18.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 289

Aşk Ol

Tuhaf
bir iklimsiz gece

Belki
de sabaha karşı

Firari
uykuların gölgesinde

Vakitsiz
kalemim işte yine seni yazıyor.

Heceler,
kelimeler, düşler oluyorsun.

Bazen
virgülümdeki bir gülüş

Bazen
de noktamda yeni bir başlangıç…

Cümlelerim
seni taşımaktan yorulur sanma.

Güneş
gökyüzünü aydınlatmaktan

Çiçek
tomurcuğa durmaktan

Yıldız
hilale sevdalanmaktan

Yorgun
düşer mi hiç

Vazgeçtikleriyle
de büyür insan.

Bırak
ayrılıkları

Vuslatın
bozsun yüreğimin infazlarını.

Unut
da gel

Bildiğin
ne varsa unut.

Âşık
olma!

Aşk
ol da gel

Ateş
ol da düş

Yansın,
tutuşsun gönül otağı.

TOGG ile Gurur Duymak İçin

“TOGG’un yaşaması ve dünya çapında bir marka olabilmesi için şunlar
lazım”
dediğinizde birileri
tarafından hemen “hain” veya “ülkesinin başarılarından gurur
duyamayan gafillerden”
olmakla suçlanabilirsiniz. Yani bu konuda yazmak
riskli.

Ama
mademki bu tercih yapıldı, “bu alanda ülkemizin başarılı olmasına nasıl
katkı sağlayabiliriz?”
diye düşünmek ve yazmak lazım.

TOGG
henüz seri üretime başlamadı. Açılış töreninde gösterilen araçlar seri üretim
bandından çıkmadı. Ama eksiklikler giderilecek ve muhtemelen ilk modeli Mart
2023’te satışa sunulacak.

Bu
tarihe kadar toplam yatırımın 1,8 Milyar Euro olacağı, 15 yıl içinde yatırım
tutarının 3,5 Milyar Euro’ya çıkacağı söyleniyor. Bu bizim
için ciddi bir para.

Türkiye’deki
milyonlarca tarım üreticisine sağlanan desteklerin tamamının 29 Milyar TL
(yaklaşık 1,5 Milyar Euro) olduğunu düşünürseniz gerçekten önemli bir meblağ.

Böyle
bir yatırım başarılı olursa yani kâr eden, katma değer üreten, ülkenin yeni
teknolojilere geçişine katkı sağlayacak bir fabrika olursa müthiş olur.

Diğer
yandan, Kur Korumalı Mevduata ödenen örtülü faiz 8 Milyar Euro civarında.
Böyle bakarsanız TOGG yatırımı için harcanan para çok değil.

Alman markası
Volkswagen’in elektrikli araç üretimi ve otonom sürüş teknolojilerine 2024
sonuna kadar ayırdığı kaynak 73 milyar Euro
imiş. Diğer ünlü markaların bu
alana yapacağı yatırımların boyutu da dudak uçuklatır.

Bu
açıdan bakarsanız bu yatırım için ayırabildiğimiz kaynak çok kısıtlı. Rakiplerimizin
kaynakları bizimle kıyas kabul etmeyecek kadar büyük.

****************************

Kapasite, Pil ve Yazılım

Netice “bir
yerden başlamak lazımdı”
deyip, bundan sonra olabileceklere ve olması gerekenlere
odaklanmaya çalışmalı.

Önceki
yazımda açıkladığım gibi fabrikanın kapasitesinin dünya ölçeğine çıkarılması
şart.

Yoksa birim
maliyetler
yüksek olur, rekabet edemez, şirket zarar eder.

İlk iki
yıl devlet desteğiyle satışlar gerçekleşse de sürekli geliştirilen ve
maliyetleri düşürülen bir ürün
haline gelemezse şirket zarara dayanamaz.
Bunun için başlangıçta çok güçlü bir işletme sermayesine ihtiyaç olacak.
İnşallah Girişim Grubunun böyle bir mali gücü vardır.

****

Bu tür
otomobillerin teknolojik açıdan en önemli unsurları pil ve yazılım.

TOGG
Fabrikasının bence en pozitif tarafı yanında bir pil fabrikasının
kurulacak olması. TOGG dünyanın en büyük lityum-iyon pil üreticilerinden Çin
merkezli Farasis ile ortaklığa gitti. Bu sayede elektrikli araçlarında
kullanacağı pili Türkiye’de üretmeyi planlıyor.  Togg ve Farasis’in, yüzde 50’şer payla ortak
olarak kurdukları Siro Energy şirketi, yıllık ortalama 250-300 bin
elektrikli otomobile yetecek pil üretebilen bir tesis kuracak.

Tesla bile pil
açısından Panasonic firmasına bağımlı. Çünkü pilin teknolojisi
çok önemli.

TOGG
ortaklığıyla üretilecek pillerin az elektrikle çok yol kat edecek kalitede ve
uzun ömürlü
olması gerekiyor. Hem kaliteli ve hem de rekabetçi üretim yapan
bir marka olmasını diliyorum.

****

Gelelim
en önemli konu olan yazılıma. Bu tür elektrikli araçlar tam bir
bilgisayar gibi
. Yüzlerce program bir arada senkronize çalışmalı. Her geçen
gün yeni güncellemelerle araçlara yepyeni özellikler katabilen güçlü bir
yazılımcı ekip
oluşturmak kolay değil.

Apple firmasının
ürettiği ve 40 bin TL’ye satılan Iphone telefonların diğer markaların
ürettiği ve 5 bin TL’ye satılan telefonlardan donanım olarak çok üstünlüğü
yok.
Ama Apple ürünlerini rakipsiz kılan yazılımı. Her
güncellemesinde kullanıcının hayatını kolaylaştıran, kullandığı ürünü sevdiren,
kalitesini en üst seviyeye çıkaran yazılım.

Elektrikli otomobillerde de fiyatları ve rekabeti belirleyecek olan asıl
özellik yazılımları olacak.

Acaba
TOGG işletim sistemi ve yardımcı programları yerli ve milli olacak mı? Yani işletim
sistemi “Türk Malı” mı olacak
yoksa dışarıdan mı satın alacağız?

Hazır yazılım çok pahalı,
güncelleme başkasının keyfine bağlı. Bu seviyede yazılım uzmanlarının
sayısı fazla değil ve çok yüksek maaş ve primlerle çalışıyorlar.

TOGG yerli ve yabancı
uzmanlardan böyle bir ekip oluşturabilirse ve genç ekipler yetiştirebilirse,
gerçekten otomobilden fazlasını yapmış olur.

****************************

Kapasitenin Maliyete Etkisi

Kapasitenin maliyete etkisini “yazılım” üzerinden anlatmaya çalışalım. İşletim sistemi ve diğer
programlar için harcayacağınız para miktarı, 10 bin araç da üretseniz, milyon
araç da üretseniz aynıdır.

Diyelim
ki yılda 10 bin adet üreten bir fabrikada araç başına yazılım maliyeti 100
birim
ise, milyon üreten fabrikada araç başına yazılım maliyeti 1 birim
olur. Bir başka deyişle yılda 10 bin adet üreten fabrikada aracın toplam
maliyetinin mesela %50’si yazılımdan kaynaklanan maliyet olurken, milyon
kapasiteli fabrikada yazılım maliyetinin, toplam araç maliyeti içindeki payı
%5’de kalabilir.

Sırf bu
yüzden, yüksek kapasiteli fabrika çok kâr ederken, düşük kapasiteli fabrika ya
çok az kâr eder veya zarar eder.

İşte bu
sebeplerle TOGG yatırımı için “iktisadi değildir”, “yabancıların eline
geçmesi muhtemel bir projedir” yorumları yapılıyor.

Bu tespitleri yapanlar “hain” falan değil. Bu yatırımın başarısız olmasını da
istemiyorlar. Ama yapılacak yatırımın sadece “bizim de bir otomobil markamız
olsun
hevesi” ile başarılamayacak zor bir iş olduğuna dikkati
çekiyorlar.

TOGG henüz yolun başında.
Önünde çok çetin ve çetrefilli bir yol var. Yola çıkanların ve destek veren
devletimizin hedefinin yılda 30-40 bin kapasiteli bir fabrika
olmaması gerekiyor.
Öncelikle ihracat hedefimiz olmalı. Bunun için dünya
çapında distribütör, servis ve bayi ağına ihtiyaç var.

Dilerim zamanla hepsi olur.

Teröre Karşıyız. Ya, Terörün Fikrine?

Çok tekrarlayıp sizi sıkmış olabilirim: Küçük zekâlar insanları, orta zekâlar olayları, büyük zekâlar kavramları tartışır.

Türkiye hangi terör örgütleriyle mücadele ediyor? PKK ve FETÖ değil mi? Nasıl mücadele ediyor? Bunların mensuplarını teşhis edip, yakalayarak… Peki, siz hiç bizim PKK’nın veya FETÖ’nün fikriyle, yani bu örgütlerin piyasaya sürdükleri kavramlarla mücadele ettiğimizi duydunuz mu?

