9.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 286

“Namaz (Salât) Müminin Miracıdır ” Kılmamak Darağacı Değildir

Günümüzde yeryüzünde ve Türkiye’de yetişmiş çok
değerli İslâmî ilimlerde öğretim üyeleri bulunmaktadır. İslam’da tecdit
hareketinin öncü isimlerine saygılarımızı unutmayarak; üstatlar (imamlar) adına
tarihî donduranlara zamanı, mekânı, imkânları, insanlığı, bilimsel gelişmeleri hatırlatarak
akl-ı selime davet etmek gerekmektedir. Bu girişten sonra söz Türkçenin üstadı Gönül
(akıl) insanı Yunus Emre ile sürdürülmelidir:

“Bir kez gönül
yıktın ise bu kıldığın namaz değil

 Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

Hani erenler geldi geçti bunlar yurdu
kaldı göçtü

Pervaz urup Hakk’a uçtu Hüma kuşudur
kaz değil

Yol oldur ki doğru vara göz oldur ki
Hakk’ı göre

Er oldur alçakta dura yüceden bakan
göz değil

Doğru yola gittin ise er eteğin
tuttun ise

Bir hayır da ettin ise birine bindir
az değil

Yunus bu sözleri çatar sanki balı
yağa katar

Halka mata’ların satar yükü gevherdir
tuz değil[1]

Pervaz urmak: Uçmak, kanatlanma

Hüma kuşu: Efsanevi bir Kuş bir eşya

Mata, meta (a): Mal, mülk,

         GÜNDEM: https://www.youtube.com/watch?v=uleGQri1vQI

         Ebubekir Sifil’in
2019’daki bir videosu sosyal medyada yeniden gündem oldu.
Dini ibadetini ihmal
edenlerin cezalandırılacağına dair iddialar zaman zaman gündeme getiriliyor.
Ebubekir Sifil, namaz kılmayanların taziren öldürülebileceğini mezhep
imamlarının yahut ekollerinin görüşünden hareketle söylediği ifade edilmiştir.
25 Ağustos
2022

Tazir ne demek
TDK?

Tâzir; lügatte
azarlama, aşağılama, tahkir gibi anlamlara gelir, fıkıh terminolojisinde
fâsıklık olarak nitelendirilen, küçük günahların sürekli işlenmesi ya da daha
büyük cezayı gerektirmeyen büyük günahlara belirli bir sınırı ve ölçüsü
olmadan, hâkim takdiri ile verilen cezaların adıdır.

         Türkiye Cumhuriyeti laik
demokratik bir devlettir. Dolayısıyla bin yıl öncesinin şeriat normlarının
uygulanması mümkün değildir. Ancak Ebubekir Sifil yukarıdaki linkte söylediği: “İslamî
esaslarda bu uygulamalar ancak insanların gönüllü bir şekilde benimsediği
toplumlarda uygulanır. Bugünkü toplumda uygulanmaz”  diye de eklemektedir. EbuBekir Sifil gibi bazı
araştırmacıların tarihi meşgul etmiş şer’i konuları olduğu gibi bugüne
aktarmaları büyük bir yanılgıdır. Konuşma linkinde geçtiği üzere ayetlerde
olmayan bir hüküm üzerinden Osmanlı’da dahi uygulanmamış bir cezayı günümüze
taşımak bir anlam ifade etmemektedir. Genelde Ahmet bin Hanbel, İmam Şafi, İmam
Malik üzerinden bu görüşleri açıklamaktır. Ebu Hanife
üzerinden net ifadeler kullanmasa da Hanefî ekol temsilcilerin tazir cezasından
bahsedilmektedir. Hadislerin bazılarının sahihliği hususu ise kendisinin de
kabul ettiği gibi hâlâ İslâm dünyasında büyük bir meseledir.
Hatta
namaz kılmayanın küfrü konusundaki mevzu (uydurma) hadisi ünlü İslâm
düşünürlerinden Gazzali’nin(1058-1111) bile kullandığını düşünürsek olayın
vahameti daha net anlaşılabilecektir:

İmam Gazzali, İhyay-ı Ulumiddin isimli eserinde bir hadiste Peygamber
Efendimiz: “Kasden namazı terkeden kafir olur” buyururlar[2]
diyebilmektedir. Fakat bazı İslam alimleri İhyay-ı Ulumiddin isimli eserdeki
hadis diye sunulan bilgilere temkinli yaklaşmışlardır. Gazzalinin bu mevzu
hadisten sonra yaptığı şu açıklamayı “Yani düğümünün çözülmesi ve direğinin
yıkılmasıyla imandan sıyrılıp küfre yaklaştı demektir. Bu ifade bir memlekete
yaklaşan kimse için artık gitti ve oraya girdi, dediğimiz gibidir. Yani
düğümünün çözülmesi ve direğinin yıkılmasıyla imandan sıyrılıp küfre yaklaştı
demektir. Bu ifade bir memlekete yaklaşan kimse için artık gitti ve oraya
girdi, dediğimiz gibidir” eklemesini İhyayı Ulumiddin’in mütercimi Ahmed
Serdaroğlu “Biz Hanefilere göre bunun tevili, farziyyetini münkir (farz
olduğunu inkâr eden) olarak kasden namaz kılmayan kâfir olur demektir. Yoksa
farz olduğunu kabul ederek tembellik saikasıyla namazını kılamayanlar tekfir
edilemez” cümlesiyle (Mütercim) telafi etmeye çalışmaktadır. Bununla beraber
Gazzali Peygamber hadis veya sünnetini Kur’an’ı açıklama aracı olarak
kullanmakta Kur’an’la eş değer tutmamaktadır:

Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı isimli eserinde
açıkladığına göre Gazzali’nin bu hassas konuda görüşü nettir: “Bil ki,
bakışımızı iyice derinleştirdiğimizde görürüz ki, dinsel hükümlerin esas
kaynağı bir tanedir: Allah’ın sözü yani Kur’an.. Resulün sözü ne hükümdür ne de
mülzim (bağlayıcı-yükümlülük altına sokucu-mecbur edici-), hüküm Allah’ındır.
Ancak Allah’ın hükmünü ortaya çıkaran bir gösterici (muzhir) lazımdır ki işte
bu, Peygamberin sözüdür. Gösteren söz de yalnız bu sözdür.. Mülzim sebep ise
tekdir ve o da Allah’ın hükmüdür. Resul, mülzim ve hâkim değil sadece Allah’tan
haber getiren (muhbir anillah) aracıdır
[3].

Fakat Nizamü’l Mülk’ün kurduğu Nizamiye medreselerinde 34 yaşında
müderris olmuş ve baş müderrisliğe yükselmiş Gazzali felsefeye olan tutumu
yüzünden İçtihad kapısının kapanmasına sebep olmuştur. Bugün bile hâlâ İslam
dünyasının iftihar ettiği Farabi ve İbn-i Sina’yı küfürle itham etmiştir. Fazlur
Rahman, İslamî Metodoloji Sorunu isimli eserinde bu konuyu şöyle özetlemektedir:
Bir Farabi ya da bir İbni Sina bazı noktalarda Kelam’a tecavüzde bulunmuş ve
Kur’an’ı yorumlama da ifrata düşmüşse, Ehl-i Sünnet de Gazzali’nin ve ondan
sonra gelenlerin şahıslarında tüm felsefeyi ve onun zorunlu âleti, insan aklını
kınamak suretiyle bizzat kendi varlığı da dahil olmak üzere insanlığa tecavüzde
bulunmuştır…Ehl-i sünnet, Gazzali’nin felsefeye saldırısından sonra onu
(felsefeyi) tamamen yasaklamış ve böylece ona daha fazla gelişme imkanı
tanımamış, daha doğrusu gelişmesi için gerekli şartları yok etmiştir
[4].

Yukarıdaki linkte EbuBekir Sifil ise Gazzali’den ziyade İmam Ahmed Bin
Hanbel, İmam Şafi ve İmam Malik gibi mezhep kurucusu isimlerin görüşlerini
temel almaktadır. Fakat konuşmasında İmamların görüşlerini sorgulamadan nakl
etmesinde
EbuBekir Sifil’in unuttuğu namaz’ın (bilinen anlamdaki)
kılınması veya terki Allah ile kulun arasındaki bağla ilgilidir. Bu noktada
hiçbir kimse (Mezhep İmamları da dâhil) bir diğerinin imanını yahut ibadetini
sorgulamakla yetkili değildir. Aksi halde Allah ile kul arasına girilmiş olur.
Bu hak Peygamberlere bile verilmemiştir. “
Biz
ona şah damarından daha yakınız”
ayeti (Kâf/16) bunu anlatmaktadır. Dolayısıyla
şahsi ibadetlerin terki durumunda tazir cezası veya Ebubekir Sifil’in dediği “tazir
cezası geniş bir yelpazeyi kapsar
” ifadesi söz konusu olmamaktadır.  Emevilerden
başlayarak tarihî uygulamalarda ahiretle ilgili ibadetlere fıkıh başlığı
açılmasının dinî ve aklî delilleri olmadığı gibi bu fıkhın konusu da değildir.
Uygulama dediğimiz ibadetlerde insanları bilgilendirmek açısından



[1] Yunus Emre
Divanı, Hazırlayanlar: Türk Dili ve edebiyatı Yayın Kurulu, Dergah Yayınları,
İstanbul, 1981, s. 225.

[2] İmam
Gazzali, İhyau Ulumiddin Cil 1 Bedir Yayınevi,Tercüme eden: Ahmed Serdaroğlu,
İstanbul, 1975. s.400

 

[3] Yaşar Nuri
Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, s. 560.

[4] Fazlur Rahman,
İslamî Metodoloji Sorunu, Çev: Prof. Dr. Salih Akdemir, Ankara Okulu Yayınları,
Ankara, 1997, s. 123.

Ruh Egzersizleri

     Elektrik, ampulün
neresinde? Ampulde bir yer işgal etmiyor!

     Fakat, elektrik
kesilince ampul sönüyor, ışık vermiyor. Ampul ışık verirken de,

     Vermezken de
aynîlik arzediyor. Ne yanarken ampul bir şey kazanıyor,

     Maddesinde bir
artış oluyor; ne de söndüğünde maddesinden bir şey eksiliyor.

     Yani ne yanarken
bir ekleme ve ilave oluyor; ne de söndüğünde,

     Varsa şayet bir
eklenti kaybediyor. Evet ne yandığında, ne de söndüğünde,

     Herhangi bir
eklenti ve bir ilâve kazanmış oluyor.

