8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 292

Bizimde Bir Cumhurbaşkanı Adayımız Olacak!

Türk Milleti 2023 yılında önemli gelişmeler yaşayacak…

 

Ne mutlu ki, 2023 yılında Cumhuriyetimiz 100.yılına girecek ve
geleceğimizi çok etkileyecek olan yeni bir cumhurbaşkanı seçeceğiz.

 

Bunun için bizim (ben de dâhil) bir cumhurbaşkanı adayımız olacak!

 

Bu cumhurbaşkanı adayı sadece Türk milletinin desteğini bekliyor!
Açıklanması için oranın buranın icazetine ihtiyacı yok…

 

Şimdi o sizlere yerli, milli, bağımsız ve bağlantısız olduğunu
duyuruyor…

 

Türkiye Cumhuriyeti devletini ıslah yolu ile sadece Türk milleti için
yeniden restore edeceğini söylüyor…

 

Türkiye’nin bütün kaynaklarını harekete geçirerek tüketimin
frenleneceğini, israfa son verileceğini bununla beraber üretimin arttırılarak
bununla birlikte tasarrufa yönelineceğini söylüyor.

 

Türk milletinin ve devletinin içte ve dışta itibarının korunacağını,
işgal edilen (Ege’deki adalar) topraklarımızın işgalden kurtarılacağını ve
milli (menfaatlerimizin korunduğu) bir dış politika izleneceğini belirtiyor.

 

Yoksulluğun ve yolsuzluğun sona erdiği bir refah ülkesi olması gereken
Türkiye’yi birlikte inşa etmeyi teklif ediyor…

 

En büyük vaadi; herkesin görüşüne değer verilen bir katılımcı
demokrasi anlayışının benimseneceği ve uygulanacağına ilişkin teklifleri…

 

Hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı olmazsa olmazımız diye
bizlere yani sizlere anlatıyor! Mafyatik ve narkotik güçlerle beraber onlarında
dış güçlerle birlikte desteklediği bölücü (ve diğer benzer) terör unsurlarının
yok edileceğini müjdeliyor…

 

Türkiye’yi “sığınmacı”
adı altında işgal eden ve ettirenlerin oyununu bozup onları geldikleri yere
göndereceğim ve böylece demografik tehlikeyi bertaraf edeceğim diye yüreğimize
su serpiyor…

 

Bozulan ekonominin tekerlerini döndüreceğim, yoksullaşan halkı
zenginleştireceğim ve sosyal adaleti sağlayacağım diyerek projeleriyle önümüze
geliyor.

 

Ben “bölücüleri ve onların
siyasi uzantılarını devlete ortak ettirmem”
diyor…

 

Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk ve onun ilkelerine ve Türk milletine
hep beraber sahip çıkacağız ve onları yücelteceğiz diye mesajlar veriyor.

 

Türk milleti olarak uzun zamandır bunları duymanın özlemi içindeyiz
değil mi? Kendinden bir nefes almak ve bir ses duymak istiyorsak iyi
düşünmeliyiz… Tamam diyorsak beraberiz demektir!

 

Adına devleti kuran irade olarak Türk Milliyetçileri ya da vatansever,
milliyetsever, ülkücüler, Türk devrimcileri, ulusalcılar, yurtseverler,
Türkçüler ve benzerleri diyelim siz karar verin ama milyonlarca insanın benden
farklı düşünmediğini biliyorum…

 

İnanıyorum ki, önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeler hepimizi
gelecekten daha ümit duyar hale getirecek…

 

Türk milletine gönülden bağlı olanlar bir kez daha üzerilerine düşeni
yapacak… Böylece geleceği inşa etmeye birlikte başlayacağız.

 

Tek çözüm; ne o ittifakı ne de şu ittifakı desteklemek değil aksine
her beraber sadece Türk milleti ile yapılacak olan yol arkadaşlığıdır…

 

Türk milletinin evlatları; hazır mısınız Cumhuriyeti’mizin 100.
yılında makus talihimizi bir kez daha yenmeye?

Serhat Albayrak’tan Tekzip Geldi

15
seneyi aşan köşe yazarlığım sürecinde ilk defa bir köşe yazım hakkında
tekzip / düzeltme talebi
geldi.

Üstelik
tekzibi gönderen çok önemli bir zat: Sabah/ATV dahil gazete ve TV
kanallarını içinde bulunduran Turkuvaz Medya Grubunu yöneten Serhat Albayrak.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın damadı eski bakan Berat Albayrak’ın abisi de olan Serhat Albayrak’ın,
avukatı vasıtasıyla, 30.08.2022 tarihinde yayınlanan köşe yazım için, Kocaeli
Gazetesi’
ne gönderdiği tekzip yazısını aşağıda aynen paylaşacağım.

Gönderilen
tekzip metninde, avukat meslektaşım, “Bir Tane Cumhuriyet Savcısı Yok Mu?”
başlığı ile “müvekkilimin kişilik haklarını ve itibarını açıkça
zedeleyen, müvekkilime karşı açıkça hakaret ve iftira niteliğinde yalan bir
haber yayınlanmış”
olduğunu ifade etmiş.

Öncelikle
“bu haber” benim köşe yazım içerisinde verilen bilgiler olduğu için benim açıklama
yapma zaruretim ortaya çıktı.

Tekzip bir haberin
yalanlanmasıdır.
Kişinin
kendine yöneltilmiş ithamlara cevap hakkıdır.
Herkes kişilik haklarına yönelik ve yalan olduğunu düşündüğü haberlere
karşı
düzeltme ve cevap hakkını kullanabilir. Hatta kullanmalıdır da.

Bu
bakımdan tekzip gazetemize noterden gelmese, doğrudan bana mesela e-posta
yoluyla bile gelse düzeltme metnini yayınlarım. Somut bir hata veya yanlışım
olursa gerekirse özür de dilerim.

“Düzeltme ve cevap hakkının kullanılması, ilgili kişiye, yayın konusu ‘saldırıda’ yer alan bilgilerin gerçeğinin ne olduğunu kamuoyuna açıklama fırsatı verir.”

Ancak Serhat
Albayrak vekilinin gönderdiği metinde bu fırsatın iyi kullanılmadığı görülüyor.

Yazıda
kendilerini rahatsız eden hangi ifadelerin geçtiğini belirtip, bunların
hangisinin yanlış ve hakaret niteliğinde olduğunu ifade etmesi uygun olurdu.

Bunun
yerine düzeltme metninde “Son günlerde, kanun dışı odakların sosyal medya
paylaşımlarını temel alarak, müvekkilim hakkında tümüyle gerçek dışı ve iftira
niteliğinde haber üreten Kocaeli Gazetesi’ni kınadığını”
ifadesi yer almış.

****

Sedat Peker’in devlet
içinde, Sermaye Piyasası Kurulu Eski Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun
da içinde bulunduğu, bir rüşvet mekanizmasına dair iddiaları
Türkiye’nin birinci gündemi oldu.

Konu
bütün medyada yer aldığı gibi köşe yazarlarının çoğu tarafından farklı
yönlerden yorumlandı. İki Cumhurbaşkanı danışmanı istifa etti. A. F.
Taşkesenlioğlu’nun milletvekili olan kız kardeşinin rektör eşi tutuklandı.

Yani toplumun
bilgilenmesi gereken, kamu yararı olan gerçek ve güncel bir haber söz
konusu. “Kanun dışı odakların sosyal medya paylaşımları” diye
küçümsenebilecek bir olay değil.

Bu tür olayları izleme, araştırma, değerlendirme, kamuoyuna aktarma ve eleştirme basının ve yazarların hem hakkı ve hem de görevidir.

Benim
yazımda sadece Peker’in iddialarının nereyi hedeflediğini anlamaya
çalıştığım kısımda Serhat Albayrak ismi geçiyordu.

Okuyucularım
konuyu iyi anlasın diye, tekzibe konu yazımın içinde yer alan Serhat Albayrak
ile kısımları yeniden yayınlamak gerekiyor.

****

Yazımda
Serhat Albayrak ile alakalı kısım aynen şöyle idi:

“Peker’in
iddiasına göre, Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun arkasındaki güç Serhat
Albayrak
imiş.

Serhat
Albayrak kim? Eski Enerji/ Maliye ve Hazine Bakanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
damadı Berat Albayrak’ın abisi. Yani Sabah/ATV ‘nin de içinde bulunduğu Turkuvaz
Medyayı yöneten kişi.

Sedat
Peker Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun SPK Başkanı olduğu dönemde aldığı
rüşvetlerle 180 Milyon dolar nakit parası olduğunu, bir de beş
yıldızlı oteli olduğunu
iddia ediyor.