Bu tespiti ilk defa rahmetli bakanım, sevgili kadim dostum Sadi Somuncuoğlu’ndan duymuştum: “Ne PKK’nın ne de FETÖ’nün fikriyle mücadele ediliyor. Sadece mensuplarının peşine düşülüyor.”

Fikirle mücadele karşı fikirle olur; eğer varsa.

Menzilimiz bir mi ne

Çözüm süreci sırasında gerçekten silah bıraksalardı, bizim PKK ile veya PKK’nın yapmak istediğiyle, PKK’nın fikri ve PKK’ya ait kavramlarla bir sıkıntımız olmayacaktı anlaşılan. O günleri hatırlayınız. Davet üzerine sınırın öbür tarafından, bir fetih havasıyla, gelen PKK’lıları çadır mahkemelerine çıkarmıştık. “Pişman mısınız?” diye sormuştuk. “Hayır, pişman değilim!” diyenlere, “Yok yok pişmansınızdır, vallahi. Yaz kızım, ‘Pişmanım!’ dedi.” diye salıvermiştik. “Size engel olan, güçlük çıkaran devlet görevlileri varsa bildirin, icabına bakalım.” demiştik. Bütün mesele, insanlar ve olaylardı. Hedefleri, propagandaları, iddiaları, fikirleri ne olursa olsun.

Ya FETÖ? İktidarı devirmeye kalkışana kadar onun ismi FETÖ değil, “Muhterem Hocaefendi” idi. Biliyorsunuz “Ne istedilerse vermiştik.” ve “Menzilimiz birdi.”

“Menzilimiz birdi.” ne demektir? Aynı hedefe yürüyorduk demektir. Menzil, ev, yuva, gidilecek, varılacak yer, velhasıl hedef demektir. Demek ki FETÖ’nün fikirleriyle bir sorunumuz yoktu. İktidarı önce yolsuzluk ithamıyla hırpalayıp sonra da darbe ile devirmeye kalkışmasalardı, bu sorunsuz gidiş sürüp gidecekti herhâlde. Hatırlayın: Suç örgütünün, suç örgütü oluşunun miladı var: 17- 25 Aralık. Bu milat ne? İktidara muhalefet ediş tarihi.

Tahakküm ve itibar liderliği

Zekâlarla ilgili özdeyişte, kendi kendimden kopya çekiyorum. Hadi biraz daha çekeyim ve eski yazılarımdan birinden aktarayım: İki tarzı riyasetten bahsetmiştim. Hükmetmeye, tahakküme dayanan bir liderlik. Buna “tahakküm lideri” demiştim. Bir de fikirleriyle, entelektüel birikimi ve etrafında yarattığı sevgi halesiyle liderlik edenden. Buna da “itibar lideri”, “saygın lider” demiştim. Bu iki riyaset tarzının en önemli farkı şuydu:

“Tahakküm liderinde önemli olan, fikir veya sevgi değil, kendisine tâbi olunmasıdır. Onun için bugün bir fikri, yarın bambaşka bir fikri savunabilir. Muhaliflerine fikirlerinden dolayı değil, kendisine tâbi olmadıklarından dolayı düşmandır. Fikri zıt da olsa boyun eğeni kabullenir, fikri aynı da olsa muhalifi reddeder. Saygın tipi fikre, sevgiye dayanır. Onun için fikirlerinin tutarlı olması, davranışlarının fikirlerini nakzetmemesi gerekir. Zavallı saygın, bugün ak dediğine yarın kara diyebilme hürriyetinden mahrumdur.”

Fikirleri, kavramları bir yana bırakıp sırf insanlarla uğraşmak ve bu uğraşmayı da “Bana itaat ediyor.”, “Bana muhalefet ediyor.” diye iki basit kritere dayandırmak hastalığı, sadece iktidarda yok. Katiyen demokratik olmayan partiler kanununun izin verdiği, hemen bütün liderliklerimizde bu illet var.

Merkez partisi ne demek?

Bir partinin ileri gelenleriyle, gayrı resmî bir buluşmadaydım. Bir kahvehanede konuşuyorduk. İçlerinden biri, partisinin merkeze çekilmesi gerektiğini söyledi. Ben öteden beri bu “merkezci” fikri anlamam. Sağcı, solcu, muhafazakâr, demokrat, diktatörcü, komünist, faşist… Hepsini kavrayabiliyorum. Fakat “merkezci”nin ne demek olduğunu anlayamıyorum. Belki bir tarifi, “Yukarıda sayılanların hiçbiri.” diye yapılabilir. Bu da pek tarif sayılmaz. Fikir veya kavram, hiç mi hiç sayılmaz. Onun için sordum: Partiyi merkeze çekmenin yolu nedir? Bu merkeze çekme işini nasıl yapacaksınız? Aldığım cevap şöyleydi: Merkezdeki arkadaşların kimler olduğu biliniyor. Onları yönetim mevkilerine getirirseniz, partiyi merkeze çekmiş olursunuz.

O tarihte, bunun, “Onu seçme beni seç.” anlamına geldiğini düşünüp susmuştum. O anlama geliyordu tabii, fakat bu tutumun bir başka anlamı daha vardı: Önemli olan fikirler değil, kişilerdir. Kişi ne kadar fikirsizse o kadar makbuldür. Öyle ya, merkezde demek, “yukarıdakilerden hiçbiri” demektir. Yukarıya başka fikirler de ekleseniz, merkez ondan olmamalıdır. Yoksa ocu, bucu, şucu olur. Merkez hiçbir şeyci olmak zorundadır.

____________________________

Sansür rubaisi

Bu yazıyla ilgisi yok gerçi… Bir dostum, ismiyle müsemma İrfan Yalçın Bey kardeşim, rahmetli dev şairimiz Arif Nihat Asya’dan bir rubai hatırlamış. Niye hatırlamış bilmiyorum ama şu işe bakın ki ben de hatırladım ve hatırlatmak istedim:

Sessizce düşünsek duyacaklar bir gün.

Olmazları olmuş sayacaklar bir gün.

Onlar bu vehimle ellerinden gelse

Rüyalara sansür koyacaklar bir gün.

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-2

0

Yazarlara göre Sanayi Devrimi, büyük
nüfusun şehirlerde birikmesine yol açmış, ülke genelinde tarım ve hayvancılığa
dayalı dağınık yerleşim yapısını değiştirmiştir. Kentlerdeki nüfus artışının
hem çalışan hem de tüketen insanların çoğalması, yaşam standartlarının
iyileşmeye başlaması ve yaşam biçimlerinin değişmesi nedeniyle ekonomik büyüme
hızlanmıştır. İnsan hayatında sosyoekonomik ve kültürel değişimlere yol açan
Sanayi Devrimi uzun bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Bu açıdan bakıldığında
oldukça farklı yapıları ve etkileri olan üç farklı sanayi devriminden bahsetmek
mümkündür.

1-) Birinci Sanayi Devrimi

1760-1830 dönemini etkileyen Birinci
Sanayi Devrimi, İngiltere’de dokuma tezgâhlarının mekanizasyonu ile etkisini
göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda, odun yerine maden ve buharın kullanılması,
hareket gücünün, mekanizasyonun ve ürünlerin fabrikaya taşınmasının artmasına
neden olmuştur. Eski tarz aile işletmeleri ve küçük üretim tesisleri yerlerini
büyük fabrikada bırakmıştır.

2-) İkinci Sanayi Devrimi

Buhar, kömür ve demirin yanı sıra çelik,
elektrik, petrol ve kimyasalların üretime girmesi, sanayide kullanılan temel
hammadde ve enerji kaynaklarının değişmesine yol açmış, bu da ikinci sanayi devrimini
beraberinde getirmiştir. Elektrik teknolojisinin gelişmesi ve üretim hatlarında
kullanılması, buhar gücünden çok daha güçlü olan bu yeni ve üstün teknolojinin
makineleri daha da geliştirmesini ve büyük miktarlarda üretimi artırmasını
sağlamıştır. Ayrıca petrol de enerji kaynağı olarak kullanılmış ve petrol bazlı
içten yanmalı motorlar da kendini endüstriye yerleştirmiştir. Bu doğrultuda
fabrikalara seri üretime geçilmiştir. Bu dönemde seri üretimin en bilinen ve
çarpıcı örneklerinden biri Ford Motor Company’den Henry Ford’dur. Henry Ford’un
otomotiv seri üretim sistemi hızla sanayileşmeyi geliştirmiştir.

3-) Üçüncü Sanayi Devrimi

1970’lerden günümüze Üçüncü Sanayi Devrimi
egemen olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra elektronik, bilgi ve iletişim
teknolojilerinin gelişmesiyle üretimin otomasyonu sağlanmıştır.
Programlanabilir lojik kontrolörlerin (PLC) geliştirilmesi sonucunda üretimde
otomasyon ilerlemeye başlamıştır.

