24.4 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 290

TOGG

Türkiye’nin
yerli ve milli otomobili olma iddiası ile projelendirilen TOGG seri üretime
başlıyor. Hayırlı olsun.

Ege
Cansen “Bu yatırımın gayri iktisadi olduğunu” söylüyor. “Bu otomobil,
markası dışında, yerli ve milli olmayacaktır. Üstelik külfeti, nimetini
aşacaktır.
Bu külfet hayat pahalılığı olarak halkın sırtına
binecektir” diyor.

Ege Cansen iyi bir
iktisatçıdır ve üst düzey yönetici olarak uzun yıllar süren sanayi tecrübesiyle
de gerçek bir uzmandır.

“Yaklaşık
dört yıl önce Başkan Erdoğan “yerli ve milli” otomobil üretme kararı
almıştı. Ben de bunu “akla ziyan bir proje” diye nitelendirmiştim. Çünkü
gümrük birliği içinde kalındıkça, bu yatırımın öngörülebilir hiçbir
vadede kâra geçmesi mümkün değildir.
Bugün de aynı kanıdayım” diyor.

****

Otomotiv
konusundaki ilgisi ve bilgisi bilinen Fatih Altaylı, Habertürk’teki
yazısında, asıl sorulması gereken soruları gündeme getirdi:

“TOGG
tartışmasız bir Türk otomobilidir.

Mesele üretici
firmanın yeni model üretme kapasitesi ve hızı ne olacak? Türkiye’de ve
dünyada ne kadar pazar payı elde edecek?
Yatırımını ne kadar sürece geri
döndürecek, döndürebilecek mi?

Yoksa biraz
özel sektör, bolca da kamu kaynağı
bir süre sonra yabancıların eline
geçmesi muhtemel bir proje
için
heba mı ediliyor?

Sorulması
gereken soru parça oranı değil, bu markanın ne kadar süre ayakta
kalabileceğidir.

Üretilen her bir otomobil için ettiği zararın ne zaman artıya geçeceğidir.

O dev fabrikanın üretiminin satılıp satılamayacağıdır.”

***************************

Ya Büyüyecek Ya Satılacak

TOGG
tartışmaları siyasi saiklerle yapılmakta. Ama ben, geçmişte en seçkin KİT’lerden
olan Petkim’deki tecrübelerimin ışığında, ekonomik bir değerlendirme
yapacağım.

Ege
Cansen’in “Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) bir KİT’tir ve KİT
kalacaktır. Söylenildiği gibi ortada dört babayiğit özel girişimci yoktur.
Erdoğan’ın baskısıyla bu projeye para kaptırmış dört firma vardır”
tespiti
haksız değildir.

Ama bu
ister özel sektör yatırımı olsun isterse devletin bir yatırımı olsun, önemli
olan ürünün yoğun rekabetin olduğu piyasada tutunabilmesidir.

İlk
yılda üretilecek 16 bin adet TOGG elektrikli otomobilin sadece devlet
kurumları ve belediyelere satılsa/ kiralansa, bir miktarda vatandaşlarımız
alması halinde satış sorunu olmayacağı söyleniyor. Ancak yine de yaygın bir pazarlama,
şarj istasyonları ve servis ağlarına
ihtiyaç var. İç piyasa daraldığında
dışarıda alternatif piyasalar da oluşturulmalıdır.

Bu
ölçekte bir üretimin dev ölçeklerde üretim yapan rakip firmaların maliyetinden
daha yüksek fiyatlara mal olacağı kesindir.

Bütün
dünyaya satabilecek bir üretim kapasitesine, pazarlama ve servis ağına
kavuşuncaya kadar şirketin zarar etmesi büyük ihtimaldir. Böyle bir
zararı “yatırımcı babayiğit firmaların” kaldırması mümkün olmayacaktır. Resmiyette
bir özel şirket söz konusu olduğuna göre şirketin zararını devlet de
üstlenemez.

Bir
süre sonra -diğer yüzlerce özel şirketimiz gibi- yabancılara kelepir
fiyatına satılması gündeme geldiğinde de “ülkeyi beyaz filden kurtardık”
diyeceklerdir.
(Beyaz fil benzetmesi masrafı çok getirisi az olduğunu
anlatmak için kullanılır.)

***************************

Petkim Örneği

Petkim
Yarımca Kompleksinde 27 sene hizmet verdim. Üretimde Başmühendis, Satış ve
İK’da Müdür olarak çalıştım.

Burada PVC,
Polietilen
gibi (bunların Aliağa Kompleksinde daha büyük kapasitelileri
kuruldu) plastik fabrikalarının yanında, Türkiye’de tek olan fabrikalar vardı. DDB
(deterjan hammaddesi), Kaprolaktam, Klor, Polistiren fabrikaları ve
ayrıca Lastik Fabrikalarının temel hammaddeleri olan Sentetik Kauçuklar (SBR
ve CBR) ile Karbon Siyahı
fabrikaları Türkiye’nin ihtiyacını karşılıyordu.

Turgut Özal
döneminde Türkiye’de ithalatın serbestleşmesi ve sonrasında Gümrük
Birliği
Petkim’i sarstı. Çünkü bu ürünler için, her biri dünya
devi olan şirketlerle,
devlet koruması olmadan, rekabet etmek zorunda
kaldı.

****

Petkim
Yarımca Kompleksi üretim kalitesi yönüyle rekabet edebiliyordu. Fakat maliyetleri
rakiplerinden daha yüksekti.
Çünkü kapasiteler dünya ölçeğine göre çok
küçüktü. Bir milyon ton üreten bir fabrika ile 20-80 bin ton üreten
fabrikaların rekabet etmesi mümkün değildi.

Petkim’in
kurulmaya başladığı yıllarda (1975) o günün Türkiye’sinin ihtiyacının iki katı
olarak hesaplanan kapasiteler bir süre sonra yetmez oldu. Fakat ne devlet ve ne
de özel sektör Türkiye’nin artan ihtiyacını da karşılayacak ve aynı zamanda
dünyada pazar payı edinebilecek Petrokimya tesislerine yatırım yapmamıştı.

****

Son
yıllarda ayakta 4 fabrika kalmıştı. Bunlardan Polistiren fabrikası
yoğurt kabı, kaset vb malzemelerin hammaddeleri olan antişok ve kristal
türlerini üretiyor fakat rekabetçi olamayan fiyatlarımız yüzünden kapasitenin
yarısını bile satamıyorduk.

Bu
fabrikada izolasyon malzemesi olarak kullanılan PS- köpük üretme kararı
alındı.  Yapılan ilk deneme üretimlerini
piyasada belli fabrikalarda teste başladık. O zamana kadar bir tonunu 1200
dolara satan dünyaca ünlü rakip firma fiyatını 900 dolara çekiverdi. Oysa bizim
maliyetimizin 1100 doların altına çekilmesi mümkün değildi. Bu çalışma sona
erdirildi ve bir süre sonra fabrika kapatıldı.

****

Petkim Yarımca Kompleksindeki fabrikalar kâr edemiyordu. Fakat Türkiye
ekonomisine sağladığı yarar, ettiği zarardan kat kat büyüktü.
Buna rağmen bir zamanlar 18 fabrikanın
üretim yaptığı kompleks tamamen kapandı.

Kamunun elindeki diğer işletmeler SEKA, Tekel Fabrikaları, Sümerbank,
Telekom, Limanlar, Madenler, Elektrik Santralleri vd tesisler aynı durumdaydı.
Hepsi de satıldı veya kapatıldı.

****

TOGG da başlangıçta zarar
etse bile toplumsal faydası daha büyük olacaktır. Yaşaması ve
yaşatılmasını dilerim.

Ancak böyle
bir rekabetçi sektörde bu küçük ölçekle rekabet edemeyeceğine göre büyümek
için yabancı ortak veya sahibe ihtiyaç duyacak
demektir.

İktidarlar
TOGG zarar etse de ülkemize sağlayacağı toplumsal faydayı düşünerek
ayakta tutabilecek bir siyasi irade gösterir mi?

AKP bile
bu anlayışta değildir. Olsaydı, bugüne kadar yok pahasına elden çıkardığı
KİT’leri ve ülkemizin varlıklarını satmazdı. 

Cumhuriyet’in Hatırlattıkları

    Cumhuriyet; adalet,
meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten;

    Kuvvetin bir
merkezde toplanmasından,

    Kuvvetin; kanunun
emrinde olmasından ibarettir.

    Kısaca Cumhuriyet;
kuvvetin kanunda cem edilmesidir.

    Aynı zamanda,
hakikî malikiyetin Cumhuriyette olmasıdır.

    Cumhuriyet,
muhteşem ünvan sahibi olup, müessir ve etkilidir.

    Mahzâ / sırf adaleti tazammun eder / içerir.

    İstinat ve dayanak
noktamızı temin edip sağlar.

    Metîn / sağlam bir
esasa dayanır.

    Evham / vehimler ve
şükûk / şek ve şüpheler sahibini,

    Varta-i hayretten /
hayret ve kararsızlık hâl ve tehlikesinden kurtarır.

    İstikbâl ve
âhiretimizi tekellüf eder / kazanmamızı kolaylaştırır.

    Menafii umumiye /
umumî menfaatler olan hukukullahı / Allah’ın hukukunu;

    İzinsiz tasarruftan
bizleri tahlis / halâs eder / kurtarır.

    Millî hayatımızı
muhafaza eder / korur.

    Umum / bütün ezhanı
/ zihinleri manyetizmalandırır / telkinle etkiler.

    Ecanibe /
yabancılara karşı metanetimizi / dayanıklılığımızı,

    Ve kemalimizi /
olgunluk yetkinliğimizi ve mevcudiyetimizi gösterir.

    Bizleri dünya ve
âhirette kınanmak, paylanmak ve azarlanmaktan kurtarır.

    Maksat ve neticede,
herkesin ittihad ve birliğini tesis eder / kurar.

    O ittihadın ruhu
olan efkâr-ı ammeyi / kamuoyunu tevlîd eder / doğurur.

    Çürük mesavi-i
medeniyeti / medeniyetin kötü taraflarının;

    Hudud-u hürriyet ve
medeniyetimize girmesini yasaklar.    

    Bizleri Avrupa
dilenciliğinden kurtarır.

    Geri kaldığımız
uzun terakki mesafesini i’caz sırrına binaen,

    Bir zaman-ı kasırda
/ kısa zamanda tayyettirir / aldırır.

    Arap, Turan, İran
ve Sâmileri, yani mânen beraber olanları tevhîd eder / birleştirir.

    Kısa zamanda bize
büyük bir kıymet verdirir.

    Hükümetin manevî
şahsını müslüman gösterir.

    Avrupa’nın eski
zann-ı fasidlerini / yanlış zanlarını tekzîb eder / yalanlar.

    Hz. Muhammed’in
şeriat ve dininin ebedî olduğunu tasdîk ettirir / doğrular.

    Medeniyeti tahrib
eden ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı set çeker.

    Aykırı fikirlerin
karanlığını ve katı fikirleri, nurlu safhası ile ortadan kaldırır.

    Umum ulema /
âlimler ve vâizleri ittihad ve milletin saadeti için hizmet ettirir.

    İcraat-i hükûmeti /
hükümetin icraatlarını, meşru meşrutaya / şartlara hâdim / hizmet ettirir.

