16.6 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 285

“Türk edebiyatı” İfadesinden Rahatsız Olmak

Hukuku, ekonomiyi, siyaseti,
edebiyatı, dili, dini, sosyal hayatı ıslah etmekle sorumlu olanlar; ıslah
görevini yerine getirmedikleri halde neden bulunduğu veya sorumlu olduğu alanda
kargaşaya yol açar, bir bozulma ve kokuşmaya sebep olur? Bunda bir art niyet,
kompleks, ihanet olmadığını iddia etmek saflıktır, diye düşünüyorum.

Bir din adamı, dinde fitneye yol açamaz; bir hukukçu, vicdan
ve adalete ters düşecek uygulamalara yönelemez; bir siyasetçi, toplumu
ayrıştıracak ve infiale düşürecek eylem ve söylemde bulunamaz; bir baba aile
düzenini bozacak davranışlardan kaçınmak zorundadır. Birlikteliğimizdeki
iletişimimizi sağlayan dilimizi dilciler, dille eser veren edebiyatçılar
bozamaz, korumak zorundadırlar. 

Şu işe bakar mısınız? Bir üniversitenin kütüphanesinde
kitapların yerleştirildiği bölüm başlıklarına “Alman edebiyatı”, “Rus
edebiyatı”, “Fransız edebiyatı” yazıldığı halde, Türk yazarlarının eserlerinin
yer aldığı bölüm başlığına “Türkçe edebiyat” yazılmış. Buradan tartışma çıkmış.
Kimine göre Türkçe edebiyat, kimine göre Türkiye edebiyatı, kimine göre
Türkiyeli edebiyatı denmeliymiş. Bazı yayınevi sahipleri de bu tamlamaları
ciddi ciddi savunuyor, kendilerince gerekçeler üretiyorlar. Bu gerekçelerin
hiçbirinin ayaklarının yere basmadığını, ön yargı, hatta art niyet taşıdığını,
ortaya koyduğu tezlerin çürüklüğünden anlamak mümkün. 

Türk sözcüğü; ahlakıyla, diliyle, estetik anlayışıyla,
folkloruyla, tarihiyle zengin bir olguyu ifade eder, sadece bir ırkın adı
değildir.  Türk kelimesinin arkasına
getirilen “-e” mekân ekiyle türetilen Türkiye kelimesi, sadece sınırları belli
bir yerleşimin adıdır. Diğer Türkler de Farsça “-ıstan” yapım ekiyle kendi
ülkelerine Türkistan demişler. Onlar da Türk medeniyet yapısının bileşenidir.

“-ce, -çe”; dil, yer, bitki, hayvan ismi yapan Türkçe yapım
ekleridir: Türkçe, Almanca; Çamlıca, Taşlıca; kokarca, yumuşakça …
kelimelerinde olduğu gibi.

“-lı, -li” yapım eki, soyut ve somut isimler, sıfatlar türetir:
Ankaralı, köylü; yeşilli, huylu, bilgili, sözlü, irili ufaklı… kelimelerinde
olduğu gibi…

Sözcüklerin arkasına getirilen her ek, sözcüğün kökündeki
anlama bir nitelik katar ve anlamı daraltır. Bir sözcükte ne kadar ek varsa
anlam o kadar daralmış ve özelleşmiştir. Türk kelimesi kök olarak daha
kapsamlıdır, kuşatıcıdır. Türk edebiyatı tamlamasının muhtevasını ne Türkiye ne
Türkçe ne de Türkiyeli tamlayanları verebilir. Türk edebiyatını, sözü edilen
tamlayanlarla tanımlamaya çalışmak, Türk edebiyatına hem haksızlıktır hem
saygısızlıktır. Türkiye edebiyatı, Türkçe edebiyat, ifadeleri; doğrusu bana çok
iğreti geliyor.

Mevlana, yaşadığı dönemdeki edebiyat geleneğine uyarak bütün
eserlerini Fars diliyle yazmıştır, şimdi Mevlana Celalettin Rumi’ye Fars edebiyatçısı
mı diyeceğiz? Onu Türk edebiyatının temsilcisi kabul etmeyecek miyiz?
Türkiye’de yaşayan bir bilim insanı, yaptığı çalışmaları bilim dünyasına
tanıtmak için İngilizce yazsa onu İngiliz bilim insanı mı kabul edeceğiz? Bir
Rus yazar, tamamen Rus kültürüyle, ahlakıyla, dünya görüşüyle ele aldığı bir
romanını Türkçe yazsa biz ona Türk edebiyatının temsilcisi, eserine de Türk
roman örneği diyebilir miyiz? Türk kelimesi de Rus, Alman, Fransız, Arap, Hint
kelimelerinde olduğu gibi sadece bir dilin, mekânın adı değil; bir geleneğin,
folklorun, tarihin, anlayışın, dünya görüşünün adıdır. Dil, tarih, gelenek;
orkestradaki enstrümanlardır. Bu orkestranın adı, Türk’tür. Türk, bütün
bileşenlerin adıdır, paydasıdır.

Bir eserin verildiği, bir üretimin yapıldığı yer; bir
resimde kullanılan fırçanın markası, rengin türü, bir roman ya da hikâyede
kullanılan dilin, lehçenin adı ona kendine mensubiyet hakkı vermez, o adla
adlandırmaya yetmez. Yıllardır, Türkiye’de otomobil üretilmektedir; ama Türk
otomobili denecek bir araç yoktur, Silahlı Kuvvetler’de Amerikan silahları
kullanılmaktadır; ama adı Amerikan değil, Türk Silahlı kuvvetleridir. Selimiye,
Süleymaniye gibi camilerin her bir malzemesi, bir başka ülkeden getirilseydi bu
eserlere herhalde biz “Bunlar Türk eseri sayılmaz.” diyemezdik. Bir eserin
aidiyet adını koyabilmek için, eserin yapıldığı malzeme, yer gerekli olmakla
birlikte, tek başına yeterli değildir. Eseri birine ait kılan, tescilleyen;
onun arkasındaki tarihtir, zihniyettir, kültürdür, emektir, ekonomidir, ümittir.
Türk kelimesinin altında yatan, bütün bu bileşenlerdir.

Edebiyat için kullanıldığında Türkiye kelimesiyle eserin
yazıldığı coğrafyayı, Türkçe kelimesiyle yazıldığı dili belirtmiş olabilirsin;
fakat bu Türk edebiyatındaki genişliğis, derin manayı vermeye yetmez.

Sıra dışı olma kompleksi kişileri çok kere saçma sapan işler
yapmaya yöneltebilir. Bu da onlardan biri. Yapılan tartışma, havanda su dövmek,
akıntıya kürek çekmek.

Hainleri çok, tarihin her döneminde ihanete fazlaca uğramış
bir ülkeyiz. Ortaya konan tezleri bu perspektiften değerlendirmek istemiyorum,
ancak göz ardı da etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Türk olarak dünyaya gelmek elimizde değildi, fakat bu
toprağın insanına hizmet sunmak, bizde hakkı olanların haklarını ödemek,
insanlığın huzuruna katkıda bulunmak; taşıdığımız bu sıfata sahip çıkmakla
mümkündür.

Türk kelimesi bize ne eziklik ne kibir verir. Ders de ibret
de alırız, örnek de oluruz. Biz kendimizi “Türk” kelimesi ile ifade ederiz,
edebiyatımızın adı da “Türk edebiyatı”dır. 

Sadece Enflasyonu Çözememiş

Ekonomiden Sorumlu Bakan Nureddin Nebati “ekonominin tek
problemi kaldı, enflasyon”
demiş. Demek ki ekonominin bütün sorunları
çözülmüş, sadece enflasyon gibi “küçücük” bir sorun kalmış.

