28.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 293

Diploma hastalığı-öğrenci üniversiteden ne bekler?

Üniversitenin iki görevi var: Biri bilim yapmak, ikincisi öğretmek. İsterseniz araştırma ve öğretme diyelim. Geçen yazımda birincisini ele aldım ve iş, “Koloni bilimi mi, millî bilim mi?” sorusuna kadar geldi. Şimdi ikincisine, öğretmeye bakalım ve o konudaki sorumuzu tekrarlayalım: “Öğrenciler niçin üniversiteye gidiyor, neyi talep ediyor? Öyle ya, öğrencinin eş anlamlısı ‘talebe’, yani talep eden.”

Öğrencinin ne talep ettiği sorusuna, bütün öğrencilerimizi kapsayacak, tek tip cevap yok. Bazıları hayatta yapmak, ulaşmak istedikleri bir ülkünün peşinde koşuyor. Gerçekten o konuyu öğrenmeyi talep ediyor. Bir kısmı ise yapacak başka iş yok diye üniversiteye geliyor. Bir kısım genç memur, açık veya uzaktan öğrenimle diploma alıp derecelerini, dolayısıyla maaşlarını yükseltmek istiyor… Bir kısmı ise sadece diploma istiyor. 

Avrupa’da kadimcilikten ceditçiliğe!

Bu konuda da ta eskilerden bir inceleme var. Ronald Dore’un, 1976 tarihli “Diploma Hastalığı” kitabı. 1997’de tekrar yayımlanmış. “The Diploma Disease” adını Google’a yazarsanız çıkıyor. Geçen yazımda anlattığım Basalla, modern bilimin Batı Avrupa’dan dünyaya yayılışını incelemişti. Dore de modern üniversite eğitiminin, Batı’dan dünyaya yayılışını inceliyor. 

Üniversiteler, endüstri devriminin doğduğu ülkelerde, endüstrinin talebiyle kuruldu diyor Dore. Daha doğrusu daha önce kilise etrafında kurulan öğrenim merkezleri, bu talebin çekişiyle bilim ve teknoloji öğretir hâle geldi. Çünkü yeni ekonomi, endüstrinin ekonomisi, bunları bilen eleman istiyordu. 

Endüstri devrimini sonradan alan ülkelerde olup biten daha farklı. Orada eski ekonominin çocukları, yeni sektörün, endüstrinin daha yüksek bir refah sağladığını gördüler ve “Biz de bu sektöre geçelim!” diye yeni bilgileri öğreten okullara hücum ettiler. Hani bizdeki kadimci- cedidci geçişi gibi… “Fakat”, diyor Dore, “endüstrileşmek hemen olmuyor. Zaman alıyor ve zor. Okul açmaksa daha kolay.” Bu yüzden, endüstri devrimini ithal eden ülkelerde okullar, endüstriden hızlı çoğalmış. 

Arz mı talep mi?

Batı’nın tam tersi. Batı’da endüstri, okulları talep ediyor. Talep işverenden geliyor. Okullar, endüstriye yetişmeye çalışıyor. Batı dışında önce okul, sonra endüstri büyüyor. Talep öğrenciden geliyor, işverenden değil. 

Dore’nin ilginç bir tespiti var: Endüstri devrimini ithal etmeye çalışan ülkelerde, yüksek öğrenci talebi yüzünden okulların girişinde kuyruk vardır. Bunlar, okula giren öğrenci sayısını sınırlamak için üniversite giriş sınavları yapar. Girişi filtrelemeye çalışırlar. Fakat yine de mezun sayısı, sektörün talebinden fazladır. Dolayısıyla bu ülkelerde, okulların çıkışında da kuyruk vardır. İş bulma kuyruğu. 

Eski üniversiteler kilise güdümünde ve Avrupa üst sınıflarının talep ettiği klasikleri; Yunanca ve Latince’yi, “medeniyet dili” sayılan Fransızcayı öğretirken, yeni üniversiteler artık matematik, temel bilimler ve mühendislik öğretmektedir. Bu, endüstri ülkelerindeki müfredat. Endüstriyi sonradan almış, ithal etmeye, endüstrileşmeye çalışan ülkelerde de öğrencilerin talebi, yeni sektörün müfredatınadır. Yani yine matematik, fen bilimleri ve mühendisliğe. “Bir de” diyor Dore, “kolonizatör ülkenin diline.” Çünkü yeni sektör bu dilin terimleriyle çalışmakta, bu dili konuşmaktadır. 

Kolonizatör ülkenin dili!

Koloni vurgusunda Bassala’nın, “ilkel bilim- koloni bilimi- millî bilim” üçlemesiyle Dore’nin “kolonizatör ülkenin dili” teorisi örtüşüyor. Öyle ya, endüstri devriminin olduğu ülkeler, o devrimi yaşamayanları kolonileştirdi. Tamamını değil belki ama kolonileştiremediklerinde de durum büsbütün farklı değil. Biz koloni olmadık fakat Dore’nin tarif ettiği halleri biz de gözlüyoruz: Hem giriş kapısında hem çıkış kapısında kuyruklar uzayan üniversitelerimizi. üniversiteleri. Giriş sınavlarıyla filtrelenmeye çalışılan yüksek talebi. Ve “kolonizatör ülkenin dili” ile öğretim yapan her kademede okulun popülerliğini. 

Türkiye’de, bir öğrencinin hiç Türkçe fen dersi almadan orta ve yükseköğrenimini tamamlaması mümkündür! Ve en yüksek puanla öğrenci alan üniversitelerin iki özelliği var: 1) Daha ziyade fen ve mühendislik öğretmeleri. 2) Bunları İngilizce ile öğretmeleri. 

Diploma hastalığı, bir sosyal bilim konusu. Sosyal bilimlerde çoğu tez, yüzde yüz doğru olmayabiliyor. Sosyal bilimler henüz fen bilimleri kadar kesin değil. Fakat ben, Dore’nin tezlerinde Türkiye’nin gerçekleriyle uyuşan birçok gerçek bulunduğu kanaatindeyim. 

İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır ile Allah’ın Koyduğu Sınırların Aşılması Meselesi’ni Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Cenâb-ı Allah;
orucun içeriğini, zamanını, kimlerin kazaya bırakabileceğini ve oruç tutulan
günlerin gecelerinde bu ümmet için helal kıldığı şeyleri, arka arkaya dört
ayette açıklamış ve sınırlar koymuştur. Bu sınırların aşıldığı görülüyor.
Anlaşılmama durumu mu söz konusudur?

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır: Tasdik, Nesh ve Tahrif konularında
sınırların aşıldığı görülüyor.

Çetinoğlu: Bu terimleri açıklamanız
mümkün mü?

Prof. Bayındır: Tasdik, nesh ve tahrif terimleri, Kur’an’ı anlama,
anlatma ve önceki ümmetlerle iyi ilişkiler kurma açısından çok önemlidir. Ancak
bu konularda sınırların aşılmış olması, Kur’ân’ın doğru anlaşılmasını
engellediği gibi diğer ümmetlerle ilişkileri de bozmuştur.

Tasdik, sıdk kökünden, birinin
sözünü onaylama anlamındadır. Allah, nebîlerinden her birine kitap ve hikmet
vermiş ve onlardan söz almıştır:

 “Allah nebîlerinin her birinden kesin söz
aldığında şöyle demiştir: ‘Size Kitap ve Hikmet veririm de daha sonra elinizde
olanı tasdik eden bir elçi /bir kitap gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve
destek olacaksınız. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü yüklendiniz mi?’ Onlar:
‘Kabul ettik!’ demişlerdir. Allah: ‘Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de
şahidim.’ demiştir.” (Âl-i İmran 3/81)

Hikmet, bir âyetin diğer
Âyetlerle nasıl açıklandığı gösteren ve bütün ayrıntıları Allah’ın kitaplarında
yer alan yöntem ilmidir.

Çetinoğlu: Hangi âyetle
bildiriliyor?

Prof. Bayındır: “Onlara, bir ilme göre, ayrıntılı olarak
açıkladığımız bir Kitap getirdik. O, inanan ve güvenen bir topluluk için bir
rehber ve bir ikramdır.” (A’râf 7/52)

Hikmet, Allah’ın kitabından doğru
çözümler üretmenin tek yoludur. Allah, birçok âyette, bütün nebîlerine kitap ve
hikmet verdiğini bildirmiş ve her yeni kitabın, öncekileri tasdik etmesini, ona
inanmanın şartı saymıştır. İndirdiği son kitap olan Kur’ân’ın özelliğini ve
hedeflerini de şöyle açıklamıştır:

“İndirdiğimiz bu Kitap
bereketlidir, önünde bulduğu şeyi tasdik eder. Bunu indirmemizin sebebi, bütün
yerleşim yerlerinin merkezini (Mekke’yi) ve onu çevreleyen alanlardaki herkesi
uyarmandır.” (En’am 6/92)

Çetinoğlu: Âyette geçen “önünde
bulduğu şeyi tasdik eder” ifadesi, “önünde bulduğu ilahi kitaplar” ifâdesini
nasıl anlamamız gerekiyor?

