15.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 287

Deprem ve İlk Yardım

0

GİRİŞ

17 Ağustos 1999 tarihinde İstanbul,
Kocaeli, Sakarya, Yalova, Bolu, Eskişehir ve Bursa’da etkili olan 7.4
büyüklüğündeki Marmara depremi ile 12 Kasım 1999 tarihinde Bolu’da meydana
gelen 7.2 büyüklüğündeki depremden dolayı büyük kayıpların verilmesine neden
olmuştur. Böylece afetler, Türkiye’de afet yönetimi konusunda daha iyi bir
eğitim, öğretim, hazırlık ve planlamaya ihtiyacımız olduğunu açıkça ortaya
koymuştur. Diğer bir deyişle, tüm doğal ve teknolojik tehditlerin yanı sıra,
Anadolu’daki aktif faylar nedeniyle ülkemizin önemli bir bölümü depreme karşı
yüksek risk altındadır. Bu afetler, Türkiye’de afet yönetimi konusunda daha iyi
bir eğitim, öğretim, hazırlık ve planlamaya ihtiyacımız olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır. Ülkemizde büyük yıkımlara neden olabilen afetler, Türkiye’de
devlet görevlilerinin, sivil toplum örgütlerinin ve genel olarak bütün toplumun
afetler ve afet yönetimi konularında eğitim ve öğretime ihtiyacı olduğunu
ortaya koymuştur. Bu nedenle, artık toplumumuzu afetler ve acil durum yönetimi
konularındaki yanlış ön yargılardan ve duygusal saplantılardan arındıracak, tutum
ve davranışlarında iyi yönde köklü değişikliklere yol açabilecek bir eğitim ve
öğretime ihtiyaç vardır. Böylece artık, ülkemiz bir afet sonrası yıkım ve yara
sarma çıkmazından çıkmalıdır. Bunun için modern afet yönetiminde olduğu gibi,
müdahale ve iyileştirme çalışmalarından oluşan kriz yönetiminden daha çok,
kayıp, zarar azaltma, hazırlık, tahmin ve erken uyarı çalışmalarından oluşan
risk yönetimine önem verilmelidir. Bu nedenle ülkemizde artık “insanlarımızı
enkaz altından nasıl kurtarırız?” düşüncesiyle yapılan çalışmaların yerine,
“insanlarımız enkaz altında kalmasın!” düşüncesiyle yapılacak olan çalışmalara
öncelik verilmelidir[1].

Emergency Events Database (EM-DAT) yani
Acil Durum Veri Tabanı, Belçika merkezli Afetlerin Epidemiyolojisi Araştırma
Merkezi (The Centre for Research on the Epidemiology of Disasters – CRED)
isimli kar amacı gütmeyen bir kuruluşun uluslararası veri tabanlarından
biridir. Temel amaçları ulusal ve uluslararası düzeyde insani yardımı
desteklemek, karar vericileri afet hazırlığı için örgütlemek ve kırılganlığı ve
öncelikleri değerlendirmek için nesnel bir temel sağlamak olan EM-DAT doğal ve
insan kaynaklı afetlere yönelik 115 yıllık evrensel veriyi ücretsiz olarak
sunmaktadır. Bu veri tabanına göre bir olayın afet olarak sayılabilmesi için en
az 10 kişinin ölmesi, en az 100 kişinin etkilenmesi, olağanüstü hal ilan
edilmesi ve ilgili devlet tarafından uluslararası yardım çağrısı yapılması
kriterlerinden en az biri gerçekleşmiş olmalıdır. EM-DAT veri tabanı Birleşmiş
Milletler (BM) kuruluşları, sivil toplum örgütleri, sigorta şirketleri,
araştırma kuruluşları ve medya gibi çeşitli kaynaklardan çaprazlama yapılarak
derlenmektedir (EM-DAT 2017)[2].

EM-DAT veri tabanında 1923-2016 yılları
arasında Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde toplam 313 afet olduğu
saptanmıştır. Şekil 1’de görüldüğü üzere meydana gelen 313 afetin %51,1’i
(n=160) doğal, %48,9’u (n=153) teknolojik afettir. Doğal afetlerin %95,4’ü ani
gelişen, %4,6’sı ise yavaş gelişen tiptedir. Afetler alt gruplarına göre incelendiğinde
%35,8’i ulaşım kazası, %28,4’ü jeofiziksel ve %13,1’i hidrolojik alt
grubundadır. Afetlerde yaşanan toplam can kaybı 91.797’dir. Afetlerin %24.3’ü
deprem (n=76), %20.8’i yol kazası (n=65), %13.1’i sel baskını (n=41), %9.6’sı
deniz kazası (n=30), %5.8’i ise (n=13) patlamadır. Daha sonra sıklığına göre
sırasıyla kitle hareketi, fırtına, hava kazası ve salgın gelmektedir. Depremler
tüm afetlerin %24.3’ünü oluşturmakla birlikte doğal afetlerin %47.5’ini
oluşturmaktadır. En fazla afet 2004 yılında, en fazla ölüm ise 1939 yılında
gerçekleşmiştir. 1939 yılındaki yüksek ölüm oranına, Türkiye’de meydana gelen
afetlerde gerçekleşen tüm can kayıplarının %36’sına neden olan Erzincan
Depremi’nin bu yıl gerçekleşmesi neden olmuştur. İkinci yüksek can kaybı ise 17.127
can kaybına neden olan Gölcük Depremi’nin etkisi ile 1999 yılında
gerçekleşmiştir. Afetler dönemlere göre incelendiğinde düzenli bir artış
izlenmekle birlikte, yaşanan can kayıplarında 1980-1998 dönemine kadar düzenli
bir düşüş, bu dönemin sonunda ise yeniden yükselme görülmektedir. Depremlerin
neden olduğu toplam can kaybı 82.574’dür ve bu sayı yaşanan can kayıplarının
%90’ından fazlasını oluşturmaktadır. Gerçekleşen tüm depremlerin %80,3’ü
ölümlüdür ve ölümlü depremlerin %20’sinden fazlasında en az 1.000 kişi hayatını
kaybetmiştir[3].

Afet başına ölümler incelendiğinde yine
depremlerin gerçekleşme başına neden olduğu 1.087 ölümle ilk sırada olduğu;
arkasından sırasıyla çeşitli kazalar-yangın, salgın, çeşitli kazalar-patlama ve
uçak kazasının geldiği görülmüştür (sırasıyla gerçekleşme başına neden
oldukları ölüm sayısı 301, 77, 61, 55). 1923-1941 döneminde meydana gelen
afetlerin %100’ünü depremler oluştururken, sonraki dönemlerde sırasıyla %73,7,
%45,7 ve %15,2’ye düşmüş, 1999-2016 döneminde ise %16,8’e yükselmiştir. Doğal
afetler 1923-1941 döneminde gerçekleşen afetlerin %100’ünü oluştururken, oran
sırasıyla %94,8; %80,0; %41,3 olacak şekilde düşüş göstermiş, 1999-2016
döneminde yeniden %43,5’e yükselmiştir. Ulaşım kazaları ilk defa 1980-1998
döneminde anlamlı yoğunluğa ulaşmış, yükseliş bir sonraki dönemde de devam
etmiştir[4].

 

DEPREM

Deprem, yeryüzünün derinliklerindeki
kayaların yer değiştirmesinden kaynaklanan ani ve hızlı bir sarsıntıdır.
Depremler yangınlara, tsunamilere, heyelanlara veya çığlara neden olabilir. Deprem,
yeryüzünün üst katmanlarında ani bir kırılmadır, bazen yüzeyi kırar, zeminin
güçlü titreşimiyle sonuçlanan, binaların çökmesine böylece can ve malın tahrip
olmasına neden olur. Depremler bazen heyelanları, çığları, ani selleri,
yangınları ve devasa, yıkıcı okyanus dalgalarını (tsunamiler) tetikler.
Sıklıkla güçlü artçı sarsıntılar meydana gelir, bu da daha fazla hasara neden
olur ve psikolojik stresi artırır. Depremler erken uyarı olmadan vurucu ve
yıkıcı olabilir. Depremler Richter Ölçeğine göre ölçülür – en yıkıcı etkiler 6.
Seviye ve üzerinde ve depremin merkez üssü yüksek nüfuslu bölgelerde
bulunuyorsa görülür. Depremler travma, boğulma, toz soluma (akut solunum
sıkıntısı) çevre (yani hipotermi) ve ayrıca binaların ve altyapının ciddi şekilde
tahrip edilmesi veya maruziyet nedeniyle yüksek ölüm oranına neden olabilir[5]

 Afet Yönetim Sisteminin Aşamaları

                        Afet yönetimini,
genel olarak afet öncesi ve afet sonrası dönem olmak üzere iki temel aşamaya
ayrılmaktadır. Afet öncesi yönetim
afetlerin ortaya çıkmadan önce
yapılan birtakım çalışmaları içerir. Bu süreçte yapılan hazırlık ve çalışmalar
risk yönetimi olarak da ifade edilmektedir. Risk yönetimi afetlerin
yaşatabileceği olası riskleri ortadan kaldırma ya da azaltma tedbirlerini kapsa.
Afet sonrası yönetim ise, afetlerin gerçekleştiği anda ve afet sonrasında
yapılan faaliyetleri içerir. Bu aşamada yapılan çalışmalar kriz yönetimi olarak
da ifade edilir. Kriz yönetimi, afet anındaki ilk yardım ve kurtarma
çalışmalarını içerir. Bu açıdan afet yönetimini, afet öncesi ve sonrası
temelinde dört ana aşamaya ayırabiliriz. Fakat bu aşamalar bazen çakışabilir,
bazen de aynı anda yürütülmeleri gerekebilir. Bu özellik, aşamalar arasındaki
kesin ayrımı zorlaştırsa da kavram olarak dört ana aşama da (evrede)
kullanılabilir

-Kayıp, zarar azaltma ve önleme

-Afete hazırlık

-Müdahale, İlk Yardım ve Kurtarma.

-İyileştirme ve yeniden yapılandırma[6]

Afet
yönetiminin, zarar azaltma ve hazırlık aşamaları risk yönetimi, müdahale ve
iyileştirme aşamaları kriz yönetimi şeklinde de isimlendirilmektedir. Kısaca modern afet yönetimi
kavramında kayıp ve zararların azaltılması, hazırlık, tahmin ve erken uyarı,
afetleri anlamak gibi afet öncesi korumaya yönelik çalışmalar “Risk
Yönetimi”;
etki analizi, müdahale, iyileştirme, yeniden yapılanma gibi afet
sonrası çalışmalar ise “Kriz Yönetimi” olarak kabul edilmektedir. Bu
bağlamda etkin bir afet yönetimi çalışması, afet öncesi, afet sırası ve afet
sonrası ihtiyaç duyulan tüm çalışmaları kapsamaktadır[7].

 



Afet
Yönetim Sisteminin Aşamaları
(Tevfik
Erkal & Mehmet Değerliyurt)

Kayıp, Zarar Azaltma ve Önleme Aşaması

Afet öncesi yönetimin ilk aşamasından olan ve “risk
azaltma aşaması
” olarak da ifade edilen zarar azaltma aşaması, afetlere yol
açabilecek tehlikesinin önlenmesi ya da büyük kayıplara yol açmaması için
yapılan bütün faaliyetleri ve önlemleri içerir. Bu doğrultuda, yönetimin bu
aşamasında yapılması gereken şeylerden biri afetler ile ilgili yapı ve deprem
ya da imar gibi mevzuatların yeniden gözden geçirilmesi ve düzenlenmesi, afet
senaryolarının güncellenmesi ve gerekli konularda ilgili yasal düzenlemelerin
yapılmasıdır. Bu kapsamda ilgili kurum ve kuruluşların ya da kişilerin yetki ve
sorumluluk alanlarının açıkça belirlenmesi, kamu sektörü, özel sektör ve sivil
toplum arasında işbirliği ve koordinasyonun sağlanması gerekmektedir. Gerek
yasal düzeyde gerekse eylemsel düzeyde bütün zarar azaltma çalışmalar afetlerin
türüne ve özelliğine göre belirlenmekledir. Örneğin sel tehlikesi için zarar
azaltma çalışmaları, sel yatağına yerleşmeyi önlemeye yönelik gerekli yasal
düzenlemelerin ya da kamusal politikaların içeriğini belirlerken, deprem için
zarar azaltma çalışmalarında ise yapıların ve yerleşim alanların daha dayanıklı
ve planlı olarak kurulmasını ve gelişmesini içeren gerekli yasa ve
yönetmeliklerin hazırlanmasını ve uygulanmasını gerektirir
[8] 

Zarar azaltma kapsamında ele alınacak konuların bir
kısmını şu şekilde sayabiliriz:

Yerleşim bölgelerinde, kurum ve kuruluşlardaki tehlike
ve risklerin belirlenmesi, buralarda risk profilinin çıkarılması.

Etki analizi ve olası
hasarların belirlenmesine yönelik hazırlıklar, kısa, orta ve uzun vadeli zarar
azaltma planlarını hazırlamak.

 Toplumu afet Öncesinde korumaya yönelik erken
uyan alt yapısını kurmak.

Tehlikeli ve olası afet bölgelerinin yeri ve ortaya
çıkabilecek zararlardan korunmada alınması gereken önlemler konusunda insanları
sürekli ve doğru bir şekilde bilgilendirmek.

Kişilerin afet bilincini
yükseltmeye yönelik çalışmalar yapmak.

Risk ve tehlike altında yer alan yapıların
kamulaştırması ve buradaki insanların başka yerleşim alanlara yerleşmesinin
sağlanması.

Risk altındaki bölgelerde yer alan hastane, baraj,
köprüler, nükleer santraller gibi kritik ve hayati öneme sahip yapı, tesis ve
alt yapının güçlendirilmesi.

Gerekli bilimsel ve
teknik araştırma-geliştirme faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması,

Ülke için afet gözlem
şebekeleri, erken uyarı ve kontrol sistemlerinin kurulması ve geliştirilmesi.

Afet zararlarının
azaltılması konusunda ilgili geniş kapsamlı eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi,

Afetlere karşı önleyici
ve zarar azaltıcı mühendislik tedbirlerinin geliştirilmesi ve uygulanması gibi,

Birçok faaliyet zarar azaltma aşamasında gerekli olan
temel faaliyetler arasında sayılabilir.

Yukarıda ifade edilenler ışığında görüyoruz ki, “zarar
azaltmanın en basit kuralı; önlenebilir tehlikelere karşı engel olucu
tedbirleri almak, önlenemeyenlere karşı koruyucu tedbirleri arttırmaktır.
Afetlerin doğuracağı kayıpların bu temel anlayışla en aza indirmek mümkündür.”[9]

Hazırlık Aşaması

Afet ve risk yönetimin ikinci önemli aşaması hazırlık
aşamasıdır. Hazırlık aşamasında yapılması gereken çalışmaların temel amacı,
tehlike ve risklerin insanlar için olumsuz etkilere yol açabilecek sonuçlarına
karşı önlemler alarak, zamanında, en uygun biçimde, en etkili organizasyon ve
yöntemler ile hazırlanmaktır. Bu aşamada bütün yönetimler acil durum/afet
yönetimi görevleri için gerekli atamalar yapıp yetki ve sorumlulukları
belirlemesi gerekir. Belirlenen görevlerin yerine getirebilmesi için gerekli
olan personel, donanım ve diğer kaynaklar açık bir şekilde tanımlanmalıdır.
Ayrıca araç ve gereçlerin bakımı yapılmalı, tahmin ve erken uyarı sistemlerinin
kullanımı, personellerin eğitimi ve afet konusunda yapılan tatbikatlar belirli
aralıklarla güncellenmelidir.[10]

Afetlere hazırlık, afet etkilerini en uygun şartlarda,
etkili organizasyon ve yöntemlerle ortadan kaldırabilmek için önceden yapılan
çalışmalardaki yeterlik düzeyim ifade eder. Bu hazırlık amacı doğrultusunda
belediyelerin ve diğer kuruluşların faaliyetlerine halkın katılımı
sağlanmalıdır Katılımı sağlayabilmek için öncelikle kişilerin risk algısını,
yani kişilere tehlikeler ve riskler karşısında zarar görebilirlikleri konusunda
farkındalık ve bilinç kazandırmak gerekir. Bunun yanı sıra psikolojik ağdan
düşünüldüğünde, afetlerin yol açabileceği tehlikeler ve riskler karşısında
kişileri zarar azaltma ve hazırlıklı olmaya iten davranışın gerçekleşmesi,
bireyin olası tehlike ve risk ile ilgili konuyu ya da olayı/durumu tanıma,
yorumlama ve değerlendirme süreciyle bağlantılı olabilir. Bu değerlendirmede
birey kendine, tehlikenin olup olmadığını -örneğin: depremin olup olmayacağı ya
da ne zaman olacağı ve olursa can-mal kaybının yaşanıp yaşanmayacağı gibi
sorular- sorar. Bir anlamda tehlike algısı söz konusudur. Bunun ardından birey
başka değerlendirmelerde bulunur. Kişi kendine “tehlike ile başa çıkılabilir
mi
”, “bir şeyler yapılabilir mi”, “kaynaklar neler ve yeterli mi”
gibi sorular sorar. İşte afet ve risklere karşı hazırlıklı olma ve zarar
azaltma davranışı, algılanan bireysel başa çıkma becerileri ve kaynaklan
algılanan tehdidin boyutunu aşması durumunda gündeme gelebilir Başka bir
deyişle, önlem almaya yönelik sorumlu davranışın ortaya çıkması için, bireyin
kendi becerisini ve kaynaklarını zarar azaltma ve hazırlıklı olmada yeterli
olarak görmesi ve değerlendirmesine bağlıdı.
[11] Fakat afet
yönetiminin diğer aşamalarında olduğu gibi hazırlık aşamasında da bütün ilgili
kişiler ve kurumlar tarafından yapılan çalışmaların temel dayanağı, etik temelli
“insani kaygılar” olmalıdır Başka bir deyişle, afet
yönetiminin
her aşaması insanı temel değer olarak gören bir anlayış ile ele alınmalıdır.
Afet yönetimiyle ilgili sivil-kamu kurum ve kuruluşlar afet eğitimini bu
anlayış temelinde kurmalı ve yürütmelidir.