“Okullar olmasa eğitimi ne güzel yönetirdim” diyen
Osmanlı’nın Maarif Bakanı aklıma geldi. Bakan Nebati de “Şu enflasyon da
olmasa ekonomiyi ne güzel yönetirdim” diye tarihe geçebilir.

Bakan Nebati’ye göre, dış ticaret açığı ve cari açık sorunumuz
herhalde bitmiş olmalı. Oysaki resmi rakamlara göre 2021 yılı cari açığı 12
Milyar dolar iken 2022 ilk 11 ay rakamlarına göre cari açık 45 Milyar dolara
çıktı.

Üstelik Türkiye ekonomisine “kaynağı belirsiz giriş” olarak ifade
edilen net hata noksan kalemi Ocak- Kasım döneminde 22 milyar 341 milyon
dolara ulaştı.

Elbette bu farkı finanse etmek için dışarıdan alınan borçlara
ödenen faiz
de artmaya devam etti. Borç aldığımız 1000 dolar için 97,5
dolar tefeci faizi veren bir ülkeyiz. (Yunanistan bile 1000 dolar borç
için sadece 41 dolar faiz ödemekte.)

2023 yılı bütçesine faize ayrılan kalem 566 Milyar TL. Maliye
Bakanı bunu bilmez mi? Bilir ama “böyle küçük sorunları” dert etmediği belli.

Zaten bu iktidarın son on senesinde ortaya koyduğu plan ve
programlardaki hedeflerin hiçbiri tutmadı. Hatta temel hedeflerin yarısına bile
ulaşılamadı. Dünyanın 17. Büyük ekonomisi iken 21. Sıraya düştük. Bakan’ın
övünmelerini işitenler Türkiye’yi dünyanın ilk on ülkesinden biri yaptıklarını
zannedecek.

Bütçe Meclis’te kabul ettikten sonra kabul edilen EYT ve seçim
ulufesi olarak dağıtılan diğer masraf kalemleri
de ilave edilince makro hedeflerin
tutması hiç mümkün değil.

Buna rağmen bütün bu temel sorunları ve bunlardan kaynaklanan
enflasyon sanki çok basit bir sorunmuş gibi.  Adeta enflasyon karşısında ezilen
vatandaşlarımızla alay eder gibi
bir üslupla konuşan bir ekonomi bakanımız
var.

Bu kafadaki bir yönetim anlayışıyla bir düzelme olmasını
beklemiyorum. Ama en azından seçim sonrası için muhalefetin güçlü
ekonomi kadrosunu görünce umudumuz artıyor.

******************************

Bozulan Sadece Ekonomi Değil

İktidar değiştiğinde, bozulan sadece ekonomi olsaydı düzelmesi
için gereken zaman çok fazla olmayabilirdi. 4 yıldır süren ekonomik krizin
sebebi olan zihniyet değiştikten sonra 1-2 yıl gibi makul bir sürede aklın ve
bilimin gereği yapılır ve işler yoluna girerdi.

Ama Turgut Özal’ın tabiri ile “orta direk” dediğimiz
toplumun orta kesimi eridi. Çok az bir kısmı en üst gruba terfi ederken
çok büyük kısmı en alt gelir grubuna inecek şekilde fakirleşti.

Çalışanların maaş ve ücret ortalaması asgari ücret mertebesine
doğru indi. Yani toplumun yarıdan fazlası yoksulluk sınırının altında.
Gıda ve barınma gibi en temel ihtiyaç malzemelerine erişmekte zorlanan
milyonlarca insanımız var.

Artık çocuklar, anne babalarından karne hediyesi olarak,
bisiklet, bilgisayar vb hediyeler değil, “et” ister hale geldi.

Ama kimse endişe etmesin, ekonomiyi yöneten bakanımızın gözleri
ışıl ışıl.
Sadece enflasyon kalmış çözemediği.

Seçim öncesi verilen maaş artışları, EYT’lilerin maaşları, diğer
yardım ve krediler erimeden yüksek moralle oy verin diye seçim tarihini de öne
alacaklar.

Seçimden sonra “biz kazanırsak bir çaresini buluruz, muhalefet
kazanırsa bizden sonra tufan” anlayışı bu.

******************************

Enflasyon Püsküllü Bela

Ekonomi Bakanının küçümsediği enflasyon sadece ekonomik dengeleri
bozmuyor. Enflasyon insanların ahlakını bozuyor. Toplumsal barışı
dinamitliyor.

Esnaf, tüccar, üretici fırsatını bulan elindeki ürünlerin
fiyatlarını kendi maliyetlerinin üstünde artırıyor.
Vatandaş kötü örnekler
üzerinden bütün satıcılara kızıyor.

Kiracısı ile sorun yaşamayan mülk sahibi, ev veya işyerinin sahibi
ile çatışmayan kiracı yok gibi.
Açılan tahliye davalarına
ilk duruşma günü 9-10 ay sonrasına verilebiliyor. Bir kira tespit davası 3
senede sonuçlanmıyor.

Enflasyon belirsizlik ve öngörülemezlik demek. İnsanlar
yeni bir iş ve yatırım için risk almak istemiyor. Bu yüzden üretim azalıyor,
işsizlik artıyor.

Enflasyon güveni yok ediyor. Kullandığımız ve
tükettiğimiz neredeyse hiçbir şey 3 sene öncesinin kalitesinde değil. Fakat
fiyatları katlanmış durumda.

Süt ve süt ürünleri, et ve et ürünleri başta olmak üzere gıda
ürünlerindeki sahtecilik ve hileler inanılmaz boyutta. İyi beslenmek
için
hem çok paranızın olması ve hem de güvenilir satıcı bulmanız lazım.

Kıyafet, mobilya vd her şeyin kalitesi
eskisinden daha düşük. Çünkü üreticiler kendilerini toplumun ortalama alım
gücüne uygun vasıfta üretim
yapmak zorunda hissediyorlar.

İktidar baş edemediği veya seçim kazanmak için büyümesine göz yumduğu yüksek
enflasyonu tercih ettiği için
bu hayat pahalılığını ve toplumsal çürümeyi
yaşıyoruz.

AKP iktidarının “Enflasyonlu Büyüme” dediği şey zehirli bir
şişkinlikten ibaret.

Bu bakımdan sosyo-ekonomik tahribatın tedavisi zaman alacak.

 

Bir Dersaadet Sabahında Akıl, Bilim, Teknoloji Ve Kul Hakkı

Kıymetli Mehmet Kamil Berse İstanbul’da yayınlanan Şehir ve
Kültür Dergisi sahibi ve yöneticisi. Başkanı olduğu Dersaadet Platformu, her
ayın ilk cumartesi günü Üsküdar’daki sabah kahvaltısında bir konuşmacı ve konuk
aydınlarla birlikte olur. Yıllardır devam eden Dersaadet Platformu’nun ilk
baştaki konuşmacıları genelde yerel yöneticilerdi. Toplantı konuk konuşmasını
tamamladıktan sonra soru cevap şeklinde devam ederdi. Mesela iki dönem
yönetiminde bulunduğu ve sonra kendi rızası ile seçimlere katılmadığı Gaziantep
Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Dr. Asım Güzelbey Dersaadet Platformunun
konuğu oldu, ufuk açıcı ve düşündürücü konuşmasında bardağın her iki tarafından
da bahsetti. Çok çok faydalı bir sohbet olmuş, eleştirel düşünce bu konuşmada
yer almıştı. Daha sonra belediye başkanlarının iş yoğunluğundan yahut değişik
mazeretlerle Dersaadete gelememeleri üzerine konuklar maruf ve uzman
kişilerden, yazar, gazeteci, sivil toplum temsilcisi veya üniversite
hocalarından oldu.

