19.4 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 290

Osman Zeki Özturanlı

Bütün Hikâyeleri

Osman
Zeki Özturanlı
yaşadığı
dönemin ruhunu yansıtan, sosyal dönüşümünün sarsıcı hâdiselerini küçük insan
hikâyeleriyle anlatan bir yazarlar kuşağının usta temsilcilerindendir.

Yazar hikâyelerinde, Türkiye’nin bir
bölgesinin değil, tamamını alâkadar eden yanlış ziraat politikalarını temiz ve
duru, ustalıklı ifâdelerle kaleme alıp hikâyeleştirmiştir. Verimli tarlalar ve
bahçeler, sayfiye ihtiyacı için beton bloklarla donatılmış bölge nüfusu,
üretici olmaktan çıkarılmış, tüketici hâline gelmiştir. Bu değişimin
neticesinde sâdece bölge insanı değil, bütün vatandaşlar geniş çaplı açlığa
değilse bile pahalılığa mahkûm edilmiştir. Binlerce, onbinlerce insanın
sebze-meyve ihtiyacını karşılayan köylü, kendi ihtiyacını karşılayabilmek için dahî
üretiminden çekilmiş, ihtiyaç maddelerini satın almak mecburiyetinde kalmıştır.
Trajik durum, bu kadarla kalmamış, ‘şehir’leşen köylere akın eden şehirlilerle
birlikte şehirli olması gerekirken, topraklarına yerleşen şehirliler, yozlaşan
köy kültürünü benimsemişlerdir. Bir başka ifâde ile şehirlileşemediği gibi
köylü olarak da kalamamıştır. 

Sâde, duru ve mahallî olmanın sevimliliği
içerisindeki dilimiz bayağılaşmış, dayanışma, samimiyet, çıkarcılıktan uzak
dostluklar unutulmuştur. Bir zamanların popüler dizi filmi Dallas’ın başrol
oyuncusu Ceyar’ın yaygınlaştırdığı entrikacı, aşağılık ve muzır işler tertipçisi
insanlar, saf ve temiz köylü delikanlılarını; edepli ve temiz hayatın beynine
kurşun sıkıp, kalbine hançer saplayan canavarlar hâline getirmiştir.

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan bir makalesine
koyduğu başlıkta: “Hollywood,
Pentagon’dan güçlüdür
” Diyor. Kuzey Kore yönetimi, insanlarının daha fazla
yozlaşmaması için Hollywood yapımı filmlerin, dizilerin ülkede seyredilmesini
yasaklıyor. Elbette satıhta kalan bu aspirin tedâvisi neticesiz kalmaya
mahkûmdur. Bizim batıcılarımız yerli Hollywood’larla yozlaştırma ateşine dev
körüklerle destek verirken, gençlere millî şuur verecek eğitim politikaları
geliştirmek gereksiz görülüyor.  

***

Ötüken Neşriyat, kalemi güçlü Ösman Zeki
Özturanlı’nn; hikâyelerini 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 375 sayfalık kitapta
toplarken, hiçbir kitaba girmeyen hikâyelerini de iki kapak arasına
yerleştirmiştir.

‘Harman Yerin Kısa Bağlanmışlar’
başlıklı hikâyeden kısa kısa bölümler:

Bizim niçin câhil
kaldığımız belli. Ama çocuklarımız da kalırsa böyle, büyük bir suç olur bu. Bak
bendeki lakırdıya bir kere. Top gibi… Tüfek gibi… Böyle dedim dedim,
kandıramadım Köroğlu’yu. Dayatırdı hep karşımda.

-Sal yakasını canım. İki çocuk değil mi bu, gidip
okusunlar.

-Öyle salmakla olmaz.

 -Ya n’apalım?

 -Birlikte kasabaya
taşınacaz.

Sözün burasına geldi mi sıra, Nuh der Peygamber demezdi.
Yapamazmış büyük yerlerde efendim… Ha deyince inmeliymiş tarlaya. Hop deyince
de çıkmalıymış bayıra.

-Hani be, hani tarla, sattık ya.

-Olsun bahçe var ya. O yeter.

 -Bir gün ona da
gelirse sıra?

-Görmez misin, koca bir dağ var sırtımızda?

 İçimden bir ses
gelirdi. Ama nedir ki boğazımda düğümlenir kalırdı.

 -‘Bre karı, bir
gün gelip o dağı da parselleyip satacaklar’ demeye getirirdim ya. Demezdim bir
şey. Susardım. Yutkunurdum boyuna. İşin aslına bakılacak olursa ben de
Köroğlu’ndan bir milim olsun önde değildim. Neden sonra anladım cahilliğimizi.
İstedim ki kalmasın onlar da bizim gibi. Ne ki işin başında, satmışım nasıl
olsa tarlayı. N’apacam avuç içi kadar bir köyde derdim. Aylaklıktan kurtulmaktı
bütün derdim. Adam sağın solun demesine baksa, deliye dönerdi valla. Her
kafadan ayrı bir ses.

 -Otur be otur
yerinde Üzeyir Acar. Aldığın parayı hayatının sonuna kadar bitiremezsin.

 -Aaaaa… Oturmak
olur mu? Çalışmak lâzım.

 -Köklet bahçedeki
zeytinleri. Yap baştan başa narenciye, bak keyfine.

 -Ben olsam besicilik
yapardım. İnek besle…

-Bak bana Üzeyir Aga. Aç köye bir sinema. En iyi iş bu
valla.

 -Ah anasını, ben
olaydım Üzeyir yerinde. Bir gün durmaz, plajlarda gazino işletirdim be.

 Bu söze gene, en
çok Demir Poyraz kızar, içerlerdi. Atılırdı hemen. O sapsarı suratı, iyicene
kısılmış sesiyle:

-Gidin işinize be… Görmez misiniz Topal Necmi’yi?

-N’olmuş Necmi’ye?

-Döndü bir Çingene eşeğine.

 Bu sözün ne demeye
geldiğini bir türlü anlamazdım.

***

Aylak bir adam n’apar köy içinde. Bağlar elini arkasına.
Bir oraya bir buraya… En çok aylaklık boğazımı sıkardı zati. Neyse işte. Bir
yaz günü otururduk Deli Dilaver’le bizim Topal Necmi’nin saz gazinosunda.
Sırtımız denize dönük. Yüzlerimiz kumsala çevrikti. Yatan, uzanan, yan gelen,
gezen, dolaşan, birbirine sarmaşan, uyuz gibi kaşınan öbek öbek insanlara bakardık…
Ben tiksinerekden bakardım her birine. Sövmek gelirdi içimden. Ne gelmesi,
basbayağı söverdim. Burnumun dibindeki Deli Dilaver öyle değilmiş meğer. Nerden
bilecen?

-Bre Dilaver, dedim.

 -Hop, dedi.

 -Bak bana dedim.

 -Bakarım, dedi.

 Bakarım dedi ama
gözleri kumdaydı hâlâ.

 -Çevirsene kafanı
be… Dedim. Çevirdi zor zahmet, neyse

-Söyle.

 -Babalarımız
birbirleriyle ne canciğer dosttu, ahbaptı bilirsin değil mi?

 -Bilmez miyim be
Üzeyir Aga. Ahretlik olmuşlardı ya.

-Tamam, öyleydiler… Seninki çok oldu öleli. Benimki de
geçende. Gördü bu deniz rezaletlerini. Benimkini koy bir yana. Ya şimdi hiçbir
şeyi görmeyen rahmetli bacın, karşı sırtlardan elinde bir değnekle, koca
boynunu kıvıra kıvıra çıksa da… Bir baksa buraya, ne sanırdı acaba? Şaşırdı Dilaver,
apışıp kaldı karşımda.

-Bilmem.

-Bilmezsin ya… Bak sana söyleyim.

 -Söyle be Üzeyir
Aga, söyle.

 -Kaldırıp da
başını baksa rahmetli babacın buraya… Taa ötelerden anlamaz bir şey. Sanır ki
tütün tarlası oldu buralar. Ya da harman savurur bu kızancıklar. Acınır belki
de… Ama sokulunca yanlarına… Ne görsün, bir sürü çıplak adam. Çıplak karı…
Açık kalır ağzı. Şaşırır. Kim bunlar be? Cevap veren bulunur tabi.

-Bunlar yazlamaya geldiler.