Daha da
ilginç olan soruyu kendisi soruyor:

AFT “bu kadar servet edindiyse KENDİSİNİ KORUYANLARA KAÇ MİLYAR DOLAR
haksız kazançtan para aktarmıştır?”

Yanılmıyorsam,
Sedat Peker Serhat Albayrak üzerinden Cumhurbaşkanını itham eden böyle
bir cümleyi ilk defa kurdu.

****

Görüldüğü
gibi Eski SPK Başkanının arkasındaki gücün Serhat Albayrak olduğu iddiası
Sedat Peker’in. (Peker’in Serhat Albayrak’la alakalı benim yazmadığım
iddiaları da var.) Bu iddianın doğru veya yanlış olduğuna dair bir yorum
yapmadım. Çünkü bu yargının görevi. Ama Türkiye gündemini sarsan “bu suç örgütü
liderinin” nihai hedefinin kim olabileceğine dair bir yorum yaptım. Yazımda/
yazılarımda hiç kimse hakkında hakaret ve iftira cümlesi bulamazsınız.

Bir
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak temennim, iddiaların muhatabı olanların
doğrudan Peker’in iddialarının yanlış olduğunu, kamuoyunu inandıracak şekilde
ve belgeleriyle, açıklamalarıdır.

Serhat Albayrak benim
köşemi kullanmak suretiyle yaptığı düzeltmede, keşke “Ali Fuat
Taşkesenlioğlu’nun arkasındaki güç ben değilim”. Ya da “AFT’yi tanırım ama
dürüstlüğüne kefilim” gibi açıklamalar yapsaydı.

Yine de
yaptığı açıklamalar için kendisine teşekkür ediyor ve tekzibi aynen
okuyucularımın bilgilerine sunuyorum.


Le’Cola, Le’Porta, Le’Hukuk

Bizim hukuk gruplarında adettendir, avukat arkadaşlardan
biri öyle herkesin her zaman gitmeyeceği bir adliyeye gittiği zaman “Bugün şu
saate kadar şu adliyedeyim, işiniz varsa söyleyin yardımcı olurum” diye bir
paylaşım yapar ve o adliyede işi olup da gidemeyen meslektaşlar o avukat
arkadaşa ulaşıp o adliyedeki işlerini yaptırırlar.

 

Bu mesleki dayanışma güzelliği zaman zaman mizahi olaylara
da sahne olur.

 

Özellikle Bölge İdare Mahkemesi’ne (BİM) giden meslektaşlar
“Bugün BİM’deyim, bir isteğiniz varsa yazın” diye bir paylaşım yapar ve
paylaşımın altı “Dost Yoğurt”, “Çekme Helva”, “Le’Cola”, “Le’Porta” gibi mizahi
yorumlarla dolar. Elbette ki paylaşımda kast edilen BİM o BİM değildir ama
zaman zaman böyle “küçük bir mümin latifesi” yapmak iyidir.

 

Kola demişken antrparantez bir hususu aktarmak lazım. Kola,
Türkiye’de özellikle muhafazakar cenahta çok hayati anlamlar yüklenen bir
içecek olmuştur. Kola üzerinden yapılan yorumlar, genellikle dünyada kola
piyasasını domine eden iki büyük marka üzerinden yapılır. Bu markaların içinde
alkol olduğu, zararlı maddeler içerdikleri, yıllık karlarının önemli bir
kısmını İsrail’e gönderdikleri ve alınan her kolanın Filistinli bir din
kardeşimize atılan bir kurşun olduğu şeklinde muhtelif iddia ve yorumlarla
karşılaşmışsınızdır. Bu iddialar nedeniyle muhafazakar kişiler tarafından bu
iki markaya özellikle de markaların daha yaygın olanına karşı tepkisel
hareketler de sergilenmiştir. Bu tepkisel hareketler arasında satın almayıp
boykot etme gibi mantıklı tepkilerin yanında, satın alıp yerlere dökmek, Coca
Colayı Fanta içerek boykot etmek gibi absürt tepkiler de yer almaktadır. Ama ne
kadar tepki gösterilirse gösterilsin, Yılmaz Erdoğan’ın bir stand up şovunda
“Siyahtır, şekerlidir, içiyorsun, boğazını yakıyor. İşte hayatın gerçek tadı!”
diye tarif ettiği kola kendine has lezzetiyle muhafazakar insanları ağına
çekmeyi yine başarmıştır.

 

Kolayla protesto ederek baş edemeyen insanlar bu defa “yerli
ve milli” (!) kolamızı üreterek iki büyük firmaya kelimenin tam anlamıyla bir
ders vermeye çalışmışlardır. İhlas Holding’in çıkardığı Kristal Kola ile
başlayan bu furya, BİM’in Le’Cola’sı ve Ülker’in Cola-Turka’sı ile devam etti.
Kristal Kola zaten sadece adı kola olan bir içecekti ve tutmadı. Cola-Turka
agresif bir reklam kampanyasıyla girdiği piyasada kendine iyi bir yer edinse de
zamanla piyasadan neredeyse tamamen silindi. Bugün elimizde sadece Le’Cola var.
Le’Cola’yı hiç denemediğim için lezzeti ve kalitesi konusunda bir yorum
yapamam. Ama o en tanınan kola markasının yıllar önce BİM mağazalarında
satılmaya başladığını göz önüne alırsak pek tutmadığını ifade edebiliriz.

 

Asıl konumuza dönecek olursak, Ak Parti iktidara geldiğinden
beri tıpkı muhafazakar insanların global kola markalarına karşı verdiği
mücadeleye benzer bir siyasi tutum içerisinde oldu. Kamu kurumlarının hizmet
tarzını da bu “kola ile mücadele” mevzuuna benzer şekilde dönüştürdü. Yargı da
bu dönüşümden kendi payına düşeni aldı. Son yazdığım benzetme şu anlama
geliyor; Muhafazakarların “yerli ve milli (!)” kola denemeleri yaparken “tatsız
tuzsuz” şeyler ürettikleri gibi, AKP iktidarına bağlı kamu kurumları ve
özellikle AKP’lileşmiş yargı da aynı şekilde “tatsız tuzsuz” kamu hizmeti
üretmeye başladılar.

Gülşen adlı şarkıcının tutuklanması da bu tatsız tutsuz
yargı hizmetinin bir yansıması sadece.

 

Peşinen belirteyim Gülşen’in İHL’liler için yaptığı açıklama
gerçekten terbiyesizce. Açıklamanın savunulacak hiçbir tarafı yok. Ama böyle
bir açıklama yapması nedeniyle tutuklanması hukuka açıkça aykırı.

 

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) adı verilen bir
kanun var. Bu kanun vatandaşların uyması için değil, kolluk görevlilerinin (polis/jandarma),
savcıların ve hakimlerin uymaları için getirilmiş bir kanundur. Üzerinde suç
şüphesi bulunan bir kişinin gözaltına hangi koşullarda alınabileceği,
ifadesinin nasıl alınacağı, gözaltında ne kadar tutulabileceği, sorgusunun
nasıl yapılacağı, soruşturma ve kovuşturmanın nasıl gerçekleştirileceği gibi
hususlar bu kanunda düzenlenmiştir. Yine, kişi hakkında hangi koşullarda
tutuklama kararı verilebileceği de bu kanunda düzenlenmiştir.

 

CMK’nın 100. maddesine göre bir kişi hakkında tutuklama kararı
verilebilmesi için kişinin kaçma ve/veya delil karartma şüphesinin olması ve
yine işlenen suçun CMK 100’de sayılan katalog suçlardan olması gerekmektedir.

 

Gülşen’in tutuklanması olayında ise bu koşullardan hiçbiri
söz konusu değildir. O nedenle hukuka açıkça aykırı bir tutuklama söz konusu.
İşin kötü tarafı tutuklama talep eden savcı da tutuklama kararı veren hakim de
biliyor bunu. Ama “takdir hakkı” kılıfı altında açık bir hukuksuzluğa imza
atmaktan geri durmuyorlar maalesef.

 

Tutuklama kurumu tedbir niteliğinde bir yaptırım olmasına
rağmen yargı organları tarafından bir cezalandırma aracı olarak kullanılıyor.
Tabi, Gülşen olayı Türk yargısının ilk ve tek hatalı vukuatı değil maalesef.
Türk yargısı özellikle Ak Parti iktidarı döneminde çok fazla sayıda ve son
derece hoyrat bir şekilde hukuksuz tutuklama kararlarına imza atıyor.