 

Türk Teknolojisi
Olabilir Mi?

 

Dersaadet’in Ocak 2023 konuşmacısı ise Kocaeli
Üniversitesi’nden Prof. Dr. Bahattin Türetken idi. Konu “Türk Teknolojileri ama
Nasıl? Bilim Teknolojileri, Bilim ve Teknoloji Stratejileri” üzerineydi.

İstiklal Savaşı Gazisi Dursun Çavuş’un torunu, Hafız
Hasbi’nin oğlu Prof. Dr. Bahattin Türetken(1974-Erzurum) sohbetinde konuya
alaka duymayanlar bile bilgi sahibi oldu. Öylesine inandırıcı, yüreklendirici
bir sohbetti. Notlarıma bakıyorum, soru cevap gibi başlamış, öyle de bitmiş.
Türk Teknolojisi olabilir mi? Mesela sıfır hatalı üstün Alman teknolojisi gibi!
Ölçek ekonomili Japon Teklolojisi gibi, tarımda ve teknolojide Güney Kore
Teknolojisi gibi, dünyaya yön veren askeri ve sivil Amerikan Teknolojisi gibi,
çirkin ama başarılı Rus Teknolojisi gibi, ziraat, enerji, bilgi, kaynak, çevre,
nüfus ve sağlık gibi çeşitli Çin Teknolojisi gibi Türk Teknolojisi olabilir mi?

Türkiye 2023 vizyonunda bu teknolojiye mecbur, hatta mahkûm.
Çünkü bilim teknolojiye hâkim, teknoloji üretken, toplumsal ve ekonomik fayda
demektir. Refah toplumu, kritik teknolojiler, katma değeri yüksek
teknolojilerdir. Ulusal teknoloji envanteri; araştırmacı bilgi sistemleri, araştırma
alt yapısı sistemi ve finans kaynağından oluşuyor. Bu başarılabilinir. Çünkü
AR-GE çalışmalarında 8 milyar dolar olan kaynak (2014), bugün (2023) 24
milyardır. Oysa bu Alman Wolksvagen’de 15.3, Güney Kore Samsung’da 14.1,
Amerikan Amazon’da ise 9.3 milyar dolardır. Demek ki kadro gibi kaynak da
kafidir. Gerisi yönetimde sorumluluk alan kişi ve kuruluşlara kalıyor.

 

Bilgi Hapları Mı
Geliyor?

 

Konulara gelince; eğitim, insan, çevre, sürdürülebilir
kalkınma, bilgi, iletişim, enerji, doğal kaynaklar (2023’te toplam 106 milyar
dolar ithalatta bulunuldu), sağlık, ilaç, savunma, havacılık, tarım, gıda,
makine, malzeme, ulaştırma, turizm, kimya, tekstil, inşaat ve alt yapı. Bunları
başarmak için net hedef motivasyon. Böylesi atılımlar öncelikle liderlerle kaim.
Fatih Sultan Mehmet 7 dil biliyor, bilime inanıyor, matematik ve astronomi
biliyordu.

Prof. Dr.Bahattin Türetken bunun formülünü ve hedefini de de
şöyle açıkladı;

                                    ALT YAPI+
İNSAN+FİNANS=MORAL/MOTİVASYON

Burada yapılacak en önemle husus beyin fırtınası içinde olmak.
Yani istişare etmek, fikir teatisinde bulunmak. Kimlerle? İlgili ve bilgili,
sorumluluk almış kimselerle. Burada bir kelam-ı kibarı hatırlatıyor ve ufuk
gösteriyor Prof. Dr. Bahattin Türetken Hoca “Başkasının yaptığı, senin hedefin
olmamalı, ötesini yapabilmelisin.” Mesela görünmez bilgisayar mı, otomatik
yabancı dil çevirisi mi?, insansız kara aracı mı?, Bilgi hapları mı?

 

100 Büyük hedefe gelince, en büyük ekonomiden biri
olacaksın. Buna mecbursun. Orta ve yüksek teknolojide Avrasya üssü durumunda
bulunmalısın! Otoriteni belli etmelisin. Rüzgâr enerjisi (Baltık ülkelerinde deniz
dalgalarından elde edilen enerjiyi ben hatırlattım), ileri teknoloji gemi,
yerli üretimin artırılması, uydu merkezleri, ARGE, ilk savaş uçağı. Bunları
duyunca insanın içi içine sığmıyor. Ah keşke diyebiliyorum. Ama neden olmasını
da hatırlıyorum. Gerçekten neden olmasın?

 

Sorgulamak Ve Takip
Edebilmek

 

Prof. Dr. Bahattin Türetken bir de reçete sundu, ama
bilgisayarla devam etti konuşmasına, grafiklerle süsledi falan. Birincisi
gönüllü vatanseverlik. Gerçekten çok önemli. Sonra motivasyon, ardından kaynak
ve yenilenebilir hedef, işi sahiplenecek yöneticiler. Yetişmiş insan gücünü
kullanabilecek, değerlendirebilecek bir yönetici. Neticesinde de marka olmak.
İşte sıkıntı da burada galiba. Böyle bir üst göreve gelen kişi adeta ebediyen
burada kalacakmış gibi rahat hareket edebiliyor. Oysa yarın ayrılacakmış gibi
beklentisiz hizmetini görebilse çok daha başarılı ve örnek olabilecek. Lider de
buralardan böyle çıkıyor.

Liderlik için ise hırs+çalışma gerekiyor. Lider işi
sahiplenen kişidir. Kararları ve eylem planını sorgular, takip eder.  Ama liderlik yerinde kullanılmazsa felaketi
de birlikte getiriyor. Prof. Dr. Bahattin Türetken buna Hitler örneğini
vererek, birinci ve ikinci dünya savaşlarını hatırlattı, yüz milyona yakın
insanın hayatını ve vatanlar kaybettiğini, bir o kadar insanının da
memleketinden göç ettiğini, mülteci durumunda kaldığını söyledi.

Prof. Dr. Bahattin Türetken yıpranmış bir resmi de gösterdi;
“sosyal ve beşeri alanlarda adamlarımız yok!”

Bunun için de; güç merkezli (2053) olmak, adaleti, birliği,
beraberliği hayata yerleştirmek, Dünya birliğini tesis etmek, İstanbul’un Fatih
Sultan Mehmet tarafından fethi(1453) gibi güzel ve yeni bir çağ başlatmak.

 

Tarikatçılık/Cemaatçilik/Futbol
Din Gibi mi Görülüyor?

 

Doğrusu bu sohbetin tadına doyum olmadı ve biraz da
yüreklendik, o yılların olmasını gözümüzün önünde bir sinema şeridi gibi
geçirdik. Dünyada her sektörde ilk ona girmiş bir Türkiye hayal ettim.
Konferansın sonunda sohbet ve soru cevap başladı. Prof. Dr. Bahattin Türetken’a
göre tarikatçılık din gibi olmuş, her şeyin önüne geçmiş, dolayısıyla insan
planlamasının olmadığını söyledi. Bir de tanınmış aileden misal verdi; bazı
maruf aileler nedense hep öndedir. İşte Erzurum’dan Taşkesenlioğlu Ailesinin
mirasını yiyen çocukları. Maalesef ülkeye ciddi bir fatura ödetiyorlar. Aşırı
zengin olan ve medyada manşetlere yerleşen Akp Erzurum Milletvekili Zehra
Taşkesenlioğlu’nu (Erzurum -1972) kast ediyor; boşanmak üzere olan eşi tutuklu Rektör
Prof. Dr. Ünsal Ban ve kardeşi Sermaye Piyasası Kurulu Eski Başkanı Ali Fuat
Taşkesenlioğlu’nu hatırlatıyordu. Gerçekten siyasi hayatımız için hiç de şık
olmayan bir resimdi bu. Oysa çiftçi-tüccar, Erzurum Umumi Meclis Azası Dede
Fethullah Taşkesenlioğlu (1919-1991) 3. Dönem milletvekili olarak TBMM’nde
bulunmuş, bölgesini gururla temsil etmişti. Sonra öğreniyorum ki Prof. Dr.
Bahattin Türetken de 2015 seçimlerinde AKP’den Zehra Taşkesenlioğlu gibi aday
olmuş, fakat milletvekili seçilememişti. Şimdi bazı yöneticiler başını taştan
taşa vuruyor ama iş işten çoktan geçmişti.