 -Ne yazı be … Bu
ne biçim bir lakırdı?

-Deniz banyosu yaparlar.

 -Bire adam dediğin
yıkanır kendi evinde. Bu kıyılarda biz yorgun beygirleri yıkardık.

 -Havasızlıktan
patlayacaklardı bunlar… Hava alırlar.

 -Çalışırken bir
adamın boğazını sıkmazlar ya. Hem çalışsınlar… Hem de hava alsınlar.

-Yorgun adam bunlar be Tayyip Dede. Bütün bir yaz sırtüstü
yatacaklar işte böyle.

Kestim lakırdımı burada. Sordum Dilaver’e. Tam bu söz
üstüne n’apardı rahmetli babacın dedim. Baktım, ohoooo, Dilaver’in gözleri bir
başka yerde. Belki de duymadı bile ne dedim. Bilmem dedi gene başını
çevirmeden.

-Bak bana be, dedim.

–Bakarım… dedi.

 -Çevir kafanı
bana.

 -Çevirdim.

 -Ya gözlerin?

 -Kulağım sende ya.
Boşver gözlerimi. Gözlerim işgal altında.

-Bak utanmaza.

-Dinler misin?

 -Dinlerim…

-Baban rahmetli kaldırırdı sopasını tam bu kumsal içinde
yürürdü bu kalabalık üstüne. ‘Bre
şapşallar yorgun bir adamı bana mı anlatacaksınız… Yorgun doğdum ben. Yorgun
öldüm. Yorgun olarak yatarım şu karşıki kara topraklarda. Bu su sineklerinin
hiçbiri de yorgun değil be. Yorgun adam, gece gündüz hâlâ işinin başında gene.
Hasittirin burdan, geldiğiniz yere. İşlerinizin başına bire. Boşladınız işi
gücü sırt üstü yatarsınız burda haaa.
..’ derdi, dedim.

Bir göz attım Dilaver’e. Bak kerataya, oralı bile değil.
Tam o sırada fırladı yerinden. Eli kolu titremeye başladı. Nerdeyse boşanacak
pezevenk.

-Aman be Üzeyir Aga, dedi.

-Ne var, dedim. Bak bendeki şaşkınlığa bir kere

-Görmedin mi?

 -Neyi?

 -Karşıdan bir karı
geçti.

 -Eeeee, n’olmuş?

-Tam göbeğinin üstünde kocaman kara bir beni vardı ki
sorma.

-Tüüüüü, Allah belanı… Dedim. Kalktım Dilaver’in
yanından. Koca bir köy içinde doğru dürüst konuşacak bir adam kalmadı be yahu.
Kalmadı valla. Herkesin ağzında aynı laf, aynı lakırdı. Adam sandım bu susak
kafalıyı da neler anlattım. Yürüdüm öte tarafa doğru. Alıp başımı köye gitsem. Köyde
nüfus sayımı var sanki. Kadıncıklar el kadar kalan tarlalarda, akşamlara kadar
kan ter içinde çalışırlar. Adamlarsa benim gibi böyle, elleri kıçlarında
veryansın dolaşırlar Allah dolaşırlar. Kim ne dedi… Kim ne yaptı…

Tam bu sıra. Bulunduğum yerden kumsala doğru baktım.
Tüfekleri omuzunda, iki jandarma eri bir aşağı bir yukarı… Volta atarlardı.
Tamam, dedim, var bir bokluk ya… Dur bakalım. Çöktüm olduğum yere. Habire
jandarma erlerine bakarım. N’oldu… N’olacak … Hay Allah be, tam bu sıra aklıma
geldi, öte günler vali paşa köyü ziyaret etmişti ya. Bu köy Ege’nin incisi
olacak demişti. Sizler de inci tanesi… Söz aramızda birtakım hort atanlar var
ya. O günden bu yana kendilerini inci tanesi sanırlar. Bugüne kadar katırın
apışındaki sinek gibi yaşa. Sonra birdenbire inci tanesi haaaa… Bak bizim
başımıza gelenlere be yahu, önüne gelen… Kim olursa olsun ama… İyiden iyi
şaşırttı bizi. Vali Paşa o gün, köyünüzü benim kadar severseniz eğer, bu iş
burda biter demişti. Disiplini sağlamak için de iki tane jandarma eri
gönderecem demişti. Tamam dedim, düzeni korumak, kollamak için dolaşır
fakircikler. Bu çıplaklar arasında onlar da bizim gibi giyimlidir sımsıkı.
Bizden de beter. Bize karışan yok ki… Baksana Deli Dilaver bile, attı
setresini, kasketini kısa kollu gömlekle dolaşır ne zamandan beri. Neredeyse
pantolonunu bile dizlerinden kestirecek kerata. Ya askercikler. Sımsıkı yakalar
içinde. Bir de tüfekleri asılı boyunlarında. Bir aşağı, bir yukarı… Böyle bir
acımayla yaklaşmak istedim yanlarına. Kalktım, doğruldum yerimden. Soluklanıp
iyice bir yarenlik yapacam. Şu bu, falan filan… Tam o sıra biri düdük çaldı.
Kumsal tarafına doğru üfledi. Öteki seslendi.

 -Heyyyy…
Hemşerim, gel buraya.

 Deniz kıyısında
dolaşan birini çağırdılar. Baktım karşıdan. Aa… aaa, bu bizim kasabanın baş
tüccarı Durmuş Mercan. Ağır ağır sokuldu yanlarına. Breh anasını, içimden bir
aferin çektim bu Durmuş Mercan’a. Öyle ya başkaları gibi soyunmamış. Olmamış
bir zemheri zürafası. Sırtında fanilası. Kıçında topuklarına kadar beyaz iç
donları vardı. Tamam dedim, bu da bizden. Ben böyle düşünürken, jandarma eri
seslendi.

-Bu kıyafetle denize giremezsin hemşerim.

 -Neden?

 -Vali Paşa böyle
emretti. Denize girmek için deniz donun olacak.

Eğdim başımı yere. Vay anasını be. Ne günlere kaldık
yahu. Durmuş Mercan emir emirdir dedi. Döndü geri. El etti binlerine. Toplandı
başına bir sürü çoluk çocuk, karı kız, kızan… Baktım şöyle bir geriden Mercan
Bey’in kızlarının hepsinin de ayaklarında deniz donları vardı. Bak sen kodoşa
bir kere be. Kendini örtmüş kapamış öte tarafta gene ne halt etmeye kalkmış…
Ne dünya be, ne dünya. Uçkuru kördüğüm olmuş bir dünya… Günahtan korkarım ya…
‘Dur bakalım bunlar kızları değil galiba’
dedim. Yürüdüm, omuz verdim kumsala doğru. İşin enini boyunu, ta ki kökenine
kadar anlayacam. Haydi arkamdan bir düdük sesi. Döndüm baktım. Bu kere hanaydı
bu. Gördün mü işi. Demek bu kumsalda ne yana dönersen dön herhalde bir kere
düdüklenecen. El etti jandarma. Ne halt edecen. Topuklandım geri. Geldim
önlerine.

 -Ne var? Bir şey
mi?

-Bi de seninle mi uğraşalım ulan, hadi işine.

 -Yok benim işim.

-Ulaaaa, emme de çattık ha.

Düdüğü çalan, çıkardı ağzından. Yakaladı yakamdan. Sarstı
şöyle bir. Dünyamı şaşırdım.

 -Yasak, yasaktır
sen askerlik yapmadın mı la?

 -Yaptım ama, nedir
yasak anlamadım.

-Elbiseyle kıyıda dolaşmak yasak lan, yasak işte, dedi.

Boynum kıvrıldı düştü yere. Yumruk kadar bir yüreciğim
varidi. Olur olmaz yerlerde daralındı. Oldu jandarmalar karşısında bir manda
yüreği gibi. Sıkıysa hadi daralmış yüreğinle çıkış bakalım. Çıt yok bende.

