15.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 286

Tanrı Türkü Korusun!

0

Beyoğlu’nda meydana gelen ve 6 kişinin hayatını kaybedip
onlarca kişinin yaralanmasına neden olan terör saldırısı aklımıza hangi
ülkeleri getirdi?

Suriye’nin kuzeyinde terör devleti kuran Amerika’yı,

PKK, PYD ve YPG’ye hamilik yapan Türk düşmanı dış
mihrakları….

Teröristlere kucak açan iç ve dış mihrakların desteğiyle
ülke kırk yılı aşkındır kan kaybediyor, ocaklar sönüyor; gözyaşı dinmiyor.

*

Aslında ülkemizi bölmek, parçalamak amaçlı; daha vahimi;
milletimizin birliğini, dirliğini bozarak ayrıştırma amaçlı bir kısım Emperyal
güçlerden beslenen Terör örgütlerine karşı savaşmaktayız.

Birliğimiz, bütünlüğümüz adına gafil düşmemek için Türk veya
Türk Milleti kavramını iyi kavramak, içselleştirmek gerekir:

Binlerce yıllık tarihi içinde Dili, Kültürü, Töresi, Dini
inançları ile yaşayan, asla ve asla zulmetmeyen, hâkimiyet sahasında hayat süren
insanların soyu sopu, inancı ne olursa olsun onların da mal, can ve namus
emniyetlerini garanti altına almayı insani bir görev bilerek yaşayan, kıyamete
kadar da yaşayacak olan Türkler, Tanrı diye adlandırdığımız Yüce Yaratanın
lütfüyle  İslâm’a ve mazlum milletlere
muhtar kılınan mübarek ve müstesna bir millet olup, insanlık âleminin nadide
bir süsü ve paha biçilemez bir kolyesidir!

”Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin” sözü, dünyanın bütün
mazlumlarına yapılmış olan en güzel bir duadan ibarettir ki bu duaya karşı
çıkanların her birerleri ayrı bir insanlık düşmanı, şeref yoksunu, soyu sopu
şaibeli Türk düşmanından başkaca bir şey değillerdir!

Adaleti / Merhameti / Dürüstlük ve Cömertliği / Yiğitlik ve
Cengâverliği sayesinde dünya milletler ailesi içinde erişilmesi zor ve müstesna
bir mevkie sahip olmasının beraberinde, 
Türk milleti, ne yazık ki bugün; kahpesi, haini, nankörü, dönme ve
devşirmesi, fikir fahişesi, siyasi konsomatrisi ve kancık medyası tarafından kahpe
bir saldırıya maruz kalmış, mazlum, mağdur, masum, mahcup ve şansız bir
millettir.

Türk’ün, mazlum, masum, mağdur, mahcup oluşu; merhametinden,
insaniyetinden, tevazusundan ve yüksek asaletinden ileri gelen
özelliklerindendir ki dünyada başka hiçbir millette bu hasletler nasip
olmamıştır.

Bu asil milletin yaşadığı tarihi süreçlerden anladığımız bir
gerçek var ki;

Bu kadar mazlum ve mağdur olan Türk milleti, bir
adaletsizlik görmesin ve bir masumun çığlığını duymasın, duyduğunda, anında
kükremiş bir aslan kesilir ve yiğitçe dövüşür gaza meydanlarında!

Mazlumları düşünerek,

Dünyadaki arkasızların ve kimsesizlerin felah bulması için,

Irzı ve namusu kirletilen biçarelerin selâmeti adına,

Dünyaya yeniden nizam verilerek, barış, huzur ve adaletin
tesisi için, insan olanlara, anası-babası belli olup gönüllerinde İslâm imanı
taşıyanlara çağrı yapıyor ve kendilerinin sorumluluklarını her durum ve şartta
yerine getirmeleri üzerlerinde milli bir görevdir, vacip bir vazifedir!
Diyoruz.

Bu anlamda bizler, genç kuşaklarımızı Türk Milleti’nin
geleceğinin ümidi, yarınlarımızın teminatı olarak görüyoruz. Onun için
gençliğin maddi ve manevi manada eğitimine büyük önem verilmesi gerektiğine
inanıyoruz. Yine inanıyoruz ki, bir milletin gençliğine, yarınları için
yetiştireceği insanlarına yapacağı yatırım, yatırımların en değerlisidir. En
büyük ve değerli yatırım insana yapılanıdır…

İmanlı, ahlaklı, ülkü sahibi bir gençlik, o milletin
geleceğini teminat altına alması demektir. Bugünkü köşe dönücülüğü,
nemelazımcılığı, vurdumduymazlığı telkin eden bir zihniyeti gençlerimize hâkim
hale getiren eğitim anlayışı, en az dünün komünizmi kadar tehlikelidir.

‘’Tanrı Türk’ü Korusun; Yüceltsin’’sözü özet ve önerilen bir
duadır!

İslam’a Karşı İslam

İlahiyatçı
ve Hukukçu dostum Tevfik Karabulut’un çok değerli araştırma kitabında
yazdığı gibi “İslam’a Karşı İslam” stratejisi ta Hz. Peygamber
döneminde başlamış bir projedir.

Medine
Yahudi toplumundan olup Müslüman görünerek yaşayan münafıklar, Müslümanlar
arasında fitne çıkarmak maksadıyla bir mescit (cami) inşa ederler. Maksatları
camiye gidiyor görüntüsüyle şüphe çekmeden bir araya gelerek görüşmeler yapmak,
kararlar almak ve Müslümanlar arasında fitne çıkarmaktır.

Hatta
Hz. Peygamber’e haber göndererek “yağmurlu ve soğuk günlerde hasta ve özürlü
Müslümanların rahatça ibadet edebilmesi için bir mescit yaptırdıklarını”
söylediler. Hz. Peygamber’den “Mescitte namaz kıldırmak suretiyle hizmete
açmasını” talep ettiler.

Fakat
bu arada Tevbe Suresinin 107-110. Ayetleri indi ve Peygamber uyarıldı.

107.
Ayet meali şöyle: “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım
etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne
karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim
iyilikten başka hiçbir kastımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah
şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.”
(Diyanet İ.B. Meali)

Münafıkların
zarar vermek, fitne çıkarmak gibi niyetleri açığa çıkınca Allah Resulünün
emriyle mescit yıktırıldı.

Peygamber
emriyle yıktırılan cami ‘Mescid-i Dırâr’ yani zararlı ve kötü niyetle
yapılan cami
olarak adlandırılmıştır.

Tevfik
Karabulut’un bu olayı “İslam’a karşı İslam” stratejisinin ilk uygulaması
olarak göstermesi çok isabetlidir.

****

04.08.2012’de
bu olayı anlatan “Peygamberimiz Neden Cami Yıktırdı” başlıklı bir yazı
yazmıştım. Maksadım “hayırlı görünüşlü bazı işlerin fitne sebebi
olabileceğine”
dair uyarı yapmaktı.

Çünkü “İlahi
bir bilgi iletim tarzı olan Vahiy”
bizler için söz konusu olamayacağına
göre “beşerî bir bilgi edinme tarzı olan akla” başvurmak gerekiyordu.
Ben de bizden görünümlü bölücü ve satılmışlara karşı “aklımızı kullanmak
farzdır”
mesajı veriyordum.

On sene
önce bu yazımı okuyan rahmetli il müftümüz “İslam tarihinin bu tür konularını
yazmasan iyi olur”
tavsiyesi vermişti.