Birinci Sanayi Devrimi Mekanizması, İkinci
Sanayi Devrimi’nin serileştirilmesi, Üçüncü Sanayi Devrimi ise üretimin
otomasyonu ve dijitalleşmesi olarak tanımlanmıştır. Enerji kaynağı olarak;
Birinci sanayi devriminde kömür, su ve buhar gücü; İkinci Sanayi Devrimi’nde
petrol ve elektrik ön plandayken, Üçüncü Sanayi Devrimi’nde güneş ve rüzgâr
gibi yenilenebilir enerji kaynakları, yeniden üretilemez kaynaklar ve çevresel
kaygılarla daha da önem kazanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan şirketler ve
ülkeler, farklı tüketici tercihlerine cevap verme esnekliğini gösterebilmiştir.
İletişim ve ulaşım, ticaret ve sanayideki gelişmeler küreselleşmiştir.

4-) Dördüncü Sanayi Devrimi, endüstride,
genellikle makinelere ihtiyaç duyar, böylece kendilerini ve üretim süreçlerini
hiç ayrılmadan yönetmeye başlamıştır. Makinelerin bu üst düzey ve güncel yapıları;
bilgisayar, iletişim ve internet teknolojilerinin harmanlanmasından doğan,
nesnelerin interneti gibi karma teknolojiye bağlı siber-fiziksel sistemlerdir. Bu
devrimin benimsenmesi ve insanlık tarafından kabul edilmesi sonucunda,
sanayinin geleceği için öngörülen seviye, üretimi gerçekleştiren fabrikaların
kendi kendini yönetmesidir. Müşterinin siparişinin alınmasından ürünün
müşteriye teslimine kadar geçen sürenin tam otomasyonunun sağlanması
amaçlanmaktadır. Yine makineler arızalandığında bir teknisyen aracılığıyla
değil kendi kendilerini tamir edebiliyorlar. Öngörülebilir gelecekte,
verimliliği ve tasarrufu artıracak aydınlatma ve ısıtma sistemlerinin olmadığı
karanlık fabrikalar bu devrimi gerçekleştirebilecektir.
Yeni bir kavram
olarak Endüstri 4.0, ilk olarak 2011 yılında Hannover Endüstri Fuarı’nda
tanıtılmış, ardından Alman hükümeti tarafından desteklenmiştir. Dördüncü sanayi
devrimi, önceki üç sanayi devrimiyle karşılaştırıldığında, CPS (siber-fiziksel
sistem) ve “Nesnelerin İnterneti” ilkelerine dayalı akıllı üretimi hedefliyor.
Endüstri 4.0, modüler akıllı fabrikalarda fiziksel süreçleri siber-fiziksel
sistemlerle izleyerek nesnelerin birbirleriyle ve insanlarla iletişim halinde
kalmasını ve merkezi olmayan kararlar almayı hedefliyor. Üretim süreçlerine
yepyeni bir boyut kazandıracak Endüstri 4.0, fuarda duyurulmadan önce Almanya
Eğitim ve Araştırma Bakanlığı (BMBF), ülkenin mevcut konjonktürde ve
öngörülebilir kalkınmasını güçlendirmek için bazı çalışmalar yapmıştır. “Gelecek
Projesi” olarak bilinen bu projeler, “Yüksek Teknoloji Stratejisi 2020’nin
Gelecek Projeleri
” başlığı altında yayınlanmıştır[1].

Dünyada ve ülkemizde sanayileşme ve
teknolojik gelişmelere paralel olarak özellikle işyerlerinde üretken faktör
olan çalışan kişilerin sağlığı ve güvenliği ile ilgili bir takım sorunlar
ortaya çıkmıştır. Başlangıçta fazla önemsenmeyen bu sorunlar iş verimini ve
işletmeyi tehlikeye sokmasıyla önem kazanmış ve üzerinde düşünülmesi
gerekliliği doğmuştur. Günümüzde, iş ortamında sağlıklı ve güvenli çalışma
koşulları yaratarak; iş kazaları ve meslek hastalıkların en alt düzeye indirmek
böylece maddi kayıpları önleme, iş verimliliğini artırma hedefleri ile hareket
edilmektedir. İşçi sağlığı sağlıklı bir yaşam çevresi için gereken sağlık
kurallarını içerirken; iş güvenliği, daha çok işçinin yaşamına ve vücut bütünlüğüne
yönelik tehlikelerin ortadan kaldırılması için gerekli teknik kuralları ele
alır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği uygulaması Dünya Sağlık Örgütü (WHO),
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi kuruluşların sözleşme, direktif ve
bildirgeleri nedeniyle de birçok ülkede yasal bir gerekliliktir. WHO ve ILO’nun
1950 yılında yaptığı işçi sağlığı ve güvenliği tanımına göre “işçi sağlığı
ve iş güvenliği
” şöyle tanımlanmaktadır; “tüm çalışanların bedensel,
ruhsal, toplumsal sağlık ve refahlarının en üst düzeye yükseltilmesi ve bu
durumun korunması, işyeri koşullarının, çevrenin ve üretilen malların meydana
getirdiği sağlığa aykırı sonuçların ortadan kaldırılması; çalışanların
yaralanmalara ve kazalara maruz bırakacak risk etmenlerin önlenmesi, yine
çalışanların bedensel ve ruhsal özelliklerine uygun işlere yerleştirilmesi ve
sonuç olarak işçilerin bedensel ve ruhsal gereksinimlerine uygun bir iş ortamı yaratılmasıdır
”.
İş sağlığı bütün çalışanların sağlığını koruma, sürdürme ve üst düzeye
ulaştırma çalışmalarını kapsar. Çalışanlar deyimi aslında değişik sektörlerin
tümünü kapsar. Tarımda, sanayide, ticarette ve hizmet sektöründe çalışanların
tümü iş sağlığının konusu içinde ele alınırlar. Ancak, sanayide çalışanlar iş
yerlerindeki çevresel koşullar nedeniyle daha çok sayıda, daha ağır sağlık
tehlikeleriyle karşı karşıya bulundukları için iş sağlığında bu sektöre öncelik
tanınmıştır. O nedenle kimi zaman, iş sağlığı ile endüstri sağlığı terimleri eş
anlamlı olarak kullanılmaktadır. İş sağlığı hizmetleri sonucunda işçiler
sağlıklı oluşlarını sürdürecekleri için, hastalık ve sakatlıklar nedeniyle
işten geri kalma sorunu ortadan kalkar. Ayrıca, iş ortamının daha güvenli ve
sağlığa uygun duruma getirilmesi sonucu işçilerin işlerine karşı olan
bağlılıkları artar. Bu gelişmeler sonucunda iş yerindeki üretim ve verim
yükselir.

            İş ve işçi Sağlığının Amacı;

-İşçilerin fiziksel, ruhsal ve sosyal
yönden tam iyilik durumlarının (yani sağlıklarının) en yüksek düzeye çıkmasına
çalışmak

-İş ve işçi uyumunu sağlamak

-Çalışma ortamındaki sağlık tehlikelerini
belirlemek ve bunları ortadan kaldırmaya çalışmak

-İşçilerin sağlıklarının bozulmasını
önlemek

Bu amaçlardan da anlaşıldığı gibi, iş
sağlığı yalnızca çalışma koşullarına bağlı sorunlarla ilgilenmez, işçinin ve
ailesinin sağlığını bozabilecek diğer sosyal ve ekonomik koşullarla da
ilgilenir. Çünkü sosyal ve ekonomik sorunlar işçinin hastalanmasına ve iş
veriminin azalmasına neden olur. Bu durumdaki bir işçi işini kaybedebilir,
dolayısıyla, sosyal sorunlar daha da ağırlaşabilir. Sonuçta, yalnızca işçinin
kendisini ve ailesinin sağlığı bozulmakla ve iş verimi düşmekle kalmaz, bu
durum toplumun genelini ilgilendiren bir sorun olur. Bu boyutu nedeniyle işçi
sağlığı toplumun tümünü ilgilendiren bir “halk sağlığı” konusudur[2]. Türkiye’de
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı, Yerel Yönetimler, Sivil Toplum Kuruluşları ve Sendikaların iş
birliği ile Koruyucu Hekimlik, Halk Sağlığı ve İş Yeri Hekimliği’nin
güçlendirilmesi, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği sorunlarının çözülmesini kolaylaştıracaktır.
Teknolojik afetlerde doğal afetlerde olduğu gibi risk yönetimi kriz yönetimden
önce gelmektedir. Kurumlar elemanlarını sadece kriz yönetimine göre
yetiştirilirse her afette can kaybı daha çok olacaktır. Türkiye risk yönetimine
önem vermeli İşçi Sağlığı ve İş güvenliği buna göre planlamalıdır.

Devam edecek



[1]Nuray
Celik &Fatih ÖZTÜRK, The Upcoming İssues Of İndustry 4.0 On Occupational
Health And Safety Specialized İn Turkey Example, International Journal of
Economics, Business and Management Research Vol. 1, No. 05; 2017, pp.236-256.