     Elektrik, ampulde
yer işgal etmiyor. Sadece elektrik ampulde tecellî ediyor,

     Görünür bir hâl
alıyor o kadar.

     Ampulün ışıması,
ampulden kaynaklanmıyor.

     Sadece ışık
ampulde ve ampulden görünüyor ama,

     Bu ışıma ve
aydınlatma ampulden ileri gelmiyor. Ampul kaynaklı değil.

     Sadece elektrik
ampulde görünüyor. Yani ampul elektriğe bir çeşit ekranlık yapıyor.

     Orada tecellî
ederek etrafı aydınlatıyor. Işık ampul sayesinde görünme imkânı buluyor.

     Tıpkı aynada
görünen gibi. Görünen, görünenin kendisi değil, fakat onun aksi ve tecellîsi.

     Kendisi değil,
fakat kendisindendir. O değil ama ondandır. “Heme Ost.” / “Her şey O’dur.”
değil;

     “Heme ez Ost.” /
“Her şey O’ndandır.”

     Ruhu da, bu
örnekten hareketle, bir nebze de olsa anlamaya çalışabiliriz.

     Ruh hâşâ Allah
değil. Ama Allah’tan.

     Allah hakkında
düşündüklerimizi, Ruh için de, düşünebiliriz.

     Hani hepimizin
bildiği bir söylem var ya: “Allah, ne yerdedir, ne de gökte.

     Mekândan münezzeh.
/ Mekânla alâkası yok. Fakat her yerde hâzır ve nâzır.” hükmü;

     Gerçeğin veciz bir
ifadesi olduğu halde, söyleniş tarzı; kimi düşüncesizlere:

     “Canım şuna yok
desene!” gibi hezeyan ve saçma sözler sarfetmelerine cesaret ve imkân veriyor.

     Karşısındakini
güya güç duruma sokacağını umup, gevrek gevrek gülerek, alaylı bir şekilde:

     “Allah nerede?”
diye soranlara, sormak gerek: “Ruhun nerede?” “Başında mı?” “Evet hayır!”

     “Kolunda mı?”
“Evet hayır!” “Bacağında mı?” “Evet hayır!”

     Aslında Ruh;
bedenin her yerinde, aynı anda sırasız olarak tecellî ediyor.

     Yani Ruh; vücudun
her yerinde tecellî ediyor, yansıyor ve görüntü veriyor.

     Fakat kaynak beden
değil. Allah, her şeyin ve herkesin Ruhunu; bedeninde / maddesinde

     Tecellî ettiriyor.
Yansıtıyor ve görüntü verdiriyor.

     Fakat Ruh ve
canlılık maddeye yapışık, bitişik ve onunla yekpâre / tek parça

     Yani bir bütün
hâlinde değil; fakat yekâhenk / uyum içinde bir faaliyet ve görünüş hâli
arzediyor.

     Aynen güneş
doğduğunda, karşısında bulunan her şeyin yüzünü okşaması, her şeyde aksetmesi,

     Her şeyde
yansıması ve her şeyde görüntü vererek;

     Kendisini
göstermesi ve hissettirmesi gibi bir şey.

     İşte yeryüzünde
her şeyde yansıyan, tecelli eden, görünen daha doğrusu kendini gösteren güneş;

     Dünyada ve
dünyadakilerin yüzlerinde yer alıyor, bulunuyor değil;

     Sadece oralarda
tecelli ederek kendini gösteriyor.

     Yani dünyadaki her
ışıma, her parıltı, her aydınlık güneşten, fakat güneş değil.

     O’ndan, fakat o
değil.

     İşte bedene doğan
Ruh’u da, böyle anlayabilir, böyle düşünebilir ve böyle algılayabiliriz.

     Evet her şey “Heme
Ost!” / “Her şey O’dur!” değil.

     Her şey “Heme ez
Ost.” / “Her şey O’ndandır.”

     İşte yeryüzünde
her şeydeki hayat ve canlılık Allah’tan, fakat Allah değil.

     Bunun gibi her
şeydeki canlılık, hayat, hareket; sahip oldukarı Ruh’tan ileri gelmektedir.

     Mahiyetini tam
olarak, lâyıkıyla bilmediğimiz ve asla bilemiyeceğimiz;

     Hakkındaki
bilmenin, ancak bilmemek olduğu,

     Fakat varlığından
zerre kadar şüphenin câiz olmadığı Ruh sayesindedir.       Elektrik, ampulün
neresinde? Ampulde bir yer işgal etmiyor!

     Fakat, elektrik
kesilince ampul sönüyor, ışık vermiyor. Ampul ışık verirken de,

     Vermezken de
aynîlik arzediyor. Ne yanarken ampul bir şey kazanıyor,

     Maddesinde bir
artış oluyor; ne de söndüğünde maddesinden bir şey eksiliyor.

     Yani ne yanarken
bir ekleme ve ilave oluyor; ne de söndüğünde,

     Varsa şayet bir
eklenti kaybediyor. Evet ne yandığında, ne de söndüğünde,

     Herhangi bir
eklenti ve bir ilâve kazanmış oluyor.

     Elektrik, ampulde
yer işgal etmiyor. Sadece elektrik ampulde tecellî ediyor,

     Görünür bir hâl
alıyor o kadar.

     Ampulün ışıması,
ampulden kaynaklanmıyor.

     Sadece ışık
ampulde ve ampulden görünüyor ama,

     Bu ışıma ve
aydınlatma ampulden ileri gelmiyor. Ampul kaynaklı değil.

     Sadece elektrik
ampulde görünüyor. Yani ampul elektriğe bir çeşit ekranlık yapıyor.

     Orada tecellî
ederek etrafı aydınlatıyor. Işık ampul sayesinde görünme imkânı buluyor.

     Tıpkı aynada
görünen gibi. Görünen, görünenin kendisi değil, fakat onun aksi ve tecellîsi.

     Kendisi değil,
fakat kendisindendir. O değil ama ondandır. “Heme Ost.” / “Her şey O’dur.”
değil;

     “Heme ez Ost.” /
“Her şey O’ndandır.”

     Ruhu da, bu
örnekten hareketle, bir nebze de olsa anlamaya çalışabiliriz.

     Ruh hâşâ Allah
değil. Ama Allah’tan.

     Allah hakkında
düşündüklerimizi, Ruh için de, düşünebiliriz.

     Hani hepimizin
bildiği bir söylem var ya: “Allah, ne yerdedir, ne de gökte.

     Mekândan münezzeh.
/ Mekânla alâkası yok. Fakat her yerde hâzır ve nâzır.” hükmü;

     Gerçeğin veciz bir
ifadesi olduğu halde, söyleniş tarzı; kimi düşüncesizlere:

     “Canım şuna yok
desene!” gibi hezeyan ve saçma sözler sarfetmelerine cesaret ve imkân veriyor.

     Karşısındakini
güya güç duruma sokacağını umup, gevrek gevrek gülerek, alaylı bir şekilde:

     “Allah nerede?”
diye soranlara, sormak gerek: “Ruhun nerede?” “Başında mı?” “Evet hayır!”

     “Kolunda mı?”
“Evet hayır!” “Bacağında mı?” “Evet hayır!”

     Aslında Ruh;
bedenin her yerinde, aynı anda sırasız olarak tecellî ediyor.

     Yani Ruh; vücudun
her yerinde tecellî ediyor, yansıyor ve görüntü veriyor.

     Fakat kaynak beden
değil. Allah, her şeyin ve herkesin Ruhunu; bedeninde / maddesinde

     Tecellî ettiriyor.
Yansıtıyor ve görüntü verdiriyor.

     Fakat Ruh ve
canlılık maddeye yapışık, bitişik ve onunla yekpâre / tek parça

     Yani bir bütün
hâlinde değil; fakat yekâhenk / uyum içinde bir faaliyet ve görünüş hâli
arzediyor.

     Aynen güneş
doğduğunda, karşısında bulunan her şeyin yüzünü okşaması, her şeyde aksetmesi,

     Her şeyde
yansıması ve her şeyde görüntü vererek;

     Kendisini
göstermesi ve hissettirmesi gibi bir şey.

     İşte yeryüzünde
her şeyde yansıyan, tecelli eden, görünen daha doğrusu kendini gösteren güneş;

     Dünyada ve
dünyadakilerin yüzlerinde yer alıyor, bulunuyor değil;

     Sadece oralarda
tecelli ederek kendini gösteriyor.

     Yani dünyadaki her
ışıma, her parıltı, her aydınlık güneşten, fakat güneş değil.

     O’ndan, fakat o
değil.

     İşte bedene doğan
Ruh’u da, böyle anlayabilir, böyle düşünebilir ve böyle algılayabiliriz.

     Evet her şey “Heme
Ost!” / “Her şey O’dur!” değil.

     Her şey “Heme ez
Ost.” / “Her şey O’ndandır.”

     İşte yeryüzünde
her şeydeki hayat ve canlılık Allah’tan, fakat Allah değil.

     Bunun gibi her
şeydeki canlılık, hayat, hareket; sahip oldukarı Ruh’tan ileri gelmektedir.

     Mahiyetini tam
olarak, lâyıkıyla bilmediğimiz ve asla bilemiyeceğimiz;

     Hakkındaki
bilmenin, ancak bilmemek olduğu,

     Fakat varlığından
zerre kadar şüphenin câiz olmadığı Ruh sayesindedir.
   

Liyakat ve Üslup Tarzı

“Yarım imam dinden,
yarım doktor candan eder.” Türk Atasözü

            Yukardaki başlık
altına bir üçüncü şıkkı(Yarım ekonomist
te maldan eder
) eklemek isterdim ama bu konu bugün yazacağım mevzuların
dışında kalıyor. Yoksa 21 yıl Türk Milletinin üzerine kâbus gibi çöken AKP
iktidarının bugün ülkeyi getirdiği nokta hepimizce malum. Ekonomi, eğitim,
hukuk sistemi, dış politikadaki beceriksizlikler bir yana, kara ve deniz
sınırlarımızı koruyamaz hale geldik.

            Geçmiş
yıllarda bizzat içinde yaşayıp şahidi olduğum ama çok isteyip te bugüne kadar
yazamadığım iki macerayı sizlere aktarmak istiyorum. Çünkü gündelik hayatta
olayların benzerleriyle her karşılaştığımda hemen bu iki konu aklıma geliyor ve
beni vicdanen rahatsız ediyor.

            Çocuklar
küçükken özellikle kış günlerinde sık sık hastalanır, bizde onları merhum
anneleriyle birlikte doktora götürürdük. O yıllarda Sosyal Sigortalara bağlı
olan hastaneler henüz Devlet Hastaneleriyle birleştirilmemişlerdi.

