18.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 288

Bir Sanat Gününde Gündüz ve Gece

Kısa adı ESKADER olan
Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin 2019-2021 Ödül törenine
davetliydim. İmkânı olmadığı, öyle ki bırakın salonunu, odası bile olmayınca
ESKADER’in töreni Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Metro-Marmaray
ile gitmeme rağmen tam iki saatte ulaştım. Tören de saat 14.00’te vaktin
başladı. İyi ki de gitmişim, onca dostu ve sanatçıyı görmek bile benim için
ayrıcalık oldu.

 

Saz ile Senfoni

Önce, küratörlüğünü Mehmet
Lütfi Şen’in üstlendiği resim sergisi dikkatimizi çekti. Maziye ve bugüne
yönelttiği algısıyla, farklı bir duyuş gücü olan, özgün ve özgür ufka ve fırçaya
sahip Çankırılı Ressam Prof.Dr.Fevzi Karakoç’un Ata Senfoni adlı görsel zenginlikle
dolu sergisini izledik Oğuz Çetinoğlu ve Şadi Polat ile birlikte. İyi ki de
gezmişiz bu sergiyi.

İkramdan sonra ödül töreninin
yapılacağı görkemli salona geçtik. Zeytinburnu Belediyesinin sanat ve kültüre
ayırdığı kaynak, imkân, kadro ve zaman her türlü takdirin fevkindedir. Bu
gelişme yayınlar da dahil Belediye Başkanı Sayın Ömer Arısoy döneminde de
artarak devam etti.

Tören Turizm ve Kültür
Bakanlığı THM Sanatçısı Uğur Kaya ve arkadaşlarının saz, ney ve def ile
gerçekleştirdikleri program ile başladı. Bu enstrümanlarla Bulut, Kuşlar,
Korkuyorum, Poyraz, Yalnızlık ve Seher Vakti isimli eserleri izledik. Bir
senfoni orkestrası lezzeti aldık, keyfi yaşadık. Musikide sadece söze ve
gırtlağa değil, sazla evrensel boyutlu müzik dedikleri bu olsa gerek. En
sonunda sözün de hakkını verdi Uğur Kaya bestesiyle “Gidiyorum buradan aşk şiir
oldu/ Fırtınalar eser başımda/ Onun için çağlarım yar/  Dermansız bir derde düştüm bilmedin yar/ Ak
yerine karaları bağlarım yar!”

Büyük salon dolu değildi ama
boş da değildi. Zaten sanat, kültür ve medeniyet hareketi içindeki aydın
sayımız o kadar az ki! Buna rağmen başarılı bir törendi. Harun Yöndem sundu
programı ve en son “sürçü lisan ettikse af ola” demeyi de ihmal etmedi.

 

Görülmeyenler Görücüye Çıktı

ESKADER Başkanı Fatma Ersen
Yargıcı konuşmasında “Görünmeyeni ortaya çıkarıyor, değerlendirerek seçmeler
yapıyor, yeni nesli tanıması gerekli eskimezlerle tanıştırıyoruz. ESKADER
sevgi, saygı, üretmek yeni fikir ve ufuk demektir” dedi ve kısa, özgün
konuşmasını noktaladı. Önemli devlet umuru görmüş bir yerel yönetici Ömer
Arısoy da “Sanatçı ve kültür adamlarını aramızda görmekten mutluyuz. Bir başka
toplantıda yazarlarımızın, sanatçılarımızın yeni düşünceleriyle yeniden
buluşmayı diliyorum.” Dedi ve çok alkış aldı.

Ödül kategorileri çeşitliydi
(araştırma, deneme, dergi, hikâye, kitap yayıncılığı, sinema, söyleşi, şehir ve
kültür, şiir, televizyon, Türk Süsleme sanatları, üstün hizmet ödülü vs.) ve sahipleri
de çoğu genç ve yarınımız için ümit veren isimlerdi.

Deneme dalında ödül alan
Karaca Gözü adlı eserin yazarı Süheyla Karaca Hanönü iki çocuğuyla birlikte
çıktı sahneye. İyi ki de öyle yaptı. Alkış aldı. Belki de iki çocuğun hayatında
en önemli bir anı olarak kalacak bu kültürel etkinlik. Benim en fazla dikkatimi
çeken Tarih konusunda ödül alan Gültekin Yıldız ve araştırma kitabı Osmanlı
Devleti’nde Askeri İstihbarat adlı eseri oldu. Diğer eser ve isimler konusunda
da doğrusu pek fazla alternatif yoktu. Esasında kültür mutfağındaki bütün
eserler masaya getirildi, görünemeyen kişiler ve eserler görücüye çıktı. Keşke
rakipler olsaydı. Yıldız isim ve kitaplar birbiriyle yarışsa, derbilerimiz
olsaydı kültürde, sanatta.

Keşke mazeretleri ne olursa
olsun, ödülünü almak için temsilci bile göndermeyen veya gelmeyenlerin ismi anons
edilmese, daha sonra adreslerine postalansaydı. Bir de görsel bir güzellik
yapılabilir, ödül alan isim ve resimler ekranla sahneye yansıtılabilir, zamandan
da tasarruf sağlanabilirdi. Önümüzdeki sezonda dilerim bir dal da “kitap okuma”
ödülü olur. Müjdat Uluçam ismini örnek olarak verebilirim.

 

Ümraniye’de Bir Akşam

Aynı gün bir başka davet de Kültür
ve Turizm Bakanlığı’nın katkısıyla Ümraniye Belediyesi etkinliği vardı. Böylece
18. Geleneksel resim, hikâye ve şiir yarışmaları ödül töreni Crowne Plaza’da
yapıldı. Aşırı lüks bir yerdi. Mehmet Kamil Berse ile birlikte davetli
olduğumuz bu törene konser hariç akşamüzeri koşuşturarak yetiştik. İstihza gücü
yüksek bir profesyonel sanatçı sahnedeydi. Son yıllarda muhafazakâr işveren ve
siyasilerin gözdesi sanatçı çok şık giyinmiş, papyon kravatlı tiyatrocu Kadir
Çöpdemir takdim etti programı. Çokça espri yaptı, alkış istedi. Ümraniye’nin
uzun boylu insanları ve ticaretiyle ünlü olduğuna dikkat çekti! Önümde oturan
Gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak, koşturup duran Başkan Yardımcısı Mesut
Özdemir gerçekten çok uzun boyluydular. Onlardan mı etkilendi bilmiyorum. Ancak
salonda görebildiğim Prof Uğur Derman, Özcan Ünlü, Ekrem Kaftan, Nurettin
Durman, Mustafa Armağan normal boyları olan sanatçı, yazar ve şairlerdi. Kadir
Çöpçatan, Merhum Sakıp Sabancı’nın ünlü bir hat koleksiyonu olduğunu, ABD’de
bile sergiler açarak Türk Süsleme Sanatını tanıttığını da hatırlattı salonda
şık hanım ve beyleri görünce.

 

Siyasiler Plaket Dağıttı,
Sanatçılar Seyretti

Bizimle birlikte salona giren
Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım konuşmasında sanatın “olmazsa olmaz”
olduğunu ve sanatsız diğer sektörlerinde ortaya çıkamayacağını, kapitalizmin
şehirleri yaşanmaz hale getireceğini savundu! İsmet Yıldırım İnternet ile Tükçe’nin
bozulduğunu, yazmak için de kültür ve sanatın gerekli olduğunu, yoksa
tartışılır hale gelinebileceğini ileri sürdü. Ümraniye’de bir kültür sarayının
eksikliğini de bildiğini; tiyatro, opera, konser salonu için çalışacaklarını
söyleyen İsmet Yıldırım eğitimde de mesafe alınması gerektiği üzerinde durdu.
Ümraniye yerel yönetimi çeyrek asırdan fazladır hep aynı parti kazanıyor.

Sonra hikâye, resim ve şiir
yarışmasında derece alanlara ödülleri verildi. Genelde plaketleri milletvekilleri
ve siyasiler verdiler. Keşke sanatçı konuklara verdirilseydi plaketler, o anı
yarışmacılar hiç ama hiç unutmayacaktı. Sanatçı eseriyle aramızda hep
yaşayacaktı çünkü. Herkese verilen bez torbada ise lüks baskılı resim yarışması
kataloğu ve Ey sevgili adlı şiir kitabı ile Buhurumeryem’de Çekirge
Sıçrayışları adlı hikayeler kitabı ile kültür sanat Kasım Programı ve bloknot
vardı. Tören sonrası ayrıldık. Şehir ve Kültür Dergisi sahip ve yönetmeni M.
Kamil Berse Fatih’e, ben Şerifali’ye gideceğim. Haydi taksi bulabilirsen bul bakalım.

Sathî Nazar

     Konuşmalarımızda,
sohbetlerimizde, fikir alışverişlerimizde,

     Siyasî ve politik
anlatılarımızda;

     İfrat ve tefritten
yani ileri geri aşırılıklardan,

     Maalesef bir türlü
kurtulamıyor;

     Bu yüzden istemeyerek
de olsa,

     Birbirimizin
kalbini kırmaktan uzak duramıyoruz!

     Buna bir son
vermeli, mutedil ve anlayışlı,

     Hoş görülü bir yol
tutmalıyız.

     Zira kolaylıkla kırılan
kalpleri yapmak;

     Hiç de kolay
olmuyor!

     Bu da toplumda
gerilim ve soğukluklara sebebiyet veriyor!

     Öyleyse menfî /
olumsuz;

     Tutum ve
davranışları bir tarafa bırakarak;

     Milletçe
kucaklaşmanın,

     Birbirimize
yaklaşmamız gerektiğinin

     Çarelerini bulmaya
çalışalım.

     “Sathî nazar,
muhali (imkânsızı) mümkün görür!”

     Öyleyse ilk adım,
sathî / yüzeysel inceleme,

     Araştırma ve
bakışlardan uzak durmalı.

     Bu bakışın bizleri
yanlış sonuçlara götürebileceğini,

     Unutmamalıyız.

     Bunun için
zihinler,

     Mülâhaza /
düşüncede dikkatli olmaları gerekir.

     Nazar ve bakışta
ise, im’anı:

     Yani bir konu
üzerinde dururken dikkat ve ihtimamı /

     O hususta çok özen
göstermeyi,

     İnceden inceye düşünmeyi;
prensip ve düstur edinmeliyiz.

     Çünkü âlim-i
mürşid / irşat edici, yol gösterici âlim;

     Koyun gibi olmalı,
kuş gibi olmamalı.

     Zira koyun
yavrusuna süt, kuş yavrusuna kay / kusmuk verir.

     Evet, sathî ve
aceleci inceleme ve araştırmalar; bizleri yanlış sonuçlara götürür.

     Bu durumlarda
yanlışa düşmemenin çare ve yolu ise,

     Mantıklı olmak,
mantık metot ve usûllerine başvurmaktan geçer.

     Nitekim İmam-ı
Gazalî: “Mantık bilmeyenin ilmine itibar edilmez!” demektedir.

     Yukarıda
belirttiğimiz gibi, ilmin hazmedilerek insanlara aktarılması;

     Koyunun yavrusuna
otları; süt hâline getirerek yani hazmederek sunması şeklinde olmalı.

     Kuşun yavrusuna;
hazmedilmemiş hâliyle kusmuk vermesi gibi olmamalı.

     Unutmayalım ki:
“Zihnin sathiliği yani yüzeyselliği,

     En şiddetli
hastalıktan daha ağır bir hastalıktır.

     Zihinleri bu
hastalıktan kurtarmak” lâzımdır.

     “Bilmiş ol ki,
ilim bir gıdadır ve mutlaka hazmedilmesi gerekir.

     Rahvan bir at gibi
acele koşan zihin, hakikatlerin üzerinden kayarak geçer

     Ve hakikatler o
zihnin elinde parçalanır.

     Orada sabit durmaz
ve zihinden çıkar gider.

     Daha sonra zihin,
hakikatlerin tamamını değil;

     Sadece büyüme ve
yeşerme kabiliyetini kaybeden, bazı parçalarını kendinde toplamaya çalışır.

     Hazmedilmediğinden
yeşermez ve zihin sadee o hakikatleri kusar ve bazan da kokuşur.”

     (Kızıl Îcaz)

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-5

0

Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu
(TTK)’na ait maden ocağında ise 14 Ekim 2022 günü grizu patlaması sonucu 41
madenci hayatını kaybederken 11 madenci de yaralanmıştır.   
Türkiye Taşkömürü Kurumu İş
Sağlığı, Güvenliği ve Eğitim Dairesi Başkanlığı’nı Şubat 2019 Yılında
Yayınladığı Ani Gaz Ve Kömür Püskürmesi (Degaj) Olaylarına Karşı Alınacak
Emniyet Tedbirleri Yönergesi’[1]ne
göre günümüzde Amasra’da yaşanan olayların vuku bulmaması gerekmektedir. Demek
oluyor ki ister yönergeler, isterse kanunlar olsun, yazılanların mükemmel
olmaları yeterli olmamaktadır. Aynı zamanda kurumların denetlenme ve hesap
verme özelliklerinin yanında uygulanmalarının takibi gerekmektedir.

TARTIŞMA ve SONUÇ

Arif Emre Dursun, Statistical analysis of methane explosions in Turkey’s
underground coal mines and some recommendationsfor the prevention of these
accidents[2]
isimli çalışmasında “Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde meydana gelen metan
patlamalarının istatistiksel analizi ve bu kazaların önlenmesine yönelik bazı
öneriler” de bulunmaktadır:

Yeraltı kömür madenciliği, içerdikleri doğası gereği yüksek risklere
sahip dünyanın en tehlikeli işyerlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bunun
nedeni, Metan gazı, varlığın çoğu yeraltı kömür madeninde doğal olarak değişmez
bir gerçektir. Bu nedenle, yüksek riskli koşullarda çalışmanın yanı sıra,
yeraltı kömüründe doğa ile mücadele etmek madencilik, özellikle metan
patlamaları başta olmak üzere maden kazası olasılığını da beraberinde getirmektedir.
Sonuç olarak, hem madenciler hem de çevre için patlama riski nedeniyle kömür
madenciliğinde metan yeraltı için en ölümcül tehlikelerden biri olarak kabul
edilmiştir. Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde en sık meydana gelen aniden
ortaya çıkan ve büyük hasara neden olan kazalardan biri metan patlamalarıdır. Son
yıllarda, Türkiye’nin yeraltı kömür madenleri, birçok madenciliğin meydana
gelmesi nedeniyle madencilerin yaşamları için hala ciddi tehditler oluşturmaya
devam etmektedir. Gaz kazaları Arif Emre Dursun’un çalışmasında 2010-2017
yılları arasında Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde meydana gelen metan
patlaması kazaları istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Yapılan analizler,
2010-2017 yılları arasında Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde ölüm
sayısının 578 olduğunu ve ölüm oranının %92,63 olduğunu göstermiştir. Metan
patlamaları oranı ve diğer gazla ilgili kazalardan kaynaklanan ölüm oranı
%68,342dür. Türkiye, yeraltı kömür madenlerinde ölümlü kazaların meydana gelme
sıklığı en yüksek olan ülkelerden biridir[3].