***

Hay anasını be, iyice bir acındım halime. Tam bir faka
düşmüş sıçan gibiydim. Orası yasak, burası yasak. Bir solukta geldim Necmi’nin
gazinosuna. Nerde deminki tenhalık, nerde şimdiki kalabalık. Bütün iskemleler
dolmuş baştan aşa. Hepsi de aynı tarafa dönmüş sırtını. Daha bir meraklandım. ‘Selamınaleyküm,’ dedim. Hay demez
olaydım. Bir tabur adamdan bir Allah’ın kulu çıkıp da cevaplamadı, almadı
selamımı be yahu. Süsecek danalar gibi baktılar yüzüme. Eh, bu kadarla bitse
gene de iyi. Çekil bir köşeceze. Çöreklen yere. Tamam. Ama nerdeee… Kolunda
kırmızı bir şerit sarılı, kocaman bıyıklı, saçları omuzlarına kadar sallantılı
gençten bir adam fırladı yerinden. Dikildi önüme.

-Kimi arıyorsun? Dedi.

-Hiççç..

-Kim… Kim…

 -Hay Allah belanı.
Bak şimdi işe. Kimi arıyacam be.

-Yok bir aradığım. 
Dedim.

 -Eeeee? Kollarını
beline bağladı, öyle bir duruşu bakışı vardı… Diliyle değil elbet…
Gözleriyle… Ta derinden b

Gazın Değeri Trilyon Dolar mı?

Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan Karadeniz’de bulunan toplam
doğalgaz rezervinin
710 milyon metreküpe ulaştığını ve bunun değerinin 1
trilyon dolar olduğunu
söyledi.

Bu bilginin “yanlış” olduğunu söyleyenler hemen yaylım
ateşine tutuldular. “Siz ülkenizi sevmiyorsunuz” suçlamasına maruz
kaldılar.

Oysa böyle teknik olayların yararı veya zararı rakamsal olarak
hesaplanabilir. Bu rakamlar da tartışılmaz bir gerçeği ortaya koyar.

Ortada açık bir hesap hatası var. Öncelikle rezervin tamamının
kullanılması imkânsız.
Uluslararası yayınlarda bu alandan 100 Milyar
metreküp
gaz çıkarılacağı yazılmakta imiş. Bunun değeri Botaş’ın
konutlara satış fiyatıyla hesaplanırsa 22 Milyar dolar ediyor.

Ama rezervin hepsi çıkarılabilse bile 710 Milyon metreküp gazın
piyasa değeri 150 Milyar dolar mertebesinde.

Cumhurbaşkanına böyle hatalı bir hesap verildiyse ve
Cumhurbaşkanı aldatıldıysa O’na bu bilgiyi verenlerin niyeti veya kalitesi
sorgulanmalı.

Yok olmaz ya, teorik olarak, ikinci ihtimal Cumhurbaşkanının
kendisine verilen bilgiyi bilerek abartmış ve gazın değerini “1 trilyon dolar” olarak
kamuoyuna duyurmuş olmasıdır.

Bulunduğu söylenen gaz rezervinin tamamı kullanılabilse,
Türkiye’nin 10-12 yıllık ihtiyacını karşılar. Halen yılda 13-15 milyar
dolarlık doğalgaz alıyoruz.

Netice 150 Milyar dolar da az bir para değil. 1 Trilyon dolar
diye manşetlerden duyurulmasına gerek yoktu.

**************************

İlk Hesap: Kârlı Değil

Şimdi böylesine teknik ve rakamlarla konuşulması gereken bir
konuyu bile sloganlar üzerinden tartışıyor olmamız gerçekten üzücü.

Fatih Altaylı gerçek bir gazetecinin yapması gerekeni
yaptı ve iki farklı görüşteki uzmandan aldığı bilgileri Habertürk’teki
köşesinde yazdı.

İlk değerlendirmeyi yapan konunun uzmanı Ali Arif Aktürk uluslararası
yayınlarda yazılan bilgileri esas almış.
 

Buna göre bu sahada 2024 yılında başlayacak doğalgaz ticari
üretimi 2025-2030 yılları arasında en verimli haline gelip günde 10 milyon
metreküpe ulaşacak. 2031 yılından itibaren verim düşmeye başlayacak 2057’ye
kadar
üretim azalarak devam edecek. Bu yıla kadar çıkarılacak toplam
doğalgaz miktarı yaklaşık 100 milyar metreküp olacak.

Karada kurulmakta olan Gaz İşleme Tesisinin günlük
kapasitesinin 10 milyon metreküp
olması bu bilgiyi doğruluyor. Demek ki Karadeniz’den
çıkarılacak olan doğalgazın kıyıya bağlanacağı noktada yapılan tesisten yılda en
fazla 3 milyar 650 milyon metreküp doğalgaz alınabilecek.

Uzman neden uluslararası yayınları esas alıyor?

Sorunun cevabı şu: Karadeniz’de bu alandaki gerçek rezervin ne
kadar olduğu ile ilgili olarak yabancı uzman kuruluşa hazırlatılan rapor
açıklanmıyor. Dahası Derin denizin altındaki 3 bin metrelik kuyulardan
çıkarılacak olan doğalgazın çıkarılması ve karaya taşınması konusunda ihale
yapılmadan yabancı bir konsorsiyum ile anlaşma yapıldı, şartları bilinmiyor.

Kuyuların açılması, gazın taşınması, kamulaştırma bedelleri ve
beklenmeyen giderler olarak 2057 yılına kadar toplam 4,5 milyar dolarlık
harcama yapılması bekleniyor. Bu durumda her bin metreküp doğalgazın maliyeti
450 dolar oluyor. Oysa bugün Botaş konutlara aynı miktarda doğalgazı 218 dolara
satıyor.

Yani bu hesaba göre çıkarılacak gazın maliyeti Botaş’ın
konutlara satış fiyatının 2 katı olacak.

Böyleyken bile dışa bağımlılığı azaltmak için gaz
çıkarılabilir. Ama çıkarılacak gazın tüketiciye ucuza verilmesi mümkün
olmaz.

**************************

Şimdiki Fiyatlarla Kârlı Olsa Bile…

Fatih Altaylı’ya ikinci değerlendirmeyi yapan uzman ise, şu
gerekçelerle, “bugünkü şartlar altında projenin fizibıl (yapılabilir) olduğunu”
söylemiş:

“Açıklanan rezerv 540 Milyar metreküptür, çıkarılabilir miktar 100
milyar metreküpten fazla olmalıdır. Botaş gazı 6,17 dolar/mmBTU’ya satıyor. 100
milyar metreküp gaz
6,17 USD/mmBTU’dan 22 milyar USD eder. 2 yıl
önce doğalgaz fiyatları 2-3 dolar civarında iken şimdi 6 dolar. Fiyat artışı
bu işi verimli ve doğru hale getirdi. Yarın fiyatlar tekrar düşerse. Hesap da
değişir.
Çıkarılabilir gaz miktarı arttıkça da hesap değişir.”

Projeyi bugünün fiyatlarıyla fizıbıl (yapılabilir) bulan uzman
bile gelirin 22 Milyar dolar, giderin ise baştan yapılacak yatırım
masrafları 6,5 Milyar dolar ve 35 yıllık işletme gideri kadar olduğunu
hesap etmiş. Yani bu uzmana göre de kâr olsa bile pek düşük bir rakam
olacak.

Hele hele 1 trilyon dolar gibi bir paraya kavuşacağımız tam bir
hayal.

Türkiye’nin dünyanın sayılı doğalgaz merkezlerinden biri olması da mevcut
verilerle gerçekçi değil.

“Bugün dünyanın en büyük doğalgaz rezervine sahip ülkesi olan Rusya’nın
bilinen rezervi 38 trilyon metreküp. İran 32 trilyon metreküp
rezervle
ikinci sırada. Üçüncü Katar’ın rezervi ise 25 trilyon metreküp.”

Dilerim daha büyük ve daha ucuz maliyetli rezervler bulunur da dünyanın
sayılı doğalgaz merkezlerinden biri olma ümidimiz gerçekleşir.

Ama şimdi abartmadan, makul ölçüde sevinelim. Seçim öncesi gaza
gelmeyelim.

Varlığı Okumak

     Hiçbir şey
bulunduğu yerde kendisi için yer almıyor. Mesela bir taş kendisi için değil,
binanın inşasında kendisine verilen görevi ifa etmesi için yerine konuyor.

     Bir ağaç da,
dikildiği yere, kendisi için dikilmiş değil, vereceği meyvalar için, ona
bakılıyor, sulanıyor.

     Nitekim
kendisinden beklenen meyvayı vermeyen ağacı keserler.