Oysaki
günümüzde de alnı secdeye değenlerin, bozkurt işareti yapanların, Atatürk
rozeti takanların örgütleri diye desteklediğimiz fitne kaynağı dernekler,
vakıflar, partiler, şirketler yok mu?
 
Bu ayetlerden ders çıkarmamız gerekmez mi?

Anlamını
bilmeden bu ayetleri huşu ile dinlerken ağlayanlarımız oluyor.

Asıl
ağlamamız gereken bu ayetlerle bizlere verilen ilahi mesajın öğrenilmesinin
önüne engeller çıkarmamız değil midir?

**************************

Ben Desem Bana Kâfir Derler

Camilerimizde
vaaz ve hutbelerin ana gövdesini çoğunlukla Hz. Peygamberden nakledilen hadisler
oluşturur.

Hocalar
bunları aktarırken rivayet edeni ve nakledilen sözü Arapça olarak okuduktan
sonra Türkçesini açıklarlar. Rivayet edenler arasında en çok ismi geçen Ebu
Hureyre
’dir ve hocalar isminden sonra da mutlaka “Radıyallahu anh” yani
“Allah O’ndan razı olsun” derler.

En
fazla hadis rivayet eden kişi olan Ebu Hureyre’ye “Peygamberden duymadığı
sözleri rivayet ediyor” desek, bazı Müslümanlar bizi tövbeye davet
edecektir.
Oysa bu sözü Hz. Peygamberin eşi Hz. Aişe O’nun yüzüne söylemiş.

3848
veya 5374 adet kadar hadis rivayet ettiği söylenen Ebu Hureyre’ye benzeri uyarıları
Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali de yapmış. Hz. Ömer’in Ebu Hureyre’yi
atadığı valilikten hırsızlıkla suçlayarak geri çağırdığı bilinmektedir. Hz.
Ali’nin
“Yaşayanlar arasında Allah Resulüne en fazla yalan isnat eden
Ebu Hureyre’dir” dediği ifade edilmektedir.

Ben Ebu
Hureyre’ye bu sözleri söyleyemem. Ama gönülden “Allah O’ndan razı olsun” da
diyemiyorum.

**************************

Akla Ve Bilime Aykırı Her şey ve Herkes Eleştirilebilir

Hadislere neredeyse ayet
derecesinde itibar edenler var. Hadis kitaplarını toplayan alimlerin
senedi yani rivayet zinciri sağlam olan rivayetleri kitaplarına almaya
çalıştıkları biliniyor.

Hz.
Peygamber’in vefatı 632 yılı ve 6 büyük hadis kitabının yazarlarının doğum yılları
şöyle: İmam Buhari 810, Müslim 821, Ebu Davud 818 ve diğerleri daha sonraki
yıllar. Yani bunların en erken başlayanı peygamberin vefatından 200 yıl sonra
hadis toplamaya başlamış olabilir.

Bu
bakımdan rivayet zinciri gerçekten sağlam olsa da aynen nakil olma
ihtimali çok zayıftır. Çeşitli sebeplerle bilinçli olarak hadis uydurma
yoluna gidildiğini gösteren örnekler de çoktur.

Bu
bakımdan “Kur’an’a aykırı hadis” konusu çok önemlidir. Buna ilk ciddi
tepkiyi gösteren İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir. (Son dönemde ülkemizde bu
konuyu gündeme taşıyan Yaşar Nuri Öztürk’ü de rahmetle anıyorum.)

“Hadis”
diye rivayet edilenlerin “Kur’an’a, akla ve bilime aykırı olanlarını” en
sert şekilde eleştiren Ebu Hanife milletimizin çoğunluğunun mensup
olduğu Hanefi mezhebini oluşturan fıkıh ekolünün kurucusu olarak
bilinir. Çağdaşları arasında seçkin bir yere sahip olduğu için “Büyük imam”
anlamına gelen İmâm-ı Âzam sıfatı verilmiştir. Hukukî düşünce ve içtihat
metodunda çığır açan büyük bir alimdir.

“Kur’an’a aykırı olan hadislere” tepki gösteren Ebu Hanife bu tavrı yüzünden zamanında önemli
şahsiyetlerin saldırısına uğramış. Bir kısım günümüz Müslümanlarının adeta kutsal
insan
saydığı bu zatlar bakın İmam-ı Azam’a nasıl saldırmışlar:

Bazıları O’nu küfürle yani Müslüman olmamakla suçlamış.

Mesela ünlü
Hadisçi Buhari
, Büyük İmam Ebu Hanife’yi “İslam’a zarar veren sapık
mezheplerden birinin mensubu” olarak tanımlamış.

İmam-ı
Azam “Hz. Peygamber dışında eleştiri üstü insan kabul etmediği” için Şii
alimi Kuleyni Ebu Hanife’ye lanet okumuş.

İmam Malik “O
İblis’ten daha zararlıdır” demiş, İmam Ahmed Bin Hanbel ise “Ondan
bir şey nakletmeye değmez.”

Devrin
muktedirine boyun eğmediği için öldürülen İmam-ı Azam’ın Kur’an, akıl ve
bilim esaslı fikirleri bugün yaşıyor.

Mezhebinin
“Hanefi” olduğunu söyleyen Müslümanların çoğu O’nun fikirlerinden
habersiz. hatta O’na ve fikirlerine düşman olanların yolundan gidiyor.

Kaf Dağına Bakan Ayna

Mehmet Çetin’in şiir
kitabının ismi Kaf Dağına Bakan Ayna, aynı ikinci şiir kitabı Sessiz Bir Gidiş
Gazeli (A Sanatlar Ankara 2021 Kasım) gibi. Nazım Hikmet’in dedesi Nazım Paşa
diyor ki “Be biz Osmanlıyız, biz de adam çoktur.” Bunu yaşayınca kendi kendime
mırıldandım “Be biz Kilisliyiz, bizde adam çoktur.” Gerçekten bizde adam
çoktur; Ruhi Efendi ve Celal Paşa 18., Fasiha Hanım 19. Yüzyıldan bu yana,
bize yansıyor şiirleriyle. Sadrazam Çakallı Ömer Efendi de devlet adamı olarak
öyle. Bir başka Devlet Adamı Nedim Ökmen’in divanı olduğunu çok kimse bilmiyor.

Mehmet Çetin’in hazırladığı Öğretmen
Şiirleri Antolojisi ve sonra Tanzimat’tan Günümüze Türk Şiir Antolojisi’ndeki
(4 cilt) Seyfettin Başçılar’ın şiiri akranlarıyla boy ölçüşecek kadar ilerde.
Onca Kilisli akademisyen, edip, alim, yazar, mütercim, bakan, kanaat önderi,
sivil toplum liderlerini say say bitmez.

 

Şair Mehmet Çetin’den Geriye Kalan

Benim aziz dostum Mehmet
Çetin (1956 Kilis-25 Kasım 2020 Ankara) bu isimlerden sadece bir tanesi.
İstanbul İTİA Basın Yayın ve Halkla İlişkilerden mezun. Yönelişler adında bir
kültür ve sanat dergisi yayınladı. Bürde Yayınevini kurdu. Türkiye Yazarlar
Birliği ve Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile Anadolu Mektebi
yönetiminde bulundu. Kültür Bakanlığı Cumhuriyet kitaplığı ve Vakıflar Genel
Müdürlüğü Yayın Kurulu’nda yer aldı. Uluslararası Köroğlu Kültür ve Sanat
Festivali’nin kuruculuğunu ve genel koordinatörlüğünü yaptı. Leyla adlı öyküsü
Mesut Uçakan tarafından filme çekildi. Diğeri de Lanet. Film ve senaryo
çalışmaları başta olmak üzere bazı eserlerinde Mehmet Ferit adını kullandı.
Uzun yıllar Türkiye Demir Çelik İşletmeleri ve Türkiye Kalkınma Bankası uzman
basın müşaviri olarak çalıştı. Emekli olunca (2011) işçi sendikalarında basın
müşaviri, danışman, dergi editörü olarak görev yaptı.