[2]
Cengiz Yakıncı, Erdem Yeşilada (Editörler), 
Koruyucu Sağlık Rehberi, Türk Eczacılar Birliği Eczacılık Akademisi
Yayınıdır, Ankara, 2012.

Moğol – Rus İlişkileri (1223 – 1341)

0

Prof. Dr. Altay Tayfun Özcan; ‘Hazar
Kağanlığı
’ ve ‘Moğollar Avrupa’da
isimli kitaplarından sonra 2022 yılında yayınlanan 16,5 X 23,5 santim
ölçülerindeki 510 sayfalık eserinde 1223-1341 yılları arasındaki Moğol-Rus İlişkileri konusunu ele
alıyor.

Rus
denilen millet, Orta Çağ*’da Doğu Avrupa’ya göç eden Doğu Slav Boyları*’dır.
Ayrı bir etnik grup olarak tanınması 15. yüzyılda ileri sürülen siyâsî bir
gelişmedir. Bu insanların Ukrayna’nın günümüzdeki başşehri Kiev’de
oluşturdukları knezlik* önce Moskova’ya taşındı. Aynı zamanda günümüzdeki Rusya
topraklarında çok sayıda knezlikler kuruldu. Bunların başındaki yöneticiler, Moğol
Kökenli Altın Orda hükümdarlarına bağlı olarak topluluklarını yönetiyorlardo.
1242 yılında Batu Han tarafından kurulan Altın Orda İmparatorluğu, Emir
Timur’un Toktamış Han’ı mağlup etmesinden sonra çıkan taht kavgaları sebebiyle
zayıfladı ve 1502 yılında târih sahnesinden silindi.  

Târihçilerimiz, Moğolları ‘Türklerin amca çocukları olarak’ kabul
ederler. Farklı bir kültürü tercih etmeleri sebebiyle Türklerden ayrılmış
olmakla birlikte, temasları devam etmiştir. Bu sebeple Moğollaşan Türkler
olduğu gibi, Türkleşen Moğollar da vardır. Türkler, Müslüman olmadan önce de
domuz beslemezler ve etini yemezlerdi. Moğollar ise domuz etiyle beslenirlerdi.
Türkler gibi medenî değildi.

Moğollar, dağınık ve birbirleriyle kavgalı
kabileler hâlinde yaşıyorlardı. Timuçin, kabileleri barıştırdı ve birleştirdi.
Annesi Türk olduğu için Türk kültürü ile yetişmişti. ‘Cengiz’ adını aldı ve kurduğu devletin hükümdârı oldu. Disiplinli
ve cengâver oluşu sebebiyle Ruslar dâhil çevresindeki bütün milletlere
saldırdı. On binlerce Rus öldürdü.

Prof. Altay Tayfur Özcan yukarıda özetlenen
hâdiseleri bütün teferruatı ile açıklıyor.

Kitabın
arka kapak yazısı:

Rus târihi Doğu Roma
İmparatorluğu, İskandinav ve mahallî Slav kültürü üçgeninde şekillenmiş bir
târih olarak değerlendirilse de Rus geçmişinin beslendiği bir diğer unsur da
doğusunda yer alan bozkır hududuydu. Hazarlar, Peçenekler, Kumanlar ve İtil
Bulgarları Rusların sâdece birer komşusu değildi, aksine Rusları etkileyen ve
Rus târihini şekillendiren birer unsurlardı. Bununla birlikte, bu devlet ve boy
konfederasyonlarından hiçbiri Rusya’yı hâkimiyeti altına alamamıştı ve
Rusya,  aşamadıkları bir set tarafından,
orman hattı ile korunmuştu. Ancak 1223’te doğudan gelen yeni bir bozkır gücü
olan Moğollar karşısında Kalka’da aldıkları mağlûbiyet, târihin değişmeye
başlayacağının habercisi oldu. Ancak yine de şanslılardı, çünkü Moğoüar için bu
harekât sâdece bir keşif seferiydi ve zaferlerini müteakip doğuya doğru dönüp
gittiler. Bu da Moğolların gelip geçici bir düşman olarak görülmesine ve Kalka
felâketinin* birkaç yıl içerisinde unutulmaya yüz tutmasına sebep oldu. Bunun bedelini
de 1236’da Moğollar ikinci defa Rus hudutlarına dayandığında, onlara karşı
koymak üzere hiçbir hazırlık yapmamalarının yarattığı felaketle ödediler. Rus
yazarları şimdi Kalka gibi tek bir muharebenin acısın; değil, bütürt bir
Rusya’nın Moğol atları tarafından çiğnenmesini şaşkınlıkla karışık bir ıstırap
içerisinde aktarıyorlardı.

Ruslar 1237-1240
arasını çok zorlu bir üç yıl olarak geçirdi. Belki hâlâ Moğolların gelip geçici
bir düşman olduklarım düşünenler vardı  Ancak
1242’de bu ümidin boş bir hayal olduğunu görmeleri uzun sürmedi. 1242’de Batu
Han’ın Avrupa seferini sonlandırarak İtil kıyılarına gelmesi, Rusya’nın iki
yüzyıl boyunca devam edecek yeni bir döneme, Moğol tabiiyeti dönemine adım
atmasıyla neticelendi. Artık Rus knezleri ‘Han’ın
toprakları
’ olarak gördükleri ülkelerinde hüküm sürebilmek için Altın Orda
hükümdarından izin almak mecburiyetindeydi, Hem de en ücra yerlere varıncaya kadar.
Aynı zamanda da Moğol hükümdarına vergi ödemek ve askerî hizmette bulunmak
görevini üstlenmek mecburiyetinde bırakılmışlardı.

Altay
Tayfun Özcan
, bu eserinde Moğol
komutanları Cebe ve Sübedey’ın 1223’teki keşif seferinden başlayarak 1341 ’de
Özbek Han’ın ölümüne kadar, Moğolların Rusya üzerindeki hâkimiyetlerinin
seyrini konu etmektedir. Rus knezlerirnin Altın Orda Hanlığı merkezine
yaptıkları ziyâretlerin, Büyük knezlik yarışı içinde birbirleriyle olan mücâdelelerin
Ve Altın Orda hanlarının Rusya siyâsetleri ile buna etki eden faktörlerin konu
edinildiği  118 yıllık Moğol-Rus
İlişkileri isimli kitap 2018 yılında yazarına TÜBA TESEP ARMAĞANI’nı
kazandırmıştır.  

……………………………………

*knezlik: Rusya’da,
knez tarafından yönetilen insan toplulukları, küçük devletler.

*Orta Çağ; Türk târihçilerine göre Roma İmparatorluğu’nun ‘Doğu’ ve
‘Batı’ olarak ikiye bölündüğü Milattan Sonra 395 yılından İstanbul’un Türkler
tarafından fethedildiği 1453 yılına kadar devam eder. Avrupalı târihçilere göre
ise 500’lü yılların başı ile 1520 yılında meydana gelen veba salgını sebebiyle
yaşanan büyük kıtlık ve neticesinde Avrupa nüfusunun yarıdan fazlasının
ölmesine kadar devam eder. 500’lü yıllarda Orta Çağı başlatan olay hakkında
farklı görüşler vardır.
 

*Slav Boyları: Slavların, Hint – Avrupa kökenli insanlarla
aynı ırktan olduğu tespit edilmiştir. Günümüzde Polonya ve Beyaz Rusya olarak
bilinen topraklarda yaşıyorlardı.

*Kalka Felâketi: Subutay Bahadır ile ve Cebe Noyan önderliğindeki
Moğolların Ruslar üzerine saldırıya geçmesi ile başlayan savaştır. Moğollar
fazla savaşmadan geri çekildiler. Rus-Kuman orduları zaferi kazandıklarını
zannederek onları kovalamaya başladılar. Moğolların maksadı onları yok
edilebilecek bir bölgeye çekmekti. Ruslar ve Kumanlar Moğolları 8 gün kovaladılar.
Moğollar Kalka nehri denilen yere gelince durup savaşmaya başladılar. Savaş
sonucunda Moğollar kendilerinden 4 kat üstün Rus-Kuman ordusunu yendiler. Savaş
sonunda Moğol ordusunun başındaki komutanlardan Cebe’nin bir Kıpçak tarafından
öldürüldüğü söylenmektedir. Fakat nasıl öldüğü bilinmemektedir.

*Tüba Tesep Armağanı: Üniversitelere yönelik değerli Türkçe telif
eser üretimini teşvik etmek maksadıyla oluşturulmuş bir organizasyondur.  2016 yılına kadar İlmî Telif ve Tercüme Eser
Armağanları (TEÇEP) olarak adlandırılan programın, 2017’den itibaren sâdece telif
eserlerin mükâfatlandırılacağı İlmî Telif Eser Armağanı Programı (TÜBA-TESEP)
olarak uygulamaya devam edilmesi kararlaştırılmıştır.
  

