24.4 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 292

Siyasi Andropoz

Andropoz,
malumunuz olduğu üzere erkek türünde artık bu dünyadan elini eteğini çekme
hissi uyandıran evlerden ırak olası bir haldir.

 

Kutsal
bilgi kaynağı Vikipedi andropozun ne olduğunu şöyle açıklamaktadır; “
Testosteron, erkeklerde bulunan derin seslerden,
kas kütlesinden, yüz ve vücut kıllarından sorumlu olan hormondur. Erkekler
yaşlandıkça, vücuttaki testosteron seviyesi ve 
sperm üretimi yavaş yavaş azalır ve bu
düşük seviyelerin bir sonucu olarak fiziksel ve psikolojik semptomlar yaşarlar.
Bu doğal 
yaşlanma sürecinin bir parçasıdır ve
testosteronun erkeklerin 30 yaşına ulaştıktan sonra her on yılda yaklaşık %10
azaldığı tahmin edilmektedir. Andropoz erkek hormonu olan testosteronda azalma
ile ilişkili bir durumdur. 
Menopozdan farklı
olarak, testosterondaki azalma ve semptomların gelişmesi, kadınlarda meydana
gelenlerden daha kademelidir. 50 yaşlarındaki erkeklerin yaklaşık %30’unda
düşük testosteron seviyelerinin neden olduğu andropoz belirtileri
görülecektir.”

 

Yine
kutsal bilgi kaynağı Vikipedi’ye göre andropozun cinsel belirtiler dışında
kalan belirtileri şunlardır; Enerji düşüklüğü, depresyon, sinirlilik ve ruh
hali değişimleri, güç kaybı, artan vücut yağı, sıcak basmaları, özgüven kaybı,
konsantre olmada bozukluk, motivasyonda azalma, uykusuzluk veya uyuma güçlüğü.

 

Andropoz
fiziki bir durum bozukluğu olmakla birlikte esasında hayatın farklı
kulvarlarında da kişilerin ve/veya toplulukların bu maraza maruz kaldıklarını
gözlemleyebiliyoruz. Örneğin hayatının erken dönemlerinde çok iyi eserler
vermiş bir sanatçıda biraz da ekonomik doygunluktan kaynaklanan rehavet
nedeniyle sanatsal üretimde kısırlaşma yani sanatsal andropoz görebiliriz. Söz
gelimi bir müzisyende müzikal andropoz, şairde şiirsel andropoz, yazarda edebi
andropoz görülebilir.

 

Andropoz,
siyaset sahnesi için de geçerli olabilecek bir durumdur. Bir siyasi iktidar,
iktidarının belli bir döneminden sonra ülkenin sorunlarının farkında olma ve bu
sorunları çözme hususunda kısırlık yaşayabilir. Hatta bu siyasi iktidar,
ülkenin sorunlarını çözme becerisini kaybetmiş olmanın sonucu olarak, çözmeyi
beceremediği bu sorunları artık umursamamaya da başlamış olabilir. İşte böyle
bir durumda mevcut siyasi iktidar için çanlar çalmaya başlamış ve bahsi geçen
siyasi iktidar siyasi andropoza girmiştir.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlarda özgüven kaybı, sinirlilik ve ruh hali
değişimi, konsantrasyon sorunu, sıcak basması, unutkanlık, sürekli birilerine
özellikle de gençlere çatma, anlamsız korkuya kapılma gibi semptomlar
gözlemlenir.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlar sürekli birilerine hakaret ederler ancak
kendilerine yönelik en ufak bir eleştiriye tahammül edemezler. En ufak
eleştirileri bile hemen yargı yoluyla ve üstelik hukuka aykırı bir şekle
cezalandırma yoluna giderler.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlarda korku hormonu salgılaması maksimum seviyeye
çıkar. Siyasi andropoza giren iktidar herkesten ve her şeyden korkar. En büyük
korkusu da iktidarı kaybetme ve akabinde de işlediği suçlardan dolayı yargı
önünde hesap verme korkusudur.

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidar, muhalefete özellikle Cumhurbaşkanı adayını bir
an önce açıklaması için yüklendikçe yüklenir. Muhalefet ise Cumhurbaşkanı
adayını ısrarla ve inatla açıklamaz ve bu durum siyasi andropoza giren siyasi
iktidarı meraktan ortadan çatlayacak kerteye getirir.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlarda unutkanlık ve unutkanlığa bağlı gerçeğe
aykırı sözler söyleme çok sık görülür. Siyasi andropoza giren siyasi iktidar,
ülkeyi yıllardır kendisinin yönettiğini unutur ve rüşveti ortadan kaldıracağı
şeklinde beyanlarda bulunur. Veya bazen de kendisinden on yıllar önce inşa
edilen bir havalimanını kendisinin inşa ettiğini beyan eder.

 

Korku
hormonunun fazla salgılanması nedeniyle iktidarını kaybetme korkusuna kapılan
iktidar, bu korkusunu bastırmak için bir takım sert önlemler almaktan da geri
durmaz. Seçimlerden önce muhalif vatandaşların kendi aleyhinde paylaşım
yapmaması amacıyla sosyal medya düzenlenmesi adı altında yasal düzenleme getirir.
Sosyal medyada hoşuna gitmeyen paylaşım yapan vatandaşlara ceza vererek onların
hayatlarını karartmak ister.

 

Volkan
Konak’ın bir şarkısında diyor ya hani;

 

“Çekilmez
bir adam oldum yine

Huysuz,
aksi ve naleeet!”

 

Siyasi
andropoz tam da Volkan Konak’ın tarif ettiği gibidir işte!

 

Görüldüğü
üzere erkek neslinin hayatının son deminde andropoza girmesi gibi, siyasi
iktidarlar da siyasi hayatlarının son demlerinde siyasi andropoza girerler. Cenab-ı
Mevla bizleri andropozdan ve siyasi andropoza girmiş siyasi iktidarların
şerlerinden korusun. Siyasi andropoza giren siyasi iktidarları bir an önce
siyaset sahnesinden temizlesin. Ülkemize huzur, refah ve mutluluk nasip
eylesin.

Çağdaşlaşma

Muasırlaşma olarak Türkçe karşılığı bulunan çağdaşlaşma,
üzerinde farklı değerlendirme ve yorumlar yapılan kavramlardan biridir.
Özellikle bazı dönemlerde Laiklik, çağdaşlık, irtica, dindarlık ve
milliyetçilik gibi kavramlar ilmi bir görüşle değil de siyasi ve ideolojik bir
açıdan değerlendirmeye alınmakta ve üzerinde farklı spekülasyonlar
yapılmaktadır. Bu spekülasyonlar bazen çok ciddi sıkıntılara ve toplumsal
ayrımcılığa da sebep olmaktadır. Nitekim 20 yıl öncesinde bazı kadınlarımızın
kullandığı başörtüsünün çağdaşlıkla uymadığı iddiası bunlardan biriydi. Fakat
yönetimin yasakçı bakış açısını bırakıp, konuyu bir özgürlük alanı olarak
kabulü, gerek eğitim gerek iş hayatında birçok insanın başörtülü olarak eğitim ve
iş hayatını sürdürmesine imkân vermiştir. Bu durum, bu kıyafet farklılığının
çağdaşlığımıza bir zenginlik kattığının göstergesidir.

Çağdaş olabilmek, çağa hâkim olabilmek, kendi damgamızı ve
katkımızı yaşadığımız döneme vurabilmektir. Çağdaşlaşma, zannedildiği gibi,
yenidünya düzeni ve globalleşme için yumuşama, dışa bağımlılık ve
teslimiyetçilik olarak kabul edilmemelidir. Kendi milli-dini-örfi değerlerini
reddetmeden, hor görmeden bu değerleri bir aşağılanma unsuru gibi görmeden
benimsemek, özümsemek ve çağdaş bir bilgi süzgecinin verdiği imkânlarla da
güncelleştirerek günlük hayatımızda devam ettirmesini bilmektir. Gelişmiş,
modernleşmiş toplumlar, gelenekselliği dışlamamışlardır. Bu ülkeler kendi milli
kültürlerini modernleşme adına terk ederek veya ona yabancılaşarak bu noktaya
gelmiş değillerdir. Modernleşme süreci eski ve yeninin anlamlı bir sentezidir.
Çağdaş olmanın birinci şartı, korumamız gereken değer ve haklarımızı
reddetmemek, gerekli ve faydalı gelişmelere açık olmak, araştırmayı peşin
hükümlere tercih etmek, israfçı ve gösterişçi tutumlardan vazgeçmek, din ile
bilimi çatışır gibi görmemek, okuma alışkanlığını sürdürmek gibi hususları
gerektirir. Edebiyat, spor, tiyatro, müzik ve müze çalışmalarını günlük hayatımızda
daha çok bulundurmak demektir.

