8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 290

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (1)

0

“Bu
Makale Rusça ve Birçok Dilden Türkçe’ye Yaptığı Tercümelerle

Türk
Tarihi ile Türkoloji Sahalarına Büyük Katkılar Sağlayan

D.
AHSEN BATUR’UN AZİZ HATIRASINA

İthaf
Edilmiştir”

ÖZET

Kuzey Kafkasya hakkında çalışmalar yapan
Rus veya Rus olmayan uluslardan bilim insanlarının Rusça yazılmış eserlerinde
Türk araştırmacılar için çok kıymetli bilgiler bulunmaktadır. Doğu Avrupa,
Kuzey Kafkasya/Kafkasya, Türkistan, Sibirya coğrafyasında yapılan araştırmalar
Kimmer, İskit, Sarmat, Alan, Hun vd. Türk kavimlerinin arkeolojik bulgularını
gün yüzüne çıkarmaktadır. Günümüzde Kimmer, İskit, Sarmat, Alan, Hun vd. Bozkır
kavimlerinin Türklükleri uygarlık tarihi içinde hak ettiği yeri almaktadır. Kuzey
Kafkasya tarihine baktığımızda bu kavimlerin beşeri coğrafya ve Kafkasya
kültürünü nasıl oluşturduğu yeni verilerle her geçen gün daha iyi
anlaşılmaktadır. Bazı Rusça kaynaklarda görülen tarihî Türk halklarını ve
uygarlıklarını farklı kavimlere bağlama düşüncesi de zamanla kaybolmaktadır.
Çünkü gerek arkeolojik gerekse diğer alanlarda on binlerce çalışmanın
yapıldığını gördüğümüz Rusça kaynaklar aksi bir düşüncenin gelişemeyeceğini
göstermektedir. Bilimsel çalışmalar er veya geç hakikati ortaya koymak zorunluluğu
taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı Kuzey Kafkasya’nın diğer Türk coğrafyaları
ile arkeolojik araştırmalar ağırlıklı olmak üzere ilişkililerinin ortaya
konmasını sağlamak ve bunun uygarlık tarihi açısından önemini vurgulamaktır.

Anahtar Kelimeler: Kuzey Kafkasya, Turan
coğrafyası, Arkeoloji, Türk Uygarlığı

 

SUMMARY

IN TURAN GEOGRAPHY ACCORDING TO RUSSIAN SOURCES

NORTH CAUCASIA

There is very valuable information for
Turkish researchers in the Russian texts of scientists from Russian or
non-Russian nations working on the North Caucasus. These studies were in
Eastern Europe, North Caucasus/Caucasia, Turkestan, Siberia, Cimmerian,
Scythian, Sarmat, Alan, Hun, et al. It brings to light the archaeological
findings of Turkish tribes. Today, Cimmerian, Scythian, Sarmatian, Alan, Hun et
al the Turkishness of the steppe tribes take the place it deserves in the
history of civilization. When we look at the history of the North Caucasus, it
is better understood with new data how these tribes created human geography and
Caucasian culture. The idea of ​​connecting historical Turkic peoples and
civilizations to different tribes seen in some Russian sources also disappears
over time. Because the Russian sources, which we see that tens of thousands of
studies have been carried out in both archaeological and other fields, show
that a contrary thought cannot develop. Scientific studies have to reveal the
truth sooner or later. The aim of this study is to reveal the relations of the
North Caucasus with other Turkish geographies, mainly by archaeological
research, and to emphasize its importance in terms of the history of
civilization.

Keywords: North Caucasus, Turan geography,
Archeology, Turkish Civilization

 

РЕЗЮМЕ

В ГЕОГРАФИИ ТУРАНА ПО РОССИЙСКИМ ИСТОЧНИКАМ

СЕВЕРНЫЙ КАВКАЗ

Очень ценная информация для турецких
исследователей содержится в русских текстах ученых из русских и нерусских
народов, работающих на Северном Кавказе. Эти исследования проводились в
Восточной Европе, Северном Кавказе, Туркестане, Сибири, Киммерийцах, Скифах,
Сарматах, Аланах, Гуннах и др. Это проливает свет на археологические находки
тюркских племен. Сегодня киммерийское, скифское, сарматское, аланское, гуннское
и др. тюркство степных племен занимает достойное место в истории цивилизации.
Когда мы смотрим на историю Северного Кавказа, то с новыми данными лучше
понимаем, как эти племена создавали человеческую географию и кавказскую
культуру. Идея соединения исторических тюркских народов и цивилизаций с разными
племенами, встречающаяся в некоторых русских источниках, также со временем
исчезает. Потому что русские источники, в которых мы видим, что проведены
десятки тысяч исследований как в археологической, так и в других областях,
показывают, что противоположное мышление развиваться не может. Научные исследования
рано или поздно должны раскрыть правду. Целью данного исследования является
выявление связей Северного Кавказа с другими тюркскими географиями, главным
образом посредством археологических исследований, и подчеркивание его значения
с точки зрения истории цивилизации.

Ключевые слова: Северный Кавказ,
туранская география, археология, тюркская цивилизация.

 

 

GİRİŞ

İsa’nın Doğumundan Önce (D.Ö)[2]. 2000
yıllarından itibaren Doğu Avrupa, Balkanlar, Karadeniz’in Kuzeyi ve Güneyi,
Kuzey Kafkasya, Anadolu, Ön-Asya, Asya ve Sibirya coğrafyası Türk kavimlerinin
uygarlıklar oluşturduğu alanlardır. Sümer Uygarlığından itibaren ele alınırsa
bu tarih daha da eskilere kadar götürülmektedir. Hatta Erken Türk uygarlıkları
incelendiğinde ise Avrupa’nın ilk sakinlerinin Turanî Halklar olduğu
görülmektedir. Bununla birlikte bu çalışmada daha yakın bir tarih olarak
Kimmer, İskit, Sarmat vb. Türk Kavimlerinin Kuzey Kafkasya ile bağlantılı olmak
üzere bu geniş coğrafyada Rusça kaynaklardaki arkeolojik çalışmalara Türk araştırmacıların
dikkati çekilecektir. Bu çalışmada üç Rus akademisyenine ait İngilizce makalede
değerlendirilmiştir. Bunlar Nikolay Anatolievich Bokovenko’nun İklim
Bağlamında Avrasya Bozkırının İlk Göçebelerinin Göçleri “Migrations of Early
Nomads of the Eurasian Steppe in a Context of Climatic Changes”,
Sergey
Minyaev’in Hsiung nu Sanatında “Geometrik Stilin” Kökenleri “The Origins of
the “Geometric Style” in Hsiung nu Art”
ve Askold I. Ivantchik’in İskit’ten
Sibirya’ya Kadim Uygarlıklar, Arkaik Atina Grek Vazolarında ‘İskit’ Okçuları,

“Scythian Archers on Archaic Attic Vases”başlıklı araştırmalarıdır.

 Rusya ve şu an ona bağlı Türk
Yurtlarında yapılan arkeolojik çalışmalar çok değerli bulguları ortaya
çıkarmaktadır. Bilim insanları eğer ideolojik bir bakışla bu buluntuları
değerlendirmiyorsa yorumları da dâhil aydınlatıcı bilgiler olmaktadır. Eğer
okuyucu ideolojik yorumları gördüğü anda bunun değerlendirmesini
karşılaştırmalı kaynaklarla ve şahsi birikimle yorumlamak zorundadır. Çünkü
binlerce yıl Kuzey Kafkasya kültürüne ve uygarlığına katkıda bulunmuş antik
dönem Türk kavimleri ile İsa’nın doğumundan sonra bu kavimlerin ardıllarını
sürekli istilacı ve işgalci olarak yorumlamak okuyucular ve genç nesiller
üzerinde tarihî şartlandırmalara sebep olmaktadır. Binlerce yıl iskân olmuş ve
o coğrafyaya damgasını vurmuş Turanî halkların ancak yerliliklerinden
bahsedilebilir. Diğer taraftan ideolojik Rus bakışı ile bilimsel Rus bakışını
ayırmak gerekmektedir. İdeolojik Rus bakışı söz Rusların Kuzey Kafkasya’ya
yerleşmelerine gelince hiç istila, işgal ve sömürgeleştirmeden bahsedilmemekte Ruslar
adeta uygarlık getirmiş bir halk olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu da eserlerin
zaman zaman ilmî hüviyetine eksiklik getirmektedir. Buna rağmen arkeolojik
bulgular ham olarak değerlendirdiğinde çok önemli ipuçları vermektir. Bu
ipuçlarını değerlendirmekte Türk arkeologlar, tarihçiler, halkiyatçılara ve
dilciler gibi sosyal bilimler



[1]
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi
Müdürü

[2] Bu
çalışmada Hz. İsa (AS)’nın doğumunu ifade etmek üzere “Milat” yerine “Doğum”
kelimesi kullanılacaktır. Hatırlattığı için Turgay Tüfekçioğlu’na teşekkür ederim.

Devam edecek

Çin Kaynaklarına Göre SHİH–WEİ Kabileleri Üzerine Bir Etüd Denemesi

0

Prof. Dr. Türükoğlu[1] Gök Alp, târih sahnesine çıktığı
dönemden başlamak üzere kronolojik olarak Türkleri anlatıyor. Türk târihçilerden;
*Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre
İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Târihi
, *Toğrıl
Bey’in Adı Hakkında ve Selçukluların Gelişi ile Orta Doğu’da Silahlarda Görülen
Yenilikler
, *Türk Kültürünün Gelişme
Çağları
, *Türk Mitolojisi (Kaynaklar
ve Açıklamaları İle Destanlar)
, *Türk
Kültür Târihine Giriş
(5 cilt) *Büyük
Hun İmparatorluğu Târihi
(2 cilt), *Türk
Devlet Felsefesi
, *Türklerde Devlet
Anlayışı
gibi eserlerin yazarı Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in (1923-1989) başlattığı
çalışmaları devam ettiren ve yarım kalan eserlerini tamamlamayı düşünerek yola
çıkmıştır. 

Beş ayrı kitap
hâlinde tamamlanması plânlanan serinin Çin
Kaynaklarına Göre Shih–Wei Kabileleri Üzerine Bir Etüd Denemesi
isimli birinci kitap, 13,5 X 21
santim ölçülerinde, 136 sayfadır. Müellif ‘Önsöz’ünde; ilk Türkler hakkında
Profesör Dr. Bahaeddin Ögel ve yabancı ilim adamlarından Sinolog / Çin târihi
uzmanı Alman asıllı Prof. Dr. Wolfram Eberhard (1909-1989)’dan başka ilmî
incelemeler yapan bulunmadığını bu durumun millî târihimiz ve Türklüğümüz
hesabına üzücü bir durum olduğunu belirtiyor.

Giriş’ bölümünde Türükoğlu, ‘Çingiz’ olarak andığı Cengiz Han’dan
önce Moğolların küçük ve ehemmiyetsiz bir kabile olduğunu yazıyor. Cengiz Han,
aynı ırka, aynı dile ve aynı kültüre mensup olan kabilelerin hepsini Moğol adı
altında toplamıştır. Bitişik arazide ise Türk kabileleri yaşıyordu. Irk
bakımından birbirinden tamamıyla ayrı olan bu iki âlem arasında sıkı temaslar
vardır. Zaman zaman Türkler Moğol âleminin içine doğru girmişler ve bâzen de
Moğollar Altaylara doğru uzanmışlardır. Bu temas ve münâsebetler daha ziyâde
Büyük Asya Hunları çağından itibaren önem kazanmıştır. Büyük Asya Hunları
döneminde Türkler, hâkim millet sıfatı ile Moğol dünyâsının içine girdikleri
gibi devlet idâresine katılmalarının tabîi bir neticesi olarak Moğollar da
batıya, Türk âleminin içine sızmaya başlamışlardır. Bu münâsebetler sebebiyle
Türkleşen Moğollar olduğu gibi, Moğollaşan Türkler de olmuştur. Diğer
târihçilerin belirttiğine göre; Moğollar kültür açısından Türklere nazaran
hayli geride idi. Nitekim bu sebeple; Cengiz Han İmparatorluğunun devamı ve
kolları olan Altun Orda İmparatorluğu, Çağatay Hanlığı, İlhanlılar,
Celâyirliler, Kazak Hanlığı ve Nogaylar, zamanla Türk kültürünü benimsemişler
ve İslâmiyet’i kabul etmişler Moğolluk ile bağları kalmamıştır.