 

Altay Tayfun Özcan:

15 Mayıs 1979’da
Giresun’da doğdu. İlk, Orta ve Lise eğitimini Giresun’da tamamladıktan sonra
1998 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde okumaya hak
kazandı. Bir yılı İngilizce hazırlık sınıfında geçen Târih öğrenimini 2003’te
tamamladı. 2005’te Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal İlimler
Enstitüsü Orta Çağ Târihi programında Yüksek Lisansını, 2010’da da Ege
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dünyâsı Araştırmaları Enstitüsü
Türk Târihi Programında ise Doktora eğitimini tamamladı. 2015’te Genel Türk Târihi
Doçenti unvanını alan Altay Tayfun Özcan 2020’de ise yine aynı anabilim dalında
Profesörlüğe yükseltildi.

Altay Tayfun Özcan
2005’te Araştırma Görevlisi olarak adım attığı Dumlupınar Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde Profesör Doktor unvanı ile görev
yapmaktadır.

Altay Tayfun Özcan
çalışmalarında İngilizce, Latince ve Rusça kullanmaktadır. Evlidir ve Gündüz
Ural ile Çağatay Uluç adlı iki evladı bulunmaktadır.

Gardrop Atatürkçüleri Hakkında!

Uzun zamandır görüşemediğimiz, Atatürkçü,
Cumhuriyetçi emekli bir öğretmenimiz ile yolda karşılaştık.

Bana, üyesi olduğum ADD Kocaeli şube
başkanı Taylan Bingöl’ü şikâyet ederek,

         
Taylan Bingöl’ün sosyal medya da Gardrop
Atatürkçüleri içerikli paylaşımını beğenmediğini ve eleştirdiğini söyledi.

Ben de derin bir nefes alarak,
maksimum saygı ve hürmet ile en ince ve özenle seçilmiş cümleler ile

Kıymetli öğretmenim, kusura bakmayın ama!

Taylan Bingöl yerden göğe kadar haklı!

Deyince, Sinirlendi!

Sende Taylan ile aynı fikirde
misin, yazıklar olsun, seni de kınıyorum diye çıkıştı…

***

Bende kendisine, kıymetli hocam;

Daha önce hatırlarsanız birkaç
sohbetimizde!

Yobazlar, çocukları küçük yaşta topluyor
yediriyor içiriyor ev tutuyor beyinlerini yıkıyor!

Ne olacak bu memleketin hali! Demiştiniz!

Peki siz, öğretmenlik yaşantınız
da, ders saatleri haricinde!

Kaç tane ana baba kuzusu gariban
çocuğu topladınız etrafınıza!

Sınıfta yaptıklarınız mesleki bir
görevdi,

Kast ettiğim şey mesleğiniz
dışında kendinize ayırdığınız özel hayatınızda,

Kemalizm’i Atatürkçülüğü anlatıp
onlara rehberlik yaptınız mı?

İhtiyaçlı çocuklar yanlış
olduğunu düşündüğünüz yapılara muhtaç olmasın diye burs verdiniz mi?

Bu toplumsal faydalı işler için,
arkadaşlarınızı organize ettiniz mi?

Çanta kalem kitap gibi temel
ihtiyaçlarını karşıladınız mı?

 Ağabeylik rehberlik yaptınız mı?

Hadi başkasının çocuğunu geçtim,
kendi çocuklarınızı Atatürkçü gençlik hareketlerine gönderdiniz mi?

Yönlendirdiniz mi?

Bırakın faaliyetleri, kongrelere
oy kullanmaya gelirken etrafta gençler gözüksün moral olsun diye, oğlunuzu
kızınızı yeğeninizi getirdiniz mi?

Atatürkçü gençler tanışsın
kaynaşsın diye projeler ürettiniz mi?

Birkaç eski Tüfek, Birkaç idealist genç, hepsi bu mu?

Biz bu kadar mıyız?

                ***

         
Vay
efendim cemaatlere yardımlar geliyor bizim paramız mı var dedi!

         
Onlara dış ülkelerden emperyalistlerden yardım
ediyor bizim paramız mı var dedi!

Hocam; Atatürk ve silah
arkadaşları trilyonlarla mı çıktı yola?

Damlaya damlaya göl olmuyor mu?

2 Milyonluk İzmit! te ayda 100 TL
“Bir duble rakı parasına” kıyabilecek 10.000 Atatürkçü olsa ayda BİR MİLYON TL
yapar.

Ayda BİR MİLYON ile de bu şehir
SELANİK İLE KARDEŞ ŞEHİR OLUR!

Hiçbir evladımız sahipsiz de
kalmaz, karanlık yapılara muhtaç da kalmaz!

Zaten böyle bir Cumhuriyet şehrinde,
10 bin fedakar idealist Atatürkçü de yoksa,

Cumhuriyet kalmış gitmiş diye ağlanmaya ne hakkımız var!

Diye de ekledim.

Babamı annemi bile tanıyan değerli
bir büyüğümüz olduğu için saygıyla naif cümleler ile ifadelerle anlattım, gönlümden
geçenleri

***

Hocam kusura bakmayın ama sizlerin
varken yokluğu bir yana!

Misal bir tarikatçi cemaatçi
meclis üyesi olunca yemiyor içmiyor kendi geldiği yapılara çalışıyor, hizmet
ediyor!

Ben Atatürkçü olup ta bir yere
gelen ve kendi ideolojisine hizmet etmek için her türlü fırsatı değerlendiren
önemseyen bir siyasetçi pek duymadım!

Sizin örnek göstereceğiniz
birileri var mı?

Ya da siz hangi derneğe zaman,
para ve enerji harcıyorsunuz?

Adamlar bir yere gelince kendi derneklerine
arsa da bağışlatıyor, bina da verdiriyor, belediye bütçelerinden bağışlar da
yaptırıyorlar!

Kendileri de yapıyorlar!

Ve daha neler neler.

Yapmayanları dernek yöneticileri
değil, mensupları kınıyor, teşvik ediyor!

Ayrıca toplumda oluşan genel bir
kanaat de!

Bir Belediyede- bir Kurumda
Atatürkçü bir yetkili varsa mümkünse Atatürkçü hareketlerin olacak işini en çok
o zora sokuyor!

Ben de “oğlunun adı Mustafa Kemal olan bir ülkücü olarak” iyi kötü 10
yıldan fazladır Atatürkçü ve Cumhuriyetçi derneklerin de “aidat ödeyen
etkinliklerine katılan, derneğine üye kazandıran, etkinliklerine çocuklarını
götüren özendiren” bir üyesiyim

Kusura bakmayın ama Taylan Bingöl’ü
haksız çıkartmak istiyorsanız, hala yaşarken gelin derneklerimize birlikte
sahip çıkalım.

Sizin mazeretleriniz var ise,
evlatlarınızı yönlendirin.

Yoksa gerisi kuru sitemden ileri
gitmez,

Atatürkçülük;  10 Kasımlarda ve milli bayramlarda ortaya
dökülüp, yok Atatürk öyleydi yok böyleydi, ben şöyle severim, Aslında Kemalizm
gelecek var ya ne güzel olur!

Şu yobazlar Atatürk’ün kıymetini neden
bilmiyor!

Ben bir sohbette Lenin’e dedim
ki!

Stalin de benden korkardı!

Bir gün Ben, Deniz, Mahir
faşistlerle mücadele ederken!

Karşılığı yok hocam böyle hikâyelerin.

Velev ki doğrudur, hadi inandık.

Siyasal İslamcılar sizin gibi anılarıyla
yaşamıyor.

Hep diriler, hep birlikteler, hep
üretkenler, birbirlerinin kusurlarını kapatıp, sürekli mevzi kazanmaya
çalışıyorlar,

Sayıları da artıyor, imkânları
da, öğrencileri de,

Geriye kalan ideolojik
yaklaşımlara da GARDROP ATATÜRKÇÜLÜĞÜ dışında bir ifade kalmıyor deyince,

                İnsafa
gelen hocam.

         
Haklısın biz Atatürk sadece çok sevdik ama,
siyasal İslamcılar kadar fikrimizin hizmetinde olamadık, yapanın görevi dedik,
yapamayanı eleştirirdik, o yapılsın bu yapılsın dedik, zahmete yeterince dâhil
olmadık!

 

         
Bizim nesil, konuşalım, tartışalım, en doğruyu
arayalım derken, sonuç odaklı işlerden ve üzerimize düşenleri yerine
getirmekten eksik kaldık,

 

 

         
Enerjimizin çoğunu siyasete ve partiye ayırdık,
Siyasette de ve benlik duygusu girdi aklımıza, kendimizi birbirimizden ve
kurumlarımızdan üstün görür olduk.

 

         
Hep kırmızı halı ve mikrofon bekledik, ben
tespit yapayım birileri yapsın derken yapmaya niyetli bir avuç Cumhuriyetçiyi
de yalnız bıraktık!

