8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 289

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (4)

0

Antik Çağdan Hazarlara Kuzey
Kafkasya

            Antik çağa gelmeden tarih
öncesinde yaşanan çağlar klasik sınıflamaya göre farklı isimler ile
anılmıştır. Buna göre Tarih Öncesi Çağlar beş
ana başlığa ayrılmıştır. Bu çağlar sırasıyla şunlardır;  – Paleolitik
Çağ
(D. Ö 2.000.000 – D. Ö 10000),  – Mezolitik Çağ (D. Ö
10.000 – D. Ö 8000),  – Neolitik Çağ (D. Ö 8000 – D. Ö 5500),
 – Kalkolitik Çağ (Taş –Bakır Çağı D. Ö 5500 – D. Ö 3000),  – Maden
Çağları
’dır( Bakır Çağı, Tunç Çağı, Demir Çağı, )
(D. Ö 3000 – D. Ö 1200).  Paleolitik Çağ (D. Ö 2.000.000 –
D. Ö 10000):
  En uzun süren çağ olduğu
söylenmektedir. Bu çağın Buzul Çağı olarak değerlendirildiği de olmuştur.
İnsanlık tarihi bu çağda çok yavaş gelişmeye başlamıştır. İlkel insanların
yaşadığı bu çağda hayvanlar yakalanıp öldürülmüş ve bitkiler toplanmıştır.
Çağın sonuna doğru ateş bulunduğu belirtilmiştir. Mezolitik Çağ (D. Ö 10.000 – D. Ö 8000):  Paleolitik
çağa benzer özellikleri olan bu çağda çakmak taşından yapılmış aletlere
rastlanmıştır. İnsanların yaşam mağaralarda devam etmiştir. Neolitik Çağ (D. Ö 8000 – D. Ö 5500):  Bu
dönemde insanlar üretici yaşama geçmeye başlamıştır. Yerleşik yaşama geçilerek
köyler kurulmaya başlanmıştır. Ayrıca hayvan türleri
evcilleştirilmiştir.  ​​​​​​Fakat son yıllardaki bulgular bu sıralama
da değişiklik yapılması gerektiğini de göstermektedir. Göbeklitepe ve
çevresindeki diğer tepelerde veriler yeni teorilere neden olmaktadır. İnanç
sistemi bu çağda gelişmiştir.  Kalkolitik Çağ (Taş – Bakır
Çağı D. Ö 5500 – D. Ö 3000):
  Bu çağın en önemli özelliği
hem tarih öncesi devirleri hem de yazılı tarih dönemlerini içermesidir. Maden Çağları (D. Ö 3000 – D.Ö 1200) Bakır Çağı, Tunç Çağı, Demir
Çağı’dır. Fakat her geçen gün yeni bulgular ve ilmî araştırmalarla
Paleolitik
Çağ’dan başlayan bu sınıflamanın değişeceği unutulmamalıdır. Şimdilik
bu değişikliklerden bahsedilmeden Rusça kaynaklarda bu tasnifi kullandığından
bu makalenin metni içinde bu çerceveye bağlı kalınacaktır. Tarih öncesi “Turan
Coğrafyasında Kuzey Kafkasya” metninin ana konusu olmadığı için buna fazla
değinilmiyecektir.

D.V. Canopy (Д.В. навес) & A.T.
Urushadze (А.Т. Урушадзе)’nın, Kuzey Kafkasya Tarihi “История Северного
Кавказа”,
başlıklı çalışmasında Kafkasya’da
i
lk zamanlarda bakırdan eşyalar yapıldığını vurgulamaktadır.
Daha sonra ise tunç ve demir eşyalar geliştirilmiştir. Kuzey Kafkasya’daki Tunç
Çağı, yalnızca söz konusu bölge ile değil, aynı zamanda Küçük Asya,
Transkafkasya ve Avrasya bozkırlarının komşu topluluklarıyla ayrılmaz bir
şekilde bağlantılı olan birçok arkeolojik kültürün maddi ve manevi dünyasına
yansımıştır. Art arda değişimi esas olarak sosyo-ekonomik ilişkilerin sistemik
dönüşümü tarafından belirlenen üç kronolojik döneme ayrılmıştır. Erken Tunç
Çağı geleneksel olarak D.Ö. 3. binyıla, Orta Tunç Çağı’nı – D.Ö.  2. binyıla, Geç Tunç Çağı – D.Ö. 2.-1.
binyılın başına kadar ifade eder. Tanımlanan ilk dönem çerçevesinde, 1897’de
bulunan Maykop yakınlarındaki ünlü Veselovsky höyüğü, toplam yüksekliği
yaklaşık 11 metredir. Seçilen kültürel topluluğa ait diğer arkeolojik anıtlar,
Meshoko, Yaseneva Polyana, Skala’nın büyük yerleşimleridir. Uzun yıllar süren
araştırmalar sonucunda elde edilen kapsamlı materyal, Maykop kültürünün kabile
birliklerinin ekonomik faaliyetlerini, sosyal ilişkilerini ve manevi yaşamını
doğru bir şekilde temsil etmeyi mümkün kılmıştır. Söz konusu kabilelerin
başlıca ekonomik uğraşları, iyi gelişmiş metal işleme ve çömlek üretimi ile
desteklenen sığır yetiştiriciliği ve ilkel çapa çiftçiliğidir. Maykop
kültürünün çok sayıda taşıyıcısı, esas olarak sığır, koyun, domuz ve at
yetiştirmiştir. Yerel ustalar, büyük bronz kazanlar, kulak yanlısı baltalar (bu
tür baltalar bir delikten bir şaft üzerine giyilirdi), düz keski biçimli
aletler, yivli keskiler, çeşitli bıçaklar ve hançerler yaptılar[1].
Aletlerin, av ve askeri silahlarım (ok uçları, deliciler, orak uçları) taş ve
kemik hammaddelerinden yapılmaya, en iyi Neolitik örnekler düzeyinde işlenmeye
devam etmiştir. Maykop kültürünün iyi pişmiş seramikleri arasında ince duvarlı
çömlekler, testiler ve çömlekçi çarkında yapılmış ve çeşitli süslemelere sahip
kaseler bulunur. Arkeolojik araştırmanın bir parçası olarak, yeni bir malzeme
üretim dalı olan dokumanın tutarlı gelişimini gösteren parça parça keten
kumaşlar ve kil kıvrımlar mevcuttur.

Maykop kültürünün kabile birlikleri, bozkır ve dağ
bölgelerinin komşu topluluklarının yanı sıra Transkafkasya ve Küçük Asya ile
aktif bağlarını sürdürmüştür. Mezar bulguları, sadece yerel ustalar tarafından
değil, aynı zamanda aktif bir ticaret alışverişi kapsamında değerlendirilen
bölgeye getirilen çeşitli boncuklar, küpeler, altın, gümüş, akik ve turkuazdan
yapılmış kapları içermektedir. Cenaze törenlerinin de Batı Asya ve Avrasya
bozkırlarında kullanılan benzer törenlerle çok sayıda paralelliği vardır. Modern
araştırmacılar, yüksek düzeyde bir ekonomik gelişme ve aktif ticaret
değişiminin, proto-devlet kurumlarının (örneğin, kabile liderleri) uzun oluşumu
için bir tür temele dönüşen tutarlı mülkiyet ve sosyal farklılaşma oluşumunu
belirlediğine inanmaktadır. Toplumsal tabakalaşma, mezar yapılarının farklı
ölçekleri ve bulguların içeriğinin yanı sıra, bazı Maykop yerleşimlerinin
devasa taş çitlerinin bir tür koruma görevi gördüğü artan sayıda kabileler
arası çatışmalar tarafından açıkça gösterilmektedir[2]. D.V.
Canopy (Д.В. навес)& A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе) Kuzey Kafkasya
Tarihi’nde “История Северного Кавказа”
ve birçok kaynakta ifade edilen
sosyal tabakalaşma hususu Rus yahut yerli yazarların ideolojik bakışlarının
arkeolojik bulguları yorumlamalarına sebep olmaktadır. XXI. Yyda bile Kuzey
Kafkasya gündeminde canlı tutulmaya çalışılan sosyal tabakalaşma iddiası
binlerce yıl önceki bazı sosyal hadiselerin, savaş sonuçlarının hiç değişmeden
bugüne taşınma gerekçeleri olmaktadır. Böyle bir uslup bilimsel bir metodla
çelişkiler arz etmektedir. Savaşlarda hayatlarını kaybetmiş savaşçıların defin
işlemlerinde öldürdükleri düşman askerleri ile birlikte gömülmelerinin gömülme
geleneği yanlış sınıflı toplum yorumlarına sebep olmuştur. Antik Çağ Türklerini
eski Yunan, Roma, Asur vb. halklarla kıyaslıyarak değerlendirmek yanlıştır. Atlı
Bozkır Göçebe Türk Halkları ve yerleşik Türkler Asya coğrafyasında öldürdükleri
düşmanlar için balballar diktiği hatırlanırsa düşmanlarla gömülme savaşlardaki
güç kült sembolü olarak görülmelidir. Bu gelenek Kafkasya dâhil Tüm Turan
coğrafyasında bulunmaktadır.

Diğer taraftan astral kültler, söz konusu
dönemin yerel sakinlerinin manevi dünyasına hâkimdir (özellikle gök cisimlerine
özel saygı doğa, Güneş ve Ay), antropomorfik yaratıkların (doğurganlık
tanrıları) ve totem hayvanlarının geleneksel hürmetiyle tamamlanmıştır. Erken
Tunç Çağı’nda Kuzey-Doğu Kafkasya’da, önde gelen pozisyonlar, genetik olarak
Transkafkasya kökenlerine dayanan Kür-Aras kültürünün kabile toplulukları
tarafından işgal edilmiştir. O dönemde, bu kültür Dağıstan’da, Çeçenya,
İnguşetya ve Kuzey Osetya’nın eteklerinde ve yaylalarında yayılmıştır. Kür-Aras
kültürü ile ilgili en ünlü yerleşim yerleri, doğal tepeler, nehir burunları ve
sarp dağ yamaçları üzerinde yer alan Serzhenyurt, Mekegi ve Galgalatlı’dır.
Yerel konutlar sadece temel taş bloklardan değil, kil karışımı ile kaplanmış
ahşap yapılardan inşa edilmiştir. Kür-Aras kültürünün kabile birliklerinin
ekonomik faaliyeti, tahıl ürünlerine yönelik oldukça yoğun tarımın entegre
gelişimine dayanmıştır. Tarlalar hem geleneksel çapalarla hem de ilkel
pulluklarla işlenmiştir. Ekilen alanların sistematik kıtlığı, sonraki tarihsel
dönemlerin bölgesel ekonomisinde önemli bir rol oynayan teraslı çiftçiliğin
tutarlı bir şekilde gelişmesine yol açmıştır. Hasat aletleri sadece çakmaktaşı
uçlu tahta oraklar değil, aynı zamanda benzer metal aletlerdir. Kür-Aras
kültürünün dikkate alınan yerleşimlerinde ilk kez büyük arpa-buğday tane çukurları
ortaya çıkıyor, bu da harman tahtası kullanılarak kesilmiş başakların yüksek
verim ve yüksek kalitede işlenmesini göstermiştir. Yerel sığır yetiştiriciliği
sadece ahır şeklinde değil, aynı zamanda dağ meralarının mevsimsel olarak kullanılmasıyla
ilişkili bir yaylacılık modeli çerçevesinde de gelişmiştir. Sığırlar sadece et
ve süt üretimi için değil, aynı zamanda basit arabalar için çekiş gücü olarak
da kullanılmıştır[3].

            Kür-Aras
kültürünün dikkate alınan yerleşimlerinde, yerel hammaddeler kullanılarak bronz
ve çanak çömlek üretimi aktif olarak gelişmiştir. Modern araştırmacılar, yerel
ustalar tarafından yapılan baltaların, çeşitli hançerlerin ve mızrak uçlarının
farkındadır. Seramik ürünler elle kalıplanarak yapılmış ve daha sonra özel
fırınlarda pişirilmiştir. Yerel seramiklerin ana grubu, ince işçilik ve çeşitli
süslemelerle öne çıkan çeşitli sofra ve mutfak gereçlerinden oluşmaktadır. Bu
bölgedeki sosyal süreçler, Maykop kültürünün Boy birliklerinin karakteristiği
olan benzer sosyal olgularla neredeyse aynıdır. Mülk farklılaşması, güç
fonksiyonlarını yoğunlaştırarak bireysel ailelerin kademeli olarak ayrılmasını
belirler.

D.V. Canopy (Д.В. навес) & A.T.
Urushadze (А.Т. Урушадзе)’nin belirttiği farklılaşma Türklerde aile ocağının
miras olarak çocuklar arasında paylaştırılmanın doğal bir sonucudur[4].Dinî
fikirlerde öncü rol, doğurganlık, ocak, ateş ve güneş kavramları ile ilişkili
geleneksel tarım kültleri tarafından oynanmıştır. Kuzey Kafkasya’daki Orta Tunç
Çağı’nın büyük ölçekli dönemi, geleneksel olarak birkaç büyük arkeolojik
kültürle ilişkilendirilir: Kuzey Kafkas Dolmen, Yeraltı mezarlığı, Koban,
Kayakent-Khorochoev kültürleridir. Ekonomik faaliyetin ana dalları, teknik
biçimleri bölgesel doğal ve iklim koşulları tarafından belirlenen geleneksel
tarım ve sığır yetiştiriciliği olarak kalmıştır. Bronz metalurjisi, balta,
bıçak, hançer, keser ve toka çeşitlerinin öne çıktığı çeşitli ürünlerle
toplumsal ihtiyaçları karşılamıştır. Söz konusu dönemde, gerçek varlığı özel
arkeolojik buluntularla (döküm kalıpları, özel potalar, taş harçlar) doğrulanan
özel metal işleme atölyeleri ortaya çıkmıştır[5].



[1] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе). Kuzey Kafkasya
Tarihi(История Северного Кавказа), Eğitim Ve Bilim Bakanlığı Rusya Federasyonu,
Federal Eyalet Özerk Eğitim Yüksek Öğretim Kurumu, “Güney Federal
Üniversitesi” Министерство Образования И Науки Российской Федерации Федеральное
Государственное Автономное Образовательное Учреждение Высшего Образования
“Южный Федеральный Университет”,Rostov, 
2017, s. 19.