Çağdaşlaşma, Türk-İslam kültürünün bir antitezi gibi de takdim
edilmektedir. Bu durum, alternatifsiz kalan az gelişmiş ülke aydınlarını batılılaşma
ile çağdaşlaşmayı özdeş olarak düşünmektedir. Çağdaşlaşmanın bazı evrensel
göstergeleri de vardır. Ekonomik katılım, milletleşme, boy, aşiret, kabile,
asabiyetini aşma, gösteriş tüketiminden uzaklaşma, kültürel bütünleşme, bağımsız
sivil toplum kuruluşlarının (STK) varlığı ve verimliliği, okuma alışkanlığı ve
araştırma zevki, kuralları zorlamamak, zaman mefhumuna uymak, çevreyi korumak
ve kirletmemek, fert ve toplum menfaatlerini paralel kabul etmek…

Çağdaşlık, geleneklere karşı savaş açmak olmadığı gibi, bir
“entelektüel aksesuarı” da hiç değildir. Halka tepeden bakmak, aileyi
dışlamak, boşanmayı özgürlük saymak, kadına toplumda gerçek yerini vermek
yerine kadın haklarını savunmanın ötesinde “kadın militanlığı” yapmak
hiç de çağdaşlık olarak kabullenilmemelidir.

Kavramları kendi sosyolojik kriterleri içinde yorumlarsak bunlar
ayrıştırıcı değil birleştirici rol oynarlar. Çağdaşlığın da gereği budur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “ilelebet payidar olması” ve “muasır
medeniyet seviyesinde” yaşaması böyle bir anlayışın güçlenmesi ile mümkün
olacaktır.

 

Saygılarımla.

Korkma! Baskı, Sansür, İstibdat İlelebet Payidâr Olmaz

0

        Cumhuriyet’in
ilânının 99. Yılını idrak edip 100. yılına girmeye hazırlanıyoruz. Yine dağ
başını duman aldı. İktidar, istibdadın silahları olan baskı, tahakküm ve
sansürle muhalif sesleri susturmaya çalışıyor. Bunun son örneği, iktidarın,
kamuoyunun ve muhalefetin topyekun tepkilerine kulaklarını tıkayarak
“Dezenformasyon Yasası” dedikleri sansür yasasını çıkarmasıdır. Bu yasayla
basın-yayın, sosyal medya ve bütün muhalif sesler, susturulmak ve bastırılmak
isteniyor. Böylece topluma, büyük bir korku ve umutsuzluk aşılanmaya
çalışılıyor.   

Dezenformasyon; hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük
düşürmeyi, bireyleri ve toplumları yönlendirmeyi amaçlayan sahte bilgi ve
belgeyi yaymak demektir. Aslında siyasi iktidarın sözcülerinin son yıllarda
yaydığı haberlerin çoğu dezenformasyon ürünüdür. En çarpıcı örnekleri, Gezi
Olayları sırasında ortaya atılan 
“Dolmabahçe Camisi’nde içki içtiler”, “Camileri yaktılar”,
“Kabataş’ta garip kıyafetli eylemciler bir bacımızın üzerine işediler” gibi
gerçeklerle ilgisi olmayan söylemlerdir. 
Bu gerçek dışı sözler, “millet ne dersek bize inanıyor, kimse ‘bu ne
kadar doğrudur’ demiyor” denilerek rahatça söyleniyor. Onun için halka nesnel
olguları değil, inandırmak istediklerini söylüyorlar. İktidar bu sözlerle
dezenformasyon yapmıyor, halkı tahrik ve düşmanlaştırma suçu işlemiyor.

         Siyasi
iktidar, çıkardığı Sansür Yasası ile bundan sonra hiçbir eleştiriye, enflasyon,
işsizlik, pahalılık rakamlarının doğrusunun, yolsuzlukların, haksızlıkların,
hukuksuzlukların paylaşılmasına izin vermeyecek. Paylaşanlar ise cezalandırılarak
susturulacak. Zaten gazete ve televizyonların yüzde 90’ı iktidarın kontrolünde.
Muhalefetin elinde bir sosyal medya kalmıştı. Bu yasa ile muhalefetin elinden
bu imkan da alınarak tamamen suspus edilecek. Sadece iktidarın konuştuğu tek
sesli bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor. Açık kalan iletişim kanalları,
“Sahibinin Sesi” olacak.  Artık topluma
her şey tozpembe,  sütliman gösterilecek.

         Son yıllarda
toplum, siyasi iktidarın kullandığı kutuplaştırıcı nefret ve öfke diliyle
karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. İktidar ile muhalefet partileri, Kuzey
ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak
iktidara gelenler, bugün muhaliflerini ötekileştirdiler. Bu Sansür Yasası ile
muhaliflerin kendilerini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı,
tamamen susturulduğu ve sindirildiği bir toplum oluşturmak istiyorlar.

Toplum, siyasi iktidarın söylemleri, tutum ve
davranışlarıyla gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek
bir toplum haline geldi. En kötüsü, özellikle gençlerimiz umutlarını kaybetti,
ülkemizde bir gelecek görmedikleri için yurt dışına gitmeyi düşünüyorlar.
İktidar, “giderseniz gidin” havasında. Gençlere, “Ne yaparsanız yapın, bu
iktidar değişmez” düşüncesini kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Biz de umudunu kaybeden halkımıza ve gençlerimize diyoruz
ki: “Şunu unutmayın. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değildir.
Milletimiz daha eğitimli, ekonomik durumu daha iyi, daha örgütlü, iletişim daha
kolay, dünya ile bağlantılarımız var. Bu yasa ile sosyal medya paylaşımlarına
bir kısıtlama getirilse de siz yine de bu yolla haberleşmenin bir yolunu
bulacaksınız”.

Tarihimiz, değişik dönemlerde yönetimin yaptığı
haksızlıklara cesaretle başkaldırarak milletimize umut olan yiğit
insanlarımızla doludur. 19. Yüzyılda büyük halk ozanımız Dadaloğlu, kendi
rahatları için Toroslar’daki göçer Türkmen boylarını zorla yerleşik düzene
sokmak isteyen yönetime “Ferman padişahın dağlar bizimdir” diyerek
başkaldırmıştır. Aynı yüzyılda vatansever ve hürriyet âşığı aydınları hapse
atan ve sürgün eden devrin yönetimine Vatan ve Hürriyet Şairi Namık Kemal
“Merkez-i hâke atsalar da bizi / Kürre-i arzı patlatır çıkarız” diyerek isyan
etmiştir. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan “Ya
istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkarak, vatanını, hürriyetini ve
istikbalini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan milletin korkusunu umuda
dönüştürmeyi başarmıştır. Onun için milli şairimiz Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl
Marşımızı “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısrasıyla
başlatmıştır.

Umut, insanı hayata bağlayan en önemli duygudur. Hayatta
oldukça, umut da yaşamalıdır. Çünkü umudunu kaybetmiş olanın, başka kaybedecek
bir şeyi yoktur. Hayat dardır, zordur doğrudur, ama umut da o kadar geniştir ve
insana çok değişik seçenekler sunar. Bizi umutsuzluğa götürmek için kurgulanan
olaylara umutla direnirsek, bu umut bizi mutluluğa götürür. Umudunu kaybetmiş,
ezik, silik ve korkak bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün
değildir. Yeter ki yılmayalım, omurgalı duralım, haksızlık ve hukuksuzluklara
karşı cesaretle karşı duralım. Amasya Tamimi’nde dendiği gibi “Milletin
bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Umuda açılan yolda
topluma önderlik görevi de öncelikle muhalefet partilerine ve STK’lara
düşmektedir.

         Mevlâna diyor
ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan
bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de
Cumhuriyetimizin 100. yılını idrak edeceğimiz 
2023 yılının baskı, sansür ve istibdatın sona erdiği bir umut yılı
olmasını diliyoruz.  Bu inançla diyoruz
ki: “Korkma! Hayatta korkulacak tek şey, korkunun kendisidir. Korkumuzu yenip
umuda sarılırsak, istibdattan kurtuluş mutlaktır.” 