Kaj Elgstrand & Eva Vingård, Occupational Safety and Health
in Mining Anthology on the situation in 16 mining countries
isimli
çalışmalarında Madencilikte İş Sağlığı ve Güvenliği üzerine 16 maden
ülkesindeki duruma ilişkin yayınlardan oluşturdukları eserlerinde: “Türkiye’de
sağlık ve güvenlik kültürü hâlâ çok zayıf ve güçlendirilmesi gerekmektedir” demektedir.
Kaj Elgstrand & Eva Vingård’ya göre bu, hızlı bir şekilde
çözülemeyecek bir sorundur. Uzun vadeli çalışmalar gerektirmektedir.
Türkiye’den gelen bulgularda madencilik faaliyetlerinde taşeronlaştırmanın sıkı
bir şekilde düzenlenmesi ve yasaklanması önerilmektedir. Sendikalar, meslek
birlikleri ve ilgili resmi ve sivil toplum kuruluşlarının ortak çabası ve
dayanışması gerekmektedir. Türkiye’de iş müfettişlerinin yetersiz olduğu göz önünde
bulundurularak, meslek kuruluşlarının yanı sıra sendikaların da yer alması ve
madencilik sektörüne ek uzman hizmetleri sunması önerilmektedir. Türkiye’de
Sağlık Bakanlığı’nın taşra teşkilatları da dahil olmak üzere iş sağlığı ve
güvenliği için güçlü bir Ulusal ajans kurması gerektiğine inanılmaktadır[4].

 

Arif Emre Dursun (2020), Statistical analysis of methane explosions in
Turkey’s underground coal mines and some recommendationsfor the prevention of
these accidents: 2010–2017, Natural Hazards, isimli çalışmasına göre 2010-2017
yılları arasındaki verilere göre Türkiye’de toplam 1003 maden işçisi madencilik
faaliyetleri (linyit ve taşkömürü madenciliği, metal cevheri madenciliği, diğer
madencilik ve taşocakçılığı) sırasında yaşamını yitirmiştir. Bu ölümlü kazalar
incelendiğinde en çok kazanın yeraltı kömür madenlerinde meydana geldiği ve bu
kazaların en sık sebeplerinin metan patlamaları ve diğer gaz kaynaklı kazalar
olduğu görülmektedir. Bu 8 yıl içinde yeraltı madenlerinde toplam ölüm sayısı
578, ölüm oranı ise %92,63 olarak bulunmuştur. Ayrıca metan patlamaları ve
diğer gazla ilgili kazaların neden olduğu ölüm oranının %68,34 olduğu tespit
edilmiştir. Metan patlaması tehditlerini ve gaz kaynaklı diğer kazaları ortadan
kaldırmak için Türkiye’deki yeraltı kömür madenlerinde tehlikeli gazların
sürekli izlenebileceği kontrol ve erken uyarı sisteminin kurulması
gerekmektedir. Elektronik teknolojisindeki ilerlemeyle birlikte yeraltı
madenciliğinde uzaktan izleme ve kontrol sistemlerinin kullanımı oldukça yaygınlaştığından,
bu sistemlerin kullanımı çoğu gelişmiş ülkede yasal bir zorunluluk haline
gelmiştir. Bu nedenle Türkiye’deki yeraltı kömür madenlerinin sürekli izleme
sistemleri ile izlenmesi gerektiği önerilmektedir. Ayrıca gaz kaynaklı
kazaların, yangınların ve diğer tehlikeli olayların kurtarma departmanlarına,
hastanelere ve bakanlığın diğer büyük kurtarma departmanlarına erken bildirimi
için kablosuz sensör ağ teknolojisinin kullanılmasını gerekmektedir. Kablosuz
sensör ağı teknolojisini kullanarak CH4, CO ve CO2 gibi bazı zehirli veya
patlayıcı gazlar tarafından kontrol edilmelidir[5].

Yaşar Kasap (2011)
,
The Effect Of Work Accidents On The Efficiency Of
Production İn The Coal Sector
isimli makalesinde Kömür sektöründe iş
kazalarının üretim verimliliğine etkisini araştırmıştır. Yaşar Kasap’a göre de
Madencilik, diğer sektörlere göre iş kazası oranlarının en yüksek olduğu
sektörlerden biridir. Bu tür kazalar ülke ekonomisini de olumsuz
etkilemektedir. Hem işgücü hem de iş günü kayıplarına neden olmaktadır.
Madenciliği diğer sanayi kollarından ayıran şey, çalışma ortamlarının sürekli
değişmesi ve çalışma koşullarının ağır olmasıdır. İş kazaları açısından risk
faktörlerinde artışa neden olan emek yoğun yeraltı üretim yöntemlerinin
uygulanması ve kömürün giderek artan enerji talebini karşılamayan önde gelen
bir kaynak olmasına rağmen 1987-2006 yılları arasında Türkiye Taşkömürü
İşletmesi’nde (TTK) üretim verimliliğini kazalar etkilemiştir[6].

 

Yılmaz Fatih (2015), The Relationship between Privatization and
Occupational Safety in Coal Industryin Turkey; A Statistical Review of Coal
Mine Accidents, (Türkiye’de Kömür Sektöründe Özelleştirme ve İş Güvenliği
İlişkisi; Kömür Madeni Kazalarının İstatistiksel Bir İncelemesi) isimli
araştırmasına göre birçok çalışma, Türkiye’deki kömür madenlerinde güvenli bir
üretim ilerlemesini kısıtlayan ciddi iş güvenliği eksiklikleri olduğunu göstermiştir.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (2012) denetim sonuçlarına göre; madenlerin
%7’sinin, %23’ünün ve %83’ünün teknik amiri, %23’ünün ve işletme izin
belgesinin bulunmadığı, madenlerin %43’ünün düzenli gaz ölçümü yapmadığı,
%26’sının, %32’sinin ve %21’inin gaz ölçümü yapmadığı tespit edilmiştir.
madenlerde sırasıyla işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve iş sağlığı ve
güvenliği kurulu bulunmamaktadır. Aynı raporda, kömür madenlerinin bulunmadığı
da belirtilmektedir. Uygun ve yeterli tahkimat, yeterli havalandırma sistemi ve
kaçış yolları. Madenlerde genellikle gaz izleme ve uzak sinyal sistemleri ve
devre kesiciler bulunmamaktadır. Denetlenen 64 işyerinden sadece 7’sinde
herhangi bir eksikliği yoktur[7].

Tüm sektörlerde olduğu gibi yeraltı kömür madenciliği sektöründe de
öncelikle iş kazalarına ve meslek hastalıklarına karşı önlem alınması
gerekmektedir. Arif Emre Dursun, çalışmasında Türkiye’deki yeraltı kömür
madenciliği endüstrisinin önde gelen sorunu olan metan patlamaları ve diğer gaz
kaynaklı kazalara karşı önleyici tedbirlerin yanı sıra yeraltı kömür
madenciliği işletmelerinde sağlık ve güvenlik sorunlarına dikkat çekmeyi amaçlamıştır.
Bunun için Türkiye’deki gaz kazalarını analiz etmiş ve metan patlamaları ve
diğer gazla ilgili kazaların önlenmesi için bazı önerilerde bulunulmuştur. Bu
nedenle gaz kazalarının önlenmesine yönelik güvenlik önlemleri, yeraltı kömür
madenlerinde dikkat edilmesi gereken en kritik konulardan biridir:

Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde yapılan güvenlik hataları[8]

TMMOB (2010) ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme
Kurulu (DDK 2011) tarafından Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerine ilişkin
raporlarında, ekipmanın yetersiz olduğu, kömür üretim yöntemlerinin
gelişmediği, güvenlik kurallarının yetersiz olduğu ve risk
değerlendirmelerinden bahsedilmiştir. Bu yetersizlikler, Türkiye’deki birçok
maden kazasının nedenidir. Ayrıca, uluslararası kural ve düzenlemelere tam
olarak uyulmaması ve ulusal yasa ve yönetmeliklerin birçok eksikliği nedeniyle
Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde çok sayıda ölümlü maden kazasının
meydana geldiği de raporlarda açıklanmıştır. Ayrıca bu raporlarda güvenlik
kuralları ile ilgili yapılan hataların bu ölümlü kazaları artırdığına
değinilmiştir. TMMOB’un iş kazaları raporuna göre, Türkiye’deki yeraltı kömür
madenlerinde güvenlik kurallarına uyulmaması büyük bir sorundur. Bu raporlar,
Türkiye’de maden işçilerinin sağlık ve güvenliğinin denetimini düzenleyen yasa
ve yönetmeliklerin içeriklerinin, 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve
İşyerlerimde İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği gibi birçok eksikliğin
bulunduğunu vurgulamıştır. Ayrıca, gaz kazalarına karşı önlemler ve yeraltı
madenlerinde güvenlik kuralları Türk hukukunda yetersizdir. Türkiye’nin yeraltı
kömür madenlerinde yapılan güvenlik hataları aşağıda verilmiştir[9]:

 

• Kömür
madenlerinde aydınlatma ve güç kaynağı olarak kullanılan elektrikli ekipman
veya cihazlar anti-metan değildir ve metan patlaması riskine karşı yetersizdir.

• Kömür
ocaklarında kullanılan elektrikli cihazlar gazlı havaya uygun değildir ve gaz
patlamalarına karşı korumasızdır.

• Türkiye’deki
birçok kömür madeninde, maden içindeki CH4 gazı %1,5’i geçmesine rağmen kesici
sensörler enerjiyi otomatik olarak kapatamamaktadır.

• Birçok kömür
madeninde gaz yönetimi için erken uyarı sistemleri yoktur. CH4 gazı tehlikeli
seviyelere ulaşsa da gerekli ve yetkili kişiler uyarılmamaktadır. İzleme
merkezi ile kömür madeni arasında on-line iletişim sisteminin olmaması
nedeniyle çalışanlar zamanında tahliye edilememektedir

• Gaz izleme
sistemlerinin yetersizliği nedeniyle kömür madenlerinin çoğunda günlük ve aylık
CH4 gazı ölçümleri kayıt altına alınmamaktadır.

• Kömür
ocaklarının içindeki gaz sensörleri, ayarların değişmesine ve sensörlerin
yanlış kullanılmasına neden olabilecek, kolay ulaşılabilen ve kullanılabilen
alanlara yerleştirilmiştir.

• Yeraltı
kömür madenlerinde çalışan maden mühendisleri ve diğer yetkili personelin
yeterli ve uygun gaz ölçüm aparatlarına erişimi yoktur ve ayrıca kömür
madeninde uygun yerlere otomatik gaz ölçüm sensörleri yerleştirilmemiştir.

• Günlük
tehlikeli gaz değerleri ölçülmemekte ve düzenli olarak takip edilmemekte,
gazların sınır değerleri kaydedilmemektedir.

• Türkiye’deki
yeraltı kömür madenlerinde henüz otomatik gaz ölçüm sistemleri kurulmamıştır.
Bu durum güvenlik kurallarına uygun değildir ve gazlı kömür madenleri için
büyük bir sorundur. Bu nedenle kömür madenlerinde nitelikli bir gaz ölçüm
sensörü veya cihazı kurulmalı ve her vardiyada düzenli olarak gaz değerleri
ölçülmelidir.

• Kömür
madenlerinin birçoğunda ilk yardım ve tahliye istasyonları bulunmamaktadır. Bu
istasyonlar bir acil durum veya kaza durumunda gereklidir. Bu nedenle
Türkiye’deki tüm kömür madenleri bu istasyonları inşa etmek zorundadır.

• Eğitim ve
uygulama eksikliği nedeniyle birçok çalışan güvenlik kurallarıyla ilgili ciddi
hatalar yapmaktadır. Ayrıca, sağlanan ekipman sağlık ve güvenlik için çoğunlukla
kullanılamamaktadır. Bu durum Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde ölümlerin
artmasına neden olmaktadır.

• Risk
değerlendirmesi yapılmaması, taşeronluk, taşeronluk, üretim baskısı ve geçmiş
kazalardan ders alınmaması gibi bazı yanlış uygulamalar Türkiye’deki yeraltı
kömür madenlerinin temel sorunlarıdır.

• Türkiye’deki
kömür madenlerinde risk analizi profesyonel sağlık ve güvenlik uzmanları
tarafından yapılmamakta ve acil durum planları bulunmamaktadır.

• Diğer önemli
sorunlar ise kömür madenlerinde denetim (iç denetim) hizmetlerinin etkin
olmaması, teknik müfettişlerin deneyimsiz olması, kamu kurumlarının denetimlerinin
etkin olmaması, mesleki eğitim ve güvenlik kültürünün olmamasıdır. Ayrıca
devlet adamlarının neden olduğu formaliteler kurtarma operasyonlarını
yavaşlattığı için bu sorunun da çözülmesi gerekmektedir[10].
Birçok vakada ister maden faciaları yahut afetlerde risk ve kriz yönetimi
açısından siyasiler müdahil olmakta yanlış yönlendirmeler ortaya çıkmaktadır.
Devlet memurlarının risk ve kriz konusunda deneyim ve bilgileri yeterli düzeyde
değildir. Bunun bir an önce telafi edilmesi gerekmektedir.

Gaz patlaması kazalarının önlenmesi için bazı
öneriler[11]

İş sağlığı ve güvenliğinin amacı önleme ve koruma olduğundan, toplu
ölümlere neden olan metan patlamaları ve diğer gaz kaynaklı kazaların önlenmesi,
yeraltı kömür madenlerinde sağlık ve güvenlik kuralları açısından alınması
gereken en önemli tedbirlerdendir. Metan varlığı, çoğu yeraltı kömür madeninde
doğal olarak değişmez bir gerçektir. Bu nedenle, madende bulunan metan ile
çalışmayı öğrenmek ve metan risklerine karşı önlem almak, kazasız çalışma
ortamında verimli bir üretim yapılmasına yardımcı olabilir. Metan
patlamalarının önlenmesi için gerekli verilerin toplanması ve çalışmaların
önceden ve zamanında yapılması esastır. Bu tedbir gazla ilgili kazaları ve
olumsuz sonuçlarını en aza indirgemektir.