 

Mirasyedi Çocuklar

 

Toplantı Üsküdar Uncular Caddesi’nde eski Tuzla Belediye
Başkanı ve Çevre-Şehircilik Bakanı Erzurumlu İdris Güllüce’nin sahibi olduğu
binada yapılıyor. Prof. Dr. Bahattin Türetken’nin hatırlatmasına biraz da gönül
koymuş olsa gerek ki üzüldüğünü söyledi ve tartışılması gereken hususların
münakaşa edilerek bir doğruda buluşulması gerektiğini anlattı ve “Batıda da
futbol bir din gibi algılanıyor, muamele görüyor.” dedi. Bu husus da doğru idi.
Ama batı futbol holiganlarını disipline etmeyi başardı. Ben söz aldım
toplantının sonunda, maruf aileye Saraç Ailesini misal verdim.

-Maalesef bazı ailelerin eski güzelliklerinden dolayı
günümüzde yeniden öne çıkması, tercih edilmesi ülkemize ve toplumumuza ağıra
mal oluyor. 2005’ten itibaren hep görevde kalan YÖK Eski Başkanı Prof. Dr.
Yekta Saraç da bunlardan biri. Merhum alim Emin Saraç’ın (1929-2021) çocuğu
olmasından başka önemli bir kamu kuruluşunda görev yapmak için ne tecrübesi ve
ne de bir özelliği yok. Aynı diğer kardeşi Fatih Saraç gibi. Amcaları Tokat
Milletvekili Osman Saraç (1934-1998) bile milletvekili iken saygınlığını devam
ettirdi. Ben bu aileyi üniversite talebesi iken 1960’lı yıllarda tanıdım.
Dolayısıyla siyasi partiler tasarruflarını yaparken ailelere, unvanlarına,
paralarına, makamlarına göre değil, ehliyetine, uzmanlığına ve liyakatıne göre
daha titiz davranmalılar. Doğrusu da bu.

 

Toplantıda hazır bulunan birkaç üniversite hocası da Prof.
Dr. Yekta Saraç ile alakalı kanaatime ortak olarak yanıma geldi ve
“Üniversitelerimizi nereden bakılırsa bakılsın en az 20 sene geri bıraktı!”
demezler mi? Demek haklıymışım, sevindim.

 

Nihayet Ramazan’ın müjdecisi üç aylara girdik artık. Dilerim
bilim, akıl, liyakat, hukuk ve adalet kazansın, insanlarımız bir an evvel
dünyevilikten kurtulsunlar. Hak eden vatanseverler devreye girsin.

Bir Tren Yolculuğu

Çocukluk çağlarımdan bu yana en
çok sevdiğim seyahat aracı tren yolculuğudur. Hatta uçak yolculuğuna dahi tren
yolculuğunu tercih ederim. Ortaokul ve Liseyi özel şartlar nedeniyle bulunduğum
ilçede(Artova) değil de, tren ile 2 saat çeken Turhal da bitirdim. Her hafta
sonu ailemi görmek için Artova’ya gelir, Pazar akşamları tekrar tren ile
Turhal’a dönerdim.

 

            Okuduklarımdan öğrendiğime göre
değerli yazar ve şair Atilla İlhan da çok severmiş tren yolculuğunu. Hatta onun
tren seyahatleri bir tutku halini almış. Tren yolculuğu boyunca geçtiği
yerlerin fotoğraflarını da çekermiş. Tren yolculuğunu ben de sevmeme rağmen
fotoğraf çekme tutkum yoktur. Ancak her yolculukta benim de tutkum; tren
yolculuğu müddetince etrafımdaki insanlarla tanışıp konuşma isteği oluyordu.
Zaten bu genelde sıradan her insanın yaptığı gibi kompartımanda otururken can
sıkıntısından kurtulmanın yollarından biri ya camdan trenin geçtiği yerleri
seyreder, ya kitap okunur, ya da yanınızdaki insanla bir şekilde konuşup
tanışırsınız.

 

            Yukarıda bahsettiğim trenler, kara tren
dediğimiz kömürle çalışan şimendiferlerin çektiği posta trenleriydi. Şimdi
(YHT) yüksek hızlı trenler var ama bunlarla da yolların uygunsuz oluşundan her
yere gidilmiyor. Kara trenler birçok hattan kaldırıldı. Tren yolu güzergâhında
bulunan köy ve kasabalardaki insanlar yıllarca seyahat ettikleri bu vasıtanın
kaldırılmış olmasından oldukça sıkıntı ve mağduriyet yaşıyorlar.

 

Ne Yapacak?

            Söz trenden
açılmışken, (YHT) yüksek hızlı trenle bir gün Ankara’dan Kocaeli ’ye gelirken
karşımda benden daha genç, derli-toplu, konuşması düzgün, bir bey oturuyordu.
Bilenler bilir tren muhabbeti tatlı olur, bir de konu dönüp dolaşıp siyasete varırsa,
artık varacağınız yere kadar sohbetiniz uzar da uzar.

 

            Karşımdaki
ile tanışma faslından sonra söz döndü dolaştı siyasetin kapısını araladı.
Siyasi düşüncesini sormadım, o da söylemedi ama konuşmalarından yandaş olmadığı
kesindi. Bu durum oldukça rahatlattı beni ve kendisiyle daha samimi konuşmaya
başladım. Son genel seçimlerin üzerinden 2 ay gibi bir zaman geçmişti. Bir ara
ikimizin de tanıdığı bir milletvekilinden açıldı konu. Meğer konuştuğum kişi,
bu milletvekilinin çocukluk ve gençlik arkadaşıymış. Nasıl biri olduğunu merak
edip sorduğumda, aldığım cevap: “Çok iyi
bir insan, dürüst, namuslu, çalışkan ama bugüne kadar iştigal ettiği alan
milletvekilliğine uygun değildi, şimdi bir milletvekili olarak mecliste ne
yapacak bilemiyorum.
” Dedi.

 

            Bu kısa
yolculuk konuşmasından sonra; etrafımda bulunan tanıdık insanlardan devlet
kadrolarında işe girenler, siyasi partilerde il veya ilçe başkanlıklarında
görev yapmak üzere müracaat edenler, hatta seçimler yaklaştığında belediye başkanlığı
adaylıklarına ya da milletvekilliği aday adaylıkları yarışına girenleri gördükçe
hep bu:  “Ne Yapacak” merakı takılır aklıma ve arkasından da acaba yapabilir
mi sorusu hafızamı tırmalamaya başlar.

 

            Öyle ya
liyakatsizliğin, kayırmacılığın ve nepotizmin kol gezdiği ülkemizde ünlü
tarihçimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın dediği gibi: “Her tarafta bavul gibi adamların” dolaştığını gördükçe ister
istemez bu: “Ne yapacak” sorusu her
zaman karşımıza çıkmıyor değil.

            Sağlıklı
kalın.

Aldatmaz Fakat Aldananlar!