         Korkma!
Baskı, sansür, istibdat ilelebet payidâr olmaz.  

Çarpışma Başarılı: DART

Açık
bir havada geceleyin yıldızları izlerken, çok hızlı hareket eden ve ışık saçan
gök cisimlerine şahit olmuşuzdur. Yıldız kayması olarak isimlendirdiğimiz,
gördüğümüz zaman dilekler tuttuğumuz bu heyecan verici olay aslında Dünya
atmosferine giren bir meteorun sürtünme kaynaklı yanarak parçalanmasından başka
bir şey değildir. Dünya’ya düşen meteorun büyüklüğüne bağlı olarak gözlem
süremiz daha parlak ve daha uzun süreli olabilmektedir.

 

İşte
günümüzden tam 66 milyon yıl önce Dünya’mız buna benzer bir olay ile
karşılaştı. Ancak bu sefer durum biraz farklıydı. Dünya’ya çarpan yaklaşık 15
km genişliğindeki bir meteor, başta dinozorlar olmak üzere tün canlı hayatı
neredeyse tamamen yok etti. Bu teori bir dizi jeolojik araştırmadan sonra Nobel
Fizik Ödülü sahibi Luis Walter Alvarez ve Jeolog olan oğlu Walter Alvarez tarafından
1980 yılında ortaya atıldı. Başlangıçta tartışmalı görünen bu teori günümüzde
kabul gören bir teori haline gelmiştir. Meteorun çarpması Meksika’nın Yukaten
yarımadasında 150 km çapındaki Chicxulub Krateri’nin oluşmasına yol açtı. Meteorun
Dünya’ya çarpmasından sonra oluşan ve atmosfere yayılarak ilerleyen basınç ve
ısı dalgalarının, kısa bir süre içerisinde yeryüzündeki canlı hayatın %75’ini
yok etti. Çarpmanın ardından atmosfere fırlayan toz bulutları güneş ışınlarının
dünyaya erişimini engelledi, yeryüzü soğumaya başladı, bitki gelişimi olumsuz
etkilendi ve bu durum domino etkisi yaparak tüm ekosistemin çökmesine yol açtı.

 

Her ne kadar 66 milyon yıldır
yeryüzünde buna benzer olaylar yaşanmasa da, bu gelecekte de yaşanmayacağı
anlamına gelmemekteydi. Bunun bilincinde olan NASA, “Çift Asteroid Yönlendirme
Testi –
Double Asteroid Redirection Test (DART)” isimli görevi uygulamaya
soktu. Dünya’yı potansiyel bir meteor çarpmasına karşı savunma yeteneklerinin
test edilmesinin planladığı bu görevde, 23 Kasım 2021 tarihinde DART uzay aracı
uzaya fırlatıldı. Hedef, çarpışma anında uzaklığı yaklaşık 6 milyon km olan
Didymos
Asteroid Sistemi’ydi.
Bu sistem içinde yer alan Dimorphos isimli, 160 ve 780 metre çapındaki ikiz
asteroid potansiyel tehlike olarak
tanımlanmıştı. Fırlatmadan 10 ay sonra, 26 Eylül 2022 tarihinde DART planladığı
gibi başarılı bir şekilde Dimorphos isimli asteroide çarparak yörüngesinin
değişmesine yol açtı. Dimorphos artık potansiyel tehlike değildi. Bu başarılı
deney, Dünya’nın bir meteor çarpma tehlikesine karşı kendisini savunabilme
kapasitesinin görülmesi adına olukça önemliydi. Elde edilen sonuç, bilgisayar
modellemelerinin başarılı olduğunu göstermekteydi. Bir sonraki adım, daha büyük
boyutlardaki meteor tehlikelerine karşı çalışmaların yapılması olacaktı.

 

Yıllar önce bilim kurgu filmlerinde
izlediğimiz kurguların, Dünya savunması adına gerçeğe dönüşüyor olması insanlık
için mutluluk verici bir gelişme olarak kabul edilmelidir. Ülkedeki sığ
gündemlerden kurtulup, farklı gündemleri konuşabilmemiz ve bu görevlerde
ülkemizden bilim insanlarını da görebilmemiz dileğiyle…

 

Sağlıcakla Kalınız…

 

Yararlanılan kaynaklar:

Double Asteroid Redirection Test (DART) Mission (nasa.gov)

Planetary Defense Coordination Office (PDCO) (nasa.gov)

Kira Artışlarının Nedenlerinden Biri de!

Geçen hafta İstanbul
Üniversitesini kazanan kızımın özel eşyalarını götürmek için koyulduk yola,

Daha Avrupa yakasına yeni
geçmiştik ki!

Arabamız bozuldu.

Malum eski model araç kullananlar
bilir, bindiğiniz aracın yaşı sizin yaşınıza ne kadar yakınsa!

Yolda kalma ihtimaliniz de o
kadar yüksektir.

Tıpkı bizim gibi!

***

Neyse, çağırdık çekiciyi yükledik
emektarı, tanıdık bir servise yolcu ettik.

Malum eski model arabanız varsa, tamirci
dostlarınız da vardır!

Allah eksikliklerini göstermesin,

Belki hiç bir arıza tam
düzelmiyor, bir yeri tamir olunca başka taraf bozuluyor ama sizi de zor
anlarınızda yalnız bırakmıyorlar “gülücük”

***

Başladık taksi gözlemeye!

Taksi çok!

Ama bize yok!

Peş peşe geçiyor sarı fırtınalar…

Renkleri sarı diye mi bilmem,
yüzümüze bakmadan geçiyorlar!

Mağrur!

***

Yanımızda taksi bekleyen bir
kadın dedi ki, umumiyetle yolcu değil Arap müşteri arıyorlar, Arap da değilse,
en azından turist olsun istiyorlar!

Günde 20 taksimetreli Türk yolcu
yerine 1 Arap müşteri yakalasa tamamını ondan kazanabiliyor 2. Arap bonus!

Dedi!

Hakikaten öyle!

Beni gören taksici, bunda döviz
yoktur, TL’de şüpheli diye düşünüp durmadı.

50 den fazla sarışın taksinin
arkasından bakakaldık.

Neyse ki rahatsızlanan yeğeninin
yerine taksiye çıkan amatör bir abi geldi de arızalanan aracın bagajından indirdiğimiz
eşyalar ile yolda kalmadık,

İstanbul’un göbeğinde
“Beşiktaş’ta” geçirdiğimiz 1.5 saat te taksi bekleme anılarımızda yer aldı.

***

Demem o ki Arapların,
mültecilerin ülkemizdeki nüfuslarının ve nüfuzlarının artışı sadece ev
kiralarına değil, Taksici ve esnaf davranışlarını da olumsuz yönde etkiledi.

Eminönü’nde bizi iş yerine “eskiden
olduğu gibi gel vatandaş gel diye” davet eden restoran olmadı!

Eskiden, abim buyrun, ablam buyrun
manzaralı yerimiz var nidaları, yerini habibi
ehlen ve sehlen halaholahula benzeri
anlamadığımız “dilden değil de
gırtlaktan dökülen” ifadelere bıraktı.

***

E bunların da üstüne her üç
evlenenin 2’si de boşanınca! Al sana kira artışı için sağlam bir neden.

Talep çok ev az!

Mevcut evler yetmemeye başlayınca,
bu da kira artışını peşinden getirdi!

Tamam, ben boşanmaya karşı
değilim mutsuz yaşamaktansa helalleşip “birleşirken ki yakışır davranışlarla”
ayrılmalara eyvallah, olsun olsun da!

Üç beş ay üç beş yıl bekâr takılan
bir süre sonra kendi gibi bir evlilik mağduru ile evlensin bence!

Eskiden her evde 4-5 kişi
yaşarken artık revaçta olan 1+1 yada 2+1

Küçük evlere talep çok olduğu
için bunların kiraları daha geniş olan 3+1’den 4+1 den daha pahalı.

Sebebi biraz da temizlik ve
ısınma dezavantajları.

Ev kiralarında ki yüksek artış
bir yana son 2 yıldır İstanbul’da ki otel fiyatları da dudak uçuklatıyor,
geceliği 2000 TL’den başlıyor. Üst sını 100.000 lerde!