Türkiye’de metan patlamaları ve gazla ilgili diğer kazaları önlemek
için alınması gereken bazı öneriler[12]

Türkiye’nin yeraltı kömür madenleri aşağıda verilmiştir:

• Türkiye’deki
kömür madenlerinin çoğunluğu küçük kömür madenleridir ve genel olarak kömür üretim
yöntemleri az gelişmiş, güvenlik kuralları ve ekipman yetersizdir. Önleyici
risk değerlendirmesi önlemleri yoktur.  Sonuç
olarak, Türkiye’nin yeraltı kömür madenleri, gelişmiş ekipman ve mekanize kömür
üretim yöntemleri ile yüksek madencilik teknolojisi ile donatılmalı ve aynı
zamanda en üst düzeyde iyileştirilmiş güvenlik kurallarına sahip olmalıdır.

• Öncelikle
güvenlik teknolojisi, özellikle gaz izleme sistemi Türk Devleti tarafından
istenmelidir. Yeraltı kömürlerinde anormal gaz biriktirdiği bilinen madenler
için gaz izleme sistemleri kurulmalıdır. Ayrıca madenlerdeki gaz
konsantrasyonunun, belirlenen sınır değeri aşması durumunda anında tespit
edilmesi ve zamanında müdahale edilmesi gerekmektedir. Kömür madenlerindeki
tehlikeli gazların sürekli izlenmesi, sağlıklı kömür üretimi için temel bir
güvenlik önlemidir. Birçok ülkede, kablosuz sensör ağları tekniği, artık
yeraltı kömür madenlerinde tehlikeli gaz konsantrasyonlarının izlenmesi için yaygın
olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle, izleme için kablosuz algılayıcı ağ
teknikleri kullanılmalıdır.

• 6331 Sayılı
İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile İş Yerlerimde İş Sağlığı ve Güvenliği
Yönetmeliği gaz patlamasından korunma kontrol ekipmanları ve güvenlik
denetimleri için yetersizdir. Bu nedenle gaz patlamasını önleyici ekipman ve
güvenlik önlemleri kanunla artırılmalıdır.

• Türkiye’nin
yeraltı kömür madenlerinde emniyet ve gaz kontrol yönetimi yetersizdir. Yeraltı
kömür madenlerinde bazı tehlikeli gazlar mevcuttur. Bunlar işçi sağlığı ve
madenlerin kendileri için son derece tehlikeli gazlardır. Bu gazların yanıcı,
boğucu ve zehirli olma gibi çeşitli tehlikeli özellikleri vardır. Bu bağlamda,
yeraltı kömür madenlerinde atmosferi güvenli tutmak için birincil gereklilik,
maden havasındaki CO, CO2, H2S ve CH4 gibi tehlikeli gazların
konsantrasyonlarını sürekli ve düzenli olarak izlemektir. Bu dört gaz, güvenli
gaz yönetimi teknolojisi kullanılarak kontrol edilmelidir. Bu nedenle yeraltı
kömür madenlerinde gaz kazası önleme ve kontrol teknolojisi açısından sürekli
gaz izleme ve hızlı veri alma sistemleri kullanılmalıdır. Gazların sınır
değerlerinin aşılması durumunda ilgili birimlere otomatik olarak acil durum
sinyali gönderilmeli ve patlama meydana gelmeden tehlike belirlenmelidir.
Patlamaya neden olabilecek tutuşturma kaynaklarının kontrolü ve yönetimi
yeterli olmalı, patlamayı tetikleyebilecek tutuşturucu ekipmanlar kaldırılmalı,
elektrikli ekipmanlarda elektrik arklarını ve kıvılcımları önlemek için ex-proof
(patlamaya karşı koruma sağlayan) malzemeler kullanılmalıdır.

• Türkiye’deki
kömür madeni çalışanlarının çoğunluğunun madendeki tehlikeli gazlar hakkında
herhangi bir sağlık ve güvenlik eğitimi bulunmamaktadır; Bu nedenle,
çalışanların bilgi konusunda eğitilmesi gazla ilgili kazaların sayısının
azalması açısından özellikle önemlidir. Bu nedenle işçiler gazların tehlikesi
ve yeraltı kömür madenlerinin güvenlik koşulları konusunda eğitilmelidir.

• Madende gaz
konsantrasyonunun aniden yükselmesini önlemek için alınacak en önemli
önlemlerden biri kontrol kuyularının bulunmasıdır.

• Gaz
sensörlerinin yeri gaz gelirine göre ayarlanmalıdır.

• Patlamaları
önleyen yangın barajları (su ve toz) mevzuata dâhil edilmelidir.

• Havalandırma
sistemleri bilgisayar destekli tasarımlarla yapılmalı ve gerçekçiliği bilimsel
olarak kanıtlanmalıdır.


Yönetmeliklerde belirtilen gazların sınır değerleri uluslararası güvenlik
standartlarına uygun olacak şekilde yeniden düzenlenmeli ve yönetmeliklerde yer
alan gazların sınır değerleri mevzuata eklenmelidir.

• 6331 Sayılı
İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile İş Yerlerimde İş Sağlığı ve Güvenliği
Yönetmeliği gaz oluşumunun önlenmesi için yeniden düzenlenmelidir.

Kazalar ve
güvenlik yönetimi teknolojisi için uluslararası standartlar yönetmeliklere
girmelidir[13].

               Şüphesiz yönetmelikler ve kanunlar işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından uluslar arası standartlara kavuşturulmalıdır. Fakat sözleşmelerin ve yönetmeliklerin kanunlar çerçevesinde hayata tatbik edilmesi insan faktörü ile özellikle de yöneticilerin bu yönetmelik ve kanunlara uyması ile doğrudan bağlantılıdır.  Henüz (14-Ekim- 2022) Amasra maden kazasının hukuki süreci devam etmektedir. Bununla beraber Türkiye’de Soma faciasında sadece uzmanların çözmesi gereken s

Öğretmenler, Kariyer Basamaklarına Sınavla Değil, Kıdemine Göre Yükseltilmeli

0

4 Şubat 2022 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7354 sayılı
Öğretmenlik Meslek Kanunu ile eğitim ve öğretim hizmetlerini yürütmekle görevli
öğretmenlerin atamaları ve mesleki gelişimleri ile kariyer basamaklarında
ilerlemelerini düzenlemek amaçlanmıştır. Aslında bu tip yeni düzenlemeler,
kanunun kabulünden sonra mesleğe intisap edenlere uygulanması gerekir.

 

Öğretmen kariyer basamakları uygulaması ilk defa 2005-2006
yıllarında Sayın Hüseyin Çelik’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yapıldı.
Meslekte 8 yılı dolduran öğretmenler sınava tabi tutularak, yüksek lisans
(master) yapan öğretmenler ise sınavsız olarak Uzman Öğretmen yapıldı.
Başöğretmenlik unvanı için sınav açılmadı, sadece doktora yapan öğretmenlere
sınavsız olarak Başöğretmen unvanı verildi. Bu süreçte 75 bin öğretmene Uzman
Öğretmen, 330 öğretmene de Başöğretmen unvanı verildi. Ben de o dönemde
branşımda birinci sırada Başöğretmen oldum. 
Bu öğretmenler çalıştıkları sürece diğer öğretmenlerden bir miktar farklı
maaş aldılar. O tarihte devlet okullarında 600 bin öğretmen vardı. Bir daha
sınav açılmadığı için 525 bin civarında öğretmen mağdur oldu. Emekli olunca ise
Uzman Öğretmenler de Başöğretmenler de unvansız öğretmenler gibi emekli
oldular. O tarihte öğretmen kariyer basamakları ile ilgili yasal bir düzenleme
yapılmadı. 

 

Bu düzenlemenin yükseköğretim kurumlarındaki öğretim
elemanlarının Öğretim Görevlisi, Dr. Öğretim üyesi, Doçent ve Profesör unvanlarıyla
bir ilgisi yoktur. Çünkü Yalnız şöyle bir ilişkisi vardır. Bu kanuna göre
yüksek lisans (master) yapan öğretmenler sınavsız olarak Uzman Öğretmen,
doktora yapan öğretmenler de sınavsız olarak Başöğretmen unvanı alacak. Fakat
öğretmenler emekli olunca, unvanı ne olursa olsun farklı maaş alamayacaklar,
tek tip maaş alacaklar. Sadece kıdemleri maaşlarını etkileyecek. Hâlbuki yükseköğretim
kurumlarındaki öğretim elemanları emekli olunca, unvanlarına göre maaş alırlar.
Subaylarda emekli oldukları rütbelerine göre maaş alırlar.

 

Öğretmen Kariyer Basamakları Sistemi Ne Getirecek?

 

Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmen kariyer basamakları
sistemine, öğretmenleri yüksek lisans ve doktora yapmaya, kendilerini
geliştirmelerine, mesleki alanda rekabeti artırmaya teşvik etmek için geçti.
Ama bu haliyle sistemin bu amaca uygun sonuç vermesi mümkün değil, aksine
öğretmenlerin moral ve motivasyonlarının bozulmasına yol açacak.

 

“Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları
Yönetmeliği”nin “Yazılı sınav” başlıklı 24. Maddesine göre;  “Yazılı sınav, Ölçme, Değerlendirme ve Sınav
Hizmetleri Genel Müdürlüğünce uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik için ayrı
ayrı olmak üzere yılda bir defa yapılır. Bu sınavlarda 100 puan üzerinden 70 ve
üzerinde puan alanlar başarılı sayılır.” Buna göre, sınvda 70 puanın altında
kalan öğretmenle başarısız sayılacak. Bu durumda bu sınavlar, öğretmenin zaten
yıpranmış olan itibarını iyice yıpratacak. Sınavda başarısız olan öğretmenler,
büyük bir motivasyon kaybına uğrayacaklardır. Bunun çeşitli yansımaları
olacaktır. Bu durum hem ruh sağlıklarını etkileyecek, huzursuz ve mutsuz yapacak,
hem de mesleki verimini düşürecektir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu durumu da
göz önünde bulundurması gerekir.

 

Öğretmenlik kariyer basamakları sınavlarında kesinlikle
öğretmenlerin mesleki yeterlilikleri ölçülmüyor. Bir öğretmenin uzman öğretmen,
başöğretmen olması için önce branşında uzman olması gerekir. Halbuki bu
sınavlarda hiç branş sorusu sorulmuyor, mesleki performansı ölçülmüyor. Bu
programlarda hangi konularda soru sorulacağına bir göz atalım. Uzman öğretmenlik
ve Başöğretmenlik sınavlarında yaz dönemlerinde verilen eğitim programlarındaki
şu konularla ilgili sorular sorulacak: Öğrenme ve Öğretme Süreçleri, Ölçme ve
Değerlendirme, Özel Eğitim ve Rehberlik, Eğitim Araştırmaları ve Ar-Ge
Çalışmaları, Eğitimde Kapsayıcılık, Çevre Eğitimi ve İklim Değişikliği, Sosyal
Etkileşim ve İletişim, Dijital Yetkinlik, Güvenli Okul ve Okul Güvenliği.
Başöğretmenlik için verilen ve sınavlarında bu konulara ek olarak şu konulardan
da sorular sorulacak: Okul Geliştirme ve Liderlik, Sosyal Duygusal Öğrenme Becerilerin
Geliştirilmesi, Bilişsel Düşünme Becerileri.

 

Görüldüğü gibi bu sınavlarda kesinlikle branşla ilgili soru
sorulmuyor. 2006 yılında yapılan kariyer basamakları sınavlarında maalesef bazı
yetersiz öğretmenler sınav kazanarak uzman öğretmen oldular. Ayrıca
öğretmenlerin mesleki performansı da ölçülmüyor

 

     Avrupa’da Durum
Nasıl?

 

  Avrupa ülkelerinin
bazılarında öğretmenliğe başlamak için, öğretmen eğitimi diploması yeterlidir.
Bazı ülkelerde (İspanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Arnavutluk ve Türkiye)
aday öğretmenler tam yeterliliği elde etmek için rekabetçi bir sınavı geçmek
zorundadırlar. Bazı ülkelerde ise  yazılı
sınavlar, mülakatlar, portfolyoların değerlendirilmesi, öğretmenlik
uygulamasının gözlemlenmesi veya bu yöntemlerin herhangi bir kombinasyonu şeklinde
organize edilebilmektedir. Mesleğe başlayan öğretmenler, sürekli mesleki
gelişim faaliyetlerine katılırlar. 

 

  Avrupa ülkelerindeki
öğretmenlik kariyer basamakları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, 42
Avrupa ülkesinden 21 ülkede Düz Kariyer Yapısı, 21 ülkede ise Çok Seviyeli
Kariyer Yapısı uygulanmaktadır. Düz Kariyer Yapısında: kariyer basamakları
bulunmamaktadır. Çok Seviyeli Kariyer Yapısı uygulayan ülkelerden birkaçında
kariyer basamaklarına bakalım.

 

Kıbrıs ‘ta, üç kariyer seviyesi, okul yönetimindeki bir
ilerlemeye karşılık gelir: (1. Öğretmen, 2. Başöğretmen ve 3. Müdür Yardımcısı
A). Letonya’da kariyer yapısı beş “Kalite Seviyesi” ne dayanmaktadır.
Romanya;  (1. Başlangıç Öğretmeni, 2.
Öğretmen, 3. Öğretme Seviyesi II ve 4. Öğretme Seviyesi I). Bulgaristan: (1.
Öğretmen, 2. Kıdemli Öğretmen, 3. Baş Öğretmen). İrlanda: (1. Öğretmen, 2.
Asistan Öğretmen II, 3. Özel Yetkili Öğretmen, 4. Asistan Öğretmen /Asistan
Müdür Yardımcısı, 5. Müdür Yardımcısı, 6. Müdür). Fransa: (1. Öğretmen, 2.
Öğretmen Eğiticisi, 3. Pedagojik Danışman). Arnavutluk: (1. Öğretmen, 2.
Nitelikli Öğretmen, 3. Uzman Öğretmen, 4. Usta Öğretmen).