     Bazı âlimler,
aldatmaz fakat aldanır. O gibiler Hâdî / doğru yolu göstericidir, fakat her
kitabında Muhdî / doğru ve hak yola ulaştırıcı olamıyorlar. Gördükleri
doğrudur, fakat hakikat değildir. O zatlar harika keşiflere, müşahedelere
mazhar olmuşlar. Önemli bir meşrep sahibi olup, kendilerine müstakil / bağımsız
bir meslek / yol seçmişler.

     Fakat ister
istemez, zayıf tevil ve yorumlarda bulunmuşlardır. Tekellüflü  / külfetli ve zahmetli yollara giriftar
olmuşlardır. Bu yüzden, bazı âyetleri kendi meşreplerine / hareket tarzlarına,
metot ve mesleklerine ve meşhudatlarına / gördükleri şeylere göre tatbik
ediyorlar. Âyetlerin sarih, açık, kesinlik ve belirlilik arzeden taraflarını
incitiyorlar.

     Elbette o yüksek
manevî derecelere çıkmış kişilerin kendilerine mahsus bir makam, mevki ve
dereceleri vardır. Üstelik kabul de görmüşlerdir. Fakat mizansız / ölçüsüz
keşiflerinde, yani Allah’ın ilham etmesiyle gösterdikleri gizli âlemlerle
ilgili sır ve buluşlarında, hudutları çiğnemişler. Cumhur-i Muhakkikîne /
hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan Seçkin Topluluğa; çok mes’elelerde
muhalefet etmiş / karşı koymuş ve aykırı davranışlarda bulunmuşlardır.

     İşte bu sır
içindir ki, o kadar yüksek ve harika bir kutup / velî hükmünde olan kimi
âlimler; bir ferid-i devran / bir dönemin en önemli, benzersiz tek şahsiyeti
olmuşlar. Kendilerine mahsus / özel tarikatlara / manevî yönden olgunlaşma ve
ilerlemeye götüren yollara sahiplik etmişler.

     Lâkin bütün
bunlara rağmen, arkalarından gidenler yok denecek kadar az olmuş. Eserlerinden
istikametkârâne / doğru bir şekilde istifade edip yararlanmak isteyenler çok
nâdir ve seyrek ola gelmiştir.

     Hatta asfiyanın
muhakkik olanları, yani her şeyin gerçeğini araştırıp bulan büyük İslâm
Âlimleri, onların  kıymetli eserlerinin
okunmasını; zatında doğru olsa da, hâlin gereğine uygun düşmediği ve yanlış
anlamalara yol açacağı için mâkul görmemişlerdir. Konuyu şöyle bir örnekle
açıklığa kavuşturabiliriz:

     Meselâ, bir aynada
güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı / kılıfı, hem de mevsufu / özellik
ve niteliklerini gösteren bir alanıdır. Yani, güneş bir cihette onun içinde
bulunur. Ve bir cihette aynayı ziynetlendirir. Onun parlak bir boyası, bir
sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misalini / benzerini
sabit bir surette kâğıda alıyor.

     Bu durumda aynada
görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mahiyeti gibidir. Aynayı
süslendirip sıfatları hükmüne geçtiği için, gerçek güneşin gayrıdır. Hakiki
güneş değildir.

     Evet, güneş değil,
belki güneşin görüntüsü ve yansımasıdır. Başka bir vücuda girmesidir. Ayna
içinde görünen güneşin varlığı ise, hariçde görünen güneşin aynısı değilse de,
ona irtibatı / bağlantısı olduğu ve ona işaret ettiği için, onun aynısı
zannedilmiştir. İşte bu temsile / benzetmeye dayanarak: “Aynada hakikî güneşten
başka bir şey yoktur.” denilebilir. Çünkü ayna zarf / kılıf ve içindeki güneş
ile de, güneşin dış âleme çıkmış maddî varlığı kastedilmiştir.

    
Fakat aynanın sıfatı / nitelik ve özelliği hükmüne geçmiş olan aksi,
yansıması ve fotoğraf kağıdına intikal eden resim oluşu cihetiyle “güneştir”
denilse hatadır. “Güneşten başka içinde bir şey yoktur.” demek yanlıştır.
Çünkü, aynanın parlak yüzündeki aksi ve arkasında teşekkül eden resmi var.
Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Gerçi o vücutlar güneşin
cilvesindendir, fakat güneş değiller.

    
İnsanın zihni ve hayali de, bu ayna misaline benzer. Şöyle ki, insanın
fikir aynasındaki malûmatın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir, bir
vecihle malûmdur. Eğer zihni o maluma zarf yapsak, o vakit o malûm, zihnî bir
mevcut, bir malûm olur; vücudu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husulüyle
mevsuf yapsak, zihne sıfat olur. O şey o vakit ilim olur. Hariçte bir varlığı
vardır. O malûmun vücudu ve cevheri dahi olsa, kendi başına var olmayan,
varlığı bir cevhere bağlı olan, sonradan ortaya çıkan haricî bir vücud gibi
olur.

    
İşte bu iki temsile göre kâinat bir aynadır. Her bir mevcudatın mahiyeti
de bir aynadır. Ezelî Kudret ile İlâhî icada maruzdurlar. Her bir mevcut, bir
cihette Ezelî bir Şems / Güneş olan Allah’ın bir isminin bir nevi / bir çeşit
aynası olup, bir nakşını gösterir.

Düzlüğe Çıkış Yolu Mu?

İrlandalı tanınmış bir yazar Bernard SHAW un ifadesiyle;

Gerçek şudur ki; kiliseler Muhammed’den ve O’nun tebliğ
ettiği dinden aşırı derece nefret edip O’nu İsa’nın bir düşmanı olarak
görüyorlardı.

Ben ise Muhammed’i insanlığın kurtarıcısı olarak görüyorum.

Bunu iddia etmenin şart olduğuna inanıyorum.

Ve iman ediyorum ki: ancak Muhammed’in izinde ve onun
tebliği ettiği emir ve yasaklara bağlı bir kimse, bu modern âlemin liderliğini
ele alırsa beşerin meselelerini halletmekte başarılı olur ve dünyanın çok
muhtaç olduğu sulh ve saadeti getirebilir.”

*

Türk Milletinin Manevi Kimliğini oluşturan ,  ‘’İlim müminin yitik malıdır, bulduğu yerde
alsın’’ diyen ve ilmi baş tacı yapan inanç sistemi İslâm’ı; anahatlarıyla,
incelikleriyle hayat pratiğimize sokabiliyorsak; mutluluğun reçetesini de elde
etmişiz demektir.

Ahlak Peygamberi Hz. Muhammet’in tebliğ ettiği İslam Dini
inanç olarak kişi ile Yüce Yaratan arasında vicdani bir zenginlik olarak kalır;
O Yüce Yaratanın , ‘’Yaratılmışların en şereflisi’ diye tanımladığı ve’muhatap
aldığı kişiye uygulayacağı müeyyidenin doğrudan insan haklarıyla, kul
haklarıyla yetim haklarıyla kamu haklarıyla hayvan haklarıyla çevre haklarıyla…
olduğunu kavrar; sömürünün her türlüsüne karşı isyan ederse orada İslam Dini
hedefine ulaşmış demektir. Orada insanlığın muhtaç olduğu sulh ve saadet vardır;
Demektir.

 

Orada bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları
söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilirler.

Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve
sadece adalet üzere olurlar

Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan
ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlar;

Seçilmişler her attıkları adımda adaleti önceler, seçmen
benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederler;

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelir;

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine,
kendileriyle meşgul olurlar;

Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir
dindarlık alır;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık…
Oradadır İslam…

 

*

Ne var ki dini, olması gereken vicdanlardan çıkarıp
siyasallaştırırsanız; bundan tek yarar sağlayanlar diktatörler, krallar ve
İslam’ı kendi siyasi çıkarları için kullanan iktidarlar olur. Kaybeden ise halk
olur.

