16.6 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 288

Kâinat, İnsan ve Allah

     Kâinat / Evren /
Var Olan Her Şey insan için yaratılmıştır. Kâinata mânâ-yı ismiyle yani kâinat
adına bakmamalıdır. Kâinata ve insana, herşeyi ile Allah’ı hatıra getirmesi
için yaratıldığı noktasından, yani mânâ-yı harfiyle bakmak asıldır. Çünkü
“Gösterilen, görecek olanın görmesi içindir.” (M. Asıf Işık) Zira kâinat insanı
gösteriyor. İnsana hizmet ettiğini sergiliyor. İnsan da, her yönüyle Allah’ı
gösteriyor, O’na işaret ediyor.

     Evet, kâinat ve
insan Allah’ı göstermek, yüzleri O’na çevirmek için var edildiğini, lisân-ı hâl
/ hâl dili ile söylüyor. İşte bu bakış, mânâ-yı harfî ile bakıştır. Yani
görülene, gösterdiğine göre bakıştır. Ki, makbul olan asıl bakış, asıl görüş ve
ilmî / bilimsel seziş ve yöneliş böyle olmalı.

     Keza insan da,
kendisi için değil, Allah’ı göstermesi maksadıyla yaratılmıştır. Nitekim, bu
sebebten ötürü olsa gerek mealen: “Ancak nefsini / kendini tanıyan  ve bilen Rabbini bilir ve anlar.”
denilmiştir. Çünkü insan, her hâliyle O’nun isim ve sıfatlarına mazhar olması,
Allah’ın isim ve sıfatlarını göstermesi, onlara ayna olması için yaratılmıştır.

     Nitekim,
gözlerimiz O’nun “Basîr” olduğunu, kulaklarımız “Semî” olduğunu, konuşmamız
“Mütekellim” olduğunu haber veriyor. Çünkü görmeyen gören gözü, işitmeyen
işiten kulağı ve konuşmayan; insana konuşma vasfını veremez.
     Fakat hemen hatırlanmalı ki, insanın
mazhar olduğu / kendisinde zuhur eden hususların, kendisinde görülen İlahî isim
ve sıfatların menbaı / kaynağı; insanın bizzat kendisi değildir. İnsan, sadece
mazhardır. Tabiri caiz ise bir ekrandır. Ekranda görülenler, ekrandan değil,
sadece ekrandan görülenlerdir. Yani ekran menba’ değil mazhardır. Perde gibi
aksettirici ve yansıtıcıdır.

     Evet, insan İlahî
isim ve sıfatlara âyînelik / aynalık yapıyor. Unutmayalım ki, aynada görülen
aynadan kaynaklanmıyor. Ayna; aslın gerçek ve hakikatini, sadece kendisinden
aksettirmiş, yansıtmış ve kendisinde tecelli ettirmiş oluyor.

     “ (Çünkü) Mânâ-yı
Harfî…mânâyı / hakikati okuma yöntemi; gözü, kulağı, aklı, kalbi, ince algı
ve sâir insanî lâtifeleri terbiye metodudur. Ki, bu usûl ile terbiye edilen
insan; bakıp şahit olduğu her şeyde, asıl gösterilmek istenen saklı / örtülü
hakikati insiyaki olarak (İlahî bir sevk ve hisle) algılayıp
anlayabilsin…mânâ-yı harfî okumalarıyla iknâ, ıslah ve tedavi olabilsin…

     “ ‘Gaybın
perdeleri açılsa yakînim / imanım ziyadeleşmeyecek.’ diyen, okuyup yazmayı bilen,
Peygamber Efendimiz’in ‘İlim şehrinin kapısı.’ diye tarif ve taltif ettiği Hz.
Ali’nin: ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.’ sözüyle kastettiği,
uğruna köle olunacak ‘harfi öğrenme’; mânâ-yı harfî nazarıyla görülebilecek
olan mânâ, hikmet ve hakikat mıydı acaba?

     “(Büyük bir
âlimin) ‘40 yıllık tahsil hayatımda öğrendim.’ dediği ‘Mânâ-yı Harfi’ kavramı,
belki de Hz. Ali’nin uğruna ‘40 yıllık köleliğe’ râzı olacağı ‘HARFÎ NAZAR’dır.

     “ (Öyleyse)
yaratılmış Kur’an olan kâinatın üzerindeki oluş ve işleyişlerle her an
gösterilen âyetler ve mânâlar bir kitap gibi okunmalı.

     “Yazılmış /
indirilmiş kitap (Mushaf) olan Kur’an-ı Hakîm’in izah ve beyanlarıyla talim ve
tefekkür edilmeli.

     “ ‘Yaşayan Kur’an’
veya saadetli hayatıyla ‘Kur’an’ı yaşamış’ olan Hz. Peygamber’in (sünnetinin /
yolunun) mânevî rehberliğinde, öğretip gösterdiği ve yaşadığı gibi,
anlaşılmalıdır.” (M.Asıf Işık)

           (Çünkü:)
“Âyîne (ayna)dır bu âlem, herşey Hak ile kaim (var ve ayakta).

            Mir’at-ı
Muhammed (Muhammed aynasın)danAllah görünür daim.”

                                              
x

           “Ey kendini
insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa,

             Hayvan ve
câmid (cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var.”

                                              
x

             
Zaten:“İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.

              Sen
kendini bilmezsin, bu nice okumaktır?”

(Yunus Emre)

Oyları Vereni de Sayanı da İhmal Etmiyorlar

İktidar kanadı için “seçimin bir ölüm kalım mücadelesi olduğu”
anlaşılıyor. Çünkü halen çok şükür ki -adil ve eşit şartlarda olmasa bile- henüz
seçimlerin yapılabildiği, kısmen demokratik bir ülkeyiz.
Yüzde 90’ların
üzerinde oylarla seçilen diktatörlerin olduğu ülkelerden değiliz.

“İktidarın ne olursa olsun kazanacağı, kaybetse bile asla meşru
yoldan gitmeyeceğine”
inananlarımız var. Ama benim gibi aksi görüşte olan iyimserlerin
oranı daha yüksek.

Karamsar olanların tezi doğru olsaydı İstanbul
Büyükşehir Belediyesi ve diğer birçok büyükşehir belediyelerini kaybeden AKP bu
belediyeleri CHP’den seçilen başkanlara devretmezdi.

Gerçi “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” inancında
olan Reis ve ekibi kaybettikleri İstanbul’u kolay teslim etmedi.

“Bir şey olmadıysa bile mutlaka bir şey olmuştur” gibi “veciz”
gerekçelerle seçim iptal ettirildi. Yerine yapılan ikinci seçimde yedikleri
fark acayip büyüyünce çekildiler.

Ama bu çekilme “muharebeyi kaybettik ama savaşı değil”
tesellisinin ürünüydü. “Belediye Meclisinde çoğunluk bizde, iktidar bizde,
çalışma fırsatı vermeyiz, başarısız olurlar” düşüncesi gerçekleşmedi.

Şimdi yargı marifetiyle “İstanbul kalesini” ele geçirme
sevdası
karamsarların görüşüne haklılık kazandırıyor.

Ben yine de -bu seçimde- “kanlı mı kansız mı?” tartışması
olmayacağından eminim. Cumhur İttifakı yenildiğinde iktidarı herhangi bir
şiddet olayı olmadan teslim edecektir. En azından temennim böyle.

***********************

Ulufe Ve İhsan

Stalin’in “Seçimde kimlerin oy kullandığı değil, oyları
kimlerin saydığı önemlidir
!” diye meşhur bir sözü vardır.

Bu sözün ne kadar önemli olduğunu, 1946 seçimlerinde uygulanan
“açık oy gizli tasnif” tecrübesini yazan kitaplardan öğrenmiştik.

Ama -bu derecede olmasa da- oyları sayanın önemini bizler de
yaşayarak öğrendik. Mesela sandıkların kapanmasına bir saat kala mühürsüz
oyları geçerli kılan YSK kararı
ile.

Mesela İBB seçiminde aynı sandığa atılan 3 oydan 2’sini geçerli,
birini
(sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı için atılanı) geçersiz
sayan YSK kararı
ile.

İBB seçimlerinde sandıklara sahip çıkılmasa ve dik durulmasa, bugün
dahi, oy sayım sonuçları açıklanmadan İstanbul’un her yerindeki billboardlarda
resimlerini gördüğümüz AKP adayı İstanbul’u yönetiyor olacaktı.

Bu bakımdan Partili Cumhurbaşkanı ve AKP işi sıkı tutuyor. Bir
yandan kendisine oy getirebileceğini düşündüğü her konuda (gelecekte ülkeyi
batırır dedikleri de dahil) her türlü adımı atıyor. Kısa vadede seçmenlere
şirin gözükecek, seçimi kazandırsa bile yarınları kaybettirecek şeyleri
yapmaktan çekinmiyor.

Ekonomide hesap kitap dönemi yerine “ulufe dağıtma”, devlet
kesesinden “ihsanda bulunma” ve karşılığında sadakat beklentisi geldi.
Bir gün önce Memur ve Emeklilere müjde olarak verilen yüzde 25 zam büyük
bir telaşla ertesi gün yüzde 30 olarak değiştirilebildi.

Ama bunların yetmeyeceğini gördükleri için “oy verenler”
yanında “oy sayanlar” konusunda da çalışmalar yaptılar, yapmaya devam
ediyorlar.

***********************

Seçim Kanunu Niye Değişti?

Muhalefetin sandıklara sahip çıkma konusundaki kararlılığı ve
yaptığı çalışmalar, iktidarın sayım aşamasına çok güvenemeyeceğini
gösteriyor.

İktidar ortakları 6 Nisan 2022’de “Milletvekili Seçimi Kanunu ile
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunu” çıkardılar. Zaten adaletsiz
olan seçim mevzuatını tamamen muhalefeti sıkboğaz edecek şekilde
değiştirdiler.

Altılı Masa içindeki küçük partilerin milletvekili çıkarmasının
önünü kesmek için ittifak uygulaması kaldırıldı. Artık bir siyasi
partinin milletvekili çıkarabilmesi için yüzde 7’lik ülke barajını aşması
gerekiyor. MHP’nin yüzde 10’luk ülke barajına takılma ihtimalini ortadan
kaldırmak için ülke genelinde uygulanan baraj düşürüldü.

Daha da vahim olarak, İl ve İlçe Seçim Kurullarının seçiminde
uzun yıllardır sorunsuz uygulanan usul değiştirildi.
Bu kurulların
tamamının “iktidara müzahir hakimlerden oluşturulacağı” gibi bir endişe
var.

Yapılan değişiklikler, Resmî Gazete’de yayınlanmalarının üzerinden
bir yıl geçmeden uygulanamıyor. Bu nedenle yeni düzenleme, 6 Nisan 2023’ten
itibaren uygulanabilecek.

İşte muhalefetin “erken seçim kararı alınacaksa 6 Nisan 2023
öncesine alınsın destekleyelim, yoksa seçim zamanında yani 18 Haziran’da
yapılsın”
demesi bu yüzden.