            İsmini
yazmak istemediğim(yazarsam çok kişinin hemen hatırlayacağı) SSK Kocaeli
hastanesi baştabip yardımcısı Çocuk Doktorundan herkes övgüyle bahsederken biz
de aynı doktorun müdavimi olduk. Her gittiğimizde çocukların yüzüne bakıp
bizimle fazla bir şey konuşmadan reçetesini yazar, bizde her seferinde
eczaneden bir kucak dolusu ilaçla eve dönerdik.

            Yine bir gün
aynı şekilde çocuk yanımda, ilaç poşeti elimde doktordan gelirken daha önceleri
hangi hastayı götürdüysem tedavisi iyi gelen Askeri Dr. Albay Niyazi Coşkun’a
uğramak düştü aklıma. Hemen minibüsten aşağı indik ve Dr. Niyazi Beyin
muayenehanesine girdik. Hasta çocuğun durumunu anlattıktan sonra elimde ilaç
poşetini gören Doktor: “Ver bakalım doktorunuz
hangi ilaçları vermiş
” dedi.

            İlaçları
kontrol ettikten sonra: “Tamam benim bu ilaçların
haricinde başka ilaç yazmama gerek yok doktorunuz iyi ilaçlar yazmış”
dediğinde
ben:

 “Ama Doktor Bey sürekli aynı ilaçları alıyoruz ancak bir faydası olmuyor
dediğimde:

Doktor Penisilin iğnesini göstererek: “Bu iğneden şimdi bir tane, bir tane de 12 saat sonra yaptıracaksınız
dediğinde ben:

Doktor Bey günde iki
iğne fazla gelmez mi, çocuk zaten hastalıktan oldukça zayıf düştü

dediğimde Doktor: “Hayır günde bir iğne
vücuttaki mikropları besler, iki tane iğne ise şok etkisi yaparak bu mikropları
öldürür
” dedi.

            Ve o günden
sonra çocuklar bir daha aynı hastalığa yakalanmadı. Demek ki doğru izahat ve doğru
üslup önemliymiş.

***

Anlatacağım ikinci olay ise, Ziraat
Mühendisleriyle ilgili.

            Bundan altı
yıl önce memleketimde babadan kalma tarlamda ceviz fidanı yetiştirmek için bir
maceraya kapıldım. Bir müddet sorup araştırdıktan sonra esas mesleği Ziraat
Mühendisi olan bir fidancıdan ceviz fidanlarını aldım ve büyük bir zevk ve
heyecanla bu fidanları tarlaya diktim. 
Ziraat Mühendisi, ceviz ekeceğim tarlayı bizzat geldi ve gördü toprağı
çok beğendi. Fidanları verirken ağustos ayının sonuna kadar bol bol su vermemi
söyledi. Bende onun dediğini yaptığım gibi ayrıca çapa yapıp bolca da gübre
verdim. Fidanlar yaz boyunca o kadar güzel geliştiler ki, dört ayın sonunda 2,5
– 3 Metre boya ulaştılar.

            Kış çıkıp
baharda tarlaya gittiğimde birde ne göreyim, diktiğim o güzelim fidanların
hepsi kuvvetli soğuk ve ayazdan kavrulmuş.

            Bir müddet üzüldüm,
hayal kırıklığı yaşadım ama Aynştayn’ın şu sözüne rağmen: “Her seferinde aynı şeyleri tekrarladığı halde farklı sonuç bekleyenler
sadece aptallardır
.” Aptal olmaya razı oldum ve tekrar fidan araştırmasına
koyuldum.

            Yine bir
Yüksek Ziraat Mühendisinin fidan satış merkezinden fidanlar aldım. Üstelik bu
Mühendis, Tokat Ziraat Fakültesinde öğrencilerin derslerine de giriyordu.
Toprağın, iklim şartlarının durumunu gayet iyi bilmesine rağmen O da bir
öncekinin yaptığı tavsiyelerde bulundu ve ertesi sene yine hayal kırıklığı, yine
bir hüsranla bitti.

            Sonunda
tabiat kanununa boyun eğmek zorunda kaldım ve o yörede hangi meyve fidanları
yetişmeğe elverişli ise onlardan yetiştirme kararı verdim. Yeni fidanlar dikmek
için tarlayı eski kurumuş ceviz fidanlarından temizlerken kurumamış birkaç tane
ceviz fidanına dokunmadım bütün yaz boyunca hiç su vermediğim halde gene de
büyüyüp boy attılar.

            Özellikle bu
kalan ceviz fidanları gelecek kış soğuklarından nasıl etkilenecekler,
akıbetleri nasıl olacak merak etmeğe başladım. Bahar geldiğinde birde ne
göreyim geçtiğimiz yaz boyunca hiç su vermediğim, bakımını yapmadığım bizim
ceviz fidanları yeniden yeşermiş, filiz vermeğe başlamışlar.

            Sonuç olarak
her ne kadar okulunda okumasak ta tecrübe gösterdi ki; kış ayları soğuk geçen
bölgelerde fidanlara fazla su verildiğinde, bitki tam ağaçlaşmadan bir nevi ot
halinde kışa giriyor ve aşırı soğuklarda henüz ağaçlaşmamış otsu fidan
gövdesindeki su ile donuyor.

            Bunu
önlemenin yolu; kanaatimce soğuk iklim bölgelerinde yaz aylarında verilen suyu
erken kesmek veya gerekiyorsa hiç vermemek daha iyi olur. Bu itibarla
sıcaklarda fidanın gövdesi iyice pişsin ve gövde kışa sertleşmiş ağaç olarak
girsin.

            Sağlıklı
kalın.

Bir Nebze Ruh

     İnsanın maddesi
çamurdan, mânâsı İlahî ruhtandır.

     Allah diğer
canlılardan farklı olarak, insana akıl ve irade vererek, kendi ruhundan
üflemiş.

     İnsanın Kıyamete
kadar sürecek olan serüvenini / maceralı dünya hayatını başlatmıştır.

     Evet, ruh; bebek
anne rahminde biyolojik sürecini devam ettirirken;

     Bu sürecin yüz
yirminci gününde; Allah’ın kendi ruhundan üfleyip yarattığı bir şeydir.

     Rabbin emrinden,
yani hikmetli işlerindendir.

     Rabbin sırlı ve
gizemli bir takdiri, hayat verici İlahî bir tecellîsidir.

     Ruh; ahsen-i
takvîm / en güzel bir beden ve şekil verilerek;

     Yeryüzünün
halifesi konumuna yükselmesi için, insanın cesedine üflenen İlahî bir nefestir.

     Öyle bir nefes ki,
İlâhî izzet ve inayete mazhar olan bir şuur ve bilinç ile de desteklenmiştir.

     Mahiyetini tam
mânâsıyla bilmiyor, bilemiyoruz.

     Çünkü Allah, onun
ilminden insana pek az bir şey vermiştir.

     Varlığını biliyor
fakat mahiyet ve içyüzüne akıl, sır erdiremiyoruz!

     Çünkü bir şeyin
mahiyetini bilmemek; varlığını inkâr etmeyi gerektirmez.

     Nitekim aklın da
mahiyetini bilmiyoruz. Ama bu onun varlığını inkâr etmemizi icap ettirmiyor.

     Zira, bir şeyin
varlığını bilmek başka, mahiyetini bilmek daha başka bir şey.

     Nice varlığını
bildiğimiz şeyler var ki, mahiyetinden haberimiz yok.

     “Ruh, insanın
hayat kaynağıdır. Her ne kadar görünmese de, varlığı inkâr edilmeyenlerdendir.

     Yaratan Rabbimiz
onun mahiyetini bildirmemiş denmektedir.

     Uzun yıllar
psikoloji ve psikanaliz çalışmalarıyla da bilinememiştir.

     Ancak onun
varlığını tezahürlerinden ve vücut makinesini çalıştırmasından anlıyoruz.”

     (Prof. Dr. Hasan
Tahsin Feyizli)

     Ev insan için
olduğu gibi, beden evi de mânâmız olan ruhumuz içindir.

     Ruh’un bedenden
çıkmasıyla ölüm gerçekleşir. Boş kalan ev yıkıldığı gibi,

     Ruhtan boşalan
beden evi de, çürümeye terkedilir.

     Çünkü içinde
artık, ona hayat veren ruhu yoktur.

     Ölüm ruhun değil,
içinde ruh olmayan bedenin kullanıştan düşerek, toprakla bir olmasıdır.

     Demek ki, ruh bedenin değil, beden ruhun
hizmetinde ve emrindedir.

     Yani maddeden
ibaret olan beden; mânâ demek olan ruhun emrindedir.

     Dikkat edersek,
beden ile ruh birbiriyle uyum hâlindedir.

     Yani her beden;
bedenine muvafık / uygun bir ruh taşıdığı gibi,

     Her ruha da uygun
bir beden / ceset giydirilmiş vaziyettedir.

     Zira arslana koyun
sureti verilseydi; arslanlığın gereğini yerine getiremiyecekti.

     Eğer koyuna arslan
sureti verilseydi; koyun da koyunluğunun gereğini yerine getiremezdi.

     Evet her maddeye,
temsil edebileceği bir ruh ve mânâ verildiği gibi,

     Her mânâya da,
onun isteğini yerine getirebilecek tarzda bir vücud / beden /

     Bir çeşit libas /
elbise giydiriliyor.

     Ruh – ceset
beraberliği de sözkonusu. Âleti olmayan bir usta, kendisinden beklenen işi
yapamaz.

     Arabası olmayan
şoför istediği yere gidemez. Keza, şoförsüz araba da yerinden kıpırdayamaz.

     Nitekim beden
sıhhati bozulan kimse, ruhun isteğini yerine getiremez.

     Ruha hizmet için, beden
atının da sakat veya hasta olmaması gerekir.

     Allah; yarattığı
kainata / evrene benzemediği gibi, ruh da insana benzemez.

     Tıpkı insanın
yaptığının, insana benzemediği gibi.

     Nitekim masayı
marangoz yapmıştır. Ama masa marangoza benzemez. Masa marangoz yapısıdır.

     Ama marangoz
değildir. Marangoz yaptığı masanın yanında da değildir.

     Ama ilmen onunla
beraberdir. Çünkü masanın değeri nispetinde ustayı takdir ve tebcil ederiz.

     Her şeyde madde ve
mânâ yanyanadır. Zaten mânâ olmasaydı madde olmayacaktı.

