24.4 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 291

Çok Çocuk Yapın Dedikçe Doğurganlık Azalıyor

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan partisine katılan eski CHP ve Memleket Partili milletvekili “Teğmen
M. Ali Çelebi”
ye rozet takarken sarf ettiği sözler farklı yönlerden
tartışıldı.

Çelebi’ye
çocuk yapma tavsiyesi veren Cumhurbaşkanı Erdoğan “Çocuk çok
önemli, sayıları arttırmak lazım… Bak PKK’lıların 5 tane 10 tane 15 tane
var”
demişti.

Erdoğan,
bu sözleriyle, Kürt vatandaşlarla PKK’lıları özdeşleştirdiğine dair eleştirileri
dikkate almalı. Bir devlet başkanının bir siyasi parti liderinin bu türlü
sözler etmesi yanlış.

Ayrıca
bireylerin özel hayatlarına müdahale anlamına gelen cümleleri de şık
bulmuyorum.

****

CB Erdoğan
sık sık “en az 3 çocuk yapılmalı” tavsiyesini dile getiriyor. Fakat AKP’li
yıllarda doğurganlık ve Türkiye’nin nüfus artış hızı azaldı.

Ben bu
yazıda tavsiye edilen ile yapılan arasındaki çelişkiyi değerlendirmeye
çalışacağım.

Gerçekten
genç nüfusun çok olduğu milletler uluslararası rekabette önemli bir
avantaja sahip olurlar. Türkiye nüfusunun bu avantajlı yapısı artık sona ermek
üzeredir. Bu altın fırsat büyük ölçüde kaybedildi, bundan sonraki 15-20 yıl iyi
değerlendirilmezse hepten kaybedilmiş olacak.

Nüfusun
sabit kalması için nüfus artış hızının %2,1 olması gerekiyor. Buna
nüfus yenilenme düzeyi” deniyor. AKP iktidara geldiğinde 2002
yılında nüfus artış hızımız %2,17 idi.
Böyle olunca genç nüfus oranımız
düşmüyordu.

Nüfus
artış hızı, nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,1’in altına indiğinde bir ülkede nüfus
yaşlanmasından
bahsedilir. Türkiye bu sınırın altına indi. Halen nüfus
artış hızımız %1,7
olduğuna göre artık yaşlanmakta olan bir ülkeyiz.

Ülkemizde
doğurganlık ve ölümlülükteki azalmaya bağlı olarak, yaşlı nüfus
artmakta ve ortanca yaş yükselmektedir.
(Ortanca yaş yeni doğan
bebekten en yaşlıya kadar nüfusu oluşturan kişilerin yaşları küçükten büyüğe
doğru sıralandığında ortada kalan kişinin yaşıdır.)

2002’de
26,4 olan ortanca yaş 2021 yılında 33,1’e yükseldi.

Veriler açık. AKP’li yıllarda her yıl nüfus artış hızımız düşüyor.
Nüfusumuz yaşlanıyor.

****************************

RTE’nin Temennisi Doğru Ama Yaptığı Yanlış

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın nüfus artış hızımızın düşmesi ve
yaşlanan nüfus
sorununu gördüğü için “en az 3 çocuk tavsiye” ediyor
olmalı. Erdoğan nüfus artış hızımızın yüzde 3’e doğru çıkmasını temenni
ediyor.

Bu temenniye ben de katılıyorum. Tabii ki doğan bireylere eğitim, iş, aş vd.
ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir ortam hazırlamak şartıyla.

Ancak bu meselenin de temenni ve tavsiye ile çözülemediği açık.

Tıpkı enflasyonu düşürmek temennisiyle gösterge faizinin düşürülmesi
gibi bir durum.

Faizin de enflasyonun da düşmesini istemeyen hiç kimse yoktur.

Fakat Erdoğan gösterge faizini indirdikçe banka faizleri artıyor, enflasyon
azıyor.
Enflasyonu, girdi maliyetlerini indirmeden faizler düşmüyor.

Bunun gibi Erdoğan çok çocuk tavsiye ettikçe doğurganlık oranları
düşüyor.

Çünkü “Gençler iş hayatına artık daha geç atılıyor. İşsizlik
sorunu
gençler için giderek büyüyor. Bu da evlenme yaşını geciktiriyor. Geç
evleniyor, geç çocuk sahibi oluyorlar.”

Düğün masraflarını bir şekilde karşılayıp evlenenler de kira, elektrik,
yakıt ve eğitim giderlerini karşılama güçlüğü sebebiyle genellikle tek çocukta
kalmayı tercih ediyorlar.

Birileri R.T.Erdoğan’a hatırlatmalı: “Ekonomiyi iyi yönetemediniz.
Üretim ve istihdam alanlarını çoğaltamadınız. İnsanları en temel ihtiyaç
maddelerine bile erişmekte zorlanacak hale getirdiniz. Bu ortamda kimse
sizin tavsiyenize uymaz, gençler en fazla tek çocuk yapmaya cesaret ederler”
diyebilmeli.

****

Enflasyon, faiz, büyüme gibi ekonomik parametreler bir dönem kötü
gitse de iyi bir yönetimle bir süre sonra düzeltilebilir.

Fakat nüfus yaşlanma sürecine girdikten sonra bunun geri çevrilmesi
imkansıza yakındır.
Bugün Avrupa devletleri dünyadaki öncü rolünü
kaybettiyse bunda öncelikle yaşlanan nüfusun etkisi büyüktür.

Türkiye’de 65 yaş ve üstü nüfus bugün toplamın yüzde 9,7’si kadar. 2050’de
yüzde 17’lere ulaşacağını öngörülüyor.

Bu gelişmeler çalışan aktif nüfusun bakmak zorunda olduğu çocuk sayısı
azalırken, bakmakta olduğu yaşlı sayısının artmasına yol açıyor.

Türkiye’de, 2021 yılı verilerine göre, çalışma çağındaki her 100 kişi,
33 çocuğa ve 14,3 yaşlıya bakmaktadır.

****************************

Türkiye’deki Yabancılar

Prof. Dr. Ahmet İçduygu’ya göre nüfus problemi denilen şey sadece doğurganlığın
azalması değil.
Afrika’da doğurganlığın azalmadığını ama yine de ekonomik
sorunların devam ettiğini vurgulayan İçduygu, “Doğurganlığın azalması çalışma
yaşındakilerin azalmasını getirir. Avrupa bunu göçle besledi. Ama nitelikli
göçmen aldılar.

Geçici Koruma Statüsündeki 5 milyon civarındaki Suriyelinin ve diğer
ülkelerden gelen 2 milyona yakın sığınmacıların
“yaşlanan Türkiye için bir
fırsat” olduğunu savunan iktidar yandaşları var.

Bizde ortanca yaş 33. Türkiye’de
yaşayan Suriyelilerde ortanca yaş 19
yani her yüz Suriyelinin 66’sı 25
yaşın altında. Bunlarda doğurganlık oranı çok yüksek.

Türkiye’deki
Suriyelilerin büyük ekseriyeti eğitimsiz ve niteliksiz.
Afganistan, Afrika ve bazı Asya devletlerinden gelen yabancılar da aynı şekilde
vasıfsızlar.

Bunları vatandaş yaparak ortanca yaşı düşürmek daha büyük belaları davet
etmektir.

Demografik meseleler uzun vadeli akıl ve bilim süzgecinden geçmiş
stratejik planlarla çözülebilir.
Afaki slogan ve tavsiyeler sadece sorunu derinleştirir.

Milyonlarca eğitimsiz, niteliksiz ve Türklere nazaran çok hızlı üreyen yabancıların ülkede tutulması ve hele hele vatandaşlık
verilmesi
telafisi imkânsız zararlar verir. Çeyrek veya yarım yüzyıl sonra,
Türkiye Türkleri yabancı kökenlilerin yönettiği bir Türkiye’de veya parçalanmış
bir ülkede yaşıyor olabilir. Daha az kötü ihtimalle PKK benzeri yeni terör
örgütleriyle boğuşuyor oluruz.

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-1

“Amasra
Kömür Madeni Kazasında Hayatlarını Kaybeden Kardeşlerimize Allah’tan Rahmet
Kederli Ailelerine ve Türk Milletine Sabırlar Dileriz”

GÜNDEM: https://teyit.org/analiz[1] sayfasında Sayıştay
Raporlarının Amasra’daki maden faciası öncesi tutanaklarının ve uyarılarının
maalesef dikkate alınmadığı görülmektedir. https://teyit.org/analiz sitesinde deliller
ve belgeler herkesin anlayacağı şekilde açıklanmıştır:

 Bartın’ın
Amasra ilçesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu Amasra Müessese Müdürlüğü’ne ait
maden ocağında yaşanan grizu patlamasında 41 maden işçisi hayatını kaybetti
.
Maden ocağı ile ilgili 2019 yılında Sayıştay raporlarında grizu patlaması
riskinin öngörüldüğüne dair uyarıların yapıldığı iddiaları sosyal medyada hızla
yayıldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Zonguldak Milletvekili Deniz
Yavuzyılmaz’ın gündeme getirmesiyle bu rapor birçok haber sitesinde de yer almıştır:

İddiaların ardından Türkiye Taşkömürü
Kurumu (TTK) ise bir açıklama yaparak ocağın içerisindeki havalandırma ile
kömürün bünyesindeki metan gazının farklı olduğu ve bunun iş sağlığı ve
güvenliğini etkileyen bir durum olmadığını ifade etti. Kurum, haberlerde “dezenformasyon
yapıldığını söylemiştir. 