 

           
Öğretmenler bu kariyer basamaklarına sınavla değil, mesleki eğitim
başarılarına, bu konularda yaptıkları eğitime ve performanslarına göre
yükselirler. Burada şunu da belirtmek gerekir, öğretmene meslek içinde
-mentorluk dâhil- her türlü destek verilmektedir.  Fransa’nın ortaokul öğretmenleri 100’lük bir
ölçekte değerlendirilir ve bu derecelendirmenin % 40’ı okul lideri ve% 60’ı da
müfettiş tarafından yapılır. Polonya’da, “performans değerlendirmesi” yazılı
olarak verilir ve ‘olağanüstü’; ‘pozitif’; veya ‘negatif’ gibi notlardan
biriyle sonuçlanır.  Slovenya’da düzenli
değerlendirme ölçeği beş, Karadağ’da ise 10’un üzerindedir. Birleşik Krallık’ta
(İngiltere ve Galler), değerlendirme, öğretmenin maaşının artmasını formüle
eder.

 

            Kariyer
ilerlemesi ve maaş, kariyer yapısında daha yüksek bir seviyeye yükselme, çok
seviyeli bir kariyer yapısına sahip ülkelerin çoğunda maaş artışına bağlıdır.
Almanya’da; ‘Öğretmenler’ A12 maaş grubunda başlar, “Kıdemli Öğretmen”
olduklarında A13 maaş grubuna geçer ve “Çalışma Şefi” olarak A14 maaş grubunda
maaş alır. İrlanda’da öğretmenler, kariyer seviyesine göre ücret alırlar.

 

Sistemin Mahzurları Nasıl Ortadan Kaldırılır?

 

           
Öğretmenlik kariyer basamakları sınavının mahzurlarının ortadan
kaldırılması için yapılması gerekenleri şöyle özetleyelim:

 

Belli süreleri dolduranlar doğrudan sınava alınmalı, arşiv
evrakı peşinde koşturulmamalıdır. Ücretli öğretmenlikte geçen süre de görev
süresine dâhil edilmelidir.

Sınav yapılacaksa, öğretmenlere en az yüzde 40 oranında
kendi branşıyla ilgili sorular sorulmalı, ayrıca mesleki performansı da
değerlendirilmelidir. 

Lisansüstü eğitim (master, doktora) yapan öğretmenler,
eğitim görmeden ve sınava girmeden doğrudan kariyer sahibi olmaktadırlar. O
zaman Milli Eğitim Bakanlığı’nın üniversitelerle işbirliği yaparak,
öğretmenlerin branşlarında veya eğitim bilimleri alanında, fazla mali külfet
yüklenmeden lisansüstü eğitim yapmaları sağlanmalıdır.

Milli Eğitim Bakanlığı, Avrupa’da kariyer sistemi uygulayan
ülkelerin yaptığı gibi, öğretmenlere sınavla kariyer verip zam yapmaktan
vazgeçmeli, kıdemlerine göre kariyer ve maaş verilmelidir. 

Önemli olan öğretmenlere ülkenin yükselmesinde aldıkları
sorumluluğa denk bir maaş verilmelidir. “Ücretli, sözleşmeli ve kadrolu
öğretmen” ayırımı kaldırılmalıdır. Metropollerdeki öğretmenlere barınma ve
ulaşım desteği verilmelidir. Bütün öğretmenlere yıpranma payı verilmelidir.
Hepsinden önemlisi öğretmenlere özel bir uzmanlık mesleğinin mensubu olduğu,
her türlü destekle hissettirilmelidir. 

 

            Sınava
girme konumunda olan bütün öğretmenler, bütün bu olumsuzluklara rağmen, mağdur
olmamak için, bu tartışmalardan uzak kalarak, 19 Kasım 2022 tarihinde yapılacak
olan Uzman Öğretmenlik ve Başöğretmenlik kariyer sınavlarına katılmalıdırlar.
Sınava girecek bütün öğretmenlerimize sınavda başarılar diliyorum.

Kıbrıs Konusu Ne Oldu?

     Bir dönem Kıbrıs’ta çözüm süreci ile yatıp
kalktığımız, her yeni güne Kıbrıs haberleri ile başladığımız Kıbrıs konusuna ne
oldu?

     Ülkemizin AB’ye giriş süreci ile başlayan,
2004-2008 yılları arasında adeta ülke gündemimize damgasını vuran, 2008’le,
2021 yılları arasında türlü görüşmelere sahne olan Kıbrıs konusuna günümüz
Türkiye’sinden bakıldığında göze çarpan, gündemi sarsan bir gelişme var mı?

     2017’de
Crans Montana’ da Rum tarafının her görüşmede yaptığı gibi müzakere masasından
kaçmaları sonrasında, 2021 yılında BM genel sekreterinin arabuluculuğu ile
Cenevre’de yapılan görüşmelerden de bir sonuç çıkmadığından; Kıbrıs’ta beklenen
çözüm süreci yine çözümsüzlüğe mahkûm oldu!

      Aslında Kıbrıs konusu ne oldunun cevabı 20
Temmuz 1974’de verilmiş;  1963 yılından
beri adayı kana bulayan Rum çetelerine, Makarios’un sözde ordusu RMMO’na
gerekli dersi veren Mehmetçiğin, ada Türklerini topyekûn ölümden kurtarması ile
Kıbrıs sorunu yıllar öncesi hallolmuştu!

      Daha doğru bir ifade ile 1968 yılından beri
süregelen Kıbrıs’ta çözüm müzakerelerinin her birisinde Rum tarafının Kıbrıs
Türk’üne azınlık haklarından bir fazlasını vermeyeceğini açıklaması, bu
görüşmelerden bir sonuç çıkmayacağının en net ifadesi olmuştu.

     Pekiyi bundan sonrası ne olacak?

     Adada yaşanan gerçeklere bakıldığında
Kıbrıs’ın kuzeyinde bir Türk devleti, güneyinde ise bir Rum devleti var!

     Uluslararası camia kuzeydeki Türk devletini
tanımasa da, bu devlet 1983 yılından beri yaşayan bir gerçek. Bir hafta sonra
da 39’ncu kuruluş yıldönümü var. 15 Kasım 1983’de kurulan KKTC devletini
illegal olarak tanımlayan BM ve şürekâsına inat bu devlet her türlü organı ile
dimdik ayakta, yaşamaya devam ediyor.

      Ama gelin görün ki! Adanın güneyinde bulunan
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi sanki adanın yegâne sahibi gibi uluslararası camiada
tanınmaya devam ediliyor, 1960’ta kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı
gibi kabul görüyor!  

   Hâlbuki adada gerçekleşen 15 Temmuz 1974
Yunan cuntası destekli darbe ile ortadan kaldırılan Kıbrıs Cumhuriyetinin,
Yunanistan’a bağlı ‘’Helen Cumhuriyeti’’ olarak ilan edilmesiyle başlayan süreç
sonrasında gelişen askeri ve siyasi durum, günümüz dünyasında Kıbrıs
Cumhuriyeti yaşıyormuşçasına kabul görebilir mi?

    Ama ne acıdır ki Hristiyan âlemi adanın
güneyindeki bu sözde devleti:  GKRY’ni
tanıyor. Annan tuzak planı ile AB’ye üye yaptığı gibi tüm yardımlarını da Rum
kesimine yapıyor!

     Rum tarafı da bu haksız, hukuksuz durumunu
çok iyi kullanıyor!

     Gerek Akdeniz’deki hidrokarbon
yataklarının kullanımını, gerek münhasır ekonomik bölgelerin paylaşımını, gerekse
adanın stratejik konumunu, bu bölgede çıkarı olan devletlere pazarlamada önemli
adımlar atıyor!

    Uluslararası ilişkilerde böylesi adımlar
atan Rum tarafı, dünya kamuoyuna kendilerinin ne kadar mazlum olduklarını
gösteren mesajlar vermekten de geri durmuyor!

   Geçtiğimiz haftalarda 29 Ekim tarihini,
‘’Adadaki kayıpları günü’’ olarak ilan etmeleri yetmiyormuş gibi! 1955’ten
1974’e kadar Kıbrıs Türk’ünü diri diri toplu mezarlara gömen, ada Türklerinin ata
yadigârı vatan topraklarını, malını mülkünü gasp eden EOKA terör örgütünün
kurucusu eli kanlı Albay Grivas adına bir de müze kurulması için Rum
meclisinden onay alıp, milyonlarca avroluk bütçe ayırıyor!

    Bir süre önce büyük bir bölümü Osmanlı
vakıf arazisi olan Maraş bölgesinde birkaç caddeyi kullanıma açan KKTC
yönetimini topa tutan BM ise Rumların bu kışkırtıcı adımlarını sessizce
izliyor!

    Rum tarafının bu kışkırtıcı adımları
karşısında, bizim taraftan birkaç protesto mesajının dışında bir hareket yok!

    Neden?

    Rum tarafı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
kuruluş tarihi olan 29 Ekimi ‘’Adadaki kayıpları günü mü’’ ilan etti? Bizde
buna cevap olarak, Yunanistan’ın bağımsızlık günü olan 25 Mart tarihini
‘’Adadaki kayıplarımız günü’’ olarak ilan edelim.

   Kıbrıs’taki Türkleri topyekûn ortadan
kaldırmaya yeminli terör örgütü olarak kurulan EOKA’nın kurucusu eli kanlı Grivas
adına müze mi kuruluyor? Bir kahraman gibi dünya kamuoyuna tanıtılmak mı
isteniyor!

    Bizde buna cevap olarak; Kıbrıs Türk’ünün
adadaki var olma mücadelesinde; EOKA’nın Kıbrıs Türklerine yaptığı mezalimleri
gösteren, eli kanlı bu çetecilere karşı koyan TMT’yi anlatan, bu kahraman
teşkilatın kurucu lideri Yarbay Rıza Vuruşkan’ın adını taşıyan bir müze açalım.    

    Bu da yetmez!

    Adanın elimizden kayıp gitmesini önleyen,
bugün Türkiye’nin Akdeniz’de söz sahibi olmasında katkı sahibi olan tüm devlet
adamlarımız, isimsiz nice kahramanlarımız için de bir müze açalım. Açalım ki,
gelecek nesiller 1950 yılından beri Türkiye’nin gündeminde olan Kıbrıs
konusunun neden bu kadar önemli olduğunu öğrensin, unutmasın!

    Değerli okur;

    Tarihi gerçekler unutulmaz, unutturulmaz!

    Hele ki ata yadigârı topraklar, ay yıldızlı
bayrağımız uğruna verilen mücadeleler asla unutulmaz. Kıbrıs adasında
yaşananlar da, milli mücadele tarihimizde unutulmayan/unutturulamayan
gerçeklerdendir.

     Kıbrıs
adasındaki var oluş mücadelemiz hala devam etmektedir. Bu nedenledir ki, tarihe
mal olmuş gerçekleri yaşatmak, zaman zaman bu gerçekleri hatırlatmak; şühedaya
olan minnet ve vicdan borcumuzdur.

    Ne mutlu bizlere ki, adada 39 yıldan beri
yaşayan bir Türk devleti, bu devletin gönderlerinde hala nazlı nazlı dalgalanan
ay yıldızlı bayrağımız var.

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-4

0

Yücel Demiral & Alpaslan Ertürk’ün 2013 yılında yayınladıkları Safety
and health in mining in Turkey (Türkiye’de madencilikte güvenlik ve sağlık)
çalışmasının üzerinden üç yıl sonra Matteo Spada& Peter Burgherr’in (2016) An aftermath
analysis of the 2014 coal mine accident in Soma, Turkey: Use of risk
performance indicators based on historical experience[1]” “Türkiye Soma 2014
kömür maden kazasının ardından bir analiz: Tarihsel deneyime dayalı risk
performans göstergelerinin kullanımı isimli)
araştırmasında Soma olayı gibi dünyada son yıllarda
görülmemiş feci bir kömür madeni kazasının istatistiksel anlamda sonuçları
tarihsel gözlemlere dayalı olarak analiz edilmiştir. Araştırmacılara göre Türkiye
için yıllara göre, hem kaza sayısında hem de ölümlerde önemli bir artış
göstermekte ve bu da güvenlik seviyelerinin zaman içinde iyileşmediğini
göstermektedir. Görünen o ki, 2002 yılındaki özelleştirme, işletmecilerin
güvenliğe yatırım yapmaması ve düzenleyici tarafından denetim ve müdahale
eksikliği nedeniyle durumu daha da kötüleştirmiştir
(Türk Kömür
İşletmeleri, 2013). Kamu sektöründe işçi sayısı 1995’ten beri neredeyse sabit
kalırken (yaklaşık 15.000 işçi), özel sektörde işçi sayısı aynı zaman diliminde
neredeyse dört katına çıkmıştır(1995’te yaklaşık 10.000 işçi 2008’de yaklaşık
40.000’e), Maden Mühendisleri Odasına göre (TMMOB) (2010), aşırı kaza ihtimali
muhtemelen bu sebeple artmış olabilir. Bu ifade beklenti analizinin Türkiye’de
Soma tipi feci kömür madeni kazalarının diğer OECD (Ekonomik İşbirliği ve
Kalkınma Teşkilatı) ülkelerine göre daha yüksek olduğunu göstermesiyle açıklanabilir.
Soma tipi aşırı yıkıcı olayların önlenmesi için kömür madeni sektöründe
güvenlik ve yatırımlar öncelikli konu haline gelmelidir. Bunu başarmak için,
hükümet ve politikaları tarafından da desteklenen düzenleyicinin
güçlendirilmesi gerekmektedir. Böyle bir girişim bir yandan birçok kömür madeni
işçisinin hayatını kurtarabilir, diğer yandan Türkiye kömürünün güvenliğinin
artmasına katkıda bulunacaktır:

Türkiye’nin yerli enerji kaynakları
çoğunlukla elektrik üretimi için kullanılan kömürden oluşmaktadır. Bu nedenle,
ülke, örneğin petrol ve doğal gaz ithalatına büyük ölçüde bağımlıdır.
Uluslararası Enerji Ajansı’na (2014) göre, yerli kömür üretimi son 20 yılda %44
oranında güçlü bir artış göstererek 2013 yılında toplam 68 Mt’a (milyon ton)
ulaşmıştır. Kömür (her biri 2 Mt) ve koklaşabilir taş kömürü[2]dür (1
Mt). Ayrıca, kömür ithalatı son 20 yılda artan bir eğilim göstererek toplam
yaklaşık 2013 yılında ithal edilen 50 Mt taşkömürü (30 Mt), buhar kömürü (24
Mt) ve koklaşabilir taş kömürü (6 Mt) olmak üzere (International Energy Agency,
2014) açıklanmıştır. Türkiye, linyit konusunda Almanya (2013’te 183 Mt), Rusya
(2013’te 73 Mt), ABD (2013’te 70 Mt) ve Polonya’dan (2013’te 66 Mt) sonra
dünyanın en büyük üreticileri arasında yer almaktadır (Uluslararası Enerji
Ajansı, 2014). Soma kömür madeni hem arazi kullanımı (18000 ha) hem de yıllık
üretim (2,5 Mt linyit/yıl) açısından en büyük madenlerden biridir. Soma’da
linyit içeren tortul havza, Miyosen[3]
boyunca gelişen kıta içi genişlemeli tektonik sürecin bir sonucu olarak ortaya
çıkmıştır. Soma havzası, Miyosen yaşlı alüvyon/akarsu göl yatakları içinde yer
alan üç linyit istifinden (Alt, Orta ve Üst) oluşmaktadır. Bununla birlikte,
yalnızca daha düşük kömür dizisi, kullanılabilir bir damar içerir. Kömürün
damarı, ortalama %60,05 kül içeriğine sahip, düşük kalorifik değerli (1840
kcal/kg) 20 m
kalınlığında alt bitümlü linyittir (KM2). Soma’da konvansiyonel madenciliği hâlâ
baskın yöntem olmasına rağmen, bazı panellerde tamamen mekanize bir yöntem
başlatılmıştır. Konvansiyonel sistemde kömür, kömür damarının doğrultusuna dik
olarak oluşturulan panellerden çıkarılır. Kömür damarı oldukça kalın olduğu
için (yaklaşık 20 m),
bahsedilen sistemde kömür damarının dilimlere bölündüğü ve aynı anda hem asma
hem de ayak duvarından çıkarılan çok seviyeli yöntem kullanılmaktadır. Öte
yandan, mekanize sistemde paneller, konvansiyonel sisteme göre daha uzun panel
uzunluklarına sahip olacak şekilde doğrultu boyunca inşa edilir. Bu sistemde
tamburlu kesici, zırhlı bir yüz konveyörüne (AFC) düşen kömürü keserken, çatı şerit
bağlantılı kalkan tipi elektrikli ekipman tarafından desteklenir. 13 Mayıs 2014
tarihinde Soma kömür madeninin ana girişinden 270 m derinlikte ve 2000 m uzaklıkta eski bir
panoda kendiliğinden alev alan yangın yeni panolar için havalandırma havası ile
karışarak açık aleve dönüşmüştür.  Yeni
panellerden biri madenin giriş havası yolundadır ve madendeki ana kapı
yollarında bantlı konveyörler, ahşap destekler, elektrik kabloları ve PVC’den
yapılmış su hatları yanmaya başlamıştır. Yangın ürünleri (duman ve dumanlar)
madenin havalandırma havası yoluyla dağıtılarak karbon monoksit ve metan gazı
zehirlenmesi nedeniyle 301 ölüm ve 80’den fazla yaralanma meydana gelmiştir.
Yangın, madenin vardiya değişimi sırasında meydana gelmiş ve kaza anında 787
işçi yeraltındadır. Bu kaza 1970 yılından bu yana dünya genelinde ve özellikle
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülke grubunda bir kömür
madeninde meydana gelen en kötü olaylardan biri olarak kabul edilmektedir.
Türkiye’deki kömür madenciliği sektörü, zayıf güvenlik siciliyle tanınmaktadır.

Türkiye’deki kömür madenlerinin, 2000-2008 döneminde Türkiye’de üretilen Mtof
kömür başına (ortalama 6) Çin’den (ortalama 3) daha fazla ölüm olduğunu bildirilmektedir.
Bu durum Türkiye’nin diğer ülkeler arasında, OECD güvenlik standartlarına
ulaşması ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik için açık bir engeldir. Türkiye
özelinde, farklı araştırmalar, genel olarak yeraltı kömür madenciliği
endüstrisinin, bir kaza nedeniyle ölümlerin sayısını azaltmak için güvenliği
artırmaya yönelik stratejiler gerektirdiği sonucuna varmıştır. Bu bağlamda, bu
amaca ulaşmak için, örneğin mekanize paneller için üretkenlikteki iyileşmenin,
güvenlikteki iyileşmeden daha belirgin olduğu bulunmuştur. Enerji İle İlgili
Ciddi Kaza Veritabanı (ENSAD)[4]
1990’ların sonlarında enerji sektöründeki geçmiş kazaların kapsamlı, dünya
çapında bir veri setini tanımlamak için geliştirilmiştir, çünkü mevcut diğer
veritabanlarının çoğu öncelikle bu sektörü hedeflememiştir. ENSAD veri tabanı,
çok sayıda ticari ve ücretsiz olarak erişilebilen birincil bilgi kaynaklarından
oluşturulmuştur ve Matteo Spada&
Peter Burgherr’in (2016) çalışması 1970–2014 dönemi kapsamaktadır.
Kazalar yalnızca gerçek güç üretim adımında meydana gelmediğinden, ENSAD tam
enerji zincirlerini dikkate alır ve her kazayı belirli bu zincirlerdeki
faaliyetlerle açıklar. Ayrıca, ağır kazaların kapsamlı bir küresel kapsamını
elde etmek için konum, kaza türü ve farklı sonuç türleri (örn. insan sağlığı,
çevresel ve ekonomik etkiler) hakkındaki bilgiler kodlanmıştır. ENSAD
veritabanı, ciddi ve daha küçük kazaları ayırt etmek için kriterler kullanır. Bu
kriterler arasında en az 5 ölümlü kazalar önemlidir çünkü yüksek ölüm sayısı
Türkiye’deki kömür madenlerindeki temel sorundur[5].

 

Tablo-1: 1970-2014 Yılları İçin Grup Başına
Analiz Edilen Alt Kümelere Genel Bakış

Kaza başına ciddi (≥5 ölümlü) kaza sayıları,
bunlara karşılık gelen ölümler verilmiştir.

Country/group: Ülke/grup

Accidents: Kazalar

Fatalities: Ölümler

Fatalities/accident: Ölümler/kaza oranı

OECD: Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Teşkilatı Ülkeleri

OECD w/o Turkey: Türkiyesiz OECD Ülkeleri

Türkiye

USA

Matteo Spada& Peter Burgherr’in (2016)
çalışmasında kömür madeni kazalarına genel bir bakış, risk, bir
kazanın sıklığı ile şiddeti arasındaki ürün olarak tanımlanmaktadır. İlki,
zaman içindeki teknolojik ve düzenleyici değişikliklerle yaygın olarak ilgili
geçici eğilimlerden etkilenen yıllık kaza sayısı iken, ikincisi, belirli bir
şiddette (örneğin ölümler) bir sayıdan etkilenen kaza sayısıdır. örneğin,
kazanın çevresindeki insan sayısı gibi parametreler vardır. Bu çalışma,
1970-2014 döneminde, Soma kazasından önce, OECD ülkelerinde ve özellikle
Türkiye’de kömür madenlerinde meydana gelen kazalara dayanmaktadır. Bu seçim,
OECD grubu, Türkiyesiz OECD, Türkiye ve karşılaştırma yapmak gerekirse, OECD
Türkiye veri setinde en fazla kazaya sahip ülke olduğu için ABD (15)
sonuçlarını karşılaştırmak için yapılmıştır. Almanya ve Rusya’dan sonra dünya
çapında üçüncü büyük linyit üreticisidir (Uluslararası Enerji Ajansı, 2014). OECD
ülkelerinde kömür madenleriyle ilgili hem kazaların hem de ölümlerin yaklaşık
üçte biri Türkiye’den gelmektedir.
Toplam kaza başına tesis oranı 30’dur.
Bu değer, OECD, Türkiye hariç OECD ve sırasıyla 25, 22 ve 23 olan kaza başına
toplam ölüm oranından önemli ölçüde yüksektir. OECD ve OECD arasındaki fark
Türkiye’siz olarak 1970–2014 döneminde kaza başına 3 ölüm olduğundan, bu
değerler Türkiye’nin tahmini oran üzerindeki önemli etkisini açıkça
göstermektedir. OECD ülkeleri arasında özellikle en ciddi kazaların ABD
(12), Türkiye (10) ve Japonya’da (9) gerçekleştiğini gösterirken, 2000-2014
yılları arasında Türkiye 12 ciddi kaza ile baskın konumda bulunan ülke
olmuştur. Onu 5 ile Meksika (1994’ten beri OECD üyesi) izlemektedir.
Şiddetli
kazaların neden olduğu yıllık ölümlerin sayısı benzer bir model göstermiş yani
1990’dan sonraki ölümlerin çoğu Türkiye’ye atfedilebilmektedir.
Aslında,
Soma’dan önceki en uç olay da Türkiye’de yaşanmış ve 1992 yılında 263 ölümle
sonuçlanmıştır (TMMOB Maden Mühendisleri Odasi, 2010). 1997-2013 yılları
arasında Türkiye’de ciddi kazalarda toplam 150 ölüm kaydedilmiştir. 106 ölümle
Meksika tarafından izlenmiştir.
Son olarak, ölümlerin bir fonksiyonu olarak
kaza sayısı görülmektedir (şiddet dağılımı). Türkiye olmadan OECD ve Türkiye
için kazaların çoğu 5-50 ölümle sonuçlanmıştır. Bununla birlikte, 50’den fazla
ölümle sonuçlanan olaylar, 70’li ve 80’li yıllarda çoğunlukla Türkiye ve
Japonya’da (her biri 3) ve ABD, Almanya ve Meksika’da (her biri 1) meydana
geldiğinden, Türkiye’yi ağırlıklı olarak OECD’nin geri kalanından ayıran bir
eşik olarak görülmektedir. ABD (125 ölüm/1972), Japonya (93/1981, 83/1984,
62/1985) ve Almanya’daki (51/1988) kazalar gözlem süresinin ilk yarısında
gerçekleşmiştir. Japonya örneğinde, kömür üretiminin 1980’lerden ve özellikle
2001’den bu yana güçlü bir şekilde düştüğünü belirtmek önemlidir. Bu, bir
yandan Kyushu bölgesindeki düşük kaliteli kömür nedeniyle, diğer yandan,
Japonya’daki iki ana kömür çıkarma bölgesi olan Hokkaido bölgesindeki karadaki
madenlerden kömürün taşınmasındaki zorluklardır (International EnergyAgency, 2014).
Meksika’nın daha sonra OECD’ye kabulü nedeniyle, 50’den fazla ölümlü tek kaza
1990’dan sonraki döneme denk gelmektedir (66/2006). Son olarak, Türkiye’de
1970’den 2014’e kadar 106 (1983), 68 (1990) ve 263 (1992) ölümlü üç kaza
meydana gelmiştir. Bunlardan sonuncusu, Zonguldak kömür madenciliği alanında
Soma’daki 2014 etkinliğinden önce OECD’deki en kötü kazadır
[6].



[1]
Matteo Spada& Peter
Burgherr, An aftermath analysis of the 2014 coal mine accident in Soma,
Turkey: Use of risk performance indicators based on historical experience,
Accident Analysis and Prevention 87 (2016) 134–140.

[2] Kömürleşme derecesi yüksek olanlar (taşkömürleri) ısıl
işlem altında önce yumuşarlar. Daha sonra şişerek gazlarını çıkartırlar ve
yeniden sertleşirler. Bu olaylar sonucunda oluşan oldukça gözenekli ve hafif
maddeye “kok kömürü” adı verilmektedir.
https://www.tki.gov.tr/enerji-ve-komur

[3] 23.03 ile 5.3 milyon yıl önce arasında yer alan bir
jeolojik devirde çökelerek oluşmuş katmanlar

[4] Geniş Bilgi için Bakınız:

I-Wansub Kim, Peter Burgherr,
Matteo Spada, Peter Lustenberger, Anna Kalinina & Stefan Hirschberg ,
Energy-related Severe Accident Database (ENSAD): cloud-based geospatial
platform, Big Earth Data, DOI: 10.1080/20964471.2019.1586276, pp: 1-27:

II-Peter Burgherr Stefan Hirschberg, Comparative
Risk Assessment Of Severe Accidents İn The Energy Sector,
  Energy Policy(2014), pp:1-12.
http://dx.doi.org/10.1016/j.enpol.2014.01.035i

[5] Matteo Spada& Peter Burgherr (2016). A.
g. m., pp: 134-140.

[6]
Matteo Spada& Peter
Burgherr, (2016), a. g. m. pp. 134–140.

 Devam edecek

Türksüz Türkiye Yüzyılı Vizyonu

25 Aralık 1991 tarihinde
Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifa etmesinin ardından
Sovyetler Birliği’ni teşkil eden cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla
26 Aralık 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği resmen dağılmış
bulunuyordu.

                Sovyetler
birliğine bağlı Türk cumhuriyetlerinin birbiri ardına bağımsızlıklarını
kazanması, Türk Milletinin bir ferdi olarak beni çok heyecanlandırmıştı. Nasıl
heyecanlanmayayım ki, gençliğimizin baharından itibaren dış dünyaya
baktığımızda 150 Milyona yakın Türk’ün büyük çoğunluğu Sovyet Rusya’nın ve
Kızıl Çin’in esareti altında yaşamaktaydı.

                Ve
işte Gerek Mustafa Kemal Atatürk’ün gerekse Alpaslan Türkeş’in çeşitli
zamanlarda dile getirdiği: “Sovyetler birliği
er veya geç dağılacaktır, bu dağılmadan sonra bağımsız kalan Türk
Cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasına yardımcı olmak için hazırlıklı olmamız
gerekiyor.
”  Sözleri haklılık
kazanarak Türk dünyasında bahar rüzgârları esmeğe başlamıştı.

                Bir
yandan o günlerin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Türk Dünyası ile
koordinasyon bağlantıları kuruyor, Türk Dünyası Vakfı Başkanı merhum Prof. Dr.
Turan Yazgan ilim adamları ve Türklük sevdalıları ile Türk Cumhuriyetlerine seyahatler
düzenliyor, Türkistanlılar Kültür ve Sosyal Yardım Derneği Başkanı Prof. Dr.
Ahad Andican(Şimdi İYİ Parti Milletvekili) Türk Cumhuriyetlerinin Büyükelçilikleri
ve yetkilileriyle sürekli görüşmelerde bulunuyorlardı.

                “12 Eylül Darbesi” Türk
Milliyetçilerinin üzerinden bir silindir gibi geçip ezmeğe çalışmışsa da yukarıda
görüldüğü gibi o yıllarda “Bozkurtların
Dirilişi”
gibi tekrar toparlanmışlar, yaşanan olumlu gelişmeler görüldükçe
herkes 21. Yüzyılın Türk asrı olacağını konuşuyordu. Yani Türk Milliyetçilerinin
Hayalindeki “Kızıl Elma” ya
kavuşmalarına az kalmıştı.

