16.6 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 286

Cem Sultan

Târihî Roman
yazarı M. Turhan Tan’ın telif ettiği
13,5 X 21 santim ölçülerinde, 286 sayfalık Cem
Sultan
isimli eser, Osmanlı târihinin en ilgi çekici olaylarından biri olduğu
kadar çok hazin bir yaşanmış hikâyedir.

Fâtih Sultan
Mehmed Han’ın vefatı ile Osmanlı tahtına geçen İkinci Bayezid ve şehzâde
Mustafa’dan sonra Gevherhan Hâtun ve Ayşehan Hatun isimli evlatlarının üçüncüsü
olarak 22 Aralık 1459 yılında Edirne Sarayı’nda, Çiçek Hâtun’dan dünyaya geldi.
Cem Sultan’ın:  Murad, Ayşe Sultan, Abdullah,
Gevher Melek Sultan, Muhammed Sayd isimlerini verdiği 6 evlâdı vardır. Babası
seferde iken Edirne ve İstanbul’da babasına vekâlet ederek Osmanlı tahtında
oturduğu için saltanatta hak iddia ederek Ağabeyi Bayezid ile taht kavgasına
girişti. ‘Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!’
kuralının geçerli olduğu bu acımasız mücadeleyi kaybeden taraf Cem Sultan oldu.
‘Hükmü ilahi’, saltanatı ona nasip etmemiştir.

Cumhuriyet
döneminin ilk ve başarılı târihî romancılarından M. Turhan Tan, Anadolu’daki
savaşı kaybeden Cem Sultan’ın hayatını kaleme aldığı romanında Hicaz ve Mısır
yolculuklarına çıkan, akabinde Rodos şövalyelerine sığınan ardından Fransa ve
İtalya sürgünlerini yaşayan Cem Sultan’ın macerâlarını târihî kaynaklara
istinat ederek okurlarına sunuyor. M. Turhan Tan, târihî gerçeklere sıkı sıkıya
bağlı kalarak kurguladığı romanında kendi üslubunu yansıtıyor ve Cem’i şâirliği
yanında pek çok vasfı ile okuyuculara takdim ediyor.

Cem Sultan’ın
şiirlere ve destanlara konu olmuş sürgünü dolayısıyla romanda dönemin sosyal
havasının yanı sıra devrin Avrupası ve Osmanlı ile olan ilişkileri hakkında da
malûmat sâhibi olunabiliyor…

Cem Sultan
isimli eser, sâdece nefis ‘Cem Sultan şiirleri’ için bile okunabilecek harikulade
bir roman…

***

Cem Sultan,
ilk terbiyesini ve eğitimini saray hocalarından aldı. Beş yaşına gelince, bir
hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine
burada da devam etti. Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, büyük oğlu Mustafa’nın 1474
yılında vefâtı üzerine Cem Sultan Karaman eyâletine gönderildi. Cem Sultan
Konya’da kaldığı müddet zarfında, tahsilinin yanısıra ata binmek ve her türlü
silâhları kullanmakta büyük bir mahâret kazandı. Sağlam yapılı bir genç hâline
gelen Şehzâde, Karaman eyâletinde halkın muhabbet ve teveccühünü kazandı.
Harâbe hâlindeki Larende’de saray, bedesten ve çarşı yaptırmak sûretiyle geniş
îmâr faâliyetlerinde bulundu.

1481’de Mısır
Seferine çıktığı tahmin edilen Fâtih Sultan Mehmed Gebze’de hastalanarak vefât
edince, babasının yerine tahta çıkan İkinci Bâyezîd’e kardeşi Cem Sultan
muhâlefet etti. Cem, Bâ- yezîd’in aksine, babasının pâdişahlığı zamânında
doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini
belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi îcâb ettiğini ileri sürüyordu. Bu
sebeple harekete geçen Cem Sultan, bir ara Bursa’ya hâkim olduysa da, Gedik
Ahırçed Paşa’nın Sultan İkinci Bâyezîd’le birleşmesi üzerine Konya’ya çekilmek
mecbûriyetinde kaldı. Daha sonra Kâhire’ye giden Cem Sultan burada Sultan
Kayıtbay tarafından merâsimle karşılandı. Cem, 20 Aralık 1481’de hac farîzasını
yerine getirmek üzere Mekke’ye gidip, 12 Mart 1482’de Kâhire’ye geri döndü. Bu
arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey, Cem’i tahrik ederek Karaman beyliğini
yeniden kurma düşüncesindeydi. Aynı zamanda Ankara sancakbeyini de yanına
çekmeyi başarmıştı. Bu durum üzerine bir defâ daha şansını denemeye karar veren
Cem Sultan’ın, Konya ile Ankara’ya karşı bizzat giriştiği taarruz
başarısızlıkla neticelendi. Bunun üzerine önce Akşehir’e sonra da Kasım Bey ile
birlikte Taşeli’ne çekildi. Konya Ereğlisi’ne gelen Sultan İkinci Bâyezîd’le yeniden
müzâkerelere girişti. Ancak bu müzâkereler de diğerleri gibi netîcesiz kaldı.
Çünkü onun Kudüs’te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bâyezîd’e karşılık Cem
Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis
edilmesi husûsunda ısrar ediyordu. Bunun üzerine kardeşi ile mücâdele eden
Sultan İkinci Bâyezîd’in kendisine bâzı tâvizlerde bulunacağını ümid eden Kasım
Beyin teşviki ile Cem Sultan, nihâyet Rodos şövalyelerine mürâcaat etmeye karar
verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayak bastı. Talihsiz şehzâde
için, 12 yıl 7 ay devam edecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet
hayâtı başlamış oluyordu.

Rodos
şövalyelerinin başı Pierre d’Aubusson daha önce imzâladığı bir senetle Cem
Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ancak bu
sözünü çabuk unuttu. Şehzâdeyi elde tutmakla Sultan Bâyezîd Han’a istedikleri
yolda anlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı
zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini ümit ediyordu. Ancak Cem Sultan’ın
Türk topraklarına yakın olan bu adada bırakılması tehlikeli olacaktı. Böylece
Cem Sultan, maiyetiyle birlikte bir müddet Nis’de, bir müddet de Şambri ve Puy
kalelerinde ikâmet etti. Öte yandan d’Aubusson ile Sultan İkinci Bâyezîd
arasında bir antlaşma imzâlandı. 7 Aralık 1482 târihli bu antlaşmaya göre Cem
Sultan’ın bakım masrafı olarak, Rodos’a her yıl 45.000 duka altını ödenecekti.

Şövalyeler 6,5
yıl ellerinde tutmaya muvaffak oldukları Cem Sultan’dan âzami derecede istifâdeye
bakıyorlardı. Bu arada Avrupa’da Cem Sultan’ı elde edebilmek için siyâsî
faaliyetler vardı. Fransa, Macaristan, Venedik ve hattâ Memlûk Sultanlığı bu
gâye ile şövalyelere câzip tekliflerde bulunuyorlardı. Nihâyet Cem Sultan’ın
Alman İmparatorluğunun eline düşmesi ihtimâlinin belirmesi üzerine endişeye
düşen Fransa, onun Papanın himâyesine verilmesini kabul etti. Bu faaliyetlerden
şüphelenen Cem Sultan, Bâyezîd’e gönderdiği bir mektupta kendisini küffâr
elinde bırakmamasını istedi. Nihâyet Toulan’dan yola çıkan Cem Sultan ve
maiyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Burada büyük bir törenle karşılanarak Vatikan
Sarayına yerleştirildi.

Papa Sekizinci
İnnocent tarafından resmen kabul edilen Cem Sultan, teşrifât memurunun bütün ısrarlarına
rağmen kavuğunu çıkarmaya ve diz üstü çökmeye râzı olmayarak, doğru Papa’nın
yanına gidip ona ve yanındaki kardinallere başıyla selâm verdi. Papa da, onu
kucaklayıp öptü. Papa ile görüşmelerinde Avrupa’ya ne maksatla geldiğini anlatarak,
artık Mısır’a gidip âilesiyle berâber olmaktan başka bir emeli kalmadığını
açıklayan Cem Sultan, Papa’nın aracılığını istedi.

 Ancak Cem Sultan’ın üzüntüsüne iştirâk etmiş
görünüp onunla birlikte gözyaşı döken Papa, hakîkatte onu âlet ederek
Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan’a gitmesini
tavsiye etti. Cem Sultan’ın böyle bir hareketin, İslâm âleminde lânetle
karşılanacağını belirtmesi üzerine de, Papa Lâtince ağır bir cümle kullandı.
Aynı dili bildiği anlaşılan Cem Sultan’ın mukâbelesinde papayı mahçup ettiği
görüldü. Papa İnnocent, Cem Sultan’ı, Hıristiyan yapabilirse, Haçlı seferinin
gerçekleşeceğini ve Osmanlıları Avrupa’dan atmanın mümkün olabileceğini
sanıyordu. Bu sebeple bir gün, kendisiyle görüşürken Hıristiyan olmasını resmen
teklif etti. Ama yanılmıştı. Cem Sultan, kendisine; değil Osmanlı pâdişahlığı,
hattâ bütün dünyânın pâdişahlığı pâyesi verilse, dîninden dönmeyeceğini sertçe
bildirdi.

Papa
İnnocent’in 1492 yılında ölümü üzerine yerine Altıncı Alexandre Burgia seçildi.
1494 yılında İtalya sınırını aşarak Roma’ya giren Fransa Kralı Sekizinci
Charles, papa ile anlaşarak Cem Sultan’ı yanma aldı. Cem Sultan Fransız ordusu
ile Roma’dan ayrılarak Fransızların Napoli seferine iştirâk etti ve birçok
kalelerin zaptına şâhid oldu. Napoli Krallığının mukâvemetinin kırıldığı sıralarda
Cem Sultan’da hastalık belirtileri ortaya çıktı. Bir müddet sonra, hastalık
daha da ilerleyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından
sedye ile naklediliyordu.

Cem Sultan
böyle bir durumda bile dâimâ, ‘Yâ Rabbî!
Eğer bu kâfirler beni bahâne edip Müslümanlar üzerine yürümeye kalkarlarsa,
beni o günlere eriştirme, canımı al
!’ diye duâ ediyordu. Nihâyet 25 Şubat
1495 Çarşamba sabahı, Kelime-i şehâdet getire getire rûhunu teslim etti. Cem
Sultan o sırada 35 yaşındaydı.

Cem Sultan’ın
hastalık veya zehirlenme netîcesinde öldüğüne dâir muhtelif rivâyetler vardır.
Osmanlı müellifleri genellikle papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli
ustura ile Cem Sultan’ı traş ettiğini ve ölümüne sebeb olduğunu bildirmektedir.

Haberin
İstanbul’a ulaşmasından sonra, Sultan Bâyezîd’in emriyle dükkânlar, çarşılar
kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün câmilerde gıyâbî cenâze
namazı kılındı. Tâbutu ise ancak 1499 yılında ülkeye getirildi. Bursa’ya götürülerek
Fâtih Sultan Mehmed’in büyük oğlu Mustafa’nın yanma gömüldü.