Yani demem o ki hayatı tasarruflu
kullanmazsak bu gidişle Japonya’da ki Kore’de ki yatmadan yatmaya kullanılan 2
metrekarelik tabut evler gündeme gelirse şaşırmam.

Bekârlık sultanlıksa bile,
kimsenin sultanlar kadar geliri yok.

***

Ezcümle kira artışlarında ki en
önemli etkenlerden biri de boşanmalar ve tek yaşama akımı!

Bence çevrenizde ki bekârlardan
çok boşanmışlara çöpçatanlık yapın hepsi birbiri ile evlensin, bekar gençler şimdilik
en azından anne babasının evinde yaşıyor.

Boşananlar birbirleriyle evlenmezse,
bu gidişle bekâr gençlere kiralık ev de zor.

Bu hafta da böyleyken böyle.

***

Ne bileyim, yazacak o kadar üzücü
olay var ki, onları yazıp moralinizi bozmaktansa, biraz kafanızı dağıtayım
istedim,

Bu vesile ile #Bartın’da hayatını
kaybeden madencilerimize yüce Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı dilerim.

Keşke dünyanın hiçbir yerinde
daha fazla kazanç elde edebilmek için “yüksek maliyeti var diye” güvenlik
tedbirleri ihmal edilmeseydi, az insan ile çok üretim hedeflenmeseydi,

Keşke!

***

Bu vesile ile insani ihmallerden
kaynaklanan elim ve kederli olayları kadere
bağlamasak
dini olarak daha doğru olacak diye düşünüyorum.

                Böyle
giderse az bir zaman sonra, Din adına söylenen her şey anlamını yitirecek diye
üzülüyorum.

İnanın Müslüm Gürses yaşarken “Müslüm Müslüm ken” bu kadar
dinlenilmiyordu,

Bu vesile ile onun da ruhu şad
olsun.

***

Ne demiş Müslüm Gürses k.s. veciz
bir sözünde!

Her gün isyanım var benim kadere, Ne güldürdü ne öldürdü bir kere

Cehennem dertleri, var cennetimde, Ben yaşarken ruhum öldü içimde

***

Salı gününüz de mübarek olsun
inşallah.

Yücel Alpay Demir

Ötüken Naşriyat’tan Üç Kitap Firâk-I Irâk İki Din İki Medeniyet Türk Şâman Mitolojilerinin Teonimleri

Firâk-ı Irâk

Târih
öğretmeni Hüseyin Özdemir’in yayına hazırladığı eser, 13,5 X 21 santim
ölçüşende 90 sayfadır. Süleyman Nazif’in 1918 yılında kaleme alıp yayınladığı
aynı isimli eser, günümüz Türkçesiyle ve Türk alfabesiyle okuyucuya
sunulmaktadır. 

Süleyman Nazif
(Diyarbakır, 1869 – İstanbul, 1927), İstanbul’u işgal eden müstevlilerin
Fransız komutanı General D’Esperey’in at üzerinde ve gösterişli bir şekilde
rıhtımdan Fransız konsolosluğuna törenle gidişi dolayısıyla ‘Kara Bir Gün’ başlıklı makaleyi yazıp 9
Şubat 1919 târihli ‘Hâdisât
Gazetesi’nde yayınlayan vatansever ve cesur bir Türk milliyetçisidir.  Bu sebeple Malta’ya sürgün edilmişti.

O’nun 32 adet
eserinden biri olan Firâk-ı Irâk;
Annesi’ne yazdığı mektupla başlıyor. Mektupta: ‘Keşke ben yalnız senin öksüzün olsaydım ve yalnız senin öksüzün olarak
kırk sene evvel ölseydim de böyle vatan ve târih yetimi kalmasaydım’

cümlesi dikkat çekiyor. Sonraki sayfalarda Süleyman Nazif’in dörtlükleri, nesir
açıklamalarıyla birlikte veriliyor.

Bağdatlı Fuzûlî’den Erzurumlu Nefî’ye
başlıklı şiirden sonra Nefî’ye, Ahmed Râsim Bey’e hitâben yazılan mektuplar, ‘Şehidin Babası’ ve ‘Sübhâneke Ya Muhavvile’l-Ahvâl!’ başlıklı makaleler var. (s: 29-50)
Birinci makalede, başlığından da anlaşılacağı üzere, bir şehidin babasına,
duygu dolu cümlelerle hitap ediliyor. İkinci makale; Timur’un Sivas’ı işgali
sırasındaki zulümler ve Yıldırım Beyazıd’ın şehzâdesi Ertuğrul Efendi’nin şehit
edilişi; ‘Çal çoban çal; ne Sivas gibi
şehrin yakıldı ne Ertuğrul gibi oğlun öldü
’ ağıt cümlesiyle anlatılıyor.
Diğer bir ağıt cümlesi, Süleyman Nazif’in yaşadığı günlerle alâkalı: ‘Fakat şimdi bize ne oldu? Ne oldu ki
beldeler değil ülkeler gidiyor da biz yine bencil, yine miskin bir lâkaytlık
ile onlara acımak; hayır, acımak şöyle
dursun,
onların mâtemine hürmeten her günkü zevk ve eğlencemize bir dakika ara vermek
istemiyoruz
.’

Bu cümleler, o
dönemin insanına olduğu kadar, hattâ daha çok da günümüzdeki magazin
bağımlılarına ve gecelere akmayı ihtiyaç olarak kabul edenlere söylenmiş
gibidir.

Eserin 57-90.
sayfalarında, sözü edilen metinlerin, Süleyman Nazif’in kaleminden çıkmış şekli,
Türk harfleriyle yer alıyor.

Gerek
Türkçemiz gerekse millî meselelerimiz hakkında günümüz insanını uyanışa dâvet
eden demir leblebi gibi makaleler…

 

İki Din İki Medeniyet

Hukukçu ve
Sosyolog Doç. Dr. Etem Çalık, ‘Kaynakları Îtibâriyle Hıristiyan ve İslâm
Medeniyetlerinin Mukayeses
i’ni yapıyor.

‘Önsöz’de bu
eseri yazmaktaki maksadını son derece mütevâzı cümlelerle açıklıyor:

Beni böyle bir
çalışma yapmaya sevk eden husus, Hıristiyan ve İslâm medeniyetlerini
karşılaştırmalı bir tarzda ele alan bir eserin Türkçe literatürde bulunmayışı
oldu. Bunu ne ölçüde başarabildiğim, okuyucuların takdirine kalmış bir
meseledir. Esâsen benim de böyle bir iddiam yok. Bu çalışma sâhayla alâkalı
daha titizce ve etraflı çalışmalara vesile olabilirse, benim açımdan maksat hâsıl
olmuş demektir.

Bu mukayesenin bana
göre en başta gelen saiki, her iki medeniyet de benzer kaynaklardan ilham
almalarına rağmen, Hıristiyan medeniyetinin Skolastiğe kayarak bin yıldan uzun
müddet süren bir uyku devresi geçirmesine karşılık, İslâm medeniyetinin beş
ısırdan fazla bir müddet dünyâ târihine damgasını vurmasının ve ilmin her
şubesinde kalıcı eserler meydana getirmesinin altındaki sebebi araştırmaktı. Bu
sebeplerin esas olarak İslâm medeniyetine ismini veren İslâmiyet’in insan,
cemiyet ve ilme bakıştaki farkları olmalıydı. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde
bu farkları ortaya koymayı deneyeceğiz.

13,5 X 21
santim ölçülerinde, 207 sayfalık eser okunduğunda Sayın Çalık’ın kendisine
haksızlık ettiği, gün ışığı gibi apaçık görülüyor. Çok hassas ve günümüze kadar
ciddî bir şekilde incelenmemiş bir konu en ince detaylarına kadar incelenmiş
İslâmiyet’in esâsen bilinen üstünlüğü, belgelerle kimsenin itiraz edemeyeceği
bir şekilde ispatlanmıştır.