    Adâlet-i mahzâsı /
tam adaleti merhametli olduğundan; gayr-ı müslim unsurları,

    Daha ziyade telif
ve rapt eder. Devlete bağlar.

    En cebîn / korkak
ve âmi / câhil adamı; en cesur ve en has adam gibi,

    Hakikî terakki
duygusunu; fedakârlık ve vatan sevgisiyle mütehassis kılar, hislendirir.

    Medeniyet yıkıcı
olan sefahet ve israftan insanı uzak tutar.

    Zarurî olmayan
ihtiyaçlara, bizleri muhtaç etmez.

    Âhiretimizi
muhafaza etmekle beraber, dünyamızı da imar ettirir.

    Sa’ye / çalışmaya
neşat / sevinç verir.

    Medeniyetin hayatı olan, güzel ahlâka
yöneltir.

    Ulvî / yüksek
hislerin düstûr ve prensiplerini, gözler önüne serer.

    Sizleri icma-i
ümmete / aynı hükümde birleşmelere; küçük, meşru bir misal olarak gösterir.

    Hüsn-ü niyetiniz /
iyi niyetiniz sebebiyle, âmâl / amellerinizi ibadet sayar.

    Cumhuriyet’in
bunlar gibi, daha nice, sayısız fazîlet ve güzellikleri vardır.

Erzurum Seninle Gurur Duyuyor!

Kutsal
bildiğimiz kavramlar bir bir asaletini ve haysiyetini kaybediyor. Kaybolan
irfanımızın yerine siyaset ve din bezirgânları, insanlığın yüzyıllardır oluşturduğu
irfan meşalelerini birer birer söndürüp yerine hırsızlığı, ahlâksızlığı ve
şiddeti pazarlıyor.

            Ve ne yazık ki bu bezirgânların
sattıklarının alıcısı toplum içinde gittikçe artıyor. Düşünmüyor yığın, ah bir
düşünüp idrak edebilse…

            Bezirgânlar
pazarı boş,

            Pazarladıkları sahtelik ellerinde
kalacak.

            Kimisi siyasetçinin peşinde, kimi
şeyhinin,

            Onlar
ne söylerse şuursuzca onu şakıyorlar.

            Çözüm süreci esnasında Diyarbakır
meydanında gördük:

            Kanun
kaçağı Şivan Perver öldürülen bir PKK’lı için yakılan ağıtı anırıyordu: “megri,
megri…”

 Herkesin elinde birer mendil salya-sümük terörist
için yakılan ağıta ağlıyor.

            Şartlanmışlardı bir kere şuur kaybolmuş,
düşünce melekeleri iflas etmişti!

            Kaderin cilvesine bakın ki, o gün terörist
ağıtına salya-sümük ağlayan insanlar, bugün siyasi karşıtlarını PKK yandaşı
olmakla suçluyorlar.

            Yetmedi… dün FETÖ taraftarlarına: “Ne istediniz de vermedik” diyenler, Ankara’yı
parsel parsel satanlar koro halinde karşı tarafı FETÖ’cü olmakla suçluyorlar.

            Akıl alacak şey değil!

             Sedat Peker’in rüşvet ve yolsuzluk
iddialarında adı geçen AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu, geçen
hafta AKP Meclis Grup Toplantısı’nda “Erzurum
seninle gurur duyuyor
” nidalarıyla karşılandı.

            Hep bir ağızdan tempo tutuyordu
yığın: “Erzurum seninle gurur duyuyor!”
tıpkı arenada birbirini öldürmek için kılıç sallayan gladyatörlere şuursuzca:
Oley, oley diye çığlık atan,

 Kana susamış,

Şuurunu
yitirmiş kalabalıklar gibi.

            Neyin gururuydu bu peki…senin,
benim, fakir fukaranın ödediği vergilerle beslenen hazinenin parasını haksızca
kendi tasarrufuna almanın gururu mu?

            Arkadaş!

            Onlar, senden, benden aldıklarıyla
zenginliklerine zenginlik katarken, okula giden çocuğunun okul masraflarını, geleceğini
ve sofrandan çalınan ekmeğini:  “Erzurum seninle gurur duyuyor”  derken… hiç düşünmedin mi?

            Bu olay sadece Sedat Peker’in
iddialarından ibaret değil; Taşkesenlioğlu’nun boşanma sürecindeki eşi Ünsan
Ban; iddiaların doğru olduğunu sosyal medya hesabından itiraf ediyordu.

            Oylarını alarak seçildiği Erzurum’da
esnaf ziyaretinde dahi korkusundan devletin iki koruma polisiyle birlikte dolaşan
birisine, Erzurum neden, nasıl gurur duyar anlamanın mümkün atı yok!

            Ezcümle, Türk milletinin birer ferdi
olarak kendimizi yığın dan soyutlayıp şahsiyetimizi koruyamadığımız müddetçe,
ömrümüz boyunca başkalarının amigoluğunu yapmaktan kurtulamayız.

Târihçi Doç. Dr. Kürşat Yıldırım İle Doğu Türkistan Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Çin
seyahatinizde Doğu Türkistan Türkleriyle de karşılaştınız. Dikkatinizi en çok
çeken husus ne oldu?

Kürşat Yıldırım: Çok misâfirperver
insanlar. Bizler Uygur Türklerindeki misâfirperverliğin pek azını muhâfaza
edebildik. Türk şehir medeniyetinin bu en kadim bânileri örf ve âdetlerine hâlâ
sımsıkı sarılmaktadırlar. Köylerimizde hâlâ mevcut olan dışarıdan gelenleri eve
buyur etme âdeti Uygur şehirlerinde sıradan bir âdettir.

Bizler
şehirlerimizde selâmlaşma âdâbını unuttuk. Şehirler medeniyetimizin merkezleri
olacakken, mezarı olup gitti. Uygur Türklerinde selâmlaşma âdâbı kesin
kaidelere bağlanmıştır.

Çetinoğlu: Ne tür
kaideler?

Yıldırım: Küçük büyüğü, giden duranı
selâmlar; iki kişi yakındaysa el sıkışırlar, mümkünse iki el ile beraber
tutarlar ve tuttuktan sonra sağ eli kalbe götürürler. Bu selâmlaşma ‘ellerimiz ve kalbimiz bir’  demektir.

Çetinoğlu: Misâfir
ağırlamada dikkatinizi çeken hususlar nelerdi?

Yıldırım: En yâd ellerden gelen bile
mecliste kırk yıllık dostmuş gibi oturtulur. Uygur Türklerinde meclis mühimdir.
Paranglaşma yâni karşılıklı konuşma meclisin esâsıdır. Yediden yetmişe herkes
herkesi dinler. Paranglaşma aslında ‘sohbet
etme
’ değildir, ‘karşılıklı cümleleri
birleştirme
’dir.

Çetinoğlu: Sohbet
nasıl oluyor?

Yıldırım: Uygur Türklerinde ‘sohbeteşme’ ise belli bir konu etrafında
konuşmaktır. Türk Milleti’nin bu en aydın / münevver boyunun en sıradan
mensupları bile söz arasında Divanü Lügati’t Türk’ten veya Kutadgu Bilig’den
cümleler söylerler. Bir mesele olduğunda hallini, Türk’ün bu çok değer
verdikleri iki kitabında ararlar. Meselâ bir hadiseyi doğrulamak için ‘Divan ‘da geçiyor’ derler. Aynı
hissiyata Şam günlerimde kapılmıştım. En câhil Arap berber bile beni tıraş
ederken bir meseleyi anlatmak için Kuran-ı Kerim’den âyetler okurdu.
Müslümanların mukaddes kitabı Arap’ın öz dilinde millî bir kitap gibidir. Aynı
zamanda. Türk’ün öz dilindeki çok değerli iki kitabı Uygur Türklerinden başka
kim derinlemesine biliyor acaba?

Üniversitelerimizden
mezun olan gençlerimizin kaçı bu iki millî kitabımızdan haberdâr? Neleri
yitirdik neleri… Koca bir hazineyi uzak diyarlarda bırakıp özümüzü yitirdik
en başta…

 Çetinoğlu: Oturup
kalkmalarındaki özellikler dikkatinizi çekmiştir…

Yıldırım: Elbette. Uygur Türkleri
oturup kalkma intizamına pek önem verirler. Oturup kalkma âdâbı ve oturma düzeni,
herhalde Uygur Türklerinden başka hiçbir Türk boyunda bu kadar hassas bir
nizamda değildir. Otururken bağdaş kurma, insanların önünde saygıyla eğilerek
konuşma ve bilhassa konuşurken veya bir şey ikram ederken iki eli açıp ayaları
misâfire dönük tutma bu âdâbın mühim esaslarındandır. Eve gelen misafir için
hep beraber duâ etme ve Allah’a şükretme âdeti İstanbul’da kalmamıştır. ‘Tanrı misafiri’ mefhumunun Uygur
Türklerinde yaşadığını görmek bizleri şad etti.

Çetinoğlu: Türk
târihi ile bağlantıları nasıl?

Yıldırım: Ortalama bir Uygur Türk’ün
onca baskıya ve kitap yokluğuna rağmen Türk târihi konusundaki şuurunu
defalarca hayretler içerisinde müşâhede ettim. Türkiye Türkleri maalesef uzak
târihlerini unutmuşlardır.

Uygur
Türklerinden öğrenmemiz gereken en mühim derslerden biri de dildir. Uygur
Türkleri anadillerinde derslerin yokluğuna ve neşriyatların pek kısıtlı
olmasına rağmen Türk dilini yüceltmeye devam etmektedirler. Bütün siyasî
kontrol mekanizmalarından geçerek gittikçe budansa da Uygur Türkçesi ile
yazılan kitap ve dergilerdeki hikâyeler ve şiirler neredeyse ilkokuldaki
çocuklara kadar inmekte ve meclislerde bu hikâyeler ve şiirler
tartışılmaktadır.

Bugün seksen
milyon denilen Türkiye’de ilmî bir kitap en fazla bin adet basılıp iki-üç yılda
ancak satılıyorken, yirmi milyon civârındaki Uygurlarda ilmî kitaplar en aşağı
iki bin ve normalde üç ilâ beş bin basılmakta ve aynı yıl içinde hepsi
satılmaktadır. Hele Uygur Türkü’nün yüreğine hitap eden roman, hikâye ve şiir
kitapları her biri beş bin olmak üzere yılda birkaç defa basılmaktadır. En çok
okunan kitaplar ise târih kitaplarıdır.

Türkiye’de 200
civârında üniversitenin en az 100’ünde târih bölümü, her bölümde de 10 hoca olduğu
düşünülürse en aşağı 1000 târih hocasının çalışıyor olduğu hakîkati ile
karşılaşırız. Târih öğrencilerini hiç hesaba katmadan bu 1000 târih hocasının
bile târih kitaplarını alıp okumadığı neicesi gerçekten içler acısıdır.

Çetinoğlu: Cenâze
ile alakalı örf ve âdetleri inceleme imkânınız oldu mu?

Yıldırım: Oldu. Uygur Türklerinde cenâze
merâsimleri çok mühimdir. Herkes kim olursa olsun topluca cenâzeye gider. En
kalabalık cenâzeler ise yazar ve şâirlerin cenâzeleridir.

Daha anlatacak
çok şey var. Fakat Uygur Türklerinden öğrenmemiz gereken en mühim ders, vatan
dersidir.

Çetinoğlu: Anlatır
mısınız?