Küçük çocuklara dahi tecavüz edilir; sokakta, çarşıda, evde
kadınlar da öldürülür;

Farklı yaşayan, farklı giyinen, farklı konuşan öteki ilan
edilir; olmadı tekfir edilir.

Böylece, ilim ve irfanın yerini örümcek tutmuş beyinlerin
tekrarladıkları teraneler alır ve ortaya garabet çıkar.

Bakın cehenneme dönmüş coğrafyalara, nerede insanlık?

Diyor ya Mehmet Akif:

‘’Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldamaya bir niyet et,

Korkuyorum, Garbın elinde yarın,

Kalmayacak çekmediğin melanet.’’

 *

Şairin serdedişi bu netameli günleri görürcesine Türk
milletine bir uyarı; yıllardır bağımsız cumhuriyetimize yapılan ihanetleri,
dökülen kanları, verilen şehitleri milletçe yaşıyoruz.

Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü
kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek
Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete, ’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

Yetim Kardeşim Hrant

Vurulmuşsun, cansız bedeninle yüzükoyun yatıyorsun yerde,
üstün örtülü.

Ekrandan ayrılamıyorum, sanki bir yetimhanede, bir kayıp
kardeşimi bulmuşum, kapısında bekliyorum,

kapıdan çıkıp bana doğru koşuyorsun, biraz sonra birbirimize
kavuşacak ve bir birimize sarılacağız, ama sen birden bire yere kapaklanıyor,
yere düşüyorsun ve boylu boyunca yüzükoyun yerdesin şimdi.

Ağlıyorum, kızım da ekran başında, o da gözlerini bana dikmiş,
şaşkınlıkla bana bakıyor.

Ekran başında ve hep aynı yere bakıyorum, ayakkabılarının
birinin altı delik.

Niyeydi yetim kardeşim Hrant, niye, paran mı yoktu ayakkabı
alacak kadar, değil, peki ama niye?

HRANT senin bir de kardeşin vardı yetimhanede değil mi?
Kardeşlik çok önemliydi, ama yetimhanedeki bütün yetimler zaten bizim
kardeşimiz değil miydi, çünkü hepimizin ortak anası babası, anasızlık,
babasızlık değil miydi?

Bir de minnacık beyninde henüz kırkı çıkmamış olayların,
milletinin başına gelenlerin acı yükleri, belki de her yer yetimhane oldu sana sonraları,
bir de galiba sen, analı babalı bir yetimdin üstelik, bu nasıl bir işti, yani
bu başka bir şey, sanki terkedilişle birlikte gelen bir yetimlik, ama küçücük
yaşımda, benim yetimliğim de bir türlü terk ediliş olmamış mıydı. Kim bilir?,
ben bilirim, bence daha ağırdı senin ki. Şöyle; benim yetimliğimde, yaşın büyüdükçe
ve ölümü kabullendikçe suçluluk duygun ezikliğin azalabilir, diğerinde
büyüdükçe, terk edilişi anlayıp kabullenmedikçe, suçluluk uygun ezikliğin
artabilir.

Sen ne kadar çok yetimmişsin be HRANT.

Peki anladım, dövüşe dövüşe yürüdün, demiri eriten kömür,
kahır olup yüreğini eritemedi, kahır eridi yüreğinde, o kadar kahırı erite
erite büyüdü yüreğin mangal gibi oldu, peki ama cehennem zebanileri yerine, o
melekler, o tül kanatlarıyla, o kanayan, fokur fokur kaynayan yüreğine nasıl
konabildi, yuvalanabildi.

Bunu nasıl başardın.

Senin ayakkabının altı niye delikti HRANT,  alacak paran yok muydu?

Hayır, sen işyerinde ya da başka birinin ofisinde bacak
bacak üstüne atıp ayakkabının altındaki deliği milletin gözüne sokuyordun değil
mi. Biliyorum, tanıyorum bu duyguyu.

Çünkü o delik, bizim o şanlı fakirliğimizin, o direniş yıllarımızın
şeref madalyası değil miydi.

Benim, sosyalist, Ermeni diasporasına posta kayacak kadar
cesur yürekli, insan evladı,

sevgili yetim kardeşim HRANT.

Mağduruz Biz, Mağduruz Ama Göstereceğiz Size

Komplo teorilerine inananlar var, inanmayanlar var. Fakat iki nokta öne çıkmakta:

Bizde komplo teorilerine inananların sayısı yüksek.

Bir komplo teorisine inanan, diğerlerine de inanıyor.

Yani komploya inanma paketler hâlinde geliyor. Ak Partili, dindar muhafazakâr, lise altı öğrenim görmüş, düşük gelirli gruplarında komplo teorilerine inanma oranı yükseliyor. Bütün bu saydığımız grupların bir ortak özelliği olmalı.

Bir önceki yazımı şöyle bitirmiştim: “Bunun kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebebi olmalı değil mi?”

Burunlarını sürteceğiz

Kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebep? Benim tahminim, düşük gelirliyi, sofuyu, Ak Partili’yi, lise altı öğrenim görmüşü birleştiren unsur, mağduriyet duygusudur. “Beni mağdur ettiler. Bana kötü davrandılar. Ben bunu hak etmedim. Benim kabahatim değil bu.” Dış güçler- iç güçler- mutlaka gizli güçler. “Ama geri dönüşümüz muhteşem olacak. Mağduriyetlerin tamamını yenip, hepsinin üstüne çıkacağız!” Bu hisleri en saçma noktaya taşır ve nefretle de beslerseniz, doktorlara saldırıya, kadın cinayetlerine ve yedi düvele “Eyyyy!…” çekmelere kadar gidersiniz.

İşte İstanbul Boğazı’nın altındaki Kontoryum, işte Lozan bitince çıkarmamıza izin verilecek madenler. Bunların hepsi, mağdurların mağduriyetlerinin sonunun geldiğinin işaret fişekleridir. Kim bizi mağdur edenler? Dış güçler. O beş aile. Sonra Lozan’a gizli maddeler ekleyenler. Kontoryum’u çıkarmamıza engel olanlar. Biz bunların tamamını yeneceğiz. Burunlarını sürteceğiz. 2023’te Türkiye, dünyanın ilk on ekonomisi arasına girecek! Almanlar İstanbul Havalimanı’nı kıskanıyor. Konda bu son iki iddiayı, ilk on ekonomisine girmemizle Almanlar’ın bizi kıskanmasını, komplo teorilerinden ayrı, “siyasî iddia” diye sınıflandırmış. Bunların saçmalık veya doğruluk derecelerini siz ölçün. Kıskanmayı ölçemeyiz ama dünyanın 17. ekonomisiyken 21.ciliğe düştüğümüzü ölçebiliyoruz. Şimdi bakınız, bu iki iddiaya da inananlara ait anket sonuçları:

Türkiye’de her iki iddiaya da inanların oranı %27. Ancak Ak Partililer arasında bu %55’e yükseliyor. Kendini “sofu” diye nitelendirenlerde %43. Televizyon kanallarından A-Haber’i izleyenler arasında %60.

Şeytanımız boldur bizim

Konda’nın anketi 2018 tarihli. Bugün yapılsa bir iddia daha eklenirdi: Faiz sebep, enflasyon sonuçtur! Ve bir komplo teorisi daha: COVID aşısının içine Bill Gates, bizi izlemek için çip koydu. Bill Gates’ın ailesi, o beş aileden biridir herhâlde?

