9.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 285

AKP, CHP’nin Değişmesini İstemiyor

CHP
Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “başörtü meselesinin çözümünü yasal
güvenceye almak”
için yaptığı hamle AKP’yi rahatsız etti.

AKP
kanadından yapılan açıklamalar “CHP eski CHP olarak kalsın” arzusunu
yansıtır nitelikte.

Mesela
AKP Genel Başkan Yardımcısı Özlem Zengin’in tepkisi çok sert oldu. “Başörtüsü
yasağı CHP’ye rağmen çözüldü. Onca yıl milyonlarca kadının hayatını
mahvettikten sonra ya hakiki özür dileyin ya da sükût edin”
dedi.

Oysa
hepimiz biliyoruz ki 2011 yılında Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin
verdiği destekle başörtüsü sorunu çözüldü.
Elbette çözümün öncüsü AKP idi
fakat CHP’nin desteği değişimin sarsıntısız bir şekilde gerçekleşmesi için çok
değerli katkı sağladı.

Kılıçdaroğlu’nun
“helalleşme yolculuğuna” çıkışının CHP içindeki bir kesimi rahatsız ettiğini
biliyoruz. Yılların kutuplaşmasının yarattığı sert tavırlı insanlar iki kesimde
de var.

Fakat “Bizim
muhafazakâr dünyayla helalleşmemiz lazım, eksiğimiz var, hatalarımız oldu,
dindar kesimle oturup konuşamadık, dertlerini dinlemedik”
diye özeleştiri
yapan Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr kitlelerle samimi diyalog kurma çabası
AKP’lileri neden bu kadar kızdırdı?

Kılıçdaroğlu “geçmişte yanlışlarımız oldu ama değişmeyi bildik” diyor. Görünen o ki AKP’liler “CeHaPe” öcüsüyle
kutuplaştırdığı kitlelerin ellerinden kayıp gitmesinden endişe ediyor.

****

Diyelim
ki, Kılıçdaroğlu toplumun kutuplaştırılmasının sakıncalarını azaltmak
için değil de sırf oy hesabıyla değişiyor ve CHP’yi değiştiriyor olsun.

Diyelim
ki CHP, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın dediği gibi: “CHP
başörtüsü ve inanç özgürlüğü ile alakalı sicilini temize çekmek istiyor.
Oy tabanını genişletme hamlelerini elinden geldiğince yapmaya
çalışıyor” 
olsun.

CHP’nin,
AKP’lilere göre “bozuk olan sicilini temizlemeye çalışması” toplumsal barış
açısından desteklenmesi gereken bir tutum değil mi?

CHP
lideri eski CHP anlayışını devam ettirdiği takdirde %25 civarındaki
kemikleşmiş oy kitlesini büyütemeyeceğini görmesi
kötü bir şey mi?

CHP
gibi köklü bir partinin “oy tabanını genişletmek için” muhafazakârlar ile
duygudaşlık (empati) yapması
dindarların hayatını olumlu etkilemez mi?

***************************

6’lı Masayı Da İlgilendiriyor

CHP “6’lı masa” olarak adlandırılan siyasi yapının mimarı. 6’lı masadaki CHP haricindeki partilerin
(İYİ Parti, SP, DP, Deva, Gelecek P.) seçmen kitlelerinin çeşitli tonlarda
muhafazakarlardan
oluştuğu malum. Bu partilere gönül verenler
kendilerini “milliyetçi, demokrat, kalkınmacı” gibi sıfatlar yanında “dindar”
veya “muhafazakâr” olarak da tanımlar.

Bu 5 parti için AKP’nin dindarlık ve muhafazakarlık üzerinden aleyhte
propaganda yapması mümkün değil.
Bu partilerden üçü (SP, Deva, Gelecek) Millî Görüş geleneğinden
geliyor. Yani tabanları dindar muhafazakâr kesim. İYİ Parti Milliyetçi
muhafazakâr gelenekten geliyor, partinin milliyetçi lideri Meral Akşener aynı
zamanda namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerini yapan dindar bir insan. DP
de eski merkez sağ çizgisinde yani liberal, muhafazakâr.

Ama
hepsini bir torbaya koyup, CHP üzerinden, bunlar gelirse muhafazakâr
kesimin kazanımları elden gider”
diyebiliyorlar. Yani “başörtüsü
takma özgürlüğünü kaybedersiniz, rahat ibadet edemezsiniz
” gibi bir
korkutma politikası izliyorlar.

İşte Kılıçdaroğlu
CHP’sinin “başörtüsü özgürlüğüne yasal güvence” için kanun teklifi sunması bu
alışılmış oyun düzenini bozdu.
AKP çok rahatsız oldu.

Zaten
CHP’liler eskisi gibi değil.
Muhafazakâr seçmenlerin de nabzını tutan bir
yakınlaşma, bu kesimleri anlama çabası içindeler. Dini günlerde, cenazelerde,
mevlitlerde halkla beraber oluyorlar. CHP’li belediyeler cami yaptırıyorlar.

Bu çabaları elbette muhafazakâr seçmenin hemen AKP’den kopup CHP’ye oy
vermesini sağlamaz.
Bunun
olması zaman isteyen sabırlı bir süreç ister.

Ama yoksullaşma,
yolsuzluklar, adaletsizlik, adam kayırmacılık
gibi sebeplerle AKP’den kopma
noktasına gelmiş kitlelerin “CHP mi gelsin?” korkutmasıyla güdülmesini
önler. “CHP’nin öcü olmadığını” görmesi 6’lı masadaki diğer partileri de
anlamasına yol açar. CHP’yi “dinsiz”, diğer 5 partiyi “dinsiz CHP ile
işbirliği yapmakla”
suçlamak daha zor olur.

Bu
yüzden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun
açıkladığı “başörtüsü kanun teklifine destek vermeyeceğini” duyurdu.

Bu
yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan zaten böyle bir mesele kalmadı
dese de, “gelin çözümü yasa değil Anayasa düzeyinde sağlayalım”
diyerek başka bir yere çekmeye, ipe un sermeye çalışıyor.

Cumhur
İttifakı CHP’nin kanun teklifini desteklese de desteklemese de AKP’nin başörtüsü
üzerinden istismar politikası yapması artık çok zor.

***************************

Kanun Teklifinin İçeriği ve Zamanlaması

Aslında
kanun teklifi başörtüsü üzerinden tartışılsa da özetle şöyle: Kamu kurumunda
çalışan kadınlar “mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük,
üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri
ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.”
 

Yani
herkes istediği gibi giyinsin, kimse başını açmaya da örtmeye de zorlanamasın
isteniyor. “Bu görevi yapabilmek için başörtüsü takamazsın” da denilemeyecek,
(İran’daki gibi) “başörtüsü takmak zorundasın” da denilemeyecek.

****

CHP’nin
başörtüsü konusunu gündeme getirmesi bazılarına göre yanlış. Seçim havasına
girildiği bir ortamda milletin açlık ve yoksulluğunu, iktidarın yolsuzluklarını
konuşmak yerine, AKP’nin çok sevdiği bir alanda top oynamak
olarak
değerlendirildi.

Mesela Nihat
Genç
“Kılıçdaroğlu ‘başörtüsü’ konusunu gündeme taşıyarak AKP’ye yeniden
can verdi! Hırsızlık, yolsuzluktan çürümüş AKP kadrolarını yeniden
şahlandırdı!”
dedi.

Ama ben
Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme yolculuğunda” samimi olduğuna ve bu hamleyi
yaparken sahadan aldığı verileri değerlendirdiği kanaatindeyim. Partisini
%25 oy bandına hapseden duvarları yıkmadan iktidar olamayacağının farkında.

AKP’den
kopan kararsızlar ile kopma noktasında olanları kazanmak için yapılmış bu
stratejik hamle ne kadar başarılı olacak, zamanla göreceğiz.

İzge Yayıncılıktan Müzikle Alâkalı Üç Kitap (3)

3-Müzikte
İlmî Araştırma Yöntemleri

Eserin
editörlüğünü üstlenen ve 4 makalesi ile fikir beyanında bulunan Emel Funda Türkmen, ‘Önsöz’ başlıklı yazısında, müziğin hem
sanat hem de ilim olduğunu belirtiyor. Burada beyan ettiği fikirlerle konunun
önemini vurguluyor.

Müziğin disiplinlerarası oluşu
düşünüldüğünde bir başka deyişle; matematik, tıp, din, fizik, kimya, psikoloji,
sosyoloji ve daha birçok ilim dalı ile olan ilişkileri göz önüne alındığında,
sonsuz derecede bir araştırma alanı ilgililerin karşısına çıkar

cümlesiyle,  eserin ilmî yönü, genişliği
ve derinliği hakkında kanaat oluşmasını sağlıyor.

Açıkça ifâde
edilmese bile eserin hazırlanmasındaki maksat; ‘Müziğimizin ilmî metotlarla araştırılması suretiyle gelişmesini
sağlamak, elbirliğiyle yönetilen yozlaştırma hareketlerinin önünü kesmektir
.’

Önsözün son
satırları, müellifinin hedefini net bir şekilde ortaya koyuyor: ‘Müzikte hemen her alanın uzmanlaşmasına
katkı sağlayacak ayrı ayrı kitapların hazırlanması, çalışmasının, yeni ve daha
özgün çalışmalara kaynaklık etmesi, müzik ilmine yönelik çalışmaların önünü
aydınlatmasıdır
.’

İlk makalede Emel Funda Türkmen, ‘bilim’ olarak andığı ilmî çalışmaların;
öğrenme, tanıma, anlama içgüdüsüyle gelişeceğini, ilmî yolculuğun sorgulama ile
başlayacağını belirtiyor. ‘Üzerinde
düşünelim
’ başlıkları altındaki satırlarla araştırmacıların merak
duygularını harekete geçiriyor.

Editör ve
müellif ikinci makalesinde okuyucuyu ilmî yöntem hakkında bilgilendiriyor.

Üçüncü makalede
Uğur Türkmen’in ele aldığı konu: ‘Müzik ilminin kaynakları’dır. Yazının
sonunda okunmasında fayda mülâhaza edilen makale ve kitaplarla alâkalı zengin
bir kaynak listesi var.  

Dördüncü
makale de Uğur Türkmen imzalı. Prof. Türkmen bu yazısına, M. K. Atatürk’ün; ‘Her işin esas hedefine kısa ve kestirme
yoldan varmak arzu edilmekle berâber, yolun kabul edilebilir, mantıkî ve
özellikle ilmî olması şarttır
’ vecizesiyle başlayıp ‘Araştırma’ kavramını ele alıyor. Makaledeki ara başlıklardan
bâzıları: ‘Araştırmanın çeşitleri’, ‘Nitel ve Nicel Araştırmalar’, ‘Kültür Analizi / Etnografi, Etnografik
Araştırma
’, ‘Korelasyonel
Araştırmalar
’, ‘Anlatı Araştırmaları
Eylem Araştırması’, ‘İçerik Analizi’ ve ‘Durum Çalışması

Yazının
sonunda; ‘Araştırma Plânlama’ ve ‘Bir Araştırma Örneği Olarak Tez Konusu
Önerisi
’ başlıkları altında, araştırmacılara altın anahtarlar sunuyor.

Metin Baş, ‘Problem’ başlığı altındaki ‘Beşinci Bölüm’de ‘Araştırmanın Maksadı’, ‘Araştırmanın
Önemi
’ ve ‘Târifler’ ara
başlıkları altında konuyu inceliyor.  

Altıncı Bölüm
de ‘Yöntem’ başlığı altında Metin Baş
imzası ile sunuluyor.  Yöntem kavramı; ‘Problemi çözmek üzere araştırmada tâkip
edilecek usul ve yol
’ olarak târif ediliyor.

Hangi tür araştırma yaparsanız yapın ‘her
şeye gücünüzün yetmeyeceğini’ bilmenizde fayda olabilir. Bâzen zaman, bâzen
bütçe, bâzen de hiç akla gelmeyen sebepler sizi bâzı kararlar almaya
zorlayabilir. Araştırmalarınız için evren ve örneklem
(?!) konusunu
iyi bilmeniz size çoğu zaman kolaylıklar sağlayacaktır
.” Cümlesiyle
başlayan yedinci bölüm de Metin Baş tarafından hazırlanmış. Yazının başlığında
da ‘Örneklem’ kelimesi kullanıldığına
göre bir dizgi hatâsının söz konusu olmadığı anlaşılıyor. Fakat ‘Örnekleme’ kelimesinin sonundaki ‘e’
harfinin ne olduğunu anlamak hayli zor. Yazının sonraki kısımlarında ‘örnekleme’ kelimesinin kullanılmış
olması da ‘örneklem’ kelimesinin
başına gelenleri anlama kolaylığı sağlamıyor.

Merve Eken KüçükaksoyAlan Araştırması’ başlıklı makalesinde
etnomüzikoloji ile alâkalı konular üzerinde duruyor, ‘Alan araştırması nedir? Sorusunu cevaplandırıyor.