Yıldırım: Biz bir vatanımız, müstakil
bir devletimiz var diye vatan mefhumunu unuttuk. Bambaşka hâllere girdik,
ülkülerimizi yitirdik. Türkiye sokaklarında kaç kişi Türk olduğunun
farkındadır? Kaç kişinin millî maksatları vardır? Hedefleri geçelim, kaç kişinin
vatan ve Türklükle alâkalı duyguları vardır?

Türk târihini
kaç kişi bilmektedir? Uygur Türkünün kızıl elması hâlâ capcanlıdır. Velhasıl
Uygur Türklerinden öğrenmemiz gereken en büyük ders ise budur.

Çetinoğlu: Biraz da
Çinlilerden bahsedelim. En fazla dikkatinizi çeken ne oldu?

 Yıldırım:
Mağaraların yayıldığı doğudan batıya iki kilometrelik sâhada toplam 236 oyuk
vardır. Bu oyuklardan 135’i sağlam vaziyettedir. Aynı zamanda dünya Budizm’inin
de merkezlerinden biri olan bu yer sekizinci yüzyıldan sonra bölgedeki Çin
istilası üzerine boşaltılmıştır. Ne gariptir ki bu mağaralara dâir Çin
neşriyatı, kendileri buradaki medeniyeti yok etmemişler gibi, mağaralardaki
sanatın mühim esâsını Çin sanatına bağlama ahlâksızlığını ve cüretini
göstermektedir. Yine bu yerde Toharca* denilen dilde bazı metinler bulunmuştur.
Bu mekânı Türklerle ilgili görmeme gayretindekiler sanatı Çinlilere ve milleti
‘Tohar’ denilen insanlara yamamaya ant içmişlerdir. Bunlar yazı dilini etnik
mensubiyete hüküm için kâfi sayarak nazariyatta bölgeyi Türklerden arındırmayı
şimdilik başarmış gibi görünmektedirler. Bu zevatın tâkip ettiği metot
şöyledir:

Bölgeden çıkan
bir vesika, bir kap kaçak veya bir iskelet mümkünse önce Çinlilere, eğer
olmazsa Hind-Avrupalı dedikleri Toharlara, eğer yine olmazsa Fars dedikleri
Sakalara, bu da tutmazsa Mongoloid dedikleri meçhul bir ırka ve nihâyetinde bu
da mümkün gibi görünmezse menşei bilinmeyen bir topluluğa atfedilir. Bu silsile
genelde üçüncü aşamada durur ve en kötü ihtimalde yine Hint-Avrupalı saydıkları
Farslar bölgenin asıl sâkinleri olurlar. Türklerden hiç bahsedilmez. Böyle bir
ilim şarlatanlığına târihin hiçbir devrinde tesâdüf edilmemiştir.

Çetinoğlu: Oyuklar
hakkında kısa da olsa bilgi verir misiniz?

Yıldırım: Oyukların çoğunun ortasında
etrafında râhiplerin birlikte dâire kurabileceği bir sütun vardır. Sütunun ön
tarafında kubbeli bir boşluk ve yine arkasında onun biraz daha küçüğü
bulunmaktadır. Öndeki kubbeli boşluklara koyulan Buda’nın üç heykeli bugüne
ulaşmamıştır. Arkadaki boşlukta Parinirvana yâni hayatta nirvânaya ulaşmışların
ölü bedenlerini tasvir eden resimler veya heykeller vardı ki bunlar da yok
olmuştur. Bu tür ibâdet edilen oyukların dışında büyük duvar resimleri veya
heykellerin olduğu oyuklar, yine râhiplerin yaşadığı ve Budist külliyatına âit
hayat malzemelerinin saklandığı oyuklar vardı.

Çetinoğlu: Yapıldığı
dönemdeki durumu korunabilmiş mi?

Yıldırım: Türk ve dünya târihinin ve
sanatının bu mühim merkezi tıpkı diğerleri gibi Batılı barbarlar tarafından yağmalanmıştır.
Duvarlardaki resimlerin çoğu Orta Asya incelemeleri ile tanınan Alman arkeolog Albert
von Le Coq (1860 – 1930),   tarafından
çalınmış ve Berlin’e kaçırılmıştır. Le Coq’tan arta kalan diğer bazı duvar
resimleri ve heykeller dünyanın çeşitli ülkelerinde sergilenmektedir.

Yine de bugün
mağaralarda toplam beş bin m2 duvar resmi mevcuttur. Bu duvar
resimlerinde umumiyetle Buda’nın önceki hayatına dâir Jataka* hikâyeleri
yazılıdır.  

Çetinoğlu: Daha
sonra nereye gittiniz?

Yıldırım: Bin Buda Mağaralarından
ayrıldıktan sonra Kuça*’nın 12 kilometre kuzeybatısındaki Kızılgaha İşâret ve
Gözetleme Kulesi’ne doğru yola çıktık.

Kızılgaha /Kızıl Kule’ veya ‘Kızıl Karakol’ olarak da anılıyor. Bu
kule Hunlar devrinde bölgeye girmiş olan Çin işgal kuvvetleri tarafından yapılmıştır.
Yine bölge halkı tarafından gelen düşmanı tâkip etme ve haberleşmeyi temin
maksadıyla inşa edildiği söyleniyor. 
Duvarlarda Avadana hikâyeleri* ve Buda efsâneleri tasvir edilmektedir.

Burada günlük
hayat, çiftçilik, avcılık, çobanlık, yılkıcılık*, türlü türlü hayvanlar ile
dağlar ve ırmaklar resmedilmiştir. Resimlerde Türk sanatının izleri mevcuttur.
Bin Buda Mağaraları’nı bize gezdiren ve epey malûmat veren Uygur Türkü
görevlilere çok teşekkür ederiz.

Vusun
topraklarına* uzanan kadim yol üzerinde mühim bir noktayı teşkil etmekteydi.
Yüksekliği yaklaşık 13 metre olan kulenin tabanı doğudan batıya 6,5 metre ve
güneyden kuzeye 4,5 metredir.

Kule yığma
pişmiş topraktan inşa edilmiştir. Kule adını hemen yanındaki Kızılgaha
Mağaralarından almıştır.

Şu anda içine
girilemeyen bu mağaralar da Türk Budizmi’nin merkezlerinden biridir.

Çetinoğlu: Kuça*
Camii’ne gittiniz mi?

Yıldırım: Evet. Kuça Camisi, Doğu
Türkistan’ın ikinci büyük camisidir. 
Burada Hoca İshak Veli, İslâm Birliği Mücadelesi vermiştir. Hoca İshak
Veli Batı Türkistan’da din eğitimi aldıktan soma babası Ahmet Kazanî’nin
çağrısı üzerine bütün Doğu Türkistan’ı karış karış gezerek Müslümanların bir
araya gelmesi için çalışmıştır.

Hoca’nın bu
çabaları bazı neticeler vermiş ve Doğu Türkistan Türklüğü bir nebze olsun birliğini
sağlayabilmiştir.

Çetinoğlu: Çok
teşekkür ederim.

 

*Toharca: Hint-Avrupa dil ailesinin soyu tükenmiş bir
dalıdır. Dil, ‘Tarım Havzası’ olarak
da anılan günümüzde Çin işgali altında bulunan ve çeşitli mezâlimle yok
edilmeye çalışılan Doğu Türkistan’ın kuzeyindeki vâha şehirlerinde ve Lop Nur
Çölü*’nde bulunmuş M.S. 6. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar uzanan el yazmalarıyla
bilinmektedir.

*Lop Nur Çölü: Doğu Türkistan’da,  yüzölçümü tahminen 100.000 km² alanı kaplar.
Doğu kısmı bir tuz çölü’dür. 1971 yılından beri kurumuş olan Lop Nur tuz
gölünden geriye kalan bölgedir. Çin burada nükleer silâh  ve atom bombası denemeleri yapmaktadır. Bu
faaliyetler sebebiyle Doğu Türkistanlı kan ve din kardeşlerimiz, ölmekte veya sakat
kalmaktadır.

*Avadana hikâyeleri: Jataka ile birlikte Budist Uygur
edebiyatı ürünlerindendir. ‘Yeniden Doğuş’ mânâsındadir. 547 hikâye vardır.

*Kuça: Çin’in Doğu Türkistan bölgesinde, Budizm inancının
yaygın olduğu şehirdir. Taklamakan Çölü’nün kuzey kenarından geçen İpek Yolu
güzergâhı üzerinde konak yeridir. Batısında Bay ve Toksu, kuzeyinde Hoçing,
doğusunda Bügür ve Lopnur İlçesi, güneyinde Şayar İlçesi ile çevrilidir.

*yılkıcılık: Yılkı, hizmet dışı kalmış, ölmeye terk
edilmiş başıboş eşek ve atlara verilen isimdir. Bu canlılarla ilgilenen
ve onları mahallî örf
ve âdetlere göre bir şekilde değerlendiren kişiler ‘yılkıcı’ olarak anılır.

*Vusun toprakları: Çin yönetimi inkâr ediyorsa da Vusunların
Türk olduğu hakkında yazılı bilgiler vardır. Yaşadığı topraklar Turfan Vâhası
bölgesindedir. Turfan Vâhası, Türklerin kadim yurdu Doğu Türkistan’dadır.

 

 

Doç. Dr. KÜRŞAT YILDIRIM:

     Karslı bir Terekeme (Karapapak) Türk’ü
olan yazar 1982 yılında İstanbul’da doğdu. 2004 yılında Dokuz Eylül
Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılına kadar Bakü
Devlet Üniversitesi’nde Rusça öğrendi ve Bakü, Kazakistan ve Güney Rusya’nın
Derbend bölgesinde târih araştırmaları yaptı. 2006-2007 yıllarında Pekin
Merkezî Milletler (Minzu) Üniversitesi’nde birebir derslerle Eski Çince öğrendi
ve mezkûr üniversitenin kütüphanesi ile Türkoloji Bölümü’nde, Pekin
Üniversitesi’nde ve Çin Millî Kütüphanesi’nde araştırmalarda bulundu. 2008
yılın yaz ayında Şam’da hususî olarak klasik Arapça dersleri aldı. 2011
yılında Yüksek Lisans tezini tamamladı. 2013 ve 2014 yıllarında Çin Halk
Cumhuriyeti, Doğu Türkistan, Güney Sibirya ve Moğolistan’da toplam üç buçuk
ay saha araştırması yaptı. 2015 yılında doktor unvanı aldı. 2015 yılı
Temmuz-Ağustos aylarında Rusya Federasyonu Saint Petersburg Şehri’ndeki Şarkiyat
Enstitüsü’nde araştırmalarda bulundu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Târih Bölümü Genel Türk Târihi Anabilim Dalında 2009 yılında
Araştırma Görevlisi ve 2015 yılında ise Yrd. Doç. Dr. olarak tâyin edildi. Hâlen
Doçent unvânı ile vazifesine devam etmektedir.

     Çince, Rusça ve İngilizce bilen ve diğer
bazı dillerde araştırma yapacak seviyede okuyabilen yazar Türk târihi
sahasında kitap, makale ve bildiriler kaleme almıştır. Evli ve bir kız çocuk
babasıdır.