 

Yargı eliyle yapılan bu hukuksuzluklar, yargıyı adaltesi
tesis ederek ülkeyi daha yaşanabilir hale getirmesi gereken bir kurum olmaktan
çıkartıp siyasi iktidarın sopası haline getiriyor. Öte yandan vatandaşların
yargıya duyduğu güveni de ortadan kaldırıyor.

 

Yargı sistemi kendi yaptığı bu hatalı uygulamalara hukuk
diyor. Yanlış, Türk yargısının bu uygulamalarına dense dense Le’Hukuk denir!!

Özel Okul Öğretmenleri Maddi Yönden Sonra Manevi Yönden De Mağdur Edildiler

0

Özel okul öğretmenleri geçtiğimiz günlerde Ankara’da bir hak
arama eylemi yapmışlardır. Fakat emniyet güçlerinin çok sert tepkileri ile
karşılaşmışlardır. Ardından da Cumhurbaşkanı tarafından “Çapulcular”
diye nitelendirilmişlerdir. Hâlbuki önce bu öğretmenleri bu eyleme sevk eden
sebepleri incelemek gerekirdi.

Özel okul öğretmenleri eylemlerinde yüzde yüz haklıdır.  Çünkü özel okul öğretmenleri; özlük hakları,
sosyal güvence, sosyal haklar ve çalışma saatleri yönünden çok mağdurdurlar.

Özel okul öğretmenleri özlük hakları yönünden resmi okul
öğretmenlerinin çok gerisindedir. Çok azı kadroludur. Çoğu 9 veya 10 aylık
sözleşmelerle çalıştırılmaktadır. Böylece kıdem tazminatı alma hakkından mağdur
kalmaktadırlar. Bir kısmının sigorta primleri ya hiç yatırılmamakta, ya da
eksik yatırılmaktadır.

Bu öğretmenlerin bir kısmı ders ücreti karşılığında
(1500-2500 liraya) çalıştırılmaktadır. Bu durumda özel okullarda çalışan
öğretmenlerin yarıya yakını asgari ücretin altında çalıştırılmaktadır. Çünkü
atanamayan 700 bin civarında öğretmen bulunmaktadır. Bu yüzden emeği en ucuz
olanlar, öğretmenlerdir.  Sonra özel okul
öğretmenleri çalışma saatleri yönünden de mağdurdur. Resmi okul öğretmenlerinin
mesaisi, ders programına göre dersinin verdikten sonra biter. Ama özel okul
öğretmenleri tam gün, hatta Cumartesi ve Pazar günlerinde bile çalıştırılır.

Bu sebeplerle özel okul öğretmenlerinin haklarını aramaları
son derece haklıdır. Ama emniyet güçlerinin onlara gösterdiği aşırı tepki
yanlış,  Cumhurbaşkanının onları
“Çapulcular” diye nitelendirmesi büyük bir talihsizlik olmuştur.
Böylece maddi yönden çok mağdur olan özel okul öğretmenleri, manevi yönden de
mağdur edilmişlerdir.

Uygarlaşmanın Neresindeyiz?

 Ekonomi diye bir
bilim var mı, yok mu?

 

Geçen yazıma böyle başlamıştım. Mesela kimyaya, mesela
mekaniğe bilim derken tereddüt etmiyoruz da iş ekonomiye gelince pek emin
değiliz galiba. Suya sodyum atarsanız hidrojen çıkar ve tutuşur. O alevi kötü
niyetliler yaktı, demek kimsenin aklına gelmez. Ama ekonomide ve sosyolojide
böyle sebep-sonuç ilişkilerine pek inanılmıyor. Hatta sebeplerle sonuçları
karıştırıyoruz. Sonra da ekonomide yapıp ettiklerimiz bizi amacımıza
ulaştırmayıp ters tepiyorsa “Hata yaptık!” diyemiyoruz. Hainleri, fırsatçıları,
spekülatörleri, hele hele mümkünse kahrolası dış güçleri suçluyoruz.

 

Sosyolojinin, ekonominin de kuralları olduğu, sebep-sonuç
ilişkileri bulunduğu ilk ne zaman akıl edilmiş acaba?

 

İş Newton’la başlamış

Sanırım dünyayı bilime ikna eden en büyük adımı Newton atmış.
Çok basit üç kanunla tavandaki avizenin sallanmasından gökteki ayın hareketine
kadar her şeyi hesaplayıverince insanlar, “Elmanın yere düşeceğini bildin, hadi
pazarda ne olacağını da bilirsin!” diye yüklenmişler.  Bu latife tabiî, eğer kabul ederseniz. Fakat
gerçekten Newton, tabiat bilimlerinin olgunluk çağının işaret topudur.

 

Gel gör ki toplum bilimleri, fizikten daha karmaşık.
Milyonlarca insanın psikolojisi, o da yetmez onların birbiriyle trilyonlarca
ilişkisini öyle sarkacın hareketini hesapladığınız gibi hesaplayamazsınız. Yine
de toplum, sebep- sonuç ilişkileri ile hayatını sürdürür.  Muhakkak Newton, toplumla, ekonomiyle
uğraşanların umutlarını aniden tavan yaptırdı. Ağızlarını sulandırdı.

 

Fiziğin başarısı üzerine hemen “Toplumun kanunlarını da
bulalım!”, “Ekonomin kanunlarını da keşfedelim!” düşünceleri doğdu. Bir dizi
erken doğum! Sosyolojinin kurucularından August Comte, bugün sosyoloji
dediğimiz bilime “Sosyal Fizik” demiş! Umudu bu sözünden bellidir. Aşırı
basitleştirmeler, aşırı umutlar… Marks ve Engels’in “Tarihi Maddeciliği” de
öyle değil mi? Adam Smith’in “Görünmez El”inde de bir Newton denklemi umudu yok
mudur?

 

Emirle ekonomi mümkün mü?

Şimdi şu tarihlere bakın: Newton, Principia 1687;
François Quesnay, Tableau économique (Ekonomik Tablo) 1758; Adam Smith,
Milletlerin Zenginliği 1776; Karl Marks, Kapital (1. Cilt) 1867. Pozitivist
August Comte’u da Smith ile Marks arasına yerleştirebilirsiniz. Newton en
sağlamları tabiî. Diğerlerini değişen derecelerde tenkit edebilir, öngörülerini
çürütebiliriz. Fakat müşterek kabulleri şudur: “Evet, toplum da ekonomi de
bilim metoduyla incelenebilir. Bu alanların da kuralları, kanunları vardır.”
Bunların üstünden asırlar geçti. Konuları daha karmaşık ve zor olduğu için
toplum bilimleri fizik kadar, kimya kadar hızlı gelişmedi ama yine de gelişti.
Artık kimse “Hayır, ben emirle ekonomiyi yürütürüm!” diyemiyor. Diyemiyor,
değil mi? Yoksa diyenler mi var?

 

Yukarıda saydıklarım arasında en az popüleri galiba
François Quesnay. 1758 tarihli eseri, Tableau économique; Ekonomik Tablo.  O eserdeki fikirlerin güzel bir özetini,
sosyolog Norbert Elias’ın Medenileşme Süreci (1939) eserinden alacağım.
Alıntılara başlamadan not düşeyim: Quesnay fikirlerinde tek başına değil. Bir
akım, bir okul var ve kendilerine “Fizyokrat” diyorlar. Yine biraz doğa, yine
biraz Newton var işin içinde…

 

Şimdi biz hangi çağdayız?

Dönelim Norbert Elias’ın, Quesnay üstüne yazdıklarına:

 

“…Quesnay ve Fizyokratlar, toplumun ekonomi hayatını epey
bağımsız bir süreç olarak tanımladı. Malların üretimi, dolaşımı ve yeniden
üretiminden ibaret kapalı bir döngü. Toplum hayatının akla uygun doğma
kanunlarından söz etti. Düşüncesinin merkezine bu fikri alan Quesnay,
ekonominin kapalı döngüsüne olur olmaz müdahalelere karşı çıktı. Hükümdarların,
keyiflerine göre cahilce fermanlar çıkarmamalarını, toplumdaki süreçlere yön
verebilmek için toplum kanunlarının farkına varmalarını istedi.

 

 “Temelde
Fizyokratların ortak tutumları son derece basitti: Hükümdarların her şeye kadir
olduğu ve insanların bütün işlerini uygun gördükleri gibi düzenleyebilecekleri
fikri yanlıştır. Toplumun ve ekonominin kendi kanunları vardır ve bunlar,
yöneticilerin akıl dışı müdahalelerine ve güç kullanımına direnir.”