Prof. Bayındır: Bunlar, Kur’ân’dan önce inen ve insanların elinde
olan ilahî kitaplardır. Allah Teâlâ şöyle demiştir:

Geçmişinde uyarıcısı olmayan tek
bir toplum yoktur. (Fatır 35/24)

Dünyada ilahî kitap olarak
bilinenler Tevrat ve İncil’den ibaret değildir. Kur’ân, Zerdüştleri ve
Sabiileri de kendine kitap verilenler arasında saymıştır. Bir âyet şöyledir:

“Bu müminler, Yahudi, Sabiî,
Hıristiyan ve Mecusi olanlar bir de müşrikler var ya; Allah (mezardan) kalkış
günü onların arasını ayıracaktır. Allah, her şeye şahittir.” (Hac 22/17)

Bu âyetten dolayı Sâbiîlik’in
kutsal kitabı Ginza ile Mecusîlerin kutsal kitabı Gathalar da tasdik açısından
incelenmelidir. Hinduların kutsal kitabı Vedalar ile Budistlerin kutsal
metinlerini ve bilmediğimiz ümmetlerin ellerinde olan kutsal metinleri de
tasdik açısından ele almamız gerekir. Bunları yaparsak Kur’an’ı bütün
toplumlara ulaştırmanın önünde bir engel kalmaz. Çünkü Allah Teâlâ, kitap
verdiği toplumlara şöyle seslenir:

“Ey kendilerine Kitap verilenler!
Sizin yanınızda olanı tasdik eder özellikte indirdiğimize (bu Kitaba) inanıp
güvenin, yoksa itibarınızı yok eder, sizi yüzüne bakılmaz hale getiririz veya
Cumartesi yasağını çiğneyen ahaliyi dışladığımız (lanetlediğimiz) gibi sizi de
dışlarız. Allah’ın emri daima yerine gelir.” (Nisa 4/47)

Allah, Mekke’de indirdiği En’âm
suresinin 83. âyetinden itibaren Nuh’tan İsa’ya kadar 18 nebînin adını saymış
ve şöyle demiştir:

“Onların babalarından,
soylarından ve kardeşlerinden de (nebiler) seçtik ve doğru yolu gösterdik.”
(En’am 6/87)

Âdem aleyhisselam hepsinin
babası, Muhammed aleyhisselam da onun soyunun son nebîsidir. Bu âyette kendine
işaret edilmedik tek bir nebî yoktur. Sonra Allah şöyle buyurur:

Onlar kendilerine kitap, hikmet
ve nebilik verdiğimiz kimselerdir… …Allah’ın kendilerine rehber (kitap) verdiği
kimseler onlardır; sen de onların rehberine uy!” (En’âm 6/89-90)

Bu emir Nebî’mize, Mekke’de
verilmiştir. O’nun önünde Tevrat ve İncil’den başka kitap yoktu. Kendine
indirilmemiş konularda onlara uydu ve namaz kılarken Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e
doğru döndü.

Görüldüğü gibi Allah, bütün
nebîlerine kitap ve hikmet vermiştir. Nebî’miz de diğer nebîler gibi ümmetine.
Kitab’ı ve Hikmet’i öğretmiştir. Ne yazık ki Müslümanlar, hikmeti unutmuş,
ilahi kitap sayısını da dört ile sınırlandırmışlardır. Daha sonra görüleceği
gibi tahrif kavramı da tahrif edilerek Müslümanlar, o üç kitabın da tahrif
edildiğine inandırılmış ve böylece kendilerine kitap verilen toplumların
Kur’an’a inanmaları engellenmiştir.

Çetinoğlu: Nesh konusunu da
açıklar mısınız?

Prof. Bayındır: Nesh bir metinde olanı harfi harfine yazarak yeni
bir metin oluşturmaktır. Birincisi ana nüsha diğeri de ondan yazılan ve onun
yerine geçen nüshadır. Türkçede buna istinsah etme denir. İkinci nüshayı yazan,
birinci nüshanın yazarı ise onun büyük bir bölümünü aynen aktarır. Bazı ekleme
ve çıkarmalar yaparak artık birinci nüshanın dikkate alınmamasını ister. Allah
Teâlâ da kendi kitabını nesih konusunda bu kuralı uygulamış ve şöyle demiştir:

Bir âyeti nesh eder veya
unutturursak, yerine ya daha hayırlısını ya da mislini getiririz. Bilmez misin,
Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Bakara 2/106)

Allah Teâlâ, son kitabı Kur’an’ı,
önceki kitapların yerine koyduğunu şöyle açıklamıştır:

“Gerçekleri içeren bu Kitabı
sana, önceki Kitapları tasdik edici ve koruyucu özellikte indirdik. O halde
aralarında Allah’ın indirdiği (Kitap) ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp
onların arzularına uyma.” (Maide 5/48)

Kur’an’ın, önceki kitapları
misliyle yani aynı hükümleri içeren âyetlerle nesh etmesi, hem onları tasdik
etmesi hem de koruma altına almasıdır. Hayırlısı ile nesh ise yalnız onda olan
öncekilerde olmayan, kolaylaştırıcı hükümlerdir. Bu sebeple Kur’an’da, nesh
edici konumda olmayan tek bir âyet yoktur. Hayırlısı ile nesihin sebebi şöyle
açıklanmıştır:

“Sizden (siz nebilerden) her
birine bir şeriat (kitap) ve bir yöntem (hikmet) verdik. Allah’ın tercihi
farklı olsaydı sizi tek bir toplum (tek bir nebînin ümmeti) yapardı. Oysa
verdiği şeylerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için (böyle yaptı).
Öyleyse (tartışma yerine) iyi işlerde yarışın. (Mahşer günü) Hep birlikte
Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz. Anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size, o
zaman bildirecektir.” (Mâide 5/48)

Bunun bir örneği, kıblenin önce
Beyt-i Makdis’e sonra tekrar Kâbe’ye çevrilmesidir. Bu, Yahudi ve Hıristiyanlar
için zor bir imtihan olmuştu. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yönelmekte olduğun kıbleyi
(Beyt-i Makdis’i), sırf resul/elçi olarak getirdiklerine uyan ile ona sırt
çevireni bilelim diye yaptık. Bu, Allah’ın doğru yolda olduğunu
onayladıklarının dışında kalanlara pek ağır gelir. Allah, (Kâbe’nin tekrar
kıble olacağına olan) inancınızı boşa çıkaracak değildir. İnsanlara pek
şefkatli ve iyiliği bol olan Allah’tır.” (Bakara 2/143)

Âyetin ilk cümlesi, Kudüs’teki
Beyt-i Makdis’in, sırf  kendilerine kitap
verilenleri denemek için kısa bir süre kıble yapıldığını gösterir. Bunun böyle
olduğunu, Yahudi ve Hıristiyanlar biliyorlardı.

Çetinoğlu: Nereden biliyorlardı?

Prof. Bayındır: Bunu, şu âyetlerden öğreniyoruz:

“(Ey Nebî) Artık yüzünü Mescid-i
Haram tarafına çevir! Nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü onun tarafına
çevirin! Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu, Rablerinin
(Sahiplerinin) gerçek hükmüdür. Yaptıkları hiçbir şey, Allah’ın dikkatinden
kaçmaz.

Kendilerine Kitap verilenlere
bütün âyetleri (delilleri) getirsen senin kıblene uymazlar. Sen de onların
kıblesine uyacak değilsin. Onlardan biri, diğerinin kıblesine de uymaz. Sana
gelen bu bilgiden sonra olur da onların isteklerine uyarsan, yanlış yapanlara
karışır gidersin.” (Bakara 2/144-145)

Kur’ân’ın büyük bir kısmının
önceki kitapları misliyle, bir kısmının da daha hayırlısı ile nesh etmesi,
onun, Allah’ın son kitabı olmasının olmazsa olmaz şartıdır. Ancak birçok Kur’an
kavramı gibi nesih de tahrif edilmiş ve insanlar Kur’an’dan uzaklaştırılmışlardır.

Çetinoğlu: Bir de tahrif
konusunda var.

Prof. Bayındır: Tahrif  harf
kökündendir. Arap dilinde harf, kenar, köşe ve sınır anlamlarına gelir. Sözü
tahrif, iki tarafa yüklenebilecek anlamı bir tarafa çekmek ve kinayeli
konuşmaktır. Yapılan şey, sözün akışına uygunsa tahrif olmaz. Allah Teâlâ
tahrifi, şu âyette açıklamıştır:

“Kimi Yahudiler kelimeleri tahrif
ederek: semi’nâ ve asaynâ” = dinledik ve sıkı sarıldık /dinledik ve isyan
ettik, isma’ ğayre musmain” = Sana “dinle!” demek haddimize değil ama lütfen
dinle! /Dinlemezsin ya, dinle! Bir de râinâ” = bizi gözet /birbirimizi
gözetelim /bizi güt!” derler. Bunu dillerini sivriltip dine saldırma maksadıyla
yaparlar. Eğer bunların yerine isma= bizi dinle!” semi’nâ ve ata’nâ = Dinledik
ve içten boyun eğdik”, bir de unzurnâ = bizi gözet” deselerdi elbette daha iyi
ve daha doğru olurdu. Ama (âyetleri) görmezlikte direnmeleri sebebiyle Allah
onları dışladı (lanetledi). Artık onların pek azı inanıp güvenir.” (Nisa 4/46)

Çetinoğlu: Açıklamalarınızı detaylandırmak,
teferruatlı açıklamak mümkün mü Hocam?

Prof. Bayındır: Birinci cümle: semi’nâ ve asaynâ”dır. Bu cümlenin
bir anlamı “dinledik ve sıkı sarıldık” diğeri ise “dinledik ve isyan ettik”
şeklindedir. Çünkü birbirine zıt iki anlama gelir. Biri isyan, diğeri de
değneğe sarılır gibi sarılmaktır.