 

         
Hep göreve davet ettik, yapılsın edilsin diye
akıl verdik, vicdanımızı rahatlatmaya çalıştık, yeterince katkı vermedik,
üzerimize düşen olduğunu akıl etmedik ve ya işimize gelmedi!

 

         
Neyse, ben senle dertleşmiş oldum, sen bunları
Taylan Kardeşime söyleme, iyi ki onu bulup bir ton laf etmeden sana rastladım,
siz bize benzemeyin deyip gitti.

 

Böyleyken Böyle Kıymetli
Atatürkçüler, Atatürkçülüğü Atatürk’ü sevmeyenlerden bekleyip evinizde hayal
dünyasında yaşamak yerine ATATÜRKÇÜ dernek ve yapılara gelirseniz, çocuklarınızı
teşvik ederseniz, Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri dünya durdukça devam eder.

Atatürk’ün askeri iseniz kışlalar
Atatürkçü düşünce dernekleri ve Cumhuriyetçi yapılar,

Evde pijama ile dost
sohbetlerinde şiirler ve özlü sözler ile ya da Milli bayramlarda anıtların
önünde yapılan basın açıklamaları ve zafer işaretli çekilip sosyal medyalarda
paylaşmak,  özde Atatürkçülük için yeterli değil.

Sayıları bizlerden az olan
Cumhuriyet karşıtları bizden daha örgütlü, daha planlı ve daha hâkim ise!

Taylan Bingöl ve onun gibilerin
eleştirilerine kızmak yerine pay çıkartmak lazım.

Bu yazdıklarım sadece Taylan
Bingöl için geçerli değil, pek çok Atatürkçü dernek üç – 5 fedakâr insanın
gerçek Cumhuriyet sevdalısının emeği ve parası ile ayakta duruyor, çoğu zaman
aktif yönetici bulmakta zorlanıyor, bunları bilip sitem etmek te doğru değil!

Ha bu arada bizim mahallede kendi
kurumlarını ihmal edenler sadece Gardrop Atatürkçüleri değil!

Sosyal Medya Milliyetçileri, Diriliş
Ertuğrul Turancıları ile klavye Vatanperverleri de ayrı bir komedi  ya neyse!!!!

Cumhuriyet’e Gölge Düşürenler

     Mutluluk
kaynağımız olan meşveret,

     Yani işlerin
danışıp görüşme ile çözümlenmesinin

     Yeri olan
Cumhuriyet Meclisi’ne

     Gölge düşürmek
isteyenler var!

     Bunlar, küçük bir
menfaat ve yararını,

     Milletin büyük
zararlara uğramasına tercih ederler!

     Bunlar, menfaat ve
çıkarlarını halkın zararında görürler!

     Bunlar, herşeye muvazenesiz / dengesiz,

     Ölçüsüz ve
muhakemesiz / akılsızca bakarlar!

     Bunlar, intikamcı
hâllerinden ve garazlarından vazgeçmezler!

     Böyleyken,
kendilerini millete feda etmekten

     Kaçınmadıkları,
dâvâsında bulunurlar!

     Böyleyken, Beylik veya Tavaif-i Mülûk /

     Küçük
Devletcikler’in öncüsü olan;

     Muhtariyet /
Özerklik peşinde koşarlar!

     Veya mutlak
istibdat / tam bir baskıcı mânâsında

     Bir Cumhuriyet
iddiasında bulunurlar!

     Daha bunun gibi,
mâkûl / aklî olmayan fikir sahibidirler!

     Üstelik, zulüm
görmüş, çeşitli sebeplerle kin bağlamış olanlara;

     Hürriyet ve
Cumhuriyet’in ihsanı olan affı, uygun görmezler! 

     Umumun / genelin
rahatını; intikam fikirlerine kurban ederler!

     Böylece, herkesin
âsab ve sinirine dokundurmakla,

     Teşeffi
edeceklerini / öç alacaklarını sanırlar!

     Madem, Hürriyet’in
en geniş şekli Cumhuriyet’tir.

     Elbette, hakikî,
kat’î ve reddedilmez ilmî / bilimsel;

     Doğru ve isabetli
kanaat ve fikirleri; âsâyişe dokunmamak şartiyle,

     Cumhuriyet’in
Hürriyet’i, o ilmî hürriyete dokunmamalı.

     Onu istibdat
altına almayı, aklından bile geçirmemeli.

     Onu asla suç
unsuru kategorisine / sınıfına sokmamalı.

     Çünkü dünyada
hiçbir hükûmet yoktur ki,

     Milleti tek bir siyasî görüş altında,

     Tek bir siyasî
kanaatin, kanatları altında toplayabilsin.

     Unutulmasın ki,
Lâik Cumhuriyet; ‘dinsiz’ demek değildir.

     Çünkü, dünyada
hiçbir millet dinsiz olarak yaşamamıştır.

     Türk Milleti ise,
asırlarca mümtaz / seçkin olarak,

     Cihanın her
tarafında yer almış; fakat Müslüman Türk olarak.

     Diğer İslâmî
unsurların, küçük de olsa, yine bir kısmı;

     İslâmiyet
hâricinde kalarak, tarihte yerlerini almışlardır!

     Böyle pek ciddî ve
hakikî dindar ve bin sene kadar hak dinin;

     Kahraman Ordusu
olarak, yeryüzünde, millî mefahir ve övünçlerini;

     Milyonlarca dinsel
menba ve kaynaklara sokmayı başaran;

     Kılıçlarının
uçlarıyla yazan mübarek bir millet;

     Elbette dinsiz
olamaz ve hiçbir zaman da olmamıştır.

     İşte bunun aksi
bir düşünce;                                                                                     

     Türk Milleti için
olmazların en olmazıdır. Çünkü:

     Asya’ın ileri
kumandanı olan Türkiye Cumhuriyeti;

     Asya’nın bu fıtrî
hâsiyet ve mâdeninden istifade ederek;

     Tarafsızlık
prensibini, dinsizlik tarafına değil,

     Şüphesiz,
dindarlık tarafına yöneltecektir.

Bir Gecede Hem Cahil Hem Fikirsiz Kalmışlar

Şahıslarla, sonra olaylarla ve en son da kavramlarla uğraşıyoruz demiştim. Bu sıralama aynı zamanda sırasıyla küçük zekâ- ortanca zekâ- büyük zekâ sıralamasıydı… Geçen haftanın sonunda Ak Parti Grup Başkan Vekili Mahir Ünal, bir konuşma yaptı ve çoğunluk o şahsa ve o beyanatla, yani olayla uğraşmaya başladı.

Şimdi ben de aynı hatayı yapıp o konuşmayı ele alacağım. Ama kendimi haklı çıkarmak için bazı sebepler sayacağım: Mahir Ünal’ın sözleri ve tavrı bir kişinin, Türk siyaset hayatından ve çevreden soyutlanmış sipsivri bir çıkışı değildir. Bu bizdeki sağın bir bölümünün artık gelenekleşmiş ve giderek o mahalleye hâkim olmuş tutumunun ifadesidir.

O mahallenin tarzı

Nedir bu tutum ve konuşma tarzı?

Evvela: İfade bombastik olmalıdır. “Oturup düşünelim, konuşalım, bak benim böyle fikirlerim var, sen ne dersin?” falan gibi tartışmalara kapalıdır. Haklılığından ve doğruluğundan o kadar emindir işte. Bu tutumu daha önce, “Cart kaba kaat!” tavrı olarak anlatmış ve “Cartizm” diye etiketlemiştim.

Saniyen: “Bizim bir altın çağımız vardı. Hainler onu yok ettiler, devirdiler; bugünkü zavallı hâle bizi mahkûm ettiler.” havası hâkim olmalıdır.

Salisen: Biz ne yapacağımızı biliriz ama söylemeyiz. Hem sırdır hem söylenmesi yasaktır. Biz mağduruz, mağdur…

Rabian: “Ben ne yapacağımı biliyorum ama bırakmıyorlar işte. Keşke şöyle bir iktidara gelsek… İktidara gelmek yetmez, şöyle birkaç on yıl orada kalsak. Kalmak yetmez, ben de iktidarın önemli bir koltuğuna otursam… Şu vesayet anayasasını birkaç defa değiştirecek güce erişsek. Millî Eğitim’i, Kültür Bakanlığı’nı falan ele geçirsek… İşte o zaman sizi o eski altın çağa döndürürüm döndürmesine ama bırakmazlar ki…”

Estağfurullah

Şimdi bom diye veya isterseniz cart diye ortaya çıkan o sözleri hatırlayalım: “Ama maalesef bir kültür devrimi olarak cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir.” ve “Bugün konuştuğumuz Türkçe’nin düşünce üretebilmesi mümkün değildir. Bugün konuştuğumuz Türkçe ile bir düşünce üretemeyiz sadece ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz, konuşma ihtiyacımızı karşılayabiliriz.”