 

Norbert Elias, “Uygarlaşma Süreci” diyor… Sofra adabından
devlet yapısına kadar her şeyin hep yükselen bir medenileşme süreci içinde
yürüdüğünü söylüyor. Gittikçe daha edepli, gittikçe daha uygar toplumlara
doğru.

 

Fizyokrat hareketi 18. asırda, Quesnay’ın Ekonomik
Tablo’su 1758’de olduğuna göre sizce bugün Türkiye Uygarlaşma Sürecinde hangi
çağı yaşıyor? https://millidusunce.com/uygarlasmanin-neresindeyiz/

Tecrübeli Siyâsetçi ve Hukuk Adamı Av. Yaşar Topçu İle Türkiye Gündeminin En Aktüel Ve Hayatî Meselelerini Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Milletvekili
genel ve cumhurbaşkanlığı seçiminin en geç 18 Haziran 2023 târihinde yapılması
gerekiyor. Öne alınacağı iddiaları da hayli güçlü.

Konu ile alâkalı tahmininizi ve sizi bu kanaate sevk eden
âmilleri lütfeder misiniz?

Av. Yaşar Topcu: Anayasamıza göre: TBMM
seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır. (Anayasa
77/1 )

Bu, emredici
bir hükümdür. Bu hükme göre: TBMM ve Cumhurbaşkanının seçim süreleri beş yıl
olarak kabul edilmiştir. Savaş sebebiyle, TBMM seçimlerin yapılmasını bir yıl
geriye bırakabilir. (Anayasa 78) Böyle durumlarda, cumhurbaşkanı seçimi de bir
yıl geriye bırakılmış olur. Aynı şekilde, TBMM üye tam sayısının 3/5 çoğunluğu
ile seçimlerin süresinden önce yenilenmesine karar verebilir. Bu durumda da
cumhurbaşkanlığı seçimi TBMM seçimiyle aynı günde yapılır. (Anayasa 116/1) Keza
cumhurbaşkanı da seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu kararla da: TBMM
seçimleri, cumhurbaşkanı seçimiyle aynı günde yapılır. (Anayasa 116/2) Ancak,
cumhurbaşkanlığının ikinci yılında cumhurbaşkanı, seçimleri öne almak isterse
tekrar aday olamaz. Kamuoyunda, seçimlerin öne alınıp alınmayacağı yönündeki
tartışma gerçekten çok önemli. Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu ekonomik
kriz ve onun en büyük göstergesi olan enflasyon, bir baştan öbür başa ülkemizi
sarsıyor. Türk parası adeta pul olmuş. Orta gelir grupları dâhil, insanlarımız
çok fakirleşti. Evinin geçimini sağlamakta büyük zorluk içinde. Bunun yanı
sıra, Suriye’ye yapılan askerî müdâhale on milyonla ifâde edilen bir sığınmacı
kitlesinin de, infak ve iaşesi sırtımıza binmiş vaziyette. Bu durumdan çıkışın
tek yolu seçimdir. Muhalefet erken seçim istiyor. İktidar da, seçimin 2023
yılının Haziran ayında yapılacağını her vesile ile tekrarlayıp duruyor. Benim
kanaatim şudur: Seçim takvimini iktidar, Tayyip beyin 2023 Haziran’ında aday
olup olup olamayacağına göre düzenleyecektir. Zamanında (2023 Haziran)
yapılacak seçimde Tayyip beyin adaylığının kabul edileceğinden emin olursa,
seçimi zamanında yapacaktır; aksi halde erken seçim çarelerini arayacaktır.
Çünkü Cumhur ittifakının TBMM deki sandalye sayısı, erken seçim kararı almaya
yeterli değildir. Zamanında seçime 2-3 ay kala adaylığı kurtarmak için seçim
kararı almak isterse, Millet ittifakının, buna sıcak bakıp-bakmayacağı belli
değildir. Kısaca seçimin zamanını Tayyip beyin adaylığı belirleyecektir.

Çetinoğlu: Siyâsette
tecrübelisiniz. Toplumun nabzını tutmak ciddî meşguliyetiniz… Erkene alınmış
veya zamanında yapılmış milletvekili genel seçimleriyle; uygulanmakta olan
sistemi değiştirebilecek (meselâ daha güçlü bir TBMM ve daha etkili bir denetim
sisteminin vazedilmesine imkân sağlayacak yapılanma bekliyor musunuz?
Bekliyorsanız, kaba hatları ile tahminleriniz nelerdir?

Topcu: Benim kanaatim, zamanında veya
erkene alınmış olsun, yapılacak TBMM ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini muhalefet
(Millet ittifakı) kazanacaktır.

Ancak, millet
ittifakının seçimi kazanmakla, çoğunluğu sağlamakla beraber, vadettiği
güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş için yeterli milletvekili sayısını
olan 360 sayısını bulabileceklerini sanmıyorum. Anayasa değişikliği için TBMM
de en az 3/5 çoğunluk yâni, 360 milletvekili gerekmektedir. (Anayasa 175/1)

Seçimi kazanan tarafın TBMM başkanlığını da
alacağı düşünülürse, Millet ittifakına 361 milletvekili gerekmektedir. Meclis
başkanının oy kullanma hakkı yoktur. (Anayasa 94/son) Bu sayıyı sağlamadan
güçlendirilmiş parlamenter sisteme doğru anayasa değişikliği yapma gücüne sâhip
olamayacaktır. Bu sebeple: anayasa değişikliği için Cumhur ittifakının oyuna
ihtiyaç duyacaktır. Cumhur ittifakının güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş
için oy desteği vermemesi hâlinde, tekrar seçime gitmek ve halkın daha güçlü
desteğini istemek mecbûriyeti doğacaktır
’ diye düşünüyorum. Kısacası
güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçişin yolu biraz uzayacaktır.

Çetinoğlu: Görevdeki
Cumhurbaşkanımız, 9 Haziran 2022 târihinde, Cumhurbaşkanlığına tekrar aday
olacağını açıkladı. Cumhurbaşkanlığı için 2 defa mazbata almış olması, üçüncü
defa aday olmasının ve dahi Cumhurbaşkanı olarak görev üstlenmesinin önünde,
aşılması mümkün olmayan bir engel olarak görülebilir mi?

Topcu: Görevdeki cumhurbaşkanı ikinci
defa seçilmiştir. Anayasamızın 101/2 maddesi çok açık ve net bir âmir hüküm
taşımaktadır. Bu hüküm anayasaya 2007 değişikliğinde girmiştir. O günden bu
yana yapılan, anayasa değişikliklerinde 101. maddenin 2. fıkrası hiç değişmeden
korunmuştur. 2017 yılında yapılan ve cumhurbaşkanlığı sistemi diye adlandırılan
son değişiklikte de; bu hüküm değişmeden aynen korunmuştur. Kısaca, bu hüküm bu
gün itibâriyle, on beş yıldır yürürlüktedir. Bu sebeple: Tayyip beyin erken
seçim dışında yeniden aday olma hakkı bulunmamaktadır.

Bu kadar açık
hükme rağmen TBMM Başkanı ve Adalet Bakanı ‘Tayyip
beyin önünde adaylık için bir sorun yoktur
’ diye beyanat vermekte ve sözüm
ona anayasayı yorumlayarak ‘Tayyip beyin
cumhurbaşkanlığı, cumhurbaşkanlığı sisteminin birinci dönemidir
’ türünden
tespitler yapmaktadır. Belirttiğimiz gibi anayasa 101/2 deki hüküm
cumhurbaşkanlığı sistemi olarak bu devreyi ayırsanız bile bu devrede yeni
gelmiş bir hüküm değildir. Üstelikte anayasa 101/2 deki hükümde kullanılan
ifâdede sınırlama en keskin şekliyle yapmıştır. Bu hükümde kullanılan ifâde aynen
şöyledir: ‘Bir kimse EN FAZLA iki defa
cumhurbaşkanı seçilebilir.
’ Bu ifâdenin yoruma açık tarafı var mı?

Bu hüküm,
bütün devlet yetkilerinin partili tek bir kişinin elinde toplandığı rejim için
olağanüstü önemli bir hükümdür. Bu hükmü uygulanmaz hale getirmek yanlıştır.
Tek adam rejimine dönüştürülen yapının, hayat boyu devam ettirilip gitmesine
sebep olacaktır.