     Bir kelimedeki
harfler, kelimede kendileri için değil, bir mânâyı ifade etmek için o kelimede
yer alıyorlar. Öyleyse kelimelere; kelimeyi teşkil eden harfler adına değil;
bütününün ifade ettiği mânâyı harfî / harfin ve harflerin taşıdığı, bilinmesine
vesile olduğu mânâ hesabına bakmalıdır.

     Zaten Kur’ân ve
Hadis de, böyle bir bakışı yani okuyuşu istiyor bizlerden. Çünkü esere ustası
namına bakmak, yapanı açısından nazar etmek, yani bütün mes’ele, lâfız-mânâ
ilişkisini görmek; ona göre anlayışımıza yön vermektir.

     Her varlığa, her
maddeye, her mevcûda MÂNÂYI İSMİYLE yani o şey adına değil; MÂNÂYI HARFÎSİNİN
gösterdiği husus, yani o şeyden beklenen gaye ve hizmet noktai nazarından
bakmak asıl olmalı. Delâlet ettiği, gösterdiği veya göstereceği, işaret ettiği
ve edeceği hedefler zaviyesinden ona değer vermeli.

     Kısaca mânâyı
harfî; Allah’ın mâsivasına / kâinata O’nun / Yaratanın hesabına bakmakdır.

     Evet, kâinata /
evrene mânâyı ismiyle / sadece ona kendisi için bakmak hatalı ve yanlış bir
bakıştır. Çünkü her şeyin iki ciheti vardır. Bir cihetı Hakk’a / Yaratana,
öteki ciheti ise Halk’a / yaratılana, maddeye bakar.

     Evet asıl olan,
baktığımız her şeyde Hakk’a bakan yüzü görebilmektir. Çünkü ancak Hakk’a
yönelik yüzüne nazar etmekle; nimette Mün’imi / Nimet Vereni görebilir, san’ata
bakmakla  Sâni’i yani San’atla Yaratan
Allaha yol bulabilir, esbaba / sebeplere bakmakla da, Müessir-i Hakîki / asıl
tesir edici ve etkileyici olan Yüce Allahı fikredip düşünebiliriz.

     İşte bu bakış
Marifetullahtır. Allahı bulduran, bildiren, O’nu sevdiren ve O’nun istediği
gibi bir kul olmayı gerektiren bir bakıştır.  

     İşte bu bakış;
maddede mânâyı görmek, maddenin yaratılış sebebini anlamak, yaratılıştan
istenen-beklenen biliş ve anlayışı, derk ve idrak etmektir.

     Maddî bir vücud ve
bedenle dünyada var edilen insanın; var edilişinden nasıl bir mânâ çıkarmak
gerektiğini düşündüren bir bakıştır.

     Beğenilen bina
için mimarını, yapılan bir iş için yapanı, resim için ressamını, beste için
bestekârını öğer, tebrik ve tahsin ederiz. Çünkü her fiil fâilini, her san’at
san’atkârını gösterir.

     Yapılanın şahsında
yapanın övülmesi gerekir. Zaten yapan da, bilinmesi ve övülmesi için eserini
ortaya koymuştur.

     Kâinat da, bir
kitap olduğuna göre, bütün cemadat / cansızlar, bütün nebatat / bitkiler, bütün
hayvanat / hayvanlar ve tüm insanlar; kâinat kitabındaki harfler, kelimeler,
cümle ve satırlar hükmündedir. Okunmalarından çıkarılacak olan mânâlar; onlara
mânâyı harfî ile bakmanın; yani kendileri adına değil de, Yaratanın hesabına /
mânâyı harfî adına bakmanın bir netice ve sonucudurlar.

     Evet, câmidat,
nebatat, hayvanat ve insanlar olarak tabiatta yer alan tüm mevcudat; aslında,
bu isimlerle tecelli eden, yansıyan ve görülenler; Allahın isim ve
sıfatlarından başka bir şey olmayıp, onların taşa toprağa bürünerek
görünmelerinden ibarettir.

    Tıpkı Yunus’un “Ete
kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” demesi gibi.

    Fakat hemen
hatırlayalım ki, aynalar menba / kaynak değil mazhardırlar; o şeylerin zuhur
ettiği yerlerdir. Aslın kendisi değil, aslın yansıdığı perde ve ekranlardır.

     Elbette ekran
görülenlerin kaynağı değil, asıllarının aksettiği, tecelli ettiği yerlerdir.

     Evet, görülenler
aynadadırlar, fakat aynadan kaynaklı değillerdir.

     Çünkü aynalar
menba değil, mazhar yani ekrandırlar.

     Varlıklar da
mazhar olup, menba / kaynak değillerdir.

Seçim Ekonomisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan her seçim döneminden önce büyük
vaatler ve çılgın projelerle halkın karşısına çıkıyor, ustalıkla hazırlanmış
algı yöntemiyle taraftarlarını ikna etmeğe çalışıyor ve hakkını vermek lâzım bunda
da oldukça başarılı oluyor.

                Her
fırsatta cumhuriyetin kurucu iradesini eleştiren, yeri geldiğinde “İki Ayyaş”
sözüyle Atatürk ve İnönü’yü hedef tahtasına oturtan, iktidarları döneminden
öncesini “Eski Türkiye” olarak aşağılayan Erdoğan, yeri ve zamanı geldiğinde
de:

“1923’te Mustafa
Kemal Atatürk’ün öncülüğünde devletimizin yönetim şeklini Cumhuriyet olarak
ilan eden bizim irademizdi. 27 Mayıs darbesi bize yapıldı, darağacına çekilen
de bizim irademizdi. 12 Mart muhtırası bize verildi.  12 Eylül darbesi bizi hedef aldı.  28 Şubat’ta milletin inancını boğmaya
kalkıştılar.  Her darbede hapse düşen, zulüm
gören, acı çeken biz olduk. Varlığımıza, birliğimize, dirliğimize, refahımıza,
huzurumuza kastettiler.  Yılmadık,
yıkılmadık.  Mücadeleden bir adım geri
durmadık.  Erdem, irade ve cesaretle
Türkiye’yi şahlandırdık
” cümlelerini hiç çekinmeden kullanmakta oldukça
mahir görünüyor.

Seçim Öncesi Buluşlar:

                2007
seçimleri öncesinde Trakya ve Tuz Gölünde doğalgaz, Manisa’da petrol bulunduğu
ilan edilmişti. Ancak o gün bu gündür bulunan doğalgazın ve petrolün adı sanı
anılmıyor.

                Yine 2014
seçimleri öncesinde Diyarbakır’da “Türkiye’nin 40 yıl ihtiyacını karşılayacak
kadar” kayagazı bulunduğu duyurulmuştu. Bulunan bu kayagazının akıbetinin ne
olduğu halâ belli değil.

                Kanal
İstanbul projesi açıklanmadan aylar önce yandaş medya tarafından: “Erdoğan’ın
öyle bir çılgın projesi var ki, açıklandığında Türkiye de yer yerinden
oynayacak.” Propagandası yapılıyordu. 27 Nisan 2011 yılında bizzat başbakan
Erdoğan tarafından Açıklandığında gerçekten günlerce her akşam TV’lerde Kanal
İstanbul projesi tartışılıyor ve son bir yıla kadar bu tartışma sürdürülüyordu.

                Neyse
duyduk ki 19 Ağustos 2022 tarihinde mahkemeden açıklanan karara göre Kanal
İstanbul projesinin imar planları iptal edilmiş.

                Şimdi
ise önümüzdeki seçimlere hazırlanmak için üst üste hamleler yapılıyor. Söylenenler
doğruysa, Gabar Dağında 250 Milyar Doların üzerinde petrol rezervinin bulunduğu
haberleri veriliyor.

                Ağustos
2020’de Sakarya sahasında 320 milyar, Ekim 2020’de yine Sakarya sahasında 85
milyar, Haziran 2021’de Amasra kuyusunda 135 milyar metreküp rezerv bulunduğu sürekli
şekilde yurt içinde duyuruluyor tartışılıyor ancak, Toplam 540 milyar
metreküplük doğalgaz rezervi henüz uluslararası raporlarda yayımlanmadı. Yani
bulunduğu iddiasında bulunulan doğal gazın doğruluğu dahi tartışma konusu.