Şu âyette  asâ kelimesi, değneğe sarılır gibi sarılma
anlamında kullanılmıştır:

Bir gün Tur’u tepenize kaldırarak
sizden kesin söz almış, “Size verdiğimize sıkı sarılın ve dinleyin!” demiştik.
Siz de “semi’nâ ve asaynâ/dinledik ve sıkı sarıldık!” demiştiniz. Oysa
(Kitab’ı) görmezlikte direnmeniz yüzünden buzağı tutkusu içinize işlemişti. De
ki “Kendinizi mümin sayıyorsanız, inancınız sizden ne kötü şey istiyor!”
(Bakara 2/93)

Bu âyette Allah Teâlâ “semi’nâ ve
asaynâ” sözünü, “Size verdiğimize sıkı sarılın ve dinleyin!” sözünün doğru
cevabı saydığı için asaynâ’ya “sıkı sarıldık” dışında bir anlam verilirse
âyetteki şu ifadenin bir anlamı kalmaz: “Kendinizi mümin sayıyorsanız,
inancınız sizden ne kötü şey istiyor!” Hem inandık ve sıkı sarıldık diyorsunuz
hem de buzağı tutkusundan vazgeçmiyorsunuz.

Çetinoğlu: Bu konu Tevrat’ta da
geçiyor mu?

Prof. Bayındır: Şöyle geçiyor: “(Musa) antlaşma kitabını alıp halka
okudu. Halk, «Şama’nû ve asînû = Rabb’in her söylediğini yapacağız, O’nu
dinleyeceğiz» dedi.” (Tevrat, Çıkış 24/3-7)

Bu âyette de görüldüğü gibi
“semi’nâ ve asaynâ” sözü = dinledik ve isyan ettik” dışında “dinledik ve sıkı
sarıldık” anlamına da gelir. Ama semi’nâ ve ata’nâ” “dinledik ve içten boyun
eğdik” dışında bir anlama çekilemeyeceğinden onu söylemeleri daha iyi ve daha
doğru olurdu.

İkinci cümle isma’ gayre musmain”
cümlesidir. “Gayre musmain” sözünün iki anlamı vardır, biri “lütfen dinle, sana
söz söylemek haddimize değil ama…” diğeri ise “dinle, söz dinlemez adam!”
şeklindedir.

Eğer sadece “dinle” anlamına
gelen, sma denseydi başka anlama çekilemezdi.

Âyetteki üçüncü cümle olan
râinâ”ya “bizi gözet” anlamı verilebilir. Ama kelime, bir işin birden çok özne
tarafından ortaklaşa yapıldığını gösteren mufâale/ kalıbında olduğu için ona
“birbirimizi gözetelim” anlamı da verilebilir. Muhammed aleyhisselamın Allah’ın
Elçisi sıfatıyla tebliğ ettiği sözler Allah’ın âyetleridir. Onları tebliğ eden
kişiye kimse, âyetlerin hükmü ile ilgili olarak: “birbirimizi gözetelim”  diyemeyeceği için Yahudiler bu sözleriyle,
kinayeli olarak kendilerini Allah’ın Elçisi ile eşit gördüklerini ima etmiş de
olabilirler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Elçinin çağrısını, birinizin
diğerine yaptığı çağrıyla bir tutmayın.” (Nûr 24/63)

Rasulullah’ın / Allah’ın
sözlerini taşıyan âyetlerin yanında seslerini kısanlar, yanlışlardan
korunmaları (takva) konusunda Allah’ın, kalplerini sınavdan geçirdiği
kişilerdir. Onlar için bağışlanma ve büyük bir ödül vardır. (Hucurât 49/3)

Mufâale kalıbı, bir işi tek
başına yapma anlamında da kullanıldığından râinâ’ya “Bizi güt!” anlamı da
verilebilir. O zaman “bizi, hayvan güder gibi güt!” diyerek üstü kapalı bir
şekilde Allah’ın Elçisi’ni aşağılamış olurlar. râinâ yerine “unzurnâ” deselerdi
“bizi gözet” dışında bir anlama çekilemezdi.

Âyette yer alan, “… Bunu
dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar” cümlesi Tahrîf için kötü niyetin
şart olduğunu gösterir.

Tahrif kavramına, Kur’an’daki
doğru anlam verilince Kur’an’ın önceki kitapları tahrif edilmiş sayması mümkün
olmaz. Ama maalesef ulema, hiçbir delile dayanmadan tahrife tebdil, yani önceki
kitapların metninin değiştirilmesi anlamını verdikleri için hem Kur’an’ın
önceki kitapları tasdiki unutturulmuş hem de Kur’ân âyetlerinde yapılan tahrifin
yani anlam kaydırmalarının üstü örtülmüştür.                                                                                                           

Prof. Dr. ABDÜLAZİZ
BAYINDIR:

1951’de
Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî
İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul
Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva
Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı.
1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî
toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme
Usulleri’ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam
İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında
Doçent oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam
Hukuku Profesörü oldu. Temel İslâm Bilimleri adı altında İslam Hukuku Ana
Bilim Dalı Bölüm Başkanlığını yürüttü.

1993’te
Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilen Prof. Dr.
Abdulaziz Bayındır, evli ve dört çocuk babasıdır. 2018 yılında İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliğinden emekli oldu.
Halihazırda Süleymaniye Vakfı Genel Başkanlığını yürütmektedir.

Eserleri:
*Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar *Bedir Savaşı ve Kader *Kur’ân’da
Beşer ve İnsan. *Para Piyasası ve Mal Piyasası. *İslam İktisadı. *Faizcilerin
Davranış Tarzı,.K*ur’ân ve Sünnet’te Faiz. *Allah’ın Koyduğu Sınırların
Aşılması ve Oruç Örneği. *Mirasta Haleflik Dede Yetimliği. *Kur’ân’ı
Değersizleştirme Çalışmaları. *Namazlarda Okunan Dua ve Zikirler. *Ruh,
Allah’tan Gelen Bilgi ve Bilgiyi Değerlendirme Yeteneği. *Kitabı Tahrif. *Nuh
Tufanı İle İlgili Değerlendirmemiz.

 

Bu Nasıl Bir Bakış?

     Kureyş kâfir ve
putperestleri;

     Hz. Muhammed,
gözlerinin önünde büyüdüğü,

     Çok doğru, çok
dürüst, çok emîn ve güvenilir,

     Kısaca eşsiz ve
benzersiz bir ahlâk nümunesi olduğu;

     Ve bunu
gördükleri, bildikleri ve beğendikleri hâlde,

     Velhasıl, gözleri
önünde bir gülfidanı gibi,

     Hem maddeten, hem
de mânen boy atıp yetişdiği,

     Etrafına mis gibi,
mânevî rayiha ve kokular saçan;

     Hz. Muhammed’in
şahsiyetini öğe öğe bitiremedikleri hâlde,

     O’ndan
birbirlerine övünç ve kıvançla bahsedip dururken,

     O’ndan söz
etmekten âdeta zevk aldıkları,

     Bu hususta
birbirleriyle yarıştıkları hâlde,

     Ne zamana kadar?

     Ta ki,

     Peygamber olduğunu
söyleyene kadar.

     Ta ki,

     Hakikat
çiçeklerinden söz edip,

     Kendilerine sunana
kadar.

     “Hak bir. Ben
Peygamber.

     Hakk’ı tanıtmak
için Ben’den sizlere büyük bir haber,

     Sonsuz kıymette, değerli,
İlâhî bir müjde,

     Rabbanî bir muştu
ile gönderildim.

     Üstelik, sadece
size değil,

     Tüm insanlığa!”
diyene kadar.

     Bu ihbar, bu
hatırlatış ve bu kendini sunuş;

     Kureyş’e karalar
bağlatana,

     Onları hüzne
boğana,

     Gam ve kedere gark
edene,

     Kureyş’in
gündüzünü gece edene kadar!

     Evet, işte insan
bu idi.

     “Bana değmeyen
yılan, bin yıl yaşasın!”

     Hükmünden hareket
ediyor!

     Gayri meşru fayda
ve çıkarına gölge düşürecek;

     Her şeye ve
herkese karşı çıkıyor!

     Geçici dünya
menfaatı için,

     İnsanları ezmek,
sömürmek, onları na-meşru işlerine;

     Âlet etmek
imkânından, kendisini mahrum bırakacak

     Her şeye ve
herkese karşı çıkmayı;

     Menhus emel ve
gayelerinin zarurî bir gereği olarak görüyor!

     Bu nasıl akıl ki,
geçici uygunsuz menfaat ve yararı için,

     Ebedî hayatını,
ayaklar altına almaktan kaçınmıyor!

     Âdeta, sonsuz
saadetli hayat ve yaşamını;

     Geçici kıymetsiz
şeyler için, heba etmekten geri kalmıyor!

 

     Bu nasıl bir
bakış?

     Cehenneme doğru,
bir akış!

     Başka değil,
ancak;

     Cevherleri verip,
çakıl taşları alış!

Dünya Koşuyor Biz Yürüyoruz

Türkiye’yi
değerlendirirken dünya sıralamasındaki yeri üzerinden değerlendirmek gerekir.
Yoksa “20 sene önce şu mu vardı? Bakın şimdi şu imkânlar var” gibi anlamsız
avunmalar içine gireriz.

Bütün
dünyada bilim, teknoloji ve ekonomik gelişmelerin sonucu insan hayatında daha
önceki dönemlerde olmayan imkân ve kolaylıklar söz konusu. O halde belli
kriterler üzerinden dünya ülkelerini sıralayan araştırma sonuçlarına bakmak
gerekir.

Bu
anlamda üç tane haberle durumumuzu anlamaya çalışalım:

·        
IMF
verilerine göre
, ekonomik
büyüklük açısından Türkiye, 2021 yılında en büyük 20 ekonomi arasından
çıkarak 21. sıraya geriledi.

Türkiye,
2005 ve 2010 yıllarında 17. sırada idi.