Bu kesin hükme
rağmen, cumhurbaşkanlığında ikinci dönemini doldurmakta olan Tayyip beyin,
seçimlerin zamanında yapılacağını defaatle tekrarlayarak aday olacağını
açıklamasının bir dayanağı olabilir. YSK’nun adaylığına yapılacak itirazı red
edeceğinden şimdiden emin olmasıdır. Kısaca, önündeki engeli YSK ile aşmak…
Anayasa karşısında başkaca bir yol görünmemektedir.

Çetinoğlu: Cumhurbaşkanlığı
seçiminin ilk turuna, Millet İttifakı tek adayla mı girmeli, çoklu adayla mı?

Topcu: Doğrusu, Millet ittifakının
cumhurbaşkanı seçimine tek adayla girmesidir. Ayrıca şunu da ilave etmeliyim
ki; Millet ittifakı cumhurbaşkanlığı seçimini birinci turda alacak bir adayla
girmelidir. İkinci tura kalırsa, seçimi kaybetme ihtimâli, kazanma ihtimâlinden
fazladır.

Çetinoğlu: Görevdeki Cumhurbaşkanımızın siyâsî
kabiliyeti her türlü tartışmaya kapalıdır
’ Deniliyor. Ancak ‘öküzün altında buzağı aramakla’ itham
edilen kişi ve çevreler bir ‘diploma
belirsizliği
’nden bahsediyor. Bu belirsizliğin ortadan kaldırılmayışını
veya kaldırılamayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Diploma ile alâkalı durumun
araştırma konusu yapılması, ‘özel hayat’la
irtibatlandırılabilir mı? ‘Özel hayat
kavramının sınırları belli mi?

Topcu: Anayasamız ‘milletvekili seçilme yeterliği’ni, cumhurbaşkanı seçiminde de ‘cumhurbaşkanı adayı’ olmayı ayrı ayrı
diploma şartına bağlamıştır. Milletvekili seçilme yeterliğindeki düzenlemeye
göre: ‘en az ilkokul mezunu
olmayanlar……. aday olamazlar ve milletvekili seçilemezler
.’ (Anayasa
76/2)

Cumhurbaşkanı
adaylık ve seçimini düzenleyen Anayasanın 101/1 maddesine göre; cumhurbaşkanı…..
YÜKSEK ÖĞRENİM YAPMIŞ…… Türk vatandaşları arasından…. SEÇİLİR. Anayasanın
açık ifâdesinden de anlaşılacağı üzere YÜKSEKÖĞRENİM YAPMIŞ olmak adaylık ve
seçilme şartıdır. Diploma şartının özel hayatla hiçbir ilişkisi yoktur. Kamu hizmeti
yapan kişilerin özel hayatı ‘yatak
odalarından
’ ibârettir. Söz konusu olan kişi ülkenin cumhurbaşkanı ise,
hayatının her aşaması kamuoyuna açıktır. Diploma konusu ayrı bir önemi de
haizdir. Her vatandaş cumhurbaşkanı sıfatıyla kendisini yöneten kişinin öğrenim
durumu hakkında bilgi sâhibi olma hakkını haizdir. Bunun yadırganacak
gizlenecek bir yanı yoktur.

Diploma
adaylık şartı olduğuna göre; YSK, adaylığı kabul ederken diplomanın da anayasaya
uygunluğunu kontrol etmek mecbûriyetinde ve görevindedir.

Tayyip beyin
diploması üzerine yazılıp çizilenler mezun olduğunu söylediği okulla ilgilidir.
Tayyip beyin mezun olduğunu söylediği okul, İstanbul’da Aksaray İktisadî Ticarî
İlimler Akademisi adıyla bir üniversiteye bağlı olmadan (sanıyorum Millî Eğitim
Bakanlığına bağlı olarak) faaliyet göstermiş ‘yüksekokul’dur. Tıpkı o tarihlerde Ankara’da açılan Yükseliş
İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi gibi. Bunlar, o tarihte yüksekokul olarak,
bir üniversiteye bağlı olmaksızın açıp faaliyet göstermiş okullardır.

Tekrar anayasanın
adaylık şartını düzenleyen 101. maddesine dönecek olursak; bu maddedeki ifâde
ve düzenleme: ‘yüksekokul’ değil, ‘YÜKSEKÖĞRENİM
YAPMIŞ’ olmak, olarak anayasada yer almaktadır. Bu iki deyim birbirinden farklı
mıdır? Evet farklıdır. Anayasanın 130. maddesi ‘yüksek öğretim kurumları’nı tarif etmektedir. Bu tarife göre: ‘yüksek öğretim kurumları’….. orta öğretime
dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, ilmî araştırma, yayın ve danışmanlık
yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu
tüzel kişiliğine ve ilmî özerkliğe sahip ÜNİVERSİTELER devlet tarafından
kanunla kurulur.

Kanunda
gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile
vakıflar tarafından, devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim
kurumları kurulabilir.

Görülüyor ki;
yükseköğretim kurumları ancak üniversiteler içinde ve ilmî özerkliğe sâhip
olarak kurulabilmektedir. Bu statüye göre, bir yüksekokul diplomasını, okulun bağlı
olduğu üniversite rektörlüğünün damgası ve imzası, yükseköğrenim diploması
hâline getirmektedir.

Tayyip beyin
YSK ya verdiği diploma Marmara Üniversitesi rektörlüğünün mühürünü
taşımaktadır. Oysa, bu üniversite 1982 yılında kurulmuştur.

Tayyip beyin
mezuniyetinde henüz kurulmamış bir üniversitenin diploma düzenlemiş olması, bu
konu üzerindeki tartışmaların devam edip gitmesine sebep olmuştur.

Bu konu
açıklığa kavuşturulmak suretiyle, cumhurbaşkanın anayasanın aradığı yükseköğrenim
diplomasına sâhip olduğundan vatandaşın emin olması sağlanmalıdır.

Çetinoğlu: Amerika
Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi 30 Ekim 2019’da kabul ettiği kararla
Cumhurbaşkanımızın mal varlığı için soruşturma açmıştır. Söz konusu meclisin
böyle bir karar alma yetkisi var mı? Bu karara tepki gösterilmemiş olması ne
mânâ ifâde ediyor?

Topcu: ABD Temsilciler Meclisinin 30
Ekim 2019 tarihinde Tayyip beyin mal varlığı için açtığı soruşturma ABD’nin iç
hukukunu bağlayan bir soruşturmadır. Başka bir ifâde ile Tayyip beyin ABD’eki
mal varlığını araştırmak için geçerli bir karardır. Uluslararası bir hükmü
yoktur. Bu karara karşı bir tepki verilmeyişinin sebebi de önemsenmiş
görünmemek için olsa gerektir. Tepki verilmeliydi.

Çetinoğlu: Sorularla
sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız varsa, söz sizin buyurunuz…

Topcu: Sorduğunuz sorulara doğru
bildiğim her yönüyle cevap vermeye çalıştım. Son olarak okuyucuya şunu ifâde
etmek isterim:

23 Nisan 1920
den itibaren adım adım egemenliği tek adamdan alarak 1 Kasım 1922’de saltanatın
kaldırılmasıyla egemenliğin Büyük Türk Milletine verilmesinin üzerinden 95 yıl
geçtikten sonra padişahtan daha yetkili bir kişiye egemenliğin devri yanlıştan
öteye büyük hatâ olmuştur. Büyük Türk Milleti bu yetkileri hiç kimseye
vermemeli idi. Büyük milletler egemenlik yetkilerini hiç kimseye vermezler. Hiç
kimseyi üzerlerine çıkarmazlar. Devletin bütün kurumları bir kişiye göre dizayn
edilerek yapılan bu anayasa düzenlemesinden hiç vakit kaybetmeden geri dönüp
egemenliğin yeniden Büyük Türk Milletine kazandırılması sağlanmalı ve içine
düşülen bu ağır tablo millete bir ders olmalıdır.

 

Av.
YAŞAR TOPCU:

 1941 yılında Sinop’un ilçesi
Boyabat’ta dünyaya geldi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

Serbest avukatlık, 18., 19., 20. ve 21. dönem Sinop
milletvekili, 20 Kasım 1991 – 25 Haziran 1993 târihleri arasında Ulaştırma
Bakanı olarak görev yaptı. 21. Dönemde Anavatan Partisi milletvekili ve 30
Haziran 1997 – 11 Ocak 1999 târihleri arasında Bayındırlık ve İskân Bakanı oldu. 

Evli ve 3 evlât babasıdır. Ankara’da ikamet etmektedir. 