Afete hazırlıklı ve dayanıklı bir toplum oluşturmak için
afet eğitimi ve tatbikatların tüm ülke düzeyinde her bir aşamada yaygın ve
doğru bir şekilde yapılması sağlanmalıdır. Ne var ki, afet yönetiminin hazırlık
aşamasının ana koşullarından biri olan afet eğitiminin ülkemizde yeterli
düzeyde ve nitelikte verildiğini söyleyemeyiz. Bugün okullarda ya da değişik
kurumlarda ve STK’ların düzenlediği kurslarda verilen eğitim öğretimde, hizmet
içi kurslarda ve kamu reklamlarında afetlere verilen önem/yer. bireylerde güçlü
ve nitelikli bir afet bilinci oluşturmada yeterli gözükmüyor.

Dr. SÂKİN Öner’le Öğretmenler Hakkında Konuştuk:

Öğretmenlere,
İmtihanla Değil, Kıdemine Göre Kariyer Ve Maaş Verilmelidir
.’

Oğuz Çetinoğlu: İlk ve
orta öğretimde öğretmenlerin; Öğretmen, Uzman Öğretmen, Başöğretmen olarak
kademelendirilmesi ile üniversite öğretim üyelerindeki
Öğretim Görevlisi, Dr.
Öğretim üyesi, Doçent ve Profesör unvanlarıyla anılan gruplandırmalar arasında bir
benzerlik kurulabilir mi?

Dr. Sâkin Öner: 14 Şubat 2022 târihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7354
sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu ile
eğitim ve öğretim hizmetlerini
yürütmekle görevli öğretmenlerin atamaları ve meslekî gelişimleri ile kariyer
basamaklarında ilerlemelerinin düzenlenmesi hedef alınmıştır. Bu düzenlemenin
yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarının Öğretim Görevlisi, Dr. Öğretim üyesi, Doçent ve Profesör unvanlarıyla bir
ilgisi yoktur. Yalnız şöyle bir ilişkisi vardır: Bu kanuna göre yüksek lisans (master)
yapan öğretmenler imtihansız olarak Uzman Öğretmen, doktora yapan öğretmenler
de imtihansız olarak Başöğretmen unvanı alacak. Fakat öğretmenler emekli
olunca, unvanı ne olursa olsun farklı maaş alamayacaklar, tek tip maaş
alacaklar. Sadece kıdemleri maaşlarını etkileyecek. Hâlbuki
yükseköğretim
kurumlarındaki öğretim elemanları emekli olunca,
unvanlarına göre maaş alırlar.

Çetinoğlu: Üniversite
öğretim üyeleri mesleğe intisap ederken belirtilen kademeleri aşmak için
imtihan mâhiyetinde tez hazırlamak mecburiyetinde olacaklarını
biliyorlardı.  Öğretmenler için getirilen bu yeni sistem ise, ‘oyun
devam ederken kaide değiştirmek
’ şeklinde yorumlanabilir mi?

Dr. Ömer: Aslında bu tip yeni düzenlemeler, kanunun kabulünden sonra mesleğe
intisap edenlere uygulanması gerekir. Burada şu bilgiyi vermem gerekiyor.
Öğretmen
kariyer basamakları uygulaması ilk defa 2005-2006 yıllarında
Sayın Hüseyin Çelik’in Millî Eğitim Bakanlığı döneminde yapıldı. Meslekte 8 yılı
dolduran öğretmenler imtihana tâbi tutularak, yüksek
lisans (master) yapan öğretmenler ise imtihansız olarak  Uzman Öğretmen
yapıldı. Başöğretmenlik unvanı için imtihan açılmadı, sâdece doktora yapan
öğretmenlere imtihansız olarak Başöğretmen unvanı verildi. Bu süreçte 75 bin
öğretmene Uzman Öğretmen, 330 öğretmene de Başöğretmen unvanı verildi. Ben de o
dönemde branşımda birinci sırada Başöğretmen oldum.  Bu öğretmenler çalıştıkları sürece diğer
öğretmenlerden bir miktar farklı maaş aldılar. O târihte devlet okullarında
600.000 öğretmen vardı. Bir daha imtihan açılmadığı için 525.000 civarında
öğretmen mağdur oldu. Emekli olunca ise Uzman Öğretmenler de Başöğretmenler de unvansız
öğretmenler gibi emekli oldular. O târihte öğretmen
kariyer basamakları
ile ilgili hukûkî bir düzenleme yapılmadı.

Çetinoğlu: Millî
Eğitim Bakanlığı’nı yeni bir sistem arayışına yönlendiren sebepler nelerdir?

Dr. Öner: Millî Eğitim Bakanlığı, öğretmen kariyer basamakları sistemine,
öğretmenleri yüksek lisans ve doktora yapmaya, kendilerini geliştirmelerine,
meslekî alanda rekabeti artırmaya teşvik etmek için harekete geçirmek istiyor.

Çetinoğlu: Sebeplerle
alâkalı açıklamaları tatminkâr bulmak mümkün mü? Yeni sistemden umulan
faydaların neler olabileceği düşünülüyor? Bu faydalar elde edilebilir mi?

Dr. Öner: Mümkün değil. Hatta bu sistem değişikliği öğretmenler arasında
huzursuzluğa yol açacak, motivasyon düşüklüğüne sebep olacak. Öğretmenlerin toplumdaki
imajını, itibarını sarsacak. Öğrencilerin ve velilerin öğretmenlere bakışını
çok etkileyecek 

Çetinoğlu:  Sizce sistemin diğer mahzurları nelerdir?

Dr. Öner
Bu sistemin çok mahzuru var. Konuya önce öğretmenler açısından bakalım:
İmtihanda başarısız olan ve bu unvanı alamayan öğretmenler, kendilerine olan
güvenlerini kaybedecek. Unvan alan öğretmenler yanında kendini küçük görecek.
Bu durum, âilesi içinde bile huzursuz olmasına yol açacak. Yaptığı eğitim ve
öğretim hizmetinden soğuyacak, dolayısıyla verimi düşecek. İşinden zevk
alamayacak, üzüntülü ve isteksiz olarak okula gidip gelecek. Öğrenciler,
öğretmenlerini bu unvanlara göre değerlendirecek, unvansız öğretmenlere farklı
bakacak. Bu imtihanlarda mesleğinde başarısız olan bazı öğretmenlerin imtihanı
kazandığını görünce bu unvanları ciddiye almayacak. Fizikî yapısının
güzelliğine göre okul seçen veli, çocuğunu unvanlı öğretmenlerin okutmasını
isteyecek. Özellikle bu durum ilköğretimde büyük sıkıntı yaratacak. Bazı
öğretmenlerde yığılma olacak, bazıları da dışlanacak. Bu da bir kargaşaya ve
huzursuzluğa sebep olacak. Bazı okullar, unvan sâhibi olan öğretmenlerin
gireceği sınıfları okul için bir rant kapısı olarak görüp, ona göre bağış
isteyebilecekler.   

Çetinoğlu: Sistem
hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Öner: Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik
Kariyer Basamakları Yönetmeliği
’nin ‘Yazılı imtihan’ başlıklı
24. Maddesine göre;  ‘Yazılı imtihan,
Ölçme, Değerlendirme ve İmtihan Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce uzman
öğretmenlik ve başöğretmenlik için ayrı ayrı olmak
üzere yılda bir defa yapılır. Bu imtihanlarda 100 puan üzerinden 70 ve üzerinde
puan alanlar başarılı sayılır
.’ Buna göre, imtihanda 70 puanın altında
kalan öğretmenle başarısız sayılacak.

 

Bu
durumda bu imtihanlar, öğretmenin zâten yıpranmış olan itibarını iyice
yıpratacak. imtihanda başarısız olan öğretmenler, büyük bir motivasyon kaybına
uğrayacaklardır. Bunun çeşitli yansımaları olacaktır. Bu durum hem ruh
sağlığını etkileyecek, huzursuz ve üzüntülü yapacak, hem de meslekî verimini
düşürecektir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın bu durumu da göz önünde bulundurması
gerekir.

Çetinoğlu: Kariyer
basamakları imtihanı, öğretmenlerin meslekî yeterliliklerini ölçmede ne kadar
yeterlidir?

Dr. Öner: Öğretmenlik kariyer basamakları imtihanlarında kesinlikle
öğretmenlerin meslekî yeterliliklerini ölçemez. Bir öğretmenin uzman öğretmen, başöğretmen olması için önce
branşında uzman olması gerekir. Halbuki bu imtihanlarda hiç branş sorusu
sorulmuyor, meslekî performansı ölçülmüyor. Bu programlarda hangi konularda
soru sorulacağına bir göz atalım.
Uzman
Öğretmenlik ve Başöğretmenlik imtihanlarında yaz dönemlerinde verilen eğitim
programlarındaki şu konularla ilgili sorular sorulacak: Öğrenme ve Öğretme
Süreçleri, Ölçme ve Değerlendirme, Özel Eğitim ve Rehberlik, Eğitim
Araştırmaları ve Ar-Ge Çalışmaları, Eğitimde Kapsayıcılık, Çevre Eğitimi ve
İklim Değişikliği, Sosyal Etkileşim ve İletişim, Dijital Yetkinlik, Güvenli
Okul ve Okul Güvenliği. Başöğretmenlik için verilen ve imtihanlarında bu
konulara ek olarak şu konulardan da sorular sorulacak: Okul Geliştirme ve
Liderlik, Sosyal Hissî Öğrenme Becerilerin Geliştirilmesi, Dikkat, Hâfıza, Dil
Kullanma ve Anlama, Öğrenme, Değerlendirme ve Karar Verme Gibi Zihnî
Kabiliyetleri ve Düşünme Becerileri.

Görüldüğü gibi bu imtihanlarda
kesinlikle branşla ilgili soru sorulmuyor. 2006 yılında yapılan kariyer basamakları imtihanlarında maalesef bazı
yetersiz öğretmenler imtihan kazanarak uzman öğretmen oldular. Ayrıca
öğretmenlerin meslekî performansı da ölçülmüyor.

 Çetinoğlu:
Türkiye’mizde öğretmenlik
mesleğinde uygulamaya konulan bu kariyer basamakları  sistemini tatbik
eden başka ülke veya ülkeler var mı?

 

Dr. Öner: Avrupa ülkelerinin bazılarında öğretmenliğe başlamak
için, öğretmen eğitimi diploması yeterlidir. Bazı ülkelerde (İspanya, Fransa,
İtalya, Lüksemburg, Arnavutluk ve Türkiye) aday öğretmenler tam yeterliliği
elde etmek için rekabetçi bir imtihanı geçmek mecbûriyetindedir. Bazı ülkelerde
ise yazılı imtihanlar, mülakatlar, portfolyoların değerlendirilmesi,
öğretmenlik uygulamasının gözlemlenmesi veya bu yöntemlerin herhangi bir
kombinasyonu şeklinde organize edilebilmektedir. Mesleğe başlayan öğretmenler,
sürekli meslekî gelişim faaliyetlerine katılırlar.

Avrupa
ülkelerindeki öğretmenlik kariyer basamakları üzerinde yapılan bir araştırmaya
göre, 42 Avrupa ülkesinden
21 ülkede ‘Düz Kariyer Yapısı’, 21 ülkede ise Çok Seviyeli Kariyer Yapısı’
uygulanmaktadır. Düz Kariyer Yapısında: kariyer basamakları bulunmamaktadır. Çok
Seviyeli Kariyer Yapısı uygulayan ülkelerden birkaçında kariyer basamaklarına
bakalım.

 Kıbrıs ‘ta,
üç kariyer seviyesi, okul yönetimindeki bir ilerlemeye karşılık gelir: (1-Öğretmen,
2-Başöğretmen ve 3-Müdür Yardımcısı, Letonya‘da
kariyer yapısı beş ‘Kalite Seviyesi’ne
dayanmaktadır. Romanya;  (1-Başlangıç Öğretmeni, 2-Öğretmen, 3-Öğretme
Seviyesi II ve 4-Öğretme Seviyesi I-Bulgaristan:
(1-Öğretmen, 2-Kıdemli Öğretmen, 3-(Baş Öğretmen). İrlanda: (1-Öğretmen, 2-Asistan Öğretmen II, 3-Özel Yetkili
Öğretmen, 4-Asistan Öğretmen /Asistan Müdür Yardımcısı, 5-Müdür Yardımcısı, 6-Müdür).
Fransa: (1-Öğretmen, 2- Öğretmen
Eğiticisi, 3.Pedagojik Danışman). Arnavutluk:
(1-Öğretmen, 2. Nitelikli Öğretmen, 3- Uzman Öğretmen, 4-Usta Öğretmen).

Öğretmenler bu kariyer
basamaklarına imtihanla değil, meslekî eğitim başarılarına, bu konularda
yaptıkları eğitime ve performanslarına göre yükselirler. Burada şunu da
belirtmek gerekir, öğretmene meslek içinde -mentorluk dâhil- her türlü destek
verilmektedir.  Fransa‘nın ortaokul öğretmenleri 100’lük bir ölçekte
değerlendirilir ve bu derecelendirmenin % 40’ı okul lideri ve% 60’ı da müfettiş
tarafından yapılır. Polonya‘da,
‘performans değerlendirmesi’ yazılı olarak verilir ve ‘olağanüstü’; ‘pozitif’;
veya ‘negatif’ gibi notlardan biriyle sonuçlanır.  Slovenya‘da
düzenli değerlendirme ölçeği beş, Karadağ‘da
ise 10’un üzerindedir. Birleşik Krallık‘ta
(İngiltere ve Galler), değerlendirme, öğretmenin maaşının artmasını formüle
eder.

Kariyer ilerlemesi ve
maaş, kariyer yapısında daha yüksek bir seviyeye yükselme, çok seviyeli bir
kariyer yapısına sâhip ülkelerin çoğunda maaş artışına bağlıdır. Almanya‘da; Öğretmenler A12 maaş
grubunda başlar, ‘Kıdemli Öğretmen’ olduklarında A13 maaş grubuna geçer ve ‘Çalışma Şefi’ olarak A14 maaş grubunda
maaş alır. İrlanda’da öğretmenler,
kariyer seviyesine göre ücret alırlar.

Çetinoğlu: Öğretmenlik
kariyer basamakları imtihanının mahzurlarını ortadan kaldırması için neler yapılmalıdır?

Dr. Öner: Öğretmenler, Millî
Eğitim Bakanlığı’na şu soruyu soruyor: ‘16
yıl önceki ilk imtihanda yapılan yanlışlar neden benzer yanlışlarla devam
ettiriliyor
?’

Şimdi
öğretmenlik kariyer basamakları imtihanının mahzurlarının ortadan kaldırılması
için yapılması gerekenleri şöyle özetleyelim:

1-Belli
süreleri dolduranlar doğrudan imtihana alınmalı, arşiv evrakı peşinde
koşturulmamalıdır. Ücretli öğretmenlikte geçen süre de görev süresine dâhil
edilmelidir.