Cem Sultan
şâir ve edip ruhlu bir zât olup, Dîvân’ı vardır. Avrupa’da bulunduğu müddetçe
Fâtih Sultan Mehmed’in oğluna yakışır sûrette hareket edip, herkesin gıpta ve
sevgisini kazanmıştı.

Vatan hasretini dile getiren, Allah’tan niyazda bulunan Cem Sultan’in Dîvân’ından
bir bölüm:

Can dimağına irup buy-i vatan

Dil diler kim görine ruy-i vatan

Çeşmey-i Hayvan’dan iy dil hoş durur

Ben garib üftadeye cuy-i vatan

N’ola can istesem çün yeg durur

Bağ-i cennetden bana kuy-i vatan

Gönlüm eyler da’ima anı taleb

Bend olaldan bana gisuy-i vatan

Hürrem olup Can-i Cem irdi safa

Dil sabadan alalı buy-i vatan

Ötüken Neşriyat’ın eseri sunuş yazısı:

M. Turhan Tan
mâlûmunuz üzere Cumhuriyet döneminin ilk târihî roman örneklerini veren
yazarlardan biridir ve üstelik bu yazarlar arasında belki de en başarılısı
denilebilir. Çünkü M. Turhan Tan’ı farklı kılan iki önemli özelliği vardı.
Bunlardan birincisi, yazdığı târihî romanlarda mutlaka târihî kaynaklara atıfta
bulunması ve böylece bir roman dâiresi içinde kalmakla birlikte, târihî
gerçeklere de aykırılık teşkil etmemeye çalışmasıydı. Öyle ki, sâdece Cem
Sultan’da değil, M. Turhan Tan’ın bütün târihî romanlarında mutlaka târihî
kaynaklar dipnot olarak verilmektedir. M. Turhan Tan’ın ikinci özelliği ise iyi
bir romancı olmasıdır. Yâni, ‘bir târih
tezi işlemek maksadıyla, alanım olmasa da bir roman yazayım
,’ düşüncesi
içerisinde bulunmayan, gerçekten roman sanatını idrak etmiş ve bu mânâda kalem
oynatırken romanın ve romancılığın kendine ait birtakım inceliklerini gayet
başarılı bir şekilde kullanan bir yazardır.

Cem Sultan isimli
eserine baktığımızda Türk ve dünya târihinin en hazin şehzade hikâyelerinden
birisine ship olduğunu görebiliyoruz.

Cem Sultan’ın,
ağabeyine göre üstün vasıfları vardır. Anadolu’daki savaşını kaybeden Cem, uzun
ve hazin bir gurbet yolculuğuna çı-kacaktır. Roman onun Hicaz ve Mısır
yolculuklarının ardından Rodos şövalyelerine sığınmasıyla birlikte Fransa ve
İtalya sürgünlerini de ele alan bir anlatıma sâhiptir.

M. Turhan Tan, târihî
gerçeklere bağlı kalarak kurguladığı romanında hem kendi üslubunu yansıtıyor, –
aşk macerasına yer veriyor, bunu yaparken Cem Sultan’ın bu gönül ilişkilerinin
gerçek olduğunu da bizlere bir kez daha hatırlatıyor.

Cem Sultan pek çok
vasfı haiz olmakla beraber usta bir şâirdir. M. Turhan Tan bir edebiyat
eserinde onun bu şairliğini son derece başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Öyle
ki, Cem Sultan’a ait olan birtakım şiirleri romanında kullanmıştır. Bunlar
Cem’in şâirlik yeteneğinin ne kadar üst düzey olduğunu bizlere anlatmaktadır.

M. Turhan Tan târihî
bir karakteri anlatırken esasında, şahsî olarak yaptığı şeyin bir edebiyat işi
olduğunu unutmamış ve bu anlamda çok başarılı bir eser ortaya koymuş. M. Turhan
Tan Kitaplığının belki de en başarılı romanlarından birisi olan Cem Sultan’ı
okuduğunuz zaman hadiseleri kontrol etme ihtiyacı hissedebiliyorsunuz. Bunun
esas sebebi ise romandaki gerçekçi hava ile oluşturduğu merak unsurudur.

Meselâ Cem Sultan’ın
vefat edişine dâir iddiaların odağında yer alan meşhur bir devlet adamından
bahsediliyor. Romanı okuduğunuz vakit, ‘bu
bir kurgu mudur yoksa gerçek midir
?’ diye merak ediyorsunuz ve sonrasında
yaptığınız kısa bir araştırmayla vakanın gerçek olduğunu görebiliyorsunuz. İşte
bunun gibi târihî gerçek karakterlerin yanı sıra kurgu olan karakterlere de yer
veriliyor.

Dönemin sosyal havasının
yanı sıra romanın bir kısmının sürgün sebebiiyle, Avrupa’da geçmesinden ötürü
devrin Avrupa’sı ve Osmanlı ile olan ilişkileri hakkında da mâlûmat sâhibi
olabiliyorsunuz.

Nihayetinde
denilebilir ki, M. Turhan Tan’ın bütün eserlerinde olduğu gibi yine çok iyi bir
târihî roman okurken, aynı zamanda târihî bir şahsiyetin hayatı ile ilgili de
gerçekçi bilgilere sâhip olabilirsiniz.

M. TURHAN TAN

 (7 Mart 1885-25 Aralık 1939) Asıl adı Mehmet
Sâmih Fethi’dir. Babası Ahmet Fethi Bey’in İstinaf Mahkemesi Ceza Reisliği
görevi sırasında Diyarbakır’da doğdu. Aslen Sivaslı tanınmış bir ailenin çocuğu
olarak eğitiminin yanı sıra Arapça ve Farsça özel dersler aldı. Üsküp’te kısa
bir süre edebiyat öğretmenliği görevinde bulundu. Samsun, Amasya tahrirat
müdürlüklerinde, Remadiye, Yalvaç kaymakamlıklarında, Çorum ve Kayseri
mutasarrıflıklarında bulundu. Kurtuluş Savaşı sırasında Sivas milletvekilliğine
seçildi. 1922 yılından sonra kendini basın ve yayın işlerine verdi. 1939
yılında iki ay kadar süren hastalığının ardından vefat etti. Edirnekapı
Şehitliği’ne defnedildi.

M. Turhan Tan,
edebiyat hayatına aruz vezniyle yazdığı şiirleriyle başladı. Tasvir-i Efkâr ve
Tercüman-ı Hakîkat gazetelerinde ‘S.’, Servetifünun Dergisi’nde ‘Bedrettin
Mümtaz’ isimleriyle yazıları yayımladı. Hayat ansiklopedisinde ‘M. S.’ Adıyla
yayımlanan maddeler de M. Turhan Tan’a âiti. Asıl ününü M. Turhan Tan adıyla
yazdığı târihî romanlarıyla yakaladı. Akından Akına ve Cem Sultan Fransızcaya;
Piçler ve Osmanlı Rasputin’i Cinci Hoca Yunancaya; Hürrem Sultan Fransızca, Yunanca
ve Almancaya çevrilmiştir.

Kitap hâlinde yayınlanan romanları: Akından Akına, Alafranga
Bir Hanım, Âli Maceralar, Büyücü Karı, Cehennemden Selâm, Cem Sultan, Cengiz
Han, Devrilen Kazan, Düğün Gecesi Sağır Güveyin Muaşakası, Gönülden Gönüle, Hint
Denizlerinde Türkler, Hürrem Sultan, Kadın Avcısı, Kâfir Hakîkat, Krallar
Avlayan Türk, Kurnaz Kız, Mâruf Aynalı Necibe’nin Kızı, Nedime, Osmanlı
Rasputini Cinci Hoca,  Safiye Sultan, Sevinç
Han, Timurlenk, Üç Ay Yatakta, Viyana Dönüşü

Tefrika
olarak yayınlanan romanları:
Yenge Hanım, Zifaf Gecesi Harem Ağasının Muaşakası, Avareler,
Baht İşi, Benli Mehmet,  Bir Avuç Kül,
Deli, Niçin, Paşalar, Paşazadeler,  Piçler.

 Masal: Alaeddin ve Sihirli Lamba
Hikâyesi.

Biyografi: Atatürk, Mehmet Akif.

Gezi: Avrupa Notları: Balkan’da
Karagöz Neler Görmüş?, Karagöz Edirne’de.

Derleme-
İnceleme:

Târihte Türkler İçin Söylenen Büyük Sözler,  Târihî Musahabeler.   

Makaleler: Köşe Penceresinden /
Dil ve Edebiyat Yazıları.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

 

Muhalefetin İktidarı Ayakta Tutma Görevi

     Bir siyasî partinin iktidara gelmesi kolay değildir,

            Gelince gitmemesi hiç kolay değildir;

            Hele hele 20 küsur sene kalabilmesi zorların zorudur,
diyeceğimi zannediyorsanız yanılırsınız. Muhlama
gibi (minci olarak süte, peynir ve un olarak tereyağına) muhalefet varsa kolaydır.

            Evvelâ “Müslümanların ensesinde boza pişirme” numarasıyla
onları toplumsal tabakalara aşılarsınız. Sonra olası doğumu da 28 Şubatlarla
sezaryen ederek erkene alırsınız.

Sistemin
erketecisi olarak erken seçim kararı ve hep ön alan şahıs çeyrek yüzyıldır aynı
kişiyse söylenecek söz yok.

Ne
zaman tıkansa C’den yada M’den hamlelerle hula-hoplatırlar
halkımızı; böylece sindirim sistemi s.o.s. vermez.

Meselâ
neyi yapmamanız gerekiyorsa onu yaparak koz verirsiniz. Başörtüsü gündemi 2
puandır, referandum olursa künde..

Koalisyonların
öcü olarak gösterildiği algıya 6’lı bir sunumla arz-ı endam edersiniz. Nasılsa
ortalama vatandaşın 6 parçadan en az biriyle sorunu vardır; böylece kötü
pazarcı gibi sağlamla beraber çürükleri de kakalayarak vatandaşın bir daha
tezgâhınıza uğramamasını garantilersiniz.

            Olmadı, en az oy alacak adayla seçime girersin.
Böylelikle ikinci tur masrafını dahi boşa çıkararak memlekete hizmette
bulunursun.

            Zaten iktidar kanadı da en kötü, en müflis, en hayırsız
kimselerle oy toplamayacak mı? Sen de muhalefet olarak en yalaka, en paragöz,
en muhteris tipleri toplar ve alacağın yüzdenin minimum olmasını sağlarsın.

            Dostlar seçim görsün. Şunun şurasında 2028’e ne kaldı; bu
maç geride kalır, önümüzdeki tuşlara bakarız. “Bir ihtimâl daha var; o da kazanmak mı dersin? Allah esirgesin.

            Muhalefet tencere..

            İktidar hem kazan hem kepçe..