Emel Funda Türkmen, ‘Bulgular ve Yorumlar’ başlıklı 10.
Bölümde konunun önemini şu cümlelerle açıklıyor:

Elde edilen
verilerden bulgulara ulaşılması, yorumlanması ve raporlaştırılması sürecinde
araştırmanın neyi bulmak ve anlamak istediği üzerinde tekrar tekrar düşünmek ve
nereye ulaşılacağı üzerinde raporlaştırmaya başlamadan önce son bir defa daha
tartışmak, bulguları anlamak açısından önem taşır. ‘Bulgu bulunan şeydir. Toplanan verilere araştırma amaçları
doğrultusunda verilen mânâdır. Araştırma bulgusu; maksatlar doğrultusunda
toplanan ham verilerin işlenmesi, çözümlenmesi ve derinlemesine
değerlendirilerek problem çözümüne, iyileştirilmesine tutulması planlanan
‘ışık’tır; bilgidir; delildir. Bu yönü ile bulgu, belli bir araştırma sonunda
elde edilen ve kullanıma hazır hâle getirilmiş bir üründür; araştırıcısının
gözünde karanlığa tutulabilecek bir ışıktır
.’ (Karasar, 2016: 305).

Raporlaştırma’ başlıklı 12. Bölümde Emel Funda Türkmen araştırma yapmaya
başlayan kişilerin en sık sordukları ‘nereden
başlayalım
’sorusuna cevap veriyor:

Bu noktada
kendi çalışma alanlarına yönelik yapacakları kaynak tarama çalışmaları önemli
fırsatlar sunabilir. Medawar (1996:75) ‘yazmayı
öğrenmenin tek yolu, her şeyden önce okumak, iyi örnekleri incelemek ve
alıştırma yapmaktır
’ der. Makale yazmak ve bildiri sunmak bu açıdan önemli
fırsatlar sunmaktadır. Bir teze başlamadan önce danışman gözetiminde yapılacak
bir sempozyum bildirisi çalışması veya ilmî ortamlarda bulunma tecrübesi bile
yazma konusunda çok önemli bir aşama kaydedilmesine katkıda bulunmaktadır. Tez
konusunun belirlenmesine de katkı sağlayacak bu süreç rapor yazma konusunda ilk
tecrübelerin elde edilmesine ve daha başında iken eleştirilere mâruz kalarak
araştırmacı öğrencinin tecrübe edinmesine imkân ağlamaktadır. Tez konusu seçimi
ise gerçekten oldukça dikkatli yürütülmesi gereken bir süreçtir.

Sayın Türkmen
sonraki sayfalarda ‘Tez Konusu Seçimi
hakkında tavsiyelerde bulunuyor:

Öğrencilerin,
Araştırma Yöntemleri’ alanına
yönelik, çok önemli ve nitelikli çalışılmış kaynaklar olmasına ve önerilmesine
rağmen her zaman hazır notlar istedikleri görülebilir. Nitelikli bir ‘Araştırma Yöntemleri’ eğitimine tâbi
tutulsalar ve danışmanlarıyla nitelikli bir seminer süreci yaşasalar da ‘tez konusu bulma’ genel olarak zor bir
süreçtir ve yorucudur. İyi bir çalışma konusu bulmak araştırma sürecinin
sağlıklı yürütülmesine imkân sağlar. Bu sebeple en dikkatli yürütülmesi gereken
süreç araştırma konusunun tespiti ve tez adının bulunması meselesidir.

Bu süreçte
gerek öğrencinin gerekse danışmanın sabırlı olması son derece önemlidir. Bu
süreci bir ölçüde kolaylaştıran çaba ise çok tez ve çalışma, makale okumaktır.
Çalışılacak ilgi duyulan ve daha geniş bilgi birikimine sâhip olunan bir
alandan yola çıkmak ve bu alanın meseleleriyle daha fazla alâkadar olmak, o
alanda merak edilen çeşitli durumları irdelemek araştırma konusu bulmada
kolaylık sağlamaktadır. Yine çeşitli sempozyumlara katılmak ve ilmî ortamlarda
araştırmacıları tâkip etmek araştırmacı kimliğinin oluşmasına katkıda
bulunmaktadır.

Birkaç
hatırlatma:

Çalışmanız
eğitim aldığınız enstitünün yazım kurallarına uygun olmalıdır. Eğitim aldığınız
enstitünüze ait tez yazım kılavuzunu ve tez konusu öneri formunu edinmeli, daha
en başta ayrıntılarıyla okumalı, danışmanınızla incelemeli, anlamadığınız
yerleri mutlaka sormalısınız.

Özgün bir tez
adı ve araştırma konusunun özgünlüğüne dikkat etmelisiniz. Bunun için tez
tarama sitesinden konunuzla ilgili tezleri indirip okumalı ve incelemelisiniz.

Daha önce
yapılmış tezlere ve adlarına ulaşabilmiş olmanız aynı veya çok benzer konuları
tekrar çalışmaktan sizi alıkoyacaktır. Aynı şekilde araştırma konunuza ilişkin
makaleleri de taramalı, sempozyum bildirilerinin yer aldığı kitaplara
ulaşmalısınız.

Eğitim
aldığınız lisansüstü programda daha önce yürütülmüş tezleri incelemek, tezinizi
yazarken kavramlarla alâkalı çerçeveyi ve diğer başlıkları oluşturmada yol
gösterici olabilir. Bağlı bulunduğunuz üniversitenin kütüphânesi gerekli belge
ve kaynakları sunacaktır.

Bir diğer yol
YÖK internet tez tarama sitesidir. Günümüzde teknolojinin pek çok kaynağa
ulaşımda sağladığı kolaylık araştırmacılara zaman ve enerji tasarrufu
sağlamaktadır. Kütüphanelerin uzaktan erişim dergi ve kitap kaynaklarını
incelemek araştırmacının işini çabuklaştırmaktadır.

(Devamı Müzikte İlmî
Araştırma Yöntemleri. s: 210-223)

Gülnihal Gül’ün bu kitaptaki ikinci
yazısı, ‘Etkili Sunum Teknikleri
başlığı ile 13. Bölümü teşkil ediyor. Sayın Gül, ‘etkili bir sunum’ için tavsiyelerde bulunuyor.

Değerli eserin
14. son bölümün yazarı Funda Emel
Türkmen
Müzik’te Etik’ konusunu
işliyor.

Candan aziz
vatanımızda bazı kavramların ismi değiştiriliyor, bâzı kavramların da içi
boşaltılıyor. ‘Ahlâk’ kelimesi, hakkında operasyon yapılan kelimelerden
biridir. Sayın Türkmen, iktibas ettiği birkaç cümle ile konuya açıklık getiriyor:
Etik, ahlâk demek değildir: ahlâk
kavramını işleyen ilmin bir bölümüdür. 
…  Ahlâk kelimesi derin ve engin
bir mânâ ihtiva eder. Gücünü dinden alır, sâbittir. Etik ise gücünü vicdandan
alır, değişkendir
.’

***

16 X 23,5
santim ölçülerindeki 266 sayfalık eserin son 3 sayfasında eseri meydana
getirenlerin hayat hikâyeleri yer alıyor:

EMEL FUNDA TÜRKMEN

İlkokul öğrenimini
Rize’de, ortaokul ve lise eğitimini Bursa’da tamamlamıştır. Uludağ Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Öğretmenliği programında
lisans eğitimi almıştır. Yüksek Lisans eğitimini Uludağ Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsünde ‘Anadolu Güzel Sanatlar Liselerindeki Ses Problemleri’
konulu tezi ile İsmail Muhtar Göğüş danışmanlığında yürütmüş, doktora programını
Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müzik Programında Suna Çevik
Danışmanlığındaki ‘Kütahya Türkülerinin Şahsî Ses Eğitimi Derslerinde Eğitim
Materyalleri Olarak Kullanılabilirliğinin İncelenmesi’ konulu tezi ile
bitirmiştir. Yazarın çok sayıda makalesi, bildirileri ve editörlükleri
bulunmaktadır. Cambridge Scholars Publishing tarafından basımı yapılan ‘Music Therapy in Turkey’ adlı kitabın
Burçin Uçaner Çifdalöz ile birlikte Editörlüğünü yapmıştır. ’Müzik Araştırmaları’, ‘Müzik Yazıları’, ‘Millîden Evrensele Kütahya Türküleri’ adlı kitapları bulunmaktadır.
Ses Eğitimi ve Koro alanında çalışmaları vardır. Hâlen Çanakkale Onsekiz Mart
Üniversitesi Devlet Konservatuarında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

UĞUR TÜRKMEN

İlk-orta ve lise
öğrenimini Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 1996 yılında yüksek lisansını,
2005 yılında ise doktorasını tamamladı. 2010 yılında doçent, 2017 yılında
profesör oldu.

1993-2000 Yılları
arasında Niğde Üniversitesinde, 2001-2006 yılları arasında Kütahya Güzel
Sanatlar Lisesinde, 2006-2021 yılları arasında Afyon Kocatepe Üniversitesinde
çalıştı. 2021 Şubat ayından itibaren Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Devlet
Konservatuvarında görev yapmaya başladı.

Araştırma Yöntemleri,
Sistematik Müzikoloji Çalışmaları, Sosyal Psikoloji ve Müzik, Türk Müziğinde
Çokseslilik Uygulamaları, Solfej Pedagojisi adlı dersleri yürüten Türkmen’in
millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli
dergilerde makaleleri, ‘müzik eğitimi, oda müziği/orkestra, çocuk ve gençlik
şarkıları’ alanlarında kitapları yayınlandı.

METİN BAŞ

İlk – orta ve lise
öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. 1995 yılında Anadolu Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi İstatistik Bölümünü bitirdi. 1999 yılında yüksek
lisansını, 2010 yılında doktorasını tamamladı. 2011 yılında Doktor Öğretim
Üyesi, 2021 yılında Doçent oldu. 1999- 2002 yılları arasında Afyon Kocatepe
Üniversitesinde, 2003 yılından itibaren Kütahya Dumlupınar Üniversitesi
İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde görev yapmaya başladı.

İlmî Araştırma
Yöntemleri, İstatistik ve Uygulamaları, Matematik, Uygulamalı Veri Analizi,
İstatistikî Analiz Yöntemleri, Örnekleme Yöntemleri adlı dersleri yürüten
Baş’ın millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, millî ve
milletlerarası hakemli dergilerde makaleleri, milletlerarası kitap bölümleri ve
‘Uygulamalı İstatistik’ alanında kitapları yayınlandı.

GÜLNİHAL GÜL

Gümüşhane’de doğdu.
İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. 1997 yılında Uludağ Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Müzik Bölümünden mezun oldu. 1999 yılında U.Ü. Eğitim
Fakültesi Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalında Ses Eğitimi Okutmanı olarak göreve
başladı. 2000 yılında U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans
programını, 2012 yılında U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde Doktorasını
tamamladı. Hâlen Bursa U.Ü. Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalında
öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Araştırma Yöntemleri
ve Ses Eğitimine yönelik dersleri yürüten Gül’ün millî ve milletlerarası ilmî
toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde makaleleri ve
milletlerarası kitap bölümleri bulunmaktadır.

ÇAĞHAN ADAR

İlk-Orta-Lise
eğitimini Afyonkarahisar’da tamamladı. 2002 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı Türk Sanat Müziği Bölümünde 2006 yılında mezun olarak
aynı yıl yüksek lisans eğitimine başladı. 2009 yılında başladığı sanatta
yeterlik programından 2012 yılında mezun oldu. 2010 yılında araştırma görevlisi
olarak Afyon Kocatepe Üniversitesinde göreve başladı ve 2018 yılında doçent
unvanını aldı. Halen aynı üniversitede görevine devam etmektedir. Türk müziği
teori ve solfej, enstrüman (ud), dinî mûsikî, 18,19 ve 20. yüzyıllarda Türk
müziği çalışmaları gibi dersleri yürütmektedir. Adar, millî ve milletlerarası
alanda yayın yapan hakemli dergilerde makaleler, millî ve milletlerarası ilmî
toplantılarda bildiriler sunmuştur. Müzikoloji alanında kitapları
bulunmaktadır.

