçmesi bu iddialara örnek gösterilmektedir.

 

En çok kabul gören iddia ise, Kürtlerin, Arabî-Farsî başta olmak
üzere çeşitli etnik grupların (Ermeni, Çerkeş, Gürcü, diğer Sami grupların)
birleşimiyle oluştuğudur. Ancak bu iddialar ülkemizdeki kürtler için,
kesinlikle geçerli değildir.

 

Çetinoğlu: Bizim için önemli olan da bu husustur. Lütfeder misiniz?

 

Prof. Erzurumlu: Türkiye’deki
Kürt Aşiretleri ve Kökenleri araştırıldığında değişik gruplarla karşılaşılır:

 

Abdallı (Abdalân) Aşireti: Afganistan’dan gelerek Anadolu’da
muhtelif yerlere yerleşen Türkmen aşiretidir. Akdeniz ve Orta Anadolu
bölgelerinde yaşayanlar Türkçe; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde
yaşayanlar Kırmançi lehçesini konuşurlar.

 

Akkeçililer Aşireti: Osmanlı Tahrîr Defterleri’nde ‘Yörükân
Tâifesi’nden gösterilmiştir…

 

Alank Aşireti: İran menşeli, Türkleşmiş ‘Alanlar’ın bir
koludur… Çok geniş bir sahaya yayılan kadim Alanların, Anadolu’da bıraktıklan
izler bilinmektedir… Anadolu’da, Türkçe konuşan Alanlardan başka, bugün
Kürtler arasında Kurmançça konuşan bir Alanlı aşiretinin Tunceli’de yaşadığı
bilinmektedir…

 

Çetinoğlu: Kürtlerin inanç dünyâlarına da bakabilir miyiz?

 

Prof. Erzurumlu:
Türkiye’deki Kürtlerin tamamı Müslüman olup, büyük kısmı Sünnî (Şafî,-Hanefî),
bir kısmı da Alev’îdir. Şiî Kürtlerin sayısı yok denecek seviyededir. İnanç
açısından değerlendirmeler yapılırken, göz önünde tutulması gereken grup, Alevî
Kürtlerdir.

Alevî Kürtler konusunda, Türk Târih Kurumu eski Başkanı
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun ifâdesi çok tartışıldı. Art niyetli bazı gruplar,
bu açıklamayı çarpıtarak bir bardak suda fırtına koparmaya çalıştılar.

 

Çetinoğlu: Kısaca özetlemeniz mümkün mü?

 

Prof. Erzurumlu:
Yusuf Halaçoğlu’nun görüşüne katılıyorum. Şöyle ki, bugün Alevî Kürt kimliğini
ileri sürenler, 2 gruptan oluşmaktadır. Büyük çoğunluğu 1400-1700 yılları
arasında, Orta ve Batı Anadolu’dan doğuya iskân edilen Alevî Türkmen
aşîretleridir. Alevî Zazalar da bu gruptandır. Alevîlik anlayış ve kabulleri,
aynen Alevî Türkmenler gibidir. Dahası, Köktanrıya inanan ve Şamanlıktan gelen
kültür kalıntıları, aynen Alevî Türkmenlerdeki gibi devam etmektedir.

 

İkinci grup mensupları ise, 1915 yılında, Türklerin
katledilmesi olaylarına karışan Ermeniler, kendilerini gizlemek isteyen Türk
olmayanlar ve gayri Müslim gurupların, dağlarda saklanıp, daha somaki
dönemlerde, -kirnliklerini saklayarak- kendilerini Alevî Kürt olarak
gösterenlerdir. Prof. Dr. Halaçoğlu’nun kastettiği grup bunlardır. Bu grubun
Alevîliği, Türkmen Alevîliğinden çok farklıdır.

 

 

Çetinoğlu: Şimdi de Efendim, geçmişte ve günümüzdeki Kürtlerin
sosyal yapısına bakabilir miyiz?