                Fakat
heyhat!…

                Son
20 yıldır Ülkeyi tek başına idare eden AKP iktidara geldiği günden buyana Türk
Milliyetçileri için bu yirmi yılda yaşadıkları bir kâbusa dönüştü.

         
Türk Milliyetçiliğini ayaklarımın altına
alıyorum denildi,

         
AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk denildi,

         
Tarihte Türk diye bir milletin olmadığından
bahsedildi.

         
Türk Ordusuna kumpas kuruldu.

         
Salon konuşmalarında Türk milleti, kimi zaman 27
etnik parçaya, kimi zaman 36 etnik parçaya bölünüyordu. Bu sözlerle: “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletindir!”
sözüne Türk vatanına değişik kimliklerle ortak çıkarılmaya çalışılıyordu.

                Yandaş
medya ve yazarları tarafından bir hafta boyunca bol bol reklamı yapılan Cumhuriyetimizin
99. Yılında hazırlanan Cumhurbaşkanı tarafından okunan çok ince bir
mühendislik harikası! “Türkiye Yüzyılı
konuşmasını dinlerken değişen bir şey yine olmadı.

                Şok
üzerine şok yaşadık!

                6108
kelime ve 24 sayfadan oluşan konuşma metni 1,5 saat sürdü. “Türkiye Yüzyılı” konuşmasının sadece bir
yerinde “Türk” sözcüğü geçiyor o da;
Türk Ordusu” cümlesinin içinde.

                Aslında
Erdoğan gibi düşünmeyenlerin birçoğu gibi ben de, Sayın Cumhurbaşkanı’nı
dinlerken aşağılandığımı ve aptal yerine konulduğumu hissettiğim için çoğu
konuşmalarını dinlemem ama bol reklamı yapılan bu konuşmayı dinlemek zorunda
kaldım.

                Erdoğan
bir asırlık geçmişi “milli iradenin
üstünlüğüne dayanmak yerine vesâyetçilikle
,” bazı yöneticileri “emperyalizmin maşası” olmakla suçlarken
diğer yandan “Gelin, 29 Ekim 2023’e
kadar Türkiye geleceği vizyonunu konuşalım, tartışalım, tekliflerimizi ortaya
koyalım
” diyor. “Gelin, Türkiye
Yüzyılı vizyonunu birlikte inşa edelim, yeni bir milli mutabakat zemini haline
dönüştürelim
”, diyor. “Gelin Türkiye
Yüzyılında demokrasimizi katılımcı demokratik bir Cumhuriyet kimliğiyle taçlandıralım

diyor.

                İyi
güzel de bu çağrının muhatapları kimler? Emperyalistler ve vesayetçilerle
işbirliği yapmış olanlara mı, bu çağrı, kim bunlar?

                Yazımın
sonuna gelmişken şunu söylemek isterim ki; Türkiye’nin geleceğini görmek
istiyorsanız değil 100. Türkiye vizyonu, 200. Vizyonu da yazsanız, Milli
Bayramlarımızın törenlerinden sonra Atasına, Anıtkabir’e oluk oluk akan Türk Gençliğine bakmanız
yetecektir.

Sağlıklı kalınız.

Dr. Yesevîzâde Alparslan Yasa ile Kelimelerin Mantığı Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: ‘Kültür Cinâyeti’ olarak ifâde edebileceğimiz ‘Dil
Devrimi’nden önce ‘Bay’ diye bir kelimemiz yoktu. Bu durumu nasıl izah
ediyorsunuz?

Dr. Yesevîzâde Alparslan Yasa: ‘Bay’ kelimesi uydurmadır.
O uydurma olunca, gayet tabiî ki ‘bay’la teşkil edilen bütün kelimeler de
uydurma olur… Misâl mi istersiniz? ‘Subay’, ‘yarsubay’, ‘astsubay’, ‘yarbay’,
‘albay’, ‘ilbay’, ‘ilçebay’, ‘şarbay’…

‘Subay’,
katmerli uydurma… Onca târihî derinliği olan ‘zâbit’ kelimesine mukabil
uydurulmuş… Sen kalk, ‘zabıt’, ‘zabıtnâme’, ‘zabtetmek’, ‘zabt-u-rapt altına
almak’, ‘mazbût’, ‘inzibât’, ‘inzibâtlı’, ‘zâbıta’, ‘zabtiye’ gibi Târihî
Türkçemizin birçok kelimesiyle aynı cezirden olan o güzelim ‘zâbit’ kelimesini
dilden (sâdece resmî dilden; yoksa Târihî Türkçe olduğu yerde duruyor ve tekrar
hayata dönmesi için ona işleklik kazandırmaktan başka yapılacak bir şey de yok)
at, yerine işkembe-i kübradan ‘subay’ kelimesini kus! Şöyle ki: Eski Türkçede
asker mânâsına gelen bir ‘sü’ kelimesi varmış… Bu kelimeyi al, yanına ‘bay’ı
ekle: ‘sü-bay’! Ne oldu şimdi bu? ‘Asker zengin’! Ya bunun ‘zâbit’le ne alâkası
var? Sonra, nasıl oldu da şu ‘sü’, ‘su’ oluverdi? Bu bir ek mi ki ‘bay’la yan
yana gelince ‘büyük ses ahengi’ne uysun? Üstelik bununla da iktifa etmemişler,
yine Türkçenin kaidelerini çiğneyerek iki ünlüyü yan yana getirmişler ve Fransızcanın
nispet eki ‘-el’le birleştirerek
‘askerî’ karşılığı ‘süel’ diye bir ucube uydurmuşlardı! Zâten riyakârca ‘Öz
Türkçe’ dedikleri bir parça Türkçe, bir parça Frenkçe, bir parça da ‘atmasyon’
bu uydurma dil bir ucubeden başka nedir ki?

‘Subay’ ucubesi
yetmez! Milletin diliyle oyna dur! Nasılsa kahir bir iktidar kurmuşsun;
kimsenin gıkı çıkamaz ki! Olmadı, tepeler geçersin! Öyleyse buğulu kafayla
uydur dur: ‘İlbay, ilçebay, şarbay, şarbaylık, kamun, kamunbay’… Yahu, bunlar
da neyin nesi? Bilmek mi istiyorsunuz, açın bakın 1935 baskısı Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu’na!
‘İlbay’: vali, ‘ilçebay’:  kaymakam,
‘şarbay’: belediye reisi, ‘şarbaylık’: belediye, ‘kamun’: nahiye, ‘kamunbay’:
nahiye müdürü demek… Allah Allah, hiç olmazsa ‘il beyi’ veya ‘il bayı’ falan
deseydiniz? Hiç olur mu? O zaman Frenkçeye benzemez ki! O Frenkçe ki anası
Türkçedir! Nitekim insanlığın gelmiş geçmiş en büyük dâhisinin muhteşem keşfi
olan ‘Güneş-Dil Teorisi’ bunu bize böyle öğretiyor! Onun için şu ‘pis Arabın
pis Arapçasının’ ‘zâbıta’sı yerine kullandığımız ‘polis’ elbette ‘öz
Türkçe’dir, ‘halis Türkçe’dir! (Osmc.
Türkç. Karşl. Kıl.
1935: 161) Keza ‘kamun’ da… Hani Fransızların şu bir
mânâsı da ‘nâhiye’ olan ‘commune’ kelimesi var ya, işte o, halis muhlis
Türkçedir ve kamun’dan komün telâffuzuyla onlara geçmiştir!
Binaenaleyh elbette ‘nâhiye’ yerine ‘öz be öz Türkçe’ ‘kamun’, ‘nâhiye müdürü’
yerine ‘kamunbay’, ‘nâhiye merkezi’ yerine ‘kamun başkendi’ demeye hakkımız
var! (‘Kent’ Soğudcadır mı diyeceksiniz? Onun da ‘anası’ ‘Güneş-Dil Türkçe’
değil mi?) Mıntıka mânâsında ‘nâhiye’ yerine de ‘bölge’ der, sonra Fransızcadan
‘-Al’, ‘-l’ türetmeliğini alarak
‘nâhiyevî’ yerine ‘böl-ge-l’i uyduruveririz! (Osmc. Türkç. Karşl. Kıl. 1935: 131)

Çetinoğlu: Askerlikteki
diğer rütbelerle alâkalı söyleyecekleriniz de vardır herhalde…

Dr. Yasa: Bir ‘subay’la iş biter mi?
Bütün rütbeleri ‘öz Türkçeleştirmek’ lâzım! Evvelâ ‘emîr’ veya ‘kumandan’dan
başlayalım! Fransızcadaki ‘emr, emir’ karşılığı ‘commande’ (komand)’ın aslı ‘Türkçe’ ‘komut’,
‘commandant’ (komandan)’ın da
‘komutan’dır; bunlar küçük bir ses değişikliğine uğrayarak Fransızcaya
geçmiştir! Arkasından diğerlerini sıralayacağız: ‘Zâbit vekili’ ‘yarsubay’,
yâni ‘yardımcı subay’dır. ‘Yardımcı’nın ilk hecesi olan ‘yar’ı alır, ‘subay’ın
başına yapıştırırız; olur biter! Nitekim Frenkler de öyle yapmıyor mu? Hatta bu
suretle teşkil edilmiş kelimelere lisaniyatta ‘mot-valise’ demiyorlar mı?
‘Motel’ (<motor –otomobil- + hotel) misâlinde olduğu gibi… Frenkçede
bu mümkün oluyor da, Frenkçenin anası olan Türkçede neden olmasın? O hâlde aynı
mantıkla devam edeceğiz: ‘Kaymakam’ için ‘yarbay’, ‘miralay (<mîr-i alay)’ için ‘albay’… Kezâ:
‘Mirliva’ (<mîr-i livâ) için
‘tuğgeneral, tuğamiral’, ‘fırka kumandanı mirliva’ için ‘tümgeneral,
tümamiral’, ‘ferik’ için ‘korgeneral, koramiral’,  ‘birinci ferik’ için ‘orgeneral, oramiral’
(Frszc. ‘Général d’armée’, jenerâl darme)
ve nihayet ‘müşir’ için ‘mareşal’… Pekâlâ şu ‘general’ de ne oluyor? Bu,
Fransızca ‘général’ (jenerâl) değil mi? Hatta bir ara Türkçede ‘cenerâl’ diye
kullanılmıyor muydu? Hayır, onun aslı ‘genişlik’teki ‘gen-’e dayanır. Nitekim Fransızcada ‘umumî’ mânâsındaki
‘général’in aslı da Türkçe ‘gen-el’dir. Bu ‘gen-el’deki ‘-el’ ekine de şaşmayınız: Fransızcadaki ‘-al, -el, -il, -l’ şekillerini alan nispet eki ‘dillerin anası’
olan Türkçeden onlara geçmiştir… Bittabiî, ‘Güneş-Dil Teorisi’ muktezasınca
‘korgeneral’ de ‘öz Türkçe’dir. Hani Fransızların şu ‘général de corps d’armée
(jenerâl dö kor darme)’sine benzeyen
rütbe… ‘Corps’ (kor), kolordu demek
ve aynen ‘general’ gibi ‘öz Türkçe’… Öyleyse ‘korgeneral’ de ‘öz be öz
Türkçe’dir! ‘Pis Arapça’ ‘müşir’ yerine ikame edilen ‘mareşal’
(<‘maréchal’)’i ise tartışmaya bile hacet yok: O, ezelden ‘öz Türkçe’! 

Devletle aynîleşmiş CHP’nin naşir-i
efkârı Ulus gazetesinin 23 Nisan 1935
târihli nüshasının 4. sayfasından…

 

1935’te, Güneş-Dil Sahte-Teorisi (daha
doğrusu Stratejisi) mesned yapılarak köklü askerî rütbelerimiz yerine,  Fransızca / Uydurmaca karşılıklar ikame
edilmişti…

 

Çetinoğlu: Bu
uydurma kelimelere ihtiyaç var mıydı?

Dr. Yasa: Şâyet bu sorulara mazlum
Milletimizin mâruz kaldığı korkunç kültür jenosidi çerçevesinde cevap
aramazsanız, hakâkate ulaşamazsınız! ‘Kültür jenosidi’, yani Müslüman Türk
kültürünün topyekûn imha edilip yerine Frenk kültürünün ikame edilmesi…

Delil mi
istiyorsunuz? O devrin gazetelerine bir göz atmak ve ‘öz Türkçe’nin öncülerine
kulak vermek kâfi!

 21 Haziran 1934’te TBMM’de (2 Kânunusani /
Ocak 1935’te mer’iyete konulmak üzere) Soyadı Kanununun kabul edilmesinden
sonra, 26 Teşrinisani / Kasım 1934’te de Lâkap ve Unvanların İlgasına Dair
Kanun çıkmıştı. Bu kanunla ‘müşir, paşa, bey, hanım, beyefendi, hanımefendi’
gibi unvan ve hitap tarzları yasaklanıyor, yerlerine ‘mareşal, general, bay ve
bayan’ ikame ediliyordu. İş Bankası’nın, Siirt Mebusu Mahmut (Seydan) Bey’e
neşrettirdiği Milliyet gazetesinin
ertesi günkü (26 Kasım 1934) târihli nüshasının manşetinde bu haber şöyle
verilmişti:

Lâkap ve ünvanların kaldırılmasına dair kanun dün Meclisten çıktı.
Müşüre Mareşal, Paşaya General denilecektir. Ağa, Hoca, Efendi, Bey, Hanım yok.
Adın önüne gelmek şartiyle er kişiye ‘Bay’ kadına da ‘Bayan’ denecek.

Ve haberin altında bu kanun vesilesiyle söz
alan üç ‘saylav’ın resmi: ‘Bay Hasan Fehmi, Bay Şükrü Kaya ve Bay Besim
Atalay’…

Böylece ‘bay’ ve ‘bayan’lı hitap tarzının Lâkap
ve Unvanların İlgasına Dair Kanunla resmen tatbikata konulduğunu öğrenmiş
oluyoruz.