***********************

6 Nisan Neden Önemli?

Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan iki dönem bu makamda kaldı. Anayasaya
göre 3. Dönem aday olamıyor.
Ancak tek bir şartla, TBMM erken seçim
kararı alırsa
aday olabilir.

Cumhurbaşkanı kararıyla erken seçime gidilirse Erdoğan
yine aday olamaz.

Anayasaya göre Erdoğan’ın şaibesiz, tartışmasız aday olabilmesi
için muhalefetin teklifi bir fırsat. Ancak anladığımız kadarıyla AKP ve
MHP seçimin 6 Nisan öncesine alınmasına sıcak bakmıyor. Belki de seçim
mevzuatında yaptıkları değişiklik uygulanmadan kazanamayacaklarını hesaplıyor
olabilirler.

Ancak 6 Nisan’dan sonrası yapılacak bir erken seçim için TBMM
kararı çıkmaz.
Çünkü Cumhur İttifakının oyu yetersiz.  6 Nisan- 18 Haziran arasında yapılacak bir
seçimde ise, Anayasaya göre, Erdoğan aday olamaz.

O zaman iki ihtimal söz konusu: “Erdoğan kazanamayacağı bir seçime
girmez” diyenler haklı ise, anketlere göre kazanma ihtimali olmadığını
görecek olan
Erdoğan “YSK aday olmamı Anayasaya uygun bulmuyor” diyerek
aday olmaktan vaz geçer.

İkinci ve daha güçlü ihtimal ise YSK –Anayasanın emredici
hükmüne açıkça aykırı da olsa– “Erdoğan’ın 3. defa adaylığına engel yok”
kararı verir. Erdoğan’ın adaylığının meşruiyeti tartışılır ama O buna pek
aldırış etmez.

Çünkü Erdoğan’ın yaptıklarından anlıyoruz ki O toplumumuzu
şöyle tanıyor:

İnsanlarımız batılı halklar gibi değil. Hak, hukuk, adalet gibi
soyut kavramlar ve ahlak, liyakat, fazilet gibi değerler yerine karnını
doyurana sadakati
önceleyen, hafızası 2 aylık bir kitledir.

Ben bir vatandaş olarak, bizi böyle gören bir yönetim anlayışına
destek vermeyi kendi açımdan çok alçaltıcı bulurum.

Yeniden Yazılan Evrende Türk Dünyasını Öğrenmek

Kıymetli devlet ve millet adamı, Dr. Metin Eriş’in başkanı
olduğu Kültür Konseyi Derneği yayınladıkları kitaplar ve düzenlediği
sempozyumlardan başka 15 günde bir sohbet ve konferanslarıyla da bir akademi
rüzgârı estiriyor, çalışmaları yapıyor.

 

İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. İlyas Topsakal’ın
konuk olduğu Beşiktaş Barbaros Bulvarındaki lokalde Türk Dünyası hakkında
bilgilendirme ve değerlendirme dinledik. Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı
Kurucusu, başkanı, açtığı okullar, yurtlar ve öğrencilere verdiği burslarla
Türk Dünyasına çok sayıda hizmeti olan merhum Prof. Dr. Turan Yazgan’ın vakıf
müdürü ve en güvendiği asistanlarından biri olan Prof.Dr. İlyas Topsakal bu bir
buçuk saatlik konferans ve soru-cevap faslının ardından Almanya’ya uçacaktı.
Buna rağmen acele etmedi, sorulara varıncaya kadar cevap verdi, izleyenlerin
görüşlerini aldı.

 

Türk Kuşağını Yeniden Anlamlandırmak

 

Biliniyor ki günümüzde görevli üst bürokratlara ulaşmak
mümkün değil, hele size zaman ayırması da bir fevkalade ayrıcalık olur. Kültür
Konseyi’nde böyle bir güzellik yaşadık.

Prof. Dr. İlyas Topsakal’a göre; Türk Dünyası’nda bazı
problemler değişti, bazıları devam ediyor. Öyle batı ülkeleri gibi
yorumlayamayız; 70 yıl süren bir Sovyet rejiminin izlerini silmek pek kolay
değil. Zaman alacak. Türk-İslam Medeniyeti bölgede her şeye rağmen yeniden
anlamlandırılıyor. Buna Türk Kuşağı da diyebiliriz. Daha önce bir çift kutuplu
dünyada yaşadık. NATO ve Varşova Paktı’na üye ülkeler buna uyum sağlamaya
çalışıyorlardı. 1992’ye kadar SSCB insanları banka, üretmek, satmak, ithalat-ihracat
pek bilmiyorlardı. Herkes işini yapıyordu. Birdenbire Türk Dünyasının kapıları
açıldı. Türkiye rol üslendi, soydaş ülkelere yollarını ve kollarını uzattı,
İnsanları yetiştirdi. Batı pasif kaldı. Türk Dünyası’nda ve batıda 1991-2010
yılları arasında değişimler, dönüşümler yaşandı. Rusya siyaseten güçlendi.
Kırım’ı işgal ve ilhak etti (2014). Rusya batıda da Estonya gibi bazı Baltık
ülkeleri işgal etmek istiyordu. Yapamadı. Çünkü işgal için daha fazla güçlü
olması gerekiyordu. Bu arada Çin de büyüdü, güçlendi. Hindistan da öyle. Çin,
Afrika’yı harekete geçirdi. Kanada eski Kanada değildi artık. Görüldü ki son
200 yılda dünya tamamen değişti, değişiyor.

Yeni yeni şeyler ortaya çıkıyor veya artık düzensiz bir
dünya var. Her ülke kendine taze ve yeni bir fırsat yakaladı. Böyle bir zaman
diliminde herhangi bir savaş büyük tahribat yapar. Çünkü makinaların vicdanı
yok. Böylece yeni komşular ve yeni partnerler ortaya çıktı.

 

Milliyetçilik Yeniden Gündemde

 

Günümüzde de ABD dünyanın hâkimi görünüyor. Tramp, ABD bütçesinden
diğer ülkelere ayrılan paylara itiraz ederek, bu dilimin Amerikan halkına
harcanmasını savununca tartışma çıktı, oyun içinde oyunlar oynandı ve batıda
ciddi bir milliyetçilik akımı başladı. Tartışmalar büyüdü. İtalya’da ilk defa
milliyetçi bir hanım Giorgia Meloni başbakan oldu ve hükumeti kurdu Fransa
karıştı. Aşırı ırkçı ve yabancı düşmanı lider ve partiler yükselişini sürdürdü.
Milli devletler her zaman kendi içine kapanıyor. ABD, buna rağmen Çin’i
ablukaya almak istedi. Türkiye de yeni düzensiz bu dünyaya alışmalı. Rusya’da batı
ne kadar arzu etse de sistemden çıkarılamaz. Bir denge kurulması
gerekiyor.  Bunu için devletleri
yönetecek zeki, ferasetli, ufku olan politikacılara ihtiyaç var.

Türkiye için Balkanlar ve Kafkasya her zaman için önemlidir.
Aynı sosyal tabana sahibiz. Tabanlarımız uyumlu. Milletleşmedeki katmanlar için
bu önemli bir unsurdur. Araplarla değil. Ayrıca Araplar hala aşiret yöntemiyle
idare ediliyorlar. Coğrafya Araplaşmış. Türkiye kendi düzenini kurmalı. İşte bu
gelişmelerde sosyoloji daha da önem kazanıyor, öne çıkıyor.

Rusya Türkiye ile cedelleşmeyi göze alamaz. Çünkü hem kendi
içinde özerk, hem de bağımsız 5 Türk devleti var.

 

Devlette İrfan Ve Devamlılık Var

 

Türk Dünyasındaki birkaç kuşaktan bahsedecek olursak; burada
önemli bir nokta Kıpçak kuşağında kabile kavgası yapılabiliyor. Çünkü Sovyetler
Türk soydaşlar birleşmesin diye kemikleştirmiş bu kuşakları. Bunlar Arapça
biliyor (Özbekistan) ama kendi ata dilleri Çağatay Türkçesini bilmiyor.
Çağataycaya dönmeleri gerekiyor.

İkinci bir kuşak “Ben Kırgızım” diyor. Azerbaycan Türkleri
bunun dışında. Bölgede çok husus değişti, değişiyor. Zorla Hristiyanlaştırılmış
Türkler var ve vaftizlendiler. Bunlar 3. Kuşak. Böyle bir Türk Dünyası var. Dünya’dan
Türkiye Cumhuriyeti’ne böyle bir kapı açılıyor. Açılıyor ama Rusya, Çin ve
Hindistan “bölgeyi ben kontrol etmeliyim” diye ortaya çıkıyor sesli veya
sessiz. İşte bu denge çok önemli. Üstelik bu dengede batıyı da unutmamak,
hatırlamak, yerine oturtmak gerekiyor.

Türkiye bu resimde kendi stratejisini kendi kurar, etrafını
seçer, menfaatlerini korur.

Türkiye’nin sınırımızda ve Akdeniz’de gücü yeter. Ama İşgal
ve ilhak edilen Kırım’da olmaz, olamıyor. Balkanlar Türkiye’nin kalbi
mesabesindedir. Ortadoks Türklerle hatta Ermeni toplumla bir uyum olur ama
Katolikle kesinlikle olmaz, olmuyor.

İran’daki her gelişme Azerbaycan ve Kafkasya’yı yakından
ilgilendiriyor. Olumsuz her dönüşüm Türkiye’nin doğusunda sorun çıkarabilir.
İşte millet psikolojisi burada ortaya çıkıyor ve önem kazanıyor.

Yeniden yazılan bir dünyadayız.

Türkiye’de dolayısıyla fazla bir kırılma yok. Devlette irfan
var, devamlılık var.

 

Sivil Kuruluşlar da Devreye Girmeli

 

Prof. Dr. İlyas Topsakal notlarımda böyle diyor. Bu konuşma Kültür
Konseyi’nin yayınları arasında da neşredilecek ve Boğaziçi Sohbetleri serisinde
kitaplaşacak. Objektif bir sohbetti, ufuk ve düşünme için ayrıca fırsat da
verdi. Benim bir soruma ise şöyle cevap aldım Prof.Dr. Topsakal’dan “Evet,
otoriter yönetimler var Türk Dünyası’nda. Sovyet rejiminin etkilerini üç beş
senede silmek mümkün değildir. Belli bir süreci atlatmaları ve yaşamaları
gerekiyor. Batıdaki gibi olmuyor. Batılı anlamdaki Demokrasi konusunda biraz
sabır ve beklemek gerekecek.”

Maalesef Türkmenistan da kendisine göre “bağımsızlık”
politikasını sürdürmek için Türk Konseyi’ne girmedi. Ama yeri açık tutuluyor.
Bana göre de Türk Konseyi(Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği veya Türk
Devletler Teşkilatı) dünya ve bölge barışı için de önemli bir birliktelik.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın üye, Macaristan,
Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gözlemci olarak katıldığı
teşkilat son birkaç yıldır önemli anlaşmalara, gelişmelere, gidip-gelmelere, işbirliklerine
imza atıyor. Son Taşkent ve Semerkant Toplantıları (2022) her bakımdan olumlu
olarak bölgeye ve topluma yansıdı.