MERVE EKEN KÜÇÜKAKSOY

Orta ve Lise eğitimini
ÎTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Çalgı Bölümünde; Lisans eğitimini ise
Müzikoloji Bölümünde tamamladı. Yüksek Lisansını İTÜ Müzik İleri Araştırmalar
Merkezi (MİAM) Etnomüzikoloji programında tamamladı. Yüksek Lisans eğitimi
sırasında çalıştığı ‘Music and Social Charıges as Reflectedto / Fasıl
Performarıce in İstanbul 55 tezi, TRT yapımcılığında ve Alev Çağlayan
yönetmenliğinde ‘Fasl-ı İstanbul 2006’ isimli milletlerarası programına konu
oldu. Doktora derecesini İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzikoloji ve Müzik
Teorisi Programında Kültür Kimliğinin Müzik Yoluyla Sunumu: Kemaliye (Eğin)de
Kültür Gösterim Biçimleri) başlıklı teziyle 2012 yılında aldı. 2006-2011
yılları arasında İTÜ TMDK Müzikoloji Bölümü’nde Araştırma Görevlisi olarak
görev aldı. 2011 yılında kurucu üyesi olarak yer aldığı KTÜ Devlet
Konservatuvarında göreve başladı, burada Müzikoloji, Etnomüzikoloji, makam
teorisi ve performans teorileri alanlarında dersler verdi. 2017 yılında
Türkiye’nin yayın dili İngilizce olan ilk milletlerarası müzik araştırmaları
dergisi olan Musicologisfin yardımcı editörlüğünü üstlendi. Yurtiçi ve
yurtdışında konserlerde Klasik Kemençe icracısı olarak yer aldı. Birçok
etkinliğin düzenleme ve bilim kurullarında yer almış ve başkanlık yapmıştır.
2021 yılından beri Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Devlet Konservatuvarında
öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Ayrıca 2021 yılında kurulan Çanakkale
Onsekiz Mart Üniversitesi Müzik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü
görevine devam etmektedir.

 İZGE YAYINCILIK: 

Seyranbağları
Mahallesi, Bağlar Caddesi Nu: 15/C Çankaya, Ankara.

 Telefon: 0.312-432 49 43 e-posta: izgeyayincilik@gmail.com

Eğitim Bir İhtiyaçtır

İnsan,
varlıklar arasında eğitime ve öğretime en çok muhtaç olanıdır.

Oysa
hayvanlar, içgüdüleriyle doğduklarından, kısa sürede çevreye uyum sağlarlar. O
yüzden de eğitime ihtiyaçları yoktur.

Bir
at yavrusu doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkabilmekte, yaşamı boyunca her
hangi bir bakıma muhtaç olmadan hayatını idame ettirebilmektedir.

Fakat
yeni doğan çocuk, aciz, bakıma ve korunmaya muhtaçtır. Kendi başına hayatını
sürdürmesi, çevreye intibak etmesi imkânsızdır. Uzun süre, hatta hayat boyu
bakıma, yardıma ve eğitilmeye muhtaçtır. Aynı zamanda, şaşılacak kadar da
öğrenme yeteneğine sahiptir.

İnsanın
bu muhtaçlığı ve eğitilmeye temayüllü olması, bilgi, beceri ve tutumlarla
donanmasını zorunlu kılmaktadır.

Ancak
çağlar boyu, insanın nasıl eğitilmesi gerektiği hususunda eğitim bilimcilerin
farklı düşünceleri ve geliştirdikleri ekolleri olmuştur.

Klasik
eğitimciler, davranışçılığı temel alarak ödül ve ceza ile davranış değiştirmeyi
kabul ederken, çağdaş eğitimciler insanın ihtiyaçlarından haraketle, benlik
algısını bozmadan eğitilmesini savunmuşlardır.

Modern
çağın gerektirdiği demokratikleşme anlayışı, eğitime yeni boyut ve
sorumluluklar yüklemiştir. “Daha çok demokrasi” gerekçesi ile otoriter yönetimlerden
kaçış, eğitime,  “temel hak ve
özgürlükler” kavramını taşımıştır.

Disiplin
ve cezanın yerini, sevgi,  saygı,
hoşgörü, özdenetim, katılımcılık, ekip ruhu gibi kavramlar almıştır.

Günümüzün
çağdaş eğitim anlayışı da budur. Bu eksende eğitim; “gerekli davranışları
istendik biçimde oluşturma, geliştirme ve uygulamalar için yapılan kasıtlı ve
planlı öğrenme faaliyetleridir.”

 Eğitim, “bireyleri bir yandan topluma rahat ve
mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların
toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar
kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren
bir süreçtir”.

Ertürk
de eğitimi, “bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı olarak
istendik değişme meydana getirme süreci” olarak tanımlamaktadır.

Bireyin,
insan onuruna yakışır davranışlar kazanması, kendisini değerli, güçlü ve
sevilen biri olarak görmesi, olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi
ve sevgi ile donatılması ile mümkündür.

Bunu
sağlayacak olan ilk ve en önemli eğitim ortamı ailedir. Mutlu ve olumlu aile
ortamlarında yetişen bireylerin daha başarılı ve sağlıklı oldukları bir
gerçektir. Okulların da öğrencileri çağdaş anlayışla yetiştirmeleri
beklenmektedir.

Öğrenmeyi
sağlayan insan beyni, birey olumlu duyguların etkisindeyken daha iyi
çalışmakta, öğrenilenler daha kalıcı olmaktadır.

Bu
anlamda eğitimci Fatma Varış; “Eğitim; bireyin tüm yaşamı boyunca süren ve okul
dışında ve içinde yaşam boyu edindiği deneyimlerin bütünüdür.” Demektedir.

 

Diğer
yandan, modern çağın gereksinmeleri de ezber bilginin yersizliğine vurgu
yapmaktadır. “Öğrenmeyi öğrenmek” le bilgiye erişim yollarını kazanan birey,
kendi sorunlarını daha kolay ve daha pratik çözebilmektedir.

Artık
gereksiz bir yığın bilgi yerine, beyni çalıştıracak kadar yeterli bilgi ve
eleştirel düşünme becerisi önemsenmektedir.

Bilgiyi
sevmeyi, bilgiye ulaşmayı ve bilgiyi paylaşmayı öğretebilirsek, bireyin kendi
kendine öğrenebileceğini unutmamalıyız.

Eski
eğitim anlayışındaki ön kabullere göre; insan doğuştan kötüydü. Kaytarma,
istismar etme, zarar verme eğilimi güçlüydü. Bu yüzden bireyleri sıkı
denetlemek, hatalarını cezalandırmak, boş bırakmamak, haşin davranmak
gerekiyordu. Evde ve okulda, aşırı baskıcı ve sert tutum bu anlayışın ürünüydü.

Yapılan
araştırmalar, çalışanlara değer verildiğinde, güvenildiğinde ve temel hakları
gözetildiğinde, güdülendiklerini,  mutlu
olduklarını, iş veriminin yükseldiğini göstermektedir. Çağdaş eğitim,
“çocukların benlik algılarını sağlıklı kılmayı ve kendileriyle barışık
olmalarını amaçlamaktadır.”

Böylelikle,
çocukların doğuştan getirdikleri saflık, temizlik duyguları korunmaya
çalışılmakta, cezanın yerine uygun geribildirimler ve sonuçlarına katlanma
iradesi önemsenmektedir.

Eğitimin
en üst amacı, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiren
birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ortama göre sonuna kadar
kullanabilen kimsedir.

Çağdaş
eğitim sistemleri bireyin, zihinsel, bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir
bütün olarak gelişimini hedefleyen eğitimde bütünlük ilkesini benimsemektedir.

Yanlış
ana-baba ve öğretmen tutumları, yeni neslin kişilik gelişimini olumsuz yönde
etkilemekte ve ruh sağlığını tehdit etmektedir.

Bu
bağlamda insan doğasına ilişkin yeni ön kabuller, yönetim ve eğitim anlayışının
giderek daha demokratikleşmesine yol açmıştır. Yeni eğitim yaklaşımları, klasik
okulun çocukların öğrenmekten ve okula gitmekten nefret etmelerine yol açan
yanlışlarını düzeltmek üzere harekete geçmiştir.

Dünyaya
biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bireylerin, anne
karnında teşekkül etmesinden itibaren beden ve ruh sağlığının korunması
gerekmektedir.

Bebeklikte
sağlıklı aile ortamında yetiştirilmesi, gelişiminin bütün alanlarında,
kapasitesi ölçüsünde ve doğrultusunda çağdaş eğitimden yararlanmaları, başarılı
ve mutlu olmaları için elzemdir.

Böyle
olduğu takdirde saldırgan eğilimlerden, olumsuz duygu düşünce ve davranışlardan
kurtularak insanlaşmaları mümkündür.

            Çocuklarımızın
sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları, kendilerini
gerçekleştirmenin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.

Bunu sağlayacak
olan yetişkinlerin de, bu anlayışta kendilerini yenilemeleri ve yetiştirmeleri
bir zorunluluktur.


Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir
hastalıktır.”  Lao-Tzu

“Sadece bir iyi
vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.”

Sokrates

 

Sevgiyle kalın…

İzge Yayıncılıktan Müzikle Alâkalı Üç Kitap (2)

2-Müzik
Müzeciliği

Çanakkale
Onsekiz Mart Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müdürü Prof. Dr. Uğur Türkmen, Afyon Kocatepe
Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müdürü iken, Üniversite bünyesindeki Müzik
Müzesi’nin kuruluşunda ve aktif hâle gelişinde edindiği tecrübeleri kitap
hâline getirdi.

15 x 21 santim
ölçülerinde birinci hamur kâğıda renkli olarak basılı 328 sayfalık eseri ile
yeni müzik müzeleri açılmasına katkıda bulunuyor.

Eserde ele
alınan ilk konu, ‘Çalgı Bilimi’dir.
Yazar, ‘organoloji’ olarak isimlendirilen
müzik âletleri ilmine gösterilen ilginin ‘yok’ denecek ölçüde zayıf olduğuna
dikkat çekiyor. Organoloji müzik âletlerinin târihini, imâlatını zaman
içerisinde meydana gelen değişiklikleri, yapı ve ses özelliklerini konu edinen
ilim dalıdır. Konu çok geniştir.

Müzik âletleri
5 gruptur. Her birindeki âletlerin sayısı parantez içinde gösterilmiştir.
1-Vurmalı Sazlar: (26), 2-Nefesli Sazlar: (22), 3-Mızraplı Sazlar (13), 4-Yaylı
Sazlar: (11), 5-Tuşlu Sazlar: (8). Bunların her birinin şehirlere ve bölgelere
göre değişik yapıda olanları da hesaba katılırsa, müzik âletlerinin sayısı
muhtemelen 500 civarında bir rakama ulaşılır. Müzik araştırmacısı Ahmet Say’ın
hazırladığı listede, Türkiye’de kullanılmayan veya az kullanıldığı için herkes
tarafından bilinmeyen müzik âletleriyle birlikte sayı 342’ye ulaşıyor.

Prof. Türkmen; eserinin 55. sayfadan
134. sayfaya kadar olan bölümünü, Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet
Konservatuvarı İbrâhim Âlimoğlu Müzik Kolekisonu ile alakalı bilgi ve resimlere
tahsis etmiş.

 Bu bölümdeki konu başlıklarından bâzıları:

*Afyon Kocatepe Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı İbrâhim Âlimoğlu Müzik Koleksiyonu. *Koleksiyon hakkında
İbrâhim Âlimoğlu’nun, Rektör Mehmet Karakaş’ın Wolfgang Ott’un, görüşleri ve
kendileriyle yapılan söyleşiler.

*Basında yer alan müze ile
alâkalı haber ve yorumlar.

*Afyon Kocatepe Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı İbrâhim Âlimoğlu Müzik Müzesi.

135-316.
sayfalar arasında Müze ve Müzik Müzeciliği başlıklı bölümden Müze hakkında
birkaç satır:

Bir toplumun
hayata dâir bütün birikimleri, maddî ve mânevî tüm değerleri bir başka deyişle
değer verdikleri, o toplumun kültürü olarak ifâde edilebilir.

Peki, bu
birikime ait ürünler somut ve somut olamayan değerleri saklamak çok mu önemli?

Kültürel
değerlerimiz miras mıdır? Yoksa emânet mi?

Bir ilim
insanı olarak emânet olduğunu kabul edenlerdenim. Emânetleri bugün için koruyup
kollamanın ve gelecek kuşaklara aktarmanın önemli olduğunu düşünenlerden,
müzeler ve koleksiyonlara bu sebeple değer verilmesi gerektiğine inananlardanım.

Müzik (museum)
kelimesi ilham perilerini (Muses) düşünme yeri veya tapınma anlamındaki Yunanca
‘mouseion’ kelimesinden türemiştir. Romalılar kelimeyi felsefi tartışma
yerlerini belirtmek için kullandılar, müze sözcüğü 15. yüzyılda Floransa’da Medici
ailesinin bir üyesi olan Lorenzo’nun koleksiyonunu betimlemek için yeniden
canlandırıldı. Kelime 17. yüzyılda antik nesneleri betimlemek (bir şeyi, göz
önünde canlanacak biçimde, kendine özgü yönlerini belirterek, söz veya yazı ile
anlatmak / tasvir etmek) için kullanıldı. 18. yüzyılda terim bir koleksiyonu
koruyan sergileyen ve halka açan kuruluş anlamında kullanılmaya başladı. 18.
yüzyılın sonlarında müze, koleksiyonun kendisinden çok, kültür mirası ile
ilgili nesneleri depolamak ve sergilemek için kullanılan bina anlamını taşımaya
yöneldi. Daha yakınlarda açık alan müzesi, ekomüze gibi oluşumların öne
çıkmasıyla binaya yapılan vurgu geriledi. Günümüzde ise müze eğitimi sanat
galerilerini, ilim ve kişilik merkezlerini içine alacak biçimde oldukça genişlemiştir.

