15.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 285

Seçmen Kararını Verdi Seçimi Bekliyor

İktidara
yakınlığı ile bilinen Habertürk yazarı Muharrem Sarıkaya oy oranlarında
değişimin durduğunu şu cümlelerle açıklıyor:

“Oy
oranı konusunda kim ne derse desin… Bütün siyasi partilerin veya ona destek
veren kamuoyu şirketlerinin araştırmaları neredeyse yılbaşından bu yana öyle
büyük kıpırdanma göstermiyor.
Öyle tahterevalli gibi bir taraf ani
düşerken, diğerinin yukarı fırlaması söz konusu değil. Küçük amortisör hareketlerinin
ötesinde kıpırdanma olmuyor.

Seçmen sanki kararını vermiş bekliyor. Veya büyük bir sürprize
hazırlanıyor…”

Ben de
aynı kanaatteyim. Seçmenin hem kararını verdiğine ve hem de büyük bir
sürpriz
yapacağına inanıyorum.

Anket
sonuçlarında genel tespit Millet İttifakının önde olduğu yönünde. Bu önde oluş
Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimlerinde seçimi kazanma anlamına geliyor
mu?

Milletvekili seçimlerinde muhalefetin Cumhur İttifakından fazla milletvekili seçtireceğine
AKP’liler bile inanmış durumda. Cumhurbaşkanı seçiminde ise AKP+MHP
kanadı Erdoğan’ın seçimi bir şekilde kazanabileceğini düşünmek
istiyorlar.

Ancak
burada da Altılı Masanın ortak adayının kim olacağı, seçimin ikinci tura
kalma ihtimali
gibi parametreler önemli.

Millet
İttifakı paydaşlarının bir kısmına göre CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu’nun aday olması
halinde de seçimi kazanmak mümkün. Fakat
bu durumda seçim 2. tura kalabilir. Bunun da çok riskli olabileceği düşünülmekte.

Zira HDP
Cumhurbaşkanlığı seçiminde birinci turda büyük ihtimalle kendi adayıyla
çıkacak. Erdoğan -aday olursa- bütün anketlere göre birinci turda
kazanma şansı yok.

Seçim ikinci tura kalırsa HDP kilit parti olacak.

****************************

AKP + MHP + HDP Formülü Sürpriz mi?

2. tura
kalabilecek bir seçimde R.T. Erdoğan’ın HDP oylarını kendine çekmek
için vermeyeceği taviz yoktur.
HDP ile yeni bir çözüm süreci ve gizli
koalisyon ortağı olmak
gibi manevralara girmesi hiç sürpriz olmaz.

Nitekim
şimdiden AKP heyeti, “terör örgütünün siyasi ayağı” dediği, HDP
grubunu Mecliste ziyaret etti.
Paylaştıkları fotoğraf tarafların çok
keyifli olduğunu gösteriyordu.

Oda TV’den
Toygun Atilla’nın yazdığına göre, “12 Kasım 2022 yani Taksim
katliamından tam 24 saat önce…
Selahattin
Demirtaş
, 4 Kasım 2016’dan beri
ilk kez cezaevinden çıkıyor. Özel bir jet ile Edirne’den Diyarbakır’a kalp
krizi geçiren babası Tahir Demirtaş’ı tedavi gördüğü hastanede ziyaret ediyor.”

HDP’ye ziyaret ile cezaevindeki
Demirtaş’a helikopter ve özel uçak tahsis ederek hasta ziyareti
yaptırılması
Cumhur İttifakının sıkışmışlığını gösteriyor.

Toygun Atilla’nın
yazısında örtülü bir şekilde aynı gün Demirtaş’ın İmralı’da Abdullah
Öcalan ile görüştürüldüğü
iddiası da var ama bu henüz doğrulanmadı.
Doğrulanırsa şaşırır mıyız? Hayır.

Çünkü
daha önce AKP’nin İstanbul Belediye seçimini kazanabilmesi için “bir
akademisyeni” İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüler. Bu adama
teröristbaşının HDP’lilere mesajını TV kanallarından okuttular. Osman Öcalan’ı
TRT’ye çıkarıp, HDP oylarını AKP’ye yönlendirmek için konuşma yaptırdılar.

Söz konusu Cumhurbaşkanı seçilmek olunca Erdoğan’ın HDP/PKK ile çok daha ileri
adımlar atabileceğinden kuşkum yok.

“Ama iktidarın küçük ortağı MHP ne der?” demeyin.

HDP hakkında sık sık “PKK’nin
uzantısı”, “fitne yuvası”
ifadelerini kullanan Devlet
Bahçeli
söz konusu görüşmeyi “Son derece doğal ve doğru bir
adım”
olarak tanımlamadı mı?

O halde
6’lı Masa’nın ikinci tura kalmadan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacak aday
araması
bir iç çekişmeden değil, seçimin kaybedilmesi ve terörle
mücadelenin zafiyete uğraması endişesinden kaynaklanıyor.

****************************

İlk Turda Kazanacak Aday

Zamanında yapılacak bir seçimde, Anayasa hükmüne göre, Erdoğan 3. defa aday olamaz. Erdoğan’ın aday
olabilmesi iki şarttan birinin gerçekleşmesine bağlı.

·        
Ya Meclis’te
erken seçim kararı alınacak.

·        
Veya zamanında
yapılacak bir seçim için Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Anayasaya rağmen,
Erdoğan’ın adaylığına onay verecek.

Meclis’te erken seçim kararı alınabilmesi için 360 oy gerekli. Bunun için 6’lı Masa
veya HDP’nin AKP ve MHP’ye destek vermesi gerekiyor.

Ama Erdoğan’ın -aday olmak
istediği taktirde- bir şekilde bu iki şarttan birini
sağlayabileceğini düşünüyorum.

Bu
durumda 6’lı Masanın ortak adayı AKP ve MHP seçmeninden de oy alabilecek ve ilk
turda kazanabilecek bir aday olmalı. Bu konuda da anketlere göre en önde olan
ve ilk turda açık ara kazanabilecek aday olarak Mansur Yavaş ismi
geçiyor.

“Mansur Yavaş
HDP’den oy alamaz
kazanma şansı az” deniyor. Algı
oluşturma maksatlı bu iddia doğru değil.

Anketlerde bütün seçmenler
gibi HDP seçmenleri de değerlendiriliyor. Mansur Yavaş yine de
kazanabiliyor.
 Çünkü Yavaş CHP’den, İYİ Parti’den, DP, SP, Deva ve
Gelecek Partisi kitlelerinden firesiz oy alabiliyor. Ayrıca AKP ile
MHP’den ciddi miktarda oy alabiliyor.
Zafer Partisi ile diğer küçük
partiler de Mansur Yavaş’ı destekleyeceklerini açıkladılar. 

·        
Buna rağmen 6’lı Masa’dan Kemal
Kılıçdaroğlu ortak aday olarak çıkabilir mi?
Evet bu mümkün.

·        
Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçilirse iyi bir Cumhurbaşkanı olabilir mi?
Olur. Hatta 6’lı Masa’yı kuran ve başından beri masadaki müzakerelerin içinde
bulunan bir aday olması Masa’nın işini kolaylaştırır.

·        
Kılıçdaroğlu birinci turda
kazanabilir mi?
İhtimal dışı değil. Ama güçlü
bir ihtimal de değil.