Ayrıca hedef kitlesi Türk gençliği ve akademiler olan Mehmet
Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın Urgenç Üniversitesi’nde gerçekleştirdikleri
(06-13 Haziran 2022) “Özbekistan ve Türkiye Milli Şairleri Abdülhamit Süleyman
Çolpan ve Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu gibi Türk üniversiteleri
arasındaki işbirliklerini artırması, aydınların gidip gelmeleri, gençlerimizin
iki ülkedeki üniversiteleri tercih etmeleri, eğitim görmeleri, turizm
hareketlerinin artarak sürmesi Türk Dünyası için ciddi ve etkili programlardır.
Sivil toplum ve kuruluşlar yanında turizm sektörünün de enflasyon, pahalılık ve
işsizlikle savaşan Türk Dünyasına daha fazla tur programlaması ve fiyatları
makul düzeyde tutması Yarınki Türk Dünyası için olmazsa olmaz gelişmelerdir.

Şehir ve Kültür Dergisi’nin Birinci Sayısı Ve İkinci Sayısı

Birinci
Sayı İçndekiler:

*Medeniyetin Aynası Kutlu Şehirler: Ersin
Nazif Gürdoğan. *Bu Dünyâdan İstanbul Âşığı Bir Nusret Geçti: M. Semih İrteş.
*Yunus’u Şehirlerde Aramak: Mustafa Özçelik. *Milletlerarası Kazanlı Yenilikçi
Âlimler Sempozyumu: Timuçin Mercanoğlu. *Kültürümüzün İzinde Kazan: Mehmet
Kâmil Berse. *Ankara Çeşitlemeleri: Hüseyin Akın. *Harput Kaç Dağ Üstünde:
Metin Önal Mengüşoğlu. *El Medinetü’l Fâzıla: Muhsin İlyas Subaşı. *Anadolu’nun
Medinesi Urfa. *Bir Yazarın Beş Şehri: Rahşan Gürel. *Segâh Vakti: Kâmil
Uğurlu. *Mahallenin Adı: Köksal Alver. *Külliyeli Şehrin Ahîleri: Cihat Meriç.
*Hak Nâmına Can İçin Değil, Cânan İçin Yaşamak: Yunus Emre Altuntaş. *Matrakçı
Nasuh’un Görkemli Dünyâsı. *Turgut Cansever: Yavuz Gencer. *Sana Bir Türkü
Bırakıyorum: Mustafa Uçurum. *İç Odalar ve Bahçeler: Kalender Yıldız. *Nurullah
Genç: Mahmut Bıyıklı. *Edebiyatta İz Sürme: Recep Garip. *Teknolojinin Varlık
Sebebi: Atilla Mülâyim. *Târih Dokunulmak İster: Ercan Yılmaz. *İsmâil Bey
Gaspıralı: Samet Sururi. *Artık Farketmez: Nustafa Nejat Sefercioğlu.
*Şehirlerin Anası Mekke: Mustafa Oğuz. *İnsânat Bahçesi: Yusuf Özkan Özburun.
*Dersaadet’de Umut ve Heyecan Işıkları. Toplantı Notları.

Yıl: 1, Sayı: 1 Sunuş Yazısı:

 

Biz’den…

Her Sabah Tâze Bir Başlangıç…

 

Dost kapısın ister isen doğruluk

Dosta inayeti elden bırakma

Doğru olmıyanın sonu uğruluk

Olur ferâseti elden bırakma

Seyrânı

 

Güller nihâyet açtı kelime, kelime… Dal
topraktan çıkınca heyecana müjde idi. Umutlar, Karanlıklardan aydınlığa uzanan
el oldu. Doğunun ışığı,

Batıya uçan güvercindi.

 

Kök sağlam olunca; Dallar birbirine destek verdi, sardı kucakladı. Bilgi;
Paylaşmak içindi, kalem emre uydu yazdı. Hedef; Güzel olanı ortaya çıkarmak,
estetik duyarlılığı gözler önüne sermekti. Gaye; Kâinat’ın tek güzelinden sadır
özünde olan güzellikleri paylaşmaktı. Mârifet, muhabbet getirir el-hak
doğrudur. Hakîkatle güzellik terâzinin ölçüleri idi!

 

Sevgi harcıyla bilgi beceri düşünce ve akıl, medeniyeti oluştururdu,
şehirler bu medeniyet hâfızasının salt göstergeleriydi…

 

‘Şâkirdleri taş yonarlar, yonup üstâda
sunarlar, Çalabın ismin ararlar ol taşın her pâresinde.’
Bu sözü ârifler anlar, câhiller bilmeyip tanlar Hacı Bayram kendi banlar ol
şârın minâresinde
.’ Şehirleri kuran medeniyetler bizim
inancımızda bu duygularla kurulmuştu. Yunuslar, Mevlânâlar, Sinanlar, Nâbiler,
Itrîler ve Hacı Bayramlar bu aşkın merkezinde idiler. Aranan o idi ki Medeniyetin
merkezleri şehirlerden şehir kuran medeniyetlere bir sarmal içinde sevgiyi
yakalamaktı…

 

Sevgiyi, tutsak tutan düşüncelerden arındırıp,  özgürce ifâde edebilmekti düşümüz.

Düşünceyi, korkulardan kaçırıp açıkça söyleyebilmekti niyetimiz. Yaşamayı sevgisiyle, düşüncesi ile inancı ile ömrünce tadabilmekti ölçümüz. Sanatı estetik çerçevede, uyuyan bir kedi saflığında gösterebilmekti
fotoğrafımız.

Mîmârî göz hizâsında görünmeli idi
şehirlerde, Metalden ahşap’a taştan suya birlikteliği sâdeleştirmekti algımız.
Müzikte kopuzdan gitara, yürekler için hareket eden parmaklardan ruh
dinginliğine çâre içindi sesimiz. Dil’de yazının güzelliği, elin dili düşüncenin
zerâfeti olarak satırlara dökmekti cümlelerimiz. Resmi, Nasuh’tan gelen
minyatürlerden, Nusret’le çağıldayan eserlerden gözümüze serdedilen gösteriydi
renklerimiz. Aşk-ı umman bilen şâirlerden, hicranı muhabbeti vuslatı, ilmek
ilmek dokumaktı şiirimiz.

 

Dünyâ ömürleri altmış üç’lerde biten veya daha az, daha çok bu dünyâda
misâfir kaldıklarında aksiyonları irşadları elçilikleri ve fikirleri ile efendimiz,
büyüklerimiz, üstatlarımız, önderlerimiz, şâirlerimiz, yazarlarımız,
sanatkârlarımızdı yol göstericilerimiz.

 

Aziz ve mukaddes üç şey vardır, Din, dil ve ilim. Birlik ve berâberlik
içerisinde sâhip olmamız gereken hassasiyetlerimiz.

 

Doğruyu, yalnızca doğru hisleri, duyguları ve güzeli anlatmak için duru bir
akıl, estetik kaygı ile kâğıtlar kalemler mürekkepler klavyeler telefonlar
belgeçerler e-postalar fotoğraflar ile gülen yüzler ve heyecanlardı, kâğıttan ruh
kaleleri oldu dergimiz. Davâsı bir, hedefi bir, duyarlılığı bir olan tecrübeli
ekibimizle yılların birikimlerini bu sayfalarda paylaşacağız. Her kelimesini,
her fotoğrafını itina ile yerleştirdiğimiz, nur topu gibi bir Şehir, Kültür,
Edebiyat dergimiz doğdu. Her ay yeni bir heyecan ile üzerimizi düzeltip
saçımızı tarayarak sîzlerin karşınızda sizlerle beraber olacağız.

 

Hz. Mevlâra’nın deyişiyle , ‘Bizi
bilen bilir, Bilmeyen de kendi gibi bilir
…’ Hoş bulduk efendim… Hoşça
bakın zâtınıza
…

 

Mehmet Kâmil Berse

Genel Yayın Yönetmeni

 

YUNUS’U ŞEHİRLERDE ARAMAK

MUSTAFA ÖZÇELİK

 

     Çok yerde mezar/makam sâhibi olan
isimlerin başında Yunus Emre gelmektedir. Bunun sebeplerini biraz sonraya
bırakarak bu makamların nerede olduklarına bakalım önce. Konuyla ilgili
araştırma yapanlardan Mehmet Fuat Köprülü’ye göre bu sayı beş iken sonradan on
beşi geçtiği görülüyor. Köprülü; Eskişehir Sarıköy, Bursa, Manisa Kula Emre
köyü, Erzurum, İsparta Keçiborlu adlarını verirken bunlara sonradan Ordu Ünye,
Sivas, İzmir Tire gibi yerler eklenmiştir.

     Yunus Emre’yi sâhiplenen her yer, kendini
haklı çıkaracak bilgi ve belgelerle karşımıza çıkmaktadır. Bu belgelerin
hepsinde de adı ‘Yunus’ yahut ‘Emre’ olan birinden söz
edilmektedir. Yine her
b
ölgeye özgü Yunus’la ilgili gelenekler,
merâsimler mevcuttur. Y
ılın belli
bir gününde Yunus Emre haftaları, günleri, festivaller, şenlikler
yapılmaktadır. Bilgi şöleni gibi faaliyetler düzenlenmektedir. Dolayısıyla bir şâirimizin
de dediği gibi Yunus her yerdedir: ‘Ne Eskişehir’dir, ne Konya ne Bolu / Onun
vatanıdır tüm Anadolu / İşte ona sâhip hep sağı solu / Sâdece bir köyü, ili yok
onun’ (Halil Karabulut)

     Anadolu dışından bu listeye ekleyeceğimiz
yer ise Azerbaycan’ın ‘Gâh’ bölgesidir. Toprak üzerinde bir makamı olmasa bile
Yunus’un Balkan coğrafyasında Kırım bölgesinde kısacası Türkçe’nin
konuşulduğu/bilindiği her yerde gönüllerde makam kurduğunu biliyoruz. Bosna-
Hersek, Makedonya, Kosova, Kırım, Gagauzya bu tür yerlerdir. Dolayısıyla bu
yerler de Yunus’un coğrafyası içinde onun izinin aranacağı yerlerdir.

     Yunus’u nerde nasıl arayacağız?

     Bu
sorunun cevabını vermeden önce Nezihe Arazın Yunus
Emre’yi anlattığı ‘Dertli Dolap’ romanının son bölümünden söz edelim önce.
Yunus, yakınlarıyla helalleştikten sonra vefat eder. Aradan bir hayli zaman
geçer. Sekiz yolcu, karlı bir kış günüde bir hana sığınırlar. Bunların her biri
Anadolu’nun farklı bir yerindendir. Sohbet esnasında konu, konuyu açar. Derken
hancının şöyle dediği duyulur: ‘Hava izin
vereydi, sizinle Larende’ye (Karaman) iner, Yunus Emre’nin kutlu türbesini ziyâret
ederdik
.’