Sayıştay
uyarılarda bulunmuş

Sayıştay’ın Türkiye Taşkömürü Genel
Müdürlüğü ile ilgili denetim raporuna açık kaynaklardan erişilebiliyor. 
Yavuzyılmaz’ın paylaştığı görüntü raporun 65’inci sayfasına aittir. Sayıştay
Amasra’daki üretim derinliğinin sıfırın altında 300 metreye ulaştığı; çalışılan
damarlarda gaz içeriklerinin yüksek olduğu, ani gaz degajı ve grizu patlama
riskinin arttığını belirtmişt

Sayıştay riskleri de göz önüne alarak
“İlgili mevzuat hükümlerinin yanı sıra ‘kurum degaj yönergesi’ hükümlerinin
titizlikle uygulanması gerekmektedir” önerisini sunmuştur:

Sayıştay’ın önceki yıllarda paylaştığı
raporlarda da uyarılar dikkati çekiyor. 2017 tarihli raporda“gaz
birikme ihtimali olan yerlerde elektrikle çalışan ekipmanlar yerine basınçlı
havalı ekipmanlar kullanılması, solunabilir tozla ve patlayıcı tozla mücadeleye
gereken önemin verilmesi, damar gaz içeriklerinin tespiti ve ocakların
derinleşmesi ile artan degaj
(Ani Gaz ve Kömür Püskürmesi) olasılığına
karşı alınacak önlemler konusuna titizlikle önem verilmesi gerekmektedir.

ifadeleri kullanılmıştır. 

Öneride ise dikkati çekici bir vurgu vardır.
Müessesede 2017 yılında 133 iş kazası meydana geldiği ve bunların yüzde 28’inin
göçük, yüzde 56’sının kayma, düşme ve çarpma gibi nedenlerle olduğu bunların
önlenmesi için AR-GE faaliyetlerinin artırılması gerektiği belirtilmiştir. Teyit’in
ulaştığı TMMOB Maden Mühendisleri Odası Başkanı
Ayhan Yüksel de Sayıştay’ın gaz içeriğinin yükseldiğini belirterek, bunun kaza
riskini artırdığını net biçimde ortaya koyduğunu düşünüyor. Yüksel’e göre
müessesenin uyarılara gerek kalmadan gerekli önlemleri alması ve sıfır kazayı
hedeflemesi gerekiyor.

Raporda iş
güvenliğine ilişkin çok sayıda uyarı var

Ayrıca Sayıştay’ın raporunda sadece grizu
patlamasına yönelik değil iş güvenliği önlemlerinin eksikliğine dair de çok
sayıda vurgu var. 2019 yılının Temmuz ayından itibaren iş kazalarının arttığı
belirtilirken meydana gelen 190 kazanın 72’sinin (yüzde 38) göçükler nedeniyle,
81’inin (yüzde 43) düşme, çarpma, yuvarlanma, kayma gibi muhtelif nedenlerle,
10 tanesinin (yüzde 5) malzeme taşıma, kullanma esnasında, yedisinin el ile
nakliyat, dördünün mekanik nakliyat, beşinin makine elektrik nedeniyle olduğu
bilgisi paylaşılmış (sf.20). Raporda müessesedeki kaza oranının önceki yıla
kıyasla yüzde 70 arttığı ifade edilmiştir. Raporun bulgu ve öneriler kısmında
yer alan ve ikinci bulgu olarak tespit edilen “Ayaklarda yeterli sayıda işçi
tertip edilememesi nedeniyle üretim ve işgücü verimliliklerinin düşmesi”
maddesinde “Müessesede, iş zorluğu nedeniyle kanuni gerekliliklerin yerine
getirilmesi durumunda işçilerin derhal emeklilik hakkını kullanması nedeni ile
azalan işçi sayısına bağlı olarak, kömür kazı faaliyetinin yapıldığı ayaklarda
yeterli sayıda işçi tertip edilemediği, bu durumun başta iş güvenliği olmak
üzere üretim ve işgücü verimliliklerini düşürdüğü görülmüştür
” uyarısı da
yapılıyor (sf.49).

Raporda 2019 yılsonu itibarıyla 2014
tarihli norm kadroya göre belirgin bir işçi açığı olduğu ve üç vardiya tertip
yapılamadığı için bu durumun üretim ve iş güvenliğini etkilediği de tespit
edilmiştir.

Personel yetersizliğinin gündüz vardiyası
dışındaki olası arızalara anında müdahale edilmemesine neden olduğu uyarısının
yapıldığı raporda işçi sayısındaki sorunun bir an evvel çözülmesi önerilmiştir.

Raporda ayaklarda yeterli sayıda ekip
oluşturulmamasının yeraltı kömür madenciliğinde arzulanmayan durumlara neden
olduğu ve göçük, arın akması, arın kayması gibi durumlara duyarsızlaşılmasının
iş kazalarına yol açtığı uyarısı da yapılıyor. Gerekli bilimsel ve teknolojik
tedbirlerin alınması gerektiği vurgulanmıştır. Maden Mühendisleri Odası başkanı
Yüksel’e göre ise Türkiye’de özelleştirme politikaları nedeniyle Türkiye Taş
Kömürü Kurumu’nda istihdam sayısında azalma var. Bu da iş güvenliği açısından
problemler yaratıyor.

“Tozların sürekli ortamda dolaşması
infilak riskini yükseltiyor”

Rapordaki yedinci bulguda tozla
mücadele yönetmeliğinde belirtilen maruziyet sınır değerlerinin aşıldığı
bilgisine yer verilmiş ve durum yaşanan örneklerle de kayda geçirilmiştir.

Benzer bir bulgu 2018 raporunda da
yer almıştır. Raporun 61’inci sayfasında “Müessese işyerlerinde İş
Güvenliği ve Eğitim Daire Başkanlığı’nca yapılan toz ölçüm sonuçlarından her ne
kadar yıl ortalaması 1.32 mg/m³ olsa da alınan önlemlere rağmen dinamik ortamda
zaman zaman ilgili yönetmelik maruziyet sınır değeri olan 2,4 mg/m³ değerinin
aşıldığı görülmektedir.
” denilmiştir.

İşletmede 2019 yıl sonu itibarıyla meslek
hastalığı (pnömokonyoz) tanısı konulmuş dört işçinin bulunduğu, 39 işçinin de
henüz tanı konulmamasına rağmen şüpheli durumda olduğunun da altı çiziliyor.

Grizu
patlaması nedir?

Sayıştay’ın uyarıları ve sonrasında ne
gibi önlemler alındığı bilinmese de madendeki gaz oranındaki yükselme büyük risk
oluşturuyor. Genellikle kömür ocaklarında görülen metan gazının havadaki oranı
yüzde 4 ila 15 civarında görüldüğünde grizu patlaması yaşanabiliyor
(sf.12). Geçmişten bugüne madenlerde meydana gelen kazalarda çok sayıda işçi
ölümü yaşanmıştır. Yakın geçmişe baktığımızda Türkiye’de 1992 yılında Zonguldak
Kozlu’da 262 işçinin ölümü, 301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma,
2014’teki Ermenek kazası akıllara ilk gelenlerdendir. 2010’da Şili’deki
maden kazası ve 33 madencinin günler sonra kurtarılması ise ortak hafızanın
önemli konularındandır
[2].

Güncelleme: 18/10/2022

https://teyit.org/analiz-sayistayin-amasradaki-madenle-ilgili-2019-yilinda-uyarida-bulundugu-iddiasi

GİRİŞ

Yerkabuğunun farklı derinliklerinden
çıkarılan ekonomik değer taşıyan mineral ve elementler maden (maden ürünü)
olarak bilinir. Bazı madenlerden çıkarılan mineraller doğrudan kullanıma
girebilir (kömür, taş, mermer, fosfat, kükürt vs), bazıları ise toprak ve taş
ile karışık olarak çıkarılan cevherden ayrıştırıldıktan sonra kullanılır
(kurşun, demir, bakır, altın vs). Madenler bütün endüstri kollarının temelidir.
Hemen bütün ülkelerde bir tür madencilik işi vardır ve bazı ülkeler için
madencilik ülkenin başlıca gelir kaynağıdır. Maden yatakları bakımından zengin
olan ülkeler ekonomik olarak da zengin olan ülkelerdir. Dünyada ABD, Çin, Güney
Afrika, Kanada, Avustralya ve Rusya zengin maden yataklarına sahip olan
ülkelerdir. Öte yandan maden üretimine girmemekle birlikte yeraltı kaynağı olan
petrol bakımından zengin olan ülkeler arasında Suudi Arabistan, Kuveyt, İran ve
Rusya ilk sıralarda yer almaktadır. Madencilik işletmeleri, sayıları çok fazla
olmayan büyük işletmelerdir. Dünya maden üretiminin %80’den fazlası az sayıdaki
büyük işletmeler tarafından, kalan %15-20 kadarı ise çok sayıdaki küçük işletmeler
tarafından yapılmaktadır. Madencilik alanında alt işveren ilişkisi de oldukça
yaygındır. Türkiye’de kömür ve linyit madenciliğinde dört çalışandan birisi alt
işveren elemanı olarak çalışmaktadır. Türkiye madencilik alanında kendine
yeterli ülkeler arasında yer almaktadır. Günümüzde dünyada üretimi yapılan 90
çeşit madenin 60 tanesi Türkiye’de de üretilmektedir. Dünya endüstriyel
hammadde rezervle- rinin %2,5’i, 1 kömür rezervlerinin %1’i, jeotermal enerji
kaynaklarının %0,8’i ve metalik maden rezervlerinin %0,4’ü Türkiye’dedir. Maden
Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) verilerine göre Türkiye, dünyada maden üretimi
yapan 132 ülke arasında maden çeşitliliği bakımından 10. sırada, üretim değeri
bakımından da 28. sırada yer almaktadır. Madencilik sektörünün yurt içi toplam
üretim (GSYH; Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla) içindeki payı %1,5 dolayındadır. Bütün
dünyada elde edilen kömür ve diğer madenlerin toplamı her yıl 23 milyar ton
dolayındadır. Madenlerin toplam istihdam içindeki payı fazla değildir.
Madencilik öteden beri kirli ve tehlikeli bir çalışma alanıdır. Dünya genelinde
bütün çalışanların %1 kadarı madencilikte çalışır, buna karşılık ölümle
sonlanan iş kazalarının %8’i madencilik sektöründe meydana gelir. Ancak
madencilik sektöründeki ücretlerin diğer çalışma alanlarına göre yüksek olması,
kaza riskine rağmen bu alanı cazip hale getirmektedir. Ayrıca madenlerle ilgili
büyük miktarda atık madde sorunu vardır. Türkiye’de 2014 yılı itibariyle
madencilik alanında faaliyet gösteren toplam 6741 işletme vardır. Bu işletmelerin
717 tanesi kömür madenciliği, 942 tanesi metal cevheri madenciliği ve 4555
tanesi de diğer madencilik ve taş ocakçılığı alanında faaliyet göstermektedir.
Madencilik alanında faaliyet gösteren işletmeler ülkedeki toplam işyerleri
içinde %0,4lük pay almaktadır. Madencilik alanında faaliyet gösteren bu
işletmelerde toplam olarak 132 318 kişi çalışmaktadır. Madencilik alanında
çalışanların toplam işgücü içindeki payı da %l’dir. Çalışanların en büyük
bölümü kömür madenciliği (41 058 kişi) ve diğer madencilik ile taş ocaklarında
(56 250 kişi) çalışanlardır[3].