İşte burada Muharrem
Sarıkaya’nın benim de katıldığım “
seçmen sanki kararını vermiş bekliyor. Veya büyük bir sürprize
hazırlanıyor…”
sözünün
içindeki “büyük sürpriz” gündeme gelebilir.

Ekonomideki
berbat yönetime, halktan kopuk muktedirlerin kibrine karşı birikmiş bir öfke
var.

İktidar
temsilcilerinin yolsuzluk, adaletsizlik ve yalanlarına karşı duygular
saklanamaz halde.

Birikmiş
öfkenin bütün anketleri de yanıltacak şekilde sandıkta patlayacağı ve iktidarı
alaşağı edeceği büyük sürpriz bütün hesapları bozabilir.

Bu
durumda Millet İttifakının adayı, Kılıçdaroğlu veya bir başka aday da olsa,
ilk turda Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Katar’daki Dünya Futbol Şampiyonası ve Trabzon’daki Çirkin ve Şuursuz Bir Gösteri…

İstiklal caddesinde bir terör
figüranına bomba patlattırıp altı vatandaşımızı şehit eden terörist devlet ve
onun uydusu sözde devletleri protesto ederiz. Dünyayı karıştıran, karışıklıktan
menfaatler sağlayan, sözde demokrasi, huzur, barış ve istikrar sevdalısı başta
sözde müttefikimiz ABD’nin yüzündeki maske çoktan düşmüştür. Terör örgütü
PKK’ya iç güveysi gidenlerin artık çirkin suratlarında maske tutmuyor.
Gerçekler gizlenemiyor. Bu bakımdan bu alçak saldırıda taziye mesajı gönderme
samimiyetsizliği gösteren ABD büyükelçiliğinin mesajının iadesi isabetli
olmuştur. Şehitlerimize Allah’tan rahmet; yararlılarımıza da acil şifalar
diliyoruz.

            Futbolda
Dünya şampiyonası yakında Katar’da başlayacaktır. Anlaşılan bu şampiyona
Hristiyanlığı Afrika’ya ve Körfeze yaymada bir vasıta olarak kullanılacaktır.
İspanya’da Barcelona’da yapılan 1992 yaz oyunlarında da haçlı tişörtler
sporculara hediye edilmişti. Orada çirkin propaganda yapılmış, olimpiyat
anlayışı ve ilkeleri çiğnenmişti.

            Bizim asıl
üstünde duracağımız konu Fener Patriğinin Katar’daki yeni maceralarıdır.
Patriğin futbolla bu kadar yakından ilgilenmesi enteresandır. Trabzon’da
Sümela’daki ayin öncesi bazıları tarafından açılan ve Patriği ekümenik ilan
eden afiş ve Trabzonspor forması gibi Katar milli takım formasının da kendisine
hediye edilip edilmediğini bilemiyoruz. Katar’daki şampiyona dolayısıyla Katolik
ve Ortodoks rekabeti yerini dayanışmaya bırakmış; dayanışma statlardaki
ayinlere taşınmıştır. Nitekim Patrik Bahreyn’deki ayine katılmış ve ayini de
Papa yönetmiştir. Patriğin bu ayine de Konstantinapolis – Roma’nın başpiskoposu
ve ekümenik sıfatla katıldığı görülmüştür. Patrik başka sıfatları da
kullanabilirdi; nasıl olsa soran eden de yok. Bu gibi konularla ciddi ve
kendilerine faydalı bulmadıkları için ilgilenmeyen siyasetçi ve STK’lar da
maalesef çok  görülüyor. Aydınlar
Ocağımız tüzüğüne de uygun olarak gerekeni yapma çabası içindedir.

            Bugüne kadar
Trabzon’daki çirkin ve şuursuz gösteri Trabzonspor kulübüne şov yapan kişi
tarafından mal edilmiş ise de Trabzonspor kulübünün herhangi bir açıklaması
ortaya çıkmamıştır. Kulübün muhakkak ki gerekli açıklamayı yapabilecek bir
yönetim kurulu vardır ama şimdiye kadar herhangi bir ses çıkmamıştır. Belki de
inceleme safhası henüz bitmemiş olabilir. Bu konuda önüne gelene kulübü ve onun
formasını kullandırtmamak uygun olabilirdi. Bu arada İstanbul ismini hiç
kullanmayan Patrik efendinin şehir merkezinde yürüyüş yapmasına nasıl müsaade
edilebildiğini anlayabilmiş de değilim. Bizim din adamlarımıza seçimlerinden
faaliyetlerine kadar Batı Trakya’da nasıl çirkin müdahaleler yapıldığı ve Türk
okullarının kapatıldığı göz önüne alınarak mütekabil davranışlar ortaya
konabilmeli ve gereği yapılmalı idi.   

Şaşıp Kalıyorum

0

Bendenizin de araştırmalarım kapsamında elde ettiğim
verilerle tamamen örtüşen Gazeteci Yazar İlhan SELÇUK’ un MUHTEŞEM bir
Yazısı…!

Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin Bilgisine Sunuyorum.

ALINTIDIR……

ŞAŞIP KALIYORUM …Başlıklı Bahse Konu Yazı…..

🤢Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş;

🤢Ermeni Rus’la birleşmiş,

Doğu Anadolu’yu kana bulamış;

🤢Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş,

Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.

🤢Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık,

kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,

🤢Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..

🤢Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle,
yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,

🤢yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..

Nasıl kurtulmuşuz?..

Şaşıp kalıyorum…🤔

Yunan’ı
nasıl denize döküp hizaya getirmişiz,

İngiliz’i
İstanbul’dan nasıl çıkarmışız,


dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?

Yıl
1923

Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor;  aç biilaç,  parasız;

Yüzde
95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… .

.

Ne
yapacaksın?..

Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..

🤢1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi
yapacaksın?..

🤔Kalan ne? Yıl 1923

Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan,  Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan
yeni çıkmışsın.

🤔Fabrikan yok,

İşçin yok,

İş adamın yok,

Mühendisin yok,

Doktorun yok,

Uzmanın yok,

Tüccarın yok,

Suyun yok,

Barajın yok,

Elektriğin yok,

🤢Kadınların çarşafta çuvala giriyor,

Erkeğin dört karı alıyor,

🤔Yurttaşlik yasası yok,

🤔Üniversiten yok,

Banka yok,

Burjuva yok,

Proletarya yok,

İhracatçı yok,

İthalatçı yok,

Sermayen yok.

🤔Kalkın bakalım…

Nasıl kalkınacaksın?…

🤢Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı
var?

🤔🇹🇷Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?…

🤔🇹🇷Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..

🤔🇹🇷Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..

🤔🇹🇷Merkez Bankası 1930’a değin neden açılamamış?..

🤔🇹🇷Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..

Yeni devlet nasıl kurulmuş?..

🤔🇹🇷Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?

🤔🇹🇷1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i

Alfabesizken savaş artığı bir toplumla,

Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?

🤔🇹🇷Kitaplıklarda kitap yokken,

Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..

🤔🇹🇷Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..

🤔🇹🇷Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl
tırmanılmış?..

🤔🇹🇷Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..

🤔🇹🇷Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..

🤔🇹🇷Şaşıp kalıyorum…🤔

🤔🇹🇷2000’li yılları geçtiğimiz,

Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum…

🤔🇹🇷Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..

🤢🇹🇷️ Herşeyimiz varken neler
yapamıyoruz?..