28 Kasım 1934 târihli Cumhuriyet gazetesinin bu iki kanunla alâkalı makalesinde de (s. 1
ve 5) şu yorum okunuyor:

…Bundan beş altı ay önce çıkan bir kanunla yurttaşlar
bir soyadı almağa borçlu tutuldular. Bugünlerde bir yandan bu kanuna göre
soyadı alımı göze çarpan bir hız alırken öte yandan yeni bir kanunla şimdiye
değin Türk atlarının [adlarının] sonlarında kullanılan ağa, bey, efendi. hanım,
paşa gibi artık sözler bütün bütün ortadan kaldırıldı. […]Bundan sonra oluş
işlerinde ve ulusal (resmî) işlerde demek her Türk kendi adile ve soyadile
anılacaktır. Herkes kendi arasında konuşurken erkek için bay ve kadın için bayan
diyebileceği de Kurultaydaki konuşmalar arasında iyice açığa çıkmıştır. Burası
bu işin epeyce gerekli bir yanı idi. Yaşayışta herkesin kendi adile
anılmıyacağı yerler az değildir. Kalabalığa söz söyliyen bir söz eri onlara
karşı söze başlamak için ne desin? Söz gelimi, işte radyoda yasauldan (memur)
tutunuz da orada buduna söz söyliyenlere varıncıya kadar bir takım adamlar söze
başlarken kendilerini dinliyenlere evrensel bir at san vermek yerindedir. Söz
gelimi, pek iyi biliriz ki Fransızlar
böyle yerlerde: Mesdames, Messieurs derler. Eski anlatma biçimimizde bu iki
söz: Hanımlar, efendiler demektir. Gerektir ki yeni yolda biz de böyle yerlerde
birşey diyebilelim. Bu, erkek için bay, kadın için bayandır.

Çetinoğlu: Bu
işler kimlerin mârifeti?
       

Dr. Yasa: Türkiye Komünist hareketinin ve Dil İnkılâbının öncü
kadrosundan Ahmet Cevat Emre, hâdiseyi içinden yaşamış birisi sıfatıyla, târihî
Türk hitap tarzlarının resmî dilden kovulup ‘bay’ ve ‘bayan’lı söyleyişin ikame
edilmesini şöyle izah ediyor:

Bütün Avrupa milletlerinde erkeğe kadına verilen (mösyö, madam) gibi
ünvanlar isimden evvel geldiği halde, bizde bey, efendi, hanım… ünvanları sonra
gelir. […] Bay, Bayan isimleri yeni
ünvan olarak kabul edilmekle ve soyadı kullandırılmakla dilimiz bu yönden de
Avrupalılaştırılmış oldu.
Şimdi biz de bütün medenî milletler gibi Bay
Hasan Yılmaz, Bayan Sevim H. Yılmaz diyebilmekte ve mektupların zarflarında
kullanabilmekteyiz.
(Emre
1960: 341)

Buraya kadar, meselenin
içyüzünü ortaya döken bütün bu izahata rağmen, hâlâ bu kelimelerin nasıl ortaya
çıktığını tespit edebilmiş değiliz. Şimdi bu hususu aydınlatalım.

Bu hususu aydınlatacak
kaynağımız, târihçi ve 1940’lardan beri hararetli bir ‘Din İnkılâbı’ taraftarı
olan Cemal Kutay’ın Millet
mecmuasıdır. Bu mecmuanın 3 Temmuz 1947 târihli 74. sayısının 11. sayfasında
‘Eski Bir Atatürkçü’ imzasıyla muhtemelen Kutay tarafından kaleme alınan ‘Bay –
Bayan Kelimeleri Hakkında’ başlıklı makalede, bu kelimelerin resmen nasıl
tedâvüle sokulduğunun eksiksiz bir hikâyesi vardır. Hikâye şöyle:

Ebedî Şef, dil devrimiyle uğraştığı [günlerde…] kendi
hayatını ve esas fikirlerini sembolleştiren bir piyes mevzuu düşündü. Bunu
yazmak üzere de, hemen bütün sanat işlerinde yakınında kullandığı Münir Hayri
Egeli’yi vazifelendirdi. Bu piyes üzerinde Atatürk o kadar emek sarfetmiştir ki
eseri hususî surette bastıran Münir Hayri, mukaddimesinde ‘Ben vasıtayım; eser
onundur’ demektedir.

İşte Atatürk Bay ve Bayan kelimelerini (ismini bizzat
tesbit ettiği) bu ‘Bayönder’ adlı piyesin son tashihli nüshası üzerinde el
yazılarile tesbit etmişlerdir. […]

Piyesin bir de kadın kahramanı vardı: İzgen. Bu kadına
Begüm deniliyordu. […]

Bir gece –üçüncü gecedir ki Bayönder piyesiyle meşgul
oluyordu- kararını verdi. Piyesin birinci sayfasına şu sözleri yazdı: ‘Genel
olarak erkek için Bay, kadın için Bayan – Bütün yazıları ona göre düzeltmeli!
Bey, begüm, efendi, hanım kalkacak!’ […]

O gece verdiği emir üzerine hemen ünvanların kalkması
için bir kanun teklif edildi. Bütün resmî yazılardan her türlü ünvan kalktı.
Kanunun çıktığı akşam dâvetlilerine Bay – Bayan diye hitap etti. […]

(Dâvet esnasında bizzat yaptığı izahata göre,)
mareşal, general gibi ünvanları olanlara bu kelimeler [Bay – Bayan]
kullanılmıyacaktı. Prenslere Altes, sefirlere Ekselans, hükümdarlara Majeste
denilecekti. İmparatorluk devrinden kalma haşmetlû, vesaire ünvanlar ‘asla’
kulanılmıyacaktı.

Atatürk, o geceyi takip eden bütün nutuklarında ve
mükâlemelerinde ısrarla bu kararını tatbik etmişti…

Târihçi Cemal Kutay’ın Millet mecmuasında (3 Temmuz 1947, sayı 74, s. 11) neşredilen
vesika… Târihî Türkçedeki unvanlar (bey, hanım, efendi, vs.) yerine Frenk
mukallidi ‘bay’ ve ‘bayan’ unvanları Uydurma Resmî Dile bu fermanla dahil
edildi…

İşte size 1930’larda inşa edilmeye başlanıp
1960 Balyoz Darbesiyle resmî dil haline getirilen ve riyakârca ‘Öz Türkçe’
tesmiye edilen uydurma dilin menşei!

 

 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA

Yesevîzâde
Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu.
Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed
Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler
sülâlesi).

1967-1973
senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli
maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye
döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi
senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve
gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu
devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap
neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası
siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki
birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak
oldu.

1978’den
1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını
İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde
çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât
tarzını düstûr edindi.

Anarşi
mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında
SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998
Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim
Yılında A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde
okuyarak ikinci sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe
Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde
devâm etti ve bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca
Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn
edildi.

H.Ü.
Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek
Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın 
ictimâiyâta dayalı (sociologique)
tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı
hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş,
müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur.

Yine
aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme
ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs
mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk
yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk
kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn
değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle
bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel
temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede
yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk
nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve
mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir.

Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi
sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi”
sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli
Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk
grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası
kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay
kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı
ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye
sevkedildi.

2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli
edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda
neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde- 
20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme kitapları,
milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar
hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, T. Diyânet Vakfı Yl.,
1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları mevcûddur.

Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil
(1976-1980), Yeni Devir
(1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika,
Felsefe
(1987), Dış Politika –
Risâle
(1988, mülâkat), Yeni
Düşünce
(1988), Zaman (1989,
mülâkat), Önce Vatan (2015,
mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018).

Münteşir kitapları: Perde-Arkasında
Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi
(Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin
Perde-Arkası
(Yeni Devir,
tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg
Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin
Perde-Arkası
(Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler
Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi?
(Yeni
Devir
, tefrika, Mart 1979), Nasıl
Bir Dünyâda Yaşıyoruz?
(Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak
1979’da Millî Gazete’de tefrika
edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı
Sosyal-Demokrasi
(Millî Gazete,
tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme
Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti
(Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl.,
1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan
Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in
Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik
Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil)
(Kurtuba
Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin
Tercüme
(Hitabevi Yl., 2014), Milletimize
Revâ Görülen Kültür Jenosidi
(Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl.,
2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme
Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül)
(Kurtuba Yl., 2018).

Fikir Damlaları (1)

– İlk, Orta, Lise, Üniversite ve sonrası; makam, mevki,
işyeri, ev, hepsi devam, bitmezlik, tükenmezlik esası üzerinde ortaya çıkıyor
ve kendilerini istetiyorlar. Demek ki devamı, geleceği olmayan şeyler; dikkati
çekmiyor, arzu edilmiyor, peşinde koşulmuyor! İçimize sönmeyen bir devam etme
ettirme emeli konmuş! Demek ki, vermek istemeseydi, istemek vermezdi. Küçücük
bir mide için, yeryüzü sofrasını hazırlayan; bitmez tükenmez arzularımız için,
kimbilir neler hazırlamıştır. Bir nimetin büyüklüğü, devamlı olup olmayışı ile
değer kazanır. Nitekim Cennet’in Cennet’liği içindekileri yüzünden değil, ebedî
oluşundan ötürüdür.

– Yıkmak için saray yapılmaz. Ya İnsan Sarayı; ölünce,
toprakta farelere yem olsun diye yaratılmıış olabilir mi? El bebek gül bebek,
binbir naz ve niyazlarla büyütülsün; süt, yağ, börek, bal gibi, bin bir gıda
ile beslensin; sonra da farelere yem olsun! Olacak şey mi? Bir fabrikada
üretilenler, çöplüğe dökülsün diye üretilmiş olabilir mi?

– İnsanın her bir uzvu, bir ilim dalını doğurmuş. O konuda
ömür boyu çalışan ihtisas sahibi bilginler; ömür boyu çalıştıkları ilim
sahasını halledebilmiş değiller.

– İmtihan / Sınav; sonraki hayatımızın tanzimine yön verdiği
gibi, Dünya’daki sınavımız da, âhiret hayatımıza yön vermemiz için
yapılacaktır.

– Tarihin başlangıcından beri mazlumlar, ezilmişler, hakları
çiğnenen ve yenenler çoğunlukta! Hakları gasbedilmiş olarak bu dünyadan
geçiyorlar! Haksız ve gâsıp olanlar ise yaptıkları yanlarına kâr olacak
şekilde, bu dünyadan gidiyorlar! Bu duruma vicdanlar isyan ediyor! Âdeta
fıtratlar galeyana geliyor! Âh u feryatları yürekleri dağlıyor! Elbette fıtrat
yalan söylemez. Vicdan ise asla haksızlığı onaylamaz! Öyleyse bütün bu
haksızlıkların hesap sorulacağı bir yer olması lâzım. Bu yer olmazsa olmaz.
İşte bu yer Mahkeme-i Kübra / En Büyük Mahkeme’dir ki, Haşir Meydanı’nda
kurulacak; boynuzsuz koyunun hakkı, boynuzlu koyundan alınacak. Hak yerde kalmayacak,
herkes boyunun ölçüsünü görecektir. Tıpkı şairin:

     “Alma mazlûmun
âhını, çıkar âheste âheste!” dediği gibi. 

– Sınavı yapılmayan ders, çalışılmaz.

– Sorumlu olmayan, dikkat etmez.

– “Re’sü’l-hikmeti mehafetullah.” / “Hikmetin başı Allah
korkusudur.” Çünkü Allah’tan korkmayan her türlü kötülüğü yapabilir.

– Hesaptan muaf olan / hesaba çekilmeyeceğini bilen kimse, ne
helal dinler ne haram! Ölümden sonra, hesaba çekilmeyeceğini sanan kimse de,
hatâ, kusur ve günahlardan çekinmez ve korkmaz.

– İncir ağacı, meyve vermiyorsa kesilir. Çünkü ağaç, meyvesi
için yetiştirilir. Yoksa yeri ateştir.

Ya insan ağacı?

– Meyveli ağaç taşlanır. Meyvesiz olan, kimsenin umurunda
değildir.

– Nerede metruk / kapalı bir dükkân görsem içim cızz eder.
Çünkü kapalılık ve devamsızlık; beka isteğime gölge düşürür!

– Doğmadan önceki zaman, geriye doğru ne kadar uzun! Öldükten
sonra bizden sonra sürecek olan zaman ne de çok! Bu iki uzun süre arasındaki
ömrümüz ne kadar da kısa! İşte bu iki zaman arasındaki o kısacık hayatımız
için, gösterdiğimiz gayretin daha çoğunu, beka âlemindeki sonsuz hayat için de,
üstelik daha fazlasıyla göstermemiz gerekmez mi? Hâlbuki ebed için çok az,
geçici hayat için, lüzumundan fazla gayret sarf ediyoruz! Oysa hiç ölmeyeekmiş
gibi dünyaya, yarın ölecekmişiz gibi de âhirete çalışmamız icap etmez mi?

     Bu hususu,

     İyice bir düşünmek
gerek.

     Bu husus aslında,

     Olmalı en büyük
erek.

     Kaldı mı
söylenecek başka söz?

     Unutmayalım ki,

     Her kul, ebed
kapısına getirilecek!