                Diyelim
ki bu gazlar gerçekten bulundu ise her şeyimizin yerli ve milliliği ile övünen hükümet,
üç bin metrelik kuyulardan çıkarılacak doğalgazın karaya taşınması işini neden
yabancı Kanadalı Schulumberger konsorsiyumuna verdi, devlet bu işi kendi
imkânları ile yapamaz mıydı veya Türkiye de bu işi yapacak başka şirketler yok
muydu?

                Kafa
karıştıran diğer bir soru ise: Doğalgaz ve enerji sektörü ile ilgili yayınlarda
Sakarya Gaz Sahası’nın 2024 yılında ticari üretime geçebileceği açıkça
yazılırken biz Mart ayında evlerimizde hangi yerli doğalgazı kullanacağız?

Patron Çıldırdı!

 

                Bazı
dükkân ve mağazaların camlarındaki reklam afişleri görürsünüz “Patron
Çıldırdı!” 2022 Yılının son günlerinde müjde üzerine müjde açıklayan
Cumhurbaşkanı Karadeniz de bulunan doğalgaz müjdesinden sonra uzun zamandır
beklenen ancak muhalefetin ısrarlı bir şekilde dile getirdiği EYT Emeklilikte
Yaşa Takılanların isteği de 2023 bütçesinde pay ayrılmamasına rağmen ek bütçe
yapılarak kabul edilmiş oldu.

                Yetmedi…
müjdeli haberler zinciri gelmeğe devam ediyor. Sanayicinin tükettiği elektriğe fiyat
indirimi ve çalışanların vergilerinde indirim gibi peş peşe yapılan açıklamaların
devamı geleceğe benziyor.

Devletin madem böyle imkânları vardı 20 yıldır neden
kullanmadığı sorusu ister istemez insanın aklına takılıyor.

                Sağlıklı
kalın.

Vefalı Türk ve Örnek Müslüman Mehmet Akif

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi olarak milli marşımızın yazarı,
milli şairimiz, haysiyetli, vefakâr, fedakâr ve örnek insan, Türk milliyetçisi
rahmetli Mehmet Akif Ersoy’u 86. ölüm yıldönümünde kabri başında andık. Toplantıda
yönetim kurulu üyemiz Dr. Sakin Öner ve üyelerimizden Mehmet Çitfçigüzeli konuştular
ve önemli bilgiler verdiler.

            Mehmet Akif
mensup olmaktan gurur duyduğu Türk Milletine aidiyeti ve İslam âlemine
mensubiyeti birlikte hisseden, bunları bazıları gibi birbirine rakip görmeyen
milli şuur ve milli hassasiyetin zirvesi idi.

            Ziya
Gökalp’in vatani ahlâk ve medeni ahlâk ayırımında hem vatani hem de medeni
ahlakı birlikte hisseden, taassubu reddeden bir dava adamıydı. Mehmet
Akif’lerin, Mustafa Kemal’lerin çoğaldığı bir toplumda milli şuur ve hassasiyet
de yüksek olur. Dışarının çıkarlarına hizmet eden, devletiyle başkaları adına
kavgalı işbirlikçi tipler ortaya çıkma fırsatı bulamaz. Milli mücadelenin
zaferle sonuçlandığı haberini alınca sevincinden hüngür hüngür ağlamıştır. Ziyaret
ettiği yerlerde vatandaşı milli mücadeleye katılmaya teşvik etmiştir. Gönlünde keşke
Milli Mücadelecilerin yerine Yunan kazansaydı diyebilecek kadar alçalan sözde
İslami görüntülü sapıklar türeyemez. Mehmet Akif’in eserlerini okudukça şu
ortak cümlede birleşmemiz gerektiğine inandım: “Türk’e düşman olarak İslam’a dost olunmaz”. Türk’e kimsenin ve
hiçbir kavmin horozlanmasına tahammül edemem diyen de Mehmet Akif’tir. Türk’ün
İstiklal davasına kayıtsız kalanlara, sadece ruhsuz seyredenlere rahmetli Akif
öfke ve nefret hissetmiştir. Çözülmeye şiddetle karşıdır. Bazıları gibi tehlike
var diye Ankara’dan ayrılmaz.

            Acaba Akif
sağ olsaydı bugün gerekli tepkiyi göstermekten aciz, sinmiş bazı aydınlar,
vakıf ve bazı derneklere nasıl seslenirdi? Herhalde aferin demezdi. Kaybettiğimiz
rahmetli Akif gibi birçok büyüğümüzün eksikliğini bugün daha çok hissediyoruz. Neyse
ki çok şükür Aydınlar Ocağı Genel Merkezi gibi az sayıda yerli ve milli kuruluş
kalmıştır.

            Vefalı
Türk’ün iyi niyetini, fedakârlıklarını kolayca unutan bazı geçici korumalı
misafirlerimiz aramızda çoğaldı. Bize neden Arapçayı bilmediğimizi soruyorlar. Ölümden
kaçıp hayata dönenler çeşitli imkânlardan yararlananlar burada senelerce kalıp
neden Türkçeyi geliştiremezler? Türk milleti Allah’a şükür asil bir millettir. Kimsenin
yanlışını ve ayıbını yüzüne vurmayı uygun bulmaz. Hiçbir sığınmacı fırıncıya
ekmek, şekerciye helva satmaya kalkmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin
hegemonyasını yıkmak için burada değilsiniz. Sizi bize gönderen Allah’a
şükrediniz. Atatürk’le, Türkiye’deki rejim ve düzenle uğraşmayı bırakın.
Maalesef ipini koparanı Türkiye’ye kabul ettik. Bu işi bu noktaya getirenler
sığınmacıları şımartıp vatandaş, mal ve mülk, dükkân sahibi yapanlar büyük
yanlışlarınızla iftihar mı ediyorsunuz? Türkiye’nin ileride karşılaşabileceği
tehlike ve tuzaklara işaret edip toplumu ve yönetenleri uyaranları ırkçılıkla
suçlama ayıbını işleyenler şimdi tek sıra dizilin ve Türk milletinden özür
dileyin. Batıcı ve ABD’ci neo-liberal solcular, milliyetsiz, vatansız, milli
şuurdan yoksun bazı sağcılar neredesiniz; hangi deliğe girdiniz?    

Yılın Sonunu Vefasızlık ile Tamamlamak!

Yalanlar Er Veya Geç Ortaya Çıkar

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin, asgari
ücret görüşmeleri sırasında “işçi sendikaları başkanları bana 8 bin liranın
çok üzerine çıkmayın dedi”
şeklinde bir açıklama yaptı. Sendikaların
tepkisi üzerine Bakan açıklamasını tevil etmek istediyse de durumu kurtaramadı.

Bakanın bu açıklamasını Türk-İş Başkanı Ergün Atalay şu sözlerle açıkça
yalanladı:

“Sayın Bakanı o akşam dinledim. Daha sonra canlı yayında bir
daha dinledim. Ne benim ne benim arkadaşlarımın arasında 8 bin lira mevzu oldu.
Ben Türk-İş’in talebinin 9 bin TL olduğunu açıkladım. Diğer sendika
başkanlarından da 8 bin lira lafını duymadım. Bakan da evvelsi akşam düzeltti. ‘Böyle
bir talep gelmedi bana’ dedi. Orada başka burada başka. YALANIN ŞÖYLE BİR
HUYU VAR: ÜÇ GÜN SONRA İKİ GÜN SONRA ÇIKAR. Böyle bir şey olur mu?”

Türkiye’nin en büyük işçi kuruluşunun başkanı açıkça Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanının YALAN söylediğini ifade etmiş oldu.

Devlet adamlarının yalan söylemesi gelişmiş demokratik ülkelerde
en vahim olaydır. Herhangi bir konuda yalan söylediği ortaya çıkan devlet adamları
veya siyasetçiler istifa ederler.

Tabii bizim gibi “ileri demokrasi” içinde olanlar bu
kapsamda değildir.

********************************

Yalancı Çoban

Meşhur hikayedir ama kısaca hatırlatalım:

Küçük bir köyde çobanlık yapan bir genç köylünün koyunlarını
otlatmakla görevlidir. Çoban -sırf şaka olsun diye- bir gün sürüyü merada
bırakıp, sürüye kurtların saldırdığını söyleyerek köylüleri ayaklandırır.
Sopasını, silahını alan köylüler sürünün yanına geldiklerinde görürler ki
ortada hiç kurt yoktur. Çoban köylülerin bu haline bakıp kahkahalarla gülmüş.