İster klâsik,
isterse çağdaş anlamda olsun müze; arkeoloji, sanat, kültür, bilim veya insanı
ilgilendiren, insanın hayatında yer alan her türlü ürünü toplayan, onları
koruyan, sergileyen, geçmiş ve gelecek arasında köprü görevi gören; eğitim, bilgilendirme
ve araştırma imkânları sunan, kâr amacı gütmeyen, bireylerin zevk almasını
sağlayan, öğrenmeyi ve yaratıcılığı kolaylaştıran ve sürekliliği olan
mekânlardır.

Gartenhaus’a
göre müzeler yaratıcılık için mükemmel bir kışkırtma sağlarlar; çünkü büyük
mânâlarla dolu hem zihnî hem bedenî açıdan çok çeşitli yönlerden
yaklaşılabilecek ilgi çekici nesneler sunarlar. Müzeler gidilecek yönleri
önceden belirlemeden zihinleri harekete geçirebilirler.

Bugünün
müzeleri, dünyânın neresinde bulunursa bulunsun, ne çeşit bir koleksiyona sâhip
olursa olsunlar ziyâretçisine evvelâ kendisini, sonra çevresindeki dünyâyı,
ecdâdını veya komşu milletleri tanımak imkânı bahşetmektedir. Bu bilginin
tamamını verecek hiçbir müze veya galeri bulunmamakla berâber akıllıca ziyâret
edildiği takdirde her biri bir diğerinin noksanını tamamlar. (Rose, 1958: 7).

Rose’un 1958
yılında söylediği ‘her biri bir diğerinin
noksanını tamamlar
’ ifâdelerini dikkate almakta fayda vardır. Meselâ
Afyonkarahisar’daki müze ‘telli çalgılar’ ağırlıklıdır. Bir başka yerdeki
koleksiyon, üflemeli çalgılar ağırlıklı olabilir.

O. Abacı’ya
göre günümüzde müze denilince artık yalnızca târihte önemli kararlar almış,
insanlık hayatının akış yönünü değiştirmiş, târihe adını yazdırmış devlet
adamlarına ait nesnelerin sergilendiği mekânlar akla gelmemektedir. Geçmiş
hayatlar hakkında bizleri bilgilendirecek, içinde her türlü basit günlük hayat
nesnelerinin bulunduğu, siyâsî ve sosyal târihin, ilmin ve sanatın günümüze
ulaşana kadar hangi safhalardan geçtiğine dâir delillerin sunulduğu bir
müzecilik anlayışı hâkimdir.

Prof. Türkmen;
Müze kelimesi bir mekân adıdır. Bunu,
bazılarının yaptığı gibi, genel olarak antika anlamında kullanmanın ve
‘müzehâne’ demenin ciddî bir hatâ olacağı kanaatindeyim
’ Diyor.

Türkiye’de Müzecilik

Türkiye’de
müzeciliğin yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi vardır. Batı ülkelerine göre kısa
sayılabilecek bir süre içinde müzecilik önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak
nesneye yönelik müzecilikten, insana yönelik eğitime iletişim ağırlıklı
müzeciliğe yeterince geçildiği söylenemez. (Zilcioğlu, 2008: 8).

O. Abacı;
ülkemizde ilk müze çalışmalarının Sultan Abdülmecid Han ile başladığını, 1869
Yılında Aya İrini Kilisesinin müze olarak düzenlendiğini, 1878 Yılında Müze
Komisyonunun kurulduğunu ve başına Osman Hamdi Bey’in getirildiğini,
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte de birçok adımın atıldığını söyler. (2005:
15-16)

Edhem, Yavuz
Sultan Selim Han zamanından beri Osmanlı Padişahlarının hâzinelerinde nâdir
eşyâları topladıklarını, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın ise 30 küsur senelik
ikametgâhı olan Yıldız Sarayında da müze adıyla büyük bir salon olduğunu
belirtir. (2019: 123)

Yıldızturan;
ülkemizde müzeciliğin ilk izlerine Selçuklu döneminde rastlandığını yazar. 19.
yüzyıla gelindiğinde Türk müzeciliğinin temelleri atılmaya başlanmış, 1846
yılında Tophane-i âmire Müşiri Fethi Ahmet Paşa tarafından İstanbul Aya İrini
Kilisesi’nde ilk müze kurulmuştur. Sadrazam Ali Paşa (1815-1871) daha sonra
yeniden düzenlediği müzeye ‘Müze-i Hümâyun
/ İmparatorluk Müzesi’ adını verir.
Müze Müdürlüğü’ne 1869 yılında İrlandalı Edvvard Goold, 1872’de ise Alman Dr.
P. A. Dethier getirilir ve müze, Çinili Köşk’e taşınır. 1881’de Osman Hamdi
Bey’in Müze Müdürlüğü’ne getirilmesiyle birlikte Türk müzeciliğinde yeni bir
dönem başlamıştır. 1884 yılında hazırlanan yeni Âsar-ı Atika Nizamnâmesi ile
eski eserlerin yurt dışına çıkarılması yasaklanmıştır. Osman Hamdi Bey, Çinili
Köşk’ün bahçesine İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni yaptırmıştır. Onun döneminde,
1902’de Konya’da, 1904’te Bursa’da müze kurulmuştur….

Gazi Mustafa
Kemal Paşa henüz Cumhuriyet kurulmadan önce müzeciliğe de değinmiş, her alanda
olduğu gibi arkeoloji ilminde de dünyânın medenî ülkeleri arasında olmayı hedef
göstermiş ve hangi dönemde yaratılmış olursa olsun, bütün kültür varlıklarına
birer tapu senedi gibi sâhip çıkılmasının gerekli olduğunu her fırsatta
tekrarlamıştır.

Ülkemizde müze
türleri için: 1-Arkeoloji Müzeleri. 2-Etnografya Müzeleri. 3-Arkeoloji ve
Etnografya Müzeleleri. 4-Anıt Müzeler. 5-Güzel Sanatlar Müzeleri. 6-Uzmanlık
Müzeleri. 7-Açık Hava Müzeleri. 8-Çocuk ve Çocukluk Müzeleri… sayılabilir.

Müzik Müzeciliği Üzerine Çeşitli Görüşler:

Elbaş
ülkemizdeki ‘müzik müzesi’ projesinin
hayata geçirilmesinin gerekliliği üzerinde durur.

‘Müzik müzesi
ile dünyâ müzik kültürü içinde anlamlı bir yerde duran, Türkiye toprakları
üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan müzik kültürlerine ait değerler ile onlara
ait çalgıların, otantik yapısı gözetilerek çağdaş bir müze anlayışı içinde bir
araya getirilmesi ve yine asıllarına uygun halleriyle ses örneklerinin
bilgisayar teknolojisi içinde işlemlerden geçirilerek sesli belgeye
dönüştürülmesi gaye edinilmiştir. Târihin derinliklerindeki müziklerinize ait
sesli ve maddî malzemeler bütün zenginlikleri ile beraber, bugünün şartları ve
teknolojisi iyi kullanılarak değerlendirildiğinde ve üzerinde çalışılarak gün
yüzüne çıkarıldığında hak ettiği yere taşınmış olacaktır. Bunun yapılmaması
durumunda kendi başına gerçek kimlikleri ile kendini var edemeyen târihî müziğimize
ait değerler giderek bozulacak ve içindeki enginlikleri ile beraber kendilerine
ait (folklorik) bağımsızlıklarını yitirerek kaybolacak; daha da olumsuzu, bu
durumda bir daha geri getirilemeyecektir. Bu proje için gerekli olan
kaynakların, kötü kullanım, sağlıklı ve yeterli şartlarda saklanamaması gibi
etkenler yüzünden giderek azalması ve hattâ yok olması da projenin ivedi olarak
hayata geçmesinin en önemli fizikî şartını oluşturmaktadır. Gelecek kuşaklara
yok olmuş bir kültür yerine, kendi, kültür değerleri ile yaşadıkları
toprakların medeniyetine ait ürünleri, bu proje ile geleceğe taşıyabilmek her
şeyden önce bir insanlık görevi olacaktır.

Üzülerek
belirtelim ki bu çalışmanın yapıldığı târihlerde (2022) ülkemiz Kültür ve
Turizm Bakanlığı nezdinde bir devlet müzik müzemiz kurulamamıştır.

Birley,
çalışmasında İngiltere’de bulunan Horminan Müzik Müzesi hakkında detaylı
bilgilere yer verir. Müzenin târihi, çalgıların sınıflandırılması, sergi ve
sunum anlayışı, ilginç yaklaşımlar ve denemeler, müzenin maksadı ve işlevleri,
çocuklara yönelik çalışmalar, disiplinler arası çalışma imkânları, çalgılarla
müzik icrâ edilmesi vb. bilgiler oldukça dikkat çekicidir.

Birley’in
çalışmasında önemli sayılacak görüşü vardır:

Bir galerinin
somut sunum plânının oluşumu genellikle tasarımcıların, mimarların,
koruyucuların ve müze müdürlerinin dinamik iş birliği ile ortaya çıkıyorsa da, onun
tasarımı genellikle müze müdürünün sorumluluğu altındadır.

***

Kitaptan paragraflar
hâlinde ve özetlenerek iktibas edilen satırlardan da anlaşılacağı üzere Prof.
Dr. Uğur Türkmen ilim adamı
titizliği, sorumluluğu ve öğreticiliği ile sâdece müzik müzeciliği hakkında
değil, müzecilikle alâkalı çevre meseleler hakkında tam tekmil bilgiler
sunmaktadır. Denilebilir ki, eşi ve benzeri olmayan bir kitap hazırlamıştır.
İdrak sâhipleri okurlar da gereğini yaparlarsa, müzecilikte sağlanacak
gelişmelerin şerefi, Uğur Türkmen Hoca’ya âit olacaktır.

Müzik
sanattır. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş
demektir.  Abdülkadir Meragi
(1360-1435)’den günümüze intikal eden 800 yıllık kadim Türk mûsikîsinin aslî
hüviyeti, arabeskle taverna müziğiyle, rap müzikle, melodiyi çöpe atıp çistakların
temposuyla çiğneniyor. Müziğimiz her geçen gün, bizim olmaktan çıkmaktadır.
Açık ifâdesiyle hayat damarlarımız kopartılmaktadır.

Müziğimizi
hoyrat ellerden kurtarıp müzelerin güvenilir koruyuculuğuna teslim etmez isek,
aslımıza dönmek istediğimizde, okyanusların azgın dalgaları içinde, tutunacak
bir tahta parçası bulamayanların durumuna düşeriz. Hayat damarlarımızın tamamı
kopmuş olur. Aynı endişeyi, ağzımızdaki ana sütü mesâbesinde olan dilimiz
Türkçe için de benliğimizin derinliklerinde hissetmeliyiz.

Târih
sahnesinde kalmak istiyorsak…    

Dr. Reşit Galip ve Andımız

Osmanlı’nın İki Dönemi

Osmanlı kurulurken Ertuğrul, Ataman, Afşin, Orhan’dık;
Türk’tük yani. İlk 250 yıl Osmanlı bir Türk İmparatorluğudur. İşte bu yüzden
girdiğimiz bütün savaşları kazandık. Tuna boyları, Karpatlar, Macar Ovaları
Türk atlılarının nal sesleri ve kılıç şakırtıları ile inledi. Ta ki halifeliği
alana kadar başarılarımız devam etti.

Her şey o kadar güzel giderken Yavuz halifelik sevdasına
düştü. Halifelik dini değil siyasi bir kurumdu ve siyaseten bu kuruma
ihtiyacımız yoktu. Sadece Asya değil Avrupa da Türk’ün gücü önünde baş
eğiyordu.

Yavuz hocası Şeyh İdris Bitlisi’nin yönlendirmesi ile
Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını kazanarak Abbasi halifeliğini İstanbul’a
getirdi.

Ama Arap dünyası halifeliğin Türklere geçmesine karşı çıkıp
Yavuz’a biat etmediler. Bu sorunu çözmek için orta bir yol bulundu. Mısır ve
Arap dünyasından bin kadar din bilgini İstanbul’a davet edilerek, para, mal,
mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlandı. Bu gelenler
Arap milliyetçisiydiler. Türk İslamı bırakılarak Arap İslamına doğru evrilme
başladı. “Türk” kavramının yerini bugün olduğu gibi “tek millet” ümmetçilik
kavrami yerleştirilmesi başlandı.

“Türküm, Türkmenim” diyen Aleviler, Kızılbaşlar aşağılandı,
dışlandı, kafaları kesildi. Sadece Kuyucu Murat Paşa’nın kellesini kestirip
kuyulara doldurduğu Türk sayısı yüz binin üzerindedir.