            Ve muhlama (yada kuymak) tek gerekçe!

 

Not: 1946 Seçimlerinden 2023’e 77. Yılımız kutlu olsun. ‘I love you America’. Kiss Turkey..

Birand ve Türk Olmayan Medya…

“Eski
çamlar bardak oldu ve bitpazarına nur yağdı! Bir cumhurbaşkanlığı seçimine
giderken eskimeyen hatırlatmalar yapmak istedim…”

Türkiye’de yayın yapan ve
küresel medyanın Türkiye şubesi gibi çalışan yayıncılığın önemli ismi Mehmet
Ali Birand vefat etti. Allah rahmet eylesin… Bundan sonrası artık Allah’la onun
arasındaki iş. Ona da biz karışamayız.

Birand’ın öldüğü dakikalarda
televizyon seyrediyordum. Bu haber hemen bütün kanallarda konuşulmaya başlandı.
Ekrana çıkıp konuşan ve hepimizin tanıdığı bu insanlara şöyle bir baktım.
Çoğunun ortak husumet noktası Türk Milletiydi ve bir yol arkadaşlarını
kaybetmekten çok üzüntülüydüler. Onları anlayabiliyorum. Ben de bir fikirdaşımı
kaybetsem aynı ruh hali içinde olurdum.

Bu insanların neredeyse
tamamının bana ve Türk Milletine ne kadar yabancı olduklarını ama bizleri
etkilemek için nasıl ahkâm kestiklerini bir kez daha gördüm.

Ne yazık ki; Türk Milletinin en
az içinde bulunduğu sektör basındır desek her halde yalan söylememiş oluruz
diye düşünüyorum.

Türk Milleti, birçok iştigal
sahasının önemini anlayamadığı gibi basınında önemini kavrayamamış ve
çocuklarını bu sektöre yönlendirmemiştir. Tıpkı çocuklarını apolitize ederek
siyasete sokmadığı gibi…

Ekranları ve gazeteleri işgal
eden bu kişiler kimdir? Ne yaparlar? Hedefleri nedir? Kaç para kazanırlar? Ve
sair benzer şeyleri doğru düzgün bilmeyiz. Ama bu kişilerin yaşamımıza derinden
etkileri olduğu konusunda şüphe yoktur.

Medya yâda basın; adına ne
derseniz deyin, siyasi tercihlerimizi belirler veya yönlendirir, kültüre etki
eder, dini başkalaştırır, sosyal yaşamı çekip çevirir… Yani adını koymakta
zorlanabileceğimiz birçok hususta yaşamımıza direkt ve ya endirekt bir şekilde
etki eder…

Türkiye, Osmanlı’dan bu yana,
bugün adına küresel güçler dediğimiz ama dönem dönem farklı kavramlarla da
tanımladığımız dış güçlerin hem birbirleri hem de Türk Milleti ile mücadele
içinde olduğu bir coğrafyadır.

Bu mücadelede de basın dediğimiz
kuruluşlarda kullanılmaktadır. Dış güçlerin Türkiye’de sermayesi ile ortak
olduğu veya görünmez maddi desteklerde bulunduğu basın kuruluşları vardır.
Medyada çalışan Türk’e yabancı adamlarda, dış güçlerin kontrolüne girmiş bu
medyada, inanılmaz paralarla, efendileri haline gelmiş patronlarına hizmet etmektedir.

Basında oluşmuş klikler vardır.
Bunları genellikle maoist, marksist, liberal, kürtçü, İslamcı gibi
nitelendirilen tiplerdir. Ama sonradan ortaya çıkan gerçekler, bunların
göründüğü gibi olmadığı ve aynı merkezlerin adamları olduğunu göstermiştir.

Kendisini Türk Milletine mensup
görmeyen ve asılları da böyle olan bu adamlar ve kadınlar; farklı fikirlere
mensupmuş gibi gözükseler de, iş Türk Milletine saldırıya gelince birleşmeyi
kolayca sağlamış insanlardır…

Türk Milletini; yanıltmak,
aldatmak ve çıkmaz sokaklara sürükleyebilmek için yapılan psikolojik
operasyonların mimarı da olan bu adamlar, her fırsatta sureti haktan gözükmeyi
başararak Türk Milletine onarılmaz zararlar vermeyi başarmıştır.

Bütün bunların farkında olan
şuurlu ve istekli Türk çocukları, adı sözde “Türk Basını” olan, bu yapıya sızmaya çalışmış ama maalesef kısa
sürede deşifre olduklarından hemen enterne edilmişlerdir.

Türkiye’deki medya, günümüzde de
etkisini olağanca hızıyla sürdürmektedir. Onun için “Yandaş Medya” yaratılarak, bu medyaya diğerleri ile birlikte
Türkiye’nin dönüşümünde önemli roller verilmiştir.

Gazetelerin; mizanpajını,
kullanılan fotoğrafları, öne çıkarılan renkleri, atılan manşetleri ve
görülmeyerek kasten atlanılan haberleri ve benzerlerini de dikkate alırsanız,
basının mutfağının da vitrininden farklı olmadığını anlarsınız.

Onun için Türk olmayan ama
Türkiye’de yayın yapan bu medyaya, bu medyanın gücünü bilmeme rağmen, temkinli
ve mesafeli yaklaşıyorum. Ancak Türk Milleti, medyanın önemini kavramalı ve
çocuklarını nasıl vatanı korumak için asker, polis, hâkim, savcı, kaymakam,
öğretmen yapıyorsa, gazeteci ve televizyoncu yapmak içinde düşünmeli ve çaba
harcamalıdır.

Türk çocuklarının hâkim olacağı
bir Türk medyası, Türk Milletine haberin gerçeğini ulaştıracak ve önümüze
yorumun doğrusunu getirecektir. Yoksa ölümün eşiğine gelmiş olduğunun farkında
olanların yaptığı itiraflar, canımızı her zaman sıkmaya devam edecektir. Ben
yeteri kadar hayal kırıklığı yaşadım ve idraksiz adam olarak nitelendirilmek
istemiyorum. Ya siz? 

Kuşbakışı AKP’nin Ekonomi Karnesi

“20 yılda 2,8 trilyon dolar ihracat yapılmış, 4,1
trilyon dolar ithalat yapılmıştır. Dış ticaret açığı 1,3 trilyon
dolar.
Bu, bütün dünya ölçeğinde bile olsa çok büyük bir rakam. Bu dış
ticaret açığı, üretmeden tükettiğimiz rakam demek.”

CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’nin
sözleri bunlar. İlhan Kesici partisi adına 2023 Bütçe görüşmelerinde TBMM Genel
Kurulunda yaptığı konuşmada ekonomimizin yapısal sorunlarını net bir vizyonla
tespit etti. Meseleye kartal gözü ile geniş bir perspektiften bakan Kesici, gerçek
durumu, propaganda boyasına bulanmamış çıplak rakamlarla açıkladı.

İlhan Kesici DPT Müsteşarlığı yapmış ciddi bir bürokrat, mühendis
ve siyasetçidir. O’nun verdiği rakamlar güvenilir doğru rakamlardır. Zaten
iktidar kanadı bile bugüne kadar hiçbir rakamına itiraz etmedi.

Türkiye önceden de cari açık veren bir ekonomik yapıdaydı.
Fakat AKP döneminde üretmeden tüketmek veya ürettiğinden çok tüketmek
alışkanlığı inanılmaz büyüklüğe erişti.

Ürettiği tükettiğinden fazla olan başka milletlerin tasarruflarını
borç alarak harcamanın elbette bir bedeli var. Borç bu, vadesi geldiğinde -faizi
ile birlikte- ödenecek ki ileride tekrar borca ihtiyaç duyduğunuzda borç
bulabilesiniz. Nitekim Türkiye 20 yılda, 112 milyar doları dış borç olmak
üzere toplam 545 milyar dolar faiz ödemesi yaptı.

Faize karşı olduğuna inanmamızı isteyen ve “Nas varken bize ne
düşer” diyen Erdoğan’ın milletimize ödettiği faiz bu.

İlhan Kesici “Bizim iliğimizi, kemiğimizi perişan eden bu
faiz rakamlarıdır. Bu rakamlara dünyanın hiçbir ekonomisi dayanamaz.
Bizim
ekonomimiz de dayanamıyor, dayanamadı” derken en temel soruna dikkati
çekiyordu.

Nitekim “2023 bütçesinde faize ayrılan kalem 565,6 milyar lira
oldu.” Bu rakamın büyüklüğünü anlamak için 2023 yılı bütçesinde tarım ve
hayvancılıkla geçinen milyonlarca insanımıza verilecek tarım desteğinin sadece
54 Milyar TL olduğunu
hatırlatalım.

Faize giden paranın yarısını tarım desteğine verebilseydik tarım
desteği 5-6 katına çıkacaktı. Ve bugün temel gıda maddelerine bile erişemeyen
milyonlarca vatandaşımız bu dramı yaşamayacaktı.

Rakamlar açıkça “Türkiye tarihinde faiz lobilerine en çok para
kazandıran iktidarın AK Parti iktidarı olduğunu”
ortaya koymakta.

Bu bir yönetim tarzının ekonomiye yansıması ve siyasi bir tercihin
sonucudur.

****************************

Siyasetçi – Devlet Adamı

R. T. Erdoğan usta bir siyasetçidir. Fakat ülkenin
orta ve uzun vadeli menfaatleri ile kendisinin kısa vadeli çıkarları
çatıştığında, tercihini ülke menfaatlerini maksimize edecek seçenekten yana
kullanan bir devlet adamı değildir.

Erdoğan daima kısa vadede kendi gücünü artıracak, seçim
kazandıracak seçenekleri tercih eden bir siyasetçidir.
Seçim
yaklaşınca ve seçilmeme korkusu ağır basınca, daha önceleri “ülkeyi batırır”
dediği düzenlemeleri yapması bu karakterin sonucudur.

Bütün ekonomistler “21’inci yüzyılda global rekabete hazır
olabilmenin en önemli unsuru yüksek teknoloji üretecek, yaratacak,
kullanacak vasıflı insanlar yetiştirmektir”
diyor.

Fakat “ekonominin kitabını yazan” “ekonomist Başkanımız”
döneminde dünyada ilk 500’e giren üniversitemiz kalmadı.

“Türkiye’nin birçok araştırma alanında yayın
performansı
yü
ksek gibi görülse de söz konusu yayınlara çok düşük düzeyde atıf yapıldığı tespit edilmiştir. Türkiye yayın başına düşen atıf sayısı bakımından
AB üyesi 30 ülke arasında sadece Romanya’yı geride bırakabilmiştir. Bu yayınlarda
yenilik getirici ç
alışma sayısı çok azdır.”

“Bilimde ileri sayılan ülkelerle yarışabilmenin yolu niceliğe
(sayıya) değil niteliğe (kaliteye) yatırım yapmaktan geçmektedir.”
Ama AKP neredeyse
her büyük ilçeye bir, büyükşehirlerde yüzlerce apartmanda üniversite açtı. Ama içinde
bilim yok, kalite yok.
Çünkü akademik yü
kseltme ve atama ölçütleri
liyakat esaslı değil iktidara sadakat öncelikli.

