8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 291

Rahim (Uterus) Kıskançlığı ve Kadına Şiddet

0

Ucuz şekeri Toplayan Fırsatçılar

Ekonomi diye bir bilim var
mı, yok mu?

 

Mesela ben diktatör olsam ve
“Yarın bütün etiketler yarıya inecek, dolar da!” diye bir ferman çıkarsam bu
çalışır mı? Yoksa bilim bilim dedikleri nesne, edepsizlik edip buyruğuma
direnir mi?

 

“Yarın bütün etiketler yarıya
inecek!” diye buyruk çıkarsam ne olur biliyor musunuz? Birden bire marketlerden
bakkallara bütün mallar raflardan kaybolur. Döviz de… Sonra bazı adamlar
sokakta size yaklaşıp, “Uygun fiyata Dolar var.” veya “Domates ister misin?”
diye fısıldar.

 

“Dolar var mı, dolar?”

1969 Polonya seyahatimde daha
havaalanından taksiye bindiğimde taksicinin tarzancayla ilk sorduğu soru,
“Dolar var mı?” idi. Şimdi rakamları hatırlamıyorum ama Polonya’nın millî
parası Zloti’nin o yıllarda, resmi kurla piyasadaki değeri arasındaki fark, 1’e
100 gibiydi. Beni Viyana’dan Varşova’ya götürecek LOT uçağına binmeden önce,
oradaki banka şubesinden biraz Zloti almıştım. Hani ev sahibim Polonya Bilimler
Akademisi ile bağlantı kurana kadar bir günlük param olsun bari diyerek. Meğer
aldığım miktar, bir profesörün bir aylık maaşı civarındaymış; çünkü ben resmî
kurdan değil, Viyana’daki bankadan alıyordum.

 

Adını bir türlü
hatırlayamadığım bir ekonomist, Nobel konuşmasında mealen şöyle demişti: “Biz
ekonomistler pek çok şeyi bilmiyoruz ama bir malı piyasadan yok etmeyi veya anormal
bollaştırmayı kesin biliriz.” Yok etmek için piyasa fiyatının altında narh
koymayı, bollaştırmak için de piyasanın üstünde destekleme alımı yapmayı
anlatmıştı.

 

Çok sevdiğim gerçek bir
hikâyedir: Plajda kola satan adam, depozitolu boş şişelerin bir türlü geri
dönmediğini görür. Diyelim ki depozito, şişe başına 1 TL’dir. Belli ki insanlar
1 TL için güneşin altında şişeleri büfeye taşımaya üşenmektedir. Büfeci
depozitoyu 10 TL’ye çıkarır. Bir şişe kolanın satış fiyatı civarına. O akşam
sonuç karşısında ağzı açık kalır. Bir kasa kola sattığı halde üç kasa boş şişe
gelmiştir! Yeni depozitoyu duyan mahallenin çocukları, bakkaldan kola almış,
afiyetle içmiş, boş şişeyi plajdaki büfeye götürüp kolalarını bedavaya
getirmişler! Bu piyasanın üstünde fiyat verip bollaştırmaya örnek.

 

“Şeker var mı, şeker?”

1969 Varşova’sında taksicinin
“Dolar var mı?” sorusu da piyasanın altında narh kesilenin ortadan kaybolmasına
örnektir. Ama daha âlâsı geçen hafta oldu. Bizim gazetedeki haber şöyleydi:
CHP’li Levent Gök, TÜRKŞEKER’in zincir marketlere verdiği ucuz şekerin bazı
kişilerce toplanarak imalatçılara satıldığı iddiasını Meclis gündemine taşıdı.
Gök, önergesinde “2022 Ocak ayında TÜRKŞEKER’in zincir marketlere uygun fiyata
verdiği ucuz şekerin marketlere ulaştığını haber alan kişilerin 15 dakika gibi
kısa süreler içerisinde uygun fiyatlı bütün ürünleri satın aldığı öğrenilmiş,
ucuz fiyattan kilo bazında toplanan şekerin çuvallara konularak imalatçılara
satıldığı anlaşılmıştır” dedi.

 

Önerge şöyle devam ediyor:
“Ucuz şekerin anında tükenmesi sebebiyle yurttaşlarımız ucuz şekere
erişemeyerek pahalı ürünleri almak zorunda kalmakta, şeker fiyatlarının
düşürülmesine yönelik hamle, yurttaşlarımızın faydasına herhangi bir getiri
sağlamamaktadır. Halkımızın refahı için halkımızın vergileri kullanılarak
sağlanan imkânların bir grup fırsatçı tarafından suiistimal edilmesine
ivedilikle son verilmesi beklenmektedir.”

 

Fırsatçılar demek ki
satacakları yeri biliyorlarmış. Buna gelişmiş, sağlıklı piyasa diyoruz. Yoksa
bir taksi şoförü size, “Ucuz şeker var, alır mısın?” diye fısıldayabilirdi.

 

Önlem ne olabilir? “Kişi
başına ancak yarım kilo şeker alabilirsiniz.” diye bir buyruk çıkar. Ve
marketlerin önünde şeker kuyrukları oluşur. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri
Birliği nostaljisi. Veya Halk Ekmek.

 

Buğdayımızdan fazla un
üretmiştik!

Rahmetli Ecevit, iktidarında,
halka ucuz ekmek vermeleri için ekmek fırınlarına, piyasa fiyatının altında un
sağlamaya kalkmıştı. Hükümet fırınlara verilen unu, halkın vergisiyle sübvanse
ediliyordu. O yıl, Türkiye’de un imalatının buğday rekoltesinin çok üstünde
olduğu görüldü. Çünkü ekmek fırınları bol bol un alıp ihtiyaç fazlasını “bazı
fırsatçılara” satıyor, sonra bu un, un fabrikalarına gidiyor ve tekrar sübvanse
edilip fırına dönüyordu. Para basan devri daim makinesi!

 

Fırsatçı, spekülatör, stokçu,
karaborsacı… Nasıl söverseniz sövün, bunlar ekonominin kurallarını yerine
getiren aracılardır- teknik deyimle “ajanlardır” ama hemen sevinmesinler-  buradaki ajan iş gören demektir, casus
değil.  Bakınız, CHP’li Gök’ün anlattığı
şeker hikâyesinde her şey on beş dakikada olup bitmiş. Demek ki etkin bir
piyasa var! Siz piyasanın altında narh koyarsanız böyle olur. Üstünde fiyat
verirseniz, kasa kasa boş şişeniz olur.

 

Bütün mesele: Ekonomi diye,
piyasa diye, bizim irademiz ve kararnamemiz dışında bir gerçeklik var mı, yok
mu? Ekonomi diye bir bilime inanıyor muyuz? Sahi bu bir inanç işi mi? Bolluk,
kıtlık ve fiyat için de nas var mı?

https://millidusunce.com/ucuz-sekeri-toplayan-firsatcilar/

“Adaları İşgal Etmeniz Bizi Bağlamaz”

CB ve
AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan ilk defa Yunanistan’ın Ege’deki adalarımızı
işgal ettiğini itiraf etti.

Erdoğan,
Samsun’da yaptığı açıklamada Yunanistan’ı eleştirerek, “Adaları işgal
etmeniz filan bizi bağlamaz.
Vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Bir
gece ansızın gelebiliriz
” ve “Yunanistan’a bizim tek cümlemiz
var: İzmir’i unutma!” cümlelerini sarf etti.

Oysaki Yunanistan
taa 2004 yılından itibaren Türkiye’ye ait 20 ada ve 2 kayalığı adım adım
önce işgal ve sonra ilhak etti.
Adalarımızda 14 Yunan askeri üssü ile 6
bin Yunan askerini
konuşlandırdı.

Bu
dehşet haberi kamuoyuna ilk duyuran Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri
emekli Kurmay Albay Ümit Yalım
oldu. Yalım kamuoyunu uyandırmak için yaklaşık
8 yıldan beri müthiş bir fedakârlık ve gayret içinde.

Ümit
Yalım’ı Kasım 2014’te Adana’da, Aydınlar Ocakları 40. şurasında tanıyınca kendisini
Kocaeli’ye davet ettim. O yıllarda başkanı olduğum Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda
Şubat 2015’te konferans verdi. Bu konferans Yunanistan’ın adalarımızı
işgalinin kamuoyuna anlatılmasında ilk işaret fişeklerinden biri oldu.

Ümit Yalım meseleyi
Türk milletine anlatabilmek için yazılar yazdı, konferanslar verdi. Sözcü ve
Yeniçağ
başta olmak üzere verdiği bilgileri paylaşabilecek medya organları
ve ünlü yazarları bilgilendirdi. Muhalefet parti liderlerinden randevular alıp
brifingler verdi. Adeta tek başına bir karargâh gibi çalışarak bize ait olan
adaların Yunanistan tarafından işgal ve ilhakına nasıl göz yumulduğunu

anlattı.