Osmanlı’nın son 350 yılı ilk 250 yılın tersine Türklere
zulüm yılıdır. Artık Arap kültürü Anadolu’ya bağdaş kurup Türk kültürünü
boğmaya başlamıştır. Bu zulümden en çok payını alan da ses bayrağımız Türkçe
olmuştur. Türkçe saraydan, devletten, edebiyattan kovulmuş ancak dağlarda,
ıssız ovalarda barınmaya başlamıştır.

Yavuz’un getirdiği Arap bilginleri yobazdılar. Onların
fetvaları ile matbaa “Gavur icadı” denilip İstanbul’a sokulmadı, onların fetvaları
ile “Meleklerin bacakları seyrediliyor” denilip İstanbul Uzay Gözlemevi top
atışları ile yıkıldı.

Ve ilk 250 yılında bir Türk İmparatorluğu olarak kurulan
Osmanlı Araplaştıkça batmaya, son 350 yılında girdiği bütün savaşları
kaybetmeye başladı. Kurulurken Türk adı taşıyan padişahlar, devlet yıkılırken
Abdülmecit, Abdülaziz, Abdülhamit oldular… En sonunda Balkan Savaşları
yenilgisi ile yeniden Anadolu’ya yani doğduğumuz topraklara döndük.

Kurtuluş Savaşı’nı Arap milliyetçisi bilginlerin verdiği
Araplık ruhuyla değil Türk ruhuyla kazandık üstelik 350 yıl başköşede
oturttuğumuz Arap ümmetinin ihanetine rağmen.

Ne diyordu Ahmet Yesevi:

“Din seçim,

Türklük kaderdir!”

*

Abbasi Halifesi Masur
Un Hışmına Uğrayan İmam-I Azam’dan İlginç Tespitler

● Arap olmayan Müslümanlar anadilleri ile ibadet
yapabilirler.

● Bir insanının mümin olduğunu ibadeti belirlemez.

● Kimin cennete veya cehenneme gideceğini Allah’tan başka
hiç kimse bilemez.

● Beşeri ilişkilerde dindarlık ölçü değildir.

● Namaz kıldırıp para almak helal değildir.

● Din için toprak gasbetmek meşru değildir.

● Evlenme ve eş seçme hakkı kadının kendisine aittir.

● Arapça kutsal dil değildir, kutsal olan anlamıdır.

● Allah’ın elçileri, Allah’ın kitabına aykırı konuşmazlar.

● Kuran’a ve akla aykırı rivayetler(hadisler) kaynağı ne
olursa olsun reddedilir.

● İslamda evliya diye bir sınıf yoktur, her mümin Allah’ın
dostudur.

● Haram para ile hayır olmaz.

● Zulüm yapan idareciye hediye verilmez, hediyesi de
alınmaz.

● İSLAM akıl ve vahiy dinidir. Aklı olmayanın dini de
yoktur…

* * *

Bilinmeyen Türk Tarihinin Yapraklarından gerçeğin ifadesi

İzge Yayıncılıktan Müzikle Alâkalı Üç Kitap (1)

1-‘Vielsaitigkeit’
(Halkların Telli Çalgıları)

Kitabın müellifi Wolfgang Ott, 1968 yılında
Fas’ın Marakeş şehrine gittiğinde kendisine dekoratif bir müzik âleti hediye
edildiğini, sonraki seyahatlerinde gittiği her ülkeden bir müzik âleti almayı
âdet hâline getirdiğini ve böylece ‘telli’ müzik âletleri koleksiyonu
oluşturduğunu belirtiyor. ‘Vielsaitigkeit
adını verdiği eserinde bu koleksiyondaki âletlerin, renkli resimleri eşliğinde
şekli ve özellikleri hakkında bilgiler veriyor.

Nilüfer
Epçeli
’nin Almancadan Türkçeye
çevirdiği eserin Editörlüğünü Prof. Dr. Uğur
Türkmen
, Hasan Sâmi Yaygıngönül
ve Yunus Emre Uğur üstlenmiş.

Prof. Türkmen, ‘Önsöz’ başlıklı yazıda, Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet
Konservatuvarı bünyesinde Türkiye’nin en büyük, en zengin müzik âletleri
koleksiyonunu oluşturan İbrahim Alimoğlu’na,
ülke ve dünyâ müzik kültürüne katkıları için teşekkür ediyor.

21 X 15 santim ölçülerinde Amerikan Bristol
kapak içerisinde 90 gr. kuşe kâğıda basılı 347 sayfalık renkli baskılı ve şık
görünümlü albüm, müzedeki müzik âletleriyle alâkalı kısa bilgilerle başlıyor.
Telli çalgıların kısa târihi, yapımında kullanılan malzemeler; Orta ve Güney
Amerika, Güney, Güneydoğu, Doğu Asya gibi bölgelerdeki telli müzik âletleri
hakkındaki bilgilerden sonra müzik âletlerinin tanıtımı renkli fotoğraflar
eşliğinde devam ediyor.

İlk metin, 6 değişik çeşidi bulunan
(Avusturya, Bavyera ve İsviçre’de) ‘Zither’ isimli âletle ilgili:

Von Hornbostel ve Sachs sınıflandırmasına göre
ya tek başına üzerine tel gerilmiş tel taşıyıcısından oluşan veya ilâve bir
rezonans gövdesinin ses üretme aparatından yapı itibâriyle bağmışız olan basit
kordofonlar sınıfına aittir. Zither, tel takozu türüne göre çubuk, boru, sal,
tahta, çanak ve çerçeve zither olarak birbirinden ayrılır. Avrupa menşeli
zitherlerin çoğu (18. yüzyıla kadar cister diye de anılmıştır) dikdörtgen veya
trapez şeklinde tahta zitherlerdir. Teller, düz veya hafif bombeli bir tahtanın
-zerine dikey olarak gerilir. Tahta zither, Scheitholfum bir türevi olup,
menşei özellikle Alpler bölgesidir. (Avusturya, Bavyera, İsviçre). Teller
parmak uçlarıyla temas ederek, üzerine vurularak veya yay kullanmak suretiyle
çalınır.

Sonraki sayfalarda; (Afrika menşeli, Güney
Amerika’da da görülen) Berimbao, (Batı Afrika menşeli) Mvet, (Vietnam’ın dağlık
bölgesinden) Broh ve Phin Pia, (Madagaskar’dan) Valiha, (Orta Vieatnam’ın
dağlık bölgesinden) Dınh Goong, (Çin’dan) Zheng ve GuQing, (Hindistan’dan)
Vichitra Vina ve Bülbül Tarang, (Batı, Orta ve Doğu Afrika’da yaygın olan) Sal
Zither (Tianhoun), (Sâdece Uganda, Tanzanya, Ruanda ve Burundi gibi Doğu Afrika
ülkelerinde bulunan) Enanga, (Macaristan menşeli) Scheitholt ve benzerleri ile
Citera, (17. Yüzyılda göçmenlerle birlikte Amerika’ya ulaşan) Appalachian
Dulcimer, (Almanya’da) Akordalia, Konser Zihteri, Stössel Lavtası,
(Finlandiya’da) Kaentele, (Almanya’dan Amerika’ya götürülen) Çekme telli
zihter, Yaylı zihter, (Eski Ahit’de Kral Dâvut tarafından kullanıldığı
söylenen) Yaylı Psalter, (Rusya’nın en eski çalgılarından biri olan) Gusli,
(Ukrayna menşeli) Bandura, (Türkiye, Mısır ve Suriye’de) Kanun, (Türkiye, İran
ve Irak’ta) Santur, (Batı Varupa menşeli) Kipango ile müzik âletlerinin
tanıtımı devam ediyor:    


1450 yılında kullanılan Mısır ‘Lir’leri:
Tellerin gerilmesi için
kullanılan akort vidaları mevcuttur. Nübye menşeli olan Kissar olarak anılan
lirin gövdesi, deve derisi ile kaplanmış teneke çanaktan oluşur.

Semsemiya, Süveyş Kanalı dolaylarında
çalınır. Genelde çanak lir biçiminde görülse de bâzen kutu lir olarak da
görülebilir. Lirlerin çoğu deriden ses tahtasına sâhiptir, ancak Semsemiya’ da
ara sıra ahşaptan ses tahtasına da rastlanır.

Sudan ve Uganda lirleri Mısır lirlerinden
biraz farklıdır. Uganda menşeli lirde teller üst tarafta yumak biçiminde sarmal
halkalarla biter. Üst kısmı antilop derisinden oluşur.

Teller, üst kısmındaki delikten iç tarafa
geçirilerek, alt kısımda tekrar ahşap gövdeden çıkar ve bir ahşap çubukla
tespit edilir. Sudan menşeli olanlarda kutu biçiminde bükülmüş tellerden oluşan
beş tel, çatalında bulunan yumak biçimindeki sarmal halkalarla akort edilir.

Etiyopya’ya ait büyük bir lir olan Begena, rivâyete
göre Kral Dâvut’un arpıdır. Asiller ve ruhban sınıfı tarafından ilâhilere eşlik
etmek için kullanılan bu çalgının sayıları altı ilâ on arasında değişen kalın
telleri, ahşaptan deri kaplı bir rezonans kutusunun üzerinden geçer. Bu çalgıya
özgü ‘vızıldama’ sesini elde etmek
için, köprüsüne tellerle temas eden deri şeritler tespit edilir.

Koni şeklinde daralan gövdesiyle Kerar,
yaygın bir halk liridir. Her iki çalgıda bağırsaktan yapılan teller akort
halkalarıyla gerilir.

Kitapta yer alan, Türkiye’de ve Türk dünyâsında
kullanılan müzik âletlerinden bâzıları:

Kabak
Kemâne
: Hayvan derisi kaplı
bir kabak gövdesinden oluşan yaylı bir çalgıdır. Genelde Türkiye’nin güneyinde
Yörükler tarafından çalınır. Çalgının yapımı için kabak bulunamadığında gövde
ve ses tahtası için ahşap malzemeden yapılır. Köprüsünün altında bir akort
çubuğu mevcuttur.

Saz: Tambur ailesinden Türk menşeli perdeli uzun
boyunlu bir lavtadır. Farklı büyüklüklerde imal edilir ve en küçüğü ‘Cura’, orta boyu ‘Bağlama’ ve en büyüğü ‘Divan
Sazı
’ diye adlandırılır. Genelde ses deliği olan veya olmayan tek parçalı
bir midye kabuğu gövdesine sâhiptir.

Tambur: İslâm öncesi İran’ın çok eski bir çalgısı
olan Tamburun sonraki nesli, günümüzde dört tel ile donatılmış Setar’dır (üç tel).
Dördüncü teli Sufi Müştak Ali Şah tarafından 18. yüzyılda eklenmiştir. Bu küçük
çalgının gövdesi ya tek parçadır veya ince yongadan oluşur. Setar genelde sağ
elin işâret parmağıyla (tezene kullanmadan) solo çalınır. İran’da büyük bir itibara
sâhiptir ve bilhassa Sufi mutasavvıflar arasında yaygındır.

Özel not: Türkiye’de daha gelişmiş modelleri mızraplı
ve yaylı olarak kullanılır. Yaylı tambur, yayla çalınan tambur türüdür.
Yaklaşık bir asırlık bir geçmişi vardır. Tanburî Cemil Bey (1873-1916) tarafından
icat edildi. Daha sonra Ercüment Batanay (1927-2004) ve Fahrettin Çimenli
(1933-2017) tarafından geliştirilerek bugünkü hâline getirildi. Necdet Yaşar’ın
(1930-2017) kendisine has özel tamburu vardır.

Cümbüş:
A
ltı adet metal tele sâhip
bir nevi Türk banjosudur*. Geniş klavyesi perdesizdir. Gövdenin kenarına
imalatçının adı işlenmiştir. 20. yüzyılın başlarında Zeynel Abidin (1881-1947)
tarafından icat edilmiş ve 1929 yılında Atatürk’e tanıtılmıştır. O da çalgının
adını Cümbüş koymuştur. Türkiye’deki 1934 yılında yapılan soyadı reformundan
sonra Zeynel Abidin kendi adını Zeynel Abidin Cümbüş olarak değiştirmiştir.
Cümbüş’ün Klâsik Türk Sanat Müziğinde yer edinmesi başarılı olmamıştır.
Günümüzde cümbüşün yerini ud almıştır. Cümbüş, halk müziğinde ise hâlâ önemli
bir yere sâhiptir. Trompet ve klarnet karşısında rahatça duyulabildiğinden,
özellikle düğün, vs. gibi kutlamalarda çalan Roman orkestralarında eğlence
müziğinde kullanılan bir çalgıdır.

*banjo: Afrika kökenli telli
bir çalgı türüdür. Afrika’dan Amerika’ya köle olarak giden işçiler arasında
yaygınlaşan bu çalgı, sonraları Avrupa müziğini de etkiledi. Amerikan halk
müziğinde yaygın olarak kullanılır.