2015 yılında bir basamak yükselerek
16. sıraya çıktı.

2020 yılında 20. sıraya geriledi.

2021’de 21. sırada yer aldı.

IMF tahminlerine göre, ekonomik büyüklük açısından Türkiye

2022 ve
2023 yıllarında 23. sıraya düşecek,

2024 ve
2025 de 22. sırada yer alacak.

Türkiye’nin
2015 yılından bu yana hızlı çöküşünün sebeplerini bulup gerekli değişimleri
yapmazsak, gidişatımız hiç iyi değil.

Çünkü
dünya koşuyor biz yürüyoruz.
Hem de mehter takımı gibi iki ileri bir geri
yürüyoruz. Tabi ki aradaki fark açılıyor.

·        
Küresel
Refah Endeksi’nde
2011
yılında 66. sırada olan Türkiye, 2021 yılında 167 ülke içinde 93.
sıraya indi!
(Euronews)

Bu
endekse göre Hollanda 6, Almanya 9, İngiltere 13, ABD 20, Fransa 22, Malezya
42, Yunanistan 43, Bulgaristan 48 ve Türkiye 93. sırada. Yunanistan’ın
sırasına gelebilmek için 50 ülkeyi geçmemiz lazım. Türkiye gibi bir ülke için
utanç verici bir durum.

Bu
endeks hesaplanırken Emniyet, kişisel özgürlük, yönetim, sosyal sermaye,
yatırım ortamı, girişimcilik şartları, pazara erişim ve altyapı, ekonomik
kalite, yaşam koşulları, sağlık, eğitim ve doğal çevre gibi 12 temel alanda 300
gösterge analiz ediliyor.

Görünen
o ki Türkiye refah yarışında son 10 yılda çok geriledi. Ve her geçen yıl
daha da gerilerde kalıyor.

·        
Uluslararası
Yolsuzluk Algı Endeksi’nde
2011
yılında 54. sırada olan Türkiye bugün 96. sıraya indi. (25 Ocak 2022)

Türkiye’nin
ekonomik göstergelerde gerilemesinin temel sebeplerinden birinin
“yolsuzluk”
olduğu çok açık değil mi?

**************************

Güvenilir Veriler

Ülkenin ekonomik durumunu helikopterden karayollarındaki araç sayısını gözleyerek karar
vermek
kolay ama yanlış sonuçlar veren bir yöntemdir.

Türkiye,
Avrupa’daki ülkeler arasında, kişi başına araç sayısı bakımından sondan ikinci.
Yani nüfusuna göre en az araç olan ülkelerden biriyiz.

Fakat
yeterince yol, evlerin altında garajı olmayınca “her yer otomobillerle dolu”
diye övünebilirsiniz.

Hem
aracınız az ve hem de altyapınız eksikse yollar araç dolu gözüküyor diye
“gelişmiş bir ekonomiyiz” kanaatine varırsanız geri kalmaya devam edersiniz.

Yukarıda
verdiğim rakamlar, uluslararası güvenilir kuruluşların, dünya ülkelerini
veriler üzerinden objektif değerlendirmesiyle ortaya çıkıyor.

TÜİK
gibi güvenilirliği kalmamış, iktidarın talimatlarına göre veri ürettiğine
inanılan bir kurumla rakamlara takla attırabilirsiniz.

Ama
siyasi iktidarın etki alanında olmayan kurumların ürettiği rakamlar S.O.S.
veriyor.

Çünkü kötü yönetiliyoruz.

Kötü yönetiliyoruz fakat yönetenleri denetleyemiyoruz, sorgulayamıyor ve
hesap soramıyoruz.

AB Komisyonu 2022 Türkiye Raporunda yer alan şu tespit doğrudur: “Meclis, hükûmetin hesap
verebilirliğini sağlayacak gerekli araçlardan yoksun olmaya devam etmektedir. Anayasal
mimari
; yasama, yürütme ve yargı arasında sağlam ve etkili bir kuvvetler
ayrılığı temin etmeden
yetkileri Cumhurbaşkanlığında merkezileştirmeye
devam etmiştir.”

O halde
kuvvetler ayrılığını temin eden, denge ve denetim mekanizmaları olan
bir sisteme dönmeliyiz.

**************************

Yurtdışına Beyin Göçü ve Gençlerin Hedefi

Ülkenin
durumunu anlamak için, İstatistik rakamlara boğulmadan, yurtdışına çalışmaya
giden doktorlar, mühendisler ve diğer iyi yetişmiş meslek sahiplerine bakmak
kâfi.

Almanya
15 bin doktor açığının yarısını Türkiye’den göç eden doktorlarla kapatmış.

Her
sene Türk Tabipler Birliğinden yurt dışına gitmek için sicil belgesine başvuran
doktor sayısında rekor kırılıyor. 2021 yılında 1405 doktor başvuruda
bulunmuşken 2022’de 2 binin üstünde doktorumuzun daha yurtdışına gideceği
tahmin ediliyor.

Tam bir beyin göçü. Hem de
en nitelikli olanların kaybı demek bu. Ekonomik açıdan da korkunç bir israf
bu.

Gidenlerden
daha çok, gitmek isteyip de gidemeyenler ve ne pahasına olursa olsun kapağı
yurtdışına atmak
hayali ile yaşayanlar var.

Gelişmişlik,
refah ve demokrasi tamamen nitelikli insan oranımızın artmasına bağlı.

Eğitim
sistemimiz çok az sayıda nitelikli meslek sahibi yetiştiriyor. Onları da
yabancılara kaptırıyoruz.

Gençlerimizin üçte ikisi bir Batı ülkesinde yaşamak hayali içinde.

Gençlerimizin
hayallerini bile çalanlar onların “daha iyi telefon almak ve konser izlemek
için” gitmeye çalıştığını sanıyor. Bu da sorunun neden çözümsüz kaldığını
gösteriyor.

Bu zihniyet
değişmedikçe beyin göçünü de gençlerin yurtdışına kapağı atma heveslerini de
önleyemeyiz.

Konudan Konuya (29)

     Öğrenci okula
niçin gider? Teneffüs için mi? Tabii ki hayır. İlim, irfan ve özellikle okul
sonrasında geçimini temin edecek bir meslek edinmek gayesiyle. Tabii ki okulda
teneffüs de vardır. Ders arasında dinlenip, biraz nefes alıp, sonraki derse
hazır hâle gelmek, yani zinde bir ruh hâli 
içinde tekrar sınıfta yerini almak için. İşte dünyada da, teneffüs için
bulunmuyoruz. Yani sadece yemek içmek, gezip tozmak, sırf eğlenmek için,
dünyaya getirilmiş değiliz. Elbette teneffüse de, ihtiyaç var ama, bu ihtiyaç;
dünyada oluş gayemizi yerine getirmek için, yeniden toparlanmak ihtiyaç ve
gereksinmesiyle yapılan ara verişlerdir. Kısaca, yemek içmek için yaşıyor
değil, yaşamak için yiyip içiyoruz. Gayeli yaşayışları, daha doğrusu; ebedî
âlemi kazanmak için, dünyada bulunduğumuzun şuur ve bilinci içinde hayatımızı
sağlamak ve devam ettirmek, meşru dairede yiyip içmemiz; çok lüzumlu ve gerekli
bir husustur.

     Evet, beşer
hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata / istek ve arzulara da
ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat / hevesler, beşte birisi olmalı. Yoksa
verilen nimetlerin, hikmet denen sırrına münafi / zıt ve aykırı olur. Hem beşerin
/ insanın tembelliğine ve sefahatine / zevk ve eğlenceye aşırı düşkünlüğüne ve
lüzumlu vazife ve görevlerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verir. Beşere /
insan ve insanlığa büyük bir nimet iken, büyük bir nikmet / büyük bir ceza
olur. Beşere / insana lâzım ve gerekli olan sa’y / çalışma şevk, istek ve
arzusunu kırar.

     Evet, talebe
okulda teneffüs için bulunmadığı gibi, bizler de dünyada teneffüs için değil.
Okulda okuldan sonraki hayatımız, dünyada dünyadan sonraki hayatımızı temin
için bulunuyoruz.

X

     Son zamanlarda
yerden bitme gibi, âdeta her köşede Tütüncü bayileri ve Tütün satan yerler göze
çarpmaya başladı. Sanki yabancı gizli bir elin maddî desteğiyle, her mahallede
dikkati çeken bu Tütün satış büro ve noktaları; beni ta İstanbul’un işgal
yıllarına götürdü. Başta İngilizler; Türk Milleti’nin Millî Mücadele saflarında
yer almasını istemiyor; milletin yediden yetmişe, vatan savunmasına koşması,
onun canını çok sıkıyor! Bu şuurdan milleti uzaklaştırmak için çareler
düşünüyor! Türk Milleti’nin zihnini uyuşturmak için çareler arıyordu. Nitekim
buldu da!

     İstanbul’a gemiler
dolusu içkiler getirilerek, şehrin her köşesine dağıtılarak; milletin beyni
uyuşturulmak istendi! Tabii ki, birkaç kişinin aldanmasıyla, bir milletin
topyekün kanması muhal olmasından ötürü, sonuçsuz kaldı. Evet ister istemez
insan düşünmeden edemiyor! Acaba bu Tütün satılan büfelerin her tarafta yer
alması; yine böyle menhus bir düşüncenin neticesi olmasın?

X

     Nur âlemine, yâni
imanla aydınlanmış, her şeyin anlaşılır olduğu bir âleme girişin anahtarı, ilk
ve temel taşı tevhid / Allahı bir bilme hakikatidir. Çünkü ancak tevhid
anahtarıyla, bütün güzellikler ortaya konup ispat edilir. Tabiat ve sebeplerin
gerçek mahiyet ve içyüzü ortaya konulur.