Ümit Yalım son derece
nazik ve naif bir insan. Fakat konu vatan olunca kadife eldiven içindeki çelik
yumruk gibidir. Konferans ve yazılarında “adalarımızın işgal ve ilhakından sorumlu
olan dönemin Başbakanı R. T. Erdoğan ile bu dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı
makamında bulunanların ileride vatana ihanet suçundan yargılanacağını”

söyledi.

Bütün
bunlara rağmen ne Erdoğan’dan ne de Genelkurmay Başkanlarından bir ses çıkmadı.

2004’te
CHP Milletvekili Onur Öymen soru önergesi verdi. “Yunanistan’ın
bayrak diktiği adaların Türkiye’ye ait olup olmadıklarını”
sordu. 18 sene
cevap verilmedi.

Bugüne
kadar iktidar kanadı 20 adamızın Yunanistan tarafından işgalini inkâr
ediyordu.

Nihayet RTE işgali itiraf eden yukarıdaki açıklamayı yaptı.

*******************************

Gayri Askeri Statüdeki Adalar Silahlandırıldı

MSB
Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit Yalım sadece mülkiyeti bize ait
olan adaların işgalini haber vermedi. Bunun yanında uluslararası antlaşmalara
göre gayri askeri statüdeki Rodos, Batnoz, Lipso, İleriye, Kelemez,
İstabulya, İncirli, Sömbeki, İleki, Kerpe ve Meis adalarına konuşlandırdığı
askeri birlikleri
, yaptıkları havaalanlarını da rakamlarıyla,
belgeleriyle anlattı.

R.T.
Erdoğan ve Genelkurmay Başkanlarımız bu silahlandırmayı adeta seyretti.

Ocak
2020’de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Yunanistan’ın Ege’de
uluslararası antlaşmalarla belirlenen gayri askeri statüdeki 23
adadan 16’sını
anlaşmalara aykırı olarak silahlandırdığını açıkladı.

Ama Türkiye
sadece Yunanistan’ı Birleşmiş Milletlere şikâyet etmekle yetindi.

Erdoğan’ın
“bir gece ansızın gelebiliriz” sözünün Yunanistan’da panik yaratması
gerekirdi. Yunanlar hiç ciddiye almadılar. Bu konuyu “Erdoğan iç seçim
malzemesi
olarak kullanıyor” diye değerlendirdiler.

*******************************

Zamanlama Doğru mu?

Türkiye’nin
2004 yılından bu yana tepki göstermediği adalarımızın işgal ve ilhakına tepkisi
için zamanlama doğru seçildi mi?

Egedeki
adalarımızın işgal ve ilhak edildiği 2004-2010 arası Türkiye ekonomisi şimdiye
göre daha güçlü idi. AB, ABD ve NATO ile ilişkilerimiz sorunlu değildi.

Günümüzde
Yunanistan askerî açıdan ABD tarafından güçlü bir şekilde desteklenmekte.
Yunan ordusu silah ve teçhizat olarak güçlendirildi. Yunanistan’da kurulan
ABD üsleri
Yunanlar için bir güvence durumunda. Yunan hava kuvvetleri
F-35’lerle takviye edildi. Hava savunma sistemleri ile hava
sahası saldırılardan korunaklı hale getirildi.

Nisan
ayında Yunanistan, Ege Denizi bölgesinde bulunan tüm hava savunma
sistemlerini aktif hale getirdi.

Türkiye ise ekonomik olarak derin bir krizin içindedir. Borçları döndürmekte sıkıntı yaşıyor. Ordumuza
F-35’leri alamadık, F-16’ları bile modernize edemedik.
NATO’nun hava
savunma sistemi
ülkemizden çekildi ve Rusya’dan alınan S-400 sistemi
eksikleri tamamlanamadan hangarda bekletilmektedir. Yani halen aktif hava
savunma sistemimiz yok.

Bunları
bildiği için Yunanistan’ın cüreti iyice arttı. Yunanistan Egede
uçaklarımızı Rus yapımı S-300 hava savunma sisteminden “radar kilidi”
atarak
taciz ediyor.

Bunlar
Yunanistan’ın Türkiye’yi yeneceğini göstermez. Ama Yunanistan düşmanımız
olursa bizim kolay yenebileceğimiz bir devlet değil artık.

Bu
bakımdan Erdoğan’ın “bir gece ansızın gelebiliriz” açıklamalarının zamanlaması
uygun değil.
Dış politika üslubu olarak faydasız.

Bu
açıklamaların tek hedefi yaklaşan seçimler öncesi Yunanistan’la gerilim
politikası yaratılmak
istenmesidir. Böylece “beka sorunu” ve “böyle
bir zamanda iktidar değiştirilmez
” propagandası yapmayı planlıyorlar.

*******************************

Adalar Demişken…

MSB
Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit Yalım Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Aralık
2018’de de misafiri oldu. Buradaki konferansında ve basında çok önemli iki bilgiyi
paylaştı:

1-   
Kuzey
Ege Adalarının mülkiyeti Türkiye’nindir. Bu adaların etrafındaki kıta
sahanlıklarında bulunan petrol Türkiye’nin hakkıdır.

Bu
adaların hukuki statüsü 1913 Londra Antlaşması’yla belirlendi. Bu
antlaşmaya göre Kuzey Ege Adaları’nın sadece zilyetliğini (kullanım hakkını)
verdik, egemenliğini vermedik. Lozan’da da bu durum tescil edildi; Adalar
ve kıta sahanlıkları bizimdir.

Kuzey
Ege’de bulunan Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sakız, Sisam
ve Ahikerya adalarının mülkiyeti ile karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı,
münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanları ile hava sahası hukuken Türkiye’nin
egemenliğindedir.

Oysa
şimdilerde Yunanistan buralarda açtığı petrol kuyularıyla (günde 4.000 varil) toplamda
milyonlarca varil petrolümüzü çalmaya devam ediyor.

2-   
Girit
adasının dörtte üçü hukuken Türkiye’nindir. Ve Girit’in etrafındaki 14 ada ile
kıta sahanlıklarının mülkiyeti de Türkiye’ye aittir.

Bakalım
CB Erdoğan ve iktidar kanadından bu adalardaki haklarımızla alakalı bir söz
duyabilecek miyiz? 

Berlin ve Necid Çöllerindeki Şair

Bir şair düşünün hem 19, hem
20. asrı yaşamış, hem mesleğinde en ilerde, hem üniversitede hoca, hem İstiklal
Savaşı Kahramanı, hem isyanı bastıran bir kanaat önderi, hem TBMM kurucu milletvekili,
hem beklentisiz bir edip; hem çocuklarına merde bile muhtaç olmasın diye bir
doğu, bir batı dilini öğreten muallim; hem dostluğu ve arkadaşlığı örnek bir
yoldaş, hem sivil toplumun kılavuzu, hem yaşamayı değil yaşatmayı gaye edinmiş
bir ruh mimarı; hem taassuba, hem hurafeye ve hem cehalete karşı isyan etmiş
bir alim, hem fedakar ve hem ufuk sahibi bir aydın.

 

Aydınlar Müslüman Esirler
İçin Almanya’da

 

Dr. Ramazan Aydın’ın Türk
Dünyasına yayın yapan Türkmeneli Televizyonunda yönettiği Siyaset Üstü
programına katılmıştım. Arka planı yeterince bilinmeyen Mehmet Akif’i anlattım.
Büyük bir alaka görmüş olmalı ki tekrar yayına soktular. Ayrıca yeni bir
program teklifi daha yaptılar. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy
Almanya ve Suudi Arabistan’a niçin gitmişti? Teşkilat-ı Mahsusa da nedir? Hemen
cevap vermiştim; Mehmet Akif Berlin’e İtilaf Devletleri (Rusya, İngiltere,
Fransa) Ordusundan Almanlara esir düşen Türk ve Müslüman askerleri kurtarmak ve
yardım etmek için gitmişti. Suudi Arabistan’a ise İngilizlerin teşviki ve
tuzaklarıyla isyan eden bazı Arap kabilelerindeki isyanı sonlandırmak üzere
görevlendirilmişti.

Mehmet Akif Kasım sonunda
veya Aralık başında (1914) bugünkü karşılığı Milli İstihbarat Teşkilatı olan
Teşkilat-ı Mahsusa’nın alan görevlisi olarak vazife verdiği Abdülaziz Çaviş,
Abdürreşit İbrahim, Şeyh Salih Et Tunisi, Halim Sabit, Alimcan İdrisi, Halil
Halit, Emir Abdülkadir, Ağaoğlu Ahmet, Mısırlı Dr. Fuat ile tren ile Berlin’e
gitti(*). Bazı isimler daha sonra katılsalar da Berlin’de 18 Mart 1915 gününe
kadar birlikte oldular. Bu isimlerin bazıları Sebilürreşat yazı ailesindendi.
Kalemleri ve fikirleri kadar hitabetleri de dikkat çekecek kadar öndeydi. Berlin’deki
Osmanlı sefiri ise Mahmut Muhtar Paşa idi. O sıralarda Gazeteci Habip Edip
Törehan da Berlin’de bulunuyordu. Mehmet Akif yıllar önce Sebilürreşat
Yazıhanesinde Binbaşı Ömer Lütfi Bey ile tanışıyor. Berlin’de de
karşılaşıyorlar. Ömer Lütfi Bey Akif’e Berlin’de görülecek yerleri tanıtıyor,
Almanların sosyal hayatları hakkında bilgilendiriyor. Mehmet Akif tertemiz
kalbine ve yüksek ruhuna, mesleki ve milli hassasiyetine hayran kaldığı Binbaşı
Ömer Lütfi Bey’e Berlin Hatıraları isimli şiirini ithaf ediyor.