 

Prof. Erzurumlu: Kürt
(veya Kurdeşen) aşiretlerde, feodal yapı sosyal hayata hâkimdir. Şıhların veya
aşiret ağalarının mutlak hâkim oldukları, kültür seviyenin alt düzeyde
bulunduğu, genç nüfusun fazla olduğu bir topluluktur. Bir diğer özellik de,
aşirete âidiyet duygusunun çok kuvvetli olmasıdır. Geçmişten gelen bu özellik,
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki hâtıralarını anlatan, Osmanlı’nın çeşitli
devlet kademelerinde önemli vazifeler üstlenen ve eseler veren Mehmet Ârif
Bey’in (Erzurum 1845-İstanbul 18979) ‘Başımıza
Gelenler
’ isimli kitabında acı bir şekilde anlatılmıştır: “Halbuki bunlar, ne emir ne kumanda
dinliyorlar, başına buyruk hareket ediyorlar. Bunun sebebi Mûsâ Paşa’dan
sorulunca: ‘Kumanda ettiğim süvariler muntazam, askerî bir topluluk olmadığı
gibi emir dahi dinlemiyorlar. Hemen her ferdi kendi başına buyruk. Ayrı ayrı
çeşitli kabilelere mensupturlar. Her kabile kendisini diğerinden üstün bilir ve
başka kabileden olan bir âmirin, kumandanın veya subayın emrini dinlemezler
.”

 

Osmanlı döneminde, Kürtlere, bir çeşit özerk beylikler
verilmişti. Osmanlı, Sünnî (Şafiî-Hanefî) Kürtlerle ilişkileri iyi tutmaya
gayret etmiştir. Feodal yapının son derecede etken olduğu bölgeye, devletin ve
askerin girmesi mümkün olmamıştır. O kadar ki, imar işleri istenmemiş
(önlenmiş), silâhlarına dokunulmamış ve devlete vergilerini pazarlık usûlü ile
vermişlerdir. Cumhuriyet döneminde de, aynı durumun devamı istenmiştir.

 

Şeyhler, Beyler ve Ağaların elinde kalan bölge halkı, devlet
ve feodalite arasında sıkışmış; bu yüzden de devletle çatışır olmuşlardır.

 

1937 isyanı üzerine girişilen askerî harekâtı yöneten Genel
Vâli Abdullah Akdoğan Paşa, harekâtın yapılmaması için ‘on beş elebaşının
teslimini’ istemiştir. İsyancılar, on iki kişiyi vermeyi kabul etmiş, ancak,
aralannda Seyit Rıza’nın da olduğu üç kişiyi teslim etmeyeceklerini
bildirmişlerdir. Paşa’nın ‘olmaz’ demesi üzerine; ‘Paşam, nidek, olmazsa olmaz’ demişlerdir. Paşa, sebebini
sorduğunda, çaresiz kalan Dersimli, bölgenin esas problemini açıkça ortaya
koyan şu cevabı vermiştir: ‘Bir kadının
tek kocası olur. Şimdi siz hükümetsiniz. Askeriniz var. Bugün buradasınız.
Bunları size veririz, alır gidersiniz. Biz yarın yine onların elinde kalırız.
Bunlar, bu ağalar bizim külümüzü attırırlar. Siz, Dersime giremiyorsunuz.
Jandarmanızı sokamıyorsunuz
. Biz, onlara mecburuz…’

 

Feodal yapının korunması maksadıyla, 1806’da, Babanzâde ayaklanması
ile başlayan isyanlar, zamanla dış devletlerin desteği ve güdümüyle Osmanlı’yı
sırtından vuran ihânetler hâline gelmiştir. Acıdır ki, aynı hareketler günümüze
kadar devam etmiştir.

 

İngiltere’nin 1919 Haziran’ında Kürt ayaklanması çıkarmak
için görevlendirdiği Binbaşı Noel, bu iş için Bedirhanî ailesini seçmişti.
İngilizler ile Bedirhanîleriin ilişkisi, Fransız istihbaratının 1920’deki bir
raporunda şu şekilde geçiyor:

 

Botan aşiretinden
Bedirhan ailesi, İngiliz ajanları ile anlaşmış ve İngiliz mandasını kabul
etmiştir
.’

Nasturî (Süryânî) isyanında (1924), ayaklanmayı bastırmak
üzere görevlendirilen Cafer Tayyar Bey’e Süvari Alayı’na, Musul’dan kalkan üç
İngiliz uçağı ateş açmıştır.