Doç. Dr. Sayın
Çalık’ın hacimce küçük, ‘muhtevâ
itibâriyle devâsa
’ denilebilecek dolgun ve doyurucu eserine yazdığı ‘Giriş’
bölümü, O’nun bu işin üstesinden geleceğinin parlak müjdesini veriyor:

Bu kitapta, Hıristiyan
ve İslâm medeniyetleri, kaynakları îtibâriyle ve karşılaştırılmalı bir tarzda
ele alınacaktır. Her iki medeniyet de milâttan sonra ortaya çıkmış olmasına
rağmen, kaynakları milâttan asırlarca evvele uzanmaktadır. İlk çağların büyük
medeniyetleri olan Hint, Mısır, İran ve Yunan medeniyetlerinden her ikisinde de
izler bulunmaktadır. Kaynakları aşağı yukarı benzer olmasına karşılık,
bunlardan Hıristiyan medeniyetinin niçin yaratıcı olamadığı, insanı ve dünyâyı
aşağıladığı; İslâm medeniyetinin ise tersine her sâhada devrini çok aşan
mahsuller verdiği meselesine cevap aranacaktır.

Kaynaklar
incelenirken ilmî kaynaklara sâdece İslâm medeniyeti açısından temas ettik.
Zira Hıristiyan medeniyeti, ilimden kaynaklanan bir medeniyet değildi. Dünyâyı,
gözlem ve deneyi, dolayısıyla da ilmî aşağılayan Plâton felsefesi Hıristiyan
dini ile birleşerek Batı dünyâsının bin yıldan fazla bir müddet uyumasına sebep
olmuştur. Dolayısıyla biz de dünyâyı ve insanı yücelten Rönesans medeniyetini, Hıristiyan
medeniyetinin sona erdiği ve yeni bir medeniyet çağı olan modern medeniyetin
başladığı devir olarak telâkki ettik ve bu devreden evvelki Skolastik çağın Hıristiyan
medeniyetine rengini veren çağ olduğunu belirledik. Zira Hıristiyanlığın insanı
doğuştan ‘günahkâr’ ve dünyâyı ‘değersiz’ kabul eden anlayışı, ancak
Rönesans hareketiyle değişmiş ve yeni bir medeniyet yoluna girilmiştir. 

Müellif her
iki dini, kendilerine âit felsefî, siyâsî ve dînî (İslâmiyet’i ayrıca ilmî)
kaynaklardan inceleyip neticesini eserinin 188-191. Sayfalarında açıklıyor.

 

Türk Şâman Mitolojilerinin Teonimleri

Azerbaycan
Türklerinden Prof. Dr. Fuzûlî Bayat, önceki dört kitabının devâmı ve tamamlayıcısı
olan 248 sayfalık eserinde Şâmanizm’e ilmî açıdan bakıyor.

Çarlık
Rusya’sı ve Sovyetler Birliği döneminde, ekseriyetin ‘inanç kültürü’ olarak kabul etiği Şâmanizm, din olarak algılanmış
ve ‘din afyondur’ sloganı ile yasaklanmıştı.
Hattâ Şâmanizm geleneğinde değişiklikler yaparak ‘Ak Din’ adı ile yeni bir sistem oluşturmaya çalışan Çet Çelpen
adındaki Kam, 20 Haziran 1904 târihinde tevkif ve Sibirya zindanlarında ölüme
terk edildi. Evlâtlık edindiği 14 yaşındaki kız ve Bayan Çelpen, çalışmalara
devam ettilerse de bir müddet sonra onlar da etkisiz hâle getirildi.

20. asrın
ortalarına kadar Şâmanizm’in din olduğuna inananlar hayli fazla idi.  Romanyalı felsefeci ve dinler târihçisi Prof.
Dr. Mircea Eliade (Bükreş 1907 – Chicago, 1986) kesin deliller ortaya koyunca,
kanaatler değişti. Günümüzde yaygın kanaat odur ki Şamanizm, din değil: ‘Kam’ denilen ruhiyatçıların sergilediği
ve ‘ritüel’ denilen hareketlerle iyi
ruhların yardıma çağrılması, kötü ruhların ise toplumdan uzaklaştırılması
maksadıyla yaptığı hareketlerle şekillenen bir yaşama biçimidir. Bu ritüellerin
bir kısmı, günümüzde Anadolu Türk Müslümanlığında yaşamaya devam etmektedir.

Şamanlığa dâir
bilinmeyenlerle yanlış bilinenlerin ilmî usullerle incelenip aydınlığa
kavuşturulması elbette elzemdir.

Asya’nın
derinliklerinde târih sahnesine çıkan Türkler, ‘Kök Tengri – Gök Tanrı’ denilen tek tanrıya inanıyordu. Hakîki
adını bilmedikleri tanrının, ‘Allah
(cc) olduğunun söylenmesi ilmî görüşlere aykırı değildir.

Prof. Bayat’ın
maksadı, halkının sağlığı, mutluluğu ve esenliği için çalışan ‘Kam’ların isimlerinin
unutulmamasını teminen târihe not düşmekten ibârettir.

Mitoloji;
bilindiği üzere putlara tapmanın yaygın olduğu antik dönemde veya daha
sonraları değişik kavim ve milletlerde, (temelsiz, yanlış ve sakat bir
düşüncenin tesiri altında kalınarak) ‘tanrı
olarak anılan olağanüstü güce sâhip kahramanların masalımsı hayat
hikâyeleridir. Mitolojiler, destanlarda olduğu gibi kahramanın gerçek hayat
hikâyesi değildir. Halkın, söz konusu kişiye uygun gördüğü / yakıştırdığı
kişiliktir.

Arka kapak
yazısında belirtildiği gibi ‘teonim’ kelimesi,
halkın Kamlara verdiği özel isimlerdir. Burada, eser hakkında şu bilgiler yer
alıyor:

Yazar, Şaman teonimleri
ve çok güçlü kahramanlar hakkındaki bu çalışmayı; unutulan, değişim ve dönüşüm
sonucunda deforme olan Türk şamanlığının ve Şaman mitolojisinin son
kırıntılarını kayıt altına alarak gelecek nesillere aktarmak maksadıyla
hazırlamıştır. Zira Şamanlığın ana vatanı olan Sayan-Altay ve Yakut Türklerinde
1990’lı yıllardan îtibâren yaygınlaşmaya başlayan sayısız dinî grup ve inanç
merkezinin arasında zengin Şaman mitolojisini öğrenen/öğreten herhangi bir
kurum yer almamaktadır. Hâl böyle olunca Şaman mitolojisi, sözlü geleneği ve
Şaman adları ve kahramanlar hakkındaki hikâyeler artık târihe karışmaktadır.
Hatta bugün neo-şamanların da, pratikte isimlerini zikretmedikleri onlarca
belki de yüzlerce ilâh ismi, onların işlevleri, kültürel rolleri hakkındaki
bilgiler yok olup gitmektedir. Dünyâ ölçeğinde yeri olmayan bir dizi inanç,
gelenek, örf ve âdetler, folklorik ve etnografık veriler korunmaya muhtaçtır.         

 Eserin son iki sayfasında yer alan ‘Genel Sonuç’ başlıklı yazıdan alâka
çekici cümleler:

*Târih öncesi dönemde
yolculuğa başlayan mit ve miti anlama çalışmaları, miti yorumlama teorileri,
miti araştırma metotları insanlık var oldukça, kültürler yaşadıkça devam
edecektir. Mit kavramı ile mitolojik teoriler birbirleriyle taban tabana zıtlık
oluşturmaz ama aynı da değillerdir. Mitolojik çağ geride kalsa da ve mitolojik
içerikli ritüeller genelde yapılmasa da yeni türetilen mitler varlığını devam
ettirmektedir.

*Sayan-Altay
kavimlerinin bazılarında Ülgen, bazılarında Üç-Kurbustan, bazılarında Kayrakan,
bazılarında Kuday, Ak Burhan, bazılarında ise Oçurman öne çıkarılmış, evrenin
üçlü yapısında ilâhlar işlevlerine göre yerleştirilmiştir. Alt mitolojik
kategoriye giren iye/izi/eezi ve birçok demonik varlık şaman mitolojisinde de
işlevlerini koruyabilmiş ve teonimik seciyeleriyle yeni bir yapı
oluşturmuşlardır.

*İnsan toplumu içinde
de tanrıya ait özelliklere sâhip kutsanmış kahramanlar vardır ki dağa, yıldıza,
ormana, taşa dönüşmüş yahut da epikleşerek kendi ırkının koruyuculuğu görevini
üstlenmiştir. Bu kozmik kahramanlar yıldız takımları ve bulut oluşturduğu gibi
Orta Dünya nesnelerinin de (dağ, taş, mağara) çıkış kaynağıdır. Bir de bunların
yanında insanlara zarar vermekle, onları yok etmekle görevli kötülük kaynağı
antikahramanlar vardır.