 

Bir Örnek Teşkilat

 

Teşkilat-ı Mahsusa Enver
Paşa’ya bağlıydı. Mümtaz Tarık Bey de Paşa’nın yaveriydi. Teşkilat Başkanı ise
Süleyman Askeri Bey idi, daha sonra Tunuslu Ali Başhampo görevlendirildi. Bugün
Söke’deki mezarı viraneye dönen Eşref Kuşçubaşı ise Ortadoğu ve Afrika’dan
sorumluydu.

Müslüman esirlere vaaz ve
nasihat etmek için Osmanlı uleması ve Müdafa-i Milliyet Cemiyeti Umumi Kâtibi Mehmet
Akif böylesine önemli bir görev almıştı. Berlin’de esir kamplarını gezdi.
Müslüman esirler için bir cami yapıldı(**). Bir gazete çıkarıldı. Mektep
açıldı. Öğretmenler getirildi. Esirler Osmanlı safında yer alıyor, ikaz ve ihya
ediliyordu. Bu konuda Tatar alimler Müstakimof ve İşmuradof’in da olumlu
katkıları yaptı. Bu Almanların İstanbul’a karşı yaptığı bir jest idi esasında.
İlişkileri güçlendirmek istiyorlardı. Berlin için bu konuklar çok önem
taşıyordu. O günlerde Filistin ve Suriye’den sorumlu Britanyalı General
Allenbey de Kudüs’ü işgal ederek dünya barışını sarsmış “Bölge hilalden
kurtuldu, artık Haç geldi” demesi Müslümanlar arasında huzursuzluk meydana getirmişti.

Mehmet Akif Gazetecilerin ve
dostlarının “Almanya’yı nasıl buldunuz?” sorusu üzerine “İşleri bizim dinimize,
dinleri de bizim işimize benziyor” biçiminde cevap veriyor.

 

Bir Hayat Böyle Geçiyor

 

Almanlar her bakımdan
İstanbul ile birlikte görünmek istiyor, İtilaf Devletleri içindeki Müslüman
askerleri saflarına çekmek için Halifeye aşırı sıcak bakıyordu. Almanya’nın
Lavrensi olarak bilinen Max Won Oppenheim İstanbul’a gelerek epeyi süre
kalıyor. Daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa heyetiyle birlikte Ceziretül Araba
gidiyorlar. Burada da Kuşçubaşı Eşref, Mümtaz Tarık Bey, Şeyh Salih Et Tunusi,
Zenci Musa ve Mehmet Akif birlikteler. 4.5 Ay görev yapıyorlar. Ancak Ekim
1915’te dönülüyor.

Mehmet Akif’in Nevzat Ayas’a
verdiği (14 Ağustos 1936) röportajından yeni bilgiler öğreniyoruz. İstiklal
Marşı Şairi 2 sene Rumeli’de kalıyor. Bir o kadar Arnavutluk, Arabistan, Adana
ve Havalisini dolaşıyor, halkla beraber oluyor. Harbi Umumi’de Almanya ve yine
siyasi alan çalışması yapmak üzere Medine ve Necid’e gidiyor. Harb-i Umumiden
önce ise Medine ve Kahire’ye seyahatleri vardır. El Uksur, Şam ve Lübnan’ı da
bunlara ekleyebiliriz.

Necid Seyahatine ise
Teşkilat-ı Mahsusa’nın müşaviri olarak gidiyor. O günlerde Şerif Hüseyin
Osmanlıya isyan ederken, bir başka kabile reisi İbnürreşit ise Osmanlı’ya sadık
kalmıştı. Öte yandan İbn-i Suud ile Şerif Hüseyin de kavgalı. Akif, Reşit Paşa’ya
da güvenemiyor. Yalancı olduğunda kanaat sahibi. Sultan Reşat da heyete Arap
kabile liderlerinin isyanını bastırmak için bunlara hediye edilmek üzere Türk
Heyetine altın, mine işlemeli saat, kılıç, hançer vs veriyor. Ayrıca Osmanlı
Araplara Sürre Alayı ile her yıl 800 altın gönderiyor. Mehmet Akif bu resmi
öyle güzel tarif, ifade ve tahlil ediyor dizelerinde.

 

El Muazzam İstasyonu’ndan
Yükselen Ses

 

Dolayısıyla ilmi ve
medeniyeti her zaman öne çıkaran, İslam hamuru ile yoğrulmuş Akif’in tek bir
dizesi bile millidir. Çölde 18 gün seyahat ediyorlar. El Muazzam İstasyonu’na
varıyorlar. Nabluslu İzzet Efendi tek başına burada görevli. Akif üzülüyor “Bu
ne biçim hükümet ki, sürgün hayatında çalışanlardan sadakat bekleniyor” diye
üzüntüsü belirtiyor.

Çanakkale Destanı’nın
yazıldığı günlerde Akif ve arkadaşları Hicaz’da Medine yolundalar. El Muazzam
Tren İstasyonu Şefi Mısırlı Ahmet ilk haberi alıyor. Ancak müjdeyi Enver Paşa veriyor
”Çanakkale’de muzaffer olduk”.

Akif, zenci Musa’ya ezan
okumasını, kamet getirmesini söylüyor. Hep birlikte şükür namazı kılıyorlar.
Akif’in içindeki bu milli endişe ve duyarlılık ki Çanakkale Destanını
yazdırıyor. Oysa Çanakkale Savaşında Ahmet Haşim yedek subay, Falih Rıfkı Atay,
Rüşen Eşref Ünaydın, Hakkı Tarık Us, Ahmet Emin Yalman vs gazeteci olarak
bölgedeler.

“Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı
Dünya’da eşi?/ En kesif orduların yükleniyor dördü beşi” diye başlayıp “Ey
Şehit Oğlu Şehid isteme benden makber/ Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber”
diyerek İstiklal Marşımız gibi Çanakkale Destanının yazarı Mehmet Akif Ersoy’u
minnet ve şükranla anıyorum. Safahat yardımcı ders kitabı olur mu acaba
okullarımızda? Ne dersiniz?

 

 

(*)Berlin Caddelerinden Necid
Çöllerine Mehmed Akif /İbrahim Öztürkçü- Etkileşim Yayınları 2016 İstanbul.
İngiltere ve Almanya’da o yıllarda gazeteci olarak bulunan İkdam Gazetesi
Yazarı Mehmet Sadi önemli bir isim. Harun Tuncer’in bu konuda bir çalışma
yaptığını öğrendim ve sevindim.

(**)Berlin’e gittiğimde bu
söz konusu caminin yerini öğrenmeye çalıştım. Ancak caminin yıkıldığını
söylediler. Akif’in Müslüman eserlere hitaben doldurduğu taş plağa da ulaşamadık.
Ancak böyle bir çalışmanın mevcut olduğunu öğrendim.

Keşke Ufak Yazaydı…

Allah, insanları yaratırken, herkese adaletli davranmış.
Kimine daha fazla akıl vermiş kimine yetenek, kimine kas gücü kimine de hayal
gücü…

Ama herkese eşit davranmış…

Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın meşhur İcraatın
İçinden programlarında söylediği bir sözü vardı, “Bizim yaptıklarımızı onlar
hayal bile edemez” diye…

Hakikaten de bazı insanlara yaptıklarınızı anlatmaya ne
kadar uğraşsanız da nafile; akıllar dağıtılırken onların kısmetine hayal gücü
düşmüş işte, ne yapacaksınız(?)

 

 * * * 

 

Küçük Volkan, ders çalışırken babasına sordu:

– Baba, Orhan Kemal kimdir?

Babası, iç çekerek yanıtladı:

– Büyük yazar idi, öldü…

Volkan, gözlerini kırpıştırarak söylendi:

– Üzüldüm… Keşkem biraz ufak yazsaydı…

 

 * * *

 

Türkiye Cumhuriyeti İç İşleri Bakanlığı’ndan iki yıldır
Ermeni Diasporası’nın Türkiye ve kardeş Azerbaycan’a yönelik haksız Ermeni
Diasporası iftiralarına karşı hazırladığımız projeleri alan ve başarıyla bu
projeleri hayata geçirerek, 14 ülkede televizyonlarda bunu yayınlatan, konuyla
ilgili kaynak kitaplar, dergiler, İngilizce broşürler basan, İngilizce internet
sitesi kuran, Türkiye ve Azerbaycan’dan defalarca takdir alan ve 44 günlük
Karabağ’ın kurtarılışı savaşında yaptığı yayınlar ve haberlerle tüm Türkiye’ye
moral ve bilgi aktaran Kocaeli Azerbaycan Haydar Aliyev Kültür Evi Derneği,
şimdi de “Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan Dostluk Projesi”ni hayata geçirerek
bir sonraki adıma geçmiş oldu.