Birlikte Mehmet Akif Ersoy ve
İstiklal Marşımız hakkında iki kitap hazırladık. Doğumunun 100. Yılanda Necip
Fazım Kısakürek adlı eseri Kültür Bakanlığınca yayınlandı. Son olarak Öz Orman
İş Sendikası’nda Genel Sekreter Yardımcısıydı. Ankara’da bir süredir ilik
kanseri tedavisi gördüğü hastanede yakalandığı kovit 19 virüsü nedeniyle 64
yaşında vuslata erdi. Hasta yatağında bile 200’e yakın yerli yabancı müellife
ulaşarak benim için hazırladığı “Bir Fikir Emekçisinin 75 Yılı; Mehmet Cemal
Çiftçigüzeli Armağan Kitabı”, nehir söyleşini tamamladı ama yayınını görmeden
dünyaya ve hepimize veda etti.

 

Bir Derviş Ve Bir Filozof

Mehmet Çetin fikri derinliği,
entelektüel birikimi olan bir aydınımızdı. Kültür adamımızdı. Sinemada,
romanda, antolojilerde ve şiirde önde olan bir derviş ruhlu, filozof
yaklaşımlı, bilge donanımlı mütevazi bir kıymetimizdi. Mütevaziliğinden çalışmalarından
pek bahsetmezdi. Zaten şiirleri de bu yüzden ortada görülmedi. Sonra insan
odaklı iki kocaman eser ortaya çıktı. Çünkü Mehmet Çetin’in sessiz ama derinden
derine insana dair söyleyecekleri vardı.

Sessiz Bir gidiş Gazeli’nde
“Beni doyuran toprak, bana acıkır bir gün/ Hayat bir emanet mi, kısa bir nöbet
midir?” diye derin bir sorunun cevabını arar. Mehmet Çetin yaşanmışlıklarını
“Aynaya bakmadım bir daha /Arkama bakmadan aldım götürdüm kendimi/ Kendimi ve
kendilerimi/ Geceye katılmış gölgeler gibi” diyerek anlatır. Zaman zaman da
kendi kendisiyle dalga geçerek “En bilgiç insanların meclisinde/ Görülmemiş
inciler dizerim/ En kaba ipliklere” der. Bunu ironik bir dille söyler, bir
yerde hayatı sorgular, düşünceyi cas cavlak terk eden hayatını seyreder. Sonra
anlatmayı sürdürür “Ey tarihsiz, masalsız, menkıbesiz/ Ey kıssasız hayat/
Gerçekçi ve hakikatsiz ömrümüz/ Ve ölümümüz ey!” Hafızasız göz yaşlarımız/
Yetmez / Düşecek hava, su, toprak bulamayan cemrelerimiz/ Ey sazından ayrı düşmüş
türkülerimiz/Yüreği ve telleri kırık sazımız ey”

Mehmet Çetin insan konu
olunca bir felsefe hocası gibidir dizelerinde. Hep Kaf Dağına ayna tutar
böylece. Varı, yoku, boşu doluyu, kargaşayı yani hayatın her yanını sorgular,
gerçek hazineyi bulmaya çalışır. İşte bu masal ancak kendimizindir.

Hikmet Aynası’nı didik didik
eder “Aynaya baktığımda/İsyan ediyordu ayna ilk defa/ Yürekleri sağır eden bir
sükutla/Aynaya baktığımda!” Bir başka şiirinde ise “Ellerini yaralarımızın
üstünde gezdir/ El değmemiş yerlerinde gezdir evrenimizin/ En çirkin yerlerinde
yüzümüzün/ Deşilmemiş çıbanlarımızda kimsenin fark etmediği/ Cam kırığı
hatıralarımızda/ En yetim yerlerini sıvazla bahtımızın” derken bunu hayata ve
masala dair bir son ve başlangıç olarak değerlendirir.

 

Olmazsa Olmaz Mekân

Kazanımlarını ve geldiği yeri
tek başına sıkıntıları göğüsleyerek gelen Mehmet Çetin’in Başkentte olduğu gibi
Kilis’te de en yakın dostları yine aynı şekilde derin yaraya merhem olmaya
çalışanlardır, üretenlerdir, düşünen adamlardır; Mahmut Kaçarlar, Abdulhamit
Tektuna ve Mehmet Yandak, rahmetli Nihat Ferah ve Mehmet Özköylü’dür. Proje
üretmekte mahirdir Mehmet Çetin. Memleketine geldiğinde ilk işi sorunları ve
yapılması gerenleri müzakere etmekti. Kilis Ansiklopedisi ve Yeni Bir Kilis
Tarihi Mehmet Çetin’in projesiydi. Kilis’i yönetenlere takdim etti. Onlar geri
dönmediler!. Mehmet Çetin Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yavuz
Coşkun’un davetiyle Necip Fazıl Sempozyumu için geldiğimizde yabancı konuklarla
birlikte bir Kilis turu düzenledi. Mahmut Kaçarlar mutfak kültürümüz ile katkı
verdi, konuk etti. Ülkemizin ve toplumumuzun, şairimizin yüreğindeki yerde
Kilis olmazsa olmazdı. Belki de bir Kilis Ansiklopedisi ısrarı bu yüzdendi.
Mehmet Çetin nurlarda uyusun. İyi ki dostum, arkadaşım, bir parçamdı.

Biliyorum Kilisli Şairler ve
Yazarlar Derneği’nin Kilis Kültür ve Edebiyat Dergisini görse çok sevinecekti.
Hata kaynak ve kadro salık veren projesini yönetime yansıtacaktı. Değerli
şairimiz Mustafa Alpaydın aradığında böyle bir düşünceye kapıldım. 1960’lı
yılların başıydı. Mercidabık Zaferi törenleri çok resmi geçiyor, topluma
yansımıyordu. Dr. Mehmet Münip Münipoğlu ile birlikte Gaziantep Valisi Salih
Tanyeri’ni ziyaret ettik. Ben lisede okuyorum. Mercidabık projemizi anlattık.
Dikkatle dinledi. “Size katkı verelim, ancak önce Mercidabık Zaferini Yaşatma
ve Dayanışma Derneği diye bir sivil toplum kuruluşunu hayata geçiriniz. Mevzuata
göre verilecek kaynağı derneğin amacı doğrultusunda faturalı olarak yayın,
etkinlik, konser vs biçiminde harcarsınız” demişti. Mercidabık Dergimiz de
böylece yayınlanmıştı. Artık öyle yöneticiler ve Mehmet Çetin gibiler fazla
yok. Ama şairlerimiz, yazar ve alimlerimiz, ediplerimiz, aydınlarımız hala var.
Neden olmasın ki? Be biz Kilisliyiz Bizde adam çoktur.

Rodos’ta Türkler Çaresiz!

Eğitim Öğretimin Sorunları

Ülkemizdeki
Eğitim öğretim, yıllardır bir türlü istenen seviyeye gelemedi. Bunun elbette birçok
sebebi var. Fakat eğitim, öyle önemli ve vazgeçilmez bir olgudur ki, mazeret
kabul etmez. Eğitim, çağdaş ve bilimsel gerçekler ışığında, toplumu geleceğe
sağlıklı ve güvenli bir biçimde taşımak zorundadır. Bu gerçek asla göz ardı
edilmemelidir.