     Bu söz üzerine önce bir şaşkınlık yaşanır.
Sonra her biri yolcu ‘Yunus Emre’nin
kutlu türbesi mi? Onun türbesi benim köyümdedir
’ diyerek köylerinin adlarını
saymaya ve orada bulunan Yunus türbesini anlatmaya başlarlar. Birisi Sarıköy’de
olduğunu söyler. Diğeri Bursa der. Öteki Kula, bir diğeri Sandıklı derken tam
sekiz yerin hancınınkiyle birlikte dokuz yerin adı söylenir.

     Hattâ bu esnada gerekçelerini de
sıralamaktan geri kalmazlar. Sandıklılı olan ‘İşte şu gözlerimle Yunus Emre’nin Sandıklı’daki türbesini görmüştüm.
Ninem, bebekken elimden tutar götürür, ne hastalığım varsa ondan şifa diler,
toprağını yüzüme, gözüme sürerdi.’
Aksaraylı olan ‘Bilir misiniz, zaman
zaman Aksaray’daki Yunus türbesinde top sesleri duyulur. Gümbür gümbür. Biz
buna ‘Tunus’un bâtın topu’ deriz, ne zaman bu top sesi duyulsa memlekette
önemli şeyler olur
”. Keçiborlu’lu olan ‘Keçiborlu’nun
birkaç menzil öteden Yunus türbesinin gül kokulanın duyarsınız. Gelinler orada
baş bağlar, kızlar orada kısmet keser. Bizim bütün şenliğimiz, bütün hacetimiz
o kapıda görülür
.’ Sarıköy’lü olan ‘Dünya
bilir ki o, Sarıköylü çiftçi Yunus’tur o. Kendi dergâhının bahçesinde yatar.
Mezarın üzerinde bir çardak vardır. Üzerini yediveren gülleri sarmıştır. Derler
ki, o güller Emre dergâhından getirilmiş, kökünü Taptuk Sultanın kızı Gülmisal
Hanım’ın ürettiği güllermiş
.’ der. Diğerleri de benzer şeyler söylerler.
Yani her birinin Yunus’un kendi topraklarında olduğunu kanıtlayacak örnekleri
vardır.

 

 

 

İkinci sayıdaki yazılardan bâzılarının başlıkları:

*Darülfünun’un Kuruluşu: Prof.
Dr. Ali Arslan. *Dersaadet’in Şehirleri: Mehmet Kâmil Berse. *Fâtih Sultan
Mehmed’in Hocaları: Prof. Dr. Arzu Tozduman Terzi. *Sarıköylü Yunus Emre:
Mustafa Özçelik. *Kâzım Zâim’le Röportaj: Savaş Uğur. *Yedinci Güzel Adam Nazif
Gürdoğan: Recep Garip. *‘Hayatın Hâmi-î
Hakîkisi  Millettir, Ben Yalnız Onun
Tercümanıyım
’ Diyen İsmail Bey Gaspıralı’nın Torunu Gülnara Seitvanieva ile
Röportaj: Mustafa Mercanoğlu. Osmanlı Devleti Şehirlerinde Gayri Müslim Teb’a:
Dr. Önder Bayır. *Bir İstanbul Efendisi’nden Medeniyet Tasavvuruna Dâir
Sadettin Ökten’den Serzenişler / ‘Fincanımda
Kola Var
’: Yavuz Gencer. *Tanpınar’dan Calvino’ya şehri Okumak: Mehmet
Kurtoğlu. *Ankara’nın Özelleri ve Özel Hikâyeleri: Hüseyin Akın. *Mevlânâ’dan
Evliya Çelebi’ye Tokat Şehri: Mustafa Uçurum. *İstanbul’da Sinan’ın İzinde
Büyük Ustanın Üç Eserine Güzelleme: Muhsin İlyas Subaşı. *Yirminci Yüzyıldaki
Hattatların Pîri / Hattat Hâmid Aytaç: Doç. Dr. Mehmet Refii Kileci. ‘Üç Şehrim
Oldu, Bir de İstanbul: Mehtap Altan’ın Sâdık Yalsızuçanlarla Röportajı. *Şehre
Dibâçe: Yrd. Doç. Dr. Erhan Çav. 

 

İkinci sayıdaki makalelerden bölümler…

 

İSLÂM SANATI GÜZELE
ADANMIŞTIR

Prof. Dr. HAMİT ER

 

     İslâm dikkatleri tabii güzelliklere
çevirmekte ve insanları onlardan faydalanmaya çağırmaktadır. İslâm sanatı
tamamen güzele adamıştır. Her şeyde, varlığın her alanında güzeli arar. Çünkü
Müslüman’ın zihninde güzellik, doğruluk, faydalı olmak ve iyilik özdeştir.

     İslâm sanatı beşerin ruhundaki genişlik ve
mükemmellik gerçeği üzerine özel bir itina ile durur. İnsanın maddî yönünü
manevî yönden ayrı olarak ele alır. Üzülerek belirtmek gerekir ki, günümüzde
bazı Müslümanlar, İslâm kültürünü öğrenirken genellikle teoriye ağırlık
vermekte; duygu ve mânevî yönünün, kültür ve sanat tarafının öğretilmesine
gereken önemi vermemektedir. Bu sebeple İslâm’ın öğretilmesinde ve
öğrenilmesinde sanatın fonksiyonu takdir edilmemekte, dolayısıyla sanat
faaliyetleri, neredeyse boş ve lüzumsuz olarak değerlendirilmektedir.

     Allah’ın cemal sıfatının bir eseri olarak
var olan her türlü güzellik, sanatkârın faaliyeti sâyesinde dokunulabilir,
görülebilir ve duyulabilir hâle gelmektedir. İman sâhibi sanatkâr var olan her
şeyin Allah ile bağlantısı olduğuna inanır. Müslüman sanatkâr, sanatını icra
ederken ana kaynaklardan habersiz değildir. Yarattığını güzel yaratan;
Yaratanların en güzeli olan Allah, ‘Yakın
semayı yıldızlarla süsledik
’; ‘Câmiye
giderken güzel elbiselerinizi giyerek gidin
.’ Diyor ‘Allah güzeldir güzelliği sever.’ ‘Allah her şeye güzel muamele edilmesini emir buyurmuştur.’

     Nitekim İslâm sanatının ilkeleri ve
özellikle İslâm mîmârîsiyle İslâm şehirciliği, biri doğrudan diğeri de dolaylı
yoldan olmak üzere iki bakımdan vahiyle alâkalıdır. Kur’ân-ı Kerîm sanatın,
hiçbir kitapta bulunamayacak derecede üstün, eşsiz ve güzel yönlerini
belirtmektedir.

     Kur’ân’ın ibâdet esnasındaki okunuşu,
mûsikîyi, metninin yazılması ve muhafaza edilmesi, hüsnü hattı yâni güzel
yazıyı, tezhibi ve ciltçiliği geliştirdi, câmi mîmârîyi ve tezyini sanatları
oluşturdu.

     İslâm sanatının merkezi mimarlıktır. Çünkü
mimarlık fonksiyonel bir sanat olarak, sosyal hayatın merkezi olan iaşe ve
ibâdet yerlerini inşa etmekle yakından alakalıdır. Diğer bütün sanatlar ona
bağlıdır. Bütün İslâm mîmârîsinde ve özellikle 
câmide görülen süslemelerde, İslâm’ın başlangıç dönemlerini hatırlatan
bir çeşit sâdelikle, karışık ve zengin süsleme arasında dalgalanma vardır. Câmi
tipleri coğrafî ve beşerî çevreye göre değişir. Fakat hemen hemen ana unsurlar
bakımından İslâm’ın ilk döneminde yapılan Medine mescidini esas alır. İslâm
mîmârîsine özgü esas öğeler, geleneklere ve özellikle de kullanılan malzemeye
bağlı olarak geniş ölçüde değişmiştir. Aynca elemeği-göz nuru sanatlarının
bütün kolları, câmiye katkıda bulunur.

      İslâm sanatında mîmârîden sonra en mühim
yeri hat sanatı almaktadır. Bunun en büyük sebebi Kurân’ın devamlılığını ve
yayılmasını sağlamasından dolayıdır.

     Hat sanatında istikrar içinde değişme
anlayışı ön planda tutulmuştur. Bu sanatta dökülme, dağılma, kendi başına
buyruk olma hissini verecek hiçbir unsura yer verilmez. Orada bağımlılıkla
bağımsızlık arasındaki gerilim yok edilmiştir. Her harf hem müstakildir hem de
genel içerisinde birliğe ve bütünlüğe bağlıdır. Sanatkâr yazıda hem harfleri
hem de harfler arasındaki sonsuz birleşmeyi dengelemek ve gözetmek
durumundadır. Buradaki durum ve ahenk nasıl ise İslâm eğitim sistemindeki genel
prensiplerde aynıdır. Burada sanatkâr eserleriyle inananlar yönlendirmek,
eğitmek ve onlara bu surette katkıda bulunmaktır.

 

 

BOSNA’NIN MÜSLÜMANLAŞMASI VE AYVAZ DEDE ŞENLİKLERİ

  MUSTAFA ATALAR

Kadın Yazısı

Dünyada ve Türkiye’de Kadın Sorunu, Aslında Erkeklerin
Sorunu

(dikkat, aşağıdaki yıl miktarları, çeşitli kaynaklarda
belirtilmiş farklı yılların ortalamasıdır.)

İnsanoğlu, aşağı barbarlık konağında yaklaşık iki yüz elli
bin yıl yıl boyunca, ana belli, baba belirsiz, 

bu nedenle ana soy kütüğü geçerli olarak “ana erkil” toplum
konağında yaşamış.

Yani kadınlar; erkek milletini güzel güzel yönetirken,
insanoğlu, yirmi otuz bin yıl öncesinde, 

sürü hayvanlarını beslemek için giriştiği tarımcılığı,
kendini beslemek için evrimleştirmiş ve 

tarım toplumuna geçilmiş.

Kimi kabilelerin ambarları tahılla, ağılları hayvanla dolu
hale gelmiş. Yani stokçuluk başlamış.

Bundan yoksun kabileler, ya da dikkat Termodinamiğin temel
yaslarından birinin çok doğal etkisiyle,

daha az enerji harcayarak yaşamını dürdürmek isteyen kimi
kabileler, niye çalışıp didineyim arkadaş deyip,  

geleneksel avcılık ve toplayıcılık zihniyeti ile bu ürünleri
elde etmek için ürünce zengin kabilelere saldırmışlar ve 

SAVAŞLAR BAŞLAMIŞ.

Bu arada, insanın akli evrimi süreci sonunda, evrim
başlangıcında beş yüz gr olan beyni, bin beş yüz grama çıktığı için
zorunlu olarak kafatası da büyümüş. 

Doğum organları ve mekanizmasının (leğen kemiklerinin doğum
sırasında açılması vb) aynı oranda gelişmediği için (halen de aynı durum var) ve
ana karnındaki yavru, tam gelişirse, ana rahmini terk edemeyeceği için,
erken, yani prematüre, yani çok aciz ve uzun bir süre, ananın yakın
bakımına çok muhtaç doğmaya başlamış.

Alınlarına,  “nesli koruyup sürdüreceksin” görevi
yazılmış anne kadınlar, savaşlar sırasında mağaralara tıkılmaya
başlamışlar. Kalış o kalış bir daha çıkamamışlar.