🤢️Bir de bu ortamda,

Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum…🤢

🤢🤔Daha çok şaşıp kalıyorum…🤢🤔

İlhan Selçuk

Zaman Asla Unutmaz…

      ‘’10’ların İzleriyle Türkiye’’ isimli kitabımı; insanı mükemmel bir görüş açısı ile
anlatan, bilginler bilgini ve tasavvuf âlimi, Büyük Mevlana’nın o güzel gönül
sesini yansıtan: ‘’Eğer bir gün, büyük
bir derdin olursa; benim büyük bir derdim var deme! Derdine dönüp, benim büyük
bir Rabbim var de…’’
cümlesi ve divan şairimiz Baki’nin, her faninin bu
yalan dünyaya veda ettikten sonra nasıl anlatılacağını tanımlayan o güzel
seslenişi ile bitirmiştim:  

   
‘’Baki kalan bu kubbede hoş
sada…’’

      Pekiyi
ya dert ve veda?

     
 Aslında bu yalan dünyada
hangimizin büyük bir derdi olmamıştır ki? İnsanoğlunun dertsiz geçen bir yaşam süreci
olabilir mi? Hangimiz yaşadığımız her dertte; Yüce Yaratan’ın o eşsiz
varlığına, ilahi ve mucizevî gücüne sığınmamış, ondan yardım istememişizdir?

     Bir ülkenin, o ülke topraklarında yaşayan
insan topluluğunun ortak dertleri olduğunda; Allah’ın o ilahi kudretine sığınıp
yardım talep edilirken, bu ulvi yakarışın yanı sıra, bu dertlere ortak aklın,
gönül birlikteliğince kabul edilebilecek bir çözümün üretilebilmesi de
önemlidir.

    Veda
ise; göreceli bir kavramdır!

   
 Yaşanan ve yaşatılan her ne varsa
sona eren;  kimisi için veda, kimisine
göre yeni bir başlangıç olur hayatın bilinmez ufuklarında…

    
Hiç şüphesiz parıltılı bir ışık gibi olmalıdır yaşam. İçimizi
ısıtmalıdır, bize yol göstermelidir doğasıyla, doğal güzellikleriyle, insani
ilişkileriyle ardımızda kalan tüm yaşanmışlıklar…

    
Ama gelin görün ki! Biz insanlar; yaşadığımız bu gezegeni, sadece
kendimize değil, bu gezegende yaşayan tüm canlılara çoğu kez zindan etmiş,
yaşanacak tüm güzellikleri kendi ellerimizle yok etmişizdir!

    Başucumuzda
duran hayatımızı sorguladığımızda; doğup büyüdüğümüz bu toprakları vatan
belleyerek yaşayan bizlerin, kimlik
birlikteliğimizin ortak paydası olan Türk Milletinin yapısal
özelliği, dünyada varlığını sürdüren hiçbir millette bulunmayan niteliklerimiz;
ardımızda kalan o uzun sürede, her türlü zorluğu birlik ve beraberlik
içerisinde aşmamızı sağlayan en önemli kavramlar olmuştur.

 
  Böylesine zor bir coğrafyada yaşayan bizler; Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin yurttaşları olarak, ardımızda kalan yıllarda; Türk Milletinin
birleştirici kavramı içerisinde ne kimliğimizi, ne inancımızı, ne de
farklılıklarımızı sorguladık.

  Aslında bu günlere gelirken, tasada ve
kıvançta bir ve beraberliğimizin en önemli yapı taşı; bu kavramın ta kendisi
değil miydi?

  
 Yine öyle. Kim ne derse desin,
neyi dayatmaya çalışırsa çalışsın; bu çok önemli niteliğimizde değişen bir şey
yoktur, olmayacaktır da.

   
Aslında hayat, biz insanlara armağan edilmiş bir değerdir. Bu değerli
süreci yaşarken düşünmemiz gereken önemli iki şey vardır!

  
Doğup büyüdüğümüz, hayatımızı geçirdiğimiz vatan topraklarımıza, canım
ülkemize biz neler verdik? Bu güzel vatan toprakları bize ne verdi?

    Unutulmasın ki,  her insanın bir cinsi, bir kimliği vardır.
Yüce Allahın verdiği can, daha ilk günden bir cinse bürünmüştür; kimimiz ilk
nefesi erkek, kimimiz dişi olarak alırız ana rahminde. Bu yalan dünyaya atılan
ilk adım sonrasında bir kimliğimiz olur anadan, babadan kaynaklanan…

  
 Ama vatanı olmayan insanların
kimliği neye yarar? Hele, hele kimliğinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin adı,
Al Bayrağımızın Ay ile Yıldızı var ise; böylesine bir gurur dünyanın hangi
devletinin, hangi milletinin tarihinde, kimliğinde yazar?

  
Ülkemizin
gerçeklerini anlatan tarih sayfaları; günü geldiğinde özellikle milenyumlu
yılların ilk çeyreğinde yaşananları, kendilerinin tarihi yeni baştan
yazdıklarını sananları da sorgulayacak, kararını yaşanan gerçeklere göre
verecektir.

 
 Doğduğumuz, yaşam umutlarını
yeşerttiğimiz bu güzel vatan topraklarına bu güne değin kendimiz ve ülkemiz
adına ne ektiysek onu biçtik!

  
 Günü geldi; vatana ve millete
hayırlı evlatlar yetiştirmenin gururu ile sevinç yaşları döktük.  Günü
geldi; ellerine kına yaktığımız evlatlarımızı vatanımızın dirliği, milletimizin
birlik ve beraberliği uğruna feda ettik; ‘Vatan Sağ Olsun’ dedik. Anaların,
babaların acı dolu feryatlarına; gözyaşlarımızla eşlik ettik, yüreklerimiz
dağlandı…

 
 Günü geldi; ülkemizin
uluslararası toplumda kazandığı her başarı göğsümüzü kabarttı. Milletçe sevinç
gözyaşları döktük; kazanılan her başarıda, göndere
çekilen Ay Yıldızlı Al Bayrağımızı, hançeremiz yırtılırcasına söylediğimiz
istiklal marşımızla selamladık.

 
  Ardımızda kalan yılların
başarısına da, acılarına da hep gözyaşlarımız eşlik etti. Çünkü Türk milletinin
asırlardan bu yana süregelen en önemli niteliği; acıyı da, sevinci de hep
birlikte yaşaması; kimi zaman gönül coşkusuna, kimi zamansa acılar yumağına
gözyaşlarını katmasıydı…

     Aslında yaşadığımız vatan topraklarımızın hamuru;
bu birlikteliğimizin, duygu yoğunluklarımızın, milli ve ulvi değerlerimize olan
düşkünlüğümüzün, asırların ötesinden gelen geleneklerimizin, göreneklerimizin
ortak çanağında yoğrulmamış mıydı?

     Biz buyduk işte. Tarih sayfaları bizi hep
böyle tanıdı, bundan sonrada böyle tanıyacaktı. Çünkü bizler sevinçlerimizi de,
acılarımızı da gözyaşlarımızla kutsayan bir millettik.

    Milenyumlu
yılların bu ilk çeyreğinde kimi zaman güldük ama çoğu kez ağladık! Vatan
bellediğimiz bu toprak ananın bağrını, en çok da bu son dönemde ama daha çok
yüreklerimizi sızlatan duyguların gözyaşlarıyla suladık!