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Sanayi devrimi ile ortaya çıkmıştır. Şu an
gelişmiş ülkeler 1. ve 2. sanayi devrimi dönemlerinde bugün gelişmekte olan
ülkelerin durumunu yaşamış ve geride bırakmışlardır. Tahmin edileceği üzere
Türkiye henüz 2. Sanayi Devrimi dönemini yaşamakta 3. döneme ise adım attığı
tam söylenememektedir. Nuray Celik & Fatih Öztürk, The Upcoming İssues Of
İndustry 4.0 On Occupational Health And Safety Specialized İn Turkey Example,
isimli makalelerinde sanayi devrimlerini sınıflandırmışlardır: Nuray Celik
& Fatih Öztürk çalışmalarında “Dördüncü Endüstri Devriminde” İş Sağlığı ve
Güvenliği Konusunda Türkiye örneğini değerlendirmişlerdir



[3] Nazmi
Bilir, İş Sağlığı ve İş Güvenliği, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 2016,
Madenlerde iş sağlığı ve iş güvenliği, 371- 372.

Çevir Yüzünü Kitâba Âb-ı Hayât Olan Hitâba

     Eğer çok yaşamak
istiyorsan,

     Eğer çok tecrübe
sahibi olmak istiyorsan,

     Eğer çok
güngörmüşlere benzemek istiyorsan,

     Eğer gezmeyi çok
arzu ediyorsan,

     Eğer çok bilen
biri olarak, tanınmak istiyorsan,

     Eğer tehlikesiz ve
parasız seyahat etmek istiyorsan,

     Özellikle kendini
bulmak, tanımak, bilmek ve sevmek istiyorsan,

     Geçmişten ibret
almak ve edilen tavsiyeleri duymak,

     Mazideki
insanlara, istiyorsan kulak kabartmak;

     Durma hemen koş,
huzur veren kitâba.

     Giymiş gibi ol,
üstüne sağlam bir aba.

     Sonra seyahat için
Güneş ve Ay’a; 

     İhmal etme, başla
hemen zikir ve duaya.

     Olsun elinde
tehlikeleri püskürtecek bir kaya.

     İşte sana büyük,
müstena bir fırsat,

     İşte sana, güzel
mi güzel bir Arasat.

     Sarıl hemen,
raftan istediğin bir kitâba.

     Başına
gelmeyecekleri, katma artık hesâba.

     Oturduğun, sâkin
mi sâkin bir köşede;

     Hele, varsa içecek
bir bardak çayın da, masada;

     Gel keyfim gel
demenin, artık tam zamanıdır.

     Hayattan, tam bir
zevk almanın ânıdır.

     Ey insan, deme
artık: “Gezecek para nerde?”

     Deme artık: “Canım
sıkılıyor her yerde!”

     Okuduğun kadar,
uzun olur ömrün.

     Okuduğun kadar,
aydınlık olur her günün.

     Okuduğun kadar,
gezmiş olursun, tüm dünyayı.

     Okuduğun nispette,
anlamış olursun, Hanyayı Konyayı.

     Daha durma! Uzan
artık hoş bir kitâba,

     Üstelik
kavuşursun, büyük bir sevâba.

     Çünkü “İkra!” /
“Oku!” diye başlıyor, kutsal kitâbın.

     Sakın, gerisinde
kalma, bu müjdeli hitâbın.

     Sana, ebed
kapılarını açacak olan, kitaplardır.

     Seni, geri
bırakacak olan ise, gördüğün seraplardır.

     Bul, tanı ve bil
kendini ve ol kendin.

     Kutsal kitâbın
sayfalarında saklı, ebedîlik senedin.

     Anla artık, sen
farklısın, gayr olan her şeyden.

     Sende seni, sende
seni bul ve geç gayrden.

     Bul kendini, bil
Rabbini, ol gerçek bir kul.

     Unutma ki, sen bir
öğrenci, bu dünya ise bir okul.

     Etrafındaki her
şey; okunacak çeşit çeşit birer kitâp.

     Etrafındaki her
şey, dinlenilecek birer eğitici hitâp.

     Oku ki, okul
sonrası; perdelerini açsın sana.

     Artık kurban et kendini,
mânen Yaradan’a.

     Sona ersin
şüphelerin, son bulsun sayısız figan.

     Birdir Allah;
O’ndan gayrısı; O değil, ama O’ndan.

     Bu söz çok uzadı,
benden selâm üstüne selâm.

     Benden bu kadar,
sağlıcakla kalın vesselâm.

Türkçe Düşünürüz Çünkü Türk’üz Biz

Kim demiş Türkçe’ye yetersiz diye

Türkçe konuşuruz çünkü Türk’üz biz

Alfabe fark etmez harfler fark etmez

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

Kaş yapayım derken göz çıkaranlar

Ağızdan kontrolsüz söz çıkaranlar

Konuşayım derken gaz çıkaranlar

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

Vay be Türkçe düşünmeye engelmiş

Öyle demiş beyim öyle söylemiş

Anlamadım bunu nereden bilmiş

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

Ağzı olan konuşuyor neyleyim

Cehalet diz boyu kime ne deyim

Varın gidin tüm dünyaya söyleyin

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

İngiliz Başbakanını, Parti Liderini Kim Değiştiriyor?

Cuma yazımda İngilizlerin tuhaflıklarını anlatmıştım. Dağ gibi Boris Johnson’un hem parti başkanlığından hem de başbakanlıktan devrilmesinin en önemli sebebi, kendini reaya yani halk ile bir tutmayıp COVID yasaklarına uymamasıymış. Meğer yasak günlerinde, evinde, Downing Street 10 numaradaki başbakanlık konutunda, 70-80 kişilik partiler verirmiş. Bu tuhaf İngilizler ne yapmış? Hem başbakanın partisine katılanlara tam 126 adet ceza kesmişler hem de olan bitene Partygate skandalı demişler ve giderek iktidarın sonunu getirmişler.

Şimdi yeni başbakan, Kraliçe Elizabeth’in ömrünün son günlerinde tayin ettiği başbakanı Liz Truss da aynı yolun yolcusu…

Liz Truss’ın kabahati neydi?

Onun kabahati ne? Maliye bakanının ayrılması. Kendi mi istifa etti, başbakan mı onu görevden aldı, orası karışık. Başbakanın ona yazdığı mektupta “Ayrılışınızdaki samimiyeti derinden hissediyorum.” gibi edebî bir cümle var gerçi. O kadar olacak, Truss Hanımefendi hem Oxford’da doğup büyümüş hem de Oxford Üniversitesi’nde okumuş. Fakat İngiliz kamuoyu bakanın kendisinin “Görevinden affını arz” etmediği, Truss’ın ona ayrılmasını söylediği kanaatinde.

Anlaşılan İngiltere’de maliye bakanının ayrılışı hükûmeti sarsacak önemde bir hadise kabul ediliyor. Hâlbuki bizde altı ayda bir maliye bakanı değişir de bırakın büyük olay olmasını, namuslu ve ağır başlı basınımızın bir kısmı, maliye bakanımızın istifasından bir hafta bahsetmez bile.

Olay sadece bakanın istifası değil. Giden bakana biraz da kurban gözüyle bakıyorlar. Asıl mesele, hükûmetin ekonomi politikasındaki 180 derecelik çark. Başbakan önce, yüksek gelirlilerin vergi oranını düşüreceğini, onların zenginliğinin artışının da halka sızacağını söylemiş. Bu vergi kaybını borçlanarak kapatacakmış. Enflasyonun yükseldiği, İngiliz Sterlini’nin dolar karşısında değer kaybettiği sırada bunları yapmaya kalkınca halk, “Vay sen nasıl sosyal dengeyi bozar, bizim refahımızla oynarsın!” diye tepki göstermiş. İngiliz halkı da tuhaf. Bütçe gelirlerine ve borçlanmaya kendi ceplerinden çıkan veya kendi ceplerine girecek paralar diye bakıyor ve vergilerin yükselip alçalmasına sert tepki veriyorlar. Hem de İngiltere’deki enflasyon ve paralarının değer kaybı bizimkilerin yanında devede kulak iken.