Tar: Tezeneyle çekilerek çalınan uzun boyunlu bir
lavtadır. İran, Kafkaslarda ve Türkiye’de bulunur. Sekizgen ahşap gövdeye, deri
kapak ve bağlı klavyeye sâhiptir. Tar, klâsik repertuvar için kullanılabileceği
gibi, halk müziğine de uygundur. Menşei muhtemelen Türkiye’nin Doğusudur. Bir
tarafı balmumuyla kaplı pirinç tezeneyle çalınır.

Kaşgar
Rubabı:
Özbekistan’da (ve
Tacikistan’da) Kaşgar Rübabı en sevilen çalgılardan biridir. Özellikleri sapın
alt kısmına oyulmuş kancalar veya kanca biçimindeki burgu kutusudur. Bu
çalgının gövdesi, 10 adet yongadan oluşturulmuştur. Klavyenin üzerine bakırdan
24 köprü yerleştirilmiş olup, beş burgu bir bağırsak teli ve dört (çift) çelik
teli germektedir. Tezene kullanılarak çalınır.

Dotar:
Bu perdesiz, Afgan Doğu
Horasan-İran menşeli uzun boyunlu lavtada kullanılan malzeme ilgi çekiciidir..
Gövdesi, dört ahşap parçadan bir araya getirilen ahşap parçasından kalın
duvarlarla imal edilmiş olup, ses tahtası kontrplaktan oluşur, iki telli
anlamına gelen adına rağmen, iki adet çift sesli tel grupları için yana
yerleştirilmiş dört burguya sâhiptir. Halbuki alt kısmında bulunan tel askısında
altı tel için delikler vardır. Parmak ile icra edilir. Fakat çalgının alt
direnç eşiğinde altı tel için delik açıldığı görülmektedir.

Yaylı
Tambur:
Yayla çalınan uzun
boyunlu lavtalar, Türkiye’de ‘Yaylı
Tambur
’ olarak anılır. Çümbüş’ün içerisi parşömen / kâğıt kaplı, çanak biçiminde
metal gövdesinden ve bir -Saz’ın (özellikle uzun) sapından oluşturulmuştur. İcracının
tercihine göre, metalik sesi almak için, yaylı tamburun ses kutusu kadife kumaş
ile kaplanır.

Ud: (Arapça ahşap), Farabî tarafından henüz 10.
yüzyılda târif edilen Fars kökenli perdesiz bir kısa boyunlu Arap lavtasıdır.
Arapça konuşan dünyânın başlıca çalgısı olup, Avrupalı lavtalara örnek teşkil
etmiştir. Ud, hiçbir zaman akordik olarak çalınmamış olup, her zaman melodik
olarak çalınmıştır. Kalın göbekli bu çalgı, birkaç parçalı ahşaptan imal
edilmiştir. Burgu kutusu arkaya doğru kıvrıktır. Ses tahtasında arabesk
süslemeli bazı ses delikleri vardır.

Mandolin:
En yaygın mandolin türü
Napoli mandolinidir. Derin bombeli, ince ahşaptan imal edilmiş bir ahşap
gövdeye, oval ses deliğine sâhip alt kısmı hafif kıvrılmış bir ses tahtasına ve
altında sert bir tabana sâhiptir. Umûmiyetle hızlıca değişimli olarak aşağı
yukarı hareket ettirilen mızrap ile çalınır.

Özel bilgi: Türkiye’mizde çocuklar, mandolinle müziğe başlatılır.
Müzik öğretmenleri, mandolinin Türk mûsikîsine uyumsuzluğu açısından bunun
isâbetli bir tercih olmadığını belirtirler. ‘Bağlama’ olarak da anılan sazla başlatılmasını tavsiye ederler.  

Domra
/ Balalayka:
Domra, Rusya’da
16. yüzyıldan beri bilinen bir çalgıdır. Adı, Ön Asya menşeli bir lavta türü
olan Tambura’dan türemiştir. Yarım dâire biçimindeki gövdesi, ahşap parçalardan
oluşturulmuştur. Tel sayısı, iki ilâ dört arasında değişir. Dört boyu vardır:
Prim Domra, Sekund Domra, Alt Domra ve Bas Domra. 1700 yılı dolaylarında yerini
günümüzde Rusya’nın millî telli çalgısı kabul edilen Ukrayna menşeli
Balalaykaya bırakmıştır. Ancak bugün yine sıkça çalınır. Balalayka büyük bir
ihtimalle Domra’dan türemiştir. Gövdesi üçgen şeklindedir ve düz ahşaplardan oluşan
düz göbekli bir tabana sâhiptir. Altı boyda imal edilir: Pikkolo, Sekund, Bas,
Alt, Kontrabas, Prim. Üç veya 6 telli olabilir.  

Rabab: Afgan menşeli, zengin sedef ve kemik
süslemeli eski bir çalgı olan Rabab (Rabob, Rubab), parmaklarla telleri çekerek
çalınır (eskiden muhtemelen yayla çalınırdı). Tek parça dut ağacından imal
edilmiş olup (burgu kutusu sonradan üstüne takılır), kısa bir sapa sâhiptir ve
yanları içe doğru oyuktur. Bağırsak veya naylondan üç ya da dört melodi teline,
iki yardımcı tele ve pirinçten dokuz ilâ on üç arasında rezonans teline sâhiptir.
Dört perdesi bağırsak veya naylondandır. İç kısmında bâzen özel bir rezonans
elde etmek için tabanına içi boş yumurtalar yerleştirilir.

Klâsik
Kemençe:
Halk müziğinde
görülen Lyra çalgıları; Lirica, Gadulka ve Lyra’nın aksine Türk menşeli,
Anadolu çalgısı bu kemençe, klâsik ilâvesinden de anlaşılacağı üzere, klâsik
orkestrada yer alan bir çalgıdır. Burada uzun boyunlu lavtalardan Tambur ve Ney
ile birlikte en önemli üç enstrümandan biridir. 19. yüzyılda Makedonyalı
Çiganlar tarafından İstanbul’a getirilmiş ve armut biçiminden dolayı ‘Armudî Kemençe’ adını da almıştır.
Köprünün diskant ayağı, sağdaki D ses deliğinden çıkan bir akort kirişine
dayanır.

Çalgı, dikey olarak çalınır ve bu esnada tellere
tırnaklarla dokunulur.

Karadeniz
Kemençesi:
Kemençe, genelde
Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Karadeniz sâhillerinde (Karadeniz Kemençesi) Lazlar
tarafından çalınan üç metal telli Türk menşeli bir yaylı çalgıdır. Güney
Kafkasyalı bir halk tarafından çalınan üç metal telli Türk menşeli dinamizm ve
coşkunun ifâdesi olan bir çalgıdır. Her zaman bir solo çalgıdır. Genelde çok sesli
olarak çalınır. Bu esnada iki tel aynı anda çalındığından, dörtlü paraleller
oluşur. Avrupa menşeli Pochette’ye (cep kemanı) benzemesine rağmen bu iki çalgı
arasında akrabalık yoktur.

 Yörük Kemâne: Türkiye’nin güneyinde
yaşayan Yörüklere âittir. Kemençeye benzer. Daha geniş gövde, düz ses tahtası
ve altta tel tutucusu bulunan düztaban, yukarıda burgularıyla birlikte burgu
kutusu, tel sayısı ve akordu, yine bu bölgede bulunur. Kabak Kemâne’ye eşittir.

Ek:

Bir koleksiyon ister sanat ister resim veya
belki de motosiklet koleksiyonu olsun, belli bir büyüklüğü aştıktan sonra, bir
koleksiyondan fazlasıdır. Târihi, ilişkileri, bağlantıları hakkında bilgi
verir, bir kültürü temsil eder. Böyle bir koleksiyon özel odalarda
saklanmamalı, kamuoyuna gösterilmelidir. Bu sebeple koleksiyonumu bir müzeye
hibe etmeye karar verdim. Almanya’da birkaç müze koleksiyonumla ilgilendi,
ancak para, yer, vs. gibi sebeplerden dolayı çalgıların çoğu depoda muhâfaza
edilecekti. Bu yüzden koleksiyonumu Afyon Kocatepe Üniversites’inin
Konservatuarı İbrahim Alimoğlu Müzik Müzesine hediye etmeyi uygun gördüm. Burada
bana sürekli sergi için bütün imkânlar sağlandı. 25 Nisan 2014 târihinde vâlinin,
belediye başkanının ve rektörün katılımlarıyla konser eşliğinde açılışı
yapıldı. Koleksiyonun Afyon’da gördüğü takdir, 2014 yılının Kasım ayında bana
fahri hemşehrilik unvânının ve Üniversite Senatosunun kararıyla 2015 yılının
Temmuz ayında Fahri Doktor unv’nının verilmesiyle de ifâde gördü.

Yazar: Wolfgang Ott.

Rusça Kaynaklara Göre Turan Coğrafyasında (Kuzey) Kafkasya – (11)

Silahlarla birlikte, at koşum takımı,
göçebelerin maddi kültürünün önde gelen kategorilerinden biridir. Atın
göçebelerin hayatındaki rolü, atı kontrol etme araçlarının geliştirilmesine
verilen istisnai önemi belirlenmiştir. At kontrollerinin oluşumu ve gelişimi
üzerine yapılan çalışmalarda herhangi bir eski göçebe toplumun yaşamının bu
yönleri her zaman karşılıklı olduğundan, silahların incelenmesi, göçebelerin
askeri ilişkileri ile yakın ilişki içindedir, birbirine bağlıdır ve büyük
ölçüde birbirini belirler. Rus arkeolojisinde İskit-Sarmatya zamanının
dizginlerinin incelenmesi yeni başlamıştır. İskit atlarının kıyafetleri
sistematize edilmiş ve yeterli ayrıntıda tanımlanmışsa (Іllіnska, 1966;
Ilyinskaya, 1973), o zaman Kuzey Karadeniz bölgesinin binicilerinin dönüşte ve D.S.
 ilk yüzyılların ekipmanı hâlâ kapsamlı
bir çalışma beklemektedir. Yeterli sayıda buluntu ile temsil edilen Sarmatya
dönemine ait at kıyafetleri tekrar tekrar yayınlanmış ancak özel olarak
incelenmemiştir. Bunun istisnası, K. F. Smirnov tarafından ele alınan
Savromatian dizginidir (Smirnov, 1961). Bu arada, Sarmat kabilelerinin D.S. 1.
yüzyıllarda ülkenin güneyindeki tarihindeki rolüoldukça büyük ve Sarmatyalılar
ile komşuları arasındaki temasların analizinde büyük önem taşıyan askeri
meseleleri belirsizdir. At kıyafetleri, bir atı kontrol etmenin yolları ve
yöntemleri ile yakından bağlantılıdır[1]. Bu
nedenle, V. M. Zubar’ın Kuzey Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İskitler ve
Sarmatyalıların silahlanması
“В. М. Зубарь, 
О Снаряжении Боевых Коней В Первые Века Н. Э. На Территории Северного
Причерноморья Вооружение скифов и сарматов
” isimli bu çalışma Sarmat
zamanının at dizginlerinden birinin Kuzey Karadeniz’deki dağılımının kökenini,
amacını, zamanını, tasarımının analizine belirlemeye ayrılmıştır. Bölge ve
nüfusun hangi etnik grubunun birkaç at ve ve cenaze parçası ile ilişkili olduğu
sorusunu düşündürmektedir. D. S.  birinci
yüzyılların Chersonesos nekropolünde keşfedilen at koşum takımı 1893 yılında
Chersonesos nekropolünde yapılan kazılarda, at iskeletli bir toprak mezarda
“bronz güzel şekilli parçalar” bulunmuştur[2]. Bitler,
dikdörtgen çerçevelerde sonlana, çapraz kesitte hareketli şekilde bağlanmış iki
üçgen bitten oluşur (Şekil. 10. 1,2). Yaprak şeklinde her iki ucu halkalarla
biten bir çubuktur. Yüzüklerin hemen altında yanak parçalarında, enine kesitte
üçgen olan iki paralel çubuğun dik açıyla yerleştirildiği ve sıkıca
sabitlendiği dikdörtgen çerçevelerde delikler vardır. Çubukların her birinin
orta kısmında, çerçevelere bitişik bitlerin uçları gibi kenar düzleştirilmiştir.
Kemirgenler ve yanaklıklar, kemiricilerin uçlarındaki çerçevelere sırasıyla
yerleştirilen üç bronz plaka ve yanaklıktan uzanan çubuklar yardımıyla
hareketli bir şekilde bağlanmıştır. Bit’in toplam uzunluğu, yaprak şeklinde çubuklar
ile bağlantı noktasına 8.3cm.  ve  6.2
cm
kemirgendir. 1896’da Kerç’te Glinishche olarak
adlandırılan bir mezarda kazılan bir mezarda benzer parçalar bulunmuştur (Şekil.
10.3,4). Bunlar sadece Chersonesos’tan farklıdırlar. Gümüşten yapılmış ve
yanaklıktan uzanan çubukların uçlarında çerçeveleri olmayanlardır. Uça ek
olarak, üç cam kap, gömülü olanın başını süsleyen altın yapraklar, çeşitli
boncuklar, bir altın yüzük ve bilezik, demir üçgen ve dört yüzlü yaprak biçimli
uçlar, kemerden oklar, çeşitli tokalar ve rozetler bulunmuştur. (E. Von Stern,
1898). Çok sayıda at kıyafeti, E. Von Stern’in birlikte bu mezara en az iki
atın gömüldüğünü varsaymasına izin vermiş ve bir dizi işarete dayanarak, at
kıyafetlerinden birinin, eldeki parçaları içeren at kıyafetlerinden birinin defnedilmek
üzere yapıldığı sonucuna vardırmıştır. (E. Von Stern, 1898). Benzer bir
tasarımın başka bir parçası, Chernorechensky mezarlığının 4 No’lu mahzeninde
kaydedilmiştir. Burada, bir setin parçası olarak, saç bandı süslemelerine ek
olarak, demir kemiren ve bronz yanak parçaları olan bimetalik parçalar vardır
(Babenchikov, 1963). Bu yanaklıkların Chersonesos’takilerden farklı olmasının
nedeni, yanaklığın uçlarında halkalar yerine yamuk uzantıların olmasıdır (Şekil.11.
1). Araştırmacılara göre Kerç’te keşfedilen kompleks D. Ö 1. yüzyılın sonlarına
– D. Ö 2. yüzyılın başlarına aittir. (Gaidukevich, 1949). Chernorechen-tasarımda
benzer bir at koşum takımı aksesuarlarının bulunduğu mezarlık alanındaki
kopçalar biraz daha geç bir zamana – D. Ö 3. yüzyıla tarihlenmektedir.
(Babenchikov, 1963). Chersonese bitlerinin Chernorechensky ile değil, Kerch ile
daha büyük benzerliği göz önüne alındığında, D. Ö 1. yüzyılın sonu – 2.
yüzyılın başlangıcına atfedilmelidir. Bu tür bitin kökeni sorusu basit
değildir. Akdeniz ve Kuzey Karadeniz bölgesinin antik merkezlerinde bu tür
bitlerin proto-tipleri bulunur. Bu nedenle, o sırada Sarmatyalıların yaşadığı
Kırım’a bitişik bozkır bölgeleri incelenmiştir. 30’larda, Zaporozhye’deki
Dneprozavodstroy topraklarında, 29 No’lu höyükte halka kulplu demir bir kılıca
ve D.Ö. 1. yüzyıla ait bir sürahiye dayanmaktadır[3].