 

 * * *

 

Kocaeli Azerbaycan Haydar Aliyev Kültür Evi Derneği, Dernek
Başkanı Bilal Dündar ‘Hocamız’ ve bendeniz de proje koordinatörü olarak,
‘sadece’ Türkiye Cumhuriyeti İç İşleri Bakanlığı’ndan ve Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi YEDEP programından aldığımız projelerle Türk Devleti’ne, Türk
Kültürü’ne ve Türk Milleti’ne hizmet ettik ve çok şükür etmeye de devam
ediyoruz…

 

 * * *

 

Kurtuluş Savaşı’ndan sadece 9 yıl sonra Atatürk’ün eşsiz
dehasıyla Türkiye’nin öncülüğünde Balkan Antantı (Paktı) kurularak Nazi
Almanyası’na karşı bir set oluşturulmuş emperyal hedefleri olan Hitler’e karşı
ittifak kurulmuştu.

İzmir’den Yunan askeri denize döküldükten 10 yıl sonra
Türkiye ve Yunanistan emperyalizme karşı müttefik oluyordu… O Yunanistan ki,
emperyalist İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası’nın gazına gelip Anadolu’yu
işgal etmiş, milyonlarca Türk’ü vahşice katletmiş, Bilecik’i, İzmir’i ve daha
pek çok şehrimizi ateşe vermişti…

 

 * * *

 

Emperyalist ülkelerin gazına gelerek Karabağ’ı işgal eden
Ermenistan da, 44 günlük savaş ardından Azerbaycan’ın kesin bir zaferi ile
mağlup olmuştu. Tıpkı genç Türkiye’ye karşı Yunan Ordusu’nun mağlup olması
gibi…

Şimdi de, tıpkı 1915’lerde başta Amerikan Board olmak üzere,
Batılı emperyalist ülkelerin gazına gelerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ve
Kafkasya’da yaşanan Türk ve Müslüman katliamı gibi; Ermenistan, Batılı
ülkelerde lüks ve sefahat içerisinde yaşayan devşirilmiş Ermeni Diasporası’nın
gazına gelerek sefalet içerisinde yaşayan Ermenistan halkının daha da
fakirleşmesine ön ayak olmuş, bu kez de önce Rusya’nın, sonra diğerlerinin
gazına gelerek Karabağ’ı işgal etmişti…

Oysa bu emperyalist güçler, Selçuklu Türkleri Anadolu’ya
girdiğinden beri Bizans’a ve Ortodoks Patrikhanesi’ne karşı Ermeni halkını,
Gregoryen kiliselerini ve Ermeni dilini koruyan Müslüman Türk Milleti ile bin
yıla yakın dostça yaşayan Ermenilerin bir kısmını misyoner okulları vasıtasıyla
devşirip, Türk Devleti’nin gücünü kırmak, Kafkasya’daki barış ve huzur ortamını
bozarak kendilerine bağlı uydu devletler kurmak için maksatlı projeler
yürütüyorlardı…

 

 * * *

 

Şimdi de Cumhurbaşkanı İlham Aliyev öncülüğünde kazanılan
Karabağ Zaferi ardından bu konuda gerek Azerbaycan ve gerekse de Türkiye
tarafından uzatılan dostluk eli, Ermenistan için büyük bir şans olup; eğer bu
şans kullanılmazsa Türk Dünyası’nın ortasında kalmış olan Ermenistan, Zengezur
Koridoru’nun da hayata geçirilmesi sonrasında tamamen dünyadan tecrit edilmiş
olacaktır.

Bu aynı zamanda Batılı emperyalist ülkelerin kontrolündeki
Protestan diasporasının yıkıcı faaliyetlerine karşı, her yıl Türkiye’nin
başının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılan sözüm ona Ermeni
soykırımı iftiralarına dur denilmesi için de bir fırsattır.

Umudumuz odur ki, sağduyu galip gelir ve Ermenistan, Batılı
başkentlerden değil, kendi halkının çıkarlarına göre, kendisi tarafından
yönetilir ve 150 yıllık bu emperyal macera da bir daha açılmamak üzere son
bulur.

Rahmetli Özal’ın dediği gibi, bizim yaptıklarımıza
bazılarının hayalleri bile yetmez…

İstibdadın Düşündürdükleri

     İstibdadın gereği
olan tek rey, tek görüş ve tek fikir; bir ince tel gibidir. Heva, istek, heves
ve nefsin arzularını tehyic edip heyecanlandırır. Coşturup uyandırır. Böylece
her tarafa çevrilmeye müsait / uygun bir hâle getirir.

     İşte dün
Meşrutiyet, bugün Cumhuriyet ve Demokrasi’nin olduğu, yani görüşme ve
tartışmanın yeri olan Meclis’te; bir tek kişinin rey ve görüşü, yani istibdadı;
sarsılmaz, bölünmez ve parçalanmaz bir demir direk veya ağzı kırılmaz ve
körelmez bir elmas kılıç gibi olan Efkâr-ı Amme’ye / Kamu Oyu’na dönüşür.

     Öyleyse, bizler de
Meclis’e Sefine-i Nuh / Nuh’un Gemisi gibi, emniyet edip güvenelim. Çünkü
Meclis; herkesi bir şahsiyet sahibi olarak görür, fikir ve söylemlerine değer
verir. Açıklamalarını ciddiyetle dinler ve ele alır. Yerinde ve isabetli
görüşleri baş tacı ederek, yarınlara emniyetle yol alınmasını sağlar.

     Evet Meclis;
herkesi saygın bir mevkiye yükseltir. Herkesi hürriyetperver / hürriyetçi
olmaya davet eder.

     İnsaniyetin esası
ve özü olan cüz-i ihtiyariyi temin eder; herkesin görüş ve reyini çekinmeden
ortaya koymasına imkân verir.

     Evet cüz-i
ihtiyar; insanın dilediği gibi hareket edebilmesi; herhangi bir şeyi yapmak
veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği içinde
olmasıdır.

     Fakat bilelim ki,
bir şeyi istemek veya istememek, doğru bulmak veya bulmamak, kabul etmek veya
etmemek; müspet veya menfî olduğuna karar verip vermemek; o şeyi artı ve
eksileriyle bilmeye, anlamaya, derk ve idrak etmeye bağlıdır.

     Yani bir şeyi
bilerek kabul etmeli. Bilerek reddetmelidir. Kabul için de bilmek, red için de
bilmek gerekir.

     Çünkü, eğer bir
millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti / manevî ve millî değerlerin
korunması için gayret gösterenleri dahi, müstebit / diktatör yapar! Yani zulüm
ve baskı yapan, başkasının hukukunu elinden alan biri durumuna düşmesine sebep
olur.

     Fakat bütün bu
menfi durumlardan dolayı, asla me’yus / ümitsiz olmamalı.

     Zira yeis /
ümitsizlik, acz ve güçsüzlükten gelir. Kaldı ki yeis, mâni-i her kemaldir. Her
türlü kemal, olgunluk ve ilerlemenin engelidir.

     Hamiyet / gayret
ise, aşılması zor engellere karşı şiddetle metanet etmek. Bu gibi durumlar
karşısında metin olmak / sağlam durmaktır.

     Bunun için,
marifet ipine sarılmak, yani bilgiye, bilmeye, hüner ve san’ata yönelmek
gerekir.

     Unutmayalım ki, ne
kadar iyilik varsa; dün Meşrutiyet, bugün ise Cumhuriyet ve Demokrasi’nin ziya
ve ışığındandır.

     Yapılmış ne kadar
fenalık varsa, ya eski Abdülhamit devrinin istibdadının zulmetinden, yahut dün
isimden ibaret kalan Meşrutiyet’in; bugün ise Demokrasi’nin hakkını vermeyerek,
onun adına sığınarak yapılan yeni bir istibdadın zulmündendir.

     Evet, her bir
zamanın bir hükmü ve hükümranı / hükmü geçen, hükmeden ve hüküm süreni vardır.
II. Abdülhamid devri istibdadının manevî hâkimi kuvvet idi. Kimin kılıcı
keskin, kalbi kasî / katı ve duygusuz ise, yükselirdi.

     Fakat Meşrutiyet,
Cumhuriyet ve Demokrasi zamanında zembereğin / hareketi sağlayan güç kaynağının
ruhu, kuvveti, hâkimi Hak’tır. Akıldır. Marifet / bilgi ve sanattır. Kanundur.
Efkâr-ı Amme / Kamu Oyu’dur.