2-İmtihan yapılacaksa,
öğretmenlere en az yüzde 40 oranında kendi branşıyla ilgili sorular sorulmalı,
ayrıca meslekî performansı da değerlendirilmelidir.

3-Lisansüstü
eğitim (master, doktora) yapan öğretmenler, eğitim görmeden ve imtihana
girmeden doğrudan kariyer sâhibi olmaktadırlar. O zaman Millî Eğitim
Bakanlığı’nın üniversitelerle işbirliği yaparak, öğretmenlerin branşlarında
veya eğitim bilimleri alanında, fazla mâlî külfet yüklenmeden lisansüstü eğitim
yapmaları sağlanmalıdır.

Çetinoğlu: Sayın Öner, konu ile
alâkalı doyurucu açıklamalarınız için teşekkür ederim. Bu konuda eklemek
istediğiniz başka bir husus var mı?

Dr. Öner: Bu konudaki görüşlerimi paylaşma imkânı verdiğiniz için
ben teşekkür ederim. Bu konuda söyleyeceğim son sözler şunlar: Millî Eğitim Bakanlığı’nın, Avrupa’da
kariyer sistemi uygulayan ülkelerin yaptığı gibi, öğretmenlere imtihanla kariyer
verip zam yapmaktan vazgeçilmeli, kıdemlerine göre kariyer ve maaş verilmelidir.
Önemli olan öğretmenlere ülkenin yükselmesinde aldıkları sorumluluğa denk bir
maaş verilmelidir. ‘Ücretli, sözleşmeli ve kadrolu öğretmen’ ayırımı
kaldırılmalıdır. Metropollerdeki öğretmenlere barınma ve ulaşım desteği
verilmelidir. Bütün öğretmenlere yıpranma payı verilmelidir. Hepsinden önemlisi
öğretmenlere özel bir uzmanlık mesleğinin mensubu olduğu, her türlü destekle
hissettirilmelidir. imtihana girme konumunda olan bütün öğretmenlere tavsiyem,
mağdur olmamaları için, bu tartışmalardan uzak kalarak, 19 Kasım 2022 târihinde
yapılacak olan Uzman Öğretmenlik ve Başöğretmenlik kariyer imtihanlarına
katılmalıdırlar.  

İmtihana girecek bütün
öğretmenlerimize imtihanda başarılar diliyorum.

Dr. SÂKİN ÖNER

      Sâkin Öner 05.10.1947 tarihinde Denizli
ilinin o zaman Çal ilçesine bağlı bulunan ve günümüzde Baklan adı ile ilçe
olan Dedeköy bucağında doğdu. Emniyet Komiseri olan babasının görevleri
sebebiyle ilkokulu; Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde, Manisa vilayetinde, Afyon
ilinin Sandıklı ilçesinde, ortaokulu; Sandıklı, Balıkesir’in Bandırma
ilçesinde, Van’da okudu, Liseyi 1965 yılında Yozgat’ta bitirdi. 

      Üniversiteye İstanbul Hukuk
Fakültesi’nde başladı. Gazetecilik tutkusu ve geçimini sağlama düşüncesiyle
Bab-ı Âli’de Sabah Gazetesi’nde muhabir olarak çalışmaya başladı. 1966
yılında Bugün Gazetesi’ne teknik sekreter olarak transfer oldu. 1967’de Hukuk
Fakültesi’nden ayrılarak yeniden girdiği Üniversite Giriş imtihanı sonucunda
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne
kayıt yaptırdı. Üniversite hayatı boyunca; dergicilik, kitapçılık ve
yayıncılık yaptı. 1972 yılı Şubat ayında mezun oldu. Denizli iline öğretmen
olarak tâyin edildi. İstanbul’da Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde, Sinop Lisesi,
İstanbul Kız Lisesi, Şehremini Lisesi, Pertevniyal Lisesi ve Behçet Kemal
Çağlar Lisesi’nde idareci ve öğretmen olarak çalıştı. İstanbul Millî Eğitim
Müdürlüğü’nde Müdür Yardımcılığı, Vefa Lisesi’nde müdürlük yaptı. ‘Tanzimat
Döneminde Dil ve Edebiyatta Milliyetçilik’ konulu doktora tezini vererek ‘Türk Dili ve Edebiyatı Doktoru”, 2005
yılında Millî Eğitim Bakanlığınca ilk defa uygulamaya konulan öğretmenlik
kariyer basamakları uygulamasında, en yüksek puanı alarak kendi alanında ‘Birinci sırada Başöğretmen’ unvanını
kazandı. 2010 yılında tâyin edildiği İstanbul Erkek Lisesi Müdürlüğü’nden, 07
Mart 2012 tarihinde yaş haddi sebebiyle emekli oldu.

       Sâkin Öner, ailesinden, Van ve
Yozgat’taki arkadaşlarından aldığı etkilerle milliyetçi ve maneviyatçı
duyguları ağır basan, fikrî ve siyasî hareketlerle ilgilendi, şiir ve nesir
alanında çalışmalar yaptı. Gazete ve dergilerde üst düzey yönetici olarak
görev yaptı, yayınevi kurdu, dergi çıkardı, bu yayın organlarında Türk
Milliyetçiliği fikriyatına hizmet eden makaleler yazdı.  

        Göktuğ Yayınevi tarafından 1971
yılında yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye çevirdiği Ömer Seyfettin’in ‘Amelî Siyâset’ isimli eseri, Sâkin
Öner imzasıyla yayınlanan ilk kitaptır. Aynı yazarın ‘Türklük Ülküsü’ isimli kitabını da Osmanlıcadan Türkçeye çevirip
yayınladı. Yayınlanmış diğer eserlerinden bâzıları şunlardır:

     
Abdülhak Hamit Tarhan Biyografisi (1974),  Ülkücü Şehitlere Şiirler (1975), Ülkücü
Hareket’in Şiirleri ve Marşları (1976), Ârif Nihat Asya Biyografisi (1978)
Müslim Ergül ve Osman Nuri Ekiz’le birlikte Eğitim Enstitüleri Türkçe Bölümü
2. sınıf Yeni Türk Edebiyatı (Servet-i Fünûn’dan Cumhuriyet’e kadar) isimli
ders kitabı. (1979), Yusuf Akçura’nın ‘Türk Yılı’ isimli dergide yer alan
‘Türkçülük’ başlıklı 128 sahifelik uzun makalesini Osmanlıcadan yeni yazıya
çevirdi. Kitap, Türk Kültürü Yayınları arasında çıktı. Nihal Atsız
Biyografisi (1979), Köy Enstitülerinden Eğitim Enstitülerine (1979),
Kompozisyon Sanatı (l981), İmla-Noktalama ve Cümle Bilgisi: (1981), Örnek
Açıklamalarla Atasözleri ve Özdeyişler (1981), Prof. İskender Pala ve Rakin
Ertem’le birlikte Ortaokul 1., 2. ve 3. sınıflar için Türkçe ve Dil Bilgisi
Kitapları (1992), Vefa Lisesi 125. Yıl Anı Kitabı (1997), Editör olarak Lise
9., 10. ve 11. sınıfların Edebiyat, Kompozisyon ve Türk Dili kitapları
(1998), Özlü Sözler (1998),  İlk
Dersimiz Sevgi (Şiirler 2002), Vefa Lisesi 135. Yıl Anı Kitabı (2007).

Bâtıl Fikirler

0

    “Bâtıl (hakikatsiz)
fikirleri iyice tasvir (betimleme), safî (temiz) zihinleri idlâl
(saptırmak)tır.”

     Hz. İsa’ya “Ahlâkı
kimden öğrendin?” diye sormuşlar: “Ahlâksızdan!” diye cevap vermiş.

     Çünkü, herşey
zıddıyla bilinir ve anlaşılır.

     Çünkü, ancak
karanlık; aydınlığın kıymetini idrâk ettirir.

     Ancak yanlışlık;
doğruluğun değerini ortaya koyar.

     Bu yazımızda;
tarihte gösterilen bâtıl, yanlış, ters fikir ve anlayışları;

     Doğruymuş gibi
nazara veren, başarının ancak bu şekilde kazanılacağını ileri süren

     Ve bunu ateşli bir
şekilde kral, hükümdar ve idarecilere sunan, herkesin az çok bildiği

    “Gaye için, her şey
meşru ve yasaldır!” diyen ve yazan birini nazara veriyor.

      Tabii onun
dediklerinin aksini yapmayı şiar, prensip ve düstur edinmeyi;

     Hararetle tavsiye
ediyor. Bu durumda, Hz. İsa’nın tutumuna tutunmayı özellikle belirtip;

     Machiavelli denen
sözde siyaset bilimcisini, gözler önüne seriyor.

     Ona ters düşmeyi
gaye ediniyor. Doğal olarak herkesten de bunu bekliyoruz.

     İşte bu tarihçi,
mütefekkir / düşünür ve yazar olan İtalyan siyasetçisi:

     Machiavelli /
Makyavel (1469 – 1527) :

     1514’te yazdığı
“Hükümdar” adlı eserinde, nazara verdiği siyasal / siyasî sistemi uygulamak,

     İdare ve yönetmek
için her türlü usûl, metot ve yolun geçerli ve gerekli olduğu

     Görüş ve
anlayışını, ısrarla müdafaa eder ve savunur!

     Hiçbir ahlâkî
kıymet ve değeri dikkate almamayı, bu hususta;

     Hiçbir kaide ve
kuralı tanımamayı benimser, benimsetmeye çalışır!

     Bunu tüm
yöneticilere, kuvvetle tavsiye eder!

     Evet kaide / kural
ve dürüstlüğe dayanmayan politika ve siyaset denilince,

     Akla hemen
Makyavelizm gelir. Çünkü, Makyavelizm; gaye ve amaç’a ulaşmak için,

     Her çeşit araç’a
sarılmayı mübah, sakıncasız ve uygun bulduğunu, bu hususta;

     Her vesileye
yapışmanın hak ve doğru olduğunu, içtenlikle savunur!

     Eserinde devletin;
gücünü din ve ahlâktan almaması gerektiğini ileri sürer!

     Daha da ileri
giderek; devleti yaşatmak için,

     Her nevi fenalık
ve kötülüğe dayanmak gerektiğini vurgular!

   “Devleti yaşatmak
için her türlü kötülüğün yararlı ve iyi olduğunu ileri sürmüştü.

   ‘Bütün büyük işleri
sözünde durmayanlar, yalancılar, arkadan vurucular,

     Acıma duymayanlar
başarmışlardır.’ diyordu.” (Orhan Hançerlioğlu)

     İdarecilerin
istişare ve danışmayı bir kenara bırakmalarını,

     Keyfî bir
uygulamayı gerçekleştirmeleri lâzım geldiğini ön görüyordu!

     Bütün bu gibi ipe
sapa gelmez hezeyanları ortaya saçarken,

   “Böyle gecenin hayır
umulur mu seherinden?” demekten de, insan kendini alamıyor.

     Machiavelli /
Makyavel Toplumsal Tarihi açıklarken tarihin;

     Çıkarlara dayanan
doğal nedenlerden ileri geldiğini ileri sürerek;

     Tanrıyı devreden
çıkarır!

     Ona göre:

    “Hükümdar, iyi
olmayı değil, iyi olmamayı öğrenmelidir!

    “İnsanı amaca
ulaştıran her araç, ister meşru olsun, isterse olmasın; iyidir!

    “Yani ona göre,
ahlâklılık ya da ahlâksızlık diye bir şey yoktur!

    “Sadece başarı
vardır! İyi ve övülmeye değen erdemler, bir hükümdarı mahvedebildiği gibi,

    “Onun kötü sayılan
nitelikleri, mutluluk ve refah kaynağı da olabilir!…

    “Erdem, yararlı
oldukça iyidir, aksi halde erdemsizliğin benimsenmesinde bir sakınca yoktur!

    “Machiavel’in
politika işlerine uyguladığı iki ahlâk ilkesi daha vardır: ‘Zulüm ve kötü
niyet!’

    “Bunları
kullanmakla amaçlarına ulaşmış olan bir hükümdar örneği olarak;

     Sezai Borjiya’yı
verir.” (Cemil Sena)      

İzmit’e Böyle Bir Mekân Lazım

İstanbul’da Bağlarbaşı’ndaydık. Bir iki saat
kadar vakit geçirmemiz gerekiyordu. Bağlarbaşı Kültür Merkezi karşımızdaydı
fakat Merkez o saatte faal değildi.  

Kültür Merkezi’ne daha önce bir defa
gitmiştim. Ancak bu merkezin hemen yanında tarihi bir gar binası içinde
faaliyet gösteren “Nevmekan” diye bir işletme olduğunu fark etmemiştim.

“Madem ki zamanımız var buraya bir bakalım”
dedik. İyi ki girmişiz. Gerçekten hem estetik hem kullanışlı ve hem de huzur
dolu bu mekânda geçirdiğimiz 1,5 saatten sonra çok mutlu olduk.

 

Âkif Salnâmesi Üçüncü Cilt Mehmed Âkif ve Çevresine Dâir Araştırmalar

0

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

ÂKİF SALNÂMESİ’nin Üçüncü Cildi, önceki
ciltlerle aynı ebatta ve kalitede olmak üzere, 278 sayfa hacimle 2022 yılında
yayınlandı.

İÇİNDEKİLER

ÂDEM KORKMAZ: Takdim.

TAHSİN YILDIRIM: Editörden.

M. UĞUR DERMAN: İstiklâl Marşı’nın Son Kıtası.

 FÂTİH ÖZKAFA – HÂLE NUR BAKKAL:
İstiklâl Marşı.

AYŞE RÂZİYE ÖZALP: Mehmed Âkif’in Portresi.

ALİ AKBAŞ: Âkif.

 ABDULLAH UÇMAN: Mehmed Âkif –
Rıza Tevfik.

 BEŞİR AYVAZOĞLU: Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri
Helvan’da Bir Şâir, Bir Ressam ve Bir Romancı.

İSMAİL KARA: Âlem-i İslâm, İttihad-ı Müslimîn, Neşr-i Din…
Sıratımüstakim – Sebilürreşad’ ın Okuyuculara ve İlmiye Mensuplarına
Mektupları.

ÖMER HAKAN ÖZALP: İstiklâl Marşı’nın İstanbul’da İlk İcrası ve Sebep
Olduğu Bir Skandal. SELÇUK KARAKILIÇ: Neticesiz Bir Gayretin Anatomisi:
İstiklâl Marşı Neden Değiştirilemedi? ZAFER GÖLEN: Hamdullah Suphi’den Mektup
Var.

 MEHMET RÜYAN SOYDAN: Hazîne-i
Evrak.

 MUSTAFA İSMET UZUN: İstiklâl
Marşı ve Mehmed Âkif’in Millî Mücâdele Yılları İçin Açıklamalı Bir Kronoloji
Denemesi.

Eserden Seçmeler:

TAKDİM

Prof.
Dr.

ÂDEM KORKMAZ
                                                                                                                             Burdur
Mehmet Âkif Ersoy Üniversitesi Rektörü.
                           

Hayatı, fikirleri ve derinlikli eserleri ile
yeni ufuklar gösterebilen, yepyeni erdemleri kazandırabilecek derinlikte ve
renklilikte olan, fikir ve şiir târihimizin önemli sîmâsı Mehmed Âkif, Osmanlı
Devleti’nin sarsıldığı yıllarda Gazi Mustafa Kemal Paşa ve silâh arkadaşlarının
savaş meydanlarında verdiği destansı mücâdeleyi İstiklâl Savaşı’nın büyüklüğüne
yakışır bir şekilde anlatacak şiirler kaleme almıştır. Onun gerek milletimiz
için ölüm kalım savaşı olan Millî Mücâdele yıllarında halkı uyandırmak için
yaptığı her türlü faaliyetleri gerekse ülkemizin aydınlık bir iklime taşınması
yolunda büyük önem arz eden fikirlerinin anlaşılır kılınması her Türk’ün
üzerine vazifedir.

Son yüzyılda yaşanan fikri durgunluk ve içe
kapanmanın sebebinin bir kısım aydınlarımızın dünü bilip, çağı okuyup, yarına dâir
kanaatler izhar edememesine bağlayan Âkif; yaşanan ve yaşanacak zamana dâir
fikirlerini kayda geçirmek için kaleme aldığı eserleri ve mücâdeleleri unutulmamalıdır.
Cemil Meriç’in ‘Tufana yakalanmış bahtsız
bir toplumu, gemisine çağıran bir nevi Nuh Peygamber
’ benzetmesi ile
hakkını teslim ettiği Âkif yine onun ifâdesiyle,

Cevdet
Paşa’yla başlayan, Tunuslu Hayrettin ve Sâit Halim Paşalarla devam eden bir
düşüncenin son büyük temsilcisidir. Ondan alacağımız derslerin başında
çoktandır kaybettiğimiz bir fazilet var: İnsaf
.’