Organize İşler

Hükümetimiz bazı bürokratlarını 4-5-6 maaş ücretle
ödüllendirirken; İşçi, memur, emekli ve dar gelirliye cimri davrandığı herkesçe
malum. Bırakın Türk üreticisi ve sanayicisini, Alman sanayisi gece gündüz
durmayıp çalışsa, Türkiye’nin bugünkü durumuna para yetiştiremez. Bu yüzden
hükümet yetkililerini şimdi daha iyi anlıyorum.

            Daha iyi
anlıyorum çünkü bazı kurumların başındaki kişilerin bırakın 4-5-6 maaş
tutarında para almalarını bir de milyon dolarlarla rüşvet aldıklarına şahit
oluyoruz. İnanın bu olaylar kabul edilebilecek cinsten bir şey değil.

            Adam, 16 yıl
Bank Asya Genel Müdürlüğünde bulunuyor, sonra Vakıfbank ve daha sonra SPK
Sermaye Piyasası Kurulu Başkanlığına getiriliyor.

            Bank Asya ya
para yatıran garibanlar FETÖ suçlamasıyla birer birer hapse atılırken, aynı
kişi 16 yıl aynı bankanın genel müdürlüğünü yapıyor, kendisi hakkında herhangi
bir soruşturma açılmadığı gibi bir de devletin gözde kurumlarının en tepesine
getiriliyor.

            FETÖ olayı o
kadar karmaşık bir hal aldı ki, kimin eli kimin cebinde belli değil. Eşini ve
çocuğunu 15 Temmuz darbe girişiminde kaybeden, bir zamanlar Erdoğan’ın en
yakınındaki kişinin eşi Nihal Olçoklar:
FETÖCÜ 9 kişinin ismini verdim bunların
içlerinden biri
eski TRT Genel
Müdürü İbrahim Şahin, diğeri Nurettin Nebati.
” Demiştir.

            Yoksa bu
kişilerin George Orwell’in “Hayvan Çiftliği”nde: “Bazı hayvanlar özel, bazıları daha da
özeldir
.” Dediği gibi bunların özel kişilikleri mi var?

            Sedat
Peker’in anlattıkları yenilir yutulur cinsten değil. Olmaz ya, bu
anlatılanların sadece bir tanesi bir Avrupa devletinde yaşansaydı hükümet
anında istifa eder, yargı gereği neyse onu yapardı.

            Ama bizde
maşallah kimsenin kılı kıpırdamıyor. Ne Cumhurbaşkanından bir ses var, ne de
savcılar harekete geçiyor.

            Peki,
aşağıdaki kişiler hakkında işlem yapılması için daha nelerin olması gerekiyor
bilemiyorum.

Cumhurbaşkanı
Danışmanlarından 2 kişi: Cumhurbaşkanının en yakınındaki kişiler.(
Korkmaz
Karaca İstifa etti)

– Eski Başbakan
danışmanı: Son Başbakan Binali Yıldırım’ın en yakınındaki kişi.

– SPK Eski Başkanı:
Cumhurbaşkanının o makama atadığı kişi

– Erzurum Milletvekili:
Halen AKP Milletvekili

– Ve 2 Gazeteci

            Maşallah bu kişiler öyle organize olmuşlar ki, abi SPK Başkanı rüşvet
akarının en tepesindeki kişi, kardeş milletvekili rüşvete aracılık yapıyor,
koca diğer işleri organize ediyor. Anlayacağınız aile boyu tam kadro devlete
çökmüşler.

            Söyler misiniz;
2001 Yılında 3 Y (Yasaklar, Yoksulluk ve Yolsuzluk) ile
mücadele etmek için işbaşına gelmiş hükümet, 3 Y’nin üçünde de boğazına kadar
batmasına rağmen ve halâ da kamuoyu araştırmalarına göre birinci parti durumunu
koruyorsa bunda dindar ve Müslümanların hiç vebali yok mu?

            Size Karar
Gazetesi yazarı Taha Akyol’un “Müslüman Vicdanı” adlı yazısından bir
bölüm sunacağım:

             “Hz.
Osman’ın “beytülmal görevlisi”, yani devlet hazinesinin başındaki yetkili,
Abdullah bin Erkam isimli bir sahabeydi. Osman, devlet hazinesinden çeşitli kişilere
yüksek miktarda ödemeler yapmasını emrettiğinde Abdullah bunu reddeti; devlet
parası kişilere ‘ihsan’ edilemezdi.

Hz. Osman, Abdullah’ı
azarlamıştır:

“Sen benim
emrettiklerimi teslim eden hazine görevlimsin.”

Abdullah’ın cevabı:

“Ben Müslümanların beytülmalinin
gözeticisiyim, senin sülalenin hazine bekçisi değilim!

Abdullah istifa etmiş,
hazinenin anahtarını mescide asmıştı!
(Murat Akarsu, Kabile Bürokrasisi ve Hz. Osman, Ankara Okulu
Yayınları, s. 189)”

            Madem samimi
Müslümanız, madem dindarız Hz. Osman gibilere biat edip beytülmalın yakınlara
yandaşlara peşkeş çekilmesine rızamı göstereceğiz, yoksa Sahabe Abdullah bin Erkam gibi vebal altına
girmeden vaziyet mi alacağız. İşte Müslümanın vicdanıyla imtihanı!

Olay gayet net ve açık.

Sağlıklı kalın.

İYİ Eğitim

İYİ
Parti iktidar olduğunda uygulayacağı programı ekonomi, hukuk, sosyal
politikalar, eğitim vd başlıklar altında kamuoyu ile paylaşmaya devam ediyor.

Bu defa
İYİ Parti’nin eğitim alanına dönük sorunlar, çözüm yolları ve
vaatlerinin
açıklandığı tanıtım toplantısına davet edilince Ankara’ya
gittim.

Gittiğime değdi. Bütün
sorunlarımızın temelini oluşturan “Eğitim” konusunda yapılan tespitler içimi
yakarken, çözüm önerilerini dinlemek umutlarımı artırdı.

****

Akşener’in Eğitime Bakışı

Programın
açılışında İYİ Parti lideri Meral Akşener 20 yıllık AKP iktidarında
eğitim sistemimizin eskiye göre iyileşmek yerine gerilediğini vurguladı.

Kendisini
bir öğretmen olarak yetiştiren Cumhuriyetin kurduğu sistemin iki önemli
özelliğine vurgu yaptı.

AKP’den
önce, Cumhuriyetimizin eğitim sistemi bir fırsat eşitliği sağlıyordu.
Anadolu’nun küçük bir köyünden çıkmış zeki bir çocuk kendisine sağlanan fırsat
ve imkanlarla Türkiye yönetiminde söz sahibi olabileceği makam ve mevkilere
yükselebiliyordu. Şimdi derin bir yoksulluk ile sınanan, şaibeli yazılı
sınavlar ve mülakatlarla elenen, çocuklarımız bu fırsat eşitliğinden de
mahrum edildi.

Cumhuriyetin
kurup geliştirdiği eski sistemde eğitim sürecinde verilen bilgiler hayatın
içinde kullanılabilecek işe yarar bilgilerdi.
Akşener kendisi gibi öğretmen
adayı olanlara okullarda doğum, dikiş, yemek, iğne yapmak gibi bir köyde
ihtiyacı olabilecek bütün bilgilerin öğretildiğini anlattı.

Şimdi
ise eğitim sürecinde sadece kutucukları karalayarak sınavlardan geçen
öğrenciler okuduğunu anlayamaz, derdini anlatamaz, hayatta işe yarayacak
hiçbir pratik işi öğrenememiş olarak mezun oluyor.

Üniversitelerimizde
eğitim kalitesi o kadar düşük ki. Üniversite mezunlarının hayali mesleğini
yapmak değil, ne olursa olsun bir iş bulmak. Yeni açılan üniversitelerimizin
çoğu sadece iş talebini erteleme aracı.
Eskiden dünyada ilk 500’e girebilen
üniversitelerimizin de kalitesi ve dünyadaki sıralaması gittikçe düşüyor.

Meral
Akşener “Öncelikle öğretmen okulları gitti, sonrasında köy okulları gitti,
değişmedik bir şey kalmadı. Bunun beceriksizlikten değil gayet isteyerek (taammüden)
yapıldığını düşünenlerdenim.
Kimse bu kadar ahmak olamaz. Bu kadar bilimden,
sürekli değişen dijital dünyaya uyum sağlamaktan uzak; sadece parası olanın
çocuklarını okuttuğu bir eğitim düzeniyle karşı karşıyayız” dedi.

Akşener
“İYİ Eğitim” sunumunda açıklanan iyileştirmelerin eleştiriye açık olduğunu,
herkesin iyiniyetli teklifleriyle düzeltme ve geliştirmeye katkı sunabileceğini

açıkladı.