Gri elbiseliler

Bunun üzerine Truss, “Peki peki, zenginleri eskisi gibi vergilendirmeye devam edeceğiz.” demiş. İşte maliye bakanın istifası tam bu U dönüşüne rastlıyor. İngilizlerin bakanları da tuhaf. Yahu, koskoca başbakan lütfetmiş, seni bakan yapmış. Hem siyasi güç vermiş hem de maaşını ve emeklilik dereceni yükseltmiş. Sen nasıl nankörlük edip yok ilkeymiş, yok kişilikmiş, izzeti nefismiş- öz saygıymış gibi demode laflarla bu nimetleri tepersin!

Anlaşılan İngilizlerde epistemolojik nöro-ekonomi bilgisi ve hissi hak getire. Zaten bakanlarının gözlerinde de bir pırıltı göremedim. Acaba bizim maliye bakanımızı insanlık hayrına onlara göndersek mi? Bu, halkı paniğe sevk edecek bir tekliftir ama Türk halkını değil, İngiliz halkını. Onun için sansür kanununa girmez.

Bütün bunlar bilinen şeyler. Ben asıl biraz daha az bilinen bir mekanizmadan, İngiltere’de parti başkanlarını yapan ve yıkan süreçten söz etmek istiyorum.

Sonucu baştan söyleyeyim: İngiltere’de parti, siyasi gücün merkezidir. Parti başkanı veya icranın başı başbakan değil. Tıpkı ABD’deki gibi. İkisinde de başkanını ve parti iktidardaysa icranın başını seçen partidir. Partinin delegelerinin yaptığı, kıran kırana seçimlerdir.

Biz şimdi İngiltere’ye bakalım. Başkan hata yapmaya başlayınca, önce parti içinde bir güvenoyu süreci var. Fakat güvenoyu alması da başkanı kurtarmıyor. Hataları bir düzeyi aşınca, “gri elbiseli adamlar” onu ziyaret etmeye başlıyor. New York Times’a göre bu ibare, siyasi gücün sadece erkek partililerin elinde bulunduğu zamanlardan kalma. Şimdi “gri elbiseli insanlar” demek lazım; gri etek de olabilir… Bunlar hata yapan parti başkanını ziyaret edip kulağını çekiyor. Parti iktidardaysa başkan aynı zamanda başbakan tabii… (https://www.nytimes.com/article/boris-johnson-prime-minister-explained.html )

Bütün güç partide

İngiltere’nin son dört başbakanı, hep bu gri elbiselilerce hal’ edilmiş: Theresa May, Tony Blair ve Boris Johnson ve en son Liz Truss. Gri elbiseliler yalnız başkanı değil, onun bakanlarını da ziyaret ediyor. Başkanın istifasından önce, bakanların ve hükûmet kadrosundaki başka görevlilerin istifası da bu “sihirli çember”in ziyaretleriyle gerçekleşiyor.

Ardından başkan, “yeni başkan ve hükûmet başkanı seçilene kadar görevine devam etmek şartıyla” istifa ettiğini bildiriyor. Sonra bir komite, yeni başkanı seçmek için çalışmaya başlıyor. Muhafazakâr Parti’de bu grubun adı “1922 Komitesi”. Şu anda İngiltere’de Liz Truss’ın yerine yeni Muhafazakâr Parti başkanını ve başbakanı seçmek için çalışan komite bu… 1922 Komitesi, partinin milletvekillerinden kurulu. Görevleri yeni başkan adaylarının sayısını ikiye indirmek. Mesela 10 aday inceleniyor ve elene elene geriye, en başarılı olacakmış gibi görünen, ikisi kalıyor. Sonra bu son ikiyi parti delegelerinin tamamı oyluyor ve yeni başkan/ başbakan belli oluyor.

Delegeleri partinin yerel şubeleri seçiyor. Onlar da başkanı. Parti, başkanı seçiyor. Parti, başkanı deviriyor. Bütün güç partide. Tuhaf şeyler.

Hâlbuki bizde teşkilatları da delegeleri de milletvekillerini de başkan seçer. Sonra başkanın seçtikleri, dönüp başkanı seçer. Maazallah seçmeyen teşkilat lağvedilir. Yenisi atanır, onlar kendilerini atayan başkanı atar; vesselam.

Vesayet diye her şey değiştiriliyor da bu mekanizmayı yaratan Partiler Kanunu’na kimse dokunmuyor. Dokunacağını vaat bile etmiyor. Kendimize pek uygun, yerli ve millî buluyoruz herhâlde. https://millidusunce.com/ingiliz-basbakanini-parti-liderini-kim-degistiriyor/

Prof. Dr. Ayten Altıntaş ile Hârika Bitki Eğir (Acorus Calamus) Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Eğir
isimli hârika bir bitkiden bahseden yazınızı gördüm. Lütfeder tanıtır mısınız?

Prof. Dr. Ayten Altıntaş: Bu bitki Orta
Asya Türk Dünyâsında çok tanınır. Kaşgarlı Mahmud tarafından 11. yüzyılda
yazılmış Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserde; ‘Karın ağrısını iyileştirmek için kökleri kullanılır, Bir adamın yanında
bu ilaçtan bulunursa ölmez çünkü karın ağrısına tutulan adam onu yerse kurtulur

diye kaydedilmiştir.  Türkistan’da
bitkinin sıcak külde pişirilerek ezilen kökünün öksürüğe ve vereme karşı
kullanıldığını, Orta Asya Türklerinin bulaşıcı hastalıklardan korunmak için
bitkinin kökünü çiğnediklerini, Tatar Türklerinin bitki kökünü içme suyunu
dezenfekte etmek için kullandıklarını biliyoruz. Evliya Çelebi 17.yüzyılda
yazdığı Seyahatnâme’sinde bir göl bitkisi olan eğiri de tanır. Eğirin Gerede
yakınlarındaki Çağa (Yeni Çağa) gölünde çok yetiştiğini bildirir. Osmanlı Tıp kitaplarında
da önemli bir tıbbî bitki olarak yer alır.  

Çetinoğlu: Avrupa’da
da bilindiğini yazmışsınız. Oraya nasıl gitmiş?
 

Prof. Altıntaş: Eğir bitkisi 16.
yüzyılda Avrupa’ya İstanbul’dan gitmiş.  Osmanlı
Cihan Devleti’nde vazifeli bulunan Avusturya İmparatorluğu elçisi Ghislain de
Busbecq tarafından 1557 de İstanbul’dan Prag’a gönderilmişti. Busbecq 16. asrın
hekimlerinden Mathiolus’a bu bitkiyi tanıması ve tanıtması için yollanmıştır.
Busbecq’in bu bitkiyi Nicomedia (yâni İzmit) yakınlarındaki bir büyük gölden
temin ettiği bildirilmektedir. Busbecq’in Avrupa’ya tanıttığı eğir bitkisi bu
ilk örneklerden evvelâ bahçelerde çoğaltılmış, sonra da yabanileşmiş olarak
Avrupa’ya yayılmıştır.

Çetinoğlu: Bitki
ile alakalı olarak Türkiye’de çalışmalar var mı?

Prof. Altıntaş: Var. İstanbul
Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin kıymetli hocalarından Prof. Dr. Asuman
Baytop 1979 yılında yaptığı araştırma ile Türkiye’de yetiştiği bilinen Acorus
calamus L. bitkisine Sapanca (Adapazarı) ve Yeniçağa (Bolu) göllerinde tespit
etmiş, bu bitkinin sitolojik araştırmasında Avrupa örneklerinin triploit
yapısında olduğunu tespit etmiştir. Bu tespit Sakarya ve Yeniçağa göllerinde
yetişen Acorus calamus bitkisinin, Avrupa’da yaygın olan varyete vulgaris L.
sitotipine ait olduğunu ispatlamaktadır. Bu sonuç Busbecq’in raporlarıyla da
uyumludur.

Çetinoğlu: İlaç
olarak ne zaman kullanılmaya başlanmış?

Prof. Altıntaş: Eğir ilaç olarak
Avrupa’da 17. yüzyıldan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gaz
söktürücü, iştah açıcı, kan dindirici, terletici, yatıştırıcı etkisinden
faydalanılmış. Gaz şişkinlikleri, mide bulantısı, gut hastalığı, sindirim
bozuklukları, kramp çözücü preparatların terkibine girmiştir. Ayrıca diş etleri
çekilmesi, böceklerden korunma ürünlerinin içinde yer alır.

Çetinoğlu: Sâdece
eczacılıkta mı kullanılıyor, ‘Şifâli bitki’ olarak piyasadan tedârik
edilebiliyor mu?

Prof. Altıntaş: Azak eğiri / Hazanbel
adıyla aktarlarda satılmaktadır. Prostata karşı tavsiye edilmektedir.

Çetinoğlu: Bitki
hakkındaki bilgilerin kaynağı biliniyor mu?

Prof. Altıntaş: Eğir bitkisi çok eski
devirlerden beri Orta Asya’da aynı adla biliniyor ve ilaç olarak kullanılıyordu.