Kılıcın yanı sıra demir ok uçları,
seramik, bronz levhalar üzerinde, söz konusu olanlara benzer ancak daha basit
ve daha rasyonel bir biçimde demir bitler bulunmuştur (Şekil.11. 2). Uçlarında
iki halka bulunan göğüs parçaları, geçiş çubukları ve bağlantıları olmadan
doğrudan çubuklara bağlanmış ve bu da yapımı içindeki şekle göre büyük ölçüde
kolaylaştırmıştır. Kazı günlüğü, dizginleri sabitleme sistemini doğru bir
şekilde kurmak imkansızdır ancak diğer Sarmatyalılardan bitlerinin buluntuları
benzer tasarım kompleksler yardımcıdır. V. M. Zubar[4]’ın araştırılmalarında
görüldüğü gibi Sarmatların atlarda dizgin kullanmaları onlara savaşlarda
hareket üstünlüğü kazandırmıştır. Bu hareket kabiliyetine geriye dönüp ok
atmada dâhildir.

1965 yılında, Nikolsky mezarlığının 12
numaralı höyüğünde, 1. yüzyılın ikinci yarısında – 2. yüzyılın başlarında bir
mezarda benzer bitler kaydedilmiştir. (Şekil.11. 3), Yanaklarının bronz ve
süslü olmasıyla Zaporozhye’de bulunanlardan farklıdır. (Zasetskaya, 1979).
Dizgini sabitlemek için, burada hizmet verilen kemer için bir klips ile
kemirmenin ucuna dişli bir halka konmuştur. 1949’da Napoli’nin kapılarında
İskit-Alanlı bir komutanın cenaze gömüsü bulunmuştur (Karasev, 1951;
Vysotskaya, 1979). Onun dizgin setinde, kafa bandına takılma şekliyle yukarıda
açıklananlardan farklı olan parçalar vardır (Şekil.11. 4). Yanakların uçlarına
halkalar değil, diskler yerleştirilmiş ve kafa bandının yanak kayışları
çerçevelere bağlanarak uzaklaştırılmıştır. Yanak parçasının orta kısmından
dolgu yapılmıştır. Bu önceki durumda olduğu gibi, yanak parçası ile kemiren
arasında dişli bir klipsli bir halkaya bağlanmıştır. Tarihî set 2. yüzyılın
başından daha geç değildir. Böylece, D. Ö. 1. yüzyıldan başlayarak Sarmatyalıların
bir bit yapısı vardır ve bu da kuşkusuz bit için ilk biçim olarak hizmet
etmiştir. Sarmatyalılarla birlikte, bu tür bit, 1. – 3. yüzyılın sonundaki dört
mezar kompleksinin bulunduğu Kırım’a Chersonesos ve Kerç’e nüfuz eder. Görünüşe
göre ağır silahlı binicilik savaşçılarına ait olan, bu tür at ekipmanları
kazılar sırasında keşfedilmiştir. Kerç ve Napoli’den gelen bitlerin benzerliği,
bir zamanlar Napoli kompleksi araştırmacıları tarafından fark edilmiştir
(Karasev, 1951; Schultz, 1957; Vysotskaya, 1979). Söz konusu türdeki bitlerin
tarihlenmesine ve kökenine ek olarak, bunların pratik uygulamaları ve amaçları
konusu da büyük önem taşımaktadır. Binicinin karşılaştığı belirli görevlerle
ilgili görüşler vardır. İşlevsel amaç sorunu ve koşum takımının belirli
bölümlerinin çalışma prensibi, tamamen uygulamalı bir yapıya sahip olmalarına
rağmen, sürekli olarak ilgi çekicidir. Bu arada bu tür parçalar atın kafatasına
sabitlenmediği için bunların kafa bandına takılma yöntemi ve çalışma prensibi
literatürde dikkate alınmamıştır. Bu da bu konu üzerinde daha ayrıntılı olarak
durulmasını sağlamaktadır. Chersonesus tipi bitler, hem kalınlıkları ve
bölümleri nedeniyle hem de çalışma prensibine göre bir atı kontrol etmek için
katı bir araç olarak hizmet etmiştir. Kafa bandına takma yöntemine bağlı olarak
bu ilke iki yönlü olabilir. İlk durumda, yanak kayışlarının çatallı uçları
halkalara bağlanmıştır. Aynı zamanda, yanak parçası dizgin yalnızca halkalar
arasındaki yanaklığın şaftına takılabilir (Nikolsky mezarlığı ve Napoli’den
gelen parçalarda olduğu gibi)  ve bitler
ağzın köşelerine ve ağız köşelerine baskı uygulamıştır. Atın çenesinin dişsiz
kenarının arkası, sıradan bir kantarmanın işlevlerini yerine getirir[5].

İkinci durumda, yanak kayışı yanak
parçasının üst halkasına ve dizgin alt halkaya takılabilir. Dizginler
çekildiğinde, psalia’nın üst ucu atın seyri boyunca çubuklar ondan uzanan –
binici yönünde ve aşağı ileriye doğru hareket eder. Böylece kemirgenler atın
sadece ağız köşelerine değil, tüm alt çenesine ve diline de baskı uygulayarak
ağrıyı şiddetlendirir ve hayvanın biniciye daha çabuk itaat etmesini sağlar. Bu
çalışma prensibiyle, söz konusu bitler esasen geçicidir, binicilik koşullarında
vazgeçilmez bir gereklilik olan atın duruma hızlı ve sorgusuz tepki vermesidir.
Binicinin hayatının savaşta genellikle atına bağlı olduğudur. Envantere
bakılırsa, söz konusu türde bir dizgin bulunan hemen hemen tüm gömüler asker-binicilere
aittir. Bir kontrol aracı olarak ağızlık Orta Çağ’da ortaya çıkmasına rağmen,
etkisi (yani, ağzın köşelerine değil, tüm çene ve dil üzerindeki baskı),
dizginleri kemirmeye değil, kemirmeye tutturarak elde edilmiştir. Aşağı
kaldıraç, antik çağda zaten biliniyordur. Dura-Europos[6]‘tan
bir zırlarla teçhiz edlmiş bir süvariyi (katafrakteri) tasvir eden iyi bilinen
grafitiyi hatırlamak yeterlidir (Şekil.11. 7). Atın dizginlerinin bağlı olduğu
ağzından uzanan “yanakları” açıkça göstermektedir. Bu nedenle, Chersonesos
bitinin listelenen bazı özellikleri ve analojileri, Sarmatyalıların D. S ilk
yüzyıllarda zaten olduğunu varsaymamızı sağlar. Sonunda çok daha sonra
şekillenen bir atı kontrol etme pratiğindeki bu beceriler faydalı olmuştur. Atı
etkilemek ve kontrol etmek için geliştirilmiş araçların ortaya çıkması, birçok
nedenden kaynaklanmıştır. Bunların ana nedeni, bir yandan, ağır silahlı
süvarilerin karşılaştığı zor görevler, diğer yandan, atı etkileme araçlarının (eyer
ve üzengi eksikliği, yarı vahşi bozkır atlarının zor terbiyesi vb.) eksikliği
ve kusurluluğudur. Bu çelişkiden kurtulmanın yolu, ya atla sistematik, yüksek
kaliteli ve sonuç olarak uzun süreli çalışmalardan ya da onu etkileme
araçlarının güçlendirilmesinden oluşuyordur. Katafrakterin Dura-Europos’tan
gelen grafiti üzerinde tasvir edilmesi ve bu tür bitlerin ağır silahlı atlılar
tarafından kullanılmasına ilişkin önerilen bakış açısını doğrulamaktadır. Söz
konusu definlerde koruyucu silahların bulunmaması, bu sonucu çürütememektedir.
Çünkü diğer envanter bu mezarların, göçebe halkların ağır silahlı birliklerinin
temelinin oluşturulduğu soyluların temsilcilerine ait olduğunu gösteriyor. Bronz
uçlu at mezarına ek olarak, Chersonese nekropolünde, bir atın tüm kemiklerini veya
dişler, toynaklar, kafatasları parçalarını içeren 13 mezar daha kaydedilmiştir.
(Kosciuszko -Valyuzhinich, 1907; Leper, 1927). Bazı mezarlarda, antik
nekropolde yaygın olan envanterin yanı sıra, dizginden kalsedon ipleri ve demir
tokalar bulunmuştur (Kostsyushko-Valyuzhinich, 1904). At mezarları, kural
olarak, başlangıçta ilişkili oldukları mezar komplekslerinden oldukça uzakta
bulunduğundan, at mezarlarını tarihlendirmek zordur. Ancak bu duruma rağmen, Chersonese
nekropolünde bu mezarların zamanından bahsetmek için hala sebep vardır[7].

Devam edecek



[1] V. M. Zubar (В. М. Зубарь,),
(Editör), Kuzey Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İİskitler ve Sarmatyalıların
silahlanması “О Снаряжении Боевых Коней В Первые Века Н. Э. На Территории
Северного Причерноморья Вооружение скифов и сарматов” Kiev, 1984. S. 89.

 

[2] V. M. Zubar(В. М. Зубарь,), (Editör),Kuzey
Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İskitler ve Sarmatyalıların silahlanması
.
Kiev, 1984. S. 89.

 

[3] V. M. Zubar(В. М. Зубарь,), (Editör), a.g.m., S. 90.

 

[4] V. M.
Zubar, (В. М. Зубарь,) (Editör),Altın, At ve İnsan(Золото, конь и человек),
Makaleler, Kiev (Киев), 2012.

 

[5] V. M. Zubar(В. М. Зубарь,), (Editör),Kuzey
Karadeniz Bölgesi Bölgesinde İskitler ve Sarmatyalıların silahlanması
.
Kiev, 1984. S . 91.

 

[6]
Dura-Europos(Yunanca: Δοῦρα Εὐρωπός), Fırat nehrinin güneybatı kıyısından 90 metre yükseklikte bir
kayalık üzerine kurulmuş Helenistik, Part ve Roma şehridir. Dura-Europos, MÖ
300 civarında, Büyük İskender’in generallerinden biri olan Selevkos I Nicator
tarafından kurulmuştur. D. Ö 113’te Turanî bir halk olan Partlar tarafından
şehir feth edilmiştir. D.S. 165’te Romalılar daha sonrada Sasaniler ele
geçirmiştir.

[7] V. M. Zubar, a.g.m., (Editör),S. 92.

 

Ekonomimizi Mahvetmek İsteyenler

R.
Tayyip Erdoğan ve çevresine göre “dış güçler Türkiye ekonomisini mahvetmeye
çalışıyor.”

Nedense
bu “dış güçlerin” kim olduğu tam olarak telaffuz edilmiyor.