     Kimin aklı keskin,
kalbi parlak olursa, o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüt eder / artar,
çoğalır. Kuvvet ihtiyarlandıkça tenakus eder / azalıp eksilir.

     Nitekim kuvvete
istinat eden / dayanan Kurun-i Vusta (Orta Çağ 395 – 1453) hükümetleri inkıraza
/ yıkılmaya mahkûm olup, asr-ı hazır / şimdiki zaman hükümetleri; ilme istinat
ettikleri / dayandıkları için, Hızırvari / Hızır gibi bir ömre mazhar ve nail
olmuşlardır. Demek ki, hangi iktidar; kuvvete dayanarak baskı yoluyla icraat
yaparsa, ister istemez düşmekten kurtulamaz.

Yazı Masası: Yazı, Editörlük ve Medya Kursu Notları

Edebiyatçı
velût yazar Mehmet Nuri Yardım; 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık
eseri ile 14 yıl boyunca hocalık yaptığı ‘Yazı
ve Editörlük Kursu
’ndaki ders notlarını, daha büyük kitlelerin istifadesine
sunmak için iki kapak arasında, meslek olarak yazarlığı seçenlerin istifâdesine
sunmuş. Doğrusu takdire şâyan bir hizmet gerçekleştirmiş. Hazırladığı eserde
onlarca ansiklopediden, yüzlerce ders kitabından, binlerce makaleden derlenip
toparlanabilecek, okuyup anladıktan sonra yazı hayatına adım atacakların
ihtiyaç duyduğu bilgileri kolay anlaşılır ifâdelerle ve misallerle anlatıyor.

Eserin önsöz
başlıklı sayfalarından bir bölüm:

Okuma alışkanlığı çok
önemlidir. İleride kitap yazmayı düşünen kişinin öncelikle kendisi çok iyi bir
okuyucu olmalıdır. Okumayan, hatta bol bol okumayan asla yazamaz, yazar olamaz.
Bunu unutmamak gerek. Kitap yazmak için acele edilmemeli. Peki, zamanı yok mu?
Elbette vardır. Her şeyin sınırı olduğu gibi… Heybe dolacak, birikim artacak ve
artık çevrenizdekiler, ‘Dergilerdeki
hikâyelerini tâkip ediyor ve çok beğeniyoruz. Bunları kitaplaştırsan ne iyi
olur
.’ dedikleri zaman veya başkaları da ‘Şiirlerinize hayranız, artık dergi köşelerinde kalmasın bunlar, bir de
toplu bir kitapta görürsek seviniriz
’ dediklerinde, demek ki artık
rüştünüzü ispatlamışsınız demektir. Eskilerin tâbiriyle vakt-i merhunu (belirli
zamanı) gelmiştir. Ondan sonra kitap hazırlığına başlayabilirsiniz. Tabii orada
da seçici olmak gerek. Dergilerde çıkmış bütün şiirleri, yazıları, hikâyeleri
kitaplaştırmaya gerek yok. En iyileri tercih edilmeli, sâdece onlar kitaba
girmelidir.

Kitap, geleceğe kutlu
bir emânet bırakmaktır, istikbaldeki nesillere bir mektuptur, geçmişten
geleceğe unutulmayacak bir mesajdır. Dolayısıyla her kitap bu şuur içinde
hazırlanmalı ve okuyucuya takdim edilmelidir. Kitabın topluma olumlu mesajlar
vermesi esas alınmalıdır. Yara açmamalı, derde devâ olmalıdır. Kitaplarımızda faydalı
bilgiler, doğru duygular ve insana yakışır metinler olmalı. Kitaplarımızı günübirlik,
gelip geçici ve kısa gündem konuları işgal etmemeli. Tekliflerimiz uzun vâdeli
olmalı. Yıllar sonra da heyecanla okunabilmeli. Okuyanlar bizi saygıyla,
hayırla anmalı. Yazdıklarımız, iz bırakmalı, yüzleri güldürmeli, gönülleri şad
etmeli ve bize duâlar, şükran hisleri ve teşekkürler getirmelidir.

Yazmanın çeşitli
şartları, husûsiyetleri vardır. Onlardan birkaçını hatırlatalım:

Yazacağımız konu
hakkında öncelikle iyi bir araştırma safhasında bulunmalıyız. İnsan bilmediği
veya az bildiği konular hakkında ahkâm yürütmemeli, asla fikir beyan
etmemelidir. Aksi takdirde bu hâli, ileride ona mahcubiyet getirecektir.

Tavsiyeler
iktibas edilenlerle sınırlı değil, 7 sayfa boyunca devam ediyor.

Kitapta ele
alınan konular, efrâdını câmi ağyarını mâni ölçüler içinde tanzim edilmiş
olmakla birlikte bilgi haznelerini doldurup taşacak zenginliktedir:

Anket, Ansiklopedi,
Araştırma, Arşiv, Atasözleri, Biyografi, Deneme, Dergi Editörlüğü, Deyimler,
Eleştiri (Tenkit), Gazete Editörlüğü, Hâtıra, Haber, Hikâye, Hitâbet, İnceleme,
İnternet Sitesi Editörlüğü, Kitap Tanıtımı, Köşe Yazısı (Fıkra), Makale, Masal,
Mektup, Mizah, Monografi, Noktalama İşâretleri, Özdeyiş, Vecize, Özlü Söz,
Portre, Radyo Programcılığı, Roman, Röportaj, Senaryo, Seyahat (Gezi), Sohbet
(Musâhabe, Söyleşi), Şiir, Târih, Tashih (Düzeltme), Televizyon Editörlüğü, Tercüme
(Çeviri),Tiyatro Yazarlığı, Toplantılar, Yayınevi Editörlüğü ve… Okunabilecek
Kitaplar.

Dersler
verilirken mutlaka işlenmiş, hakkında yeterli ölçüde bilgi verilmiş olacağı
düşünülmekle birlikte, muhtemelen kitabın hacmini tuğla ölçeğine ulaştırmamak
maksadıyla listeye dâhil edilmediği tahmin edilen konulara birkaç örnek vermek
gerekirse…; Lügat (Sözlük), İmlâ Kılavuzu, Bibliyografya bilgileri, kitap editörlüğü
gibi konular hakkında yazar adaylarına bilgi verilebilir.  

Kitap
editörlüğü çok mühimdir. Avrupa ve Amerika’da okuyucu, alacağı kitabın
yazarından çok editörüne bakar. Bizde ise, kitap editörleri, ‘tâdilâtçı terzi’ gibi küçümseyici
ifâdelerle anılır. 

Özellikle
yazar adayının ve hatta yetişkin yazarların elinin altında mutlaka birkaç lügat
(sözlük) bulunmalı. Az kullandıkları kelimelerin imlâlarını ve mânâlarını bu
kaynaklardan kontrol ettikten sonra yazılarına almaları faydalı olur.

Hazin bir
tecellidir: Türkçeyi çok iyi bildiği tahmin edilen yazarlar arasında; ‘daha, henüz, şu âna kadar’ mânâsındaki ‘hâlâ’ kelimesini, ‘babanın kız kardeşi’ mânâsındaki ‘hala’ şeklinde yazanlar var. Bilgisine güvenilir bir yazarın
yanlışını, doğru zannederek yazanlara sıkça rastlanıyor. Galat-ı meşhur olarak
anılan durum, bu şekilde yerleşiyor. Yanlış yazanlar, ‘galat-ı meşhur lügat-ı fasih hükmündedir’ diyerek kendilerini
temize çıkarmaya çalışıyorlar. Güzel Türkçemize yazık ediyorlar. 

Üslûp son
derece mühimdir. Her yazar, üslûbunu kendisi belirler. ‘Benim üslûbum böyle…’ diyerek kimsenin, Türkçeyi bozmaya,
çirkinleştirmeye hakkı olmamalı.  Devrik
cümle kullanmak, üslûp değildir. Çünkü Türkçemizde, yazılı metinlerde devrik
cümle yoktur. Roman veya hikâye kahramanın telaşlı veya sinirli-kızgın durumda
iken kullandığı devrik cümleyi olur olmaz her yerde kullanmak, Türkçeye
ihânettir,  İngilizce ve Fransızcanın
kelime dizini kaidesini Türkçeye uygulamaktır. Çok yanlış bir harekettir.  ‘Sözdizimi
ve ‘sentaks’ olarak da anılan nahiv
bilgisi edinmeden yazı yazılmamalı. Özellikle yazı hayatına yeni başlayanlar, ‘devrik cümle kullanmadan edebiyat yapılamayacağını
zannediyorlar. ‘Çok severim, devrik
cümlelerle yazmayı ben
…’ şeklindeki cümle, Türkçeye ihânettir.