 

Bütün
bunlara rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı son zamanlarda isabetli ve güzel
projelere imza atmaktadır:

 

Bunlardan
birisi, “mesleki eğitim” dir. Meslek
okulları bu yıl tam doluluk seviyesine ulaştığı gibi, en başarılı öğrencilerin
tercih yaptığı okullar arasında yer almıştır. Bu okullar, esnafın, sanayicinin,
dolayısıyla fabrikaların taleplerine kısa zamanda cevap verebilecektir.

 

Ortaokulu
bitiren çocuklara, meslek okullarının dışında, “mesleki eğitim” adında bir kapı daha açılmıştır. Bu sistemde;
öğrenciler haftada bir gün okula gidiyor, dört gün öğrenmek istediği bir işte
çalışıyorlar. Devlet, bu öğrencilere çırak seviyesinde, asgari ücretin üçte
biri kadar, kalfalığa yükseldiğinde de asgari ücretin üçte ikisi oranında ücret
ödemektedir.

 

Üstelik
devlet tarafından da sigortalanıyorlar. Bu öğrenciler dört yıl boyunca hem iş
öğreniyor, hem de haftada bir gün okula giderek eğitimlerini tamamlıyorlar. Dördüncü
yılın sonunda da, diğer akranları gibi lise, meslek lisesi diploması alıyorlar.
Bu yöntemle istihdam oranının 88’e çıktığı söylenmektedir.

 

Diğer
bir husus ise, Türkiye’de her sene en fazla 50 anaokulu yapılırken, bu yıl 4
binin üzerinde anaokulunun yapılmasıdır. Bu girişim de sevindirici bir
gelişmedir.

 

Öğretmenin
kalitesini artırmak için, “kişisel
gelişim eğitimi”
ve “yeterlilik
sınav modelleri”
geliştirilmiştir. Bilindiği üzere, “öğretmenin kalitesi
artırılmadan eğitimdeki kalitenin ivme kazanmasının imkânsız olduğu bir
gerçektir.” Finlandiya’da ki öğretmenlerin tamamı yüksek lisans mezunudur. Türkiye’de
bu oran yüzde 11 seviyelerindedir. Doktora mezunu öğretmen ise azınlıktadır.

 

Bilindiği
üzere, Türkiye PISA sınavlarındaki sıralamada, hayli altlardadır. Şimdi bu
gerilemenin durduğu, Türkiye’nin girdiği her sınavda, bir öncekinden daha fazla
puan aldığı söylenmektedir. Fakat hâlen OECD ortalamasının çok çok altındayız.

 

 Kütüphanesiz okul bırakılmadığı,
kütüphanelerdeki kitap sayısının 28 milyondan 85 milyona çıkarıldığı
söylenmektedir. Bu gelişme de sevindiricidir. Fakat yeterli değildir. Halen
dünya devletleri arasında, bizden daha iyi sıralarda, çok az tanınan ülkeler var.
Daha da iyiye gitmemiz bir elzemdir.

 

Yine
ilk defa bu yıl bütün okullara, giderleri için para gönderilmiştir. Bu
sevindiricidir, fakat bu da yeterli değildir. Çünkü okullarımızda yeterince
hizmetli ve memur yoktur. Diğer giderler oldukça fazladır. O nedenle, her okula
yetecek miktarda bütçe ayrılması en isabetli yoldur. Umarım zamanla veliden
bağış talebi biter. Yöneticiler de rahat nefes alırlar.

 

Yıllardır
okul yöneticileri veli ile yüzgöz olmak zorunda kaldılar. Bağışlanan paraların
bile hesabı soruldu. Kimi yöneticiler veliden bağış aldığı için, hiç yoktan
ceza aldı, üzüldü, kırıldı.

Yıllarca
müdüre, “okulu boyat temizlet, tamir et, çocukları üşütme. Fakat parayı bizden isteme,
nereden bulursan bul” dendi. Müdür nereden bulacak bu parayı? Elbette ki
velilerden. İşte yöneticilerin çektiği sıkıntı bu. Sakalla bıyık misali bir
durum.

 

Bu
sorunun bitirilmesinin yolu, her vatandaşa cüzü miktarda yıllık 40-50 TL.
civarında bir eğitim vergisinin konulmasıdır. Ya da; belediyelerce çöp,
temizlik vb. vergisi şeklinde vatandaştan alınan paraların, tüm okullara “giderlerine
göre” paylaştırılması en isabetli yoldur. Belediyelerin her yerden geliri
varken, bunlara ek vergiler tahsis eden yetkililer, önce okulları düşünmeli
bence.

 

Okullara
giden öğrenciler hepimizin. Daha sağlıklı ortamlarda öğrenim görmelerini neden
göz ardı ederiz? Anlamak mümkün değildir.

 

Türk
Milli Eğitimi’nin; iyileşme yolunda, kat etmesi gereken çok uzun bir yol var.
Bazı iyileştirmeler sevindirse çok yetersizdir. O yüzden, sorunların
ötelenmeden, görmezden gelinmeden, bir an evvel çözülmesi gerekir. Bizim eğitim
öğretimdeki iyileşmeler, zamanın ve teknolojinin hızına ayak uyduramazsa,
aradaki mesafe daha da açılacaktır.

 

Sevgiyle
kalın.

6’lı Masaya Aday Önerisi

İçlerinde çok sevdiğim insanlar
var ve ayrıca birleşerek Türk Siyasi hayatına “tek tek başaramayacakları”  yeni
bir heyecan ve hareketlilik getirdiklerini düşünüyorum,

Bence en önemli hataları bilindik
eski yöntemler ile beklenmedik yeni sonuçlar bekliyor olmaları!

Çoğu yeni parti ama il ilçe
teşkilatlarının kadrolu vekillerinin ve genel merkezlerinin çoğu eski ve
toplumda karşılığı hayli azalmış siyasetçilerden oluşuyor!

Yoksa, içlerinde az da olsa “Profesyonelleri bir kenara koyarak” gerçekten
amatör ve halkçı bir ruhla ülke için endişelenenlerin yapmaya çalıştıklarına
birlik beraberlik adına attıkları adımlara muhalif düşünceyi diri tutma
gayretlerine saygı duyuyorum.

Eleştiri ve tespitleri iktidarı
toplum yararına yasa ve proje üretmeye de zorladığı için herkes adına faydalı.

***

Faydalı ama,

Kabul etmeliyiz ki özellikle
muhalif seçmen yenilik istiyor, yeni yüzler istiyor!

Yenilmemiş aday istiyor!

Eskiler ile devam edilecekse de
Erdoğan’ın ve onun siyaset tarzının kazanacağını düşündüğü için zahmete girmek nafile
umutlanmak istemiyor!

Tabi buna Erdoğan ve Ak parti
sayesinde işe giren, iş kuran, zengin olan, 
mevki makam sahibi olanlar, kendi gelecekleri için Ak partisiz bir hayat düşünemeyenler ve onların ailelerinin oyları
ile

Dini yapıların tarikat
mensuplarının memnuniyeti ve devam eden desteğini

Erdoğan’ın Dünya siyasetinde ki
karizmasını ve ağırlığını

Erdoğan sevgisi ağır bastığı için
onun şahsından vazgeçemeyen hayran kitlesini

6’lı masa içerisinde ki ana aktör
olan CHP nin içinde ki gereksiz çok renkliliği!