100. Yıla Ramak Kala Nasıl Bir Cumhuriyet?

Gençler Bu Durumu Hak Etmiyor, İçimiz Titremeli

“Gençlerimiz
geleceklerinden umutsuz. Onlara hak ettikleri imkân ve özgürlükleri
sunamıyoruz.
Tek sunduğumuz işsizlik, mutsuzluk ve yasaklar. Çareyi
yurtdışında arayan gençlerimizi nasıl suçlayabiliriz ki!”

Bu
sözlerin sahibi alanında dünyaca ünlü bir finans profesörü. Boğaziçi Üniversitesi’nde
öğrenim görmüş. Çift anadal olarak, elektrik elektronik mühendisliği ile fizik
bölümlerini tamamladıktan sonra Princeton Üniversitesinde iktisat
alanında yüksek lisans ve doktora yapmış. Wharton Üniversitesinde finans
profesörü
olarak görev yaparken “benim ülkeme hizmet etmem lazım” diyerek
Türkiye’ye dönen Prof. Dr. Bilge Yılmaz.

Prof.
Bilge Yılmaz dünyanın en prestijli üniversitelerinde ders veren, ABD Merkez
Bankası’na ve birçok finans kuruluşuna danışmanlık hizmeti sunan
bir bilim
adamı. Gençlerimizin durumunu anlatırken ağlamamak için kendini zor tuttuğu
konuşmasını
Youtube üzerinden izleyebilirsiniz.

O’nun
şu sözleri söylerken ki samimiyetini, ülkemizin ve gençlerimizin
durumunu görerek, içinin titrediğini hemen hissediyorsunuz. Aynı
konuları düşünürken benim de gözüm doluyor, içim yanıyor. Bu yüzden
O’nun ruh halini çok iyi anlayabiliyorum.

“Şu an
Türkiye’de bir beyin göçü var. Türkiye yetiştirdiği yetenekli gençleri
yurtdışına kaybediyor. Açıkçası bu gençleri de suçlayamıyorum ben. Onların
gitme nedeni ile benim gelme nedenim de aynı zaten.
Türkiye çok zor bir
dönemden geçiyor çok kritik dönemeçteyiz daha fazla hata yapacak payımız
yok.  Ekonomik olarak bu çocuklara bir gelecek sunamıyoruz. Bir tivit
attı diye tutukluyoruz. Ülkede özgürlükler yok. Bu çocuklar ne yapsın?”

“Ülkede
liyakat yok. Devlet okul sistemi çökmüş. Eskiden yetenekli ama
varlıklı olmayan çocukların bir yükselme umudu vardı,
o kalmamış. 
Yani zengin değilseniz gireceğiniz okullar sınırlı, iyi eğitim veremiyor. Çok
haksız bir rekabet var, yükselemiyorsunuz. Yükselseniz bile mezun
olduğunuzda
liyakat önemli değil, önünüz tıkanıyor. İşe girdiğiniz zaman
maaşınız düşük.”

Bilge Yılmaz Türkiye’ye
geldiğinde İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile görüştükten sonra
siyasete atıldı. Halen İYİ Parti’nin Ekonomi Politikaları Başkanlığını
yürütüyor.
Ama o sıradan bir siyasetçi değil.

Bu
konuşmanın linkini seyretmeniz için paylaşıyorum.
https://www.youtube.com/watch?v=gPLLyBWzJnk

Bilge
Hoca’nın konuşması sırasındaki ağlamamak için kendini zor tutan hali o
kadar doğal ve içten ki…

“Megri megri”
törenlerinde ve “Türkçe Olimpiyatları” sahnelerinde dökülen gözyaşlarına
ve bazı politikacıların attığı nutuklara benzemiyor değil mi?

*********************************

Sözde Yerli ve Millilere

Zeki
Türk gençlerine bir fırsat eşitliği yaratamıyor, en önemli zenginliğimiz
olan insan kaynağımızı çarçur ediyorsunuz. Öyleyse kendinizi yerli ve
milli
diye tanımlamanızın bir anlamı yoktur.

Sadece
zenginlerin iyi okullarda okuyabildiği bir sistem kurdunuz. Böylece hem kul
hakkı
yemiş ve hem de toplumun en değerli kaynaklarını israf etmenin
vebalini
yüklenmiş oluyorsunuz.

Başka
ölçüt aramaya lüzum yok. Gençlerimizin bırakın dengeli beslenmeyi,
sadece karnını doyurmaya yetecek kötü bir beslenme ile zekalarını
köreltiyorsunuz.
Yani ülkeyi yönetemiyorsunuz.

Ülkemizin
en zeki, en iyi yetişmiş insanlarının (doktorlar, mühendisler vd) yurtdışına göç
etmesi karşısında “giderlerse gitsinler” diye umursamazlık içindesiniz.
Biliniz ki bu tavır bugünkü saltanatınızı sürdürmek için geleceğimizi
sattığınız anlamına geliyor.

Mezun
olduklarında, zeki çocuklarımızı “bizden değil” diye işe almıyorsunuz.
Liyakatsiz ve tembel kadroların yükünü bir avuç fedakâr insanın sırtına
yüklüyorsunuz. İşlemeyen verimsiz bir devlet yapılanmasıyla hizmet
üretemiyorsunuz. Beceriksizliğiniz yüzünden ormanlarımız yanıyor, sellerde
ve madenlerde insanlarımız ölüyor.

Üniversitelerimizin kalitesi ve dünya sıralamalarındaki yerleri gittikçe düşüyor. Dünyanın 11
sıralama kuruluşu
tarafından hazırlanan “Dünyanın En İyi
Üniversiteleri” listelerinden 8’inde ilk 500’de Türk Üniversitesi yok.
Sadece 3’ünde ilk 500’e Türkiye’den ODTÜ girdi. İki ayrı listeye ise Boğaziçi,
Hacettepe ve İstanbul üniversiteleri girdi.

Gençlerimizin
çoğu “kendi dilinde okuduğunu anlama ve meramını Türkçe anlatmada yetersiz.”
Hem az okuyan ve hem de okuduğunu anlayamayan bir toplum olduk! OECD’ye göre
Türkiye’nin %40’ı okuduğunu anlama yeteneğine sahip değil! Bu yüzden
birbirimizi anlayamayan, sürekli didişen, mutsuz ve öfkeli kalabalıklara
dönüştük.

Kocaman
üniversite ve İmam Hatip Liseleri binaları yapıyorsunuz. Üniversitelerden
bilim adamı, İmam Hatiplerden din adamı yetişmiyor.
Devasa Adalet
Saraylarında adaleti arıyoruz
, bulamıyoruz.

Ülkemize
büyük kötülük ettiniz, ediyorsunuz.

Daha da
kötüsü, milletimize yaptığınız kötülüklerin farkında bile değilsiniz.

Başörtüsü ve Demokrasimiz

 Konunun bugünlerde
yeniden siyasetçilerimizce gündeme getirilmesi 1998 de yazdığım şu yazımı hatırlattı.
Çözülmüş olmasına rağmen kanuni düzenlemelerle hepten sorun olmaktan çıkacak
olan bu konu demokrasinin halkın isteklerinin yerine getirilmesi yönüyle ne
kadar etkili olduğunu da göstermektedir.

 “Bir genç kızın
ziyareti ve düşündürdükleri: Biyoloji eğitimi almış, zeki, samimi, insan
sevgisi bakışlarından okunan, temiz kıyafeti ve elinde çalışma çantası ile
karşısındakine hürmet telkin eden bir hanımın görüşme talebi bu yazıyı yazmamın
sebebidir. Genç kız, orta ileri yaşlı bir beyle odama girdiler. Babası olan bey
1 astsubay emeklisi olup Karamürsel’de oturmakta imiş. Biyolog titrini almış
hanım kızımız çalışmak için iş istiyordu. Çalışarak hem kendisine ekonomik bir
imkân sağlamak hem de toplumuna hizmet edip üretmek istiyordu. Biyoloji eğitimini
öğretmenlik stajı ile tamamlamış ve öğretmen olarak Karamürsel’de bir eğitim
kurumunda çalışmaya başlamış. Başlangıçta her şey iyi giderken mana veremediği
teftişler başlamış. Mana veremiyormuş çünkü öğrencileri kendisinden memnunmuş.
Anlattıklarını öğreniyorlar ve öğrendikçe Biyolojiyi daha çok seviyorlarmış.
Ders programlarımı da iyi takip ediyorlarmış. Bu durum, bu hanım arkadaşımızı
daha da sevindirmiş, mesleğini, öğrencilerini, çalışmasını daha anlamlı hale
getirmiş…

Bu hanım kızımızı dinlerken, 20 yıl öncesine gittim. Çünkü
iki kız kardeşimi ailem okutmamıştı. Onlarda bizler gibi (3 erkek kardeşten
biri Yüksek İnşaat Mühendisi, ben doktor ve küçüğümüz Makina Mühendisi olarak çalışmaktayız)
okuyup meslek sahibi olabilir ve cemiyete daha çok artı değer
sağlayabilirlerdi. Bu müspet halin olmamasının sebebi, bu kızımızın
anlattıkları ile uyuşuyordu. Hanım kızımıza müfettişler (Başörtüsü sebebiyle)
yasak koymuşlardı. Benden çözüm veya iş istiyordu.

Evet, müfettişler, bu hanım kızımıza çalışmak istiyorsa
başına bağladığı, gerçekten zarif, kendine göre şıklık unsuru olan ve
giyimindeki güzelliği tamamlayan başörtüsünü çıkarması gerektiğini söylemişler.
Çünkü şu anda yürürlükteki kanunlar buna müsait değil İmiş. Ben de “ne
olur mademki mesleğini ve çalışmayı bu kadar seviyorsun, başörtüsünü çıkarıver”
dediğimde yüreğimi burkan cevabım unutamıyorum. “Doktor bey olur mu, siz
pantolonsuz dışarı çıkar mısınız?” dedi. Düşündüm… Çağdaş medeniyet de
insanlar eğitimli, meslek sahibi olmalı ve diğer insanlara daha çok faydalı
olmalı idi. İnsanların birbirinin hukukuna saygılı olmaları ve adaleti, hukuku
korumaları şarttı. İkili ilişkilerde birbirine ve topluma zararlı olmamak
gerekiyordu. Yine çağdaşlıkta değişim, değişimin fayda ve güzellikler getirmesi
vardı. Ama 30 yıl önce kız kardeşlerime anne-babamın bize rağmen koydukları
yasak, onları haklı çıkarırcasına bugün bu biyolog kızımıza müfettişlerce, hem
de çağdaşlığa uymadığı gerekçesi İle yönetmelikler müsaade etmediği için
konuluyordu…

Bu mağdur kızımıza azmini kaybetmemesini, mesleğini
unutmaması İçin özel çalışmalar yapmasını öğütledim.

Laboratuvarcı lığın farklı bir meslek olduğunu bildirdim.
Kanunların, insanlar arası ilişkileri faydalı ve zararsız kılmak için
çıkarıldığını, bizde de böyle olduğunu, fakat başına gelen durumu “kanun
ve yönetmeliklerimizdeki uyum gecikmesi” olarak düşünmesini, dilimin döndüğünce
anlattım. Giderken yeniden umutlandı. Moral bulmuştu. Lütfen basından da takip
ettiğimiz üzere dini ve örfi değerleri içinde başörtüsü ile örtünen hanım
kızlarımızı gereksiz bir şekilde toplumsal dışlanmışlık psikolojisine sokmakta
olan bu durumu makul bir şekilde artık çözünüz.”