Milletin ruhunun, hayatının ve ideallerinin
kelimelere dökülmüş en güzel ifâdeleri olmak çabasındaki marşlar gibi hitap
kitlesinin ihtiyaç duyduğu kendine güven, millî heyecan, şevk ve imanın manzum
dili olmak muradıyla kaleme alınan İstiklâl Marşı, büyük milletimizi ebediyete
kadar ayakta tutacak sağlam mısralarla örülmüş, milletimize seslenen ölmez bir
şaheserdir. Âkif, İstiklâl Marşı’ndaki bu seslenişte vatanıyla ve milletiyle
ilgili duygularını, düşüncelerini, hayallerini, düşüncelerini dile getirmiştir.
İstiklâl Marşı’nda kendisini milletinin sözcüsü yerine koyan, âdeta milleti
adına konuşan çağın vicdanı Mehmed Âkif’in dönemi ve çevresine dâir yeni bilgi
ve belgeler ışığında hazırlanan Salnâme, Âkif’i daha doğru tanıtmanın yanında
her sayfasında milletimizin kimlik inşasında rol model olan Âsımlara yol
gösterecek örneklerle doludur. Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı
tarafından yayma hazırlanan Âkif Salnâmesi, şâiri bir kez daha bu vesile ile
anmamıza, sanatını ve eserlerini yeni bir gözle değerlendirmemize bir fırsat
sunacaktır. Salnâme ile Âkif’in mîrâsına sâhip çıkmayı bir vazife olarak
üstlenen Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nı, Vakıf mensuplarını tebrik
ediyor ve çalışmalarında başarılar diliyorum. Son olarak Âkif Salnâmesi’nin
Âkif’i, onun kıymet atfettiği değerleri yarınlara taşıyan bir köprü olmasını
temenni ediyorum.

EDİTÖRDEN

TAHSİN YILDIRIM

Mehmed Âkif, milletimizin ve devletimizin
bekâsıyla sınandığı en buhranlı günlerde millî dert ve dâvâlarımızı, İslâm
âleminin meselelerini hayatının temel konusu yaparak mâşerî vicdanda haklı bir
yer edinmiş, mücâdeleci bir fikir adamı, imân ve ahlâk timsâli olarak ‘Millî Şâirimiz’ vasfına liyâkatini
tescil ettirmiştir. O, milletimize İstiklâl Marşı gibi, dünyânın en güzel
marşlarından birini hediye etmenin yanında, Çanakkale gibi bir mücâdeleyi
destanlaştırmış, ülkesinin maddî-mânevî problemleri üzerinde kafa yormuş ve
bunlara çağının çok ilerisinde çözüm yolları üretmiştir. Milletimizin dar
günlerinde bir münevver ve vatansever sorumluluğuyla hareket edip bugünlerin
yaşanmasına vesile olan bahtiyar ve onurlu kadro içinde yer alma şerefini
taşıyan Mehmed Âkif’i ve arkadaşlarını hakkıyla ve doğru bir şekilde tanıtan,
yeni belge ve bilgileri ihtivâ eden Salnâme’nin bu sayısında İstiklâl Marşı ile
ilgili yazılar ağırlıktadır.

Yazılışının üzerinde Âkif’in ‘Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı
Yazdırmasın
’ dediği, Türk milletinin ise bir millî mutâbakat metni olarak
benimsediği İstiklâl Marşı’na dâir bilinmeyen birçok metin okurun ilgisine
sunulmuştur. Salnâme’miz, yeni belge ve bilgileri muhtevi yazıları neşretmekte
ancak bazı belgeler yorumlanmamış, araştırmacı ehli kaleme bırakılmıştır.

Âkif Salnâmesi, şâiri bir defa daha bu vesile
ile anmamıza yâni sanatını ve eserlerini yeni bir gözle değerlendirmemize,
tertemiz ve sarsılmaz ahlâkını gençliğe rol model olarak göstermemize önemli
bir fırsat sunacaktır. Mehmed Âkif, çağı ve çevresine dâir yapılan çalışmalara
kaynaklık teşkil eden yeni bilgi ve belgeler ihtivâ eden bu eserler ile Âkif’in
mîrâsına sâhip çıkmayı bir vazife olarak üstlenen yazar ve okurlara teşekkür
ederiz. Bu vesileyle bizleri bir defa daha mîras bıraktığı eserleri ve tertemiz
ahlâkı etrafında bir araya getiren İstiklâl Marşı şâirimizi ve aynı idealler
etrafında toplananları rahmetle anıyoruz.

Salnâme’nin neşrini Âkif’e ve çevresine vefa
borcumuzu güzel, kalıcı ve nitelikli şekilde ödeme yollarından biri olarak
değerlendirmekteyiz.

Bu vefaya emeği, çabası, gayreti ve arşivi
ile sâhip çıkan Mehmet Ruyan Soydan’a ve Salnâme’nin her sayısında aynı heyecan
ve ilgi ile destek olan Burdur Mehmed Âkif Ersoy Üniversitesi Rektörü Sayın
Prof. Dr. Âdem Korkmaz’a hasseten teşekkür borçluyuz.

Salnâme’memizin diğer sayılarında buluşmak
temennisiyle…

 

ÂKİF

ALİ AKBAŞ



Ne mümkün Âkif’i târif

Akifserâpâ maârif

Bir altın kitap Safâhât

  Ona adanmış bir hayat

Kuran’dan almış ilhâmı

Sonsuza dek yaşar namı

Yazdığı İstiklâl Marşı

Her seher titretir Arşı

Heybetiyle dağ taş inler

Gökte meleklerde dinler

Bir destandır Çanakkale

Çanakkale bir velvele

Herkesin var bir soyadı

Fakat Ersoy onun adı

Evet, er oğlu erdi o

Hak yolda seferberdi o

Hem minberde hem siperde

Bir ömür boyu seferde

Dört dili ezber bilirdi

Velâkin kıblesi birdi

O bizim erkek sesimiz

O bizim gür nefesimiz

O bir rintti, ehlidildi

Yalnız rükûda eğildi

Alperendi pehlivandı

O yandı, millet uyandı

Sanmayın ki toprak oldu

Göğümüze bayrak oldu

Ne mümkün Âkif’i târif

 Âkif serâpâ maârif



MEHMET
ÂKİF – RIZA TEVFİK

ABDULLAH UÇMAN

(Makalenin baş tarafında; Mehmed Âkif ile Rıza Tevfik arasında vuku
bulan Tevfik Fikret’in inancı hakkındaki tartışmaları ve sonunda işin tatlıya
bağlanması anlatılıyor.)

20 sayfalık makaleden dikkat çeken bölümler:

Her ikisi de devrin pâdişâhı Sultan İkinci
Abdülhâmid Han’ın ‘istibdat rejimi’ni ortadan kaldırmak maksadıyla gizli
İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne girmiş oldukları halde, birbirleriyle
münâsebetleri cemiyet toplantılarında mı yoksa başka şekilde mi başladı bunu
tespit etmek mümkün olmadı.

***

Rıza Tevfik ile Mehmed Âkif’in müşterek dostu
Ali İlmî Fânî, 1935’ta Antakya’dan Rızâ Tevfik’e yazdığı bir mektup vasıtasıyla
Mehmed Âkif’in Kırklareli’nde askerlik yapan büyük oğlu Emin’le ilgili can
sıkıcı bir haber verir:

“Âkif’in oğlunun
başına gelen felâketten tabii haberiniz yok. Bir gün elime Berekatzâde Cemil
Bey’e hitâben yazılmış bir mektup tutuşturuyorlar. Mektup zâten açık gelmiş ve
Cemil Bey o sırada Şam’da bulunduğu için bana gönderilmiş. İmzaya baktım
‘Kırıkhan Hapishânesi’nde mevkuf şâir Mehmed Âkif Bey’in mahdumu Emin.’*

İçini okudum. Diyor
ki: ‘Kırklareli’nde vazife-i askeriyemi ifâ ediyordum. Arapça bildiğim için ara
sıra arkadaşlarıma Kur’an okur, âyetleri tefsir ederdim. Bu hareketim irticâ mâhiyetinde
görüldü. Divân-ı Harb’e tevdi olundum ve tevkif edildim. Tevkifhâneden şimdi
benimle beraber bulunan çavuşumun delâlet ve himmetiyle firâr ettik. İstanbul’a
geldik, oradan bir vapura atladık, Mersin’e çıktık. Mersin’den yaya olarak
Antakya’ya gelirken yoldaki karakolhânedeki jandarmalar hâlimizden şüphelendi,
pasaportlarımız olmadığından her ikimizi de Kırıkhan kazasına gönderdiler.
Şimdi bizi Türkiye’ye iâde edecekler. İmdadımıza yetişiniz.’

Maalesef imdatlarına
yetişemedik, çünkü mektup yazılıp elden ele bana gelinceye kadar günler geçmiş,
kendileri de hududu aşmıştı. Bilmem ne ceza verecekler! Âkif Bey’e yazmadım.
Çocuğunki dîvânece bir harekettir. Asker koğuşunda Kur’ân, tefsiri okunur mu?
Bugünkü inkılâp rejiminden bu derece gafletin mânâsı ne? Zavallı Âkif Bey
refikasıyla beraber kendi canlarının derdiyle uğraşırken yeni bir belâ ile
karşılaşıyor. Kim bilir ne kadar müteessir olacak. Kazâ-yı İlâhî’ye bakınız ki
Kırklareli’nden Antakya’nın burnunun ucuna kadar geliyor, denizlerden,
ovalardan, dağlardan, köylerden, kasabalardan geçiyor, hiçbir yerde tutulmuyor
da Antakya’ya yarım saat mesafede yakayı ele veriyor. Çocuğun talihsizliğine de
diyecek yok.”

*Bu cümlenin, “Şâir Mehmed Âkif Bey’in,
Kırıkhan Hapishânesi’nde mevkuf mahdumu Emin.” Şeklinde yazılması îcap ederdi.

* * *

Rıza Tevfik Amman (Ürdün) ve Cünye’de
(Lübnan) ikamet ettiği sırada, duyduğu veya bir yerde okuduğu Arapça, Farsça ve
Türkçe değişik hacimde birçok şiir kaydettiği ve ‘Müntahabât-ı Eş’âr’ adını
verdiği cönk tarzındaki bir defterin bir sayfasına şunları yazmış:

“Mehmed Âkif merhumun son kıt’a-i şi’ri”

KENDİM
İÇİN

Şu
serilmiş uzanan gölgeme imrenmedeyim

 Ne saadet! Hani ondan bile mahrûmum ben.

 Daha yıllarca -emînim ki- hayâtın yükünü

Dizlerim
titreyerek çekmeğe mahkûmum ben.

Çöz
de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını

Bana
çok görme İlâhî, bir avuç toprağını!

                                                                Rahmetullahi
aleyh.”*

*Mehmed Âkif bu kıt’ayı, Mısır’da Melik
Fuad’ın kızkardeşi Prenses Nimet Muhtar’ın sarayında Prens Aziz Hasan’ın
çocuklarına ders verdiği bir gün hâtıra olarak çektirdiği bir fotoğrafın
arkasına yazarak İstanbul’a kızı Cemile’ye gönderir. Kızı da fotoğrafta
babasını son derece bitkin bir halde görünce çok müteessir olur ve: ‘Ah babacığım, ne hâle gelmişsin!’ diye
bir mektup yazar. Âkif de kızına verdiği cevapta: ‘Sen ona aldırma. Bize bazı böyle sünuhât* olur, yazarız!’ karşılığını verir. *Sünuhat: Akla, hâtıra gelen
gelen, içe doğan düşünceler…

***

Beşir Ayvazoğlu;Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri / Helvan’da Bir Şâir, Bir Ressm ve Bir
Romancı
’ başlıklı makalesinde; Abbas Halim Paşa ve Mehmet Âkif’i, Arapların
‘Ebülhevl’ dedikleri meşhur Sfkans’in önünde, dostlarıyla birlikte develere
binmiş olarak gösteren fotoğraftaki kişiler ve o kişilerin Mehmed Âkif Ersoy
ile dostluklarını ve Ersoy’un Mısır’daki günlerini anlatıyor.  (s: 45-99)

***

Ömer Hakan Özalp; Mehmed Âkif Ersoy’un
yazdığı ‘İstiklâl Marşı’ başlıklı şiirin, 12 Mart 1921 târihinde ‘Millî Marş’ olarak kabul edildikten
sonra İstiklâl Marşı’nın hangi târihlerde ve nerelerde ne vesilelerle
çalındığını anlatıyor. 29 Eylül 1922 târihinde Gülhâne Parkı’nda yapılan bir
müsâmerede, İstiklâl Marşı, bando eşliğinde icra edilirken Veliaht Abdülmecid
Efendi’nin, ayağa kalkmayışı sebebiyle cereyan eden ve ‘skandal’ olarak nitelenen hâdisenin teferruatını anlatıyor.                     (s: 101-115)

İstiklâl
Marşı Neden Değiştirilemedi
?’ başlığı altındaki Selçuk Karakılıç imzâlı makaleden seçme paragraflar:

*Türk basınında İstiklâl Marşı’nın
değiştirilmesini ilk dile getiren yazının sâhibi Behçet Kemal Çağlar’dır:

Birkaç güzel ve
sanatkârane mısraı müstesna, bilhassa müşterek hislerimizi ifâde etmekte, artık
hiç bir değeri kalmayan bu şiiri bir kenara bırakmak zamanı gelmiştir. Ya her
merâsimde, her içtimada bir millî marş terennüm etmenin çok lüzumlu, çok
faydalı bir şey olduğunu reddetmeye yahut da asil hislerimizi öz dilimizi
anlatan, millî ve modern bir beste ile ahenkleyen bir marş yapana kadar başımız
önümüzde susmaya mecburuz.

Bu ucubeyi hâlâ millî
marş diye terennüm etmekte, her şeyden evvel, sanatımız için hazin bir
mahcubiyet yok mudur? Arap zevki, Arap vezni ve Arap telâkisi ile yazılmış olan
bir marştan ziyâde bir ilâhîye, bir gürleyişten ziyâde bir duâya benzeyen o
uzun mısraların ve o mufassal nazmın yerine gür, vakur ve emin bir sesle
asırların sinesinden gelip asırların iz’ânına haykıran bir marşa ihtiyacımız
vardır.

*Yusuf Ziya Ortaç; ‘Senelerden beri güneşin dağın, denizin, ufukların ve mevsimlerin bütün
renklerini süzen kalemlerin henüz bir millî marş yazamadığından
’ şikâyet
ediyordu. ‘Zaman zaman açılan
müsâbakaların, konulan mükâfatların câzibesinin mevzuun büyüklüğü karşısında
sıfıra indiğini
’ ileri sürerek Atatürk’ün ‘Ey Türk Gençliği’ diye başlayan nutku, ‘usta bir sanatkâr elinde veznin kalıbına dökülünce, bütün gönülleri
ayaklandıracak bir millî marş doğar
’ diyordu.

*Nurullah Ataç: ‘İstiklâl Marşı’nda bizim bugünkü ideallerimize uyacak, onlara hiç olmazsa
bir telmih sayılacak hiçbir şey yoktur. İçinde ezan vardır, minâre vardır,
imamı, müezzini, kayyumu ile bütün cemaal vardır, millet yoktur. Doğrusu bir
marş değil, bir ilâhîdir
.’

*Diğer aleyhtarlar: Nizâmettin Nazif
Tepedelenlioğlu, Fâlih Rıfkı Atay… gibi isimlerdi. Hayret edilecek bir durum: ‘Beni Stalin yarattı’ diyen Komünist şâir
Nâzım Hikmet; ‘Güftesi biraz ağır, bir
inkılap marşı değilse de, bizim müstevlilere karşı duyduğumuz isyanı terennüm
ettiği için bizimdir ve iyidir
’ diyerek İstiklâl Marşı’ndan yana tavır
koyuyordu.

(Tartışmaların
neticesinin öğrenmek isteyenler, Âkif Salnâmesi isimli eserin 3. Cildinde
143’ten 157’ye kadar olan sayfaları okuyabilirler.)