Ve yeni partilerde ki eski
yüzlerin geçmiş yanlışlarını!

Falanı filanı da ekleyince!

…..

***

Bence herkesi şaşırtmalı 6’lı
masa!

Aday kesinlikle o masadan biri olmamalı!

Aksi halde kazanma ihtimalleri bana
göre hem yazı ile hem rakam ile “0” sıfır

Bence böyle!

***

Seçime kadar masaların biri 6+2
diğeri 4+1, 4+2 olur mu?

Ya da 6’lı masa çarpanlarına
ayrılır mı?

Gerçi biz Millet olarak 3-5-2 ya
da 4-4-3 sisteminde daha iyi olsak da yeni bir sistem denemekten zarar çıkmaz
diye düşünüyorum.

Aday 6’lı masadan çıkarsa!

Sayın Erdoğan bir de bu şekliyle rahat
rahat kazanır olur biter!

Ak partinin en önemli kaybının
milletvekili sayısında olacağını düşünüyorum, Başkanlığı Sayın Erdoğan kazansa
bile meclis çoğunluğunu alamayabilirler!

Bazı belediyelerde olduğu gibi!

***

Peki Erdoğan’ın karşısına
çıkabilecek kazanma ihtimali olan bir aday var mı?

Bence var!

Ve şansı masada ki liderlerin
hepsinden yüksek!

İsim mi buyurun size isim, Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı
Hüseyin BAŞ.

Genç, zeki, bilgili, İnançlı, Atatürk ile Alevilik ve Bektaşilik ile
barışık bir sünni!

Gördüğüm kadarıyla hiçbir
değerimizle bir sorunu yok.

Tatlı dilli,

Milliyetçi ve vatanperver de…

Babası da düzgün adamdı Allah
için.

Ağzından hep güzel ifadeler
duymuştum milletimizin değerleri hakkında.

Sadece ağzı iyi laf yapan kürsü
ve sokak siyasetçisi de değil, ekonomi de biliyor!!!

Fikirleri ve çözüm önerileri var.

***

Bize tüm ittifakları tüm itilafları
birleştirecek biri lazım.

Millet de Bizim Cumhur da!

6’lı masaya almamakla hata
yaptılar bence, belki de kazanma ihtimali var diye!!!

Sayın Kılıçtaroğlu kazanmak mı
istiyor kazanmamak mı tam emin değilim çünkü!

***

Demem o ki, Hüseyin Baş bu gün
olmasa bile yarın Türk Siyasi hayatında kalıcı bir isim olmaya aday,

Ayrıca gerekli imzayı bulup tek
başına aday olsa bile!

Şansı var.

Benden söylemesi…

Türkiye’nin P Vitamini Eksikliği

0

Espriyi
ilk duyduğumda Vizontele’deki Deli Emin gibi “Şerefsizim ki aklıma gelmişti!”
diye bağırdım. Bu espri bana aitti, arkadaş ortamında defalarca yapmıştım ama
Twiter’da ilk paylaşan kişi meslektaşım Necip Şenel olunca patenti de ona
kaldı. Sağlık olsun.

 

Covid-19
tedbirlerinin en sıkı uygulandığı günlerde “P vitamini eksikliği çekiyorum.
Para” diye bir twit atarak o sıkıntılı günlerde güldürmüştü bizi sağ olsun.
Allah da O’nu güldürsün. Ancak o gün için güldüğümüz o espri son birkaç yıldır
Türkiye’nin daha doğrusu Türk halkının kronik bir sağlık problemi haline geldi.
Son birkaç yıldır bütün bir millet P vitamini eksikliği çekiyor. P vitamini
eksikliği hastalığının daha ne kadar süreceği de, milletin bu hastalığa daha ne
kadar dayanabileceği de belli değil.

 

P
vitamini en önemli vitamin elbette. Çünkü P vitamininin eksikliği vücuda
gerekli başka vitamin ve minerallerin de eksikliği sonucunu doğuruyor. Et,
balık, peynir, yumurta, süt vb. gibi pek çok gıdanın fiyatlarındaki fahiş artış
milletin bu gıdalara ulaşımını zorlaştırdığı için millet daha pek çok vitamin
ve mineralden de mahrum kalıyor ve bunların eksikliğini hissediyor. Bu temel
gıdalara ulaşamayan milletimiz de ekmeğe yani karbonhidrata yüklenmek zorunda kalıyor
bu defa.

 

Geçtiğimiz
günlerde, Ekmek Üreticileri İşverenleri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar
katıldığı bir programda “Ben ekmeği temel gıda maddesi saymıyorum.
Ekmek aptal toplumların gıda maddesidir…. Bilimsel bir şey konuşuyorum, ezber
konuşmuyorum. Türkiye’de kişi başı ekmek tüketimi 210 kg, İsveç, Norveç
Danimarka, Japonya, İngiltere’de de 45-50kg. Bizim toplum ekmek ile doyduğu
için böyle 20 senedir başında yöneticiler duruyor”
şeklinde beyanda
bulunmuştu.

 

Cihan Kolivar’ın
beyanları hükümetin yalçın kayalıklarında sert rüzgârlar esmesine sebep oldu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Türk milletini, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama”
 suçundan
hakkında soruşturma başlatılan Kolivar, tutuklama talebiyle sevk edildiği Sulh
Ceza Hâkimliği tarafından “Cumhurbaşkanına hakaret”  suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi.

 

Kolivar’ın tutuklanması
bir kez daha gösterdi ki memlekette ciddi oranda H vitamini (Hukuk) eksikliği
de mevcuttu ve bu H vitamini eksikliği özellikle hâkim ve savcılarda A vitamini
(Adalet) yoksunluğuna sebep oluyordu.

 

Biz yine asıl konumuz
olan P vitamini eksikliğine dönelim. Twitter’da son zamanlarda gençlerle
yapılan sokak röportajlarına denk geliyorum. Yaş aralığı 10 ila 22 arasında
değişen gençlere mikrofon uzatıldığında gençlerin kahir ekseriyetinin (benim
izlediğim kadarıyla tamamının) bu P vitamini eksikliğinden kaynaklanan
mutsuzluk ve daha da kötüsü geleceğe yönelik güvensizlik ve umutsuzluk
hisleriyle dolu olduğunu görüyoruz. Bahsi geçen sokak röportajlarını
izlediğinizde 10-12 yaşındaki çocukların bile hayata, geleceğe, ülkeye ve
ülkeyi yönetenlere karşı güvensizlik duyduklarını ve hatta kızgın olduklarını
görüyorsunuz. Videolardan birinde 10 yaşında bir çocuk diyor ki; “Şikâyet edip
konuşsanız bu defa da kapıya polis dayanıyor!”

 

Milletin P vitamini – H
vitamini eksikliği çekmesinin, gençlerin ve hatta çocukların hayatlarının
baharında mutsuzluk ve umutsuzluk yaşamasının tek bir sebebi var aslında;
milleti yönetenlerin S (sorumluluk) vitamini eksikliği!

 

Neyse konu daha fazla
dallanıp budaklanmadan yine P vitamini eksikliğine dönelim. Her şeyin başı
sağlık sonuçta diyerek mevzuyu bağlayalım ve kapanışı sevgili Duygu Mert’in
gelenekselleşmiş duasıyla yapalım;

 

İyi bir hafta olsun.
Hastalara şifa, ruh ve beden sağlığınıza şifa; ÇELİK gibi SİNİRLER için DİRENÇ
inşallah!