[2] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе).a. g.m.,  s. 21.

[3] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе).a. g.m.,   s.21.

[4] Geniş Bilgi İçin Bakınız: Yılmaz Nevruz Sılpağarlanı, Karaçay-
Malkar’da  ‘’Özdenlik Kulluk’’ Davasının
Üzerine Bilinenler Bilinmeyenler, Birleşik Kafkasya Dergisi, Eskişehir,
‘’Özdenlik Kulluk’’ Eki. Yılmaz Nevruz, Umumi Kafkas Tarihine Giriş Cilt 1,
2013, İstanbul.

[5] D.V.
Canopy (Д.В. навес) & A.T. Urushadze (А.Т. Урушадзе).a. g.m.,  s.22.

Celal Şengör ve Tanıdığım Ateistler Hakkında!

Bir kere hepsi ne idüğü belli
insanlar, her devrin adamı değiller!

Hepsi tahsilli okumuş, iki Cuma
mesajı sallasalar ihtimaldir ki, Büyükelçi, başmüzakereci ve ya büyük iş adamı
bile olabilirler!

Kim bilir!

Misal!

Neyse…

***

Konu o değil.

Allah, Celal Şengörden’de razı olsun Atesitlerden de

İnşallah hepsine son nefeslerinden önce iman etmek nasip
olur.

Onları dinlemek itiraz ettikleri ayetleri araştırmak bana
iyi geliyor!

Düşünmeye sevk ediyorlar beni.

Yüce Allah’da Nahl 17’de ki Ayeti kerimede “hiç düşünmez misiniz?” diye buyuruyor
ya!

Bu adamlar bence Benim gibi Akli İslam, kalbi İslam
mensuplarının düşünmesi için birer aracı!

Onlar olmasa, duyduğumuzla yetinir, bildiğimiz kadarıyla
ölür gideriz.

Hâlbuki bilmemiz Yüce Allah onu
arayıp bulmamızı, sorgulayıp doğrulamamızı ve hayranlıkla iman etmemizi
istiyor.

Annem babam inanıyordu, bende aynı
geleneği takip ediyorum, kurcalamıyorum hiçbir şeyi gibi bir gelenekçilik doğru
değil bence.

 

***

Takip ediyorum Ateist sayfaları, Denk
geldikçe dinliyorum Celal Şengör hocayı,

İtiraz ettiği!

Ettikleri!

Bilim ile ters düştüğünü iddia
ettikleri ayetlerin meallerini okuyorum, daha hangi dönemde inmiş, hangi mesele
için inmiş, hangi soruna binaen inmiş onu irdelemeden bile mantıklı geliyor
bana.

Zaten onları da inceleyince zerre soru işareti kalmıyor aklımda.

Bakıyorum, bilime de uygun,
tarihi süreçlere de!

Bir kez daha şükrediyorum Allah’a
inananlardan olduğum için.

Nihayetinde en açık delil ve Bilim Kitabı elimizde.

***

Bu adamların dinini bilen, okuyan
sorgulayan, araştıran insanlara bir kötülüğü yok, varsa zararları sadece kendilerine.

Yüce Allah yaratmışsa onları, o
tahammül etmişse, elbette bir faydaları vardır, Yüce Allah gereksiz yere
mikroorganizma bile yaratmamış, vardır elbette bir bildiği.

Zaten Dinlere en büyük zarar Din
üzerinden geçinenlerde!

Toplumu yanlış bilgilerle deforme
edenlerde!

Bu sadece Bizim dinimizde değil,
Hristiyanlıkta, Musevilikte de böyle!

Çoğu dünyalık peşinde!

***

Misal ben diyanet işleri başkanı ve
ya hayatını ilahiyat bilimine adamış biri olsam davet ederim Celal Şengör
hocayı ve tüm inanmayanları,

Onları dinler, ilmim ile bilgim
ile tezlerine cevap vererek, ikna eder, Kuran temelli bir sohbet ile davet
ederim İslam’a!

Nihayetinde akıllı adamlar ispat
edildi mi itiraz etmez kabul ederler,

Tabi Diyanet İşleri Başkanının ve
ilahiyatçıların da böyle bir derdi varsa!

***

Biri çıkmış tik tok da, kadın
sesi haramdır, diğeri müzik sesi haramdır, öteki sabi sübyan çocuğun kolu
bacağı tahrik edicidir diye video paylaşıyor!

Tövbe tövbe!

Tiplerde o kadar korkunç ki,
inanç arıyor olsan asla o insanlarla aynı dini tercih etmezsin, o derece!

Saç sakal, kılık, kılık kıyafet, ses tonu, üslup!

Eyvah ki ne eyvah!

İnsanın geçirdiği evrim ve
mutasyondan nasibini alamamış peygamber efendimiz öncesi dönemde kalmış gibiler!

Sanki İnsanlar Müslüman olmasın ve
ya dinden gerçek dindarlardan uzak dursun diye özellikle yetiştirilip topluma
salınmış gibiler!,

Allah onlara da hidayet versin,
ne bileyim yazık yani, bilseler yapmazlar belki de!

Ama, Celal hoca güler yüzlü adam,
Tanıdığım Ateistlerin çoğu öyle, sadece doğru zamana ve doğru dokunuşa ihtiyaçları
var,

Akıl, kaygan bir sabun gibidir. Onu iradeli, dengeli ve doğru bir şekilde
kullanmak, en zor meseledir.

Büyük ihtimal çok akıllılar ve
dengeli kullanamıyorlar, hani en güzel enstrümanın bile akorda ihtiyacı var ya!

O hesap!

Akord yoksa, kıymeti de olmuyor çıkan bozuk seslerin!

Rahatsız eder dinleyeni.

Çok şey okuyorlar, birbirine
bağlayamıyorlar demek ki!

Ah bir akord olsalar, sen seyreyle İslam dünyasında ki senfoniyi!

Neyse.

***

Bir gün kendisi ile tanışmak
Evrim üzerine, bilim üzerine, yaradılış üzerine, haliyle yüce Yaratıcının ilmi
ve onun nimetleri üzerine sohbet etmek isterim.

Allah nasip ederse, o beni bulur zaten.

Allah dilerse her şey olur.

Demem o ki İslam dünyasında
düzelme olması için böyle insanların iman etmesine ihtiyacımız var.

Bir keresinde bir Ateist ile
sohbette, peygamberimiz için!

Yaratıcıya, Dinlere ve haliyle
Peygamberlere inanmıyorum ama!

Dönemini ve yaşantısını okuduğum
kadarıyla “Muhammed bey gerçekten de
peygamber gibi bir adammış”
deyince,

Mutluluktan boynuna sarılasım
gelmişti!

O güne kadar duyduğum en güzel
iltifat, meğer bir Ateist’in sözlerinde gizliydi.

Öyle ya!

Öyle bozuk bir zamanda, bozuk bir
coğrafya da İsmet sıfatı olmasa, Allah’ın izni olmasa öyle bir şahsiyet dünyaya teşrif 
eder miydi!

***

Yani böyleyken böyle, ben
inanmayanlarla konuştukça daha çok düşünme ihtiyacım oluyor, düşündükçe okuyor,
okudukça daha da fazla bağlanıyorum, hayran
kalıyorum yüce Allah’ın ilmine.

Dinini kulaktan dolma bilgilere
dayandıran bir gelenekçi hurafeci dinleyince de uzak kaçıyor, tövbe diyorum duyduğum akıl dışı şeylere!

Ne bileyim Allah hepimize akıl fikir
versin,

Onlarla aynı ortamda
bulunmaktansa Celal Şengör ile bir çay içmeyi tercih ederim.

Tabi Allah nasip ederse.

Bel ki bir gün o da twwet atar “Hamd olsun bu günü de zararda kapatmadık
diye”

Hani bazen, dini okullarda
okuyup, ilahiyat eğitimi alan birinin yanlışa düşüp Deist ve ya Ateist olduğunu
duyuyoruz ya,

Bir gün de bir Ateist’in ve ya
bir Deist’in yaşamın sırrına nail olup yüce Yaratıcıya iman ettiğine birebir
şahit olsak, ne güzel olur değil mi?

Hele Celal Şengör’ün.

İNŞALLAH.

Ne bileyim, içimden geçenler bu
hafta da böyleyken böyle.

                Cumartesi
Pazar Pazartesi Salı Çarşamba ve Perşembe günlerimiz de mübarek olsun, selam ve
dua ile.

Huzur İsyanda!

Celal Şengör’ü, Kızılay’da Kazığa Bağlayıp Yakalım!

Dikkat! Bu bir mizah yazısıdır.
Hani atlayanlar olabilir de…

Halkın -bir kısmının- dinî inançlarına, alenen, aykırı laf söylenir mi? Söylenmez. Bu her yerde böyledir. Mesela Suudi Arabistan’da böyledir, Afganistan’da, İran’da hep böyledir. Bizde de böyle olması lazım gelmez mi?

Bakın bu yönde kesinleşmiş ve hükmü icra edilmiş engizisyon mahkemesi kararları da var:  Mesela halkın ve kilisenin inancı, sadece bir dünya bulunduğu, bizimkinden başka dünyaların var olamayacağı idi. Öyle ya, birçok dünya olsaydı birçok İsa olması gerekmez miydi? O halde? Giordano Bruno işte tam bu küfrü işliyor, çok sayıda dünya vardır diyordu. Çok sayıda dünya olduğunu iddia etmekle de yetinmiyordu o kâfir, kâinat sonsuzdur da diyordu. Hâlbuki kilisenin ve dolayısıyla halkın dinî inançları, dünya sabittir, her şey dünyanın etrafında döner idi. Kopernik ve Kepler ancak, “Yok öyle değil. Sabit olan güneştir, Dünya güneşin etrafında döner.” demişlerdi. Bruno Engizisyon’da yargılandı ve 17 Şubat 1600 günü Campo de’ Fiori’de, o meydanda, kazığa bağlanıp yakıldı. Kopernik ve Kepler’in iddialarını savunarak halkın bir kısmının dinî inançlarını alenen aşağılayan Galileo Galilei de Bruno’dan on yıl sonra yargılanıp ev hapsine mahkûm edildi. Demek suçu Bruno kadar ağır değilmiş. Papa’nın dostu olduğuna dair dedikodular da var.

Celal Şengör’den Cemil Meriç’e

Bugün Bruno’nun yakıldığı yerde, onun heykeli var ve dünya her 17 Şubat’ta Bruno’yu anıyor.

Şimdi gelelim dört asır sonrasına ve günümüze. Celal Şengör Hoca, geçen haftalarda Hazreti Musa ve İbrahim’in tarihte olmadığını söyledi ve bir savcı onun aleyhine dava açtı. Bir kısım halkın dinî inançlarını alenen aşağıladığı iddiasıyla…

Nedense aklıma Bruno geldi. Sonra bu suçu işleyip de takibata uğramayan bunca insanı hatırladım.

Mesela rahmetli Cemil Meriç’i alalım. Bu Ülke’de Hazreti İsa için şöyle yazıyor:

“Tarihçilerin iddiasına göre, nerede doğduğu, ne zaman doğduğu, hattâ doğup doğmadığı meçhul olan bu insana, Avrupa’nın hâlâ taabbüt etmesi anlaşılmaz bir zaaf: belki bir kadirşinaslık, *belki bir narsisizm.* Hadi bu idrak sakametini anlayışlı bir tebessümle karşıladık; kendi hamakatimizi gelecek nesillere nasıl bağışlatacağız?”

Bu da tıpkı Celal Şengör’ünkü gibi, Giordono Bruno’nunki gibi bir suç değil mi? Kilise insanları öldükten sonra aziz edebiliyor; acaba biz de öldükten sonra mahkûm edemez miyiz?

Ateistleri, Dawkins’i ne yapmalı?

Devam edeyim. Halkın dinî duygularını alenen aşağılayan bir grup insan var. Bunlara Ateist deniyor. Bunlar İsa’yı, Musa’yı değil; doğrudan doğruya Tanrı’yı reddediyor. Eh bunlara da bir işlem yapılması, aynı mevzuatın icabı değil midir? Aşağılamaysa aşağılama. Aleniyetse aleniyet. Adamlar dernek kurmuşlar. Üstelik üye sayılarının ikiye katlanmasına sebep oldu diye mevcut iktidara dua ediyorlar. (Galiba dua değil de teşekkür ediyorlardı.)

Bakınız Tanrı Yanılgısı’nın yazarı Richard Dawkins var. Aşağılama? Aleniyet? Hem de nasıl! Gıyabi tutuklama çıkarmak, kitaplarını yasaklamak, mevcutları toplayıp yakmak gerekmez mi? İtalya’daki cetlerimiz öyle yapmış! Yakacağımız kitaplarının ateşinden ne yapılabileceği yukarıdaki Bruno hikâyesinden anlaşılır.

Ya evrimciler?