***

Zafer
Gölen
makalesinde Türk
Ocakları Genel Başkanı ve Büyükelçi, zamanının en mükemmel hatibi Hamdullah
Suphi Tanrıöver’den ve fotokopilerini eserin sayfalarına aldığı mektuplarından
söz ediyor. (s:
159-181)

Eserin Mehmet
Ruyan Soydan
tarafından hazırlanan ‘Hazine-i
Evrak
’ isimli bölümünde İstiklâl Marşı ile alâkalı belgeler yer alıyor. (s: 185-237)

Mustafa
İsmet Uzun
’un hazırladığı ‘İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif’in Millî
Mücâdele Yılları için Açıklamalı Bir Kronoloji Denemesi
’ başlıklı bölümde
10 Ocak 1920 târilinden 10 Mayıs 1930 târihine kadar yaşanan önemli olayları,
efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüler içerisinde ve 239-270. sayfalarda
değerlendiriyor

Eserin
son paragrafı:

Maarif Vekâleti tarafından resmî kuruluşlara
gönderilen bir tâmimin muğlak ifâdesiyle bundan böyle Riyâset-i Cumhur Mûsikî
Heyeti şefi Osman Zeki Bey’in İstiklâl Marşı bestesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin
resmî marşı olarak icra edileceği bildirildi.

Anlaşıldığı kadarıyla Osman Zeki Üngör’ün
bestesi bu tâmimle İstiklâl Marşı’nın resmî bestesi olarak yaygınlaştırılmaya
başlanmıştır. Ancak İstiklâl Marşı güftesi ve son eser dâhil bestesi hakkındaki
tartışmalar kronolojide gösterilenlerle sınırlı kalmamış ve Atatürk’ün vefatına
ve hattâ günümüze kadar zaman zaman alevlenerek devam etmiş, muhalif ve muvâfık
çevrelerce tenkit oklarına hedef olmaktan kurtulamamıştır.

Bu şikâyetlerin önünü almak maksadıyla
İstiklâl Marşı’nın 1982 ‘Anayasasının
değiştirilemez maddeleri
’ arası konulması da yeterli olmamış görünmektedir.         

Bu bakımdan millî marş konusunda ikinci devre
kabul edilebilecek bu süreç bir başka yazıya konu olabilecek genişliğe sâhip
olduğundan ayrıca ele alınması daha uygundur.    

***

Eser
aşağıdaki adresten pdf formatlı olarak dijital ortamda talep edilebilir:

MEHMED ÂKİF
ERSOY FİKİR VE SAN’AT VAKFI

Fahrettin
Kerim Gökay Caddesi, Okul Sokağı, Altunizade Sitesi, E Blok, Dâire 13

Altunizâde,
Üsküdar – İstanbul

BURDUR MEHMED
ÂKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ

İstiklâl
Yerleşkesi 15030 / Burdur. +90 (248) 213 10 00 e-posta: rektorluk@mehmetakif.edu.tr

Âkif Salnâmesi İkinci Cilt Mehmed Âkif ve Çevresine Dâir Araştırmalar

0

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

 

Birinci ciltle aynı ölçülerde ve kalitede 251
sayfalık eserin künye bilgilerinde ‘Kurucusu:
Mehmet Cemal Çiftçigüzeli
’ ibâresi dikkat çekiyordu. Eserin Birinci
baskısının Aralık 2020’de yapıldığı belirtiliyordu.

İÇİNDEKİLER

ÂDEM KORKMAZ: Takriz.

 TAHSİN YILDIRIM: Editörden.

 M. UĞUR DERMAN: Mehmed Âkif
Bey’in Hakîm Senâî’den Bir Tercümesi.

 ÂLİM KAHRAMAN: Mehmed Âkif’in
Muhammed İkbal’le Görüşmesi

BEŞİR AYVAZOĞLU: Mehmed Âkif, Fâruk Nâfiz ve ‘İkinci Mektup

İBRAHİM ÖZTÜRKÇÜ: Tâhirü’l-Mevlevî ve Mehmed Âkif’in ‘İrfan’ Dostluğu.

 GÜLLÜ YILDIZ – İSMAİL KARA. Rıza
Tevfik’le Said Halim Paşa Arasında Teâti Edilmiş Fransızca Birkaç Felsefî
Mektup.

 MEHMET KARACA: Halkalı Ziraat
Mektebine Dâir Bir Belge.

MEHMET RUYAN SOYDAN: Mithat Cemal’in ‘Mehmed Âkif’ Kitabının İkinci
Cildi.

 ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU: Uğur
Derman’dan Ziyad Ebüzziya’ya Bilgi Notu: Mehmed Âkif ve Kur’ân Meâline Dâir.

 ÖMER HAKAN ÖZALP: Muâsır Üç
İslâm Şâiri: Mehmed Âkif, Muhammed İkbal ve Mustafa Sâdık er-Râfiî ve Âhiretten
Gelen Bir Mektup.

TAHSİN YILDIRIM: Mehmed Âkif’in Güreş Merakı ve Hocası Kıyıcı Osman
Pehlivana Dâir

TURGAY ANAR: İmza ve Vecize: Bosnalı Ali Şevki Hocaya Dâir Yeni
Bilgiler.

 YASİN BEYAZ: Arap Dünyâsında
Mehmed Âkif ve Arapça Literatürde Mehmed Âkif Bibliyografyası Denemesi.

 MEHMET RUYAN SOYDAN: Hazîne-i
Evrak.

 MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ: Vakfımızın
Öyküsü.

 ZAFER GÖLEN: Burdur Mehmet Âkif
Ersoy Üniversitesi Mehmet Akif Ersoy Uygulama ve Araştırma Merkezi.

METİN BOYACIOĞLU: Mehmet Mesut Boyacıoğlu’nun Ardından.

 MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ: Derviş,
Çelebi, Bilge ve Filozof Bir Yazar; Mehmet Çetin.

 

Eserden Seçmeler:

 

EDİTÖRDEN

TAHSİN YILDIRIM

Mehmed Âkif, içinde doğup büyüdüğü
coğrafyanın ve Türk-İslâm âleminin uyanık bir beyni olarak, çağını çok iyi
tahlil etmiş, onun eksik ve ârızalarını, çürümüş yanlarını teşhis ederek
inanç-vicdan-bilim eksenli önemli reçeteler sunmuş bir mütefekkir şâirdir.
Âkif’in fikirlerinin tutarlı olmasının temelinde; kendisinin hem pozitif
bilimlerde hem de dinî ilimlerde çok iyi bir eğitim alması, milletinin bu
topraklarda geçirdiği bin yılı ve onun maddî-mânevî dinamıklerini iyi bilmesi
ve döneminin iyi bir müşâhidi olması yatmaktadır. Bu özellikler onun şiirlerini
çok iyi beslediği gibi, fikirlerinin de tutarlı olmasını sağlamıştır.

Türkiye’de yaşayan farklı sosyal kesimlerin
her birinin onurunu gözeterek birlikte yaşamanın, ‘toplu vuran yürekler’
hâlinde bir millet teşkil etmenin felsefesi, en güzel şekliyle Âkif’in
söylemlerinde ifâdesini bulduğu milletimizin ortak kanaatidir. Tertemiz,
lekesiz hayatı, mücâdelesi herkesin mâlumu olmasına rağmen bir dönem Mehmed
Âkif’i unutturma çabaları bu ülkenin acı gerçeklerindendir. Bununla birlikte
2011 yılının ‘Mehmed Âkif Ersoy Yılı
ilân edilmesinden sonra ülkemizin gündemine yeniden giren Mehmed Âkif’i daha
iyi anlamak ve anlatmak için çeşitli çalışmalar yapılmış, fikirleri ve dönemi
için hâfıza tâzelemesi yapılmıştır. Âkif’e dâir yeni bilgi ve belgelerin azlığına
rağmen, hakkında yapılan çalışmaların ritmini hiç kaybetmeden devam ediyor
olmasını, bıraktığı tesirin kuvvetinde, fikrî mîrâsının genişliğinde
aramalıdır.

Kurulduğu 1984 yılından îtibâren Mehmed
Âkif’in ahlâkî, edebî, ilmî mîrâsını topluma, araştırmacılara ve genç kuşaklara
ulaştırma maksadıyla çeşitli faaliyetler içinde olan Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve
Sanat Vakfı, Mehmed Âkif’e ve yakın çevresine dâir yeni bilgi ve belgeleri
ilgilisine ulaştırmak gayesiyle ilkini 2019 yılında neşrettiğimiz Âkif
Salnâmesi (Mehmed Âkif ve Yakın Çevresine Dâir Etütler-Araştırmalar) ile
muhataplarından takdir ve ilgi gördü. Takdirlerinize sunduğumuz Âkif Salnâmesi’nin
ikincisinde ilk defa gün yüzüne çıkan Âkif ve yakın çevresini konu alan
çalışmalarla Safahât şâirine dâir bilinmesi gerekenlerin hâlâ var olduğunu
ortaya koyarak Âkif’in biyografisine dâir yeni bilgi ve belgeleri muhatapların
ilgisine sunacaktır. Bu vesile ile bundan sonra neşredilecek salnâmelere
araştırmacıların katkısıyla Âkif, çevresi ve dönemine ışık tutulmaya devam
edilecektir. Son zamanlarda neşredilen çalışmalarla Âkif’e olan ilginin artmasını
sevinç ve heyecanla tâkip edilmektedir. Yayınlanan bu eserlere kaynaklık teşkil
edecek belge, referans metinlerle araştırmacılara başucu eser niteliğinde
olacaktır.

Yıllardır birbirinden haberdar olmayan Âkif
sevdalılarının bir bölümün toplandığı çatı olan Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve
Sanat Vakfı’nda Âkif Salnâmesi’ne olan ihtiyaç hep zikredilmekteydi. Bu anmalar
yıllardır peşinden gittiği Mehmed Âkif’e âit her izi, hâtırâyı bir mübârek emânet
olarak görüp yarınlara taşıyan Mehmet Ruyan Soydan’ın teklif ve ısrarı, samîmi
bir Âkif muhibbi vakıf başkanımız Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin tavsiyeleriyle
2019 yılında ete kemiğe büründü.

Salnâmemizin bu sayısında editör olarak
bendeniz zikredilse de gün yüzüne yeni çıkan bilgi ve belgelerin iki kapak
arasında takdirlerinize sunulmasının asıl kahramanı gönlünü Âkif sevdalılarına
açtığı gibi sabırla ve titizlikle oluşturduğu koleksiyonunu salnamemize de açan
Mehmet Ruyan Soydan Bey’dir. Bu vesileyle kendilerine teşekkür ederiz.

Bir
Çelebiyi Daha Kaybettik

Kıymetli bir araştırmacı, güçlü bir kalem,
biz gençlerin yol göstericisi; din, vatan ve millet âşığı, nezih yürekli vefakâr
büyüğümüz Mehmet Çetin’in (1956-2020) vefatını Salnâme’mizin baskıya gideceği
gün öğrendik. Eserleri, fikirleri, dostluğu ve muhabbetiyle bizlere inanmış bir
münevverin mücâdele mîrâsını bırakan Mehmet Çetin ağabeyimizi kaybetmenin üzüntüsünü
yaşıyoruz.

Bürde Yayınevi’nde idâdecilik yapan, Yönelişler
Dergisi’nin yazı işleri müdürü olan, vakfımızın da müdürlüğünü yapan gerek
eserleri gerekse duruşuyla sinelerde, gönüllerde her dâim yer bulan hizmet ve
himmetleriyle ismini târihe yazdıran kıymetli Mehmet Çetin düşünce dünyâmıza
önemli katkılar sağlamıştır.

Onun yazdığı gibi ‘Dil susar, gönül yanar ama hazan gülistana devinir.’ Kamuslar boyu
susup, yanlış târihin içinde kimseye küsmeden, hâtırâların üstüne basmadan
giden, bilenmiş kelimelerin, ‘Sessiz Bir
Gidişin
’ şâiri Mehmet Çetin ağabeyin ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

 

MEHMED
ÂKİF KUR’ÂN-I KERİM TERCÜMESİ MESELESİ

UĞUR DERMAN

5 Şubat 1981

Aziz Ziyad Beyefendi,

Bir gazeteye yazmak üzere, Türk İslâm Eserleri
Müzesi hakkında benden istediğiniz notu ilişikte takdim ediyorum.

Mehmed Âkif, ilk defa 1912’de Mısır’a
gitmiştir ve iki ay kadar kalmıştır. Büyük Zafer’i müteakip Mayıs 1923’te
İstanbul’a döndü. Birinci Meclis’ten sonra mebusluğu sona ermişti. Abbas Halim
Paşa ile Ekim 1923’de tekrar Mısır’a gitti. O kışı Mısır’da geçirdi. Baharda
döndü. Artık her sene kışları Abbas Halim Paşa’nın dâvetlisi olarak Mısır’da
geçirmeye başladı.

Tercüme
Meselesi

Büyük Millet Meclis’i Kur’ân-ı Kerîm’in tercüme
ettirilmesine karar verince, Diyânet Riyaseti Âkif Bey’e mürâcaat etti, fakat
Âkif Bey kabul etmedi. İşi Diyânet’in müşâvirlerinden Aksekili Ahmet Hamdi
Efendi tâkib ediyordu. Onun ve diğer dostların ısrarıyla ve Elmalılı Hamdi
Efendi’nin de Kur’ân tefsiri yazması şartıyla, Âkif Bey Kur’ân tercümesi değil,
meâli hazırlamaya karar verdi. Bunun için Diyânet’in tahsis ettiği paranın ve düşünülen
şartların lâkırdısını bile etmedi. Aksekili’nin noterde hazırlattığı mukaveleyi
imzaladı. Tercüme ve tefsir için on iki bin lira ayrılmıştı. Her ikisine biner
lira avans verildi. İkisi de çalışmaya başladılar. Bir müddet sonra Âkif Bey’in
bermutad Mısır’a gitme zamanı geldi. Tercümeleri oradan Elmalılı Hamdi
Efendi’ye gönderecek, o da altına tefsirini ilâve edecekti.

Hamdi Efendi’nin her cüzü bitirdikçe Ankara’ya
göndermesine karşı, Âkif Bey tamamen bitirmedikçe teslim etmeyi doğru bulmuyordu.
Çünkü tekrar gözden geçirmek emelinde idi. Halbuki Diyânet İşleri hemen
neşretmek istiyordu. O halde mukaveleyi feshetmekten başka çâre kalmamıştı. Âkif
Bey avans olarak bin liradan başka bir şey almadığı için onu iâde edecek, bu
suretle tercümeyi göndermek mükellefiyetinden kurtulacaktı. Tefsiri yapmakta
olan Hamdi Efendi tercümeye âid tahsisatla tercüme işini de kabul edecekti.
Âkif Bey de bunu muvafık gördü. Evvelce aldığı bin lira avansla mukaveledeki
bütün hukuk ve vazifelerini Hamdi Efendi’ye devretti. Bu hususta Fuad Şemsi
İnan’a vekâlet göndererek Beyoğlu 4. Noterliğinde Hamdi Efendi’nin ve Diyânet
Riyâseti mümessilinin huzurunda resmen devr ü teslim muâmelesi yapıldı. Bu
suretle meblağın tamamı (12 bin lira) Hamdi Efendi’ye verilmek, tefsirle birlikte
tercümeyi de bizzat Hamdi Efendi yapmak üzere mesele neticelendi.

Âkif Bey de serbest kalmakla berâber, çalışmasına
devam etti. Tamamladığı halde noksan kaldığı kanaatinde idi. ‘Beni tatmin etmeyen bir eser, başkalarını
nasıl tatmin eder
?’ diyordu. İstanbul’a dönerken, tercümesini Mısır’daki
arkadaşı Müderris Yozgatlı İhsan Ef.’ye bırakmış; eğer dönebilirse ikmâl
edeceğini, dönemezse kendisinde kalmasını istemişti.

***

Rahmetli Mâhir İz Bey’den işittiğime göre,
Âkif Bey Kur’ân tercümesinin şâyed kendisi dönemezse yakılmasını vasiyet etmiş.
Vefatından sonra bu vasiyet yerine getirilmiştir. Âkif Bey’in bu derece
çekinmesine sebep 1930’larda Kur’ân’ın aslı yerine Türkçesinin okunma modasının
resmen tervici olmuştur. Çünkü kendi tercümesinin aslının yerine bu maksatla
kullanılacağını düşünmek bile onu hasta etmiş, ‘yarın huzur-ı Rabbülalemine ben ne yüzle çıkarım?’ demiş olduğu
nakledilmiştir ki, o târihlerdeki delice hareketler düşünülürse (Sarayda Türkçe
namaz tecrübeleri! Türkçe Kur’ân tilâvet etmeler gibi…) Âkif Bey gibi bu konuda
çok hassas olan bir kimseye hak vermemek elde değildir. Ama yakılmayıp
saklansaydı, o devirden sonra elbet neşredileceği zaman gelirdi.