     Tabiatı teşkil
eden Toprak, Hava, Su ve Nur unsurlarının nasıl küllî / umumî ve genel birer
dil olduğu anlaşılır. Bunların ifade ettiği mânâ ve anlamlar, herkesi ikna
edecek derecede bir vuzuh ve açıklıkla, veciz / özlü bir şekilde gözler önüne
serilir. Böylece “esbabperestlik” / “sebeplere tapıcılık” ve “tabiatperestlik”
/ “tabiata tapıcılık” yerle bir olur. Bu şekilde mutlak küfrün / Allah’ı
inkârın, her türlüsü kırılıp dağılır.

     Çünkü tevhid; her
şeyi Bir ve Tek olan Allah’a bağlar. Çıkış noktası olarak sadece O’nu görür.

     Tevhid sırrını iyi
anlamak lâzım. Zira kâinatı / evreni ve içindekilerin varlık, hikmet ve
nedenleri, ancak bu sırrın anlaşılmasıyla mümkün ve olası.

     Çünkü kâinatı halk
edemeyen, bir zerreyi halk edemez / yaratamaz. Bir zerreyi tam yerinde halk
edip / yaratıp muntazam / düzgün vazife ve görevleriyle çalıştıran, yalnız
kainatı / evreni halk eden / yaratan Zat olabilir.

     Nitekim, bütün
kainatı / evreni teftiş eden / denetleyen hükema / hakîm ve müslüman filozoflar
ve ulemalar / âlim ve bilginler, büyük ve geniş delillerle vücudu vacib /
zorunlu / olmazsa olmaz olan Allah’ın varlığını, vahdet ve birliğini ispat
etmek için; bütün kainatı / evreni nazara alıyor. Sonra Marifetullahı / Allahı
tanıma, bilme ve anlamayı tam olarak elde ediyorlar.

Lise Kan Kaybederse Üniversite Çöker

0

Anaokulundan Üniversiteye kadar devam eden eğitim sürecinde en önemli eğitim
basamağı lisedir. Çünkü lise eğitimi, üniversite eğitiminin
temelidir. Anaokulu, ilkokul, ortaokul basamakları, öğrencinin bilgi, beceri ve
yeteneklerinin değerlendirilerek ne tür
bir liseye yöneleceklerinin belirlendiği eğitim basamaklarıdır.

Bugün gelişmiş
Batı ülkelerinde veli, okulun yaptığı
yöneltmeye göre çocuğunu liseye yerleştirir. Bu konuda herhangi bir tercih
yapamaz, akıl yürütemez. Çünkü
bu konuda yasal zorunluluk vardır. Ama bizde böyle bir yasal düzenleme yoktur. 
Çünkü liseye kadar olan süreçte öğrencilerin beceri ve yeteneklerini objektif
olarak ortaya çıkarıp değerlendirebilecek yeterli rehberlik ve psikolojik
danışmanlık elemanı yoktur. Öğretmenlerin çok değişik kaynaklardan gelmesi,
yeterli pedagojik formasyonu almamaları, staj çalışmalarının amacına uygun
yapılmaması da bu yönelmenin sağlıklı olarak yapılmasını önlemektedir.

 

Öğretmenler Değil,
Veliler Yönlendiriyor

Ayrıca öğrenci velileri, öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin
yönlendirme tavsiyelerini kabul etmemekte, çocuklarının kendi istediği okula
gitmesini istemektedirler. Hatta çocuklarını kendi olamadıkları mesleklere yönlendirmektedirler.
Bu yüzden Meslek lisesine gitmesi
gereken öğrenci, akademik eğitim veren liseye; mesleki eğitim merkezine gidip
meslek insanı, zanaatkar olacak öğrenci, meslek lisesine gönderilerek mühendis yapılmaya çalışılmaktadır.

1990’lı yılların başında Milli Eğitim Bakanlığı yeni bir lise
türü olarak Süper
Lise uygulamasını başlattı. Bu okullar, yabancı dil öğrenmek isteyip Anadolu
Lisesi giriş sınavlarında başarılı olamayan öğrencilerin ihtiyacı için
oluşturulan bir lise türüydü.  Bu
okullara öğrenciler, sınav puanıyla değil, diploma notuyla alınacaktı. Ben bu
uygulama ile ilgili mutfak çalışmalarında yer aldım. Bakanlığın en üst makamlarındaki
yetkililere, bu uygulamanın başarılı olmayacağını, çünkü
okullarımızda objektif ölçme ve değerlendirme yapılmadığını söyledim. Nitekim
kırsal kesimdeki veya küçük yerleşim birimlerindeki
liselerde veliler veya nüfuzlu
kişiler, rica veya baskı ile çocuklarına yüksek
not verilmesini sağladılar. Büyük şehirlerin en kariyerli
liselerine, o şehirde okuyan öğrenciler değil, bu çocuklar girdiler, ama
başarılı olmadılar. Bu okulların akademik başarıları giderek düştü.
Beş altı yıl sonunda Bakanlık 
okullarımızda objektif ölçme ve değerlendirme olmadığını görerek süper lise uygulamasından vazgeçti.

Ülkemizde lise eğitimi giderek kan kaybediyor. Bunun ilk
sebebi, velinin veya öğrencilerin yaptığı yanlış okul tercihleridir. İkinci
sebep ise yeterli lise binası yapılmaması, yapılanların ise büyük
çoğunluğunun imam hatip lisesi olması dolayısıyla öğrencilerin ya istemediği
okula kaydolması ya da kaydolacak okul bulamayınca açık liseye kaçmasıdır.

 

Açık Liseye Kaçış Sürüyor

Bugün lise öğrenimi
çağındaki öğrencilerin üçte biri açık
lisede okumaktadır.  Yasal olarak ülkemizde zorunlu eğitim 12
yıldır. Bu zorunluluğa göre devletin 12 yıl tüm
öğrencilerin örgün eğitim bünyesinde kalmasını sağlayacak
alt yapıyı hazırlaması gerekir. Çünkü lise, insan şahsiyetinin ve
karakterinin şekillendiği en önemli eğitim basamağıdır. Bu süreçte öğrenciyi eğitim disiplininden çıkarmak, ülkemizin geleceğine yapılan
en büyük kötülüktür. Bu çocuklar öğretimlerini açık liseden, fakat
eğitimlerini sokaktan almaktadırlar.

Liseler, yüksek
öğretime öğrenci hazırlayan eğitim kurumlarıdır. Lise eğitimi ne kadar sağlam
olursa üniversite eğitimimiz de o
kadar güçlü olur. Liseler yüksek
öğretime, dershaneler sınava öğrenci hazırlarlar. Fakat birçok okulda 11. ve
12. sınıf öğrencileri, bir taraftan örgün
eğitimden ayrılarak açık liseye geçmekte, bir taraftan da dershanelere
gitmektedirler. Bu durumda lise eğitimleri yetersiz olmaktadır.

 

Lise YKS’de Döküldü

Lise öğretimindeki kan kaybının en önemli göstergelerinden biri
de üniversite kazanmak için
girilen YKS sonuçlarıdır.

Bu yılki YKS testlerinin sonuçlarındaki doğru cevaplara
bakarsak şu tablo ile karşılaşırız:

Türkçe (40
soru) testinde 17.7, sosyal bilimler (20 soru) testinde 7.9, temel matematik
(40 soru) testinde 6.9 ve fen bilimleri (20 soru) testinde 3,2. AYT matematik
(40 soru) testinin ortalaması 7.2, fen bilimleri testinin ortalamaları; fizik
(14 soru) alt testinde 2, kimya (13 soru) alt testinde 1.5 ve biyoloji (13
soru) alt testinde 2. Bu sonuçlar, hepimizin başımızı iki elimizin arasına alıp
“biz nereye gidiyoruz?” diye sormamız gereken çok üzüntü verici sonuçlardır.

Sonuç olarak, eğitimin en önemli basamağı olan liselerimiz sürekli kan
kaybetmektedir.  Milli Eğitim Bakanlığı,
bu gerçeği görerek gereken tedbirleri en kısa zamanda alıp bu kan kaybını
durdurmalıdır. Böylece üniversitelerimizi
de kurtarmalıdır.

Tonton Kral Gülümsüyordu

Birkaç haftadır eğitimi yazıyorum. Daha çok yüksek, bir miktar da orta eğitim. Derken Sayın Millî Eğitim Bakanımızın talimatıyla Anadolu Meslek Liseleri ve Anadolu Teknik Liseleri’nde 11. sınıfta kalan veya disiplin suçuyla okuldan uzaklaştırılan 22 000 öğrencinin 12. sınıfa terfii haberi çıktı. Dikkat ediniz: 11. sınıfa dönme hakkı değil, bir üst sınıfa yükselme hakkı!

Sözcü ve T24 bazı okul müdürleriyle yapılan röportajları da yayımlamış. Bizim gazete de alıntıladı. Bir tanesi şöyle:

“Teknik Meslek Lisesi Müdürü C.K: “Cumhuriyet tarihinde, öğrenciler ilk kez böyle şartsız sınıf geçirildi. Ne suç işlerlerse işlesinler, 12. sınıfa geçtiler. Açık lise ve mesleki eğitime gönderilmeli veya 11. sınıfı tekrar ettirilmeliydiler. Okulumda, böyle 20 öğrenci var. Sigara içen mi ararsınız, bıçak getiren mi? Düzen, nizam kalmadı. ‘Bıçak yasak’ diyorum. ‘Bakandan torpilliyim. Karışma müdür’ diye, bıçak çekiyor. Okullarda suç artacak.” Bir başkası da şu: “Anadolu Meslek Lisesi Müdürü Y.S: “22 bin öğrencinin çoğu devamsızlık ve uyuşturucu, sigara, kavga gibi disiplin cezasından sınıfta kalanlar. Disiplin suçu almış veya okula 1 yıl hiç gelmediği için devamsızlıktan kalanlar, bakan onayıyla 12. sınıfa geçti. Aynı disiplinsizliği yine yapıyorlar. Uyarıyorum, ‘Bakan sınıf geçirdi. Sana ne?’ diye, tehdit ediyorlar. Bakanın yazısı elimizi kolumuzu bağladı. Başarılı öğrencilere haksızlık.’” Buradaki “haksızlık” sözüne bir mim koyun. Aşağıda bu haksızlığın düzeltilmesi üzerinde de duracağım.