Hadi diyelim Dawkins yurt dışında, celp emrine gelmez. Meriç rahmetli. Peki, ortalıkta hiç çekinmeden evrim de evrim diye gezinenlere, bir şey demeyecek miyiz? Gerçi evrimi orta öğretimden kovduk. Biz, Amerika gibi, Avrupa, Japonya falan gibi çocuklarımızı zehirleyecek değiliz. Elimizden geleni yapıyoruz. Her yıl Sayın Diyanet İşleri Başkanımızın himayelerinde yeni üniversitelerimizde “Yaratılış Kongresi” yapılıyor. Buralarda türlerin evrimle falan değil, tek tek yaratıldığını ispatlıyoruz. Bizi ciddiye alsalar Biyoloji Nobeli alırız ama maalesef gâvurlar bu çalışmaları hiç mi hiç ciddiye almıyor, bilim dergilerinde de yayımlamıyor. Üst aklın komploları işte, bilisiniz. Fakat benim işaret etmek istediğim husus başka. Resmî görüşümüz şu: Evrim yoktur. Halkımızın inancı da muhtemelen bu. ABD’de bile evrimin yalan olduğuna inanan halk çoğunlukta. O halde şunca üniversitenin genetik bölümünde, biyoloji bölümünde hâlâ evrim öğretiyorlar; öğretmekle kalmıyor, öğrencileri sınava sokup, evrimi bilmeyenleri sınıfta bırakıyorlar. İşte buyurun! Hem aykırı, hem aleni. Bölümler kapatıla, hocalar tutuklana…

Bir paragraf ciddiyet:

Celal Şengör’ün her kanaatine katılmak zorunda değilim. Ama kanaatini söyleme hürriyetini de sonuna kadar savunmak zorundayım. İnsanlar kanaatlerini, daha da beteri, bilip gördüklerini söyledikleri için kovuşturuluyorsa, bu onların kanaatlerinin değil, o ortamın kabahatidir. Bazı ülkelerde ortam temel insanlık haklarına aykırı olabilir ve o ortam yine kanunla düzeltilir.

https://millidusunce.com/celal-sengoru-kizilayda-kaziga-baglayip-yakalim/

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (3)

0

Bu tür kaynakları bir bütün olarak
tanımlarken, tek tek belirleme alanında şunu vurgulamak önemlidir. Dilsel
gruplarla ilgili birçok kavram vardır ve bunlara yaklaşımlar birçok tartışmalı
konuyu içerir. Ayrıca, dillerin akrabalığı, her zaman kültürlerin akrabalığının
ve konuşmacılarının kanıtı değildir. Yani Macarca bir Fin-Ugor veya Ural-Altay
dil grubuna aittir. Ama bu halklar maddi ve manevi kültür olarak çok farklı
tarihsel yollardan geçmişlerdir.

Her milletin kendi menşei (kökeni) ile
ilgili kendi gelenekleri ve efsaneleri vardır. Bu folklor materyalleri,
özellikle etnik grupların kendi adları ve ikamet ettikleri topraklarda, insanların
hafızasının derinliğini değerlendirmemize izin verir. Genellikle başka
kaynaklarda paralellikler bulurlar. Bununla birlikte, folklor kaynaklarının
yüzyıllar boyunca değiştiği, giderek daha fazla mitolojik bir karakter
kazandığı ve eklendiği de akılda tutulmalıdır. Antik döneme ait D. Ö 6.
yüzyıldan itibaren Grek, Doğu Roma ile ortaçağ Arap, Fars, Türk vb. yazılı
kaynakların Doğu Avrupa, Batı ve Kuzey Kafkasya ile ilgili verileri mevcuttur. Kafkasya’dan
uzakta yaşayan eski ve diğer yazarlara ait erken bilgiler genel olarak
önemlidir, ancak belirli halkların yerelleştirilmesinde yanlışlıklar
içermektedir[1].

Etnografik veriler, etnik tarihin
sorunlarının çözümünde özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Sovyet Devrimi öncesi
dönemde Kuzey Kafkasya halklarının gelenekleri ve ritüelleri gibi maddi
kültürleri hakkında toplanan genel ve özel bilgiler unutulmaya yüz tutmuş unsurları
ayırt etmeyi, arkeolojik ve diğer malzemelerle paralellikler çizmeyi mümkün kılmıştır.
Eldeki tüm kaynaklar, bölgedeki en “kadim” ve en “yerli” insanlarını bulma
girişimlerinin başarısızlığa mahkûm olduğunun iddia edilmesine neden
olmaktadır. Kuzey Kafkasya’nın her halkının etnik sisteminde (her şeyden önce
dil, maddi ve manevi kültür dâhil), eski otokton ile birlikte unsurlar
Hint-İran, Türk, Orta Doğu, Transkafkas ve diğer kültürleri göstermektedir.
Nesnel bir kaynak temelinde, büyük atalardan birinin mirasını “özelleştirme”
girişimleri de aynı şekilde sonuçsuz kalmaktadır (bunlara Sümerler, Hititler,
Urartular veya Alanlar denir). Kafkasya ile ilgili çeşitli kaynak ve
bilimlerden elde edilen veriler, insanlar ne kadar yaşlıysa, ataları ne kadar
fazlaysa, birçok çağın katmanlarının bulunduğu genotiplerinin, dillerinin,
maddi ve manevi kültürlerinin o kadar zengin olduğunu göstermektedir[2].

En eski zamanlardan beri Kuzey Kafkasya
nüfusunun çeşitli gruplarının tarihi, Avrasya kıtasının bu bölümünün doğal ve
coğrafi özellikleri ile yakından bağlantılı ve büyük ölçüde onlar tarafından
belirlenmiştir. Tarihsel gelişimin ilk aşamalarında bu bağımlılık daha güçlü ve
daha belirleyicidir. Karadeniz ile Azak ve Hazar Denizleri arasındaki Kafkas
kıstağı, aynı zamanda birbirinden ayrılır ve Avrupa ile Asya’yı birbirine
bağlar. Bu nedenle, Kafkasya ile ilgili yaygın ve haklı figüratif tanımlar: Avrupa
ve Asya arasında “yol”, “kapı”, “köprü”dür. Yahut “Asya’ya Açılan Kapı” olarak
isimlendirilir. Kafkasya Antik Yunan oyun yazarı Avrupa trajedisinin babası
olan Aeschylus (D. Ö 6. yüzyılın sonu – D. Ö 5. yüzyılın ortası), Kafkasya’yı
“İskitlerin yolu” olarak adlandırmıştır
. Bu mecâzi ifade, İskitlerin kuzey
bozkır kabilelerinin gerçekten Asya’ya geziler yaptıkları gerçeğiyle bağlantılıdır.
Kafkasya’nın doğal ve iklimsel özellikleri faklıdır. Denizlerin kıyı şeridinin
önemli ölçüde değiştiği dikkat çekicidir. Bu özellikle deniz seviyesindeki
küçük dalgalanma döngüsü bir insan neslinin yaşam beklentisi ile ilişkili olan
Hazar Denizi için geçerlidir. Geleneksel olarak Rusya’da sınıflamaya göre göre,
Kafkasya üç büyük bölümden oluşur: Ön-Kafkasya(Kuzey Kafkasya), Büyük Kafkasya
ve Transkafkasya (Güney Kafkasya)’ dır. Doğal olarak Kuzey Kafkasya, Güneydoğu
Avrupa’ya, Transkafkasya ise Batı veya Batı Asya’ya eğilimlidir. Ana Kafkas
sırtı ayrıca iki iklim bölgesini de sınırlar: ılıman ve subtropikal, ayrıca,
Kuzey Kafkasya ılıman bölgeye, Güney Kafkasya – subtropikal bölgeye aittir.
Büyük-Kafkasya, temas bölgelerinin antik ve ortaçağ nüfusu için aşılmaz bir
sınır değildir. Ancak kuzey yamaçları nesnel olarak kıtanın Avrupa kısmıyla
daha yakından bağlantılıdır[3].

Son yıllarda Kafkasya’nın doğal-coğrafi,
jeopolitik, tarihsel-etnografik ve diğer kıstaslar temelinde yapısal bölünmesi
Etnografik İnceleme araştırmalarının sayfalarında tartışılmaktadır. Tartışma
noktaları esas olarak Güney Kafkasya veya Transkafkasya ile ilgilidir. Ancak
Kuzey Kafkasya’nın coğrafi ve modern yönetim anlayışının örtüşmediği
unutulmamalıdır. Coğrafi grafiksel olarak, Taman Yarımadası’nın
güneydoğusundaki Krasnodar Bölgesi’nin Karadeniz kısmı adalar Transkafkasya’ya
aittir ve Kuzey-Doğu Azerbaycan’ın Hazar şeridi Büyük Kafkas Sıradağlarının
kuzey mahmuzlarına aittir. Kuzey Kafkasya’nın coğrafi sınırları içinde bölge,
Rostov bölgesinin (Levobe-Aşağı Don’un kesimi) ve Kuma-Manych eğiminin
güneyinde Kalmıkya Cumhuriyeti bölgenin coğrafi tanımına vurgu yapar. Ancak
Kuzey Kafkasya etnografik, arkeolojik ve diğer tarihi ve kültürel materyalleri
göz önüne alındığında, köklü idari-bölgesel yaklaşım nesnel olarak dikkate
alınır. İleriki adımlar bölgenin tarihi, belirli bölgelerde, örneğin, Dağıstan’da
değişen siyasi kuruluşlar ve idari birimler vardır. Siyasi duruma bağlı olarak
ana hatları ve isimleri değişir. Kuzey Kafkasya’nın toplam alanı, tüm
Kafkasya’nın %62,5’i olan yaklaşık 250 bin kilometrekaredir. Kuma-Manych eğiminin
güneyinde yer alan Kafkasya sınırlarına, Stavropol Yaylası dahildir – merkezde,
Kuban-Priazovskaya (Prikubanskaya) – batıda ve Hazar ovaları – doğudadır.
Güneydoğuda, Predkavian- Kazyem ve Ana Kafkas Sıradağlarının mahmuzlarının etek
bölgesi Tersko-Sunzhenskaya Ovası tarafından işgal edilir. Alçak Tersky ve
Sunzhensky sırtları dahil Stavropol Yaylası, Doğu Avrupa Ovası’nın güney ucudur
ve aynı zamanda, Kafkas Sıradağlarının yan meridyen çıkıntısı olan ana masiften
ayrılmıştır. Sadece Terek ile Kuban arasında bir su havzası değildir. Banya,
Kuban-Priazovsky ve Hazar ovaları, aynı zamanda dünya kabuğunun kabartma
bölümünün küresel sistemine de atıfta bulunur. Tepe kıvrımlı bir yapıya
sahiptir ve birkaç yüksek irtifa oluşumundan teşekkül eder (Stavropol, güney
uçlarında keskin uçurumlar ve kuzeyde hafif bir düşüş olan Prikalausky
yükseklikleri, vb.)  Aynı zamanda
Kafkasya’nın en yüksek noktasını ve tüm Doğu Avrupa Ovası – Strizhament Dağı’nı
(832 m)
içerir. Kafkasya’nın güneyinde, Büyük Kafkasya’nın eteklerinde birbiri ardına
geçişler vardır. Diğer taraftan Prikubanskaya, Mineralovodskaya, Kabardinskaya,
Kuzey Osetya, Skye,  Çeçenistana eğimli
ovalar bulunur. Dağlar bölgenin fiziki-coğrafi ve doğal koşullarının
çeşitliliğini paylaşırlar[4]. Yerel
iklime sahip birçok bölgeyi Kafkasya dağları coğrafyayı yerel iklim
özelliklerine sahip birçok bölgeye bölerler. Özel bir flora ve fauna
çeşitliliği ortaya çıkar. Karadeniz kıyısındaki Anapa şehri bölgesinden Apşeron
Yarımadası’na kadar yaklaşık 1.500
km
boyunca uzanan Hazar Denizi’ndeki adalar, orta
kısımdaki Büyük Kafkasya, 160- 180
km
genişliğe ulaşır ve bunların% 60’ından fazlası kuzey
yamacına düşer. Kuzey Kafkasya’nın kendisi de üç bölgeye: orta, kuzeybatı ve
kuzeydoğu olarak ayrılmaktadır. Kuzey Kafkasya’nın merkezi bölgeleri arkeolojik
ve tarihi literatürde genellikle “Merkezi” olarak adlandırılır. Coğrafi açıdan
Orta Kafkas’da Kazbek, her iki yanında bitişik eğimli ovalar ile Kafkas
Sıradağları’nın dağlık bölgesinin orta ve en yüksek bölümünü içerir. Büyük
Kafkasya’nın kuzey yamacı, eksen hattının sırtını çevreleyen birkaç paralel
sırttan oluşur: Yanal veya Peredovoi, Skalisty, Pastbishchny ve çok sayıda
asimetrik tepeler bulunur. Bolşoy ve Bokovoy sırtlarında, Büyük Soçi
bölgesinden başlayıp dağlık Dağıstan’ın orta kısmına kadar sürekli karlı
zirveler vardır. Bunların en yükseği Kafkasya’nın merkezinde, yaklaşık 10’u aşmaktadır.
5.000 m
Orta kısımdaki yan sırt, ana Havzadan daha yüksektir. Kazbek’in Doğusunda Ana
Kafkas Sıradağları’nın yüksekliği azalmaktadır, ancak Dağıstan’ın çoğunda,
karmaşık, oldukça parçalanmış kabartma tamamen “Dağlar Ülkesi” ismine tekabül
etmektedir.