Az miktarda iyi yetişmiş doktor, mühendis vd dallardaki vatandaşlarımızı
da yurtdışına kitlesel beyin göçü ile kaybediyoruz.

Çünkü büyük devlet olmak için yapılması gerekenler uzun vadeli
işlerdir.
Bu işler kısa vadede seçim kazandırmaz, inşaat işleri gibi
dikkat çekmez, kendi zengin kölelerini yaratmaz, geniş kesimleri devlete
göbekten bağlı sadık kitle haline getirmez.

Bu yüzden “Millî Eğitim Bakanlığının ve üniversitelerin
bütçesinin toplam rakamı 571 milyar lira.
25 milyon öğrenci ve 1 milyondan
fazla öğretmene” sadece faize ödediğimiz kadar bir para harcayacağız.

Ülkenin ve milletin kısıtlı kaynaklarını çok verimsiz bir şekilde
savuran AKP iktidarı itibarı gösteriş ve israfta aradı. Alınan
borçlar, ödenecek ana para ve faiz toplamından da çok gelir getiren, verimli
alanlara harcanmadığı için borcu borçla kapattı.

Fakat borç verenler bu durumu bildiği için risk primi
yüksek olan Türkiye’ye tefeci faizleri ile borç verdiler.

İYİ Partili Prof. Bilge Yılmaz’ın açıklamasına göre: “Yunanistan,
bugün 1000 dolar borç almak için yıllık 41 dolar faiz ödeyecek. Biz, 1000 dolar
borçlanmak için 97,5 dolar faiz ödüyoruz!”

Hatta Türkiye bu faizlerle bile borç bulmakta zorlanıyor. Erdoğan’ın
şahsi ilişkileri ile BAE, S. Arabistan gibi ülkelerden gelen üç beş milyar
dolarlık geçici swap anlaşmalarıyla Merkez Bankası rezervine makyaj yapıyor.

Demek ki dünya sermayesi nezdinde Yunanistan’ın itibarı bile Türkiye’nin
itibarından kat kat fazla.

İlginç olan ise “dış güçler” ile ekonomik ilişkisi bu vahim
boyutta olan partili Cumhurbaşkanının kendisini “yerli ve milli”, bu
politikaları eleştirenleri ise “dış güçlerin kuklası” gösterebilmesi.

Namık Kemal Zeybek ve Türklük

Kaymakam iken bile şöhreti ve hizmeti dikkat çekiciydi.
Namık Kemal Zeybek’i ilk defa Ankara Bayındır Sokaktaki bir dairede yaptığı
sohbette tanıdım. Sanırım 1960’lı yılların sonuydu. Genç Kaymakam Namık Kemal
Zeybek (Bayburt 1944) burada gençlere sohbetleriyle ufuk açıyor, kitaplar
tavsiye ediyor, tartışmalarla yol gösteriyor, eleştirilere cevap veriyordu. Söz
konusu zaman dilimi ideolojik ve siyasi tartışmaların da (milliyetçi, sonra
ülkücü, İslamcı, sağcı, solcu, devrimci vs) tırmandığı ve gündemin
oluşturulduğu, özellikle görüşü ne olursa olsun gençlerin bol bol kitap
okuduğu, konferanslara, çalıştaylara, seminerlere, arayışlara girdiği yıllardı.
Üniversiteler ve öğretim üyeleri bilim kadar ideoloji de üretiyordu,
dolayısıyla çatışmalar da peşinden geliyordu münakaşaların.

 

Kültür Bakanı Bir
Delikanlı

 

1980 askeri darbesi sonrasında Başbakan Turgut Özal, iki
elini kavuşturarak başı üzerinden yükseltmesiyle partisinde 4 görüşü bir araya
toplamış, iktidar için şanslı görünen darbecilerin desteklediği emekli
Orgeneral Turgut Sunalp’ı ve Başbakanlık eski Müsteşarı Necdet Calp’ı çok
geride bırakarak hükümeti kurmuştu. Namık Kemal Zeybek de Kültür Bakanı olmuştu
Turgut Özal Hükümetinde. Kendisini sık sık ziyaret edip bir yazar
sorumluluğunda görüşlerimizi iletiyorduk. İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif
Ersoy’un vefatının 50. Yıldönümünde (1986) arka planı güçlü ve detaylı bir
proje sunduk kurucusu olduğum Yazarlar Birliği yönetimi olarak. Bakan Namık
Kemal Zeybek derneklere değil de sivil toplum kuruluşu olarak ancak vakıflara yasa
gereği kamu katkısı verdiğini belirtince Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat
Vakfı’nı 14 yazar, akademisyen, prodüktör, yayıncı, müteşebbis ile birlikte kurarak
(1984) hayata geçirdik. Faaliyete başladık. Başbakan Turgut Özal’ın da “hukuki,
etik ve uygulanabilir olmak şartıyla belirlediği” önemli projelere imza attık.
Sayın bakan ile hukukumuz sonra da artarak sürdü. Daha sonra siyasi ayrışımlara
girildiği günlerde bile fikir teatilerinde bulunduk. Birlikte konferanslara
katıldık. Mesela Kayseri Üniversitesi’ndeki Mehmet Akif Ersoy programına Namık
Kemal Zeybek ve merhum Mustafa Yazgan ile birlikte katılarak, görüşlerimizi
açıkladık. Üniversite gençliği büyük alaka gösterdi. Ankara’ya da aynı zamanda
bir ofis gibi kullandığı minibüsüyle birlikte döndük, yolda Türkiye’yi ve
toplumumuzu uzun uzun konuştuk.

 

Türk Debiyat Vakfında
Aydınlar Buluşması

 

Özal Hükümetinde Türk Cumhuriyetlerinden Sorumlu Devlet
Bakanlığı kurulmuş, başına da vakfımız kurucu üyesi Prof. Dr. Ercüment Konukman
atanmıştı. Sovyetlerin dağılmasıyla bağımsızlıklarına kavuşan ve Türkiye’nin
desteğini alan Türk Cumhuriyetlerine kamu ve sivil toplum kuruluşlarımız hizmetler
götürmeye başladı. Bu hala da devam ediyor. Vakfımız Türk Cumhuriyetlerinde iki
ülke milli şairlerini (Hüseyin Cavit-Azerbaycan, Abdullah Tukay-Tataristan,
Ahmet Baytursunuli-Kazakistan, Abdulhamit Süleyman Çolpan- Özbekistan ve Mehmet
Akif Ersoy-Türkiye) tanıtan, eserlerini söz konusu ülkenin diline çeviren
uluslararası sempozyumlar yaptı. Bakan Namık Kemal Zeybek de özellikle
Kazakistan’da önemli faaliyetlerde bulundu, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan
Nazarbayev’in emriyle hayata geçirilen Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde başarılı
çalışmaları oldu, dergi çıkardı ve yayınlar yaptı, kitaplar yazdı. Hala bu
minval üzere yorulmadan yürüyor.

Yıllar sonra kendisiyle İstanbul Sultanahmet’teki Türk
Edebiyat Vakfı’nın Çarşamba Sohbetlerinde yeniden birlikte olduk. Merhum
Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı’nın eseri olan bu mekânda Namık Kemal Zeybek’ten
Türklük konusunda önemli bir konferansını dinledim. Bir zamanlar buradaki
sohbet ve konferanslara üniversite gençleri önem verir, istifade eder, nasibi
olan, olmazsa olmaz bir uğrak yeriydi. Bu defa orta yaşın üzerindeki aksakal aydınlarımızın
dayanışmasını gösterdiği bu sohbette 1960’lı yılların gençleriyle birlikte
olduk. Özellikle saydım toplantıda sadece üç genç vardı bizim dışımızda!  Ankara’da ikamet eden Sayın Bakan Namık Kemal
Zeybek’i, İstanbul’da olsam bile eserleriyle yakından takip ediyordum; Türklük
İnancı, Türk Olmak, Ateşten Damlalar, Aşk Yolu-Ahmet Yesevi, Ülkü Yolu, Allah
Aşk ile Ulaş, Türk Dünyası Deyince, Kızıl Elma, Türk Ülküsü, Bilgi Çağında
Türkçülüğün Esasları’ında imzası olan bir devlet adamımız, bir yazarımız, bir
aydınımızdı.

Benim neslimden olan Namık Kemal Zeybek, dönemin Yavuz
Bülent Bakiler ve Agah Oktay Güner gibi önemli hatiplerindendi. Sesi
etkileyici, görüşleri önemliydi. Bu toplantıda ayakta konuştu. Mikrofon
kullanmadı. Nefesi yetti de artı bile.

 

Eskimeyen Görüşler

 

Namık Kemal Zeybek notlarıma göre şöyle konuştu; Anavatan
Partisi’nde iken Başbakan Özal bu konuları bilmez, beni milliyetçilerin
temsilcisi gibi görürdü. Sorardı “Hanginiz Türksünüz?” gibi. “Hepimiz Türk’üz”
derdim. Kendisiyle aynı kanaatte olmadığımı anlatırdı. Türklüğün boy, pos göz
ile falan alakası yoktur. Türkçeyi koruduğunuz kadar Türk’sünüz. Görüşlerimden
ve Nazım’ı okuduğum için bazı arkadaşlarım bana “Nazım” Kemal Zeybek demeye
başladılar. Ancak Alpaslan Türkeş’in Nazım Hikmet’ten şiirler okumasıyla bu
dönemi tartışmasız atlattım.

Zaman zaman anekdotlarla konuşmasını rahatlatan Namık Kemal
Bey özetle şöyle devam etti; İsmail Gaspıralı(1851-1914) yazı, gazete ve
kitaplarıyla Türk Uluslarını millet yapmak istedi. Bolşevik Türkçü Sultan
Galiyev (1892-1940) bu konuda ikinci adımı attı. Türk eşittir Türkiyeli
biçiminde anlaşılıyor. Kelimelerin manasında buluşmak gerekir. Türk Dilinin
kerameti ancak birkaç günde anlaşılabilir. Mustafa Kemal Atatürk de Türk
olduğumuzu hatırlattı, gerçek bir Türk ulusu yarattı. Sovyetler zamanında
Moskova Türk Dünyasını Azeri, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar diye böldü. Bir
müddet böyle bir sıkıntı yaşandı, tartışmalar oldu. Türklük bir inanç
meselesidir. Türkiye Türklüğü bir gerçektir. Sovyetler dağılınca durum
anlaşıldı. Orhun Anıtlarındaki yazıtlardan hatalı tercümeler yanlış anlamalara
neden oldu. Amerika’da Mayalar var. Türk. Bizdeki Mayatepek böyle bir şey. Hem
tepe adları ve hem de soy isimleri olanlar mevcut. Başbakan Demirel Türk
Cumhuriyetleri’nden üniversitelerimizde okumak üzere 10 bin Türk öğrenci
getirtti. Bu önemli bir gelişmeydi.