     Çünkü madde;
Yunus’un “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” dediği gibi,

     Mânânın taşa
toprağa, ete kemiğe bürünmüş şeklidir.

İşgal Altındaki Komşunun Hezeyanları

            Haziran seçimleri yaklaşıyor ama biz siyasetteki çelişkiler yumağını bir
türlü çözemedik. Bazıları sanki başka bir dünyada ve başka bir ülkede yaşıyor
gibi… Oysa Türkiye’miz başta sözde dost ve müttefiklerimiz tarafından
kuşatılıyor ve yeniden milli mücadele vermeye zorlanıyor. Ülkemizin beka sorunu
bütün hızıyla sürüyor. Olup bitenler karşısında çok yukarı mevkilere aday
olanların bir kısmının sesi dahi çıkmıyor. Bir siyasi itişmedir sürüyor.

            Demokrasimizin
defosu olan, bölücü teröristleri temsil eden malum parti yeni gelin adayı gibi
ortada… Demokrasi ve vatan düşmanı olan bunlarla utanmadan ve sıkılmadan sadece
iktidara gelebilmek uğruna işbirliğine gidenler demokratik anlayışla da
çelişiyor. Bu gibi gurup ve partiler rejimi yıkıcı ve bölücü bir rol oynuyor ve
Türkiye partisi de olamıyorlar. Bu tip partiler ve guruplar Batı’da devre dışı
bırakılıyor ve demokratik rejim korunuyor. Nitekim İspanya’da da böyle oldu.
Batasuna Partisi terörle ilişkisi dolayısıyla kapatıldı. AİHM Mahkemesine
itiraza gittiler. Bu gibi ülkelerde terörü ve teröristi methedenlerin bile
üstüne gidiliyor. Kapatma geliyor. AİHM Mahkemesine yapılan müracaat
reddediliyor. Sebep olarak terör yolunu tercih edilen ve hoş gören partinin
demokratik hakları kullanma lüksü de olamaz deniyor. Orası Batı, burası ise
Türkiye… Burada zaman zaman iktidara gelebilmek ve kamu kaynaklarını istismar
edebilmek için çeşmenin başına geçmek gerekiyor. Bunun için maalesef olmadık
yollara bazı siyasetçiler başvuruyor. Demokratik rejime de kan
kaybettiriyorlar. Kutsal değerleri istismardan çekinmiyorlar. İç yapısına
bakmadan Atatürk’e rağmen ve Atatürksüz Atatürkçülük yapmaya çalışanlar var.
Malum parti ile iş birliği yapıp ona bakanlık bile verilebileceğinden
bahsediyorlar. Bir tarafta yıllardır vatanın birlik ve bütünlüğü için müttefik
destekli terör örgütüyle mücadele eden şehitlik veya gazilik mertebesine ulaşan
aziz vatan evlatları var; diğer tarafta ise bazı kendine oynayan siyaset
hastaları, yalan dolan zirveleri ortada dolaşıyor. Polis katili terörist mağdur
ve özgürlüğü elinden alınmış gazeteci olarak raporlarda gösteriliyor. Bunları
koruyanlar, Atatürk’ten çok uzağa düşmüşlerdir. Yazık şu aziz vatana! Aziz
şehitlerimizin ruhlarını bile rahatsız ediyoruz.

            Yanlış yolda
olanların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Cumhuriyet düşmanlığı ile
uğraşıyorlar. Oysa Osmanlı’ya hakaret ile Cumhuriyeti yüceltemez, Milli Mücadeleyi
ve onun tacı olan Cumhuriyetimizi dışlayarak ve hakaret ederek de Osmanlı’yı
ayağa kaldıramazsınız. Eloğlu ve sözde dostlarımız ise, yeni 15 Temmuzların
yerine çok kültürlülük telkinleri peşinde koşuyorlar, etnik ve mezhep
çatıştırmalarını tahrik ediyorlar. Sözde dost ABD Türkiye çok oldu laf
dinlemiyor şeklinde Libya, Akdeniz, Ege, Irak ve Suriye, Azerbaycan Türkiye
ilişkileri, S-400’ler ve İHA ile SİHA’lar bunları çok rahatsız ediyor. Daha
önce yaptıkları gibi Ergenekon hikayeleri uydurup halkımızı artık yanıltmaya
çalışamıyorlar. Devlet olmaktan çok uzak sözde AB üyesi Yunanistan’ı aynen
İstiklal Savaşında olduğu gibi bize karşı tahrik ediyorlar. Emperyal ülkelerin
yeni çorba karıştırma kaşığı etnik ayrıştırma, mezhepçilik ve milli devlet
düşmanlığıdır. Dış politikada olup bitenler iç politikada gerekli tepkiyi
bulamıyor ve ilgisizlik sürüyor. 

            Başkomutanlık
Meydan Muharebesi ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtarılması bazılarını nedense
rahatsız ediyor. Milli Mücadeleden ve kurtuluştan hoşlanmayanlar maalesef dün
Yunan’ın zaferini bekleyen zavallılardı. Bunların devamları 2000’li yıllarda da
aramızda birer mayın olarak dolaşmaktadırlar. Efendim, düşman mermi sıkmadan
İzmir’i terk etmiş… Bunu söyleyen zatı, bir ara yüce Meclis’in başkanlığını da
yaptırmıştık. Esir alınan düşmanın sıkacak kurşunu mu kaldı da sıkmadılar? Kurşun
sıkmak yerine Ege’de yaşlılara, kadınlara ve çocuklara saldırdılar.
İnsanlarımızı katlettiler. Mehmetçiğe mermi sıksalar memnun mu olacaktınız?
Milli Mücadeleyi sözde küçümsemeye uğraşmak ve yıpratmak değişik bir siyasi
sapıklıktır. Unutmayalım ki, dün Osmanlı’ya düşman olanlar bugün de Cumhuriyet
Türkiye’sinin düşmanıdırlar ve altını oymaya yerli işbirlikçilerle birlikte
çalışıyorlar. Bizim bazı sözde üstün zekalı ekran işgalcileri ise; dünkü ve
bugünkü düşmanlarımızı mutlu edecek şekilde Osmanlı mı, Cumhuriyet mi
tartışmasını ısrarla sürdürüyorlar!

            ABD
taşeronu, henüz devlet dahi olamamış, Ege’yi sığınmacı mezarlığına çeviren
Yunanistan’ın Batı Trakya’da yaptığı insan hakları ihlalleri Lozan’ı paspas
yapma çabaları ortada iken, bazılarının buna tepki göstermelerini beklemek en
tabii hakkımızdır. Bir dönem Almanya ekonomik işgali altındaki Yunanistan şimdi
ABD işgali altına girmiştir. ABD PKK gibi Yunan’ı da kullanmaktadır. Yunanistan’da
9 yeni Amerikan üssü ortaya çıkmıştır; ama Yunan solu ABD karşıtı bir eyleme
şimdiye kadar girmemiştir. İtalya ve diğer bazı Batı ülkelerinden de sol ve
aşırı sol tepkisi yoktur. Çünkü solu da sağı da milli idealleri olan Megalo
İdea’ya bağlıdırlar. Türkiye’de olduğu gibi kendi devletiyle başkaları adına
kavga bir marifet değildir. Okul kitapları ortadadır. Türkiye’de ise; yakın
zamana kadar hedef ve ülküden bahsettiğiniz zaman faşist ve ırkçı oluyordunuz.
Çünkü; Yunan’dan farklı olarak biz eğitim ve öğretimde hala günü kurtarıyoruz.

            Askerden
arındırılması gereken adalara ABD silah ve zırhlı araç çıkarıyor. Sisam ve
Midilli ile birlikte Ege’yi bir Yunan gölüne çevirme peşindeler. Oysa bu adalar
Anadolu kara parçasının devamıdır. Ege’de sıcak çatışma zor gibi gözüküyor;
ancak Türkiye’ye enerjisini yanlış bir alanda kullandırtmak istiyorlar.
Yunan’ın amacı ABD güdümünde Türkiye’yi zora sokmak ve Türkiye karşıtlığını arttırmaktır.
Maalesef geçmişte bizim çok yanlış iç ve dış politik beyanlarımız Batı’yı
düşman hale getirmiş, Hristiyan ittifakının kurulmasına sebep de olmuştur. Ülkeyi
yönetenler şurası muhakkak ki, ülke yararına ellerinden geleni yapıyorlar.       

Söyle Sevgili

Ay
doğar, güneş doğar

Yeni
güne gün doğar

Yüreğime
ise yine yokluğun

Dilsize
kesmiş duvarlarıma işte yine sensizlik doğar

Söyle
bana sevgili

Hangi
mevsimin gelişidir gidişin

Hangi
kaybın selası

Hangi
eksiğin yamasıdır gönlüm

Yokluğun
yağar sokaklarıma

Yollarıma
ıssızlığın

Dört
bir tarafa savrulur sürgün düşlerim

Bir
tarafım Fırat diye inlerken

Diğer
yanım Basra’ya dökülür

Yapraklar
dallarını terk eder

Sular
kadim yatağını

Gökyüzü
hasretten alır demini

Göçmen
kuşlar gidiyor

Trenler
gidiyor

Sen
gidiyorsun

Ve
ben boşluğunda kalıyorum

Sensizliğin
o soğuk eşiğinde

Şimdi
söyle bana sevgili

Ya
bu kalanlar

Eksilenin
yokluğunda neye yarar

Cibilliyetsizler

0

Türk akademisyen ve siyasetçi İYİ Parti’nin kurucusu ve aynı
zamanda genel başkanı MERAL AKŞENER in bir basın toplantısında özür diliyor.

Niçin mi?

Atatürk’ün pek çok batı ülkesinden önce kadınlara seçme ve
seçilme hakkı verdiğini kaydeden Akşener, “Aslında vermedi. Aslında bize
duyduğu saygıyla ‘Bu sizin hakkınızdır, alın’ dedi. Peki, biz ne yaptık? Ben
STK’lardan gelirim. Kadın hakları derneklerinin içinden gelirim. Biz maalesef
elimize aldığımız o mirası yeteri kadar yayamadık. Ben Meral Akşener; İzmit’in
Gündoğdu Köyü’nden çıkmış bir ailenin kızıyım. Atatürk’ün anasının adını
taşıyan Zübeyde Hanım Şehit Aileleri Derneği’nin uzun yıllar başkanlığını
yaptım, yöneticiliğini yaptım. Atatürk’ün o mübarek anasının genelevde
çalıştığını söyleyen bir şerefsize gereğini yapamadım. Özür diliyorum. Sarayda
ağırlandı o şerefsiz, sarayda ağırlandı o ahlaksız. Gereğini yapamadım özür
dilerim, özür.” dedi.