Engels’in “Ailenin Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni” adlı
yapıtında uzun uzun anlatılanları, 

bir çırpıda geçiyor ve sonunda “baba erkil” döneme
geçilmiştir, diyebiliyoruz.

Sonrasında kötülükler iki yolda ilerliyor.

Erkek, anaerkil dönem bir daha geri gelir korkusuyla, kadını
mağaradan çıkarmamak için elinden geleni yapıyor. Kültürel hamlelerle
kadını yerin dibine sokuyor. Örneğin eski Yunan da eşcinsellği olumlayan şöyle
bir anlayış gelişmiş.“ Bir erkek, sefil bir varlık olan kadına aşık olamaz, bir
erkek kendi gibi asil bir varlık olan bir erkeğe, aşık olabilirmiş ancak,
kadınlar sadece üremek için bir araç imiş”

Şu da var tabi ki. Erkeklerde, doğuran yani “yaradan” kadına
karşı bir rahim kıskançlığı var.

Bir de benim bir makinacı olarak şahsıma mahsus tezim
şöyle: 

Ben kadınların doğurma özellikleri nedeniyle, erkeklerden
çok daha üstün bir makina olduklarını, 

bu makinayı çalıştırmak için gerekli çok daha üstün bir
program ve yazılıma sahip olduklarını ve 

bu nedenle de erkeklerden çok daha zeki ve çözümleyici
olduklarını, erkeklerin de pekala bunun farkında olduklarını düşünüyorum. Yani
erkekler, iktidar elden giderse diye, niye korkmasın ki, bence çok haklılar.

Tüm topluma nizam intizam getirme amaçlı dinlerde bile,
kadını,(şahitlik, miras vb) 

ikinci sınıf bir insan olarak konumlamanın hikmeti neydi
acaba, ne korkuymuş yahu.

Bir yandan SAVAŞ, erkeği bir başka türlü şekillendirmiş ve
bu günlere gelmişiz.

Ordulaşan ve devletleşen milletlerin kitleler halinde
birbirlerini öldürmeleri siyasal ve yasal olarak da meşrulaşmış. Diğer
canlıların, kendi türlerine yapmadığı şekilde, insanların birbirlerini kitleler
halinde öldürmelerini akıllarına sığdırmaları, bunun akılda normalleşmesi,
evrimleşmiş, akıllı ama doğal bir canlı olmaktan çıkıp, akıllarının başka bir
evrime sürüklenmesi, insan olmaktan çıkıp geriye doğru artık başka bir
canlıya da değil, artık doğa dışı başka bir yaratığa dönüşmesidir. İnsanın
kirlenmesinin doruk noktasıdır.

Tabi ki esasen erkek milleti, bundan en büyük oranda
nasibini almış.

Erkek bütün bu süreçte, mülkiyeti ve siyaseti de ele
geçirmiş, kadını da mülkü gibi görmeye başlamış, 

üstelik dini taassup altındaki toplumlarda, kadına cehennem
hayatı yaşatmaya başlamış ve kadına iyice yabancılaşmış. Doğal cinsel hazdan
iyice uzaklaşıp eşit ilişkide iktidarsızlaşmış,

Bu nedenle küçük çocuklara yönelmiş.

Türkiye’mizde de durum vahim. Hem dini bir reform olarak
Büyük Ata’mızın laiklik ilkesinin sürdürülememiş olması ve gerici bir
toplum içine düşmemizin sancılı etkileri, hem de yaygın sanayileşemediğimiz
için kadınların büyük oranda özgür işçiler olamaması, 

tersine feodal yapının tam olarak çözülememiş olması, bunun
gelenek görenek ve etkileri, 

kadının durumunu daha da ağırlaştırmış. 

İşte bu koşullarda; bir toplum (aile, mahalle, köy, kasaba,
şehir, ülke, dünya) yaratığı olarak şekillenen bir erkek, daha kundaktan
itibaren kadına bakışında edinilmiş yargılarla yetişmeye başlamış.

Türkiye’nin herhangi bir yerinde, bir minik erkek toplum
yaratığının gözünde anne, evin, abla bile olsa kız kardeş ise, evin ve
kendisinin hizmetçisidir. 

Başka bir yerde Töre cinayetlerini görüyor ya da okuyor
minik erkek toplum yaratığımız. 

Ailesi bir garip kız çocuğumuza diyor ki; “sen bizim namusumuzu
kirlettin, git kendini köprüden aşağıya at, öldür ve bu suça bizi
bulaştırma” Ve garibim kız çocuğumuz da, bir toplum yaratığı olarak kuzu
kuzu kendini köprüden aşağıya atıyor.

Diyelim ki, İstanbul’da beş yüz bin hayat kadını, gece
eğlence hayatı emekçileri var. 

Bunların hepsinin birer dostu vardır mutlaka. Bütün gün
kahvede okey oynamaktan başka hiç bir becerisi olmayan öküzlerdir
bunlar. Ve bu kadınlar, kazançlarının önemli bir bölümünü bu öküzlere
haraç olarak yedirirler. Çok zor şartlarda kazandıkları paraları bu
öküzlere yedirmek, o kadar basit mi, kolay mı. 

Yani birebir olsalar bunu yaparlar mı, asla yapmazlar,
dövüşürler olanca güçleriyle. 

Ama yapamazlar, çünkü bire bir değiller ki. O öküzlerin
arkasında koskoca bir toplumsal şiddet örgütlenmesi var. Aile, mahalle,
karakol, devlet vb. İşte bizim minik erkek toplum yaratığımız, bu çok normal
vakaları duya duya öğreniyor yetişiyor, şekilleniyor.

Ve kocasıyla çok mutsuz, eziyet gören bir kadın da “baba
evine “niye ana evi değil?” asla dönemiyor ve bu öküzlere yollanıyor.

Bu feodal gelenek öyle bir şey ki, çok yakın bir
geçmişte, 

bizim bir sosyal-kültür derneğimizde bir bayan arkadaşımızın
anlattıkları üzerine şunlar döküldü ağzımdan birden bire. “Eğer, bir
erkek, güneydoğuda büyümüş, yetişmiş ve feodal geleneği almışsa, bu kişi,
isterse önemli bir yazar, şair, doktor, akademisyen, öğretmen vb
olsun, feodal öküzlüğü, içinde bir evliya gibi, uyanmak üzere yatıyordur”

Türkiye’mizde feodal geleneğin üstüne gelen yaşadığımız
taassup, kadın düşmanlığını had safhaya çıkarmış, ortam kadınlarımız için
cehenneme dönmeye, kadın cinayetleri geometrik bir hızla artmaya başlamış.

Bu arada asil hayvan dostlarımızdan bahsederek, ortamı biraz
yumuşatayım.

Çok yakın bir zamanda sosyal medyada bir video dolaşmaya başladı.

İki erkek aslan yakınlarında görülen bir dişi aslana, kendi
genlerini aktarma mücadelesi içinde, 

kanlı bir dövüş yapmaktan ziyade, birbirlerine elense
çekiyorlar. 

Sonunda birisi pes ediyor ve sırtını dönüp olay mahallinden
uzaklaşıyor. 

Kazanan aslan, rakibinin peşinden bakmıyor bile. 

Ne bir kin, ne bir düşmanlık, ne de kadim erkek kompleksi
sonucu, sen benim seçtiğim dişime nasıl göz koyarsın dayılanması, hiçbiri
yok. 

Kazanan aslan, sükûnet içinde dişi aslana doğru gidiyor.
Yani bu durumda biz insanlar, niye eşref i mahlukat oluyor muşuz, anlaşılır
gibi değil.

SONUÇ: Peki NE YAPMALI.

Bir KADIN DEVRİMİ GEREK. Kadınların yönettiği bir dünya
gerek. 

En azından kadınlar, yavrularını kolay kolay savaşa
göndermezler. Bu bile büyük bir kazanım olur.

Yani o zaman da, kadınların kurtuluşu, aynı zamanda
erkeklerin kurtuluşu olmuyor mu.

Peki NASIL YAPMALI. Hiçbir fikrim yok, ama
önce, KADIN öncüler olması gerektiğini biliyorum.

Ben bu öncüleri görebiliyorum.

Asıl mesele şu, sizler görebiliyor musunuz.

Millî ve Mânevî Hassasiyeti Olanların İyiye, Doğruya ve Güzele Açtığı Kapı: Şehir ve Kültür Dergisi

(Birinci Bölüm)

İlk Sayıdaki Künye Bilgileri

Dersaadet Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım Platformu Derneği
Adına İmtiyaz Sâhibi ve Genel Yayın Yönetmeni: Mehmet Kâmil Berse

İcra Kurulu: Eyüp Ensari Ergin-Hüseyin Kansu 

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Yrd. Doç. Dr. Recep Çelik  

Editör: Mahmut Bıyıklı  

Reklam ve Halkla İlişkiler: Dr. Ali Mazak, Savaş Uğur, Dr. Mustafa
Avtepe

Fotoğraf: İsmail Yılmaz

Tashih: Hüseyin Movit 

Grafik Tasarım: GNG TANITIM Tic.
Ltd. Şti (Şule İlgüğ)

Teknoloji: A. Kemal Dinç

Kapak Minyatürü: Nusret Çolpan

Yayın Kurulu: Prof.
Dr. Hüsrev Subaşı, Pof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. Alirıza Abay, Prof.
Dr. Ahmet Turan Arslan, Prof. Dr. Ali Arslan, Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan,
Prof. Dr. Arzu Tozduman Terzi, Prof. Dr. Celal Erbay, Prof. Dr. Nurullah Genç,
Prof. Dr. Recep Toparlı, Doç. Dr. İbrahim Maraş, Doç. Dr. Önder Bayır, Yrd.
Doç. Dr. A. Hikmet Atan, Recep Garip, Yunus Emre Altuntaş, Şener Mete, Ekrem
Kaftan, Muzaffer Doğan, Şakir Kurtulmuş, Nurettin Durman.

Yönetim Kadrosunda Değişiklikler:

1-Editörler: 1-9. Sayılarda Mahmut Bıyıklı. 10-20. Sayılarda Fahri Tuna –
Giray Tarhanoğlu. 20-50. Sayılarda Edebiyat,
Târih
: Fahri Tuna – Medeniyet:
Yrd. Doç. Dr. Recep Çelik – Şehirler:
Yrd. Doç. Dr. Ali Mazak – Sanat, Kültür:
Giray Tarhanoğlu

 

2-Tashih: 1.-28. Sayılarda Hüseyin Movit, 29.-50. Sayılarda Hüseyin
Movit ve Ubeydullah Kısacık göreve devam ettiler.

3-Fotoğraf: 2.-30. Sayılarda Kâzım Zâim, Mustafa Cambaz, Erkan Çav,
Yunus Emre Altuntaş, Yaşar Şadoğlu, Mehmet Kâmil Berse, İsmail Yılmaz. 30.-50.
Sayılarda İsmail Yılmaz hâriç diğerleri devam etti.)