   
Ardımızda kalan ama ‘Birlikte
Yürüdüğümüz Bu Yıllarda’
yaşanmış tüm gerçekler: başucumuzda duran
hayatımıza yazıldı…

    Ve…

   
Ardımızda kalan hayatı biz unutsak bile! ‘’Zaman’ın asla unutmayacağını’’ nedense hep ıskaladık…

Veysel Tipioğlu Hakkında!

Bir
şehrin en iyi gözlemcileri, o şehrin gazetecileri ve sivil toplum
gönüllüleridir.

Siyaset
ve ticaretle işleri olmadığı halde yaptıkları toplumsal faaliyetlerde ister
istemez şehrin tüm ileri gelenleri ile,

Kurumların
bürokrat ve temsilcileri ile atanmış ve ya seçilmişleri ile bir araya gelir,

Ve gözlemlerler.

***

Kimler
bulunduğu yere hakkı ile gelmiş, kimler getirilmiş, kimler getirildiği halde
hala gelememiş…!

Kimlerin
kurumunda ki personelinde karşılığı var ve ya yok diye!

Her şeyi görürler!

Söylemeseler
de yazmasalar da görürler…

Her
işin zahmetini onlar yüklenir bürokrat ve siyasetçiler de resim çekilme
kısmında herkesin önüne geçerler!

İşte
tam da o sırada kimsenin görmediğini düşündüğü o gözler her şeyi görür ölçer…

Ve gözlemlerler!

Kim
ne kadar dolu kim ne kadar boş!

Kim
samimi kim değil diye!

***

Ben
de bu minvalde şehrimize atanmış pek çok bürokrat gördüm,

Atanmış
burada yaşamayan çok vekil de gördüm!

Gördüm
ama,

Öyle
korumaları olmadan tek başına!

Yürüyüş
yolunda, il ve ilçelerimizin sahillerinde, AVM ler de sokak aralarında tek
başında dolaşan!

Cenazelerde
tabutların altına giren,

“muhakkak uzaktan da
olsa takip eden korumaları vardır”

Kendisine
her uzatılan eli sıkan,

Her
merhabaya cevap veren,

Açılışlarda
etkinliklerde en önlerde oturmak için çaba harcamayan!

Protokole
davetli bir misafir çok olunca organizasyon sahiplerini rahatlatmak için
kendine yer ayrıldığı halde sessizce arkalarda bir yerlere oturan,

Protokolde
iken bile ortam güvenliği sağlamaya çalışan,

Memurları
ile iletişim halinde,

Sevilen,

Güler
yüzlü,

Ahan
ki bir bürokrat ve ya il müdürü gördüm.

***

Göreve
geldiği günden beri 10’larca gazeteci ile muhabir ile sivil toplum kuruluşu
başkanı ve gönüllüsü ile hakkında konuştuk,

Kocaeli
İl Emniyet Müdürü Veysel Tipioğlu hakkında!

Mütevazi,
sevecen, enerjisi yüksek, kompleks siz, kibirsiz, kendi ile barışık diye çok
çınlattık kulağını.

Düşündüm
madem öyle o da duysun,

Öyle
ya bizler yazıp çizmezsek nereden bilecek pek çoklarından farkını!

İltifat
marifete tabi derler, gerçekten insani yönlerde mahir biri,

***

Gelelim
bu yazının ana fikrine,

Bu
ara pek çok bürokrat!

Milletvekili
olmak için görevinden istifa etmeyi planlıyor,

Kendisi
ne düşünür bilemem, yollarda merhabalaşmak ve uzaktan selamlaşmak dışında bir
iletişimim yok.

Telefon
numarasının olmadığı belki de tek sivil toplum gönüllüsü benimdir,

Gerek
olmadı, olmaz da zaten.

***

Ama
madem Millete vekil lazım,

Ve
ben de bu milletin bir ferdiyim.

Ona
yakışır diye düşünüyorum,

Kimse adına değilse bile,
kendi adıma.

***

Ha!

İnşallah
partimden aday olur diye geçer gönlümden ama inanın siyasi görüşünü dahi
bilmem!

Bilmem
ama hangi partiden olursa olsun bende
karşılığı var.

Eminim
ki şehrimizde görev yaptığı süre içerisinde pek çok insanın sevgisini muhabbetini
kazanmıştır.

Bu
şehre mütevazı, halkın arasında dolaşabilen, parti, memleket, mezhep gibi
nedenlerden insan ayırt etmeyen, birleştirici ve lazım olduğunda bulunabilen
vekiller lazım.

Aday
olacağı partinin mevcut oyuna da katkı sağlar!

Hakkında böyle
düşündüğüm az da olsa birkaç kişi var ve bunlardan birisi de Kocaeli İl emniyet
müdürü Veysel Tipioğlu.

***

Onun
aklında böyle şeyler var mı siyasi hedefleri var mı bilmem ama varsa yakışır…

Hakkında
hayırlı olur inşallah.

 

Sen görmez sanırsın,
şehir görür!

Selam ve dua ile.

Yüce Türk Milletine Selam Olsun

Neler gelir neler
geçmez unutma

 

Dünya yokken Türk’ün adı var idi

Yıldızlarda sevda ile yar idi

Yıldırımlar doğmamıştı kar idi

Neler geldi neler geçti unutma

 

Zaman bekler Güneş bekler sesini

Tanrı Teâla verir daim esini

Sen unutma Ahmet ile Yesi’ni

Neler seldi neler seçti unutma

 

Türk sinesi yiğit birer kalkandı

Otağları kâhi Kafkas, Balkan’dı

Sancak daim dalgalandı alkandı

Kimler geldi kimler geçti unutma

 

Türk Milleti yaşadığın her yurttan

Tarih denen kocamayan bir Kurt’tan

Dede Korkut atalardan bir Kart’tan
(Kart-olgun- Baba)

Kimler geldi kimler geçti unutma

 

Alper Tunga bir sofrada vuruldu

Altın tasta zehir suyu sunuldu

Düşman korkak hile tuzak kuruldu

Kimler geldi kimler geçti unutma

 

Gelir günü gök kubbenin sıcağı

Verir toprak altın gibi başağı

Kalmaz imiş ne yukarı aşağı

Neler geldi neler geçti unutma

 

Türk’ler kalem arşlar sayfa olacak

İlim irfan Kâinata dolacak

Hem cahillik ebediyen solacak

Neler gelir neler
geçmez unutma

Şâir, Edip ve Hatip Yavuz Bülent Bâkiler İle Alevî Halk Şâirleri’ni Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Lirik ve
epik şiirler yazan bir şâirsiniz. Kültürümüz, halk edebiyatı ve  hâliyle halk şâirleriyle ile yakından
ilgilisiniz. Sizinle, zaman zaman sert tartışmalara konu olan fakat satıhta
kalan bir iki cümleden başka söz edilmeyen Alevi Halk Şâirlerini konuşalım.
Lütfedeceğiniz umûmî bir değerlendirme ile başlayabilir miyiz?