*Mitoloji; insan
hayatının sâhalarını, mukaddesleri, geçmişi ve günceli kapsadığından ilâhlar
bir şekilde insanların meskûn olduğu orta dünyâyla ilgilidirler. Mitopoetik
düşüncede ilk örnek olan varlıklardan ve kavramlardan, motif ve konulardan
anlaşılan tek bir gerçek vardır ki o da insandır
.

Mitoloji ile ilgilenenlerin okuması gereken
bir eser. Derin ve engin bakışlarla, yeni ufuklar açıyor.

 

Ötüken
Neşriyat A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr   www.otuken.com.tr
  

Outlet ve İkinci El Mağazaları

Türkiye’de
AVM’ler gelişmeye başladıktan sonra “outlet” diye bir kelimeyle de
tanıştık. “Outletuygun fiyatlı ürünleri temsil eden bir kavram.

“Outlet mağazalarda”
doğrudan fabrika çıkışlı mallar, farklı sezon ürünü, seri sonu veya satıştan
sonra iade edilmiş, bazen de defolu ürünler satılıyor. Bu yüzden uygun
fiyatlı
oluyorlar.

“Outlet ürünler”
mağazanın kendi içinde ayrı bir bölümde veya “outlet mağaza” denilen
tamamen bu tür ürünlerin satıldığı mağazalarda satılabiliyor.

Türkiye’de
eskiden daha çok “kampanya”, “seri sonu fırsatı” “tenzilat” gibi isimlerle anılan
indirimli satışlara genelde nispeten alt ve orta gelir grubu rağbet eder. Fakat
“outlet center” denilen büyük AVM’ler her gelir grubuna hitap edecek şekilde
tasarlanmakta.
İstanbul’da üst gelir grubunun yaşadığı semtlerde de kurulan
“sosyete pazarlarına” bile rağbet olduğuna göre, buna şaşırmamak gerekiyor.

Outlet
mağazalarda veya kampanyalı satışlarda, marka ürünleri normal etiket
fiyatının yarısı ve hatta daha azına alma imkânı vardı.

“Vardı” diyorum
çünkü son zamanlarda outlet ürünlerdeki indirimlerin göstermelik bir hale
geldiği görülüyor.

Gerek
kendi gözlemim ve gerekse çevremden edindiğim bilgilere göre “indirimli
satışlar, kampanyalar, seri sonu fırsatları” gibi satış türlerini yapanlar artık
gerçek bir indirim yapmıyorlar. Hatta bazen önce fiyatları artırıp, bu
yeni fiyat üzerinden indirim yapmış gibi etiketlerde oynama yapıyorlar.

Yaşadığım
İzmit’te Türkiye’nin ilk “outlet center”lerinden biri bulunmakta. Burada
her yıl mevsim sonunda “Ucuzluk Panayırı” kampanyası yapılıyor. Fakat
burada da marka ürünlerde gerçek bir ucuzluk yerine Perşembe Pazarında
satılanlar kalitesinde ürünlerin satılıyor olması hayal kırıklığı yaratıyor.

Geçen
hafta İstanbul’da bulunan ve gerçekten devasa bir “outlet center” olan Viaport’u
gezdim. Buradaki mağazalarda ürünler normal mağaza fiyatlarıyla etiketlenmiş.
Yani fiilen indirim yok.

Bunun
ekonomik bir açıklaması olmalı.

Geçen
yıllara göre en az 2 veya 3 katına çıkmış fiyatlarla, normal mağazalarda alışveriş
yapabilenlerin sayısı azaldı. Orta ve dar gelirli kesim hiç olmazsa outlet
ürünler
almak istese de buna imkân bulamıyor.

Satışlar
daraldığı, talep düştüğü için eskisi gibi kaliteli ve çok çeşitli koleksiyonlar
üretilmiyor. Giyim kuşam başta olmak üzere hemen her tür üründe çeşitler
azalmış
durumda. İthal markalarda bu çeşit azalması daha da
belirgin.

Sürüm azaldıkça, sabit
giderleri karşılamak için fiyat artırmak, talebi ve satışları daha da
azaltıyor. Mağazalar tam bir kısır döngü içinde.

Haliyle
normal ürünlerin üretim ve satışı azalınca seri sonu, defolu veya iade de
azalıyor. Outlet mağazalarına daha az çeşit geliyor. Onlar da göstermelik
indirimlere başvuruyor.

***************************

Decathlon İkinci El Ürünleri Satacak

Dünyaca
ünlü spor ekipmanı markası Decathlon’la ilgili bir haber oldukça ilginç.

Firmanın,
müşterilerinin eski veya kullanılmamış spor ürünlerini Decathlon’a
satmalarını sağlamak
ve böylece ürünlerin garanti kapsamında tamir
edilip yeniden satılabilmesine imkân tanımak
için bir yöntem geliştirdiği
bildiriliyor.

Decathlon
“Ters yön” perakendecilik
için müşterilerinin artık kullanmadıkları
ürünleri satın alma zinciri oluşturuyor. Kampanya kapsamında Belçika’nın üç
kentindeki
Decathlon mağazalarında bir ay boyunca tabelalar indirilecek, markanın
tersten yazılışı olan
“Nolhtaced” tabelaları asılacak.

Ürünler
satın alındıktan sonra ya yenilenecek ve ikinci el olarak mağazada garantili
olarak satılacak
ya da tamir edilemez veya yeniden kullanılamazlarsa
bir geri dönüşüm merkezine yönlendirilecek.

Decathlon
yetkilisi “Klasik tüketim modelimizin değişmesi gerekiyor: Eski malzemeleri
tamir ediyor ve ardından yeniden satıyor veya kiralıyoruz. Böylece tüketiciler
aynı zamanda eşyalara eskisinden daha farklı bakmaya başlıyor. Önemli olan bir
eşyaya sahip olmaktan ziyade o eşyanın kullanılabilir olması
” diyor.

***************************

ABD’de Goodwıll Mağazaları

ABD
seyahatlerimizde dikkatimizi çeken Goodwill (İyilik veya İyi Niyet olarak
tercüme ediliyor) mağazalarının sistemi Decathlon’un uygulayacağı
sistemden de ilginç.

Belki
ülkemizde de uygulanabilir düşüncesiyle öğrendiklerimi paylaşıyorum.

Alım
gücü düşük kesimlerin, hemen herkesin evinde bulunan ihtiyaç dışı malzemeleri
ucuza alabileceği mağazalardan bahsediyorum.

Goodwill mağazalar zinciri bir hayır kurumu tarafından idare ediliyor ve mağazalarda kullanılmış
kıyafet, mobilya, elektrikli/ elektronik eşya, kitap, DVD vs. satılıyor.

Ürünler
kullanım dışı kalan eşyalarını bağışlayan kişilerden, seri sonu
ve iade ürünlerini bağışlayan mağazalardan geliyor. Goodwill
tarafından temizlik, bakım ve onarımı yapıldıktan sonra büyükçe mağazalarda
teşhir ediliyor. Normal etiket fiyatının onda biri bazen daha da azı gibi
fiyatlarla satılıyor. Bağışçılar yıl sonunda bağış tutarını vergi indirimi
olarak kullanabiliyor.

Bu
mağazalar kâr amacı gütmüyor. İnternetten bir araştırma yaptım. Goodwill,
yılda yaklaşık 2,3 milyon dolar gelir elde ediyormuş. Vergi raporlarına göre, İşletme
giderlerini karşıladıktan sonra net gelirlerinin %90’ından fazlasını hayır işlerine
harcamakta imiş.

Goodwill gelirlerini
engelli yetişkinler, suç geçmişi olanlar, 55 yaş ve üstü işçiler gibi dezavantajlı
kimselere eğitim ve istihdam imkânı sağlamak gibi hizmetlerde
kullanıyormuş.

Belçika’nın kişi
başına milli geliri 46 bin dolar, ABD’nin 65 bin dolar, Türkiye’nin
ise 9 bin dolar. Örneklerini verdiğim ülkeler kadar zengin değiliz.

Bu tür çözüm yollarını bizim de üretmemiz lazım.

Hadis’e Dudak Bükenler

     Kur’an bize yeter
diyerek, Hadis’e dudak bükenler; öğrencinin kitabını kabul edip,

     Öğretmene ihtiyaç
ve lüzum yok diyenlerin durumuna düşerler.