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-3

0

Kömür Madenciliği ve Kazalar

Fatih Yilmaz & Selcuk Alp, “Underlying Factors of Occupational
Accidents: The Case of Turkey”, isimli çalışmalarında, Türkiye Örneğinde İş
Kazalarının Altında Olan Faktörleri özetlemektedir: Kömür Madenciliği Sanayi
için “Çalışan Katılımının Yetersizliği” ölçütü ön plandadır. Ardından “Eğitim
Yetersizliği” ve “İdame Yetersizliği” gelir. Türkiye’de kömür madenleri kırsal
kesimde, eğitim ve ücret düzeyi düşük işçilerle ve kötü koşullarda
işletilmektedir. Bazı kömür madenleri eskidir ve teknolojiden yoksundur.
Kömür işletmeleri, artan enerji talebini çözmek için üretimi artırmak ve buna
bağlı olarak iş yükünü artırmaktadır. Bazı kömür madeni işletmecilerinin
madencilik konusunda deneyimi yoktur ve güvenlik, deneyim ve hassasiyetle
ilgili konularda yeterli bilgiye sahip değildir.
Sonra Türkiye’de kömür
madenlerinin özelleştirilmesinde, özel sektör işletmeleri de özelleştirme
sonrası gerekli önlemleri almamıştır.
Madenlerde yeterli iş teftişi yoktur.
Bu nedenle kömür madenciliği sektörü, Türkiye’de en çok iş kazasının meydana
geldiği sektör haline gelmiştir. Böylece özellikle Soma ve Ermenek’te 2014
yılında meydana gelen büyük kazalar sonucunda 354 işçi hayatını kaybetmiştir
.
Türkiye’deki istatistiklere bakıldığında, güvenlik ve sağlık uygulamaları
beklenen faydaları sağlayamamaktadır. Mevzuat dışında, güvenlik uzmanlarının
görevlendirilmesi, risk analizi ve diğer önleyici faaliyetler yetersizdir. İşletmelerin
önlemler için gerekli mali kaynakları ayırmaları, tüm işlerin denetlenmesi için
sürekli bir izleme sistemi oluşturmaları, iş disiplini oluşturmaları, yeterli
teknik eleman ve mühendisleri görevlendirmeleri, yeterli iş teftişi ve iş gücü
denetimi yapmamaları gibi gerekli önlemleri almamaları durumunda iş kazalarının
önlenmesi mümkün değildir.
İş yerindeki kazaların kayıtlarını tutmakla
Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliğine genel bir bakışla yaklaşılmaktadır. Tüm
sektörleri kapsayan tek tip düzenlemeler yapılmaktadır. Farklı sektörlerdeki
üretim koşulları ve araçları, çalışanların durumu, bölgesel farklılıklar,
farklı sektörlerdeki riskler ve etki düzeyleri sonuçları etkilemektedir. Bu
eksiklikler aynı zamanda düzenlemelerin ve iş teftişinin etkinliğini de
azaltmaktadır
. İstatistiklere göre kömür madenciliği, inşaat ve metal
ürünleri gibi riskli sektörler için ayrı bakış açılarına, politikalara ve
planlamaya ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır
. Madenlerde ve şantiyelerde risk
analizi yapılmalı, çok kötü durumda olan işletmeler durdurulmalıdır. Özellikle
madencilik ve inşaat sektöründe, gerekli tüm güvenlik koşulları tam olarak
sağlanıncaya kadar işletmelere ruhsat verilmemelidir. Koruyucu sağlık ve
güvenlik hizmetleri zaman ve kalite açısından yetersizdir. Kontrol
mekanizmasının etkinliğini azaltır ve kaza riskini artırır. Ayrıca birçok “Dış
İSG (İş Sağlığı ve Güvenliği) Birimi” personel, teknik imkânlar ve
uzmanlık açısından yetersizdir. Dış İSG birimlerinin hizmet fiyatları
piyasadaki rekabet tarafından belirlenir. Bu durumda dış İSG birimlerinin risk
değerlendirme raporları, acil eylem planları, güvenlik uzmanı sözleşmeleri,
güvenlik eğitimi gibi gerekli belgeleri ücret karşılığında hazırlayıp
işyerlerine göndermekten başka bir görevi yoktur. İş müfettişlerinin ve teftiş
sürelerinin yetersizliğinden dolayı yüz binlerce işletme hiçbir şekilde teftiş
edilememektedir. Bu durumda yükümlülükler ve cezalar uygulanmamakta ve iş
kazalarının önüne geçilememektedir. Risk değerlendirmesi, Türkiye’deki tüm
işyerleri için yasal olarak zorunlu hale gelmiştir. Ancak uygulamada bir
bütünlük yoktur.
Sektör, işletme türü, çalışan sayısı, kullanılan hammadde
ve donanım gibi çeşitli parametrelere göre hangi risk değerlendirme yönteminin
kullanılacağı ve hangi aralıklarla yapılacağı net olarak belirlenmemiştir.
İşverenlerin, iş güvenliği uzmanlarının ve hekimlerin bu konudaki bilgi ve
deneyimleri yetersizdir. Ayrıca bu konudaki düzenlemeler kötü hazırlanmış ve
yol gösterici değildir. Kurumsal firmaların iş yerlerinde yapılan iş sağlığı ve
güvenliği eğitimlerinde güvenlik kültürü vurgulanmaktadır ancak çoğu orta ve
küçük işletme bu konuda yetersiz kalmaktadır. Eğitim pek çok işyerinde yasal
bir zorunluluk olarak görülmektedir. Bu hizmetleri sunan dış İSG birimlerinden
başlayarak özellikle KOBİ eğitiminde “eğitim katılım belgeleri” hazırlanarak
arşivlenmiştir. Türkiye’de son yıllarda önemli bir eksiklik olan “çalışan
katılımı” konusunda düzenlemeler yapılmıştır. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’na
göre Türkiye’de “İSG Temsilcileri” önemli bir işleve sahiptir. Temsilciler, iş
güvenliği ile ilgili tehlikeleri işverene bildirme ve hükümete ve önleyici
faaliyetleri talep etmek hakkına sahiptir. Ancak işverenler ve yöneticiler bu
konuya yeterince önem vermemektedir.
Bu konu iş müfettişleri tarafından
yeterince incelenmemektedir. Hem genel hem de sektörel ağırlık taşıyan önleyici
faaliyetler birbirinden farklılık göstermektedir. Türkiye’de son yıllarda
önleyici İSG hizmetleri ve risk değerlendirmeleri konusunda önemli çalışmalar
yapılmıştır. Ancak, iş teftişi, bakım, eğitim, çalışan katılımı ve işyeri
denetimi gibi diğer gerekli önlemler yeterince uygulanmamaktadır. İş sağlığı ve
güvenliği hem işletmelerin hem de ulusal düzeydeki bir sistemdir. Bu sistemin
herhangi bir aşaması yetersiz kalırsa, diğer önlemlerin önleme düzeyini düşürür[1].

            Yücel Demiral & Alpaslan Ertürk
(2013), Safety And Health İn Mining İn Turkey, Türkiye’de Madencilikte
İş Sağlığı ve Güvenliği isimli makaleleri, Onaltı Maden Ülkesindeki Duruma
İlişkin Madencilikte İş Sağlığı ve Güvenliği isimli eserde yayınlanmıştır.

Yücel Demiral & Alpaslan Ertürk’e (2013) göre Türkiye’de 2010
verilerinde maden işletmelerinin yaklaşık %80’i küçük ölçeklidir.
2010 istatistiklerine
göre madencilik sektörlerinde 125.500 işçi istihdam edilmiştir. Bunların %42’si
taş ocaklarında %40’ı kömür ve linyit madenciliğinde ve %16’sı metalik cevher
madenciliğinde çalışmıştır. Çalışanların %6’sının kayıt dışı çalıştığı tahmin
edilmektedir. Ocaklar hariç, maden işçilerinin %1’den biraz fazlası yardımcı
işlerde çalışan kadındır. İş Kanunu’na göre, madencilik dâhil tehlikeli
endüstrilerde kadınların istihdamı birçok alanda sınırlandırılmıştır.  %96’sı çoğunlukla küçük ve orta ölçekli özel
şirketler olan 1.768 maden iş birimi bulunmaktadır. Türkiye’de meslek
hastalıkları teşhisi olması gerekenin çok gerisinde kalmaktadır. Beklenen
meslek hastalığı sayısının 25.000 ile 90.000 arasında olduğu tahmin
edilmektedir, ancak her yıl yalnızca 500 kadarı bildirilmektedir. Türkiye’de en
çok meslek hastalıkları madencilik sektöründe görülmektedir. Örneğin, 2007
yılında 1.208 hastalıktan 1.001’i, Türkiye’de 2009 yılında 539’dan 328’i ve
429’dan 300’ü madencilik sektöründen bildirim almıştır. Madencilik
faaliyetlerinde bu yüksek bildirim oranlarının nedeni, kamu sektörünün
madencilik faaliyetlerinin diğer endüstriyel faaliyetlere göre payıdır. Üstelik
yakın zamana kadar tüm ülkede meslek hastalıkları konusunda uzmanlaşmış sadece
üç hastane vardır. Bunlardan biri yoğun madencilik faaliyetlerinin olduğu
Karadeniz Bölgesi’ne tahsis edilmiştir. Bu nedenle, vakaların çoğu, özellikle
pnömokonyoz olmak üzere madencilikle ilgili hastalıklarda iyi deneyime sahip bu
özel hastaneden bildirilmiştir. Türkiye’de yıllık genel meslek hastalığı
insidans oranı %0,01 iken, kömür madenciliği sektöründe bu oran %0,20’dir.
Pnömokonyoz, madencilikte meslek hastalıklarının önemli bir bölümünü
oluşturmaktadır. Türkiye’deki linyit madencilerinin %14’ünün pnömokonyozdan
muzdarip olduğu görülmektedir. Uzun vadede Türkiye, dünya pazarlarında hammadde
üreten ve satan bir ülke olmaktan çıkıp, katma değeri yüksek kaliteli ürünlerin
ihracatçısı konumuna geçmelidir. Bunun, çalışma koşulları ve işçiler için iş
sağlığı ve güvenliği sağlama olasılığı üzerinde büyük etkileri olacaktır. Kısa
vadede, Türkiye’de madencilikte iş sağlığı ve güvenliğinin (İSG) geliştirilmesi
için öncelik olarak kabul edilebilecek birçok konu bulunmaktadır. Bu öncelikler
iki ana düzeye ayrılabilir: politika düzeyi ve çalıştay düzeyinde
uygulamalardır. Bu iki seviye ayrı varlıklar değil, daha çok birbiriyle
bağlantılıdır ve birbirlerini etkilerler. Çalışma hayatındaki son eğilimlerin
bir sonucu olarak, Türkiye’de madencilik sektöründe taşeronluk ve taşeronluk
uygulamaları yaygınlaşmıştır. Bu olgunun madencilik endüstrisindeki sağlık ve
güvenlik uygulamalarını olumsuz etkilediği iyi bilinmektedir.
İki sorunun
ele alınması gerekmektedir. Birincisi, taşeronlaşma Türkiye’de zaten düşük
ve zayıf olan sendikalaşma oranını olumsuz etkilemektedir. Toplu pazarlık
taraflarına genellikle ulusal standartların belirlenmesi ve denetim üzerinde
önemli ölçüde prosedürlere önem verilmelidir.
Sendikaların gücünün azalması
da güvenli koşullarda çalışma talebinin azalmasına neden olabilir. İkinci
olarak, taşeronluk, işyerinde iş sağlığı hizmetlerinin sunulmasını
engellemektedir. İSG hizmetleri açısından taşeron ve asıl işverenin
sorumluluklarını tanımlamak güçtür. Bazı durumlarda, birincil işverenler, İSG
uygulamalarından kaçınmak için alt yüklenicilerle çalışır. Alt yüklenicilerdeki
değişiklikler de denetim hizmetlerini karmaşık hale getirebilir. Ayrıca, yasa
ve standartların uygulanmasını sağlamak için şirket düzeyinde ikili güvenlik
komiteleri oluşturulmalıdır. Bunu başarmak zordur. Bu nedenle, taşeronluk
sıkı bir şekilde düzenlenmeli ve çekirdek madencilik faaliyetlerinde
yasaklanmalıdır
. ECC 89/391[2] dâhil
olmak üzere İSG ile ilgili bir dizi Avrupa Birliği direktifi Türkiye’nin AB’ye
katılım döneminde yayınlanmıştır. Bu direktifler sadece Türkçe’ye
“çevrilmiştir” ve yerel yönetmeliklere uyarlanmamıştır veya
uyumlaştırılmamıştır. Hükümet, bu direktifleri yerel yönetmeliklerle uyumlu
hale getirmek ve işyerlerini bunların uygulanmasına hazırlamak için yeterli
zaman ve çabayı harcamamıştır. Bu durum “çevrilmiş” ve “ulusal” düzenleyici
altyapı arasında uyumsuzluklara neden olmuştur. Bu nedenle düzenlemeler
uygulamaya konulamamıştır. Bu direktifler çerçeve yönergeler olarak alınabilir
ve geleneksel düzenleyici altyapı içinde yerel ihtiyaçlara cevap veren sağlam
düzenlemeler oluşturulmalıdır. Yeni İSG kanunu, özellikle küçük işletmeler için
İSG hizmet hükümleri açısından net bir çerçeve sağlamamaktadır. Hükümet, İSG
alanında piyasa odaklı politikaların kullanımını başlatmıştır. İş sağlığı
profesyonellerine yönelik eğitim ve öğretim faaliyetleri ile İSG uygulamaları
özel şirketlere açılmıştır. Son yıllarda yapılan düzenlemeler sonucunda,
standartlaştırılmamış eğitim ve öğretim programları, eğitim programlarının
kalitesi ve kursiyerlerin yetkinliklerine uygunluğu sağlanmadan kontrolsüz bir
şekilde artmaktadır. Sağlık Bakanlığı’ndan (SB) farkındalık yaratmak için bazı
çabalar olmasına rağmen meslek hastalıklarının teşhisinde hala birçok yapısal
zafiyet bulunmaktadır. Öncelikle Sağlık Bakanlığı iş güvenliği ve iş güvenliği
konusunda güçlü bir kurum ve birim kurmalıdır. Halk Sağlığı Kurumu bünyesinde
“Tüketici ve Güvenlik Daire Başkanlığı” başlıklı tek bir bölüm bulunmaktadır.
Ayrıca İSG ile çalışan taşra kurumu bulunmamaktadır. Sağlık Bakanlığı,
özellikle organize sanayi bölgelerinde taşra teşkilatlarını da içeren güçlü bir
daire oluşturmalıdır. Türkiye’de akredite iş sağlığı ve güvenliği ekipmanları
kalibrasyon ve test üniteleri bulunmamaktadır. Bunu geliştirmek için devlet
kurumları inisiyatif almalı ve sorumlulukları profesyonel sivil toplum
kuruluşları ile paylaşmalıdır. İş müfettişlerinin sayısının yetersiz olduğu
dikkate alındığında, meslek örgütlerin yanı sıra işçi sendikaları da yer almalı
ve madencilik sektörü için ek uzmanlık hizmetleri sağlamalıdır. Türkiye’de
sağlık ve güvenlik kültürü hala çok zayıf ve güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu,
hızlı bir şekilde çözülemeyecek bir sorundur. Uzun vadeli ortak çabalar
gerektirir ve sendikalar, meslek birlikleri ve ilgili hükümet ve sivil toplum
kuruluşları tarafından dayanışma oluşturulmalıdır[3].



[1] Fatih
Yilmaz& Selcuk Alp Underlying Factors of Occupational Accidents: The Case
of Turkey, Open Journal of Safety Science and Technology, 2016, 6, 1-10.

[2]
89/391/EEC sayılı Direktif, işyerinde çalışanların güvenliği ve sağlığında
iyileştirmeleri teşvik etmek için önlemler getirmeyi amaçlayan bir Avrupa
Birliği direktifidir. Avrupa İş Sağlığı ve Güvenliği Ajansı tarafından iş
sağlığı ve güvenliği (İSG) için bir “Çerçeve Direktifi” olarak
tanımlanmaktadır.

[3] Yücel
Demiral & Alpaslan Ertürk, Safety and health in mining in Turkey, Ed.
Kaj Elgstrand and Eva Vingård,
Occupational Safety and Health in Mining
Anthology on the Situation İn 16 Mining Countries, Arbete Och Hälsa |
Vetenskaplig Skriftserie, University of Gothenburg, 2013. s.87-93.