Namık Kemal Zeybek, İran’ın önemli kentlerinden Tebriz’e
gittiğinde Türklerin Müslümanlığının başlangıcındaki öğreticiliğinin isminin
Şeyh Mansur’un da Türk olduğunu bellediğini anlattı ve Ahmet Yesevi’nin de Şeyh
Mansur’un talebesi olduğunu söyledi. Bölgede Arap saldırısına da değinen Bakan
Namık Kemal Zeybek Arapların Özbekistan’daki saldırıları sırasında tarihi
mekanları yıkıp geçtiğini hatırlatarak 16. Yüzyılın ise bir Türk Asrı olduğunu,
her hususta ileride bulunduğunu belirtti ve dünyayı Türklerin yönettiğini
bildirdi.

 

Din, Siyasete
Karışınca İçi Boşalıyor

 

Notlarıma özellikle bakıyorum; heyecanlı, zaman zaman sesini
yükselten, ces ve mimikleriyle etkili olan Sayın Bakan Namık Kemal Zeybek,
kanlı olaylara da temas ederek, Timur İmparatorluğunun 4. Sultanı, Türk
matematikçi ve astronomi bilgini Uluğ Beyi (1393-1449) oğlunun öldürdüğüne
işaret ederek Nakşibendiliğin bölgede bütün ilim yuvalarını yerle bir ettiğini
ileri sürdü. İşte bundan dolayı da din ile siyaseti ve ideolojiyi ayırmak
gerektiğini, hepsini de yerli yerine oturtmak icap ettiğine dikkat çekti.

Namık Kemal Zeybek’e göre; Osmanlıların en kuvvetli olduğu
Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Ebussut Efendiyle bozulmanın başladığını
iddia ederken, Şeyhülislam’ın Kanuni’nin çocuklarını öldürmesi için fetva
verdiğini hatırlattı. Dolayısıyla din siyasete karışınca içi boşalıyor.

Bir buçuk saat kadar süren toplantıda Sayın Bakanın
görüşlerine hiç itiraz eden ve soru soran olmadı. Sadece daha sonraki sohbette
bazı hususlar hatırlatıldı, ancak görüş ve düşünceler değişmedi. Ülkemizin ve
toplumumuzun daha da yükselmesi için Namık Kemal Zeybek yeniden Türkleşmek,
ilmi öncelemek, akıl ve eğitim yolunda ilerlemenin şart olduğunun altını çizdi.

 

Türk Konseyi

 

Esasında Sayın Namık Kemal Zeybek kitaplarındaki
görüşlerini, televizyondaki açıklamalarını ve konferanslarındaki konuşmalarını
bir bakıma özetle tekrar etti. Yeni bir şey söylemedi. Bunda bir açıdan zamanın
yetersizliği ve dinleyici hedef kitlesinin de rolü olabilirdi. Ama en azından
sık sık gittiği Türk Cumhuriyetlerindeki Türklük algısını, Türk Konseyi (Türk
Devletler Teşkilatı, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkiye’nin üye,
Macaristan, Türkmenistan ve KKTC’nin gözlemci üye olduğu eski adıyla Türk Dili
Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi-2009) ve bu konudaki gelişmeleri anlatarak
izleyicilere bir moral yüklemesi yapabilirdi. Hele bağımsızlığını korumaya
çalıştığını iddia eden Türkmenistan hakkında “Biz Türkmeniz, Türk değiliz”
biçimindeki görüşü yorumlaması faydalı olacaktı. Ama her şeye rağmen istifade
edilen bir toplantı oldu. Türk Edebiyat Vakfı’nda hedef kitlesi genç,
talebe  ve üniversiteli olan böylesi
toplantıların artarak devam etmesini dilerim.

Basın Bildirisi

 (Türk
Sanayisinin Durumu)

Türkiye’de uluslararası rekabette
Türk sanayisinin yanında olmak için organize sanayi bölgeleri (OSB)
kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının web
sayfasındaki verilere göre bugün itibariyle
Bakanlıkça  sicil verilerek tüzel kişilik kazanan OSB sayısı 353’e
ulaşmıştır.
Türk sanayisinin uluslararası alanda rekabet yapabilmesi
için üretimde fiyatların dünya koşullarına uygun olması gerekmektedir.

Üretim fiyatlarını
etkileyen önemli giderlerden doğalgaz organize sanayi bölgelerinde BOTAŞ
tarafından temin edilmekte ve BOTAŞ tarafından yapılan zamlar satış tarifesine
yansıtılmaktadır. Elektrik giderleri de ilgili elektrik şirketleri tarafından
tahsil edilmektedir. Örnek olarak organize sanayi bölgesinde Seramik, Raylı
Sistemler, Otomotiv Sanayi, Makine-Metal, Madencilik vb. sektörler bulunan herhangi
bir ilimizi ele aldığımızda doğalgaz ve elektrik giderleri açısından şöyle bir
tabloyla karşılaşılmaktadır:

En çok elektrik ve doğal
gaz kullanan Seramik ve diğer iş kollarında uluslararası rekabete karşı son
yıllarda fiyatların kontrol edilebilmesi zorlaşmıştır. Türkiye İstatistik
Kurumunun (TÜİK) verilerine göre
2020 yılı II. Dönem ( 1 Temmuz -31
Aralık)  elektrik fiyatlarına
bakıldığında Sanayi bölgeleri için  1 kWh elektrik için ortalama 57,3 kuruş
ödenir iken,   2022 yılı I. Dönem fiyatları (1 Ocak – 30 Haziran
2022) 1 kWh elektrik için ortalama 217. 4 kuruş   olmuştur.

Doğalgaz ortalama birim
fiyatları ise sanayide 1m3 için 2020 yılı II.  Dönem ( 1 Temmuz -31 Aralık)   175.
5 kuruş
ödenir iken, 2022 yılı I.  Dönem (1 Ocak – 30 Haziran 2022) 1m3
için 1070. 7 kuruşa yükselmiştir. 

Ocak 2023’e geldiğimiz şu
günlerde 2022 yılı II.  Dönem ( 1
Temmuz -31 Aralık)  hem elektrik hem de
doğal gaz fiyat artışı da hesaba katılmalıdır.
Aradaki bu yükselişin
Türk sanayicisi tarafından telafi edilmesi mümkün görünmemektedir.
Diğer
taraftan doğalgaz ve elektrik fiyatlarına yansıyan bu yüksek artışın satış
fiyatlarına yansıtılması halinde uluslararası alanda rekabet gücü kaybedilecektir.
Bununla beraber peşi sıra iflasların gelmesi de tehlike arz etmektedir.  Uluslararası alanda birçok sanayi ürününde
Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da Hindistan ve Çin malları piyasayı tutmuş ve Türk
mallarının alanını daraltmıştır. Türk sanayicisinin ve ihracatçısının rekabet
gücü yok olmaktadır.

İlerleyen günlerde
gerekli tedbirler alınmadığı takdirde Türk girişimciler kendi kurdukları ve
sıfırdan var ettikleri fabrikalarını Çin başta olmak üzere yabancı firmalara
satmak zorunda kalacaklardır.
Geçmiş yıllarda bunun birçok örneği Organize
Sanayi bölgelerinde görülmüştür. Adeta Türkiye’ye yabancı sermaye uluslararası
teamüllerle gelmemekte, çoğu kez yabancılar tarafından Türk girişimcilerin
kurmuş olduğu firmalar yahut fabrikalar ederinin çok altında alınmaktadır. Bu
durum aynı zamanda Türk işçisinin, teknisyen, tekniker ve mühendisinin
binlercesini işsiz bırakmaktadır. Bu işsizlik sonucu ailevî ve diğer sosyolojik
bunalım ve krizler ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki devlet tarafından tüm sektörler
korunma altına alınmalı Türk sanayisinin, ihracatçısının ve tüm çalışanlarının
hayat damarları daima açık tutulmalıdır.

Türkiye birçok iktisadî
sektörde kazanımını kaybetmiştir. Tarım, hayvancılık, endüstri, bilim ve teknoloji,
bilişim ve birçok sektörde dünya gerçeklerini kaçırmaktadır.  Osmanlı
Devleti’nin çöküşünde en büyük etken,  Osmanlı ekonomik sisteminin ihracatı ihmal
eden ithalata dayanan dolayısı ile çağın ruhu ile bağdaşmayan anlayışı
bulunmaktadır
. Türkiye her geçen gün artan Dış Ticaret açığıyla Osmanlı
Devleti’nin düşmüş olduğu bunalımın benzerleri ile karşı karşıya kalma
tehlikesini yaşamaktadır.

Anayasamızın
166. madde ve müteakip maddeleri ekonomik hükümleri içermektedir
. Madde
166:  “Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayiin ve
tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke
kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde
kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak Devletin
görevidir. Planda millî tasarrufu ve üretimi artırıcı, fiyatlarda istikrar ve
dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırım ve istihdamı geliştirici tedbirler
öngörülür; yatırımlarda toplum yararları ve gerekleri gözetilir; kaynakların
verimli şekilde kullanılması hedef alınır. Kalkınma girişimleri, bu plana göre
gerçekleştirilir. Kalkınma planlarının hazırlanmasına, Türkiye Büyük Millet
Meclisince onaylanmasına, uygulanmasına, değiştirilmesine ve bütünlüğünü
bozacak değişikliklerin önlenmesine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.
(Ek
fıkra: 7/5/2010-5982/23 md.) 
Ekonomik ve
sosyal politikaların oluşturulmasında Cumhurbaşkanına istişarî nitelikte görüş
bildirmek amacıyla Ekonomik ve Sosyal Konsey kurulur. Ekonomik ve Sosyal
Konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenir” İfadeleri ile çok önemli
hususları vurgulamaktadır.

Ekonomik
ve Sosyal Konseyin işleyişi çok büyük bir önem arz etmektedir. Tüm iş kolları
için düzenli bir şekilde hayata geçirilmesi Türk ekonomisini uluslararası
alanda güçlü hale getirecektir.

Saygılarımla

Sarıkamış Anma Etkinliğinde Bayrak Krizi!

Ortada kriz falan yok, yazı okunsun
diye bu başlığı attım.

Yazının tamamını okuyan ne demek
istediğimi daha iyi anlayacaktır!

***

Bu gün, yaklaşık 2 ay önce onlarca
derneğin bir araya gelerek, daha önceden Vatansever bir dernek tarafından
Sarıkamış Şehitlerimizi anmak için planlanmış bir AHDE VEFA ve anma programına
sahip çıktığı,

Planlanan bu hayırlı işin maddi
manevi zahmetinin %90’nı her ne kadar Kocaeli Erzurumlular federasyonunu üstlense
de!

Sevabını hepimizin eşit olarak paylaştığı
anma etkinliğinin son bölümü olan, İzmit Süleyman Demirel Kültür Merkezinde ki
Beyaz Hüzün Konulu programını başarı ile tamamladık.