Macar Belgelerinin İzinde

0

Osmanlı
Macaristan’ındaki İdârî Ve Beşerî Dönüşümler-

Günümüzdeki
Macaristan toprakları Milâttan Sonra 400’lü yıllardan sonra Hun Türklerinin
yönetimi altına girmişti.  Attilâ’nın
yönettiği devletin başşehri Segedin yakınlarında idi. Hunlardan sonra başlayan
Avar Türkleri’nin bölgedeki hâkimiyeti birkaç asır devam etti.  Fin kavimlerinden olan Macarlar Macaristan’a
9. yüzyılda geldi. Hükümdar Arpad, Katolik Hıristiyanlığı kabul edince,
Türklüğünü kaybetti. Dolayısıyla Finlandiya’dan gelen Macarlarla birlikte Türk
kanı taşıyan insanlar da zaman içerisinde Türklüklerini unuttular.

Arpad Hânedânı
Orta Avrupa’nın en güçlü devleti konumuna erişti. 13. asrın başlarında geçici
olarak Moğolların hâkimiyetini kabul etmek mecburiyetinde kaldılar. 15. asırda
Osmanlı Cihan Devleti, İkinci Murad döneminde Macar İmparatoru’nu mağlûp etti.
1521’de Kanûnî Sultan Süleyman Han, Belgrad’ı Macarlardan geri aldı. 1526’da
Macaristan’ı fethetti. 1541’de Budin eyâleti kurularak Macaristan himâye
rejiminden çıkarılarak doğrudan Osmanlı yönetimine alındı.  

Anadolu’dan
çok sayıda insan, Osmanlı’nın ‘sevk ve
iskân politası
’ gereğince Macaristan’a yerleştirildi. Bu yakın ilişkiler
1683 yılında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana kuşatmasına kadar devam
etti. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başarılı olamaması sebebiyle Osmanlı
Devleti zafiyet dönemine girdi. Durumdan istifâde eden Almanya, Türk
yönetimindeki Macar topraklarına hâkim oldu.

Almanlar,
Macaristan’daki Türk etkilerini sıfırlamak için aşırı ölçüde şiddet kullandı. Türk-Macarlar,
Tûrânî ırktan olmaları sebebiyle baskılara mâruz kaldılar, hırpalandılar. Fakat
onlar Türk asıllı olduklarını hiç unutmadılar. Macaristan-Hun Türk Kurultayı
iki senede bir bu sebeple tertip ediliyor. Otağlar kuruluyor, yaylar geriliyor,
Türklüğün bütün renkleri gönülleri coşturuyor.

Kurultaya;
Türkiye ile birlikte Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan,
Türkmenistan ve Rusya Federasyonuna bağlı Muhtar Cumhuriyetlerin ve özerk
bölgelerin temsilcileri katılıyor.  

Türkiye’de
Macarların Türk kökenli olduğu gerçeğini kabul etmeyen çok sayıda insan
bulunmasına rağmen, Macaristan’da Türk asıllı olduğunu bilenler hayli fazladır.

Hüseyin Şevket Çağatay Çapraz’ın
hazırladığı 16,5 X 23,5 ölçülerindeki 309 sayfalık eserde; işte böyle bir
ülkeyi kitabına konu olarak almış. Türk-Macar ilişkilerini; ‘Osmanlı Macaristan’ının Siyâsî ve Beşerî Niteliği’,
Osmanlı Macaristan’ında Konsolidasyon
ana başlıkları altında inceliyor.

Eserin ‘Son
Söz’ başlıklı bölümünden seçmeler:

*Çalışmada ulaşılan
kaynakların izin verdiği ölçüde Osmanlı Macaristan’ının kuruluşundan sonra
yörenin sosyo-ekonomik alanda yaşadığı dönüşüm yansıtılmıştır. Akabinde yapı
ile alâkalı değişimlerin niteliğinin ortaya çıkarılmasına gayret edilmiştir.
Oluşturulan kapsamda kamu idâresi alanındaki uygulamalara değinilmiştir. Ayrıca
Macar askerî müdâhalelerinin en önemli araçlarından biri olan sınır tecâvüzleri
de ele alınmıştır. Böylece Osmanlı hâkimiyeti altında Macar aristokrasisinin
alan kazanma mücâdelelerine vurgu yapılmıştır.

*Araştırmada bina
edilen yapı neticesinde dâvâların içeriklerine paralel olarak siyâsî ve askerî
gelişmeler de ele alınmıştır. Bu vasıtayla Osmanlı Macaristan’ında geçerlilik
kazanan Macar etkisinin hukukî tarafı gösterilmiş; adlî hizmetin ve kamu idâresinin
araçlarının, târihî aristokrasi tarafından nasıl kullanıldığı tahlil
edilmiştir.

*Resmî kararların ve
günlük hayatta uygulanması esnasında şekil değiştiren hukuk normlarının
yapılandırdığı Osmanlı Macaristanı’ndaki feodal uygulamalar tetkik edilmiştir.
Tımar sisteminin sosyal etkileri mahallî olarak ele alınırken meseleyle ilgili
gerek milletlerarası gerekse mahallî tatbikat göz önünde bulundurulmuştur.
Böylece Osmanlı egemenliği altında feodal vergiler ve angaryalar gibi icraatın
nerede, ne zaman ve hangi yoğunlukta güç kazandığı; ilâve olarak toprak
beylerinin birbiriyle olan mücadeleleri vurgulanmak istenmiştir.

*Macar köylüsünün,
tâbi olduğu toprak beyinin iktisâdî ve idârî politikalarını benimsemek
mecbûriyetinde kalması, incelemelerde ulaşılan temel sonuçlardan biridir.
Köylüler arasındaki ihtilâflar, mümkün metrebe Osmanlı makamlarına
aksettirilmeden ilgili toprak beyine götürülmüş ve toprak beyinin onayı
doğrultusunda düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.

*Araştırmalar nihâyet
feodal rejimin, mahallî olarak hangi düzeyde bir olgunluğa ulaştığı yönünde
ilerlemiş; teşkilâtlanmanın kalıcı olup olamayacağı tespit edilmeye çalışılmıştır.

*Özellikle Osmanlı
fetihleriyle boşalmaya başlayan bölgelere nüfus, kısa süre içinde geri dönmeye
başlamıştır. Böylece feodal bey ile köylü arasında yeni sözleşmeler kaleme
alınmış ve Osmanlı Macaristan’ındaki aristokrasinin gücü artmıştır. Eylem
alanının genişleme maksatlı olması, feodalizmin temsilcilerinin zamanla Osmanlıların
bölgeden çıkartılması yönünde politikalar geliştirmesine sebep olacaktır. Krallık
Macaristan’daki kurumların ve derebeylerinin Osmanlı Macaristan’ına müdâhalelerinin
gittikçe atması da buna işârettir.

*Derebeylik rejiminin
hukukî ve fiilî şartlar altında Türk idâresinin rolünü alması söz konusu değildir.
Ancak Osmanlı Macaristan’ının en büyük şehirlerinin Macar feodal yapıya olan
bağlılığı, ülkeyi genel olarak feodal çemberin çekim alanına sokmuştur. Bu
sebeple Macar şehirlerinin geriye dönük bir yol katettiği söylenebilir. Nitekim
Osmanlı sosyal düzeni ile karşılaştırıldığında halk, gittikçe artan bir
bağımsızlıktan ziyâde toprak sâhiplerine çok daha sıkı bağlarla teslim
olmuştur.