Haksızlık etmeyelim

Millî Eğitim Bakanlığı, daha önce de 12. sınıf öğrencilerinin devamsızlıktan kalmayacağını “müjdelemişti.” Demek ki bu 22 000 içinde 11. sınıfta devamsızlıktan kalan varsa, hem bir sınıf yukarı çıkacak hem de 12. sınıfa devam etmesi gerekmeyecek.

Pek güzel… Şimdi aklımda bazı sorular var. Niçin sadece Anadolu Meslek Liseleri ve Anadolu Teknik Liseleri? Burada, diğer liselerimizdeki sigara ve uyuşturucu kullanan, devamsızlıktan kalan, bıçak çeken sevgili öğrencilerimize haksızlık yapılmıyor mu?

Sonra niçin sadece 11. sınıflar? Hadi 12. sınıflara devam etmeseler de geçecekleri müjdesi verilmiş; niçin bütün sınıflara bu “hak” tanınmıyor. Bakınız, onlara da aynı imkânı tanıyın, hepsi birer yıl ileri atlasın ve devam mecburiyeti de kalmasın.

Haylazlık hakkını kanunla güvenceye alın

Bunlar iktidarın tasarrufları gerçi. Muhalefet de bu konuyu atlamamalı ve bu “hakların” bakan talimatıyla değil kanunla verilmesini sağlamalı, hemen TBMM’ye bir kanun teklifi vermelidir. Çekinmeyiniz. Nasıl olsa AKP ve MHP’nin oylarıyla reddedilecektir. Fakat iktidar da dönüp, okumadan sınıf atlama, devam etmeden sınıf geçme haklarını anayasa değişikliği paketine alıverir. Seçim sathı mailindeyiz. Ne maili mi? Yani seçim eğik düzleminde. Hızla aşağı doğru yuvarlanıyoruz. Hız daha da artacak.

Bu haklar sağlandığında yalnız çocuklarımız derin bir nefes almakla kalmaz, veliler de rahatlar. Aynı zamanda bütçeden de ciddî tasarruflar sağlanır. Sınıftan, öğretmenden, elektrikten, ısıtmadan, kitap ve kırtasiyeden, okul araçlarının yakıtından… Aile bütçelerinde sağlanacak ferahlamayı siz hesaplayın.

Buraya kadar saydıklarım yapınca bütün haklar sağlanmış, bütün haksızlıklar ortadan kaldırılmış mı oluyor? Hayır.  Bakınız neden: Diyelim ki haklar bütün okullara ve sınıflara verildi. Peki, bu haklar niçin yalnız 2022 yılında sınıfta kalanlara, okuldan atılanlara uygulanıyor? Bu çocukların devamsızlıktan, bıçak çekmekten, sigara ve uyuşturucudan eğitimlerine devam edemeyen ablaları, ağabeyleri yok mu? Babaları, dayıları, anneler, nineleri… Belki bunların bir kısmı sırf bir sınıfta kaldıkları için veya sayılan kabahatleri işledikleri için bir daha eğitimlerine dönmedi. Onlar ne olacak?

Tonton kralın diplomaları

Yüksek, orta, yüksek olmayan… Her türlü eğitimimizi düşündükçe, yazdıkça üstüme basan sıkıntıdan yukarıdaki satırları yazdım. Pek rahatlamadım ama aklıma on yıllar öncesinden, ta geçen asırdan bir karikatür geldi. New Yorker dergisinde çıkmıştı. İnternette aradım, bulamadım. O yıllarda internet yoktu tabii… Gençler hatırlamayabilir, dünya tarihinde internet ve sosyal medyanın olmadığı çağlar da vardır. Karanlık çağlar…

Gelelim karikatüre. Tonton bir kral çizilmişti. Başında tacı, üstünde süslü, zengin kaftanı ile sarayın balkonuna çıkmış halkına hitap ediyordu: “Sevgili halkım. Dün gece oturup düşündüm ki, benim tebam, dünyanın en eğitimli halkı olmalılar. Onun için irade buyuruyorum, bu günden tezi yok, her vatandaşımıza bir diploma verile!” Tonton kral bunları buyururken gülümsüyordu. Dinleyenlerin yüzünde de geniş tebessümler vardı.

Bakın iktidarımız da, muhalefetimiz de bu kralın hikâyesini iyi dinlesin, üstünde düşünsün.

Seçimi garanti alırsınız! Öbürü yapmadığı takdirde tabii… Geç kaldınız öbürü bunu yaptı, siz gemiyi kaçırdınız. Çaresi var. Onlar her vatandaşa bir diploma mı vaat ediyor? Siz de bahsi arttırın. “Biz” deyin, “her vatandaşımıza diplomayla birlikte bir de emekli cüzdanı vereceğiz.” Böylelikle Emeklilikte Yaşa Takılanlar’da da ön alıverirsiniz. Artık iktidar garantidir.

Vatana millete hayırlı olsun. https://millidusunce.com/tonton-kral-gulumsuyordu/

Turıya Savaşı Savaşların Anası

Fransız
hukukçu, yazar ve ahlâkçı Jean de la Bruyer; (1645-1696) ‘Şu gök kubbenin altında söylenmemiş söz yoktur’ demiş. Oysa ki
Bruyer’in ölümünden sonraki 326 yıl içerisinde, o kadar yeni sözler söylendi,
yeni düşünceler ileri sürüldü ki… Okyanuslara sığmaz. İşin doğrusunu Mevlânâ
Hazretleri (1207-1273) özetlemiş: ‘Dünle
beraber gitti cancağızım; Ne kadar söz varsa düne ait, Şimdi yeni şeyler
söylemek lâzım
.’

Dünyâyı ve
insanları gönül gözüyle gören Âşık Veyselimiz (1894-1973) her türlü sözü,
yazıyı ve şiiri ‘bal’ olarak kabul edip; ‘Çiçekler
de arılar da tükenmez. Bal da tükenmez
’ diyerek yolu açmış. O yolu kullanan
Ali Demirel çok yeni bir konuda yepyeni bir üslûpla mükemmel bir roman yazmış:
Turıya Savaşı / Savaşların Anası)…

13,5 X 21
santim ölçülerinde 264 sayfalık eser, Milattan önce yaşanmış olayları, farklı
bir üslûp ve farklı kelimelerle işlemiş. Söylemesek de yazmasak da … o
kelimeler bizim kelimelerimizdir: İlk Çağ ve Orta Çağ dönemlerine ait
lügatlerde vardı. Kaşgarlı Mahmud’un (1008-1075) Dîvânu Lügati’t-Türk isimli eserinde vardı. Muhtemelen Ali Şîr
Nevâyi’nin (1441-1501) Muhakemetü’l-Lugateyn
isimli eserinde de vardı. İsteyenler yazılarında ve konuşmalarında
kullanabilirler: acun, avul, budun, çaşıt ektil, ışıman, işmarlaşmak, kuşluk
zamanı, tiğin, tince, ulak, uyul, yabanıl, yağı, yazuklar ve diğerleri…

Turıya Savaşı,
Kurgu’ denilebilecek fakat
alışılmışın dışında kurgulanmış bir roman. Romandaki olaylar Antik Çağ’da
yaşanıyor. Mekân ise Adalar Denizi’nin iki yakasında yer alan, Doğuda Karadeniz’in
orta kesimlerine, batıda Girit Adası’na kadar uzanıyor.  Güney’de Mısır’a, Doğu Akdeniz’de; günümüzdeki
Lübnan, İsrâil ve Suriye topraklarında yaşayan Finikelilere kadar uzanan coğrafya,
seyahatler sebebiyle romana dâhil oluyor.  

Bu coğrafya
diliminde; bâzıları küçük ve şehir devleti ölçüsünde kalan, bâzıları ise zengin
ve güçlü devletler vardır. Adalar Denizi’nin doğusundaki devletler ve
devletçikler huzurun, düzen ve barışın bozulmaması için birbirlerine yardımcı
oluyorlar.

O dönemde de
iyiler ve kötüler vardır. Zengin fakat savunma gücü zayıf şehir devletlere âni
baskınlar düzenleyip eşkıyalık yapanlar, haysiyet, mertlik ve adâlet timsâli
kralların karşısında Agamemnon gibi eteğine düşkün kart pislik krallar vardır. Öyle
bir pislik ki üzerinden kırk yıl boyunca Missisipi ve Nil nehirleri akıp geçse,
temizlenmesi mümkün değil. Nerede küçük bir yangın görse oraya odun taşımaktadır.

Böyle bir
ortamda Adalar Denizi’nin doğusundaki Turıya Devleti, bölge huzuru için
araştırma grubu oluşturup olay mahalline gönderir.