***

Âkif Bey 27 Aralık 1936’da vefat edince,
ertesi günü kendisi için hiçbir resmî merâsim düşünülmemişti. (Zaten hastalığı
sırasında da resmî şahıslar kendisini ziyâret etmekten kaçınmışlardır. 1923’de
mebusluğunun bitişini müteâkip kendisine bir başka resmî iş teklif edilmediği
gibi hakkettiği emeklilik maaşı da bağlanmamıştır. Mısır dönüşü, çok
uğraşıldıktan sonra emekliliği tahakkuk etmiş, fakat onca yıldır biriken maaşı
da verilmemiştir.) Bunun üzerine kadirşinas Türk gençleri cenâzeye sâhip çıkmış
ve onların gayretiyle kaldırılmıştır. 31 Aralık 1936 akşamı Yüksek Ticâret Mektebi’nin
Tokatlıyan salonlarında tertip ettiği yılbaşı balosunu şereflendiren Atatürk, Âkif’e
yapılan gayriresmî, lâkin samîmi merâsime muğber olduğu için gençlere hitaben:
Neydi o geçen günkü rezâlet?’
girişiyle, ağır bir çıkışta bulunmuş, böyle bir adama gençlerin gösterdiği bu
âlâkayı takbih eden bir konuşma yapmıştır.

Âkif Bey’in defni sırasında işittiğime göre
kabri başında -o zaman Askerî Tıbbiye talebesi- Fethi Tevetoğlu bir konuşma
yapmış. Onunla temas olunabilirse belki bir şey öğrenilir. U.D.

ÂKİF’İ
İLK VE SON ZİYARETİM

ZİYAD EBÜZZİYA

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde idim. Amcam,
merhum Velid Ebüzziya, Zaman isminde bir gazete çıkarmağa başlamıştı. Ben de dünyânın
bu en tatlı ve en güç mesleğine bu gazetede adım atmıştım.

Büyük millîyetçi, vatansever, sarsılmaz iman
sâhibi, yüce şâir Mehmet Âkif, Mısır’dan yurda dönmüştü. Dönmüştü ama Balkan ve
Cihan harblerinin ıztırab ve felâketlerinin, işgal yıllarında, Kurtuluş
savaşında, Türk’ün zafere ulaşacağına, istiklaline kavuşacağına olan inancıyla
verdiği mücâdelenin yıpratamadığı o pulat bünyeyi, on bir sene süren Mısır
ikameti, çektiği vatan hasreti, eritmiş bitirmişti. Yurda dönmüş bulunan,
hiçbir güç karşısında yenilmeyen, eğilmeyen bu mücâdele heykeli, ruhen yine
dimdik ve azim dolu idi ama artık vücudu, bu azim ve iman volkanını
taşıyamıyordu, beden çökmüştü. Âkif hasta, çok hasta idi. Yıllarca hasretini
çektiği, özlediği sevgili İstanbul’unu dolaşma imkânını bile bulamadan,
hastaneye yatırılmıştı.

Velid Bey’le Âkif’in dostlukları kardeşlik
derecesinde idi. İstiklal Savaşı’nda, Âkif Ankara’da, Velid Bey İstanbul’da, düşmanı
def etmeğe uğraşırlarken de temaslarını kesintisiz devam ettirmişlerdi. Cumhuriyet’in
ilk yıllarında ikisi de İstanbul’da buluşmuşlardı. Sık sık görüşüyor,
dertleşiyorlardı. O yıllarda Galatasaray’da yatılı öğrenci idim. Hafta tâtiline
perşembeleri çıkılırdı. Ben de doğru matbaaya giderdim. Maalesef, üstadın,
amcamı, matbaamızda ziyâretlerinin hiçbirinde bulunabilmek saâdetine
erememiştim.

Âkif’in hastaneye yatırıldığı haberi gelir gelmez,
Velid Bey, hemen ziyâretine koştu. Döndüğünde yüzü karma karışıktı, hüzne
boğulmuştu. Bakışlarımda beliren suali anlamış, sormama mahal kalmadan
cevaplandırmıştı: ‘Harab olmuş, bitmiş!
Doktoru ile görüştüm. Ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar, fakat
endişeliler. Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile toparlanır inşallah
!’ sözleri bugün gibi
kulağımdadır.

Kıymetli yazar ve gazeteci, merhum Feridun
Kandemir, Zaman adlı gazetemizde röportajlar yazardı. Kandemir, Cihan
Harbi’nde, Medine İzmit gazeteciler buluşmasında, Deli Hâlit Paşa, Mustafa
Kemal Paşa ve Velid Ebuzziya, 1922 Müdâfaası kahramanı Fahri Paşa’nın birliklerinde
vatanî görevini yaparken, Hicaz’da Âkif’le tanışmış, Millî Mücâdele yılları
boyunca da Ankara’da vazife görürken berâber olmuş, onu yakından tanımak saâdetine
eren herkes gibi, bütün varlığı ile bağlanmıştı. Kandemir, bir Temmuz günü
gazeteye geldi. Fotoğrafçımızı arıyordu. Ne olacak diye sordum. ‘Âkif’i görmeye gideceğim, resmini de
çektirmek istiyorum
’ deyince, amcamdan cesâret edip dileyemediğim, beraber
gitme ricamı, Kandemir’den istedim.

Hastahânenin uzun ve hasta kokulu koridorlarında
yattığı odaya yaklaşırken duyduğum heyecanı târif edemem. Odaya girdik.
Bembeyaz bir oda, beyaz demir bir karyola, yastıklara sırtını dayamış, yarı
uzanmış bir kimse. Beyaz bir sakalın çevrelediği sapsarı kesilmiş beniz, içine
çökmüş yanaklar ve halsizliğin nispetsizce uzattığı hissini veren, sivrilmiş ince
uzun bir burun. Kandemir’i görür görmez, bu soluk yüzde, bir tebessüm belirdi
ve bu halsiz vücuddan beklenmeyen gür, canlı bir ses: ‘Vay! Gel bakalım, Mücâdele dostum!’ dedi. Odada birkaç ziyâretçi
vardı. Kandemir’e biri sandalyesini verdi. Âkif, yatağının yanını gösterdi: ‘Gel, şöyle yakınıma otur!’ dedi. Ben
kapının kenarında, ayakta, harab olmuş, erimiş bu emsalsiz kıymete bakıyordum.

Kandemir: ‘Size Ebüzziya’nın torununu getirdim!’ deyince, Âkif’in bakışları bana
çevrildi, yukarıdan aşağı bir süzdü, sonra yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi:
Zahmet ettin oğlum! Ayakta kaldın!’
dedi. Kandemir: ‘Müsaade ederseniz
elinizi öpmek ricasında
’ deyince, ‘Gel
bakalım oğlum
!’ dedi ve derisi kemiğine yapışmış elini hafifçe kaldırarak
uzattı. Ben eğilip bu mübârek eli öperken, Âkif, diğer eliyle saçımı okşadı ve:
Allah seni de büyükbabanın, babanın,
amcanın yollarından ayırmasın
!’ dedi. Yine kapının kenarına çekildim.
Müsaadesiyle, koridorda bekleyen fotoğrafçımızı çağırdık, Âkif’in yalnız ve
Kandemir’le birlikte resimleri çekildi.

Kandemir, çıkartmakta olduğu mecmûasında, bu ziyâreti
Mehmed Âkif’le Son Konuşma’ başlığı ile
yayınladı ve o târihî resmi de bastı. Yanılmıyorsam Âkif ile yapılan son
yayınlanmış konuşma budur.

HAZÎNE-İ
EVRAK

Mehmet
Ruyan Soydan
birinci ciltte
olduğu gibi, ikinci ciltte de arşivindeki belgeleri ve belgelerle ilgili
açıklamaları okuyucunun bilgisine sunuyor. Belgelerden 3 tânesi:

-Mehmed Âkif’in kabrinin nakline âit fotoğraflar

-İslâm Mecmûâsında okuyucularına mektubu.

    -İspartalı Zeynel Âbidin
Bey’in Terâcim-i Ahvâli.

***

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, ‘Mehmed
Âkif Salnâmesi
’ isimli eserin ikinci cildinde; ‘Vakfımızın Hikâyesi’ başlığı altındaki yazısında Mehmet Âkif Ersoy
Fikir ve Sanat Vakfı’nın faaliyetleri ve Taceddin Dergâhı hakkında önemli
bilgiler sunuyor. 

Vakıf Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Çiftçigüzeli’nin 2. ciltteki 2.
makalesi; ‘Derviş, Çelebi, Bilge ve
Filozof Bir Yazar Mehmet Çetin
’ başlığı ile yer alıyor. 

(DEVAM EDECEK)

 

Doğru Yol

     Günde 5 vakit
namazda, 40 kere Fatiha suresini okuyoruz. İçinde “İhdinassıratalmüstakîme.”
âyeti geçiyor. “Bizi doğru yola ilet.” anlamına geliyor.

     Hepimiz bunu
okuyor ve şüphesiz mânâsını da biliyoruz. Bu dua ve isteğimizin kırk defa
tekrarlanması bizleri çok düşündürmeli.

     Demek ki, doğru
yolda olmak çok hayatî bir husus. O nispette, çok önemli. Üstelik, doğru yolda
olmak, o kadar kolay değil ki, günde 40 defa okumamız isteniyor bizden.

     Evet doğru yolu
bilmek kolay. Nitekim herkes biliyor. Fakat doğru yolda olmak; işte bu o derece
kolay değil!

     Nitekim hırsız;
hırsızlığın kötü bir şey olduğunu bilmiyor değil. Ama yapıyor! Ahlâksız insan
da, ahlâksızlığın iyi bir şey olmadığını biliyor. Fakat yine, ahlâksız oluyor!

     Demek ki mâlûmat
ilim değilmiş be dostlar! Evet bilmek kolay. Bildiğin gibi olmak; işte bütün
mesele bu olsa gerek. İlim ve amel / bilmek ve bildiğini yapmak; beraber
bulunmuyorsa, bir şey ifade etmiyor. Nitekim, dürüst olmayanın, “Dürüstlük
iyidir.” demesi; onu dürüst kılmadığı gibi.

     Evet bilmek kolay,
olmak zor. Herkes çalışmanın gerekli olduğunu bilir ama, etrafımıza bakacak
olursak; istemeyerek çalışan nice öğrenci, memur ve işçiler görürüz!

     Neden böyle
derseniz: Çünkü, asıl anlamak olan idâkten; anlayış kavrayış ve akıl
erdirmekten mahrûm ve maalesef çok uzağız. Nitekim, bildiğimiz hâlde,
anlamadığımız ne çok şey var!

     Çünkü yaptığımız
şeyi içselleştirememiş, sindirememiş; yapmaktan zevk alacak duruma kendimizi
getirememişiz! Bundan dolayı yapmak, işlemek ve hayata geçirmek; ne yazık ki,
angarya geliyor bazılarına!

     Çünkü çalışma,
öğrenme ve bildiğini hayata geçirmenin verdiği vereceği, manevî haz ve lezzeti
tatmış ve bunun farkına varmış değiliz!

     “İşleyen demir
paslanmaz.” diye boşuna denmemiş. Sıhhatin, lezzetin ve hayattan tat almanın
kaynağı çalışmaktır. Hele öğrenmek ve yeni bir şey bilmekteki lezzet; her türlü
maddî lezzetlerin çok fevkinde, çok üstündedir. Zaten insana yakışan da budur.

     Kaldı ki, Hakk’ı
ve doğruyu bilmek, insana; her öğrendiğinde, her yeni bir şeyin farkına
vardığında; Hakk’ın katına yükselmeyi sağlar. Ona doyumsuz bir lezzet verir ne
kelime, onu mest eder be dostlar! Yunus Emre:

    

   “Cennet cennet
dedikleri,

     Birkaç köşk birkaç
huri;

     Sen isteyene ver
onları;

     Bana, Seni gerek
Seni!”

 

     Derken, aslında
Yunus Emre, sanki bir de, şu hakikati dile getirmek istemiştir:

   “Kur’an’ın bir
âyetinin mânâsını anladığın takdirde alacağın lezzet; cennetin gözler görmemiş,
kulaklar işitmemiş huri, bağ ve bostanlarından alacağın lezzetlerden, kat kat
üstün ve fazladır.”

     İşte tembellik,
çalışmayı hoş görmemek; aslında Hakk’ı bilmemenin de, asıl mânâ cennetinden
uzak kalmanın da, ta kendisi! Hele işi angarya saymak; Hakk’ı lâyıkı şekilde
tanımamanın; insana verdiği bir gaflet ve ağırlıktan başka bir şey değildir.

     Halbuki: “İnsanın
çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm : 39)

     Nitekim bir de bundan
ötürüdür ki:

   “Hakk’la meşgul
olmayanı bâtıl (nefsanî boş, yanlış iş ve oluşumlar) istilâ eder (onu sarıp
sarmalar ve doğru iş ve hareketlerden uzak tutar)” denmiştir.

      Öyleyse hepimiz:

    “Bizi dosdoğru yola
hidayet eyle.” (Fâtiha / 6) demeli.

      En büyük
hidayetin; hicab ve perdenin kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak
görmek ve göstermek olduğunu da bilmeliyiz.

 

 

 

 

İktidar Veya Muhalefet “Yeni Anayasa” Deyince Hemen Bunlar Aklıma Geliyor!

Dayatma Anayasasına “Hayır”

 

Türkiye’de halka dayatılan konulardan biri de “Yeni Anayasa”… Diğerleri de bununla beraber barış, özgürlük,
demokrasi, çözüm, devlet başkanlığı ve iki partili sistem gibi tartışmaya
açılan hususlar!

 

Kimse çıkıp da, niye “Yeni
Anayasa
”ya neden ihtiyacımız var diye sormuyor. Ya da kiminle barış
yapacağız, kimin özgürlüğü yokta özgürlük bahşedeceğiz, kimlerle çözümü
bulacağız, niye iki partili bir yapıda devlet başkanlığı modelini tercih
edeceğiz diye düşünmüyoruz.

 

Bunu sorgulayanların da yarım ağızla sorguladığı öylesine belli ki,
hiç biri hafızamızda kalmıyor ve aklımızda yer etmiyor.

 

Türk topraklarında 1800’lü yılların başından beri yapılan anayasal
denemeler veya anayasalar, 1924 Anayasası hariç hepsi dış dayatmalarla yazılan
hukuksal metinlerdir.

 

Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Kanuni Esasi, İkinci Meşrutiyet,
1961 ve 1982 Anayasaları hep dış müdahaleler sonucu yapılmıştır. Şimdi yapılmak
istenen “Yeni Anayasa”da dış
dayatmalar sonucu gündemdedir ve başarılı olurlarsa Türkiye bölünecek hatta
parçalanacaktır.

 

Nereden bu sonuca varıyorsun diyenler, 1800’lü yılların başında
itibaren Türk Milletinin başına neler gelmiştir ve bunların anayasal metinler
olarak kabul edilebilecek hukuki düzenlemelerle ilgisi nedir, bir incelesinler!

 

Örneğin ilk anayasamız olan Kanuni Esasi’nin kabulü ile birlikte eş
zamanlı olarak İstanbul’da yabancı devletlerin yaptığı toplantı sonucunda,
Balkanlarda bulunan iki bölgemiz bağımsızlığını, iki bölgemiz de özerkliğini
ilan etmiştir.

 

Bunlara ek olarak hiç düşünmez miyiz ki; İngiltere’nin gözlemciliğinde
varılan Oslo ve sonrasında Dolmabahçe Mutabakatları, “Yeni Anayasa” ile hukukileştirilmek istenmektedir.

 

Türkiye’de yapılan askeri darbeler ve verilen muhtıralar hep dışarıdan
yapılan istekler üzerine gerçekleştirilmiştir. Hatta Adnan Menderes’in asılması
yolu ile toplumun arasına fitne yerleştirilmesi, hep bu dış mihrakların
eseridir.

 

2007 yılından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen
Ergenokon, Balyoz, Casusluk ve benzeri davalarla temayüz eden eden saldırılar
karşısında ordunun çaresizliği hepimizin malumudur. 27 Mayıs ve 12 Eylül’ün
şartları daha mı ağırdı ki, ihtilal yaptılar? “Yeni Anayasa”nın ve “Yeni
Türkiye”
nin en büyük savunucusu Akp’nin iktidar da kalışını sağlamlaştıran
27 Nisan e-muhtırasının gerekçesi ve yöntemi hala bir muammadır.