Çetinoğlu: Kaşgarlı
Mahmud’un ‘Divan-ı-Lügat-it Türk’ünde yer aldığına göre bitkinin anavatanı Orta
Asya olmalı…

Prof. Altıntaş: Öyle olmalı. Bu
sözlükte; Karın ağrısını iyileştirmek için kökleri kullanılır, Bir adamın
yanında bu ilaçtan bulunursa ölmez. Çünkü ‘karın
ağrısına tutulan adam onu yerse kurtulur
’ diye kaydedilmiştir. Kuvvet
verici, idrar söktürücü, âdet söktürücü ve kasık fıtığında ilaç olarak tavsiye
edilmektedir. Türklerin dilini ve geleneklerini bizlere tanıtan Divân-ı
Lügati’t-Türk isimli bu çok değerli kitapta eğir bitkisi bir Türk atasözünde
yer alır; ‘Eğir Varsa Er Ölmez’ Atalar sözü eğir bitkisinin öneminin Türk
dünyasındaki yerini bize gösteriyor.

Çetinoğlu: Günümüzdeki tıp kitaplarında de yer alıyor mu?

Prof. Altıntaş: Eğir bitkisi Orta Asya tıp
metinlerinde yer alıyor. Türk dünyasının bu eski tıp kitaplarında diş
çürümelerine karşı kullanılan reçetenin içinde yer almaktadır.

Türkistan’da
bitkinin sıcak külde pişirilerek ezilen kökünün öksürüğe ve vereme karşı
kullanıldığını, Orta Asya Türklerinin bulaşıcı hastalıklardan korunmak için
bitkinin kökünü çiğnedikleri, Tatar Türklerinin kökünü içme suyunu dezenfekte
etmek için kullandıkları biliniyor.

Evliya Çelebi
de 17. Yüzyılda Anadolu’daki eğir otlarını bize tanıtıyor. Türkler o dönemde de
aynı isimle tanıyor ve ilaç olarak önemini biliyorlardı.

Çetinoğlu: Evliya
Çelebi bitki hakkında başka hangi bilgileri veriyor?

Prof. Altıntaş: Evliya Çelebi
17.yüzyılda yazdığı Seyahatnâmesi’nde bir göl bitkisi olan eğir otunun Gerede
yakınlarındaki Çağa (Yeni Çağa) gölünde çok yetiştiğini bildirir. Bu gölün
balıklarının iri ve çok lezzetli olduğunu, bunun sebebinin de ‘bu balıkların eğir otunu yemesidir’ der.
Çağa ahalisi, mevsiminde bunları toplar iplere dizer, kurutulduktan sonra
tüccarlar vasıtası ile birçok memlekete yük yük götürülüp satılırdı. Evliya
Çelebi eğir kökünün ilaç olarak çok faydalı olduğunu yazar; Midedeki
hazımsızlıklara, gazlara çok iyi olduğunu, gözü kuvvetlendirici olarak
kullanıldığını bildirir. Ayrıca Osmanlı Memleketinde Azak ve Kanije de de eğir
otu bulunduğu ama en iyisinin Çağa gölündeki olduğunu bildirir.

Çetinoğlu: Türkiye’de
yalnız Yeni Çağa’da mı yetişiyor?

Prof. Altıntaş: Evliya Çelebi
İstanbul’daki eğir bitkisini de tanıtır; Kâğıthane gezinti yerinde baruthane
çarklarını çeviren suyun geldiği Cendere boğazı bulunduğu yerde de çıktığı,
Azakta ve Gerede şehrinde çıkanlardan çok daha şifalı olduğunu yendiğinde bin
kere geğirttiğini bildirir.  Fakat
miktarı çok azdır. Çoğu zaman su kaplumbağaları onu yiyip bitirir. Evliya
Çelebi ‘Galata’dan Frenk tayfaları gelip
adı geçen kaplumbağaları avlayıp bütün çeşitli hastalıklar için ilaç ederler,
doğrusu bin kere şifası görülmüştür’
diye yazar.

Çetinoğlu: Osmanlı
tıp kitaplarında Eğir bitkisinden bahsediliyor mu?

Prof. Altıntaş: Bahsediliyor. Osmanlıca
yazılan tıp kitaplarında da ilaç olarak eğir bitkisi yer alır. Klasik Osmanlı
tıp kitaplarında ‘eğir, eğer, hazanbel, yel
kökü, kasık otu
’ olarak geçer. Bu rahatsızlıklara iyi gelen ilacın bitkinin
köklerinden yapıldığı, tatlı sularda yetiştiği, hoş kokulu olduğu, sonbaharda
köklerin toplanarak kurutulduğu yazılır.

Eğir bitkisi,
ikinci derecede sıcak ve kurudur. İyisi keskin kokulu, mum gibi yumuşak ve
tatlı olanıdır.

Genelde;
soğuktan olan hastalıklara faydalıdır. Kaynatılıp çay gibi içildiğinde, soğuk
yelleri vücuttan çıkarır,  böğür ağrısına
ve dalak ağrısına fayda eder. Özellikle hazımsızlıklarda, mide zayıflıklarında,
mide ve barsak gazlarını kesmek için kullanılır. Sevda hıltını temizler,
sirkencübün ile içilse tüm hıltları düzeltir. Tıkanıklıkları açar, nefes almayı
kolaylaştırır, idrar yolunu temizler, hayzı söker.

Eğir kökünü
yemek ve üzerine kereviz suyu içmekle hayalarda oluşan eti (Prostat) def eder.

Kökü
çiğnemekle diş ağrılarını geçirir, dişleri kuvvetlendirir. Eğer kulağa
damlatsalar tıkanığı açar. Eğer toz edilip göze çekseler görmeyi arttırır. Eğir
kökünü sütte bırakıp bu sütü içmekle zehirlenmelerden emin olunur, bu sebeple
hekimler ömrü uzatır diye yazarlar.

Çetinoğlu: Çok
teşekkür ederim Efendim.

 

Prof.
Dr. AYTEN ALTINTAŞ

11 Haziran 1948
târihinde Tokat’ta dünyaya geldi. İlk ve orta tahsilini Konya’da tamamladı.
İstanbul Üniversitesi Eczâcılık Fakültesi’nden 1970 yılında mezun oldu.

İstanbul Üniversitesi
Tıp Fakültesi Tıp Târihi ve Deontoloji alanında çalışmalarına Prof. Dr. Bedii
N. Şehsuvaroğlu’nun yanında başladı. Hocanın vefatı üzerine Cerrahpaşa Tıp
Fakültesi Tıp Târihi ve Deontoloji kürsüsüne geçti. 1 Temmuz 1982 yılında
doktorasını tamamladı. 1996 yılında Profesörlüğe yükseldi.

Çalışmalarına Türk
Tıbbî eğitimi konusunda devam etti. Osmanlı tıbbında derin araştırmalar yapmış
bu araştırmalarını kitap haline getirmiştir. İstanbul üniversitesinde görev
yaparken emekli olmuştur.

Daha sonra Medipol
Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Târihi ve Etik Ana Bilim dalı bölüm başkanı
olmuştur. Günümüze kadar yayımlanmış 140 araştırma makalesi ve; Tabîb İbn-i
Şerîf, 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı, 2 Cilt. (Proje Danışmanı olarak  2003 – 2004) Türk Tıbbının Önemli Adımları:
(Prof. Dr. Hüsrev Hatemi ile birlikte). Gül, Gülsuyu / Tarihte, Tedâvide ve
Gelenekteki Yeri, (İkinci Baskı: 2010 Gülbirlik) Gül / İlaçların En Güzeli:
Hayy Kitap, Rose,  Rose Water,
Historical, Therapeutic and Cultural Perspectives. Dünden Bugüne Türkiye Tıp
Akademisi. Hastahaneden Fakülteye Cerrahpaşa: 44.Yıl Hâtırâsına isimli
kitapları yayınlanmıştır. 

Prof. Dr. Ayten Altıntaş
evli ve iki çocuk annesidir.

Türk Tıp Târihi Kurumu, Türkiye Tıp Akademisi,
Milletlerarası Tıp Târihi Kurumu, Türkiye Biyoetik Derneği, Tıp Etiği ve Tıp
Hukuku Derneği üyesidir.

Dezenformasyon Yasası

Haziran 2023 yılında yapılacak
genel seçim tarihi hızla yaklaşırken iktidarda 21. yılını dolduran hükümet, devletin
her türlü imkânını kullanarak aldığı destek yetmezmiş gibi birde muhalefetin
elini ayağını bağlamak için türlü tedbire başvuruyor.

                Sosyal
medyayı susturmak için getirilen sansür yasasının serüveni sonradan
öğrendiğimize göre oldukça ilginç bir yol kat etmiş.

                Önce
yasa taslağı hazırlanıyor.

                AKP
Milletvekilleri Ahmet Özdemir ve Gurup Başkan Vekili Mahir Ünal’ın
açıklamalarına göre ABD Büyükelçiliğinin onayına sunuluyor.

                 Sonra Mecliste yapılan oldukça tartışmalı oylamada
Cumhur ittifakının oylarıyla yasa mecliste kabul ediliyor.

                Ve
ABD Büyükelçiliğinin gölgesinin düştüğü yasanın kabulünden sonra Cumhur
İttifakı milletvekilleri büyük başarılarını! Kanıtlamak için meclis önünde
toplu fotoğraf çektirerek tarihe not düşüyorlar.

                Biran
için oturduğunuz yerde arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapayın ve aynı
icraatları Millet İttifakının yaptığını düşünün(Allah korusun) ve karşı ittifaktan gelecek hakaretleri bir bir
hayal edin. Söylenmedik ne alçaklıkları, ne şuursuzlukları ve nede illet –
zillet gibi aşağılayıcı, küçük düşürücü sözler kalırdı.