Aynı bölümün
devamında Çingiz’den önceki Moğolların Proto-Moğollar (Ön Moğollar) olduğu, Ön
Moğolların ekseriyetini de Shih-Wei kabilelerinden oluştuğu belirtiliyor ve
yaşadıkları bölge, giyim-kuşamları, evleri hakkında bilgiler veriliyor: Herkes
samur tutar, fok balıklarından tarak yaparlar, balık derisini elbise olarak
giyerler. Kız ve erkeklerin evlenmeleri usullere, kaidelere bağlıdır. Önce iki
âile arasında söz kesilir. Çeyiz olarak sığır ve at verirler. Kadın, çocuk
doğuruncaya kadar âilesi yanında kalır. Kocası ölen bir kadın ikinci bir
evlilik yapamaz. Kış mevsiminde at boyu kar yağar. Bu mevsimde hepsi dağlara
gidip toprak mağaralarda sığır ve diğer hayvanlarla bir arada otururlar. Her
tarafta buz vardır. Pek çok geyik avlanır.  

Sonraki
sayfalarda daha geniş şekilde, başta  Shih-Wevi’ler olmak üzere diğer kabileler ve
yaşayışları hakkında bilgiler var.  

Göktürk
Devleti’nin Kuruluşundan Çingiz’in Zuhuruna Kadar Altaylarda ve
İç Moğolistan’da Kabileler

Prof. Dr. Türükoğlu Gök Alp, 5 kitaptan oluşacak
serinin ikinci kitabında, Altaylar ve iç Moğolistan’da yaşayan kabileler
hakkında belgelere dayalı bilgiler veriyor. Birincisiyle aynı ölçülerdeki eser
143 sayfadır.

Önsöz’de;
Türklerle Moğolların sık sık birbirlerinin yaşadığı bölgenin içlerine seferler
düzenlemeleri sebebiyle ırk bakımından birbirlerinden tamamıyla ayrı olmalarına
rağmen, kültür ve dil bakımından akraba olan bu iki âlem arasındaki
münâsebetlerin tam olarak incelenmediği belirtiliyor.

Prof. Gök Alp, incelemelerine Sha-T’o’lar ile
başlıyor. Sha-T’o’lar dokuzuncu yüzyılın sonlarından onuncu yüzyıla kadar Kuzey
Çin siyâsetini büyük ölçüde etkileyen bir Türk kabilesidir. Beş Hanedan ve On
Krallık döneminde beş hanedandan üçü, Hou Tang, Hou Jin ve Hou Han’ı ve on
krallıktan biri olan Kuzey Han’ı kurdukları belirtiliyor.  Sha-T’o Türklerinin kurduğu kısa ömürlü
krallıkların yurtları Çinlerin Tang Hânedânı tarafından fethedilince kabile
eriyip kayboldu.

Kitapta yer
alan bilgilere ait belgeler titiz bir şekilde ve hayli teferruatlı bir şekilde
inceleniyor.

Müellif, Tatarları
4 bölümde inceliyor: 1-Alaşan Tatarları, 2-Orkun ve Kuzey Tatarları, 3-‘Ak Tatarlar’ olarak da anılan Yin-shan
Tatarları veya Öngütler, 4-Kara Tatarlar. Dikkat çeken ve az bilinen bir husus,
Tatarların bir bölümünün güçlü bir devlet kurduğu bilgisidir. Çin ile
anlaşmalar imzalamışlar, isyanlar düzenlemişler, Çinlileri hayli
uğraştırmışlardır.

Alaşan Tatar
Devleti 981 yılında Tsu-p’u’lar tarafından istilâ edilmiştir.

Orkun ve Kuzey
Tatarları, 907 yılında kurulan ve 1125’te yıkılan Kuzey Liao Devleti 1119
yılına kadar Orkun Tatarlarının isyanları ile meşgul olmuştu. 

Satır
aralarında, ‘Ak Tatarların, Cengiz Han
dönemindeki nesillerinin Türklükleri hakkında bir tereddüt bulunmaması gerekir

cümlesi dikkat çekmektedir. Bu cümle, Tatarların ayrı bir millet veya ırk
olduğu iddialarını hükümsüz kılmaktadır. Kara Tatarlar ise Moğollarla çok fazla
içli-dışlı olmaları sebebiyle farklı bir grup olduğu belirtiliyor. Dikkat çeken
bir cümle daha vardır. ‘1162 yılında
Moğollar, Tatarlara taarruz edecek kadar güçlenmiştir
.’ Bir başka cümleden
Timuçin idâresindeki Moğolların Tatarlar
için büyük tehlike teşkil etmeye başladıklarını
’ öğreniyoruz.

Ak Tatarlar
(yin-Shan Tatarları Sarı Nehrin teşkil ettiği büyük dirseğin kuzeyinde
yerleşmişlerdi. Bunlar, Moğollar tarafından ‘Çağan Tatar’ olarak anılmıştır.  

Kara Tatarlar
Moğollarla çok sıkı temas hâlinde olmuşlardır. Orta Asya’nın hangi kesiminde
yaşadıkları kesin olarak tespit edilememiştir. Müellifin tahminen belirlediği
yer, Kerulen veya Onon Irmağı kenarıdır. Kara Tatarların medenî seviye
itibariyle Alaşan, Orkun ve Ak Tatarlardan çok daha gerilerde olduğu tespit
edilmiştir. Bu sebeple kabile hayatından devlet hayatına geçebilmiş olmaları
ihtimali zayıftır.

1202 yılına
ait 12 numaralı belgede, Timuçin’in 4 gurup hâlindeki Tatarları ortadan
kaldırdığı kayıtlıdır. Ancak belgede imha ameliyesinin kısmî veya toptan
olduğuna dâir bilgi yoktır. Müellifin tahminine göre büyük kısmı imha
edilmiştir.

Eserde sözü
edilen Tatarlar ile günümüzde Kırım’da, Tataristan’da, Başkurdistan’da ve
kısmen Çuvaşistan’da yaşamakta olan Tatarlarla bağlantısı hakkında da bilgi
verilmemiştir.

Sınırlandırılmış
Türk Târihi

Prof. Dr. Türükoğlu Gök Alp, telif ettiği 5
kitaplık serinin üçüncüsünün adı hakkında şu bilgiyi veriyor:

Bizde yaygın bir
kanaat vardır: Türk târihi zaman, yer ve devlet sayısı yönlerinden sınırlı
değildir. Bu sınırlı yâni mazbut olmayış onun başlıca özelliğini teşkil eder.
İşte bu yaygın kanaatten dolayıdır ki, Türk’ün târihi ölümsüzlüğe doğru
uzandığı gibi onun Asya, Avrupa ve Afrika’da birçok yurdu vardır ve kurduğu
devletlerin sayısı da 104’ü bulmaktadır!

Halbuki, umûmi bir
kaide olarak denilebilir ki, devlet kurmayı başarmış her milletin târihte
yalnız bir devleti olmuştur ve bu devlet zaman, yer ve sayı bakımından
sınırlıdır yâni mazbuttur. Esâsen, bilindiği üzere, devletin en büyük vasfı
devamlılıktır.

Bizim bu umûmi kaide
dışına çıkışımız târihimizin özelliğinden değil devletin mâhiyeti ve vasfı
üzerinde ya hiç veya gerektiği şekilde durmamamızdan ileri gelmektedir.
Bilindiği üzere, en büyük siyâsî teşkilât olan devlet sosyolojik, hukûki ve
târihî bir varlıktır. Bizde, şimdiye kadar, devletin bu sosyolojik ve târihi
varlığı üzerinde kısmen durulmuş ve fakat onun hukûki varlığı üzerinde hiç
durulmamıştır. İşte devlet hukûki yönden ele alınmadığı yani devletin târifi
yapılmadığı içindir ki târihte şu veya bu yerde görülen her Türk iktidarına
devlet gözü ile bakılmış ve böylece devletlerimizin sayısı 104’e kadar
çıkarılmıştır! Halbuki devletin hukûki mâhiyeti göz önünde bulundurulacak
olursa Türk’ün de umûmi kaideye uyarak târihinin akışı içinde bir tek devlet
kurduğu, ancak İran’ın tam olarak Türkleştirilememiş olması dolayısıyla bu tek
devletin iki devlet görüntüsü aldığı tespit olunacaktır. Gerçi, Çingizoğulları
ve Aksak Temir zamanında devletimiz, hukuk yönünden tek devlet olmuşsa da
aradaki İran engeli sebebiyle bu durum geçici bir zaman devam etmiş, süreklilik
kazanamamıştır. Bunun dışında kalan Türk iktidarlar ise içinde bulundukları
târihlerin malıdır.

Müellif; ‘Devletin Mâhiyeti ve Özelliği’, ‘Devletin Unsurları’: A-Ahali, B-Ülke, C-İktidar’
Kavramları hakkında bilgi verdikten sonra, târih sahnesine çıkmış Türk
devletlerini; Tumanoğulları, Hsien-pi’ler, Aparlar (umûmi kabul görmüş ismi ile
Avarlar), Ötüken Kökbörüoğulları, Basmıl Kağanlığı, Uygur Kağanlığı, Kırgız
Kağanlığı, Kara-Ordu Kökbörüler (Karahanlılar), Yeh-lü Ta-shih Oğulları
(Kara-Kitaylar), Karalılar (Keraitler), Sekizoğuzlar (Naymanlar),
Anuşteginoğulları (4. Harzemşahlar) ve Çingizoğulları şeklindeki
isimlendirmelerle tasnif ediyor  sülâlelerin her biri hakkında tatmin edici
bilgiler veriyıor. Hemen akabinde devletin unsurları meyânında İstiklal
kavramını yorumluyor. Görüldüğü gibi hepsi Türk, Moğol veya Türk-Moğol karışımı
hânedânlardır. Osmanlı, Orta Asya’da olmadığı için haklı olarak 13 hânedâna dâhil
edilmemiştir. 

‘İstiklâl’
başlığı altında, Türklerle Moğolların aynı ırktan olup olmadıkları, Çingiz’in
de Türk olup olmadığı meselesi, çok geniş bir şekilde ele alınıyor. (s:
413-428)

Netice:
Moğollar Türk ırkından değildir. Ancak Türk kültürünü benimsemişlerdir. O
kadar. Irkî özelliklerini korudular. Davranışları, insan sevgisi, adâlet
anlayışı, düşünce sistemleri Türklerden farklıdır. Dil ve kültür birliği
yoktur. (Belirtilmemiş olmakla birlikte, inanç birliği de yoktur.)

Çingiz de Türk
değildir. Onun Moğolca  ve Türkçe
bildiğini iddia edenlere karşı Türükoğlu Gök Alp, aksi görüşte olduğunu, yalnız
Moğolca bildiğini, Türkçe biliyorsa da, Türklere hükmedebilmek için öğrenmek
mecburiyetinde kaldığını, bunun siyâsî bir davranış olduğunu deliller ileri
sürerek ortaya koyuyor (s: 434-440)

Sayın Gök Alp,
Aksak Temur Bek’in de Türklüğü ve Moğolluğu hakkında bu gün bile tam bir görüş
birliği olmadığını ispat etmeye çalışıyor. (s: 447-450) Doğu Türkistan ve Altın
Orda Hanlığı’nın hükümdârı Toktamış Han hakkında yazdıkları ise genel kabul
görmüş bilgilerle mutabıktır.

Eserin son
sayfalarında 10 adet harita bulunuyor.

Kaynaklara
Göre Orta Asya’nın Önemli Ticârî Ve Askerî Yolları

Prof. Dr.
Türükoğlu Gökalp 5 ciltlik eserinin 4. Kitabının ‘Önsöz’ünde; ‘Orta Asya’da kurulmuş bulunan sülâleler,
komşuları ile çok geniş ticârî ve askerî faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu faaliyetlerde
özellik gösteren yön, Çin’den başlayıp Akdeniz kıyılarında son bulan kervan
yollarının, Orta Asya’dan geçen kısmının ele geçirmeye veya bu yolları kendi
denetimi altında bulundurma hususunda Orta Asya’da hâkimiyet kuran sülâleler
ile Çin ve Tibetliler arasında uzun zaman çetin çatışmalar olmasıdır
.’
Diyor.

Güçlü devlet
olabilmek için günümüzde de ticârî ve askerî faaliyetler için yollar birinci
derecede öneme sâhip milletlerarası unsurlardır. Osmanlı Cihan Devleti de bu
hususa çok önem vermekte idi. Osmanlı Devleti gerek karada gerekse denizde
ticârî yolları kendi hâkimiyeti altına almak için savaşmış, başarılı olmuş ve
622 yıllık ömrü içinde, 300 yıl boyunca dünyanın en güçlü devleti olmuştur.

Eserin ‘Giriş’
başlıklı bölümünde ‘Yol’ kavramı
üzerinde duruluyor. Yolun büyük önemi bütün teferruatı ile okuyucuya sunuluyor.
İkinci bölümün konusu; Çin’den batı Türk iline giden yollardır. Bilgiler,
haritalar desteğinde sunuluyor. Bu yollarda; 632, 640, 642, 651, 655, 660, 669
yıllarında yaşanan olaylarla başlayan detay bilgiler, 983 yılına kadar
haritalar üzerinde yapılan açıklamalarla devam ediyor. Batı Türkilindeki yollar
üzerinde bulunan konaklama yerleri arasındaki mesâfeler, fersat birimiyle
tespit ediliyor.