*

Nur cemaatinin “Okuyucular” kolunda hoca olduğu
ifade edilen Hasan Akar, Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’la
ilgili “Genelevde çalışıyordu” demişti. Atatürk’e hakaretten dava
açıldı, cezalandırılmasına gerek görülmedi(!).

*

Dünyanın en saygın ve önde gelen dergilerinden ‘’Time’’ gazi
Mustafa Kemal’i kapak yaptı. Derginin yazarları ve İngiliz tarihçi Arnold
J.Toynbee u değerlendirmelerde bulunmuşlardı:

‘’ Mustafa Kemal Paşa, hiç şüphesiz çağdaş tarihin büyük
şahsiyetlerinden biridir. Türk’ün, Anadolu’da kendi efendisi olabileceğini
ispatlamıştır. O, yabancı güçlerin boyunduruğundaki halkını bu bataklıktan
kurtardı. Bağımsızlık düşüncesini aşıladı. Ve şimdi Türkiye’nin kazandıklarına
sahip çıkmaya azimli olarak. Batı’nın gizli güçlerine karşı duruyor.

*

Fransız Prof Dr.Fiessinger gazetecilere söylevinde;

‘’Bu kadar dinamizmin, bu kadar zekâ ve canlılığın bir arada
toplanması pek enderdir. Zamanımızın bir çok büyük adamlarıyla temas ettim,
fakat Büyük Şefiniz Atatürk, bunlardan hiçbiriyle bir tutulamaz.’’

*

Mustafa Kemal bir demecinde diyor ki ‘’itiraf ederim ki
düşmanlarımız çok çalışıyor’’ ve devamla;

‘’…Düşmanlarımız Osmanlı Devletini yıkarak ana unsur olan
Türk milletini de yok etmek istiyorlardı. Hâlbuki Türk milleti yeni bir iman ve
kesin bir milli karar ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayanağı
esaslar ‘’Tam İstiklal’’ ve ‘’Kayıtsız Şartsız Milli Hâkimiyet’ten ibarettir.
Millet bu hâkimiyetin bir zerresinden vazgeçmeyecektir; gözünü açmıştır.

Bizim dinimiz milletimize değersiz, tembel ve alçak olmayı
öğütlemez. Tam tersine Allah’da Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve
şerefini korumalarını emrediyor. Her yerde olduğu gibi buradaki görüşme ve
ilişkilerden de anladım ki, millet, hâkimiyetini koruma konusunda büyük bir
karar ve güç göstermektedir. Gerçeği gören ve anlayan milletimiz elbette,
bundan sonra candan ve gönülden çalışacak, rahatlık ve mutluluğa sahip
olacaktır.’’

*

 

 Bu kirli pespaye
zihniyeti çok iyi tanıyoruz, biliyoruz. Son on yıllarda cemaatçilik adı altında
bu cibilliyeti bozuk nankörlerin beslendiğini, palazlandırıldığını da
biliyoruz. Atatürk’ün annesine yapılan bu iğrenç iftira aslında Türk milletine
yapılmıştır.

Merak ettiğim bu iğrenç iftirayı kınama adına Sivil Toplum
Kurumlarının sesini duydunuz mu? Bu iğrenç iftiranın hesabı sorulmalıdır.

*

Üç Masum Melek

Edirne’de okul bahçesindeki Atatürk büstüne şemsiye tutan ilkokul
öğrencilerinin fotoğrafı sosyal medyada büyük beğeni topladı.

Merkeze bağlı Tayakadın Köyü’nde bulunan Şehit Cem Havale
İlkokulu’nun birinci sınıf öğrencileri Damla İnceoğlu, sınıf arkadaşı Dilay
Büyükkılıç ve ikinci sınıf öğrencisi Masal Cam, yağmur yağışı sırasında
teneffüse çıktıklarında okul bahçesindeki Atatürk büstünün yağmurda ıslandığını
gördü.

Öğrencilerden Dilay Büyükpiliç, arkadaşlarına Atatürk’ü
yağmurdan korumaları gerektiğini söyleyince, birlikte koruma kararı aldılar.
Öğrenciler, yağmur yağışı altında çıktıkları iki teneffüs boyunca şemsiye
tutarak Atatürk’ü yağmurdan korumaya çalıştılar.

Öğrencilerin, büstü şemsiye tuttukları sırada bir veli
fotoğraflarını çekerek sosyal medya hesabından paylaştı. Paylaşılan fotoğraflar
çok sayıda beğeni aldı.

Atatürk’ü çok sevdiğini ve yağmurda ıslanmasına
dayanamadığını söyleyen Dilay, “Dışarı çıktığımda Atatürk’ün yağmurdan
ıslandığını gördüm. Arkadaşım Damla’ya, ‘Atatürk’ü yağmurdan korumamız lazım’
dedim. O da bana ‘ver şemsiyeni koruyalım’ dedi. Boyum büste ulaşmadığından
dolayı şemsiyemi Damla’ya verdim. Bu sırada arkadaşım Masal’da yanımıza geldi.
Hep beraber Atatürk ıslanmasın diye şemsiye tuttuk. Biraz biz ıslandık ama
olsun, Atatürk ıslanmadı” dedi.

Şemsiyeyi Atatürk’ün büstüne tutan Damla İnceoğlu’da,
“Atatürk’ü yağmurdan koruduğumuz için çok mutluyum. Yağmur yağdığında yine
atamızı şemsiye ile koruyacağız” dedi.

İkinci sınıf öğrencisi Öykü Cam, Atatürk’ü çok sevdiğini
söyleyerek, “Her yağmur yağdığında çok üzülüyorduk. Yağmurdan ıslanmasın
diye böyle bir karar aldık” dedi.

*

İşte Türk ailesinin çocuklarına verdiği terbiyenin temeli,
ana hatları sevgiye dayanır. Bu üç masum meleklerin ailelerini kutluyorum.
Beklenen eğitimin ilk basamakları!

Sıra Tarihi Değiştirmeye Geldi

CB
Tayyip Erdoğan “Sultan Abdülhamid 33 sene gram yer kaybetmeden
Osmanlı’yı yönetti”
cümlesini ikinci defa yine söyledi. Demek ki
yanlış bilgi değil, kast söz konusu.

Oysaki “2.
Abdülhamid en çok toprak kaybeden Osmanlı padişahı” olarak biliniyor.
Tarih kitaplarında 2. Abdülhamid’in, 33 yıllık saltanat döneminde Osmanlı’nın;
Tunus, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ ve Romanya olmak üzere, 1 milyon
592 bin 806 kilometre kare toprak kaybettiği
yazılıyor. Yani bugünkü Türkiye’nin
iki katı büyüklüğündeki
topraklarımız vatanımız olmaktan çıkmıştı. Ciddi
tarihçilerin hepsi de bu acı gerçeği ifade ediyor.

Bir kere toprak üzerinde hakimiyet kaybı anlatılırken kullanılacak birim,
ağırlık birimi
gram
değildir.
Alan birimi olan kilometrekare kullanılır. Ama bu “küçük”
ayrıntıya takılmayalım. Şimdilik “Reis’in hikmetinden sual olunmaz”
diyelim ve geçelim.

RTE sadece tarihi gerçeklere
değil, halen herkesin şahit olduğu gerçeklere aykırı beyanları da sık sık
tekrarlıyor. ABD’de Birleşmiş Milletler’de, “Amerika’da AVM’lerin rafları
boş”
diye konuşma yapıyor. “Almanya’da raflar boş, Almanlar bizi
kıskanıyor” gibi gerçeğin tam zıddı ifadelerde bulunuyor. Üç ay önce gezdiğim
ABD’de asla bir kıtlık yoktu ve orada bulunan Türkler bizleri üzülerek,
acıyarak izliyorlardı.

Erdoğan
kendi iktidar döneminden çok önce yapılmış havaalanları, üniversiteler, yollar
vd. eserleri “Bizden önce ne vardı? Biz yaptık biz” diye sahipleniyor.
Bu da yine bir nevi tarihi gerçekleri değiştirme çabası sayılabilir.

**********************

Otoriterlerin Tarihi Değiştirme Meyli

RTE’nin
gerçeklere taban tabana zıt bu tür iddialarını işitince aklıma hep George
Orwell’in 1984 isimli romanı geliyor. Bu roman diktatö
r liderlerin ihtirasları yüzünden yaşattıklarının hayal ötesine varabileceğini anlatan uyarıcı, sarsıcı
ve müthiş bir romandır.

Bu kitapta,
hükmettiği toplumu kontrol eden totaliter bir rejimin baş
vurduğu yöntemler hakkında ilginç örnekler veriliyor. Çok şaşırtıcı ve “bu kadarı da
olmaz” denilen yöntemler öğreniyoruz.

Kullanılan
yöntemler arasında benim anlamakta en zorluk çektiğim konu “gerç
eklerin inkârı, saptırılması ve değiştirilmesi
ile gö
revli DOĞRULUK
Bakanlığı’nın”

yaptıklarıydı.

Kitabı
okuduğumda bir türlü aklım almıyordu.

Tarih değiştirilebilir miydi? İnsanlar daha önceden çeşitli kaynaklardan öğrendikleri tarihi
olayların olmadığına veya başka türlü olduğuna inandırılabilir miydi?

****

1984 romanının
geçtiği hayali “Okyanusya” ülkesinde, sistemi yöneten Büyük Birader (Ağabey),
verici ve kaydedici özelliği olan, tele ekranlar vasıtasıyla herkesi
izleyebiliyordu.
Toplumundaki her bireyin hareketlerini, duygularını ve
hatta düşüncelerini kontrol edebiliyordu.

Sistemin
telkin ettiği ve herkesin kesin kabul ettiği temel “doğrular” şunlardı: “Ağabey
yanlış
lık yapmaz, tümç onun elindedir. Her başarı, her zafer, her buluş, bütün mutluluk, bütün
erdem onun ö
nderliği
altında var olur ve ondan ilham alır.”

(Bu
cümledeki “Ağabey” yerine “Reis” koyun. İktidar yandaşı
medyanın propagandası da böyle değil mi?)

Böyle
bir güç tarihi gerçekleri de değiştirebilir mi?

Otoriter
rejimler tarihi değiştirme ihtiyacını neden hissederler?

Uzun
yıllar aydın çevrelerde “acaba 1984 romanındaki gibi yönetimler olacak mı, bu
tür yönetimler altındaki toplumlarda böyle insanlıktan uzak bir hayat yaşanması
ihtimali var mı?” diye tartışmalar yapıldı.