                17.
Yüzyılın başlarında yaşamış Don Juan’ın şu serzenişini lütfen okurmusunuz:

Ciddi olmak istiyorum şimdi;
zamanı geldi.

Çünkü günümüzde gülmek bile ciddi
iş sayılıyor.

Erdemin kusur konusunda şaka
yapması dahi suç sayılıyor
.“/
Don Juan

                Ya
İstanbul’un İngiliz işgalini kınayan yazısından dolayı: “Kara Bir Gün” başlıklı makaleyi yazıp 9 Şubat 1919 tarihli “Hadisât” Gazetesi’nde yayınlayan
vatansever ve cesur bir Türk milliyetçisi Süleyman Nazif’in Malta’ya sürgün
edilişi…

                Ya
da Arif Nihat Asya’nın 1973 yılında yazdığı:

Sessizce düşünsek duyacaklar bir
gün/ Olmazları olmuş sayacaklar birgün

Onlar bu vehimle ellerinden
gelse/ Rüyalara sansür koyacaklar bir gün
.” Şiiri?

                Beyler..
İleri demokrasi” diye diye 2022
yılında çıkardığınız yasaya yapılan şikâyetlerin 17. Yüzyılda ve 1900’lü
yılarda yapılan şikâyetlerden ne farkı var?

                Eğer
çıkarılan yeni yasa geriye dönük işlemiş olsaydı sanıyorum ki Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlık dönemi de dâhil olmak üzere söylediği şu sözlerden
dolayı “Dezenformasyon” yasasına en fazla kendisi takılırdı.

Biz Yaptık Biz!

                Uzun
süredir üniversitelerden havalimanlarına kadar birçok konuda “biz yaptık” sözlerine
artık millet olarak alışmış oluyoruz. Ancak bu söylemlerin hiçbir zaman tarihin
gerçekleriyle uyuşmadığı görülürken AK Parti’nin kuruluşundan yıllar önce
yapılan icraatlara yönelik söylemleri ve “Ekonominin kitabını yazdım.” Sözleri pek çok konuda olduğu gibi
gerçekleri yansıtmıyor.

                *Van’da
toplu açılış töreninde AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 20 yıl önce kurulmuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin kendileri tarafından açıldığını iddia etti ve:
Hangi
hükümet Van’ı bu seviyede eser ve hizmetlerle kalkındırdı geliştirdi hiçbiri
, Van’a
üniversiteyi kim getirdi biz, hastane olarak eğitim araştırmayı kim getirdi Biz
”…

                *Erdoğan’a
göre AK Parti’den önce havalimanı yoktu: 2018’de Adıyaman mitinginde konuşan
Erdoğan, Adıyaman’a da havalimanını kendilerinin getirdiğini söylemişti. Ancak
şehirde havalimanı AK Parti’den 4 yıl önce 1998 yılında hizmete girdi. 2001 yılına
kadar da düzenli seferler devam etti. Adıyaman havalimanı 2011 yılında yeniden
inşa edilmeye başlandı ve 2014’te yeniden hizmete girdi.

Yıkıp yeniden yaptı, AK Parti
icraatı oldu: 2018’de İzmir mitinginde konuşan Erdoğan, İzmir’e de
havalimanının kendileri tarafından getirildiğini öne sürmüştü. Ancak İzmir
Adnan Menderes Havalimanı 1987 yılında hizmete girdi. AK Parti döneminde ise İç
Hatlar Terminali yıkılıp yerine yeni terminal yapıldı.

                *67
yıllık havalimanını da sahiplenen Erdoğan 2019 yerel seçimlerinden önce Ankara’nın
Yenimahalle ilçesinde, 1955’ten beri hizmet veren Esenboğa Havalimanı’nın, Melih
Gökçek’in başkanlığı zamanında kurulduğunu söyledi.

                *Van
Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin yanı sıra Isparta’da 1992 yılında kurulan Isparta
Süleyman Demirel Üniversitesini, yine 1992 yılında kurulan Zonguldak Karaelmas
Üniversitesi’ni, Malatya’da 1975 yılında kurulan İnönü Üniversitesi’ni
kendileri yapmış gibi sahiplendi. Ayrıca 28 yıllık olan Sivas Cumhuriyet
Üniversitesi’ni görmezden gelen Erdoğan, 2018 yılında kurulan Sivas Bilim ve
Teknoloji Üniversitesi’nin şehirdeki ilk üniversite olduğunu iddia etti.

 

                *Halk
Ekmek’i de Erdoğan kurmuş: Geçen aylarda bir televizyon programına telefonla
bağlanan Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım, “Halk Ekmek’i biz kurduk, Sayın
Cumhurbaşkanımız kurdu. Halk Ekmek’e neden karşı olalım? Halka karşı olunur mu
?”
demişti. Başkanın bu açıklamalarına birçok kişi tepki gösterirken İstanbul Halk
Ekmek’in 1978 yılında kurulduğu ortaya çıkmıştı.

                *MR
da neymiş: Ambulans dâhil sağlıkta kullanılan teknolojilerinin de kendileri
tarafından ülkeye getirildiği söyleminde bulunan Erdoğan, “Biz gelmeden önce MR mı vardı?
Tomografi mi vardı, ulturasonografi mi vardı
?” Oysa Türkiye’ye ilk MR
AK Parti’den 13 sene önce 1989’da gelmiş ve hastanelerde kullanılmaya
başlanmıştı.

                *Elektriğin
Mucidi Erdoğan: Şubat ayında Türkiye Genç İş Adamları Konfederasyonu (TÜGİK)
Genel Kurulu’nda konuşma yapan Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na
seslenerek, “Türkiye’nin enerjisini
çıkaran iktidar biziz. Bak Bay Kemal
sizin hayatınızda sadece mum vardı mum, gaz lambası vardı. Biz ise bunu bu hale
getirdik
” demişti. Elektrikle çalışan troleybüse gönderme yapan
Erdoğan, bunu da kendilerinin getirdiğini iddia etti. Ancak güç beslenmesi
havada asılı olan elektrik hattından sağlanan troleybüsler için ilk hat
Topkapı-Eminönü arasına döşenmişti. İtalyan Ansaldo San Giorgio firmasına
1956-57 yıllarında sipariş edilen troleybüsler, 27 Mayıs 1961’de hizmete
girmişti.

                Sayın
Cumhurbaşkanının bu saydığım alıntılar gibi birçok bilgi çarpıtmalarına
rastlamamız mümkündür.

                Sağlıklı
kalın.

İngilizler Ne Tuhaf İnsanlar

Bu İngilizler çok tuhaf insanlar. Ne liderin itibarı var ne lidere saygı. Televizyon, başbakanlarının başbakanlığa atanmasını gösteriyordu. Altı adet mütevazi otomobilli bir konvoydu. 36 adet Mercedes 600 mü nedir, onlardan yoktu. İnanmayacaksınız belki; İngiliz başbakanları doğru dürüst koruma olmadan dolaşıyor. Boris Johnson’un bir bakkalda alışveriş yapıp sonra makam bisikletiyle tek başına eve gidişini seyretmiştim.

Geçen hafta da yeni başbakan Liz Truss’ın, BBC televizyonunda gazetecilerin engizisyon sorgusuna çekilişini seyrettim. “Bu hareketinizle bütün inanırlılığınızı kaybettiniz! Ne diyeceksiniz?” “Siz bu kanunu Maliye Bakanınız ile uygun adım hazırladınız. Şimdi onun istifa edip sizin kalmanız normal mi?” Bu, bize göre icranın başına hakaret sınıfına giren sorulardan biri, bizzat BBC muhabirinden çıkmıştı. BBC, İngiltere’nin devlet televizyonudur, hatırlatmak isterim.

İnsan başbakan olunca ne yapar? Bir kere, ilk iş, BBC’nin başına kendi adamınızı getirirsiniz. Sonra bir muhabir böyle sorular sorunca da o adamınıza telefon açar ve mesela “Alo Fatih…” diye başlayıp gereğini talep edersiniz. Zaten o muhabir çoktan başbakana hakaretten tutuklanmış olur. Ne demek “Bütün inanırlılığınızı kaybettiniz!” Terörist mi ne!

Partygate

Bizden öğrenecekleri o kadar çok şey var ki… Bizde değil devletin TRT’si, özel televizyonlarda bile böyle bir soru sorulamaz. Zaten bu sorunun sorulacağı program da olmaz. Tepedeki o yüce zata kim soru sorabilir? Vah zavallı İngiltere vah!

Bu gariplikleri görünce İngiltere’de olup bitene biraz daha yakından bakayım dedim. Mesela bizim Ali Kemal’in torunu Boris Johnson neden istifa etti? İnanır mısınız? En büyük kabahatine İngilizler, “Partygate” diyorlar. Hani şu Nixon’u götüren Watergate’ten mülhem. Watergate Oteli’nde ABD istihbaratının muhalif parti üyelerini dinlediği ortaya çıkınca Başkan’ın sonu gelmişti. ABD İngilizlerin türevi olduğu için böyle tuhaflıklar onlarda da var.