3. bölümde
Orta Asya’nın kuzey kısmı yolları yer alıyor. Bu yollarda yaşanan önemli
olaylar, yıllar itibariyle 28 adet harita okuyucuya rehberlik ediyor. 4.
bölümde ‘Orta Asya’ın orta ve Batı
kısmını, Kuzey kısmına bağlayan yollar
’ başlığı altındadır ve 187-192
sayfalar arasında yer alıyor.

Özetlemek
gerekirse Türükooğlu Gök Alp 1972 yılında kaleme aldığı bu eserinde; Türk
Kağanlığı’nın kurulduğu 552 yılından Samanoğulları’nın ortadan kaldırıldığı 999
yılına kadar olan dört buçuk asırlık zaman dilimini inceliyor. Bu zaman
zarfında Orta Asya’nın önemli ticârî ve askerî yolları hakkında okuyucuyu
bilgilendiriyor. Kitapta yer alan bilgiler, târihçiler kadar günümüz devlet
adamlarını da ilgilendirmektedir.

13,5 X 21
santim ölçülerinde 216 sayfalık eser, yazara ait diğer eserleri gibi vefatından
21 yıl sonra ilk defa 2022 yılında yayınlandı.

Prof. Dr.
Türükoğlu Gök Alp’in, 5 kitaptan oluşan serinin sonuncusunda 1972-1983 yılları
arasında kaleme aldığı makalelerden seçtiği 17’si yer alıyor. Her birinde ilgi
çekici bilgiler bulunan makalelerin başlıkları: *Bilge Tonyukuk’un Deniz
Seferi. *Türk Kıyımı. *Kürşad Olayı. *Türk Târihi Yeni Baştan Yazılmalıdır.
*Türk Târihinin Meseleleri. *Türk Târihine Bir Bütün Olarak Bakılmalı. *Türk
Kültürü Dergisi Makaleleri. (9 makale) *Çincede ‘Tucüeh’ Kelimesi Türkçede ‘Türk’
değil. ‘Türük’ Demektir.

 

 

Prof. Dr. TÜRÜKOĞLU GÖK ALP:

27 Temmuz 1922 târihinde
Denizli’nin Acıpayam ilçesinde dünyâya geldi. Doğduğu yerde ilk ve ortaokulu
parlak derecelerle tamamladı. 1940-1941 ders yılında Denizli Lisesi’ni 120
üzerinden 118 puan alarak birincilikle bitirdi. 1941 yılında Siyasal Bilgiler
Okulu’nun (daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) yazılı
imtihanını kazanıp bu okula girdi. Yatılı olarak okuduğu bu okuldan 1945
yılında mezuniyetinin ardından Mâliye Bakanlığı’nda çalışmaya başladı.
Bakanlıktaki 17 yıllık görevinin ardından 1 Mart 1962 günü Ankara Üniversitesi,
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde uzman kadrosuna tâyin edildi. Kısa süren bu
memuriyetinin ardından Yurtlar ve Krediler Kurumu’nda 2 yıl, Sanayi Bakanlığı’nda
bir yıldan az ve Millî İstihbarat Teşkilatı’nda 2 yıl görev yaptı.

Türükoğlu Gök Alp, 27
Mayıs 1960 darbesinden sonra memurların üniversitede okumalarına yasak getiren
4007 sayılı kanun yürürlükten kaldırılınca derhal Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin
târih bölümüne kaydoldu. Eğitiminin ikinci yılında lisans öğrenciliğini bırakıp
doğrudan doktora öğrencisi oldu. 16 Haziran 1966’da 44 yaşında Orta Asya Târihi
alanında pekiyi derece ile doktor unvanı aldı. Doktora danışmanı Prof. Dr.
Bahaeddin Ögel idi. 4 Aralık 1967’de Atatürk Üniversitesi, Tarih Bölümü’ne Türk
Târihi alanında Öğretim Görevlisi Doktor olarak göreve başladı. Aynı
üniversitede 1969’da Doçent ve 1978’de Profesör kadrosuna tâyin edildi. 1979
yılının sonlarında üniversitedeki görevinden ayrıldı. ‘Cevdet Gökalp’ olan adını mahkeme kararıyla ‘Türükoğlu Gök Alp’ olarak değiştirdi.

29 Mayıs 2001 günü
Ankara’da vefat etti. Üretken bir târihçi olan ve hayli ilerlemiş yaşında Çince
öğrenen Prof. Gök Alp ayrıca Fransızca, İngilizce ve orta seviyede Almanca
bilirdi.

Prof. Dr. Gök Alp’in, ‘Kaynaklara Göre Orta Asya’nın Ticârî ve
Askerî Yolları
’ (1973), ‘Başımıza
Gelenler
’ (2001) isimli kitapları yayınlanmıştır.

İlk sayısı Ocak
1991’de ve son sayısı 1993’de basılan ve 8 sayı yayınlanan ‘Türük Budun’ dergisini çıkardı. Türk
Kültürü, Millî Kültür, Töre, Türkistan gibi dergilerde Türk târihi üzerine çok
sayıda makale yazdı.

 

 

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129
86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 



[1]Günümüzde
Türk’ olarak yazılıp okunan kelime
ilk defa Ön Asya çivi yazılı metinlerinde ‘Turukki’ şeklinde tespit
edilmiştir.  Kelime Orkun Kitâbelerinde ‘Türük’ olarak görülmektedir. Kitâbelerde
kelime;  iki temel mânâda kullanılmıştır.
Türk; güçlü, kudretli anlamına gelirken türük kelimesi kalabalık ve millet mânâsında
kullanılmıştır.  Macarlar ise Türkleri ‘Török’ kelimesiyle ifâde etmişlerdir. 

9 Eylül kutlu olsun- kutlayacağız!

Bugün 9 Eylül. Doğup büyüdüğüm şehrin tam 100 yıl önce kurtuluş günü. Hani kutlamayacakmışız ya! İşte o İzmir ve o İzmir’in kurtuluş günü.

Ordu “Akdeniz”e doğru “Şu kopan fırtına Türk Ordusudur ya Rabbi!” dedirten hızla ilerlemektedir ama o hız bile vahşeti, jenosidin âlâsını önlemekte yetersizdir.

Aşağıdaki alıntılarım Profesör Stanford Shaw’un From Empire to Republic (İmparatorluktan Cumhuriyete) adlı dev eserindendir. Türk Tarih Kurumu bu 5 büyük cildin İngilizcesini, 2020’de yayımladığı hâlde Türkçeye hâlâ kazandırılmadı. Shaw’un eseriyle karşılaştırabileceğimiz başka bir eser de yok. Bu vahim ve anlaşılmaz ihmalinin arkasında makul bir sebep varsa o sebebi öğrenmek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Müttefiklerin raporları

ABD Savaş Gemisi subaylarından Teğmen Barry’den dinleyelim:

Menem [Menemen her halde.]hâriç bütün şehirler fiilen ya tahrip edilmiş veya hâlen yanmakta. Geri çekilen Yunan Ordusu’nun soygun, yağma, yıkıp yakması anlatılıyor. Araziden geçerken çok sayıda ölü ve yaralı Müslüman gördüm. Arazi mutlak anlamda ıssız; bütün barınma ve beslenme imkânları yok edilmiş. Manisa’nın yüzde 80’i tahrip edilmiş, Kasaba’nın yüzde 90’ı, Salihli’nin yüzde 60’ı. Demiryolu Alaşehir’e kadar sağlam. Gayrı Müslim nüfus İzmir’den tahliye edilmiş…” (USDS Decimal File 867.00/1558)

Ne zaman tahliye edilmiş? Az sonra yazacağım.

İstanbul’dan İngiliz Yüksek Komseri Rumbold, Curzon’a mektubunda, İzmir’den, Sir Harry Lamb’dan ve başkalarından, denize doğru panik içinde kaçan Yunanlıların vahşetini anlatan raporları naklediyor:

Yunanlıların çekilişleri sırasındaki davranışları konusunda fikir birliği var. Sir Harry Lamb, ‘Yunanlıların yapıp ettikleri her bakımdan iğrenç. ‘ diyor. İki ırk arasında bir tercih yapmak mümkün değil. [Yüce Anglo- Sakson- Germen “aryan ırk”ından değil bunlar ya!] İngiliz malı olan İzmir-Aydın Demiryolu’nu tamamen tahrip ettiler. [Önemli olan bu!] Birçok yerde Türkleri camilere kapatıp sonra camileri ateşe verdiklerinden şüphe yok.

Profesör Shaw devam ediyor: “Türk karargâhı orduyla birlikte ileri hareket hâlindeydi. 2 Eylül’de Uşak’ta kuruldu. Aynı gün, kaçan Yunanlılar iki şehri de yaktıktan sonra Eskişehir ve Aydın geri alındı. İki gün sonra İsmet Bey, ordusuna, Bursa ve İzmir’i, Yunanlıların bunları da tahrip etmelerini önlemek için bir an önce ele geçirmeye çalışmaları emrini verdi.”

Babaannemden dinlediklerim

İzmir kurtuldu ama maalesef Bursa yandı. Şimdi Shaw’u bırakıp birinci elden bir rapora dönelim.

Babaannemden dinledim: Katliam, diri diri yakma, ırza geçme haberleri İzmir’e ulaşmaktadır. İkiçeşmelik’te, mahallenin iki ucunda silahlı gençler, gelecek vahşete direnmek için nöbettedir. Babaannem ve başka birkaç ailenin kadın ve çocukları, bahçesi demir kapılı, görece daha güvenli olduğunu düşündükleri bir eve sığınmışlardır. 9 Eylül sabahı karşı tepelerde, babaannemin tabiriyle “karınca gibi asker” görünür. “İşte!”, diye düşünür babaannem, “Bizi de kesmeye geliyorlar.” ve sessizce ağlamaya başlar. Onlu yaşlardaki babam merdivenlerden kaymakta ve başka yaramazlıklar yapmakta. “Bizi öldürmeye geliyorlar ve sen oynuyorsun!” diye azarlanır. O sırada … Efendi, evinden çıkar ve bağırmaya başlar. Babaannem ne söylediğini anlamaz ve ağlaması artar. O efendi kendi evine girer ve birkaç dakika sonra elinde bir Türk bayrağı ile çıkar ve bayrağı sallamaya başlar. O zaman gözyaşları sevince döner. Gelen Türk süvarisidir.

Gelen Tatar Şerafettin Bey’in müfrezesidir. Az önce Darağacı semtinde, düşmanla çatışan ve zayiat veren müfreze. 6 Eylül’de Yunan terk etmişti ya… Allah Allah!

Tatar Şerafettin Bey’i televizyonlarda defalarca görmüşsünüzdür. Hani bir asker, atından iner ve İzmir Hükûmet Konağı’nın merdivenlerini ikişer üçer koşarak çıkar, balkondaki direkte asılı Yunan bayrağını indirip yerine Türk bayrağını asar ya… Herhalde ta üç gün önce İzmir’i terk ederken bayrağı yanlarına almayı akıl etmemişler! İşte o Tatar Şerafettin Bey’in süvarileridir gelenler. Onun komutanı İşkodralı Fahreddin Paşa’nın süvarileri… Onun da komutanı Selanikli Mustafa Kemal Paşa’nın süvarileri… Ne kadar yalanlamaya, karalamaya çalışsanız da o kurtarıcı ordudur.

Ne zaman terk ettiler?

Yine ABD raporları, sivil ve artık sivil kıyafete bürünmüş asker Yunanlının tahliyesinin 2 Ekim itibarıyla muhasebesini veriyor: 221.600 kişi bu tarihe kadar İzmir’den, Urla’dan ve Çeşme’den şehri terk etmiş.

Bir kısım süvari babaannemin sığındığı evin önünden geçer. Kadınlar, atlar içsin diye kovalarla su çıkarırlar. Ve onların hayretli bakışları altında, kovalardan önce süvariler içer…

Şu 6 Eylül’de Anadolu’yu terk eden Yunan kuvvetleri var ya… Biraz daha onlardan söz edeyim (Yine Shaw’dan):

1922 Eylülünün sonuna kadar Türk Ordusu, aralarında 8 generalin bulunduğu 500 ila 728 Yunan subayını ve 52.000 Yunan askeriyle 42.000 sivili harp esiri olarak tutuyordu. Bunlar arasında Baş Komutan Trikopis ve 2. Ordu Komutanı Diyenis de vardı. İkisi de 2 Eylül gecesi teslim olmuştu. 22 Eylül’de de General Kledas bütün kuvvetleriyle teslim oldu.”

Hani 6 Eylül’de düşman alacağını alıp Türkiye’yi boşaltmıştı ya. Zavallı General Kledas’ın haberi olmamıştı demek.

https://millidusunce.com/9-eylul-kutlu-olsun-kutlayacagiz/

Hak Bir, Yanlış Sayısız

     “İki kere iki dört
eder.” Bu hüküm ve sonuç; kesinkes doğrudur. Başka söze gerek yok.