 

1961 ve 1982 Anayasaları; her ne kadar dış destekli askeri darbelerin
ürünü de olsa, bu topraklar üzerinde her zaman balans yapmayı başarmış olan
vatan ve milliyet severlerin gayreti ile milli hususlar da içermektedir.
Anayasal metin içinde yer alan bu milli hususlar şimdi “Yeni Anayasa”cıların baş hedefidir.

 

Yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın nerede ise tamamı değişmiştir.
Onun için bu anayasaya artık bir darbe anayasası demek büyük zorluklar içerir.
Ancak içinde Türk Milletinin ve devletinin varlığı ile ilgili öyle maddeler
vardır ki; bunlar iç ve dış düşmanları ziyadesi ile rahatsız etmektedir.

 

“Yeni Anayasa” ile
G.Fuller’in dediği gibi “Yeni Türkiye”
hedeflenmektedir. Nedir bu “Yeni
Türkiye”
? Tabiri caizse Sevr şartlarına dönmektir. Yani hain Öcalan
özgürlüğüne kavuşacak, pkk legalleşerek halkın arasına katılacak, Türk
topraklarını da içine alan bir Kürdistan kurulacak, Türkiye ne idüğü belirsiz
etnikçilere “ortak vatan” haline
getirilecek, ana dilde eğitim zırvası ile yeni bir döneme geçilecek, pkk’nın
dediği gibi doğu ve güneydoğumuz onlara bırakılacak kalan kısımda bir ortak
yönetim kurulacak ve bunları kolaylaştırmak için devlet başkanlığı ve iki
partili bir sisteme geçilecek!

 

Tabii halk bunların hiç birini doğru dürüst bilmiyor. Ne tarih ne de
anayasa bilgisine sahip. Halka bunları anlatması gereken eğitimciler, din
adamları, kanaat önderleri ya bilgisiz ya da ihanete ortak olmuş durumdalar.
Yani yeni bir gaflet, dalalet ve ihanet vaziyeti… Bir vatan “Yeni Anayasa” dayatması ile elimizden
gidiyor ve biz bu konuda bir mukavemet oluşturamıyoruz, ne acı!

 

Gelin Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kanla bedelini
ödeyerek kurduğu bu cumhuriyeti “Yeni
Anayasa”
safsatası ile heba etmeyelim. Hatırlayın analar ağlamasın diye
yalancılarca önümüze getirilen “Çözü(lme)m
Süreci”
nin nelere mal olduğunu; Şırnak, Cizre, Sur, Nusaybin, Dargeçit,
Silopi gibi yerleşim yerlerimizde 7 Haziran’dan bu yana verdiğimiz iki yüzün
üzerindeki şehitle görüyoruz…

 

Kim ne derse desin ben bu “Yeni
Anayasa”
ya hayır diyorum.Türklükle ilgili maddeler değiştirilmeyecekse
böyle anayasa yapımına hiç bir gerek yoktur. Islah edersiniz olur, biter… Gelin
bu aldatmaya karşı hep beraber mukavemet oluşturalım… Yoksa bu topraklarda
geleceğimiz olmaz!

Âkif Salnâmesi Birinci Cilt Mehmed Âkif ve Çevresine Dâir Araştırmalar

0

(Birinci Bölüm)

Eserin Künyesi:

Editör: İBRAHİM ÖZTÜRKÇÜ

Yayın Kurulu: MEHMET RUYAN
SOYDAN, İBRAHİM ÖZTÜRKÇÜ, ÖMER HAKAN ÖZALP TAHSİN YILDIRIM, TURGAY ANAR

Konsept ve Kitap Tasarımı: K.
YUSUF ÜNAL

Birinci Baskı: İstanbul, Mart
2021

ISBN: 978-605-5222-88-8

Baskı: Step Ajans Rek.
Matbaacılık Tan. ve Org. Ltd. Şti. Göztepe Mah. Bosna Cad. Nu: 11,
Bağcılar/İstanbul.

Sertifika Nu: 45522, Telefon: +90
(212) 446 88 46

@ Mahya Yayıncılık, 2020

Mahya Yayıncılık ve Eğitim
Hizmetleri San.Tic. A.Ş.

 Karagümrük Mah. A. Menderes Blv.
Nu:76/29, 

Fatih / İstanbul

Sertifika Nu: 40658, Tel: +90
(0212) 531 25 25 info@mahyayayincilik.com.tr

Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve San’at
Vakfı Fahrettin Kerim Gökay Cad., Okul Sk. Altunizade Sitesi, E Blok, D.13 Altunizade-Üsküdar  / İstanbul

Burdur Mehmed Âkif Ersoy
Üniversitesi

İstiklal Yerleşkesi 15030 /
Burdur

+90 (248) 213 10 00  rektorluk@mehmetakif.edu.tr

21 X 24,5 santim ölçülerinde,
sert kapak içerisinde iplik dikiş ciltli mat kuşe kâğıda resimli ve kısmen
renkli eserin birinci cildi 230 sayfadır.

İÇİNDEKİLER

TAKDİM: Prof. Dr. Âdem Korkmaz – Burdur
Mehmet Âkif Ersoy Üniversitesi Rektörü.

 EDİTÖRDEN: İbrâhim Öztürkçü

MEHMED ÂKİF’İN BİLİNMEYEN BİR
ŞİİRİ

BAHTİYAR ASLAN: Mehmed Âkif’e
İthaf Şiirlerine Bir Örnek: Mehmed Âkif’in Huzurunda. İBRÂHİM ÖZTÜRKÇÜ: Mehmed
Âkif’in Bilinmeyen Bir Hasbihâli.

MEHMET RUYAN SOYDAN: Abbas Halim
Paşa’dan İsmâil Canbolat’a Mektublar (1921-1922) ÖMER HAKAN ÖZALP: Mehmed
Âkif’e Dâir Bir Bibliyografya Denemesi.

 ÖMER HAKAN ÖZALP: Mahmud Şevket Paşa Son
Günlerinde Sürekli Safahât Okuyormuş! TAHSİN YILDIRIM:  Mehmed Âkif’in Darüşşafaka’ya Katkıları.

 TURGAY ANAR: Mehmed Âkif’in Yakın Dostu
Bosnalı Ali Şevki Hoca’nın Hayat Hikâyesine     
       Mütevâzı Bir Katkı: Nam-ı
Diğer “Köse İmam” Ne Zaman Vefat Etti?

VAHDETTİN IŞIK: Sırât-ı Müstakîm
Dergisi’nde Yayınlanan Mektupların Ufkuna Dâir Kısa Bir Değerlendirme ve Örnek
Bir Mektup.

MEHMET RUYAN SOYDAN: Hazîne-İ
Evrak.

 MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ: Mehmed Âkif Ersoy
Fikir Ve San’at Vakfı mı Dediniz?

 Dr. MUSTAFA KILINÇ: Ömer Rıza Doğrul’a Takdim
Edilen Fince Kur’ân’ı Kerîm Tercümesi Üzerine.

Eserden Seçmeler:

 

TAKDİM

 

 Prof.
Dr.

ÂDEM KORKMAZ

Burdur Mehmet Âkif
Ersoy Üniversitesi Rektörü.

                           ‘Alınlar
terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet,

Nasıl hâsir
kalır ‘Tevfîki hak ettim!’ diyen millet

 

20. yüzyıl
Türk tefekkür hayatının şüphesiz en önemli sîmâlarından biri olan merhum Mehmed
Âkif, mütevâzı ömrünü, başta devletine ve milletine, daha sonra bütün İslâm
âlemine hizmet etmeye vakfetmiş eşine ender rastlanır şahsiyetlerden biridir.
Onun eğitimden ahlâka, sanattan edebiyata, tefsirden hadis’e kadar geniş bir yelpâzedeki
görüşleri sâdece yaşadığı dönemin meselelerine çözüm teklifi getirmekle
kalmayıp günümüzdeki modern insanın yaşadığı özüne ve mânevî değerlerine
yabancılaşmaya da reçete değerindedir. Bu sebeple Mehmed Âkif’in mânevî ve
fikrî mîrâsının başta gençler olmak üzere yeni nesiller tarafından idrak
edilmesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken meselelerdendir.

Meşrutiyet’ten
Cumhuriyet’e uzanan süreçte göbek bağını, içinde yaşadığı cemiyetten kesmeyen
kıymetli münevver olarak bir yandan Meclis’e koşan, diğer yandan Millî Mücâdele’yi
anlatmak için vatan sathını mektep yapan Mehmed Âkif’in hâtırâsını yaşatmak ve
örnek şahsiyetiyle yurt içinde ve yurt dışında lâyıkıyla tanıtılmasını sağlamak
maksadıyla faaliyetlerine başlayan Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve San’at Vakfı
tarafından hazırlanan Âkif Salnâmesi isimli eserin Mehmed Âkif’i çeşitli
boyutlarıyla ilgililerine tanıtacağından şüphem yoktur.

Her ne kadar
ülkemizde Mehmet Âkif’e ilişkin birçok eser kaleme alınmış olsa da yalnızca
Âkif’i ve dost çevresini konu alan ve aynı zamanda Âkif çalışmalarına kaynak
teşkil edecek bir kitap serisinin eksikliği uzun süredir göze çarpmaktaydı. Söz
konusu eksikliği doldurmak adına Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve San’at Vakfı
tarafından başlatılan bu proje her açıdan takdire şâyândır. Bu serinin
elinizdeki ilk kitabında birbirinden değerli ve alanında uzman araştırmacılara âit
sekiz yazı yer almaktadır. Mehmed Âkif dostlarının mektupları, Âkif’in yaptığı
hayırlar, matbuatta Âkif haberleri, şimdiye kadar gün yüzüne çıkmamış bir hasbihâli
ve kendisine ithaf edilen şiirler gibi ilk bakışta okuyucuda merak uyandıran
konular kitapta okuyucuyla buluşmaktadır. Ayrıca eserin sonundaki ‘Hazîne-i Evrâk’ başlıklı bölümünde
merhum Mehmed Âkif’e âit evrâk-ı metrûkenin aktarılması ayrıca dikkate
değerdir.

Mehmed Âkif
Ersoy Fikir ve San’at Vakfı’nın bu teşebbüsünün Türk kültür hayatına katkıda
bulunacağı açıktır. Bu vesileyle Âkif’in mîrâsına sâhip çıkmak gibi önemli bir
vazife üstlenen Vakfı, eserin fikir sâhibi Sayın Mehmet Ruyan Soydan’ı tebrik
ediyor ve çalışmalarında başarılar diliyorum.

Son olarak
Âkif Salnâmesi’nin Mehmed Âkif’i 21. yüzyıla taşıyacak önemli bir kültür köprüsü
olmasını temenni ediyorum.

 

EDİTÖRDEN

İBRÂHİM ÖZTÜRKÇÜ

Değerli Okuyucular

Ahmet Hamdi
Tanpınar, ‘Edebiyat Üzerine Makaleler
isimli kitabında edebiyat târihimizi ‘Tanzimat’tan
sonra Avrupalı şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve deneme, hattâ eski vak’anüvislerimiz
içinde hakîkaten lezzetli ve büyük muharrirler bulunmasına rağmen, târih gibi
nevilerle yeniden başlayan bir edebiyat
’ olarak nitelendirir ve bu
nevilerin tercüme ve telif olarak Türkçede ilk görüldükleri târihi 1859-1861
şeklinde tespit eder. Garp medeniyetinin yirmi beş asırlık mîraslarına karşılık,
‘ancak yüz senelik bir vakıa’ görünümünde ve çoğu zaman, Tanpınar’ın ifâdesiyle,
kendisine mahsus, tesirleri devamlı bir
şekilde tâkip edilmesi mümkün olabilecek, fakat tam bir gelenek yaratmaya
yetişmeyecek
’ bir zaman dilimini andıran Modern Türk Edebiyatı; Şinasi,
Ziya Paşa, Nâmık Kemal gibi şahsiyetler etrafında neşvü nemâ bulmuş ve
gelişmiştir. Bu zümre içerisinde ‘millî ve vatanî’ hisleri ifâdede daha çok Nâmık
Kemal’in muakkibi sayılabilecek Mehmed Âkif, bu konulara bir de içtimâî, dinî
ve Âlem-i İslâm’a ilişkin meseleleri ekleyerek kendi vâdisinde bir çığır açmış
ve gerçekçi-sosyal temaların coşkun şâiri olmuştur.

Mehmed Âkif,
çağının hiçbir problemini gözden kaçırmamış dikkatli bir şâir-mütefekkir olarak
gerçekçi, akılcı, uyanık ve ilerici bir Müslüman portresi çizer. Bugünden mâziye
bakıldığında Âkif ve muâsırı birkaç mütefekkirin teşhis ve tespitlerinde isâbetli
çözüm önerileri sunduklarını söylemek mümkündür. Safahât’ında sık sık Şark ve
Garp’ı, yâni İslâm medeniyeti ile Hıristiyan Avrupa medeniyetini mukayese eden
Mehmed Âkif’in gerçekçi ve isâbetli tespitleri dikkatli bir gözleme, her
tarafını adım adım gezdiği Şark seyahatlerine ve kısmen Garp/Almanya seyahatine
dayanmaktadır. Mehmed Âkif’in İttihad-ı İslâm’ın temsilcisi üç yüz elli milyon
Müslüman’ın biner biner öldürülmesine seyirci kalan Avrupa’nın bugüne kadar
uzanan çifte standardını gözler önüne serdiği, buradan yola çıkarak ‘hisli
vicdanını’ kaybeden Batı karşısında Müslümanların kurtuluş reçetelerini ihtivâ
eden Safahât’ı, ‘hisli yüreklere’ aynı hakîkatleri haykırmaya bugün de devam
etmektedir. Bütün bu gerçekler, Âkif’i 21. yüzyılda da bir câzibe merkezi
yapmaya fazlasıyla yetiyor. Yeni bilgi ve belgelerin azlığına rağmen, hakkında
yapılan çalışmaların ritmini hiç kaybetmeden devam ediyor olmasını, bıraktığı
tesirin kuvvetinde, şiir vâdisinde değil belki ama, fikrî mîrâsının
genişliğinde aramak gerektir.

Son zamanlarda
neşredilen çalışmalar Âkif’e dâir başucu kitaplarını kaleme alan Eşref Edib,
Hasan Basri Çantay, Midhat Cemal Kuntay, Mâhir İz’in yazdıklarına birer şerh
kabilindendir. Bunlara bir de zikrettiği bilgilere şüphe ile bakılması erbâbı
nezdinde umûumi bir kaide hâlini alan Cemal Kutay ve hazırladığı Safahât
neşrinin başında âileye dâir birtakım bilgiler serpiştiren dâmâdı Ömer Rıza
Doğrul eklenebilir. Bununla beraber Âkif monografisine katkısı olacak bazı
çalışmaların da gün yüzüne çıktığını söylemeden geçemeyeceğim. Ömer Hakan Özalp
tarafından ilk defa neşredilen Âkif’in Dârülfünûn Ders Notları, Prof. Dr. İsmâil
Kara ve Fulya İbanoğlu’nun hazırladığı ‘Sessiz
Yaşadım
’ isimli kitabı, Âkif’in küçük kızı Suad Hanım’ın terekesinden çıkan
mektuplar ‘Firaklı Nâmeler’ ve Âkif koleksiyoneri
Mehmet Ruyan Soydan’ın sabırla arşivine kattığı Âkif evrakı ve son olarak
Âkif’in Kur’ân tercümesine dâir yeni bilgi ve neşirler Âkif monografisine katkı
sunacak gelişmelerdir. Yakın bir zamana kadar Âkif’in bir kız ve bir erkek
çocuğunun hayatta olmasına rağmen, bu meseleye dâir en sıhhatli bilgilerin ve
birinci ağızdan kaynakların ihmal edilmesi ise ayrıca esefe lâyık bir noktadır.
Bilindiği üzere Âkif’in küçük oğlu Tâhir (1916-2000) ve en küçük kızı Suâd
Hanım 2000’li yılların başında vefat etmiştir.

Kurulduğu 1984
yılından îtibâren Mehmed Âkif’in ahlâkî, edebî, ilmî mîrâsını topluma ve genç
kuşaklara ulaştırma maksadıyla çeşitli faaliyetler tertip eden Mehmed Âkif
Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, şimdi de Mehmed Âkif’e dâir yeni bilgi ve belgeleri
senede bir defa neşretmeyi düşündüğü Âkif Salnâmesi ile araştırmacıların ve ilgililerinin
istifâdesine sunmayı plânlamaktadır. Bu maksatla ilkini neşrettiğimiz Âkif
Salnâmesi (Mehmed Âkif ve Yakın Çevresine Dâir Etütler-Araştırmalar), ilk defa
gün yüzüne çıkan Âkif ve yakın çevresini konu alan çalışmalarla Safahât şâirine
dâir söylenecek sözlerin tükenmediğini gösterme ve bir yerlerde Âkif
monografisine katkı sunacak bilgi ve belgelerin varlığına dâir dikkatleri tâzeleme
maksadını taşımaktadır. Araştırmacı ve akademisyenlerin de katkısıyla bundan
sonraki sayılarımızda da yeni şeyler söyleyeceğiz.