Dağıstan’ın güneydoğuda güçlü bir şekilde
daralmış alçakta yatan Hazar kısmı, dağlardan keskin bir şekilde farklıdır. Bu
alanlar Hazar ovasının devamı niteliğindedir. Derbent bölgesinde, antik
yolların geçtiği ve geniş olduğu dar bir geçit oluşturur. Orta Çağ’ın sonuna
kadar var olan düğüm savunma ve kontrol kompleksleridir. Kafkas Sıradağları’nın
kuzey yamacında, üç bölgeye ayrılmış bir dağ silsilesi derin enine nehir
geçitleri tarafından kesilen alçak dağ, orta dağ ve yüksek dağ ve vadileri
oluşturur. Bu nedenle, en yüksek bölümler de dâhil olmak üzere tüm bölgelerin
dağlık kabartması olarak adlandırılamaz. Sadece dağ değil aynı zamanda dağ-vadi
coğrafik yükseklik ve derinlikleri mevcuttur. Kuzey Kafkasya’nın en büyük
nehirleri Kuban ve Terek’tir. Orta Kafkasya’nın en yüksek zirvelerinin
mahmuzlarında bulunur ve onu kuzeybatı ve güneydoğudan ayırır. Bölgenin nehir
geçitleri dağ geçitlerine dönüşür. Daryal geçidi, Mamison, Marukh, Klukhor,
Sanchar ve diğerleri gibi yüzyıllar ve binlerce yıl boyunca değişim, ticaret ve
kültürel temas yollarında kilit noktalar olarak insanların geçişine imkân
verdiler[5].
Ayrıca yerel öneme sahip birçok geçiş yolu vardır. Bunlar çeşitli tarihsel
evrelerde dönemsel olarak meydana gelen iklim değişiklikleri, özellikle
dağlardaki kar hattının yükselmesine ve geçitlerin geçilebilirliğinin sağlar. Kuzey
Kafkasya sınırları içinde hali hazırda adlandırılan kabartma-bölgesel
oluşumlara ek olarak, farklı ölçeklerde çok sayıda yerel toprak ve peyzaj
kompleksi vardır, örneğin: Taman Yarımadası, büyük havzalara sahip Trans-Kuban
bölgesi, Orta Kuban’ın sol kolları, Tersko-Kum ve Tersko-Sulak interfluves vb.
bunlardan bazılarıdır. Tarihi ve arkeolojik olarak bazı özellikler ayrıca
idari-doğal birimleri de içerir (Güney-Doğu Çeçenya, Fiziksel coğrafi
oluşumların sınırları ile belirsiz bir şekilde ilişkili olan İnguşetya, vb.). Kuzey
Kafkasya’daki en büyük nehrin havzası – Kuban, doğal koşullarda önemli ölçüde
farklılık gösteren Yukarı, Orta ve Aşağı Kuban’a ayrılmıştır. Terek’in rotası
da benzer bir prensibe göre bölünmüştür. Aynı yaklaşım bölgenin orta
akarsularında da uygulanmaktadır. Orta Kafkasya’nın nispeten uzun nehirleri sığ
Yegorlyk’tir. Orta Kuzeybatı kesiminden kaynaklanan Kuma Nehri, Kafkasya ve
kuzeydoğuya Kuzey Dağıstan’ın kurak yarı çöl bölgelerine gitmektedir. Uzmanlar
göre, eski zamanlarda, Orta ve Kuzey-Doğu Kafkasya’nın önemli ölçüde daha güçlü
bir nehir arteri, bugün bataklık ve yeraltı alanlarını – Kura’yı kurutarak
parçalanmış küçük bir arterdir. Dağıstan’ın en büyük nehirleri arasında Terek
ve Kuma’ya ek olarak, Sulak ve Samur bulunmaktadır. Başka nehir kompleksleri de
vardır. Bölgede az sayıda büyük doğal göl bulunmaktadır. Hali hazırda
adlandırılan Kuma-Manych eğimindeki göl sistemine ek olarak, Batı Kafkasya’da
haliç rezervuarları vardır. Tuz gölleri Hazar Denizi kıyılarında bulunur. Bunlar
Abşeron Yarımadası’na kadar gitmektedir. Muhtemelen Hazar’ın periyodik
ihlalleriyle ilişkilidirler. Dağlarda nispeten küçük, ancak genellikle derin
göller vardır. Rezervuarların bir kısmı, dağ nehirlerinin heyelanlarla
barajlanmasıyla oluşturulmuştur. Kuzey Kafkasya’nın iklim koşulları çeşitlidir.
Genel olarak, bölge ılıman bölgeye aittir. Kafkasya’da iklimin ayırıcı işlevleri
Stavropol Yaylası tarafından gerçekleştirilir. Batıya doğru Kafkasya,
Akdeniz’in ikliminden etkilenir ve bu nedenle ılıman karasal ve daha az kuru
bir iklim hüküm sürer. Batı Stavropol Yaylası’nın yamaçları daha iyi nemlenir.
Doğu yarı çöl bölgelerinde iklim özellikle kurudur. Dağ kabartması dikey bölgelilik
ile karakterizedir. Burada bulunan alanlarda 2000 m‘nin üzerinde, iklim
alpin nemli bir karakter kazanır. Yükseklik ile dönüşüm yoğunlaşır. Büyük Kafkasya
kuzeyden gelen soğuk rüzgârı geciktirir. Bitki örtüsünün doğası gereği,
Kafkasya özel bir tür çeşitliliği ile ayırt edilir, arkaiklerin korunması ve
nadir formlar bulunur. Yirminci yüzyılın toplu çiftçiliğinden önce Batı Kafkasya,
tüy şekli bozkır otlarıyla kaplıdır. Hazar ovasının kuzeydoğusu ise kuru
bozkırlar ve yarı bozkır alanlarla kaplıdır[6].

Kuban ve Terek deltalarında taşkın
yataklarla nemli çayırlar ve çimenli bataklıklar vardır. Haliçlerin
eteklerinde, solonchak çayırları, Stavropol Yaylası’nın bazı bölgelerinde
yaprak döken ormanlar (meşe, gürgen, nadiren kayın) bulunmaktadır. Kuzey Kafkasya’nın
etekleri bozkır, bugün çoğu sürülmüş ve suni ekinler tarafından işgal
edilmiştir. Birkaç meşe ormanı korunmuştur. Orman kuşağının alt kısmındaki
dağlık bölgede, orta kayın ağacında sapsız meşe hâkimdir. Bu tür ormanların en
büyük masifleri Kuzeybatı Kafkasya’da bulunur. Köknar-ladin ormanları 1200–1250
m kotlarından yayılmıştır. Sağlam ormanlar yükselir Deniz seviyesinden
2000–2100 m. bölgenin orta kesiminde, Elbrus’un yüksekliği üzerinde 1500 m seviyesine kadar
çayır bozkırları vardır ve – subalpin ve alpin çayırları bulunur. Geniş vadileri
ve nehirlerin boğazlarını yapraklı çam ve huş ormanlarının küçük alanları işgal
eder. 3000–3500 m yükseklikte, alpin çayırları kaybolur ve bu sınırın üzerinde,
kayalarda ve sazlıklarda yalnızca belirli çiçek ve diken türleri büyür. Dağıstan,
bitki örtüsünün özgünlüğü ve kurak bir iklime özgü türlerin dağılımı ile ayırt
edilir. Kıyı ova bölgesinde pelin solonchak türleri vardır. Meşe ormanları ile
diğer geniş yapraklı türler yer yer eteklerinde yetişir. Dağlık çayır bozkırları,
Dağlık veya İç Dağıstan’da hâkimdir. Güney yamaçlarda, hafif çalılık ormanları
ve küçük ağaç formları yaygındır. Küçük orman alanları dağ oluşumlarının
kuzey yamaçlarında Tarihi ve kültürel açıdan önemli çam ve huş ağacı bulunur
.
Başka bir açıdan Dağıstan’daki yabani tahıl bitkisi türlerinin dağılımıdır ve bölgede
tarımın erken gelişimi için bu durum için elverişli bir koşul olarak hizmet
etmiştir. Kuzey-Doğu Kafkasya’nın yüksek dağlık bölgeleri de subalpin ve alpin
bitki örtüsü ile kaplıdır. Yerelin özelliklerini önemli ölçüde etkileyen bir
diğer önemli doğal faktör tarihçesi, çeşitli minerallerin bölgede bulunmasıdır.
Kuzey Kafkasya’nın büyük zenginlikleri – petrol ve gaz oldukça geç keşfedilmiş
ve geliştirilmeye başlanmıştır. 19. ve 20. yüzyılın başında, petrolün Abşeron
Yarımadası’nda yanıcı bir malzeme olarak kullanılması çok erken bir tarihte eski
çağlarda bilinmektedir. Biraz daha erken, ama aynı zamanda modern zamanlarda,
taş özellikle Yukarı Kuban bölgesinde önemli yatakları bilinen kömür mevcuttur.
Bazı demir dışı metallerin ve demirin işlenmesinin ortaya çıkması ve
gelişmesi için belirleyici bir rol insanlık tarihinin aşamaları ile çeşitli
ekonomik ve kültürel bağların kurulmasının yanı sıra bölgede çeşitli cevher
yataklarının varlığı önemlidir.
Kuzey Kafkasya yapı malzemeleri, mineral ve
termal sular ve diğer mineral türleri açısından zengindir[7].

Kafkasya’nın
modern görünümünün oluşumu, uzun ve karmaşık bir jeolojik tarihin sonucudur.
Yaklaşık 10 milyon yıl önce başlayan Kafkasya’nın modern rölyefinin oluşumu,
bölgede insanların yaşadığı dönemde tamamlanmıştır. Erken Pliyosen’in sonunda
(700-600 bin yıl önce) iklim tekrar değişmiştir. Soğumanın başladığı
koşullarda, dağların tepeleri buzla kaplanmıştır. Büyük Kafkasya en az iki
büyük buzullaşma yaşamıştır. Miyosen’deki üçüncü döneminin sonunda bile,
volkanik aktivitenin bir sonucu olarak dağlar oluşmuştur. Bu ve sonraki
zamanlarda, Elbrus ve Kazbek de dâhil olmak üzere çok sayıda başka volkan
aktiftir. Ve gelecekte, periyodik olarak volkanizma salgınları meydana gelmiş,
önemli bir değişiklik olarak deniz seviyesinin yükselmesi ve diğer önemli
peyzaj ve iklim değişiklikleri ortaya çıkmıştır. Sonraki tüm tarih, arka
planlarına karşı gerçekleşmiştir. Genel olarak, araştırmacılar, yalnızca en
yüksek olanlar hariç, tüm Kuzey Kafkasya’da Keskin soğuma dönemlerinde ortak
dağ bölgeleri ve orta dağlar, olumlu doğal ve eko- insan yaşamı ve kültürün
gelişimi için mantıksal ön koşullar ve koşulları düşünmüştür. Bunlar aynı
zamanda, insanların göçlerine yol açmıştır. Yahut diğer nüfus grupları ve
arkeolojik kültürlerin ve kültürel ve tarihi alanların değişmesi ve büyümesi sonucu
topluluklar oluşmuştur. Ancak doğal ve çevresel koşulların sürekli olduğu
vurgulanmaktadır. Bu koşulların bölgedeki insan topluluklarının gelişimi
üzerinde önemli ve yalnızca olumlu değil, aynı zamanda olumsuz ve yıkıcı bir
etkisi de olduğudur. Kuzey Kafkasya’da depremler, yerkabuğunun yükselmesi ve
çökmesi, heyelanlar vb. şeklinde yoğun tektonik hareketler halen devam
etmektedir. Başka doğal dönüşümler de vardır. İklim değişikliği nedeniyle,
dağlardaki düşük kar örtüsü ve buzullar periyodik olarak dalgalanmış, nehirler
daha fazla akmaya başlamış veya tam tersine, bozkırlar küçülmüş ve tükenmiş,
bozkırlar nemlenmiş veya kurumuş, ormanların sınırları ve yoğunluğu değişmiştir.
Ayrıca yerel doğal süreçler, depremler de dâhil olmak üzere fırtınalar, sel vb.
afetler vardır. Kuzey Kafkasya tarihinin çeşitli aşamalarındaki birçok
çarpıcı kültürel olgunun gelişmedeki krizler ve kaybolması veya dönüştürülmesi,
artık çoğu zaman ekolojik nitelikteki sorunlarla açıklanmaktadır. Doğal
süreçlerin bölgelerindeki nüfus gruplarının geçim kaynakları üzerindeki ciddi
etkisinin örnekleri daha sonraki dönemlerde de yer almıştır
[8].

Devam edecek



[1] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.24.

[2] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.26.

[3] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.27.

[4] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.28.

[5] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.29.

[6] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.30

[7] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.31.

[8] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e.,  s.32.

Türk müziğinin genç dehâsı FÂTİH SALGAR ile melodi âhenginde bir sohbet.

Türk müziği, batıcıların
baskılarına rağmen en az etkilenen kültür unsurumuzdur.
              

Oğuz Çetinoğlu: Sizce, günümüzdeki
Türk müziği; hizmet edeni,  hayran
kitlesi ve müzik kalitesi itibâriyle olması gereken yerde mi?

Fâtih Salgar: Gönül; ‘Evet
gereken yerde
.’ Demeyi istiyor fakat olması gereken yerde değil.

Bunun da çeşitli sebepleri var.
İnsanlar ucuzu, kolayı tercih ettirilir hâle getirildi. Ortada Selimiye’nin Süleymaniye’nin
karşılığı olan bir mûsıkî var. Ama bu mûsıkîyi anlamak için en azından dinleme
alışkanlığını edinecek gayret yok. Yine biraz edebiyat, biraz makam  bilgisi, biraz form bilgisi  vs. gibi tamamlayıcı  bilgiler de edinilse, dayatılan müziklerin ne
kadar amaçsız ve hafif oldukları anlaşılır. Bununla beraber  çağın nimetlerinden faydalanmak gibi imkânlar
da var. Hiç olmazsa isteyenin ulaşabileceği kaynaklar, hiçbir zaman olmadığı
kadar çok.

Hizmet edenlere gelince, onların
da sorumlulukları icabı, son derece şuurlu hareket etmeleri gerekir. Bu arada ‘Türk müziği’ deyince, sanat değeri olan
müziği, özellikle de ‘Klasik Türk Müziği’ni algıladığımı da belirtmeliyim.

Çetinoğlu: Batı tesirindeki Türk edebiyatı’ndan söz edildiği gibi, ‘batı tesirindeki Türk müziği’nden de söz
edilebilir mi?

Salgar: Batının tesiri, 
edebiyatta olduğu gibi, mûsıkîde de olmuştur. Konuya girmeden önce,
Osmanlı Devleti’ndeki değişim rüzgârlarını şöyle bir hatırlamakta fayda
olacağını sanıyorum.

Sultan İkinci Mahmud Han yönetimindeki
Osmanlı Devleti;  idârî, askerî ve sosyal
yönleriyle büyük değişimler yaşıyordu.

İkinci Mahmud Han’ın yetişmesinde
ve kişiliğinin oluşup gelişmesinde Sultan Üçüncü Selim Han’ın büyük etkisi  vardı. Üçüncü Selim Han, 1808 yılında
katledildi. Sultan Dördüncü Mustafa Han, kendisinin yerine tahta oturtulmak
istenen kardeşi Şehzâde İkinci Mahmud’u öldürtmek istedi. Fakat şehzâde,  birkaç dakikalık farkla bacadan dama çıkarak
kurtuldu. Alemdar Mustafa Paşa, Şehzâde İkinci Mahmud’u tahta oturttu. 

Sultan Dördüncü  Mustafa Han tahta oturduktan sonra oluşan
siyâsî şartlar, O’nun Sultan Üçüncü Selim Han’ın yapmayı düşündüğü ve
kendisinin de inandığı yenilikleri ertelemesine sebep olmuştu.