 

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgilere çok teşekkür ederim. Bu noktada ve
röportajın son bölümünde, bazı çevrelerce, zaman zaman gündeme getirilen Dersim
İsyanı’na değinmemiz faydalı  olacaktır.

 

Prof. Erzurumlu: Benden
bir yaş büyüktü. Çocukluğumuz berâber geçti. Oyunlarımız ortaktı. Zaman zaman,
Bizim aslımız Dersim kürdü’ derdi.
Hiç umursamazdık bile…

 

Zaman geçti. Büyümeye başladık. Yeni gençlik, delikanlılık
çağlarımızda da beraberdik. Yaşlıların bir sohbetinde bizim arkadaşın nenesinin
Dersim’den geldiğini (sürgün edildiğini) öğrendim. Yine de önemsemedim.
Üniversite çağlarında iken ‘Kürt isyanlarını’ duyduğumda kafama takıldı.
Eskilere sordum. Aldığım cevap beni şok etmişti: ‘O’nun nenesi Dersim isyanında 4 Türk askerini öldürdüğünü övüne övüne
anlatırd
ı.’

 

O arkadaşımın kardeşlerinden biri, daha sonradan silâh kuvvetlere
girdi. Astsubay olarak görev yaptı.

 

Esasında haksız da sayılmazlar (?). Onlara göre; Dersimlilere
haksızlık yapılmıştır. Seyit Rıza’nın etrafında toplanan, ellerinde çiçek ve
kalemden başka hiçbir şeyleri olmayan bir sürü insan, ordumuz tarafından itlaf
edilmiştir. Dersimli mâsûm çocuklar-gençler, askerlere vermek üzere dağlara
çiçek toplamaya çıkmışken, Atatürk’ün manevî kızının da aralarında bulunduğu
uçaklar tarafından bombalanarak vahşice öldürülmüşlerdir (!). İsyan söylemleri
de, resmî makamların uydurduğu bir hikâyedir. Dersimliler, asla isyan
etmemişlerdir. Türk askerlerine kurşun sıkmamışlardır. Hattâ onları, çiçekle
karşılamışlardır. Seyit Rıza ve yandaşları, günahsız masumlardır. (?)

 

Dersim, (Malatya-Elazığ-Erzincan üçgeninde kalan bölge,
bugünkü Tunceli); Osmanlı’dan beri feodal yapının hüküm sürdüğü; kontrol
edilemez bir bölge olmuştur.  Bu olay,
çocukluk çağımızın hâtırasıdır.

 

Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde Dersimliler sayısız
isyana ev sâhipliği yapmıştır. İlk isyan, 1847’de gerçekleşmiştir. Bölge; vergi,
askerlik ve merkezi idareye itaat hususlarında problemlidir. Bununla beraber,
bütün isyanların dış güçler tarafından desteklendiği de bir gerçektir.

 

1935 yılına gelindiğinde, Türkiye, Hatay meselesi ile
uğraşmakta iken, İngiliz ve Fransız destekli hareketler tekrar başlamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk 1936 yılındaki TBMM açılışındaki konuşmasında konuyu
şöyle özetlemiştir:

 

Dâhili işlerimizde
mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan iş bu yarayı, bu
korkunç çıbanı ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi, ne pahasına
olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete
tam ve geniş salahiyetler verilmelidir
.’

 

Çetinoğlu: Dersim İsyanı’nın dış bağlantıları hakkında söyleyecekleriniz
vardır mutlaka…

 

Prof. Erzurumlu:
Dersim İsyanı’nın zamanlama olarak, Türkiye’nin Hatay meselesi ile uğraştığı
döneme denk gelmesi dikkat çekicidir. Nitekim, Dersim isyanının elebaşısı Seyid
Rıza, ‘Dersim Generali’ imzasıyla 30 Temmuz 1937 târihinde İngiliz Dışişleri
Bakanı’na yazdığı mektupta şöyle diyordu:

 

‘Sayın Bakan,

Yıllardan beri Türkiye Hükümeti Kürt halkını asimle etmeye
çalışmakta, gazete ve yayınlarını yasaklamakta, anadillerini konuşanlara eziyet
ederek, Kürdistan’ın bereketli topraklarından gidenlerden büyük bir bölümünün
telef olduğu Anadolu’nun çorak topraklarına mecbûrî göçler düzenleyerek bu
insanlara zulmetmektedir. Son olarak Türkiye hükümeti kendisiyle yapılan bir
antlaşma sonucu bu baskılardan arındırılmış Dersim bölgesine de girmeye
kalkışmıştır.