Âkif
Salnâmesi’nin bu ilk sayısı, vakfımızın yönetim kurulu üyesi ve samîmi bir Âkif
muhibbi olan Sayın Mehmet Ruyan Soydan’ın teklif, ısrar ve tavsiyeleriyle ete
kemiğe büründü. Çalışmamızın bütün safahâtını tâkip eden biri olarak araştırma
kitabımızın aslan payı kendisine âittir.

Bu vesileyle
kendisine teşekkür ederiz. İlk sayımıza Âkif araştırmalarıyla tanınan değerli
akademisyen ve araştırmacılar katkı sundular.

……………………….

Mehmed Âkif’i
anlamak ve genç nesillere tanıtmak gayretimizin bir parçası olan eserimizle
sizleri baş başa bırakırken, kitabın neşri hususunda desteğini esirgemeyen THY
yetkililerine teşekkürü bir borç biliriz.

Âkifçe Selâm
ve Muhabbetle…

 

MEHMED ÂKİF’İN BİLİNMEYEN BİR ŞİİRİ:

Yâ Rab, senin üç türlü kulun var, bu
muhakkak;

 Bir
kısmına her şeyleri bol bol veriyorsun..

 Bir
kısmına lâkin keremin muktesid olmuş,

 Nûr
istese bil- farz ona petrol veriyorsun.

 Bir
kısmı da aç kalmak için bağlı kapında,

 Ekmek
dese bîçâre, heman yol veriyorsun.
*

*Prof. M. Uğur Derman’ın hocası merhum Mâhir
İz Bey’den duyarak tesbit etmiş olduğu bu şiir, Âkif’in Safahât dışında kalmış
şiirlerinden olup, Ertuğrul Düzdağ tarafından ‘Safahât Dışında Kalmış Şiirleri’ bölümünde sonraki baskılarda
Safahât’a ilâve edilmiştir.

 

Mehmed
Âkif’e İthaf Şiirlerine Bir Örnek:



Mehmed
Âkif’in huzurunda

 Bir ziyâret ile geldim yanına

Kavuşmuşsun
Allah’ın ihsânına  

 Şehitlerle kaynaşmaktı o arzun

Yükselmişsin
artık cennet bağına

Vatan,
şehit senin ilham kaynağın

Şehitlerle
çevrili dört bir yanın

Kalplerdeki
gömülü varlığına

Kefendir
dalgalanan o bayrağın

O
yüksek duyguların şekillendi

 İstiklâl Marşı’nın mısralarında

Milyonlarca
defa içten söylendi

Memleketin
karışık anlarında

Şehitler
mezarında nöbet tutsun

Huzurunda
eğilmiş seni sevenler

İzzet
daima niyazda bulunsun

Minnet
ve teşekkür sana ey erenler!



25.03.1969 Sâlim

 

 

 

HAZÎNE-İ
EVRAK

MEHMET RUYAN SOYDAN

Bu bölümde, Mehmed Âkif ve çevresi ile ilgili
elimizde bulunan, bâzları önemli bilgiler ihtivâ eden, bâzıları döneminin zevk
ve anlayışını yansıtan, bâzıları da onlardan bir hâtıra niteliği taşıyan kitap,
yazı, fotoğraf, fotokart, kartpostal, kartvizit ve sâir yazılı veya görsel
vesika, gazete ve mecmûa gibi birtakım evraklar kısa açıklamalar ile takdim
edilmektedir.

Esere, asıllarının fotoğrafları dercedilen
belgelerden bâzıları:

1-Sebilürreşâd Târihinden Birkaç Evrak.

İlk defa 14 Ağustos
1324 [27 Ağustos 1908] târihinde Sırat-ı Müstakîm ismi ile neşir hayatına
başlayan Sebilürreşâd mecmûası, birinci nüshâsından başlayarak abonelik
sistemini oluşturmak suretiyle abone sayısını ülke çapında artırarak memleketin
hemen her yerine (hattâ yurt dışında farklı coğrafyalara) ulaştırmayı hedef
edinmiştir. Gerek nâşirin gerekse muharrirlerin büyük fedakârlıklarıyla
yayınlanan dergi zaman içinde mâlî yönden birçok zorluklara mâruz kalmasına
rağmen, -künyesinde de belirtildiği üzere- ‘siyâsî,
dinî, ilmî, edebî ve ahlâkî mecmûa
’ olarak bu esaslar çerçevesinde uzun
yıllar geniş kitlelere hitap edebilmiş, okuyucularının yüksek teveccühleri ve
katkıları sâyesinde yayın hayatını devam ettirebilmiştir. Eşref Edib’in
ifâdesiyle, mecmûanın istiklâl-i efkârını muhâfaza ederek idâme-i hayat
edebilmesi için zaman zaman abonelerine matbu mektuplar ile duyurular yapılmış
ve okuyuculardan aboneliklerine nihâyet vermemeleri hattâ yeni abonelere
ulaşılabilmesi için yardımcı olmaları istenmiştir.

Aşağıda, Sebilürreşâd
mecmûasının neşredildiği dönemlere âit bu mâhiyette (abonelik işlemleri ile
ilgili) tanzim edilmiş olan matbu evrak ile bir okuyucu mektubu yer almaktadır.
Bu belgelerden ilk ikisi, Eşref Edib tarafından dergi abonelere hitâben kaleme
alınmış söz konusu duyuru/mektup nüshâlarından oluşmaktadır. Bu mektuplarda
hissî ve edebî bir uslûpla derginin neşir maksadı kısaca hatırlatılarak
okuyuculardan aboneliklerine devam etmeleri istenmektedir. Birinci mektup
Sebilürreşâd’ın ilk dönemine, ikinci mektup ise Latin harfleri ile yeniden
yayınlandığı ikinci dönemine âit bulunmaktadır. Üçüncü belge sekizinci
Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın vâlidesi Hafize Özal’ın aboneliğinin devamı
için (arkasına not düşmek suretiyle) göndermiş olduğu abone talep formudur.

Sebilürreşâd’ın yayın
ilkelerinin açıklandığı dördüncü evrak, derginin 1960’lı yıllarına âit abone
talep formunun arka yüzünde yer almakta olup, bir diğeri yine abonelik ile
ilgili düzenlenmiş form bir belgeden müteşekkildir.

Sonuncu evrak ise,
Eşref Edib’e Afyon’dan gönderilmiş, Mehmed Âkif kitabının 1 ve 2. ciltlerinden
beşer adet sipârişi içeren kısa bir mektuptan ibârettir.

Eşref Edib’in
vefatından bir müddet evvel katıldığı bir toplantıda Mehmet Cemal Çiftçigüzeli
tarafından çekilen bu fotoğraf, yıllar sonra tabettirilerek bana hediye
edilmişti.

HUZÛR-U ÂLİLERİ’NE 

Muhterem Efendim,

Abone(liği)niz hitâm
bulduğu halde, iş’âr-ı âlilerinize intizâren irsâlâta devam ediyoruz. Bir hayli
zamandan beri Sebilürreşâd’ın kari’leri arasında bulunan zât-ı âlilerinin
abonesini, hitâm bulur bulmaz kat’ etmeye elimiz varmadı. Esâsen maksad, Müslümanlığın
neşr ü müdaafaası olduğu için, mütâlâaya arzu gösteren her Müslüman kardeşimize
Sebilürreşâd nüshâlarını göndermekle kendimizi mükellef addediyoruz. Abone
bedeli, mecmûanın mesârifâtını temin ile idâme-i hayat ve istiklâl-i efkârını
muhâfaza içindir.

Kudret-i mâliyemiz
müsâid olsa, Sebilürreşâd’ı memleketimizin her köyüne varıncaya kadar meccânen
neşr etmekden en büyük zevk duyarız. Zirâ Sebilürreşâd, hakâik ve şuûn-ı
İslâmiyeyi bütün Müslüman kardeşlerimizin istifâdeleri için neşrediyor.
Bit’tabi kendimiz yazıb, kendimiz okumak için değil. İhvân-ı dinimizin abone
bedeli diye lütfen gönderdikleri meblağı Sebilürreşâd, istiklâl-i efkârını
muhâfaza ederek idâme-i hayatı için bir yardım telâkki ediyor. Sebilürreşâd,
ibtidâ-yı teessüsünden bu âna kadar, sırf sevgili kâri’lerinin himmet ve muâvenetiyle
idâme-i hayat etmiş olduğu için, kâri’în-i kirâmın minnetdâr-ı lütfudur. ‘Haftada verilecek beş altı kuruşun ne
ehemmiyeti var
?’ diye istisğâr olunmamalıdır. İhvân-ı dinimizin bu küçük
küçük himmetlerinin yekûnudur ki, on beş seneden beri Sebilürreşâd müessesesini
yaşatmakda, Müslümanlığın neşr ü müdâfaasını temin etmektedir. Onun için, bizce
kari’lerimizin lütufları pek kıymetlidir.

Velev ki, küçük bir
müddet için olsun, Sebilürreşâd kâri’leri arasına dâhil olan zevâtı bu
müessese-i İslâmiyenin en büyük hâmisi addederiz. Kıymetdâr muâvenetleriyle Sebilürreşâd’ı
himâye eden kari’în-i kirâmın günden güne tezâyüdü, âcizâne müdâfaa etmekde
olduğumuz Müslümanlığın şeref ve haysiyeti nâmına elbetde mûcib-i iftihardır.

Sebilürreşâd gibi bir
ceride-i İslâmiye kari’lerinin az veya çok olması memleketimizde hissiyat-ı
İslâmiyenin inhitât veya terakkisine en sahih bir miyardır. Onun için, her
hangi bir kari’mizin Sebilürreşâd’ı terk etmesi bizi pek mahzun ve müteessir eder.
Leh’ülhamd Sebilürreşâd memleketimizin her tarafında münteşir olduğu gibi az
çok bütün İslâm âleminde de okunmaktadır. Sebilürreşâd kâri’lerinin
memleketimizde günden güne çoğalması hissiyat-ı İslâmiyenin tenâkus değil
tezâyüd etmekde olduğuna bâhir bir delildir. Ümid ederiz ki, zât-ı âlileri
Sebilürreşâd’ı terk etmeyecekler, hattâ daha birçok ihvân-ı dinimizi kari’în-i
kiram meyanına idhâle himmet buyuracaklardır.

Bâki arz-ı ihtirâmat ile tevvecühât-ı
âlilerinin devamını temenni eyleriz efendim.

Sebilürreşâd Sahib ve Müdürü Eşref Edib

(DEVAM EDECEK)

Mahir Ünal’a Açık Mektup

Sn. Ünal; 24 Ekim
tarihindeki sabah haberlerinde verilen Maraş’daki “Harf Devrimi ve K
ültürümüz”
konusundaki konuşmanızı şaşkınlıkla öğrendim. Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz
,
Osmanlı Devleti’
mizin çöküşünden sonra  kurulmuştur. Biliyoruz ki gerileme döneminden
çöküşe  giren devletimizi yeniden güçlü kılabilmek
için, 1808’de tahta çıkıp 1839 ‘ a kadar 31 yıl padişahlık yapan Sultan
2.Mahmud, bir çok yenileşme icraatlarını yapmıştır. O yıllarda yapılan bu
yenileşme hareketleri 1923 sonrası yapılanlardan az değildir. Bu sebeple Sultan
2.Mahmud’u  bazı  çevreler gavur padişah olarak suçlamışlardır.
Eğitim, askeriye, yönetim, kıyafet dahil sosyal alanlarda yapılan bu yenileşme
hareketleri daha sonra 1.Abdülmecit(22 yıl) , Abdulaziz(15 yıl ) ,5. Murat( 6
ay ),2.Abdulhamid ( 33 yıl ),5.Mehmed Reşat( 9 yıl ) , 6. Mehmed Vahdettin’in (
4 yıl ) padişahlık dönemlerinde de devam etmiştir. Yenileşme hareketleri, o
dönemin padişahları dahil, aydın ve yöneticilerinin devleti yaşatmak ve yeniden
eski gücüne kavuşturmak amaçlıdır. Fransız, İngiliz, Alman uzmanlarının
kimisine paşa ünvanları da verilerek yapılmıştır. Ama tüm gayretlere rağmen
1850’lerden sonra  çöküş hızlanmıştır. Büyük
devletlerin hasta adam olarak gördüğü Osmanlı yönetimi için Anadolumuz gıda
ambarı, insanlarımız ise üst üste gelen savaşlar ve isyanlar için asker deposu
vazifesi görmüştür. 1. Cihan harbine Almanlar’ın yanında girişimiz yıkılış
ını hızlandırmış ve
İstanbul dahil Anadolu’nun birçok yerinin işgaliyle karşı karşıya kalınm
asına sebep olmuştur.
1919′ da İzmir’in işgaliyle hızlanan bu çok kötü durumdan devleti kurtarma arayışları
Milli Mücadele ruhunu ateşlemiştir. O günkü arayışlar sonucu , Sultan
Vahdettin’in de onayıyla, Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişi olarak   olağan
üstü yetkilerle görevlendirilmiştir. Görev Samsun havalisi dahil iç karışıklıkları
kontrol ve denetim altına almaktır. Bu görevle 19 Mayıs 1919 da Samsuna çıkan
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları İzmir’in Yunanlılarca işgali sonucu hızlanan
ve genişleyen milli mücadeleyi bir kurtuluş ve yeniden dirilişe dönüştürerek
Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasını sağlamıştır. Bu mücadele 23 nisan
1920′ de  TBMM’nin açılışını ve  29 Ekim 1923’de ise Türkiye Cumh
uriyetinin
ilanıyla sonuçlanmıştır.

Türk milleti bu
isim ve aynı bayrak altında
özgür ve bağımsız yeni
devletine kavuşmuştur. İlk yıllarda yapılan yenileşme hareketlerinin hepsi 1850′
lerden sonraki Osmanlı yönetiminin devletin sorunlarını çözmek ve daha güçlü kılmak
ve Türk milletinin daha müreffeh olmasına yönelik çözüm arayışları ile
ilişkilidir. Devletimiz bu reformlar ve getirdiği yenilikler sayesinde Anadolu
insanına eğitim , sağlık , iş , aş imkanlarını arttırarak bugünlere
gelinmiştir. Bugün siz Elbistan’ ın bir köşesinden, biz Bolu Gerede’ nin bir
köyünden çıkıp şu anki konumlarımıza geldiysek devletimizin imkanları ve
getirilen yeni düzenlemeler sayesindedir. Bu olmasa idi Anadolu’nun kıraç
topraklarında ekmek kavgası yapan 
insanlar olarak  yaşardık.1923
sonrası yapılan yenileşme hareketlerini, gençlik yıllarımın delili
şmenliği ve
bilgi yetersizliğiyle,
Kadir Mısırlıoğlu gibi bazı fanatik yazarların etkisiyle ben de konuştuğunuz
gibi yorumlardım. Daha sonra Halil İnalcık, Murat Bardakçı, İlber Ortaylı gibi
tarihçileri okudukça; Sait Halim Paşa, Ahmet Cevdet Paşa gibi isimlerin hatıra
ve tespitlerini öğrendikçe  gerçeklerin
farklı olduğunu öğrendiğime inanıyorum..

Sayın Ünal;
çocuklarımızın, torunlarımızın daha güvenli, daha çok refah içinde bir ülkede
yaşamasını istediğimizi, siyaset dahil bu amaçla çalıştığınıza inanıyorum. Bunun
ise daha barışçıl, daha birleştirici ve halkımızın dini değerler dahil daha
bilgili  olmasıyla mümkün olacağı
malumdur. Kuruluşunda ilimizde emeğim olan AK Partimizin de bu amaçla çalıştığına
inanıyorum. Lakin sizin bu konuşmanız ve benzeri bazı söylemlerin bu
hedefle  uyuşmadığına da inanıyorum.
100.yılına girdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu devlet başkanı olan ve 10
Kasım’da 84. ölüm yıldönümünü kutlayacağımız M.Kemal Atatürk başta olmak üzere
hizmeti geçen tüm geçmişlerimizi rahmetle-minnetle-şükranla anarım. Devletimizin
ilelebet ve milletimizin güven-huzur ve refah içinde yaşaması dilek ve dualarımla…