***

Özetle; 3 ayrı okul ve 3 büyük
salon organizasyonu ile “Ozanların ve Şairlerin dilinden Sarıkamış”
etkinliklerine ciddi anlamda para ve emek harcandı.

Bu gün gerçekleşen son salon
programı dâhil, yaklaşık 2000 öğrenci programlarda misafir edilerek, amaçlanan
Milli şuur ve Milli bilinç en etkili biçimde genç yüreklere nakşedildi,

Ozanlarımız Koçaklamalarla, şairlerimiz
en etkili dizeleri ile ilmek ilmek işledi vatan sevgisini, ergenlik çağının
başında ki evlatlarımıza.

***

Ayrıca 2 hemşeri derneğimizin bağımsız
olarak planladığı yürüyüş ve salon programlarına da katılım sağlandı.

Ben şahsen tüm bu programlara
kendini adayan her türlü zorluğu göğüsleyen herkesin fikrini dinleyen, her
program öncesi gece yarılarına kadar toplantılar düzenleyerek her şeyin
Sarıkamış ruhuna uygun olması için en ince ayrıntıyı bile düşünmeye gayret eden
İmdat Akbaba hocama kalben çok teşekkür ederim,

Allah ondan razı olsun,

Ben ona teşekkür ettim, artık o
bu teşekkürü kimlerle paylaşacaksa kendi bilir.

***

İnanın bu program pek çok Sivil
Toplum Kuruluşunun kendi istekleri ile ortaklaşa yaptığı bir program olması nedeniyle
bile çok kıymetli idi.

Nasıl ki bütün vatan Sarıkamış’ta
bir araya geldi, biz de Sarıkamış için bir araya gelmiştik.

Az ya da çok katkısı olan
herkesten Allah razı olsun.

Biz de Kocaeli Milli Kuruluşlar
Birliği Olarak bu birlikteliğin çimentosu olmaya gayret ettiğimiz için
kendimizi bahtiyar hissediyoruz.

***

İmdat hocamızın son programda en
önemli stresi, katılım olur mu? Olmaz mıydı?

Öyle ya onca emek verilmişti, bir
kısmı boş salon da çoğu şehir dışından gelmiş tiyatro oyuncularına yakışmazdı!

Biz de herkes gibi biz de
üzerimize düşenin fazlasını yaptık ve İmdat hocaya dediğimiz gibi çoğu
misafirimiz ayakta kaldı, elhamdülillah.

Sesimizi duyan gelen, gelemeyip
dua eden her kesten Allah razı olsun.

***

Gelelim programa,

Allah için program on numara beş
yıldız oldu.

Konuşmalarda ve tüm içerikte her
şey Sarıkamış ruhuna uygundu,

İman vardı, Kur’an vardı, Bayrak
vardı, Turan vardı!

Kar vardı, boran vardı,

Vatan vardı,

İstiklal marşı vardı, saygı
duruşu vardı, huşu vardı!

Aşk vardı, gurur vardı!

Ben ağladığıma göre gözyaşı da vardı,

***

Yetmezdi elbet!

Osman vardı, Orhan vardı, Fatih
vardı, Metehan vardı, Abdulhamit han vardı.

Nene Hatun vardı, Ani kalesinin
fethi vardı.

Bardız vardı, Mecingirt vardı,
Karaurgan vardı, Kara gözlü Kara Fatma’nın Kocası Şehit Binbaşı Ahmet Bey
vardı!

 

Şehitler vardı, şüheda vardı, ter
vardı, kan vardı,

Bayrağımızın yere düşmediği ve
sonu VATAN SAĞOLSUN ile biten duygu dolu Sinevizyon vardı,

Mustafa Kemal Atatürk’ümüz Enver
Paşamız vardı,

Her şey vardı!

Her şey vardı ama! Meğer Salonda Bayrağımız
yokmuş!

***

Tahminen 55 – 60 lı yaşlarda bir
ablamız programın ortasında çığlık çığlığa salonda neden bayrak yok diye feryat
figan edince programın bütün tadı tuzu kaçtı.

O bağrış çağrış, öğrencilerin de
servislerinin kalkış saatine denk gelince salonun lambaları da yanınca, ayağa
kalkıp ne oluyor diyenler ile!

Bu işin tadı kaçar tik toka video
çeken bile olur, bir asparagas habere malzeme olmayayım diyenler de eklenince!

E haliyle, “Atatürkçü,
Cumhuriyetçi ve Çağdaşlık savunucusu Bayrak Sevdalısı”  mükemmel bakış açısıyla anma etkinliğinde ki
kusuru bulan hanımefendiye de hak verip!

Hakikaten salonda neden bayrak
yok! Madem öyle bende protesto ediyorum diyenlerde eklenince!

Salonun ¾’ü boşaldı!

Canları sağ olsun.

Sarıkamış şehitlerinin de
mevzilerini terk etmesi için pek çok şeyleri yoktu ama onlar gitmek için değil
kalmak için kararlıydılar!

***

Protesto edip kalkanlar
içerisinde simaen tanıdıklarım vardı, onlar pek çok programa katıldıklarına
şahit olduğum tanıdıklarımdı.

Ama bu güne kadar bir program
düzenlemiş ve zahmetin ne demek olduğunu bilen, kusur aramak yerine fayda
arayan ve giden hiçbir tanıdık sima görmedim, Allah için!

Özünde, her şey anlamına uygun
oldu, oldu ama, üzücü olan programın son ve en duygulu bölümünde ki tiyatro
gösterimini az seyirci izledi,

Evet, programda ki maksat hasıl
oldu ama, Beyaz Hüzün oyuncularına biraz ayıp oldu,

Düşünün ki!

Gidenler bayrak hassasiyeti için
gitti, kalanlar da bayrak hassasiyeti için kaldı!

Öyle tirajı komik bir olay oldu.

***

Aslında bizim topluma Bayrak
sevgisi Vatan sevgisi gibi değerler öğretilirken, protesto nasıl yapılır, bir
eksiklik nasıl vurgulanır, hangi ortamlarda çığlık atılır! Onu da öğretmek
lazım.

Programın ana teması zaten
Vatan-Millet-Bayrak sevgisi üzerine.

Ve programın sahnelendiği salon
binası, programı yapan derneklere ait değil, bine yakın öğrenci ve katılımcı
var, izlersin sabredersin program biter!

Ya organizasyon sorumlularına ya
da Süleyman Demirel Kültür Müdürlüğü yetkilisine gider tepkini verirsin, öyle
çığlık çığlığa 2 aylık emeği rüsva etmezsin,

Hiç olmadı gelir eksik gördüğün
yere bayrağımızı asarsın, yakışır da.

Tabi ruh sağlığın yerinde ve başkaca
bir derdin yoksa!

Nihayetinde tamamı Milliyetçi ve
Vatanperver derneklerden oluşan bir STK’lar birliğinin ecdada ahde vefa gereği
hazırladığı bir program, her şey bir yana, ayıp!

Dersin ki sanki Vatanı
kurtarıyor!

Milli bayramlarda evinin camına
balkonuna bayrak asıyor mudur, o da ayrı bir mesele ya, neyse!

Canları sağ olsun.

Salonda asılı bayrak var mıydı?
Gerçekten yokmuş, inanın programın koşuşturması ve heyecanı ile fark edemedik.

Ama hamd olsun, programın sonunda
önceden planlandığı üzere dev bir Türk Bayrağı açtık, BAYRAĞIMIZI!

Baktık ki bayrak yok diye feryat
figan edenler de programın sonunda yokmuş!

Öyle işte,

Salon yetkilileri bu durumdan ders
alır inşallah, salonun bir tarafına Bayrağımız bir tarafına Atatürk’ümüzün
resminin asılması güzel olur,

Güzel olur ama, böyle de protesto
olmaz, gerçekten hoş olmadı!

İnşallah, yüce Allah programı
terk eden vatanseverlere daha iyilerini yapma fırsatı verir ve biz de gider
memnuniyetle izleriz,

De!

Kusur bulmak kolay, bir şey
yapmak zor, emek verenler iyi bilir!

Neyse,

Yapacak bir şey yok, vatandaş
bizim vatandaşımız canları sağ olsun.

Bize açık bulan kusur bulan
değil, açıklarımızı örten, eksiklerimizi tamamlayanlar lazım, çığlık atanlar
değil, fısıldayanlar lazım.

Ez cümle;

Hamd olsun bu günü de zararda
kapatmadık.

Lozan’ın Gizli Maddeleri Partisi

Lozan’ın 2023’te son kullanım tarihi dolan gizli maddeleri muhabbeti, yeni yılla geri geldi. İşte 2023’teyiz. Hadi bitsin şu gizli maddeler de Jelibon mudur, Kontorium mudur, madenlerimizi çıkarmaya başlayalım.

Bu zırvalara, zırva diyeceğim ama çekiniyorum. Çünkü sevgili halkımızın %48’i bu zırvaya inanıyormuş. Şimdi, zırva dersem demokrasiyi ve kamuoyunu küçümsemiş mi oluyorum? Sayıya bir göz atın lütfen. Hiçbir siyasî partimiz %48 oy alamıyor! Demek ki biri çıkıp LGMP (Lozan’ın Gizli Maddeleri Partisi) kursa tak diye iktidar olacak. Kaldı ki geriye kalan %52 inanmıyor değil. “Ne inanıyorum ne inanmıyorum.” diyen bir %26 daha var! Yani tereddüt edenleri ikna ederse LGMP’nin potansiyel oyu %74!

Bu bilgiler, 2018 Konda Barometresi’nden.

İnananlar kim?

Konda, bir analiz daha yapmış. Aynı ankette insanlara eğilimlerini, eğitimlerini ve siyasî tercihlerini de sormuş. Sonuçlarda ilgi çekici ilişkiler beliriyor. Önce eğitimi ele alalım. Lise altı, lise ve üniversite için inananların oranları, sırasıyla, %48, %47 ve %43. Ne dersiniz? Ben eğitimimiz eğitemiyor derken haksız mıymışım? “Eyyyy gelmiş geçmiş Millî Eğitim Bakanları! Mutlu musunuz bu sonuçtan?” diyecektim ki vaz geçtim. Memlekette inanç özgürlüğü var. Belki Millî Eğitim Bakanları içinde de Lozan’ın gizli maddelerine inananlar vardır. Kanaatlere saygı duymalıyız. mı?

Konda, aynı raporda üç eğilim sorgulamış: Modern, geleneksel muhafazakâr ve dindar muhafazakâr. Bunlarda LGMP taraftarlığı da sırasıyla şöyle: %40, %48 ve %54. Tereddüt edenler eklenirse hepsi %50’yi aşıyor. Ama dindar muhafazakârlar açık ara önde.

Peki, partilere göre LGMP? Kesin inanan yüzdelerine gelirsek: AKP %62 ile kesinlikle birinci! AKP’de inanmayanlar %12’den ibaret! 62 ile 12 arasında kalan %26 tereddütte; “İnansak mı, inanmasak mı?” diyenler.  AKP’den sonra, %50’den fazla, gizli madde inançlısı %57 ile MHP geliyor. İnançsız uçta CHP ve İYİ Parti var, bunlarda LGMP yarının altına düşüyor.