Yavuz Bülent Bâkiler: Umûmiyetle
Alevî-Bektâşî halk şâirlerinin şiirleri şeriatla sürtüşmenin, mücâdelenin
hikâyeleriyle doludur. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’iyle On iki imama karşı duyulan
sevginin, yüzyıllardır ezilen, gizlemek ihtiyacını hissettikleri
Alevîlik-Bektâşîlik inançlarının yansıması olarak görülen şiirlerinin
sergilediği kimliğin sıkıntılara sebebiyet vermesi, düşünce dünyâmızın
gündeminde derinlemesine iz bırakmıştır. İlmî inceleme bekleyen konular ve
meseleler, şiirlerde ele alınmıştır.  İlim,
irfan ve insanlık sevgisi üzerine oluşturulan Alevîliğe – Bektâşiliğe inanan
şâirlerin yazdığı şiirler:

-Allah – Muhammed
– Ali üçlemesine inanıp iman getirmiş, İslâm’ın özüne tasavvufî metotlarla
bağlanmış olmalarının; dört kitabı hak bilmelerinin;

-Hakk’ı ve
halkı sevmeyi, kimseye zarar vermemeyi, olabildiğince insanı kâmil olmaya
gayret etmeyi, bu doğrultudaki öğretiye inanmayı ilke edinmelerinin;

-Hz. Muhammed’in
biricik varlığı olan Ehl- i Beyt’e büyük bir sevgi ve saygıyla bağlanmış,
onları sevenlere tevella, sevmeyenlere teberra okumalarının;

-Hakk’ı kendi
özlerinde bulmuş, özlerini temizleyip O’nu devamlı zikretmelerinin;

– Müminin gönlünü
Allah’ın evi saymalarının;

-Temizlik
insanın kendi özünün arıtılmasıdır. ‘Kendisi temiz olmayan asla başkalarını temizleyemez
inancına sadakatlerinin;

-Dört kapı,
kırk makama inanmalarının; eline, beline ve diline sâdık, eşine, aşına ve işine
sâhip olmayı insan olmanın temel kuralı saymalarının;

-Üç sünneti,
yedi farzı rehber edinmelerinin;

-Yetmiş iki
milleti kardeş bilmelerinin, Tanrı eseri saymalarının, bunun için sevmelerinin,
saymalarının, eşitlikten kardeşlikten, dürüstlükten, doğruluktan yana
olmalarının yazıya dökülmüş şeklidir.

Çetinoğlu: Şiirlerinde
tavsiyelerde bulunuyorlar…

Bâkiler: Evet! Onlar; ‘Bin defa mazlum olsan bile, bir defa zâlim
olma’
ilkesini herkese tavsiye ederler. Kimseye kin, kibir, haset beslemez,
buğz etmez, insan gönlünü incitmez, haram yemez, döktüğü varsa doldurur,
ağlattığı varsa güldürür, Allah katına kul hakkı ile gitmemeye çalışırlar.  

Bâzıları ve
bâzan cuş-u huruşa gelip Hz. Ali’nin olgun, doruk kişiliğine secde etmek gibi
taşkınlıklara sapmaktan kendilerini men edemedikleri de olabilmektedir.  

Aynayı tuttum yüzüme

Ali göründü gözüme

Nazar eyledim özüme

Ali göründü gözüme

Çizgisinde sınırında
kalabilenlere selâm olsun!

Çetinoğlu: Âşık Veysel hakkında
neler söyleyeceksiniz?

Bâkiler: Âşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında
Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyâya geldi. Yedi yaşında
iken çiçek hastalığından görme kabiliyetini kaybetti.  Bir başka bilgiye göre bir gözü çiçek
hastalığından görmez oldu, diğer gözü de öküz boynuzunun çarpmasından… Üçüncü
bir hikâyeye göre de başını âniden çevirmesiyle yakınında bulunan övendirenin
gözüne girmesinden… Kendisi bu durumdan hiç şikâyetçi değildir. ‘Gözlerim dünya ışığına kapandı ise, Cenâb-ı
Allah gönül gözümü açtı. Hâlimden memnunum
’ der.

Çetinoğlu: Saz çalmayı
nasıl öğrendi?

Bâkiler: On yaşına geldiğinde babası,
biraz oyalanması için, biraz da teselli bulması için bir kırık saz alıp oğluna
hediye etti. Saz çalmasını kendi kendine öğrendi. Birinci Dünya Savaşı
çıktığında 20 yaşındaydı. Köydeki bütün emsalleri askere alındı. O, köydeki
yaşlı erkeklerle ve kadınlarla kaldı. Vatana hizmet etmekten mahrum kaldığı
için çok müteessir oldu. Teessürünü dertli dertli saz çalarak, şiir yazarak
gidermeye çalıştı.

Çetinoğlu: Şöhret
sâhibi oluşunun hikâyesini anlatır mısınız?

Bâkiler: 1930 yılında Sivas’ta Maarif
Müdürü olan şâir Ahmet Kutsi Tecer’le tanıştı. Tecer O’nu Sivas’ta yapılacak
olan ‘Şâirler Bayramı’na hazırladı.
Kendisine halk şâiri olduğunu belirtir bir belge verildi. O belge ile şehir
şehir dolaşıp, çaldı-söyledi. Yolu Ankara’ya düştüğünde O’nu Atatürk’le
tanıştırdılar. Kısa zamanda Türkiye’nin sesi oldu, kitapları yayınlandı,
radyodan bütün Türkiye’ye seslendi. Bütün Türkiye’nin tanıyıp sevdiği Âşık
Veysel oldu.

Âşık
geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu
dolaşarak konserler verdi. 1965 yılında özel kanunla maaş bağlandı. 1970’li
yıllarda Gülden Karaböcek, Hümeyra, Esin Afşar ve diğer müzisyenler Âşık
Veysel’in deyişlerini düzenleyerek yaygınlaşmasını sağladı.

Çetinoğlu Şiirlerinde
kullandığı Türkçeyi nasıl buluyorsunuz?

Bâkiler: Eserlerinde sâde bir Türkçe
kullandı. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç
içedir. Tabiat, sosyal olaylar, vatan sevgisi, birlik ve kardeşlik konularını
işledi. Şiirleri; Deyişler (1944), Sazımdan Sesler (1950), Dostlar Beni
Hatırlasın (1970) isimli kitaplarında toplandı. 1973 yılında akciğer
kanserinden vefat etti. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri
tekrar yayınlandı.

Çetinoğlu: Ezberinizdeki
şiirlerinden okur musunuz?

Bâkiler: Hatırımdaki bölümler şeklinde okuyayım:

Çalışırsam toprak verir cömerttir

Emeksiz istemek dermansız derttir

Çalışmak insana büyük servettir

Kese coşar, gönül coşar, el
coşar…

***

Karnın yardım kazmayınan belinen

Yüzün yırttım tırmığınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sâdık yârim kara topraktır.

***

Allah birdir, Peygamber hak

Rabbül âlemindir mutlak

Senlik-benlik nedir bırak

Söyleyim geldi sırası

***

Vatan sevgisini içten duyanlar

Sıtk ile çalışır içten duyarak

Milletine, devletine uyanlar

Demez neme lâzım, neyime gerek

Vatan aşkı ile çalışan kafa

Muhakkak erişir öndeki safa

Tesir – nüfuz olur her bir tarafa

Herkes onu büyük tanır severek

***

Ben giderim adım kalır

Dostlar beni hatırlasın

Düğün olur bayram gelir

Dostlar beni hatırlasın

Can kafeste durmaz uçar

Dünya bir han, konan göçer

Ay dolanır, yıllar geçer

Dostlar beni hatırlasın.