Aradan bir süre geçtikten sonra yine aynı olay tekrarlanmış.
Çobanın “kurtlar sürüye saldırdı” sözü üzerine köylüler “ne olur ne olmaz”
diyerek yine ayaklanmışlar. Meraya geldiklerinde de çobanın şaka yaptığı
anlaşılmış.

Ama daha sonra sürüye gerçekten kurtlar saldırdığında çobanın
köylüleri çağırmasına kimse inanmamış. Çoban tek başına sürünün olduğu yere
geldiğinde bakmış ki koyunların çoğu telef olmuştur.

********************************

Yine Doğalgaz Müjdesi

Cumhurbaşkanı çok büyük bir müjde verdi. Karadeniz’de doğalgaz
rezervleri bulunduğunu bu rezervlerin değerinin 1 trilyon dolar olduğunu
açıkladı. Bu rakam dünya ölçeğinde bile çok büyük. Türkiye’nin tüm iç ve dış
borçlarının tamamı kadar
bir rakamdan bahsediyoruz.

Öyleyse, bu müjdeyle halkımızın tamamının bir bayram sevinci
yaşaması gerekmez mi?

Ne gezer… Bu habere dış dünyadan bir tepki gelmediği gibi içeride
de halkımız, hatta iktidar yandaşlarında bile heyecan uyandırmadı.
Borsa, döviz gibi ekonomik parametreler hiç etkilenmedi.

Hatta Erdoğan’ın açıklamasını yaptığı salonda dinleyenler bile
umursamadı. Erdoğan “neden alkışlamıyorsunuz?” demek zorunda kaldı.

Çünkü RTE ve Erdoğan’ın her seçim öncesi klasiklerinden biri,
Türkiye’nin bir yerlerinde doğalgaz veya petrol çıktığına dair haberler
verilmesiydi.

********************************

Her Seçim Öncesi Verilen Müjdeler

Cumhurbaşkanının açıklamasından sonra sosyal medyada eski müjdeleri
hatırlatan paylaşımlar hafızamızı tazeledi. İşte eski müjdeler:

2007 Genel Seçimler: Trakya ve Tuz
Gölü’nde doğalgaz, Manisa’da petrol

2009 Yerel Seçimler: Manisa, Niğde, Diyarbakır, Isparta ve
Antalya’da petrol

2010 referandumu: Ergani ve Manisa’da petrol

31.3.2014 Yerel Seçimler: Diyarbakır’da Türkiye’nin 40 yıl
ihtiyacını karşılayacak kaya gazı (Şubat 2014)

7.6.2015 Genel Seçimler: Trakya’da 600 milyon metreküp doğalgaz
(Ocak 2015)

1.11.2015 Genel Seçimler: Karadeniz’de 30 milyar metreküp doğalgaz
(Ekim 2015)

24.6.2018 Genel Seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi: Mardin,
Şırnak, Hakkâri, Batman ve Siirt’te petrol, Trakya’da doğalgaz (Mayıs 2018)

31.3.2019 Yerel Seçimler: Siirt’te petrol, Trakya’da doğalgaz
(Şubat 2019)

Ekim 2020 Akaryakıt fiyatları ve enflasyon almış başını gidiyorken:
Karadeniz’de doğalgaz bulundu.

Ve EN SON MÜJDE, 26 Aralık 2022, en geç 6 ay sonra yapılacak seçimin
havasına girerken: Karadeniz’de Çaycuma açıklarında yeni bir doğal gaz rezervi daha
bulundu.

“Bu rezervle birlikte, Karadeniz’de bir trilyon dolar değerinde
gaz rezervimiz oldu…”

****

Şimdi Türk-İş Başkanının söylediği sözü tekrar etsek “hakaret ve
iftira”
suçu işlemiş olmayız sanırım. “YALANIN ŞÖYLE BİR HUYU VAR: ÜÇ
GÜN SONRA ORTAYA ÇIKAR.”

Belki de bu son müjde doğrudur. Elbette ben de bulunan rezervlerin
doğu olmasını, üretilebilir miktarın yüksek, maliyetinin düşük olmasını
gönülden diliyorum.

Fakat önceki müjdelerin “yalancı çoban şakası” olduğu ortaya
çıktı. Bırakın kullandığımız gaz ve petrol ürünlerinin fiyatlarında düşme
olmasını, fiyat artışlarının hızı bile kesilmedi. Bu yüzden hiç kimse müjdeye
itibar etmiyor.

Ben ise ihtiyatlı bir iyimserlik içinde olmayı tercih
ediyorum.

Şunu da unutmayalım. Gaz bulunmuş olsa bile bu bizi gelişmiş
ülke yapmaz.
Gazı en bol ülkeler Irak, İran, S. Arabistan, Venezuela ve
hatta Rusya gibi olmamızı isteyenimiz var mı?

Hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, demokratik ve laik bir ülke
olursak, akıl ve bilimden sapmazsak zenginlik ve refah zaten gelecektir.

Yeter! Türkler Uyanacak

Yedi düvel oyun eder

İçten dıştan yıkmak ister

Başın kaldır yüzün göster

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Su çaldılar ekmek yandı

Yalan söze hayli kandı

Her güleni dostu sandı

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Bölmek için konuştular

Öldü diye bakıştılar

Ancak taşa yakıştılar

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Türk’e TÜRKLER denmez oldu

Gözyaşları akmaz doldu

Gönderlerde bayrak soldu

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Buğday tenli bir benize

Doğu batı köprünüze

Sarı deniz Akdeniz’e

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Özden Türk’e destan yazar

Şu cihana verir nazar

Özü söyler azar azar

YETER! TÜRKLER UYANACAK

Vefatının 86. Yıldönümünde Mehmet Âkif’in 5 Aşkı Ve Milliyetçiliği

0

Kitaplar ve Portreler

0

Nihat Sâmi Banarlı’nın 66 adet
makalesini ihtiva eden 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 432 sayfalık eserinin 5.
Baskısı 2022 yılında yayınlandı. 

Banarlı,
Osmanlı Cihan Devleti döneminde doğmuş, Cumhuriyet döneminde yaşamış en önemli edebiyat
öğretmeni ve edebiyat târihçilerinden biridir. Makalelerinde şiir, tiyatro,
hikâye, roman mevzularını ele almış, lise edebiyat ders kitapları, Resimli Türk
Edebiyâtı Târihi isimli muazzam eseri ile çeşitli gazete ve dergilerdeki
yazılarıyla tanınmıştır. Onun çok değerli bir başka hizmet de Yahya Kemal’le
ilgili çalışmaları ve Yahya Kemal’in kitaplarını neşretmesidir.

Resimli Türk
Edebiyatı Târihi; Kore’den Avrupa’ya, Karadeniz’in kuzey kıyılarından Afrika’nın
kuzey kıyılarına kadar uzanan; Mısır’ı, İran’ı, Kazakistan’ı ve diğer Türk
Cumhuriyetleri ile Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sini içine alan geniş bir
coğrafyada, 2700 yıldan fazla süre ile canlılığını korumuş olan Türk
Edebiyatı’nı inceleyen muhteşem bir külliyattır.

O’nun bir
başka ve büyük hizmeti, Türk dilinin mûsıkîyi andıran telaffuzla konuşulmasını
sağlamak maksadıyla yaptığı çalışmalardır. Türkçenin imparatorluk dili olduğu
düşüncesini kabul ettirmiş, en güzel şekliyle yazılıp konuşulması için ömrü
boyunca mücâdele etmiştir. Türkçenin Sırları
isimli eseri 1972 yılından günümüze kadar 64 baskı yapmıştır. Emin
Bayraktaroğlu imzâsıyla yazdığı makaleleri ile Türkçeyi sevdirmiştir.

Üstâd-ı Âzam
Nihat Sâmi Banarlı’nın mısrâ-ı berceste olarak aziz ve necip Türk milletine vasiyetnâme
gibi sunduğu şu cümle, O’nun yüce ihtişamını 17 kelime ile özetlemektedir:

‘Şu fâni dünyâ saâdetleri içinde hiçbir
şey, aziz Türk çocuklarına                                                               Türk
dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.’