 

4-Reklam ve Halkla
İlişkiler:
1.-9. Sayılarda Dr. Ali Mazak, Savaş Uğur, Dr. Mustafa
Avtepe görev yaptı. Bu sayıdan itibâren aynı isimlerle Reklam olarak devam
etti.

 

5-Pazarlama ve
Halkla İlişkiler:
Bu görev 10. Sayıdan
itibaren ihdas edildi ve Atilla Demir ve bilâhare Ahmet Sayar 50. Sayıya kadar
devam ettiler.

 

6-Grafik Tasarım: 2. Sayıdan itibaren 50. Sayıya kadar Martı Ajansı Ltd. Şti.
Sorumluluğu Şule İlgüğ ve Gazanfer Kırımlı devam ettirdi.

 

7-Yayın Kurulu: 25. Sayıdan
itibaren 50. Sayıya kadar
Doç.
Dr. İbrahim Maraş, Yrd. Doç. Dr. A. Hikmet Atan, Prof. Dr. Hamit Er, Prof. Dr.
Hüseyin Yıldırım, Prof. Dr. Sıtkı Bilgin, Prof. Dr. Hamza Ateş, Doç Dr.
Muharrem Es, Yrd. Doç. Dr. Erkan Çav, Yaşar Dinçkal, Prof. Dr. Bekir Karlığa,
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, Doç. Dr. İbrahim Demir, Prof. Dr. Zekeriya Kurşun,
Doç. Dr. Ali Satan, Şener Mete, ayrıca iştirak etmişlerdir.

Dergi Ölçüleri
ve Sayfa Sayısı:

21
X 27 santim ölçülerinde, birinci hamur Iwory kâğıda basılı 96 sayfa ile yayın
hayatına giren Şehir ve Kültür Dergisi, 2018 yılı Eylül ayına ait 50. Sayısı
ile Bütün sayılar 96 sayfa olarak yayımlandı.

Derginin fiyatı: 29. Sayıya kadar 10,00 TL., 30.-41. Sayıları 15,00
TL. 42. Sayıdan itibaren 17,00 TL.  oldu.

Derginin İletişim Kanalları:

İskenderpaşa Mahallesi
Yeşiltepe Kuyruklu Sokak 6 / 1A Fâtih – İstanbul

Tel: 0.212 – 534 15 11 /
0.212 – 534 12 21 Belgegeçer: 0.212 – 534 15 27

e-posta:  info@dersaadet.org.tr / www.sehirvekultur.com.tr  / www.dersaadethaber.com

www.dersaadet.tv / www.videomakale.net  

Abone Servisi: 0.212-534 15 11

Fiyatı: 17,00
TL. (KDV dâhil)

Yıllık Abone:
İstanbul 180 TL, İstanbul Dışı 190 TL.

Banka Hesap Nu: Akbank Atikali
Şubesi

İBAN:
TR310004600028888000056479

Basıldığı
Yer:
Matsis
Matbaacılık Hizmetleri Ltd. Şti. / Tevfik Bey Mah. Dr. Ali Demir Cd. 51 Sefaköy
Tel: 0212 624 21 11

 

101 sayısı
Aralık 2022’de okuyucusu ile buluşan Şehir
ve Kültür Dergisi
’nin 1. sayısı Haziran 2014’te kültür hayatımıza
kazandırılmıştı.

100 sayı
boyunca dergide 25’ten fazla kalem ürünü yayınlanan yazarların isimleri: Şâkir
Diclehan (26), Fatma Derin (28), Neclâ Dursun (28), Şimşek Deniz (28), Serdar
Onar (29), Zekeriya Kurşun (32), Nermin Taylan (33), Şifânur Özçelik Şirin (34),
İbrâhim Başer (36), Mehmet Baş (38), Cem Eriş (39), Nidayi Sevim (44), Mustafa
Uçurum (48), Ahmet Nârinoğlu (49), Mehmet Kurtoğlu (50), Serdar Yakar (52), Sabri
Gültekin (56), Sâlih Doğan (59), Recep Garip (69), İsmâil Bingöl (70),
Abdülhâmit Avşar (72), Mehmet Cemal Çiftçigüzeli (74), Hüseyin Yürük (75), Mehmet
Mazak (80), H. Ömer Özden (81), Fahri Tuna (92), Muhsin İlyas Subaşı (95), Ersin
Nazif Güdoğan (96), Mehmet Nuri Yardım (98), Kâmil Uğurlu (178), Mehmet Kâmil
Berse (201).

***

Mehmet Kâmil Berse: Dergideki
yazılarından bâzılarının başlıkları: (S: Sayı, s: Sayfa)

Şehir ve
Kültür Dergisi’nin İmtiyaz Sâhibi ve Genel Yayın Yönetmeni sıfatıyla her
sayıda; birincisi ‘Bizden’ başlığı
altında, ikincisi ise sonraki sayfalarda ve daha ziyâde şehir ve kültür konularında
olmak üzere 2 yazı yazmaktadır. 35. sayıda 3 adet yazısı bulunmaktadır.  Yazılarından bâzılarının başlıkları:

*Kültürümüzün
İzinde Kazan: (S: 1, s: 12-17); *Dersaadet’in Şehitleri: (S: 02, s: 12-17);
*Kudüs: (S: 4, s: 14-20); *Dersaadet’te Ulema Semtleri (11 Bölüm): (S: 8, s:
12-13; S: 9, s: 12-17; S: 10, s: 16-21; S: 11, s: 16-19; S: 12, s: 10-13; S:
15, s:14-19; S: 16, s:8-11; S: 17, s: 8-11; S: 18, s: 16-21; S: 19, s: 28-31;
S: 21, 16,21); *Bizden: Vatan Sevgisi İmandandır: (S: 30, s: 1-1); *Dersaadette
Târihin Armağanı; Hanlar ve Ticâret : (S:
44, s: 14-17); *Dersaadetin en İhtişamlı Saraylarından Dram Yüklü İbrâhim Paşa
Sarayı: (S: 51, s: 08-11); *İstanbul Türkçesi En Güzel Burada Konuşulurdu: (S:
60, s: 20-23); Ayasofya-i Kebir Câmi-i Şerifi: (S: 72, s: 12-15); Haydarpaşa’da
Târih): (S: 79, s: 14-17); Dersaadette Şifahâneler 3 Bölüm. (S: 82, s: 12-15);
(S: 83, s: 12-15); (S. 84, s: 12-14); *Gaziantep ve İsimsiz Kahramanlar: (S: 88,
s: 10-11); *Kültür, Dâima ve Kesin Şekilde Millîdir: (S: 91, s: 01-01); *İstanbul’un
Yazlıkları ve Denizi; (S: 97, s: 14-17); *Yüz Bin Kitaplık Kütüphane, Yüzüncü
Sayısında Bir Dergi: (S: 100. s: 1-1)

*Mehmet Kâmil Berse: İstanbul’un Fâtih ilçesinde 1956
yılında doğdu. İstanbul İmam Hatip Okulu ve Bursa İTİA işletme bölümünden mezun
oldu. Yayıncılık, Reklamcılık, Gazetecilik, Dergicilik yaptı, yazarlıkla
beraber bu faaliyetlerine devam ediyor. Çok sayıda ülke ve şehir gezdi.
Gördüklerini hissettiklerini araştırarak yazdı, yazmaya devam ediyor.

Yeniden Doğuş,
Vahdet, Tahtakale, Beldemiz Gaziosmanpaşa, Adım, Genç Kalemler, Dil ve Edebiyat
dergilerinin sâhibi, genel yayın yönetmeni veya editörü olarak hizmet verdi.
Hâlen Şehir ve Kültür Dergisi’nin Sâhibi ve Genel Yayın Yönetmenidir.

Şehirlerimiz ve
kültürlerimiz ve medeniyetler üzerine ve özellikle İstanbul, Kırım, Kudüs
üzerine çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır.

Yurt içinde ve yurt
dışında birçok konferans verdi, panellere katıldı, sempozyumlarda bildiri
sundu. İstanbul ile ilgili her hafta birçok mekânda ve okullarda konferans
vermektedir. 5 yıldır devam eden ‘İstanbul Şehrengizi’ başlığında bir sohbet
serisini kültür merkezlerinde devam ettirmektedir.

Hayatı boyunca Sivil
Toplum kuruluşlarında kurucu ve yöneticilik yaptı . Hâlen Dersaadet Kültür
Platformu Derneği ile Dünyâ Kırım Türkleri Derneği genel başkanlıklarını
yürütmektedir. Şehir ve Kültür dergisinde yazıları yayınlanmaktadır.

Kitapları;
Meraklısına İstanbul Seyahatnâmesi, İstanbul Şehrengizi, İsmail Bey Gaspıralı Dünyâsı,
Kırım Bizim Meselemiz, Dört Kıta Üç Okyanus, Cengiz Dağcı, Üç Çelebinin
Hikâyesi, Fâtih Süleymaniye Ulema Semtleri, İstanbul’a Metafizik bir yolculuk (Roman)
, Şehirler Kültürler Medeniyetler.

Mehmet Kâmil Berse
evli ve 2 çocuk babasıdır
.

Kâmil Uğurlu*’nun yazılarından
bâzılarının başlıkları:

*Segâh Vakti
(Şiir): (S: 1, s: 39-39); *Şehirlerin Ruhu, Mimarların Ufku: (S: 6, s: 8-11); *Taşkent:
(S: 14, s: 18-20); *Sarı Saltuk Sultan’ın Konakları: (S: 20, s: 38-43); *Bataklıkta
Biten Ak Zambak Helsinki: (S: 28, s: 08-11); *Osmanlı Mîmârîsi Katında Bir
Ekrem Hakkı Ayverdi: (S: 30, s: 12-15);  *Çevre
ve Şehircilik Bakanlığımıza Önerimizdir (3 Bölüm): (S: 42, s: 16-19, S: 43, s:
12-15, S: 44, s: 12-13); *Şiir: Yâdigâr: (S: 49, s: 23); *Hz. Fâtih’in Emâneti
Ulu Mâbed Ayasofya’ya Dâir Az Bilinen Gerçekler (2 bölüm); (S: 56, s: 12-15, S:
56, s: 12-15); Fergana’da Dinlenen Sâhâbeler: (S: 66, s: 12-15); *Cihana
Hükmeden Bir Emir ve Cihanın Yarısı Bir Şehir Isfahan ve Melikşah: (S: 78, s: 10-13);
*Semerkand’dan Buhara’ya Yol Gider: (S: 84, s: 10-11); *Fatma Sultan’ın Sarayı:
(S: 96, s: 10-12); *Şiir: Gemileri Beklerken            :
(S: 99, s: 11); *Hz. Pir ve Bozulan Gelenek: (S:             100, s: 16-18).

*Dr. Kâmil Uğurlu: 1942 yılında
Konya’nın Aladağ İlçesi’ne bağlı Hâdim Köyü’nde doğdu. Günümüzde Aladağ, Karaman
iline’, Hâdim ise ilçe olarak Konya’ya bağlıdır. Karaman’da ilköğretimini,
Konya’da da liseyi bitirdikten sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mimar
olarak mezun oldu. Ardından Türk mimarlık sanatı dalında doktor unvanı aldı. 10
yıl Konya Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak
çalıştı. 2,5 yıl TOKİ Başkanlığı, 3 yıl başbakan müşâviri olarak vazife gördü.
2009-2014 döneminde Karaman Vilâyeti Belediye Başkanlığı yaptı.