***

Aslım Türktür, elhamdülillah
Müslüman

Şükür Amentüye etmişiz iman

Kalbime yaraşmaz şirk ile güman

Kalbimiz nur ile dolu sayılır.

***

Yezid nedir, kızılbaş

Değilmiyiz hep bir gardaş

Bizi yakar bizim ataş

Söndürmektir tek çâresi.

***

Türküz, Türkler yoldaşımız

Hesaba gelmez yaşımız

Nerde olsa savaşımız

Türküz! Türkü çağırırız.

***

Aldanma câhilin kuru lâfına

Kültürsüz adamın külü yalandır

Hükmetse dünyanın her tarafına

Arzusu hedefi, yolu yalandır.

***

Hedef alıp dövüştüğün kardaşın

Seni yaralıyor attığın taşın

Topluma zararlı yersiz savaşın

Hepimiz bu yurdun evlâtlarıyız

***

İftihar ettiğim büyük muradım

Türk oğluyum! Temiz Türk ecdâdım

Şehid ismi yazılsaydı soyadım

Kanım ile mezarımın taşına.

Çetinoğlu: Dâvut
Sulari hakkında neler söylemek istersiniz?

Bâkiler: 1925 yılında O zamanlar
Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı Çayırlı bucağında dünyâya geldi. Dedesi
Kaltık Mehmet Ağa mutasavvıf şâirdi. Saz çalma, şiir söyleme ve türkü yakma
zevkini dedesinden aldı. Doğu Anadolu’da asırlardan beri dilden dile anlatılan
efsâneleri, menkıbeleri şiirleştirir; sazıyla etkili bir makam ve deyişle dost
meclislerinde sunardı. Bütün ömrünü âşıklık geleneğine sâdık kalarak yaşadı. 17
yaşından başlayarak, âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden oldu. TRT
Radyolarında bölge sanatçısı olarak çalıştı. Davut Sulari, bir konuşmasında
Zaza olduğunu ifâde etmiş, Türkçe dışında Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca
dillerini de bildiğini söylemiş, Zazaca eserler de vermiştir.

2 Temmuz
1993’te Sivas Madımak Oteli’nde yanarak öldü.

Davut
Sulari’nin şiirlerinden bölümler:

Pir olan kişiler riyakâr olmaz

İlimsiz irfansız insan yol almaz

Çoğunda dert var ki dermanı bulmaz

Canı şah aşkına vermez mi tâlip

***

Evel Allah âhir Allah

Dönemem estağfirullah

Bendeyem Allah eyvallah

İmânım amentu billah

Pir elinden içtim dolu

Öğrendim erkânı yolu

Emniyette mümin kulu

Evel Allah âhir Allah

Dönemem estağfirullah

 

Çetinoğlu: Kaygusuz Abdal hakkında
konuşmadan olur mu?

Bâkiler: Olmaz
elbette. Alanya sancak beyinin oğludur. Doğum ve ölüm târihi bilinmemektedir. Uzun
müddet Anadolu’da, Rumeli’de dolaşmıştır. Hayatı hakkında günümüze sâdece
menkıbeleri ulaşmıştır. Abdal Musa’ya müritlik ve halifelik yapmıştır. Hicaz’a
ve Mısır’a gitmiş ve büyük bir ihtimale göre Mısır’da vefat etmiştir.

Bektâşîliğin
teşekkülünden önce yaşamış ve eserlerinde Hacı Bektâş-ı Velî’ye ve Bektaşîliğe
atıfta bulunmamıştır. Mürşidi Abdal Mûsâ ile birlikte Rum Abdalları ve
Kalenderîler zümresine mensup olmaları, bu zümrelerin 16. yüzyılda ortaya
çıkmasından sonra giderek Bektâşîliğin içinde erimeleri sebebiyle Kaygusuz
Abdal bu târihten itibâren Bektaşîliğin önemli şahsiyetlerinden biri olmuştur.
Ehl-i beyt’e bağlılığı, tevellâ ve teberrâ sâhibi olduğunu gösteren
şiirlerinden dolayı Alevî-Bektâşî edebiyatının kurucusu sayılmıştır. Her Bektâşî
tekkelerinde Kaygusuz Abdal’ın temsilî resmi vardır.

Çetinoğlu: Kaygusuz
Abdal’ın şiirlerinden de örnekler dinleyebilir miyiz?

Bâkiler:

Sen insanı sorarsan

Hak’tan ayrı değildir

Sıfatı zat-ı mutlak

Hırkası çar pareden

***

Ne kim var aşikâr gizli cihanda

Ali’dir cümlesi yeksan Ali’dir

Budur hemen ârifler sohbetinde

Bînişana heman nişan Ali’dir

Ali de dâimâ Kaygusuz Abdal

Zira evvel âhır heman Ali’dir

Ali’yi sevenin hâk ol yolunda

Bilirsen derdine derman Ali’dir

Çetinoğlu: Pir Sultan Abdal’ adında bir şahsın yaşadığına ve Sivas valisinin
kararı ile idam edildiğine dâir, o döneme ait yazma eserler dâhil, hiçbir resmî
belgede bilgi bulunmadığını iddia edenler var. Mâdem ki ona atfedilen şiirler
var, Pir Sultan Abdal’ı da konuşmak gerek. Buyurunuz Efendim!

Bâkiler:
Güvenilirliği tartışılabilir kaynaklarda yer alan bilgilere göre Asıl adı
Haydar’dır. Sivas ili, Yıldızeli ilçesi, Çırçır Nahiyesi Banaz Köyünde 1480
yılında doğdu. Hayatının büyük bölümü doğduğu köyde geçti. Muhtelif kaynaklara
göre 1547, 1550, 1587 veya 1590 yıllarından birinde idam edildi. 

Pir Sultan Abdal, Alevîlikten ziyâde Alevîliğin içindeki
isyancı ve aşırı solcu geleneğin sembolü idi. Alevîliğin temelinde saf bir Hz.
Ali sevgisi olduğuna inanan Alevîler, 
Sultan Abdal’a pek itibâr etmiyorlarsa da PKK taraftarı Kürt Bektâşî
Alevîlere itiraz edemiyorlar.

Pir Sultan Abdal’ın
şiirlerinden bölümler:

Gafil kaldır şu gönlünden gümanı

Bu mülkün sâhibi Ali değil mi?

Yaratmıştır on sekiz bin âlemi

Rızıkların veren Ali değil mi?

Bin bir adı vardır, bir adı Hızır

Her nerde çağırsan orda hazır

Ali Pâdişahtır, Muhammed Vezir

Bu fermanı yazan Ali değil mi?

Çetinoğlu: Alevî olduğu bilinen
bir başka halk şâiri de Virânî

Bâkiler:Virânî Baba’ olarak da bilinir. 16. Yüzyılda yaşamıştır. Hayatına
ait bilgi yoktur. Necef’teki Bektâşî tekkesinde şeyhlik yaptığı söylenir.
Bektâşîler onun ölmediğine ortadan kaybolduğuna inanırlar. Aruzla yazdığı ve
Hurufîlik inancını yaymaya çalıştığı şiirleri vardır. Hurufîlik, Kur’ân’daki
harflerden bir takım mânâlar çıkarmak suretiyle İslâm inanç ve ibâdet
esaslarıyla alâkalı farklı yorumlar getiren bir tasavvuf anlayışıdır. Fâtih
Sultan Mehmed Han zamanında yasaklanmıştır. Mensupları tâkibe alınıp
yakalananlar cezalandırılınca faaliyetlerine Bektâşî tekkelerinde devam
ettiler. Hurufîler, Musevîlik’teki Kabbalistlerden ilham almışlardır.