     Gerçek bu iken,
iki kere üç dört değil. İki kere beş dört değil. İki kere on dört değil diye
sıralarsak; sayısız menfi hükümlerin sonu gelmez. Kaldı ki, bu yanlış
hükümlerden birini, doğru sanmamız da mümkün ve olasıdır.

     Üstelik bu sayısız
yanlış sonuçları nazara vererek, büyük bir zaman kaybına da uğramış oluruz.

     Öyleyse, doğru ve
gerçek olanı bilip, yanlışlarla uğraşmamak, onlarla vakti zayi etmemek asıl
olmalı. Çünkü Hak bir, Bâtıl / Yanlış’lar nâmütenahi / sonsuzdur.

     Bâtıl, yanlış ve
doğru olmayanlarla uğraşırken; Hak, Doğru ve Gerçek olandan ebediyyen mahrum
olmak; sonsuz hayatta ebedî saadet ve mutluluğu kaybetmek de var.

x

     Siyasî ve İktisadî
…izmlerde hakikati aramak ve doğruyu bulmak gayret ve meşgalelerin sonu da,
aynı şekilde yersiz, lüzumsuz, isabetsiz ve koskoca bir hiçtir. Sonu hüsrandır.
Sonu bitimsiz karanlık bir tünel içinde kaybolup gitmektir.

     Çünkü kendi
yolumuz da, yordamımız da vardır. Bunun aksi çırpınış ve arayışlar; cebimizde
paramız varken, başkalarının cebinde para aramaya benzer.

x

     Dinler içinde
İslâmiyet en doğru, en gerçek ve en hakikî din iken; diğerleri zamanla
şirazeden çıkarak; insanı meçhul ve karanlık yollara saptırmışlardır.

     Evet, bu bâtıl din
ve inanışlar; insanı sonuçsuzluğa mahkûm eden ve edecek olan çıkmaz, dipsiz
susuz kuyulardan başka bir şey değildir.

     İnsanı çıkmaz
yollarda bırakan; çılgın ve çıldırtan yolsuzluk yollarıdır.

x

     Bazen insanların
huy ve karakterlerini ve somutlaştırmak isteriz. Bunun için, onları her
hayvanın belirgin bir vasıf ve sıfatıyla nazara veririz. Meselâ: Eşek gibi
inatçı, koyun gibi uysal, tilki gibi kurnaz, akrep gibi sokucu, yılan gibi
zehirleyici, papağan gibi ezberci, arslan gibi adam, kuş beyinli ve bu gibi
vasıf ve niteliklerle yâdederiz.

     Bu durum şöyle bir
hükme vardırıyor bizi: İnsan sayısız huy ve karakter sahibi bir varlık. Yüce
Allah; insanlarda var olan huyların her birini; bir hayvan suretinde
cisimlendirmiş, ete kemiğe büründürmüş şu veya bu hayvan suretinde, huyları
görünür hâle getirmiş.

     Tıpkı Yûnus
Emre’nin: “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” demesi gibi.

     İnsandaki huy ve
karakterler de, ete kemiğe bürünerek çeşitli hayvan sûretlerinde karşımıza
çıkarak, görünür hâl almışlardır.

     Nitekim insanın
içi dışına çevrilse; kimi kurt, kimi ayı, kimi yılan gibi çeşitli suretler
alır.

     Kimi büyük
zâtların; insanları baskın huyunun şeklinde görmeleri bir gerçektir.

     Öyleyse, bir an
evvel mânevî şahsiyetimizi gözden geçirmeli. Menfî huy ve karakterlerimizden
kendimizi soyutlamalı. Onları müspet, güzel ve iyi huylara dönüştürmenin gayret
ve çabası içinde olmalıyız.

     x

     En büyük
hatalarımızdan biri de, müslümana bakarak İslâm hakkında, üstelik menfî ve
yanlış kararlara varmamızdır. Müslümana bakarak; ondaki İslâma yakışmayan
tavırları, İslâmdan bilip, İslâma cephe almamızdır. Oysa müslümanın her hâl ve
hareketi İslâma uygun olması gerekirken; gaflet, cehalet ve bilinçsizliğinden;
İslâmın istediği gibi biri olamıyor! Tabii ki bu durum onu  imansız değil, sadece günahkâr ediyor.
Şüphesiz suç kendisinindir. İslâmın değil. Kaldı ki, “Başkasına itimat etmeyen,
nefsiyle teşebbüs eder.” Dinini bizzat kendisi, Türkçe eserlerden öğrenmeli.
Türkçemizde Arapça’dan çevrilmiş birçok mealler, tefsirler, Peygamberimizi
anlatan çok değerli, sayısız kitaplar mevcut. Diyanet’in bu hususta güzel
çalışmaları var. Bunlara bakarak dinimizi kaynaklarından öğrenmek mümkün. Ne
Batı’nın sömürgen siyasetleri; Hz. İsa ve İncil, ne de Müslümanın hata ve
kusurları Kur’an ve Hadis kaynaklı.

Ecdadımıza Karşı Nefret ve İhanet Suçu

İzmir’in Kurtuluşu törenleri
bu 9 Eylül’de daha bir coşkuyla, 2 milyon kişinin katılımıyla ve
muhteşem bir görsel şölenle kutlandı. Törende beni en çok etkileyen sahne protokol
ve halkın İstiklal Marşını yürekten okuyuşu, içtenliği ve coşkularını yansıtan
gözlerindeki ışıltılar idi.

Bu yıl İzmir’in
3,5 yıl süren Yunan işgalinden kurtuluşunun 100. Yılı idi. Yenilen
sadece Yunan değil arkasındaki İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist
devletlerdi.

Bu
etkinlik Türk milletinin İzmir’in ve Türkiye’nin kurtuluşunu sağlayan
Atatürk, silah arkadaşları, şehitlerimiz ve gazilerimize bir şükran ifadesiydi.

****

Ancak İzmir’deki
muhteşem kutlamaların motivasyonunu artıran güncel faktörler de vardı. Eski
TBMM Başkanı İsmail Kahraman gibi bazı AKP’lilerin, Millî mücadeleyi ve
Mustafa Kemal Atatürk’ü küçültmek için “hiç savaşmadık, tek kurşun atılmadı.
Müstevliler kendiliğinden çekildi”
gibi cehaletten öte zırvalarına da bir
tepki idi.

Kalabalıkların
coşkusu “keşke Yunan kazansaydı” diyen “Fesli Kadir” (Mısıroğlu)
ve benzerlerinin tedrisatından geçmiş olanlara bir cevap gibiydi. Fesli Kadir’i
hastanede ziyaret eden DİB Ali Erbaş’a, İsmail Kahraman’a ve RTE’ye
gönderilmiş bir mesaj niteliğinde idi.

Fesli
Kadir “Atatürk’ü seven benim cenazeme gelmesin” diye vasiyet etmişti. İzmir’deki
milyonların coşkusu
hain meczubun cenazesine koşan “Atatürk’ü
sevmeyenleri” elbette kızdıracaktı, ürkütecekti.
 Çünkü bu muhteşem şölen toplumsal vicdanın gür
sesi idi.

************************

Bahçeli’nin Tepki Gerekçesine Şaşırdım

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç
Soyer’in törende yaptığı konuşma, “100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler,
gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeydi.
Gençleri, kadınları, çocukları
geleceği hiç düşünmediler. Sadece ve sadece saraylarındaki saltanatı korumak
için bütün bir milleti ateşe attılar” 
sözleriyle başladı.

Bu sözlere öküz altında buzağı arayanlar, AKP’liler
ve daha da ilginci MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tepki gösterdi.

Bahçeli, Soyer’in
bu sözlerini, “tarihimizin düşman gözüyle yorumlanması”, “ecdadımıza ve
tarihimize hakaret edilmesi” ve “ecdadımıza karşı nefret ve ihanet suçu işlenmesi”
olarak değerlendirdi.

Tunç Soyer’in,
100 yıl önce devleti yönetenlere Atatürk’ün Nutuk’ta da geçen tanımlamalarını
kullandığı açık.

Yani “gaflet,
dalalet ve hatta hıyanetle” suçlananlar Padişah Vahdettin, Damat Ferit ve
“saraydaki saltanatı korumak için milleti ateşe atanlar.”

Her
milletin içinde kahramanlar, vatanseverler çıktığı gibi zaman zaman gerçekleri
idrak edemeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyenler (gaflet içinde
olanlar) ve sapkın, doğru yoldan ayrılmış olanlar (dalalet içinde
olanlar) ve hatta hainler çıkabilir.

Elbette
Osmanlı da bizim, Cumhuriyet’te bizim devletlerimiz. Türk devletlerini
yönetenlerin içinde iyi işler yapanlara şükran duyuyoruz. Ancak “İngiliz
işbirlikçisi” Padişah Vahdettin ve yönetimine bu sıfatların yakıştırılması
tarihi gerçeklerin bir sonucudur. Vahdettin, İstanbul’un anahtarını tek kurşun
atmadan İngiliz komutana veren, Mustafa Kemal Paşa’nın idamı için ferman
çıkaran ve sonunda İngiliz gemisiyle kaçan bir padişah değil mi?

Vahdettin
için kullanılan sıfatlar, bütün atalarımızın bu sıfatları taşıdığı anlamına
gelmez. Yanlış işler yapanları ortaya koymak ecdada saygısızlık değildir.

Peki,
bunun böyle olduğunu “ecdada saygısızlık” suçlamasında bulunanlar
bilmiyor mu? Elbette biliyorlar. Tepki gösteren siyasal İslamcı AKP’lilerin çoğu
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına, Atatürk ve silah arkadaşlarına hakaret
edenler. Peki, Atatürk ve İnönü ecdat değil mi?

Beni
şaşırtan Bahçeli’nin de tepkisini “ecdadımıza karşı nefret ve ihanet suçu
işlendiği”
şeklinde gerekçelendirmesi. Bahçeli’nin Atatürk düşmanlarıyla
aynı mevzide konumlanması anlaşılır gibi değil.

************************

Soyer’in Okuduğu Nutuk

İzmir Büyükşehir
Belediye Başkanının konuşmasında yer alan ve Nutuk’tan alınan tanımlamalara neden
böyle şiddetli tepki gösterildi. Galiba cümle içinde geçen ve bugünü
çağrıştıran kelime ve kavramlar
olduğu için.

Soyer’in
yukarıda alıntıladığım sözlerinin başındaki “100 yıl önceydi”
cümleciğini kaldırırsanız “Ülkemizi yönetenler, gaflet, dalalet ve hatta
hıyanet içinde idi”
; “sadece saraylarındaki saltanatı korumak için” suçlamalarında
bugünün muktedirlerini muhatap aldığı sonucu çıkabilir.

Muhtemelen
Soyer’in konuşmasına kızanlar sözleri böyle anlamış olmalılar.

Konuşmacının
niyetini bilmemiz mümkün değil. Kendisi “ben o cümleleri Nutuk’tan ilhamla
kullandım”
diyor. Aksini iddia edecek bir delilimiz yok.

****

Erdoğan’ın Okuduğu Şiir

R. T. Erdoğan İstanbul Belediye
Başkanı iken, Aralık 1997’de, Siirt’te bir mitingde okuduğu bir şiir
sebebiyle 4 ay 10 gün hapis yatmıştı.

Diyarbakır
Devlet Güvenlik Mahkemesi “Minareler süngü, kubbeler miğfer/ camiler
kışlamız, Müminler asker/ Bu ilahî ordu dinimi bekler/ Dillerde tevhit Allahü
Ekber
” mısralarını okuyan Erdoğan’ı mahkûm etti.

Mahkeme
kararın gerekçesinde ‘‘Rejimin bazı kurum ve kuruluşlarını hedef
gösterdiğinin anlaşıldığı,
sanığın bu konuşmayla din ve ırk farklılığı
gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçunu işlediğini’
belirtti.

Bu olay Erdoğan’ın siyaseten önünü açan bir olay oldu. Çünkü halkımız mahkeme kararını haksız,
Erdoğan’ı “mağdur” olarak değerlendirdi.

Şiir, Ziya Gökalp’e ait
sanılıyor olsa da, Cevat Örnek adlı bir şaire ait. Şairin
kitabında, Erdoğan okuduğu için suç sayılan ibarelerin “hiçbir dini veya
siyasi çağrışım amaçlı” yazılmadığı
ifade edilmiş.

Erdoğan bu defa
Aralık 2021’de yine Siirt’te yapılan bir toplantıda Cumhurbaşkanı sıfatıyla
aynı mısraları yine okudu.
Cumhuriyet Savcıları soruşturma açılmasına bile
gerek duymadı.