Bir başka
Türkçe cinâyeti, ‘-sel’, ‘-sal’ takıları ile işleniyor. Osmanlı
Cihan Devletimiz döneminde ‘Mülkiye
Mektebi
’miz vardı. Millî Eğitim Bakanlığı’nın gafleti ile ‘Mülkiye Mektebi’ yerine ‘siyasal bilgiler’ isimlendirmesi tercih
edildi. ‘Mektep’ yerine, Fransızcanın
ekol’ü ‘okul’ yapılarak alındı. Sonrası çekirge sürüsü gibi ortalığı
kapladı: ‘hissî’ yerine ‘duygusal’, ‘millî’ yerine ‘ulusal
ucubesi, ‘millet’ yerine dünyanın en
ilkel dili olan Moğolcadan alınan ‘ulus
kelimesi dilimize girdi. ‘Ulus
kelimesinin aslı ‘uluş’tur. Moğolcada
şehir’ mânâsında kullanılır.

Târih’ kelimesi Arapçadır. Târihî
kelimesindeki ‘î’ nisbet ekini kullanmamak için ‘sel’ takısı ile ‘târihsel’ kelimesi uyduruldu. Bu ve
benzeri uydurma kelimelerle en değerli varlığımız olan dilimizin pırlanta gibi
kelimeleri, sallara bindirilip sellere bırakıldı. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ yerine
‘Türkiye Büyük Ulusal Kamutayı’ isminin kullanılmayacağının garantisi yoktur. ‘Ev Atıkları’ yerine ‘Evsel Atıklar’ demeyi tercih edenler,
dilimiz üzerinde her türlü tahribatı yapabilirler. ‘Tıpsal’ ve ‘sanayisel
atıklar gelecek mi? ‘Kahvaltısal yiysi’ler?

Etrafınızdaki
insanları şöyle bir yoklayınız: ‘Askerî
tesisi gezdim
’ ve ‘Türk askeri geldi.’
Cümlelerindeki ‘askerî’ ve ‘askeri’ kelimesi arasındaki mânâ farkını
bilen kaç kişi var?  Peki… ‘de – da’ takılarından hangilerinin
bitişik, hangilerinin ayrı yazılacağını bilen?

Matematik
kitabı Türkçe kitabına, ‘Ne çok
probleminiz var
’ diye sitem etmekte haklı…

***

Sayın Yardım,
seçkin eserinde yazar adaylarını iyiye, doğruya güzele yönlendiriyor.  ‘Tashih’
(Düzeltme)
başlıklı yazıdan bir bölüm:

Tashih veya düzeltmenlik
bir metindeki dilbilgisi, yazım, noktalama gibi temel dil hatâlarını düzeltmek,
tâmir etmek demektir. Cümle yapısındaki aksaklıkları profesyonel bir okumayla
gidermek demektir. Böylece metin daha akıcı, rahat anlaşılır ve işlek bir hâle
gelmiş olur. Geçmişte yayınevlerinin, gazetelerin ve dergilerin olmazsa olmaz
birimi olan ‘Tashih’ veya bugünkü
adıyla ‘Düzeltmenlik’ ne yazık ki
artık ne gazetelerde, ne yayın dünyasında ne de dergilerde bulunuyor. Tek tük
bazı kurumlar bu bölümü ayakta tutmaya çalışsa da genelde yok hükmündedir.

Eskiden gazetelerde
hatâlar daha az olurdu. Harf, kelime ve cümle hatâlarından bahsediyorum. Yoksa
fikrî hatâlar hep ola-gelmiştir. Niçin çok az hatâ görülürdü? Çünkü gazetelerin
tashih servisleri’ vardı. Bu
serviste gazetenin imkânına göre iki, üç veya dört kişi çalışırdı. En azından
iki musahhih görev yapardı. Musahhihler, basılacak gazetenin tamamını okurdu.
Basın, modern tekniği kullanmaya başladığı günden beri tashih servislerinin
elemanlarını azalttı, sonunda tamamen bu servisi kaldırdı. Hatâlar bu yüzden
çok. Tâkip ettiğim gazeteler arasında bulunan Diriliş Postası’nın künyesinde ‘Musahhih: İlhan Aküzüm’ satırını
görüyor, buna çok seviniyorum. Demek ki gazetede tashihe ve musahhihe yâni
Türkçeye değer veriliyor. Darısı diğer gazetelerimizin başına…

Tashih niçin yapılır?
Sâdece harf ve kelime düzeltmek için mi, hayır. Tashih bâzen redaksiyon
dediğimiz alana da hükmeder. Yâni bozuk cümlelerin, tekrarların önlenmesi de
musahhihlerin işidir. Kısacası önümüzdeki metin şâyet anlaşılmıyorsa demek ki
bir tashihe ve redaksiyona ihtiyacı vardır. Bâzen konuya dalan yazarlar, teknik
bakımından hatâlı yazılar yazabilir, bunları görmek, haberdar etmek ve
düzeltmek musahhihin (düzeltmenin) işidir. Şüphesiz yazar da bazen dalabilir,
önündeki metne olan hâkimiyetini kaybedebilir. Yazdığı yazı, yaptığı araştırma
veya kaleme aldığı herhangi bir kitapta vahim hatâlar da olabilir. İşte
musahhihin işi burada başlıyor. Bu bakımdan düzeltmen önüne gelen her metni
aynı dikkatle okumak mecburiyetindedir. ‘Nasılsa
anlı şanlı yazar, kaleme almıştır, hatâ olmaz
.’ dememesi gerekiyor. Zira
bilhassa basında birçok meşhur yazarın yazılarında bulunmaması gereken hatâlara
rastlanmıştır. Tabîi musahhihin de gözünden kaçınca okuyucu hatâlı yazılar ve
yanlış ifâdelerle karşılaşıyor. Bunun için tashihçi bir köprü görevi
görüyordur. Yazarla okuyucu arasındaki sağlam köprüdür.

Hazırlanan kitap bir
tercüme de olabilir, telif de… Tashihçi kitapta verilen kaynakları kontrol
etmelidir. Kullanılan kelime ve kavramların doğruluğundan emin olmalıdır. Bu konuda
tereddüt edildiği zaman derhâl sözlüklere, ansiklopedilere ve temel kitaplara mürâcaat
edilmelidir. Kitap dinî bir eser ise ve pek çok âyet-i kerîme veya hadis-i
şerifi ihtiva ediyorsa Kur’ân-ı Kerîm’e ve hadis kitaplarına bakılıp
karşılaştırılmalıdır. Gerçekten doğru mu, yanlış yok mu diye. Herhangi bir din
adamının veya mezhep imamının sözleri de verilebilir. Onlar da yine kaynaklara
bakılarak doğrulanmalıdır. Bu iş artık tashihin dışına çıkıp redaksiyona girer.
Yâni kitap baştan sona elden geçirilmeli, hatâsız bir şekilde basılıp okuyucuya
ulaşması temin edilmelidir. Söz konusu kitap târihî bir roman veya inceleme de
olabilir. Yine târih kaynaklarına bakılmalı. Kısacası tashih edilen kitap hangi
konuda ise o mevzudaki kaynak kitaplara mürâcaat edilmeli ve eserdeki iktibasın
hatâlı olup olmadığına bakılmalıdır.

Mehmet Nuri
Bey’in ‘âcil ve devamlı Yardım’larına pek çok kişinin ihtiyacı
var.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar
Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon:
0.212-514 77 77 e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com  

Tur Kazası Hakkında!

Tur firmasında çalışan bir
kardeşimizin Whatsapp durumunda gördüm Bozcaada
Turu düzenlediklerini.

Zaten uzun zamandır aklımdaydı,

Kısmet olsa da, bir bağ bozumu
zamanı gidebilsek diye geçerdi hep içimden.

Denk gelmişti.

***

Eşim ile birlikte eski Perşembe
pazarı kenarından gece saat 12.00’da bindik otobüse, rahmetli Uğur Seçil
Çetinkaya ile orada göz göze geldik, selamlaştık.

Daha önce tanışma fırsatı
bulamamıştım ama Tanınmış bir İzmit esnafıydı, tanıdık bir simaydı.

Güzel adamdı Allah için, saygın vakur bir duruşu vardı, mekânı
cennet olsun, yakınlarının başı sağ olsun.

Son yolculuğuna çıkıyormuş meğer!

***

Uyuya uyana gidiyorduk, yavaş
yavaş.

Tatil yolculuğuydu, bizim de acelemiz yoktu şoförün de.

400 küsur kilometreyi 8 saatten
fazla bir zamanda kat etmiştik.

Molalar da uzun uzundu.

Her şey yolunda gibiydi,

Değilmiş!

“2. şoför geçmişti direksiyona
uykulu da değildi!”

***

Dalmış olmalıyım ki, çığlık ve
Tekbir sesleri ile irkilerek geldim kendime,

Öyle bir çarptık ki yere
sormayın.

Tarifi yok o kaos anı ve
korkunun!!!

O korkuyu bir de 17 ağustos
depreminde yaşamıştım, Allah bir daha kimseye göstermesin!

Her ikisini de!