*****************************

Eğitim’de Hedefler Ve Gerçekler

İYİ
Parti’nin “İYİ EĞİTİM” sunumunu partinin Eğitim Politikaları Başkanı Sevinç
Atabay
yaptı. Sunum geniş bir ekip tarafından hazırlanmış.

Sevinç Atabay eğitim
alanında yurtiçi ve yurtdışı görevlerde bulunmuş, Türk Eğitim Derneği Genel
Müdürlüğü ve TED Ankara Koleji Vakfı Okulları Genel Müdürlüğü yapmış tecrübeli
bir eğitimci.

Sunumda
ilk önce eğitimli insanın toplumsal ve ekonomik kalkınmanın temeli olduğu
vurgulandı. Aşağıda küçük bir kısmını özetlediğim tespit ve çözümler
anlatıldı. Tamamını
partinin
resmî sitesinden
izleyebilir
ve okuyabilirsiniz.

İyi bir
eğitimle zihnin özgürleşmesi, aklın ve vicdanın birlikte gelişmesi,
yeteneklerin keşfedilmesi, var olan potansiyelin gerçekleştirilmesi, bugünün ve
yarının becerilerini kazanması, bilgiye dayalı fikir geliştirmesi
sağlanır.

Bu
ölçütlere bakınca ülkemizde “İyi Bir Eğitim” vardır diyemeyiz.

****

Derin Yoksulluk ve Eğitim

Kötü
eğitimin ilk sebeplerinden biri eğitime ayrılan kaynakların yetersiz ve yoksul
kesimden ailelerin eğitime katkı sunma imkanlarının çok kısıtlı
olmasıdır.

2020
TÜİK verilerine göre, 0-17 yaş grubunda çocuklarımızın yaklaşık üçte
biri
“derin yoksulluk” içinde. 4. Sınıf öğrencilerinin %40’ı,
8. Sınıf öğrencilerinin %46’sı okula aç ve yorgun gittiklerini söylüyor.

İYİ
Parti öncelikle devletin eğitime ayırdığı bütçeyi artırmayı planlıyor.

Ailelerin
yükünü azaltmak için öncelikle eğitim harcamalarından KDV’yi kaldırmayı
vaat ediyor.

Ayrıca “Öğrenci
Destek Kartı”
projesi ile yaş grubuna göre öğrencilere “Okullu Kart,
Genç Kart ve Hayat Kart”
verilmesi planlanıyor. Bu kartlarla kitap
kırtasiye harcamaları karşılanacak, müze ve ören yerlerine, devlet
tiyatrolarına ücretsiz giriş imkânı sağlanacak, ulaşımda, bilgisayar vb bilişim
araçlarında KDV istisnası ve ücretsiz internet erişimi sağlanacak.

****

Eğitimde De Liyakat Şart

Eğitimde
başarısızlığımızın temel sebeplerinden biri de “eğitim sisteminin tüm
kademelerinde görevlendirme ve atamalarda liyakat, objektiflik ve hesap
verebilirlik
ilkeleri yok sayılmaktadır.”

İyi
Parti eğitimde de liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirliğin olduğu bir
sistem öngörüyor. Öğretmenlerimizi “mesleki açıdan sürekli gelişen itibarlı
ve yüksek motivasyon sahibi”
hale getirmeyi planlıyor. “Atanamayan
öğretmen kalmayacak”
sözünü veriyor. “Öğretmen mülakat
uygulamasının kaldırılacağını”
, “toplam 250 bin öğretmen ataması
yapılacağını”, “hiçbir okulun öğretmensiz, hiçbir öğretmenin öğrencisiz
kalmayacağını”
vaat ediyor.

****

Öğrenme Yoksulu

10
yaşında basit bir metni okuyup anlayamayan çocuklar “öğrenme yoksulu”
olarak tanımlanıyor. Türkiye’de her 100 çocuğumuzdan 22’si öğrenme yoksulu.
Bu bizim çocuklarımızın gelişmiş ülke çocuklarından genetik olarak daha geri
zekalı olduğundan değil. Tam bir sistem (sistemsizlik) ve yoksulluk sonucu.

Verilere
göre yoksul ailelerin çocuklarında öğrenme yoksulluğu oranının %90
olması tesadüf değil. Bu rakamlar dehşet verici.

İYİ
Parti öğrenme yoksulu öğrencilerimiz için ciddi bir destek programı
hazırlamış.

AKP’nin
getirdiği 4 yıllık ilkokulun faydalı olmadığı görüldü. Dünyada 194 ülkede
ilkokul süresi 6-7 yıl iken Türkiye’de 4 yıl olması çok zarar verdi. İYİ Parti iktidar
olduğunda 1 yıllık zorunlu ilkokul öncesi eğitim + 5 yıllık ilkokul
eğitimini
getirecek.

****

Üniversiteler

İYİ
Parti YÖK’ün miadını doldurduğunu ve kapatılacağını duyurdu. Üniversitelerin mali
ve akademik özerkliğinin
sağlanacağı, her üniversitenin rektörünü
kendisinin seçeceği
belirtilen “İYİ Eğitim” programında, “Yükseköğretim
kurumlarının adalet, liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık ve
bilimsel özgürlük ilkeleri çerçevesinde yönetileceği bir yönetim yapısı
oluşturulacak” denildi.

Öğrencilerin
barınma sorunu çektiği, tüm yükseköğretim yurtlarının üniversitelere
devredileceği, ihtiyaç duyan tüm öğrencilere yurt ve barınma imkanının
sağlanacağı
belirtildi.

Millî ve Sosyal Diyanet mi?

0

Diyanet millî bayramı andı
mı/anmadı mı?. Artık bu gibi polemiklerin haber değeri de olmamalı. Doğrusu
ansa ne olur, anmasa ne olur?. Çok da meraklısı değiliz. Her kamu kurumu gibi mevzuatta
belirlenen kuruluş amacına uygun işini doğru yapsın, verilemeyecek hesabı
olmasın yeter. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) 1924 yılında kurulmuş, bugün yüz
otuz bin civarında kadrosu olan dev bir kamu kuruluşudur. Kurum 16 Milyar TL
gibi devâsa bir bütçeye sahip. Bu bütçe ile neler yapılmaz ki. Bu kurumun,
sadece ramazan ayına sıkışan etkinliğiyle değil, bütün zamanları kapsayan projeleri,
hedefleri olabilirdi ve olmalıydı. Toplumu din konusunda aydınlatmakla
birlikte, sosyal ve aile destek projeleri, çevre projeleri gibi hayata dokunan
faaliyetler de yürütebilirdi. Bu kadar büyük bir kitleye sahip, ki önemli kısmı
üniversite eğitimli olan bu kurum –millî
alanda olmasa da
– neden sosyal alanda yeterince görünmüyor?.

Kuruluş amacına baktığınızda diyanet işleri başkanlığı; “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili
işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet    yönetmek üzere..” olarak tanımlanır. Ama ne
teessüf ki;
yetmiş yıldan
beri, “tırnak kesersem abdest, yağmurda ıslansam- havuza girersem
/çıkarsam oruç bozulur mu?” diye bir türlü bozamadığımız ezberler var. Daha bu handikaplardan kurtulamayan bir
kurum konumunda. Üzücü değil mi? Böylesi köklü bir kuruluş nasıl olur da bu
topluma temel ibadet ve ahlak esaslarını benimsetememiş. Daha da vahim olanı, kadîm din gelenekleri ile dinin esasları bir birine karışmış
durumda. Sonuçta anlaşıldı ki, bir kısım hurefeler, antik uzakdoğu kültürü
kaynaklı gelenekler-ritüeller bu dinin
içine boca edilmiş
. Üstelik denetlenemeden ve kuşaktan kuşağa aktarılarak.

Din işleri yüksek kuruluna bakıyorsunuz,  “..islam
dininin temel bilgi kaynaklarını ve metodolojisini, tarihî tecrübesini ve
güncel talep ve ihtiyaçları” dikkate alıyor. 
“Dinî konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları
cevaplandırmak” gibi oldukça iddialı ve akademik bir ağırlık hissedersiniz.
Ayrıca  dinî konularda telif, tercüme,
inceleme ve araştırmalar yapmak, yaptırmak, ihtiyaç duyduğu konularda inceleme
ve araştırma grupları oluşturmak gibi görevlerinin  olduğu da bilinmektedir. Bu açıdan
bakıldığında da kurumun geçmişle yüzleşmesi gerekir.