Romanda
anlatılanlara göre, “1984’te bireylerin hafızaları çok zayıftır ve
Ağabey’in yönettiği parti tarafından kontrol altında tutulabilmektedir.
İnsanların dünyada olup bitenleri hatırlamaması için gereken her şey
yapılmaktadır. “Geçmişi sürekli değiştiren parti dünyanın gerçeklerini de
değiştirmekle kalmamış
, geçmişi yok etmiştir.”

**********************

Akıl Ve Bilim Yolu

2022
yılında dünyanın herhangi bir yerinden bilgiye erişim çok kolay. Dünyanın
tamamına hâkim olan bir güç de yok.

Böyle
bir ortamda tarihi gerçekleri inkâr etmek, gerçeğe aykırı bilgiyi ısrarla
tekrar etmekle geçmişi değiştirmek mümkün olabilir mi?

En
otokrat yöneticiler ülkelerinde tüm yazılı ve görsel medyaya hâkim olsalar
bile sosyal medyaya hâkim olamıyor.
Fakat bireylerin izlenmesi her
zamankinden daha kolay.

Bu şartlarda dahi otoriter liderler kendilerine aklını, iradesini ve
vicdanını tam olarak teslim etmiş bir taraftar kitlesi oluşturmayı
başarabiliyor.

Ülkemizde
siyasal İslamcıların “tarihçi” dediği Fesli Kadir ve benzeri şarlatanların
zırvalarını tekrarlayanlar siyasiler var. “Ege Adalarını Lozan’da Atatürk ve
İnönü verdi”, “Lozan’ın gizli maddeleri 2023’de kalkacak ve şahlanacağız”,
“Cumhuriyetin devrimleri bizi cahil yaptı”
gibi saçma ama kasıtlı ve hain
yalanlara inanan kitleler var.

Çünkü “okumuş
da ne olmuş?”
diyen bir devlet başkanımız var. Çünkü cehalete övgü düzenler
ödüllendiriliyor. Mesela “Türkiye’nin okumuş kesimi, profesörlerden
başlayarak geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mezunlarıdır. Ben
cahillerin ferasetine güveniyorum”
diyen profesör YÖK Denetleme Kurulu
üyesi yapıldı.

Biz
bugün Kuzey Kore liderine ve O üzüldüğünde kitlesel olarak
ağlayan robotlaşmış insanlara gülerek bakıyoruz.
Ama öyle bir yönetim
altında yaşamanın maliyetini ve acısını yeterince anlayabildiğimizi söyleyemem.

Demokrasisi
gelişmiş ülkeler de, bizim gibi ülkelere baktıklarında, tarihi değiştirme
çabaları
gibi saçmalıklara muhtemelen gülerek tepki gösteriyorlar. Ama
eminim ki, böyle bir toplumda yaşamanın maliyetini ve böyle bir hayatın
mahiyetini anlamakta güçlük çekiyorlardır.

Batı’daki refah, özgürlük ve mutluluğun benzerini veya daha iyisini yaşamamız için
yol belli:

·        
Fikri
hür, vicdanı hür, akıl ve bilim yolundan sapmayan, bağımsız bireylerden oluşan
bir toplum yaratmak.

·        
Kurumlarımızı
akıllı, irfanlı, vicdanlı, iyi eğitimli ve liyakatli insanlara emanet ederek
güçlendirmek.

 

Neşet Ertaş Hakkında

Kendisine teklif edilen Devlet
sanatçılığı unvanını, “zaten hepimiz
Devletin sanatçısıyız”
Devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor, ben
Halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu olur! Diyerek
teklifi kabul etmemiş.

TBMM tarafından verilen üstün
hizmet ödülünü bile alırken de “kültürümüze
hizmet eden ecdadımız adına aldım.”
demiş.

Unesco tarafından Somut Olmayan
Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında yapılan ulusal envanterler de “Yaşayan İnsan Hazineleri Envanterine
alınarak, yaşayan insan hazinesi”
kabul edilmiş.

İTÜ Devlet konservatuvarı
tarafından fahri doktora ödülüne layık görülmüş, bağlamadaki tavrı ve türküleri
konservatuvarlarda ders olarak okutulmuş.

Hayatı ve eserleri iki ciltlik
bir kitap halinde yayımlanmış.

Namerde muhtaç olmayacak ve ömrünü tamamlayacak şekilde bir ekmek
parası lazım.
Bunun fazlası fazladır, insan tam ömrüne göre ölçmeli, son
ekmeğini yiyip öyle ölmeli, artan bir şey kalmamalı! Demiş.

Mezar taşına, ”Sakin ol ha, insanoğlu, incitme canı, her
can bir kalp, Hakk’a bağlı, incitme canı, incitme.”
diye yazdırtmış.

Kendine, Garip mahlasını layık
görmüş!

”Hak bildiğim yoldan ayrı
gitmedim, koğular getirip gıybet etmedim, gönülleri kırıp can incitmedim, bir
garip sazımı çaldım giderim.”

”İnsanın sevdiğini kaybetmesi,
dişini kaybetmesi kadar ilginçtir, acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.”

***

Kusur görenindir!

Gölgeye girenin gölgesi olmaz!

Aşkınan çalışan yorulmaz!

Darda kaldım diye umutsuz olma, yok
iken dünyayı var eden vardır!

Kadın insandır, biz ise insanoğlu!

Ahu gözlerini sevdiğim dilber,
sana bir sözüm var diyemiyorum! Demiş!

Demiş, demiş, demiş, neler neler…

Sanki Ermiş!

Toprağı bol olsun,

Mekânı Cennet olsun.

Ne güzel demiş.

Hakkında ciltlerle kitaplar
yazılan, hayatı, yazdıkları, söyledikleri okullarda ders olarak okutulan
birine, Allah razı olsun dan başka
ne denir.

Allah razı olsun.

Ne kadar yazsak az gelir.

***

Bizde Bu Akşam Kocaeli Büyükşehir
Belediyesinin sponsorluğunda Şehrimizin
kıymetli hemşeri derneklerinin düzenlediği Neşet Ertaş’ı anma etkinliğine
Neşet
Ertaş Türküleri Dinlemeye Gittik.

Organizasyon ve katılım
harikaydı.

Orhan Ölmez isminde hakkında daha
önceden hiç olumsuz düşüncem olmayan bir şarkıcı arkadaş çıktı sahneye,

Önce kendini alkışlattı, sahnede
ki sanatçıları alkışlattı, sahne arkasında çalışanları alkışlattı, Konserin
Sponsoru Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın başkanımızı alkışlattı,
Polislerimizi alkışlattı, Güvenlik görevlilerimizi alkışlattı, basın
mensuplarımızı alkışlattı yetmedi bizi bize alkışlattı.

Alkış, alkış, alkış!!!

Kendi konserin de yap da, bu
önemli bir ismi anma gecesi, anlamından da uzaklaşmasak keşke!

***

Popülist birisi galiba, bilemem.

Hani, Neşet Ertaş yerine Devlet
sanatçısı Orhan Gencebay’ı anma gecesine gelmiş olsaydık neyse de,

Bence, Neşet Ertaş Gecesinin
anlam ve önemine uymadı.

O da yetmedi, söylediği ilk
türküden sonra başladı kendi şarkılarını söylemeye!!!!!

         
Ben kendime çok mütevazi diyordum da, Neşet
Ertaş’ı tanıyınca dedim ki biz kim mütevazilik kim!!!

Bir edebiyat bir edebiyat,
sormayın.

Mütevazı sanatçı, ailemizin sanatçısı, belediyemizin sanatçısı imajı
için yol yapıyor kulakları alıştırıyor,
Diye düşündürdü!

Zekice ama bize göre değil.

Muhtemelen, ileride Devlet
sanatçısı da olur! Sesi güzel!

Hatta Kırşehirli bir dostum Orhan
arkadaş kendisine ait 2. şarkıyı da söylemeye başlayınca, protesto etmek için
sahneye arkasını dönerek mecburen dinledi!

Gençler eğlendi mi? Evet

Sahnesi Güzel mi? Evet

Ama bize göre değil.

Biz, iki ünlü şarkıcının
konserinde eğlenmeye değil, Neşet Ertaş’ı anma etkinliğinde Neşet Ertaş
Türküleri dinlemeye efkârlanmaya gelmiştik.

Tanıdığımız bazı dostlar sıkılıp
ufak ufak ayrılmaya başlayınca, Ezan okunduğu esnada biz de usulca ayrıldık.

Sonra Neşet Ertaş’dan okumuş
olabilir, sabredin okuyacağım da dedi!

Okuması da lazım ama giriş bölümü
bana samimi gelmedi.

Sona doğru kendi şarkılarını 1-2
tane okusa neyse!

Sanat Hayatında başarılar
dilerim, istese ileride siyasetçi bile olur, ağzı güzel laf yapıyor

Da

Bize göre değil.

Sonra Sevcan Orhan hangi
Türküleri söyledi bilemem kalmak isterdik ama olmadı, yine de böyle anma
programlar öncesi, şarkıcı arkadaşlara konunun dışına çıkmamaları konusunda
nezaketen bilgilendirip, ricada bulunmak daha güzel olur.

Biz oraya orhan ölmezden; Seni
seviyorum, seni istiyorum, umudumsun, seni diliyorum, geceler boyu, yok
kudretimle, hem ömürde hem ölümde gibi liseli aşık sözleriyle dolu şarkılar
değil,

Neşet Babanın, erdemli
sözlerinden oluşan yürekler dağlayan, akıllar bağlayan Türkülerini dinlemeye
gitmiştik,

Baş kaldırdı Yunan durmaz göründü

Ağırbaşlı sabretti durdu Türkiye

Zaptetti Kıbrıs’ı vermez göründü

Bu işi dünyaya sordu Türkiye

 

Anlattı derdini dünyaya Türkçe

Çaresiz kalınca başına tekçe

Düşündü taşındı mert oğlu mertçe

Yerinde bir karar verdi Türkiye

 

Kırk milyonuz bir olunca hepimiz

Açıldı Akdeniz’e gemilerimiz

Sarıldı süngüye Mehmetlerimiz

Sonunda zafere erdi Türkiye

 

Bir Garip aşığım kendi halimde

Adımız söylendi dünya dilinde

Girne Magosa şimdi Türk’ün elinde

Mertliğin gününü gördü Türkiye

 

Diyen Merhum Neşet Ertaş’ın
yazdığı Kıbrıs Destanını dinlemeyi umut etmiştik.