*Söz konusu sonuçlara
ek olarak istikrarsız bir tesire muktedir Macar feodalizminin hukukî hükmü,
Tuna’nın içerisine düşen Sırp yerleşimlerine yayılma imkânı bulamamıştır,
diyebiliriz. Tuna’nın ötesindeki Sırplara ise sadece Sırpların Macar köylerinde
yaşaması durumunda etki edebilmiştir.

 

Hüseyin Şevket Çağatay Çapraz:

1982’de Konya’da
doğdu. Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Yeniçağ Târihi
Kürsüsünden 2004 senesinde mezun oldu. 2007’de Macaristan Szeged Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Yeniçağ Târihi Kürsüsünde, Prof. Dr. Mâria
Ivanics’in yönetiminde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. 2011 yılında aynı
üniversitede Prof. Dr. Sândor Papp’ın danışmanlığında kaleme aldığı Petervârad
1694. Evi Török Ostroma Nyugati es Oszmân Forrâsok Alapjân (Doğu ve Batı
Kaynakları Temelinde Osmanlıların 1694 Petrovaradin Kuşatması) başlıklı teziyle
doktor unvanını elde etti. 2014 senesinden beri Kırklareli Üniversitesinde
görev yapmaktadır. Çalışmalarında Mohaç Meydan Muharebesi (1526) ve Karlofça
Barış Antlaşması (1699) arasındaki Osmanlı-Macar-Habsburg ilişkilerini ele
almış, özellikle Macaristan’daki Osmanlı himâyesi, sosyal hayat ve
Osmanlı-Erdel diplomasisi gibi hususlara ağırlık vermiştir. Ayrıca İslâmiyet
öncesi Türk Târihi ve bu dönemdeki Türk-Macar münâsebetlerine dâir inceleme ve
çevirileri de yayımlanmıştır.      

Enflasyon Kader Değil Bir Tercih

Durmuş Yılmaz Merkez
Bankasının en başarılı geçmiş dönem başkanlarından. Halen İyi Parti’nin ekonomi
kurmaylarından biridir. 31 Ağustos’ta Ankara’da yapılan İYİ Parti çalıştayı
öncesi, 20 dakika kadar Durmuş Yılmaz ile sohbet etmiştim.

Bugün o
sohbetten hafızamda kalanları canlandıran bir makale okudum. Bilkent
Ünivesitesi’nden Prof. Dr. Refet Gürkaynak, Burçin Kısacıkoğlu, Sang Seok Lee
ile Yale Üniversitesi’nden Prof. Alp Şimşek’in ortaklaşa yazdığı makalenin
başlığı
Türkiye’nin
enflasyon tercihleri
.” Durmuş Yılmaz’ın bir sohbet ortamında
anlattıklarının açıklamasını bu bilimsel makalede buldum.

****

Önce
Durmuş Yılmaz’a sorduğum soruyu ve O’nun cevabını aktarayım.

– Yapılacak
seçimden sonra İyi Parti veya Millet İttifakı iktidar olduğunda ne kadar
zaman içinde enflasyon makul bir rakama çekilebilir?

–  Durmuş Yılmaz: “Bana bu soruyu 3-4 ay önce
sorsaydın ‘bir yılda’ diye cevap verirdim. Ama tahribat bu arada çok
büyüdü. Enflasyonun %20’nin altına kalıcı olarak düşürülmesi için iki yıla
yakın zamana ihtiyaç olur.
Ancak iyi bir ekonomi yönetiminin
oluşturulmasını
müteakip hızla bir iyileşme sağlanır. Böyle bir yönetim piyasalara
güven verir ve kötüye gidiş durduğu gibi hızla iyileşme başlar. Her geçen gün
dengeler yerine oturur sıkıntılar azalır” dedi.

“Türkiye’nin
iyi yetişmiş uzmanları var. Yetki alındığında derhal yetkin uzmanlardan oluşan
bir ekonomi yönetimi oluşturabiliriz. Piyasanın güvenini kazanacak bu ekip kısa
zamanda gidişatı kontrol altına alır” diye ilave etti.

Durmuş
Yılmaz’a “Partinin ekonomi kurmay heyeti oldukça güçlendi. Prof. Dr. Bilge
Yılmaz, Prof. Dr. Ümit Özlale, Erhan Usta, Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu, Cihan
Paçacı, Can Pamir, Ayfer Yılmaz
gibi isimler birlikte çalışıyorsunuz.
Uyumlu ve verimli bir ekip misiniz?” diye sordum.

Durmuş Yılmaz böyle bir
ekip içinde çalışmaktan mutlu. Özellikle kendisinden daha genç isimlerin kadroda
olmasını önemli ve değerli buluyor.

*****************************

Yüksek Enflasyon İktidarın Tercihi

Türkiye’de enflasyon (TÜFE) resmi TÜİK rakamlarına göre: %85,5; İktidara
yakın İTO’ya göre: %108,7 ve Bağımsız ENAG’a göre: %185,3.

Aradaki
farklar ciddi bir devlet için korkunç. Fakat hangisini dikkate alırsanız
alın çok yüksek!

Şimdi enflasyonun
bir kader olmadığını
, Türkiye’yi yönetenlerin yüksek enflasyonu ‘tercih
ettiği’
için bu vakayı yaşadığımızı anlatan bilimsel makalede anlatılanları
özetleyeyim. (
http://refet.bilkent.edu.tr/GKLS_TR_Enflasyon_Makale_25Ekim2022_TT.pdf)

“Yaşadığımız yüksek enflasyon, hükümetin izlediği genişletici para ve maliye politikasının -yani hükümetin
politik tercihlerinin- neden olduğu bir enflasyondur.”

“Türkiye
yüksek enflasyona yol açan politikaları tercih ettiği dönemlerde
uluslararası konjonktür ve petrol fiyatlarından bağımsız olarak yüksek
enflasyonu yaşadı.”

Makalede,
aynı şekilde, Türkiye’nin enflasyonu düşürmeyi tercih ettiği dönemlerde de yine
iç dinamikleri ile başarılı bir şekilde enflasyon oranını düşürdüğü vurgulanmakta.

“Enflasyonu
düşürmenin ilk ş
artının niyet
olduğ
unu görüyoruz. Enflasyon politika yapıcılar
tarafından yeterince büyük bir sorun olarak görülmeden
, enflasyonu düşürmek
yeterince ö
ncelikli olmadan, fiyat istikrarına giden
adımları atmak mü
mkün değildir. Bu niyet ortaya çıktığında Merkez Bankası enflasyonu kontrol
edebilir.”

Merkez
Bankası’nın bunu yapabilmesi için Merkez Bankası’nın fiyat istikrarına
odaklanmasına mü
saade
etmeyen baskıların ü
zerinden
kalkması gerekir.

Ekonomistlerin
görüşü net. Türkiye’nin bugün yaşadığı yüksek enflasyonun belirleyici sebebi
dış etkiler
(Rusya- Ukrayna Savaşı, petrol ve doğalgaz fiyatlarının artışı
vb) değildir. (Savaşan Rusya ve Ukrayna’da bile enflasyon %20
mertebesindedir.) Savaş, kuraklık ve deprem gibi olayların etkisi geçicidir.

Türkiye
siyasi tercihlerle para politikalarını belirlemekte, Merkez Bankası, Hazine
ve Maliye tek adamın direktifleriyle bilimden uzak tercihlerle yönetilmektedir.

“Eylül 2021’de izlenmeye başlanan irrasyonel faiz politikası, ekonomide enflasyon oranının patlamasına
ve İkinci Dünya Savaşı döneminden bu yana karşılaşılmayan bir enflasyon artış
hızına neden oldu.”