Her şeyden
önce kaynağı belirsiz ya da çok tartışmalı olan ve “mevzu hadis” olarak sınıflanan yüzlerce birçok uydurulan hadisler
var. Bu sözler iki-üç yüzyıl sonra nakilden nakile rivayetlerle günümüze kadar
gelmiştir. Bunların bazılarından çok
farklı ve çelişkili
hükümler çıkaran ve sert duygularla beslenen radikal gruplar var. Bunlar sosyal hayatı
zedelemeye ve toplumsal bir kargaşaya neden olabilir. Yaşanan örnekleri olduğu
için bu kaçınılmaz bir gerçektir. Öyle ki, insanın hadis kriterlerine göre ve o
saygıyla bile bile izah etmekte zorlanacağı durumlar. Yaygın birkaç m
evzu hadis rivayetleri; “..köpekler katledilmelidir, kertenkeleleri
öldürün (Müslim). Hayatında üç kez tövbe etmiş bir kişi, o dakikadan sonra ne
kadar günah işlerse işlesin Allah tarafından affedilir (Buhari, Müslim). Namaz
kılan bir erkeğin önünden ‘eşek’, ‘kara köpek’ veya ‘kadın’ geçerse, namazı
bozulur (Buhari, Hanbel)” gibi ipe sapa gelmez sözler var. Bu gibi karmaşa
karşısında DİB kurumu elbette halkı aydınlatması gerekir. Bununla ilgili yayıncılık
faaliyetleri vardır, yok saymak haksızlık olurdu. Ancak yaygın ve etkileyici
bir çalışma görülmemiştir.

Bu anlamda bu derece güçlü kamu kuruluşunun toplumla
kaynaşarak sosyal anlamda yaşayan hayatın içine 
değer kattığını söylemek zor. Kaldı ki, varsayalım özel bir kurum  yönetmeyi üstlense inanın “verimsiz” diye kurumu yeniden aktif
etmeye ya da personel azaltmaya gider. Bu anlamda bir vatandaş olarak, din
görevlilerin sadece “namaz kıldırma memuru” gibi olmaları da doğrusu
ağır geliyor. Özellikle bu çağda diyanet işleri sosyal hayata dokunmalıdır. Bunun için de yeniden düzenlemeler
olabilir. Din görevlilerin arta kalan mesailerini yerel bölge insanına,
çevreye, sosyal ilişkilere katkı sunmaları daha iyi olmaz mı?. Mesela düşünün, bir
yerel planlama ile din görevlileri sıcak yaz ayında sokak hayvanlarına beslenme
desteği verse. Dondurucu kış aylarında da yabani hayvanlara. Mesela kıraç
alanlara ağaçlandırma kampanyası yapsa. Ya da en kolay organize olunan cuma
günleri o civardaki yoksul ailelere gıda ve diğer yardımlar yapsa, boşanmanın
eşiğine gelen sorunlu ailelere maddi-manevi desteklerde bulunsa bu konuda aile
ve sosyal politikalar kurumuyla organizeli çalışsa, bu alanda ortak akademik çalıştaylar
düzenlese. Yolda kalan mağdurlara, afetzedelere, kazazedelere gıda paketleri
yapsa ne lazım gelir?. O “dev” konumuna yakışmaz mı?. Aksine daha çok
sevilir kurumsal olarak takdir edilir. Mevzuata aykırı mı olacak?.

Diyanet kurumu da diğer kamu kurumları gibi insanlara hizmet amacıyla
kurulmuştur.  Yardımlaşma ve infak, bu
dinin asl
î
unsurlarıdır.  Kaldı ki bu kurumun son
zamanlardaki siyasi söylemlere katılması da aslında taşıdığı siyaset üstü
formasyona aykırı. Yapmayın sayın diyanet kurumu, artık halkın verdiği bütçeyi
biraz da hayır için kullanmak zamanı değil midir?. Bu anlamdaki mevzuat da düzenlenecek bir teferruat olsun. Artık sorunlarla
bunalan insanımıza destek olma zamanıdır. 
Cami çıkışında da duyarız, “ne verirsen elinle o gider
seninle!”. Selam ve sağlıkla. 

Camiler, Cemaat ve Çocuklarımız

                 Mabedler bulundukları yerler
için hep önemli olmuştur. Bu durum tüm zamanlar için geçerlidir. Yaşanılan
coğrafyalarda günümüze kadar gelebilen insanlara ait kalıntıların çoğu mabed
,tapınak türü yerlerdir. Bugüne kalabilmiş tarihi yapıların pek çoğu geçmişte
yaşamış insanların kendi çağındaki inanışlarını yaşadıkları yapılardır. Mabedlerin
bilinir ve önemli olması yanında buralarda görev yapan din adamları da toplumlar
için her zaman önemlidir. Onların iyi yetişmiş, bilgili ve dini değerleri doğru
ve toplum yararına aktarabilmeleri o toplumun huzur, güven ve refahında etkili
olmuş ve olmaktadır. Yetersiz olmaları, kutsal bilgileri kendileri veya bir
zümrenin menfaati yönünde kullanmaları, kullandırmaları  ise insanların  zararlar görmesine yol açmıştır.Bunun için
onların çok iyi yetişmiş olmaları yanında tarikat , cemaat ,particilik gibi
akımların dışında kalıp birlik , beraberlik , sevgi ve kardeşlik yönünde uyarıcı,
örnek olmaları gerekir.                

 Günümüzde de insanlarımız için, özellikle
şehirlerimizde, emekli ve yaşlı insanlarımızın rahatça gidebildiği, güvenle
oturabildiği mekanlardan biri de camilerimizdir. Mabedin kendisi, bahçesi, çay
evi ve kütüphanesi insanların zaman geçirmek için kullandıkları yerlerdendir.
Her Müslümanın mutlaka bir cenaze sebebiyle, dini hassasiyeti ve sağlığı uygun
olanların günde 3-5 defa veya haftada 1 defa cuma namazı sebebiyle gidilen bu
mekanlar insanlarımızın ruh ve beden sağlığı bakımından önemli bir göreve
hizmet ederler. Oralardan alınan mesajlar doğru anlaşıldığı oranda çok daha
fayda sağlar.Her namazda okunan fatiha suresindeki “Sırat-ı müstakim” doğru
yolda olma , doğru yolda yürüme ;  her
cuma hutbesinde hocanın söylediği “siz idrak etmez misiniz ? “Allah sizi
kötülüklerden uzak,    yakınlarınızdan
başlayarak iyilik yapmayı emreder”
uyarıları ne kadarda yapıcı
uyarılardır.

     

                 Bana
bu yazıyı yazdıran sebep ise yaz boyu camilerimizde gördüğüm çocuklarımızdır. Temel
dini bilgileri almak için buraları şenlendiren küçüklerimizdir. Çocukluğumun
unutamadığı eğitimcileriden biri ilkokul öğretmenim, diğeri ise mahalle camiisi
imamıdır. Çocukların doğru dini anlayışının temellerinin atılmaya çalışıldığı
bu çalışmalar takip edilmeli ve daha verimli olması yönüyle desteklenmelidir.
Çocuklar buralarda dini bilgileri öğrenme ve tanıma imkanını bulur. Ayrıca çocukların
birbirilerini tanıma, birbirileriyle spor, gezi, kültürel etikinlikler gibi
faaliyetleri yapma gibi daha iyi bir birey olmalarına katkı verebilecek
imkanların oluşmasına da zemin hazırlar. Bütün bunlar daha doğru zaman
geçirmeye katkı verir. Dolayısıyla camilerimiz tüm insanlarımız için
vazgeçilmez mekanlar olup buraların doğru ve uygun hizmetler vermesi buralarda
görev yapan din adamlarımızın önemli görevlerindendir. Bu görevlerin layıkıyla
yapılabilmesi insanlarımızın da bu mekanlara saygı ve sevgiyi arttıracak
ilgileri ile olur. Şöyle ki camilerimizin birinde ellerinde çocuk hikaye
kitabıyla neşe içinde çıkan çocukların neşesinin sebebi ilgili bir cemaatin
böyle bir hassasiyetidir. Bu ve benzeri ilgilenmeler din görevlilerinin hizmet
gayretine destek verir. Ayrıca buralara gelen çocuklarımızın iyi davranış
alışkanlığı kazanmalarına katkı verir. Ayrıca mahalle sakinlerine kazandıracağı
zenginlik daha hoşgörülü ve anlayışlı bir muhitin oluşmasına katkı verecek olan
basit gibi görünen önemli ortamları yaratır.

                 Bu
duygu ve düşüncelerle sağlık, huzur ve mutluluklar dilerim.