Bu olay karşısında Kürtler göçün uzak yollarında can vermek
yerine kendilerini korumak için 1930’da Ararat Tepesi’nde, Zilan ve Beyazıt
Ovası’nda olduğu gibi silâhlara sarıldılar.

 

Üç milyon Kürt, sesimden ekselanslarına sesleniyor ve
hükümetinizin mânevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı sizden istirham
ediyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımın kabulünü rica ederim.’

 

Çetinoğlu: … Ve sonra isyan başladı. Devamını başka bir röportajda
konuşuruz. Efendim, çok teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

     Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952
yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968
yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında
Doçent, 1996 yılında Profesör oldu.

     1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel
Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde
Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Tıp Fakültesi’nde Genel Cerahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında
aynı üniversitenin Uygulama Hastahânesi Baştabibi oldu. 2011 yılında Cerrahî
bölüm başkanlığına terfi etti. 2019 yılında yaş haddidinden emekli oldu.
Hâlen Samsun’da serbest hekim olarak faaliyet göstermekte, kitaplar yazmaya
devam etmektedir.

     Prof. Erzurumlu, evli, 2 evlat
babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Yayınlanmış kitapları:

     Koca Reis Fahri Uzun, Mustafa Kafalı,
Devlet, 21. Yüzyılda Türk Cihan Hâkimiyetinin Jeopolitiği, Geçmişten Günümüze
Mistisizm ve Tasavvuf, Türklüğe Bakış, El Neştere Değince, Gerçeğe Hu diyelim
/ Alevilik ve Bektâşiliğe Farklı Bir Bakış, Ne Amerika, Ne Rusya, Ne Çin /
Her Şey Türklük İçin.   

 

Olay ve Şahıslara Bakış

0

     Şeytan’dan
bahsetmeden, Hz. Âdem’i anlatabilir miyiz?

     Firavun’dan
bahsetmeden, Hz. Musa’yı anlayabilir miyiz?

     Ebu Leheb’den söz
etmeden, Hz. Muhammed’i ele alabilir miyiz?

     Ruslardan,
Yunanlılardan, Macarlardan, Araplardan ve İngilizlerden

     Ve bu gibileri
nazara vermeden, Osmanlı Tarihi’ni izah edebilir miyiz?

     Semûd kavminden
bahsetmeden, Hz. Sâlih’i anlatabilir miyiz?

     Lut kavminden söz
etmeden, Hz. Lut’u inceleyebilir miyiz?

     İstiklâl
Savaşı’nın komutanlarından

     M. Kemal, Kâzım
Karabekir ve Fevzi Çakmak

     Paşalardan
bahsetmeden, Millî Mücadele’yi anatabilir,

     Yeterince
anlayabilir ve tarihî yerine koyabilir miyiz?

x

     Tarihi anlatırken
kişileri ne göklere çıkarmalı, ne de yerin dibine batırmalı.

     Doğrusuna doğru,
eğrisine eğri demeli. Bu bakış tarzı, düstur ve prensibimiz olmalı.

     Tarihî
şahsiyetleri severiz sevmeyiz.

     Ama bu durum
olaylara bakışımızda ölçü olmamalı.

     Onların tarihte
oynadıkları rollerde, başarılı olup olmadıklarına,

     Aldıkları
kararların zaman ve zemine ne kadar uygun olup olmadıklarına bakmalı.

     Tarihte yer almış,
önemli olayların içinde veya başında bulunmuş kişileri;

     Sevmediğimiz için,
onlara karşı hiç yokmuş, hiç yaşamamış gibi tavır almak;

     Tarihe karşı kör
ve sağır olmaktır.