RTE’nin
“faiz sebep enflasyon sonuçtur” şeklindeki, yanlışlığı defalarca
ispatlanmış teorisinin Türkiye’ye ve hepimize maliyeti çok ağır oldu.

*****************************

Benzer Durumlarda Benzer Tedbirler

2001’de
Kemal Derviş’in hazırladığı istikrar tedbirleri tecrübesi, iktisat
politikalarına güven artınca sermaye girişlerinin arttığını ve liranın reel
olarak değer kazandığını
gösterdi.

Bugün
de aklın ve bilimin gereği olan finansal istikrar ve makro ihtiyati politikalar
uygulandığında benzer sonuçlar alınacaktır.

Öncelikle
“bugün ne alırsan kârdır çünkü yarın daha pahalı olacak” düşüncesinin
kırılması gerekiyor. Yönetimin enflasyonu düşürmeyi en öncelikli politika
olarak gördüğünün kitlelere inandırılması gerekiyor.

Elbette
istikrar programı israfı ve faydası az harcamaları durdurur. “Kısa
vadeli refah bakımından pahalı ve acılı olması”
ihtimali de büyüktür.

Bu
endişe ile, hele bıçak sırtı giden bir yarışın olacağı seçim ortamında, gerekli
tedbirler
alınamıyor.

AKP iktidarı enflasyonu düşürme hedefini bir yana bıraktı. Sadece kurları sabit tutmaya çalışıyor.
Bunun için faiz silahını kullanmıyor. Zengin olan küçük bir kesime Kur
Korumalı Mevduat (KKM)
vasıtasıyla fakir kesimlerin parasını aktarıyor. Kurları
baskılamak için
Merkez Bankası imkânlarını hoyratça savuruyor.

İktidar,
acısı sonradan çıkacak, parasal genişletme (her kesime bolca para
dağıtma) politikalarıyla hayat pahalılığının altında ezilen kitlelerin öfkesini
azaltmaya çalışıyor. 

Enflasyon kontrol edilemeden yapılacak her türlü maaş artışı, teşvik ve sosyal yardımlar kısa bir
zaman sonra yetersiz kalıyor, kalacak.

Ancak bu
politikalar ertelenmiş acıların daha büyüğünü seçim sonrası yaşatacak
ağır bir tahribata yol açıyor.

Bu
yüzden Durmuş Yılmaz, “altı ay öncesine göre hasar büyüdü, tedavi süresi
daha uzun olacak”
diye ifade ediyor.

Onlar ve Biz

Ne demişti hadsizin biri: “Cumhuriyet; bizim lügatimizi, alfabemizi,
dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir.”

                Ya Türklük
düşmanı Pervin Buldan’ın Cumhuriyetimizden bahsederken yaptığı hezeyanlar: “Cumhuriyetin 99. yıl dönümünü geride
bıraktık. Kuruluşundaki ademi merkeziyetçilik ve demokrasi fikrinin terk
edilerek, yerine Kürtler ve Aleviler başta, tüm farklılıkların ret ve inkarına
dayalı tekçilik sisteminin devreye sokulmasıyla yaşanan 100 yıllık bir yıkım
sürecinden bahsediyoruz

                Seçme
seçilme ve bu şekilde konuşma haklarını dahi Cumhuriyet’in kazanımlarından alan
bu hainlerin aslında tek hedefi Türk Milletinin bizatihi kendisidir.

                Her
fırsatta Cumhuriyeti ve Türk milletini hedef tahtasına oturtanlar, yeri
geldiğinde kaçış merkezi olarak Osmanlıya sığınıyorlar. Sormak isterim Türklük düşmanlarına; Osmanlı döneminde bu ve buna benzer sözleri size söyletirler miydi? En
hafifinden ya Malta adasına sürülür, ya da böylelerinin kelleleri kılıç
darbesiyle uçurulurdu.

                Son
yirmi yılda devlet veya devletin kurumlarına yapılmadık hakaret kalmadı ama bu
hakaretler her seferinde karşılıksız kaldı.

                Oysaki
kişiye yapılan haksızlıklar, hakaretler veya suçlar affedilebilir ama dünyanın
hiçbir yerinde devlete karşı işlenen suçlar ve hakaretler asla affedilmez, affedilemez.

                2004’ten
itibaren Türk yargısını FETÖ’ye teslim eden, FETÖ’cü savcının altına zırhlı
araç verip aynı zamanda davanın savcılığına soyunanlar yüzünden Türk Ordusuna
kurulan Ergenekon kumpasları neticesinde Silivri de tutsak edilen, ordudan
atılan, iftira ve suçlamalardan dolayı canına kıyan subayların hesabını kimler
verecek?

                Adına
çözüm süreci dedikleri ama aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin çözülme süreci
olarak tarihe geçen ve bu arada sayıları sekiz yüzü aşan şehitlerimizin herhalde
sorumluları olması gerek. Peki kim bunlar?

                Bu
suçlamalar zincirini daha fazla uzatmak istemiyorum. Yalnız Avrupa ülkelerinin
bazı devlet adamı ve liderlerinden bazı örnekler verip, acaba bizim
liderlerimizle aralarında ne gibi fark var dilerseniz onlara bir bakalım.

                1960
ve 70’li yıllarda Başbakanlık yapmış Almanya’nın efsane Başbakanı Willy Brandt,
1974 yılında özel kalem müdürünün Doğu Almanya casusu olduğu iddia edilince
Başbakanlık görevinden istifa etti.

Bizde ise uyuşturucu çeteleriyle
boy boy resimler çektiren bakanlar, para kutularından çıkan dolarlarıyla
ünlenen Büyükelçiler, beyt-ül mala çöken Milletvekilleri…Maşallah hepsi yerli
yerinde hiçbir şey olmamış gibi halâ görevlerinin başındalar.

                1982
Yılında Arjantin Falkland adalarını işgal edince İngiliz başbakanı Margret Thatcher,
adaların geri alınması için İngiliz ordusuyla birlikte oğlunu da asker olarak
Falkland adalarına gönderdi.

Bizimkiler bırakın evlatlarını savaşa
göndermeyi, askere gitmemeleri için çocuklarına çürük raporu alıyorlar.

 

                İngiltere
eski Başbakanı Boris Johnson, Pandemi döneminde Başbakanlık ofisinde kendisi
için verilen doğum günü partisine katıldığı için gelen yoğun baskılar
neticesinde istifa etmek zorunla kalıyor. Ayrıca Kendi hükümetinin koyduğu
sosyal etkinlik kurallarını çiğnediği için polis tarafından para cezasına
çarptırılıyor.

                Boris
Johnson’dan sonra Başbakanlığa gelen Bayan ise yüksek gelir guruplarına %5’lik
vergi indirimi uygulamasından bahsedince gelen tepkiler üzerine o da istifa
etmek mecburiyetinde kalıyor.

                Sanmayın
ki bütün bu örnekleri zevk alarak yazıyorum, aksine içim kan ağlıyor. Türk
Milleti’nin çok güzel hasletleri, devlet olarak kurumlarımız ve kurallarımız
vardı. Her şey, “Çalıyorlar ama
çalışıyorlar
” söylemiyle kanıksandı. Hatta bir başbakan: “Nereden buldun yasasını meclise sunalım.”
Dediğinde zamanın Cumhurbaşkanı: “Partinizde
ilçe başkanlığı yapacak adam bulamazsınız
.” Diye önergeyi engellemiştir.

                Sağlıklı
kalın