 Nihayet 
1826  yılında Vak’a-i Hayriye
olarak da adlandırılan ve  Yeniçeri
ocağının kanlı bir şekilde ortadan kaldırılışı, Osmanlı Devleti’ndeki geri
dönüşü olmayan yeniliklerin de başlangıcı oldu.

 Özellikle yeniden yapılanan Osmanlı ordusunun,
batı standartlarına göre düzenlenmesi, yüzlerce          yıl Yeniçeri ocağıyla seferlere
çıkmış, elde edilen zaferlerde yapmış olduğu müzik ile katkıda bulunmuş olan
mehterhanenin, kesin bir şekilde ortadan kaldırılmasına sebep oldu. Yeni
kurulan ordu için yapılacak müzik, yâni batı müziği, artık  devletin resmî müziği olarak hüküm sürecekti.

Sultan İkinci Mahmud Han, batı
müziğinin devlet çatısı altında resmiyet kazanmasının öncüsü olmasına rağmen,
kendi hayatında, klâsik bir anlayışa sâhip idi ki… bunların başında da mûsıkî
geliyordu. Mûsıkî zevk ve anlayışını Üçüncü Selim Han’dan almış, bu san’atın
inceliklerine hâkim, tanbur çalan ve ney üfleyen, besteler yapan, ‘Adlî’ mahlâsıyla şiirler yazan bir
padişah idi. O’nun en önemli yönü ise Türk Mûsıkîsini bütün ihtişamıyla
koruması, Sultan Üçüncü Selim Han döneminde olduğu gibi büyük bestekârlara
destek olarak onları himâye etmiş olmasıdır. Hâl böyle iken, yeni oluşturduğu
‘Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye’ adı verilen ordu için hemen harekete geçmiş,
yeni kurulmuş olan ve Avrupa usullerine göre eğitilen bu ordunun mûsıkîsi için
Manguel  adlı bir Fransız’ı
görevlendirmiş, hatta bu kurum için, marş formunda Acem-Aşîrân bir eser de
bestelemiştir. Tabiatıyla başlangıç aşaması, bu müziğe olan yabancılıktan
dolayı iyi bir sonuç vermemiş, bunun üzerine de 
1828 yılında Mızıka-yı Hümâyun kurularak başına Giuseppe Donizetti  getirilmiştir. Donizetti’nin, belirli bir
program dâhilinde, orkestra, bando, opera, operet gibi icraya dayalı kurumların
oluşması için büyük gayret sarfettiği mâlûmdur.

 Sultan İkinci Mahmud  Han, 1839 yılında ebedî âleme intikal
ettiğinde, Osmanlı Devleti, işte böylesine bir değişim sürecini yaşıyordu.  İkinci Mahmud Han’ın yerine tahta geçen ve 16
yaşında olan oğlu Sultan Abdülmecid  Han
da babası gibi  ülkenin çıkarına uygun
yeniliklere inanmış ve bu yönde yetiştirilmiş bir padişah idi. Almış olduğu
eğitim dolayısıyla, batı kültürüne hâkim ve zevkleri de bu yönde gelişmiştir.
Tahta geçer geçmez ilân edilen Tanzimat Fermanı ile devletin resmî
politikasının yönünü de belirlemiş oluyordu. Batı müziğini ve piyano çalmasını
öğrenmiş, geleneğe dayalı olarak himâye ettiği Türk mûsıkîsine karşılık batı
müziği O’nun döneminde büyük gelişmeler kaydetmiştir. Sarayda Türk mûsıkîsine
verilen değere rağmen, çözülmenin kesin başlangıcını bu yıllarla bağlamak
mümkündür. Bunun en önemli örneği de mûsıkîmizin dâhi bestekârı Dede Efendi’nin
vermiş olduğu tepkidir.  Sultan Üçüncü
Selim Han  döneminde yıldızı parlayan,
Sultan İkinci  Mahmud  Han döneminde de tartışmasız olarak en büyük
bestekâr olduğu kabûl edilen ve saygı gören Dede Efendi, ülkedeki mûsıkî
anlayışının nereye doğru gittiğini çok önceden görmüş, bu doğrultuda neler
yapılabileceği konusunda adeta ders niteliğine sâhip eserler vererek gidilmesi
gereken yolu göstermişti.

Mutlaka bu büyük ve geri dönüşü
olmayan yoldaki sıkıntıları talebelerine aktarmış, sonunda da (rivayet de
olsa)  ‘bu oyunun tadı kaçtı’ diyerek, 
gelinen noktadaki büyük gerçeği vurgulamıştır. Dede Efendi daha sonra
iki talebesi; Dellâlzade İsmail ve Mutafzade Ahmed Efendilerle Hacca gitmiş ve
dönüşte kolera salgınına mâruz kalarak vefat etmiştir. Yıl 1846 dır.

1828 yılında kurulan Mızıka-yı
Hümayun’un yapısını genel olarak değerlendirerek, mûsıkîmizin geldiği noktayı
daha iyi anlayabiliriz. Bu kuruma 1831 yılında okul hüviyetine sâhip ve mevcut
kuruluşlara san’atçı yetiştirmek üzere bir bölüm de ilâve edilmişti. Önce
bando, sonra orkestra, kurulan ilk temel bölümler idi. Daha sonra mevcut durum
da gözetilerek, fasıl heyeti ve Müezzinan Bölükleri de bu kuruluşa eklenmiş ve
geniş manâda bir Türk müziği bölümü oluşturulmuştur. Daha sonra Fasıl Heyetinin
Fasl-ı Atik / Eski Fasıl’ ve ‘Fasl-ı Cedid / Yeni Fasıl’ olarak ikiye
ayrıldığını görmekteyiz.

Sultan Abdülhamid Han dönemine
kadar devam eden bu yapıya, sonradan opera ve operet, tiyatro, orta oyunu,
cambaz, karagöz, hokkabaz ve kukla… gibi yeni bölümler eklenmişti.  Bir ara da mandolin grubu  oluşturuldu.

Fasıl Heyetini oluşturan iki
bölümden biri olan Fasl-ı Atik’de geleneksel anlayış devam ettiriliyordu.  Meşk anlayışının devam ettiği, klâsik
eserlerin klâsik sazlarla icra edildiği Fasl-ı Atik’de döneminin önde gelen
bestekârları, hânendeleri ve sâzendeleri görev yapmışlar, yine bu mûsıkîyi
gelecek nesillere aktarabilecek seviyeye sâhip öğrenciler yetiştirmişlerdir.
Bunların içinde ün sahibi olarak ve bir ölçüde Dede Efendi zincirini oluşturan
şu isimleri sayabiliriz: Dede Efendi, Dellâlzade, Haşim Bey, Rifat Bey, Hacı
Ârif Bey, Lâtif Ağa, İsmail Hakkı Bey, Şekerci Cemil Bey.

Fasıl Heyetini oluşturan ikinci
bölüm olan Fasl-ı Cedid’de ise tam bir fantezi 
usul uygulandı. Ud, keman, lavta, flüt, trombon, gitar, mandolin, ney,
violonsel, dümbelek, kastanyet, zil… gibi enstrümanların bulunduğu bu bölümde
nasıl bir müziğin yapıldığını düşünmek pek de zor değildir.

Batı müziği ile Türk mûsıkîsini
kaynaştırmak, bu bölümün temel amacı idi. Bu sebeple Hacı Ârif Bey, Rifat Bey
gibi bestekârların bâzı eserleri ile zamanın bilinen şarkılarını basit bir
armoni ile icra ediyorlardı.

Bunların yanı sıra Mızıka-yı
Hümayun’un batı müziği bölümlerinin de oldukça yoğun faaliyetlerde
bulunduklarını görmekteyiz. Bir taraftan sarayda nefesli, yaylı sazlar  guruplarI oluşmakta, opera, operet gurupları,
san’atlarını icra etmekte, yurt dışından gelen müzisyenler konserler
vermekteydi. Geleneğin çözülmeye başladığı bu dönemde bâzı bestekârların mevcut
ortamın ‘moda’ sayılabilecek anlayışı
dâhilinde besteler yaptığını görmekteyiz. Fakat diğer taraftan da Zekâî Dede,
Tanburî Ali Efendi gibi bestekârlarımızın geleneğe bağlı, klasik formlarda
eserler verip öğrenciler yetiştirerek, devamı sağladıkları görülmektedir. Günümüzde
de bu iki anlayışın sürdüğünü de söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Popüler müzik baskısı
altındaki Türk müziğinin geleceğinde neler görüyorsunuz? Tahmin ve temenni bâzındaki
düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Salgar: Aslında her dönemde bir popüler müzik mevcut idi. Mesela
döneminde, Hacı Ârif Bey’i bile böyle değerlendirebiliriz. Burada asıl
değerlendirilmesi gereken konu, mûsıkînin bir sanayi hâline gelmesi, sanattan
ziyâde kazancın ön plana alınması, başka bir deyişle, müziğin hiçbir zaman
olmadığı kadar geniş kitlelere ulaşabilmesi ve bütün bunların doğurduğu
sonuçlar. Bu durumun olumlu tarafı da kaliteli mûsıkînin de aynı nimetlerden
faydalanıyor olması.

Bu şartlarda, özellikle klasik
mûsıkîmizin temel birikimlerinin tesbiti, aktarımı ve ulaşmak isteyen kişilerin
rahat ulaşabileceği bir yapı oluşturmak en isâbetli yol olur diye düşünüyorum.
Genlerimize işlemiş ve yeryüzünün bu en güzel mûsıkîlerinden biri olan klasik
Türk müziğinin her halükârda devamını sağlayacak kişiler mutlaka çok sayıda
olacaktır.

Çetinoğlu:  Zeki Müren’in Türk müziğindeki yerini yorumlar mısınız?

Salgar: Aslında bizim anladığımız mûsıkî kulvarında, Zeki Müren’in
esamisinin  okunmaması gerekir. Türk
mûsıkîsindeki en önemli problemlerinden biri, mûsıkîdeki kavramların yerine
oturmaması meselesidir. Yâni sosyal hayatımızın çeşitli kademelerinde yapılan
mûsıkî vardır (Klasik  müzik, piyasa
müziği, eğlence müziği, pop vs.vs.) Bizim değerlendirmelerimiz sanat değeri
yüksek olan (özellikle klasik Türk müziği) müziğini  temel almaktadır.

Zeki Müren, yaşadığı döneminde
Türk mûsıkîsinin piyasa kulvarında icrada bulunmuş ve bu kulvarda başarılı
olmuş, o anlayışa göre tavır ve davranışlar sergilemiş, ‘sanat güneşi’ diye de anılmış biri olduğunu söyleyebilirim.

Çetinoğlu: Sayın Salgar,

 Uygun görürseniz, son birkaç soru ile; sizi,
Bakırköy Mûsıkî Vakfı Konservatuarı’nı ve Başkanı bulunduğunuz  Bakırköy Mûsıkî Vakfı Konservatuarı Türk
Mûsıkîsi Bölümü’nü okuyucularımıza tanıtalım.

Müzik
yeteneğiniz nasıl doğdu, nasıl keşfettiğiniz ve nasıl geliştirdiniz?

Salgar: Kendiliğinden doğdu diyebilirim. Aile içinde Türk
mûsıkîsine olan sevgi ve merak bizi yönlendirdi. Daha sonra  tesâdüfen girmiş olduğum o dönemin en önde
gelen kurumu İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Mûsıkîsi Bölümü’nde çok iyi
hocalar sâyesinde bu mûsıkîyi çok yönlü öğrenmeye başladım.1972 yılından buyana
da öğrenmeye, öğretmeye, dinlemeye, dinletmeye devam ediyorum.

Çetinoğlu:  Müzikteki hedeflerinizin doruklarında neler var?

Salgar: Yaptığım her işi en iyi şekilde yapmak gibi genel bir
hedefim var.

Çetinoğlu: Bakırköy Mûsıkî
Konservatuvarı Vakfı’nı tanıtır mısınız?

Salgar: Bakırköy Mûsıkî Konservatuvarı Vakfı 1999 yılında kuruldu.1985
yılından itibâren Bakırköy Mûsıkî Derneği olarak hizmet veren bu kurum böylece
bütün varlıklarıyla vakfa katılmış oldu.

Vakıfta Itrî, Dede Efendi, Gençlik
Korosu ve Fasıl topluluğu olmak üzere, dört koro mevcuttur. Koro çalışmaları
belirli bir plan dâhilinde haftanın belirli gün ve saatlerinde yapılmaktadır.
Ud, keman, tanbur gibi Türk Mûsıkîsi sazlarının da dersleri verilmektedir.
Vakfın önemli hizmetlerinden birisi de Nevzat Atlığ hocamla beraber
hazırladığımız çeşitli formlarda 500 eseri kapsayan nota fasikülleridir ki bu
fasiküller yıllarca sonrasına hitab edecek bir değere sâhiptirler. Yine
hocamızın yönetiminde çeşitli makamlardan, 6 fasılı kapsayan CD yapılmıştır.

Bunlardan başka vakıf bünyesinde
ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına göre, 3 yıllık yarı zamanlı Türk
ve batı müziği bölümleri bulunmaktadır. Bu bölümler  konservatuvar eğitimi vermektedirler.

Vakfın son dönemlerde yayımladığı
‘BASINDA NEVZAT ATLIĞ’ isimli kitap, yakın mûsıkî târihimizin bir vesikası olma
özelliğine sahip, âdetâ Devlet Klasik Türk Müziği Korosunun da bir belgeseli
gibidir. Vakıf her yaştan ilgiliye hizmet vermektedir.

Çetinoğlu: Vakıf bünyesindeki
Türk Mûsıkîsi Bölümü hakkında neler söylemek istersiniz? Kimler, ne şartlarla
çalışmalarınıza katılabilir ?

Salgar: Vakıf bünyesindeki Türk Mûsıkîsi Bölümü’nü 2003 yılında
kurduk. Bu bölümde başta, solfej, nazariyat, repertuar, usul ve toplu teganni
dersleri verilmektedir. Her yıl sonunda yapılan imtihanlarda başarı gösteren
öğrenciler bir üst sınıfa geçmekteler. Tabiatıyla bu bölüme girmeyi isteyen
kişilerin yapılacak ön elemede başarı göstermeleri gerekmektedir. Eğitim
tamamen klasik mânâdadır. 