İlahi
kadere bakın ki, bu defa Erdoğanistler rakip partinin bir Büyükşehir
Belediye Başkanını Atatürk’ün bir sözünü kullandığı için “kin ve nefrete
tahrik ettiği”
suçlamaları içinde.

Yeni Öğretim Yılı

0

Bir eğitim-öğretim yılına daha ulaşmış bulunuyoruz. Bu
vesileyle yeni eğitim ve öğretim yılının geleceğimizin umudu olan
yavrularımıza, her kademeden öğrencimize, değerli öğretmenlerimize ve
velilerimize hayırlar getirmesi dileğiyle evlatlarımıza, sağlıklı, huzurlu ve
başarılı bir dönem geçirmelerini; ülkemizin, milletimizin ve bütün insanlığın
faydasına kullanacakları bilgi, beceri ve tecrübeyle donanmalarını görmek;
yaşamak, Türk Milleti adına; ülkemin parlak geleceği adına, geleceğimizin
vizyonlu ellerde olması adına Atatürkçü/ Milliyetçi Türk vatandaşını mutlu
eder; sevindirir; güvenimizi arttırır.

Biline ki;

Cumhuriyetimizin eğitim sistemi bir fırsat eşitliği
sağlıyordu. Anadolu’nun küçük bir köyünden çıkmış zeki bir çocuk kendisine
sağlanan fırsat ve imkânlarla Türkiye yönetiminde söz sahibi olabileceği makam
ve mevkilere yükselebiliyordu.

Cumhuriyetin kurup geliştirdiği sistemde eğitim sürecinde
verilen bilgiler hayatın içinde kullanılabilecek işe yarar bilgilerdi.

Uzman Eğitimcilerimizin ifadesiyle ‘’öncelikle öğretmen
okulları gitti, sonrasında köy okulları gitti, değişmedik bir şey kalmadı.
Bunun beceriksizlikten değil gayet isteyerek (taammüden) yapıldığını
düşünülüyor. . Bu kadar bilimden, sürekli değişen dijital dünyaya uyum
sağlamaktan uzak; sadece parası olanın çocuklarını okuttuğu bir eğitim
düzeniyle karşı karşıyayız”

*

Öncelikle eğitimli insanın toplumsal ve ekonomik kalkınmanın
temeli olduğu vurgulanmalı.

İyi bir eğitimle zihnin özgürleşmesi, aklın ve vicdanın
birlikte gelişmesi, yeteneklerin keşfedilmesi, var olan potansiyelin
gerçekleştirilmesi, bugünün ve yarının becerilerini kazanması, bilgiye dayalı
fikir geliştirmesi sağlanır.

Bu ölçütlere bakınca ülkemizde “İyi Bir Eğitim” vardır
diyemeyiz.

*

Eğitimde başarısızlığımızın temel sebeplerinden biri de
“eğitim sisteminin tüm kademelerinde görevlendirme ve atamalarda liyakat,
objektiflik ve hesap verebilirlik ilkeleri yok sayılmaktadır.”

Dalında uzmanlaşmış eğitimciler eğitimde de liyakat,
şeffaflık ve hesap verebilirliğin olduğu bir sistem öngörüyor. Öğretmenlerimizi
“mesleki açıdan sürekli gelişen itibarlı ve yüksek isteklendirme sahibi” hale
getirilmeli.“

*

Sahabeden olup birçok defa haksızlığa uğramış, çocukları
katledilmiş Hz. Peygamberin Amcasının oğlu ve damadı Hz. Ali; aynı zamanda peygamberin
methiyesine mazhar olmuş devrinin ilim insanıdır. Ne yazık ki çocuklarından
önce kendisi de katledilmiştir.

Rivayet edilir ki on kişi gelir Hz. Ali ‘ye sırayla
sorarlar;

İlim mi üstündür, Dünya Malı mı?

Hazreti Ali (ra) efendimiz birinciye;

“-İlim üstündür; çünkü ilim peygamberlerin mirasıdır, dünya
malı ise

Firavunların mirasıdır.”

İkinciye;

“-İlim üstündür; çünkü ilim dağıttıkça artar, dünya malı ise
dağıttıkça azalır.“

Üçüncüye;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sizi korur, dünya malını ise siz
korumak zorundasınız.”

Dördüncüsüne;

“-İlim üstündür; çünkü ilim seninle mezara girer, dünya malı
ise seni bırakır

Kabre girmez.”

Beşincisine;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahibini seven çok olur, dünya
malına sahip olan ise

Kıskanılır ve düşmanı çok olur.”

Altıncısına;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahipleri onurla azametle
anılır, dünya malına sahip olanlar ise cimrilikle suçlanır.“

Yedincisine;

“-İlim üstündür; çünkü ilim eskimez, yıpranmaz, bozulmaz,
dünya malı ise,

Eskir, yıpranır ve bozulur.“

Sekizincisine;

“-İlim üstündür; çünkü ilim kalbi nurlandırır, yumuşatır;
dünya malı ise kalbi katılaştırır.”

Dokuzuncusuna;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahipleri kıyamet günü şefaat
ederken, dünya malına sahip olanlar hesap verecekler.”

Onuncusuna;

“-İlim üstündür; çünkü ilim sahipleri mütevazı alçak gönüllü
olur, dünya malına sahip olanlar ise enaniyetine düşkün gururlu olurlar.”

Cevaplarını vermiş.

*

İlim için lazım olan aklın, din için de lazım olduğuna
inananlardanım.

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine,
kendileriyle meşgul oluyorlarsa;

Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir
dindarlık almışsa;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık…
Oradadır İslam…

*

İlim, insanlığa her alanda rehberlik eden çok değerli bir
hazinedir. Zira insan, kendini ilimle bilir. Rabbini ilimle tanır. Allah’ın
mesajlarını ilimle anlar. Varlığın gaye ve hikmetini ilimle kavrar. Nefsini
ilimle terbiye eder. Hakkı, adaleti, ahlakı, fazileti ve doğruyu ilimle
öğrenir. Yaratıcısına karşı sorumluluklarını ve kulluk görevlerini ilimle
yerine getirir.

*

Dünyayı yaşanır kılan; insanlığı aydınlatarak önünü açmış;
rehber olmuş insan onurunu öne çıkaran; gelmiş/ geçmiş bütün münevverlere selam
olsun, 

Polis Mağdurları!

Salgın hastalık olur, sağlıkçının yanında kim olur?

POLİS

Yangın olur, İtfaiyecinin yanında kim olur?

POLİS

Darbe olur, Siyasetçinin yanında kim olur?

POLİS

Deprem olur, arama kurtarma ekiplerinin yanında kim olur?

POLİS

Terör olur, Askerin yanında kim olur?

POLİS

Eylem olur, Pankartların önünde kim olur?

POLİS

Kaza Olur, Kazazedenin arabasının yanında kim olur?

POLİS

Soygun olur, Rehinelerin yanında kim olur?

POLİS

Kamu düzeni tehlikeye uğrar, Bürokratın yanında kim olur?

POLİS

Aile içi şiddet olur, mağdurun yanında kim olur?

POLİS

Sokakta kalana kim sahip çıkar?

POLİS

Stat karışır, futbolcunun, hakemin yönetimin yanında kim
olur?

POLİS

1 poça 1 meyve suyu ile gün boyu kim ayakta görev yapar?

POLİS

Trafik karışır, kim düzeltir?

POLİS

İhbar gelir, kim yakalar?

POLİS

Bomba konur, kim yetişir?

POLİS

Biri boğulur, cankurtarana kim yardım eder?

POLİS

Sağlıkçıya şiddet olur, kim sahip çıkar?

POLİS

Veli öğretmene saldırır, kim sahip çıkar?

POLİS

Seyyar satıcı zabıtaya saldırır, kim yetişir?

POLİS

Mahkeme karışır, kim yetişir?

POLİS

Çarşı karışır, kim yetişir?

POLİS

Karakol karışır, kim yetişir?

POLİS !!!!!!!!!!!!!!!!!

***

Siyasetçiden de mağdur olur,
Ticaretçiden de mağdur olur, sürgün de yer, tehdit de alır, yalnız da
bırakılır!!!

Boynu kalından da mağdur olur,
boynu inceden de!

Sendikacıya da sahip çıkar gel
gör ki sendikal hakkı sadece onların yoktur.

Herkesin atarı gideri onlara,
elinde kalemi olandan korkan suçlu bile, belinde silahı olan POLİS’den
korkmaz!!!!

Neden?

Hani z kuşağının espirili bir
cevabı var ya, af buyrun

Neden? Kaplumbağa Deden!

Kendine ateş edilmeden ateş bile
edemez POLİS!

Siyaset te yapamaz, mesai sonrası
ticarette yapamaz.

Kanunen hakkı yoktur bir yana!

Siyaset te Ticaret te zaman ister!!!!!

Hemen hemen her kamu çalışanı
direk yada dolaylı ticarette yapar siyasette sadece onlar yapamaz, din
görevlisi bile minberden neler neler söyler!!!

Onların mırıldanmaya bile hakkı
yoktur!

***

İki üç günde bir uyku harici
birkaç saat vakti kalırsa o da anca eşine ve çocuklarına! Tabi telsizlerden
anons whatsapp tan tüm izinler kaldırıldı mesajı gelmezse!

yaw söylenmez ama büyük eylemler
sırasında çiş yapacak yer bulamam arada perişan olurum diye SU İÇEMEZ POLİS,
SUUU.

Tüm bunlar bir yana, mesaileri de
belli değil ve hepsi sadece maaş karşılığı!

Peki Bankalar Promosyon dağıtınca
kim mağdur edilir?

Elbette POLİS!!!

Sağlıkçıya haksızlık yapılınca
beyaz kod verebiliyor ya, deyin bakalım POLİS haksızlığa uğrayınca ne yapsın.

***

Elinizi vicdanınıza koyun adil
olun, bin kişiyi geçen meslek grupları 3 yıllık 30- 40 bin TL promosyonu hak
görüyorsa ki haklarıdır ayrıca.

Sosyal medyadan duyduğum kadarı
ile onlara da aylık 100 lira gibi rakamlar düşünülüyormuş!

Yok artık!!!

Çoğu şubeleri bir polis kadar
vergi vermeyen bankalar da sayıları 300 BİN’ den fazla bir meslek grubuna 3
yılda en az 90 BİN TL vermeli

O DA PEŞİN.

***

O kadar işi ortalama bir maaş
karşılında yaptıkları ve bu kadar sabırlı oldukları için onları robot zannedip,
sadece yağla “Aslan POLİS, Kaplan POLİS”
diyerek
çalışabileceklerini düşünmek, yakışır bir davranış olmaz.

 Her şartta onlardan övgü ile bahseden Sayın
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın İçişleri Bakanımız Süleyman
Soylu’da kendi kendilerine sahip çıkma imkanı olmayan bu meslek grubuna sahip
çıkmalı!

Onlara duydukları güven, sevgi ve
muhabbeti bazen de nakite çevirmeli diye
düşünüyorum.

Siyaset hesap kitap işi ise,
EYT’linin oyu varsa Polislerin de var, aileleri ile birlikte en az BİR MİLYON!

Hem insanlar, hem de seçmen!

Gel gelelim başlık neden Polis
Mağdurları!

Polislerin mağduriyeti deseydim,
bu yazıyı Polisler ve Polis yakınları haricinde pek kimse okumaz diye böyle bir
başlık kullandım, amaç sadece polisler okusun değil, malum belli bir kesim
bayılır Polis’in eleştirilmesine, belki bu başlık da onların Polisle ile empati
kurmasına vesile olur diye.

Niyet hayır akıbet hayır
inşallah.

Bu gün de böyleyken böyle.

KKTC Lefkoşa’daki Barbarlık Müzesindeki Anıt…

Kıbrıs söz konusu
edildiğinde, konuya en duyarlı olanımızdan, en duyarsız olanımıza kadar hepimiz
dikkat kesilir, neden bahsedildiğini anlamaya çalışırız. Çünkü ata yadigârımız
bu ada bizlere emanet edilmiş vatan toprağımızdır.

    Adanın yakın tarihine damgasını vuran en
önemli olay:

    20
Temmuz 1974 tarihinde neredeyse topluca yok edilmelerine çok az bir zaman kalan
Kıbrıs Türk’lerine, Anavatan Türkiye’mizin yardıma koşması;  Rumlar tarafından yaşlı, çocuk, kadın demeden
sadece Türk oldukları için öldürülen soydaşlarımızın hayatlarının
kurtarılmasıdır.

     Kıbrıs
konusuyla ilgili pek çok kitap kaleme alan bir yazar olarak, bu yazımda adanın
tarihi özgeçmişine bir kez daha değinmeyeceğim.

     Ama ada tarihinde Rum tarafının acımasız
katliamlarının adeta sembolü haline gelen Dr. Nihat İlhan’ın eşinin ve çocuklarının
24 Aralık 1963 gecesi bir banyo küvetinin içinde acımasızca katledilmelerini
simgeleyen bugün Barbarlık müzesi olarak anılan o evden bahsedeceğim.