Yayınlanmış
kitapları:  Eskişehir Şehrengizi:
Muhacirler ve Manavlar, Karaman Şehrengizi / ‘Karaman’a Hasretliğim’ / Konya’nın
Batısı Takkeli Bir Dağ: Konya Şehrengizi, Kahramanmaraş Şehrengizi: Bir Maraş
Güzellemesi, Kelebek Kanadındaki Hayatlar, Gölgeli Sokağın Şiirleri ve Orhun
Anıtları.

Mehmet Nuri Yardım*’ın yazılarından
bâzılarının başlıkları:

*Kerpiç
Evlerdeki Huzur: (S: 3, s: 88-89); *Şehirlerin İrfan Merkezleri; Eskader: (S:
8, s: 92-93); *Şâirlerde Vatan Kültürü: (S: 26, s: 92-96); *Destanları Yazılan
Şehir: Kerkük: (S: 39, s: 08-11); *Bir Dil Âlimi, Bir Gönül Adamı Kemal Eraslan:
(S: 46, s: 92-94); *Neşriyat Kalemizde Bir Akıncı Beyi: Erol Kılınç: (S: 55, s:
94-96); *Edebiyatımızın Parıldayan Yıldızı Emine Işınsu: (S: 63, s: 94-96); Bir
*Osmanlı Münevveri: Mehmet Genç: (S: 68, s: 94-96); *Gül Devşiren Yazar Râsim
Özdenören: (S: 73, s: 78-80) Fikir ve Kültür Dünyâmızın Çınarı Dr. Metin Eriş:
(S: 78, s: 78-79); Osmanlı İrfanından Bir Aksiseda: Belma Aksun: (S: 86, s: 78-80);
Milletimize Adanmış Bir Ömür: Râsim Cinisli: 92, s: 78-80); Örnek Kültür Târihçimiz
Oğuz Çetinoğlu: (S: 97, s: 80-82); Türkçemize Kol Kanat Geren İlim Adamı:
Mertol Tulum: (S: 100, s: 74-75).

*Mehmet
Nuri Yardım:
Edebiyat
Araştırmacısı, Gazeteci. 23 Nisan 1960 târihinde Siirt’de doğdu. İlk ve orta
öğrenimini tamamladıktan sonra 1980’de girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985’te mezun oldu.

1979 yılında basın mesleğine
girdi. Yeni Asya, Doğuş, Tercüman, Türkiye, Hürriyet, Bizim Gazete, Haber Fâtih,
Orta Doğu, Yeniçağ ve Milat gazetelerinde çalıştı. Kültür sanat sayfaları
hazırladı, yazılar yazıp röportajlar yaptı. Türkiye Çocuk Dergisi’nin haber
müdürü oldu. Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda Yazı İşleri Müdürlüğü, bazı
yayınevlerinde musahhihlik, redaktörlük ve editörlük yaptı.

Kısa adı ESKADER olan
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’ni kurdu ve uzun yıllar
başkanlığını yaptı.

1 Ocak 2017 târihinden
itibaren TRT İstanbul Şehir Radyosu’nda Haldun Hürel ile birlikte Pazar günleri
‘İstanbul Masalları’ isimli kültür
sanat programını sunuyor.

Pek çoğunun 3., 5. baskıları
yapılan 100’e yakın kitabı yayınlanmıştır.

 

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli*’nin yazılarından
bâzılarının başlıkları:

*Tuna Yokuş mu
Çıkıyor Ne? Bu Tuna Başka Tuna-Viyana: (12 Bölüm): (S: 30, s: 36-41, S: 31, s: 42-47),
S: 32, s: 26-29, S: 33, s: 26-31, S: 34, s: 50-53. S: 35, s: 30-35, S: 36, s: 26-29,
S: 37, s: 44-49, S: 38. S: 48-53, S: 39, s: 32-35, S: 40, s: 32-35, S: 41, s: 30-31);
*Tebessüm Etmeden, Mûsikî Bilmeden, Aşkı Yaşamadan, Şehirli Olamazsınız: (S:
50, s: 26-27); *İstanbul’un Kilidi: (S: 65, s: 36-38);  *Beş Şehir mi, Kaç Şehir mi? (S. 76, s: 36-38);
*İstiklal Marşı Yılı’nda Bir Muzdarip Anıt Adam: (S: 80, s: 34-36); İki
Özbekistan (Beş bölüm): (S: 96, s: 34-36, S: 97, s: 74-75, S: 98, s: 46-47, S:
99, s: 36-37, S:100, s: 78-79)

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: 1945 yılında Kilis’te dünyâya
geldi. İlk ve ortaokulu Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesi’ni bitirdi.
İstanbul İktisâdi ve Ticârî İlimler Akademisi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler
Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus
Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı.

Yazarlığa ortaokul
talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti.
İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım
attı. Tercüman, Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve
İttihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri,
yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT
Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet
verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa
TRT Telegün Teleteks haberciliğini başlattı.

Ankara’da Türkiye
Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev
aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif
Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt
içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi.
Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar
verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara
katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde
‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca
ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi.
Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor.

     MTTB Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy
ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor.

İstanbul Şerifali’de
oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk
Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli
ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir.  

Prof. Dr. Abdülhâmid Avşar*’ın yazılarından
bâzılarının başlıkları

*Semerkant’ın
Bağrında Türkiye Türkistan Buluşması: (S: 29, s: 24-27); *Makale: Vatan Nedir?
(S: 30, s: 06-07); *Karabağ’ın Çığlığı: (S: 32, s: 12-14); *Ah Kaşgar! Kadim
Şehir: (S: 33, s: 08-10)                                                                                                   
                                                                                                                                                                                                                                                                                *Unutulan Karahanlı
Başşehri Balasagun: (S: 35, s: 06-09);  *Anadolu’nun
Kapısı Malazgirt: (S: 38, s: 22-25); *Türkistanlılardan Osmanlıya Târihî
Kardeşlik: (S: 44, s: 06-10);  *Kırımda Beş Gün: (S: 46, s: 08-11); *Esret Adası
Nargin: (S: 62, s: 04-07); *Prizren’in Orta Yeri: Sûfî Sinan Paşa Câmii: (S:
64, s:04-07); *Coğrafyanın Ruhunu Yaşatan Şiir: ‘Güzel Türkistan Senge Ne
Boldu?’ (S: 99, s: 06-10).

Prof. Dr. Abdülhâmit Afşar; Çin işgalindeki
Doğu Türkistan’ın Yarkent şehrinde 1964 yılında doğdu. Televizyon programcısı
ve yazardır. Tataristan’dan Kazakistan ve Doğu Türkistan’a, Kırım’dan Kerkük’e
kadar uzanan Türk dünyâsının önemli şehirleri hakkında dikkate değer yazılar
yazmıştır.

                                                                               
(DEVAM EDECEK)                                                                                                                                                                                                                                                &

Zahid Bizi Tan eyleme

Değerli
okurlarım, hayatımın en zor yazısını yazıyorum desem yalan sayılmaz. Henüz
bıyığı bile terlememiş diye bir tabir vardır ya işte öyle.

            Henüz lise çağlarında düştük ülkü
denilen bir sevdanın peşine.

            Yolumuz çileli, meşakkatli bir yoldu
ama çok mutluyduk biz yürüdüğümüz bu yoldan. Çünkü esaret altında inleyen 150
Milyon Türkün kurtuluş davasını yüklenmiştik omuzlarımıza. Hedefimiz Turan’dı
Kızıl Elma’ydı.

            Derme çatma ocak binalarında sabahlara
kadar ülküdaşlar bir araya gelir, soba üzerinde kaynayan çay ve ekmeğe katık
ederdik zeytin ve peyniri.

            Yaşımızı,  cürmümüzü düşünmeden dert edinmiştik dünya
Türklüğünü kendimize. Sloganımız: “Ne Amerika, ne Rusya ne Çin her şey Türklük
için”di.

            5000 Bin ülküdaşımızı genç yaşlarında
kara toprağa şehit vermemize rağmen davaya inancımızdan zerre şüphe duymadan daha
da büyük bir azimle hedefe doğru yürüyorduk. 12 Eylül’ün karası bile kıramadı
bizim bu çelikleşmiş irademizi.

            Mamak zindanlarını, C5 işkence
hanelerini dahi ülkücünün çelikleşmiş iradesi, “Taş Medrese”ye çevirdi… Temel
sağlam, hedef belli, Lider kararlıydı.

            Ancak her canlının ölümü tadacağı
gibi zaman gelip çattığında Başbuğ Alpaslan Türkeş’in ölümü ülkücü camiada ve
MHP de büyük kırılmalara yol açtı.

            Sandalyelerin havada uçuştuğu, sivil
itaatsizliğin baş gösterdiği olaylı kongreden sonra pişmanlıklar, hayal
kırıklıkları ve kopuşlar kendini gösterdi.

            Kopuşlar derken genel merkeze
çöreklenmiş zihniyet, kendilerinden farklı düşünenleri çeşitli suçlamalarla
gözden düşürüp çemberin dışına itiyorlardı.

            Bugün Ülkü Ocakları başkanlığı veya
genel başkanlık yapmış isimlerin %80’i ülkü ocaklarından ve MHP den bilerek ve
kasten uzaklaştırılmışlardır.

            İşin tecellisine bakın ki, dışlanan
başkanlar, çelikleşmiş iradeleriyle hiçbir yola sapmadan fikirlerini muhafaza
ederken, esas kırılma 15 Temmuz 2016 dan sonra MHP de yaşanmıştır.

            Bu kadar kırılmanın arkasından gelen
büyük ŞOK! Sinan Ateş’in katledilmesi:

            Kısa süren Ülkü Ocakları Genel
Başkanlığından sonra üniversite de akademisyenliğe dönen Doç. Dr. Sinan Ateş,
Ülkü Ocaklarından ve MHP den asla kopmamış ve hatta İYİ Partinin kuruluşuna
dahi karşı çıkıp kurucuları eleştirmiş onca yanlışına rağmen MHP de kalmaya
devam etmişti.

            Kendisiyle şahsen karşılaşıp tanışmak
kısmet olmadı. 2017 yılı Kocaeli Kitap Fuarında Yeniçağ yazarlarından Sayın
Arslan Bulut’la konuşurken kitap standında ilgimi çeken:  “Hedef Turan” isimli bir kitap gördüm. Arslan
Bulut’a kitabın yazarını tanıyıp tanımadığını sorduğumda: kendisini çok iyi
yetiştirmiş bir ülkücü olduğunu söyledi. O gün kitaplarından birkaç tanesini gençlere
dağıtmak üzere aldım. Sinan Ateşi bugüne gelinceye kadar bütün tanışıklığım
buraya kadardı.