     Onları görmezden
gelmek değil; doğrularına doğru, yanlışlarına yanlış demek asıl olmalı.

     Tenkit ederken de,
tahkir ve tezyif edici sözlerden kaçınmalı.

     Üslûbumuza müspet
menfi tespit ve teşhisler hâkim olmalı.

     Kişilikleri
lekeleyici sıfatlar kullanmaktan hazer edilmeli.

     Çünkü şahsiyetleri
bu şekilde lekelemek; onları sevenleri rencide eder.

     Milletin arasına
husumet ve düşmanlık tohumları ekilmiş olur.

     Evet tarihî
şahsiyet ve olayları, elbette tenkit edeceğiz.

     Fakat yaptıkları
güzel ve hayırlı hizmetleri görmezden gelerek değil.

     Güzellikleri
hayırla yad ederek, yanlışları ise şahsiyetlere gölge düşürmeden,

     Sadece yapılan fiil, hareket ve işlerin
yanlış taraf ve yönlerini göstererek…

x

     Müslümanlar, Yüce
Allah ve Hz.Peygamber’den sonra

     En çok kimin adını
zikredip duruyorlar dersiniz?

     Şeytan’ın, evet
Müslümanlar en çok şeytanın ismini anmış oluyorlar.

     Hatırlayın “Euzü
billahi mineşşeytanirracim.” derken,

     Şeytan’ın ismini
söylemiyorlar mı?

     Tabii ki, bu
söyleyiş onu yüceltmek için değil.

     O’ndan sakınmak
için.

     Şeytan’ın nasıl
bir varlık olduğu, ondan nasıl kaçınmak gerektiği,

     Onun sinsi
fısıltılarına nasıl kulak vermememiz icap ettiğini hepimiz biliriz.

     Bütün bunlara
rağmen, onun adını zikretmemek,

     Nazara vermemek
mümkün mü?

     İşte bunun gibi,
sevmediğimiz, beğenmediğimiz tarihî şahsiyetlerin adını,

     Sırasında nazara
vermemek yanlıştır.

     Bu şekil davranış;
gündüzü, gözümüzü kapamakla kendimize gece yapmak gibidir.

     Ama gözümüzü
kapamakla gündüz gece olmaz.

     Sadece kendimizi
karanlığa mahkûm etmiş oluruz.

26 Ağustos Tarihimizin İki Büyük Zaferinin Yıldönümüdür.

0

26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferinin 951., 26 Ağustos 1922
Büyük Taarruz’un  100. Yıldönümü Kutlu
Olsun

Selçuklu Sultanı Alparslan yönetimindeki Türk ordusu, Romen
Diyojen yönetimindeki Bizans ordusunu yenerek 26 Ağustos 1071 Malazgirt
Zaferini kazandı ve Anadolu’yu Türklere vatan yaptı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk yönetimindeki Türk ordusu, 26
Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’den başlayan ve 9 Eylül 1922’de düşmanın
İzmir’de denize dökülmesiyle sona eren Büyük Taarruz ile Anadolu’nun sonsuza
dek Türk vatanı olarak kalması sağlandı ve aynı zamanda bu zafer

Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de
sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun
kapılarını Türk

Milletine açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle
sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun
kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan
Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.

 

 Türk Milleti olarak
Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız,
hatırlatmalıyız, milli bünyemizde zinde tutmalıyız. Tarihimize giderek, ondan
aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan,
zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur
elde etmeye gayret etmeliyiz.

Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle
övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin
arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve
teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.

 

Biliyoruz ki, 100 yıl önce Türk milletini devletsiz
bırakmaya karar veren Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip
ettikleri, “BOP coğrafyası” ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile
Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu
oyunları sezer ve vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da
başaramayacaklardır…

 

Yeter ki kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini
içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla
suçlama şovuna soyunanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara
her durum ve şartlarda daha çok ihtiyacımız var olduğunu bilelim. Millet olarak
bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir
bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek
yerini alır.

Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

 

Her iki zafer Türk milletine kutlu olsun. Sultan Alparslan
ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile kahraman askerlerini rahmet, minnet ve
şükranla anıyoruz. Ruhları şad ve mekânları cennet olsun.