    1974’te
Kıbrıs adasında yaşanan savaşta görev alan bölük komutanlarından birisi olarak
bundan 48 yıl önce o acılarla dolu eve ben de gitmiştim.

    O
kahredici gecenin tüm izleri bütün çıplaklığı ile ortadaydı. İnanılmaz insanlık
dışı görüntüleri barındıran, Rum çetelerinin acımasızlığını ortaya koyan bu
evin bakıcılığını, evin mal sahibi Hüseyin amca yapıyordu. Sorulan sorulara hiç
cevap vermeyen, hiç konuşmayan bu yaşlı adam; inancım odur ki, orada
katledilenlerin bir temsilcisi olarak, ziyarete gelenler için o evin açık
kalmasına sadece aracılık ediyordu. O yıl evin kapısında kırmızı boya ile
yazılmış, sadece ‘’Barbarlık Müzesi’’ yazısı vardı. Evin içi ise, o gece ne
yaşandıysa o hali ile muhafaza ediliyordu.

   Sonra yıllar yılları kovaladı!

    Rahmetli Denktaş’tan sonra onun emanet ettiği
makam/larda oturan kimileri tarihi gerçeklerin en çarpıcısına mekân olan bu
evin kapısında yazılı ‘’Barbarlık Müzesi’’ yazısını bile kaldırmak istedi!

    Ama kamuoyundan gelen tepki nedeniyle bunu
yapamadılar. Çünkü o süreç ‘’Ye Be Annem’’, ‘’AB’ye gireceğiz’’ diyerek Lefkoşa
sokaklarında bağıranların, ellerinde AB bayraklarını sallayan ‘’Birleşik
Kıbrıs’’ hayalperestlerinin dönemiydi…

    O süreçte Rum basını, Kumsal baskınında
katledilen bu şehitlerimizi Türk tarafının (TMT’nin) yaptığı yalanını söyleyecek
kadar utanmaz bir yalanı dahi öne sürdüler!

     Rumların gerçek yüzünü göremeyen, görmek
istemeyen bu kafadan bacaklılar döneminden sonra; adanın gerçekleri daha iyi
anlaşılmaya, Kıbrıs Türk Halkının tarihi hak ve hukuku daha iyi gözetilmeye
başladı.

     Çünkü KKTC yönetimine bu değerlere önem
veren yöneticiler gelmiş. Türkiye’de AB’nin Kıbrıs konusundaki gerçek yüzünü
daha iyi anlamıştı.

     Günümüze gelince; adayı ziyarete gelenlerin
mutlak surette uğradığı yerlerden birisi olan ‘’Barbarlık Müzesi’’ yine
gündemde!

      Çünkü
Kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Denktaş’ın talimatı ve desteği ile yaptırılarak
2003 tarihinde açılan ve bu müzenin bahçesinde bulunan ’’Kumsal Şehitleri
Anıtı’’ artık yok!

      Yakın bir zamanda yapılan ‘’Barbarlık Müzesi
Restorasyonunun’’ ardından yapılan açılış töreninde bu anıtın olmadığı, hem
Türkiye’deki ulusal basında, hem de KKTC’deki yerel basında gündeme geldi.

      Haberin doğruluğunu teyit etmek için bu anıtın
yapımına maddi ve manevi destek veren, adadaki Volkan Gazetesi sahibi değerli
dostum Hüseyin Macit Yusuf’u aradım. Maalesef anıtın yıkıldığını teyit etti.

      Günümüzün
müzecilik anlayışına göre yeniden düzenlendiği söylenen ‘’Barbarlık Müzesinin’’
bu son halini görmedim, bilmiyorum. Mutlaka tarihi gerçeklere sadık, çok iyi
bir düzenleme yapılmıştır.

      Ancak tarihi gerçekleri yansıtan, bu amaçla
yapılan eserlerin de muhafaza edilmesinin önemine değinmek istiyorum.

     Barbarlık
Müzesinin bahçesinden kaldırılan ‘’Kumsal Şehitleri Anıtının’’ yapılması için o
günün sınırlı imkânları ile bunu başaranların örneğin; Şehit Aileleri ve Malul
Gazileri Dernek Başkanı rahmetli Ertan Ersan’ın, maddi ve manevi katkısı ile
öne çıkan Hüseyin Macit Yusuf ve destek veren diğer vatanseverlerin bu anıtın
kaldırılacağından haberlerinin olması gerekmez miydi?  

   Hele ki, rahmetli Kurucu Cumhurbaşkanı
Denktaş’ın da bu anıtla ilgili yapım talimatı ortadayken…

 Değerli okur;

    Tarihe iz bırakan gerçekler, bu gerçeklerin
ortaya koyduğu değerler manzumesiyle anılır. Kimi gerçekler acılarla, kimileri
zafer günlerinin neşesi ile doludur.

     Ayrıca bu gerçeklerin yaşamasına yazılarıyla,
kitaplarıyla, dizi ve filmlerle katkı koyan, o gerçeklerin unutulmamasını
sağlayan kişilerin emeklerine saygı göstermek, onlara olan vefa borcumuzdur.

     Yazıma
son vermeden önce rahmetli Denktaş’ın anıt mezarına da değinmek isterim!

     Ölümünün üzerinden neredeyse 10 yıl geçen,
ömrünü adadığı Kıbrıs Milli Davamız ile tarihin altın sayfalarında yer alan;
halkına pırıl, pırıl bir devlet emanet eden KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf
Raif Denktaş’ın anıt mezarı ne zaman bitecek? Bu anıt mezarın günümüzdeki hali
ne durumda?

    Bu sorularım:

    Onun
hayattayken yıllar boyunca oturduğu ‘’Cumhurbaşkanlığı Makamının’’ şu andaki sahibi
başta olmak üzere; KKTC’de yaşayan herkesedir.

   Bu
soruları sormak hakkıma gelince:

   O gazi
vatan topraklarında savaşan, bu uğurda oradaki şehitliklerimize on beş vatan
evladını emanet eden bir gaziyim de ondan.

9 Eylül’ü Bakın Nasıl “Zorla” Kutlardık!

Bazıları millî mücadeleyi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü
küçültmek için hiç harp edilmedi, tek kurşun atılmadı gibi laflar ederler ya.
Gerekçeleri de vardır: Bizim Millî Mücadele dediğimiz şey Yunan okul
kitaplarında yoktur…” Doğrudur, Millî Mücadele yazmaz; Yunanlılar ona “Anadolu
Felaketi” derler.

 

Nasıl doğada her şeyin, bizim zehirli dediğimiz yaratıkların
bile bir yararı varsa; bunların da yararlı tarafları var. Onlar olmasa iki gün
önce İzmir’de seyrettiğimiz muhteşem manzara oluşur muydu? Allah razı olsun.

 

Son zamanlarda şahit olduklarımızın dışında aklımda kalan,
bir AKP Milletvekili’nin, “…Biz milli güvenlik akademisinde, oralardaki
şehitlikleri dolaştık. Bütün şe­hitlikler temsili. Bunlar çok önemli, anlayış
olarak bir yere gelmek istiyorum. Burada Ankara Hükümeti’nin meşruiyetiyle bazı
şeyler yapılmış süreç içinde bazı şeyler…” sözlerini hatırlıyorum.  Neydi acaba o bazı şeyler?

 

Devlet yerine Ankara Hükümeti veya “rejim” demek de yaygın.
Değil mi, tek kurşun atılmadıysa, ne şehitliği? Sanki ayrı bir tarih öğretimi
var! Gerçekten var; buna inanıyorum. Bu kadar kelli felli insan bu kadar benzer
şeyleri tesadüfen mi söylüyor?

 

Atılmamış kurşunlar, ölmemiş şehitler

Bu sözler bana Benedict Anderson’un şu satırlarını
hatırlatmıştı:

 

“Modern milliyetçilik kültürünün en çarpıcı sembolleri,
Meçhul Asker lahitle­ri ve anıtlarıdır. Geçmiş zamanlarda benzeri bulunmayan bu
anıtlara toplumun yönelttiği törenli saygı, kasten boş bırakıldıklarından veya
içinde kimin yattığının bilinmemesindendir. Bu modernitenin şiddetini hissetmek
için şöyle bir hayal ku­run: Bir işgüzar, lahitte kimin yattığını
‘keşfettiğini’ söylesin veya anıtın içini gerçek kemiklerle doldurmaya kalksın.
Bu, zamanımıza ait kutsala hakaret eylemi olurdu! Bu lahitler ölümsüz ruhların
ölümlü kalıntılarını taşımasa da millî hayaletlerle do­ludur. (İşte bu yüzden
birçok millet, içlerinde bulunmayan sakinlerinin milliyetlerini belirtmeye
gerek görmemiştir. Başka kim olabilirler ki? Muhakkak ki Almandırlar,
Amerikandırlar, Arjantinlidirler…)”

 

Öyle ya. Mademki şehitlik yapıyoruz, çoğu düştüğü yerde
gömülmüş, 9167 şehidimizin kemiklerini toplayıp bunların içine koymalıydık!
Değil mi?

 

Benedict Anderson, Arif Nihat Asya’nın “Bir bayrak rüzgâr
bekliyor”unu okumuş gibidir:

 

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?

 

Millî günler devlet zoruyla mı kutlanırdı?

Sık tekrarlanan bir başka komplo teorisi, millî bayramların
ve şehirlerimizin işgalciden geri alınış kutlamalarının devlet zoruyla
yapıldığıdır.

 

Her ülkede komplo teorisyenler çıkabilir, her ülkede
olmayacak laflar edilebilir. Mesela, iki dünya harbi de olmamıştır, Amerika
kıtası diye bir yer yoktur, keşfi komplodur. Dünya öyle milyarlarca yıl yaşında
değildir, altı bin yıl önce yaratılmıştır. Yuvarlak değil düzdür, diyenler
bulunabilir. Bunlara önem verilmez. Durumları çok ilerlemişse zorunlu tedaviye
başvurulabilir. Fakat böyle tiplerin devletin yüksek kademlerinde görev
aldıkları pek görülmez. Onlara, belki birkaç oy getirir diye, büyük âlim falan
denilmesine de bizim dışımızdaki dünyada pek rastlayamazsınız.

 

İki gün önceki yazımda size müttefiklerin 1922 Ağustos’undan
Ekim başlarına kadarki bazı raporlarını naklettim. Müttefiklerin yani
düşmanlarımızın, o olmayan savaş, uydurma şehitler hakkındaki raporlarını.
Birinci elden babaannemim anlattıklarını verdim. Şimdi sıra benim
hatıralarımda. 1950’lerde, 1960’larda, İzmir’in kurtuluşunun nasıl kutlandığını
anlatmak istiyorum.

 

29 Ekim gibi millî bayramlarda, biz öğrenciler de
resmigeçitlere katılırdık. Askerle birlikte rap rap geçerdik. Bu düzgün geçidi
sağlamak için bayramdan önceki beden eğitimi derslerimizde asker gibi yürümeyi
talim ederdik.

 

Çocukluğumun İzmir’i, 9 Eylül’ü

Fakat 9 Eylül bayram değildi. Biz o kutlamada geçit falan
yapmazdık. Fakat bakın ne olurdu…

 

7- 8 Eylül günlerinden başlayarak çevre kasabalar ve köyler
İzmir’e inerdi. Otellerde yer kalmazdı. 8 Eylül akşamı ve 9 Eylül sabahı,
Basmane meydanında yatan köylüleri hatırlıyorum. 9 Eylül sabahı onlar kalkardı.
Bütün İzmir ayağa kalkardı ve halk, kordon boyunda resmigeçit yapardı. Göğsü
İstiklal Madalyalı gaziler geçerdi; esnaf, köylü geçerdi. Bir kısmının
başlarında kalpakları olurdu, Millî Mücadele’ye katıldıkları esvapları
giyerlerdi.

 

Tek resmî katkı, kurtarıcı süvariyi temsilen geçen bir
süvari birliğiydi. Mızraklarının ucundaki kırmızı flamaları hatırlıyorum. Bir
de atların nallarının, Arnavut kaldırımına çarptıkça çıkardığı kıvılcımları.

 

Ancak en önemli hatıram seyircilerdi. Kordon’un iki yanında,
kaldırımlarda toplanan halkın hemen tamamının gözleri yaşlı olurdu. Bir
büyüğüme, niye ağladığını sorduğumda aldığım cevabı unutamam: “Sen bilmezsin,
Yunan çok edepsizdir!” Buradaki “edepsiz”, bütün insanlık suçlarını anlatıveren
bir kelimeydi.