Sorum neydi? Bu hâlimizin, psikolojimize ve kültürümüze dayanan bir sebebi mi var? Konda anketinin işaret ettiği grupların psikolojisinde güçlü bir mağduriyet ve intikam duygusu buram buram tütüyor. Dış güçler, gizli güçler bizi ezdi, fakir bıraktı, mağdur etti. İçerdeki kötüler de. Bu, propaganda için nefis bir çıkış noktasıdır. Çok tekrar ettim, Kesin İnançlılar’da Eric Hoffer’in belirlemesi: “Allahsız hareket vardır ama şeytansız hareket olamaz.” İşte size dış ve gizli güçler kılığında nefis şeytanlar.

Allahsız harekete örnek mesela, komünizmdir. Fakat o da şeytansız yapamaz: Burjuva, kapitalistlerve sonra emperyalistler… Bunlar bizi ezdi, fakir bıraktı, mağdur etti.

Nihayet hepsinde, bizdekilerde de, dışarıdakilerde de ortak umut noktası: Biz, bizi bu hâle sokanları sonunda yeneceğiz. Lozan’ın gizli maddeleri bitecek. Kontoryum çıkacak. Dünyanın ilk on ekonomisinden biri olacağız.

Veya komünist ihtilal bütün dünyayı saracak. O güzel yalılarda biz oturacağız. Fabrikaların sahipleri biz olacağız. Herkese ihtiyacı kadar vereceğiz.

Ezikler kutsanmıştır

Bir mağduruz. Mağduruz. Ama sonunda dünyaya hâkim olacağız.

Bizimkilerde ve komünizmde var ama İncil’de de var. Matta’da der ki: “Ezikler kutsanmıştır. Zira dünya, ezilenlere miras kalacaktır.”

Psikoloji tamam. Peki kültür? Psikoloji nerede biter, kültür nerede başlar. Psikoloji yeterli biz zaman devam ederse müzminleşip kültür hâline gelir, nesilden nesile aktarılır mı? Bakın Matta incilini yazarken Hrıstiyanlar ezilenler arasındaydı ve o “ayet” onlara pek uygundu. Ümit ve moral verirdi. Şimdi biz de çoğu bakımdan ezikiz. Özellikle refahta bir türlü gelişmiş ülkeler seviyesine çıkamıyoruz. Son elli yılda, kriz üstüne kriz yaşıyor, biraz kafamızı yukarı kaldırsak bir tavana çarpıp geri düşüyoruz. Bir önceki düşüş Çiller zamanındaydı. Şimdi de son on yılda. Çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamaz hâli. Sofuların açısından da tarikatlerimiz, şeriatimiz, kıyafetimiz yüz yıldır yasak! O halde: Biz mağduruz. Biz ezikiz. Ama intikamımız muhteşem olacak! Dünya bize kalacak.

Göstereceğiz hepsine!/  https://millidusunce.com/magduruz-biz-magduruz-ama-gosterecegiz-size/

Siyasette Üslup Sorunu

Bilindiği gibi Bakan Süleyman Soylu ile İBB Başkanı Ekrem
İmamoğlu
arasında bir ahmak polemiği yaşanmıştı. (04.11.2019)

Önce Süleyman Soylu, Strasbourg’da temaslarda bulunan İBB
Başkanı Ekrem İmamoğlu için, “Avrupa Parlamentosu’na gidip, Türkiye’yi
şikâyet eden ahmağa söylüyorum
. Bunun bedelini bu millet sana
ödetecek” dedi.

Arkasından İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu  kendisine “ahmak” diyen Bakan
Soylu’ya cevap verdi, “31 Mart’ta seçimi iptal edenler ahmaktır” dedi.

Bu sözde geçen “ahmak” kelimesini Mahkeme YSK üyelerine yönelik
hakaret kabul etti.
İmamoğlu’na 2 yıl 7 ay ceza ve siyaset yasağı kararı
verdi.

Sanki Türk siyasetinde son derece naif, nazik ve zarif bir üslup
vardı da “ahmak” sözüyle bu güzel atmosfer lekelenmiş gibi davranan
sadece Mahkeme değildi. İktidarın AKP kanadı ve muazzam propaganda makinesi
harekete geçti. Yetmedi iktidarın küçük ortakları Bahçeli ve Perinçek de
“ahmak” kelimesinin hakaret olduğunu ve İmamoğlu’na verilen cezanın doğru
olduğunu savundular.

Aynı kelimeyi kullanan Soylu için nedense
herhangi bir soruşturma dahi açılmadı.

İmamoğlu davası “siyasi bir dava” olarak hukuk tarihimizde yer
alacak önemde. Ama bugünkü konumuz bu davanın bugün sebep ve sonuçları değil.

Bu olay, ihtiyatsızca sarf edilmiş bir kelimenin bu kadar ağır
sonuçlarının olabileceğini gören siyasilerde bir üslup düzelmesine yol
açabilir miydi? Böyle olsa “bir musibetten bir iyilik doğar” diye
sevinebilirdik.

Ama ne gezer? Türkiye siyasetinde son yıllarda süren üslup
sorunu devam ediyor.

Her geçen gün bu soruna dair yeni örnekler görmeye,
işitmeye devam ediyoruz.

**********************************

Erdoğan’dan Babacan Ve Davutoğlu’na Sert Sözler

Ak Parti lideri Erdoğan, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan
için,
“Sen git, çocuk bezi satmaya devam et. 15 sene yanımda
bulundu ama demek ki benden bir şey alamadı”
dedi. Konuşması içinde
yine Babacan için “ahlaksız” sıfatını kullandı.

Erdoğan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu için
ise “O da aynı. Bizden üniversite istediler, bunların vakfına üniversite tahsisi
yaptık. Kendisi ne zaman başbakanlık koltuğuna oturdu, o tahsis yapılan
yeri bilabedel vakfına mülk etti” dedi. Ahmet Davutoğlu’nu Başbakan iken
kamu mülkü olan araziyi kendi kurduğu vakfa vererek “yolsuzluk” yapmakla
suçladı.

Erdoğan kendi partisinde iken “Başbakan Yardımcısı ve Başbakan
yaptığı”
ve birlikte çalıştığı eski yol arkadaşları için bu sözleri
söylemekle kalmadı.  “Bizim kendi
adımıza ah ettiğimiz husus ise bir dönem bunları adam yerine koyup görev
vermemizdir”
diyerek pişmanlığını dile getirdi.

Erdoğan daha önce de “Onlar o makamlara kendi layık
oldukları için gelmediler, o makamlara getirildiler”
demişti.

Erdoğan’ın bu sözlerinin doğruluğu veya yanlışlığı, muhataplarının
hak edip etmedikleri yönünden tartışmak abes olur. Her iki genel başkanı ben de
çeşitli yönlerden eleştiriyorum. Ama bu tür sözleri doğru bulmam mümkün değil.

Bu üç kişi yıllarca Türkiye’yi birlikte yönetti. En kritik
makamlarda en stratejik kararları alan en önemli kişiler oldular.

Ali Babacan 13 yıl Türkiye Dışişleri, Ekonomi Bakanlığı
ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. Ahmet Davutoğlu ise Erdoğan ve A. Gül’ün
dış politika danışmanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak görev yaptı. Ak
Parti’de Genel Başkanlık yaptı.

Yıllarca aralarında hak hukuk geçmiş insanların birbirine bu tür
sözler etmesi hoş değil. Etik değil, insani değil, ahlaki değil.

Davutoğlu ve Babacan o makamlara, Erdoğan tarafından,
“layık olmadıkları halde” bir lütuf, bir ihsan olarak getirildilerse bu
çok feci bir şey. Ülkenin en kritik makamlarına liyakate göre değil,
Erdoğan’ın zamanla değişen sempatilerine göre atama yapıldığı
anlamına
gelir.

Ayrıca Davutoğlu Başbakan olarak yolsuzluk yaptıysa O’nun
bir parti genel başkanı olmasına kadar beklenmemeli ve hesap sorulmalıydı.