Batılılar ve
batıcılar ‘manifesto’ diyor. Bizin
ise ‘açıklama’ veya ‘beyannâme’ diyebileceğimiz bir metin
hazırlamıştır.  Bu metinde; yukarıdaki
cümle kadar önemli pek çok cümle var. Cümleler, Türkçe konuşan herkesin ve
özellikle de anneler-babalarla birlikte ilk ve orta öğretim öğrencileriyle
öğretmenlerinin mutlaka bilmesi gereken temel bilgileri ihtiva ediyor.

Aynı bilgiler,
Üstat Banarlı’nın ‘Kitaplar ve Portreler’
isimli makaleler kitabını da okunması elzem eserler grubuna yerleştiriyor .

Kitabın arka
kapak yazısı:

Türk Dili’ni Öz
Türkçecilik yaldızı altında gizli maksadlara, cehâlete, çıkarcılığa ve daha bin
türlü ihtirasa kurbân edenlerden ilk büyük intikamı Atatürk almıştı: Onların
Türkçe değildir, diye dilimizden atmak istedikleri nice bin kelimenin hem de doğuştan
Türkçe olduklarını isbat emrini vermiş ve bu isbâtı yine onlara yaptırmıştı!

O zaman bütün bu
yabancı sanılan kelimelerin daha yaradılıştan Türkçe olduklarını isbat yolunda
bir yarış başlamıştı.

Daha bir hafta evvel,
Türkçe değildir, diye dilimizden atmaya kalktıkları kelimelerin bu sefer hâlis
Türkçe olduğunu isbat yolunda aynı adamların gösterdikleri gayret, akılları
durduracak hokkabazlıktı.

Denilebilir ki dünya
târihi, şahsiyetsizliğin ve meşhur patlıcan hikâyesinin bu derecesini hiçbir
yerde görmüş değildir.

Dilimiz bir zamanlar
böyle adamların ellerinde idi. Onu bu adamların elinden ise ancak Atatürk
büyüklüğünde bir vatan evlâdı kurtarabilirdi.    

                                                                                               
                                                                                                                                                                                                                                Eser,
Nermin Suner Pekin’in birinci baskıdaki ‘Takdim’ yazısıyla başlıyor. İkinci
Yazı Prof. Dr. Abdullah Uçman imzâsını taşıyor. Prof. Uçman Merhum Banarlı’yı
kitaptaki makaleleri yazmaya yönlendiren sebepleri şöyle açıklıyor:

Birincisi adı geçen
şahısların ortaya koyduğu yazıların tahribatını önlemektir. İkinci sebep
milliyetçi ve vatanperver münevverlerin dikkatini bu yıkıcı faaliyetler üzerine
çekmektir

Eserdeki
makalelerden bâzılarının başlıkları:

*65. Doğum Yılı
Dolayısıyla Yahya Kemal ve Târih. *Müftüoğlu Ahmed Hikmet. *Ziya Gökalp
Külliyâtı. *Fâtih Devri Mîmârîsi. *Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu.
*Şâir Hocalar. *Mevlid’e Dâir. *Türkçenin Sırları.*Ders Kitapları. *İslâm
Sanatı. *Dînî Edebiyat Antolojisi.
*Kitaplar. *Millî Kütüphâne. *Son Hattatlar. 
*Yugoslavya’da Türk Âbideleri.  *Süleymaniye
Kütüphânesi. *İstanbul Ansiklopedisi.*Anadolu Evliyâları . *Mevlânâ ve
Eseri.  *Türk Yurdu. *Üç Devrin Romanı.*Yahya
Kemal’e Mektup. *Yahyâ Kemal’in Hürriyet Şiiri. *Fâtih’in Çocukluk Defteri. *Onbeş
Amerikan Üniversitesi Köprülü’nün Evinde İlmî Araştırmalar Merkezi Kuruyor. *Fuad
Köprülü ve Türk Dili. *Türk Edebiyâtı. *Kitaplar Arasında (Komünizm ve
Komünistlere Karşı Türkçe Neşriyat). *Bir Mâbed Karşısında. *Tevfik İleri İçin. *Türk’ün Ateşle İmtihânı. *Adnan
Ötüken. *Siyâsilerimiz ve Kültürümüz.

Banarlı’nın eserinden tadımlık üç
bölüm:

BİR

Vaktiyle, ‘Büyük İdealler ve Küçük İdealistler’
başlıklı bir yazımda, bizi saâdete ulaştıracak ülkülerimizin, ancak her türlü
aşırılıktan uzak, bilgili ve şuurlu idealciler elinde muvaffak olacağını söylemiştim.

O gün bugün, dil,
din, milliyet gibi, büyük idealcileri bekliyen, bütün yükseliş ve huzur
kaynaklarımızın yine ekseriya bilgisiz ve küçük idealistler elinde ziyan
olduğunu gördüm.

Millî heyecan, bir
zaman halkımızın zekî ve haklı bir tenkid tekerlemesi hâlinde söylediği ‘Vatan, Millet, Sakarya!’ gibi, sâde
haykırıştan ibâret, hareketler içinde gölgelendi.

Din, Allah sevgisi,
insanlık sevgisi, yaşama, çalışma, yükselme sevgisi yerine, hâlâ aynı cehennem
korkusunu aşılayan yobazların elinde soysuzlaştı.

Dil, hepsinden daha
acı olarak, kültür ve tefekkürümüzü yüceltecek, zengin ve sevimli bir vâsıta
olacağı yerde, herkesin alay ve şikâyet mevzuu hâline girdi. Kendilerini dil
âlimi sananlarla, münâsebetsiz bir politikaya âlet olanların elinde örselendi;
çocuklarımızı okumaktan, yazmaktan soğuttu. Memlekette, bir dil sevgisi olan
her irfan ve iz’an sâhibini üzecek bir çehre aldı.

Ve ben, bütün bu
olanlara baktıkça, aynı kanaati tekrarladım; bizim asil ve irfan kaynağı
milletimiz, bu mevzûlarda ne çekiyorsa, nice zamandan beri karanlık ve küstah bir
tâlihsizlikle yetiştirdiği ‘yarım münevver’lerinin elinden çekiyor.

        
İKİ

Ankara’da, birkaç
aklı başında münevverimizin, yeniden çıkarmaya başladıkları Türk Yurdu
Dergisi’ni, bu türlü endişelerin atmosferik hal aldığı, üzgün bir zamânımda
okudum. Dergi, bende bir ümit ışığı tesiri uyandırdı.

Eğer kısa zamanda
sönmez veya söndürülmezse, Türk Yurdu, vazifeye atılmak için münâsip zaman seçmenin
mükâfatını görecektir.

Yeniden intişara başlıyan
Türk Yurdu, öyle görülüyor ki, yirminci asırdaki milliyetçilik târihimizin
bütün bu ışıklı ve gölgeli hareketlerinin farkındadır. Derginin hemen bütün
kıymetli muharrirleri, mâkul ve mutlaka faydalı bir milliyetçiliğin lüzûmunu
anlamış bir tutumdadır. Bir taraftan Türkiye’de millî kalkınmaya hizmetin nasıl
ve ne ölçüde olacağını anlatıyorlar. Öte yandan aynı yolda yapılan
ölçüsüzlüklerle mücâdele ediyorlar.

Meselâ Profesör Osman
Turan’ın ‘Türk Dilinin Müdafaası’
başlıklı bir yazısı, millî kalkınmamızın ilk ve mukaddes vâsıtası Türkçeyi,
düşürüldüğü uçurumdan kurtarmak yolunda açılmış bir mücâhede yazısıdır.

Gerçi Türkçeyi,
Türkiye’de bir kısım Türklere karşı müdafaa zorunda kalmanın ıstırâbı büyüktür.
Fakat neyliyelim ki bu, Türkçenin târihî kaderidir. Türkçe, bu milletin millî
lisanı olarak yaşıyabilmek için, Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sinde Arapça,
Farsça, Rumca ve Ermenice gibi yerli dillerle asırlarca mücâdele mecbûriyetinde
kalmış bir ‘gazi lisan’dır. Türkçe,
bu savaşlardan, yaralansa bile, muzaffer çıkmayı bilmiştir. Bugün de uydurmaca
denilen, ya cehlin, ya kastın elinde silâhlanmış yeni bir düşmanla
çarpışıyorsa, bu gazânın da sonu, elbette böyle târihî bir zafer olacaktır
.
(Sayfa: 182-186
özetidir)

ÜÇ

Türkiye’de millî
kültüre gereken kıymetin verilmeyişi, hattâ millî kültür nedir? Bu kültüre
üstün hizmetleri ve emekleri dokunan gerçek ilim, fikir ve sanat adamlarına,
bilhassa onların hâtırâlarına nasıl hürmet edilir? Bunun birçok mühim kimseler
tarafından umursanmayışı, yurdumuzda bir vâkıadır.