 25 yıl önce yaşanılan
ve ciddi rahatsızlıklar yaratan bu sorun Ak Partinin 2002 de başlayan iktidarı
döneminde önce eğitim kurumlarında, sonra da çalışma alanlarında çözülmüş, kız
öğrencilerimiz ve kadınlarımız için YASAK olmaktan çıkmıştır. Başörtüsü
kullanan ve kullanmayan vatandaşlarımız birbirilerinin bu farklı tercihlerini
kardeşlik ve eşit vatandaşlık anlayışı içinde sürdürebileceklerini
göstermektedirler.

 Bugünlerde iktidar ve
muhalefet hep birlikte konunun kanuni olarak da çözüme ulaştırılması
gerektiğinde hemfikirdir. Bu durum demokrasinin halkın hak ve özgürlüklerini
temin yönüyle ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir. Dileriz ki her konuda
halkın huzur ve refahını daha ileriye taşıyacak bir demokratik yönetim
anlayışını geliştirerek devam ettiririz.

 Bu düşüncelerle
100.yılına girmekte olan cumhuriyetimizin bayramını kutlarım. Demokrasimizin de
daha da gelişmiş ve kurumsallaşmış olarak Türk milletine hizmetinin devamını
dilerim.

Saygılarımla

Nesin Sen, Neyim Ben?

Sen bir cevhersin.

          Eşi bulunmaz
bir ersin.

          Hak nâmına
dersin.

          Bulunmaz bir
rehbersin.

          Ne doğudasın,
ne batıda,

          Ne
geçmiştesin ne âtide,

          Ne
güneydesin, ne kuzeyde.

          Sanki varsın
her düzeyde.

          Ne içimdesin,
ne dışımda.

          Ama her dâim
karşımda.

 

          Ama bir şey
var ki;

          Mevcut ve
gerçeksin.

          Her zaman her
yer için,

          Hep
gerekirsin.

          Çünkü

          Boşuna
arıyorum dışarıda.

          Beyhude
aramışım;

          Kuş’ta
Arı’da.

          Anladım seni;

          Kaçamazsın
elimden.

          Çaban yersiz.

          Kurtulamazsın
dilimden.

          Sen değil
Ben!

          Ben değil
Sen!

          Ama ayrılmaz
bütünüz,

          İçimdesin,
her ne desen.

          Anıyorum Seni
Ben,

          Anıyorsun
Beni Sen.

          Durmadan.

          Aslında
ayrılmaz bütünüz;

          Olarak Ruh’la
Beden.

          Kem küm
ederek,

          Debelenme
boşuna.

          Senin Benim
aradığımızı;

         

        “Hoşça bak
zâtına, kim zübde-i âlemsin Sen.

         Merdüm-i
dîde-i ekvân olan, Âdemsin Sen.”

 

        (Hoşça bak
kendine, çünkü âlemin özetisin Sen.

          Kâinatın göz
bebeği olan, İnsansın Sen.)

 

          Diyerek:

          Ortaya koymuş
ne de veciz.

          Bırakmış taç
beyitle;

          Zihinlerde
büyük bir iz.

          Bu konuda
olmuş bize gâlip;

          Asırların söz
ustası Şeyh Gâlip.

Mahir Ünal’ın Asılsız İddialarına Cevabımdır

0

AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, 22 Ekim 2022 Cuma günü
Kahramanmaraş’ta 8. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı’nda şuuraltının
yansıması olan talihsiz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada şunları
söylemiştir: “Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Ama
maalesef bir kültür devrimi olarak Cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi,
dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir. Bugün konuştuğumuz Türkçe ile
bir düşünce üretemeyiz, sadece konuşma ihtiyacımızı karşılayabiliriz.” 

 

Mahir Ünal, bu konuşmasıyla Atatürk’ün bânisi olduğu
Cumhuriyet’in kuruluşuna, değerlerine ve kazanımlarına öfkeleri, nefretleri ve
intikam duyguları bir türlü bitmeyen bir zihniyetin sözcülüğünü yapmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan harf ve dil devrimleri ile bugünkü
Türkçenin yetersizliği hakkındaki sözleri, tarihi ve ilmi gerçeklerle
kesinlikle bağdaşmamaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, alfabe ve dil
devrimlerini yaparken, Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılında başta padişahlar
olmak üzere yöneticilerin ve bazı aydınların bu alandaki çabalarını ve ortaya
koydukları görüşleri göz önünde bulundurarak bunları bir sistem bütünlüğü
içinde hayata geçirmiştir. Cumhuriyet; bir medeniyet ve milletleşme projesidir.

 

Şimdi Ünal’ın bu iddialarını tek tek ele alalım. Atatürk’ün
Cumhuriyet’in ilanından sonra alfabe ve dil alanında yapılan devrimler, birkaç
yılın birkaç günün eseri değil, uzun bir sürecin eseridir. Önce yabancı
dillerin Türk dilini istilasına karşı çıkan aydınlarımızın asırlardır
yaptıkları mücadele üzerinde duralım. 

 

Türk milleti, 10. yüzyılda toplu olarak İslam dinini kabul
ettikten sonra Türkçe Arapça karşısında kan kaybetmeye başlamıştır. Bu konudaki
rahatsızlığını ilk ortaya koyan Türk aydını, Kaşgarlı Mahmut’tur. 11. Yüzyılda
yetişen, İslâm dinine olan bağlılığı ile Türkçe sevgisini hiçbir zaman
birbirine karıştırmayan ilk dil bilginimiz Kaşgarlı Mahmut, Arapçanın Türkçeye
aşırı etkilerine karşı çıkmak için yazdığı Divanü Lûgat-it-Türk isimli ünlü eserinde,
Arapçanın Türkçeden üstün bir dil olmadığını 
göstermeye çalışmıştır. 

 

Milli birliğin sağlanması için resmi dilin tek olması
gerçeğini gören ilk devlet adamı olan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277
tarihinde bir ferman yayınlayarak, o tarihten sonra “divanda, dergâhta,
bargâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmasını” yasaklamıştır.
13 Mayıs tarihi, 1960 yılından bu yana, dilimize sahip çıkma şuurumuzun
güçlenmesine katkıda bulunması düşüncesiyle Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır. 

 

Kaşgarlı Mahmut’tan sonra 15. Yüzyılda Ali Şîr Nevâî
dilimizin yabancılaşmasına karşı çıkmış ve Farsçanın Türkçe üzerindeki etkisine
karşı yazdığı Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı kitabında, Türkçe ile Farsçayı
karşılaştırarak pek çok yerde Türkçenin üstünlüğünü savunmuştur.

 

Selçuklular döneminden itibaren ilim dili olarak Arapça,
edebiyat dili olarak Farsça ağırlık kazanmıştır. Osmanlı Devleti kurulduktan
sonra resmi yazışmalarda ve edebiyat dilinde Arapça ve Farsçanın kelime ve
tamlamalarının ağırlık kazandığı Osmanlıca adını verdiğimiz bir Türkçe
kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti, 
kısa sürede üç kıtada geniş bir coğrafyaya yayılarak büyük bir
imparatorluk haline gelince münasebete geçtiği dilleri etkilediği gibi, o
dillerden de etkilenmiştir. . Böylece Türkçe bir imparatorluk dili haline
gelmiştir. Edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları isimli ünlü
kitabında “Her dil imparatorluk dili olamaz, çünkü her millet imparatorluk
kuramaz” diyerek Türkçenin zenginliğini ve gücünü ifade etmiştir. . 

 

Bu noktada şu iki tespiti yapmak gerekir. Osmanlı döneminde
aydınlar arasında yazı dili ile konuşma dili tamamen birbirinden kopmuştur.
Yönetimin halkın eğitim ve öğretimini ihmal etmesi sonucu bu etkilerden büyük
ölçüde uzak kalmış, başta Yunus Emre olmak üzere halk ozanlarının ve halk hikâyelerinin
etkisi ile halkımız, saf ve temiz Türkçeyi kullanmaya devam etmiştir.

 

Bize göre, Selçuklu da Osmanlı da Türkiye Cumhuriyeti de,
Hunlar, Uygurlar, Göktürkler gibi Türk tarihinin birbirinden ayrılmaz iftihar
kaynaklarıdır. Biz hepsiyle gurur duyuyoruz. Fakat Ünal’da ifadesini bulan
zihniyet, sadece Osmanlı’ya sahip çıkmakta, Türkiye Cumhuriyeti’ni ise yok
sayarak inkâr etmektedir. Bu zihniyet sahipleri, maalesef Osmanlı tarihini de
ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar. 

 

Türkçenin yabancı kelimeler ve tamlamalarla içine
düşürüldüğü tuhaf durumu ilk fark eden ve bu konuda ilk adımı atan Osmanlı
padişahı, III. Selim olmuştur. O, halk edebiyatındaki halk dilinin
kelimelerinin klasik edebiyatımızda da kullanılmasını savunan Türkî-i basit
hareketinden etkilenerek Türkçenin sadeleştirilmesini savunmuştur. 

 

Bir çok ıslahat hareketini gerçekleştiren II. Mahmut, 1827
yılında açılan Tıphane-i Amire’de okutulan bütün ders kitaplarının Fransızca
olması üzerine, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’ye gönderdiği mektupta, tıpta
öğrenim dilinin Türkçeleştirilmesini, Fransızca kitapların Türkçeye
çevrilmesini ve tıp biliminin kendi lisanımızla öğretilebilmesi için gerekli
kitapların yazılmasını istemiştir. II. Mahmut konuşulan Osmanlıcanın da
herkesin anlayabileceği şekilde sadeleşmesini istemiş, Viyana’ya yaptığı
yolculuğu kitaplaştıran Vak’anüvis Esat Efendi’ye kitabın dili hakkında;
“…Gerçi çok güzel ve sanatlı kaleme alındığına şüphe yok ise de, bu türlü
herkesin okuyacağı şeylerde herkesin anlayabileceği sözler kullanmak lazım
gelir” demiştir.

 

Osmanlı devletinde dil meselesi, II. Abdülhamit döneminde de
ciddi biçimde ele alınmıştır. 1876 yılında I. Meşrutiyet’in ilanından sonra
kabul edilen ilk anayasamız olan Kanun-ı Esasi’nin 18. Maddesinde; “devlet
kadrolarında görev alacak kişilerin devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi
bilmeleri şarttır” hükmü getirilmiştir. Bu madde ile devletin resmi
dilinin Türkçe olduğu da açıkça belirtilmiştir. Kanun-ı Esasi’nin 68.
Maddesinde ise; üç kıtaya yayılmış Osmanlı coğrafyasından “seçilecek mebusların
Türkçe bilmesinin şart” olduğu belirtilmiştir.

 

Dilimizin sadeleştirilmesi, Halk Türkçesinin kullanılması ve
böylece yazı dili ile konuşma dili arasındaki kopukluğun giderilmesi konusu,
Tanzimat’tan sonra batıdaki Türkoloji çalışmalarından da etkilenen Şinasi,
Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Midhat
Efendi, Şemsettin Sami, Süleyman Paşa, Ali Suavi, Mirza Fethali Ahundzade ve Hüseyinzade
Ali Bey gibi yazarlar tarafından savunulmuştur. Bu yazarlar, bu konudaki
tavırlarını eserlerine yansıtmışlardır. 