Erdoğan’a yakın medyada “Ahmet Davutoğlu’nun ve Ali Babacan’ın,
hatta Abdüllatif Şener’in, Abdullah Gül’ün, Bülent Arınç’ın bir şey
oldularsa Erdoğan’ın lütfu sayesinde olduklarını
” yazmaları bu kişileri
değil devletin itibarını küçültüyor.

Bir de şöyle düşünelim: Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan AKP’den
kopmasalar veya kopmuş olsalar da Cumhur İttifakını destekleseler Erdoğan ve
yandaşlarının üslubu nasıl olurdu? Herhalde bu iki eski arkadaşlarının “meziyetleri,
yüksek bilgi ve yönetim becerileri” hakkında övgüler duyardık.

****

Ak Parti lideri Erdoğan’ın Babacan’a “15 sene yanımda
bulundu ama demek ki benden bir şey alamadı”
derken neyi kastettiğini
ben anlamadım. 

Acaba “ben ekonominin kitabını yazdım, sen yazamadın” mı
demek istiyor? Yoksa “faiz sebep enflasyon sonuçtur” tezini anlayamamış
olmasını mı kastediyor?

Belki de ekonomi bakanlığına getirdiği Nureddin Nebati’nin
ifadesiyle
, Babacan’ın “Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik
bir kopuşu temsil eden heteredoks yaklaşımdan”
habersiz oluşunu söylemek
istemiştir.

Seçime Giderken Yanlışlar Ve Ayıplar Dizisi

Seçim tarihi yaklaşırken muhalefet takımında yer alan
bazıları anlaşılmaz bir şekilde siyasi hatalar yapıyorlar. Dahası TC
vatandaşlığı ile uyuşmayan beyanları sürdürüyorlar. Bunların Türk düşmanlığı
karşısında bu yaşa gelene kadar TC vatandaşlığında neden kaldıklarını anlamak
da zordur. İHA ve SİHA’lar ile savunma sanayiinde hepimizi mutlu eden gurur
veren başarılardan bazılarının neden memnun olmadıklarını anlamak da zordur. Dünya
ülkeleri ile rekabet eden yirmi yedi ülkeye ihracat yapan bir yerli ve milli
kuruluş basit siyasi hesaplara malzeme yapılmamalıdır. Türkiye’nin dâhilde ve
hariçte menfaatlerini kollayan bilhassa teröre karşı başarılı olan Karabağ ve
Libya’da son derece etkili olan şimdi insansız uçak üretmeye başlayan bir firma
kimin ve kimlerin adına yıpratılmak istenir? Bu yanlışın peşinde olan parti
başkanının ağabeyi de “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünden rahatsız olmuştu. Bu
ifade birçok yerden kaldırılmıştı. Aslında Atlantik Ötesi de yerli ve milli
savunma sanayiinden çok rahatsızdır. Türkiye’de yıllarca sivil sanayi ve
savunma sanayii hep engellenmiş ve teşebbüslere çelme takılmıştır. Bu bakımdan
seçimler öncesi bazı yanlış ve ayıpları sergilemek tesadüf sayılamaz.

Artık Türkiye’de sağ-sol ayırımına,
klasiğine kendimizi hapsetmeyelim. Türkiye’deki mücadele; ülkenin değerlerinden
ve çıkarlarından yana olanlarla, bundan uzaklaşıp başkaları adına Türkiye’nin
engellenmesi çabalarına ortak olanlar arasındadır. Bunun aması ve ancak’ı
olamaz. Türkiye’deki savunma sanayiinin ve diğer sektörlerdeki gelişmelerden
rahatsız olanlar, hem üretme bizden al derler; paramızla o ürünleri bize
satmazlar; bazen de parayı alır malı vermezler.

            Anayasa’nın
ilk dört maddesinden de rahatsız olanlar, vatandaşlığın tanımını yapan 66.
maddeyi de içlerine sindiremezler. Aslında bu madde birçok ülke
anayasalarındaki vatandaşlık kimliğine ve mili kimliğe bir örnek olmalıdır. Bu
madde insanların renklerine, ırklarına bazılarının yaptığı gibi bir ayırım
yapmamaktadır. Kendisini Türk milletinin bir ferdi olarak hisseden ve Türk
kültürünü yaşayan herkesi kucaklamaktadır.  Burada dışlama yoktur. Biyolojik bir takım
tasniflere karşı olmak vardır. Bunu fark etmiyor gözükenler, Türklüğü içlerine
sindiremeyen zavallılardır. Burası Türkiye’dir; marjinal birtakım gurupların
anayasa sesi de olamaz. İktidara gelince bunu değiştireceklerinden utanmadan
bahsedenler; Türk Cumhuriyetlerinden ve Türk Dünyasından da utanmayacak
mısınız? Bu “Türkiyeliler”in seçimler yaklaşırken HDP ve ABD hayranlıkları birden
nükseder. Aynı örnekler hangi ciddi devlette görülebilir. Hangi ülke
Cumhurbaşkanı adayları milli kimlikle uğraşır? ABD dâhil bir çok ülkede duvarlara
ve parklarda etrafa yazılan bir yazı vardır: “Ya sev, ya terk et”. Türk’e
düşman isen vatandaşlığı devam ettirmede kimse kendini zorlamamalıdır. DEVA ile
HDP’nin flörtü de ilgi çekicidir. Bunlar gelişmelere göre birbirlerinin
listelerinde yer alabileceklermiş. Terörle iç içe olan ve terörü temsil eden
bir parti ile ortak olmak onları tasvip etmektir.

            2011 Türkiye
Değerler Araştırmasına göre, milli kimliğimiz olan Türklüğümüzle iftihar
edenlerin oranı %74; olukça iftihar ederiz diyenlerin oranı da %18’lere
çıkmaktadır. Toplam %92’yi buluyor.  

            Bir başka
muhalefet kanadının adayı da Türk Silahlı Kuvvetlerine kimyevi silah kullanma
suçlamasını yapan. Haksız, gerçek dışı bu hakareti yapma cüretini gösteren malum
aşırı sol bir militan kadına dava dolayısıyla geçmiş olsun ziyaretine gider. İyi
de patiye Kuva-i Milliyeci yakıştırması nerede kalmıştır? Atatürksüz
Atatürkçülük mü oynuyoruz? Bu liderin Denizli’de karşılanışı da ilgi çekici ve
skeç konusudur. Ortaya bir ortaokul diploma töreni gibi bir manzara çıkar. Bir
yabancı mafya babasını konu alan bir filimdeki yabancı müziğin çalınması ile
lider karşılanır. Sahnede İngilizce “demokrasinin babası” büyük bez afişi
vardır. İzmir marşına ve diğerlerine acaba ne olmuştur? Türkçe şarkı kalmamış
mıdır? Türkçe’ye bu kadar mı yabancılaştık?

            Gidişata
bakılırsa altılı başkanlık sistemine geçeceğiz. Tek adam egemenliğine karşı
iyileştirilmiş demokratik parlamenter rejim iddiası nerede kalmıştır? Muhalefet
kanadının küçük partileri milletvekili kontenjan sayısı kapma peşinde oldukları
görülüyor. İki küçük partinin kafa dengi başkanları önemli karar ve tayinlerde
bizim de imzamız olacak yoksa mutabakat sağlanamaz diyorlar. Bu mümkün mü? Yasa
ve Anayasa’dan bunların hiç mi haberi yok?

            Son söz
olarak Türkiye’de Türk kavramı tartışılamaz; Türkiye’de neden muhalefet
yıllardır iktidar olamıyor sorusunun cevabı çok açık ortaya çıkıyor. Çünkü
muhalefet iktidarı hep kazandırmak için elinden geleni yapıyor.