Sayın Ünal’ı tenkit edeceksek söze estağfurullah diye başlamamız gerek. Çünkü sözlerini ciddiye alırsak yukardaki satırlarda düşünce yoktur; Ünal, sadece ihtiyaçlarını gideriyor dememiz lazım.

Estağfurullah dedikten sonra bir sorayım: Türkiye’de Yahya Kemal’den, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Kemal Tahir’den bugüne Cumhuriyet döneminin verdiği eserlerin kat be kat fazlası Cumhuriyet’ten önce mi verilmişti? Ünal bir kitap fuarında konuşmuş. Osmanlı döneminde milyonlarla kitap, on binlerce başlık fuardan fuara satılıyor muydu? Okuma yazma yüzde yüzü zorluyor, herkes çatır çatır okuyup yazıyor muydu?

Mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır

Size Osmanlı döneminden küçük bir lezzet sunayım. Birinci Meşrutiyetin Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 68. Maddesi şöyle başlıyor:

“MADDE 68.- Heyeti Mebusan için azalığa intihabı caiz olmıyanlar şunlardır: Evvelâ tebai devleti aliyeden olmıyan saniyen nizamı mahsusu mucibince muvakkaten hizmeti ecnebiye imtiyazını haiz olan salisen türkçe bilmiyen…” diye başlayan maddenin son cümlesi şöyle: “Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.”

(Yazımın başındaki “evvela, saniyen, salisen vs. tadadının ilhamı bu maddeden geldi. Maddede aşaran’a – onuncuya- kadar gidiliyor.)

Öyle anlaşılıyor ki Mahir Ünal’ın sonlanmasından ye’se kapıldığı, melül, mahsun, kederli, hüzünlü, bir buhrana sürüklendiği, tahribinden inkisarı hayale duçar olduğu Osmanlı yüksek kültürü döneminde neymiş? Milletvekillerinin Türkçe konuşmaları yeterliymiş de okur yazar olmasalar da olurmuş. Ancak bir dahaki seçimde okumalarına da bakılacağı söyleniyor. Yazmalarına gelince. Artık o kadarı da fazla diye düşünülmüş ve “mümkün mertebe yazmaları” istenmiş. Ama endişeye mahal yok; 1877 meclisinde değil, bir daha seferki seçimlerde… O bir daha seferki seçim de bir türlü gelmedi biliyorsunuz.

Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te kitap

Gerçek şu ki, Arap harfleri döneminde bugünkü Türkiye coğrafyasındaki okuryazar sayısı muhtemelen günümüz Türkiye’sinde eski yazıyı okuyabilen sayısından kat kat fazla değildir.

Şurası muhakkaktır ki Cumhuriyet devrinde basılan ve satılan kitap sayıları, Osmanlı döneminin altı asrındaki toplamından büyüktür demeyeceğim: Yüzbinlerce katıdır. Bugün bir yılda yayımlanan kitap başlığı, bütün Osmanlı dönemindeki kitap başlığından fazladır. O “altın çağ kültürü” 1447’de Gutenberg’le başlayan matbaayı asırlarca kapıdan içeri sokmadı. Sonra sokar gibi oldu ama Türkçe baskıyı yasakladı. Nihayet sakın dini kitaplar basmayın diye izin verdiğinde de yıllar boyunca basılan kitap adedi bir elin parmaklarını geçmedi. İlk Türkçe basılı kitap, Vankulu Mehmet Paşa’nın “Vankulu Lügati”, İbrahim Müteferrika’nın matbaasında 1729’da yayımlanmış! Matbaanın gecikmesi, 1729 – 1447 = 282 yıl!

Mahir Ünal’ın söylediklerinin hiç mi doğru tarafı yok? Var tabii. Genel kültürde ciddî bir kalite kaybı var. Yalnız bu kayıp da öyle 1920’lerde, 1930’larda değil, “muhafazakâr” iktidarlar zamanında vukua geldi. Demokrat Parti iktidarında, Demirel, Özal döneminde, Erbakanlı koalisyonlarda ama galiba en çok da son 20 yılda; Mahir Ünal’ın Grup Başkan Vekilliği yaptığı partinin mutlak iktidarında. Bunu konuşmalıyız.

https://millidusunce.com/bir-gecede-hem-cahil-hem-fikirsiz-kalmislar/

Musiki İyi ki Var

Covit 19 salgını dolayısıyla
çoğu kültürel etkinlik yapılamadı. Nihayet korona yavaşlayınca bütün dünyada
olduğu gibi ülkemizde de kültür, sanat, edebiyat programlarını yeniden hayat
buldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere çok sayıda yerel
yönetimler,  sivil kurumlar devreye
girdi. Dersaadet yeniden eski günlerine kavuştu. Öyle ki bazı konser, tiyatro
ve etkinliklere bir ay önceden bile yer bulmak mümkün olmuyor. Bu bakımdan
yakaladığım imkân ve şansları sonuna kadar kullanıyorum.

Gazimagusa’da Selamis
Harabelerindeki Amfi Tiyatro’da ünlü piyanist Fazıl Say’ı izledim. Solist de
yine bir başka ünlü sanatçı Serenat Bagcan idi. Çok önceden bilet almamıza
rağmen eşimle birlikte ancak taş merdivenlerde yer bulabildik. Serenat Bagcan
başta İnsan insan, Al Yüreğim Sende Kalsın, Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor olmak
üzere bir buçuk saatlik bir programla onlarca eseri seslendirdi. Fazıl Say 10
yıldır, Serenat Bagcan ile birlikte çalışıyor(muş).

 

İstanbul Kültür Başkenti

Kültürel etkinliklerin
İstanbul’da önemli bir adresi de TURİNG. Seyrantepe’deki merkezindeki İki
Solist programında Aybike Demir Okan ve Bekir Ünlüataer’i dinledik.  Yönetmen M. Hulusi Yücebıyık’ın organize
ettiği konserde sanatçılar Muallim İsmail Hakkı Bey, Neveser Kökdeş, Artaki
Candan, Muhlis Sabahatin Bey, Şevki Bey, Nevrez Paşa, Refik Fersan’ın bestelerini;
Mustafa Reşit Bey, Mustafa Nafiz Irmak, Tahsin Nihat, Ethem Pertev Paşa, Nahit
Hilmi Özeren, Cemal Ethem Yeşil ve Yusuf Ziya Ortaç’ın güftelerinden oluşan
nihavent, uşşak ve mahur eserleri seslendirdiler.

Güfteleri bile insanı mest
edecek eserlerdi. Repertuvardan örnek vermek gerekirse “Neden bilmem bu iptila,
günden güne halim fena”, “Koklasam saçlarını bu gece ta fecre kadar”, “Üç yıl
beni sevdanın ipek saçları sardı”, “Kimseler gelmez senin feryad-ı
ateş-barına”, “Bekliyorum günlerdir gelmiyorsun sen a güzel”, “Bir neşe yarat
hasta gönül sen de biraz gül”, “Ver saki tazelendi derdim bu gece” ve “Dün yine
günümüz geçti beraber”. Bunlar sadece birkaçı.

Salonun yarısından fazlası
üniversitede okuyan gençlerdi. Bazı eserler dedemden, babamdan kalsa da
delikanlılarımızın neşesi ve mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

 

Müzik böyle bir şey işte.
Eserlere imza atanlar toplumumuzun değişik muhitlerinde, mesleklerinde
yetişmiş, dayanışmanın en güzel örneğini sergilemiş aydınlarımızdı. Bir dönemin
ses, nefes, soluk getiren, sanatı yaşatan ustaları Udi Arsak ile İsmail Hakkı
Bey, Neveser Kökteş ile Artaki Candan birlike yaşıyor, beraber yürüyorlardı!.
Özellikle bu eserleri Bekir Ünlüataer gibi yarınımızın Alaattin Yavaşça’sı
olacak bir sanatçıdan dinlemek ve izlemek bir ayrıcalıktı.

 

Seyrantepe Akşamları

TURİNG Otomobil Kurumu 1923
yılında Türk Seyyahin Cemiyeti adıyla, diplomat, politikacı ve devlet adamı
Reşit Saffet Atabiner’in başkanlığında kurulmuştu. Uluslararası bir konuma
sahipti. Onlarca yıldır hayatımızda. Ama benim için iki başkanı; birincisi
Çelik Gürsoy (ki bir sene başkanlık yaptı) ve bir de bugün için 17. TURİNG
Başkanı olarak görev yapan Bülent Katkak daha fazla önem arz ediyor. Çelik
Gürsoy bize İstanbul’u yeniden hatırlattı. Günümüz için önemli bir aydın Bülent
Katkak ise hem kuruma, hem gençlere ve hem de sanatımıza sahip çıkarak bir
örnek liderlik ve öncelik yürütüyor. Günümüzdeki TURİNG yönetimi üniversite
gençlerinin daha donanımlı, birikimli, sağlıklı, bilgili olması, sosyal
sorumluluk alması için çok fazla gayret ediyor, imkanlarını değerlendiriyor.
TURİNG yayınları, konukları, atölyeleri ve programları ile bir akademi gibi
çalışıyor.