‘Üst düzey’ de inançlı maşallah

Peki meslekler? En çok işsizler; %58’le inançlılar arasında. Gelir arttıkça inanan azalıyor. Fakat “üst düzey” grubunda inanç tekrar artıveriyor? Garip mi bu sonuç? Madem işsizden başlayıp yukarı doğru gelir arttıkça LGMP azalıyordu, nasıl oluyor da “üst düzey” gelir grubunda tekrar artıveriyor? Ne demiş Popper, bilim problem çözmektir: Benim tahminim, “üst düzey” grubunda Ak Partililer çoğunlukta! Sonuçlar buna göre filtrelenirse bu sapma da izah edilecektir. Yani Ak Partili olmakla “üst düzey” gelir grubunda bulunmak, birbirinden bağımsız değişkenler değil.

Araştırma, Lozan’ın gizli maddelerinden ibaret değil. Bir başka “inanç” meselesi de “dünyayı beş aile yönetiyor” komplo teorisi. Tabii bu beş aile de gizli. Gizli olmasa bilgi işi olurdu. Gizli ve dolayısıyla inanç işi. Buna inanan dağılımı da yukarıda verdiğim LGMP ile aşağı yukarı aynı. Yalnız gizli ailelere inanmada, MHP birinci, AKP ikinci geliyor. Muhafazakârlıkta, gelir dağılımında, eğitimde falan dağılım aynı.

Kanal İstanbul kontoryum için mi?

Bir başka gizli gerçek (!), Lozan 1923’te sona erince (!) İstanbul Boğazı’nın altında yatan, 17 trilyon dolarlık, Kontoryum elementini çıkarabileceğiz ve köşeyi döneceğiz. Tahminim, Kanal İstanbul’u,  Boğaz’ı kapatıp rahat rahat Kontoryum çıkarmak için planladıkları! Ancak küçük bir problem var: Kontoryum diye bir element veya maden henüz keşfedilmedi. Belki de keşfedilmiştir de o dünyayı yöneten beş aile bunu gizliyordur. Kim bilir?

Yaşı müsait olanlar Kontoryum tipi haberleri duymuştur. Bunlar genellikle şöyle gider: “Kontoryum elementi enerji elde edilmesinde, tıpta, teknolojide son derece önemli bir elementtir. Gramı XXX bin dolardan fazladır. Bilin bakalım, dünyada en çok Kontoryum rezervi olan ülke hangisidir? Türkiye tabii. Ancak…” Daha önce Californium, Lawrencium, Einsteinium, Prasedmium gibi gerçek elementler bu hikâyede kullanıldı. Fakat bunların yarı ömrünün yıl, gün, saat, dakika, bilemediniz birkaç yüzyıl mertebesinde olduğu, palavranın yayımından sonra, ortaya çıkınca, Kontoryum’a döndük.

Şimdi, benim asıl merakım başka: Komplo teorileri dünyanın her yerinde var. Bu teorilere inananlar, bizdeki kadar olmasa da yine bütün ülkelerde mevcut. Benim asıl merak ettiğim ve sormak istediğim soru şu: Kontoryum’a, Lozan’ın gizli maddelerine, dünyayı beş ailenin yönettiğine inananlar niçin bir paket hâlinde geliyor. Yani, bunlardan birine inanan, genellikle diğerlerine de inanıyor. Niçin? Ve bu saçma sapan şeylere inanan oranı bizde niçin bu kadar yüksek?

Bunun kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebebi olmalı değil mi?

https://millidusunce.com/lozanin-gizli-maddeleri-partisi/

Bir Sabır Ummanı

Tereddütlü alınla secdeye varılmaz

Nefis suyuyla abdest alınmaz

Zahmetsiz işte hayır görüp şer bulan
kör

Gel de şerrin içinde gizlenen hayrı
gör

 

Hakikat sürüde değil çobanda

İşlek değil tenha, sarp yollarda

Her dem konuşanda değil susanda

Gel de sessizliğe marifet olanları
gör

 

Gülün habercisi değil miydi diken

Ey dikensiz gül kokusu bekleyen

Balığa can veren suydu seni boğan

Arayan değil aradığını bilendir bulan

 

Korku sarınca gönül kalesini

Geriye ne sur kalır ne de kapı

Can içinde gizli bir can iken

Gel de can kırığı olanları gör

 

Ağaç meyve için çiçeklenmeyi bekler

Söz şifa için demlenmeyi bekler

Mecnun Mevla için Leyla’yı bekler

Vuslatın yolu beklemekten geçer

 

Yürek yatağında pişmeyen söz

Gönül aşına tuz olur mu

Sevdanın eşiğinden geçmeyen göz

Hilalin gölgesine vurulur mu

 

Bir muma şule olan makamı ne yapsın

Doğruysa söylediğin söz varsın dil
yansın

Ülkün ruhuna hicret edince anlarsın

Bedenin soğusa da fikrin yeşertir
toprağı

Yesevîzâde Alparslan Yasa ile Şemseddin Sâmi Hakkında Konuştuk.

(Birinci
Bölüm)

 

Mukaddime:

19. asır Osmanlı
dâhilerinden Şemseddin Sâmi, hem Arnavut aşırı milliyetçileri, hem de Türkiye’de
sun’î bir dil ihdas etme peşinde olan ‘Öztürkçeciler’ tarafından kendi dâvâlarına
âlet edilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki o, ilmî tespitlere dayalı yapıcı bir
milliyetçilik anlayışı ve Müslüman bir Osmanlı vatandaşı olmanın şuuruyla, her
iki kimliğini mezcetmiş, bununla beraber Arnavutluk’tan ziyâde Türklüğe hizmet
etmiştir. Ayrıca, Türkçenin târihî ve tabiî mecrâsında gelişmesi için de esaslı
tespit ve tahlillerde bulunarak müspet ilimlere ve Türk kültürüne uygun bir yol
tâyin etmiştir. Yazdığı birçok makale, bu gibi tespitlerin inkâr edilemez şâhitleridir.
Onun bu çalışmaları akl-ı selimle ve hakîkat endişesiyle değerlendirildiği
zaman, bu hususlar ayan-beyan ortaya çıkmaktadır.

Büyük bir ilim, fikir
ve edebiyat adamımız olan Şemseddin Sâmi Fraşerî’nin (1850-1904) şahsiyetinin
sık sık pek yanlış tahlil, hatta tahrif edildiğini gözlediğimiz iki cephesi
aydınlanmaya pek muhtaçtır: Bunlardan biri onun milliyet ve Türklük anlayışı,
diğeri de Türkçeyle alâkalı çalışmaları, tespitleri ve temennileridir. Bir taraftan,
bâzı müelliflerin ve bilhassa şoven Arnavut siyasetçilerinin, onun Arnavut
asıllı olmasından, Arnavut kimliğine her zaman sâhip çıkmış bulunmasından ve
gayet şuurlu bir tavırla Arnavut kültürüne hizmet etmesinden yola çıkarak,
ayrıca Arnavudluk ne idi, nedir, ne
olacak?
isimli Türk düşmanı bir kitabı ona atfederek, onu şoven ve Türk aleyhtarı
bir Arnavut olarak göstermeye gayret ettikleri, bir asırdır ısrarla bu müddeayı
işledikleri, hatta onun kabrini Arnavutluk’a nakletme talebinde bulunacak kadar
ileri gittikleri dikkati çekerken, diğer taraftan, Târihî Türkçe yerine sun’î, uydurma
bir dil inşa etme taraftarı olan bâzı müellifler de onu ‘Öztürkçe’ dâvâsının
bir öncüsü olarak takdim ediyor, dâvâlarını onun büyük ismiyle takviye etmeye
çalışıyorlar.

Hâlbuki 19. asrın (ismi
hemen ilk ânda akla gelen) Osmanlı dâhilerinden biri olan Şemseddin Sâmi’nin ne
eşine ender rastlanır vüs’atteki ilmî hüviyeti, ne de sağlam seciyesi bu çeşit
tahrif ve istismarlara müsâittir. O, dinî, kavmî vs. her çeşit taassuba düşman,
geniş ufuklu, münevver bir Müslüman Osmanlı vatandaşı olarak, kendi kendisiyle
tezada düşmeden, hem Arnavut, hem Türk milliyetçisidir ve şahsiyetinin bu iki
cephesiyle de iftihar etmektedir. Diğer taraftan, dil meselemizi de büyük bir
vukufla ele almış, Türkçenin târihî ve tabiî mecrasında gelişmesi için tâkibi
lâzım gelen yolu tespit etmeye çalışmıştır. Mamafih, asıl tezi fevkalâde
gelişmiş İstanbul Türkçesini (İstanbul’un konuşma dilini) -bâzı kusurlarından
ve noksanlarından kurtararak- edebî dil olarak benimsemek olmakla beraber,
-Türk Birliği idealini tahakkuk ettirmek için- ‘Şark (Çağatay) Türkçesi’ ile ‘Garp
(Osmanlı / İstanbul) Türkçesi’ni birleştirip bütün Türk Dünyâsında tek bir
edebî dili hâkim kılmak şeklinde bir şahsî kanaate sâhip olduğu da gözden
kaçmıyor. Bunlardan birincisi objektif vakıa, diğeri ise ideolojik
tercihtir.  Makalelerinde tenakuz gibi
görünen farklı fikir ve tavırlarının bir kısmı, bu ikili tercih meselesinin
mahsulüdür. (Diğerlerinin sebebini de fasîh
lisân
anlayışında aramak lâzımdır.) Tabiî ki kendi tercihi ne olursa olsun,
yine hakikî bir ilim adamı sıfatıyla, bu hususta Osmanlı efkâr-ı umumiyesinin
tercihlerine de büyük ehemmiyet veriyordu. Halbuki, Osmanlı münevverlerinin
belki tamamına yakını, öncelikle dil zevkleri itibariyle, Şark ve Garp
Türkçelerini birleştirmek gibi –üstelik pek hayalî görünen- bir fikre hiç
meyyal değillerdi. Bunun içindir ki ikinci tercih şıkkını bir ömür boyu bâzı
deliller serdederek müdafaa etmeye devam etmiş, fakat kendi tercüme, edebî eser,
makale ve lûgatlerinde (kelime hazinesi ve terkipli ifâdeler bakımından Divan
Dilinin birtakım itiyatlarından kendini tamamen kurtaramamakla beraber, umumiyetle)
İstanbul Türkçesine riâyet etmiştir. Her hâl ü kârda nesri, (Divan nesri değil)
inşaına onca hizmet ettiği modern Türk nesridir. Bu arada, yazı dilini,
münevver İstanbul halkına dahi mal olmamış ve dilde bir kambur gibi duran
Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerden, yabancı kaidelerden kurtarmak
isterken, tabiî dil yerine, sun’î, uydurma bir dil ikame etmek gibi bir fikre
kapılmamıştır. Hatta, kendisinde, yeni mefhumlar için, -kendi tabiriyle- ‘asıl
Türkçe’ köklerden kaideli yeni kelimeler türetme gayreti dahi görülmüyor (ki bu
onun Türkçeyle alâkalı çalışmalarındaki eksik taraflardan biridir.)