Bu hâl, milletimiz ve
memleketimiz için zararlı olmaktadır. Türkiye’nin gerçek târihini bilmeden,
coğrâfî mevkiini düşünmeden ve Türk istiklâlinin neye bağlı olduğunu hesâba
katmadan, memleketimizde daha dün birbirini kovalayan anarşik hareketler ve
sokma ideolojiler, bu acı ihmâlin açık delilleridir. 

Mevzuun politik tarafına
girmek istemiyoruz. Fakat kültür ve siyâset adamlarımızın bu söylediğimiz
mevzûlara ne kadar kayıdsız kaldıklarına dâir, canlı bir misâl vereceğiz.

Bu, Yahyâ Kemal
misâlidir.

Millî kültür ve tefekkürümüzün,
millî şiir sanatımızın ve güzel Türkçemizin Yahyâ Kemal gibi bir millet
büyüğünü kaybedişinin, önümüzdeki 1 Kasım günü on beşinci yılı tamamlanıyor.

Bu büyük şâire değer
vermesini bilen bir teşekkül, onun adına bir Enstitü kurmuş; bir Yahyâ Kemal
Müzesi meydana getirmiş ve hayatta iken tek bir kitabı neşredilemeyen şâirin,
şiir, fikir ve kültür dolu, manzum ve mensur 10 aded üstün kıymette eserini
millî kültür dünyâmıza sunmuştur.

Fakat kültür
dünyâmızda var imişler gibi görünen nice tanınmış ismin bu neşriyâtı tâkîbedip,
onun müzesini ziyârete gelip, onun kitaplarındaki kültür ve sanat hazînesinden
faydalanmaları, akılları durduracak ölçüde menfîdir.

Bir kere, devlet ve
siyâset adamlarımızdan ancak birkaç şahsiyettir ki Yahyâ Kemal Enstitüsü’nü
ziyâret edip onun adına kurulan müzeyi gezip, gereken teşvik ve alâkayı
göstermişlerdir.

Meselâ bir Başbakan
olarak, bu 15 yıl içinde Yahyâ Kemal Müzesi’ni ziyâret edip Enstitü neşriyâtı
ile hem de ciddî bir şekilde alâkadar olan tek devlet adamı Sayın Süleyman
Demirel’dir.

Demirel, Müze’nin
şeref defterine çok kıymetli satırlar yazmış; Yahyâ Kemal gibi büyüklerin kadrini
bilmenin, memleketimizde yeni Yahyâ Kemal’ler yetişmesi bakımından aziz hizmet
olacağına işâret etmiştir. Yahyâ Kemal Enstitüsü tarafından neşrolunan kitapları
dikkatle incelemiş; kendi kütüphânesinde zâten mevcut bulunan bu kitaplar
hakkında sitâyişkâr konuşmalar yapmıştır. Kitapların sonuna büyük şâirin
elyazısıyle yazılı sâhifelerin fotokopilerinin konulmasına bilhassa dikkat
etmiş; bunlar, yapılan çalışmaların ne kadar ilmî ve gerçek vesikalara
dayandığının isbatlarıdır. Buna devam ediniz, demek gibi üstün bir alâka ve anlayış
göstermiştir.

Başbakan veya
herhangi bir devlet ve hükümet adamı olarak, bu on beş yıl içinde Yahyâ Kemal
Müzesi’ni başka hiçbir kimse ziyâret etmemiştir. Ne İsmet İnönü, ne Nihad Erim,
ne de bir başka Başbakan…

İsmet Paşa’nın daha
Cumhurbaşkanlığı yıllarında, bir sola kayma başladığı için, tam mânâsıyle millî
ve milliyetçi bir şâir olan Yahyâ Kemal’le zâten araları iyi değildi. Fakat
burada isimlerini saymaya lüzum görmediğimiz bütün o diğer şahsiyetler, böyle
bir ziyârete neden tenezzül etmemişlerdir? Diyelim ki son zamanlarda kendini çok iyi hissettiren bir soysuz sol, Yahyâ
Kemal’den elbette hoşlanamazdı. Nitekim, Türkiye’de her şeyi çok iyi haber alma
iddiasındaki sol basın da bütün bu çalışmalardan ve bu neşriyattan tamâmıyle
habersiz (?) kalmıştır.

Hâdisenin diğer
dikkate değer bir tarafı, bu müzeyi, bir tânesi hâriç, Millî Eğitim Bakanlarından
da hiçbirinin gelip görmemiş olmasıdır. Yahyâ Kemal Müzesi’ni ziyâret eden tek
Millî Eğitim Bakanı, Sayın İlhâmi Ertem’dir. Sayın Ertem’in Yahyâ Kemal
Müzesi’nin şeref defterine yazdığı satırlar Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası’nda neşrolunmuştur,
ki şöyledir:

Millî
duygularımızın ve Türklük şuurumuzun gelişmesinde en büyük hissesi olan büyük
şâirimiz Yahyâ Kemal’in eserlerinin bir Enstitü hâlinde araştırılıp işlenerek genç
nesillere intikâl ettirilmesi, Türk kültür hayâtına ve Türk milletine yapılan
hizmetlerin en değerlilerinden biridir. Enstitü’nün ve Müze’nin kurulup başarı
ile çalışmasında emeği geçenlere şükranlarımı arzederim.
(Sayfa 406-411
özetidir)                           

           

NİHAT SÂMİ BANARLI

1907’de İstanbul’da
doğdu. Babası Mutasarrıf İlyas Sâmi Bey, annesi Hafîze Nâdire Hanım’dır. Vefa
Orta Okulu’nu, İstiklal Lisesi’ni bitirdi. Yüksek Öğretmen Okulu’ndan ve
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden diploma
aldı. Edime Lisesi’nde göreve başladı. Sonra Kabataş Lisesi ve Galatasaray
Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1946’da İstanbul Erkek Öğretmen
Okulu’na tâyin edildi. Özel Işık ve Şişli Terakki liselerinde ders verdi.
1947’de İstanbul Eğitim Enstitüsü yanı sıra 1950’de İstanbul Yüksek Öğretmen
Okulu’nda çalıştı. 1959-1962 arası İslâmî Türk edebiyatı dersleri verdi.
1957’de Yüksek Öğretmen Okulu müdürlüğüne getirildi. 1969’da kendi isteğiyle
emekli oldu. 1974 yılında İstanbul’da vefat etti.

Onun sabrı ve ilmî ciddiyeti olmasaydı, biz bu gün dahî,

 Yahya Kemal
Beyatlı’yı tam mânâsıyla tanıyor olamayacaktık.

Türkçenin müdafaası için verdiği mücâdele ise bir
destandır.

 İdrakten, iz’andan
ve vicdandan gitgide soyunur olmuş insan tipimiz

onun ‘millî romantızm’ feryadına ne kadar muhtaçtır.

Eserleri: Yahya Kemal Yaşarken, Yahya Kemal’in Hâtırâları,
Şiir ve Edebiyat Sohbetleri (3 cilt), Türkçe’nin Sırları, Resimli Türk Edebiyatı
Tarihi (2 cilt), Dasitan’i Tevarih’i Müluk’i Ali Osman ve Cemşid ve Hurşid
Mesnevîsi (Ahmedî), Nâmık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği, Büyük Nazîreler
Mevlid ve Mevlid’de Millî Çizgiler, Edebî Bilgiler, Metinlerle Türk ve Batı
Edebiyatı (Lise 1-2-3) Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar Türk Edebiyatı Târihi, Fâtih’in
Zafer Sırları, Bir Dağdan Bir Dağa, Târih ve Tasavvuf Sohbetleri, Kültür
Köprüsü, İstanbul’a Dair. Kızılçağlayan, Bir Yuvanın Şarkısı, Bir Güzelliğin
Romanı (Hürriyet gazetesinde tefrika), Kitaplar ve Portreler.

 

KUBBEALTI NEŞRİYAT:

Peykhâne Sokağı
Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56 Belgegeçer: 0.212-638 02
73

e-posta: kubbealti@superonline.com 
// 
www.kubbealti.org.tr