 

Hani şu uydurma olan kurtuluşlar vardı ya. İşte o insanlar,
o kurtuluşları bizzat yaşamıştı. Yakınlarının katlini, tecavüzleri,
süngülenmeleri; evlerinin, tarlalarının ateşe verilişini ve kurtarıcı ordunun
gelip düşmanı kovuşunu yaşamışlardı. Bazıları, o madalyalı ve kalpaklı
ihtiyarlar gibi, bizzat o ordunun parçasıydı. İşte o gözü yaşlı seyirciye,
Turgutlu’dan, Manisa’dan, Salihli’den, köylerden kurtuluşu kutlamak için kopup
gelen seyirciye, “Yok olmadı öyle kurtuluş falan!” deseydiniz ne olurdu?
Diplomatça ifade edeyim: Böyle lafların o insanlara söylenmesi, söyleyenin
sağlığına pek yararlı olmazdı.

https://millidusunce.com/9-eylulu-bakin-nasil-zorla-kutlardik/

Dr. Abdurrahman Deveci – 1 Türkmensahra Türkmenlerini Anlatıyor.

Gitmesek de,
görmesek de, hattâ bilmesek de orada bir yurt var… O yurt, Türk Yurdu’dur.

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle
Türkmensahra Türkmenlerinin; dününü, bugününü ve yarınını konuşmak istiyorum. Türkiye’de
Türkmensahralı Türkmen kardeşlerimiz hakkında bilgi edinmek isteyen çok kişi
vardır.

Konuya; Türkmensahra olarak adlandırılan bölgenin yerini
belirlemekte başlayalım. 

Dr. Abdurrahman Deveci: Türkmensahra;
İran’ın kuzey doğusunda, Türkmenistan’ın güney sınır bölgesinde yer alır.
Yüzölçümü yaklaşık 50.000 kilometrekaredir.  (İran’ın
yüzölçümü 1.644.000, Türkmenistan’ın 488.100 kilometrekaredir.)

Batıdan doğuya
400 kilometre uzunluğunda ve 5-200 metre arasında değişen
bir eni olan bu bölge, batıda Hazar Denizi, kuzeyde Türkmenistan Cumhuriyeti,
doğuda İran İslam Cumhuriyetinin Bocnurd ve Deregez bölgeleri ile, güneyde ise
Kuzey Elburz Dağları ile sınırlanır. Yükseklik, güneyden doğuya, doğudan batıya
Hazar Denizi’ne doğru akan ırmakların uzantısında azalmaktadır. Kümüş Tepe,
Bender Türkmen, Simin Şehir, Ak Kale, Anbar Olum, İnce Burun, Hütten Küren,
Negin Şehir, Kümbet Kavuş, Kelale, Merave Tepe, Deregez ve Bocnurd Türkmensahra
şehirleri olarak tanınır. Ayrıca Horasan Rezevi bölgesinin Türbet Cam şehrinde
ve onun çevresinde de yaklaşık beş bin Türkmen yaşamaktadır.

Çetinoğlu: Türkmensahra Türkmenlerinin târihini kısaca özetlemek mümkün mü?

Deveci: Türkmensahra Türkmenleri 1881’e
kadar Türkmenistan ile ortak kaderi paylaşmıştır. 1881’de, Türkmenlerin
Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Çarlık Rusya’nın ordusuna yenilmesinden
sonra, İran ve Çarlık Rusya’sı arasında yapılan Ahalteke Anlaşması
çerçevesinde, iki tarafta yaşayan Türkmenler arasına sınır çekilmiştir.

Türkmensahra
Türkmenlerinin târihini, uzun süre birlikte yaşadıkları Türkmenistan
Türkmenlerinden ayrı tutmak mümkün değildir. Türkmenistan’ın Orta Asya’daki
derin târihi gibi, Türkmensahra Türkmenlerinin de bu bölgede binlerce yıllık
bir geçmişi vardır. Aslında, bu topraklar aynı etnik gruba aittir. Aralarındaki
sınırlar ise sonradan ortaya çıkmıştır.

Çetinoğlu: Nasıl
olmuş?

Dr. Deveci: Türkmensahra, 1881’e kadar
Türkmenistan ile ortak bir kaderi yaşamıştır. Bu târihe kadar, Türkmenler,
Hazar Denizi ve Ceyhun Irmağı arasında beylikler şeklinde yaşayan bağımsız bir
millet sayılırlar.

Çetinoğlu: Bölünme
hangi olayın sonucudur?

Dr.Deveci: 1881 yılında Türkmenler,
Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Rus Ordusu’na yenildiler. İran ve Rusya
arasında yapılan Ahalteke Anlaşması çerçevesinde, iki taraftaki Türkmenler
arasına sınır çekilmiş ve güneydeki Türkmenler İran sınırları içinde, kuzeydeki
Türkmenler ise SSCB sınırları içerisinde kalmıştır. O sınır resmiyete girdikten
sonra da iki taraftaki Türkmenler
arasındaki ilişkiler devam etmiştir. Ancak 1924’te Türkmensahra Türkmenleri ve
İran hâkimiyeti arasında gerçekleşen savaştan sonra sınır geçişlere imkân
vermeyecek şekilde kontrol altına alınmış ve ilişkiler kesilmiştir.   Güney Türkmenlerin oturduğu bölgeye Pehlevi
döneminde Türkmensahra adı verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin bağımsız bir devleti oldu mu?

Dr. Deveci: Evet oldu.

1924 yılında,
Rıza Şah’ın iktidara geldiği dönemde, Türkmensahra Türkmenleri, Türkmen
boylarının bir araya gelmesiyle, Osman Ahun’un liderliğinde Cumhuriyetle idâre
edilen bir devlet kurdular. Devlet kurulduktan sonra İran hükümeti ve
Türkmenler arasında kanlı savaşlar yaşandı.

Çetinoğlu: Günümüze
gelirsek…Türkmensahra Türkmenlerinin sosyal durumları, Türklük ile ilgileri
konusunda neler söyleyeceksiniz?

Dr. Deveci: Türkmensahra; Türk
dünyasındaki, kendi kültür, gelenek ve Türklük asaletini koruyabilen nâdir
bölgelerinden biridir. Bu bölgede, hâlen eski gelenekler ve âdetler
sürdürülmektedir. Anadolu’nun herhangi bir bölgesinde yaşayan; örf, âdet ve
geleneklerine bağlı ortalama Türk ailesinden farkları olmadığını
söyleyebilirim.

Avrasya
Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Deliömeroğlu,  
Mahdumkulu’nun 275. doğum yılı için Türkmensahra’ya yaptığı bir geziden
sonra, Kardeş Kalemler Dergisi’nin 20. sayısında yazdığı yazısında şu ilgi
çekici sözleri söylüyor:

Türk Dünyasının pek çok bölgesini gezmiş,
bâzı yerlerinde uzun sayılabilecek süreler de çalışmış ve hâlâ ilişkileri devam
eden biri olarak söylüyorum ki, Anadolu Türkmenlerine en yakın Türk topluluğu
Sahra Türkmenleridir
.’ (Türkmensahra başlıklı makalesi)

Çetinoğlu: Türkmensahra’da
ne kadar Türkmen yaşıyor?

Dr. Deveci: İran’daki Türkmenlerin
sayısı aşağı yukarı iki milyon olarak bilinmektedir.

Çetinoğlu: İran
Türkmenlerinin idârî-siyâsî durumu ve devlet kademelerindeki yeri nedir?

Deveci: İran’da; Kürdistan, Azerbaycan,
Luristan, Sistan-Belucistan gibi eyaletler olmasına rağmen, Türkmenlerin adını
taşıyan özel bir eyalet yoktur. Türkmensahra adı ile tanınan bölge de, Gülistan
ve Kuzey Horasan eyaletlerinin kuzey kısımlarında Türkmenlerin yaşadığı geniş
coğrafyaya verilen isimdir.

Gülistandaki
Türkmen şehirler idârî bölünmelerde, eyâletin merkezi olan Gürgen Şehri’ne
bağlanırken, Kuzey Horasandaki Türkmen şehirler Bocnurd’a bağlanmaktadırlar.

Geçen
senelerde Türkmen şehirlerine, Türkmen olmayan ayrı etnikler de
yerleştirilmiştir. Günümüzde  Bender
Türkmen’de yaklaşık %10 değişik kavim bulunur. Bocnurd şehrinin içinde
Türkmenler azınlık olmakla beraber, çoğunluğu şehir çevresindeki köylerde
yaşarlar. Kümbet ve Kelale şehirlerinin etnik yapısında, geçen 30 yıl
içerisinde büyük değişimler yaşanmıştır. Öncesi, çoğunluğunu Türkmenlerin
oluşturduğu Kelale şehrini, son yıllarda Sistan’dan gelen göçmenler ele
geçirmişlerse de, şehir çevresindeki köylerin çoğunluğunu Türkmenler oluşturur.

Türkmensahra’nın
en büyük ve merkezî şehri Kümbet de benzer bir kaderi yaşamaktadır. Humeynî
rejiminden önce farklı kavimler bu şehrin yaklaşık  % 20’ni oluşturuyordu. Rejimden sonra, geçen
otuz senede onların nüfusu yaklaşık % 50’ye çıkmıştır. Türkmen olmayan
kavimleri; Farslar, Sistanlılar, Azerbaycan Türkleri ve İran Kürtleri
oluşturmaktadırlar. Ayrıca Bender Türkmen’in Kazak mahallesinde; hem de
Kümbet’in Çayboyu mahallesinde yaklaşık 20.000 Kazak yaşamaktadır. Bunlar SSCB
dönemi başında Ruslardan kaçıp, Türkmenler arasında yerleşen Kazaklardır ki,
Sünni ve Türk oldukları için Türkmenlerle kardeşçe yaşamakta ve kader birliği
yapmaktadırlar. 

Türkmenler üst
düzey işlere tâyin edilmezler. Sebebi; Türkmenlerin Sünni olmasıdır. İran
anayasasının 115. maddesine göre, sadece 12 imamlı Şiiler cumhurbaşkanlığı
seçimine aday olma ve seçilme hakkına sahip olabilirler.  Ancak gerçeklere gelince bu uygulama sâdece
cumhurbaşkanlığı ile sınırlanmamakta ve alt düzeylere kadar uzanmaktadır.
Nitekim bakanlar ve hatta valiler arasında hiçbir Sünni bulunmamakta ve İran’ın
% 25 Sünni nüfusu, Türkmenler de içinde olmakla beraber, üst düzey
görevlendirmelerden uzakta tutulmaktadır. Türkmenlerin şimdiye kadar
ulaşabildiği en üst düzey görev, vali yardımcılığı oldu. Yağmur Gulizade
Gülistan eyaletinin vali yardımcısı olarak hizmet verdi. Bu da 1997’de
Hatemi’nin başkanlığında reformcuların hükümete geçmesi ile gerçekleşti. O
döneme kadar Türkmenler; vali yardımcısı, belediye başkanı, kaymakam. ve diğer
devlet kurumlarının başkanı olarak görevlendirilmemişlerdir. Bu dönem,
Türkmenler ve diğer azınlıklar için yeni bir açılım dönemi olarak
belirlenmiştir.

Bender Türkmen
ve Akkale şehirleri Türkmen kaymakamlarının görev yaptığı şehirler oldu. Gümüş
Tepe, Kümbet, Kelale, Maravtepe… şehirlerinde, belediye şurası seçimi
sonucunda, ilk Türkmen belediye başkanları görev yaptılar.

Dr. Çetinoğlu: Günümüzde
durum nasıl?

Deveci: Reformcular döneminde temeli
atılan bu durum, Ahmedinejad döneminde de devam etti. Ancak bakanlık ve valiliğe
hiçbir zaman bir Türkmen tâyin edilmedi. Vali yardımcılığı bile 4 senelik o
dönemden sonra Türkmenlere verilmedi.

İran
Türkmenleri kendi istek ve arzularını hukukî yollardan hükümete duydurmada, tek
çâreyi milletvekili olarak meclise girmekte buluyorlar. Bu yüzden,
Türkmensahra’daki meclis seçimleri çekişmeli geçer. Ancak bu yol da Türkmenler
için kolay aşılacak bir yol değildir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri günlük hayatlarında hangi dili konuşuyorlar?

Dr. Deveci: Türkmenistan Türkçe’si
şivesinde konuşurlar. Türkmenistan şivesindeki nazal n (n) ve peltek telaffuz
edilen ‘s ve ‘z’ ünsüzleri burada da
geçerlidir. Türkmenistan’da bulunan: Yomut, Teke, Göklen, Nohurlu, Salır gibi
iller İran Türkmenleri arasında büyük topluluklar olarak bulunmaktadırlar.

Türkmenistan’da
kullanılan yazı dili, İran Türkmenleri arasında da
geçerlidir. İran ve Türkmenistan Türkmenleri arasında bir edebî dilin
kullanıldığını söylemek mümkündür. Ancak lehçelerde biraz farklılık vardır.