Bir an kadardı her yer Öldüğümü
düşündüm, kurtulma imkânımız yoktu, o
anki hissiyatım ile!

***

Allah’ım burada Müslümanlar var
sen merhamet eyle! Diye dua ederken
eşim.

Ben sadece kendi derdimde idim.

Ben zaten hep bencil biriydim!

O an aklımda sadece hesabım nasıl olacak?

Çetin olmaz inşallah, bir ömrü karda
mı kapattım zararda mı diye düşünceler vardı zihnimde sadece!

Sevdiklerim geçti gözümün
önünden.

Çok sevdiklerim.

Evlatlarım.

Güzel hatıralarım vardı.

Küçük şeylerle mutlu olan
biriyim, onun için çok mutlu geçmişti ömrüm.

Beni üzecek şeylerden hep uzak
durmuştum.

İçimde hiç uhde yoktu, ölsem de
gam yemezdim ama

Keşke bir şans daha verse diye
geçti içimden…

***

Verdi yüce Mevlâm, Hamdolsun.

Ya bir şans daha, yada dünya sınavımın 2. oturumu!!!

Bayılmışım bir süre!

Otobüsün ön camına vuruyorlardı
uyandığımda!

Üzerimde birileri vardı, zor
nefes alıyordum, bir insan yumağının içerisinde idim.

Ölmediğimiz belliydi de,
çıkabilme ihtimalimiz de zordu,

Ters düz olmuştuk, mahşer yeri
gibiydi otobüsün içi!

Yalvararak uyandırdım
üzerimdekileri,

Otobüsün çoğu 60 yaş üzeri idi!

Teyzem uzan, lütfen doğrul, bak
kafandan kan akıyor, kalk çıkalım buradan, göğsümün üzerindesin
kıpırdayamıyorum, ben çıkabilirsem sizi de çıkartırım, ne olur bir cana gelin
diye, diye…

Ayağa kalkabilenlere lütfen alın
üzerimden bir iki kişi, geri kalanına ben yardım ederim diye seslendim
defalarca!

Ve öyle böyle doğruldum ayağa,

Hızla kendimi kolaçan ettim hasar
almış mıyım, diye

Vücudum çok ağrıyordu, darbeler
almıştım ama kırık çıkık kesik yok tu çok şükür!

                Kalkmama
eşim yardım etmişti en çok!

Eşim iyi idi.

O, cam kenarında olduğu için ben
onu korumuşum yumuşak bedenimle!

Kilolu olmam ilk kez işe
yaramıştı!

***

Bülent abiyi gördüm ayakta,
başından kan akıyordu, kulağı kesilmişti.

Yüzünü yıkadık eşimle,
koltukların arasından bulduğumuz su ile.

Önce yaşlı teyzeleri çıkarttık,
sonra biz çıktık otobüsün kırılan ön camından!

Bülent Abinin eşini Bulduk “Kazakistanlı Agnur Hocamızı” elleri,
kafası kan içerisinde idi, yan camdan çıkmıştı, otobüsün altında ki boşluktan.

Atletimi çıkartıp Bülent abinin
kulağına ve kafasına tampon yaptım, nispeten temizdir diye, başka bir şey yoktu
etrafta!

***

Ambulans ve polis hemen geldi biz
çıktıktan galiba 5 dakika sonra!

Baygın geçirdiğim süre ve
içeriden çıkmak için çabaladığımız süre ne kadardı bilemem.

Hızlıca ilk müdahaleyi yapıp
tahliye ettiler herkesi hastanelere.

Ezine Devlet Hastanesine.

Biz Bülent Abi İle Agnur hocamızı
götüren ambulansın peşinden gittik yoldan
çevirdiğimiz bir taksi ile eşimle.

Aklımız onlarda idi, ağır yaralı
olmadığımız için en son getirilecektik.

Bırakamazdık dostlarımızı,
telefonları da kayıptı, aklımız kalırdı yoksa!

Elimizden geldiği kadar yardım ettik
hastanede herkese, kusanın poşetini
tuttuk, ağlayanın elini!

Sedye de taşıdık, serum şişesi
de.

Her yer ağır yaralı doluydu, can
siperane çalışıyordu tüm hastane Personeli.

Allah hepsinden ayrı ayrı razı
olsun, hemşiresi, teknisyeni, laborantı, özel güvenliği, hasta bakıcıları,
polisleri, Allah eksikliklerini göstermesin.

Hele hele güler yüzlü Acil Doktoru Eskişehirli Ecem Deniz Şen!

Kendi de güzeldi, gülüşü de.

***

İlaçtan sonra en fazla lazım olan
şeydi belki de, gülümseme.

Doktor gülünce her şey çok güzel
olacak diye geçti içimden, herkes iyileşecek inşallah diye!

Keşke tüm hastanelerde gülmek
zorunlu olsa, tüm personel gülümsese,

Ve sağlansa her şey sağlıkçıların
hastalara, yaralılara hasta yakınlarına gülümseyebilmeleri için, gereken her
neyse!

Neyse…

 

***

Kazadan 4 saat geçti geçmedi Kaza
Yapan İzmitli Kılıçbey otobüs firmasının sahipleri geldi hastaneye,

Geldi dersem az oldu, sardılar
hastaneyi resmen.

Bizim 8 buçuk saatte geldiğimiz
yere 4 saatte gelmiş olmalıydılar!

Sadece sahipleri değil, tüm
ekipleriyle gelmişlerdi,

Onlar geldikten sonra biz çok rahatladık,
artık hepimiz sahipliydik sayelerinde,

Ne ilacımızı kendimiz aldık, ne
kaybolan çantamızı, ne çayımızı, hepsini aldılar, aradılar buldular, hatta
telefonu kırıldığı için akrabaları ile konuşamayan bir yaralı için alelacele
telefon alıp çözdüler mağduriyeti.

Ellerinden telefon düşmüyordu,
tüm yaralılar ile irtibat kurdular.

Öyle ya herkesin ailesi telaşta
idi İzmit’te, herkesin canı Ezine’de
idi.

Taburcu olduktan sonra evlerimize
kadar getiriler.

Öyle ki Kılıçbey firmasının
koruması altında ne seyahat sigortası geldi aklımıza, ne de bir yakınımızın
gelip bize bakması.

Arayıp sorana da teşekkür ettik,
onlara güvenerek.

Gelmeyin gerek yok dedik.

orada tanıdım hepsini.

Allah hepsinden razı olsun.

Teşekkür Ederim, Cemal Kuş,

Teşekkür Ederim, Halit Kuş.

Teşekkür Ederim Adıyamanlı İdris
Kaptan

Teşekkür Ederim Trabzonlu Anıl
Kaptan.

Çok kötü geçen 2 günün daha kötü
olmasına izin vermediğiniz için size ve adını hatırlayamadığım Tüm ekibinize çok
teşekkür ederim.

Kendi aranızda bile konuşurken,
vefat eden yolcunuz ve ağır yaralılar için duyduğunuz üzüntüye defalarca şahit
oldum dersem yanlış olur, şahit olmadım, hissettim.

Teşekkürler insan olduğunuz için.

Kim ister şoförü kaza yapsın,
otobüsü devrilsin, yolcuları yaralansın vefat etsin, elbette hiç kimse,

Ve hiç kimsenin de yolcusuna
sizin kadar sahip çıktığını duymamıştım daha önce.

Örnek olsun herkese bence,

Aksilik olmasın, kaza olmasın
ama, dünya işte, olunca da herkes sizin kadar merhametli olsa keşke.

***

Ayrıca tur firmasından, Hayale
Kadirzade kardeşim sana da insani yaklaşımın ilgi ve alakan için çok teşekkür
ederim, varlığın moral verdi.

                Hala
taburcu olamayan yaralılar var, tedavisine evinde devam edilenler var.

Allah yardım etsin hepsine.

Yaşlı tonton teyzelere,

Acil şifalar dilerim, herkese,
Allah dayanma gücü versin, sabır versin ailelerine, geçmiş olsun bütün
şehrimize, inşallah bir daha olmaz böyle kazalar, nice sağlıklı günlerde
görüşmek üzere.

Nasip olursa tam iyileşince
gitmek lazım Bozca Adaya, elbette Bülent
abiler ile.

Selam ve dua ile.

Osmanlıda Hor Görülen Türk

Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi tam boyu tartışmalı olsa
da Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensuptur. Böylelikle de Osmanlılar
daha ilk baştan kurucu unsur olarak Türk etnisitesindendir. Bugünkü Türkiye
Türklerinin atalarıdırlar.

 

Ankara Savaşında Türkmen’lerin Timur’u desteklemesi sonucu
yıkılan Osmanlı devleti on ya da on bir yıl sonra tekrar oluşuyor.

Osmanlı Devletinin bu ikinci kuruluşu, devşirmelerin etkisi
altında kuruluyor. Bu devşirmeler bundan sonra Türkmenlere asla mı asla iyi
gözle bakmıyorlar; bu konuyu Faruk Sümer, Oğuzlar kitabında[18] çok güzel
yazmış.