 

Türk dilinin sadeleşmesi konusunda yapılan bu çalışmaları
Ömer Seyfettin, GençKalemler dergisinin 11 Nisan 1911 tarihli sayısında yayımlanan
“Yeni Lisan” makalesinde bir manifestoya bağlanmıştır. “Gayemiz milli bir
lisan, milli bir edebiyat vücuda getirmek olacaktır” diyen Ömer Seyfettin, bu
makalesinde; Türkçe karşılığı olan yabancı kelimelerin kullanılmamasını,
Türkçeye mâlolmuş kelimelerin kullanılmaya devam edilmesini, yabancı imla ve
dilbilgisi kurallarını terk edilmesini tavsiye etmiştir. Büyük tartışmalara
sebep olan Yeni Lisan makalesi, dilde sadeleşme hareketinin ve Milli
Edebiyat’ın öncüsü olmuştur.

 

Türkler toplu olarak İslâmı kabul ettikten sonra Türkçeyi
Arap Alfabesi ile yazmaya başlamışlardır. Türk toplumunda alfabe tartışmaları
da Cumhuriyet’le değil, Osmanlı döneminde başlamıştır. Tanzimat aydınlarının
önde gelenlerinden Münif Paşa 1863’te Osmanlı Cemiyet-i İlmiyyesi’ne sunduğu
projede, Arap harflerinin bitiştirilmeden ayrı yazılmasını ve «ses uyumu
kuralı» nedeniyle sesli harflerin eksiksiz kullanılmasını önermiştir. 

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Gelenekten Geleceğe isimli
kitabında ifade edildiği gibi;Latin harflerinin bilinmeyen ve kendini gizleyen
bir taraftarı, Ali Vehbi Bey’in yayınladığı hâtırâta göre, Sultan II.
Abdülhamid’dir. Ona göre Sultan, “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma
yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir. Belki bu
işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur” demektedir.
Alfabe değişikliği taraftarlarının zamanla artmasına rağmen Latin harflerinin
kabulü sorunu, İlmiye sınıfının tepkisinden korkulduğu için hasıraltı
edilmiştir. 

 

II. Meşrutiyet döneminde de alfabenin ıslâhı veya
değiştirilmesine yönelik örgütlü girişimlerde bulunulmuştur. 1911 yılında
Milaslı Dr. Ismayıl Hakkı öncülüğünde kurulan Islah-ı Huruf Cemiyeti, “harfleri
tadil ve ıslah ile mükemmel hale getirmek” 
amacıyla Yeni Yazı adlı bir dergi de çıkarmıştır. Bu konuda Enver Paşa
bile bu alfabenin ıslahı için bir proje hazırlamıştır. Bu yıllarda
Azerbaycan’da da Latin alfabesine geçiş için alfabe tartışmaları başlamıştır.
Bu tartışma daha Cumhuriyet kurulmadan, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında
İzmir’de yapılan 1. İktisat Kongresi’nde de gündeme getirilmek istenmiş, fakat
“Lâtin harflerinin İslâm birliğini bozacağı” gerekçesiyle gündeme alınmamıştır.

 

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin ilânından
sonra Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü’yü İstanbul Darülfünûnu bünyesinde
Türk kültürünü ve medeniyetini dil, edebiyat, folklor gibi sahalarda
inceleyecek, araştıracak ve bunların sonuçlarını yayımlayacak bir ilim
müessesesi kurmak ile görevlendirmiştir. 12 Kasım 1924’te İstanbul Darülfünûnu
Edebiyat Şubesi’ne bağlı bir ilim ve kültür yuvası olarak kurulan Türkiyât
Enstitüsü, Türkiye Cumhuriyetinde Bakanlar Kurulu kararı ile kurulan ilk ve tek
ilmî enstitüdür.

 

1923-1924 öğretim yılında Türkiye’nin nüfusu 12 milyondur.
Bu nüfusun erkeklerde yüzde 7’si ve kadınların sadece binde 4’ü okuryazardır.
Cumhuriyeti kuran kadrolar,  Türk
toplumunun okuryazar oranını artırmak için çözümler aradılar. Bu konuda en
önemli adımın alfabe değişikliği olacağını düşündüler. Alfabe tartışmaları ilk
defa 25 Şubat 1924’te İzmir milletvekili Şükrü Saraçoğlu tarafından TBMM’ne
taşınmıştır. Saraçoğlu bu konudaki konuşmasında, halkın okuma-yazma oranının
düşüklüğünü Arap alfabesine bağlayarak şunları söylemiştir: “Efendiler! Bunun
yegâne kabahati harflerdir. Arap hurûfatı, Türk lisanını yazmaya müsait
değildir. Hacımızın, hocamızın, amirimizin, memurumuzun gayretine, asırlardan
beri yapılan bunca fedakârlıklara rağmen halkımızın ancak yüzde ikisi veya üçü
okumuştur” dedi. 

 

Atatürk, daha gençliğinden itibaren Osmanlı’da ve Türk
dünyasında alfabe konusundaki gelişmeleri yakından takip ediyordu. Bu gaye ile
1926 yılında Bakü’de toplanan Türk ve yabancı Türkologların katıldığı Birinci
Türkoloji Kurultayı’na, Türkiye’yi temsilen Köprülüzade Mehmet Fuat ile
Hüseyinzade Ali Beyleri gönderdi. Bu kurultayın 17. oturumunda, Türk soylu
halkların çoğunlukta olduğu cumhuriyetlerde Latin alfabesinden alınan
harflerden oluşan “Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası”na geçilmesine karar
verildi.

 

Atatürk, harf devrimini yapmadan önce halkın Arap harflerini
kolay öğrenip öğrenemediğini son defa 1926-1928 yılları arasında açılan ve 600
bin kişinin katıldığı kurslarda denedi, iki yılda  ancak 64.302 kişi okuma-yazma öğrenip belge
alabildi. Bu deneme, Arap harfleri ile yaygın bir eğitim çalışmasının
gerçekleştirilemeyeceğini gösterdi.

 

Türk dünyasında alınan ortak alfabe kararı ve bu denemeden
sonra Atatürk,   milleti bu durumdan
kurtarmanın yolunu 1928’de şöyle ifade etmiştir: “Büyük Türk milleti,
cehaletten az emekle kısa yoldan ancak; kendi güzel ve asil diline kolay uyan
Lâtin esasından alınan Türk Alfabesi ile sıyrılabilir. Arkadaşlar, bizim güzel
ahenkli zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. …Yeni
Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala,
sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi
biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki bir milletin, bir toplumun yüzde onu
okuma yazma bilir, yüzde doksanı bilmezse, bundan insan olanlar
utanmalıdır.” 

 

Bu konuşmadan sonra 1 Kasım 1928’de Harf İnkılâbı yapıldı.
Yeni Türk Alfabesini halka kısa sürede öğretmek için 24 Kasım 1928 tarihinde
Millet Mektepleri kuruldu. İlk yılda 1.075.500 kişi bu okullara devam etti ve
597.010 kişi okuma yazma öğrenerek belge aldı. Üç yılda 1,5 milyon vatandaş
okuryazar hale getirildi. Görüldüğü gibi, alfabe değişikliği bir günde değil,
Osmanlı’nın son döneminde başlayan uzun tartışmalardan sonra hazırlanmış ve
hayata geçirilmiştir.

 

Şimdi Arap Alfabesi’nden Türk Alfabesine niçin geçildiğinin
sebeplerini kısaca açıklayalım.

 

Harf İnkılabına kadar kullandığımız alfabe, sadece Arap
Alfabesi olmayıp, Fars-Arap alfabesi uyarlamasıdır.  Arapça alfabesi toplam 28 harften oluşur.
Osmanlıcada Arap harflerinin yanı sıra Farsçadaki (p , ç ve j) harfleri de
kullanılmıştır. Bu 31 harfin dışında Türkçedeki (ince g) ünsüzünü belirtmek
için (kef) harfine bir çizgi eklenerek (gef), (genizsi n) ünsüzü için üç nokta eklenerek
(nef), (lam) ile (elif)ten (lamelif), (hemze) ile (h) harfinin ünlü şekli olan
(hâ-i resmiye harfleri) oluşturulmuştur.

 

Bu alfabede (V) sesi veren tek bir harf vardı: VAV.  VAV harfi (V – O – U – Ö – Ü) olarak 5 ayrı
ses olarak okunur. Nasıl okunacağına cümlenin akışına ve anlamına göre yani
karine yolu ile karar verilir. Elif ortada ve sonda (A) olarak, başta (A) veya
(E) olarak okunur. Sözcüğe ı, i ile başlanacaksa, (elif) ve (Ye) harfini yan
yana getirilerek (ı, i) sesi alınır. Bu alfabede 2 tane (D), 2 tane (T), 3 tane
(S), 3 tane (H) sesi vardır. (Y) olarak yazdığım YE harfi (Y – İ – I – A)
olarak okunur. Mesela (Mustafa) yazarken, kelimenin sonundaki a harfi y olarak
yazılır. Bilmeyen kişi (Mustafa) kelimesini (müstafi) olarak okuyabilir. Bir
başka örnek;(ayın – sat – ye) harflerini yan yana getiriniz, normalde
“Asi” okunması gerekirken, maalesef “İsa” okunmaktadır.

 

Şimdi sizlere Türkçenin Arap harfleriyle yazılışının hazin
bir hikâyesini anlatacağım. 1925 yılında Komünistler Davası’ndan 15 yıla mahkûm
olan Nâzım Hikmet, bu 15 yılı yatmamak için Sovyetler Birliği’ne kaçar. Daha
sonra yeni bir yasa çıkar, hakkındaki mahkûmiyet kalkar. Nâzım, gizlice
Türkiye’ye döner ve Hopa’da yakalanır. Üzerinden ‘Heraklit’i Düşünüş’ şiiri
çıkar. Savcı, eski yazının azizliğine uğrayıp ‘Heraklit’i ‘her ekalliyet’
okumuştur. Nâzım, Heraklit’in Yunanlı eski bir filozof olduğunu bir türlü kabul
ettiremez. Savcı, sorguyu Kürt ayaklanmasına kadar götürür ve sonunda 3 ay 3
gün hapse mahkûm edilir. Üç ay Hopa’da tutulduktan sonra sırasıyla Rize’ye,
İstanbul’a ve Ankara’ya gönderilir. Delil yetersizliğinden serbest bırakılışı
ancak yedi ay sonra olur. 

 

Görüldüğü gibi Latin kökenli Türk Alfabesi, dünyada bugüne
kadar yapılmış olan en mükemmel eşsiz bir alfabedir. Türk Alfabesi’ndeki
harfler, her zaman ve her yerde aynı sesle okunur. Her harfin sadece bir tek
ses değeri vardır. Bir ses, bir tek harf olarak yazılır. Bir sesi yazmak için
birkaç harf bir araya getirilmez. Ayrıca yeni alfabemize, Arap Alfabesi’nde
bulunmayan  (Ç, Ğ, İ, Ö, Ş, Ü) harfleri
oluşturularak eklenmiştir. 

 

Bu yüzden Atatürk Harf devriminin gerekliliğini şöyle
açıklamıştır: “Her araçtan evvel, büyük Türk milletine kolay bir okuma yazma
anahtarı vermek gerekir. Büyük Türk milleti bilgisizlikten, az emekle kısa
yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araç ile
sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı, ancak Lâtin esasından alınan Türk
alfabesidir.”