Çetinoğlu: İyi bir müzisyen
olabilmek için gerekli alt yapının unsurları ile bu alt yapının geliştirilmesi
konusunda gençlere tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Salgar: Bir defa, bu gençlerin ne istediğini bilmeleri gerek.
Müzikte  elbette yetenek çok önemli,
fakat bununla beraber bu doğrultuda sanatın emrettiği duruşa uygun olarak
çalışmak gerekli.  Çalışmak çok çok önemli.
Okulların, değerli hocaların yanı sıra günümüzün en büyük nimetlerinden biri
olan teknoloji sâyesinde, kendisine bu yönde destek sağlayacak birikimden de
istifade imkânı olduğuna  göre, yüzlerce
yıldır nesilden nesile bu güzelliği yaşayan kişilerden biri olma şuuruna da
sâhip olunursa, sanırım belirli bir noktaya gelinir.

Çetinoğlu: Sayın Salgar, yüklü
programınıza rağmen vakit ayırdığınız, kültürümüze ve insanlarımıza faydalı
olacak çok kıymetli bilgiler sunduğunuz için teşekkürlerimi sunarım.

Salgar: Ben de teşekkürler ediyorum.

 

M. FATİH SALGAR

22 Şubat 1954 tarihinde Adana’da doğdu. 1972 yılında başladığı
İstanbul Belediye Konservatuarı’ndan, Nevzad Atlığ, Süheylâ Altmışdört,
İsmail Hakkı Özkan ve Muazzam Sepetçioğlu gibi hocalardan eğitim görerek
mezun oldu.

Nevzad Atlığ’ın düzenlediği koro çalışmalarına katılarak
repertuarını geliştirdi. 1978 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimi sırasında, 1973’ten itibaren
Üniversite Korosu’nun çalışmalarına katıldı ve 1976-1988 arasında şef
yardımcısı olarak yüzlerce üniversiteli gence Türk Mûsıkîsi klasiklerini
öğretti.

1976’da kurulan Devlet Korosu’nun ilk kadrosunda ses sanatçısı
olarak yer aldı. Belediye Konservatuarı’nda, 1978-2005 yılları arasında usûl
öğretmenliği yaptı. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsıkîsi
Devlet Konservatuarı’nda da öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Nevzad Atlığ ile birlikte Türk Mûsıkîsi Klasikleri nota yayınını için
çalıştı. Yesârî Âsım Arsoy ve İsmail Hakkı Özkan ile birlikte      ayrıntılı mûsıkî çalışmalarında bulundu.
İstanbul Ânsiklopedisi’nin yanı sıra çeşitli dergilerde ve gazetelerde
araştırmaları ve yazıları yayınlandı. Dede
Efendi
, Sultan Üçüncü Selim Han, Türk Mûsıkîsi’nde 50 Bestekâr ve Mevlevî Âyinleri adlı kitapları Ötüken Yayınları tarafından
yayımladı.

1998’de, Sanat Kurulu üyesi olduğu İstanbul Devlet Korosu’nun şef
yardımcılığına, Ağustos 2006’da ise şefliğine tâyin edildi.      Koro ses sanatçılarından Berna Salgar
ile evli olan Fâtih Salgar iki kız çocuk babasıdır.

Bir Gece Ansızın!

         Babil’de mutantan bir şölen: Mukaddes taslarla
sunulan şarap. Nedimler mest, dildareler mest, hükümdar mest… Ve birden, duvara
esrarlı harfler işleyen bir el: Mene, Tekel, Peres.

Baltazar dehşet içindedir.
Yazılanları ne kâhinler anlayabilir, ne falcılar.

Son ümit Danyal… Saraya
çağrılan Danyal der ki:

“Tevrat’ı dinleyelim:”

 

 “Mene:Allah senin krallığını
saydı ve sona erdirdi.

Tekel: Terazide tartıldın ve
eksik bulundun.

Peres: Ülken bölündü ve
Medlerle Farslara verildi”

 Baltazar o gece öldürülür.

 (Tevrat, Danyal, V,25)”*

 

         Yukarıdaki “kıssadan-hisse”
den umulur ki bütün iktidar sahipleri ders çıkarsınlar. Tabi olarak hikâyede
geçen olay çok eski tarihe, krallık dönemlerine aittir ve Kral Baltazar, sonu darbeyle
bi
ten ölüme maruz kalmıştır.

            Günümüz
dünyasında öyle krallıkla idare edilen fazla sayıda ülke kalmadı artık. Bizim
de dâhil olduğumuz batı tipi demokrasilerde iktidarlar seçimle gelir, seçimle
giderler.

            21
yıldır iktidarda bulunan AK Parti hükümet icraatları, bugüne geldiğimizde Mene,
Tekel, Peres üçlemesi
şablonun
içinden taşar
hale geldi ve 2023 Haziranında yapılacak Genel
Seçimle mevcut iktidarın kaybedeceği
aşikâr duruma gelmiş bulunuyor.

            Sayın
Cumhurbaşkanı her seçim öncesi, kendisine yakın seçmenleri konsolide etmek için
dışarıya dönük nutuklar atıyor, tehditler savuruyor.

            Geçtiğimiz
referandum ve seçimlerde “ey Almanya, ey Hollanda, ey Fransa” gibi hitap şekli
ile Avrupa ülkelerine seslendiğinde Türkiye’ye etkili zararları olmuyordu ama
artık bu hitap şekli Devletimize zarar vermeğe başladı ve attığı sloganlar
artık caydırıcılığını kaybettiği gibi
muhataplar resmen bizimle dalga geçer oldular.

            Cumhuriyet
kurulduğundan buyana yurdumuza iki defa toprak kazandırmamıza rağmen(Hatay ve
Kıbrıs) 21 yıl
lık
AKP döneminde maalesef i
ki bölgede toprak kaybına uğradık. Suriye de
Süleymanşah Türbesinin arazisi, Ege denizinde 18 ada ve bir kayalık.

            İnanılır
gibi değil
bizim
her seferinde: “
Bir gece ansızın gelebiliriz” tehditimizden sonra işgalciler resmen bizimle alay eder gibi
üzerimize, üzerimize geliyo
r
ama biz halâ postu deldirmemenin
pişkinliği içinde yüksek perdeden atıp tutuyoruz.

            Kuzey
Suriye de sınırımızın dört Km. ilerisinde PYD-PKK ve ABD üçlüsü tatbikat
yapıyor ancak biz,
her
şey
normal seyrindeymiş gibi davranıyoruz.

            Bütün
askeri otoriteler ve konunun uzmanı akademisyenler, tatbikat yapan PYD ve
PKK’ya anında ataş açılmalıydı sözbirliğinde bulunuyorlar.

            Aynı
şekilde 2004 yılından beri Ege denizinde Türkiye’ye ait olan 18 ada ve bir
kayalığı işgal eden Yunanistan, işgal ettiği yetmezmiş gibi
antlaşmalara aykırı olarak bir de bu adaları
silahlandırıyor.

            Yunanistan’nın adaları işgale başladığı 2004 yılından buyana Eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri
emekli kurmay Albay
Sayın
Ümit
Yalım, bu konuda hükümeti sürekli
yazı ve konferansları ile uyarmasına rağmen seçim tarihinin yaklaştığı bu
seneye kadar
işgaller
hakkında
hükümetten tek bir ses duyulmadı.

            Yunanistan işi o kadar ileri götürdü
ki, Türk bayrağı çekilmiş Türk karasularındaki Mavi Marmara gemimize dâhi ateş
etme cüretini gösterebiliyorlar.

            Yukarıda konusunu yaptığım bu iki önemli
mesele haricinde Türkiye’nin öncelikli gündem konularından: Ekonomi, sığınmacılar
ve hukuk sistemimizin arızalarından henüz bahsetmedim.

             Ak Parti iktidarının ülkede daha fazla
tahribat yapmadan 2023 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’yi şaha kaldıracak bir
hükümetin gelmesi dileklerimle birlikte
yazımı, eski Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel’in bir sözüyle
bitirmek isterim: “
Yapamayan gider, yapabilen gelir.”

Sağlıklı kalın.

 

            *Umrandan
Uygarlığa/Cemil Meriç

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (2)

0

değerlendirmekte Türk arkeologlar,
tarihçiler, halkiyatçılara ve dilciler gibi sosyal bilimler ilim insanlarına
düşmektedir.

Turan Coğrafyasında Kafkasya’da doğumdan
önce (D.Ö) 2000 yıllarından Doğumdan önce (D.Ö) VIII. Yy’a kadar Kimmerler,
D.Ö. VIII. Yydan D.Ö. II. Yyla kadar İskitler, bu yüzyıldan itibaren ise
Sarmatlar görülmüştür. Esasında Sarmatlar’ın
İskit ve Amazonlardan oluşan D.Ö. VI. yüzyılda “Suromatlar”  süreci bulunmaktadır. Ayrıca Sarmatların D.Ö.
 VI. yüzyıldan önce Asya bozkırlarında
yaşadığı ve Don Irmağı, Ural Dağları’nın güneyi, Avrupa ile Kuzey Kafkasya’ya
geldikleri arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. Daha sonra doğumdan itibaren
Alan, Hun, Bulgar, Sabir, Avar, Büyük Türk Kağanlığı (Göktürk) gibi Türk
kavim veya devletleri Kuzey Kafkasya’da görülmektedir. Yedinci yüzyılda ise
Hazar Türk Kağanlığının Kafkasya’da ortaya çıktığı bilinmektedir. XI. Yüzyıldan
itibaren Kıpçaklar ve diğer Türk boyları bu coğrafyada kalıcı olmaya devam etmektedir.
Kafkasya’da bugün tarihi aydınlatma açısından en büyük kaynaklar arkeolojik
çalışmalarıdır. N. N. Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko’nun(Великая Н.Н.,
Дударев С.Л., Савенко С.Н.,) Kuzey Kafkasya’nın Etnogenezi ve Etnopolitik
Tarihi (Antik Çağ, Orta Çağ, Modern Zamanlar) “Этногенез И Этнополитическая
История Северного Кавказа (Древность, Средневековье, Новое Время”)
isimli
eserinde Kuzey Kafkasya coğrafyasındaki bu çalışmaların 18. yüzyılda ve daha
erken bir dönemde (coğrafi betimlemelerde ve kartografik materyallerde
bahsedilen) kazılar 19. yüzyılın ortalarında yapılmaya başlanmıştır
denilmektedir. Sovyet ve Sovyet sonrası dönemde bir süre daha geniş ölçekte
sürdürülmüştür. Arkeolojik materyaller, yalnızca çeşitli organizasyonel ve
yasal biçimlerdeki özel koleksiyonların ve müzelerin mülkiyeti haline
gelmemiştir. Aynı zamanda bu dönemlerin sayısız monografisine ve yayınına da
bunlar yansımıştır. Kafkasya’nın yerli çalışmasında etnoarkeoloji isminde bitişik
bir alan oluşturulmuştur. Arkeologların temel olarak belirli kompleksleri
kültürel ve arkeolojik alanları terk eden insanlardan bahsetmemeleri tesadüf
değildir. Bazı nesneler, ancak “arkeolojik kültürler”, “kültürel-tarihsel
topluluklar”, “metakültürel belirli bir şekilde farklılık gösteren
topluluklar”, “kültürel ve kronolojik ufuklar”, “anıt grupları”, “tür anıtlar
…” vb. olarak belirli bir dizi ilgili malzeme özelliğinde (cenaze yapıları,
seramikler, mücevher ve kostüm bileşimi) farklılık gösteren detaylar (askeri
teçhizat, kült gereçleri vb.) ve bunların kombinasyonlarıdır. “Arkeolojik kültürü
kavramının kendisi” uzun bir formülasyon ve sayısız araştırma geçmişine
sahiptir bazen de önemli ölçüde farklı tanımları vardır[1].
Kuzey Kafkasya materyalleri dâhil olmak üzere arkeolojik kültürü geliştirilmeye
ve tartışılmaya devam etmektedir. Konumuzla ilgili en önemli sorun, “kültür”
“etnik topluluk” ve “arkeolojik” oranının kurulmasıdır. Bu tartışmaların en
genel metodolojik sonucu, arkeolojik kültürler ve bireysel halklar arasında doğrudan
paralellikler kurmanın her zaman mümkün ve meşru olmaktan uzak olduğu
inancıdır.

Aynı zamanda Batı Ukrayna ve Moldovaya’ya
ait birçok benzer kültürel özellik karakterize edilmiş ancak farklı halklara
ait olduğu söylenmiştir. Bu nedenle, maddi kültürün homojenliği, her zaman
etnik bileşimin homojenliğinin kanıtı olarak hizmet etmemiştir. Çünkü maddi
kültür nesneleri (araçlar, mücevherler, silahlar) ödünç alınmış oldukça hızlı
yayılmış ve etno-üretim topluluklarının temsilcileri tarafından üretilmiştir.
Bu nedenle, antik çağda belirli halkların yerleşim yerleri tahsis edilirken
arkeoloji veriler mutlak olarak alınmasa da aşırılığa gitmeden kültürel
özelliklerin sabitlenmesinde arkeolojik malzemelerin potansiyel olanakları,
farklılaşan özellikler, antik toplulukların etnokültürel sürekliliğinin
göstergeleri olarak da inkâr edilmemelidir. Arkeolojik araştırmalara paralel
olarak yürütülen antropolojik araştırmalar, bölge sakinlerinin görünüşünü ve
fiziksel özelliklerini karşılaştırmaya imkân vermektedir[2]. Kafataslarının
ve iskeletlerin özelliklerine göre, nüfusun bölgesel-etnik gruplarının ırk
tipi, antropolojik çeşitleri ve özellikleri belirlenir. Bu veriler modern sakinlerin
gelişiminde meydana gelen değişikliklerin tanımlamasına izin veren fizyonomi
çeşitleri ve halkları yüzyıllar yahut binyıllar boyunca bölge tanımlanmak
istense de antropolojik malzeme kitlesel değildir üstelik ırksal ve
antropolojik tanımlar mutlak değildir ve tartışılmaktadır. Genellikle aynı
antropolojik tipe ait ve aynı etnik topluluk içinde antropolojik olarak farklı
tipler de bulunmaktadır. Son yıllarda (yaklaşık 20-25 yıldır) arkeoloji ve
etnografya dâhil beşeri bilimlerde, genetik bireylerin ve insan topluluklarının
kökenini incelemek için bazı yöntemleri şimdi genellikle tüm bilimsel ve
metodolojik sıkıntılar ve eksiklikler için her derde deva olarak sunulmaktadır.