Türkmenlerin
büyük şairi Mahtumkulu Fıragi’nin divanı sâyesinde, bütün Türkmen boyları bir
edebî dili kullanmaktadırlar. Mahtumkulu 18. yüzyılda Oğuz Türkçe’sini esas
alarak, Türkmenler için yeni bir edebî dili meydana getirmiştir. Ondan önce
edebî yazılarında Çağatay Türkçe’sini kullanan Türkmenler Mahtumkulu edebî dili
ile Türkmence yeni bir kalıba girmiştir.   

Çetinoğlu: Hükümet
veya Türkmenler tarafından ve kendi imkânlarıyla açtıkları Türkmen Dili Öğretim
Merkezi var mı?

Dr. Deveci: Türkmenler arasında, devlet
imkânlarıyla da Türkmenlerin özel
olarak açtıkları hiçbir Türkmen Dil Öğretim Merkezi yoktur. Türkmen çocukların
en büyük eğitim merkezleri kendi aileleridir.

Çetinoğlu: Türkmen
çocukları, ana dillerini
öğrenebiliyorlar mı?

Dr. Deveci: Çocuklar, Türkmen dilini,
annelerinin söylediği ninnilerden, masallardan ve bulmacalarından öğrenirler.

Çetinoğlu: Bir
millete ait kültürün yaşatılabilmesi ve geliştirilmesi, büyük ölçüde
basın-yayın organları ile mümkün olabilir. Türkmensahra’da Türkmen Basın –
Yayın kuruluşu var mı, ne durumdadır?

Dr. Deveci: İran Türkmenlerinin, Sahra
adındaki ilk resmî gazetesi 1998 yılında, İran’daki reform döneminde
yayınlanmaya başladı. Yazıların % 90’ı İran Türkmenleri ile ilgilidir.

Sahra
gazetesinden sonra, yine 1998 yılında Yaprak Dergisi çıkmıştır. A4 ölçülerinde
çıkan bu dergi, yaklaşık 50-60 sayfa olarak, renkli ve ciltli basılır. Yaprak
Dergisi özellikle Türkmen kültür ve edebiyatına önem verir.

Türkmensahra’nın
2. dergisi de Reform döneminde, Hatemi’nin İran Cumhurbaşkanı olduğu yıllarda
çıkmıştır.

Türkmensahra’da
birkaç yayınevi daha vardır. Onların sayısı da reform döneminde artmıştır.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri olarak Radyo-televizyon yayınları yapabiliyor musunuz?

Dr. Deveci: Türkmenler arasında,
Türkmen dilinde radyo programları düzenlenip yayınlanmaktadır. Türkmen radyosu
1958’li yıllarda Muhammet Rıza Pehlevi döneminde Aşkabat radyosuna rakip
olabilmek amacı ile kurulmuştur. Onun ilk görevlilerinden Türkmen şairler
Nurberdi Curcani ve Abdüllatif Güli örnek verilebilir. İslamî devrimden sonra
Gülistan Vilayeti’nin merkezi Gürgen’de haftada yarım saat Türkmen televizyon
programı yayına başlamıştır ki, halen devam etmektedir.

Ancak bu
programlar Türkmensahra halkının ilgisini pek fazla çekmez. Çünkü genelde
siyâsî propaganda amacıyla yapılmış programlardır. Türkmenler o programlardan
yeterinde yararlanamazlar. 

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri olarak Türkmenistan ile ilişkileriniz nasıl?

Dr. Deveci: 1989’da Türkmenistan’ın
bağımsızlığa kavuşması Türkmensahra Türkmenleri arasında
d
a büyük sevinç oluşturdu. Artık Türkmenlerin adına bir
devlet olabilecekti. İran ve Türkmenistan arasındaki dostluk ve sıcak ilişkiler
neticesinde, aradaki sınır açılarak 70 yıl birbirinden uzak düşen Türkmenler,
yeniden birbirlerine kavuşmaya ve buluşmaya imkân buldular ve iki taraftaki
Türkmenler arasında unutulmayacak anlar yaşandı. Türkmenistan ve İran’daki
Türkmenler sınır bölgesine ait pasaport kullanarak karşı ülkede yılda 4 defa
2’şer hafta bulunma hakkı kazandılar.

Türkmenistan’ın
ilk Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov, dünyada yaşayan diğer Türkmenleri de göz
ardı etmedi. Dünya Türkmenlerini bir araya getirmek, düşünceleri paylaşmak ve
medenî ve ilmî ve kültürel iş birliğinde bulunmak için Dünya Türkmenleri İnsanî
Koordinatörlüğü’nü kurdu. Bu koordinatörlüğe, Türkmensahra Türkmenleri de aktif
olarak katkıda bulundular. Türkmenistan TV’sinde zaman zaman Türkmensahra’yı
tanıtan programlar yapıldı. Türkmenistanlı ve Türkmensahralı bahşiler(*),
karşılıklı konserler düzenlediler. Türkmensahralı gençlere Türkmenistan’da
okuyabilmeleri için kolaylık sağlanarak, eğitim ödemelerinde % 50 indirim
yapıldı.

Ancak süreç
içerisinde, Niyazov’un yeni tutumları perspektifinde Türkmenistan’ın dünya
Türkmenlerine, özellikle Türkmensahralı Türkmenlere ilgisi azalmaya başladı.

Çetinoğlu: Sebebi
biliniyor mu?

Dr. Deveci: Değişik sebepleri olabilir:

*Türkmenistan’ın
Türkmensahra’daki Türkmenlerle ilgilenmesine İran Hükümetinin hassasiyet
göstermesi.

*İran’daki
Türkmenlerin daha açık siyâsî ortamda geliştikleri için Türkmenistan’daki
kapalı ve totaliter bir hükümete sâhip olan Türkmenistan’a yeni fikirleri
sokması.

*İran’daki
bazı dinî grupların Türkmenistan hükümetinin istemediği faaliyetlerde
bulunması… gibi.

2002 yılında
meydana gelen Niyazov’a yönelik terör olayının ardından, Türkmenistan’ın dış
dünyaya daha
d
a kapanması, iki taraftaki Türkmenlerin ilişkisini altüst
etti. İki haftalık sınırlı vizeler kısıtlandı. Önceleri Aşkabat’a kadar
gidebilen yolcuların sınır bölgesinden daha uzaklara gitmeleri engellendi.
Milletlerarası vizelere de o kadar zor şartlar getirildi ki, artık hiçbir
İranlı kolaylıkla vize alamaz oldu. Türkmen öğrencilerine sağlanan eğitim
kolaylığı da ortadan kaldırıldı.

Türkmensahralı
Türkmenler, İran kanunları çerçevesinde Türkmenistan’dan sâdece kültürel destek
istiyorlardı, ancak bu da olmadı. Türkmensahra’da beklenen Türkmen Kültür Evi
kurulamadı ve Türkmence eğitim imkânı sağlanamadı. Hiçbir Türkmensahralı’ya
Türkmen olduğu halde Türkmenistan vatandaşlığı verilmedi.

Çetinoğlu: Türkmenbaşı’dan
sonraki durum nedir?

Dr. Deveci: Yeni Cumhurbaşkanı
Berdimuhammedov’un işbaşına gelmesiyle, hissedilir bir değişiklik yaşanmadı.
Hâlen, İran ve Türkmenistan’ın kültürel ilişkileri, bağımsızlık günleri ve
‘Mahdumkulu’nu anma’ gibi özel günlerdeki karşılıklı resmî katkılarla
sınırlıdır.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin günümüzdeki genel durumlarını özetler misiniz?

Deveci: 
İran’ın kuzey doğusunda Türkmensahra bölgesinde yaşayan 2.000.000
Türkmen, hem Sünni hem de Türk olması sebebiyle İran’ın mezhep-etnik
azınlıkları arasında yer alır. Türkmenistan’ın güney sınırının ötesinde yaşayan
Türkmensahralı Türkmenler, Türkmenistan ile ortak târih, kültür, dil ve lehçeye
sahip olsalar da, bugün İran’ın toprak bütünlüğü ve Anayasası’na saygı
göstererek, kendi gelenek ve kimliklerini sorumluluk ile korumaya çalışıyorlar.
Dolayısıyla, İran içinde Türkmenler kendi geleneklerini koruyabilen en asil
azınlık olarak bilinmektedir. Hatta Türk dünyasını tanımak maksadıyla gezen
bazı araştırmacılara göre, bu bölge gelenekleri, dil ve folkloru ile Türk
dünyasının en asil bölgesi olarak bilinmektedir.

Ancak Türkmensahralı
Türkmenler azınlık olmanın sıkıntılarını da çekmektedirler. Bu sıkıntı üst
düzey makamlara ulaşmada, istihdamlarda, bölgede fabrika veya iş merkezi
kurmakta ve seçimlerde büyük problem olarak kendini göstermektedir.

İran sahasında
birinci vatandaş sayılmak, etnik ve dinî ayrımcılıkları ortadan kaldırmak,
kimliklerini koruyarak çocuklarına kendi dillerinde eğitim vermek, bölgede iş
imkânları oluşturularak işsizler oranını azaltmak, Türkmenlerin İran
hükümetinden istedikleri önemli konulardır.

Hatemi’nin
1997’de reformcuların adayı olarak seçilmesi, Türkmenler arasında yeni bir ümit
oluşturmuştur. O târihten sonra, Türkmenler şehir şûrasını kendileri seçip,
Türkmenler arasından belediye başkanı belirleyebilmişler ve kendi dillerinde
gazete ve dergi çıkartabilmişlerdir. Ancak meclis seçimlerinde, yanlış seçim
bölgeleri yüzünden Türkmensahra’dan 
meclise Türkmen vekil göndermekte imkânsızlıklar yaşanmaktadır.
Türkmenler ve diğer azınlıklar arasında yaşanan rekabet Türkmenleri huzursuz
etmektedir.

Türkmensahralı
Türkmenler; Türkmen şehirlerinin Fars şehirlerinden ayrı seçim bölgelerinin
oluşturulmasını istemektedirler.

Türkmenler
reformcuların tutumlarına umut ile bakarak problemlerinin çözülmesini arzu edip
seçimlerde çoğunlukla reformcuları desteklemektedirler.

Türkmensahra
Türkmenleri. Türk dünyasında iyi tanınmamaktadır. Kendi milliyet, dil ve
geleneğine çok değer veren bu halk, Türk dünyası ile daha fazla ilişki ve
bağlantıya geçerek dünyadaki Türk soydaşlarının varlıklarından ve içerdeki
olaylardan haberdar olmasını istemektedir.

Çetinoğlu: Bu
röportaj, Türkmensahralı Türkmenlerin tanınmasına katkıda bulunacaktır.
Türkmensahralı Türkmenleri tanımak, Türkiye Türkleri için hem gurur vericidir,
hem de vazifedir.

Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

Dr. Deveci: Türkmensahralı Türkmenler,
Türkiye Türklerine, soydaşlarımıza ve dindaşlarımıza tanıtmaya vesile olduğunuz
için ben de size teşekkür ederim.

Dr. ABDURRAHMAN  DEVECİ (DİEJİ)

İran’ın
Türkmensahra bölgesinin Bender Türkmen (Türkmen Limanı) şehrinde dünyaya
geldi.

1996
yılında Tahran’nın Merkezi Azad üniversitesinin Sanat Araştırmaları
Bölümü’nden mezun oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Sanat Târihi  ve Arkeoloji Bölümü’nde
Doktor unvanına sâhip oldu. 

1997
yılında Türkmensahra’da yaşayan iki milyon Türkmen için, ‘Sahra’ adını taşıyan ilk Türkmen
gazetesini yayınladı. İran Türkmen Halkının tek gazetesi sayılan Sahra’nın
yayını hâlâ devem etmektedir.

2007’de
Türk Dil Kurumu’nda Türkçe-Farsça Örnek Sözlük üzere çalıştı. Sözlük 1 yılda
tamamlandı.

 Türkiye Avrasya Yazarlar Birliği üyesidir.
Kalem ürünleri genel olarak  Kardeş
Kalemler Dergisi’nde yayınlanıyor.

İran’da Fars ve Türkmen dilinde
yirmiden fazla kitabı yayınlandı. Bâzılarının isimleri:

*Sag-i
Har
: (Bayındırlık Bakanlığı’nca ödüllendirilen Farsça
roman. Tahran, 1997)

*Tacmmuhammet
ve div-i siyah ve sefid
: (Fars dilinde sahne oyunu. Tahran 1999)

*Sage
Man Akca
: (Benim Köpeğim Akça. Fars dilinde hikâyeler Tahran, 1976)

*Mâhî:  (Balık. Fars dilinde hikâyeler, Tahran
1991)

*Deraht-e  Berkeli: (Berkeli’nin Ağacı, Fars dilinde
hikâyeler Tahran  1991)

*Mogaddame-i
Bar Edabiyat-i Amiyane-i Torkman: (Türkmen Halk Edebiyatına Bir Giriş, Fars
ve Türkmen dili birlikte kullanılan araştırma. Tahran, 2000)

*Türkmen
dilinde şiir
CD.