 

Harf devriminden sonra sıra Türkçenin yabancı dillerin
boyunduruğundan kurtulması için Dil devrimine gelmiştir. “Türk dilinin öz
güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında
değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” amacıyla Atatürk’ün talimatıyla    12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu, Türk
Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kurulmuştur. Türk Dil Kurumu, öncelikle o tarihe
kadar Türkoloji alanında yapılan çalışmaları ve dilin sadeleşmesi konusunda
ortaya atılan görüşleri değerlendirmiş, ülkemizdeki lehçe ve şive
farklılıklarını ve diğer Türk topluluklarının sözlüklerini incelemiştir. Bu
çalışmaları yakından takip eden Atatürk, bizzat kendisi de Türk dili üzerindeki
yerli ve yabancı araştırmaları inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili
üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. 

 

Gençlik yıllarından itibaren dil bilimi alanında çok sayıda
kitap okuyan Atatürk, Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmalarına bizzat
katılmıştır. 1936-1937 kış aylarında Dolmabahçe Sarayı’na çekilerek geometri
öğretmenlerine, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olmak üzere, bir eski adıyla
Hendese, yeni adıyla Geometri kitabı hazırlamıştır. Bu kitap 1937’de yazar adı
gösterilmeden Milli Eğitim Bakanlığı’nca bastırıldı. Bu kitapta yer alan
geometri terimlerinin bazılarının eski ve yeni karşılıklarına bir göz atalım.

 

Mecmu (toplam), mesâha-i sathiyye (alan), mahrut (koni),
müselles-i mütesâviyü’l-adlâ’ (eşkenar üçgen), müselles-i
mütesâviyü’ssâkeyn  (ikizkenar üçgen),
murabba (kare), müselles (üçgen).Türk insanı, anlamadığı bu eski kelimelerle mi
bilim yapacaktı?

 

Yalnız burada şu hususun altını çizmek gerekiyor. Bazı
dilbilimciler ve yazarlar dilde sadeleşme adına aşırılığa kaçmışlardır. Bir
tarafta fosilleşmiş eski kelimeler canlandırılmaya çalışılırken, bir taraftan
da milletimizin geçirdiği tarihi süreçte dilimize girmiş, Türkçeleşmiş
kelimeler ve kavramlar dilimizden atılmaya başlanmıştır. Ayrıca Türk dilinin
kurallarına uymayan anlamsız kelimeler türetilmeye başlanmıştır. Bu da
dilimizin yozlaştırmasına ve yoksullaşmasına yol açmıştır. Atatürk bu gerçeği
daha sağlığında görmüş ve bu aşırılığa karşı çıkmıştır. Günümüzde   “Yaşayan Türkçe”nin kullanılması esas
alınmıştır. 

 

Son olarak Ünal’ın “Bugün konuştuğumuz Türkçe ile bir
düşünce üretemeyiz, sadece ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz, konuşma
ihtiyacımızı karşılayabiliriz” sözü üzerinde duralım. Bu da bilimsel bir ifade
değildir. Bu konuda Atatürk şöyle diyor: 
“Türk dili zengin bir dildir. Her kavramı ifade kabiliyeti vardır. Türk
dili dünyada en güzel dildir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir.
Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını,
ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini
yapan her şeyi dili sayesinde muhafaza etmiştir.”

 

Hayatı boyunca Türkçenin bilim dili olmasının mücadelesini
veren ve bilim dünyasında “Türk Einstein”i unvanını kazanan Profesör Oktay
Sinanoğlu, Türkçenin bilim dili olması konusunda şunları söylüyor: “Türk dili,
öbür dillerde pek az rastlanan bir yapıya sahiptir. Batılı dilcilerin
hayranlıkla söyledikleri gibi kuralları, 
adeta bir matematikçi tarafından düzenlenmiş gibi, kesin ve seçik, kendi
kendini içinden türetebilen her yeni konuya yetişebilen her Türk’ün kolayca
anlayabileceği yeni türeyen sözleri ile işlendikçe zenginleşen bir dildir.  Türkiye’nin bilim ve teknolojide gelişmesi ve
bu alanda üretmesi için bilim dilinin İngilizce değil, Türkçe olması gerekir.
Çünkü Türkçe, matematiksel yapısı itibariyle dünyadaki diller içinde en iyi
bilim dili olacak yapıdadır. Bilim toplumu olmadan üretemezsiniz. Bu da sizi
başkalarına muhtaç hale getirir. Her haysiyetli ülkenin eğitim dili kendi resmi
dilidir. Bir ülkenin dilini yok etmek, o ülkenin, o ulusun adını tarihten
silmek demektir.” Alman dil bilgini ve filozof Max Müller, Türk dili hakkında
“Türk dilini incelerken, insan zekâsının dilinde başardığı büyük mucizeyi
görürüz” demektedir. 

 

Büyük Atatürk’ün ifadesiyle “Cumhuriyet’in temeli, Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürüdür.” Dil, milli kimliği kazandıran, milli
birliği sağlayan ve sözlü ve yazılı kültürü maziden günümüze taşıyan en önemli
unsurdur. Milli dil, bir egemenlik ve bağımsızlık göstergesidir. Türkçe, millî
kültürümüzün koruyucusu ve taşıyıcısıdır. Yüzde yüz değilse bile yüzde doksan:
Dil kültürdür! Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ifadesiyle “Türkçe, bizim ses bayrağımızdır.”
Yetmiş yıl Sovyetler Birliğinin hegemonyası altında kalan ve 90’lı yılların
başında bağımsızlığını kazanan beş Türk devletinde milli kimliği ayakta
tutan  “dil ve din” olmuştur.

 

Mahir Ünal’ın sözlerine bir cevap da Yakup Kadri
Karaosmanoğlu’ndan: “Türkçe yazmak için, her şeyden önce Türkçe düşünmemiz
gerekir. Bir dilin özelliği sözlüğünde değil, ruhunda, dehasında aranmalıdır.”
Yahya Kemal Beyatlı da diyor ki: “Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde
koruyan ve birbirimize bağlayan Türkçedir.” 

 

            Bu duygu
ve düşüncelerle biz de diyoruz ki: atalarımızın emaneti olan Türkçe ve Atatürk
ile silah arkadaşlarının emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar
yaşayacaktır.

 

            Ne mutlu
Türküm diyene!

Gece Yarısı Güneşi

Emekli Yarbay
Atilla Çilingir, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına katılmış bir Kıbrıs
Gazisidir. 1985-1987 yıllarında da yine Kıbrıs’ta görevlendirildi.

Emekli
olduktan sonra Kıbrıs’la alâkalı 10, Türkiye hakkında 1, Sigortacılık üzerine 1
ve Kıbrıs’ta cereyan eden olayların romanı olarak 1 olmak üzere 13. kitabını
yayınladıktan sonra yine Kıbrıs’ta yaşanan büyük bir aşkın romanını ‘Gece
Yarısı Güneşi
’ adı ile okuyucuya sunuyor.

Kuzey Kutbu’na
çok yakın olması sebebiyle Finlandiya’da yaz aylarında 73 gün boyunca güneş batı
ufkunda bir dakikalığına kaybolduktan sonra doğudan parlak yüzünü gösterir.
Gecenin tam yarısında, öğle güneşi gibi tam tepededir ve ‘Gece Yarısı Güneşi’ olarak anılır.

Geceyarısı
güneşi, mâvi ve yeşilin bütün tonlarıyla gökyüzünü ve yeryüzünü aydınlatır.
Harikulâde renk şöleni bu gecelerde, romantik âşıkların buluşmalarına şâhitlik
eder. Fısıltılı konuşmalarını dinler.

Atillâ
Çilingir’in yazdığı romanın bayan kahramanı Kıbrıs Barış Gücü Görevlisi Sara
üsteğmen de Finlandiyalıdır. Işıltılı mâvi gözleriyle ve ipeksi sarı saçlarıyla
âdetâ ‘Gece Yarısı Güneşi’nin
Kıbrıs’taki temsilcisidir. 1,90 boyunda atletik yapılı, yeşil gözlü Yüzbaşı
Sarp, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevlisi olarak Kıbrıs’ta bulunmaktadır.

Gecenin bir
yarısında Rum kesiminden gelen müthiş bir patlama sesi ile Barış Gücü ve Türk
askerî grubu tedirgin olur. İlgililer hâdisenin tahkîki için harekete geçer.
Bunu fırsat bilen antik Yunan mitolojisinin Kıbrıs’ta görevli aşk tanrıçası
Afrodit devreye girer ve güzeller güzeli Sara ile seçkinler seçkini Sarp’ı bir
araya getirir. Sükûnetle atlatılan ilk buluşmanın hemen akabinde, taraflar
arasındaki elektriklenme tesirini gösterir ve neye uğradıklarını anlayamamış
olmanın sırları bedenlerini sarmıştır. Afrodit boş durmaz. Türk ve Rum kesimi
arasında yumuşama sağlamak maksadıyla tertip edilen yılbaşı balosunda Sara ve
Sarp’ı bir araya getirir. Yeni bir yıla girişin ilk saatlerinde muhteşem bir
vals ile âşıklar, her ne pahasına olursa olsun asla ayrılmama sözleşmesini
gözleriyle imzalarlar.   

Yunan
Mitolojisinde Takhisis gibi kötülük tanrıçası da vardır. Her fırsatı
değerlendirir ve okuyucunun çok sevdiği, aşklarının sonsuza kadar devam
etmesini can-ü gönülden temenni ettiği Sarp ve Sara’yı geçici de olsa birbirinden
ayırmayı başarır. Ayrılmalar ve birleşmeler sayfalar boyu devam ederken
okuyucu, sayfalar değil satırlar arasında nefes nefese gelişmeleri tâkip etmeye
çalışır. Bâzen sabahın hayrı, gecenin şerrini yok eder. Âşıkların birbirine bağlılığı,
okuyucuyu romanın bağımlısı hâline getirir.

Hayırlar da
şerler de, bu yazıya sığdırılamayacak kadar çoktur.  ‘Çok veren maldan, az veren
candan
’ fehvasınca ancak kısa bölümler hâlinde sunulabilir.

Tadımlık bölüm
1:

Sarp ile Sara,
oturdukları kafeterya masasından, hemen bitişikteki Magosa Kalesi’nin taş
duvarlarını eritecek kadar sıcak, sımsıcak duygu yoğunluğu içinde
kalktıklarında sabahın 04.00’ü olmuştu…

Sarp, sevgi
sarhoşluğu içinde, kucakladığı Sara’ya:

-Artık Girne’ye
dönmeliyim bir tanem. Hem sana anlattığım gibi bugün de birliğime haber
vermeden ayrıldım. Hiç umurumda değil ama beni yine cezalandıracaklar. Seni bir
süre göremeyebilirim. Ama yanımdaki arkadaşım Metin ile sana haber gönderip,
bundan sonra seni nasıl ve nerede göreceğimi bildireceğim sevgilim.

Sarp’la Sara
kavuşmalarındaki coşkunun yerini alan ayrılık acısının gölgesinde sanki bir
daha görüşemeyeceklermiş gibi hasretle kucaklaştılar…

Sarp, bölüğünden izinsiz ayrıldığı için 3 ay
hapis cezasına çarptırılır. Karar günü hapishâneye gönderilir. Sevdiği kızı
görmekten bir gün bile mahrum kalmaya tahammül edemeyen Sarp, 90 gün
yaşayamayacağını düşünerek zifirî karanlıklara karışır. Girne Askerî Cezâ
Evi’ndeki ilk gününde bir ziyâretçisinin olduğu söylenir. Kalbi duracak gibi
olur. Acaba O’mu?