Alp Kral Hektor,
zaman geçirmeden babası Ata Kral Priyam’ın evine gitti. Araştırma
görevlilerinin anlattıklarını babasına nakletti. Ayrıca, bu konuyu görüşmek
üzere toplantı düzenlemeyi düşündüğünü, izin ister gibi söyledi. Ata Kral
Priyam da uygun bulunca, toplantıya katılması gerekenlere ulak yollandı.

Meclis binasında
yapılacak toplantıya çağrılı olan herkes, kısa aralıklarla geldi. Salonda Ata
Kral Priyam, Alp Kral Hektor, salondaki yerine oturdu. Görevlilerden Hekabe
yaşlılık marazından dolayı toplantılara katılamıyordu. Yerine, onun haklarına
da sâhip olarak Alp Kral Hektor’un eşi Hâtun Andomakhe katıldı. Aynca
Turıya’nın ileri gelen önderlerinden Aineias, Çaşıtbaşı Önder Dolon, Önder
Antenor, Önder Aganor, Ata Kralın kızları Banu Kassandra ve Banu Lâdik, Ata
Kral’ın diğer oğlu Tigin Agaton, Bilici Önder Eurydamas, Duâcı Önder Dolopion
olmak üzere on iki Devlet Kişisi toplandı.

Toplantının
gerekçesini açıklamak Alp Kral Hektor’a düşerdi, öyle oldu:

‘Sayın Ata Kralımız
ve çok değerli devlet kişilerimiz. Hepinizin bildiği gibi kendi soyumuzdan olan
Neşililerle yaptığımız anlaşmalara her iki taraf yüzyıllarca uymuştur.
Günümüzde de aramızda problem yok. Neşili Hanlığı bize teminat veriyor. Biz de
yine soyumuzdan olan küçük kent devletlerinin güvenliğini sağlamaktayız.
Hepinizin az çok bildiği gibi Neşili Tiginleri arasında bir üstün erk kazanma
çabası vardı. Bu çekişme, olabildiğince sessiz ve yumuşakça devam etmekteydi.
Son zamanlarda bu erk çekişmesi sertleşmiş ve bir iç savaş ihtimâline dönüşmüş
idi. Hanlıktaki karışıklığın ne durumda olduğunu anlamak için bir araştırma
gurubu yollanmıştı. Onlar döndüler. Araştırma gurubunun başı olan Sayın
Euippos’u huzurunuza getiriyorum.’

Toplantı başlamadan,
araştırma gurubu meclis binasına çağırılmıştı. Bir ulak, binanın başka bir
odasında, yanındakiler ile beklemekte olan Önder Euippos’u toplantı salonuna
çağırdı. Önder Euippos salona girdiğinde Alp Kral Hektor işmar ederek yanına
gelmesini istedi. Önder, Kral Hektor’un hemen yakınında ayakta durdu. Anlatmaya
başladı.

Mecliste
konuşan, soru soran, sorulara cevaplandıran kişilerin tavır ve ifâdeleri temsil
ettiği makama uygundur. Gereksiz kelime kullanılmaz. Buna rağmen olaylar bütün
yönleriyle ve kısa cümlelerle nakledilir. Yazar Ali Demirel’in bu hususta,
kitabın bütününde ortaya koyduğu mahâret dikkat çekmektedir.

Roman olur da
aşk olmaz mı? Var elbette.  

Agamemnon
adındaki zibidi kral, ganimet olarak getirilen genç ve güzel Helene’ye göz
koyar. Helene, küçük olmakla birlikte zengin ve asil insanların yaşadığı komşu
ülkenin prensesidir. Kıza sâhip olamayacağını, kendi karısından korktuğu için
ikinci bir evlilik yapamayacağını, üstelik babasının da kızın da bu evliliğe
izin vermeyeceğini bilmektedir. Aşağılık kral, rezilâne bir plan hazırlar:
Ülkesinde güzellik yarışması düzenletir. Helene’yi güzellik kraliçesi seçtirir.
Ülkesinin bir bölümünü kardeşi Menelaos’a verir. Onu, bağışladığı toprakta
kurulan devletin kralı ilân eder, Helene’yi de kardeşiyle evlendirir. Fakat ona
sâhip olmaktan da vazgeçmez. Kendi güzel, tâlihi çirkin kız ise bütün gücüyle
direnir.

Ve… kitabın
yazarı Ali Demirel, günün birinde Turıya devleti asil kralının asil kardeşi; çok
yakışıklı, mert ve yiğit Paris ile Helene’yi bir araya getirir. Mâcera ve asıl
roman böylece başlar ve okuyucuyu sayfalara değil satırlara sımsıkı bağlar.  Prens Paris, Romalılar tarafından Cupid
olarak anılan Eros kadar yakışıklı, güçlü ve câziptir. Helene ise Yunan
mitolojisinde Eros’la birlikte yer alan Afrodit kadar güzeldir. Birbirlerini
severler. Helene, kendisine musallat pislikten kurtarmasını Paris’ten talep
eder. Uzun tartışmalardan sonra Paris, geldiği gemiye Helen’i de alarak misâfir
bulunduğu saraydan gizlice ayrılır. Once Mısır’a, sonra Finikelilerin bulunduğu
liman şehrine, daha sonra da Tigin Paris’in ülkesi Turıya’ya dönerler.  

Okuyucu
sorabilir: “Kitabın adındaki ‘savaş’
kelimesinin romanda yeri var mı
?”

Var tabiî ki…
Pislik Agamemnon, güzellik kraliçesi seçtirdiği, devlet bağışladığı, kral ilân
ettiği kardeşiyle evlendirdiği Helene’yi, düşman devletin prensine kolay kolay
bırakır mı? Almak için Turıya Krallığına savaş ilân eder.

Turıya Savaşı,
Milat öncesinin belki de ‘Birinci Dünya Savaşı’ mesâbesindedir. Yazarın; ‘Savaşların Anası’ olarak isimlendirdiği
savaşta, karşılıklı en az sekizer-onar ülke çarpışmıştır. Yaralı ve ölü sayısı
dönemin belgelerinde yazılı ise de o belgeler günümüze intikal etmemiştir.

139 bölümlük ‘Muhteşem Yüzyıl’ ve 154 bölüm devam eden
Payitaht Abdülhâmid’den sonra televizyon
dizileri iyice yavanlaşmış ve dizi bağımlılarını bile ekrandan uzaklaştırmayı
başarmıştır.  Ali Demirel’in ‘Turıya Savaşı’ isimli romanı; usta bir
senaristin kalem dokunuşları ile dizi severleri tekrar ekrana bağlayacak
kıratta bir eser olur.

***

Ali Demirel, Turıya
Savaşı hakkında, kitabın arka kapak yazısı ile şu bilgileri veriyor.

Turıya savaşını bir
bütün hâlinde anlatan eseri Homer yazmış. Savaştan yaklaşık beş yüz yıl sonra
yaşamış olan Homer kendi yazdıkları ve diğer ozanlar tarafından yazılanları
toplamış, kendince düzenlemiş ve eserin adı ‘İlyada Destanı’ olmuş. Bu destan yazılırken; ‘Nasıl yazayım ve okuyayım ki, zengin Akhaların hoşuna gitsin, böylece
ben de çok bahşiş alayım
’ düşüncesiyle hareket etmiştir. Dolayısıyla,
toplama İlyada Destanı’nın ana konusu olan savaş anlatılırken; Akhaların
kötülüklerini olabildiğince gizlemek, dahası onları kahraman ve de iyiliksever
göstermek için tarafgir bir tutum la hareket etmiştir.
(Demek ki o
zaman da ‘yandaş medya’ varmış. O. Ç.)

Elinizdeki bu kitabın
yazılışında ise, doğruları yazmaktan çekinmeyen târihçi ve yazarların
yazdıkları ve yorumları göz önüne alınmıştır. Ayrıca arkeolojik kazılar, hatta
DNA incelemeleri gibi ilmî verilerlerden yararlanılmıştır. Dahası, Akhaların
yanı sıra, Tur ve Sakaların (Turskaların) inançları, töreleri ve gelenekleri
göz önüne alınmıştır. Böylece Turıya Savaşı; ‘Olsa olsa ancak böyle olmuştur.’ mantığına dayalı olarak tarafsız
bir tutumla, târihî bir roman hâline getirilmiştir.

Turıya Savaşı, insan
türünün Acun’daki serüveninin herhangi bir olayı değildir. Öldürmek ve ölmekten
ibâret de değildir. Yeryüzünde, insanlığın belki de sonsuza kadar sürecek olan
‘iyi ile kötü’ savaşının net bir başlangıcı olarak görünmektedir.

İzmirli Homer ve Romalı
Vergilin ‘mankurtlaşmasını’ da göz önüne alan, kendisi de Turska soylu olan bu
kitabın yazarı; kitaba kapak olması için şöyle demektedir:

Türk kişi ya da kişileri, bir başka milletin
kültür, inanç ve geleneklerini benimsemiş ise çıkar karşılığı onlara yaltaklanır.
Bu durumda, mankurtlaşma kaçınılmazdır
.’

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

ALİ
DEMİREL:

Bilimkurgu yazarı. 1947 yılında Afyon ili, Bolvadin
ilçesine bağlı Derebağlı köyünde dünyaya geldi.  İlkokulu köyünde, Ziraat Okulunu Konya’da
(1964), Bölge Ziraat Okulunu Malatya’da (1967) bitirdi. Tarım öğretmeni olarak
Manisa, Çaycuma (Zonguldak), Kaman (Kırşehir), Çay ve Sandıklı (Afyon), Kemer
(Antalya) Teknik Ziraat müdürlüklerinde çalıştı. Anadolu Üniversitesi İşletme
Fakültesini bitirerek Tarım Bakanlığında uzman olarak görev yaptı, 1994 yılında
emekli oldu.