Virânî’nin şiirlerinden bölümler:

İlm ü kemâl-i vahdetin bâbı Alî
imiş Alî

Bende-i hânedân olup süre yüzün
velâyete

Âl-i Resûl’e her zaman eyle niyâz
u meskenet

Şâhid ola deli gönül erişesin
sehâvete

Fahr-ı fenâyı kıl kabûl gel
keremeyle ey gönül

Dünyâya sunmagıl düşme sakın
dalâlete

İşte Virânî dervişin zâtı ile
sıfâtı hem

Bende-i şâh-ı Kanber’im saldım
özüm melâmete

***

Bakır u Ca’fer değil mi nur-ı
zat-ı Kibriya

Zahida inkâra düşmüş bunu zikret
daima

Tesbihinde virdin olsun Muse-i
Kâzım Rıza

Nur Taki’den bulmuşum ben derdime
ayn’i şifa

***   

Şah
Taki’dir Askeri hem Mehdi-i Sahib liva

Söylerim ben dilde müdam ya Ali,
ya İliya

Murtaza’dan veriliptir kısmetim
işte bana

Nur Taki’den bulmuşum ben derdime
ayn’i şifa

***

Dü cihanın rehnüması, Haydar-ı
Kerrar olan

Çıkıp Miraç kapısında, haykırıp
aslan olan

Ta Sidre’tül Münteha’da,
Mustafa’ya yar olan

Naz eder niyaz makamda, binde bir
can anlamaz

İlm-ü ledünü okuyan, Ali’ye
yoldaş olur

Bütün âyet-i Kur’ân, tek
Fâtiha’dan baş olur

Cihanda nefsin bilen, Ali’yle
sırdaş olur

Ali’yi inkâr eden, sırdan bir şey
anlamaz

Çetinoğlu: Alevîlik halk arasında
halk ozanlarıyla yaşıyor. Pek çok halk ozanı var. Biz Kul Himmet ile
sohbetimizi tamamlayalım…

Bâkiler: 16. yüzyılın ikinci yarısı ile
17. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı tahmin ediliyor. Tokat’ın Almus ilçesine
bağlı Görümlü Köyü’nde doğdu. Türbesi de oradadır. Safevî şeyhlerinin mekânı
olan Erdebil Tekkesi hayranı olduğunu yazmıştır. Osmanlı-Safevî Savaşları’nda
Osmanlı aleyhine çalışmıştır. Şiirinde Pir Sultan Abdal’ın üslûbu görülür.
Kerbelâ şehitleri için ağıtlar, Hz. Ali’ye ve 12 İmam sevgisini konu edinen
şiirler yazdı.

Kul Himmet’in şiirlerinden
bölümler:

Dün gece seyrim içinde

Ben dedem Ali’yi gördüm

Eğildim niyaz eyledim

Düldül’ün nalını gördüm

Kanber’i durur sağında

Salınır cennet bağında

Ali, Musa Turdağı’nda

Ben dedem Ali’yi gördüm

Üç çerağ yanar şişede

Arslanlar gizli meşede

Yedi iklim dört köşede

Ben dedem Ali’yi gördüm

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23
Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep
ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden
mezun oldu.

Dört
yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık
mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu
Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşâviri olarak hizmet verdi.

1976-1979
yılları arasında Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür
programları hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar
Yardımcısı olarak vazifelendirildi.

12
Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı.
Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği’ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla
emekliye ayrıldı.

Çeşitli
gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu
Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür
programını ekranlara getirdi.

1989
yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk
İzleri’ isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî
Kültür Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet
Eden Programlara Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü.

Kendisine
takdim edilen diğer armağanlar:

*Türk
dilini şiir dünyâsına taşıyıp taçlandıran çalışmalarından dolayı Atatürk
Kültür Merkezi’nin Şeref Üyeliği. (1999)                                                                                                                                                     
*Türkiye Azerbaycan kültür münâsebetlerini geliştirmesi ve
Azerbaycan’a yürekten bağlılığı sebebiyle Azerbaycan Ziyalılar Cemiyeti Şeref
Üyeliği. (1999)

*Azerbaycan
Halk Cephesi’ tarafından Elçibey adına Türklüğe Hizmet Armağanı. (2002)

 

Okumaktan Murad

     “Yaratan Rabbinin
adıyla OKU!” (Alak:1)

     “OKU, Rabbin en
büyük kerem sahibidir.” (Alak:3)

x

     Hz. Muhammed’den
tekrar ve tekrar:

    “Ben okuma yazma
bilmem!” demesine rağmen,

    Kendisinden ısrarla
okumasının istenmesinde;

    Bildiğimiz klâsik
okumanın dışında

    Bir başka okumanın
da istendiği anlaşılmakta.

    Zira, okumaktan
kasıt,

    Sadece bildiğimiz
kitapları okumak değildir.

    Kâinat / Evren
büyük kitap.

    İnsan ise, küçük
kitaptır.

    Zaten ilimler,

    Onların ilmen
okunuşlarından başka bir şey değildir.

    “OKU!” emrinden
murad, insanın;

    Yaratılanları
okuması gerektiği hakkındadır.

     “(Kâinat kitabını,
kendi nefsindeki hakikati,

     Kur’an’ın
kelâmını, hitabını devamlı ve dikkatle) OKU!

     (Anla ve anlat ki)
Rabbin en büyük kerem sahibi (olandır).”

     (Alak:3, Abdullah
Akgül)

x

     Çünkü “OKU!” emri,
yaratılanların okunması hakkındadır.

     Yani, yapılandan
Yapan’a, fiilden Fail’e, sanattan Sanatkâr’a

     Geçilmesi içindir.

     Yani, yapılanda
Yapan’ı görmek.

     Fiilde Fail’i
bulmak.

     Sanatta Sanatkâr’ı
keşfetmek isteniyor.

     Sadece bakmakla
yetinme!

     Aynı zamanda gör.

     Sadece bilmekle
yetinme!

     Ayrıca anla.

     Sadece duymakla
kalma!

     Herşeydeki İlâhî
zikri işit.

     Böylece asıl kitap
olan,

     Kâinat Kitabını
okumuş,

     Kendini de, asıl
bu şekilde

     Gerçek olarak
tanımış,

     Kendini Rabb’ine
götürecek,

     Tahkiki yolu bulmuş olursun.

     Böylece:

     “Nefsini bilen,
Rabbini bilir.”

     Sırrına erersin.

x

     Demek ki:

     “Kitabın kitap
olması için,

     Gerçekten yazılmış
olması şart olmadığı gibi,

     Okumak için de

     Mutlaka yazı şart değildir.”

Ömer Lütfü Mete

                Sizlere
tam 13 yıl önce yitirdiğimiz şair, yazar ve senarist merhum Ömer Lütfü Mete’yi
elde ettiğim kıt kanaat bilgilerle tanıtmaya çalışacağım.

 

                Kendi
kişiliğini adeta senaristliğini yaptığı: “Deli
Yürek ve Kurtlar Vadisi
” dizilerindeki karakterlere yansıtmıştır. Haksızların,
haksızlığın ve memleketi talan eden hırsızların karşısında Karadeniz’in bir
simgesidir Ömer Lütfü Mete. Kâh coşkun ve heybetli dalgalarıyla gelir belanın
üzerine, kâh şefkat abidesidir, munistir gördü mü karşısına çıkan insanların
yüzündeki masumiyet ifadesini.