Gelen, bir müddet önce bindiği taksinin;
yüreği sevgi dolu candan bir insan olan şoförüdür. Son olarak onunla Magosa’ya
sevgilisini görmeye gitmiş, gidiş dönüş sırasında candan dost olmuşlardı. İki
dost, konuşmaya başlamadan önce bir müddet bakıştılar, sonra ânî bir hareketle
kucaklaştılar. Sarp, yeniden hayata dönmüş gibi olduysa da, hıçkırıklarını zapt
edemeyen dostu Metin’e eşlik etmekten kendisini alıkoyamadı. Cezâevi duvarları
ne acılar görmüş, nelere şâhitlik etmişti. Fakat taş duvarlarda yankılanan böylesi
bir ağlama sesi hiçbir zaman duyulmamıştı.

Tadımlık Bölüm 2:

Dostu Sarp’ın ve ‘yenge’ diye hitap ettiği Sara’nın içerisinde bulunduğu trajik
durumun kahredici ıstırabını akciğerinin derinliklerinde hisseden taksi şoförü
Kıbrıslı Metin, bir gün yengesini görev yaptığı Magosa’dan alır ve Girne’deki
hapishâneye götürür:

Girne’ye
geldiklerinde henüz öğle olmamıştı. Cezâ evinin ziyâret saatleri öğleden sonra
başlıyordu. Sara öylesine sabırsızdı ki, Sarp’ı görmek için birkaç saat daha
beklemeye hiç ama hiç tahammülü yoktu. Saati gelmeden görüşebilmek için cezâ
evi müdürüne gitti. Magosa’dan geldiğini cezâ evinde bulunan arkadaşı Sarp
üsteğmeni görmek istediğini belirtti. Ancak bu sözler müdürü tatmin etmemiş; ‘yabancı bir subayın bir Türk subayı ile ne
işi olabilir
?’ diye düşünmüştü. Bu sebeple:

-Bu görüşme için
alınmış bir izniniz var mı? Yoksa bu görüşme mümkün olmaz.

Bu cevap üzerine Sara
öylesine üzüldü ki, gözleri karardı, sendeledi tam yere düşecekken, yanına
gelen Metin onu kollarından yakaladı. Bir sandalyeye oturtup müdüre Sara’nın
oraya neden geldiğini kısaca anlattı. Birbirlerini seven bu iki gencin kısacık
da olsa görüşebilmeleri için müdürün inisiyatif kullanmasını istirham etti.

Müdür, anlatılanlar
karşısında allak-bullak olmuştu. Sarp üsteğmenin yaşadığı durumu o da yakından
biliyordu. Sarp birkaç defa hücresinde baygın olarak bulunmuş, bundan haberdar
olan müdür, revir sorumlusu doktor ile görüştüğünde, bu genç üsteğmenin âdetâ
kendini öldürmek istercesine aç ve susuz kalmayı tercih ettiğini öğrenmesine
rağmen bunun sebebini bilmiyordu. Şimdi öğrenmişti. Netice de o da insandı.
Metin’e dönerek:

-Bu Barış Gücü
subayına söyle arkadaşını görebilmesi için ona yarım saat izin veriyorum. Ne
bir dakika fazla, ne de eksik. Üsteğmen Sarp ile görüşecek, sonra da sessizce
buradan ayrılacak. Bu görüşmeyi hiç kimse bilmeyecek. Yoksa beni görevden
alırlar!

Yarı baygın bir
şekilde bekleyen Sara, bu sözleri duyduktan sonra yerinden zıplayarak fırladı!
Üstünü başını düzeltti. Saçlarını eliyle tarayıp, gözyaşlarını da sildikten
sonra, Sarp’la görüşeceği odaya girdi ve sevgilisini beklemeye başladı.

Ceza evi gardiyanı,
Sarp’ın kaldığı hücre kapısının kilidini açtı. Büyük bir gıcırtı ile açılan
hücre kapısının ardından hücresinde iki büklüm oturan Sarp göründü!

Gardiyan: ‘Müdürüm seni görmek istiyor’ dedi.

Odasına girdiğinde; müdür
pencereden dışarıyı seyrediyordu! Kapıya döndü ve Sarp Üsteğmene hitaben:

-Bak üsteğmenim iki
ayı aşkın bir süredir buradasın, iki defa hücrende baygın bulundun. Ne yemek
yiyorsun, ne su içiyorsun! Ölmek mi istiyorsun? Daha çok gençsin. Hem seni
sevenlerin, belki de senin de sevdiğin var! Bunu yapma, daha yaşayacağın çok
uzun bir hayat var.

Müdür, âdetâ günah
çıkarırcasına Sarp üsteğmene nasihat edip, tavsiyelerde bulunuyordu. Bir süre
ceza evi müdürünü dinleyen Sarp üsteğmen:

-Beni bunları
söylemek için mi çağırdınız? Söyleyecekleriniz bunlar ise hayat benim için bir
şey ifâde etmiyor! Bir an önce bu yalan dünyadan çekip gitmek istiyorum.

Müdür, böylesine bir
cevabı hiç beklemiyordu. Ama bu defa Sarp’ı hiç beklemediği bir şekilde etkisi
altına almaya kararlıydı!

Bu kararlılıkla
sordu:

-Ya sevdiğin kadın?
Onu da mı görmek istemiyorsun? Kendine bu kadar acımasız davranman onu hiç mi
üzmeyecek?

Sarp, bu duydukları
karşısında şaşırdı:

-Siz böyle birisi
olduğunu nereden biliyorsunuz? Kim anlattı size diyerek, heyecanla sordu…

Ceza evi müdürü:

-Bunun ne önemi var
ki? Önemli olan böyle bir gerçeğin varlığı. Bu gerçeğin kahramanı seni görmeye
gelmiş, hadi koş. Tam yarım saatin var ona göre, diye cevapladığında;

Sarp üsteğmenin
içinde bir sevinç patlaması olmuş, bir an önce sevgilisine kavuşmak istercesine
koşar adımla odadan çıkıp, görüşmenin yapılacağı odaya koşmaya başlamıştı.
Görüş odasına girdiğinde kalbi yerinden çıkacak gibiydi! İşte sevdiği kadın,
biricik Sara’sı tam karşısındaydı.

Her ikisi de büyük
bir hasretle kucaklaştılar. Özlemle birleşen dudakları onların sevdasının ne
kadar büyük, ne kadar güçlü olduğunu anlatan en güzel duygunun yansımasıydı…

Sarp, sevdiği kadının
kokusunu uzun, uzun içine çekiyor, bir taraftan da ipeksi sar saçlarını okşarken,
sevgi kelimeleri görüş odasının duvarlarında yankılanıyordu:

-Saram, gece yansı
güneşim benim, seni öylesine çok özledim ki, bir ara aklımı yitirecek gibi
oldum. Bu hasrete dayanacak gücüm bitmişti ki, birden seni karşımda buldum
canım sevgilim, güzel kokulu çiçeğim benim, inan ki, canıma can kattın. İyi ki
geldin sevgilim.

Sara ise sevdiği
adamın kollarında aşkının hasretini dindirmeye çalışırken:

-Canım sevgilim ya
ben, ya ben! Seni nasıl özledim bir bilsen. Magosa’dan ayrıldığın günden beri
rüyalarımdasın. Her sabah seni bir daha ne zaman göreceğim diyerek uyandım.
Gözlerim hep seni aradı. Her günün sonunda senin kokunu yeniden soluyabilmek
için Magosa Kalesi’nde oturduğumuz kafeye gittim. Gelmeyeceğini bildiğim halde seni
orada bekledim. Her defasında da seni göremememin hüznüyle geri döndüm. Ama
bak, şimdi yeniden bir aradayız, yeniden kollarının arasındayım. Yüce Tanrım ne
olursun bu anın güzelliği sonsuza kadar sürsün, sana yalvarıyorum. Diye inledi!

Ancak görüşebilmeleri
için verilen süre dolmuş, görüşme odasının kapısını açan gardiyanın sesi
duyulmuştu:

-Görüşme sona
ermiştir.

Ceza evi duvarlarında
yankılanan bu ses, onları yeniden hayatın acımasız yüzü ile karşı karşıya getirdi!
İki sevgili son bir defa daha sarılarak birbirlerine vedâ ederken:

Sarp Üsteğmen:

-Güzel sevgilim, sonu
ne olursa olsun, ceza evinden çıkar çıkmaz yine sana geleceğim. Hem baharın
gelmesine çok az kaldı. Kıbrıs’ta bahar çok güzel geçer. Gör bak! Bu güzelliğin
keyfini birlikte çıkaracağız. Bekle beni bir tanem. Dedikten sonra; Sara’ya
sarıldı. Onu bir kez daha öptü ve kulağına: ‘Hoşça kal aşkım, kendine dikkat et’ diye fısıldadı.

Sara da:

-Seni sonsuza kadar
bekleyeceğim. Seni çok seviyorum, diyerek; Sarp’a sımsıkı sarıldı. Kokusunu bir
defa daha içine çekti, o son vedâyı hasrete dönüştüren dudaklar birleştiğinde;
gardiyanın sesi tekrar duyuldu:

-Haydi, tamamdır
artık. Görüşme bitti…

Fakat roman bitmedi. Hattâ yeni başlıyor. 262
sayfanın 72.sindeyiz. İyilik meleği Erlik iki sevgiliyi kavuşturmaya
çalışırken, kötülük meleği Ehrimen şeytandan aldığı akılla, insanoğlunun aklına
gelmeyecek zorluklar çıkarır.

Kurgusu mükemmel bir roman… Harikulâde bir
anlatımla cennet Kıbrıs’ın havasını teneffüs ettiren, manzarasını pek mükemmel
tasvir eden; kâh lirik, kâh epik destan gibi, hem aksiyon hem de aşk filmi
hüviyetindeki romanı okumak çok kişiye iyi gelecek.

Gözyaşları; kâh erişilmesi güç saadetlerden,
kâh kahredici hüzünlerden sel olup aksa, mendiller sırılsıklam olsa bile…

 

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64

Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

1967
yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı
zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da
desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi
yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik
ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı…

O
dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu,
Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması
gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak
için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz
Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı
olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam
etti, ‘Gazi’ unvanı ile onurlandırılarak Türkiye’ye döndü.

 

1974-1975
ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada
yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında
Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev
yaptı.

Bu
uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs
Türklerinin kazanılmış târihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik
platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına
konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns
konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına,
konferanslarına devam etmektedir.

Sivil
iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS
bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, dühyânın 18 ülkesinde hizmet
veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet
gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde hizmete devam
etti.  

Pek
çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında,
vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye
devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu
hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın
Gerçekleri
(2012) isimli bir kitabı bulunmaktadır.

Atilla
Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle;
Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit
Aileleri ve Mâlûl Gazileri Demeğine ‘Tarihten
Gelen Çığlık
’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat
2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak
Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim
Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını
taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde
de, Mapuder-A.D.D. Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de
katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan
bir kütüphânenin açılışını yapmıştır.