Partygate ne? Efendim, İngiliz başbakanlarının yaşadığı Downing Sokağı 10 numarada verilen partilere atıfmış bu söz: Partygate. Bazılarında başbakan da varmış, bazılarında yokmuş. Fakat çılgın partilermiş. İçmişler, sarhoş olmuşlar. Ortalığı dağıtmışlar. Devletin mobilyasına zarar vermişler. Fakat sözde “skandalın” asıl sebebi başka. Partiler, COVID yasakları sırasında veriliyormuş. Yani toplanmanın, maske – mesafe kurallarının uygulandığı dönemde. İngiliz basını, “İnsanlar ölüm döşeğindeki yakınlarını ziyaret edemezken bu edepsizlik nedir?” diye sormuşlar… Ve Boris Johnson’a yol görünmüş. Halbuki aynı dönemde biz parti kongreleri yapıyor, mevlitler okutuyorduk. Gerçi bizde de bunları tenkit eden densizler çıktı ama kimse bunun hükümetimizi devirebileceğini aklından bile geçirmedi. Muhaliflere “Siz kimsiniz ya! Kimsiniz siz sürtükler!” deyip geçtik.

Yes minister!

İngiltere’de, “İnsanlar bu hâldeyken siz parti veriyorsunuz!” demekle kalmamışlar. Partilere katılanlara tam 126 adet ceza kesilmiş. Kim mi kesmiş? Başbakanlık konutundaki memurların bildirmesiyle ceza kesmeye yetkili olanlar. Dediğim gibi, bu İngilizler tuhaf. O memur o gün, bugündür hâlâ yerinde duruyor.

İngilizlerin eşsiz komedilerinden “Evet Bakanım!” isimlisini hatırlıyor musunuz? Daha sonra “Evet Başbakanım!” olmuştu. O dizide trafik polisi bakanın içkili araba kullandığını görüp ceza keser ve trafikten men eder. Ertesi gün bütün gazetelerin manşetleri içkili araba kullanan bakanla doludur. Ben çok şaşmıştım. Meğerse fantezi değilmiş. COVID yasağına uymamak gibi daha hafif bir kabahatin cezası şakır şakır kesilirken içkili araba kullanmak gibi daha ağır bir suçun gereği yapılırdı muhakkak.

Büyüğe hürmet, büyüğün itibarı

Bizim gibi devlet umuruna önem verilen bir ülkede gerçek görevli de trafik polisi de hem sürülür hem de işten atılırdı. (İkisi birden nasıl olur diye sormayın; ben de bilmiyorum.) Zaten bizim bakan araba kullanmaz, birkaç arabalık bir konvoyla dolaşır ve geçtiği caddelerde trafik kesilirdi.

Evet. Görüldüğü gibi İngilizlerde ne büyüğe hürmet ne de itibar var…

Halbuki bizim kültürümüzde… Bizim kültürümüzde ayrıcalıklarla ilgili bir anekdot var aklımda. Rahmetli Doğan Cüceloğlu’ndan dinlemiştim. Ağabeyiyle birlikte oturduğu apartmana girerler. Asansörün üstünde “Arızalıdır” yazılıdır. İkisi yazıyı okuyup merdivenlere yönelir. Tam o anda apartmana kalantor bir başka adam girer ve hâkimane bir sesle kapıcıya seslenir: “Asansör bize de mi bozuk?” İşte bizim kültürümüzde böyle bu işler.

Ama İngilizler böyle işte. Bakan içkili araba kullanırsa ceza görür. COVID yasakları başbakan ve dostları için de geçerlidir: Maske – mesafe kuralına uymak zorundadırlar. Uymazlarsa ceza kesilir. Fakat daha da önemlisi bu bir skandal olarak değerlendirilir ve hükümeti devirir.

Not: Bu yazıya son noktayı koyduktan sonra Başbakan Liz Truss’ın istifa haberi geldi. https://millidusunce.com/ingilizler-ne-tuhaf-insanlar/

Herkes Değerlidir

Uzun
yıllar “üstün zekâlı” denildiğinde; IQ testinde yüksek puan alan,
“mantıksal-matematiksel zekâ” sı yüksek bireyler akla geldi hep.

Zekâ
ölçümü için Binet’in geliştirdiği, Stanford-Binet ve WAIS-R testleri kullanılmaktadır. Ancak, zekânın ne olduğunun tanımında
eksikliklerin olduğunu yine ilgililer ifade etmektedirler.

Bu
ekole göre, “üstün zekâlı” sayılan bireylerin birçoğunun, müzik, sosyal vb.
diğer zekâ türlerinde aynı yüksek performansı gösteremedikleri bir gerçektir.

 Boğaziçi, Bilkent gibi tanınmış üniversitelerin
“sayısal” ağırlıklı bölümlerinden mezun olan kişilerin, yöneticiliklerde
beklenen başarıyı sağlayamadıkları, bunun nedeninin de, fazla sosyal
olamadıkları, personeli motive edemedikleri, iş doyumunu gerçekleştiremedikleri
gözlemlenmektedir.

Artık
yönetici almak isteyen ünlü şirketler, aradıkları koşullar arasında, sosyal ve
diğer zekâ türlerinin de bulunmasını istemektedirler.

Howard Gardner tarafından Çoklu
Zekâ Kuramı
 
keşfedildikten sonra, IQ’ sü düşük olanlara “geri zekâlı” yakıştırmasının yersiz ve
haksızlık olduğu, hemen hemen herkesin, herhangi bir veya birkaç zekâ türünde
üstün olduğu anlaşılmıştır.

Ancak bu kuram
eğitime oldukça geç yansımıştır. Hala anne babalar, kimi çevreler, bazı
eğitimci ve eğitim kurumları bu inceliği anlamamış ya da anlayamamış gözükmekte,
çocuklara yersiz ve haksız yakıştırmalarda bulunmaktadırlar.

            Gardner’a göre her insanda: 1. Mantıksal-Matematiksel, 2. Uzamsal, 3. Sözel, 4. Müziksel, 5. Varoluşsal,6. Kinestetik,7. İçsel,8. Doğasal, 9. Sosyal Zekâ türlerinden biri veya birkaçı bir
arada bulunabilmektedir.

Zaten hiçbirimiz her alanda üstün
meziyetlere sahip olamayız elbette. Bazılarımızın zihinsel becerileri fazla
olmayabilir. Fakat, diğer zekâ türlerinden birkaçında üstünüzdür  büyük ihtimalle.

Çünkü hiçbir insan, her bakımdan negatif değildir. Yani her insanda mutlaka
potansiyel güç vardır ve değerlidir.

Önemli olan kapasitemizi ve gizil
güçlerimizi fark ederek, başarılı olduğumuz ve ilgi
duyduğumuz alanlara doğru yönelerek, bu dalda ilerlemek, üretmek, başarıyı
kolayca yakalayarak mutlu olabilmektir.

O zaman herkesin kendi zekâ türünde başarılı
olduğu rahatlıkla fark edilecektir. Bu yüzden hiç kimseye
“geri zekâlı” ifadesini kullanmamak
gerekir.

Bu gün ülkemizde ve
dünyada; basketbolda, futbolda, güreşte, yüzmede, atletizmde, araba
yarışlarında, dansta, edebiyatta, tiyatroda, müzikte, resimde, sunuculukta vb. isim
yapmış, zirveyi yakalamış birçok ünlünün olduğunu bilmekteyiz.

Star olmuş bu
kişilerin birçoğunun matematiği zayıf olabilir. IQ’ sü düşük çıkabilir. Şimdi biz bunlara “geri zekâlı” mı
diyeceğiz?  Elbette ki hayır. Aksine bu
kişiler, başarıyı yakaladıkları kendi alanlarında üstün zekâya sahiptirler.

Mozart, Picasso,
Ronaldo, Hidayet TÜRKOĞLU, Ajda PEKKAN, İbrahim TATLISES gibi alanının dâhileri
“matematiği az bilse, havuz problemlerini çözemese” ne fark ederdi ki?

İzlediğim bir TV programındaki
yarışmada, ünlü bir ses sanatçısına sunucu; “bir sesli harf söyle” demişti. Bu sanatçı B, Y, K diye sessiz harfleri saymaya başladı. Belli ki sesli
harfleri bilmiyordu. İzleyenler kahkahaya boğulmuştu. Şimdi bu sanatçıya “sözel
zekâsı” zayıf diye “zekâsız diyemeyiz.

Burada anne babalara, devlete
ve eğitimcilere büyük sorumluluk düşmektedir elbette. Okul, çocuğu doğru ve
zamanında yönlendirmelidir. Veliler de bilinçli hareket ederek, çocuklarının istemediği
meslekleri/alanları, O’ nlara dayatmamalıdır.

Bazı anne babalar, “rağbet
gören, akıllarına koydukları, “ya da kendileri istedikleri halde olamadıkları”
bir mesleği evlatlarına dayatmaktadırlar. Hâlbuki çocuğun bu mesleği sevmesi, zekâ
türünün de uygun olması gerekmektedir.

Birçok anne baba hala;
“müzik, resim, spor, tiyatro vb.” alanlarıyla ilgili mesleklere negatif bakmakta,
çocuklarında var olan bu tür ilgi ve istidatları görmezlikten gelerek, kendilerinin
istediği başka alanlara yönlendirmek için baskı yapmaktadırlar.

İnsanlar, ilgi
duymadıkları, sevmedikleri uğraşlarla mutlu olamazlar. O mesleğin altyapısını
oluşturacak kapasiteye sahip değilseler de asla başarıyı yakalayamazlar.

Üniversite tercihleri
çok önem arz etmektedir. “Açıkta kalmayayım da hangi bölüm olursa olsun” diyerek
ya da “başka nedenlerden dolayı”  sevmedikleri dallarda tercih yaparak eğitim
görenler, ya yeniden okumakta, ya kariyerlerinin dışında, sevdikleri başka bir
işle uğraşmakta, ya da istemeyerek seçtikleri mesleklerini, ömür boyu mutsuzlukla
sürdürmektedirler.