     Oysa ders kitabı
varsa, öğreteni yani öğretmeni de olacak.

     Bu gibiler, işçiye evet ama ustaya ne gerek
var gibi, gülünç bir vaziyet arz ederler!

     Askere evet ama
komutana ihtiyaç yok kabilinden, mantıksız fikir yürütmüş olurlar!

     Hukuk kitapları
var ve Türkçe yazıldıkları, herkes de okuyabildiği hâlde,

     Neden insanların
avukatlara başvurmak zorunda kaldıklarını düşünmeyenlerdir!

     Bir âyeti
düşünürken, müfessirlerin aklına, o konuyla ilgili olarak, belki yüzlerce âyet
geliyor.

     Aynen bunun gibi,
avukat ve hâkimlerin de aklına konularıyla alâkalı olarak

     Sayısız kanun
maddeleri geliyor.

     Karar vermek için
hepsini göz önünde bulundurmaları gerekiyor.

     Hâlbuki bütünü
bilmeyen parçayı anlayamaz. Çünkü bir kanun;

     Aynı zamanda
sayısız kanun maddelerinin de şümûlüne girer. Onları da alâkadar eder.

     Bu incelikleri
ise, ancak kanun adamları ve avukatlar bilir.

     Zaten avukat
bürolarının açılış sebepleri de bu yüzden değil mi?

     Nitekim Kur’an tek
bir cilt olduğu hâlde,

     İçeriklerini
anlatan onlarca cilt tefsirler yazılmış ve hâlen de yazılmaya devam
edilmektedir.

     Çünkü sadece
âyetlere bakarak, İslâm’ın tatbikini bilemeyiz.

     Meselâ Kur’an’da
namaz emri var ama nasıl kılınacağını,

     Hz. Muhammed’in bu
hususta bizlere örnek oluşuyla öğrenebiliyoruz.

     Meali verilen
âyetlerin muhteviyat ve içeriklerinde, bir hakikat değil, sayısız gerçekler
var.

     Âyetleri
anladıkça, anlayamadıklarınızın daha çok olduğunun farkına varıyorsunuz.

     Nasıl ki, kuyudan
su çektikçe dibinden kaynaması devam eder ve bir türlü suyu eksilmez.

     Aynen bunun gibi,
âyet kuyusunun suyu hükmünde olan mâna suları da, çektikçe artar.

     Çünkü Kur’an; ezel
ve ebed sultanı olan Zât’ın,

     Yani Yüce Allah’ın geçmiş ve geleceği içine
alan Kelâm Hazînesi’nin Mâna Kuyusu’dur.

     Kaldı ki, mâlûmat
ilim değildir. Zira bilgi edinmek kolay.

     Fakat o bilginin
kullanılacağı yer ve zamanı tespit ve tayin etmek çok zor.

     Nitekim “Her söylediğin
doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değil.”

     Hükmü boşuna
söylenmemiştir. Evet soyut olarak bilmek mümkün;

     Fakat onu yerli
yerinde kullanmak; işte bütün mesele bu.

X

     “Allah’a ve
Resul’e itaat edin. Bir şey hakkında çekişirseniz,…

     Onu Allah’a ve
Resulü’ne arz edin (onu Kur’an ve Sünnet’le halledin).” (Nisa-59)

     “Kim Peygamber’e
itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa-80)

     Çünkü Hz.
Peygamber ki:

     “Kur’an’ın örnek
uygulayıcısı (ancak) odur.

     … Buyrukları da,
Kur’an’ın ruhuna uygun olup yalnız kendi zamanıyla kayıtlı değil,

     Bütün zamanlarda
geçerlidir.

     Çünkü ona Kur’an’ı
açıklama yetkisi verilmiş ve hikmet öğretilmiştir.

     Sağlam
kaynaklardan gelmiş hadislerine itibar etmeyip, yalnız Kur’an’a dayandığı
iddiasıyla

     Peygamber’i sadece
bir aracı kabul etmek, kâfirliğin ve dinsizliğin bir köprüsüdür.

     Çünkü hayat dini
olan İslâm, Allah’ın bildirmesi

     Ve Resulü’nün
açıklama ve uygulamasıyla meydana gelmiştir.

     Âyette
belirtildiği üzere Allah’a itaat ve sevgi;

     Resulü’ne, onun
hadis ve sünnetine uymakla gerçekleşir.

     Kim de onlara
gönül rahatlığıyla teslim olmazsa, iman etmiş sayılmaz.”

     (Prof. Dr. Hasan
Tahsin Feyizli)

Soma da Fıtrat Amasra da Kader Planı

Yazıma başlarken Bartın Amasra ilçesindeki kömür madeninde
yaşanılan patlamadan dolayı hayatını kaybeden 41 vatandaşımıza Allah’tan rahmet,
acılı ailelerine başsağlığı dilerim.

            2010
yılından buyana Türkiye toprakları üzerinde meydana gelen yeraltı maden
kazalarına baktığımızda:

10 Aralık 2009 Bursa
Mustafa Kemal Paşa grizu patlaması: 19 ölü

23 Şubat 2010 Balıkesir
Dursunbey: 17 ölü

17 Mayıs 2010 Karadon
maden kazası: 30 ölü

07 Temmuz 2010 Edirne
Küçükdoğanca: 3 ölü

08 Ocak 2013 Zonguldak
Kozlu: 8 ölü

13 Mayıs 2014 Manisa Soma
faciası: 301 ölü

28 Ekim 2014 Karaman
Ermenek maden faciası: 18 ölü

17 Kasım 2016 Siirt
Şirvan maden kazası: 16 ölü

14 Ekim 2022 Bartın
Amasra kömür madeni kazası: 41 ölü

            Yukarıda
sıraladığım kazaların haricinde münferit vakaları saymazsak 12 Yılda tam tamına
453 canımızı kaybetmişiz dile kolay.

            Her kazanın
sonucunda başta iktidar yetkilileri olmak üzere devlet erkânı, siyasiler olay
yerini ziyaret eder, kazada hayatlarını kaybedenlerin yakınlarına taziye
ziyaretinde bulunur, onları teselli etmeğe çalışırlar.

            İş kazasının
oluştuğu yerdeki sorumlu yetkililer hakkında her zaman olduğu gibi soruşturma
açılır, varsa kusurları yargı gereğini yapar.

            Yalnız bu
yargılamalar neticesinde öyle dikkate-şayan bir olay var ki, 8 Ocak 2013 yılında
yaşadığımız Zonguldak Kozlu faciasındaki yargılama sürecine dikkatinizi çekmek
isterim.

            İşte
Habertürk Gazetesi yazarı Fatih Altaylının 16 Ekim 2022 tarihli yazısından bir
bölüm:

            “2013’e
dönüp o günlerden başlayarak.

Önceki günkü patlamanın olduğu ve 41 madencimizi
kaybettiğimiz yere pek de uzak olmayan bir başka maden ocağındaki bir “kazada”
9 maden işçisi yaşamını yitirdi.

Şimdi olduğu gibi soruşturma, tabii ki, açıldı.

Ve sorumlular belirlendi.

Türkiye Taşkömürü Kurumu Kozlu Müessese Müdürü sorumlular
arasındaydı.

Hakkında dava açıldı.

Yargılanmaya başladı.

Türkiye’de yargının işleyişi malum.

Dava uzun sürdü.

Yargılanmakta olan Kozlu Müessese Müdürü bir yandan
yargılanırken bir yandan da terfi etmeye başladı!

2017 yılında Türkiye Taşkömürü Kurumu Yönetim Kurulu
Başkanlığı’na ve TTK Genel Müdürlüğü’ne vekâleten atandı.

2018 yılında ise aynı koltuklarda asaleten oturmaya başladı.

Sanık artık genel müdür ve yönetim kurulu başkanıydı.

Aklanmadan, dava sonuçlanmadan genel müdür yapılmıştı.

Dava 2019 yılında sonuçlandı.

Deliller netti.

Aynı bu kazada olduğu gibi Sayıştay raporları, Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın uzman denetçilerinin yazılı uyarıları dikkate
alınmamış, taşeron şirkete küçük para cezaları kesmekle yetinilmişti.

Kaza sırasında kazanın olduğu madenin müdürü olan genel
müdüre tali kusurlu sayılarak 4 yıl hapis cezası verildi.