Bu gibi hususları tespit
etmek ve hakkındaki tahrifkâr veya hatalı yaklaşımları reddetmek için bizzat
kendi yazdıkları üzerinde durup düşünmek, bunları birbirleriyle mukayese ederek
muhakeme tarzını kavramaya, düşüncesine nüfuz etmeye çalışmak kâfidir. Yeter ki
böyle bir tetkik basiretle ve hakîkat endişesi ile yürütülsün.

Oğuz Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin üstün vasıflarını belirttiniz. Onu değerli
kılan ve ön planda belirtilmesi gereken mühim vasıfları nelerdi?

Dr. Alarslan Yasa: Fikir târihimizde haklı olarak pek itibarlı bir
mevkii olan Türkçülüğün Esasları’nda,
Ziya Gökalp (1875-1924), ana hatlarıyla Türkçülüğün târihini izah ederken,
birçok ecnebi müellifin de bu harekete katkısından sitâyişle bahsettiği halde,
Şemseddin Sâmi’nin (1850-1904) adını bile anmaz. (Z. Gökalp 1973: 7-16) Halbuki
Şemseddin Sâmi, Türklük şuur ve kimliğinin, modern Türk kültür ve edebiyatının ve
bütün bunların belkemiği mesâbesindeki Türkçenin gelişmesine en fazla
emeği geçenler arasında, mütercim, yazar ve lûgatçi sıfatıyla hemen
zikredilmesi gereken birkaç isimden biridir. Öyle anlaşılıyor ki İttihatçı
hüviyetinden kaynaklanan tarafgir tavrı, Ziya Gökalp’i, objektif bir değerlendirme
yapmaktan alıkoymuştur. Zâten, mezkûr kitabının ‘Türkçülüğün Târihi’ başlıklı
bölümü (s. 7-16) oldukça dar bir bakış açısını yansıtmaktadır. Çünkü Türk
kelimesini sloganlaştırmadan modern Türk kültür ve dilinin kurulmasını temin
etmiş olan Sahaflar Şeyhizâde Es’âd Efendi, Sâdık Rifat Paşa, Edhem Pertev
Paşa, Şinâsî, Münif Paşa, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed
Midhat Efendi, Muallim Nâci, Tevfik Fikret, Hâlid Ziyâ, Mehmed Âkif veya Üçüncü
Selim, İkinci Mahmud, Mustafa Reşid Paşa, Abdülhamid Han gibi isimlerinin
sayılması dahi bir-iki sayfa tutabilecek nice şahsiyet de o târihçede yer
almamış veya bunlardan kimisi de Türklük fikrinin muhalifi gibi gösterilmiştir.
Kaldı ki ‘Türk’ kelimesini öne çıkararak Türk kültür ve diline hizmet bahis
mevzuu olduğunda dahi, Şemseddin Sâmi, herhalde anılacak ilk büyük isimdir.

Zira, hep
tekrar edildiği ve Şemseddin Sâmi’nin de bizzat işaret ettiği üzere (ŞS 1900 /
2010; M. Kaplan ve ark. 1979: III/305), Ahmed Vefîk Paşa’nın, sırf Türkçe
menşeli kelimeleri bir araya toplayarak telif ettiği lûgatine Lehçe-i Osmanî adını vermesine karşılık,
o, içine, menşei ne olursa olsun Türkçede kullanılan, dolayısıyla Türkçeleşmiş
olan bütün kelimeleri aldığı kendi lûgatine Kamûs-ı
Türkî
demiş ve bu ölümsüz eserinin ‘İfâde-i
Merâm
’ başlığını taşıyan mukaddimesinde de bu isimlendirmeyi uzun uzadıya
izah ve müdafaa etmiştir. Fakat o, bununla da yetinmemiş, muasır târihimiz
içinde, Türk kimliğine, hiç komplekssiz, hattâ temelinde derin bir ilmî
araştırma ve tefekkür bulunan bir şuur ve iftiharla sâhip çıkan ilk
münevverlerimizden biri, belki birincisi olmuştur.

O’nun, -baba
tarafından- köklü bir Müslüman Arnavut aileye mensup olarak, bir taraftan,  18 Rebiülahir 1316 târihli Sabah gazetesindeki ‘Îzâh-ı Merâm’ başlıklı makalesinde (ŞS 5
Eylül 1898; Levend 1969: 130-131;
Topaloğlu 2012: 257): Ne Arabız, ne
Acemiz, Türk oğlu Türküz ve kâffe-i Türklerle hemcins ve hemzebânız!
  şeklinde Türk milliyetine hararetle sâhip
çıkarken, diğer taraftan, Arnavut hüviyetiyle de iftihar etmesi, Osmanlı
Türk-İslâm Devleti’nin bir vatandaşı olmasının mantıkî bir icabıydı. Düşünmeli
ki Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru ve belkemiği Türk milletiydi ve bu
topraklar üzerinde yaşayan bütün Müslüman unsurlar, -bin yıldır sürüp giden
jenosid emelli Haçlı (ve bir ara da vahşî Moğol) tecâvüzleri karşısında-
mevcudiyetlerini, göğüslerini bu emperyalistlere karşı siper edip her
milliyetten dindaşlarını ise şefkatle kucaklayan Türk kardeşlerine
borçluydular. Bu bakımdan, dininin ve târihinin şuurunda olan hiçbir muhlis Müslüman düşünülemezdi ki Türkü sevmesin,
Türklüğü bir üst kimlik olarak benimsemesin ve diğer dindaşlarıyla müsâvi
şartlarda bir Türk vatandaşı olmakla iftihar etmesin. Bu bakımdan, Şemseddin
Sâmi’nin de, bir taraftan devâsa eserlerle Türk irfanına hizmet eder, Türk
milliyetini tebcil ederken, diğer taraftan, bir Arnavutça Alfabe  (1879) ile
bir Arnavutça Gramer (1886) tertip
etmesinde ve Arnavutları ihânetle itham edenlere karşı Arnavut milletini
müdafaa etmesinde yadırganacak bir taraf yoktur. Rusya’nın emperyalist siyâsetini
çok iyi kavramış bir âlim müellif olarak,
Rusya’nın menfaat ve siyasetini tahlil ettiği bir makalesinde (ŞS 3 Ocak 1878;
Levend 1969: 117-118), Rusya’nın, Devlet-i
Osmâniyye’nin Rumeli’ndeki bir hısn-ı hasîni
[muhkem kalesi] makamında olan Arnavutluk’u Bulgaristan
ve Yunanistan arasında paylaştırarak keenlemyekûn
hükmüne koyup, ismini bile coğrafya ve haritadan kaldırıp
bu iki devlet
üzerinden Adriyatik Denizine çıkmak istediği tespitinde bulunmaktadır. Keza,
bir diğer makalesinde de (Tercümân,
29 Zilhicce 1295 / 24 Aralık 1878; Levend 1969: 115-116), ‘İnsan için vatanından azîz, milliyet ve cinsiyetinden mukaddes bir şey
yoktur
’ şeklinde milliyet meselesiyle alâkalı düşüncesini ortaya koyduktan
sonra, ‘Arnavutlar, Devlet-i
Osmâniyye’den ayrılmayı arzû edecek kadar hâin ve ahmak (değillerdir); […]
Arnavut ittifâkı, mahzâ Devlet-i Osmâniyye uğrunda ve hukuk-ı mukaddese-i
Hazret-i Pâdişâhîyi muhâfaza için düşmân-ı vatana karşı son damlasına kadar
kanlarını dökmek maksadına mebnî(dir)
’
demektedir.

Çetinoğlu: Şemseddin
Sâmi, ‘Türk’ kavramını nasıl yorumluyordu?

Dr. Yasa: Neşri hicrî 1306’dan 1316’ya kadar (1889-1899) 11 yıl
süren devasa ansiklopedi çalışması Kamûsu’l-A’lâm’ın
‘Türk’ maddesinde, ahlâk ve manevî hâlleri itibariyle ‘umûmiyet üzere gayet sâkin, halîm, çalışkan,
sabırlı ve maahaza pek cesûr adamlar
’
olarak tavsif ettiği Türklerin ‘ümem-i
Tûrâniyenin en eskisi ve en şânlı ve şöhretlisi olduğunu, Moğollarla hakîkatte
Türk olmıyan sâir akvâm-ı Tûrâniye kendilerine Türk nâmını vermekle tefahhur
ettiklerini
’ kaydederek, aslen Türk oldukları hâlde Türklüklerini inkâr
edenlerin tavrını: ‘Bu hâlde, asıl Türk olan bâzı akvâmın bu
ismi kabûl etmeyip bir hakāret addetmeleri garâibdendir
’ şeklinde hayretle
karşılar. (ŞS 1891; M. Kaplan ve ark. 1979: III/312, 309) Aynı şekilde, kendi
neşri olan Hafta mecmuasının 10
Zilhicce 1298 / 3 Kasım 1881 târihli nüshasında, ‘Osmanlı lisanı’ tâbirini reddetmek üzere kaleme aldığı ‘Lisân-ı Türkî (Osmânî)’ başlıklı
makalesinde de, Türk oldukları halde Türk kimliğine sâhip çıkmayıp onunla
iftihar etmeyenleri, esefle, benliğinden gafil câhiller olarak anar:

Söylediğimiz lisan ne lisânıdır ve
nereden çıkmıştır? ‘Osmanlı lisânı’ tâbirini pek de doğru görmüyoruz; çünkü bu
ünvân, salâtîn-i Osmâniyyenin birincisi fâtih-i meşhûrun nâm-ı âlîlerine
nisbetle, müşârünileyhin têsîs etmiş oldukları bir devletin ünvânıdır. Hâlbuki
lisân ve cinsiyet, müşârünileyhin zuhûrundan ve bu devletin teessüsünden
eskidir. Asıl bu lisânla mütekellim olan kavmin ismi ‘Türk’ ve söyledikleri
lisânın ismi dahi ‘lisân-ı Türkî’dir. Cühelâ-yı avâm indinde mezmûm addolunan
ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlâk edilmek istenilen bu isim, intisâbıyle
iftihâr olunacak bir büyük ümmetin ismidir. (…) …Türk ismi, (…) Adriyatik
Denizi sevâhilinden Çin hudûduna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar münteşir
olan bir ümmet-i azîmenin ünvânıdır. Bunun için, bu ünvân, şâyân-ı tahkîr olmak
şöyle dursun, müstevcib-i fahr ü mesâr
[övünç ve sevinç kaynağı] olmak iktizâ eder. (ŞS 3 Kasım 1881;
Tural 1999: 66)

(DEVAM
EDECEK)