Osmanlı Devletinin ikinci kuruluşundan sonra genel olarak
Türkmenler, özel olarak da Işık taifesi denen Kızılbaşlar üvey evlattan daha
kötü bir muamele görüyor. İşte bu tarihten sonra, birini aşağılamak için ona
“Terk” demek yetiyor, Terk Arap aksanına göre Türk demek, Terk’in
çoğulu Etrak; etrâk-ı bi idrak böyle söyleniyor

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı
“Suyu Arayan Adam” kitabından alıntılar;

Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşek idi…Türk; Koçi Beye
göre, mezhepsiz ecnebiydi…Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti,
hilebazdı, aşağılıktı…Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı,
cahildi…Türk; Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı…Türk; Baki’ye
göre, kabaydı…Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi
gerekendi…Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi…Türk;
Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu…Türk; Merzifonlu
Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı…Türk; Gelibolulu Mustafa
Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi…Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu
kuruyasıca idi…Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı
olmayandı…Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı…Türk;
Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı…Türk; Vahdettin’e göre,
dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…

Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!

Osmanlı…

– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…

– Araplara, “Kavm-i Necip”..

– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i
böyle aşağıladı.

Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?

“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir
parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar,
mutaassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda
anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi
milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:

‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’
diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı.

Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için
savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu
Türklük olabilirdi.

Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca
“Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş
demekti.(…)

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler
ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini,
devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası,
vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz,
köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”

 

Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde
kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı ve devamla;

“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi ben büyüyüp de
Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te
duydum.

Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya
girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…”

Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:

Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün,
Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı
münevverlerinin Babıâli’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk”
diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti
ve Türklere, “etrâki bi idrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)

Oysa…

Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı
aydınlatan güneşti. Bu sebeple…

Tarih: 23 Mayıs 1928.

TBMM, 1312 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti.
Böylece…

Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle
onurlandırıldı.

Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu…

“Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.

Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…

Atatürk başarmıştı.

“Montessori Eğitimi” Üzerine-1

Çocuklar
eleştirilmekten, azarlanmaktan değil, kendilerine güzel örnek olunmasından
etkilenirler.”
Thiersch

Sorun çaresizlik değil, isteksizlik…
İsteksiziz; çünkü çocuklukta bize uygulanan ilk şey, içimizdeki isteği öldürmektir.”

Bernard Shaw

 

Montessori
eğitim programı, “bireysel eğitim”e dayanan Maria
Montessori
tarafından geliştirilmiş bir eğitim modelidir.

İtalya’nın ilk kadın doktoru, pedagog ve antropoloji profesörü Maria
Montessori
(1870-1952), çocuğun bireysel
becerilerine, ilgi alanlarına, öğrenme hızına ve karakter özelliklerine uygun
bir pedagoji geliştirmiştir.

Maria
Montessori
çocukların; “ödüllerden, cezalardan,
yetişkin tarafından programlanmış eğitimden, oyuncaklardan, şekerlemelerden,
öğretmen masasından, toplu derslerden
”, hoşlanmadıklarını,

“Özgür
seçimden, hatalarını kendilerinin denetiminden, hareket etmekten, sessizlikten,
sosyal ilişkilerinin kendileri tarafından kurulmasından, çevrenin düzenli ve
temiz olmasından, özgür faaliyete dayalı disiplinden, kitapsız okuma yazmadan,
alıştırmaların tekrarından”,
hoşlandıklarını
gözlemlemiştir.

Montessori eğitimi, kişiliğin oluşumu üzerinde durmaktadır. Maria Montessori bunu şu şekilde ifade
etmektedir:

-Eğitimde
metot değil, insan kişiliği göz önüne alınmalıdır.

-Çocuk,
özeldir, tektir, kendine has bir varlıktır.

-Çocuk,
gelecekte yetiştireceği kişi modelini biçimlendirir.

-Çocuk,
insanlığın imarıdır.”Çocuklar, farkında olmadan içlerindeki inşa planına uyarak
kendi ritimleri doğrultusunda kendilerini geliştirmeye çalışırlar.

-Bu gelişime
yetişkinler etki edemezler. Onlar inşa planını bilmemektedirler. Yetişkinin
zamansız müdahalesi, inşa planını tahrip edebilir ya da yanlış yönlendirebilir.

Montessori
sınıflarında;

Çocukların sınıf içinde istedikleri
gibi dolaşmalarına izin verilmekte, okuldaki 
diğer alanları da istedikleri gibi kullanma özgürlüğü sağlanmaktadır.

Çocuğun istediği etkinliği seçmesi
için gerekli ortam hazırlanmaktadır.

Gerçeklik ve doğallık  önemlidir. Materyaller gerçek yaşamdan alınır.

Her materyalden birer tane vardır.
Çocuk o materyali kullanmak istediğinde başkalarının işinin bitmesini bekler.
Böylelikle çocuk sabırlı olmayı ve başkalarının haklarına saygı göstermeyi
öğrenmektedir.

Materyaller çocuğun fiziksel
özelliklerine uygun olarak tasarlanmıştır. Hafif ağırlıkta, çocukların
boylarına uygun, orantılı, hareket edebilen mobilyalar, elini uzattığı zaman
yetişebileceği dolaplar, kolaylıkla kullanabileceği kilitler, kolay açılıp
kapanabilen çekmeceler ve kapılar, duvarda kolay uzanabileceği kıyafet
askıları, parmaklarıyla kavrayabileceği fırçalar, eline sığacak sabunlar,
kısa-düz saplı süpürgeler, kendi başına giyip, çıkarabileceği giysiler
bulunmaktadır.

Montessori materyalleri;

Basitten zora, somuttan soyuta
aşamalı bir biçimde düzenlenmiş ve çocuğun hata kontrolü yapmasına olanak
sağlayacak şekilde tasarlanmıştır.

Öğretmen çocuğun hatasını
söylememekte çocuk doğruyu kendi keşfetmektedir.

Montessori eğitimi yaklaşımında,
sınıflarda farklı yaş gruplarındaki çocukların bir arada olmaları, onların
toplumsal gelişmelerine yardımcı olmaktadır.

Montessori’nin eğitici materyaller
geliştirmesinin nedeni, “hiçbir insan bir
başka insanı eğitemez”
ilkesidir.

Montessori yaklaşımı, kendi dönemi
içerisinde “çocuktan hareket”
akımının temsilcisi olarak tanımlanmaktadır.

Montessori, eğitimin sadece çocukların
değil, toplumun tüm bireylerinin yaşamı için sorumluluk alması gerektiğini
belirtmiştir.

Montessori çocuk merkezli etkinliklerin
çocukların temel ihtiyaçlarından ve sosyal yaşantılarından oluşması
gerektiğini, bunun çocukların bağımsızlıklarını arttırdığını iddia ederek,
sınıfların “amaçlı etkinliklerle
donatılmasını savunmuştur.

Montessori, her çocuğun kendine özgü
bir gelişime sahip, bireysel bir kişilik olduğunu ve kendi kapasitesi
doğrultusunda öğrenebileceğini savunur.

Montessori bilgiyi ezberden
kurtarıp, her yaşta çocuğun anlayabileceği düzeyde somutlaştırmış ve bütünlük
içinde aktaracak yöntem ve materyaller dizisi geliştirmiştir.

Montessori eğitiminin temeli, çocuğa
bağımsız olmayı sağlayan ve gelişimini destekleyen uygun çevreyi
hazırlamaktadır.

Montessori eğitimi, çocukların
toplumsal ve duyusal gelişimlerini destekleyerek gelecek yaşamlarında başkalarına,
çevrelerine, kendilerine saygı duyan, sorumluluk sahibi, toplumla uyum içinde
yaşamlarını sürdüren bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

Montessori eğitimi  her bir çocuğun bireyselliğine azami ölçüde
uyan, çocuğun bireysel becerilerine ve ilgi alanlarına, bireysel öğrenme hızına
ve karakter özelliklerine uygun bir pedagojidir. Maria Montessori tarafından
uzun araştırma ve eğitim deneyimleri sonucunda geliştirilmiştir.

Bu sistem, başka
eğitim sistemleriyle karşılaştırıldığında çocuklara sağlanan olanaklar
sayesinde, kendi seçimlerinin eğitimcinin onları isteklendirmesinin yerine
geçtiği kendi eylemleri sonucu hataların denetlenebildiği bir eğitim
sistemidir.

Montessori eğitimi
temelde kişiliğin oluşumu üzerinde durmaktadır. Eğitimde “metot” değil, “insan
kişiliği”
göz önüne alınmaktadır.

Çocuğa hazırlanmış
bir çevrede, çocuğun kişiliğini oluşturması için özgürlük tanıyan, kişiliğinin
gelişim sürecini destekleyen, çocuğun kendi onuru içerisinde bireyselleşmesi ve
sosyalleşmesini ciddiye alan, bireye özgü adil bir eğitimdir.

Sevgiyle kalın.