ESERLERİ (Bilimkurgu roman): Acun 2 (1996), Ya da (2001),
Zamanın Kaçak Yolcuları (2002). Tomris Hâtun (2016)

HAKKINDA: İlk Türk Uzay Romanı (Hürriyet Akdeniz,
27.12.1997), İsa Kayacan / Yada (24 Saat gazetesi, 19.5.2002), – Zamanın Kaçak
Yolcuları (Mersin Tercüman, 15.10.2002), Acun 2 
(Fenomen Kitap, ?), Türkiye’nin İlk Kozmik Yazarı. (Sabah Akdeniz,
27.12.1997).

Yeni Bir Ses

          Yeni bir ses,

          Yeni bir
nefes;

          Dar geliyor
artık;

          Kafes.

          Yeni doğuşlar
gerek,

          Yeni yepyeni
doğuşlara,

          Kalsın artık
gebe.

          Geç kalmasın
ebe.

          Yelken açsın
bize,

          Yol bulalım
denize.

          Demek yok
nemize,

          Hemen;

          Yelken açıp
heves.

          Ey rüzgâr!

          Yeni ufuklara
doğru;

          Estikçe es!

          Çünkü;

          Giderek
olacak,

          Niceler yoldaş.

          İşte gayret,

          İşte hedef;

          Unutma
kardaş!

          Durma artık!

          Ufukları,

          Aştıkça aş!

          Tembelliğe;

          Yol bulmak
için,

          Bulmasın
tembellik;

          El atacağı
bir taş.

          Bulamasın tembellik;

          Artık gedik.

          Çalışmak için
olmalı,

          Herkes,

          Dimdik!

          Unutma!

          Söz incileri,

          Götürür;

          İnsanı ileri.

CHP Değişmeli mi?

Son
yazımın konusu “Başörtü meselesinin çözümünü yasal güvenceye almak” için
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı hamle idi. “AKP’liler
CHP’nin Değişmesini İstemiyor”
başlıklı yazımda, AKP’lilerin “CHP eski
CHP olarak kalsın” arzusunda olduğunu
değerlendirdim.

Fakat
yazıma yapılan yorumlarda ve diğer mecralarda gördüm ki CHP içinde çok etkili
bir kesim de
“CHP eski CHP olarak kalsın” arzusunda.

Hatta
CHP içindeki tepkiler iktidar kanadından gelenlerden de fazla. Bunlar “AKP’nin
eskileriyle ‘Atatürk’ün devrimlerini’ silerek AKP’yi yeneceğini sanıyor.
Anlamadığı şu: Bu yöntemle her halükârda AKP zihniyeti kazanmış
oluyor!”
diye eleştiriyorlar.

CHP’li
olmayıp bu partiyi laikliğin ve “modern yaşam tarzının” teminatı olarak
görenler
de “Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr kesime verdiği tavizlerden
rahatsız.

“CHP değişmeli mi?”
sorusunun cevabını elbette CHP’liler verecek. Ama bunun için önce öncelikle iktidar
olmayı isteyip istemediklerini
sorgulamaları gerekiyor.

Müzmin ana muhalefet olarak
kalmak ve sürekli eleştirmek belki konforlu bir alan. Fakat iktidar
olamadığınızda ve hele iktidarı siyasal İslamcılara teslim ettiğinizde
kendi “yaşam tarzınızın” da tehlikeye düştüğünü görmek gerekiyor.

***************************

İktidar Olmak İçin Kitlelere Açılmanın Bedeli

Önce reel
politik
duruma bir göz atalım.

Cumhurbaşkanlığı sisteminde bütün yetki seçilmiş Cumhurbaşkanında.
Seçilmek için de %50 artı 1 oy almanız gerekiyor.

Fakat uzun
yıllardır CHP’nin oyu %25’i geçemedi.
Bu yöneticilerin başarısızlığı ile
açıklanabilecek bir durum değil. Sosyolojik yapının bir sonucu. Bu
sosyal yapı CHP’nin %20’nin altına düşmesini de engelliyor. Ama önemli olan
iktidar olabilmek için gerekli oyu almaktan çok uzak oluşu.

CHP’nin
1977 seçimlerinde aldığı %41,4 tarihinde aldığı en yüksek oy
oranıdır. 1977 Bülent Ecevit’in “ortanın solu” açılımı ve “tek
parti iktidarına karşı özeleştiri”
yaparak CHP’yi geniş kitlelere açtığı
zamandır.

“Muhafazakâr
kesime taviz vererek seçim kazanacağımıza kazanmasak da olur” diyen CHP’liler
var.

Oysaki Kemal
Kılıçdaroğlu CHP’yi geniş kitlelere açmak ve iktidar olmak istiyor.

AKP’nin
iktidar olduğu dönem içinde, CHP sadece bir defa, o da son yerel
seçimlerde zafer kazandı.
Bunu da Türkiye’nin sosyal yapısını dikkate alan
bir strateji ile başardı.

Büyükşehirlerin tamamına yakınında CHP’li adaylar başkan seçildi. Kemal Kılıçdaroğlu kendi partisi içindeki
tepkileri göğüsleyip, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere, belli şehirlerde sağ
kesimin de
(bazı illerde HDP’nin de) oy verebileceği adayları gösterdi.

Böyle
yapmasa CHP’nin bir seçim zaferinden bahsedemeyecektik. Seçilen bu
belediye başkanları güzel işler yapıyorlar ve bunlar CHP’nin başarı hanesine
yazılıyor.

2023’te
yapılacak seçimlerde ilk defa CHP’nin seçimle iktidara gelme ve
Cumhurbaşkanı seçtirme şansı
ortaya çıktı. Bu şansı yaratan durum, CHP’nin önce
Millet İttifakı ve sonra genişleyerek 6’lı Masada muhafazakâr
seçmenlerin tercih ettiği partilerle bir arada olması değil midir?

Bu tür
birliktelikler bazı temel değerlerde buluşup, bazı konularda “taviz
vererek”
sürdürülebilir.

Ama CHP
de 6’lı Masada bulunan partiler de Cumhuriyetin temel değerlerinden
taviz vermemeli.

CHP merkez
sol
çizgide kalmalı, Türkiye’nin güçlü ve yapıcı bir sol akıma ihtiyacı var.

****

Aslında
Kılıçdaroğlu’nun siyasi hamlesi bir taviz değil. CHP’nin kanun
teklifinde kimseye bir yasak getirilmiyor.  İdare, kamu görevlisi kadınlara,
“başörtüsü takamazsın” veya “başörtüsü takmak zorundasın” diyemeyecek.

CHP
içindeki “CHP değişmesin” diyenler muhtemelen başörtüsünü bir
özgürlük meselesi
olarak görmüyor. Bunların sayısı ne kadar bilemiyorum.
Ama Kılıçdaroğlu bu kesimi ikna için çaba göstermediğine göre çok önemsemiyor
gibi.

Yine de
parti içinde bu konu tartışılıp, taban ikna edildikten sonra bu siyasi hamleyi
yapsa daha doğru olabilirdi. Hatta bu hamle yapılmadan İYİ Parti ile de
görüşülmesi
gerekirdi.

Belki
de K. Kılıçdaroğlu, RTE ve AKP’nin “ailenin korunması” adı altında yapmayı
düşündüğü çalışmadan haberi oldu ve ön almak için acele bu hamleyi yaptı.

***************************

İktidardan Karşı Hamle

CHP, 2011’den bu yana, başörtüsünü
bireylerin kişisel tercihlerine saygı
kapsamında görüyor.

İnsan hak ve özgürlüklerine ilişkin maddeler zaten Anayasalarda olduğu için bu tür
konuların yasa ve anayasada ayrıca düzenlenmesine gerek yoktur.

Ancak
Kemal Kılıçdaroğlu AKP’nin muhafazakâr kesime yönelik yaptığı “kazanımlarınızı
kaybedersiniz, başörtüsüne yasak getirecekler”
propagandasını etkisiz
bırakmak istiyor.

Kılıçdaroğlu’nu
eleştirenler ise rakibin karşı hamleleri ve zamanlama konularında bir
ölçüde
haklılar.

Zamanlamayı
hatalı bulanların eleştirdiği iki husus var: İlki, “sansür yasası”
Meclis’ten geçerken bu antidemokratik kanunun tartışılamaması, kamuoyunun
aydınlatılamaması. İkincisi pahalılık ve yoksullaşmanın gündemden
düşüyor gibi görünmesi.

“Sansür yasası” konusundaki
eleştiriyi haklı buluyorum. Çünkü bu kanun “halkın bilgi edinme hakkını”
elinden alacak ve seçimlerde bir ölçüde etkili olabilir. Ancak pahalılık ve
fakirleşme
bir hafta tartışılmasa da unutulacak bir konu değil.

Rakibin
yani R. Tayyip Erdoğan’ın karşı hamleleri konusundaki endişe daha
baskın.

Çünkü
Erdoğan’ın ilkesel bir tavrı yok. Rakibe gol atmak, fırsatçılık ve seçim
kazanmak tek gayesi.

Erdoğan
“Kılıçdaroğlu pas verdi, bizim de golü atmamız lazım”
diyerek, CHP’nin
teklifini fırsata çevireceğini gösterdi. Tartışmayı “Ailenin korunması, LGBT”
gibi konuların geçtiği bir anayasa değişikliği çalışması içine çekeceğinin
işaretlerini verdi.

Kanaatimce
CHP’nin kanun teklifi de AKP’nin içeriğini bilmediğimiz Anayasa değişikliği
teklifi de gerçekleşmeyecek. Ama bu arada pahalılık ve yoksullaşma gibi
konular unutturulmaya çalışılacak.