            Ancak öldürüldükten sonra 2019 da
Ülkü Ocakları genel başkanı, daha öncesinde Bursa Milletvekili İsmet
Büyükataman’a siyasi danışmanlık, Hacettepe üniversitesinde Doçent Doktor
olarak akademisyenlik yaptığını öğreniyoruz.

            Sinan Ateş, rahmeti-rahmana
kavuştuktan sonra Ankara’da kurşun kadar ağır ve derin bir sessizlik var.
İçişleri ve Adalet Bakanları, MHP Genel Merkezi, Ülkü Ocakları 12 yıl danışmanlığını
yaptığı İsmet Büyükataman’dan tek bir ses tek bir taziye yok…olacak şey değil.

            İşin en ağır tarafı da nedir bilir ‘misiniz:
“Ülkücü, kalleş dostu olacağına, düşmanının dahi mert olanını tercih ederdi.”
Sinan’ı uyuşturucu müptelası bir torbacıya öldürttüler ya yazıklar olsun!

Zahid Bizi Tan Eyleme

Hak İsmin Okur
Dilimiz

Sakın Efsane Söyleme

Hazret’e Varır
Yolumuz

 

Sayılmayız Parmağ İle

Tükenmeyiz Kırmağ İle

Taşramızdan Sormağ
İle

Kimse Bilmez
Ahvalimiz

                Öğreniyoruz
ki Sinan Başkana efsane bir suç isnat edeceklerdi. PKK’lı deseler olmaz üzerine
yapışmazdı, gerçi bu da yapışmadı ya FETÖ’cü dediler moda tabirle. Çünkü bu
mahallenin en büyük özelliği kendileri gibi düşünmeyenleri ya PKK veya FETÖ ile
suçlama alışkanlığı var.

                Sağlıklı
kalın!

Fikir Damlaları (6)

   – Kim kendini
yaratanı anlamak istemez ki? Evet, Allah’ı anlamak istiyoruz! Ama zatına yol
yok!

     Ancak isim ve
sıfatlarını bilmekle ve onların tecellisi, yansıması

     Ve müşahhas /
somut birer görünüşleri olan varlıkları görmekle bir derece anlamak mümkün.

     Tabii bu anlamaksa
şayet!

   – Aslında:

     Allahı anlamamak;
anlamanın ta kendisi ne kelime,

     Çünkü geçmez bu
konuda başka ne söylense elime!

   – Allah değil ama,
Allahtan olan ruhumuzu da baş gözüyle göremiyoruz!

     Bundan ötürü hâşâ
Allahı yok mu saymalıyız?

     Ruhu sadece ete
kemiğe bürünmüş olarak; onun libasını / giysisini görüyor;

     Zâtına asla
muttali olamıyor, bir anlam veremiyoruz! Bu durumda onu inkâr mı etmeliyiz?

     Evet, ruh Allahtan
olup, keyfiyetine ve nasıl oluştuğuna akıl sır erdiremiyoruz!

     Çünkü ruh; Allah
değil ama Allahtan. Allahın zâtına yol bulamadığımız gibi,

     Ruhun zatına, aslına
da yol yok! Mahiyeti meçhul diye varlığı malûm değil diyebilir miyiz?

  – Elektriğin de
bizzat kendisini göremiyor;

     Isı ve ışık olarak
tazahür ve zuhuruna şahit ve tanık olabiliyoruz.

     Buzdolabını,
çamaşır makinesini, bazı âletleri çalıştırdığını biliyor ve görüyoruz;

     Fakat kendisine ve
aslına yol bulamıyoruz.

     Mesela elektrik
taşıyan çıplak bir telde onu göremediğimiz gibi,

     Onu anlamak için,
tele dokunduğumuzda,

     Buna müsaade
etmiyerek elektrik akımına kapılıp bizi hayatımızdan etmesi an mes’elesi.

   – Demek ki, bir
şeyin mahiyetini, içyüzünü bilmemek; varlığını inkârını gerektirmiyor.

     Nitekim hepimiz
tahayyül ediyor / hayal kuruyor, tasavvur ediyor, taakkul ediyor / aklediyor,

     Tefekkür ediyor /
düşünüyoruz; fakat bunları nasıl gerçekleştirdiğimizin künhüne vakıf değiliz.

     Bu zaten bizce
mümkün ve olası değil!

   – Aslında bütün
bunları istediğimiz zaman yaratan Allah!

     Biz istiyor O
yaratıyor. Tabii cüz’-i irademizi kullandığımız

     Ve gereken alt
yapıları yerine getirdiğiz takdirde, Allah isterse isteğimizi yerine getiriyor.

     İsterse dedik,
çünkü Allahın bir şeyi yaratmasında, kaderin de,

     Bizim bilmediğimiz
dahli ve rolü var. Biz her zaman,

     Gerekenleri yerine
getirmekle mükellef ve yükümlüyüz.

     Neticenin
hakkımızda, hayır mı şer mi olduğunu ancak Allah bildiği için,

     Sonucu her hâl ü
kârda tabii karşılamalı, olumlu bulmalı, takdire rıza göstermeliyiz.

   – Ma’na / anlamak
kelimesini hepimiz biliriz.

     Bir yazıyı ilk
defada, anlaşılması zor ise, tekrar tekrar okuduktan sonra anlarız.

     Bir hususu,
üzerinde kafa yorduğumuz takdirde

     Ve üzerinde iyice
düşündüğümüz zaman, anlar hâle gelir; mânâsına ereriz.

     Gerekeni yaptıktan
sonra, Allah bizim anlamamızı sağlar.

     Anladım deriz.
Anladığımızı biliriz.

     Ama anlamanın
nasıl gerçekleştiğine akıl sır erdiremeyiz.

     Çünkü bize düşeni
yaptıktan sonra, neticeyi sağlamak;

     Ancak Allahın
anlamamızı yaratması ile mümkün olmuştur.

  – Çünkü ma’na /
anlamak kelimesi, inayet kelimesinden gelir.

     İnayet ise yardım
demektir.

     Yani gerekeni
yaptığımız zaman, Allah bize inayet / yardım ediyor ve anlamamızı sağlıyor.

     Nitekim
anladığımızı bilir, fakat nasıl anladığımızı anlayamayız.

  – Çünkü yaratmak,
oldurmak Allaha has ve sadece O’na münhasır / O’na ait

     İlahî bir sır ve
hususdur. Bunun için, ne kadar şükretsek azdır.

Bizmişiz Enayisi Bu Dünyanın!

Sarıkamış Anma Etkinlikleri Hakkında

Amacı;

Her yıl geleneksel olarak
düzenlenen Sarıkamış anma ve yürüyüş etkinliklerini zenginleştirmek, Vatanı için canını feda eden ecdadın
kahramanlıklarını daha fazla gündeme getirmekti.

Bu görev ve sorumluluk Sadece Sarıkamışlıların
değil hepimizin görevi idi, hepimizin borcu vardı, hem tabiat hem de düşmanla mücadele eden kahraman ecdada,

Bu güne kadar çoğunlukla Kars – Sarıkamış
ve bazı yakın illerin dernekleri görev edinmişti şühedaya vefa programlarını,

Bizler de katkı sağlamalı gelecek
nesillere aktarılması için farklı şeyler yapmalıyız denmiş ve yola bu niyetle çıkılmıştı.

Hedef,

Hedef ulaşılabildiği kadar fazla
sayıda öğrencinin, ergenlik çağında ki neslimizin yüreğine dokunmak, yöntemimiz
de çocuklarımızı toplumun dili olan
ozanlar ve şairler ile buluşturmak olmalıydı!

O ruhu gençlere aktaracak Aşk’a
sahip ozanlar ve şairler önceden bu projeye niyetlenen vatansever bir dernek tarafından belirlemişti.

Geriye kalan, bu konuya duyarlı
herkes ile bir araya gelmek, projenin maliyetini ve zahmetini işin içine belediyeleri katmadan biz bize bir şeyler
yapabilmekti.

İmece usulü!

…

Onlarca STK’yı aynı etkinlikte
başında Bir Belediye ve imkânları olmadan kervan yolda düzülür yöntemi ile akla
gelen herkese haber salarak bu şekil bir etkinlik plandı.

İlkti!

Riskti!

Herkese ulaşıldı elden
geldiğince.

Sonuç!

Sonuç çok güzel oldu. “herkes gördü o çocukların gözünde ki
ışıltıyı, yüzlerinde ki gururu ve hüznü”

Hem önceden planlanmış
etkinliklere destek olundu,

Hem de bir haftada 1000 den fazla
öğrencinin yüreğine dokunuldu.

Mesele sadece şehrin ileri
gelenleri ile bir şeyler yapmaktan ibaret olmamalıydı.

Mesele bazı kültürel sanatsal etkinliklerde
olduğu gibi başkanlarla plaketleşmek, protokol
oturma düzenleri, derneklerin logolarının yeri ve ölçüleri olmalıydı!

Zordu!

Hem çok öne çıkmamak, hem de
zahmetten geri kalmamak gerekiyordu.

Ama oldu.

Kimse nefis yapmadı, sen-ben

Sizin dernek-bizim yarışı dernek
olmadı.

Plaket teşekkür hiç yoktu, sadece
dua ve Hamd olsun bu günü de zararda kapatmadık duygusu vardı günün sonunda.

Herkes elinden geleni yaptı.

Mesele SARIKAMIŞ’tı.

KOCAELİ’ne yakıştı!

Bu şehir bu konuda da bir ilki
başardı.

STK’lar birliği diye bir isim
bulundu ve sadece bu birlikteliğin logosu kullanıldı.

Herkese teklif edildiği halde, selamlama
konuşması talep etmedi kimse sadece “yaşça
en büyük olan”
bir dernek başkanı temsil etmesine karar verildi oy birliği
ile.

Whatsapp üzerinden hızlıca bir
komisyon kuruldu, çünkü fazlaca vakit yoktu.

…

Temel böyle biraz da acemice
atıldı.

Ama bundan sonra ki yıllarda daha
organize daha geniş çaplı olacağı kesin. “Allah’ın
izniyle”

Sadece SARIKAMIŞ için değil,
ÇANAKKALE için İZMİR için ERZURUM için KARS için MUSUL-KERKÜK-AZERBAYCAN-KIRIM-BALKANLAR
için!

Tüm vatan için, Tüm Turan Coğrafyası için

Nerede birlik ve beraberlik
gerekiyorsa orada olmak için.

ALLAH RIZASI için.

***

Her şeyi belediyecilerden
beklememek lazım, zahmetini “maliyetini”
ne kadar üstlenirsek sevabı o kadar bizim olur dendi.

Öyle de oldu.

Proje kimindi, maliyetini kimler üstlendi
ve kimler iştirak etti bunların hiç önemi yok.

Yapılan Vatan-Millet içindi,
çocuklarımıza bir şeyler verebilmek,
şühedaya olan vefa borcumuzun bir kısmını ödeyebilmekti.

Her şey Allah rızası içindi.

Öyle ise, Allah herkesin niyetini
kabul etsin, harcanan para zaman ve emekler sevap hanelerine işlensin.

Allah bilsin yeter.

Ve inşallah böyle hayırlı birliktelikler de artarak devam etsin.

AMİN.

Selam ve dua ile.