Gönümüzde, doktor
diploması olduğu halde, ses sanatçılığı yapan, ya da kimyager, mühendis vb. olduğu
halde başka iş alanlarına yönelen birçok ünlüyü bilmekteyiz.

Mesleğimiz ne olursa
olsun, birçoğumuz aynı zamanda anne babayız. Gelin egolarımızdan, “ben”
merkezli düşünmekten vaz geçelim.

Eğitimcilerin
rehberlikleri doğrultusunda,  “göz
nurumuz, biricik” evlatlarımızın ilgi ve yeteneklerine, seçimlerine saygı
duyalım.

Sevdikleri mesleği
edinmelerine katkıda bulunalım. Mutluluklarına vesile olalım. Göreceksiniz, O’nların
tebessümü, bizim yaşama sevincimiz olacaktır.

Unutmayalım ki en iyi
meslek, severek yaptığımız meslektir.

Sevgiyle kalın…

Enerjide Bir Ülkeye Bağımlı Olmak

Başta
Almanya olmak üzere Avrupa devletleri Rusya- Ukrayna savaşında ABD’nin başını
çektiği cephede yer alıyor.  Rusya’ya
ciddi ambargo tedbirleri uyguluyorlar. Buna karşılık Rusya doğalgaz kartını
oynuyor.

Avrupa
nükleer ve hidrokarbon yakıtlı enerji tesislerini kapattıktan sonra büyük
ölçüde Rus doğalgazına bağımlı halde.
Rusya,
Avrupa gaz ihtiyacının yüzde 40’ını, petrol ithalatının ise yüzde 26,9’unu
tedarik ediyor.
Almanya’nın doğalgazda
Rusya’ya bağımlılığı daha yüksek, yüzde 55 mertebesinde.

26 Eylül 2022 de çok önemli bir sabotaj oldu. Rusya’dan Almanya’ya (Avrupa’ya) gaz nakli
için yapılmış Kuzey Akım 1 ve 2 doğal gaz boru hatlarına yapılan sabotaj
savaşın yeni bir cepheye geçtiği anlamına gelebilir.

Bu
hatlar üzerinde gerçekleştirilen sabotajla dört ayrı patlama ve sızıntı oldu.
Amiral Cem Gürdeniz bu saldırının Almanya başta olmak üzere
Avrupa’nın ABD kaya gazı ve LNG
(sıvılaştırılmış doğalgaz) üzerinden
enerjide ABD’ye bağlanması için
yapılmış olabileceğini iddia ediyor.

https://www.veryansintv.com/melez-savas-denizin-altina-indi-anglosakson-cephe-dunyayi-atese-atiyor/

Cem Gürdeniz “kaybeden
başta Alman halkı oldu” ve “Almanya artık ABD’nin Yunanistan’dan sonra 52.
Eyaleti olmuştur”
diyor.
Almanya sırf
Amerikan jeopolitik çıkarları ve Amerikan kaya gazı satıcılarına yeni pazar
olmak uğruna hem refahından hem geleceğinden feragat ediyor” yorumunu yapıyor.

Acaba bu
doğru bir değerlendirme mi?

************************************

Avrupa’ya Doğalgaz Tedariki

Amiral
Gürdeniz’e göre, “Yarın Ukrayna ile Rusya barış yapsa, gaz vanaları açılsa
bile Almanya ve Avrupa Rus gazını alamayacak.”

Oysaki,
yapılan sabotajlarla Kuzey Akım 1 ve 2 hatları bir süreliğine devreden
çıkmış olsa da bu tamamen kullanılamayacağı anlamına gelmiyor. Sadece hasar
gören kısmın değiştirilmesi mümkün ve sistem kısa zamanda devreye alınabilir.

Ayrıca Rusya’dan
Avrupa’ya gelen doğalgaz boru hatları Kuzey Akım hatlarından ibaret
değil. Başka hatlar da var.

Rusya’dan
Karadeniz’in altından boylu boyunca geçip Trakya Kıyıköy’de karaya çıkan Türk
Akım
çift boru hattından biri de Avrupa’ya uzanıyor.

****

Teknik
imkanlar ayrı bir konu. Aslında enerji konusundaki gerilim Rusya- Ukrayna
savaşından önce başlamıştı.
“Rusya, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ve
İngiltere’ye gaz sevkini geçen sene kış mevsiminde azalttı.
Azalan boru
hattı ihracatı, kısmen LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) ile ikame edildi. Ekim
2021’den bu yana, LNG ithalatı önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 63 arttı
ve Avrupa’nın LNG ithalatının yüzde 37’si ABD tarafından sağlandı.”

Almanya doğalgaz ihtiyacının yüzde 55’ini Rusya’dan karşılıyordu. Buna rağmen Rusya- Ukrayna savaşı
başlayınca, Rus doğalgazını Almanya’ya taşıması planlanan Kuzey Akım 2 boru
hattı projesini devreye almaktan vazgeçti.
Üstelik proje bitmiş ve 10
Milyar Euro harcanmıştı.

************************************

Almanya ABD’yi Seçmekle Hata Mı Yaptı?

Amiral Cem Gürdeniz’in
yazısından ön plana çıkardığım iki husus var. İlki “Almanya’nın tercihi
stratejik açıdan hatalı mı?” sorusunun cevabı.

İkincisi
günümüzde okyanusların ve denizlerin altı enerji (doğalgaz boru hatları,
petrol ve gaz üretim tesislerine) ve siber dünyaya (insanlar ve
bilgisayar sistemlerinin iletişimini sağlayan fiber optik kablolara) ev
sahipliği yapmakta.  
Bunların güvenliğini
sağlamak,
insansız silahlı sualtı araçlarının yeni savaşlardaki önemi
konularında, Cem Gürdeniz çok önemli ve değerli bilgiler veriyor ve
uyarılarda bulunuyor.

Bugünkü
yazımda “Almanya ve diğer NATO ülkelerinin stratejik tercihleri doğru mu? Yani Avrupa
enerji açısından ABD’ye mi, Rusya’ya mı bağımlı olmalı?”
sorularını
değerlendirmeye çalışacağım.

İllaki bir bağımlılık söz konusu olacaksa Avrupa’nın, NATO üyeleri olarak, ABD’yi
tercih etmelerinde garipsenecek bir durum yok.
Ayrıca Avrupa, ABD ile kendilerini
aynı kültür ve medeniyet dairesine dahil görür, Rusya’ya karşı hep mesafeli
olmuştur. Rusya Batının anladığı anlamda demokrasi ile yönetilen bir
devlet de değildir.

Zaten devletlerin
bu türlü stratejik tercihleri kısa vadeli hesaplarla değişmezler.

************************************

Osmanlı Devletinin Stratejisi

Osmanlı
Devleti’nde de bu tür stratejik tercihleri olmuştur. Halil İnalcık’ın
Osmanlı İmparatorluğu (Sultan ve Siyaset) adlı eserinde
şu satırlara
rastladım:

“Osmanlı siyasetinin belirleyici prensibinin Hristiyan dünyasını her
zaman bölünmüş tutmak olduğunu vurgulamalıyız.
16. Yüzyılda Osmanlılar Avrupa’yı
birleştirmeye çalışan
Habsburgları ve Papalığı iki amansız düşman
gördüler ve bunlara karşı Avrupa’da yapılan her faaliyeti desteklediler.”

Devletlerin
kısa vadeli menfaatleriyle ters düşse bile böyle uzun vadeli stratejik
tercihleri olur. ABD de Rusya da kendi stratejik planlarına göre Almanya ve
diğer Avrupa ülkelerini kendisine bağımlı kılmaya çalışıyor.

Almanya
kısa vadede zarar görse de (bu kış doğalgaz sıkıntısıyla üşüseler de) Rusya’ya
bağımlılığını azaltmayı
tercih etti.

İnanıyorum
ki en kısa zamanda enerji kaynaklarını çeşitlendirerek ABD’ye de bağımlı
olmayacakları bir yeni enerji planı uygulayacaklar.

************************************

Türkiye Enerjide Kime Bağımlı?

Türkiye,
tükettiği birincil enerjinin yüzde 27’sini doğal gazla karşılarken,
bunun yüzde 99,1’ini ithalatla karşılamaktadır. Tükettiğimiz doğal gazın
yaklaşık yüzde 76’sı boru hatlarıyla
, yüzde 24’ü LNG olarak ithal edilmekte.

“Türkiye ithal ettiği doğalgazın yüzde 45’ini, petrolün yüzde 24’ünü ve
taşkömürünün yüzde 40’ını Rusya’dan alıyor.”
Akkuyu Nükleer santrali bittiğinde nükleer enerjide de Rusya’ya
yüzde 100 bağımlı olacağız.

Doğalgaz
ithalatı, 3 ülkeden (Rusya, İran, Azerbaycan) 5 boru hattı ile gerçekleşiyor.
Cezayir ve Nijerya’dan yapılan LNG ithalatı, uzun vadeli anlaşmalar
kapsamında, geri kalan LNG ithalatı ise spot piyasadan yapılmakta.

“Türkiye -Almanya
gibi- hem NATO üyesi hem de enerjide Rusya’ya bağımlı halde.” Üstelik biz
ABD’ye de Rusya’ya da güvenemeyiz.

Enerji
uzmanı Necdet Pamir, Rusya’nın Türkiye’yi tehdit olarak algılaması
durumunda, enerji arzının kesilmesi riskini hatırlatıyor.

Henüz
devreye alınmamış hidroelektrik, rüzgâr, jeotermal, güneş, yerli linyit ve
biyogaz gibi yerli ve yenilenebilir elektrik üretim potansiyelimizin hızla değerlendirilmesi
gerektiğini”
söylüyor.