 Hâlbuki oldukça pahalı ve
organizasyonel olarak zor olan genetik analizler, uzun bir süre için küçük bir
temsiliyete sahip olacaktır. N. N. Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko’nun
bu tesbitlerine ilave olmak üzere genetik analizlerin teknolojik imkanları
elinde bulunduran ve milletlere yön vermek isteyen devletlerin tekelindeki
laboratuarlarda yapıldığı unutulmamalıdır. Bu analizler daha önce antropoloji
çalışmalarında olduğu gibi çoğunlukla toplumların ayrıştırılması ve
parçalanması için kullanılmaktadır.

Etnogenetik yapılardaki farklılıkların üstesinden gelmek ve halkların
kökeni ve etnik evrimi hakkında tek doğru cevapları bulmak imkânsızdır. Ayrıca
herhangi bir bilimsel alan gibi, özellikle de sadece XX. Yüzyıl ortalarında
ortaya çıkan arkeogenetik (veya paleogenetik) ve tarihsel genocoğrafya ile sorunlu
durumlar (dişi DNA’sının hesaplanmasındaki zorluk, genetik sürüklenme,
haplogrupların karmaşık bileşimi ve vb.) gibi gerçekler de gelecekte de
araştırıcıları çok uğraştıracaktır. Ek olarak, uzmanlar zaten etnoloji ve
paleogenetiğin benzer ancak farklı genellemelere sahip olduğunu beyan etmektedir.
Çalışma alanları ve nesneleri: etnoloji için – “etnik gruplar”, paleogenetik
için – “nüfuslar” söz konusudur. Yeni bir araştırma yönünün tanıtımının
başlamasının metodolojik sonucu olarak gen yapısının karmaşıklığı ve çok
bileşenli doğası nedeniyle, antik çağlardan günümüze doğrudan doğruya gelen bir
biyoetnogenez hatlarının olmaması da incelenen tüm insanlarda görülmektedir. Dilsel
veriler ise önemli bir kaynaktır. Dillerin akrabalığına işaret edilerek aynı dili
konuşanların yakınlığına ve akrabalığına bu durum tanıklık edebilmektedir.
Bölge halklarının etnik tarihinin karmaşılığı, ortaçağ doğu yazılarına yansıyan
verilerde nüfusun aşırı dilsel çeşitliliğinde kendini göstermektedir[3]. Kafkasya
“diller dağı” olarak adlandırılır. İlgili diller yakınlık derecesine göre
ailelere, dallara, gruplara, alt gruplara ayrılır. Akrabalık, ana söz varlığı
ve gramer yapısı tarafından kurulur. Kullanılan malzemeler dilin tarihinin
izini sürmek ve onu etnos tarihinin üzerine yerleştirmek için tüm
bağlantılarıyla ve eski biçimlerin eşzamanlı yeniden inşasıyla yaşayan diller
anlaşılmaya çalışılır. Aynı zamanda dilsel karşılaştırmaların ancak eşzaman
düzeyde ve materyalde nesnel veriler sağlayabildiği göz önünde
bulundurulmalıdır. Çalışmalar birincil kavramları analiz eder: bir kişi ve
vücudu, rakamlara kadar, zamirler, akrabalık terimleri, kozmik astral nesneler
ve doğal olguların yanı sıra anlayış; etnik oluşum, sosyal, aile ilişkileri
bölgesinin özel ortamını yansıtan maddi kültür alanından bağlar. Sözlükteki
eşleşmeler, ortak bir katmanı ayırmanıza izin verir. Farklı halkların dilinde
ve glottokronoloji[4] yöntemlerini kullanarak
kelime özellikleri temelinde bir zamanlar birleşik dil topluluklarının
çöküşünün ve yenilerinin oluşumunun gerçekleştiği yaklaşık zamanı belirler. Dilbilim
verileri ayrıca, kelime dağarcığı bölgesinin sakinlerinin dili üzerindeki
etkisini belirlemeyi de mümkün kılmaktadır. Diller arasında özel bir yerde
geçmiş halkların birbirine kelime ödünçlemesi, derecesi ve sonuçları
değerlendirilir. İlk yerleşimciler ve belirli bir bölgede yaşayan insanlar
tarafından verilen isimleri saklayan yer adları (hidronimler dâhil) çoğu zaman
coğrafi nesneler (dağlar, nehirler, vb.) önemli rol oynar. Yer adları,
yaşayan etnik grubun dilinden türetilemezse, kendilerinde böyle bir hatıra
bırakan ataları, etnik grupları aramak gerekir.



[1] N. N. Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko,  Великая Н.Н., Дударев С.Л., Савенко С.Н.,
Kuzey Kafkasya’nın Etnogenezi Ve Etnopolitik Tarihi (Antik Çağ, Orta Çağ,
Modern Zamanlar), Этногенез И Этнополитическая История Северного Кавказа
(Древность, Средневековье, Новое Время) Kafkas Çalışmaları Okulu, 2019., s.21.

[2] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
Великая Н.Н., Дударев С.Л., Савенко С.Н., Kuzey Kafkasya’nın Etnogenezi
Ve Etnopolitik Tarihi (Antik Çağ, Orta Çağ, Modern Zamanlar), Этногенез И
Этнополитическая История Северного Кавказа (Древность, Средневековье, Новое
Время) Kafkas Çalışmaları Okulu, 2019., s.22.

[3] N. N.
Velikaya., S.L. Dudarev., S.N. Savenko, 
a.g.e., s.23.

[4] Ortak bir dilden dallanan dillerin bu ayrımı hangi
zamanda gerçekleştirdiğini belirlemekte kullanılır.

Sel Felaketi ve Kardeş Pakistan

Pakistan bu yıl aşırı yağan muson yağmurları sebebiyle yine
sel felaketi yaşamıştır. Benzeri bir felaketi

2010 yılında da yaşamış ve o sebeple bir yardım faaliyeti
için oraya gitmiştim. Sel 220 milyonluk

Pakistanda 33 milyon kişiyi etkilemiş,1400 ölüm, 12.500 kişi
yaralanma ile 2 milyona yakın nüfusun etkilendiği söylenmektedir. Bu felaket
sebebiyle 2011 de yazdığım yazıyı yeniden paylaşmak istedim.

İndus nehri kaynaklı suların taşmasıyla, Mezopotamya büyüklüğündeki
bir alan selden

etkilenmiştir. Buradaki sulama kanalları (bunlar 70 yıl önce
İngiliz sömürge döneminde yapılmıştır) ile sulu tarıma uygun hale getirilmiş
bölge bu su baskınından etkilenmiştir. Bizim gittiğimizde 1,5 ay sonrası bile
bazı alanlardan sular çekilmemişti. İnsanların çoğu yıkılan toprak evlerinin
yerine yapılan çadır kentler ve uydur-kaydır çeşitli imkânsızlıklar içinde
temin ettikleri çadırımsı yerlerde yaşamaya çalışıyorlardı. Türk Kızılay’ının
2000 adete yakın yapmış olduğu Mevlana evleri ismi verilen afet barınma
alanları önemli bir konfora sahip yerlerdi. TürkKızılayı’nın yaptığı bu çalışma
da bizler için bir onur vesilesidir.

Bölgedeki öncelikli ve önemli ihtiyaçlardan birinin temiz ve
sağlıklı su olacağı bilgisinden hareketle

Kocaeli Büyükşehir Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun
onayı ile bölgeye temiz su arıtma tesisi gönderme çalışması başlatıldı. Türk Kızılayı
üzerinden Pakistan Kızılay’ına devredilerek orada böyle bir hizmet
verilebileceği öğrenildi.

 Arıtma sistemi
cihazları temin edilip Pakistan’a gönderildi. Cihazların oraya vardığı bilgisi
üzerine

ISU’dan bir heyet olarak görevlendirildik. Görevimiz
gönderilen sistemin uygun yere yerleştirilmesi ve

çalıştırılması ve afet bölgesinin görülerek
değerlendirilmesiydi. ISU Genel Müdür Muavini Bahattin

Yanık başkanlığında Ben, Hakan Pir, Faruk Nezih ve Levent
Özer’le birlikte Karaçi üzerinden bölgeye intikal ettik. Heyetimizin bölgede
yaptığı değerlendirme sonucu 80.000 nüfuslu Dera Allah Yar

Kasabasını ( Belucistan eyaletinin güneydoğusunda ) arıtma
sistemimizle temiz suya kavuşturabileceğimiz yer olarak seçtik.

Arıtma sisteminin Dera Allah Yar’daki temiz su temin sistemi
alanına yerleştirilmesi ve devreye alınması yoğun bir çalışma ile
gerçekleştirilmiştir.Bölgedeki Sağlık Bakanlığı’nın kurduğu tıp merkezinin
verdiğisağlık hizmeti bizim için diğer bir mutluluk kaynağı olmuştur.

Gördüklerimiz afetin bölgede yaşayan insanlar üzerindeki
etkisinin ne kadar fazla olduğunu göstermekte idi. Zaten fakir ve yoksul olan halk
bu afetle daha da yoksullaşmış ve yaşama şartları hepten zorlaşmıştı.

Kerpiç evlerde yaşanan fakir yaşantı, sel sularına
dayanamayan bu evlerin yıkılması ile daha belirginleşmişti. Tablo çok acıklı ve
hüzün verici idi. Önce İngiltere’nin sömürge anlayışı tarafından yoksul
bırakılmış, daha sonra da kast sisteminin ağalık düzeni insanlara
“görmesinler, bilmesinler, istemesinler ve itaat etsinler” şeklinde
bir hayat anlayışı benimsetmişti. Müslümanlığın getirdiği kadere rıza ve
tevekkül anlayışı afetin ortaya çıkardığı olumsuzlukların tahammülünde insanlar
için önemli bir moral destekti.

 Bu çalışma ile şu
tespitleri yapmış bulunuyoruz;

a- Seçilen ve gönderilen bu yardımın çok yerinde ve uygun
olduğu görülmüştür. Taşkın sahasının şuan da dâhi en büyük ihtiyacın temiz ve
sağlıklı su olduğu belirlenmiştir. Sağlık bakanlığının bölgedeki poliklinik
merkezi yetkililerinin görüşü de bu doğrultudadır.

b- Bu ve benzeri afetlerde mutlaka afet bölgesinin
ihtiyaçları ve bunların giderilmesinde yöresel alışkanlık ve anlayışların
gözetilmesi lazımdır. (Bot giyilmeyen yere bot, bulgur yenilmeyen yere bulgur göndermenin
doğru ve yerinde olmadığı gibi).

c- Yardımın yerine ulaşılabilirliliği, dağıtılabilirliliği,
kurulup işletilebilirliği değerlendirilip tedbirleri alınmalı ve
programlanmalıdır.

d- Gönderilen mekanik ekipmanların teslim öncesi mutlaka
işletilmesi kontrol edilmeli, gidecek bölgedeki muhtemel imkansızlıklar tespit
edilip tedbirleri alınmalıdır.

e- Gidilecek yere gönderilecek ekiplerin barınma, yeme-içme
ihtiyaçları ve emniyetleri üzerinde değerlendirmeler yapılıp programın
imkanları bu yönü ile de desteklenip kontrol edilmelidir.

f- Bölgede içme suyu alt yapısındaki kayıp kaçak oranının
%80’leri geçtiği görülmüştür. Dolayısı ile arıtılan suyun şebekeye verilmesi
durumunda kayıp kaçak sebebi ile arıtma tesisi kapasitesi çok büyümektedir. Bu
sebeple tanker sutaşıma sistemi ile temiz suyun ihtiyaç sahiplerine
ulaştırılması uygun olacaktır. Bunun için bölgeye yapılacak yardımlarda temiz
su tankeri düşünülmelidir. Bölgede sağlıklı alt yapı yoktur. Kardeş
belediyecilik anlayışı ile bölgenin bazı yerleşim yerleri pilot seçilerek buralarda
örnek alt yapıya kavuşturulabilir.

g- Selde zarar görmüş bazı okul-cami gibi ortak kullanım
mekânlarının tamir, bakım, yenilenerek yapımı gibi yardımlar yapılabilir.

h- Temiz su ihtiyacı düşünülerek daha büyük kapasitede
konvansiyonel temiz su arıtma sistemi yapılabilir.

i- Küçük yerleşim yerleri için yer altı kuyuları ile temiz
su ihtiyacı karşılanabilir.

Kardeş Pakistan halkının bu afet sebebi ile yeni yardım ve
desteklere ihtiyacı vardır. Afetin meydana getirdiği tahribatı Pakistan
devletinin yalnız başına çözebilmesi çok zordur. Bunun için oluşturulacak yardım
kampanyaları ile uygun olan alanlarda, o insanların yaşama imkânına ve daha
sağlıklı yaşama alanlarına kavuşturulmasına destek verilmesi bir insanlık ve de
kardeşlik borcudur. Küresel ısınma ve çevre sorunlarının da etkisinin olduğu bu
tür felaketlerin tekrarlanmaması için sahip olduğumuz dünya nimetlerinin daha
dikkatli kullanılmasının unutulmaması ve uluslar arası kuruluşların bu konuya
daha çok özen göstermesi gerekmektedir.

Allah’ın her türlü afetlerden bizleri koruması ve tedbirini
alma bilinci vermesi dileğiyle…

Böyle Yargıya Güven Olur mu?

Hukuka ve adalet sistemine güven yerlerde sürünüyor. Bunu ben değil üst yargı organlarının başkanları
adli yıl açılışlarında ve her geçen sene artan bir kaygıyla ifade ediyorlar.