 

                O’nun
için şunu diyebilirim ki; o da her büyük adam gibi, kucağında yaşadığı toplumun
üvey evladı olmuş, sağlığında maalesef kıymeti bilinmemiştir.

 

                Ömer
Lütfü Mete’yi ölümünden birkaç sene önce dostum, değerli kardeşim Av. Naci
Kara’nın daveti üzerine Körfez ilçede avukatlık bürosunda tanıdım. Kısa da olsa
kendisiyle sohbet etme imkânımız oldu. İyi ki onu tanımışım, ruhu şad mekânı
cennet olsun.

 

                Ömer
Lütfü Mete: “1950 yılında Rize’nin
İyidere ilçesi Fıçıtaşı mahallesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada
tamamlarken, ayrıca özel olarak dini eğitim gördü. Bir süre Kuran Kurslarında
hocalık yaptı. Rize Ülkü Ocakları Başkanlığı yaptı. 1970 yılında İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdi. 1971 yılında önce matbaa çıraklığıyla
başlayarak gazeteciliğe geçti. İlk olarak Babıali’de Sabah gazetesinde yazmaya
başladı. 1972 yılında İktisat Fakültesi’nden ayrıldı. 1973 yılında Atatürk
Eğitim Enstitüsü’ne girdi, 1976’da mezun oldu. Kısa süre edebiyat öğretmenliği
yaptıktan sonra tekrar gazeteciliğe döndü. Ortadoğu, Tercüman, Türkiye, Yeni
Binyıl, Ayyıldız, Sabah ve Bugün gazetelerinde ve Türk Edebiyatı, Boğaziçi
dergilerinde yazdı, Çağrışım dergisini çıkardı. Senaryo çalışmaları yaptı. ANAP
ve MHP’den milletvekili adayı oldu, seçilemedi. 18 Kasım 2009 tarihinde
İstanbul’da vefat etti.

 

 Eserleri:

                Allahsız Müslümanlık.
Milliyetsiz Milliyetçilik (röportaj), 
Gülce, (şiir)  28 Şubat’tan
Şemdinliye Derin Çeteler Derin Devlet, (röportaj)  Dünyayı Kimler Yönetiyor, (röportaj)  Derin Millet Manifestosu, (köşe yazılarından
seçmeler)  Çığlığın Ardı Çığlık, (roman)
Yerden Göğe Kadar, (roman) Asker ile Cemre, (roman)  Bolonya Tüneli, (roman) Çizme, (roman) Hacı
yağı ile Parfüm Arasında, (deneme) 
Balonya Tünel, (kara mizah) 
İtfaiye Yanıyor, (kara mizah) 
Erdoğan operasyonu, (Mahir Kaynak’la Ortak Eseri)  Sinema Filmi Senaryoları, Çizme, Gülün
Bittiği Yer, Bizim Yunus, Kurtlar Vadisi Irak, The İmam  Tv Filmi Senaryoları,  Köstekli Saat,  Ayrı Dünyalar,  Veysel Karanî , Ahmet Bedevi  TV Dizi Senaryoları,  Bizim Ev, 
Evlere Şenlik  Ortaklar,  Deliyürek, 
Avcı,  Hayat Bağları,  Aga, 
Kurtlar Vadisi  Kurtlar Vadisi
Pusu,  Eşref Saati  Ekmek Teknesi,  Çanakkale Destanı, (Belgesel Drama)  Uğur Işılak Dönen Alçak Olsun (Klip)”

 

Ve Bir Şiiri:

 

Anam Tatlı Açmıyor Artık

Anam tatlı açmıyor
artık İşi yok

Aşı yok

Ne su taşır

Ne çamaşır

Ne bulaşık, ne sökük,
ne yırtık

Gece gün

Büsbütün

Susması tunç

Sözü korkunç

Anamın secdesi gözle
şimdi

Namazı

Niyazı

Yüreğinde

Yürek zinde

Anamın teninde sır
belirdi

Ocakta

Bucakta

Casus gezer

Anam kanser

 

Anamın alnında akşam
ter ter feyizden

Anam bir gaybın
sırdaşı

Anamın dilcağızı da
sessiz sessizden

Benim anam sabır taşı

Bir soğuk güneş renk
alır uçuk benizden

Sualdir anamın kaşı

Sorar hala mutfaktan

Hala evlat telaşı

Alır karanlığı gökler
hanemizden

Hanemiz deryaya karşı

Köpük köpük saflar
yürür

Karadeniz’den Bu bir
tevekkül savaşı

 

Bir gam eser şimdi
yamaçlardan aşağı

Yola düşer lambalar

Yolların zar zar
ağlayışı bu kırağı

İz bırakır arabalar

Çözülüp savrulur
bacaların sac bağı

Daha gür yanar sobalar

Taşıyor her biri bir
değişik merağı

Efkâr yüklenmiş
babalar

Çekerler haneden artık
eli ayağı

Uzak yakın akrabalar

Anam pişirmemiş buzdur
bu aşın yağı

Kaşıkta donar çorbalar

 

Göz bebeklerim
genişler

Durup durup

Toz altında menevişler

Vurup vurup

Pencerem bir kasvet
işler

Sorup sorup

Adına akşam demişler

Grup grup

 

Anamın odasında akşam

Odası gam

Sedası gam

Edası gam

Anamın odasında akşam

 

En son ümide izin
bitti

Gözler karabiber

Akşam kılındı, yasin
bitti

Anamla beraber

 

Selâya tırmanır bu
ezan

Ölüm kaç basamak

Görünür alnımıza yazan

Bir görünmez parmak

Yok yok böyle konuşmaz
insan

Nedir bu yüz asmak

Hele baba bu nasıl
lisan

Ne söyler bu susmak

 

Anamın benzi mehtap
mehtap

Şekli var hazzı yok

Anamın gözü kitap
kitap

Zeyli var yazı yok

Anamın gözü hitap
hitap

Dili var ağzı yok

Anamın özü bitap bitap

Eli var nabzı yok

                Not:
Ömer Lütfü Mete hakkında faydalandığım bilgiler: https://www.kirmizilar.com/tr dan
alınmıştır.

Oku, Anla, Yap!

              Gayem
sensin ömrümce,

              Benim
için etme naz!

              Erişmek
için gayeme,

              Ederim
niyaz üstüne niyaz.

              Yaptığım
bunca çabalarım,

              Olduysa
da yine de az.

              İlgini,
alâkanı, sevgini göstersen,

              Ne olur
biraz.

              Çünkü
yaşadıkça,

              Durdukça
tek emelim;

              Olmasın
mı kurban?

              Bu uğurda aziz bedenim.

              Ermezsem
gayeme neye yarar,

              Et ve
kemik içre olan bu canım?

              Gayeme
hizmet aşkıyla geçiyor,

              Bu fani
dünyada her ânım.

              Oku,
anla, yap! diyor Kutsal Kitabım.

              Yoksa
diyor helâl etmem;

              Çünkü
boğazında kalır,

              İçtiğin
âb’ım.

              Çünkü
dönmüş olur,

              Çorak bir
toprağa,

              Üstünde
gezdiğin türabım!