***

Neyse sağlık olsun, Orhan arkadaş
en azından ilk girişte merhum Neşet Ertaş’dan söyleyerek güzel girdi, çıkışta
da söylediyse, Allah bereket versin.

Bu vesile ile Neşat Ertaş Gecesi
için emeği geçen bütün derneklerimize teşekkür ederim, Belediyelere teşekküre
gerek yok onlar zaten görevini yapıyor.

Hem, Orhan Ölmez sağ olsun
yeterince teşekkür etti zaten belediye başkanımıza!

Halkın parasını halka harcıyorlar
nihayetinde, Neşet Ertaş için her sene harcasınlar

Da!

İlerleyen senelerde konuyu daha
iyi özümsemiş sanatçılar olursa daha da memnun oluruz.

Neşet Ertaş’a değer, Ruhu şad
olsun.

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (10)

0

Fotoğraf.6.
Bir geyik şeklinde koruyucu Altın plak (D.Ö. 7. yy) Uzunluk 31,5 cm.

Bir geyik şeklinde koruyucu Altın plak
(D.Ö. 7. yy) Kostromsky (Kuban bölgesi) köyü yakınlarındaki bir höyükte bulunmuştur(Fotoğraf.6).
Buluntu yeri anıta ikinci adı verilerek – “Kostroma geyiği” denilmiştir. İskit
sanatının başyapıtlarından biridir. Uygun şekilde yakalanan siluet, özlülük ve
formların genelleştirilmesi, figüre inanılmaz bir dinamizm, bir iç enerji ve
güç duygusu vermektedir[1].

 

Fotoğraf.7.
Kelermes mezar höyüğünden kın içinde kılıç (D. Ö 7. yy)

Altın
bir kın içinde demir kılıç (uzunluk 62,5 cm).

Kelermes mezar höyüğünden kın içinde kılıç
(D. Ö 7. yy) muhtemelen, Batı Asya’daki İskit devletinin topraklarında yapılmıştır(Fotoğraf.7).
İskit hayvan üslubuna özgü motifler, Orta Asya teknikleri ve kompozisyonları
ile birleştirilmiştir[2].

Naukova Dumka’nın Bozkır İskit
Antikaları
isimli makalesinde
İskit zamanının at dizginlerinin nesnelerinin arkeolojik literatürde çok dikkat
çekmiştir denilmektedir. D.Ö. 4. ve 3. yüzyıllara ait arkaik dizgin ve dizgin
takımlarının özel bir çalışmasına ek olarak. V. A. Ilyinskaya (1973) tarafından
yapılan, bir dereceye kadar birkaç eser vardır. Dizginlerin düzenlenmesi ve
bireysel elemanlarının tipolojisi konuları ele alınmaktadır. Geç İskit atının
dizginleri ve teçhizatı oldukça az çalışılmıştır. Son zamanlarda bu konuda bazı
materyaller ortaya çıkmış olmasına rağmen soru işaretleri bulunmaktadır. Naukova
Dumka,  Bozkır İskit Antikaları makalelesini İskit-Sarmatya dönemine
ait bir grup tuhaf saç bandına ayırmıştır[3]. İncelenen
alınlıklar aşağıdaki özelliklerle karakterize edilir: aşağı doğru genişleyen
düz bir üçgen lobları vardır; tepede stile, bir halkaya veya S-görünür şekilde
kavisli bir kancaya bükülü olarak yerleştirilmiştir. Bıçağın kancaya geçiş
noktasında dışa doğru çıkıntı yapan küçük bir halka mevcuttur. Literatürde bu
tür kafa bantlarını belirtmek için ortak bir terim yoktur, bu nedenle onlara
“kancalı saç bantları” denilmesi önerilmektedir. Bu tür saç bantları, Kuzey
Karadeniz bölgesinin topraklarında çeşitli yerlerde bilinmektedir. Bu bulguları
Naukova Dumka şöyle
açıklamaktadır: Moldova SSR’sinin Kişinev bölgesinden Bubuech’de 1908 yılında
tesadüfen bulunmuştur. Defineden iki bronz alınlık bulunmaktadır Onlardan biri alt
kısmı yuvarlak, kenarları alçak kenarlı, düzgün dikey halkalı, kancanın ucu
ilmeğe doğru bükülmüş ve düğme görünümündedir (Şekil.7. 1,2). Uzunluk kaş bandı 13,5 cm, alt genişlik 5 cm ikinci numunenin
bıçağının alt kenarı (sağ kalan boyutlar 11 x 3 cm) kopmuş, şekil olarak
birinciye benzer. Alınlıklarla birlikte bir kazan, küçük kap parçaları, cuirass
tipi bir deniz kabuğunu süsleyen bronz süslemeli levhalar ve bronz bir miğfer
bulunmuştur. Velikoploskoye, Velikomikhaylovskiy bölgesi, Odessa bölgesinde İki
tam kaş bandı (bronz ve gümüş) ve üçüncü (bronz) kaş bandının kancası, gümüş
kopça, kenar boyunca küçük çentiklerle kaplı bir silindirle süslenmiştir;
merkezden alçak bir nervür geçer. Her iki tarafta altta kenardan – dikey olarak
yerleştirilmiş, çizgilerle birbirine bağlanmış üç dairesel oyulmuş bir süsü;
altında zımba noktalarıyla çevrili oval bir çıkıntı, altında da bir zımba
noktası halkasıyla çevrelenmiş yarım küre şeklinde bir çıkıntı vardır. Kancanın
tabanında – dikey bir döngü bulunmaktadır[4].

Kanca
deforme olmuş, kancanın ucundaki bikonik düğme çentiklerle süslenmiştir.
Bıçağın alt kenarı kırılmıştır. Korunan parçanın uzunluğu 11 cm, genişliği 3.5 cm‘dir (Şekil.7.3). Bronz alın daha dardır, bıçağın alt
kenarı dalgalıdır, yanlarda alçak bir kenar ve ortada bir kaburga vardır. Döngü
iki dikdörtgen çıkıntı ile işaretlenmiştir. Kancanın ucu, asimetrik bir bikonik
düğme ile süslenmiş ilmeğe bükülür. Uzunluk 12.5, genişlik 4 cm (Şekil.7.4), üçüncü alından sadece S şeklinde kavisli
kancanın ucu korunmuştur,  yarım küre bir
düğme ile dekore edilmiştir. Definenin  bileşimi, alınlıklara ek olarak, bronz bir
kazan, demir parçalar ve yanak parçaları, bronz kafa bandı levhaları, bronz
çapaklar ve altın plakaları içermektedir. Bronz zincir, gümüş kâse parçaları
vardır. Silahlar, bir çift mızrak ucu ve bir ok ucu parçası, demir burçlar, ıslık
sesi veren ok uçları, yuvarlak veya oval kalkanın bronz parçaları ile temsil
edilmektedir.  Semenovka, Belgorod-Dnestrovsky
bölgesi, Odessa bölgesinde 1975 yılında L.V. Subbotin tarafından yapılan kazının
20 No’lu höyüğünde, höyüğün tepesinden 1,1 m derinlikte, merkezin 11 m batısında, amfora
birikimi arasında mızrak ucu parçaları ve dizgin levhaları bulunmuştur. Yakınlarda,
küçük bir delikte, içinde demir ok uçları ve bronz braketler olan bir cam kadeh
yatmaktadır. Kadeh yanında, bir sap ile yere bir hançer saplanmış, karşı
tarafta bronz bir alınlık vardır. Alt kenarı yuvarlatılmış, alçak bir kenar
kenarlar boyunca uzanıyor, ilmek yüzeyi nervürlü, kanca deforme olmuş, ucu
küresel bir düğme ile süslenmiştir. Başlangıçta, kanca S şeklinde (Şekil.7.5). 17.5 cm uzunluğunda ve 4.3 cm genişliğindedir
(Subbotin ve Okhotnikov, 1981). Novovasilievka, Snigirevsky bölgesi, Mykolaiv’de
O. G. Shaposh liderliğindeki Ingul seferi tarafından kazılan 9 numaralı höyükte
buluntular vardır. 1975 yılında Nikova, höyüğün kuzeybatı kesiminde demir
uçlar, haç ve kavisli yanak parçaları ve bronz bir alınlık bulunmuştur. Alt
kenarı yuvarlatılmıştır, yanlarda alçak bir taraf vardır, kanca S şeklinde
kavislidir, ucu çentiklerle kaplı silindirik bir düğme ile süslenmiştir (Şekil.7.
6). Kaş bandının uzunluğu 14,
genişliği 6 cm‘dir
(Shaposhnikova ve diğerleri, 1975)9. Snigirevka, Snigirevsky’nın Mykolaiv
bölgesinde 1973 yılında V.I. Nikitin tarafından kazısı yapılan 1 No’lu höyüğün 8,5 m güneydoğusundaki
höyükte; merkezinde, bir ateş çukurunun kalıntılarının yanında bir çift bronz
alınlık bulunmuştur. Onlar aynı türdendir. Alt kenarları yuvarlatılmıştır,
yanlarda alçak bir taraf, S şeklinde kavisli bir kanca, ucunda küresel bir
düğme vardır. Saç bantlarının uzunluğu 9,6 ve 7,8 cm, genişliği 4,6 ve 3,3 cm‘dir (Şekil.7.7,8). Alınlıklarla birlikte bronz bir
zincirin halkaları, beş bronz halka şeklinde dizgin levhası, demir bir mızrak
ucu ve kemik saplı demir bıçaklar vardı (Nikitin, 1973). Bulganak yolunun
yakınında bir höyüktür. Bir at mezarında, alt kısmı yarım daire biçimli gümüş
bir saç bandı, kenarı boyunca uzanan bir çerçeve ile bulunmuştur. Ortak kancanın
ucu kırıktır. Korunan parçanın uzunluğu 16, genişliği 2 cm‘dir (Şekil.7. 9,10). Kaş bandı ile birlikte altı
yuvarlak levha bulunmuştur[5].
Zelensky el arabası, 1912 yılında yapılan kazılarda bir at mezarında gümüş bir
alınlık bulunmuştur. Altta sivri uçlu bıçak, bir zıvana ile süs dekore
edilmiştir. Döngüden bıçağa geçiş bir adım olarak tasarlanmıştır. Kanca halkaya
takılmış, sonu bir kuğu başı şeklinde yapılmıştır. Kafa bandı uzunluğu 15, genişlik
3 cm’dir (Şekil.7.11).
Alınlık ile birlikte iki işlemeli gümüş levha, bir demir uç, bir gümüş vorvarka
ve bir bronz toka vardır. (Shkorpil, 1916). Kuban bölgesinin Temryuk bölgesinin
Akhtanizovskaya ışınında gümüş bir alınlığının parçası gelmiştir. Döngü korunmuş
ve bükülmez ucu küresel bir düğme şeklinde tasarlanmış bir kanca vardır (Şekil.7.12). Gümüş metal levhalar, simgeleri
ifade eden altın tüpler, broşlar, altın levhalar, cam ve gümüş kaplar, bronz
bir ayna, altından bir mihenk taşı, bronz bir miğfer bulunmaktadır (Spitsyn,
1909). Klimenkov çiftliği, Rovenkovsky ve Voronezh bölgesinde tesadüfen, gümüş
içeren bir kompleks bulunmuştur. Alt kısmı üç çıkıntı şeklinde tasarlanmış
alınlık, merkez ve kenarlar boyunca uzanan zımba süsleme ile çizilmiş kancası
bozuk üç çizgi vardır. Alınlığın uzunluğu 12, genişliği 3 cm‘dir (Şekil.7.13). İki çift demir uç, üç yanak
parçası, sekiz gümüş plaket, bir vorvarka ve bronz parça vardır (Yatsenko,
1962). Voronej bölgesinin Antipovka Losevsky bölgesinde 1958’de rastgele
koşullar altında gümüş bir alınlığın üst kısmı bulunmuştur. Bıçak ağzı kenar
boyunca küçük daire ve aralarında yarım daire şeklinde bir damga ile
süslenmiştir. Kanca bükülmüştür. Korunan parçanın uzunluğu 5 cm‘dir (Şekil.7.14). Onunla birlikte iki çift demir uç
ve yanak parçası, yedi gümüş plaket ve kaş bantlı bronz bir miğfer bulunmuştur
(Gushchina, 1961). Açıklamadan da anlaşılacağı gibi, tüm saç bantları aynı tipe
aittir.  Sadece yapıldıkları malzeme,
süslemenin doğası, boyut ve bazı küçük tasarım detaylarında farklılık
gösterirler. Ana formları, düşük bir kenar ve gözle görülür şekilde kavisli bir
kanca ile sınırlanan balta biçimli bir lobdur. Bazı kaş bantları, bıçak ve
halkanın süslemesi ve karmaşık tasarımı nedeniyle daha zariftir. Zelensky
Kurgan’da bulunan bu örnek, diğer saç bantlarından önemli ölçüde farklıdır. Bıçak
tamamen geometrik süsleme ile kaplanmıştır, ilmek basamaklarla vurgulanmıştır.
Saç bantları bronz ve gümüşten yapılmıştır. Bronz süslemeli daha basit olarak,
gümüş olanlar şekil, boyut ve dekor bakımından birbirinden farklıdır. Çoğu alınlığın
boyutları 14-11 cm‘yi
geçmez Semenovka ve Zelensky Kurgan’dan büyük örnekler (17,5 cm) ve Snigirevka’dan
küçük örnekler (9,6 ve 7,8 cm)12
vardır. Saç bantları ile birlikte bulunan malzeme, onları D. Ö. 3. – 1.
yüzyıllara tarihlendirilmelerini sağlamaktadır (Şekil.8.  1,2).
 A.I. Melyukova’nın D. Ö. 4. – 3.
yüzyıllara tarihlendiği iki mızrak ucu vardır. D. Ö.III – II yüzyıllara ait bükülmüş
uçları ve çapraz şekilli ağızlıkları ile demir uçlar bulunmaktadır.(
Şekil.8.  5,6) aittir. Bu kompleks için en olası tarih MÖ 3. yy’dır[6].