Hukukun katledildiği, adalet sisteminin çökertildiği çok sayıda örneği siz de hatırlayacaksınız. Cumhurbaşkanına
hakaret davaları; sanatçı ve gazetecilerin siyasal linç kampanyası sonucu
tutuklanmaları; yolsuzluk yapanların değil, yolsuzluğu ifşa edenlerin mahkûm
edilmesi gibi örnekleri anlatmayacağım. Sedat Peker’in ifşa ve itiraf ettiği;
Batıda olsa, her biri hükümetler düşürecek iddialarının görmezden gelinmesini
de bahsetmeyeceğim.

Yargının
siyasallaşmasının taşrada ücra ilçe ve beldelere kadar nasıl yayıldığının
güncel bir örneği yaşandı ülkemizde. Bunu anlatacağım.

****

İzmir’in
Karaburun ilçesinde siyasi olmayan, sıradan bir boşanma davasında yaşananların
vardığı boyut çok ilginç.

Karaburun MHP İlçe Başkanı ve beraberindekiler bir tarafı (kocayı) desteklemek için
adliyeye gelmiş. Burada diğer taraf (kadın) ve çocuklarına saldırmış ve şahidi
de dövmüş. Olay sırasında polise direnen, hâkim ve savcıları tehdit eden MHP
İlçe Başkanını, Cumhuriyet Savcısı tutuklanması talebiyle sevk etmiş.

Tutuklanan
MHP İlçe Başkanının avukatlarının tutuklamaya itiraz talebini C. Savcısının
eşi olan Karaburun Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi
reddetmiş.

Şimdi
buraya kadar olan işlemler sıradan vatandaşlar için olsa bundan sonra
Karaburun’da olanlar olmayacaktı. Ama MHP iktidarın küçük ortağı ve
tutuklanan MHP ilçe başkanı olunca olmazlar olmuş.

Asliye
Ceza Mahkemesinin tutukluluğun devamına dair kararının ardından, Karaburun
Adliyesi’nde geçtiğimiz aylarda göreve başlayan karı-koca olan hâkim ve savcı,

HSK tarafından aynı günün akşamı Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine
sürülüyorlar.

Atama
(sürgün) tayin dönemi dışında, hâkim ve savcının bir talebi ve mazereti
olmadan
yapılıyor.

Yerlerine atanan ise, öncekilerin
başına gelenlerden etkilendiğinden midir; ülkemizde hukukun üstünlüğü ilkesinin
yerini üstünlerin hukukunun aldığını kabullenmiş olmalarından mıdır
bilinmez, bu kişiyi hemen serbest bırakıyor.

****

Olay siyasi
bir nedenle çıkmış
olsa, MHP İlçe Başkanı mesela siyasi bir kavgada
tutuklanmış olsa, ben de bu tür siyasi kimliklerin kolayca tutuklanmasına
karşı çıkardım. Bu hangi siyasi parti ilçe veya il başkanı için olursa olsun
böyledir. Yargı siyasi faaliyetlerin kısıtlanmasına yol açabilecek
kararlarda daha bir dikkatli, özenli ve hatta temkinli olmalıdır.

Fakat
basından öğrendiğimiz bilgilere göre bu olayda siyasi boyut yok. Yargılamaya
müdahale yanında cebir, kasten yaralama ve hakaret gibi suçlar söz konusu.

Olayı
TBMM gündemine taşıyan CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç’ın
açıklamalarından, sürülen Savcı ve eşi olan Hâkimin, görevlerini yaptıkları
için
, HSK tarafından cezalandırılmış olduğunu öğreniyoruz.

Şimdi,
sıradan vatandaşların yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna, mahkemelerden
adil kararlar çıkacağına
inanmasını bekleyebilir misiniz?

Böyle
bir ortamda yalnızca hukuka, kanunlara ve vicdanına göre karar verecek hâkim ve
savcılar bulabilir misiniz?

***************************

Yaşadığımız Benzer Bir Olay

Hukuk
dışında ama benzer bir olayı yıllar önce eşim de yaşamıştı. Yıllar önce eşim bir
sağlık ocağında hekim olarak çalışıyordu. Zaman zaman madde bağımlılarının Sağlık
Ocağı hekimlerinden yeşil reçete ile alınabilen uyuşturucu ilaçlardan alabilmek
için reçete talepleri olurdu.

Sağlık
Ocağı doktorunun yeşil reçetelik ilaç yazabilmesi için kanunla katı kurallar
getirilmişti. Daha önce sağlık kurulu raporu var mı bakılır, yoksa bizzat
muayene eder ve varsa bir hastalığı ve talep edilen ilaç iyi gelecekse yazılırdı.

O
yıllarda Anavatan Partisi (ANAP) iktidarda idi. Bu partide ilçe seviyesinde
siyaset yapan bir vatandaş sağlık ocağına gelerek eşimden bağımlı olduğu yeşil
reçetelik ilacı yazmasını ister. O da sağlık kurulu raporu olup olmadığını
sorar, yoktur. Hasta muayene de olmak istemez. “Ben her zaman yazdırıyorum ve
kullanıyorum. Sen nasıl yazmazsın” diye bağırıp çağırıp çıkar.

Daha
sonra öğrendik ki bu kişi hemen gider, eşimi İl Sağlık Müdürü’ne şikâyet eder.

İşin
ilginci aynı gün İl Sağlık Müdürlüğünden, telefon talimatıyla bulunduğumuz
ilçeden 2 saat mesafede bir dağ köyüne “geçici görevlendirmeniz çıktı” diye bildirilir.
Oysaki, Müdürlük bir ceza mahiyetinde olan görevlendirmeyi yapmadan eşimden
savunma almadı. Olay hakkında telefonla da olsa bilgi sorulmadı.

Bu köye
toplu ulaşım imkânı çok kısıtlı idi. Eşim için bu köye gidip gelmek çok zahmetli
olacaktı. “Görevlendirme” aslında gerçek bir sürgündü.

Derhal
eşimle birlikte İl Sağlık Müdürü’ne gittik. “Siz devletin koyduğu kuralları
uyguladığı için hekim meslektaşınızı tebrik ve teşvik edeceğinize
cezalandırıyorsunuz. Bundan sonra her doktor madde bağımlılarının taleplerini
yerine getirip uyuşturucu tedarikine aracı mı olsunlar istiyorsunuz?” diye
itirazlarımızı bildirdik.

Hangi
saikler etkili olduğunu bilmiyorum ama İl Sağlık Müdürünü ikna ettik. Orada
talimat verdi, eşimin geçici görevlendirme kararını iptal etti.

****

İktidar
böyle olumsuz örnekler üzerinden eleştirilince, destekçileri “eskiden de
vardı”
demeyi severler. Evet geçmişte de böyle kötü örnekler vardı.

Ama Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) gibi yargının en
tepesindeki saygın bir kurumun, bir siyasi parti ilçe başkanının etkisiyle, sürgün
kararı
verdiğine benzeyen bir olay hatırlamıyorum.

Demek
ki yıllar geçtikçe iyileşme sağlayacağımız yerde devlet kurumlarının artan bir
hızda çürütüldüğü gerçeği ile karşı karşıyayız.

Yeni Öğretim Yılı Başlarken Sorunlar El Yakıyor

0

Cumhuriyet’in ilanından bu yana
gerçekleştirilen 100. Eğitim ve öğretim yılı, sorunlarla başladı.
Milli
Eğitim Bakanlığı istatistiklerine göre yeni öğretim yılında; okul öncesi
eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde 19 milyon 200 bin öğrenci örgün
eğitim alacak. Örgün eğitim kapsamındaki okullarda 1 milyon 200 bin öğretmen
görev yapacak.

 

            Yeni
öğretim yılının en önemli sorunu, öğretmen ihtiyacının karşılanamaması. Milli
Eğitim Bakanlığı verilerine göre okullarımızda 138 bin öğretmen açığı var. 1
Eylül’de atanan sözleşmeli öğretmen sayısı 20 bin. Onların da ancak güvenlik
soruşturması tamamlanan 7 bini göreve başlayabilecek. 700 bin öğretmen hâlâ
atanmayı bekliyor. 

 

            Öğretmenler
arasında “Kadrolu öğretmen, Sözleşmeli Öğretmen ve Ders ücretli öğretmen” gibi
ayırımlar varken, şimdi de yeni kabul edilen Öğretmen Meslek Kanunu gereği
Kasım 2022’de yapılacak Kariyer Basamakları Sınavıyla öğretmenler arasında
“Aday öğretmen, Öğretmen, Uzman Öğretmen, Başöğretmen” adı altında yeni bir
ayırım meydana gelecek. Bu sınavı kazanamayan öğretmenler arasında bir
huzursuzluk oluşacak. Hâlbuki, bir ülkenin eğitim kalitesi, öğretmen kadrosunun
kalitesi kadardır. Onun için öğretmenlerin ekonomik ve sosyal sorunlarının
çözümlenmesi ve böylece huzur içinde çalışmaları sağlanmalıdır. Öğretmenler,
sınavlara göre değil, meslek yaşamında gösterdiği performansa ve başarılarına
göre değerlendirilerek ödüllendirilmeli.

 

            Eğitimin bir başka sorunu okul ve
derslik yetersizliği. Son dört-beş yılda fazla okul yapılmadı. Bu yüzden büyük
şehirlerde bir çok okulda ikili öğretim yapılıyor ve özellikle ilköğretimde
60-70 kişilik sınıflarda ders yapılıyor.

Valiliklerin okul inşaatı ihaleleri de “Şirketlerin teklif vermediği ve ihaleye
katılmadığı” gerekçesiyle birer birer iptal ediliyor. Bazı belediyeler de
Maliye’ye olan vergi borçlarını sildirmek için imar planlarında okul yapımı
için ayrılan arsaları Hazine’ye devrediyorlar. Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’in Mayıs
2022’de “Önümüzdeki öğretim yılında köy okulları açılacak” demesine rağmen köy
okullarının çoğu açılamadı. Ancak bin kadar köy okulu açılmış. Demk ki, bu
öğretim yılında da köy çocuklarının taşımalı eğitim zulmü devam edecek.  

            Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılmasına rağmen hem
ortaokulda hem de lisede okullaşma oranı hala yüzde 90’ın altında. İmam hatip
okullarının hem ortaokulda hem lisede sayılarının artmasına rağmen, öğrenci
sayısı her iki kademede de azaldı. Ayrıca ilkokullardaki okullaşma oranları da
gerilemeye devam ediyor.

            4+4+4 sisteminin eğitimde uygulanmaya başlandığı
2012-2013 öğretim yılından sonra açık öğretimdeki  öğrenci sayısı hızla arttı. Öğrencileri
okulda tutması gereken MEB, hiçbir tedbir almayarak açık öğretime geçişi teşvik
etti. Yeterli okul ve derslik yapılmadığı
için, maddi durumu iyi olan aileler çocuklarını özel okula gönderirken, öğrencilerin
önemli bir kısmı açık öğretime kaçıyor. Şu anda 1 milyon 800 bin ilkokul,
ortaokul ve lise öğrencisi açık öğretimde okuyor.

            Okulların önemli
bir sorunu da personel yetersizliği. Bakanlık, okulların memur, hizmetli,
güvenlik görevlisi, pansiyonlu okullarda aşçı, bulaşıkçı, garson gibi personel
ihtiyacını büyük ölçüde karşılamadığı için, bunların maaşları ve sigortalarını
karşılamak üzere okullar velilerden para toplamak zorunda kalıyorlar. Bu defa
okul yönetimleri velilerle karşı karşıya geliyor, soruşturma geçiriyorlar.  

            Öğrencilerin barınma sorunu, bu öğretim yılında da devam
ediyor. Bu sorun hem ortaöğretimde hem de yükseköğretimde yaşanıyor.
Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlı liselerin sadece 3,04’te birinde pansiyon
bulunuyor. Okul pansiyonların bir kısmı uzun süredir onarımda, açık olanların
çoğu da ihtiyacı tam karşılamıyor. Yükseköğretimde ise 3 milyon 800 bin öğrenci
örgün öğretim yaparken, 4 milyon 500 bini de açık öğretim yapıyor. Kredi
Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarının kapasitesi 760 bin. Geçen yılki sayıya göre
bile 4,4 örgün eğitim öğrencisinden sadece biri yurtlarda barınabilecek. Bu
sayı büyük kentlerde çok daha fazla. Örneğin İstanbul’da geçen yıl önlisans ve
lisans okuyan öğrenci sayısı tam 700 bindi, yurtların kapasitesi ise sadece 30
bin. 22,8 öğrenciden sadece biri KYK yurtlarında barınabilecek. İzmir’de 8,6
öğrenciden birine, Ankara’da ise 8,1 öğrenciden birine yurt düşüyor. Özel
yurtlarda ise aylık ücretler 4 ile 6 bin lira arasında değişiyor.

            Şimdi
de gelelim velilerin karşı karşıya bulunduğu sorunlara. İlk sorun öğrencilerin
kırtasiye ve kıyafet masrafları.

Öğrencilerin temel ihtiyacı olan kalem, defter, silgi gibi kırtasiye ürünlerine
yapılacak harcamalar bin lira ile 2 bin lira arasında değişiyor. Geçen yıl
50-70 lira olan test kitapları, bu yıl 200 liranın üzerinde. Okul kıyafeti,
pantolon, gömlek, ayakkabı, eşofman takımı, spor ayakkabı gibi ihtiyaçların
fiyatları bin 400 lira ile 3 bin lira arasında değişiyor. Benzin ve motorin fiyatlarındaki fahiş artışlar, okul servis
ücretlerini de etkiledi. Örneğin İstanbul’da servis ücretlerine yüzde 19,21 oranında zam yapıldı. En kısa
mesafe olan 0-1 kilometre 660 lira,
en uzak mesafe olan 23-25
kilometre ise 1585 lira oldu. Diğer illerde servis ücretleri bunlara yakın. Bu
masraflar bir öğrenci için geçerli. Allah birden fazla çocuğu olanlara yardım
etsin.

            Görüldüğü gibi yeni öğretim yılı hem
eğitim yöneticilerimiz hem öğretmenlerimiz hem öğrencilerimiz hem de
velilerimiz için sorunlarla başladı.
Milli Eğitim Bakanlığı, KYK ve YÖK, bu sorunlardan kendi paylarına düşen
sorunları masaya yatırarak en kısa zamanda çözmelidir. Ancak bu sayede geleceğe
güvenle bakabiliriz