TURİNG’te izlediğim ikinci
konseri Şükrü Türkmen, sanat yönetmeni olarak hazırlamıştı. Tuba Akyol ve Ertan
Bilgi gibi Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, İstanbul
Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun iki solisti ile
konuklara bir müzik ziyafeti çekti.

Ertan Bilgi ve Tuba Akyol
bizlere Tanburi Numan Ağa, Dede Efendi, Cevdet Çağla, Lemi Atlı, Lavtacı
Hristo, Mustafa Nafiz Irmak, Çilingirzade Ahmet Ağa, Fehmi Tokay, Şekip Ayhan
Özışık, Tamburi Osman Bey, İsmail Baha Sürersan ve Dramalı Hasan Hasgüler’in
bestelerini; Hasan Ali Yücel, Ratip Aşir Bey, İbrahim Akçam, Hilmi Özgen ile
yazarı belli olmayan veya anonim güfteleri takdim ettiler. Bir müzik şöleni
yaşadık adeta. Bestekar Çilingirzade Ahmet Ağa bir esnaf, Hasan Ali Yücel
devlet adamı, Lavtacı Hristo Rum, Dramalı Hasan Balkanlardan. Ama hepsi bir
arada yaşamayı ve dayanışmayı ne kadar güzel yansıtıyorlar. Aynı şevk, aynı
endişe, aynı duygu ve aynı heyecan hepsinde var. Toplumun ve sosyal hayatımızın
homojenliği içindeki bu örnekler yurtseverliği artırmış rengi, ırkı, görüşü,
mesleği ne olursa olsun, birlikteliği zarar görmemiş.. Böyle bir beraberlik
yaşanmış.

 

Üniversitelerin Sanatçı ve Kültür Adamını Sahiplenmesi

Konser tamamlanınca
sanatçıları izleyiciler bırakmadı. İki sanatçı birlikte “Yine bir Gülnihal aldı
bu gönlümü” adlı şarkıyı birlikte söyleyerek salonu alkış yağmuruna
tutturdular.

Kültürel ve sanat
etkinliğinin bir başkasını 250. Yaşına giren İstanbul Teknik Üniversitesinde
yaşadım. Bestekar sanatçımız Erol Sayan’a İTÜ fahri doktora töreni düzenledi.
Kuruluşu 1975 yılında faaliyete geçen İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı
Maçka Mustafa Kemal Amfisi’nde akademisyenlerin, yazarların, öğretmen, öğrenci
ve orkestranın katılımıyla bir program gerçekleştirildi. Amfi labeleb doluydu.
Sanatçı Amir Ateş, gazeteci Murat Bardakçı da gelmişti. Konservatuvar
sanatçıları Meltem Sadiye Erimli, Faruk Onur Korsay ve İbrahim Suat Orbay, Erol
Sayan’ın eserlerinden bazılarını seslendirdiler. Ahmet Özhan’ın, Sanatçı Erol
Sayan’ın bestesiyle  Asyavizyon (2014)
yarışmasına girdiği şarkı “Ömrümün baharı birlikte geçsin/ Sen beni sev
güzelim, ben seni seviyorum” adlı eserini ayrıca sanatçılar iki defa
seslendirdi. Bol bol alkış aldı. Rektör Prof. Dr. İsmail Koyuncu’nun “Bu
doktoranın bir sanatçıya verilmesi bizim için de onurdur” sözleri ayakta
alkışlandı. Dilerim diğer üniversitelerimiz de böylesi programlarla
aydınlarımızı motive eder, yüreklendirir.

Taşrada Musiki

 

Çocukluğumdan hatırlıyorum, Kilis’te
kapı komşumuz Dr. Alaattin Yavaşça’nın evindeki meşkleri. Masal gibi
anlatırlardı dedemler. Ayrıca memleketim Kilis’te 1950’lı yıllarda bile
başkanlığını öğretmen Nuri Ulusoy, sonra oğlu öğretmen Nahit Ulusoy’un yaptığı
Kilis Türk Musiki Cemiyeti vardı. Hala da Öğretmen Uğur Elhan yönetiminde
faaliyetini sürdürüyor. Çetin Altan Akşam gazetesindeki bir yazısında “ne zaman
köylerimize piyano girer, yükselişe başlamışız demektir” diye yazıyordu. Bence
de haklı. Musiki, özellikle kendi musikimiz olmayınca çok şey eksik kalıyor
hayatımızda. Dilerim böylesi sanata, sanatçıya sahip çıkılan konserler,
üniversitelerin doktora programları, yerel yönetimlerin sivil toplum
kuruluşlarına desteği sürer, günümüzde dibe vuran kültürümüz biraz nefes alır.

Cumhuriyet ve İnsan

 

     Bu asra Hürriyet
ve Cumhuriyetler devridir dense yeridir. Çünkü müsavat / eşitlik esası üzerine
kurulmuş olup, tahakküm ve tagallübü / zorbalığı kaldırmak şiar ve gayesi
olmuştur. Fakat insanın sosyal hayatında bir çığır açan, eğer kâinattaki fıtrat
/ yaratılış kanununa muvafık / uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde, terakkî
ve ilerlemede muvaffak ve başarılı olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip
hesabına geçer.

     Çünkü insan;
fıtrat / yaratılış kanunlarına göre hareket etmek, mecburiyetindedir. Zira
beşer / insan; fıtratını değiştirmek ve insanın hilkat ve yaratılışındaki esas
hikmeti / asıl nedeni kaldırmakla ancak; mutlak müsavat / tam bir eşitlik
kanununu tatbik edebilir.

     Fakat insan fıtrat
ve yaratılışının hikmeti ve sırrı; mutlak müsavat / tam bir eşitlik kanununa
zıttır. Çünkü Fatır-ı Hakîm / Hikmetle Yaratıcı olan Allah, kemal-i kudret /
tam kudret ve hikmetini göstermek için, az birşeyden çok kitapları yazdırır.
Bir şeyle çok vazife ve görevleri yaptırdığı gibi, insan ile de, binler nev ve
tür’ünün vazifelerini gördürür. İşte o büyük sırdandır ki, Cenabı Hak, insan nev’ini,
binler nevileri sümbül verecek ve hayvanatın; sair binler nevileri kadar
tabakat / tabakalar gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi
his, duygu ve lâtifelerine had ve sınır koymamış. Serbest bırakıp hadsiz
makamatta  gezecek istidat ve
kabiliyetler vermiş; bir nev’ iken binler nev’ / cins ve tür hükmüne geçirdiği
içindir ki, arzın halifesi, kâinatın neticesi ve zihayatın / hayat sahiplerinin
sultanı mevkiine yükseltmiştir.

     İşte insanın çok
yönlü oluşunun en mühim / en önemli mayası ve zembereği, müsabaka ile hakikî
imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, insan mahiyetinin tebdili /
değiştirilmesi, aklın söndürülmesi, kalbin öldürülmesi ve ruhun mahvedilmesiyle
olabilir.

     Evet, şu hürriyet
perdesi altında, müthiş bir istibdat yaşayan, şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya
lâyık, şu kâmilâne sözün,

 

     Ne mümkün zulm
ile, bîdâd ile imha-yı hürriyet?

     Çalış, idrâki
kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

 

     Yerine, bu asrın
yüzüne çarpmak için:

 

     Ne mümkün zulm
ile, bîdâd ile imha-yı hakikat?

     Çalış, kalbi
kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

 

     Ya da:

 

     Ne mümkün zulm
ile, bîdâd ile imhâ-yı fazîlet?

     Çalış, vicdanı
kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

 

     Demelidir.

     Evet, imanlı
fazîlet, tahakküme sebep olmadığı gibi, istibdat sebebi de olamaz.

     Tahakküm ve
tagallüb etmek / zorbalık faziletsizliktir.

     Ve bilhassa
fazîlet ehlinin en mühim meşrebi; acz, fakr ve tevazu / alçak gönüllülükle,
insanın sosyal hayatına yol göstericilik olmalıdır.

     Çünkü insan,
yalnız cesetten ibaret değildir. Cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ
koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imhâ edilmez. Onlar da idare ister.

     Ve madem kabir
kapısı kapanmıyor. Madem kabrin öbür tarafındaki istikbal / gelecek endişesi
her ferdin en mühim / en önemli meselesidir.

     Elbette milletin
itaat ve hürriyetine istinat eden vazifeler, yalnız milletin dünya hayatına
ait; içtimaî, siyasî ve askerî vazife / görevlere münhasır / sadece onlardan
ibaret değildir.

     Öyleyse fikren
hukukta eşitlik yolunu tutmalı. Şefkat ve İslâmiyetten gelen adalet sırrıyla,
burjuva denilen havas tabakası yani ileri gelenlerin, istibdat ve
tahakkümlerine muhalefet etmelidir.