Cezalar önce indirildi, sonra paraya çevrildi.

Ama ne görevden alındı ne de görevine son verildi.

Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak koltuğunda
oturmaya devam etti.

İşte kader dedikleri budur.

O işçilerin kaderi, böyle bir sistemin altında, yer altına
inmektir.

Kusurluları ve sorumlulukları yargıyla tescillenmiş kişilerin
daha üst görevlere atandığı bir ülkede işçi olmaktır.”

            Bizler
tabiidir ki Müslüman Türk milleti olarak kaza ve kadere inanmış bir milletiz.
Buna hiç birimizin bir itirazı olamaz ancak;

            Cumhurbaşkanının
Soma faciasında yaptığı konuşmada: “İş
kazaları sürekli olan şeyler, bu işin fıtratında bu var
” diyerek bir yerde
teknolojinin çaresizliğini vurgulamak istiyor.

            Ama dünya
Türkiye den ibaret değil ki. Başka ülkelerde de kömür madeni havzaları var o
ülkeler de topraklarından kömür madenleri işletiliyor, üstelik bizim
çıkardığımız kömürden kat kat fazlasını çıkarıyorlar. Gelgelelim ki iş kazası
raporlarında Türkiye olarak dünya birincisiyiz.

            Bizi
kıskanan! Almanya, bizden çok daha fazla kömür çıkarmasına rağmen onlarda 30
yılda 3 madencinin öldüğünü biliyoruz. Ama bize gelince 2010 yılından 2022
yılına kadar 12 senede: 453 vatandaşımızı kaybetmiş bulunmaktayız.

            Demek oluyor
ki bu işlerin kader planıyla, fıtratla pek te alakası olmasa gerek. Olsa olsa
tevekkül olur. Aksi takdirde hem Allah’a hem kadere iftira atmış oluruz. Sen
her türlü patlamaya, çöküntüye karşı teknolojik tedbirini alır, çalışan işçini
olacak tehlikelere karşı eğitir sonra da tevekküle bırakırsın. Ama yine de
olmuşsa işte o zaman kadere boyun eğer ve ona sığınırız.

Sağlıklı kalın.

Kıbrıs’ta Unutulan Kahramanlar

  ( Onlar tarih yazdı, tarih sayfaları da onları.
Ama gün geldi hatırlanmaz oldular, unutuldular! )

       Hiç şüphesiz Kıbrıs adası bize atalarımızdan
yadigâr vatan toprağımızdır. Hala milli davamız, dış ilişkilerimizde çözüm
bekleyen en önemli meselelerimizin başında gelenidir.

       Kıbrıs adasını bu kadar önemli yapan şey
nedir diye sorulduğunda onlarca sebep sayılır ama en önde geleni, bu vatan
toprağı uğruna on binlerce vatan evladının seve, seve feda ettiği kan ve can
bedelidir.

     1571 yılından bugüne Türk’ün ayak izlerini
taşıyan bu önemli adada yaşayanlar, 307 yıl boyunca atalarımızın adaletini görmüş,
bu süreçte hakça yaşamın tüm güzelliklerinden faydalanmış, Rum, Türk, Maronit,
Ermeni Arap, Çingene, ayrımı yapılmadan dinini, dilini, örf ve geleneklerini
özgürce yaşamıştır.

    Ancak yakın tarihimize gelindiğinde
Rumların adayı Yunanistan’a bağlama hayalleri, bu hayallerini gerçekleştirmek
adına adada yaşayan Türkleri ortadan kaldırmak amacıyla başlattıkları
kargaşalar, katliamlar ne yazık ki bu güzel adayı kana bulamış; sırf Türk
oldukları için topluca katledilen soydaşlarımız da kendilerini korumak amacıyla
gerek kendi çabalarıyla, gerekse anavatan Türkiye’nin desteği ile can ve mal
güvenliği için teşkilatlanmışlardır.

    Bu teşkilatlar en nihayetinde 1 Ağustos
1958’de TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) çatısı altında birleşmiş, 60’lı yılların
Rum vahşeti bu teşkilat sayesinde önlenebilmiştir. (Bkz. Atilla Çilingir-TMT
Ölmek Var-Dönmek Yok)

    Bu
efsane teşkilat, dönemin Türkiye Hükümetinin desteğini de alarak kurulmuş,
teşkilatın kurucu kadrosu başta olmak üzere, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Savaşlarına
kadar geçen sürede pek çok Türk subayı bu kadroda yer almış, teşkilata komuta
eden efsanevi liderler, Kıbrıs Türk Mücahitleriyle omuz omuza savaşarak KKTC
devletinin temelini atmışlardır.

   Kıbrıs konusunda pek çok kitap yazılmış,
adanın stratejik önemini, jeopolitik değerini anlatan sempozyumlar,
konferansalar verilmiş; ancak adanın Rumlar tarafından ele geçirilmesini
önleyen, 1974 yılında adaya çıkan Mehmetçiklere kucak açan, onlara yardım eden
TMT’den bu teşkilatın öne çıkan kahramanlarından yeterince bahsedilmemiştir!

    Şu anda KKTC’nin nüfusu yapılan son sayıma
göre 385.000 kişidir. Bu kadar kişi arasında bir anket düzenlenip, 1955-1974
yılları arasında Kıbrıs Türk’ünün can ve mal güvenliğini korumak için mücadele
edenlerin liderleri kimlerdir diye sorulup, birkaç isim yazınız dense bu
ankette kaç isim yazılır acaba?

   Ya da daha kolay bir soru sorulsa Denktaş
adı size neyi hatırlatıyor dense? Kaç kişiden doğru yanıt gelir dersiniz?

  Kıbrıs Milli Davamızın son bayraktarı
Denktaş’ın anıt mezarı hala bitirilmemiş, anıt ve çevresinin bakımsızlığı
yürekleri yakıyorsa; biraz acımasız oldu ama günümüzün gerçeği de budur…

   Kimi çevrelerde TMT’nin ne olduğunu bilmeden,
türlü suçlamalarla, sokak efsaneleriyle anlatılmaya çalışılan bu efsane
teşkilatın ilk lideri Yarbay Rıza Vuruşkan’ı; (Kod adı: Ali Conan)

   1963 Kanlı Noel’inde 108 Türk köyünü yakıp
yıkan, bir gecede yüzlerce Türk’ün canına kıyan, on binlerce Türk’ü göç
yollarına döken eli kanlı Rum çetelerine, EOKA’cılara kahramanca karşı koyan
TMT’nin efsane komutanı Kenan Çoygun Paşayı, 385.000 kişinin içinde kaç kişi
bilir acaba?

     (Kod Adı: Bozkurt olan Kenan Çoygun
Paşanın geçtiğimiz 12 Ekim Çarşamba günü 17’nci ölüm yıldönümü idi. Onunla
ilgili bir haber hangi gazetede yer aldı? Bu kahramanı onunla birlikte omuz
omuza savaşan mücahitleri dışında kaç kişi hatırladı acaba? Bir bakın bakalım!)

   Sadece bu iki kahramanın liderliği ile
verilen mücadele dahi; Kıbrıs adasını Rumlara teslim etmeyen, KKTC’nin bugününü
hazırlayan, günümüzün mavi vatanında Kıbrıs adasının elimizde kalmasını
sağlayan, Akdeniz’deki varlığımızı perçinleyen tarihi gerçeklerle doludur.

   Kıbrıs’ta atalarımızdan yadigâr bu vatan
parçası uğruna mücadele eden, seve seve canını feda eden nice yiğitler, nice
kahramanlar vatan görevlerini yerine getirmişlerdir. Onlar ada tarihini yazmış,
tarih sayfaları da onları yazmıştır.

     İşte bu kahramanlar günümüzde giderek
unutulmakta, onların imzasını taşıyıp da tarihe iz bırakan önemli olaylar dahi
günü geldiğinde yeterince hatırlanmamakta! Değerleri vurgulanmamaktadır…

    Onlara olan vefa borcumuzu; en azından ölüm
yıl dönümlerinde, tarihe iz bıraktıkları olayların yıl dönümünde hatırlayarak,
onları minnetle anarak ödeyebiliriz.

   Unutulmasın ki, kahramanlarını, tarihi
gerçeklerini unutan milletlerin geleceklerine aktaracak değerleri de unutulur,
yok olur!