Türkiye dışarıya 450 milyar dolar borçlu. Dış güçler bu miktar borcu verenler olabilir
mi?

Veya Türkiye’nin
270 milyar dolar ithalat yaptığı, 250 milyar dolar ihracat yaptığı
ülkeler
olabilir mi?

Bu dış güçlerin Türkiye ekonomisini mahvetmesi demek, alacaklarını alamamak, satacağı malları satamamak,
bizden tedarik edebilecekleri ihtiyaçlarını da alamamak demek değil midir?

****

RTE ve
yandaşlarının “ekonomimizi mahvetmek isteyen dış güçler” dediği belki de
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarıdır. Bunlardan biri Standard
& Poors (S&P)
daha yeni Türkiye’nin kredi notunu B+’dan B’ye
düşürdü. Moody’s ve Fitch Ratings de son yıllarda, neredeyse yaptıkları
her değerlendirmenin sonunda, ülke puanımızı düşürüyorlar.

Yandaş
medya bu kuruluşları “operasyonel” olarak tanımlıyor. Bu gibi
“operasyonel kredi derecelendirme kuruluşlarının” Türkiye’de ‘gerçekleşen’
büyüme ve iyileşmeleri görmezden gelmekle suçlamaktalar.

Bir ülkede yatırım yapmak isteyen yatırımcılar, kredi derecelendirme
kuruluşlarının verdikleri notları takip ederek paranın akacağı ülkeye karar
verirler.

Yatırımcılar
kendilerine yanlış bilgi veren “operasyonel” kuruluşlara itibar etmez. Oysaki
bu kredi değerlendirme kuruluşlarının raporlarına ve verdiği puanlara göre
yüzmilyarlarca dolarlık sermayenin akacağı yön değişiyor. Yani bu tür
kuruluşlar da, isteseler bile, “Türkiye ekonomisini mahvetmek için” yanlış
rapor düzenleyemez.

****

AKP,
Kemal Derviş öncülüğünde yapılmış reformlarla düzene girmiş bir ekonomi
devraldı. İktidarının ilk yıllarında hem ekonominin kurallarına uydu ve hem de
AB’ye giriş hedefine uygun reformlar yapmaya çalıştı. Bu sırada Türkiye’nin
kredi notu yüksekti ve aynı dış güçlerden on yıl süreyle Türkiye’ye 120 milyar
dolar net yabancı yatırım geldi.

Şimdi
ise S&P notumuzu kırma gerekçelerinde mesela döviz rezervimizin
düşüklüğünden
bahsediyor. MB rezervlerini net “eksi 50 Milyar dolara”
düşüren herhalde bu kredi değerlendirme kuruluşları değil. Muhalefetin “180
Milyar dolar nerede?”
sorusuna net bir cevap verilebilecek durumda olsak
notumuz bu kadar düşürülür müydü?

“Türkiye’nin dış pozisyonunda kredi zayıflığı” gerekçesi haksız mı? Türkiye’nin dışarıdan
bulduğu borçların faiz oranını belirleyen CDS puanını bu kadar yükseğe
çıkartan kim? Bu yüzden başka ülkeler (Yunanistan bile) %1-2 gibi
faizlerle borçlanabilirken Türkiye’nin %10-11 faizle borç bulabilmesi
kimin
eseri?

RTE ve
AKP, Maliye ve Hazine Bakanı N. Nebati’nin deyimiyle, “Epistemolojik kopuşla
savrulduğumuz heterodoks politikalar”
benimsedi. Yani iktidar dünyanın
kabul ettiği çözüm yollarının tam tersini yapıyor.
Böyle olunca kredibilitemizin
artmasını beklemek elbette gerçekçi değil.

**********************

İktidar Da Ekonomiyi Mahvetmek İstemez Ama

R.T.Erdoğan’ın
her yaptığında bir keramet arayanlar dışında, hemen hepimiz, ekonomimizin
savrulduğu çıkmaz sokağa nasıl ve neden girdiğimizin makul ve mantıklı bir
sebebini bulamıyoruz.

Tamam yapısal
sorunlarımız
var. AKP iktidarı başka ülkelerden borç aldı ve verimsiz alanlarda
harcadı.
Devlet gelirlerinin önemli bir kısmı israf ve yolsuzlukla
heba edildi. Sürekli dışarıdan aldıklarımızın bedeli, sattıklarımızın üzerinde.
Hep cari açık veren bir ülkeydik. Bu durum AKP döneminde katmerlendi.

Tamam dünyada
da ekonomik sorunlar
var. Fakat bizim durum o kadar kötü ki, en kötü 5
ülkeden biriyiz.

Dünyadaki
diğer ülkelerden olumsuz olarak ayrışmanın ilk ve belki de tek sebebi KÖTÜ
YÖNETİM.

****

AKP
İktidarının özellikle Eylül 2021’den itibaren “heterodoks” politikalara
yönelmesinin
yani dünyanın kabul görmüş çözüm yollarından sapmasının
getirdiği sonuçlar çok ağır oldu.

Enflasyonu patlatan, TL’yi değersizleştiren, pahalılığı tahammül edilmez
hale getiren
, ilk defa
geniş kitlelerin derin yoksulluk kavramıyla tanımlandığı bir sürece
girdik.

Hiçbir iktidar ülkesinin böyle ekonomik bir darboğaza girmesini,
vatandaşlarının böylesine fakirleşmesini istemez.

Ama bu yapılan hatalar, izlenen yanlış politikalar tesadüf de olamaz.

“Ekonomist”
RTE’nin “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tezini de hiçbir gerçek
ekonomist kabul etmiyor. Fakat iktidar hala yapılan yanlışta ısrar ediyor. Halka
gerçekleri söylemiyor.

Kendisine
hiçbir kusuru yapıştırmayan “teflon iktidar” bu defa da hatayı “dış
güçlere”
atarak bu badireden sıyrılmaya çalışıyor.

****

AKP
iktidarı, son aylarda, tam bir “seçim ekonomisi” uygulayarak adeta “benden
sonra tufan”
politikası uyguluyor.

Bu
politikalar, AKP’nin akıl hocalarından Eski Milletvekili Şevki Yılmaz’ın
“seçimlere gelmeden, AK Parti’nin kasanın ağzını açması lazım. Efendim, 700
ton altınımız var. Merkez Bankası’nda şu kadar dolarımız var diyorsunuz, e kime
bırakacaksınız?
Bu
hırsızlara mı?”
fetvasına
uygun.

Rakiplerini “hırsız” görmeleri anlaşılabilir
bir durum: Çünkü “kişi karşısındakini kendi gibi bilir.”

Bu tavırlarıyla diyorlar ki, “devletin milletin varlıklarını satıp savurup üstüne de Merkez
Bankasının ürettiği paraları dağıtıp seçimi kazanalım. Kazanırsak ne âlâ.
Seçimden sonra 2-3 sene çok ağır ekonomik tedbirlerle milleti sıkarız. Böylece
bir yolunu bulur bu badireden çıkarız. Yok seçimi kaybedersek de
gelenlere öyle bir enkaz bırakalım ki millet bu günleri arar hale
gelsin. Gelecek seçimde biz yine kazanırız.”

Bu kötü tutum ahlaki değildir, güzel değildir, İslami değildir.

Ve “şüphesiz
Allah iyi ve güzel işler yapanlarla beraberdir.”
(Nahl Suresi 18. Ayet)

Ayetin
daha çarpıcı bir tercümesini Bunyadov- Memmedeliyev mealinden okuyalım:

“Hakikaten,
Allah pis amellerden çekinenler ve yahşi işler görenlerledir!”

Bir Nebze İnsan (12)

     İnsan, jet uçağını
sinek büyüklüğüne sığdırmak istese; sinek büyüklüğünde tüm muhteviyatını /
içindekilerini havi / içine alan bir jet uçağı yapmaya kalksa; yapabilir mi?

     Aynı şeyin bütün
içindekileriyle beraber küçüğünü yapmak; aynı şeyin büyüğünü yapmaktan çok daha
zordur.

     İnsan, kâinatı;
her şeyi ile birlikte, insan büyüklüğüne sığdırmak istese, bu mümkün mü?

     Ama Allah, kâinatı
/ evreni; insan bedenine indirgemek suretiyle, mükemmel bir şekilde bedene
sığdırmıştır. Böylece insan; küçük kâinat hükmünü almış; kâinat ise büyük insan
olarak nitelenmiştir. Fakat insan, büyük insan hükmündeki kâinattan, mânen daha
büyüktür. Çünkü insan kâinatı idrâk edebilir, fakat kâinat insanı algılayamaz.

     Evet, kâinatta ne
ararsan insanda mevcut. Bundan ötürüdür ki, kâinat büyük bir insan, insan küçük
bir kâinattır.

     Zira, insan büyüse
büyüse kâinat, kâinat küçülse küçülse insan şeklini alır.

     Öyleyse kâinatı
tanımak isteyen, insana baksın. Kâinatı insanda bulsun. İnsanda görsün.

     Nitekim, “Nefsini
/ kendini bilen Rabbini bilir.” denmesinin, bir hikmeti de, bu olsa gerek.

     Bir de bu açıdan
düşünelim.

     Evet, insan Allah
değil. Ama Allah’tan.

     Allah, kendinde ne
varsa, bir nebze de olsa insana dercetmiş; insanda tecellî ettirmiştir.

     Böylece, kendini
bilen Rabbini bilmek imkânına kavuşmuş olur.

x

     “İnsan, cismanî ve
ruhanî her iki âlemin özetidir. Yaratılıştan yönetmeye yatkındır. Hakikatte
insan, bu âlemin özü, özeti ve meyvesi, bulanık yüzü ve tortusudur.

     “Cismanî
anlamların son, ruhanî anlamların ise ilk cevheri olması bakımından insan; her
iki âlemin birbirine bitişik sınırı, her iki yetkinliğin temeli, özsel
varlığının gerçekleşmesiyle akledilir, niteliğinin gerçekleşmesiyle ise,
duyulur olan cevher gibidir.

     “Yine o, bir
açıdan özü gereği hayat, bir açıdan hayat sahibi; bir açıdan kendi başına
varlığını sürdüren, başka bir açıdan başkasıyla sürdüren; gizli bir anlama
işaret eden ve onu içeren, başkası için de bu anlamla anlaşılır olan şey; başka
bir açıdan içinde bir yönüyle yetkinlik, bir yönüyle de yetkinliğin en son
aşamasını barındıran yumurtanın bulunduğu rahim gibidir…

     “Keza insan, bir
çizgiyle ruhanîlere, bir çizgiyle de cismanîlere uzanan nübüvvet gibidir. Sonra
vahiy bu iki tarafı birleştirir. İlham bu iki sınırı ihtiva eder.

     “İnsan ise, bu
evreni kuşatan (muhît felek) gibidir ki o, herhangi bir mekânı olmadığı halde
mekân sahibi olan yüzeydir.” (İhvân-ı Safâ Risâleleri Cilt:1, s.21)…

     “Marifetullah
konusunda…O’na yönelip O’na ulaşmaya çalışmak, O’nun huzurunda durmak ve
bütünüyle O’na dönmek.

     “Nitekim başlangıç
O’ndan, dönüş O’na ve ulaşılacak en son nokta O’dur.” (a. g. e. s. 22)…

     “ ‘İnsan
Bedeni’nin Bileşik Oluşu’ ve onun ‘Küçük Âlem’ olduğu, insan bedeninin
yapısının erdemli şehre; nefsinin ise bu şehirdeki krala benzediği..İnsanın
bedenini ve bedeninin yapısını tanıması; onun bedenî duruşunun hayvanî
suretlerin en üstünü olduğu.

     “İnsanın bedenî
yapısının; levh-i mahfuzdaki ‘Âlemin bir özeti’. Cennet ile cehennem arasında
uzatılmış ‘Sırat’. Allah’ın, yaratıkları arasında koyduğu ‘Adalet terazisi’.
O’nun kendi eliyle yazdığı ‘Kitap’. Sanatkârane bir biçimde bizzat ortaya
koyduğu ‘San’atı’. Bizzat yoktan var ettiği ‘Kelimesi’. İnsanî nefsin ise,
Allah’ın yeryüzünde yaratıkları arasında hükmeden, O’nun, eksik sıfatlardan
münezzeh oluşuna delâlet eden ve belirli bir süre süflî âlemde / yeryüzünde
amel eden ‘Halîfesi’ olduğu. Sonra da bu dünyadan göç ettiğinde ‘Ulvî âlemin
süsü’ olacağı. Özsel (zâtî) varlığını sonsuza kadar koruyacağı.

     “Halîfe tayin
edilmiş olan insanın; kendini tanımakla, kendisini halîfe tayin eden, ona
sürekli, ebedî ve sonsuz nimetler kazanarak kendisine ulaşma ve katına yaklaşma
imkânı lûtfeden Rabbini tanıyacağı (açıktır).” (a. g. e., s. 19 – 20)