Velikoploskoye
ve Semyonovka’da (Şekil.8.  7) bulunanlara benzer demirden soketli
ok uçları D. Ö.  3. yy’da inceleme
alanında ortaya çıkmıştır. (Melyukova, 1964). Semenovka’dan gelen ok uçlarına
en yakın olanı, D. Ö. 3.-2. yüzyıl Prokhorovka kültürünün ok uçlarıdır
(Moshkova, 1963). Alınlığın bulunduğu höyüğünde D. Ö. 4. yy sonu – 3. yy
başlarına ait bir amfora savaş aleti bulunmuştur. Bütün bunlar Semyonov’un alınlığını
D. Ö. 3. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirmeyi mümkün kılmıştır. Snigirevka’daki
mızrak ucu (Şekil.8.4),
Velikoploskoye’deki mızrak uçlarından birine benzemektedir. Snigirevka’daki
halka şeklindeki levhalar, Velikoploskov’unkilere yakındır. (Şekil.8. 10). Bu, Snigirevsky kompleksini D. Ö.
3. yüzyıla tarihlendirmek için zemin sağlar. Novovasilyevka’dan (Şekil.8.
.8), D.Ö. III – II yüzyıllara ait
haç biçimli uçlar ve alınlığı aynı zamana bağlamaya izin vermektedir. Zelensky
höyüğünde D.Ö. 3. yüzyıla ait bir envanter zengin bir taş kutuya gömülmesine
eşlik etmiştir. (Ambrose, 1966) Akhtanizovka, Klimenkov, Antipovka’nın alınlıkları
daha sonraki bir zamana aittir. Klimenkovskaya bulgusu D. Ö 2. yüzyıla kadar
uzanıyor. (Yatsenko, 1962). D.Ö. II’nin sonunda – I yüzyılın başında Antipovka’daki
kompleksi içerir (Gushchina, 1961). Akhtanizov bulgusu da (broşlara göre) aynı
zamana tarihlenmektedir (Ambrose, 1966). Bu tür saç bantlarının kökenini bulmak
için D.Ö. 4. – 3. yüzyılların İskit dizginlerine dönülmelidir. O zamanın bazı
İskit bölgelerinde (Chaschae höyükleri, Mastyugino, Russkaya Trostyanka, Turia,
Kapitanovka, Kamenskoe gorodishche), dizgin setleriyle birlikte kancalı küçük
demir alınlıklar bulunmuştur. Bunlar incelenenlerden daha küçüktürler, formda
bazı farklılıklar vardır. Ama tipolojik bağlantıları tartışılmaz görünmüştür (Şekil.9). Naukova Dumka’nın, Bozkır
İskit Antikaları
makalesinde
ele alınan saç bantları, köken olarak D. Ö 4. – 3. yüzyıllara ait İskit demir
saç bantlarına kadar uzanmaktadır. Bu dağılım bölgeleri ile kanıtlanmıştır.
Hepsi Kırım ve Küçük İskit’in bulunduğu Güneybatı Karadeniz bölgesinde
yoğunlaşmıştır. Basit demir alınlardan daha gelişmiş zarif ve zarif bronz ve
gümüş alınlara geçiş bu bölgede gerçekleşmiştir. Bu konuda istisnai durum 1959’da
İskit Napoli’de, D.Ö. 3. – 2. yüzyıllara ait bir amfora sapından yapılmış bu
tür alınlıkları dökmek için bir form bulunmuştur. (Vysotskaya, 1979). Bu forma
en yakın olanı Velikoploskoye’den bronz alınlıktır. Ayrıca iki yanal ve merkezi
nervür, basamaklarla vurgulanan bir halka üzerinde kancanın sonunda bikonik bir
düğme vardır. Bu formun incelenmesi, saç bantlarının üretimi için teknolojinin
kurulmasını mümkün kılmıştır. Dökümden sonra bıçağın alt kenarı perçinlenmiş,
ardından alınlık daha fazla işleme tabi tutulmuştur (temizleme, cilalama,
süsleme vb.)[7].
Böylece, kancalı kaş bantları D. Ö. 3. – 1. yüzyıllara kadar uzanmaktadır. Bu
durum D.Ö.  4. – 3. yüzyılın başlarında
İskit demir alınlıklarından gelmektedir. Onlar geç İskit dizginlerinin
karakteristik dekorasyonudur. İskit olmayan komplekslerde (Zelenskaya höyüğü,
Vasyurinskaya Gora, Akhtanizovskaya) bu tür kafa bantlarının buluntu vakaları,
Karadeniz atlı kavimler kültüründe[8] böyle
dizginlerin geniş dağılımını göstermektedir (Harita.3). Antipovka ve Klimenkov I. V.
Yatsenko ve I. I. Gushchina’dan gelen kompleksler Sarmatyalılarla ilişkilidir.
P.D. Liberov bunların Sarmatyalılara ait olup olmadığını sorgulasa da (Liberov,
1965), I.V. Yatsenko ve I.I. Gushchina Sarmatyalıları kabul etmiştir. Muhtemelen,
gümüş alınlıklar, İskitlerle temaslar sonucu alınmış ve bu komplekslerde
bulunan diğer ürünler gibi Sarmatyalılara onların bir sonucu olarak gelmiştir. Söz
konusu alınlıklar çoğu durumda mezarların dışında bulunmuştur (Bubuech,
Velikoploskoye, Semyonovka, Snigirevka, Novovasilievka). Bunlarla birlikte,
kural olarak, mızrak uçları ve ok uçları, hançerler, miğferler, değerli
metallerden yapılmış takılar ve pahalı ürünler bulunur. Saç bantları,
genellikle phalars ve plaklarla süslenmiş saç bantlarının bir parçasıdır ve gümüşten
yapılmıştır. Bir yanda koruyucu silahların, diğer yanda lüks eşyaların
mevcudiyeti, böyle bir at koşum takımının, kural olarak, zengin göçebe
tabakanın temsilcileri olan ağır silahlı atlılar arasında yaygın olduğunu
göstermektedir[9].

Devam edecek



[1]
Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya T.A., Zvereva L.A., s.80

[2]
Kolesnikova M.E., Kalinina E.V., Nevskaya T.A., Zvereva L.A., s. 80

[3] Naukova Dumka, Bozkır İskit
Antikaları, “Степные Скифские Древности” 
Kiev: 1982. s.73

 

[4] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.73

 

[5] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.74.

 

[6] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.75.

 

[7] Naukova Dumka, a.g.m.,   s.76.

 

[8]
Naukova Dumka burada “barbarlar” ifadesini kullanmıştır. Genellikle Antik
Yunan, Avrupalı ve Rus yazarlar Türk Kavimleri hakkında bu ifadeyi tercih
etmektedir. Kendilerini uygar, ötekisini tarifte ise bu yola başvurmaktadırlar.

[9]
Naukova Dumka, Bozkır İskit Antikaları, “Степные Скифские Древности”
Kiev: 1982.  s.77.